5.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 12

İnsana Dair

İnsanın dinlemesi, konuşması, düşünmesi cüz’î / sınırlı ve yetersizdir.

Bu yüzden hepsiyle aynı anda ilgilenemez.

Ancak onlarla, birini bırakıp diğerine geçmek sûretiyle ilgilenebilir.

Himmeti / çalışıp çabalaması da yetersiz. Her şeye, birden el atamaz.

İnsanın kıymetini tâyin eden mâhiyeti / aslı, esası ve niteliğidir.

Mahiyetinin değeri ise, himmeti nispetindedir.

Himmeti ise, hedef edindiği maksadın önem derecesine göredir.

İnsan hangi bir şeye yönelirse, ona bağlanır ve onunla hem-hâl ve onda fânî olur.

Bu sır ve gizli hakikatten dolayıdır ki, insanlar;

Bayağı, basit ve küçük şeyleri büyük adamlara dayandırmazlar.

Ancak sebep ve vesilelere verirler.

Sanki, basit işlerle uğraşmak; onların onuruna uygun olmadığı gibi,

Küçük şeyler de, onların büyük himmetlerini meşgul etmeye lâyık değildir.

İnsan, bir şeyin ahvâlini / hâllerini muhakeme ettiği / değerlendirdiği zaman,

O şeyin rabıta ve bağlarını, sebep ve esaslarını önce kendi nefsinde,

Sonra kendi cinsinden olanlarda, sonra etraftaki imkân dâhilindeki şeylerde arar ve araştırır.

Hatta hiçbir sûrette, mümkün olanlarla, benzerliği olmayan Allah’ı düşünecek olursa,

Vehim ve hayâl duygusu ve kuruntusu ile bir insanın mukayeselerini, esaslarını, ahvâlini

Mikyas ve ölçü yaparak, Allah’ı düşünmeye başlar.

Oysa, Allah’a bu gibi mikyaslarla bakılamaz. Çünkü sıfatları kayıt-kuyut altına alınamaz.

Allah’ın kudret, ilim ve iradesi; Güneş’in ışığı gibi bütün varlığı kapsar.

Bu husus hiçbir şeyle kıyas edilemez.

Arş-ı Azam’la münasebeti olduğu gibi, zerrelerle de münasebeti vardır.

Allah, Güneş ve Ay’ı yarattığı gibi, Sineğin gözünü de O yaratmıştır.

Allah, kâinata koyduğu yüksek nizam gibi,

Mikroskobik hayvanların bağırsaklarına da, pek ince lâtif bir nizam koymuştur.

Semadaki cirm ve kütleleri birbiriyle bağlantı içinde bulunduran genel çekim kanunu gibi,

Zerre ve atomları da, o kanunun bir benzeriyle nazmetmiştir.

Sanki bu zerreler âlemi, o semavî âleme küçük bir misaldir.

Kısaca, aczin müdahalesi ile, kudret mertebeleri ayrılır.

Aczi imkânsız olan Kudretçe, büyük-küçük birdir.

Ezelî Kudret, en evvel eşyanın iç yüzüyle alâka kurar. Bu yüz ise, herkes için güzel ve şeffaftır.

Evet, Güneş ve Ay’ın yüzleri parlak olduğu gibi, Gece ve Bulut’ların da iç yüzleri parlaktır.

İnsanın zihni ve fikri, Allah’ın azametine bir mikyas, kemalâtına bir mizan,

Vasıflarının muhakemesine bir vasıta bulmak imkânına sahip değildir.

Ancak sanatlı bir şekilde tüm yarattıklarından ve eserlerinin tamamından

Ve bütün fiillerinden hâsıl olan, tecellî eden bir vecihle bakılabilir.

Evet, zerre ayna olur, fakat mikyas / ölçü olamaz.

Anlaşıldığı şekilde, Allah’ın mümkün olan şeylere kıyas edilmesi

Ve mümkün olanların onun işlerine mikyas yapılması, en büyük cehalet ve ahmaklıktır.

Çünkü aralarındaki fark yerden göğe kadardır.

Zira, Vâcibi / varlığı zorunlu olan ve başkasının varlığına bağlı olmayanı;

Mümkine / imkân dâhilinde olana kıyas etmekten; pek garip ve gülünç şeyler çıkar.

Meselâ tabiatperestler, o aldatıcı kıyas ile, gerçek tesir ve etkiyi sebeplere vermişlerdir.

Güya yanlış kanaat ve inançlarınca, Allah; azametinin büyüklüğü

Ve kusur ve noksanlıklardan uzak oluşundan ötürü, bu gibi basit ve çirkin şeyleri kabul etmez.

Demek, akılları vehimlerine esir olanlar, bu gibi gülünç şeyleri doğururlar.

Velhasıl, vesvese ile bu vehme kapılmaktan uzak durmak lâzımdır.

AK Parti’de Küskünlerin Suskunluğu

İçinde bulunduğumuz ortamda doğruları söylemek ve iktidarın yaptıklarına ayna tutmak çok risklidir.Gözaltılar, tutuklamalar ve yargılanmaları göze almak gerekiyor. Bu yüzden muhalif bilinen gazeteci ve yazarlar yazı ve sözlerini defalarca kontrol ederek, her sözcüğü tartarak yazmaya ve adeta bir “otosansür” sürecine itildi.

Buna karşılık, geçen hafta AK Parti’nin kurucu kadrosunda yer alan, eski Milli Eğitim ve Kültür Bakanı Hüseyin Çelik’in, Şule Aydın’a verdiği röportajda, iktidara yönelik radikal eleştirilerini okuyunca şaşırdım. “O’nun şu ifadeleri, muhalif bir gazeteci tarafından söylense doğrudan ağır ceza mahkemelerinin konusu olurdu” diye düşünmeden edemedim:

“Bizim ismi cumhurbaşkanı olan padişahlarımız oldu.” Biz nasıl bir cumhuriyet olacağız? Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti mi olacağız, yoksa otokratik, totaliter bir cumhuriyet mi olacağız?”

“Bugün hükümetin yönlendirmesi ve şekillendirmesiyle hareket eden savcı ve hakimlerin zihniyeti aynıdır kardeşim… Eğer yargı bağımsız olmazsa, eğer yargı tarafsız olmazsa yani adalet bozulmuşsa tuz kokmuş demektir.”

“15 Temmuz sonrası kendisini muhafazakâr olarak adlandıran insanlar sadece bir bankaya para yatırdıkları için gerçekten zulme uğradılar.”

“15 Temmuz… Bunun bir görünen yüzü var… Bir de görünmeyen yüzü var. Demek ki bu görünmeyen yüzünün bilinmesi istenmiyor.” Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, dönemin MİT Başkanı Hakan Fidan… Bu insanlar niye gelip ifade vermediler?… Siz o saate kadar bu darbeyi önleyebilecekken niye önlemediniz?”

“Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, Türk tipi başkanlık Türkiye’nin felaketi olmuştur… Meclis şu anda etkisiz ve yetkisizdir. Rus Dumasıyla bizim meclis arasında bir fark yoktur diyorum.”

“Tayyip Erdoğan’dan sonra da AK Parti’nin yaşama şansı yoktur.” Cumhuriyet saltanat gibi veliahdınızın aile içerisinden seçildiği bir sistemin adı değil…

Elbette bana göre de bunlar ve benzerlerinin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Ama yargımızın “fiile göre değil faile göre yargılama” yaptığını gösteren örneklerini ve bir kısım muhalefetin “bize düşman hukuku uygulanıyor” iddialarını hatırdan çıkarmamak gerekiyor.

Bu kadar radikal cümlelerin sahibinin hukuki bir yaptırımla karşılaşmamasının veya partiden ihraç edilmemesinin temel sebebini iyi anlamamız gerekiyor.

****

İktidar partisi içinde yaşanan kopuşlar, suskunluklar ve zaman zaman yükselen radikal itirazlar tek bir kalıba sığmıyor. Karşımızda birbirine hiç benzemeyen temsilî üç farklı figür ve üç farklı “sistemde tutma” yöntemi var.

Hüseyin Çelik, Bülent Arınç gibi isimler bu hareketin “ötekisi” veya dış düşmanı değildir; bizzat kurucu hafızasının bir parçasıdır. Siyasi iktidar, kurucu bir bakanı yargı önüne çıkardığı takdirde, kendi geçmişini, meşruiyetini ve ilk on yıllık başarı hikayesini de yargılamış olacaktır. Bu durum parti içinde ideolojik bir sarsılma riski taşır.

Sistemin onlara karşı geliştirdiği savunma mekanizması hapse atmak değil; onları “etkisiz eleman” statüsünde tutmaktır.

Onların itirazı ise, tarih önünde “biz o gün de itiraz ettik” demek içindir. Ancak bunlar “gönül bağı kopmuş” olsalar da Ak Parti’den istifa etmezler.

**********************************

Ayağından Çivilenenler

AKP’nin itirazcılarından eski İzmir Milletvekili Hüseyin Kocabıyık’ın itiraflarını hatırlayınız. Kocabıyık parti tabanındaki sessizlik sarmalının ideolojik bir sadakatten değil, bir “ödül-ceza” stratejisinden kaynaklandığını kendi cümleleriyle şöyle ifşa ediyordu:

“AK Parti herkese bir şey dağıtıyor. Bana da verdiler. Eşimi vali yapmışlardı. O zaman iki bakan arkadaş beni arayıp ‘Seni nasıl ayağından çiviledik’ diye espri yapmıştı. Bir takım şeylere itiraz ettiğim için de geri aldılar. Sistem bu. İtiraz edenin mutlaka kaybedeceği bir şey var. O nedenle susuyorlar…” 

Demek ki sistemin ikinci yöntemi “Ayağından çivileme” imiş. Makam, ihale, istihdam veya rant verilerek muhtemel muhalif seslerin kesilmesi sağlanıyormuş.

Kocabıyık kırmızı çizgiyi aşarak Kavala kararlarına, Gezi davasına ve Ekrem İmamoğlu’na verilen siyasi yasağa (“Kendine darbe yaptın”) itiraz ettiğinde sistemin “sopa” kısmı derhal devreye girdi. 

Önce eşi Uşak Valiliği görevinden merkeze çekildi, ardından Kocabıyık partiden ihraç edildi. Süreç bununla da kalmadı. Verdiği röportajlar ve sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek sabahın erken saatlerinde evi basılarak gözaltına alındı. 72 gün boyunca tutuklu yargılanan Kocabıyık, “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla 2 yıl 5 ay 5 gün hapis cezasına çarptırıldı ve ardından tahliye edildi.

Sistem, “ayağından çivilediği” bir eski milletvekili itiraz ettiğinde faturayı en ağır şekilde keserek geride kalanlara çok net bir gözdağı vermiştir.

**********************************

Sisteme Bağlı Olanlar

Üçüncü grupta ise Melih Gökçek’in temsil ettiği “kırgınlar/ küskünler” yer alır.

Gökçek, devasa bir bütçeyi yönettiği 23 yıllık Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden, kendi rızasıyla değil, bizzat Cumhurbaşkanının “metal yorgunluğu” talimatıyla istifa ettirilmiştir.

Buna rağmen muhalif olmak bir yana, sistemin en partizan savunucusu olarak sosyal medyada mücadeleye devam etmektedir. Çünkü kaybedecek şeyiniz ne kadar büyükse, sadakatiniz o kadar agresif olmak zorundadır.

Çelik’in ideolojik kırgınlığı veya Kocabıyık’ın “aydın namusu” nitelikli çıkışı burada yoktur. Gökçek’in “ayağındaki çiviler”, bir valilik makamından çok daha derindir.

Gökçek’in radikal sadakatinin ödülü sadece geçmiş 23 yıla ait muhtemel hukuki, idari ve kentsel dosyalardan yargılanmamaktan ibaret değildir. Aynı zamanda oğlu Osman Gökçek’in AKP’den milletvekili yapılmasıyla ailesinin siyasi ve ekonomik güvencesi tahkim edilmiştir.

Sonuç olarak; AKP siyaseti, kırgın ve küskünlerini terbiye eden, istifa edemez hale getiren yöntemler geliştirmiştir.

AK Parti’nin iç muhalefeti yönetme biçimi, modern parti içi demokrasiyle bağdaşmıyor.

Bu yöntemler Makyavelist aklın “korkulmak sevilmekten çok daha güvenlidir”, “Prens’in etrafındaki güçlü figürleri kendisine mutlak surette muhtaç bırak”, “düşmanın mertebesini yükseltmeden, sessizce felç et” kurallarının bir güncellemesi gibi gözükmektedir.

Öğretmenim “ayrılık”, senden çok şey öğrendim

Bir yürek sızısıdır ayrılık. Ney’in yürek yakan inlemesinin sebebinin, kamışlıktan ayrılması olduğu rivayet edilir. Her buluşmanın, her birlikteliğin mutlak sonudur ayrılık. Ölüm kadar gerçek, ama ölümden acı. “Ölüm, Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı, denir anonim halk ezgisinde.

Bizi bütünleyen parçalarımız, bizim sevdiklerimiz, bizi biz yapan evlatlarımız; kızımız, oğlumuz, torunlarımız, gelinimiz hep birlikteydik hafta sonu. Yendi, içildi, anlamlı veya anlamsız konuşuldu, gerekli ya da gereksiz gülündü. Ben daha çok onları seyrettim, birlikteliğin en pasif, ancak en mutlu kişisi olarak. Sonra… sonra ne mi oldu? Ayrılık.

Kasırga telaşıyla eşyalar toplandı, arabalar çalıştırıldı, kucaklaşıldı, “Allah’a emanet olunuz.” dendi, eller sallandı. Arkada kalan, bir demet hüzün, adı ayrılık.

Eve döndüğümüzde ev aynı evdi, ama boştu; yürek aynı yürekti, ama buruktu. Sevgi yelkovanı, yerini gram gram birikecek hasrete bırakmak için dönmeye başlamıştı. İnsan, sevdikleri gittikten sonra onların bıraktığı boşluğu değil, aslında gönlünde açılan yeri fark ediyor. Demek ki sevgi, yoklukta daha çok hissediliyormuş.

Yahya Kemal, “Ölmek, kaderde var, bize ürküntü vermiyor; lakin vatandan ayrılmanın ıstırabı zor.” der. Ölmek, bir kabulleniştir, ayrılık zorunlu tercih. Zordur, vatandan, anadan, babadan, yardan, evlattan ayrılmak; her biri bizi biz yapan birer parçadır, etle deri gibi. Vatan hürriyettir, ana baba gıdadır, yar şifadır, evlat devamlılığımızı sağlayan hayattır.

Yunus Emre de hasreti ve ayrılığı çok derinden hisseden şairlerimizdendir. Onun “Ayrılık ateşten bir ok” anlamına gelen dizeleri, yüzyıllar geçmesine rağmen hâlâ gönüllerde aynı sızıyı uyandırır. Karacaoğlan, Pir Sultan, Âşık Veysel… Hepsi ayrılığı farklı kelimelerle anlatmış ama aynı acıyı dile getirmişlerdir. Çünkü ayrılık, çağ değiştirse de değişmeyen tek duygudur.

Evimizi yakın bir semte taşırken hüzünlendiğini fark ettiğim anneme, “Ben sık sık gelirim.” dediğimde “Kapı arkası, gurbet oğlum.” dediğini hatırlıyorum. Ayrılık, hüznün tecelli ettiği sosyal bir hakikat, belki de hayatın dinamiği. “Ano Yemen’dir, gülü çemendir / Giden gelmiyor acep nedendir / Burası Muş’tur yolu yokuştur / Giden gelmiyor acep ne iştir?” dörtlüğünü askerden yıllarca dönmeyen oğlu için söyleyen analar, “Gördün güzelleri beni unuttun.” deyişini sitemli şekilde dillendiren sevgililer bu gerçeği en acı şekilde yaşamışlar. Ayrılık, adı hüzün, hissedildiği yer gönül olan en acı insani hakikattir.

Gidenden çok, geride kalan hisseder bu acıyı. Gidenin kafasında ve yüreğinde onu meşgul eden bir hedef vardır. Ümittir, hevestir, hırstır bu. Gidip de gelen yok; ama sanırım ölüm de böyle bir şey. Ölenin ağladığına kimse şahit olmadı bugüne kadar; ama geride kalan samimiyet sahibi insanlar ağladı hep. Hüzün, geride kalanların; endişe ve ümit, gidenlerin sermayesi.

Yaş ilerledikçe ayrılığın rengi değişiyor. Gençlikte ayrılık, kavuşmanın kısa bir molası gibidir. İnsan işine gücüne dalar, günler hızla geçer. Fakat ömrün akşamına yaklaşıldığında her vedanın içinde biraz hasret, biraz da fanilik düşüncesi gizlidir. Ayrılık, sosyal, hüzün insani bir gerçeklik. Akıl ve mantık aranmaz bu eylem ve duyguların gerçekleşmesinde. Babası, gelin ettiği kızını ata bindirmiş, bir taraftan da kızı için hüzünle hayır dua ediyormuş. Kız ise sürekli ağlıyormuş. Buna dayanamayan babası kızına, “İstemiyorsan seni vermeyeyim, kızım.” demiş. Kız da babasına, “Ben hem ağlarım hem giderim, bu benim vazifem.” diye cevap vermiş.

Yaşlılıkta ayrılığın daha ağır hissedilmesinin bir sebebi de zamanın değerinin daha iyi anlaşılmasıdır. Genç insan, önünde uzun yıllar olduğunu düşünür. “Yine geliriz, yine görüşürüz.” der. Oysa yaş alan insan, her vedanın son veda olabileceğini bilir. Bu yüzden sarılmalar daha uzun sürer, el sallamalar biraz daha yavaş olur, gözler arabanın arkasından biraz daha uzun bakar.

Belki de yaşlılığın en büyük zenginliği budur. İnsan artık eşyaya değil, insana değer verir. Sessiz bir çay sohbetinin, birlikte edilen bir kahvaltının, torunun küçük bir gülümsemesinin paha biçilemeyecek kadar kıymetli olduğunu öğrenmiştir. “Mal sahibi, mülk sahibi, / Hani bunun ilk sahibi? / Mal da yalan, mülk de yalan, / Var biraz da sen oyalan.” dizeleri daha anlamlı gelir.

Ayrılık, bir terbiyedir anlayana; öğretmensiz eğitmen, kitapsız mekteptir. İşte vardın, birden yok oldun, diye haykıran bir uyarıcıdır ayrılık. Dünya hayatı gibi. En sevdiklerinden ayrılacaksın, neyin kavgasını yapıyorsun, diye sormak lazım, dünyaya direk kalacağını sananlara.

Öğretmenim, ayrılık; senden çok şey öğrendim bu hafta.

Başbuğ Atatürk’ü Kavramak

Bal Mahmut hatıralarında anlatıyor;
Bir gün Kılıç Ali’nin evinde, Refik Koraltan, ‘’Paşam, dedi, itimat buyurun, Anadolu’nun en ücra köşesinde bir çobanın kalbini açtığınız zaman orada Mustafa Kemal yazar. Bu böyledir, paşam.’’
Atatürk şu cevabı verdi: ‘’Beyefendi, Anadolu’nun ücra köşesinde bir köylünün, bir çobanın kalbini açtığınız zaman orada Mustafa Kemal yazdığını ben de zatı âliniz kadar biliyorum. Amma benim kadar sizin de bilmenizi istediğim bir şey vardır ve o da şudur.
Orada bir çobanın bulunduğu yerin on dakika ilerisindeki bir köy imamı gelip o ismi oradan on dakikada siler. İsterse istediği bir başka ismi yazar. Bunu da sizin benim kadar bilmenizi isterim.’’
*
Edinimlerimizden bahisle;
Atam sen neymişsin, sahi, neydin, kimdin sen? Normal bir insan mıydın sen? Kaç önder, lider, kaç peygamber yapmış, yapabilmiş senin yaptığını? Yapabildiğini?
Bir de bu ortamda utanmadan ve rezilce kahraman kadrosuyla ülkemizin kurucususu Gazi Mustafa Kemal Ataürk’e saldıranlara şaşıp bakakalıyorum”.
*
Arap İngiliz’le birleşmiş Türk’ü arkadan vurmuş;
Ermeni Rus’la birleşmiş, Doğu Anadolu’yu kana bulamış;
Rum Yunan’la, Yunan İngiliz’le birleşmiş, Batı Anadolu’yu ele geçirmiş.
Ülkenin mahvolmadık, yıkılmadık, yanmadık, kan dökülmedik, kül olmadık hiçbir yeri kalmamış,
Elde avuçta İstanbul ile İzmir bile yok!..
Anadolu’nun altı yedi milyon nüfuslu en yoksul bölümüyle, yüzde doksan beşi okuma yazma bilmez,
yorgun, yoksul, bitkin, ezik bir halk.. minnacık Ankara ve çevresi..
Nasıl kurtulmuşuz?..
Şaşıp kalıyorum…🤔

Yunan’ı nasıl denize döküp hizaya getirmişiz,
İngiliz’i İstanbul’dan nasıl çıkarmışız,
Dünyanın süper güçleriyle masaya nasıl eşit oturmuşuz?⭐Yıl 1923: Anadolu’da 10-11 milyon savaş artığı yaşıyor; aç biilaç, parasız;
Yüzde 95’i elifi görse mertek sanacak kadar alfabesiz… .
Ne yapacaksın?.. Demokrasi yap!.. Nasıl yapacaksın?..
2000’li yıllarda Nurcu tarikatının ardına bu kadar cahil adam takılmışken,
1923’ün yanmış yıkılmış Anadolu’sunda nasıl demokrasi yapacaksın?..
Kalan ne? Yıl 1923.. Komşunun komşuyu boğazladığı iç savaşlardan, Anadolu’yu mezbahaya döndüren dış savaşlardan yeni çıkmışsın.
Fabrikan yok,
İşçin yok,
İş adamın yok,
Mühendisin yok,
Doktorun yok,
Uzmanın yok,
Tüccarın yok,
Suyun yok,
Barajın yok,
Elektriğin yok,
Kadınların çarşafta çuvala giriyor.. Erkeğin dört karı alıyor,
Yurttaşlık yasası yok,
Üniversiten yok,
Banka yok,
Burjuva yok,
Proletarya yok,
İhracatçı yok,
İthalatçı yok,
Sermayen yok.
Kalkın bakalım…
Nasıl kalkınacaksın?…
Sermayesiz ekonomik kalkınmanın yumurtasız omletten ne farkı var?
Mustafa Kemal kuşağı ne yapmış?…
Yöneticiler devletçiliğe neden ve nasıl sarılmış?..
Türkler bankacılığı nasıl öğrenmiş?..
Merkez Bankası 1930’a değin neden açılamamış?..
Özel sektör nasıl oluşturulmuş?..
Yeni devlet nasıl kurulmuş?..
Çağdaş öğretime nasıl geçilmiş?
1920’de 10-11 milyon nüfusun yüzde 95’i
Alfabesizken savaş artığı bir toplumla, Okuma yazma seferberliği nasıl açılmış?
Kitaplıklarda kitap yokken,
Ulusal kütüphane nasıl kurulmuş?..
Okullarda tarih kitabı bile yokken tarih nasıl yazılmış?..
Yok olmanın kuyusundan çıkıp var olmanın doruğuna nasıl tırmanılmış?..
Yunan ile dostluk nasıl kurulmuş?..
Avrupa’da saygınlık nasıl kazanılmış?..
Şaşıp kalıyorum…
2000’li yılları geçtiğimiz,
Yetmiş milyonluk Türkiye’nin haline bakıyorum…
Hiçbir şeyimiz yokken neler yapmışız?..
Herşeyimiz varken neler yapamıyoruz?..
Bir de bu ortamda,
Mustafa Kemal’e saldıranlara bakıyorum…
Daha çok şaşıp kalıyorum… Ve biliyorum ki;
Ülkemizin ve Laik Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk bizim birliğimizdir, simgemizdir. Atatürk’e tahammülsüzlük Türkiye’ye tahammülsüzlüktür, Laik Cumhuriyete tahammülsüzlüktür, Atatürk alerjisinin gerekçesini nasıl okumalıyız? Vaazları ile milli birliğimizi yaralamaya hiç kimse cüret etmemelidir. Atatürk’e dil uzatanlar daha iyi Müslüman olduklarını mı sanıyorlar? Ey kendini bilmez akılsızlar, Atatürkümüzden ne istiyorsunuz? O tarih sahnesine çıkmasaydı, Türklüğün kıvancı, İslam’ın bekçisi olmasaydı doğdunuz zaman kulağınıza ezan mı okunur yoksa bir kilisede vaftiz mi olurdunuz?”

Zaferin Tanıkları, Barışın Stratejisi Paneli

Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 52. yıl dönümünde, “Kod Adı: Zafer” ruhunu yeniden hatırlamak; harekâtın askerî, stratejik ve tarihî önemini birinci elden tanıklıklarla dinlemek üzere düzenlediğimiz programımıza teşriflerinizden onur duyarız.

“Zaferin Tanıkları, Barışın Stratejisi” başlıklı panelimizde; Kıbrıs’ın jeopolitik önemini, Doğu Akdeniz’deki stratejik varlığımızı ve soydaşlarımızın özgürlük mücadelesini sahadaki izleriyle ve millî hafızamızdaki yeriyle bir kez daha yad edeceğiz.

Bu anlamlı günde, aziz milletimizin kutlu mücadelesine gönül veren tüm üyelerimizi, dostlarımızı ve hemşehrilerimizi aramızda görmekten mutluluk duyarız.

Konuşmacılar:

Emekli Tümgeneral Cumhur Evcil

Prof. Dr. İbrahim Öztek (E. Kıdemli Albay, GATA Haydarpaşa Eğt. Hast. Kurucu Öğr.Üyesi / Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi)

Saygılarımızla

KAO Yönetim Kurulu

Demokrasi

Demokrasilerde işler; millet meclislerinde milletvekillerinin aralarında yaptıkları istişare / danışma ile alınan kararlarla yerine getirilir.

İşte bu kararların kuvvete bedel, hayatı haktır, kalbi marifettir, lisanı muhabbettir, aklı kanundur, şahıs değildir.

Çünkü dayanağı millet hâkimiyetidir. Tüm halkın saadetinin sebebidir. Çünkü, bütün şevk ve yüce hisleri uyandırır.

Devlete ebedî bir ömür biçer. Milletin beka ve daimîliğini sağlayarak, milleti ümitsizliğe düşürecek kapıları kapatır.

İnce bir tel gibi her tarafa, heva ve hevesin heyecanlandırmasıyla çevrilmeye meyilli; bir tek kişinin rey ve görüşüne dayalı istibdat yönetimini; sarsılmaz bir demir direk gibi, ağzı kırılmaz ve körelmez bir elmas kılıç gibi olan kamu oyuna tebdil eder / değiştirir. Herkesi hürriyetçi ve hürriyeti ister hâle getirir.

İnsanlığın özü ve esası olan cüz’-i ihtiyarı, yani hak kazanmaktan başka hiçbir şeye gücü yetmeyen, az bir arzu serbestliğini / cüz’î iradeyi temin ve azat eder / hür kılar.

Dünya müslümanlarını birbirine bağlar. Çünkü mü’minler / inananlar zaten kardeştir. Bu rabıta ve bağı muhafaza etmek ise, hepimize düşen millî ve dinî bir görevdir.

Nitekim, meşveret / işlerin danışma ve görüşme / meclis yoluyla çözümlenmesi; milliyeti de gösterdi ve harekete geçirdi.

Milliyet içindeki İslâmiyeti ışıklandırdı; şevk ve meyil ile hareketlendirdi.

Zira milliyetimizin ruhu İslâmiyettir.

x

Nitekim, bu ruhu taşıyan Türk Milleti’nden; tarihin hiçbir safhasında, hiçbir millete en küçük bir zarar gelmediği gibi, Türk Milleti ve Türk Devletleri; her zaman mazlumların yanında, zâlimlerin karşısında yer alarak, “Allah’ın Ordusu” olduğunu her zaman, her yer ve her şartta göstermiş, ispat etmiş ve kanıtlamıştır.

Bugün de, -sırasında- aynı ruhla hareket etmeye hazır olduğunu; takip ettiği dış politika ve dış siyasetiyle dünyaya göstererek; dünya devletlerinin, kendisine gıptayla baktığı, insanî devlet olma hüviyetini, el-an muhafaza etmektedir.

x

Umalım ki, umum İslâm âlemi; insanlık âleminde, mukaddes / kutsal bir millet meclisi hükmüne geçsin! Selef / Ata ve Halef / Torun; asırlar üzerinden birbirine bakıp, aralarında bir istişare / danışma meclisi teşkil etsinler. Öyle ki, birinci kısım olan ihtiyar babalar, sessizce ve överek onları dinlesinler.

x

İnsanlık âleminde medeniyet, fazilet ve hürriyet; kısaca dünyada demokrasi galebe çaldığından; artık insan daha hür, daha serbest ve daha insanî bir hava teneffüs eder olmuş! Yarınlar; insan için, daha aydın, daha güzel, daha yaşanır bir atmosferde nefes alacak bir durum almış! Zaten insan da, bunu fazlasiyle hak etmiştir.

x

Zira demokrasilerde hürriyet, milliyeti gösterdi. Milliyet sadefinde olan İslamiyetin nuranî cevherini / özünü tecellî ettirdi. İslâmiyetin hareketleneceğini haber verdi. Anlaşıldı ki, her bir Müslim başıboş değil. Aksine her biri, yükselip artan ve iç içe giren terkip ve bileşiklerden bir parçadır. Diğer parçalar ile, İslâm’ın herkesi içine alan çekiciliği ve etkileyiciliği noktasında birbirleriyle münasebet ve alâkaları vardır.

Şu haber veriş güçlü bir ümit verdi ki, dayanak ve yardım dileme noktası, gayet kuvvetli ve sağlamdır. Şu ümit, yeisle öldürülen mâneviyatımızı diriltti. Şu hayat, İslâm âlemindeki çoşan hürriyet fikrinden yardım alarak, bütün İslâm âlemi üzerine çökmüş olan ve umumu etkisi altında tutan baskı ve zulmün perdelerini parça parça etti. Hem de ümitsizliği âdet edinmiş kimselere rağmen.

Niçin Okumuyoruz?

“Kitapsız bir oda, ruhsuz bir beden gibidir.” Cicero

“Okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza inen bir yumrukla uyandırmıyorsa, ne işe yarar?” Franz Kafka

Okumak bir sevda, her gün küçük adımlarla beslenmesi gereken bir yoldur. İnsanlık tarihi, okumanın tarihidir. Yazının bulunmasıyla birlikte insan yalnızca konuşan değil, düşünen, biriktiren ve geleceğe seslenen bir varlığa dönüşmüştür.

Kitaplar sayesinde uygarlıklar kurulmuş, düşünceler kuşaktan kuşağa aktarılmış, insanlık karanlıktan aydınlığa doğru uzun bir yolculuğa çıkmıştır.

Bugün toplumların en önemli sorunlarından biri yalnızca ekonomik ya da teknolojik geri kalmışlık değildir; asıl sorun düşünsel yoksullaşmadır.

Okumayan toplum düşünemez, sorgulayamaz, üretemez. Okuma alışkanlığını yitiren birey, belleğini, hayal gücünü, estetik duyarlığını ve yaşama sevgisini de kaybeder.

Kitap yalnızca bilgi veren bir araç değildir; insan ruhunu besleyen, ona derinlik kazandıran bir yaşam kaynağıdır.

Fransız düşünürü Montaigne, “Okumak ruhu yüceltir.” diyerek kitabın insanın iç dünyasını nasıl dönüştürdüğünü vurgular. Cervantes ise “Kitaplar aklın çocuklarıdır.” Sözüyle, insanlığın düşünsel birikiminin kitaplarda saklı olduğunu vurgular.

İnsan, büyük yazarları okuyarak yalnızca bilgi edinmez; aynı zamanda başka hayatları yaşar, başka coğrafyaları tanır, başka mutlulukları paylaşır, başka acıları hisseder. Böylece empati kurarak, insan olmanın derin anlamını hisseder.

Teknolojinin hızla gelişmesiyle insanlar uzun metinlere karşı sabırsız hale geldi. Sosyal medya, kısa ve yüzeysel bilgiyi değerli kılan bir kültür oluşturdu. Görüntüler düşüncenin önüne geçti, derinlik yerini geçiciliğe bıraktı.

İnsanlar artık anlamaya değil, hızla tüketmeye yöneldi. Oysa okuma emek ister; sabır, dikkat ve içsel bir yolculuk gerektirir. Kitapla kurulan ilişki yüzeysel değil, derin bir ilişkidir.

Okumamanın bir nedeni de, eğitim sistemlerinde okumanın bir “zevk” değil, çoğu zaman bir “zorunluluk” olarak sunulmasıdır.

Çocuk, kitabı keşfetmeden önce, sınav kaygısıyla karşılaşmaktadır. Böylece kitap, özgürlüğün ve düş gücünün kapısı olmaktan çıkarak bir yük haline gelmektedir. Gerçek okuma sevgisi, baskıyla değil, merakla doğar. Bir çocuğun eline sevgiyle sunulan bir kitap, onun bütün yaşamını değiştirebilir.

Ünlü Arjantinli yazar Jorge Luis Borges, “Cenneti hep bir kitaplık olarak düşlemişimdir.” der. Bu söz, kitapların insan ruhunda nasıl bir duygu oluşturduğunu anlatan en güzel ifadelerden biridir.

Kitap okuyan insan hiçbir zaman yalnız değildir. Dostoyevski’nin karanlık insan ruhuyla, Yaşar Kemal’in Çukurova’sıyla, Tolstoy’un vicdanıyla, Sabahattin Ali’nin yalnızlığıyla, Orhan Kemal’in emekçi insanlarıyla aynı sofraya oturur.

Büyük yazarlar insanın iç dünyasını aydınlatır; bize kendimizi gösterir ve tanıtır. Cemil Meriç şu sözüyle, okumanın düşünsel önemini güçlü biçimde vurgular: “Kitap bir limandı benim için. Kitaplara sığındım.”

Kitap, insanın kendini bulduğu en güvenli limanlardan biridir. Özellikle zor zamanlarda, toplumsal çalkantılarda, bireysel yalnızlıklarda ve yönümüzü kaybettiğimiz anlarda bizi ayakta tutan, hayata bağlayan kitaplardır. Çünkü kitap yalnızca öğretmez; aynı zamanda teselli eder.

Okumayan toplumların kültürel hafızası zamanla silinir. Tarihini bilmeyen, edebiyatını tanımayan, kültürüne yabancılaşan, düşünürlerini okumayan toplumlar kolayca yönlendirilir.

Kitap, aynı zamanda özgürlüğün de temelidir. Victor Hugo’nun dediği gibi: “Okumayı öğrenmek, ateşi yakmaktır.” Kitap insan zihninde bir ışık yakar. O ışık yandığında insan artık körü körüne inanmaz; araştırır, sorgular, düşünür.

Büyük yazarları okumak ise insanın düşünce ufkunu genişletir. Çünkü büyük edebiyat yalnızca olay anlatmaz; insanın ruhunu, korkularını, sevinçlerini, umutlarını ve çelişkilerini anlamaya çalışır.

Shakespeare’i okuyan insan tutkuların trajedisini görür; Kafka’yı okuyan modern insanın yalnızlığını hisseder. Büyük eserler çağları aşar çünkü insanın özüne seslenir.

Günümüzde kitap yerine yüzeysel içeriklerin tercih edilmesi, düşünsel bir çoraklaşmayı beraberinde getirmektedir. İnsanlar artık uzun düşüncelere değil, kısa sloganlara odaklanmaktadır.

Oysa uygarlık sloganlarla değil, kitaplarla kurulmuştur. Bir ülkenin gerçek kalkınması yalnızca yollarla, binalarla ya da teknolojik yatırımlarla ölçülemez; o toplumun kitapla kurduğu ilişkiyle ölçülür.

Japonya’da metroda kitap okuyan insan manzaraları sıradan kabul edilirken, birçok toplumda kitap okuyan insan artık “istisna” gibi görülmektedir. Bu durum yalnızca kültürel bir sorun değil, aynı zamanda bir uygarlık sorunudur. Çünkü kitapla bağı zayıflayan toplumun düşünce üretme kapasitesi de zayıflar.

Ünlü düşünür Francis Bacon, “Okumak insanı olgunlaştırır.” der. Gerçekten de kitap okuyan insan daha anlayışlı, daha bilinçli ve daha derinlikli olur. Okuma alışkanlığı kazanan birey yalnızca bilgi edinmez; aynı zamanda dilini geliştirir, empati yapar, estetik duyarlılık kazanır, hoşgörülü olur ve hayata daha geniş bir pencereden bakmayı öğrenir.

Çocuklara bırakılacak en büyük miras servet değil, kitap sevgisi olmalıdır. Evlerinde kitap bulunan çocuklar, dünyayı daha erken keşfeder. Çünkü kitap, insana yalnızca bilgi değil, vicdan da kazandırır. Kitap okuyan insanın kalbi incelir; başkalarının acısını anlayabilir hale gelir.

Okumamak yalnızca bireysel bir eksiklik değil, toplumsal bir yoksullaşmadır. Kitaplardan uzaklaşan insan, düşünceden, estetikten ve derinlikten de uzaklaşır. Çünkü insanı insan yapan en önemli özelliklerden biri düşünebilmesidir. Düşünmenin yolu ise okumaktan geçer.

Yeniden kitaplara dönmek zorundayız. Büyük yazarların sesine kulak vermek, insanlığın ortak hafızasına yeniden dokunmak zorundayız. Çünkü kitaplar yalnızca geçmişi anlatmaz; geleceği de kurar.

Belki de insanlığı karanlıktan kurtaracak en güçlü ışık hâlâ bir kitabın sayfaları arasında yanmaktadır.

“İnsanlık yalanı ve adaletsizliği kılıçla değil, kitapla yenecektir.” Emile Zola

Sevgiyle kalın…

Trump’ın Dostluğunun Türkiye’ye Bedeli

Donald Trump’ın Ankara’daki NATO Zirvesi sırasında da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “sadık dost”, “güçlü lider” ve “her istediğimi yapan” biri diyerek övdü.

“Türkiye birçok açıdan, sadık olduğunu düşündüğümüz diğer ülkelerden çok daha sadık bir müttefik oldu.”

“Dostum Erdoğan çok güçlü bir lider. İlk tanıştığımız günden beri anlaştık. Bir pastörümüz vardı… Rahip Brunson… Uzun hapis cezasına çarptırılmıştı… Cumhurbaşkanını aradım ve hemen serbest bıraktı. Evanjelik camia bunu asla unutmayacak…”

“Onu seviyorum. İran’la savaşa girmek için başlıca adaylardan biriydi. Belki İran tarafında, çünkü İsrail’in büyük bir hayranı değil, biliyorsun. O’na dışarıda kalmasını rica ettim ve O da yaptı.”

Trump’ın Rahip Brunson ile ifadeleri Türkiye’nin bir hukuk devleti olmadığı, yargının tarafsız ve bağımsız olmadığı kanaatini pekiştiriyor. İran savaşı bağlamında “rica ettim, dışarıda kaldı” ifadeleri de Erdoğan’ın milli menfaatlere göre değil, talimatlara göre hareket eden bir lider olduğu algısı oluşturuyor. Türkiye’nin dış politika özerkliğini sorgulatıyor.

Resmi yetkililerin bu tabloya karşı suskun kalması ise “güçlü ve bağımsız ülke” iddiamızı gölgeliyor. Kısa vadeli savunma ve ekonomik kazanımlar umudu, uzun vadede stratejik maliyetleri beraberinde getirebilir.

Trump’ın anlatımında “Ne istersem yapıyor ve yaptırıyorum” mesajı iki devletin ilişkisinin özü olarak görünüyor. “Everything I’ve ever asked him for, he’s done” (“Ondan istediğim her şeyi yaptı”) gibi ifadelerle bunu netleştiriyor. Bu, kişisel sadakat + karşılıklı fayda eksenli Trump’ın tarzına uyuyor

Trump’ın bu sözleri ve Erdoğan’ın suskunluğu, Türkiye’nin manevra alanını daraltıyor. Kamuoyunda ve uluslararası arenada “ABD’ye bağımlı” algısı güçleniyor. Bu, NATO üyesi bir ülkenin bölgesel liderlik iddiasıyla çelişiyor.

**********************************

Trump Türkiye’ye Ne Verebilir?

Trump “Yaptırımları kaldıracağız… Dostlarımıza yaptırım uygulamak istemiyoruz” dedi. Ancak CAATSA yaptırımları (Amerika’nın Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası) Trump’ın birinci döneminde (2017-2021) Türkiye’nin Rusya’dan S-400 alımı nedeniyle uygulanmıştı. CAATSA ile Rusya, İran, Kuzey Kore ve Türkiye’ye karşı yaptırımlar uygulandı.

Yine o dönemde Türkiye F-35 programından çıkarılmıştı.

2019’daki utanç verici ünlü mektup da Trump tarafından yazılmıştı. Suriye operasyonu öncesi Erdoğan’a “Don’t be a tough guy. Don’t be a fool!” (“Sert adam olma. Aptal olma!”) diye başlayan ve Türkiye ekonomisini yok etmekle tehdit eden bir mektup göndermişti. Bu mektup halen ABD’de Trump Tower’da bir “güç gösterisi” olarak sergileniyor.

Trump’ın ikinci döneminde, Erdoğan’a bakış açısını değiştiren ne oldu?

Trump’ın bugünkü övgülerinin Türkiye’nin bağımsız politikalarına duyulan bir saygıdan değil, tam aksine Türkiye’nin ABD çıkarlarına (ve Trump’ın taleplerine) boyun eğmesinden duyduğu bir “patron memnuniyeti” olduğu anlaşılıyor. Demek ki, Trump’ın talepleri ile Ankara’nın tavizleri arasındaki uyum ABD Başkanını mutlu ediyor.

****

CAATSA Yasasına göre yaptırımların tamamen kalkması için Kongre’nin onayı, Türkiye’nin S−400’lere “sahip olmadığını veya bunları işletmediğini” doğrulaması ya da sistemleri tamamen elinden çıkarması gerekiyor.

Bu yüzden yaptırımları tam kaldırma ihtimali çok düşük, kısmi muafiyet daha mümkün. Yani KAAN’lar için F110 motorları alımı için ilerleme umudu var. Ancak CAATSA engeli devam ederse seri üretim ve ihracat sınırlı kalır.

Belki parasını verdiğimiz ve yıllardır hangarda bekletilen 5 adet F35’i alabiliriz. Ancak ilk baştaki şartlara yani yeni filo ve programa tam dönüş S-400 sorunu çözülmeden gerçekçi değil.

F-35 ve F110 motorları “müjdesinin” arkasında, Türkiye’nin kendi beşinci nesil savaş uçağı KAAN’ın seri üretimini baltalama ve uçağı ABD üretimi F110 motorlarına bağımlı kılarak kontrol altında tutma stratejisi yatıyor olabilir.

**********************************

Trump Türkiye’den Ne İstemiş Olabilir?

Trump tamamen “al-ver” mantığıyla çalışan bir iş insanı-siyasetçi. O’nun karşılıksız övgü dizmeyeceği gerçeğinden hareketle, kapalı kapılar ardında nelerin masaya sürüldüğünü tahmin etmeye çalışalım:

Ekonomik/ Stratejik Taviz: Dünyanın en büyük rezervlerinden biri olan Eskişehir’deki Nadir Toprak Elementleri’nin (NTE) işlenmesi ve tedarik zincirinin, ABD’nin kontrolüne veya ortaklığına sunulması ihtimali. Bu Çin’e karşı küresel bir maden savaşı yürüten ABD için çok önemlidir. Ukrayna NTE’den sonra muhtemelen Türkiye’nin kaynaklarını da kontrol etmek isteyeceklerdir.

İdeolojik/Siyasal Model (Tom Barrack Vizyonu): ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın daha önce ifade ettiği “Laik cumhuriyet” yerine bölgeyi domine edecek “Osmanlı modeli” tezine uygun adımlar atmak. ABD/Trump ilk etapta yeni anayasanın Türkiye’yi üniter-milli devlet olmaktan çıkaran, “Türk- Kürt- Arap federasyonu” tasarımıyla örtüştüğünü görmek isteyecektir.

Bölgesel/Askeri Taviz (Suriye ve İran Cephesi): ABD, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde ve İran geriliminde, ABD/İsrail ekseninin dışına çıkmayacağı sözünü vermesini istemiş olabilir.

Bu başlıklar ve başka hususlarda verilen tavizler varsa bunları hemen tam olarak öğrenmemiz mümkün olmayabilir. Ama yakında kokusu çıkmaya başlar.

**********************************

Devletin Kurumsal Hafızası ve Atatürk Pusulası

Türkiye’nin köklü devlet geleneği ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi, bu süreçte rehber olmalıdır. Türk dış politikası “liderlerin kişisel dostluklarına” ve anlık ruh hallerine indirgenmemelidir. Köklü devlet geleneği, güçlü ordusu ve stratejik konumuyla Türkiye, çok yönlü diplomasiyi sürdürmelidir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği tam bağımsızlıkçı, kurumsal ve mütekabiliyete dayalı rasyonel dış politika çizgisine dönmek gerekir.

CAATSA’dan kurtulurken KAAN’ı yerli motorla bağımsız geliştirmeye devam etmek, F-35/ Eurofighter/ KAAN üçlüsünde çeşitlilik sağlamak ve ABD yakınlaşmasını Rusya, Çin, AB dengesiyle korumak şarttır.

İçerde demokratik kurumları ve hukuk devleti yapısını güçlendirmek, dış politikada itibarlı duruşu pekiştirir.

Trump’ın Erdoğan’la kişisel dostluğunun sunduğu geçici rahatlamaya kanmak doğru değil. Devletimizin kurumsal yapısını ve vakur duruşunu korumamız şarttır. Türkiye, “kişisel diplomasi” tuzağına düşmeden milli menfaatleri önceliklendirmelidir.

Gerçek kazanç, Trump’ın havuç politikasının eseri olan kısa vadeli müjdelerde değil, kalıcı bağımsızlık ve güçte yatar.

Kıbrıs’ta Yeniden Mi “Yes Be Annem?”

Türkiye’nin AB ilişkilerinin en yoğun olduğu dönemde Kıbrıs’ta çözüm için BM genel sekreterinin adını taşıyan bir plan 24 Nisan 2004 tarihinde halkın onayına sunulmuş ‘’Annan Planı’’ adı verilen bu plan yapılan referandum da Türk tarafının evet, Rum tarafının hayır demesi sonucunda uygulanamadan rafa kalkmıştı.

Ancak taraflardan birinin hayır demesi halinde sonuçsuz kalacak olan bu planın önemli bir sonucu olmuş, Rum tarafı AB’ye üye yapılmıştı…

İşte o dönemde bu planı destekleyen, Rumlarla iç, içe yaşamak isteyen ‘’Birleşik Kıbrıs’’ Hayalperestleri’’ ellerinde ne idüğü belirsiz paçavralarla, AB Bayraklarıyla, KKTC sokaklarında dolaşmış, konvoylarla gösteri yaparken ‘’YES BE ANNEM’’ sloganları atmışlardı. Ama sonuçta Rumlar AB vatandaşı olmuş, Türkler ise boş vaatlerle kandırılmıştı.

Şimdi de Rum basınına düşen haberlerde Annan Planına benzer yeni bir plandan söz edilmekte, BM’in Kıbrıs özel temsilcisi tarafından hazırlandığı iddia edilen bu planın Temmuz ayı içerisinde yapılması düşünülen Kıbrıs görüşmelerinde ele alınacağı söylenmektedir.

Şu hususun altını kalın çizgilerle çizmek gerekirse, bugüne değin Kıbrıs konusu ile ilgili olarak böylesi haberler nedense hep Rum basınında çıkmakta; öncelikle her iki taraf kamuoyunun tepkisi ölçülmekte sonra da konunun detayları ortaya çıkmaktadır…

İçeriğine ‘’gevşetilmiş çözüm modeli’’ denen bu tuzak planında Annan planından bir farkı yoktur. Çünkü bu planın temeli; Türk tarafının toprak tavizine, Türk askerinin adayı terk etmesine, Türkiye’nin garantörlük hakkının yok edilmesine dayanmaktadır.

Anlaşılan o ki! Birleşik Kıbrıs Hayalperestleri ellerinde AB bayraklarıyla, ne idüğü belirsiz kimi paçavralarla KKTC sokaklarında bu yeni plan içinde ‘’Yes Be Annem’’ sloganları atacaklardır…

Pekiyi bu planın içeriğinde neler vardır?

Rum basınının açıkladığına göre:

  • KKTC’nin Güzelyurt bölgesi (adanın narenciye ambarı), Kapalı Maraş Bölgesi (bizr zamanlar adanın en gözde turizm bölgesi), Meserya Bölgesi (adanın tahıl ambarı) Rumlara verilecek.
  • Türk tarafı AB’ye katılacak
  • Doğrudan ticaret, doğrudan temas, doğrudan uçuş sağlanacak
  • Akdeniz’deki doğal gaz ortak kullanılacak.
  • Adanın güvenliği NATO’nun şemsiyesi altında olacak.
  • Ülke yönetimini federal başkan, federal konsey üstlenecek…

İşte BM Kıbrıs özel temsilcisinin hazırladığı söylenen ‘’BM’nin 2’nci Tuzak Planının’’ ana maddeleri bunlardır.

Ne kadar kolay değil mi? Kan ve can bedeli ödenerek alınan, 52 yıldır üzerinde ay yıldızlı bayraklarımızın dalgalandığı toprakları ver. Karşılığında ambargolardan kurtul, AB’ye üye ol (hem de daha Türkiye üye olmamışken!)

Bu aklı evvel gevşek federasyoncular ne kadar akıllı değil mi? Her şey onların istediği gibi olacak, tüm tavizleri Kıbrıs Türk tarafı verecek. Nasıl olsa Rumlar AB üyesi, onların kaybedeceği hiçbir şey yok. Ama kazanacakları çok şey var. Hem de rahatları hiç bozulmadan…

Ya Türkler?

Yarım asırdan beri evim, toprağım, vatanım diye belledikleri Güzelyurt’tan, Meserya ovasındaki yerleşim yerlerinden koparılıp nereye gidecekleri belli olmayan yüzbinlerce yurttaşımız ne yapacak? Sanki 1963 hadiseleri yeni baştan yaşanıyor gibi! Evlerinden, topraklarından, yurtlarından koparılmış; yeniden göç yollarına düşmüş gibi…

Böylesi bir teslimiyete kim, hangi siyasetçimiz evet diyebilir?

Bu planın ortaya çıkmasıyla birlikte, hem Türkiye, hem de KKTC yetkililerince gereken açıklamalar yapılmış. Böylesi bir planın asla kabul edilmeyeceği belirtilmiştir.

Türkiye MSB’dan yapılan açıklamada:

‘’Adada kalıcı adil ve sürdürülebilir bir çözüm ancak Kıbrıs Türk Halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsünün teyit edilmesine dayanan iki devletli çözüm temelinde mümkündür’’ denilmiştir.

Kıbrıs’ta gerçeği yansıtan bu açıklama temelinde bir gelişme olmadıkça ne Türkiye, ne de KKTC yetkilileri adada kazanılmış hak ve hukukumuzu yok edecek hiçbir tuzak plana evet demeyecektir.

Şu husus unutulmamalıdır:

Yıllar boyunca Rum mezalimi altında yaşayan, hala insanlık dışı Rum ambargoları ile yaşam mücadelesi veren Kıbrıs Türk Halkı her şeyin farkında, her gelişmenin takibindedir. Bu nedenledir ki, KKTC sokaklarında 22 yıl önce duyulan ‘’YES BE ANNEM’’ sloganları bir kez daha duyulmayacaktır.

İstibdat

Ünsiyet, ülfet ve alışkanlıktan gelen gaflet;

İnsanı çok zaman -farkında olmadan- kör,

Ve sağır durumuna sokar!

Bu ruh hâleti içindeyken insan;

Bakar fakat görmez, işitir ama duymaz!

Bilir, lâkin anlamaz bir hâle bürünür!

İnsan, farkında olmadan bilinçsiz olur!

İdrak edemez / algılayamaz bir hâl alır!

Gaflet içinde oluştan; habersiz bir vaziyet arz eder!

Bu yüzden, zaman zaman silkinip kendine gelmeli.

Ne oluyor bana? Nerdeyim ben? Nasıl bir ortamdayım?

Diye kendini sigaya çekmeli.

Sorgulayıcı bir düşünceye kendini tâbi tutmalı.

Bilinen müspet / olumlu, menfî / olumsuz;

Deyim, terim, tabir, kelime ve sözlerin;

Neye delâlet ettiklerini, nelere ışık tuttuklarını

Ve hangi mânâlara geldiğini canlı tutmalı ki,

Güzel hareketleri yapmaktan geri kalmasın.

Yanlış anlamlardan hareketle zamanını karartmasın.

Meselâ: Kastımız olmasa bile,

İstibdat denilen gâfilâne hareket ve davranışlardan uzak durmalı.

Çünkü istemeden, farkında olmadan ve bilinçsizce istibdat yapabilir;

Tahakküm, zorbalık ve zorla hükmetmiş olabilir,

Keyfî bir muamele yapabilir!

Kuvvetine dayanarak işlediği;

Bu çeşit baskı ve cebirlerden uzak durmalı.

Çünkü, kasıtsız olsa bile istibdat;

Sadece kendi görüş, istek ve arzusuna

Kendini mahkûm etmektir.

Evet, istibdat;

Kötü kullanmaya son derece müsait ve uygun bir zemine bastırarak;

İnsana zulmün temelini attırır!

İstibdat; insanlığın mahvedici ve yok edicisidir.

İstibdat,

İnsanın sefalet derelerinin; aşağıların en aşağısına düşmesini sağlar!

Nitekim, istibdat İslâm Âlemi’ni zillet, hakirlik ve alçaklığa

Ve sefalete / perişanlık ve yoksulluğa düşürttürür.

Garazları ve düşmanlığı uyandırır.

İstibdat, İslâmiyeti zehirler!

Hatta istibdat; her şeye sirayetle / bulaşarak zehirini akıtır!

İstibdat;

O derece ihtilâf ve farklılıkları, müslümanlar arasında meydana getirir ki;

Çeşitli dalâlet / sapık mezhep, grup, parti ve fırkaların meydana çıkmasına sebep olur!

Kaldı ki, istibdat; taklidin de pederidir.

Siyasî istibdatlar; doğmalarına sebep oldukları;

İlmî / bilimsel istibdat çocuklarının da zuhurlarına sebep olurlar!

Böylece, istibdat; İslâmiyeti karmakarışık, düzensiz durumlara sokan,

Her türlü açılımlara kaynaklık eder!