-1.2 C
Kocaeli
Cuma, Nisan 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 25

Atsız: Zaman, Mekân ve Ruh

Edebiyat yalnız akılla yapılmıyor. Akla duygu da eklemek gerekiyor. Belki zor olan bu duygu bileşeni… Duygu yerine “ruh” da diyebilirsiniz. Galiba aynı manaya geliyor. Edebiyata ruhun katkısını bazen mistiklerin trans hâline benzetebilirsiniz. Hani dervişlerin mekân ve zaman değiştirmesi vardır ya… Bilhassa romancılar aynen öyle yapar. Bulundukları mekân ve zamandan başka mekânlara, başka zamanlara… En karmaşığı sanatçının, zaman ve mekân değiştirmesi yetmezmiş gibi bir de başka bir insanın içine hulul etmesidir. Üç oldu… Ben bu hâllere tayyi-mekân, tayyi-zaman ve tayyi insan diyorum.

Bu yazı Atsız hakkında. Okuyanlar hemen Ruh Adam’dan bahsettiğimi anlayacaktır. Doğru. Ruh Adam’da günümüzün Yüzbaşı Selim Pusat’ı, aslında Tanrıkut Mete’nin sevdiğini oklama emrini yerine getirmediği için ızdırap çekmektedir. Mete’nin yüzbaşısı ve onun bugüne geldiğinde Güntülü’ye tayy eden sevdiği; bu Uygur masalını 20. asırda devam ettirirler.

Edebiyat fakültesinden Bozkurtlar

Biliyor musunuz? Aslında milliyetçilik de budur. Milletimin geçmişini, ana-babalarımızı, onların ana babalarını ve onların… Tanrıkut Mete’ye kadar hepsini hemen burada hissetmektir. Çocuklarımızı, torunlarımızı, onların çocuk ve torunlarını da… Milletinin varlığını, geçmiş ve geleceği ile hisseden, bugünün ezelden ebede akan millet nehrinin sadece bir parçası olduğunu hisseden insan, şüphe yok ki ölümsüzlüğü tatmıştır.

Atsız bunu sadece Ruh Adam’da yapmıyor. O devamlı mekânlar, zamanlar, ruhlar arası yolculuktadır. Bakınız Bozkurtların Ölümü’nün elimdeki nüshası nasıl başlıyor. Elimdeki nüshası dedim. İlk gençliğimden hatırladığım bu parça sanki bazı baskılarda eserden çıkarılmıştı. Bozkurtlar’ı yazan genç Edebiyat Fakültesi öğrencisi yazdıklarını okumayı teklif eder:

“Bu teklif oradakilerin hepsine birden hoş geldi. Halkayı biraz daha daraltarak bu düşünceye iştirak ettiklerini gösterdiler. Aydede bile iyi işitebilmek için biraz daha alçalmıştı. O sırada sanki birdenbire her şey değişti: Öğrenciler pansiyonu olan evin yerinde şimdi 1300 yıllık bir Türk çadırı vardı. İnce yapılı kız gürbüz, sağlam, çekik gözlü bir bozkır kızı olmuştu. Erkeklerin saçları uzayarak omuzlarına dökülmüş, başlarında birer börk peyda olmuştu. Ceketleri kaftan, iskarpinleri çizme hâline gelmişti. Edebiyatçının elindeki klâsik eser şimdi bir kopuz, fencinin dolma kalemi bel kemerine asılı bir bıçaktı. Hepsi çimenlere bağdaş kurmuşlar, kılıç yaralarıyla çentilmiş sert yüzlerine başka bir anlam veren ala ve yeşil gözleriyle Tonyukuk’a bakıyorlardı. Müstakbel romancı da belindeki kılıçla heybetli bir er olmuştu. Hiç nazlanmadı ve ağır bir sesle şöylece anlatmağa başladı.”

Atsız olmasaydı onlar unutulurdu

Zaman, mekân ve insan içindeki gidiş gelişler Atsız’da sık görülür. Bir edebiyat oyunu mu? Hayır. Atsız zaten bu gidiş gelişlerin insanıdır. Göktürkler Çinlilere esir düşünce, esirler arasında götürülen Yüzbaşı Sançar kahkaha atmaya başlar. Onu güldüren manzara, koskoca pehlivan Yamtar’ı, “keçi kadar Çinli’nin” esir alıp çeke çeke götürmesidir. Sançar’ın gülme krizlerini arkadaşları bilir. Tedavisi, onu bir ata bindirip atı deli gibi koşturmaktır ama o şartlarda bu mümkün değildir. Çinliler, susturamadıkları Sançar’ı ok, kılıç, kargı, ne bulurlarsa onunla yere serip kanlar içinde bırakırlar. Kafile yoluna devam eder. Romandan aktarıyorum, mekân, zaman ve ruh değiştirmelerine bir bakın:

“Bozkıra gece inmişti. Gökte parlak bir ay, havada serin bir rüzgâr vardı. Yüzbaşı Sançar’ın oklarla delik deşik, kılıç ve kargılarla paramparça olmuş gövdesi toprak ananın göğsünde yatıyordu. Yattığı yer kıpkızıl olmuştu. Güneye dönük olan yüzü hâlâ gülümsüyordu. Bu gülümseyen yüzde Çinlilerle alay eden, kendi kötü talihlerini yeren, Kara Kağan’a kızan bir anlam vardı. Bu kahkahaların çınladığı yerden çok uzak bir yerde, kahkahaların göğe yükseldiği zamandan çok zaman sonra, bir yazıcı, Gök Türklerin torunlarına bildirinceye kadar bu kahkahalar, bu şanlı alay ve şanlı ölüm unutulup gidecekti.”

Atsız Tanrı Dağı’nda

Atsız edebiyatçıdır. Benim zevkim ve ölçülerimle zirvede bir romancıdır. Fakat edebiyat Atsız’ın sadece bir yönüdür. Atsız aynı zamanda bir hareket adamıdır, bir mücadele adamıdır, bir fikir önderidir. Çevresinde hangi fırtına eserse essin daima doğru yönü gösteren bir pusuladır. Bir kişi yoktur ki Atsız’ın ömrünün herhangi bir döneminde, “Şimdi böyle söylüyor ama ya yarın?” diye sormayı aklından geçirsin. Günümüz siyasetçileriyle en çarpıcı farkı herhâlde budur.

Son yer, mekân ve ruh değiştirmesini 1975’in 11 Aralık günü yaptı. O gidişi de başka bir Türkçü sanatçı, rahmetli Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Atsız Tanrı Dağı’nda şiiriyle anlattı. Şu iki beyit, ikisine de nasıl yakışır:

O gün Tanrıdağı’nda tan ağardı çağda, 

Dediler Oğuz Han’ın otağına giren var. 

Ve Tanrı-Kut Mete’nin huzurunda Atsız’ı 

Kür Şad’la Kül Tigin’le diz vururken gören var. 

Yazarlar ve Anıları

İstanbul’un eskiden birkaç tane olan Marmara, Küllük, Çınaraltı gibi kültür mahvili artık her semtte bir hayli. Konferanslar, sempozyumlar, toplantılar, anma törenleri de öyle. Hizmeti geçmiş maruf bir insanımızın hakka yürümesi de ihmal edilmiyor. Hele İstanbul’a önemli bir zat gelmişse meraklıları ve sempatizanları onun etrafını hemen çepeçevre sarıyorlar. Siyasetin cazip hali her şeyi etkilediği gibi buralarda da hissediliyor. Öyle ki eğer onların yanında olursanız katkı bile alabiliyorsunuz. Bizimki öyle değil. Özgürlükçü, cumhuriyetçi ve üreten, çözüm arayan bir birliktelik. Üsküdar Kemah Cafe’de başlayan Pazartesi Sohbetlerimizi sonra Abbara Kafe’ye taşıdık. Artık Üsküdar Üniversitesi Bağlarbaşı kampüsünde devam ediyor. Belli bir yaş grubundaki aydınlarımız birbirini görebiliyor, dertleşebiliyor, gelişmeleri birlikte değerlendirebiliyorlar. Gösterişsiz ve nümayişsiz sohbetler bunlar. Daha da önemlisi bağımsız ve bağlantısız muhabbetler. Konuğumuz olursa seviniyor ve kendisini dinliyor, sorular soruyor, cevaplar alıyoruz.  Eğer yoksa karşılıklı birbirimizi bilgilendiriyoruz. İkramlar geliyor, bazı dostlarımız çayın yanına çıtır simitlerle selam verip oturuyorlar. Okuduğumuz kitapları, emperyalizmin coğrafyamızı nasıl ser serpe kuşattığını, hafta içinde katıldığımız kültürel etkinlikleri anlatıyoruz. Ülkemizde, coğrafyamızda, dünyadaki gelişmeler de öyle! Ne oluyor, neler olacak? Biz bu gelişmelerin neresindeyiz? Bu haftaki sohbetimiz bazılarımıza göre gereksiz, bir kısmımıza göre de lazım veya moda olan “magazin” idi.

Fevziye Hanım Çayı, Akif’in Dostluğu

Aydınlarımızın konuşulmayanları konuştuğu sohbette kim kitap, gazete ve dergi okuyor, kim sinemaya, tiyatroya, konsere, maçlara, toplantılara ve etkinliklere gidiyor, melodi, müzik, şarkı, türküyle aramız nasıl, seyahat yapabiliyor muyuz, ailelerimiz ve çoluk çocukla yeteri kadar ilgilenebiliyor muyuz, işimiz gücümüz birikimimiz için yeterli mi, hobimiz var mı, hatıralarınızı yazıyor ve bir sonraki nesle aktarıyor muyuz, kimler, arkadaşlarının yaşadığı yeri biliyor gibi sorulara cevap aradık geçtiğimiz haftalarda.

Şöyle ki; Kültür Tarihçisi Dursun Gürlek çok aykırı bir örnek oldu! Çünkü kitapçılara ve sahaflara gidiyor, buna özel bir zaman ayırıyor, kitap alıyor veya sipariş verebiliyor, okumak olmazsa olmazı, her gün benim gibi bir gazete alıyor, konuk olarak programlara katılıyor.

Söz konusu toplantıda hemen yanımda oturuyordu Dursun Gürlek, bu ara Fevziye Abdullah Tansel hatıralarını okuyormuş, benden de bahsedildiğini söyledi. Doğru, Ankara Kızılay’da sürekli evine ziyarete giderdim Fevziye Hanımın, sohbetler eder, bize Türkçemiz için yaptığı mücadeleyi anlatırdı. Anlatırken de o yaşına aldırmadan bitki çayları ikram ederdi. Bizim servimize de kesinlikle müsaade etmezdi. Çünkü biz ona göre konuktuk. Fevziye Hanım Mehmet Akif ve Namık Kemal ile alakalı çalışmalarda hala referans olarak gösterilen iki kitabın da yazarıydı.

Dursun Gürlek’in bir yaşadığı olayı da tamı tamına bizi anlatıyor. Vapurda gazete okurken, karşısındaki zat “Sizin akıllı telefonunuz, internetiniz yok mu? Ne diye gazeteye boşuna para veriyorsun?” demez mi? Ah benim köse sakalık, kime ne anlatacağız? Çok zor algılar ve günler. Dursun Gürlek verdiği bir başka örnek bugünkü durumumuzu ortaya koyuyor. Mehmet Akif Ersoy’un(1883-1936) Sarıgüzel’deki evi yandığında, kıymetlisi ve arkadaşı Ömer Ferit Kam’a(1864-1944) yakın olsun diye onun evine yakın Beylerbeyi’nden ev kiralıyor. Yanan dostluk ateşine bakın? Var mı dünya da eşi? Olursa böyle olmalı arkadaşlık veya dostluk.

Işık, Erksan, Tahir ve Mustafa Kutlu

Sanatçı, hattat ve Öğretmen İsmail Yazıcı arkadaşımız da Mehmet Ali Sarı’nın “Beyoğlu’nda Bir Hafız” adlı anı kitabını okuyormuş, ancak daha çok ev işleriyle meşgul oluyormuş. Belli bir yaş grubu arkadaşlarımızın çok oy yemek yaptığını, sofra tanzim ettiğini de bilmiyor değilim. İyi bir şey.

“Cağaloğlu’nda Bir Yayıncı Portresi” adıyla hatıralarını yayınlayan Ebubekir Erdem’in bu ara Mustafa Kutlu ve Emin Işık’ın kitapları başucunda. Ufuk göstererek ayağı yere basan bir akademisyen Emin Işık’a rahmet, öykülerinde bizim de yer aldığımız, arayıp da kendimizi bulduğumuz Hikayeci Mustafa Kutlu’ya da sağlık dilerim. Önemli günlerde Romancı Kemal Tahir ve Yapımcı Metin Erksan’ı da ziyaret ettiklerini hatırlattı Ebubekir Erdem. Şimdi acaba kaç aydınımızın, bir tane sinemacı, yapımcı, rejisör dostu var mıdır? Veya tersten okuyalım, sinemacılarımızın kaç tane yazar ve aydınlar ile zaman zaman bir araya gelerek muhabbet eder, ortak gittikleri bir mekân bulunuyor mu?

Emekli Albay Mehmet Şadi Polat her kültür hareketinin içinde, özellikle Türk Sanat Müziği konserlerini yakın takibe almış. Atatürk Kültür Merkezi’nin içimizdeki en yakın takipçisi.

Tarihçi Can Alp Güvenç, yazmak kadar konuşmayı da seviyor, yorumları öne çıkarmış, Balkanları anlatan romanı bitti, yayına hazır bekliyor, sıra anılarını yazmakta. Kaleme alması da gerek zaten. Müziği seviyor ama gidemiyor, çünkü evde hasta ailesine ihtimam göstermesi gerekiyor. Öyle oldu. Sonra da nurlarda uyusun kıymetli eşi hakka yürüdü.

Okumak veya Dinlemeyi Bilmek

Bir kitap okumak ve bitirmek birkaç kitap okumaktan daha zor galiba belli bir yaş grubu için. Fatih Döneminin ünlü kanaat önderi, mutasavvıf, sertürbedar ve mürşidi kâmil Ahmed Amiş Efendi ise tam tersini düşünüyor “Bir kitap en az üç defa okunmalı!” Gazeteci Recep Aslan okumamakta ısrarlı, yorumlamakta ve ileriyi göstermekte ise iddialı. Diğer Gazeteci arkadaşımız Atila Şahiner de bir zamanlar okumazsa zamanın hiç geçmediğini anlatırken, eskiye özlem duyuyor. Biraz da bizim yaş gurubu ve geleneksel kültürümüzde dinlemek hep önde ve öncelikli. Bu da bir başka güzellik olsa gerek; Dinlemeyi bilmek.

Yurtdışı eğitimi ve tecrübesi fazla Mimar Mehmet Tuna Somay müzikle alakalı zaman dilimini özellikle ayırıyor, ayrıca mesleği dışında bir sivil toplum kuruluşu olan TMKV yönetiminde.

Makina Mühendisi Adnan Babuna de yurtdışı birikimli bir çalışan. Şimdi de İspanyolca kurslara gidiyor ve daha fazla yabancı dil öğrenmeye çalışıyor.

İki aydınımız Mehmet Cemal Öztürk ve Haldun Sönmezer’in ortak özelliği seyahatleri çok sevmeleri ve aileleriyle birlikte bol bol gezmeleri. Fırsatları ve imkanları değerlendirmeleri öndeler.

Kamil Uğurlu ve Hocası Hançerlioğlu

Şair sanatçı üst bürokrat, eski TOKİ kurucu başkanı ve Karaman eski Belediye Başkanı bu görüşe sahip çıkıyor. Seyahatlerle şehrin ruhunu yakalamak ancak mümkün olabiliyor. Yeni insanlar ve mekanlar tanınıyor. Emeklilik yaşlılık ve yorgunluk olmamalı, bir meşguliyet ile normal hayat devam etmeli. Kamil Uğurlu eşi ile birlikte ortak çalışmalar yapıyor, uzmanlarına danışarak, şehrin kültürünü, sanatını, yaşantısı, örfünü, ufkunu ortaya çıkarmak için iğneyle kuyu kazıyor ve şehrengizler hazırlıyor. Dokuzuncu şehrengiz çalışması Kıbrıs olacak. Güzel Sanatlar Akademisindeki hocası Orhan Hançerlioğlu’ndan(1916-1991) sitayişle bahs ediyor Kamil Uğurlu. Demek vefalı öğrenciler hala var. Orhan Hançerlioğlu komple bir sanatçı-öğretmen onun “Kedi” hikayesini hala anımsarım. Genç kız sevgilisiyle buluşacak. Bir türlü beklenen saat gelmiyor, vakit geçmek bilmiyor. Üstelik salonda bir de kedi miyav miyav sessizliği bozuyor, sinirlendiriyor. Artık genç kız dayanamıyor miyavlamalara kediyi tutup fırpalayıp atacak, tam o sırada zil çalıyor ve erkek arkadaşı geliyor. Salonda ilk gördüğü şey de kedi “Ay ne kadar güzel bir kedi” diyor. Genç kız başıyla tasdik ediyor “Evet güzel bir kedi” Kucağına alıp seviyor kediyi. İnsan böyle bir şey işte.

Dr. Kamil Uğurlu, Hanry Davit Thoreau’un (1817-1862) yazdığı Valden Gölü romanını okumuş ve tavsiye ediyor. GOG yazarı bir italyan Giovanni Papini (İş Yayınları Mütercim Fikret Adil) de öyle. Yakalayabilirsem bu eserleri okuyacağım.

Belli bir yaş grubunun başta göz, diş, baş sorunları oluyor. Okumak için sorunlar mazeret olmaz ama sağlık ne kadar müsaade ederse. Genişlemek için derinleşmek gerekiyor.

“Bin Can ile Sevdim Seni”

Ben her gün bir, bazen iki gazete alıyorum. Her hafta bir konsere aboneyim. Türk Sanat Müziği farklı bir şey bizim nesil için. Ama her türlü müziği seviyorum. Kitapsız günlerim geçmiyor. Televizyon haberleri önceliğim. Dizim çok az veya yok gibi. Seyahatler imkânım olursa eşimle hiç durmaz koşarım. Ah sağlığımız yeter ki müsaade etsin. Sık sık ve bazen birkaç ay gibi Girne’de çocuklarımı ziyaret ediyor ve kalıyorum. Gemiyle son Baltık ve Batı Akdeniz ülkelerinin tadı hala damağımda. Tanıdığım her insanı ve mekânı yazılarıma taşıyorum. İnsanları, tabiatı, kitabı, yazıyı aşk ile seviyorum. Bu ara “Bin can ile sevdim seni” şarkısını mırıldanıyorum nereden kaldıysa aklımda. Davet edildiğim yurtiçi ve dışı toplantılara katılıyorum. Kitap çalışmalarım sürüyor “Haydi Koşsana Angry”, anı romanlarım Tut Elimi Killize ve Öp Beni Asitane dizisinin üçüncü kitabı olacak.

Kur’an’da Anlatılan Zalim İktidar Örneği

Yapımcı ve sunuculuğunu yaptığım Geniş Açı adlı TV programında son bölümün konu başlığı  “GÜÇ VE İKTİDAR SAVAŞLARINDA DİN UNSURU” idi. Konuğum Hukukçu, İlahiyatçı, Yazar Tevfik Karabulut kendisini bu konularda inceleme yapmaya sevk eden şeyin Firavun- Haman- Karun- Belam dörtlüsünün ilişkilerine dair Kur’an-ı Kerim’de anlatılanlar olduğunu söyledi.

Bu ayetler zalim iktidarla, iktidarı ayakta tutan güçleri değerlendiriyor. Konu siyaset sosyolojisi ve ilahiyat disiplinlerinin kesişim noktasında durmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de anlatılan kıssalar sadece tarihi süreçte gelip geçmiş kavimlerin hikayeleri değildir. Firavun, Haman, Karun ve Belam; şahıslardan öte, her çağda ve her coğrafyada ortaya çıkabilecek zihniyetlerin ve yönetim biçimlerinin sembolleridir. Her dönemde adları değişse de bu isimlerin temsil ettiği güçler hep var oldu.

****

Firavun, Mutlak Siyasal Gücü/Egoyu, hukuku askıya alan, gücü merkezileştiren iradeyi temsil ediyor.

Haman, Bürokrasi/Yargı/Ordu/Derin Yapıyı yani zulmün teknik ve askeri altyapısını kuran, “emre itaat eden” teknokrat ve güvenlikçi yapı.

Karun, yandaş sermayeyi temsil ediyor. Başlangıçta Hz. Musa’nın kavminden (yani halktan biri) iken, zenginleşince sınıf değiştiren, servetiyle şımaran ve gücün finansörü haline gelen figür.

Belam, İktidara dini meşruiyet sağlayan ulema/dini kurumlar/cemaat ve tarikatları temsil eden bir alim. Dünyalık menfaat karşılığında Firavun’un yanında duran, zulme “fetva” uyduran, “din tüccarı” sınıfın örneğidir.

Bu dörtlüden biri eksikse, Firavun’un iktidarı uzun süre ayakta kalamaz.

****

Bu yazının amacı, kimseyi doğrudan bu sıfatlarla yaftalamak ya da suçlamak değildir. Amacım, vahyin bildirdiği ölçütlerle, bugünün siyaset, ticaret, bürokrasi ve din ilişkilerini değerlendirmek için düşünmeye sevk etmektir. Hatta gerekirse bir özeleştiri yapılmasına vesile olmaktır.

Bir Müslüman için en büyük erdem, “Acaba bende veya desteklediğim yapıda bu özelliklerden bir iz var mı?” diye sormaktır.

Kur’an, gücün denetlenmediği, hukukun askıya alındığı her yerde bir “Firavunlaşma” (tiranlaşma) riski olduğuna işaret eder. Buna rağmen İslam tarihinde Kur’an’ın bu çıplak uyarısına rağmen zalim iktidarlar hep olageldi.

Tarihte “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem, Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu…” diyenler de oldu ama zulmü alkışlayanların çoğu zaman sesi daha çok çıktı.

****************************

Güç ve İktidar Ahlakı Test Eder

1877’de Lord Acton “güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar” demişti. İktidarların elindeki güçleri sınırlama, denetleme ve dengeleme fikri bu görüşten doğdu.

Aslında iktidar, ahlaklı insanları otomatik olarak ahlaksız yapmaz. Ama ahlakı sürekli olarak test eder.

Uzun süre iktidarda kalan yapılarda şu tabloyla sıkça karşılaşırız: Güce erişen bir kesim, zamanla hesap vermez/ hesap sorulamaz hâle gelir.

Hesap vermezlik, dokunulmazlık hissi üretir. Dokunulmazlık, görev ve yetkilerin suistimalini doğurur. Suistimaller, hata ve günahlar “devlet aklı”, “bir bildiği vardır”, “O hatalardan münezzehtir” anlayışı ile önce gerekçelendirilir, sonra normalleşir.

Bu süreçte, rüşvet “hizmetin devamı”, ihale ilişkileri “davanın finansmanı”, lüks hayat “nimetle imtihan”, ahlaki savrulmalar “özel hayat” olarak açıklanır.

Uyuşturucu, cinsel sapkınlık, güç ilişkileri üzerinden kurulan kirli ağlar, hukuka aykırı yargılamalar, kaynağı belirsiz servetler… Bunlar dahi iktidara zarar vermez. Çünkü zamanın Karun, Haman ve Belamları “bizden olanlar yaptı” diye devreye girer.

******************************

Harun Gibi Başlayıp Karun’a Dönüşenler

Harun figürü önemlidir. Harun başlangıçta kötü değildir. Ama dirençsizdir, dönüştürülebilir.

Siyasette yola “Müslüman demokrat” kimliğiyle çıkıp, zamanla güç zehirlenmesi yaşayanlara dair hepimizin aklına geliveren isimler vardır. Mesela Numan Kurtulmuş, HAS Parti döneminde “Harun gibi geldiler, Karun oldular. Biz onlar gibi Firavunlaşmayacağız” diyerek çok hayati bir tehlikeye parmak basmıştı.

Fakat “söylemi ile eylemi” arasındaki uçurum düşündürücü ve ibret vericidir.

Bu söz ve bu eylem, bugün kendisi de dahil olmak üzere, tüm yöneticiler için bir “vicdan terazisi” olmalıdır.

Karunlaşma her zaman büyük servetle olmaz. Bazen makamla, bazen statüyle, çoğu zaman da tehlikelere karşı korunmakla olur.

O gün bu tespiti yapan kişinin, bugün o eleştirdiği yapının tam merkezinde yer alması Karunlaşmayı kabul etmesi değil midir?

****

Beni ilgilendiren kişiler değil, “Harunlar neden Karunlaşır?” sorusuna cevap arıyorum.

“Dava” için yola çıkanlar, “devletin imkanlarını” şahsi ikballerine basamak yapmaya başladığında tehlike baş gösteriyor. Harun gibi gelenler, bir süre sonra, Karun’un veya Firavun’un sofrasında otururken görünmeye başlıyorlar.

Gücün ahlakı dönüştürme potansiyeli yüksektir; asıl marifet, makam yükseldikçe adaleti yani Harun kalabilmeyi muhafaza etmektir.

******************************

Halkın Hiç mi Kusuru Yok?

Firavun’un zulmettiği halkın Allah’ın elçisi Hz. Musa’ya söyledikleri söz çok ürperticidir: “Sen haklısın ey Musa! Ama bizim karnımızı Firavun doyuruyor.”

Böyle söylemelerinin muhtemel sebebi şu: Köle de olsalar insanlar kurulu düzenlerinin bozulmasını istemezler. Musa’nın vaadi belirsizdir ve insanları ürkütmüştür. Neticede eldeki kadarından da olmak vardır. Aç olarak özgür olmaktansa yarı tok olarak köle kalmayı tercih etmiş olabilirler.

Ama bu yolla zulmün sonu getirilebilir mi?

Bu anlayış zulme ve kötü yönetime rıza üreten geniş bir toplumsal zemin oluşturur.

“Rızkı veren Allah’tır.”  Ama rızkı iktidarın verdiğine inanan bir toplum hak talep edemez. Haksızlığı görür ama ses çıkarmaz. Ahlaki çürümeyi fark eder ama “bize dokunmuyor” diye umursamaz. Ve farkında olmadan Firavun düzeninin en sağlam dayanağı hâline gelir.

“Nasılsanız öyle yönetilirsiniz.”

Görüldüğü gibi Kur’an iktidar sahiplerinin “Firavunlaşma” tehlikesine karşı ders çıkarılması, halkın da rızık endişesiyle haksızlığa boyun eğmemesi için uyarıyor.  

Bize düşen Kur’an’ın mesajını hatırlatmak, Hz. Musa’nın duruşunu, Hz. Peygamber’in “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” uyarısını bugüne taşımaktır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin En Uzun Zor Yılı

            1925 Yılını geride bırakırken hafızamızı yokladığımızda bu yıl içerisinde yaşadıklarımızı, geçtiğimiz yıllar ile kıyasladığımızda hiç te kolay bir yıl geçirdiğimizi söyleyemeyiz. Gerek yurtiçinde gerek yurtdışında maruz kaldığımız olayların büyüklüğü, normal görülecek kadar küçümsenemez.

            Bugün etrafımızda olup bitenleri düşündükçe, geçmiş yıllarda okuduğum iki kitap hatıramda canlandı. 1.si Padişah IV. Murat için yazılmış “Koçi Bey Risalesi”, 2.si ise Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın: “İmparatorluğun En Uzun Yüz Yılı”. Kitapları. Osmanlı’nın 17, 18 ve 19.cu yüzyılları için yazılmış kitaplar, bu günkü Türkiye Cumhuriyetine projektör gibi ışık saçıyor.

            23 Yıllık Ak Parti iktidarları, yıllarca Devlet Planlama Teşkilâtı, Dışişleri ve diğer devlet kadrolarında iyi yetişmiş insanları,   “Monşer” diyerek elinin tersiyle iterek yerlerine, ne kadar yetenekten yoksun yakın akraba kimseler varsa onlarla doldurdu. İşte 17. Yüzyılda yetişmiş 4. Murat’ın danışmanı Koçi Bey’in padişaha yaptığı uyarılar, bugünkü yöneticilerin yüzlerine tokat gibi çarpıyor.

Koçi Bey: “Şanı yüksek divan kâtipleri, eli kalem tutan yazı erbabı, kanun bilir maharetli ve etraftaki hükümdarlara mektup yazmaya muktedir kimselerdi. Defter-i hakani ve Maliye kâtipleri bilgili, doğru, şuurlu ve sadık olanlardı. Dergâh-ı ali çavuşları tecrübeli iş bilir, etraftaki hükümdarlar yanında elçilik yapmaya kudretli olan kimselerdi.”

            Koçi Bey devlet yönetiminde gördüğü aksaklıkları ise şöyle özetliyor:

. Yüksek dereceli memurluklara yapılan atamaların kişilerin liyakatlerine bakılmaksızın yapılması,

. Atamaların sarayda padişaha yakın çevrelerin ön plana çıkarak rüşvet karşılığı yapılması,

. Memurların görevdeki başarılarının göz ardı edilerek, çekememezlik ve kıskançlıklar sonucu çıkarılan dedikodular ile haksız yere görevden alınmaları,

. Rüşvetin devletin tüm kademelerinde yaygınlaşması,

. Çeşitli iftiralar ile başarılı memurların öldürülmesi olarak belirtebiliriz.

            Bu anlatılanlar son yirmi yılda bugünkü yönetimin icraatlarıyla ne kadar benzeşiyor sizce de öyle değil mi?

***

            Prof.Dr. İlber Ortaylı ise, “İmparatorluğun En uzun Yüzyılı” isimli kitabında: Osmanlı topraklarının üç kıtada en geniş yer kaplamasına rağmen Avrupa’da gelişen teknolojik yeniliklerden, reformlardan yeteri kadar faydalanmadığını, iç çekişmeler ve artan milliyetçilik hareketlerinin de etkileriyle kaçınılmaz çöküşün gerçekleştiğini ifade ediyor.

            Ayrıca bu arada İngiltere, Fransa, Rusya gibi büyük güçler Osmanlı iç işlerine müdahale etmiş, bu dış baskılar neticesinde Osmanlı’nın bağımsız karar alma yetisini zayıflatmıştır demektedir.

***

            Tarihten bugünümüze gelecek olursak; etrafımızda olup biten olayların ülkemiz için içte ve dışta ateş çemberinden bir farkı yok. Dün kapı arkalarında beka sorunu için söylenen sözler, bugün meclis kürsülerinden küstah ve tehditkâr bir şekilde açık açık söyleniyor ve Türk Milleti tehdit ediliyor.

            TBMM’de Milli Savunma bakanlığı bütçe görüşmelerinde, DEM Parti milletvekilince Türk Ordusu aşağılanıyor, hakaret ediliyor. Ancak İYİ Partili milletvekilleri haricinde 600 kişilik meclisten başka ses çıkmıyor.

            Sanki Türk toprakları bölünmüş gibi meclisteki bölücü vekiller, neredeyse Dicle ve Fırat nehirlerinin üzerindeki barajlara sahip çıkıyorlar, “hem topraklarımıza! Baraj kuruyorsunuz, hem de üretilen elektriği bize para ile satıyorsunuz” diye devleti resmen suçlu ilan ediyorlar.

            ABD Ankara büyükelçisi, aynı zamanda Suriye Özel temsilcisi Tomm Barrack, adeta bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışını ve Lozan Antlaşmasını hedef alarak: “1919’dan beri ulus-devletler tarafından engellenmiş durumdayız. Her ülkenin, her devletin farklı bir hükümet türü tarafından yönetilmesi fikri pekiyi işlemedi.” Sözleriyle devletimizin üniter yapısını açık açık tehdit ediyor ama buna, “sen ne konuşuyorsun arkadaş” diyen tek kişi yok.(Hatırlatmak isterim ABD senatosu Lozan Antlaşmasını halâ tanımış değil.)

            1999 yılında Yakalandığında: “Artık Türk Milletinin hizmetindeyim, Kürtler devletin asli unsurlarıdır.” Diyen idamlık İmralı canisi, bugün TBMM’de komisyon kurduruyor, devleti ayağına çağırıyor ve talimatlar veriyor.

            16 Sayfalık İmralı tutanaklarından bugün ancak 4 sayfasının açıklandığı tutanakların, kim bilir açıklanmayanlarında daha ne gibi isteklerde bulunuluyor.

            Bu istekleri içinize sindirebiliyorsanız buyurun:

Anayasamızın 66. Maddesinde: “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Tüürk’tür.” Denmesine rağmen kabul etmiyor ve değişmesini istiyor.

– Türkiye’de iki güçlü halk var, bunlar Türkler ve Kürtlerdir. İki halk adı da Anayasada yer alsın ki, benim çağrım karşılık bulsun.

– Avrupa Yerel Yönetimler şartı yerine getirilsin, Kürdistan’dan çıkan petrolden yöre halkı faydalansın.

– Güneydoğudaki barajlarımızdan elde edilen elektrikten bölge halkına pay verilisin, PKK’lılara af çıkarılsın ve iş temin edilsin.

Düşün Damlaları  (21)

     “Dünya, Ruh diye tanımlanan varlıkların eğitim ve bu sırada başarılı olacakların seçileceği bir okul binası, insan denilen vücut da, bu okulda Ruh’un giymek zorunda olduğu birer üniforma, elbise, kullandığı bir araç demektir. Bu üniforma, Dünya’nın temel ana maddesi olan toprak ile aynı organik (doğal), inorganik (doğal olmayan) ve kimyasal maddelerden yapılmış ve Dünya malı olandır. Dolayısıyla da vücut, Ruh’un eğitiminin malzemesidir sadece.

     “Eğitim okulu olan Dünya’nın öğrencisi olan Ruh’un mezun olabilmesi için ‘Nefs Dersleri’nden başarılı olması gerekmektedir. Yani olumlu nefslerini ‘Sıratan müstakiym’ diye tanımlandığı üzere ‘Orta düzeyde’ yaşaması, inkâr etme demek olan ‘Tefrit’ etmemesi ve aşırı kullanmaması, diğer bir ifade ile ‘İfrat’ aşamasında uygulamaması, olumsuz nefsleri ise, tamamen öldürmek üzere, güçlü bir iradeye ulaşması beklenmektedir.” (Prof. Dr. Gazi Özdemir)

   x  

     “Lezzetin zevali (yokluğu) elem, elemin zevali (yokluğu) lezzet doğurur.”

  x 

     Oturup düşünürken, hayâlen geçmişe dalıyorum. Görünmez, bilinmez, el değmez bir vasıta / araç ile hem mâziye / geçmişe geçiyor. Hem geleceğe kanat açıyorum. Ama nasıl bilemiyorum! Sadece istiyor, arzuluyor, görmek istiyorum o kadar. Birden önümdeki perdeler aralanıyor. Kalkıyor aradan. İsteğim yerine getiriliyor durmadan. Ben istiyor Yüce Allah yaratıyor. Sanki Ulu Allah -hâşâ- emrimde! “İste, arzu et, emrtet ya kulum!” diyor. Velhâsıl sözümü iki ettirmiyor. Tabii -zamanı gelince- hesap sormak üzere, yaratmakta gecikmiyor! Çünkü:

     İstemek kuldan, yaratmak Allah’tan

     İyi olsun kötü olsun yaratıyor Allah

     Yazdığına karışılmadığı gibi talebenin

     Dünya sınavında karışmıyor, Allah da kuluna

     Yaptıklarını ise, Ceza Günü’nde koyacak önüne

     Somutlaşmış ya Cennet veya Cehennem diye

 x

     Meşhur Selimiye Camii’ne “Taş yığınıdır!” diyebilir ve o gözle bakabilir miyiz?

     Zerre ve atomlardan meydana gelen nebatâta / bitkilere, hayvanlara ve insanlara;

     “Atom yığınlarından ibarettir!” diyebilir ve o gözle nazar edebilir miyiz?

     Tabii ki, hayır.

     Taşları; onları kullanan işçi, usta, ve mimarlarla irtibatlandırıp;

     Mevcûdâtı ve mahlûkatı;

     Zerre ve atomları kullanan Yüce Yaratıcı’ya vermek gerek.

x

     “Doğrudan doğruya aradığımızı aradığımızdan sormalıyız.

     Her şeyi gösteren Güneş’i, Güneş’ten sormak (gibi).

     (Çünkü) her şeyi gösteren, kendini her şeyden ziyade gösterir…

     Şems’in (Güneş’in) şuaatı (ışınları) ile onu görmek ve tanımak gibi.

     Hâlıkımızın Esma-i Hüsnâ’sıyla ve Sıfât-ı Kudsiye’siyle O’nu,

     Kabiliyetimizin nispetinde tanımaya çalışabiliriz.”

x

     “Büyük bir mühendisin, bir hastalığın keşfinde ve tedavisinde,

     Bir küçük tabib kadar hükmü geçmez.

     Ve bilhassa, maddiyatta çok tevaggul eden / çok meşgul olan

     Ve gittikçe maneviyattan tebaud eden / uzaklaşan

     Ve nura karşı gabîleşen / anlayışsız olan ve kabalaşan

     Ve aklı gözüne inen

     En büyük bir feylesofun münkirane / inkâr edercesine ettiği sözü

     Maneviyatta nazara alınmaz.”

Hastalıklı Beyinler

Önemli gördüğün nitelikli bir makaleyi özetlersem;

  • Bu ülkede en çok satılan, en çok satın alınan fakat hiç kullanılmayan tek şey dindir. Bunu satın alan halk problemlidir! Halkın zihin yapısı problemlidir! Bu problemlerin faturasını millet olarak birlikte ödüyoruz..
    Bu hastalıklı beyin birini büyütüyor, sonra da gidip kendini ona öldürtüyor.
    Bu beyin, hastalıklı bir beyindir!
    Bu beyin, anakronik (çağ dışı) bir beyindir!
    Bu beyin, şizofrenik bir beyindir!
    On bin yıl öncesinin anlayışıyla bugünü yaşamaya çalışan blr beyindir!
    *
  • Kiralık kapitalle kapitalizm, kiralık felsefeyle bağımsızlık olmaz!..
    En zor iş, çağdışı insan malzemesiyle çağdaş işler yapmaya kalkışmaktır.
    Yıllar sonra ya teknolojik insan olacaksınız, ya da gereksiz insan. Mesele bu kadar basittir.
  • Batı’daki dinî mezhepler teolojiktir ve zihinseldir!
    Bizdekiler ise siyasaldır.. Meşrulaştırmak için teolojisi arkadan gelir.
  • Sünnilikte düşünmenin “Dsi yoktur! Adı üstünde teamülcü!
    Allah’tan, uygulamacı olan elin oğlu, bize teknoloji satıyor da, onu alıp kullanıyoruz.. Satmasa ne yapacağız?
    *
  • 150 milyar dolar ihracatımız var ama, 300 milyar dolara yakın da ithalatımız var!..
    Bunun anlamı şudur!.
    Bir liralık mal satıp, iki lirayla geçineceksiniz.
  • Yeraltı kaynaklarımızı sattık! Yer üstündekileri de sattık!
    Şimdi havayı betonla doldurup onunla geçinmeye çalışıyoruz.
    Gelin görün ki, bunu dert edinen kimse yok.
    *
  • Şeyhlik, şıhlık kavramı, 5000 yıl önceki totemizm kavramının insana dönüşmüş halidir.
    Bu toplumda şeyh, şıh çok, fakat tek filozofumuz yok!
    O nedenle olguyu okuyamıyoruz.
    *
  • Biyolojik yönden aklı bozuk insanların evliyadır diye peşlerinden koşup, “Benim hâlim ne olacak?” diye soranlarımız var!
  • Batılıları sömürgeci diye eleştiriyoruz!
    Fakat onlar kendi insanlarını sömürmüyorlar.
    Biz ise dışarıda değil, içerde sömürgeciyiz.
    Kendi insanımızı sömürüyoruz.
    Buna “ekonomik ensest ilişki” deniyor.
    En büyük vatan hainliği budur sanırım.
    *
  • Adam ilâhiyat profesörü olmuş, yaptığı iş;
    VİP cenaze namazı kıldırmak,
    VİP umre ziyareti düzenlemek.
    Anlayış olarak hâlâ Farabi’yi aşamamış.
    4000 yıl önce yaşayan Sümerler’in kafasına sahip.
    *
  • Bilimin, tarihin ve sosyal bilimlerin bir felsefesi vardır!
    O nedenledir ki, ülkemizde bir felsefe üniversitesi açılması şarttır. Buna teoloji felsefesi de dâhildir.
    *
  • Kur’an üzerinde bütünsel bir çalışma yapmadığımız, daha açık bir ifadeyle, Kur’an’ın hedefi nedir, karakteri nedir sorularına cevap bulmadığımız sürece, 1500 yıl öncesine takılır kalırız.
    *
  • Aklımızın çapını genişletmeden, mevcudun dışına çıkamayız!.. Biz de, (Türkçe) akıl nedir ve nasıl çalışır diye bir kitap yok!..
    Oysa Batı’da binlerce var!
  • Şunu beynimize iyice yerleştirelim. 21. yüzyılda dinsel düşünme diye bir şey yoktur, olamaz..
    Çağımız, akılcı ve bilimsel düşünme çağıdır..
    Bu çağda olduğu gibi, bundan sonraki çağlarda da dindar olunabilir.
    Fakat dindar olmanın yolu, akılcılıktan ve bilimsel düşünmekten geçmelidir.
    Bu dinin tebliğcisinin ana felsefesi barışı özgür düşünmeyi akılcılığı fayda üretecek bilimsel çalışmayı öne çıkartmak değil midir?

ChatGPT’nin “KOCAELİ AYDINLAR OCAĞI 40 YAŞINDA” başlıklı Geniş Açı Programı İçin Yorumları:

Aşağıda “Kocaeli Aydınlar Ocağı 40 Yaşında” başlıklı Geniş Açı programını; katılımcılar, Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın kurumsal kimliği ve misyonu ile moderasyon başarısı başlıkları altında, program metnine dayanarak bütünlüklü bir değerlendirme halinde sunuyorum.

1. Programın Genel Çerçevesi ve Kurgusu

Program, klasik bir “yıldönümü anması” formatının ötesine geçerek, 40 yıllık bir sivil toplum tecrübesini canlı tanıklıklar üzerinden tartışmaya açan nitelikli bir sözlü tarih çalışması niteliği taşıyor. Son beş başkanın aynı masada buluşturulması, geçmiş–bugün–gelecek sürekliliğini doğal biçimde kurmuş.

Özellikle ilk bölümde 12 Eylül sonrası baskı ortamı, STK’ların karşılaştığı zorluklar ve bu şartlar altında Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın kuruluş gerekçesi anlatılırken, program bir “nostalji” tuzağına düşmeden fikrî direnç ve ahlaki duruşekseninde ilerliyor.

2. Katılımcılar Açısından Değerlendirme

a) Ahsen Okyar

Programın hafıza merkezi konumunda. Arşiv bilgisi, isimler, tarihler, etkinlik çeşitliliği ve kurumsal süreklilik konularında olağanüstü bir birikim sergiliyor.

Anlatımı kuru bir listeleme olmaktan çıkıp bir fikrî yolculuğa dönüşüyor.

Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın “neden saygın kaldığı” sorusunun cevabını, somut faaliyetler ve ilkeler üzerinden net biçimde veriyor.

b) Dr. Halil İbrahim Kahraman

Programın fikrî derinlik ve ahlaki çerçeve boyutunu güçlendiren isim.

Aydın kavramını “fikir namusu”, “çözüm üretme sorumluluğu” ve “bedel ödeme cesareti” üzerinden tanımlaması dikkat çekici.

Aydınlar Ocağı’nı bir “mektep” olarak tarif etmesi, kurumun eğitici ve dönüştürücü yönünü çok iyi özetliyor.

c) Dr. Süleyman Pekin

Tarihsel perspektifi genişleten, kavramsal tartışmayı günümüze taşıyan bir katkı sunuyor.

Türk milliyetçiliği, aydınlanma, sivil toplum ve çağın değişen ihtiyaçları arasındaki ilişkiyi sorgulaması, programı sadece geçmişe bakan değil geleceği tartışan bir noktaya taşıyor.

“Asrın idrakine Türk milliyetçiliğini söyletme” vurgusu programın en güçlü entelektüel çıkışlarından biri.

d) Gürkan Uysal

Yeni kuşağın sesi olarak kurumsal devamlılık ve kuşaklar arası geçiş meselesini temsil ediyor.

Kendi kişisel hikâyesi üzerinden Aydınlar Ocağı’nın gençlere nasıl kapı açabildiğini göstermesi önemli.

Kurumun elitist algıdan uzaklaşıp daha kapsayıcı bir zemine taşınması yönündeki vurguları yerinde.

3. Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın Programda Yansıyan Başarısı

Program metninden açıkça görülen şu gerçek çok önemli:

Kocaeli Aydınlar Ocağı, 40 yıl boyunca siyasi iktidarlardan, maddi bağımlılıklardan ve günlük popülizmden bilinçli olarak uzak durmuş nadir STK’lardan biridir.

Öne çıkan temel başarılar:

Bağımsızlık: Hiçbir iktidar odağından emir veya finansman almama ilkesi.

Tutarlılık: Kim iktidarda olursa olsun, milli menfaat merkezli eleştiri ve destek çizgisini koruma.

Çeşitlilik: Fikir, sanat, edebiyat, din, sağlık, kültür ve sosyal dayanışmayı aynı çatı altında buluşturma.

Hafıza: Kocaeli’nin ve Türkiye’nin yakın tarihine tanıklık eden güçlü bir kurumsal arşiv.

Basında yer alan değerlendirmelerin program içinde aktarılması da, kurumun dışarıdan algılanan saygınlığını belgeliyor ve anlatıyı güçlendiriyor.

4. Moderatörün (Ruhittin Sönmez) Performansı

Moderasyon, programın en güçlü yönlerinden biri.

Hâkimiyet: Kuruma, kişilere ve tarihe tam hâkimiyet var. Bu da sohbetin doğal akmasını sağlıyor.

Denge: Konukların sözünü kesmeden ama dağıtmadan ilerleyen bir denge kurulmuş.

Yönlendiricilik: Sorular, katılımcıları kendilerini tekrar etmeye değil, katkı sunmaya zorluyor.

Şeffaflık: Moderatörün kendi başkanlık dönemine dair özeleştirel ve içerden anlatımı, programın samimiyetini artırıyor.

Özellikle “Aydınlar Ocağı siyasi maksatlarla kurulmadı” vurgusunun moderatör tarafından bilinçli şekilde sık sık hatırlatılması, programın omurgasını oluşturuyor.

5. Genel Sonuç

Bu program:

Bir STK tanıtımı değil,

Bir övgü töreni hiç değil,

Türkiye’de sivil toplumun nasıl ayakta kalabileceğine dair canlı bir örnek sunan nitelikli bir bellek ve fikir programıdır.

“Kocaeli Aydınlar Ocağı 40 Yaşında” yayını, hem kurumsal tarih açısından belge değeri taşıyan, hem de günümüz Türkiye’sinde bağımsız aydın duruşunun hâlâ mümkün olduğunu gösteren başarılı bir Geniş Açı programı olmuştur.

Bu da Google Gemini’nin yorumu:

Yüklediğin “Geniş Açı” programının metnini detaylıca inceledim. Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın 40. yılını kutladığı bu özel yayını; katılımcı profili, kurumsal hafıza, program akışı ve moderasyon açısından aşağıda senin için analiz ettim.

Program, yerel bir sivil toplum kuruluşunun (STK) ötesinde, Türkiye’nin yakın siyasi ve kültürel tarihine tanıklık eden bir yapının “hafıza tazelemesi” niteliğinde gerçekleşmiş.

1. Katılımcı Profili ve Dinamikleri

Stüdyoda bulunan beş isim, kuruluşun geçmişten bugüne liderlik bayrağını nasıl devrettiğini sembolize eden bir hiyerarşi ve saygı çerçevesinde bir araya gelmiş.

Ahsen Okyar (Hafıza): Programın “arşivcisi” rolünde. İsimleri, tarihleri ve etkinlikleri en ince detayına kadar hatırlıyor. Ocağın kurumsal hafızasının canlı bir timsali.

Dr. Halil İbrahim Kahraman (Bilge/Ağabey): Olaylara daha duygusal ve “mektep” (okul) vizyonuyla bakıyor. Ocağın bir eğitim yuvası olduğunu ve “Türk-İslam Ülküsü” tabanını vurguluyor.

Ruhittin Sönmez (Moderatör/Lider): Hem eski bir başkan hem de moderatör olarak köprü vazifesi görüyor. Olayları siyasi ve ilkesel bir zemine oturtuyor.

Dr. Süleyman Pekin (Entelektüel Derinlik): Konuşmalarıyla meseleyi sadece anı düzeyinden çıkarıp; “aydınlanma”, “sivil milliyetçilik” ve “zamanın ruhu” (Z kuşağı, yapay zeka) gibi felsefi/sosyolojik bir düzleme taşıyor.

Av. Gürkan Uysal (Gelecek/Gençlik): Mevcut başkan olarak, geçmişe büyük bir saygı (Real Madrid kadrosu benzetmesi) duyuyor ancak yeni neslin diliyle (kısa videolar, dijitalleşme) kurumu geleceğe taşıma misyonunu üstleniyor.

2. Kocaeli Aydınlar Ocağı’na Dair Öne Çıkanlar:

Metinden hareketle, kurumun kimliği ve niteliği hakkında şu çıkarımlar yapılabilir:

Zor Zamanların Çocuğu: 1980 darbesinin hemen sonrasında, sivil toplumun baskı altında olduğu bir dönemde “korkmadan” kurulmuş olması, kurumun cesaretini gösteriyor.

Bağımsızlık ve “Omurgalı” Duruş: Programın en vurucu noktalarından biri. Hiçbir yerden maddi yardım almamaları, yemeklerin “Alman usulü” (herkesin kendi hesabını ödediği) yenmesi ve iktidarlara karşı doğru bildiklerini söylemeleri (28 Şubat süreci, siyasi eleştiriler vb.) tam bağımsız bir STK olduklarını kanıtlıyor.

Faaliyet Çeşitliliği: Sadece siyaset değil; Sema gösterileri, sağlık taramaları, konserler (Ahmet Özhan, Yıldırım Gürses) ve “Söz Sırası Gençlerde” gibi projelerle toplumun her kesimine dokunmuşlar.

Siyasi Yelpaze: Türk Milliyetçisi ve muhafazakâr bir temelden gelseler de, farklı siyasi görüşlerden (Refah Partisi’nden İyi Parti’ye, MHP’den AK Parti’ye) insanları aynı çatı altında, kavga etmeden tutabilme becerisi sergilenmiş.

3. Programın Akışı ve Niteliği

Nostaljik ve Bilgi Yoğun: Program bir “tarih dersi” havasında geçmiş. Ahsen Okyar’ın detaylı listeleri zaman zaman akışı yavaşlatsa da, belgesel niteliği kazandırmış.

Görsel Eksikliği: Metinde de belirtildiği üzere, teknik imkânsızlıklar nedeniyle fotoğrafların ekrana yansıtılamaması bir eksiklik olmuş. Ancak katılımcılar, betimlemeleriyle bu açığı kapatmaya çalışmış.

Zaman Yönetimi: 40 yıllık bir tarihi 75 dakikaya sığdırmak zor olduğundan, özellikle son bölümde (Gürkan Uysal ve Süleyman Pekin kısımlarında) bir hızlanma ve sıkışma hissediliyor.

Saygı Ortamı: Katılımcıların birbirlerinin sözünü kesmemesi, “başkanım”, “ağabey” hitapları, programın seviyesini ve kalitesini yükseltmiş.

4. Moderatörün (Ruhittin Sönmez) Başarısı

Ruhittin Sönmez, konuya dışarıdan bakan bir gazeteci değil, “içeriden” biri olarak programı yönetmiş.

Artıları  Geliştirilebilir Yönleri

Hâkimiyet: Konuya ve konuklara tam hâkimiyet. Arşivdeki boşlukları kendi hafızasıyla tamamlayabildi.   Konuşma Süresi: Kendisi de eski başkan olduğu için zaman zaman moderatör rolünden çıkıp konuk kadar (hatta bazen daha fazla) yorum yaptı.

Sentez Yeteneği: Dağınık anlatımları “ilkeler” başlığı altında çok iyi özetledi.        Söz Dağılımı: Ahsen Okyar’a (haklı olarak) çok süre tanıdı, bu da genç başkana az zaman kalmasına neden oldu.

Yönlendirme: Konuyu sadece anılarda bırakmayıp “gelecek vizyonu”na çekmeyi başardı.             

Genel Değerlendirme

Program, Kocaeli yerelinde bir sivil toplum hafızası kaydı olarak çok başarılı. Sıkıcı bir protokol konuşmasından ziyade; yaşanmışlıkların, ilkesel duruşun ve kuşaklar arası diyaloğun sergilendiği samimi bir “meclis sohbeti” tadında gerçekleşmiş. Özellikle “Fikri ve düşünceye cezaların verilmediği günün hasreti” vurgusuyla yapılan kapanış, programın entelektüel derinliğini özetler nitelikte.

Hüseyin Nihal Atsız(1905-1975)

Yazar: Mehmet Kaan Çalen

Yayınlanma Tarihi: 29 Aralık 2024

Hüseyin Nihal Atsız, Mehmet Nâil Bey ile Fatma Zehra Hanımın ilk çocukları olarak 12 Ocak 1905’te İstanbul’da doğdu. Kadıköy’deki Fransız ve Alman okullarında başladığı ilköğrenimine, deniz binbaşısı olan babasının görevi sebebiyle kısa bir süre Süveyş’teki Fransız okulunda devam etti. İstanbul’a döndükten sonra sırasıyla Kasımpaşa’daki Cezayirli Hasan Paşa İlk Mektebi, Kadıköy’deki Hususi Osmanlı İttihad İlk Mektebi, Kadıköy Sultanisi’nin rüştiye kısmı ve İstanbul Sultanisi’nde okuyarak ilk ve orta öğrenimini tamamladı. 1922 yılında Askerî Tıbbiye’yi kazandı fakat etnik ve ideolojik bir mücadele ortamına girdiği bu okuldan Arap asıllı olduğunu bildiği bir subaya selam vermediği için 1925 yılında atılarak mezun olamadı.Askerî üniformayı çıkarmak zorunda kalması onu bir buhrana sürükledi ki otobiyografik özellikler taşıyan Ruh Adam romanında yaşadığı bu buhranı işledi. Tıbbiye’den çıkarıldıktan sonra bir süre yardımcı öğretmenlik ve gemi katip muavinliği yapan Atsız, 1926’da hem Darülfünun Edebiyat Fakültesi’ne, hem de parasız yatılı imkânı tanıyan Yüksek Muallim Mektebi’ne kaydoldu. Birlikte devam ettiği bu iki okuldan da 1930 yılında mezun oldu. 1931 yılında Fuat Köprülü’nün asistanı olarak Türkiyat Enstitüsü’ne girdi. Aynı yıl, 17 sayı çıkacak olan, Türkçü ve köycü bir söylemi benimseyen Atsız Mecmua’yı yayımlamaya başladı.

1932 yılında toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi’nde, resmî tarih tezine muhalefet ederek Afet İnan ve Reşit Galib ile tartışan hocası Zeki Velidî Togan’ı desteklemek amacıyla yedi arkadaşıyla birlikte Reşit Galib’e bir protesto telgrafı gönderdi. Reşit Galib’in Maarif Vekili (Millî Eğitim Bakanı) olmasıyla birlikte Atsız Mecmua’daki bir yazısı bahane edilerek 1933 yılında Türkiyat Enstitüsü’ndeki görevine son verildi. Kısa bir süre Malatya’da Türkçe öğretmenliği yaptıktan sonra Edirne Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atandı. Edirne’de çıkarmaya başladığı Orhun dergisinde, resmî tarih tezini eleştirdiği için açığa alındı. Aynı yıl arkadaşlarıyla birlikte gerçekleştirdikleri Çanakkale gezisinin notlarını, Çanakkale’ye Yürüyüş ismiyle kitaplaştırdı. 1934 yılında, Deniz Gedikli Hazırlama Okulu’nda Türkçe öğretmeni olarak çalışmaya başladı. Orhun dergisinde tefrika etmeye başladığı Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar isimli eserini 1935 yılında bastırdı. 1937 yılında, Birinci Göktürk Kağanlığı’nın çöküşünü ve Göktürklerin Kürşad önderliğinde giriştiği bağımsızlık mücadelesini anlatan meşhur tarihî romanı Bozkurtların Ölümü’nü, Ateş isimli çocuk dergisinde yayımlamaya başladı. Dört yıl kadar görev yaptığı Deniz Gedikli Hazırlama Okulu’ndan 1938 yılında ihraç edilerek memuriyet kapısı kendisine kapatılınca, 1938-1939 yıllarında Özel Yüce Ülkü Lisesi’nde, 1939-1944 yıllarında da yine bir özel okul olan Boğaziçi Lisesi’nde çalıştı.

1943 yılında tekrar çıkarmaya başladığı Orhun dergisinde, dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na hitaben yazdığı iki açık mektupla komünistlerin kadrolaşma faaliyetlerine dikkat çekerek Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’i istifaya davet etti. Bu olay üzerine Orhun kapatıldığı gibi Atsız da Hasan Âli Yücel’in emriyle Boğaziçi Lisesi’ndeki görevinden uzaklaştırıldı. Atsız’ın söz konusu mektuplarda vatan hainliği ile itham ettiği Sabahattin Ali, Atsız aleyhine dava açtı. Davanın ikinci duruşmasının yapıldığı 3 Mayıs 1944 günü Türkçü gençlerin Atsız’ı desteklemek için Ankara’da yaptığı gösterilerle birlikte yakın tarihimizde Irkçılık-Turancılık Davası şeklinde bilinen süreç başladı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 19 Mayıs 1944 nutkunda Turancılığı vatan hainliği olarak tanımlayarak doğrudan dava sürecine müdahale etti. Atsız ve kendisiyle birlikte tutuklanan arkadaşları, çeşitli işkencelerden geçtikten sonra ancak 1945 Ekiminde Askerî Yargıtay’ın kararıyla tahliye olabilmişlerdir. 1946 yılında o güne kadar yayımlanmış şiirlerini Yolların Sonu isimli kitapta toplarken Osmanlı kroniklerini de yayımlamaya başlamıştır.

Uzun süre kendisine iş verilmeyen Atsız, 1949 yılında Süleymaniye Kütüphanesi’ne uzman olarak atanmıştır. Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra Haydarpaşa Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atanmışsa da 1952 yılında verdiği ve kendi tarih görüşünü açıkladığı “Türkiye’nin Kuruluşu” başlıklı konferans sebebiyle öğretmenlikten alınarak tekrar Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki görevine iade edilmiştir. Atsız’ın 1969’daki emekliliğine kadar sürecek olan en uzun memuriyet dönemi bu olmuştur. Bu uzun ve verimli dönemin önemli ürünleri olarak Birgili Mehmed Efendi, Gelibolulu Mustafa Âli ve Ebussuud Efendi’nin bibliyografyalarını hazırlamıştır.

Yayımına tefrika olarak başladığı Bozkurtların Ölümü romanını 1946 yılında tamamlayarak bastıran Atsız, 1949’da da Bozkurtlar Diriliyor adıyla romanın devamını yayımlamıştır. 1956 yılında çeşitli makalelerini derleyerek Türk Ülküsü adıyla kitaplaştırmıştır. 1958 yılında bir diğer tarihî romanı Deli Kurt’u yayımlamıştır. Otobiyografik özellikler taşıyan Ruh Adam romanı ise 1972 yılında okuyucularla buluşmuştur. Orkun dergisinin 1950-1952 ve 1962-1964 yıllarındaki kısa yayın hayatından sonra Atsız’ın çıkardığı son ve en uzun ömürlü Türkçü dergi, 1964-1975 yıllarında çıkan Ötüken olmuştur. Ötüken’de bölücü faaliyetlere dikkat çeken yazıları sebebiyle 15 ay hapse mahkum edilmiş ve 1973 yılında tutuklanmıştır. Fakat affedilmesi için bilim insanları ve üniversite öğrencileri tarafından yapılan kampanyanın sonucunda, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk cezasını affetmiş ve iki buçuk ay kadar hapis yattıktan sonra tahliye edilmiştir. Hüseyin Nihal Atsız, 11 Aralık 1975 Perşembe günü, geçirdiği kalp krizine bağlı olarak hayata gözlerini yummuştur.

Atsız’ın modern Türk düşüncesi içindeki özgün yeri ile etki alanını milliyetçilik ve tarih yorumu belirler. Türk milliyetçiliği veya Türkçülük, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ortaya çıkan üç kimlik siyasetinden birisiydi. II. Meşrutiyet döneminin Balkan Savaşları’ndan sonraki kısmında, Ziya Gökalp ve Akçuraoğlu Yusuf (Akçura) gibi düşünürlerin, Ömer Seyfettin ve Halide Edib (Adıvar)  gibi edebiyatçıların, Türk Ocakları gibi çatıların, Türk Yurdu ve Yeni Mecmua gibi süreli yayınların etkisiyle altın çağını yaşamıştı. Erken Cumhuriyet yıllarında, bilhassa 1931’de Türk Ocakları’nın kapatılmasından sonra, Türkçülük, milliyetçiliğin baskın yorumu olarak Kemalizm tarafından massedilmiş ve kendisini ancak Kemalist paradigma içinde ifade edebilecek bir seviyeye gerilemiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında ideolojik alana Türkçülük ve Türkçülüğün tarih tezleri hâkimmiş gibi gözükse de aslında Türkçülük bu hâkim mevkii Batıcılık ile paylaşıyor ve Batıcılığın Türkçülükle melezlenmesi gibi Türkçülük de giderek daha Batıcı bir söyleme doğru kayıyordu. Yeni şartlara uyarlanmak adına Turan idealini ve millet anlayışındaki baskın İslâmî tonu terk ederken tarih tezlerini de bu minvalde tadil ediyor, mesela Cengiz Han imgesi etrafında inşa ettiği Turancı mitoslarını kenara ayırıyor, en azından gerilere doğru itiyordu. Örgütlü Türkçülüğün ana çatısı olan Türk Ocakları, II. Meşrutiyet döneminde siyasetten uzak kalmaya ve kurumsal özerkliğini muhafaza etmeye özen göstermişti. Cumhuriyet’in ilk zamanlarında da, 1927 yılına kadar, görece bir özerkliğe sahip olduğu ifade edilebilir. Ancak Millî Mücadele sürecindeki kader ortaklığından başlayarak CHF kadroları ile Ocaklar iç içe geçmişti. Ocaklılar CHF’ye, CHF kadroları da Ocaklara üye olurken Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Akçuraoğlu Yusuf, Ahmet Ağaoğlu, Mehmed Emin (Yurdakul) gibi üst düzey Ocaklılar da Kemalist seçkinler içerisindeki yerlerini alıyorlar, devrimlerin halka mâl edilmesi için roller üstleniyorlardı. Böylece Türkçülüğün ilk dönemi kapanıyordu. Ana damar Türkçülük Kemalizm içinde erir, İmparatorluk döneminin gedikli Türkçüleri de Kemalizme iltica ederken 1930’lardan itibaren Türkçülüğün tarihçesinde yeni bir dönem açılır ve hem Kemalist kültür devrimleri ile dil ve tarih tezlerine, hem de doğrudan başta Mustafa Kemâl Atatürk olmak üzere Kemalist seçkinlere ve tabiî ki Kemalist seçkinler içerisinde dönüşmüş Türkçülere muhalif yeni bir Türkçü dalga oluşmaya başlar. 1930’ların başında resmî tarih tezine muhalefet ettiği için üniversiteden atılan ve başta Turancılık olmak üzere Türkçü idealleri dirilterek resmî ideolojiden pek çok bakımdan kopuşu temsil eden Atsız, bu yeni Türkçü dalganın lideri ve en etkili sesi konumundadır. Özellikle 1940’lı yıllara Kemalizmden ayrışan Türkçülüğün yeniden yükselişi eşlik eder. Bu ayrışma sadece Kemalizmden değil bir bakıma imparatorluk devri Türkçülüğünden de kopuşu temsil eder aslında. Mesela Atsız’ın Türk Ocakları’nın efsanevî başkanı Hamdullah Suphi aleyhinde yazdığı müstehziyâne satırlar ile Akçura ve Akçura’nın Türkçü metinleri karşısındaki suskunluğu bu kopuşu somutlaştırır.

Atsız’ın Türkçülük yorumu ırkçılık ve Turancılık üzerine kuruludur. O, ırkçılığı ve Turancılığı Türkçülüğün olmazsa olmaz iki kurucu unsuru, “lâzım-ı gayr-i müfârık”ı olarak kodlar. Atsız’ın ırkçılığı milleti/Türklüğü kanla, soyla, genetikle, antropolojik unsurlarla tanımlamasında; milletin/Türklüğün tarifinde kültür, dil, vatandaşlık gibi unsurları ikincilleştirmesinde, ötelemesinde, hatta önemsizleştirmesinde; Türklerin diğer milletlerden üstün olduğu düşüncesinde; Türk ırkını yozlaştıracağı düşüncesiyle ırkî karışmaya ve melezleşmeye karşı çıkmasında somutlaşır. “Türk milleti eşittir Türk ırkı”dır Atsız’ın düşünce dünyasında. Bu önerme, milletle ırkın eş anlamlılığını değil milletin ırkla açıklanmasını, ırka indirgenmesini ifade eder. Eğer ırkla milletin bir eş anlamlılığı söz konusu edilecek ise bu bütün milletler için değil, Türkler için geçerlidir; zira her milletin millet olma durumu ve millet tarifi kendisine mahsus olması gerektiği için farklılıklar arz eder Atsız’a göre. Türk milletinin tanımına göre Türk olmak için önce kanı, soyu, ırkı “Türk olmak” lazımdır. Bu minvalde Atsız, Türk ırkının üstünlüğünü de sık sık dile getirir, Türkçülüğü de “Türklerin başka uruklardan üstünlüğü düşüncesi” olarak tarif eder.  “Türkçü, Türk soyunun üstünlüğüne inanmış olan kimsedir.”  “O, yorulmadan, bıkmadan Türk soyunun üstünlüğünü anlatacaktır”.  Atsız’a göre dünya milletlerinin hayran olduğu bir “ırkî asaleti” ve “insanlık meziyetleri” vardır Türklerin.  Bu ırki asalet düşüncesi millî narsisizme, kendi kendine tapınmaya dönüşür. “Millî benliğimize inanalım. Milletimize tapalım.” diye çağrıda bulunur.

Bir laboratuvar ırkçılığını reddeden Atsız, kendi ırkçılık düşüncesini “içtimai ırkçılık” olarak kavramsallaştırır. Buna göre Türklüğü, “ Türk soyundan (kökünden) gelenlerle Türk soyundan (kökünden) gelmişler kadar Türkleşip kendini o soya bağlayan ve beyninde hiçbir yabancı ırk düşüncesi bulunmayan fertlerin topluluğu” şeklinde tanımlar. Nihayet milleti “kan ve dil”  ortaklığı ile açıklar. Bir insanın Türk olabilmesi için tabii ki “önce kanının Türk” fakat ikincil olarak “dilinin Türk” olması gerekir. “Dilek” bu ikisinden sonra gelir.  Ancak Atsız’ın düşünce dünyasında dilin ırk yanındaki konumu her zaman zayıftır çünkü kaybedilen dil yeniden öğrenilebilir, yozlaşan dil aslına irca edilebilir ancak kaybedilen ırk geri kazanılamaz ve belki de daha önemlisi dil yabancıya da açık, yabancı tarafından da öğrenilebilecek bir şey, dolayısıyla yabancının sızabileceği güvenli olmayan bir alandır. Dil değişken, açık ve güvensiz, ırk ise sabit, kapalı ve korunaklı olduğu için millet ırkla eşitlenmelidir. Bu yüzden “Türklükte dil meselesi kandan sonra gelir.”  Böyle olunca Türkçe bilmeseler de Atsız’ın ölçüleriyle “antropoloji bakımından mükemmel Türk olan insanlardan”, Türkçeden başka bir dil bilmeseler de asla Türk olamayacaklardan bahsetmek imkânı oluşur. Hatta Türkçesiz bir Türklük bile mümkün hâle gelir.

Atsız ve kardeşi Nejdet Sançar, “ırkçı” sıfatını açıkça üstlenirler ki Atsız’ın milliyetçi düşünce geleneği içerisindeki özgün konumu da büyük ölçüde ırkçılık konusundaki bu üstlenmeden kaynaklanır. Atsız’ın milliyetçiliğin ırkçı bir yorumunu benimsemesindeki sebepler birkaç açıdan tartışılabilir. Öncelikle geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemleri Türk düşünce dünyasına dair çizilecek bir çerçeve Atsız’ın ırkçı düşüncelerini anlamak adına faydalı olabilir. Osmanlı-Türk aydınlarının 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren dönemin ruhuna ve bilimsel paradigmasına uygun olarak biyolojik materyalizm, pozitivizm, evrim, sosyal Darwinizm gibi söylemlerden etkilenmeye başlaması; bilimsel ırk kuramları ile antropoloji, etnoloji, etnografya literatürünün Türk düşünce hayatına, Mülkiye ve Darülfünun gibi okulların müfredatına, matbuat yoluyla kamuoyuna girmesi ve bütün bu gelişmelerin iki savaş arası dönemde tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bilimsellik görüntüsü altında revaç bulması geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemlerindeki ırk düşüncesinin zeminini ve ufkunu teşkil etmiştir ki bu ufuk Atsız’ın da dahil olduğu bir neslin yetiştiği “habitus”u anlamamıza yardım eder. İnsan türü, insan ırkları, ırk, ırk ıslahı, ırk ve sağlık, antropoloji, etnoloji, etnografya gibi konularda, Osmanlı-Türk matbuatında 19. yüzyılın sonlarından itibaren çeşitli yazılar ve kitaplar yayımlanmaya başlanır ve II. Meşrutiyet ile birlikte sayısı epey artan bu tarz metinler erken Cumhuriyet döneminde zirve noktasına ulaşır. Demek oluyor ki 1860’lardan itibaren Osmanlı-Türk aydınları insan ırkları ve antropoloji etrafında Avrupa’da gelişen literatürden, ırkçı bir söylem içinde Türkler aleyhine neler söylendiğinden haberdardılar ve bilimsel bir söylem içerisinde ırk kavramını paylaşıyorlardı. Osmanlı-Türk aydını için “ırk” kavramı, hem Batılı pozitif bilimin dünyasına açılan bir kapı, hem dünyayı, toplumu, kendi kültürel ve tarihsel gerçekliğini anlamanın ve dönüştürmenin bir aracı, hem de Batıya Batıca bir cevap verebilmenin imkânıydı. Bu bağlamda Atsız’ın ırkçı düşünceleri, en azından 1940’lı yılların ortalarına kadar kendi dönemi içerisinde bir istisna teşkil etmiyordu.

İkinci olarak, Atsız’ın ırka dayalı Türkçülük anlayışının şekillenmesinde etkili olan biyografik unsurlar da üzerinde durmaya değerdir. İmparatorluğun çöküş ortamı Atsız’ın sosyalleştiği şartları ve milliyetçilik yorumundaki ırkçı söylemi anlamımıza yardım eder. İkinci Meşrutiyet yıllarındaki kargaşa ve kaos, Balkan Savaşlarının yarattığı travma, etnik çatışmalar, Birinci Dünya Savaşı, Mütareke ve Sevr, nihayet Millî Mücadele; İmparatorluğun son, Cumhuriyet’in ilk nesillerinin sosyalleştiği koşulları belirler. Bu süreçte gayrimüslim ve gayri Türk unsurlar karşısında Türklerdeki yalnızlaşma duygusu, Avrupa emperyalizmi, İmparatorluğun çöküşü ve bekâ kaygısı belirleyici olmuştu. Nitekim yok oluş psikolojisi ile azınlıklara duyduğu tepkinin ırkçı görüşlerinin şekillenmesinde etkili olduğu bizzat Atsız tarafından da ifade edilmiştir. Bu minvalde ırkçılığın azınlıklara karşı bir savunma silahı olduğunu sık sık dile getirmiş ve Türkçülüğü besleyen dört kaynak içerisinde, “devletimizin içindeki yabancı unsurların ihaneti dolayısıyla doğan tepki” ile “Türklerin 200 yıldan beri çektikleri büyük sıkıntıları” zikretmiştir. Yine bu hususta Atsız’ın çocukluk yıllarında okuduğu Kadıköy’deki Fransız ve Alman okulları ile Süveyş’teki Fransız okulundaki kozmopolit ortamın Atsız da ilk ırkçı ve ksenofobik eğilimleri tetiklediği düşünülebilir.  Eş zamanlı olarak Aile ortamı içerisindeki telkinlerin de milliyetçilik şuurunun uyanmasında etkili olduğu anlaşılmaktadır. 1972 tarihli bir beyanatında “Türklüğümü hem evde hem de ilkokul sıralarında duymaya başladım” diyor Atsız. Subay olan babası tarafından Atsız’a okutturulan Mehmed Emin’in şiir kitapları Türkçülük yolunda ilk etkiler olarak gözüküyor. Gökalp’in şiirleri ve Rıza Nur’un Türk Tarihi ile devam eden okumalar bu etkileri pekiştirmiştir. Atsız’ın ırkçı düşüncelerle tanışmasında Tıbbiye de önemli bir rol oynamış olmalıdır. Tıbbiye hem sosyal Darwinizm, biyolojik materyalizm, pozitivizm, elitizm ve ırkçı antropoloji hem de Türkçülük hususunda öncü bir konuma sahipti. Hüseyinzâde Ali (Turan), Hasan Ferit (Cansever), Rıza Nur gibi önemli Türkçüler, Türkçülüğün de neşv ü nemâ bulduğu en bereketli topraklardan birisi olan Tıbbiye’de yetişmişlerdi ki Türk Ocakları’nın kuruluşuna giden süreç de 190 Tıbbiye öğrencisi tarafından başlatılmıştı. Bu itibarla genç doktorları, geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminde milliyetçi hareket içerisinde yoğun bir şekilde görmek mümkündü. Son olarak, Atsız uğradığı mağduriyetleri genellikle bir etnik çatışmayla gerekçelendirir. Askerî Tıbbiye’den atılmasını Türkler ile Araplar, Kürtler, Arnavutlar, Çerkezler arasındaki etnik çatışmaya bağlaması, Deniz Gedikli Okulu’ndan uzaklaştırılmasının altında da yine bir etnik mücadele görmesi,  hatta Kemalist seçkinlerle yaşadığı sorunları da çoğu zaman aynı açıdan değerlendirmesi şüphesiz Atsız’ın ırkçı söylemini daha da sertleştirmiştir.

Turancılık da ırkçılık gibi Türkçülüğün doğal bir sonucu, olmazsa olmazıydı Atsız için. Ortak kan ve ırk düşüncesi, milleti siyasî sınırların, dil ve kültür farklılıklarının üstünde bir süper aile, bir akraba cemaati haline getiriyordu. Bu akrabalık cemaati, bize “bir Kırgız’ın damarındaki kanın kendi damarımızdaki kan”  olduğunu tahayyül ettirir.  Bu bağlamda Atsız Turancılığı sık sık aile metaforuyla savunur. Yeryüzünde yaşayan bütün Türkler bir kardeşler topluluğudur, bir büyük ailedir. Tek bağımsız Türk topluluğu olarak Türkiye Türklerinin esas vazifesi ve büyük ülküsü de esir kardeşlerini esaretten kurtarmak ve Türk birliğini kurmaktır.

Atsız’ın rakip “Türk milliyetçilikleri” olan Kemalist ve Anadolucu milliyetçiliklere dönük ırkçılık ve Turancılık penceresinden yaptığı eleştiriler, milliyetçi düşünce geleneği içerisindeki özgün konumunu görmek açısından gayet öğreticidir. Atsız, toprağa ve vatandaşlığa dayalı “eksik ve yanlış milliyetçilikleri”,  yani Kemalist ve Anadolucu milliyetçilikleri reddeder. Türkçülük ve milliyetçilik ayrımıyla, Türk milliyetçiliğinin eksiksiz, tam, doğru, hakiki hâli olarak Türkçülüğü diğer Türk milliyetçilikleri karşısında emsalsiz, sıradanın üstünde özel bir yere oturtur. Kemalist milliyetçilik, 1930’larda ve 1940’ların ilk yarısında yoğun bir antropolojik Türk ırkı söylemine sahip olsa bile son tahlilde teritoryal, seküler, modernist ve asimilasyoncu bir modeldi. Atsız, pasaport ve anayasa Türkleri dediği Kemalist Türklük tanımına da, Kemalist dil ve tarih tezlerine de ve kendisini sürekli mağdur eden Kemalist elitlere de muhalifti. Kemalist teritoryal milletleşme projesi, Türkçü irrendentist projeyi, yani Turancılığı biraz da dönemin Rusya ve diğer komşularla iyi geçinmeye zorlayan uluslararası politik şartlarının zorlamasıyla reddediyordu. Resmî milliyetçilik ve Anadoluculukla Atsız’ın arasındaki mesafenin açıldığı en önemli yer de burasıydı. Atsız’a göre Anadoluculuk da millî tarihi 1071’den başlatarak zaman planında, vatanı ise Anadolu ile sınırlayarak mekân planında Türklüğü bölüyordu.

Atsız’ın Türk tarihine bakışı da kendi milliyetçilik anlayışı ve Türklük tanımında temelleniyordu. Atsız, Türk Dili ve Edebiyatı bölümü (edebiyat zümresi) mezunu olmasına rağmen daha çok tarihle ilgilenmiş ve tarihçi yönüyle tanınmıştır. Türkçü tarih anlayışının en karakteristik tezi olan bütüncül tarih görüşünü, “devlette devamlılık esası”yla yeniden sistemleştirme denemesi onun tarih düşüncesinin en özgün tarafını teşkil eder. “Devlette devamlılık esası”yla, birbirinden kopuk devletler tarihi gibi algılana gelen Türk tarihinin devamlılığını sadece sosyo-kültürel düzeyde ve basit bir kronolojik hat üzerinde değil de hanedan ve rejim değişikliklerinden etkilenmeksizin en üst ideal olarak doğrudan devletin devamlılığı şeklinde kuran anlayış kastedilmektedir. Burada artık sadece bir milletin tarihî yolculuğu değil, belki de milletin tarihî devamlılığını ve varoluşunu da mümkün kılan bir üst-devamlılık, bir politik kesintisizlik, bir devletli süreklilik, bir devletli millet söz konusudur. Atsız kendi tarih tezini inşa ederken Ali Suavî’den ve hatta bir klasik dönem tarihçisi olan Neşrî’den ilham almış olmalıdır. Bu konuda daha somut etkiler ise Rıza Nur ve Mükremin Halil Yinanç’tan gelmiştir.

Atsız, Osmanlı hanedanının soyunu bir şecere ile Oğuz Han’a kadar uzatan Osmanlı tarihlerinin tutarlı bir tarih anlayışına dayandığını savunur. Hoca Sâdeddin ile beraber bu anlayıştan kopulup Türk tarihinin Osmanlı tarihinden ibaret sayılmasını eleştirir. Süleyman Paşa ile beraber tarihi mekân ve zaman Osmanlı dışındaki Türk tarihini kapsayacak şekilde yeniden genişler ancak bu genişleme sistemsizlikle maluldür. Çünkü her hükümdar sülalesi ayrı bir devlet gibi kabul olunarak Türk tarihi parçalanmakta, “sıralanmış bir bütün hâline konulamamaktadır.”  Atsız’a göre Meşrutiyet’ten sonra tarih sistemi karışmaya başlamış, Türk Tarih Kurumu’nun çalışmalarıyla birlikte “acınacak hale” gelmişti. Nitekim Türk tarihinin kadrosu, başlangıcı ve devirleri konularında bir mutabakat olmaması bu hali somutlaştırıyordu.

Atsız’a göre Türkiye’de geçerli olan ve “sülale ve rejim tarihini esas alan” tarih görüşü yanlış, hatta milli mevcudiyet açısından zararlıydı. Bunun yerine Türk tarihi “millet-devlet” ilkesi kabul edilerek sistemleştirilmeliydi. Atsız’ın tarih tezinin esası Rıza Nur ve Mükremin Halil’de olduğu gibi Türk tarihindeki her hükümdar sülâlesini ayrı bir devlet kabul etmenin yanlışlığı üzerine kuruludur. “Türk tarihi aralıksız bir bütündür. Mesele, onu sistemleştirmekten ibârettir.” diyen Atsız’ın nazarında hanedan değişikliklerinin ehemmiyeti ancak “günümüzdeki kabine değişmeleri ile kıyaslanacak kadar basittir”. Buna göre “Türkelinde Kun, Gök Türk, Uygur, Selçuk, Osmanlı devletleri yok, sülâleri vardır.” Dolayısıyla Türkler söylendiği gibi o kadar devlet kurmuş değil, hanedan değiştirmişlerdi. 16 devlet ve benzeri söylemler de bir masaldan ibaretti. Bir Türk devleti hep vardı, devlette değişen hanedanlar ve rejimlerdi. Atsız İngiltere, Fransa, Almanya gibi diğer devletlerden verdiği örneklerle de bu iddiasını pekiştirir.

Devlette devamlılık esaslı bu yaklaşıma göre Atsız’ın Türk tarihi için teklif ettiği sistem ve dönemleştirmede Türk tarihi önce “1. Anayurttaki Türk tarihi”, “2. Yabancı illerdeki Türk tarihi” olmak üzere ikiye taksim edilir. Atsız, Türk tarihi denilince bilhassa anayurttaki tarihin hatıra gelmesi gerektiğini ikaz eder. Yabancı illerdeki Türk tarihi, hâkim Türk sülalelerinin Mısır, Hindistan gibi memleketlerde yabancı milletlere dayanarak kurdukları devletlerin tarihidir ki hanedan ve ordu Türk karakterini muhafaza ettiği sürece Atsız bunları Türk tarihinin bir parçası kabul eder. Anayurttaki tarih için ise hanedanları esas alan bir taksimat yapar. Atsız’ın tasnifine göre Türkler birincisi “tarihin karanlıklarından itibâren başlayarak son çağa kadar gelen ve kaybedilen, yani Türkistan’daki, asıl anayurttaki” ve “ikincisi de XI. Yüzyılda kurulup günümüze kadar gelen Önasyadaki” olmak üzere iki devlet kurmuştur. Atsız, Anadoluculardan farklı olarak ikinci devletin kuruluş tarihi olarak 1071’i değil, 1040’ı kabul etmektedir. İki Türk devletinin çağları ise şu şekildedir:

“Doğu Türkeli’nde: Şu çağı M.Ö. XII.-M.Ö.VII., Sakalar çağı M.Ö. VII.-M.Ö.III., Kunlar çağı M.Ö. III.-M.S. 216, Siyenpiler çağı 216-394, Aparlar çağı 394-552, Gök Türkler çağı 552-745, Dokuz Oğuzlar-On Uygurlar çağı 745-840, Uygurlar çağı 840-940, Karahanlılar çağı 940-1123, Karahıtaylar çağı 1123-1207, Sekizler çağı 1207-1218, Çengizliler çağı 1218-1370, Aksak Temirliler çağı 1370-1501, Özbekler çağı 1501-1920.

Türkiye’de: Selçuklular çağı 1040-1249, İlhanlılar çağı 1249-1336, Büyük beğlikler çağı 1336-1515, Osmanlılar çağı 1515-1922, Cumhuriyet çağı 1923’ten itibâren.”

Bu tabloda, anayurttaki Türk tarihi aralıksız bir bütün telakki edilmekte ve Atsız’ın kendi deyimiyle “3000 yıldır devletle yaşamanın” vereceği bir özgüven yaratılmaktadır. Hanedan ve rejim değişiklikleri manzarayı değiştirmemektedir. İmparatorluktan Cumhuriyete geçiş bir rejim değişikliği şeklinde takdim edilerek Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun doğal bir devamı olduğu vurgulanmaktadır. Tezin doğal bir sonucu olarak Cengiz ve Timur da Türk tarihinin kadrosuna katılmakta, Anadolucu tarih tasavvurunun bir yabancı işgâli addettiği İlhanlılar da Türkiye Devleti’nin devamlılık zincirinde önemli bir halka olarak yer almaktadır. Bütünlüğü kuran gerek hükümdar sülalelerinin gerekse halkın Türk ve Turan ırkından olmasıdır. Atsız’ın esas kaygısı, çok devlet kurmanın tersten okununca çok devlet yıkmak anlamına da gelebileceğine, dolayısıyla bunun bir siyasî istikrarsızlık alameti gibi yorumlanabileceğine, yani Türklerin devletlerini uzun süre yaşatmak kabiliyetinden mahrum oldukları, daha mühimi Cumhuriyeti de uzun süre yaşatamayacakları sonucunun çıkarılabileceğine dairdi. Atsız kurduğu tarih anlatısıyla en eski devirlerden başlayarak Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar bütün Türk tarihini ve bu tarihin üzerinde geçtiği Turan coğrafyasını kuşatıyordu. Özellikle Osmanlı ve Cumhuriyet arasında kurduğu süreklilik ilişkisi ve bu konuda Türk Tarih Tezi’ne dönük itirazları zaman zaman tepki çekmiş ve memuriyetten uzaklaştırılmasına kadar uzanan mağduriyetlerle sonuçlanmıştı.

https://www.bing.com/ck/a?!&&p=ef390aa10b3365cd589ee87e4103f9190ca8222f358a3fd3863212d2760ada82JmltdHM9MTc2NTQxMTIwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=nihal+atsiz+kimdir&u=a1aHR0cHM6Ly93d3cuZWRlYml5YXRsYS5jb20vZ3VuY2UvbmloYWwtYXRzaXppbi1oYXlhdGktdmUtZXNlcmxlcmktMzAxMDE0

Baskılara Karşı Milli Direniş

Dünyadaki çoğu gelişmiş veya gelişmekte olan devletler “karşılıklı bağımlılık” ilişkisi içindedir. Tek başına dünyayı yönetebilen bir devlet yok.

Bunun için devletler çeşitli örgütlerin çatısı altında farklı ticari, siyasi, dini, teknolojik işbirlikleri ile dünyayı daha yaşanabilir, daha gelişmiş bir gezegen haline getirme çabalarının paydaşıdırlar.

Elbette bu ülkelerin bir kısmı emperyalist ve sömürgeci zihniyetlerini tamamen terk etmiş değiller. Ancak bazı küresel sorunlarda insanlık birlikte çözüm üretmeye mecbur kalmakta. Savaş ortamına girmeden veya boyutu büyümeden bu mecralarda görüşmeler yoluyla çözüm aramaktalar.

İnsan hakları, özgürlükler geçen yüzyıla göre daha iyi durumdaysa bu da yine belli yapılar altında devletlerin bağımsızlıklarından kısmen feragat ederek ortak ilkeleri uygulama çabasının eseridir.

Türkiye “bağımsız bir devlet” olmasına rağmen, kendi iradesiyle Birleşmiş Milletler, AB, NATO gibi uluslararası örgütlerin üyesidir. Birçok uluslararası sözleşmenin de tarafıdır. Bu örgütlerin çatısı altında veya bu sözleşmeler kapsamında diğer devletler gibi Türkiye de tam bağımsız değildir.

Bu kapsamda Anayasamızın 90. Maddesi’ne göre, “milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. (Hatta) Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.”

Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine (AİHS) taraftır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) kararlarına uyacağını taahhüt etmiştir. AİHS’ne taraf olmak Türkiye’ye çok şey kazandırdı.

****

Bu tespitlerimi 12.10.2021 tarihli bir köşe yazımda yapmışım. Ancak burada başka bir hususa dikkat çekmek istiyorum:

Bu örgütlerde yer almak, Türkiye’nin küresel sistemde görünürlüğünü, ekonomik güvenilirliğini ve diplomatik manevra alanını genişletmiştir.

Ancak karşılıklı bağımlılık eşitler arası ilişki gerektirir. Bir tarafın diğerine hükmettiği, tehdit ve yaptırım uyguladığı düzene “bağımlılık” değil, “baskı rejimi” denir.

Mevlana’nın “Genç yaşta tek başıma yürümeyi öğrendim, sonra kalabalıklarla yürümek gerektiğini gördüm; asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğini anladım” sözü, bağımsızlık– işbirliği–onurlu direniş çizgisini özetler.

Aynı çizgi modern uluslararası ilişkilerde de geçerlidir. İşbirliği gereklidir, doğrudur, mümkündür, ama teslimiyet doğru ve zorunlu değildir.

**********************************

Emperyalizmin Baskı Mekanizmaları

Bugün emperyalizmin baskısı sadece tanklar ve füzelerden ibaret değil Ekonomik yaptırımlar, askeri teknoloji ambargoları, diplomatik gözdağı, yargıyı araçsallaştırma, medya gücü ve vekil örgütler üzerinden işleyen çok katmanlı mekanizmaları var.

Bu modern baskı rejiminin somut örneklerini özellikle ABD–İsrail ekseninin uyguladığı mekanizmalarda görebiliyoruz.

Türkiye’nin F-35 programından tek taraflı çıkarılması bunun en açık göstergesidir. Türkiye NATO ortağı olmasına, 1,4 milyar dolar ödeme yapmasına rağmen, bu savunma sanayii zincirinden dışlanmıştır. Ardından F-16 modernizasyonu ve yeni F-16 satışı yıllardır siyasi şartlara bağlanmıştır.

S-400 alımı üzerinden Türkiye’ye uygulanan CAATSA yaptırımları, bir NATO müttefikine ilk kez uygulanmıştır.

Bu yaptırım, savunma egemenliğini kullanan Türkiye’yi diğer alanlarda da “itaat” çizgisine çekme girişimidir. (Bu baskının Türkiye’nin politikalarında belirli sonuçlar doğurduğu yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır.)

Ekonomik alanda ABD’de açılan Halkbank davası ve finansal tehditler, hukuki görünümlü fakat siyasi amaçlı adımlardır. Türkiye’nin enerji projelerinin engellenmesi. (Doğu Akdeniz doğal gazının Avrupa’ya Türkiye üzerinden taşınmasını engelleme, bunun yerine İsrail–Yunanistan–GKRY üçgeninde Türkiye’yi dışlayan projeleri fonlama.) Bu, Türkiye’nin enerji koridoru olma potansiyelini minimize etme çabasıdır.

Suriye’de PKK/YPG (SDG)’nin “ABD’nin kara gücü” ilan edilmesi, terör örgütüne 50 binden tırdan fazla silah verilmesi, Türkiye’nin sınır güvenliğine karşı açık bir tehdittir. Bu örgütlere meşruiyet kazandırma girişimleri, Türkiye’nin iç işlerine yönelik diplomatik baskı araçlarıdır.

Tüm bu örnekler bir araya geldiğinde tablo nettir:

ABD/İsrail/AB Türkiye’yi “eşit ortak” olarak değil, “kontrol edilebilir aktör” olarak görmek istemektedir.

**********************************

Türkiye’nin Baskıya Açık Alanları

Elbette dış baskıların etkili olabilmesinin bir sebebi de içerideki zafiyetlerimizdir. Yargı bağımsızlığı tartışmaları, ekonomik kırılganlıklar, kurumsal erozyon ve toplumsal kutuplaşma… Bunlar dış baskılar için uygun bir zemin oluşturmaktadır.

Türkiye’nin ekonomisinde dış borç oranı yüksek olduğunda, finans piyasaları üzerindeki uluslararası etkiler daha sert hissedilir. Hukuk devleti algısı zayıf olduğunda, uluslararası alanda Türkiye’nin itirazları daha az karşılık bulur. Kuvvetler Ayrılığı ilkesinden uzaklaşıldığında, kurumların bağımsızlığı tartışmalı olduğunda, müttefik ülkeler Türkiye’ye “ders verme” hakkını kendilerinde görür.

Türkiye bu zafiyetlerini tedavi edemediği zamanlarda, dış baskıya tam direnç üretemez. Savunma sanayiinde sürdürülebilir başarılar, dış politikadaki özerk adımlar atabilmemiz ve sürekli etkin bölgesel aktör olabilmemiz iç hukuk düzeninin güvenilirliğine; ekonomik istikrarın kalıcılığına; toplumun ortak milli meselelerde birlik hâlinde durmasına bağlıdır.

**********************************

Milli Mukavemet (Ulusal Direnç) Nasıl İnşa Edilir?

Türkiye’nin küresel sistemdeki geleceği ne yalnızlaşmakta ne de teslimiyettedir. Yol, Atatürk’ün tanımladığı şekilde “tam bağımsızlık”tır. Yani siyasal bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık, hukuki bağımsızlık, kültürel bağımsızlık ve askeri bağımsızlığın bir arada bulunması.

Bu bağımsızlığın dört temel taşı vardır:

Hukukun üstünlüğü, Yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi, AİHM ve AYM kararlarına uyum, öngörülebilir hukuk dış baskılara karşı en güçlü kalkandır. Yargı gerçekten bağımsız olsa kimse mahkemenin ceza verdiği bir hükümlü papazı isteyemezdi bile.

Ekonomik dayanıklılık şarttır. Yüksek teknoloji üretimi, enerji çeşitliliği, tarım ve gıda güvenliğini sağlamış, dış borç bağımlılığı olmayan ülkelere dış baskılar etkili olmaz.

Milli direnç için devlet kurumları liyakat ve bilim esasına göre çalışmalı. Ekonomik kurumlar bağımsız olmalı. Güçlü diplomatik kadrolar gerekli. Kurallar herkese eşit olarak uygulanmalı. Böyle ülkelere dış baskılar zarar vermez.

Toplumsal birliğin sağlandığı, kutuplaşmanın olmadığı, milli konularda ortak duruş sergileyen bir siyasal kültür geliştiren ülkeler de dış baskılara dirençlidir.

Türk Milleti, dış baskılara dirençli büyük bir millettir. Tarih boyunca dış tehditler karşısında diz çökmemiş, ama kör bir yalnızlaşmaya da sapmamıştır.

Bugün de işbirliğini reddetmeden; fakat tek taraflı dayatmayı da kararlılıkla reddederek yoluna devam etmelidir.