-1.2 C
Kocaeli
Cuma, Nisan 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 26

  Emin misiniz Sn. Özgür Özel?

ÖN SÖZÜM: Ben Atatürk çizgisinde Türk Milliyetçisi bir sosyalistim. Bir toz zerresi kadar bile ırkçı milliyetçi değilim. Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımızı, ‘dostum’ olarak görürüm. ABD taşeronu PKK türevi DEM ve diğer tüm benzeri sivil toplum örgütlerini, bunlara sempati ile bakan tüm sivil toplum örgütlerini, siyasi partileri, siyasi kişilikleri ve kanaatçileri ise Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımızın yaşam alanlarını parçalayan, onların üretici güçlerinin ve neslinin gelişmesini engelleyen, hatta neslini kıran ‘düşmanları’ olarak görürüm.

Sn. Özel; sizin, Sn. İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla başlayan ve bu güne kadar süregelen mitinglerdeki konuşmalarınızı dikkatle dinledim. Bir kere bile “Türk Milleti” ifadesini ağzınıza almadığınız dikkatimi çekti. Cumhuriyetimizi hedef alan vahim açılım sürecinden sonraki mitinglerinizde de yine “Türk Milleti” ifadesini ağzınıza almadığınız yine dikkatimi çekti. Artık bunun bir savrulma, ihmal olmadığına iyice kanaat getirdim. Bu bilinçli bir tutumdu. Son olarak da son Kurultayda onaylanan yeni CHP programına baktım; Türk Milleti vurgusu yok gibi.

Sn. Özel, siz Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesindeki paradigmayı (TDK: Örnek değerler dizisi)

yanlış buluyor olup yeni bir paradigma üretme peşinde misiniz ve bundan emin misiniz Sn. Özel? Şöyle açıklamaya girişeyim: Büyük Ata’mız Türkiye Cumhuriyetini, kuruluş felsefesindeki “Türk Milleti” paradigması üzerine inşa etmişti. Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir”, “Türkiye halkı, ırken veya dinen veya harsen birleşik ve yekdiğerine karşı hürmet ve fedakârlık hisleriyle dolu ve mukadderat ve menfaatleri ortak olan bir toplumsal hey’ettir” demekte idi. Yine 1924 Anayasası’nda; “Madde 88. – Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese ‘Türk’ denir” denmektedir. Büyük Ata’mız 10. Yıl Nutku’na Türk Milleti ifadesiyle başlayıp 12 kere Türk Milleti ifadesini dile getirmekte ve Nutuk, “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözleriyle sonlanmaktadır.

            Türkiye’miz imparatorlukların yıkılmasından sonra doğan bütün çağdaşı devletler gibi bir ulus devlet olarak doğmuştur. Ulus devletlerde bir tek ulus vardır ve ulus devlet adını genellikle kurulduğu coğrafyada tarihi belirleyen sürükleyen bir halktan alır. Bu halk da Osmanlı’nın, Selçuklu’ların ataları olan Türk halkı idi; Franklar, Germenler, Anglolar, Bretonlar gibi. Burayı fazla işgal etmesin düşüncesiyle bu konuya (Bkz. EK) aşağıda devam ettim.

Türk Milleti ifadesindeki ‘Türk’ kelimesinin bir ırkı değil Ulus Birliğimizin adını temsil ettiği çok açıktır. Türkiye Cumhuriyeti kimliğimizde etnik köken yazmaz. (azınlıklar hariç). Kimliklerimiz bir belge olarak birbirinin eşidir, aynıdır. Bu tüm yurttaşlarımızın en üst düzeyde eşitliğidir. Daha ötesi olamaz. Bu cümleden hareketle hiç kimseye doğumundan itibaren sağlık hizmetinde, eğitiminde, iş bulmasında, iş kurmasında, vergi ödemesinde, askeri sivil bürokraside, siyasette yükselmesinde, ayırımcılık zaten yapılamaz. 

Evet, bu paradigma üzerine inşa edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti; Gazi Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının, tüm şehit ve gazilerimizin, büyük bir zaferle taçlandırdıkları, dünyanın ilk antiemperyalist savaşının ve devamında Cumhuriyet ve Aydınlanma devrimimizin eseridir. Türkiye Cumhuriyeti, Ulus Birliğimizdeki tüm halkların güven içinde yaşayabileceği, neslini ve üretici güçlerini geliştirebileceği, bunu daha üst düzeye yüceltmek için hep birlikte demokratik bir cumhuriyet mücadelesi verebileceği, temelleri aydınlık, güvenli bir kale idi. Ve Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımız çok doğal sosyal-teknik bir tercihle  Güneydoğu’da ABD sömürgesi ve BOP projesi ile oluşacak sanayisiz, sadece petrolü olan ve bu nedenle emperyalizm ile kucak kucağa, ilkel kavim demokrasisi ve kurumlarıyla yola çıkacak olan yeni bir macera / Kürt devletinde yaşamayı istemek yerine bin yıllık kardeşlik mazimizle150 yıllık parlamenter deneyimi olan, modern sanayi toplumunun eşiğinden içeri girmiş Türkiye Cumhuriyeti Ulus Birliğini güvenli bir kale, bir vatan olarak seçmiş olabilir ve Türk Milletinin bir ferdi olarak yaşamayı pekala isteyebilir. Bu seçime hiçbir kimsenin diyeceği bir şey olamaz. Diyene “sana ne kardeşim” denilebilir pekâlâ. Köy Korucuları, Ulus Birliğimizin güçlü bir örneğidir.

Sonuç olarak Türk Milleti paradigması üzerine inşa edilen Türkiye’mizde bir Kürt millî sorunu yoktu, olmadı. Çünkü Kürt yoğunluklu coğrafyaya millî ekonomik bir ayrımcılık yapılmıyordu. Eşitsiz ekonomik gelişmeden dolayı Orta Anadolu’da birçok ilimiz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki birçok ilimizden millî gelirden aldığı pay olarak her zaman daha geri kalıyordu. Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımıza millî zulüm de yapılmıyordu. 12 Mart – 12 Eylül işkencehanelerinde “sen Türksün”, “sen Kürtsün” diye ayırım da yapılmıyordu. Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımız Cumhuriyetimizin ve bütün bunların farkındaydı. Bu nedenle Türk ve Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımızın vatandaşlık ve kardeşlik bağı sürekli pekişti. Herhangi bir kalkışma olmadı. Hep birlikte Cumhuriyetimize sahip çıktık.

            Tâ ki ABD’nin bizim çocuklar dediği, 12 Eylül Faşist generallerinin BOP projesinin milâdı ve uygulaması olarak o zamanlar kurulmakta olan ABD taşeronu PKK ya militan yetiştirmek amacıyla Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımıza uyguladıkları insanlık dışı, vahşi işkencelere kadar. Ve PKK, savaşı başlattı. Kırk bine yakın insanımızı kaybettik, ekonomimiz perişan oldu. Demokratik mücadele geriledi, militarizm güçlendi; en gerici iktidarlara mahkûm olduk ve bu günlere geldik. Ama bu savaş bile tüm yıkıcılığına karşın yurttaşlık kardeşliğimizi bozamadı. Türk ve Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımız, Cumhuriyetimizi birlikte korumaya devam ettiler. Çünkü bu savaş güneydoğuda lokal bir savaş olarak kaldı. Tüm Türkiye’ye yayılmadı. Bizim Buca Migros’un yanındaki Baha Yörük Camisinden kaldırılan, Güneydoğuda şehit düşmüş bir askerimizin cenazesinde hemen karşısındaki kahvede çalışan Kürt etnik kimlikli bir yurttaşımızla birlikte saf tuttuğumuzu hep hatırlarım.

Bütün bunlara rağmen; Sn. Özel, siz Kürt etnik kimlikli emekçi yurttaşlarımıza doğrudan sahip çıkıp onların demokratik yurttaşlık haklarını, onların emeğinin hakkını savunacak yerde onların temsilini ABD taşeronu BOP militanı ağaların, aşiretlerin, şıhların, uyuşturucu baronlarının, komprador ticaret burjuvasinin partisi DEM’e niye bağışlıyorsunuz?! Niye acaba; bundan emin misiniz Sn. Özel?! Türkiye Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesindeki “Türk Milleti” paradigması sizce yanlış mı imiş acaba?! Siz TÜRK MİLLETİ paradigması yerine ne koyacaksınız? Yeni programınızın bir yerinde Eşit Yurttaşlık ifadesi yer alıyor. Yeni paradigmanız bu mu olacak yani?! EŞİT YURTTAŞLIK paradigmasıyla inşa edilecek olan 2 uluslu bir ucube devlet mi?! Emin misiniz Sn. Özel?!!

Ama şundan emin olabilirsiniz: Diyalektik olarak ulus devletler, bir üst birlik olarak federasyonlardan sonraki bir aşamadır. Dolayısı ile federasyon konağına geri dönüş, tarihin diyalektiğine ters bir geriye dönüştür.  Kürt etnik milliyetçilerinin, “eşit yurttaşlık” ve anayasada ulusun diğer etnik bileşenlerinin kurucu unsur olarak belirtilmesi talebi, Ulus Devletlerin; etnik kimlik, mekân, zaman öznesinden bağımsız olarak tarihin biçimlendirdiği nesnel yapısına ters, absürt, uyduruk bir taleptir ve bunun gerçekleşmesi ihtimali Ulus Birliğimizi geriye doğru, nerede sonlanacağı bilinemeyecek olan bir parçalanmaya doğru sürükleyecektir. Ulus Birliğimiz paradigması sağlam olarak güçlü bir şekilde kurulmuş ve güçlü bir şekilde bu günlere geldiğine gör, bu parçalanma adeta zorla, kanırta kanırta, çok sancılı ve çok kanlı bir şekilde olacaktır. Anayasal yurttaşlık kardeşliği sonlanmış, ötekileşme başlamış olacağı için iç savaş çıkacak, Anadolu paramparça olacak ve Sevr’e geri dönülecektir. Zaten istenen de budur. 

            Bu nedenle “eşit yurttaşlık talebi”  “ne var canım bunda, eşitlik işte, ne güzel” diye bilinçsizce karşılanacak ve hafife alınacak bir konu değildir. Dolayısı ile her Atatürk Cumhuriyetçisi, bu tehlikeli talebi hiç de hoş karşılamadan, hiç de boş geçmeden, her mecliste reddedip yerin dibine sokmalıdır. Yoksa siz Atatürk Cumhuriyet’çisi değilsiniz de, peki nesiniz Sn. Özel?

Atatürk Cumhuriyet’çisi iseniz Tom Barrack’ın kışkırtmalarına ilaveten bu siyasetinizle etnik bölücüleri niye teşvik ediyor ve onların sürekli mevzi kazanmasına çanak tutuyorsunuz? Peki, ya bu süreç geri dönülemeyecek bir aşamaya gelirse o zaman ne yapacaksınız? Ya da biz size ne yapalım Sn. Özel?

Asıl soru şu: Cumhuriyetimizi yıkmayı oyun mu sanıyorsunuz. Sn. Özel? Tekrar soruyorum; EMİN MİSİNİZ Sn. ÖZEL?

  Saygılarımla..

EK: Türk Ulus Birliğinin adı niye ‘Türk’tür açıklamasına devam..

Türk Ulus birliğinin adı Türk’tür ve bu ad Türklere anasının ak sütü gibi helaldir.  Çünkü bu topraklarda tarihi belirleyici ve sürükleyici halk, kavim Türkler olmuştur. Bakınız, İbni Haldun, Mukaddime adlı eserinde ne diyor. Kaynak Yayınları sayfa 22: “Türkler, savaşçı karakterleri ve kahramanlıkları nedeniyle İslam’ın kurtarıcısı olmuşlardır.”

Dr. Hikmet Kıvılcımlı, ”İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş İngiltere” (Diyalektik Yay.) adlı eseinde Fransız tarihçi Foucher de Chartres’in (1058-1127) Haçlı Savaşlarını anlatan kitabından alıntı yapıyor, bakalım ne var? Tarihçimiz de yakın tanık tarihçisi Guibert de Novagent’ ten alıntı yapıyor:

Sayfa 51-52; “Daha ilk karşılaşmalarında Türklerle Franklar birbirlerinin kıymetini anlamayı öğrendiler. Frankların kendileri, ruh inceliği ve savaşta yiğitlik bakımından Türklerinkiyle kıyaslanabilecek hiçbir insan ırkı tanımadıklarını teslim ettiler. Hele Türkler, Franklarla dövüşmeye başladıkları zaman hasımlarına karşı kullandıkları ve bizimkilerin hiç tanımadıkları silahların verdiği şaşkınlıklar, hemen hemen umutsuzluğa düşmelerine sebep oldu.  Franklar, hasımlarının atlara yaptırdıkları manevralardaki olağanüstü beceriklileri, bir taarruza uğrayınca ondan sakınışlarındaki çabuklukları ve kaçarken ok atarak savaşmaya alışkın vuruşları üzerine en ufak bir bilgi olsun edinemiyorlardı. Kendi yönlerinden Türkler de kendilerini, Franklarla aynı kökten gelmiş sayıyorlar ve bütün milletler arasında askerce üstünlüğün hak olarak bu iki ulusa düştüğünü düşünüyorlardı.”

Bu anlamda Kürt milliyetçileri ve yandaşlarının ileri sürdüğü gibi “Kurtuluş Savaşımızı Türkler ve Kürtler birlikte başarmıştır” tezi yanlıştır. Emperyalizmin tehdidi karşısında bir kısım Kürt nüfusu, diğer halklar gibi müstakbel Ulus devlet kalesi içinde kalmak istemiş ve bir nefer olarak savaşmış olabilir. Ama bu birlikte yapmış olmaya yetmez. Kurtuluş Savaşımızı başarıya götüren güç, Orta Asya’dan başlayıp bu günlere kadar Türklerin biriktirdiği Askeri-Teknik Üretici güçtür. Dünyada sayılı meydan savaşlarının bir kaçı bu topraklarda verilmiş olup ders olarak Harp Akademilerinde okutulmaktadır.  

Kıbrıs Yeni Bir Sürece Girerken…

     Adada yaşanan her yeni seçim sonrasında özellikle KKTC de yeni bir süreç başlar. Ama adanın güneyinde kurulu GKRY de sadece yöneticiler yenilenir ama süreç hep aynı kalır!

    Böylesi bir gerçeğin en önemli nedeni Rum tarafının hiçbir zaman değişmeyen, değişmeyecek olan Kıbrıs politikasıdır. Bu politikanın temeli adanın tüm yönetiminin ele geçirilmesi, Türkiye’nin garantörlük hakkının kaldırılması, Türk askerinin de adayı terk etmesidir…

    Kıbrıs Türk tarafına gelince, özellikle Cumhurbaşkanı değişimde, kimi zamansa yeni bir hükümet kurulduğunda ya federasyon (Birleşik Kıbrıs) konusu gündeme gelir, ya da son dönemde sıkça söylenen iki yapılı devlet önerisi konuşulur.

    Ekim 2025 de KKTC de yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında da aynı konu gündeme gelmiş; yeni seçilen Cumhurbaşkanı Sn. Tufan Erhürman’ın göreve başlamasıyla birlikte adadaki çözümün ancak federatif bir yapı ile sağlanabileceği açıklamaları gündeme gelmiştir.

   Adada yakın bir zamanda çözüm müzakerelerinin yeniden başlayacağı yönde gelişmeler vardır. Sn. Erhürman ve Rum lideri Hristodulidis samimi bir ortamda ilk görüşmelerini yapmış, önümüzdeki dönemde müzakerelerin yeniden başlaması kesindir.

  Müzakereler dönemine bakıldığında, en kritik görüşmelerin KKTC 2’nci Cumhurbaşkanı Sn. M.A. Talat ve Rum lideri Hristofyas arasında yapıldığını bir kez daha hatırlamak gerekir. 2008 de başlayan bu sürecin adaya yansıyan çok önemli gelişmeleri olmuştur.

  Bu süreçte yaşanan en çarpıcı gelişmeler şunlardır:

   Kıbrıs Türk Halkının Kıbrıs adasında tarihten ve yasal anlaşmalardan kaynaklanan yaşam hakkının geleceği için ‘’Özgür ve Egemen’’ bir devlet olan KKTC de mi? Yoksa Rumların içinde bir azınlık statüsü ile ‘’Birleşik Kıbrıs’ta mı’’ yaşayacaklarının sınavı verilmiştir.

  Bu süreci yöneten siyasi yapı kazanılmış pek çok hakkımızın müzakere masasında pazarlık konusu edilmesine ses çıkarmamış, 1955 yılından beri sürdürülen dik duruşun doğal yansıması olan politikalar terk edilmiştir.

   Tüm kurumları ile dimdik ayakta duran KKTC devletinin ortadan kaldırılması hamlelerine çoğu zaman yeterince ses çıkarılmamış! Kimi zaman da Kıbrıs adası üzerinde her dönemde siyasi ve stratejik beklentileri olan ABD, İngiltere, Yunanistan, Rusya’nın yanı sıra; Annan planıyla birlikte AB, İsrail ve Fransa’nın türlü oyunlarına bu ülkelerin Kıbrıs ve Orta Doğudaki menfaat odaklı beklentilerine yeterince karşı konulamamıştır!

  Kıbrıs müzakerelerinin en kritiği olan bu dönemde yapılan görüşmelerin hiç birinde‘’Ayrı Devlet, Ayrı Millet, Ayrı Egemenlik’’ yoktur. Anlaşma olacak ise bu anlaşmanın temeli ‘’Tek Halka, Tek Egemenliğe, Tek Devlete’’ dayanacaktır.

  Rum tarafı lideri Hristofyas her müzakere sonrasında yaptığı açıklamada: (ki, bu açıklamaları özellikle KKTC Cumhurbaşkanı M.A.Talat’ın yanında yapıyordu!)

  Kıbrıs Türk’ü Kıbrıslı Halkın bir parçasıdır. Maronit’ten Rus asıllıdan, bu halkın içindeki diğer azınlıklardan farklı bir özelliğe sahip olamaz. Kıbrıs sorunu, Rum göçmenleri ancak eski evlerine, topraklarına dönerler ise çözülebilir. Bir AB ülkesi olan Kıbrıs Cumhuriyetinin (sözde) Garantöre ihtiyacı yoktur. Bu nedenle Türkiye’nin garantörlüğü, adadaki askeri varlığı kabul edilemez. Ayrıca Türkiye’den getirilen göçmenler adayı terk etmelidir. Demiştir.

  Sonuç olarak; 2004 yılında yapılan Annan Planı referandumu yapımcılarının tuzağına düşülmüştür.

  Yukarıda sıraladığım tarihi gerçekler; önümüzdeki yeni süreçte müzakerecilere yol göstermeli aynı hatalara düşülmemesi için kılavuz olmalıdır.

   Ben bir siyasetçi, ya da bir diplomat değilim!

    Ama ben ata yadigârımız Kıbrıs’ta vatan ve vazife uğruna seve, seve ölüme giden, Kıbrıs Türk Halkının özgürce yaşamı için Mehmetçik ve Mücahit ile omuz omuza savaşan (bugün emekli de olsam) bir Türk subayı, bir Kıbrıs Gazisi, 1974’yılından beri Kıbrıs konusunda makaleler kaleme alan, Kıbrıs gerçeklerini anlatan kitaplar yazan bir yazarım…

   Yukarıdaki müzakere döneminde sıraladığım gerçekler hala varlığını sürdürmektedir. Böylesi bir ortamda yeni bir sürece de girilse taraflar arasında bir anlaşma olabilir mi?

   Elbette siyasiler de hata yaparlar! Yaptıkları hatalar onların siyasi geleceğini etkiler. Ama yapılan hatalar, yönettikleri halkın geleceğini olumsuz bir biçimde etkiliyor ise bu noktada hatasız olmak zorundadırlar.

 Zira halkın yaşam hakkına yönelik uygulamalar, anlaşmalar stratejik hata kabul etmez. Hele, hele yaşanan tarihi gerçeklere rağmen hatalar yapılıyor ise bunu ne halk, ne de tarihe yazılan gerçekler affeder.

  Bir gün tarihçiler adanın müzakereler sürecinde yaşananları değerlendirdiğinde; kitaplarım ve makalelerimde yazdıklarımı okuduklarında Türk insanının ‘’Vatan, Vazife, Millet, Bayrak ve İstiklali’’ uğruna gözünü kırpmadan hayatlarını feda ettiklerini bilen, gören bu uğurda görev alarak adada savaşan bir yazarın görüş ve değerlendirmelerine tanıklık edeceklerdir.

  Akdeniz’in bu stratejik adasında yaşam mücadelesi veren Kıbrıs Türk Halkının gelecek nesilleri KKTC de yaşamayı hak etmiş, bu uğurda verdikleri mücadeleyi Şehitler vererek kazanmışlardır.

  Günümüz dünyasında hala yaşadıkları insanlık dışı ambargolara baktığımızda ise; söylenebilecek tek bir şey kalmıştır: 

  ‘’Nedir Bu Kıbrıs Türk’ünün Çektiği? Bırakın onlar da kendi vatan topraklarında hür ve müstakil, insan haklarına sahip olarak yaşasınlar.’’

Düşün Damlaları  (20)

     Kâinata / Evrene serpilmiş katre, damla ve hayat parıltılarında bile, umumî bir hayatın var olması gerekir! Hayat varsa ruh da vardır. Ruh sonuç bakımından ruhun başlangıç ve kaynağının feyzinin cilvesidir. O ruhun başlangıç ve kaynağı da, ezelî olan Allah’ın hayatının tecellîsi / yansımasıdır. Tasavvuf dilinde, hayat-ı sariye denir. Yani, varlıkların hayatının; İlâhî hayâtın sirayeti / yayılması ve geçmesiyle var olmaları şeklindeki vahdetü’l- vücutçu görüştür. 

x  

     Şehit kendini hayy / hayatta bilir. Feda ettiği hayatı; sekeratı / ölüm hâlini tatmadığı için, devamlı ve bâkî görüyor! Yalnız daha nezih / hoş ve güzel buluyor! Meselâ, iki adamın rüyada çeşitli lezzetlerin bulunduğu bir bahçede gezdiklerini düşünelim. Biri rüyada olduğunu bilir, içinde bulunduğu durumu önemsemez. Diğeri ise uyanık olduğunu sandığı için, hakikî bir lezzet alır.

     Rüya âlemi, bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin kaydedildiği misal âleminin zıllı / gölgesi; o da, dünya ile ahiret arası olan kabir / berzah âleminin gölgesidir. Bu yüzden prensip, düstur ve kuralları birbirine benzer.  

x

     Tam adalet, gerçek ve kusursuz adaletin en büyük düsturu şudur: Bir masumun hayatı, kanı, hatta bütün insanlık için bile olsa heder edilmez. İkisi kudret nazarında bir olduğu gibi, adalet nazarında da birdir. Cüz’iyatın / bir şeyin parçalarının külliye / bütüne nispeti bir olduğu gibi, hakkın dahi adalet mizanına karşı aynı nispettir. O bakış noktasından hakkın küçüğü büyüğü olamaz.

     Lâkin izafî adalet, yani zamanın şartlarının zorlaması neticesinde kullanılan ve iki şerden hafif olanına dayalı adalet; cüz’ü / fert ve bireyi külle / bütüne feda eder. Fakat hareketinde serbest  ve hür olan fert ve bireyin; açıkça veya üstü kapalı şekilde seçme, tercih etme ve rıza vermesi şartıyla.  “Ben”ler “Biz”e dönüşüp, cemaat ruhu doğarak, bütüne feda olmak için, fert; üstü kapalı şekilde razı olmuş, kabul etmiş olabilir.

x

     Öyle zaman olur ki, bir kelime bir orduyu batırır. Bir gülle binlerce insanın mahvına sebep olur. Öyle şart ve durumlar altında olur ki, küçük bir hareket insanı en yüksek mertebeye çıkarır. Öyle hâl olur ki, küçük bir fiil insanı aşağıların aşağısına indirir.

x    

     Kâinatın iki ciheti / yönü var. Aynanın iki yüzü gibi. Biri mülk / dış yüzü, biri melekûtiyet / iç yüzü. Mülk ciheti zıtların dolaştığı yerdir. Güzellik çirkinlik, hayır şer, küçük büyük gibi hususların kendilerini göstermeleridir. Bundan dolayı vasıta, araç ve sebepler ortaya konmuştur. Ta ki, kudret eli; zahiren değersiz işler ile temasa geçmesin. Çünkü azamet ve izzet böyle ister. Bunun için, hakiki tesir verilmemiş. Zira vahdet / bir ve tek oluş böyle ister.

     Melekûtiyet ciheti ise, mutlaka şeffafedir / kapalı ve saklı oluştan uzaktır. Kendini belli ederek ortaya çıkmalar olmaz. O cihet, vasıtasız Yaratan’a bakar, O’na yöneliktir. Silsilelilik ve mertebe mertebe oluş keyfiyeti yoktur. İlliyet / sebebiyet, arzalı ve sakat oluş buna giremez. Eğrilikler, doğru olmamalar, doğruyu yanlış, yanlışı doğru göstermelere yer yoktur. Engeller, zorluklar karışamaz. Zerre güneşe kardeş olur.

     Kudret hem basit, hem sınırsız, hem zatî / hususî ve özel. Kuvvetin alâkalı olduğu yer; hem vasıtasız, hem lekesiz, hem isyansızdır. Büyüğün küçüğe tekebbürü / büyüklük taslaması, topluluğun ferde üstünlüğü, küll’ün cüz’e nispeten kudrete karşı fazla nazlanması olamaz.

     Meselâ: Güneşin tecelli feyzi olan timsali; deniz yüzeyinde, denizin damlasında aynı hüviyeti / özelliği gösteriyor.

     Meselâ: Kâinat, engelsiz olarak güneşe yönelmiş olmak şartıyla, birbirinden farklı cam parçalarından farz edilse; güneşin timsali / sembolü ve örneği zerrede, yeryüzünde, umumda birbiriyle çekişmeksizin, bölünmemiş, eksilmemiş olarak bir olur.  

     İşte şeffaflık sırrı!

Yeni Ortadoğu Tasarımı ve Türkiye

Ortadoğu’nun yeniden tasarımındaki önemli aktörler, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ve İsrail Başbakanı Netanyahu’nun son açıklamaları dikkat çekici.

ABD Büyükelçisi Tom Barrack Yunan gazetesi Kathimerini’ye verdiği röportajda şunları söylüyor:

“Eskiden Baharat ve İpek Yolları, Doğu’yu Batı’ya üç veya dört farklı güzergâhtan bağlıyordu. Ve bu refah yolu boyunca medeniyetler harmanlandı. Bu tekrar yaşanabilir ancak 1919’dan beri ulus devletler tarafından engelleniyoruz. Her devletin farklı bir hükümet türü tarafından yönetilmesi fikri pek iyi işlemedi.”

Açıkça bu şahıs; Ulus devlet yapılanmalarını kaldırmaktan, sınırları ve siyasal engelleri kaldırıp, enerji ve ticaret hatları temelli, bölgede yeni bir yapı kurmaktan söz ediyor. “Her bir ulus devleti ikna etmek zor oluyor. ABD’nin kontrolünde üniter ve milli olmayan bir devlet kurmamız lazım” anlamında konuşuyor.

Sözün içindeki “1919’dan başlayan” ibaresi önemli. Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter milli devlet yapısından hoşnutsuzluğunun ve “1916’da İngiliz ve Fransızların Sykes–Picot ile çizdiği düz çizgilerden ibaret devletleri” istemediğinin ifadesi.

Barrack daha önce “İsrail bölgede güçlü ulus devlet istemiyor” demişti. Şimdi ABD’nin de istemediğini açıklamış oldu.

ABD Büyükelçisi, Kıbrıs konusunda, “Sağlıklı bir vücudun ortasında apse olamaz. Vücudun her bir parçasının iyileştirilmesi gerekir” cümlesiyle KKTC için apse (irin) benzetmesi yaptı.

Barrack’ın birkaç ay önceki şu sözleriyle birlikte düşünelim: “Türkiye, İsrail, Körfez, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, kuzeye çıkın Azerbaycan, Ermenistan… Bunları birleştirdiğinizde dünyanın en güçlü bölgesi ortaya çıkar.”

Kanaatimce, ABD Planının bölgesel hedefi İran’a karşı Türkiye-İsrail cephesi inşa etmektir. Küresel boyutu ile de Çin’i karadan ve denizden Avrupa, Güney Asya ve Afrika’ya bağlayacak “Kuşak ve Yol projesini” işlevsiz bırakmaktır.

*********************************

Barrack- Netanyahu- Öcalan Aynı Senaryoyu Seslendiriyor

İsrail’in soykırımcı Başbakanı Netanyahu’nun “Ortadoğu’nun haritasını değiştiriyoruz, değiştireceğiz” ifadeleri ile ABD Büyükelçisinin sözleri nasıl da uyumlu değil mi?

Şimdi de İmralı’daki teröristbaşı Öcalan’ın kendisini ziyarete gelen MHP’li Feti Yıldız, AKP’li Hüseyin Yayman ve DEM’li Gülistan Koçyiğit’e söylediklerine bakalım. (Öcalan’ın söyledikleri gizleniyor ama DEM’li üye Koçyiğit’in Mezopotamya Haber Ajansı’na yaptığı açıklamalar sayesinde bilgi sahibi olduk.)

Öcalan’ın, “Ulus-devlet aşılmıştır, demokratik konfederal düzen kaçınılmazdır” mesajları, Barrack/ Netanyahu söylemleriyle aynı zeminde buluşuyor.

Aktörler farklı da olsa aynı senaryoyu okuyorlar.

Hepsinin ortak noktası şu: “Mevcut sınırlar, ulus devlet yapıları ve mevcut düzen sürdürülemez. Yerine daha esnek, ulus-devlet dışı bir Ortadoğu düzeni kurulmalıdır.”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de “istenen değişimi” görmüş olmalıydı ki, Mayıs 2023’te yani “Terörsüz Türkiye” sürecini başlatmadan önce, “Önümüzdeki günlerde çok şey değişecektir, inşallah Türkiye değişmez” demişti.

Şimdi Bahçeli TBMM heyetini ve Genel Başkan Yardımcısını -“PKK’nın kurucu önderi” diye anmaya başladığı- Öcalan’ın ayağına gönderdi. Teröristbaşının Lozan’ı tanımayan, üniter milli yapımızı yıkma taleplerini tartışmaya açtırarak sinir uçlarımızla oynuyor. Bu, Cumhur İttifakı seçmeni açısından da açıklanması zor bir dönüşüm.

*********************************

Proje Eski Ama Türkiye İçin Risk Şimdi Daha Büyük

Başbakan Süleyman Demirel, Özel Kalem Müdürü Necdet Topçuoğlu ve birkaç genç bürokrata, tarihi bir olayı şöyle anlatır: (Bu anısını Necdet Topçuoğlu nokta TV’de benim hazırlayıp sunduğum Geniş Açı programında anlattı.)

ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in davetiyle, 1970’lerde İstanbul’da, Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’le birlikte, Kissinger ile bir görüşme yaptık.

Görüşmede Kissinger Türkiye’ye “hiç savaşmadan toprak kazandırma” teklifinde bulundu: “Süleymaniye, Kerkük, Ermenistan, Gürcistan, Kıbrıs, Batı Trakya ve adaların birleşeceği büyük bir federatif yapı” önerdi. “Tüm bunların sorumluluğunu size veriyoruz. Büyütülmüş devletin yönetimini siz sağlayacaksınız. Bu ekonomik büyüklükteki yeni yapılanma bölgenin çok güçlü devleti olacaktır” dedi.

Demirel devam ediyor: “Sayın Dışişleri Bakanı, bu bizimle birleştirdiğiniz parçalar yarın bir gün ayrılıp giderken, bizden ne kadar toprak götürürler?” diye sordum, bunun üzerine Kissinger sinirlenerek görüşmeyi sonlandırdı.

Demirel genç bürokratlarına şu uyarıyı yapar: “Bir gün önünüze federasyon veya konfederasyon getirirlerse asla kabul etmeyin.”

“Ulus devletler çöktü”, “Ortadoğu ümmet esasına göre yönetilmeli” sözleri, aynı projenin 50 yıl sonra tekrar ısıtılıp önümüze konulduğunu gösteriyor.

*********************************

Risk Neden Şimdi Daha Büyük?

Süleyman Demirel Cumhuriyet değerlerini benimsemiş bir Türk devlet adamı idi. Kissinger’in teklifine “Atatürk’ün dış politika ilkeleri çerçevesinde” cevap vermekte tereddüt etmedi.

Turgut Özal ekonomik alanda liberal olsa da siyasal İslamcıların yetiştiği MSP/RP geleneğinden gelen biri idi. Körfez Savaşı’nda ABD yanında Saddam’a karşı birlikte savaşmaya ikna edilmişti.

Özal’ın Körfez Savaşı’na “bir koyup üç alırız” mantığıyla girme hevesinden vazgeçmesi, “Federasyonu bile tartışalım” deyip sonra geri adım atması o zamanki kurumların güçlü olması sayesinde mümkün oldu. Başta Genelkurmay Başkanı, TBMM Başkanı ve diğer kurumlar itiraz etti, Genelkurmay Başkanı bu sebeple istifa etti. Bugün aynı fren mekanizmaları çalışmıyor.

Erdoğan Özal’dan daha İslamcı bir yapıdadır. Partisi AKP içinde siyasal İslamcı geniş bir grup var. Bugünkü iktidar çevresinin önemli bir kısmında, Osmanlı nostaljisi ve ümmetçi zihniyet, Lozan’ı “pranga / dayatma” gören söylem, Ortadoğu’daki Sünni siyasi oluşumlarla (Müslüman Kardeşler, bazı cihatçı gruplar dahil) doğal ideolojik yakınlık, “Yeni Osmanlıcılık – bölgesel lider Türkiye” hayali zaten güçlüydü.

Bu zemin, dışarıdan gelen “Ulus-devlet kalıbını aşalım, Sykes-Picot sınırlarını çöpe atalım, Türkiye merkezli, ümmetçi/Sünnî eksenli yeni bir bölgesel yapı kuralım” türü tekliflere psikolojik olarak çok açıktır.

Bir de buna “Erdoğan’a tekrar Cumhurbaşkanı seçilme imkânı sağlanmasını” ekleyince, ikna edilmeleri kolay olabilir. Erdoğan ikna olunca karşı çıkabilecek devlet kurumları da kalmadı.

Bu da Türkiye’nin en büyük riskidir.

Bilimsiz Uçmak

Geçen Pazar Taha Akyol’un yazısının başlığı, “Türkiye Bilimin Neresinde?” idi. Rahmi Koç Bilim Madalyası alan Prof. Ufuk Akçiğit’in tespitlerini anlatıyordu. Türkiye’de bilim üretim istatistiklerini, üniversitelerin bilim verimini veya verimsizliğini… Yani işin aslını. Akçiğit’in yaptığı gibi sayılara, ölçümlere dayanarak.

Ben biraz daha yumuşak bir gözlükle bakmak istiyorum. Siyaset sahnemizde, partilerin demeçlerinde, basınımızın haber başlıklarında bilimden nasıl bahsediliyor? Bilime yaklaşım zaman içinde nasıl değişti? Mesela son elli yılda daha bir bilim meraklısı, bilim sevdalısı mı olduk yoksa sular ters yöne mi aktı?

Bir zamanlar Türkiye’de

Üzülerek hemen söyleyeyim. Mesela 1960’larda, 70’lerde siyaset ve fikir odaklarının tamamında konu olarak bilim, bugünkünden daha öndeydi. Merhum eşim Emine Işınsu’nun çıkardığı Töre dergisinin yazarlarına bakmak bir fikir verir. Mehmet Eröz, Erol Güngör, Necmettin Hacıeminoğlu, Mustafa Kafalı. Her biri kendi alanında Türkiye’nin en değerlilerinden hocalar. Aylık fikir ve sanat dergisi Töre, 14 000 tiraja ulaşmıştı ki bu sayıyı bu tarz bir yayında yakalamak bugün mümkün değil. Bugün Türkiye’nin nüfusu o günkünün iki katıyken.

Bir yayının etrafından çıkıp genel olarak Türk siyasi ortamını hatırlayayım… Siyasi partilerin mutlaka bir görüşünün ve mutlaka bir kalkınma programının, bir ekonomi tezinin olması beklenirdi. Türkiye’yi nasıl kalkındıracaklarını açıklamaları, bu kalkınmanın adım adım sebep-sonuç zincirlerini anlatmaları beklenirdi.  Gerçekçi ve bilime dayanır bir şekilde. Uçacağız, kaçacağız, Türkiye Yüzyılı falan gibi hayal edilen sonuçlardan, sloganlardan ve vaatlerden ibaret değildi o tezler. Emekli köşeyi dönecek, asgari ücretle ev alınacak falan diyenler bunları nasıl gerçekleştireceklerini de açıklamak zorunda hissederlerdi kendilerini Vaat varsa ancak teklif edilen programın sonucuydu o vaat, çıplak iddialar değil.

Birinci sınıf bilim adamı

Hatırlayayım dedim. Hatırlayınız diyemem, çünkü okuyucularımın önemli bir yüzdesi o günleri hatırlayacak yaşta değil. Fakat düşünün, bir Mümtaz Turhan, “Garplılaşmanın Neresindeyiz?” diye bir kitap yazıyor ve şunu söylüyor: Türkiye’de 40 000 köy var. Bu dağınıklık içinde her köye eğitim götürmek mümkün olmayacağı gibi bu yapıda sanayi ve kalkınma da kolay değildir. Köylerin yakınlığına ve coğrafyanın şartlarına göre bunların birkaçının ortasında yeni bir yerleşim kurarak veya bir orta köy seçilerek hizmetin ve kalkınmanın oralara odaklanmasını sağlamalıyız. Mümtaz Hoca, bu merkez yerleşimlerinin kadrolarını bile düşünmüştü. Her birine kendi mesleğinden bir kişi de yerleştiriyordu; bir sosyal psikolog. Yalnız plan değil uygulama da bilime dayanacaktı.

Bu, bir sosyal psikoloğun teziydi. Ama tez olarak kalmadı. Birden çok parti bu düşünceleri, bu planı alıp işledi; kendi ilkelerine göre yeniden üretti. Biri Tarım Kentleri dedi, biri Köykent dedi ve bu tezlere dayanarak oy istediler.

Biz Turhan’ın tezine ve onu benimseyen siyasete yüz vermedik. Sonuçta o 40 000 köy, şehirlere aktı. Köykentler yerine köylü şehirler oluştu. Buna bilimde sanayisiz şehirleşme deniyor. Turhan Hoca, sanki bu sonucu görür gibi şöyle yazmıştı: Bir cahile okuma yazma öğretirseniz, okuma yazma bilen bir cahil elde edersiniz. Mümtaz Turhan’ın ana fikri, ülke kalkınmasının ancak birinci sınıf bilim adamlarıyla gerçekleştirilebileceği, bu insanların da birinci sınıf üniversiteler ve araştırma merkezlerinde çalışacağıydı. Burada da Akçiğit ve Akyol’a geliyoruz. Anahtar kelime: Birinci sınıf!

Nutuk atsak olmaz mı?

Töre’den bahsettim. Siyasete daha yakın yayınlar da vardı. Solda Yön, sağda Yol… Bunlarda da bilim insanları çoğunluktaydı. Yol’da Mümtaz Turhan Hoca bizzat yer alırken genç Erol Güngör de Kırşehirlioğlu müstearıyla yazıyordu. Yol deyince Tarık Buğra’yı da anmak gerekir. Yön’ün ve genel olarak solun kadrolarında da sosyologlar ve iktisatçılar yazardı. Niyazi Berkes, Sencer Divitçioğlu, Cahit Tanyol, Sadun Aren ve diğerleri…

Bugünkünden çok farklı bir düşünce ve siyaset dünyamız varmış değil mi? Heyhat. O zamanın fikir partileri bugünün küfür partileridir.

Şimdi birileri “Milleti umutsuzluğa sürükleme. Kalkınmadık mı? Eskiden evlerde çamaşır makinesi, televizyon mu vardı?” gibi şeyler söyleyecektir. Hani kapıcıların bile otomobili var ya… Çıkar bakayım cebinden telefonunu!

Bunlar doğru doğru olmasına da dünya cebimizdeki telefonla, evdeki bulaşık makinesiyle dönmüyor. Türkiye’yi bankaya yatırsanız yılda şu kadar büyür. Ancak sahra altı Afrika’sı gibi acı şartlardaki ülkelerde gerileme olabiliyor. O bile her zaman değil.

Bir ülkenin başarısı kendi kendisi ile mukayese edilerek ölçülmez. Diğer ülkelere göre konumuyla anlaşılır. Bu sütunda size İrlanda ile Türkiye’nin, Güney Kore ile Türkiye’nin ve OECD ülkeleri ortalaması ile Türkiye’nin on yıllar boyunca refahının grafiklerini vermiştim. Bu grafikler bir başarı hikâyesi anlatmıyor. Ne 20. yüzyılın son çeyreğinde ne de 21. yüzyılda.

Emekliler Acil ve Makul Zam Bekliyor

Memur-Sen Genel Başkanı Ali Yalçın, TÜİK’in açıkladığı Kasım ayı enflasyon oranlarını hatırlattı. Kasım ayında enflasyonun aylık %0,87, yıllık %31,07 olarak gerçekleştiğini vurgulayan Yalçın, yılın ikinci yarısındaki 5 aylık enflasyon oranının %11,21, enflasyon farkının ise %5,91 olduğunu belirtti.

Enflasyon rakamlarının sokaktaki gerçeklerle yakından uzaktan ilgisi yoktur aslında. Gerçek enflasyon karşısında maaşları eriyen, hayat pahalılığı nedeniyle geçinemeyen emekli memurlar, insanca yaşayabilecek bir maaş artışı istemektedir. Emekli memurlar, yüksek yaşam maliyetleri ve düşük maaşlarla zor günler geçirmektedir.

Açlık sınırının iki emekli aylığına ve yoksulluk sınırının altı emekli aylığına denk geldiğine dikkati çeken, Türkiye Emekliler Derneği (TÜED) Uludağ Şubesi Başkanı Kenan Pars, maliyetlerin katbekat arttığı kış mevsimine dikkati çekerek ‘acil müdahale’ çağrısı yaptı.

“Geçim derdiyle boğuşan emeklinin alışverişten eve döndüğünde psikolojik olarak hırpalandığını da dile getiren Pars, “TÜRK-İŞ’ in açıkladığı son rakamlar, çok acı bir tabloyu işaret ediyor. Dört kişilik bir ailenin açlık sınırı, 29 bin 827 TL; yoksulluk sınırı, 97 bin158 TL’ye yükseldi.” Şekilde açıklamalarda ulunmuştur.

Emekli, pazarların son saatlerini, hatta dağılmasını bekler hale gelmiştir. Çoktandır marketleri terk etmek zorunda kalan emekliler, semt pazarlarına giderken de ellerindeki listenin bir kısmının üzerini çizmeye başlamıştır.

Gün geçtikçe alım güçlerini kaybeden emekliler, eşini, çocuklarını, arkadaşlarını ve dostlarını bir çay içmeye, hele hele bir lokantaya götüremez hale gelmiştir. Bu çaresizlik, aynı zamanda emekliyi asosyal ve edilgen etmekte,  toplumdan soyutlanmasına, içine kapanmasına ve hayata küsmesine de yol açmaktadır.

Alın teriyle, sadakatle ömrünü devletine harcayan bürokrat dediğimiz kişiler bile emekliliklerinde, büyük itibar kaybına uğramışlardır. Tatil yapmaları tamamen hayal olmuştur.

Büyük bir kısmı geçinemediği için, konumlarına uygun olmayan, onur kırıcı işlerde çalışmak zorunda kalmakta, hak etmedikleri kötü muamelelere tabi tutulmaktadırlar. Halk ekmeği kuyruklarında iki büklüm bekleyen tamamen emeklilerdir.

İktidara geldiğinde büyük başarılara imza atan hükümet, nedense emeklileri görmezlikten gelmektedir. Emeklinin artık seçimleri bekleyecek takati kalmamıştır. Konu vicdani ve insani bir sorumluluktur.

Ak Parti, iktidara geldiği günden itibaren, hastaya, dula, yetime, fakire, köylüye takdir edilecek seviyede iyileştirmeler ve yardımlar yapmıştır. Özellikle harp sanayinde ve diğer sanayi kollarında, tedavide, ulaşımda hayret edilecek iyileştirmeler yapılmıştır. Dini mağduriyetler telafi edilmiş, Ayasofya gibi çok önemli bir sorun maharetle ve takdirin de ötesinde büyük bir başarı ile çözülmüştür.

Yani, hükümet, “sadece emekli memurlar hariç” herkesin ve her kesimin elinden tutmuştur. Hatta başka hükümetlerin sorun haline getirerek çözemediği EYT’ yi çözmüş, bir çok kesime “hiç gereği olmadığı halde” bedavadan 3600 ek gösterge dağıtarak, bütçeye büyük bir yük getirmiştir. Buna benzer başka lüks harcamaları da örnek verebiliriz.

Böylesine devasa sorunları çözen bir hükümetin, “her nedense emeklileri hep pas geçmesi”, onları dilenen, avuç açan duruma getirmesi anlaşılır gibi değildir.

Adaletin, insan haklarının ve İslamiyet’in örnek argümanlarının temsilcisi olduğunu her fırsatta anlatan bir hükümetin, emekli memurlara gördüğü bu haksızlık, İslam Dini’nin hak ve adalet anlayışına da asla uymamaktadır. Akla, vicdana ve toplum katmanları arasındaki eşitlik ilkesine de aykırıdır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonu’nda, üst düzey kamu görevlilerine yönelik maaş düzenlemesini içeren teklifi kabul edilmişti. Düzenleme, 30 bin kişiyi kapsıyordu. Teklife göre söz konusu kadrolarda görev yapan personele 30 bin TL’ye kadar seyyanen zam yapılması öngörülüyordu.

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, 30 bin TL’ye kadar seyyanen zam öngören teklifin, ücret adaleti ve çalışma barışını bozacağı gerekçesiyle geri çekilmesi talimatını vermiştir.

Bu yanlış ve haksız uygulamanın geri çekilmesi sevindiricidir ve  olumludur. Fakat böyle bir düzenlemenin yapılması fikri, vahim ve çok acıdır. Geçinemeyen emeklilerin feryatlarının her yerde çığ gibi büyüdüğü bir zamanda, böyle bir planlamanın yapılması, karar vericilerin ülke gerçeklerinden ne kadar kopuk ve bencil olduğunun da bir ifadesidir.

Bu planlama, kamuoyunda şu duyguyu uyandırmıştır: “Emekliyi anlayan yok. Derdini bilen yok. Umursayan, yüreği sızlayan yok.” Bu üst düzey kamu görevlilerine yönelik maaş düzenlemesini yapanlar, hükümetin ayaklarına kurşun sıkmaktadır adeta.

Sayın Cumhurbaşkanının, hükümetin yaptığı başarıları ve hizmetlerini saymasının şu sıralar hiçbir anlamı yoktur. Ülkenin emeklileri aç, susuz ve perişandır. Böylesi insanların “gerçekten de başarılı bu adımları dikkate alabilmesi ve alkışlaması için” karnının tok, sorunlarının yok olması gerekmektedir.

Şunu da ifade edeyim. Eğer hükümet, emekliye yapacağı iyileştirme zammını, şimdi yapmayıp da, seçim arifesine ertelerse, hem vebale girecek hem de büyük bir güven ve prestij kaybına uğrayacaktır.

Çünkü emeklinin seçimlere kadar bekleyecek tahammülü kalmadığı gibi, seçim arifesinde yapılacak zammı da “rüşvet” olarak algılayıp, Ak Partiye asla oy vermeyecektir.

Diğer yandan, Ak Parti, “seçimi kazanmayı garantiledim” duygusuyla hareket ederek, bu vahim sorunu çözmeyip de ötelerse, bu davranışıyla da büyük bir haksızlığın kurbanı ve vebali olacaktır.

 Emeklinin gururu, onuru günden güne rencide olmaktadır. Saygınlığı tükenen emekli, acınır duruma gelmiştir. Artık boş vaatlerle, ya da somut iyileştirme getirmeyen oyalama duyurularla, emekliler daha fazla hayal kırıklığına uğratılmamalıdır. Ne yapılacaksa, bir an önce bu iyileştirmeler hayata geçirilmelidir.

Emeklinin; zaruri ihtiyaçlarını karşılayabilecek, kendisini iyi hissetmesini sağlayan, değerli olduğu duygusunu artıran bir maaş alması elzemdir. Bu imkân, ona aynı zamanda yaşama sevinci de olacaktır.

Sevgiyle kalın…

Düşün Damlaları  (19)

     Bir askerin takımda, bölükte, taburda birer bağı, birer görevi olduğu gibi, herkesin sosyal hayatta zincirleme bağları ve vazifeleri vardır. Karma şekilde belirsiz olsa idi. Tanışma ve yardımlaşma olmazdı.

     Unsuriyetin / milliyetçiliğin uyanması, ya müspet / olumludur ki, aynı millet mensuplarının birbirlerine karşı duydukları merhamet, sevgi ve saygıya dayanır. Birbirleriyle tanışmaya ve yardımlaşmaya sebep olur.

     Veya milliyetçiliğin uyanması menfi / olumsuz milliyetçilik / ırkçılık şeklinde kendini gösterir ki, ırkçılık ve ırkla ilgili hırs olarak kendini gösterir. Ferdi, kendinden başkalarına karşı, antipati ve zıt duygu ve hisler içinde bırakır! İşte bu bakış tarzını İslâmiyet reddediyor.

x

     Rızık, Kudret / İlahî güç ve kuvvet nazarında hayat kadar önemlidir. Çünkü Kudret / İlahî güç çıkarıyor. Allah’ın takdir ve tayini olan Kader giydiriyor. İnayet / İlahî yardım insanı besliyor.

     Başı sonu olmayan sonsuz İlahî Kudret ve Kuvvet, yani Ezelî Kudret, dehşetli bir faaliyetle; kesif âlemi / yoğun madde âlemini / dünyayı; lâtif âleme / ince, şeffaf, kesif olmayan âleme kalbediyor / çeviriyor. Bir hâlden başka bir hâle döndürüyor, değiştiriyor. Kâinatın zerre ve atomlarına; hayattan hisseleri olması için, basit bir sebeple, bir bahaneyle, son derece önemli olan hayatı veriyor. Aynı ehemmiyet ve önemle, doğru orantılı olarak rızıklarını da hazırlıyor.

     Hayat; kayıtlı neticeye bağlanmış bir değerdir. Görünür durumdadır. Rızık ise henüz elde edilmemiş olup, muallakta yani askıdadır. Yavaş yavaş ortaya çıkarılmış veya çıkarılmak üzere etrafa yayılmış vaziyettedir. Bu ise çok düşündürücü bir husustur.

     Bir bakış tarzı olarak, şu da akla gelmektedir ki, “Açlıktan ölmek yoktur!”

     Çünkü bedende iç yağı ve etler arasında bulunan yağlar ve diğer surette biriktirilip saklanan gıdalar bitmeden evvel gerçekleşen ölümler gösteriyor ki, ölümler gıdasızlık ve rızıksızlıktan değil. Alışkanlık hâline gelen âdetin terkinden ileri gelen, dert ve hastalıklardan ötürüdür.

     Yoksa vücud, belki bir ay; hiç yemeden hayatta kalınmasını sağlayacak kadar, yedek gıdaya sahip bulunmaktadır.

     Demek, rızıksızlık değil, yeme âdetini terk etmekten meydana gelen maraz / hastalık; öldürüyor!

x  

     Küremiz, hayvana benziyor. Hayatın belirti ve işaretlerini gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir çeşit hayvan olmayacak mıdır? Veya bir mikrop dünya kadar büyüse, ona benzemeyecek mi? Hayatı varsa, ruhu da vardır.

     Âlem en büyük insan gibidir. İçerdiği kâinatta mükemmel bir düzen vardır. Son derece hassasiyet / ihtimam ve dikkatlilik isteyen hayat izleri taşımaktadır. Vücud / bedendeki uzuv ve organlar, cüz, parça ve kısımlar ve atomların açığa vurdukları dayanışma, birbirini çekme ve yardımlaşmalar; çok muntazam / tertipli, düzenli ve çok mükemmeldir.

     Acaba âlem, insan kadar küçülse; yıdızları, zerre ve atomları, cevher ve özleri fert hükmüne geçse, o da şuur sahibi bir hayvan / canlı olmayacak mıdır?

     Unutulmasın ki, kesretin / çokluğun başlangıcı vahdet / teklik. Nihayeti / sonu da vahdet / birlik ve tekliktir. Bu bir yaratılış kuralıdır.

     Çünkü, bir şeyden her şey. Her şeyden bir şey yapılıyor ve yaratılıyor.

x

     Ezelî Kudret sahibi Allah’ın tecelli eden feyzi vardır. Kâinat; O’nun yoktan var ettiği eşsiz, benzersiz bir eserdir. Kâinattaki, bütün zerre ve atomları, birer çekici güç sahibi kılmış.

     Ondan da, kâinatın içindekilerin birbirleriyle olan münasebetlerini sağlayan birliği, bağımsız oluşlarını gerektiren, genel çekim kanununu inşa ve icat etmiştir.

     Nitekim, zerrelerde, çekim güçlerinin meydana getirdiği, umumî / genel bir cazibe / çekicilik kanunu vardır.

Türk Kadını ve Atatürk

Kurtuluş savaşlarında Türk kadının yiğitçe, fedakârca ülkesinin düşman işgalinden kurtulması adına Türk askerinin her daim arkasında veya yanında olduğunu yaşayarak görmüş, kahraman kadrosuyla ülkemizin kurucusu Gazi Paşamızın kahraman Türk kadını üzerine sözlerinden bir alıntı sunalım:
*
‘’İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insαndαn mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir pαrçαsını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprαğα zincirlerle bağlı kαldıkçα öteki kısmı göklere yükselebilsin?
Kαdınlαrımız için asıl mücadele αlαnı, asıl zafer kαzαnılmαsı gereken αlαnı, biçim ve kılıktα bαşαrıdαn çok, ışıklı, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donαnmαktır. Ben muhterem hαnımlαrımızın Αvrupα kαdınlαrının αşαğısındα kαlmαyαcαk, aksine pek çok yönden onlɑrın üstüne çıkαcαk şekilde ışıklı, bilgi ve kültürle donαnαcαklαrındαn αslα şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olαnlαrdαnım’’ diyecekti

Ve Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk seçme ve seçilme hakkını dünyanın birçok ülkesinden önce Türk kadınına tanıdı.
3 Nisan 1930 tarihinde belediyelerde, 26 Ekim 1933’te köy ihtiyar heyeti ve muhtarlık seçimlerinde, 5 Aralık 1934’te ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadına seçme ve seçilme hakkı tanındı.
Çünkü kadın kurtuluş savaşlarında yararlılık gösteren Nene Hatunlardı; onurlanmalıydı;
Laik Cumhuriyetin getirdiği kazanımlarla Türk kadını günümüzde Doktor, mühendis, iş kadını, öğretmen, akademisyen, siyasetçi, işçi, memur, çiftçi, pilot, gazeteci, sanatçı ve askerdir

*

Biliyorum ki bir toplumda kadın yüceltilirse o toplum güçlenir; Biliyorum ki güçlü aydın Türk ailesinin omurgasını o aydın güçlü kadın ana oluşturur.
*
Biliyorum ki bir toplumun kalkınmasında çağdaşlığa giden yolunda çağdaş formül; ‘’ Ben babamdan/ anamdan ileriyim ancak çocuğumdan geriyim’’ilkesi zinde kalıyor ise o toplum çağdaşlaşır medenileşir.
*
Bu formülün çalışmasında da etken olan ana olduğunu bilelim. O halde güçlü toplumlarda en rantabl/ verimli yatırımlardan başlıcası ailenin omurgasını oluşturan kadını maneviyatıyla gelenekleriyle töreleriyle çağdaş ilmiyle donatmak olacaktır.
*
İslamiyet’in geldiği çağda kadın, Türklerin dışında yeryüzündeki hemen hemen bütün milletlerde aşağılık bir mahlûk diye kabul ediliyor; hiçbir zaman ona hayat hakkı tanınmıyordu. Eski Türk Toplumunda kadın evin namusunun koruyucusudur. Kazak atasözü ”Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik ise kadındır”….
*
Münevver ERİLMEZ hanımefendinin yazdığı ”Kadın Ana” adlı şiiri İslam öncesi ve sonrası Türk Milletinin kadınına verdiği değeri ve önemi ne de güzel dile getirmiş yaşayarak ve yaşatarak:
*
Kadın Ana
Daktilo başında,
Satır satır dertlerinizi yazan kadın
Sabah ezanıyla tütün çapalayan,
Yorulan kollarıyla, çocuklarını sallayıp,
Ninnilerle uyutan kadın.
Orduya asker yetiştiren ana kadın,
Sen ki Nene Hatunların torunusun,
Yüksünmezsin bile onca yaptığın işlerden,
Yalanlardan, riyalardan arınmış Kadın ERENLER,
Denizde gemilere yol gösteren, VASFİYE Nineler,
Hiç mi yorulmazsınız?
Sabaha kadar neşter tutan pamuk eller,
Podyumlarda boy gösteren güzeller,
Başarılı erkeklerimizin arkasındaki,
İsimsiz kahramanlar.
Mecliste bakan olsa da,
Evinin kadınıdır, mutfakta aşçı,
Çocukların anasıdır, kadın.
Gönül yoldaşıdır kadın,
Hayat arkadaşıdır
Yine de çocuklarının anasıdır.
Ana kadın, güzel kadın,
Hepinizi gururla selamlar.
Sevgili analarım, bacılarım benim,
Gününüz Mübarek,
Gönlünüz şen olsun.
*
Ve Edep Abidesi Türk Anası Yüksek Ahlakın şuuruyla beslensin, İlahi ahkâmın nuruyla aydınlansın.
Bütün Analar ve Bacılar hep esen kalsın, onurla kalsın, iffetle kalsın.