13.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 11

Öcalan ve Dem Parti’nin Beklentileri

Cansu Çamlıbel’in, DEM Parti İmralı Heyeti üyesi, TBMM Başkanvekili Pervin Buldan ile yaptığı kapsamlı röportaj T24’te yayımlandı. Bu röportaj yeni çözüm sürecinin arka planına dair çok önemli detaylar barındırıyor. Röportajda Buldan, İmralı’da Abdullah Öcalan ile yapılan son görüşmelerin atmosferi, devletin ve PKK/DEM/Kandil tarafının beklentileri ve sürecin takvimine dair ipuçları veriyor.  

Röportajda dikkatimi çeken birkaç hususu yorumlamaya çalışacağım.

Öcalan ve DEM Parti’nin takvim olarak birinci önceliği: “Öcalan’ın statüsü” ve “Eve Dönüş Yasası.”

“ÖCALAN’A STATÜ”den kasıt “başmüzakereci” ve “baş aktör” sıfatıyla devletle resmen müzakere eden bir siyasetçi olarak kabul edilmesi. Buldan “Öcalan’ın sıfatının netleşmesi lazım, süreci o yönetiyor ve adı konulmalı” diyor.

Bu statünün hukuki garanti altına alınmasıyla birlikte “özgür çalışma koşulları oluşturulması”, “İletişim hakkı” yani “kendisini birebir topluma anlatması, gazetecilerle, akademisyenlerle, siyasetçilerle… görüşmesi” gibi ilave haklar da isteniyor.

Hukukçular ve devlet aklı, “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış bir terör örgütü liderine resmi “baş müzakereci” statüsü verilemeyeceğini” söylese de Öcalan/Kandil/DEM için bu sürecin bir ön şartı.

Öcalan’a resmi bir statü verilmesi fiilen bütün haklarının iadesi (af) anlamına gelecektir. Bunun Türkiye’de büyük bir infiale yol açacağı biliniyor. PKK ve DEM Parti de bu “hukuki imkansızlığın” farkındadır. Ancak yine de bu “ön şartı” dayatıyor.

Bu yüzden yasa çıkarılması mümkün olmazsa, “başmüzakereci sıfatının devletin belgelerinde ya da TBMM Komisyonu’nun metinlerinde geçmesi” ile fiili bir durum (emrivaki) yaratılması da ihtimal olarak ifade ediliyor.

****

Ancak yasal güvence olmadan Öcalan’la görüşme imkânı verilenler için durumu riskli görüyorlar.

“Süreç nihayete ermezse, ileride Öcalan ile görüşmüş herkes kendini ‘suçlu’ konumunda bulabilir” endişesindeler. Yani İmralı’ya götürülüp, sonra da konuşulanları aktaranların ‘terör propagandasından’ ceza alabileceklerinden” korkuyorlar.

Pervin Buldan’a göre, “kesinlikle böyle bir ihtimal var”: “Biz geçmişte süreçten yargılandık. Sırrı Süreyya Önder ceza aldı, yattı. Selahattin Demirtaş’ın bir davası bununla ilgili. İdris Baluken bugünlerde yurt dışında, 7 yıl yattı bu yüzden.” Yasal anlamda bunların da bir çerçeveye oturtulması lazım. Yoksa hepimiz bundan sonra da yargılanabiliriz” diye korkusunu açığa vuruyor.

*********************************

“Yasalar Öcalan ve PKK İle Hazırlanmalı” imiş

Yasal adımların ikincisi, içinde “Eve Dönüş Yasası” denilen dağdaki PKK’lılara af getiren yasanın da olduğu paket. Özellikle de 200 kişilik üst düzey kadronun ne şekilde döneceğine dair yasal düzenleme önemli.

Buldan’a göre, “Meclis Temmuz’da tatile girmeden yasal düzenlemeler mutlaka çıkmalı.” Ayrıca hazırlanacak yasa taslağının, Meclis’e gelmeden önce, Öcalan ve Kandil’deki üst düzey yetkililer ile görüşülerek olgunlaştırılması gerekiyor.”

Bu cüreti kim verdi bilemiyorum ama Devletin egemenlik hakkının ve yasama yetkisinin bir terör örgütü ile paylaşılması isteniyor.

Pervin Buldan’ın temsil ettiği kesim, “PKK’ye özgü bir seferlik ve geçici bir yasa” olsun istiyor.

Yasalar çıkınca Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın serbest kalacaklarını bekliyorlar.

Sonraki aşamada, milli-üniter T.C. devletini çok ortaklı bir yapıya dönüştürecek, “demokratikleşme paketleri gelsin” istiyorlar.

“Kürt meselesinin kısa bir sürede çözüleceğini beklemek hayalcilik olur. Önemli olan ilk önce Kürt meselesinin çatışma zemininden siyasi ve hukuki bir zemine çekecek yasal adımların atılması” görüşünü dile getiriyorlar.

Bu röportajın verilmesinin arka planında Suriye ve İran’da PKK uzantılarının “kazanımlarından” olan umutlarının boşa çıkması olabilir. Röportaj, Erdoğan’ın -üzerindeki dış baskı azalınca- sürece daha soğuk bakma ihtimaline karşı, bir alan açma çabası olarak okunabilir.

*********************************

Kurucu Öndere Kurucu Parti

Röportajda, Kandil’deki yönetici kadronun bir kısmının çıkacak af yasasından faydalanıp bir sonraki DEM Parti kongresinde parti yönetimine seçilmesi hesapları da yer alıyor. Hatta DEM Parti tüzüğünde ve programında yapılacak değişikliklerle partinin fiilen Öcalan tarafından yönetilecek bir şekilde formatlanacağı da.

Buldan’ın cümlesi açık: “Yeni dönemin siyasal ve toplumsal ihtiyaçlarına yanıt olabilecek ‘KURUCU BİR PARTİ’ için tartışmalar yürütülüyor.”

Anlaşılan, Bahçeli’nin Öcalan için söylediği “kurucu önder” sıfatı sadece terör örgütü kurucusu olmasından değilmiş. Kurulacak devletçiğin önderi için “kurucu bir parti yapısı” da oluşturma hazırlıkları başlamış bile.

Ancak Pervin Buldan “Biz öyle hani kendi başına bir parti değiliz, ittifaklarımız var, bileşenlerimiz var. Tüzük ve program değişikliğine dair bir komisyon çalışmasının önümüzdeki haftalarda başlayacağını düşünüyorum” diyor.

DEM Parti siyasetinde “feshedilmiş” denilen silahlı terör örgütünün ve liderinin ağırlığının hala net bir şekilde hissettirildiği çok açık değil mi?

*********************************

ORTADOĞU’DA YENİ DENGELER VE PKK TALEPLERİ

Öcalan, “Ortadoğu’daki düzenin 1923’te kurulduğunu, 2026 yılında ise bölgenin yeniden dizayn edileceğini ve bu denklemde Kürtlerin kendi birliğini (Kürdistan birliği) kurması gerektiğini” savunuyor.

Öcalan’ın bu tezi, PKK/KCK şemsiyesinin kendisini sadece Türkiye’nin bir iç meselesi olarak değil, “bölgesel bir aktör” olarak pazarlama stratejisine dayanıyor.

Oysaki sahada PKK uzantıları ciddi kayıplar verdi. Suriye’de PYD/YPG 2026’da büyük toprak kaybı (%80’e varan) yaşadı ve Şam yönetimi ile entegrasyonu kabul etti. Buldan, “Suriye’de Kürtlerin kazanımları konusu muhtemelen yeniden tartışmaya açılacak” umudunda olsa da bu sadece bir temenni.

Türkiye için Suriye’de “dış tehdit” algısı zayıfladı,

İran’da PJAK savaşın içinde etkisiz ve kazançsız kaldı.

Öcalan’ın “Kürtler artık hiç kimsenin koçbaşı olmayacak” sözü Suriye ve İran’da ABD’den umduğunu bulamamasının sonucudur.

Eğer ABD ve İsrail’in İran’daki planları tutmaz, İran rejimi ayakta kalır ve PJAK hiçbir etki yaratamazsa; Öcalan’ın “1923 düzeni yıkılıyor, yeni denklemde yer kapmalıyız” şeklindeki stratejik okuması boşa düşmüş olur.

Bu yeni denklemde Türkiye’deki süreç, “eşitler arası bir diyalog veya bölgesel bir mutabakat” olmaktan çıkar.

Bir terör örgütünün Türkiye devletine şart dikte etmesine izin verilmemeliydi. Köşeye sıkışmış, dış desteklerini yitirmiş bir örgütün muhatap alınmasının artık gerekçesi de kalmamıştır.

Bu şartlarda 2. çözüm sürecinin de anlaşma ile sonuçlanma ihtimali giderek azalıyor.

Emeklilik mi?

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, Kent Konseyi Emekli Meclisi’ndeyim. İki haftada bir yapılan toplantıda en az kırk kişi var. Başkanın belirlediği gündem maddeleri üzerinde, arzu edenler görüşlerini bildiriyorlar, teklifler sunuyorlar.

Toplantılarda konuşulanları iki ayrı kefeye koymak mümkün: Yük alan, yük olan… Bu toplantıda yük olan kefesi biraz daha ağır bastı, bana göre zaman israf oldu. Yük almak isteyenlerin teklifleri, yöneticileri zorlayacak nitelikteydi. Zaman gösterecek, emeklilerin, kendilerini bu ülkenin kıymetli sermayesi olarak kabul ettirmeleri yine kendi ellerinde. Değer üreten, değer veren, değer görür. Yaratılış yasasıdır, bu.

Emekli, emek sahibi kişi demek. Bu ülke insanına yıllarca emek verip belirli bir hizmet süresi bitiminde kişilerin devlet ve toplum nezdinde kazandığı yeni statüye “emekli” deniyor.

Emeklilik, bir yükseliş yani terfi midir, bir iniş yani tenzil midir? Emekliler ülkemizde toplumun yükü müdür yoksa yük alan kesimi midir? Emekliler, son kullanma tarihi geçtiği halde bir türlü atmaya cesaret edemeyip dolapta sakladığımız ilaç misali evin arka odasında beklemeye mahkûm ettiğimiz kişiler midir, yoksa inci üreten istiridye misali, her çözümsüzlük zamanında istişarelerine müracaat ettiğimiz hazineler, ak saçlı bilgeler midir?

Ben de sosyal statüde bir emekliyim. Kendime emekliliği hiç yakıştıramadım. Toplumdaki emekli algısı beni hep rahatsız etti. Sosyal medyada, kendimi “Aktif Emekli Edebiyat Öğretmeni” diye tanıtmayı tercih ettim. Bir de “Hür general” sıfatını ekledim. Atalet, boş ve beleş yaşamak, hayat algıma uygun değil. “İnsan, yaşatmak için yaşamalı.” derim hep. Bu iddiamla çelişemem. Kimseye yük olmamalıyım. Bana yaşama sevinci veren her gün, ödenmiş borcumdur. “Yap bir iyilik, at denize” prensibimden taviz veremem. Kimseye faydamın olmadığı bir gün, benim için kayıp gündür. “Kırk yıl ben bu milletin çocuklarına hizmet ettim, artık siz bana hizmet edeceksiniz, bu benim hakkımdır” beklentisine girme utancını yaşamak istemem. Hak yok, vazife vardır. Son durak, kara toprak; insan toprağa yatarak ve çürüyerek değil, yıpranarak ve ayakta girmeli derim. Emekliliği her türlü sorumluluktan azade, bir konfor dönemi olarak düşünemiyorum.

Eskiden “emekli” kelimesi biraz itibarlıydı. Mahallede bir emekli varsa ona danışılır, fikri alınırdı. Politikacılarımız, sözde demokrasiyi yaşatmak adına hem bu sözcüğü hem de emeklileri itibarsızlaştırdılar. Erken emeklilik ve yaşa takılanlar meselesi…

Şimdi ise emeklilik, kişiler için hayatın kenarına çekilmek, toplum gözünde hayatın bir köşesine atılmak gibi algılanıyor. Biraz sessiz, biraz görünmez… Hatta bazen fark edilmeden.

Emekliler, bu ülkenin sessiz mimarlarıdır. Kimisi öğretmendir, bir nesil yetiştirmiştir. Kimisi işçidir, bir fabrikanın duvarına emeğini katmıştır. Kimisi memurdur, yıllarca devleti ayakta tutan çarkın dişlisi olmuştur. Ama gel gör ki, emeklilikte çoğu zaman kendini “idare edenler kulübü”nün fahri üyesi olarak bulur.

Yine de emekliler pes etmez. Türk insanının garip bir direnci vardır. “Şükür” kelimesiyle kendine bir denge kurar. Torununun bir gülüşü, bütün ekonomik tabloları kısa süreliğine unutturur. Küçük bir bahçede yetişen bir çiçek, insanın içini koca bir umuda çevirir.

Belki de emeklilik, insanın kendine kaldığı en gerçek dönemdir. Ama işte tam da bu yüzden, daha insanca yaşanmayı hak eder.

Düşünün… Bir ömür çalışmış bir insan, hayatının sonbaharında hâlâ “Acaba bu ay nasıl geçecek?” diye düşünmemeli. Emeklilik, hayatta kalma mücadelesinin uzatması olmamalı. Bir insanın, dinlenmeyi en fazla hak ettiği dönemde, en çok hesap yapması oldukça tuhaf. Etkin ve yetkin yöneticiler bu tuhaflığı gidermeli.

Mesele sadece maaş değildir. Mesele, değer meselesidir. Bir toplumu güçlü yapan şey, gençlerinin potansiyeli kadar yaşlılarının huzurudur.

Türkiye’de emekli olmak bazen biraz hüzündür, biraz sabırdır, biraz da ince bir tebessümdür. İnsan hem güler hem düşünür.
Şükreder, içinden “Biraz daha iyi olabilirdi” der.

Ve belki de en çok şunu hisseder: Hayat boyu koşmuş bir insanın, sonunda biraz maddi ve manevi değer görme hakkı vardır.

Hayat, dönme dolap… Herkes bu dolabın içinde…

Her Yasal Olan Hak Helal Değildir

Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mustafa Bozbey’in tutuklanarak görevden alınmasının ardından bu belediye de CHP’den AKP’ye geçti.

AKP Sözcüsü Ömer Çelik olayı şöyle değerlendirdi: “Belediye Başkanının yargısal süreçler neticesinde görevden alınmasından sonra anayasanın, yasaların öngördüğü demokratik mekanizma işledi. Orada Cumhur İttifakı’nın adayı, Cumhur İttifakı’nın oylarını ve bağımsızların oylarını alarak milletin verdiği irade neticesinde bu sonucu elde etti.”

Milletin seçtiği onlarca muhalif belediye başkanlarını yargı kararı ile gözaltına alacak veya tutuklayacaksınız ve yerine ya AKP’den birini seçtirecek veya kayyım atayacaksınız ve buna da “millet iradesinin neticesi” diyeceksiniz.

“Son iki yılda görevden almalar, kayyım atamaları ve parti değişiklikleriyle toplam 85 belediye el değiştirmiş. 19 belediye başkanı tutuklu yargılanıyor.”

Bu kadar hoyratça yapılan antidemokratik uygulamaları savunanlara rahmetli Alev Alatlı’nın o sarsıcı uyarısını hatırlatmak gerekir:

“Her yasal olan hak helal değildir. Asıl olan helalleşmektir. Yasaların boşluklarından yararlanıp elde edilen kazanımlar, şeklen hukuka uygun olsa da vicdan terazisinde kul hakkıdır.”

Aslında iktidar kanadının uygulamaları yasaların boşluklarını kullanmaktan da ötedir. Kul hakkı iktidar partilerine farklı, muhalefete farklı hukuk (muhalefete göre “düşman hukuku”) uygulanmasından kaynaklanıyor.

İktidar partilerinin belediyelerinde sanki hiç yolsuzluk yapılmıyor gibi -“parsel parsel şehri satanlar, “metal yorgunluğu” gerekçesiyle görevden alınanlar da dahil- yargılanmıyorlar. Çok istisnai yargıya taşınan olaylarda da gözaltı ve tutuklama olmadan yargılanıyorlar. Hatta şaibe iddiaları çıkan muhalif belediye başkanları iktidar partisine geçince yargılanmaktan kurtuluyorlar.

Muhalif belediye başkanları ise hemen görevden alınıyor, derhal gözaltı veya tutuklama uygulanıyor. Oysa ceza hukukunda -masumiyet karinesi gereği- “asıl olan tutuksuz yargılamadır, tutuklama istisnai bir tedbirdir.” Herkes yargılanabilir ancak bu temel hukuk kuralına uyulması gerekir.

Alev Alatlı’nın muhteşem bakış açısına göre, onbinlerce hatta milyonlarca seçmenin iradesinin bir imza ile yok sayılması, sadece idari veya yargısal bir tasarruf mudur, yoksa tarihin en büyük ‘kul hakkı’ operasyonları mıdır?

Eğer bir karar, kanun maddelerine uygun kılıfına uydurulmuşsa ama halkın vicdanında derin bir yara açmışsa, orada “yasal bir zulüm” ve devasa bir “kamusal kul hakkı” doğmuş demektir.

****

Yargı kararları ile kul hakkı yemenin bir başka versiyonu uzun tutukluluk süreleridir. Suçsuzluğu kanıtlanana kadar geçen yıllar, geri getirilmesi imkânsız olan bir “ömür hırsızlığıdır”. Yargının bir sopa olarak kullanılması, bireyin en temel hakkı olan özgürlük hakkının ihlalidir.

Mesela İBB Davasında Mahkemenin açıkladığı “azami” hedef süre 12 yıldır. “Delil karartma” ve “kaçma riski” olmadığı halde tutuklu yargılanan insanlar 12 yıl sonra beraat ederlerse çalınan yılları kim geri verebilir? Uzun tutuklamalar telafisi imkânsız birer hak ihlalidir.

*********************************

TÜİK KULANILARAK İHLAL EDİLEN MİLYONLARIN KUL HAKKI

Yeniçağ’da Remzi Özdemir’in yazdığı gibi, “Kur’an’da ‘ölçüyü doğru tutun’ denir. Bu ifade yalnızca teraziyi kastetmez. Ölçmek dediğiniz şey; bugün ekonomide veri üretmektir, istatistiktir, rakamdır.”

Bu konuda görevli olan kurum TÜİK yani Türkiye İstatistik Kurumudur. TÜİK’in enflasyon rakamları halkın hissettiği rakamlardan da İTO ve ENAG rakamlarından da çok düşük çıkıyor.

Ancak maaşlar, emekli aylıkları ve ücret artışları TÜİK verilerine göre belirleniyor. Daha kötüsü “maaş artışları çoğu zaman gerçekleşen enflasyona göre değil, hedeflenen enflasyona göre yapılıyor. Yani birkaç teknokratın masa başında koyduğu hedef, milyonların cebine girecek parayı belirliyor.”

“Eğer enflasyon düşük gösteriliyorsa, bu durum ücretliden, emekliden, dar gelirli vatandaştan çalınan görünmez bir pay anlamına” geliyor.

TÜİK verileri üzerinden yapılan maaş düzenlemeleri, sadece bir istatistik hatası değildir. Milyonlarca insanın kul hakkının ihlal edilmesi, sofrasındaki ekmeğin sistematik olarak küçültülmesidir.

*********************************

CEBİMİZDEKİ GÖRÜNMEZ ELLER

Hazine Garantili Projeler: “Devletin cebinden 5 kuruş çıkmayacak” diye yaptırılan Hazine Garantili Projelerin maliyetleri çok yüksek ve taksitleri uzun yıllar sürmektedir. Bunlar, sadece bizim değil, çocuklarımızın ve henüz doğmamış çocukların gelecekteki haklarının bugünden ipotek altına alınmasıdır. Geçmediğimiz köprülerin, gitmediğimiz yolların bedelinin nesiller boyu vergilerle ödenmesi; sadece bu neslin değil, gelecek nesillerin de kul hakkını yemek demektir.

Vergi Adaletsizliği: Dolaylı vergilerin (KDV, ÖTV) ağırlığı nedeniyle asgari ücretli ile holding sahibinin temel ihtiyaç maddelerinde aynı vergiyi ödemesi, alt gelir grubunun sırtına yüklenen haksız birer yüktür.

Kamuda İşe Alımlar: Yazılı sınavda (KPSS) Türkiye derecesi yapan gençlerin, mülakatlarda elenerek yerlerine düşük puanlı “tanıdıkların” alınması, bir gencin sadece işini değil, gelecek umudunu ve emeğini çalmaktır.

Çift veya Çok Maaşlı Bürokratlar: Milyonlarca genç işsizken veya asgari ücretle hayata tutunmaya çalışırken, bir bürokratın huzur hakkı adı altında 3-4 farklı yerden maaş alması, kamu kaynaklarının adil dağıtılmamasından kaynaklanan bir hak ihlalidir. Milletvekillerinin emekli maaşları, sağlık vd giderleri de bu kapsamda değerlendirilmelidir.

Rant Odaklı İmar İzinleri: Yeşil alanların, kıyıların ve ormanların kişiye özel imar planlarıyla ranta açılması; sadece bugünkü insanların değil, o bölgedeki tüm ekosistemin ve gelecek nesillerin yaşama alanı hakkını elinden almaktır.

*********************************

UYARIMDIR!

Yukarıda açıkladığım “kul hakkı” ihlalleri aslında yürürlükteki hukukumuza da aykırıdır. Ancak güçlü iktidarlar bazen kendini kanunlarla sınırlı görmeyebilir. Kanunları uygulayacak idari ve yargı birimleri üzerindeki etkilerini kullanarak yasaları uygulamaktan kaçınabilir.

Ülkemizde mevcut iktidar “İslamcı” diye tanınıyor. Belki ilahi kanunlara saygıları daha fazladır düşüncesiyle hak ihlallerini “kul hakkı” kavramı üzerinden açıkladım.

İslam inancında “kul hakkı”, ilahi adaletin en hassas çizgisidir. Allah “Her şeyi affedebilirim ama kul hakkıyla huzuruma gelmeyin” diyor.

Kul hakkına girenlere sesleniyorum: Eğer ahirete ve hesap gününe inanıyorsanız, hak ihlallerini ortadan kaldırın ve milyonlarca hak sahibinden helallik alınız. Yoksa ilahi affın kapısının kapalı olduğunu hatırlatırım.

Statüko Unutkanlıktan Beslenir

Fizikte bazı sistemler vardır: Dışarıdan bakıldığında tamamen sakin görünürler. Ne bir hareket vardır, ne bir değişim. Sistem dengededir. Ama bu denge, gerçek bir kararlılık değildir. Sadece, sistemin salınım yapacak enerjiyi kaybetmiş olmasıdır.

Statüko da benzer şekilde mevcut düzenin değişmeden devam etmesidir. Ama daha önemlisi: artık kimsenin onu değiştirmeyi ciddi ciddi düşünmediği bir haldir.

Statüko kendini zorla değil, hatırlanmayan alternatifler sayesinde korur. İnsanlar bastırıldığı için değil, başka bir şeyin mümkün olduğunu unuttuğu için statükoya razı olurlar.

Çünkü bir düzeni sürdürmenin en etkili yolu, ona karşı çıkmayı yasaklamak değil; alternatifleri görünmez kılmaktır.

Bu unutkanlık, sönümlü bir sistem gibi çalışır. Başlangıçta güçlü tepkiler vardır: itirazlar, tartışmalar, değişim talepleri… Ancak zamanla bu salınımlar azalır. Enerji kaybolur, sistem sakinleşir. Ve sonunda hareket ortadan kalkar. Bu durgunluk, sağlıklı bir denge değil; enerjisini yitirmiş bir sistemin sonucudur.

Unutkanlık ise farklı düzlemlerde işler.

Toplumlar geçmişin “daha iyi” olup olmadığını değil, bir zamanlar farklı ihtimallerin de var olduğunu unutur. Kurumlar zayıfladığında, her nesil yeniden başlıyormuş gibi davranır.
Birikim kaybolur, süreçler tekrar eder. Ama en kritik dönüşüm bireysel düzeyde yaşanır: Belki de en ilginç olanı, insanın bir zamanlar itiraz ettiği şeylere nasıl bu kadar kolay alışabildiğini fark etmemesidir. Bu noktada statüko dışsal bir yapı olmaktan çıkar, içselleşmiş bir dengeye dönüşür.

Fizikte metastabil (yarı-kararlı) sistemler vardır: Aslında daha kararlı bir durum mümkündür, ama gerekli enerji eşiği aşılmadığı için sistem bulunduğu halde kalır.

Statüko da böyledir. Daha iyi ihtimaller vardır, ama onları hatırlayacak ve zorlayacak enerji yoktur. Bu yüzden statüko, baskıyla değil, hafıza kaybıyla ayakta durur.

Hatırlamak veya farkındalık ise sadece bir zihinsel faaliyet değil, sistemi yeniden harekete geçirebilecek tek kuvvettir. Bu yüzden mesele sadece değişim istemek değildir. Asıl mesele, değişimin mümkün olduğunu hatırlamaktır.

Çünkü bir toplum, sorunlarını değil ihtimallerini unuttuğunda, çözüm aramayı da bırakır. Ve unutulan her ihtimal, statükonun biraz daha kökleşmesi demektir.

Unutmayalım ki, en tehlikeli sistemler, kaotik olanlar değildir. En tehlikeli sistemler, artık kimsenin hareket beklemediği sistemlerdir.

Kıbrıs’ta Neler Oluyor?

Kıbrıs adası tarihin her döneminde Türkiye’nin gündeminde olmuş, buradaki gelişmeler yakinen izlenmiştir.

Özellikle 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtıyla başlayan süreç ve sonrasında yaşananlar, adada kurulan KKTC’deki gelişmeler Kıbrıs’a olan ilgimizi daha da arttırmış, devletinin sınırları içinde özgürce yaşama kavuşan yurttaşlarımızın gelecek beklentileri bizleri daima ilgilendirmiş, ilgilendirmeye de devam etmektedir.

Öncelikle Kıbrıs ata yadigârı vatan toprağıdır. Bunun altını kalın çizgilerle çizmek gerekir. Günümüzde unutulmaması gereken en önemli husus da bu ada ‘Mavi Vatan dediğimiz Doğu Akdeniz’deki’ son kalemiz, bizi uluslararası karasulara bağlayan çıkış kapımızdır. Kıbrıs, Lozan’da kurulan Türk-Yunan dengesinin mihenk taşıdır.

Bu nedenle orada yaşanan her olay takip edilir. Gerekli olduğunda da Ana Vatanın yardım eli tereddüt etmeden uzatılır.

Böylesi bir yazıyı kaleme almamın nedeni bu öncelikleri hatırlatmamın yanı sıra esas olarak son bir ay içinde adada yaşananlara değinmektir.

Şimdi yaşananlara kısaca bir bakalım:

Nisan ayı Rum tarafı için önemlidir. Çünkü 1 Nisan tarihi 1955 onlara göre direniş ve kahramanlık örgütü ama esasında kurulduğu tarihten itibaren ada Türklerine kan kusturan yaptığı toplu katliamlarla Türklere bir nevi soykırım uygulayan EOKA terör örgütünün kuruluş yıl dönümüdür.

Bu eli kanlı terör örgütünün kuruluş yıl dönümü bu yıl her zamankinden daha coşkulu kutlanmış; başta GKRY Cumhurbaşkanı Hristodulis olmak üzere, Rum Ortodoks kilisesi başpapazı, parti liderleri, STK’lar ve tabii ki Yunanistan yönetimince bu örgüt hakkında övgü dolu mesajlar yayınlanmış, anma toplantıları, yürüyüşler yapılmıştır. Kutlamalar öylesine abartılmıştır ki, sokaklara da taşan bu törenlerde ilkokul öğrencilerine dahi EOKA marşı söyletilmiş, adanın Türklerden kurtarılması yeminleri edilmiştir.

Konu bununla da sınırlı kalmamış, Lefkoşa Türk kesiminin Yiğitler burcu bölgesi Rum Vandalları tarafından taşlanmış, havai fişekler atılmıştır.

Bu akıl dışı gösterilere KKTC hükümetince gerekli protestolar yapılarak bu taşkınlık BG’ne iletilmiştir. Ancak Rum tarafınca barış müzakerelerinin yeniden başlaması talep edilirken öte yandan ada tarihinin bu eli kanlı terör örgütüne övgüler düzülmesi de oldukça anlamlıdır.

KKTC tarafında yaşanan gelişmeler hayat pahalılığının artması yönünde olmuş. Hükümetin hayat pahalılığı değişikliği yasa tasarısını meclise getirmesi üzerine sendikalar genel grev çağrısı yaparak protestolar sokağa taşınmış, KKTC meclisi önünde arbede yaşanmıştır.

KKTC de devlet memurları, işçi ve emekliler ayda bir hayat pahalılığı ödeneği almaktadır. Hükümet bir yasa tasarısı ile bu uygulamayı sınırlamak istemektedir.

Bunun üzerine sendikalar ayaklanmış, genel grev çağrısı yapmıştır. Protestolar hala devam etmekte, 13 Nisan pazartesi günü halk yeniden sokağa davet edilerek meclis önüne hükümeti protestoya çağrılmaktadır.

Bu gelişmenin yanı sıra muhalefet partisi CTP Lefkoşa milletvekili Doğuş Derya mecliste yaptığı konuşmada hükümeti eleştirerek; ‘’Sizin yaptığını EOKA bile yapmadı’’ demek cüretini göstererek siciline yeni bir kara leke daha eklemiştir. Çünkü bu milletvekili her yasama döneminde yapmış olduğu kışkırtıcı söylemleri ile bilinir. Daha önceki dönemlerde de KKTC’nin kuruluş yıl dönümü olan 15 Kasım törenlerini eleştirmiş, o gün yapılan kutlama törenlerindeki ‘sevinç gösterilerini gürültü yapılıyor, trafik tıkanıyor’ diye nitelendirerek rahatsız olduğunu belirtmiştir.

Bu satırlardan bu vekile sormak isterim:

‘’Hükümete sizin yaptığınızı EOKA bile yapmadı’’ derken ne söylediğinizin farkında mısınız? KKTC meclis sıralarında aynı ortamı paylaştığınız iktidar üyelerini EOKA terör örgütü ile nasıl eşdeğer görürsünüz? Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır? Sizin yapmış olduğunuz her protesto açıklaması bir provokasyondur; bunu artık herkes biliyor. Ama bu defa çok ileri gittiniz. Derhal yeni bir açıklama ile hükümetten özür dilemelisiniz.

ABD-İran savaşı nedeniyle adanın güneyindeki üslerine gelen Rum kesimince davet edilen ülkelerin savaş gemileri hala burada varlığını sürdürmektedir. Adanın garantörlük ve güvenlik anlaşmasına aykırı olarak burada bulunan ülkelerin varlığının ne zaman sona ereceği bilinmemektedir. Ancak bu gayrı yasal durumun bir an önce sona ermesi öncelikle Rum tarafının menfaatine olacaktır. Zira önümüzdeki dönemde Kıbrıs müzakerelerinin yeniden başlaması gündeme geldiğinde, bu savaş gemilerinin neden geldiği, neden hala orada bulunduğu Türkiye tarafından sorgulanacak bu gemiler bölgeyi terk etmeden yeni bir görüşme ortamının mümkün olmayacağı belirtilecektir.

BM genel sekreterin Guterres’in görev süresi 31 Aralık 2026 da sona erecektir. Bu göreve yeni bir genel sekreter atanmadan Guterres Kıbrıs müzakerelerinin yeniden başlamasını arzulamakta, bu yönde çalışmalar yapmaktadır.

Ancak yeni bir müzakerenin başlayabilmesi Rum tarafının tutumuna bağlıdır. Bunu da önümüzdeki dönemde yaşanacak gelişmeler gösterecektir.

Değerli dostlar;

Nisan ayı Kıbrıs adası için turizmin başlama mevsimini gösterir. Adanın tüm güzellikleri bu aydan itibaren tüm adayı sarmalar. Özellikle KKTC’ye gelecek olan turistler bahar ayı ile birlikte adanın tüm güzelliklerine ulaşırlar. Bunun için sokakların sakinliği çok önemlidir. Hele ki İran-Lübnan-Filistin üçgeninde yaşanan savaş nedeniyle turizm rotası bu adaya çevrilmişken KKTC de yaşanan sendikal gösterilerin bir an önce son bulması, hükümetin de halkın talepleri doğrultusunda karar alması önemlidir.

Turist gezip görmeye geldiği ülkede huzur ister, emniyet arar. Bunu gözetmek ve sağlamak her kesimin öncelikli görevi olmalıdır.

Her yıl Yunan adalarına defalarca giden yurttaşlarımıza da seslenmek istiyorum. Bu yıl özellikle KKTC’ye gidiniz. Oradaki güzelliklerin farkına varınız. KKTC sadece kumar ve deniz demek değildir. Kıbrıs Türk insanının yaşam biçimi başlı başına bir kültür, görülmesi yaşanması gereken ayrı bir lezzettir.

Bu yıl Yunan adalarında sirtaki oynamak yerine gelin ata yadigârı vatan toprağımızın kültürel zenginlikleri ile tanışın. KKTC kültürü size kucak açmış bekliyor.

Unutmayınız;

Yunan adalarında harcayacağınız her avro bizlere karşı kullanılacak silah alımına giderken KKTC de harcayacağınız her lira KKTC’nin gelişimine katkı sağlayacaktır.

Türkiye’nin Bölünme Riski Azaldı mı?

2015 yılında kaleme aldığım, “İki Bin Devletli Bir Dünya” başlıklı yazıda, Prof. Dr. Anıl Çeçen’in verileriyle bazı tespit ve öngörüleri ortaya koymuştum:

Yirminci yüzyıla geçerken dünyada sadece yirmi devlet vardı. Yirmi birinci yüzyıla geçerken iki yüz civarında devlet ortaya çıktı.

Yirminci yüzyıl içinde gerçekleşen üç büyük dönüşüm sayesinde, imparatorluklar parçalanarak ulus/milli devletler ortaya çıktı. Yeni siyasal yapılanmalarla devlet sayısı on misli arttı.

Bazı uzmanlar, küresel emperyalizmin hedeflerine göre iki yüz devletin yeterli olmadığını, geçen yüzyılda olduğu gibi devlet sayısının on misli daha artırılması yani 2000 devletli bir dünya olması gerektiğini ileri sürmekte.

Devlet sayısının artması mevcut ulus/milli devletlerin bölünmesiyle mümkün olabilecektir. 

Alt kimlikleri ve etnik grupları ön plana çıkaran mikro milliyetçilikler batı kapitalist sistemi tarafından kışkırtılacaktır. Var olan ulus devletler parçalanarak dünyanın her bölgesinde yeni eyalet devletçikleri oluşturulacaktır.

Bu geçişi sağlamak için Ulus devletlerin dışa açılmaları teşvik edilmekte, etnik gruplar ve cemaatler büyük para imkânları ile desteklenmektedir.

Daha sonraki aşamada dünya haritasında yer alan küçük eyalet devletleri, kıtalar düzeyinde ya da büyük bölgesel oluşumların çatısı altında kurulacak makro devletler yapılanmasının içinde bir araya getirilecek.

Sonunda, iki bin eyalet devleti bir dünya konfederasyonu çatısı altında birleştirilecek. Böylece yüzyıllardır ultra zenginlerin hayal ettiği sınırsız, gümrüksüz bir dünya devleti yapılanmasına geçilecek.

****

Bu planı açıkladıktan sonra şu soruları sormuştum:

Suriye ve Irak’ta ortaya çıkan IŞİD, El-Nusra, PYD vs. örgütler nereden çıktılar ve nasıl bir devlet gücüne eriştiler?

Irak’ta Barzani’ye niye Özerk Kürdistan kurduruldu?

PKK neden meşrulaştırılmaya çalışılıyor?

7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, neden “ülkenin 8 eyalete bölünebileceğini” söylemişti?

Turgut Özal’a “Federasyonu tartışalım, Türk dediğin nedir ki?” dedirten etken ne idi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan (Başbakan iken) neden “Türkiye Eyalet Sisteminden Korkmamalı” demişti?

Şimdi sormaya devam edelim:

ABD Büyükelçisi Barrack niye “Osmanlı millet sistemine dönün, sizin için en iyisi eyalet sistemi” telkini yapıyor?

R.T. Erdoğan son dönemde neden “Türk- Kürt- Arap birlikteliğinden” bahsediyor?

Devlet Bahçeli neden Öcalan’a “kurucu önder” diyor, “Kürt ve Alevi Cumhurbaşkanı yardımcıları olsun” istiyor?

Çünkü, “200 devletten 2000 eyalet devletçiğine” geçiş hedefi, aslında bugün Suriye, Türkiye ve İran üzerinden yürütülen operasyonun nihai ekonomik ve siyasi gayesidir.

*********************************

ABD’nin 130 Yıllık Projesi

Emekli Amiral İlker Güven’in ortaya çıkardığı ve Arslan Bulut’un aktardığı belgeye göre, Amerikan 54. dönem Kongresi’nin 31 Ocak 1896 tarihli gizli kararı özetle şöyleydi:

Osmanlı devleti, Hıristiyan eyaletler olarak kabul edilerek ABD’nin atayacağı ABD vatandaşı bir temsilci vasıtası ile yönetilecekti. Bu temsilci hem İstanbul eyaletinin hem de ülkenin başkanı olacaktı. Ülkenin adı Türkiye Birleşik Devletleri olacaktı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut bölgeleri, sınırlarla ayrılacak bu bölgeler, Hıristiyan eyaletleri kabul edilip Hıristiyan gücünün Türkiye Birleşik Devletleri adında toplanması sağlanacaktı.”

Bu eyaletler 16 taneydi ve Trakya, Bitinya, Misiya, Lidya, Karya, Likya, Pamfilya, Ermeniya, Antakya, Mezopotamya gibi adlar verilmişti.

Bu, tam olarak bir “Türksüz Türkiye” projesi olarak yorumlanmaktadır.

ABD’nin bu 130 yıllık projesi de Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve Yahudilerin vaat edilmiş topraklar hayalinden ilham alan Büyük İsrail Projesi (BİP) de “2000 Devletli Dünya” Projesinin birer parçası olarak düşünülebilir.

Küresel sermaye önünde milli devletlerin en büyük engel olduğunu biliyor, bu yüzden “parçala-yönet” değil, “ufala-yönet” sistemine geçmek hesapları yapıyor.

*********************************

Savaşla Değil, İkna ve Emrivaki ile…

ABD/İsrail ittifakının saldırılarına karşı İran müthiş bir direnç gösterdi. İran’ın 40 günde çökertilememesi ve ateşkesin gelmesi, yukarıda bahsi geçen projelerde tıkanmaya yol açtı.

Eğer İran direnmeseydi veya başarılı olamasaydı, Türkiye’nin hedefte olduğuna kuşku yoktu. İran Türkiye’yi korumuş oldu. Ülkemiz için dış tehlike askeri ve jeopolitik olarak (İran kalkanı sayesinde) azaldı.

Ancak bu noktada, ABD/İsrail, küresel sermaye ve “2000 devletli dünya” projesini güdenler Türkiye planlarından vazgeçmeyeceklerdir.

Özellikle İran tecrübesinden sonra, Türkiye gibi derin bir devlet geleneği ve yüksek milli refleksi olan yapının direncini kırmak için savaş yöntemi yerine İkna/Emrivaki yöntemlerini uygulamaya çalışacaklardır.

Türkiye’de “2. Çözüm Süreci” veya “Terörsüz Türkiye” gibi adlar altında yürütülen “yeni anayasa”, “eyaletleşme” veya “anayasal vatandaşlık” tartışmaları ile kitleler ikna edilmeye çalışılacaktır.

****

Bu konuda geçmişe göre en büyük risk iktidarın dayandığı dindar ve milliyetçi kitlelerin biat kültürüdür. Bunların çoğunun liderine (Erdoğan ve Bahçeli’ye) sadakati “mutlak güven” üzerine kurulu.

“Liderim yapıyorsa bir bildiği vardır” mantığı, “Türksüz Türkiye” gibi yapısal tehditleri görünmez kılar.

Liderine biat eden kitleler, vatanın elinden kayıp gidişini bir ‘stratejik hamle’ sanarak izleyebilir. “Yeni anayasanın” uluslararası sermayenin mülkiyet ve sömürü haklarını garanti altına almak için istendiğini anlayamaz.

Milli devletin temel direkleri (üniter yapı, anayasa, ortak kimlik) bizzat bu kitlelerin eliyle veya tepkisizliği ile sökülebilir.

“2000 devletli dünya” projesini kurgulayanlar ve Türkiye’yi eyaletlere bölüp yönetmek isteyen dış güçler için iç direncin kendi rızasıyla teslim edilmesi en ideal ve külfetsiz yöntemdir.

İran bu tuzağa düşmediği için direnebildi.

Türkiye’de ise milli refleks sandığa hapsedildiği ve halkın uyanıklığı yok edildiği için büyük anayasal değişiklikler veya idari dönüşümler (eyaletleşme ve bölünme adımları) kitlelerin sessiz onayıyla geçebilir.

Küresel projenin (İran örneğinde olduğu gibi) dışarıdan askeri güçle yapamadığını, Türkiye’de “ikna” ve “emrivaki” ile yapma riski her zamankinden daha büyüktür. Uyanık olmak zorundayız.

Acı Kaybımız…

Kocaeli Devlet Hastanesi eski Başhekimi Kulak Burun Boğaz mütehassısı, Ocağımızın üyesi merhum Dr. M. Şefik Postalcıoğlu’nun sevgili eşi; Orhan, Melike ve Merve Postalcıoğlu kardeşlerin anneleri, Barış ve Eliz’in anneanneleri (emekli ebe) Zeynep Postalcıoğlu (67) Kocaeli Devlet Hastanesi’nde vefat etmiştir.

Merhumenin cenazesi 10 Nisan 2026 Cuma günü, Cuma namazına müteakiben, Başiskele Bahçecik Damlar Mahallesi Camii’nden ebediyete uğurlanacaktır.

Değerli hemşerimize Allah’tan rahmet, kederli ailesine, yakınlarına ve sevenlerine baş sağlığı dileriz.

Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

Kocaeli Aydınlar Ocağı

Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Beyi Anma Mesajı

Milli Şehit Kemal Beyin Son Sözleri:

“… Sizlere yemin ederim ki, ben masumum, son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna deniyorsa kahrolsun böyle adalet! Çocuklarımı asil Türk Milleti’ne emanet ediyorum…”

“Fertler ölür millet yaşar”

“…Kabir taşım, hamiyetli Türk ve Müslüman kardeşlerim tarafından dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır: Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in ruhuna fatiha!…”

Gözünü kin ve nefret bürümüş Ermeni komitacılarının ve onları destekleyen ülkelerin tertip ve oyunlarıyla İngilizlere yaranmak için, Damat Ferit Hükümeti’nin gayretleriyle 10 Nisan 1919 tarihinde, Beyazıt Meydanı’nda haksız yere idam edilen Milli Şehit Kemal Beyi şehit edilişinin 107. Yılında saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz. Ruhu şad, mekanı Cennet olsun.

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı
Prof. Dr. Mustafa E. Erkal