5.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 11

Türk Milliyetçilerinde Zihniyet Değişimi

Türk milliyetçiliği fikri bu milletin kurtuluş reçetesidir. Ancak bu reçetenin kurtuluşumuza ilaç olması için fiili milliyetçilik gereklidir. Şu an Türk milletinin ve unutulmasın ki, beş bin yıllık tarihi süreç içerisinde Türk örf ve adetleriyle, töreleriyle milli benliğini / milli kimliğini oluşturmuş, Kur’an’ın kültürüyle beslenerek kıvam bulmuş, yaklaşık bin yıllık Anadolu kültürü ekseninde, değişik Türkmen ağırlıklı boylara/ etnisitelere haiz Anadolu insanı, bu kültür sarmalında egemen olan tek millet olmuştur.
Anadolu halkı, değişik milletlerden oluşan Osmanlı’nın dağılması sürecinde yaşanan tecrübeler sonucu, bağımsızlığını kaybetmesi noktasında Çanakkale Savaşları Kahramanı Başbuğ Mustafa Kemal’in ve kadrosunun öncülüğünde/ önderliğinde işkâlcı ülkelere karşı verilen amansız savaşlar sonucu bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni kuruyor. Diğer bir ifadeyle, Mustafa Kemal’in oluşturduğu ordu, o bin yıllık Anadolu Kültürünün kültür genlerini taşıyan Anadolu halkıydı; adı Türk Milletiydi.

*
Milli bütünlüğümüzün önemi ekseninde, Türk milletinin bir ağaç gibi kökünden, bedenine, bedeninden dallarına, dallarından yapraklarına kadar birlik ve beraberlik içinde yaşamaya, ağaç gibi dik durmaya her zamankinden daha çok ihtiyacı var.
Zenginiyle fakiriyle, köylüsü şehirlisi, bürokratı işadamı, eğitimcisi sporcusu ile bu ağacı birlikte sulayacak, birlikte koruyacağız.
*
Bunu herkes iyi anlamalıdır, anlamayanlar kafasına iyice sokmalıdır. Bir kısmı hariç Türk Milliyetçilerinde kafalar değişmiştir; o bir kısmına da milliyetçi değil milliyetçi geçinen veya milliyetçilikten geçinenlerdir. Çünkü Milliyetçilik, ancak vicdanı ve fikri hür, dik durabilen aydın kişiler için bir seçenektir.
Bir sürelik hastalık ve nekahet döneminden sonra Türk milliyetçiliği en başta ortaya çıktığı şekilde, aydın, entelektüel, bilime açık fikir sistemi haline dönüşmüştür/dönüşmektedir.
*
Gerçek Türk milliyetçileri bakış açısını güncellemiş, beyinlerdeki seti yıkmıştır. Uzun zamandır beklenen ve kaçınılmaz noktaya gelinmiş, halen zorbalıkla var olmaya çalışan statükocu zihniyet zayıflamış hatta kaybetmiştir. Türk milliyetçileri şu anda her ne kadar dağınık görünseler de değişerek gelişmecilik, yenilikçilik güçlenmiştir/ güçlenmektedir.
Bilimsel deyimle “paradigmalar değişmiştir”
*
Artık kimse bu hareketi ve hiç bir mensubunu kerameti kendinden menkul kişilerle, kafasına göre yönetemeyecektir. O iş bitti, geçmiş ola artık.
Şimdilerde parti kurup tek adamcılık, lidercilik oynayan zevat da akıları varsa bunun farkına varır, o sevdadan vazgeçer, kadro hareketi ve yönetişimle topluma hitap ederler.
*
Bu durum sosyolojik olarak kaçınılmaz bir gelişmeydi ve bu duruma direnenler sadece vakit ve güç kaybettirmekten başka bir işe yaramadılar.
Bu sosyolojik dinamizm sadece bize özgü değil, her topluluğun, hareketin, ideolojinin doğasında olan bir durumdur. Eğer böyle olmasaydı dünyada hiçbir gelişme olmazdı. Dolayısıyla sanki her zaman kötü bir şeyler oluyormuş, ya da olacakmış vehminde olanların, tarihte örneği bilmem kaç milyon defa yaşanmış olan değişime direnç gösterip kaybedenler sınıfında olmaktan başka şansları olamaz.
Bütün tarihi tecrübeler göstermiştir ki değişime ve gelişime dirençte ısrar edenler hiç kimseye yenilmeseler bile, sadece zaman haklarından gelir ve tarihin çöplüğünde silik bir yazı olmaktan öte gidemezler. Hatırlananlar ise bir şeyleri değiştirebilenlerdir sadece.
Bu gerçekleri sadece milliyetçilerin hamisi olduğunu sanan birileri değil, onların yerini almaya niyetlenen yeni kişiler de özümsemek zorundadır. Onlar da çok iyi anlamalıdırlar ki bu değerler dizisi değişiminden dolayı bu saatten sonra kendileri de bu hareketi ve mensuplarını kafalarına göre yönetemezler. Hele hele geçmişte olduğu gibi “biat etmiş kurşun askerler” olacağını umarlarsa büyük hayal kırıklığına uğrarlar.
*
Türk milliyetçiliğinin yeni önderleri ve kadrolar ilerleme kaydedip başarı sağladıkları oranda sözleri dinlenir, etkin olurlar. Liderlik payesi başarılı oldukları sürece kendilerine verilir. Aksi durumda ise onlar da paçalarından tutulup aşağı indirilir. Yani “tek adamcılık” bitmiştir.
Başarılı olmanın tek yolu, yetenekli insanlarla yönetişim ve takım çalışmasından geçecektir.
Şu anda dağınık gibi görünen, toparlanmamaları, atalet içinde olmaları için her türlü tezgâh, tuzak, sahte yapılar ve kumpas kurulan gerçek Türk milliyetçileri ise birlikte görevdeşlik üretmenin yolunu bulacaktır. Entelektüel düşünce dünyasında beslenen, enerji biriktiren bu insanlar ve de yeni kuşak gençler bir anda bir araya gelecek ki birileri “nerede hata yaptık” diye düşünmeye bile fırsat bulamayacaktır…

İfadesi Zor Duyuşlar

Parktayım.

Çevremdeki ağaçların yaprakları yavaştan hışırdıyor.

Dalları sallanıyor.

Hafiften serinletici ve ferahlatıcı bir esinti,

Yanlarında olan insanların;

Tatlı tatlı hoş vakit geçirmelerini sağlıyor.

Sohbet eden insanların yanında;

Onları ister istemez dinleyen biri olan ben,

Daha fazla dayanamayarak:

“Ey insanlar! Dedim.

Epeydir birbirinizle konuşuyor, hem – hâl oluyorsunuz.

İyi hoş, ben de sizi dinlemek zorunda kaldım.

Fakat bu konuşmalardan,

Biraz rahatsız oldum!

Müsaade ederseniz,

Söze karışmak istiyor ve diyorum ki:

‘Ey insanlar!

Sessizce, sizleri ister istemez dinleyen, çevrenizdeki ağaçlar;

Demek istiyorlar ki:

El insaf be canlar!

Durmadan, ha bire konuşuyorsunuz!

Bir kere bile, biz ağaçları dinlemek istemiyorsunuz!

Hazır buraya kadar gelmiş iken, lütfen bir nefes alıp

Biraz da bizi dinleseniz ne olur?

Üstelik bizler boş konuşmuyor, boşuna çene çalmıyoruz!

Hâl diliyle her birimiz Yaratanı anıyor,

O’nu bildiğimizi dünya âleme arz ediyor;

O değiliz ama O’ndan olduğumuzu

Ve böyle de devam edeceğimizi

Tekrarlayıp duruyoruz.

Bizleri ve zikrimizi duyduğunu bildiğimiz için,

Bundan sonsuz bir lezzet alıyor

Mânen mest oluyor;

Allah’tan Allah’a sığınmanın,

O’nunla tatlı söyleşilerde bulunmaktan

Aldığımız manevî şevk, meserret ve sevincimizi

Dile getirmenin manevî sarhoşluğu ile

Ser-mest oluyor;

O’ndan O’na sefere çıktığımızı

Ve bu yolculuğun hiç bitmeyeceğini

Bildiğimiz için,

Sevincimize pâyân olmadığının

Hazzını duyuyor, hissediyor

Ve ifadesi zor bir atmosferde;

Soluklandığımızı bilmenizi istiyoruz

Vesselâm.’ ”

Asr Suresi

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğünün hazırladığı Kur’an’dan önemli bir ayet olan Asr Suresi’nin öğrettiği hakikatler üzerinde bir yazı. Evrensel boyutta ihtiyacımız olan önemli bir konu.
*
Kur’an-Kerim’de kısa ama muhteşem anlam içerir. Asr Suresi’nin bizlere öğrettiği birinci hakikat, zaman bilincidir. İnsan, zamanla sınırlı bir varlıktır. Yüce Rabbimiz, surenin hemen başında “Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyandadır.” buyurmuştur. Zamanı insana şahit tutmuştur. Zira insana verilmiş en büyük nimetlerden biridir zaman. Dünyamızı güzelliklerle tezyin ederek ahiretimizi kazanmamız için bizlere emanet edilen en kıymetli hazinedir zaman. Bu emaneti hoyratça tüketmek, şuursuz ve sorumsuzca beyhude bir ömür geçirmek mümine asla yakışmaz. Bu, insan için en büyük hüsrandır.
*
Asr Suresi’nin bizlere öğrettiği ikinci hakikat, iman nimetinin önemidir. Yüce Rabbimiz, yarattığı insanın ziyanda olmaktan, hüsrana uğramaktan kurtulmanın ilk şartının iman etmek olduğunu haber vermiştir. Zira imansız geçen bir hayat, zararın en büyüğüdür. İman ise kalbin hayır ve güzelliklere, hak ve hakikate yelken açmasıdır. Kelime-i şehadeti, kelime-i tevhidi gönülden söyleyen bir mümin, küfre karşı imanın; batıla karşı hakkın; zillete karşı izzetin; zulme karşı adaletin yolunda yürüyeceğine dair kendisine ve Rabbine söz vermiştir.
Kötülüklerin değil, iyiliklerin yanında olacağını kabul etmiştir.
*
Asr Suresi’nin bizlere öğrettiği üçüncü hakikat, Salih amel bilincidir. Rabbimiz, bizi ebedi hüsrandan, imanımızla birlikte Salih amellerimizin kurtaracağını bildirmiştir. Salih amel, imanın davranışlara yansımasıdır, eyleme dönüşmesidir. İmanın hayat bulmasıdır.
Bizi Rabbimizin rızasına ulaştıracak her bir söz ve eylem, Salih ameldir. Nasıl ki ihlâsla yoğrulmuş olan namazımız, orucumuz, zekâtımız, haccımız birer Salih amelse her türlü imkânımızı insanlığın hizmetine sunmak da Salih ameldir. Mazlumlara, mağdurlara, kimsesizlere, yetimlere el uzatmak Salih ameldir.
Göremeyenin gözü, işitemeyenin kulağı, tutamayanın eli, yürüyemeyenin ayağı olmak Salih ameldir. Huzurumuza, kardeşliğimize, değerlerimize sahip çıkmak Salih ameldir. Kötülüğe engel olma ve iyiliği hâkim kılma gayreti Salih ameldir.
Hadis-i şerifte geçtiği üzere insanlara eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırmak Salih ameldir.
Kısaca Salih amel, uygun amel demektir. Bu uygunluk, amelin Allah’ın rızasına, insanın fıtratına ve toplumun maslahatına uygun olmasıdır.
*
Asr Suresi’nin öğrettiği ve bizi ebedi hüsrandan kurtaracak dördüncü hakikat, her daim hakkın yanında yer almaktır. Birbirimizi hak ve hakikate yönlendirmektir. Hem kendimizi hem de kardeşlerimizi batıl, yalan, hile, fitne ve fesadın karanlıklarından korumaktır. Rabbimizle, çevremizle, kâinatla ilişkilerimizde ne pahasına olursa olsun doğruluk ve istikametten ayrılmamaktır.
*
Asr Suresi’nin öğrettiği beşinci hakikat ise, Hak yolda sabrı kuşanmaktır. Birbirimize sabrı tavsiye etmektir. Ancak unutulmamalıdır ki sabır, batıla katlanmak değildir. Bilakis sabır, hak ve hakikat yolunda sebat etmektir.
*
Hutbeyi dinlerken namaz ibadetimizin omurgasını oluşturan Fatiha Suresi’nin de anlamı üzerinde düşünüyordum ve beynimde canlanan tablo:
Eğer hakiki imana haiz olmaya çalışıyor isek işlenen Asr Suresi ve Fatiha Suresi hayatımızın yol haritasını eksiksiz tamamlamış olduğunu görme durumundayız.
İmanın hayat bulması noktasında insan nötr olamaz, olmaya hakkı yoktur. İmanın insanı insan adına insanlık adına yaşayan canlı çevre adına dünyayı güzelleştirme imar etmekle yükümlü aksiyoner olmak zorunluluğu ile baş başadır.
*
İmanın insanı zulmete uğramış sömürünün her çeşidine maşa yapılmış insanı ve insanlığı bu zilletten kurtarmak için reaksiyoner olmakla mükelleftir.
Namaz ibadeti imanın insanını özgürleştirmek adına insanın insana biat etmesini yasaklar, insanın sadece Rab olan yaratıcısını tanımak, sadece Yaratıcısına biat etmek, sadece Yaratıcısından talep etmekle mükellef kılınmıştır.
İmanın insanı, imanın hayatla buluşması sürecinde insanı ve insanlığı her türlü biattan ve sömürüden, zilletten koruyacak enstrümanları Kur’an’ın bütününde, Hz. Peygamberin sünnetinde, uygulamalarında görebilir.
*
Namaz ibadetinde yapılan rükün ve secde bu manada bir baş kaldırı değil midir?
Kur’an, imanın insanı için bir hayat kılavuzu olduğuna göre o insan insanı merkeze alacak, onurlandıracak her türlü sömürüye karşı koruyacak önlemler üzerinde çalışmakla mükelleftir. Bu çalışmanın esaslarını Kur’an’dan, Hz Peygamberin hayat anlayışında ve uygulamalarından hareketle formüle edebiliriz:
*
“Şura/istişare/meşveret (ortak akıl)– liyakat( ihtisas)/ işin ehline verilmesi– Adalet’’ kavramlarından mürekkep bir formül. Bu formülde geçen terimlerin altını Kur’an’ın dünyevi ayağıyla dolduran rejimlerin oluşturduğu toplum hayatı insanını mutlu edecektir, kurduğu devletini güçlü yapacaktır.
Bu, Kur’an’ın muhatabı insana Kur’an’ın yüklediği sorumluluktur. Din’in anlamlarından başlıca biri de adalet kavramıdır. Bu anlamda “devletin dini vardır ve bu dinin diğer anlamı adalettir, tasarruflarda hesap verebilirliktir, kamuya verilen hizmet adına denetime açık olmaktır.’’
*
Hz. Peygamberin Devlet Başkanı olarak formüle ettiği idare sistemini günümüze uyarladığımızda yönetimde karşılaştığımız formül;
“Hukukun üstünlüğüne dayanan Laik, Demokratik Parlamenter Sistem’’dir. Birbirini tamamlayan ‘’Yasama-Yargı-Yürütme’’organları’’
Bu sistemi hangi İslam ülkelerinde görebiliyoruz? Eksiğiyle görebildiğimiz Türkiye var.
Hıristiyan dinine mensup Batı Avrupa Ülkelerine bakın; Hz. Peygamberin idarede uyguladığı anılan formülü en ileriye taşımış olduklarını görüyoruz bir medeniyet projesi donanımıyla.
*
İnsan, yaşadığı dramlarla dolu tarihi süreçlerden günümüze insanı/ insanlığı onurlandıracak arayışlar içerisinde hep var olmuştur; dinlerle var olan bu insan bedeller ödeyerek dini inançlarından yararlanmaya çalışmıştır.
Ve insan onurunu önceleyen rejim arayışlarında insan hemcinsiyle savaşarak, ağır bedeller ödeyerek olduğu kadarıyla hürriyetini elde edebilmiş, adına ortak aklı önceleyen ‘’Demokratik Parlamenter Sistem’’ dediği insani bir rejime kavuşabilmiştir.Diğer bir ifadeyle Asr ve Fatiha sürelerinin olabildiğince hayata geçirilişini, imanın hayat bulmasını açık ve net olarak görmekteyiz.
*
Batı uygarlığından çarpıcı bir araştırmayla dersimizi alalım:
2010’ da George Washington Üniversitesinin Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde hazırlanan ve Global Economic Journal isimli dergisinde yayınlanan “Economic İslamicity İndex’’ başlıklı makalede, ekonomik ilerleme, devlet yönetimi, insan ve politik haklar ve uluslar arası ilişkiler konularındaki uygulamalar dikkate alınarak, ülkelerin yönetim a anlayışları, İslam’ın temel ilkeleriyle mukayese edilmiş. Makaleye göre:
Kur’an’ın ortaya koyduğu değerlere uygun yaşayan ülkelerin başında İrlanda, Danimarka ve Lüksemburg geliyor. Türkiye71, Suudi Arabistan 91, İran 139, Pakistan 145. Sırada yer alıyor.
Makalede değerlendirilen 208 ülke arasında yönetim anlayışı Kur’an’a ve İslam’ı ideallere uygun olduğu belirtilen ilk otuz ülke içerisinde Müslüman bir ülke yer almıyor. Yani 208 ülkenin ilk otuzunun, Müslüman ülkelerden daha Müslüman’ca yaşadıkları ortaya çıkmış durumda.
Pek çok açıdan eleştirilebilir ama Batı Uygarlığı ortaya ne koydu diyebilmek için öncelikle kendimiz nerede duruyoruz sorusuna vereceğimiz yanıt çok önemli.
İslam ülkeleri olarak insanlığa ne verdik ve hangi evrensel projeyle dünyanın karşısına çıktık özeleştirisi bizi bir adım ileriye taşır.
Yukarıda verilen kapsamlı araştırmaya göre Kur’an adıyla Müslüman’a sunulan dünyevi ve uhrevi İlahi Hayat kılavuzu hazinenin neresindeyiz sorusu içtenlikli yanıtını bekliyor.

Verem Dispanserimiz ve Dr. Cemal Ilgazlı

“Sağlık gibi dost, hastalık gibi düşman, açlık gibi acı yoktur”

Verem, geçen yüzyılın en önemli hastalıklarından biridir. 1950’lerde bile ölüm sebepleri arasında ilk sıralarda yer almıştır. Eski çağlardan beri bilinen bu hastalığa, hekimlerin üstadı Hipokrat “phytisis” (erime-tükenme) demiştir. Bakteriyel bir enfeksiyon olup, 1882’de Robert Koch bu mikrobu bulup göstermiştir. 1921’de BCG adı verilen aşısı bulunmuş; 1940’lardan sonra da bu bakteriye etkili ilaçlar bulunup kullanılmaya başlanmıştır. Aşının bulunması önemli bir korunma sağlarken, bu ilaçlar sayesinde verem hastalığı tedavi ve kontrol edilebilir hâle gelmiş ve korkulu rüya olmaktan çıkmıştır.

Ülkemizdeki verem savaşında ilk dernek, Dr. Besim Ömer Paşa’nın 1918’de kurduğu Veremle Mücadele Osmanlı Cemiyeti’dir.

BCG Aşısı Üretimi 1927’de Başladı

Cumhuriyet’in kuruluşu ile ilk verem savaş dispanseri İstanbul’da açılmış; 1924’te de Heybeliada Sanatoryumu hizmete sokulmuştur. Bu sanatoryum daha sonra büyütülerek verem tedavisinde ülkemizin bilinen, şöhretli bir adresi olmuştur. İzmir’de Dr. Behçet Uz’un veremle savaş cemiyeti ve benzeri derneklerin yurt geneline yayılması, bu hastalıkla mücadelede önemlidir. Ülkemizde BCG aşısı üretimi 1927’de başlamıştır. Her 25 bin nüfusa bir dispanser açılıp hizmete sokulması, aşılama ve bu hastalığın takip-tarama hizmetlerinin bu dispanserlerle yapılması, verem ile mücadelede başarılı olunmasını sağlamıştır. Hastalığın tedavisinde yeni imkânların bu dispanserler ve hastanelerdeki verem pavyonları ile sanatoryumlar vasıtasıyla Sağlık Bakanlığı tarafından ücretsiz yapılması, verem savaşında ülkemizi dünyaya örnek bir ülke hâline getirmiştir.

İzmit Verem Savaş Dispanserimizin temeli 1945’te atılmış ve 1948’de hizmete girmiştir. Tepecik Mahallesi İnönü Caddesi No: 88’deki bu dispanser hâlen aynı adreste hizmetini sürdürmektedir.

Kemal Öz’den Abdullah Özkırklar’a

Burası Verem Savaş Derneği üzerinden yapılmış olup belediye başkanı Kemal Öz, derneğin Başkanıdır. Sonraki başkan Leyla Atakan’dır (1957-1968). 2002’ye kadar Diş Hekimi Erten Okançay dâhil 6 değişik hemşerimiz bu görevi üstlenmiştir. 2002-2012 yıllarında gazeteci Orhan Balcı’nın babası Necdet Balcı, 2012-2021 yıllarında ise Ali Ayaz, şimdi de Abdullah Özkırklar derneğin başkanıdır. Kocaeli’mizde verem savaş çalışmaları hâlen sağlık müdürlüğümüzce 3 dispanser ile yürütülmektedir. İzmit Dispanseri Derince, Körfez, Kandıra ve Kartepe ilçelerine; Gölcük Dispanseri Başiskele ve Karamürsel’e; Gebze Dispanseri ise Dilovası, Darıca ve Çayırova ilçelerine de hizmet vermektedir.

Hastalık Azalınca Pek Çok Yer Kapandı

Verem hastalığı eski yaygınlığını kaybettiği için birçok dispanser ve sanatoryum bu sebeple kapatılmıştır. Bu adresler, sağlık tarihçemiz ve şehirlerimizin geçmişi yönü ile ayrı bir öneme sahiptir. Bu nedenle buraların yıkılıp yok edilmeden, kimliğine uygun yeni düzenlemeler ile bakım ve tamirleri yapılıp yaşatılmaları sağlanmalıdır.

Dr. Cemal Ilgazlı, 1948’de İzmit Dispanseri’ne hükümet tabibi olarak gelmiştir. Kendisi 1910 Sapanca doğumlu olup, babasının geldiği yer olan Çankırı sebebiyle Ilgazlı soyadını almışlardır.

1940’ta hekim, 1942’de dahiliye uzmanı olmuş ve ilk olarak İstanbul Büyükada’daki Özel Dr. Musa Kasım Sanatoryumu’nda 2 yıl çalışmıştır. Röntgen kullanma sertifikası da olan Cemal Ilgazlı, muayenehanesinde halkımızın “ayna” dediği bu imkân ile daha güvenli teşhis ve tedavi hizmetleri sunmuştur. 1967’de emekli olup muayenehane hekimliğine devam etmiştir. Bazı kurum hekimlikleri yanında, 1966’da kurulan Kocaelispor’un 2. başkanlığı ve 1973-74 yıllarında Tabip Odası başkanlığı vardır.

Hastaların ‘Cemal Baba’sı

Evi ve muayenehanesi İzmit’in tam merkezinde, Alemdar Caddesi ile eski demiryolunun kesiştiği köşededir. Kolay bulunur ve ulaşılır bu kapı, her gün ve saat çalınabilir özelliktedir. O, hekimliğinin sorumluluk bilinci ile kendisinden hizmet isteyen herkesin derdine derman olmaya çalışmıştır.

Yoksul ve imkânı kısıtlı hastalarına da ilgi ve şefkatini esirgemeyen, gerektiğinde ilaç ve yol paralarını bile cebinden karşılayan özelliği ile şehrimiz insanından “Cemal Baba” lakabını almıştır.

50 yılı aşkın süren bu aktif hekimliğini, 1999 depremi sonrası muayenehanesini kapatarak bırakmıştır. 2009 yılında vefat etmiş olup Sapanca’ya defnedilmiştir.

Oğlu ve Torunu Da Hekim

Üç evladından Ahmet Ilgazlı, hekimliğin özel hayatı yok sayan şekli sebebiyle hiç istememesine rağmen hekim olmuş, Kocaeli Tıp Fakültesi’nin göğüs hastalıkları hocalığından emeklidir. Kızları Aydan Ilgazlı mimar, Nilüfer Yılmaz mühendistir. Torunu Ece Ilgazlı da hekimdir. Cemal Ilgazlı’nın şu sözleri çok anlamlıdır:

“Seviyorsan insanı, yoktur noksanın senin. Bu dünyada çok işin var senin. Sevmiyorsan insanı, çoktur noksanın senin. Bu dünyada ne işin var senin?”

Bu dispanserimizde Dr. İhsan Kurtbarlas ve Dr. Hüseyin Karadeniz isimli hekimlerimiz de çalışmış olup, bunlar hakkında detaylı bilgiye ulaşamadım. 1982’den 2010 yılına kadar göğüs hastalıkları uzmanı Dr. Filiz Becerik buranın sorumlu hekimidir. 2011-2014 yıllarında Dr. Mustafa Uzar, 2014’ten beri Dr. Ahmet Zorlu koordinatör hekim olarak çalışmaktadır.

Bu dispanserimiz, 2025 yılında rapor ve muayene olarak 9 bin müracaata cevap vermiştir. Dijitalgrafi şeklinde 8 bin ve cilt testi olarak da 1000’den fazla kişiye hizmet üretmiştir. Dr. İrfan Kaynar da ikinci bir hekim olarak burada çalışmaktadır.

Verem Hala Ciddi Hastalıktır

Verem hastalığı eski yaygınlığını ve korkutucu özelliğini kaybetmiş olsa da hâlâ ciddi bir hastalıktır.

Uzun süren öksürük (iki haftayı aşkın), terleme ve sebebi belli olmayan zayıflamalarda verem de düşünülmeli ve mutlaka hekime başvurulmalıdır. Teşhis konmuş ise tedavisi 5-6 ay gibi uzun sürmekte ve mutlaka dikkatle uygulanmalıdır. Bulaşıcılığı tedavi ile kısa sürede kaybolur. Aşısı önemli bir koruyucu unsur olup, doğumun ikinci ayında zorunlu aşı olarak uygulanmakta olup ihmal edilmeden yaptırılmalıdır.

Bir zamanlar insanlarımızın korkulu rüyası olan bu verem hastalığı savaşında emeği geçen sağlık ordumuzun vefat edenlerini minnet ve rahmetle anarken; sağlara iyilikler dilerim.

Sağlıkta olunuz.

Verem Dispanserimiz ve Dr. Cemal Ilgazlı

İzmit Verem Savaş Dispanseri’nin 1950’li yıllardaki ilk hali. İnönü Caddesi üzerinde yine aynı yerde bulunan bina yine mimari olarak mevcut durumu koruyor. Yollar ise o zaman parke kaplı.

Verem Dispanserimiz ve Dr. Cemal Ilgazlı

Verem Savaş Dispanseri’nin iki hekimi Dr.Ahmet Zorlu ve Dr. İrfan Kaynar dispanser giriş kapısında birlikte görülüyor.

Verem Dispanserimiz ve Dr. Cemal Ilgazlı

Dr. Cemal Ilgazlı, ilimizin sembol hekimlerinden birisiydi. 50 yılı aşkın bu kent insanına şifa dağıtan Cemal Ilgazlı, yardımseverliği, fakir babası olması nedeniyle ‘Cemal Baba’ lakabıyla bilinirdi.

Verem Dispanserimiz ve Dr. Cemal Ilgazlı

İzmit’in eski belediye başkanlarından Kemal Öz, derneğin ilk başkanıydı. Büstü bugün dispanser girişinde yer alıyor. Derneğin şimdiki başkanı olan Abdullah Özkırklar, Kemal Öz büstünün önünde.

Dinde Şeklin Özü Tüketmesi

“Dinler yasaklar üzerine kurulur, ancak dindarlar tarafından ritüellerle tüketilir.”

Bu sözü İlahiyatçı-yazar Ayşe Sucu’nun sosyal medya paylaşımından aldım. Ayşe Sucu dinler tarihinin belki de en derin ancak üzerinde en az konuşulan trajedisini bu tek cümleye sığdırmış.

Ritüel inancın şekilsel ve kurallaşmış uygulamalarıdır.

Önce “ibadet” ile “ritüel” ayrımını netleştirmemiz gerekiyor. Bizler genellikle ibadet denilince namaz, oruç, zekât, hac, kurban kesme gibi eylemleri anlarız. Oysa Kur’an bunları “nüsuk” (ritüel/şekilsel uygulamalar) kategorisinde değerlendirir.

İslam, birtakım ritüeller toplamından ibaret bir din değildir; aksine hayatın tamamını ibadetleştiren bir dindir.

Gerçek manada ibadet; tüccarın dürüstlüğüdür, işini kaliteli yapmaktır (salih amel), zalim idareciler karşısında hakkı söylemektir. Bugün inancı şekle hapsedenler, ibadeti ahirette köşk veya huri kazanmak için yapılan bir “tüccar hesabına” ya da psikolojik bir meditasyon seansına indirgemiştir.

Oysa mazlumların ahı göğü inletirken bir köşede doksan dokuzluk tespih çekmek, haksızlığa karşı dilsiz şeytan olup “pasif ve miskin” bir itaatkâr vatandaşa dönüşmek ibadet değildir.

İbadet bir duruştur; haksızlığa, yolsuzluğa ve yoksulluğa isyan etmek, kölelikten özgür insan olmaya yükselmektir.

Ancak insan psikolojisi, zor olan bu “ilkeli duruşu” değil, egoyu okşayan şeklî ritüelleri (nüsuk) sever. Çünkü içinizde büyütmediğiniz kibri, rüşvete uzatmadığınız eli veya devletlüler karşısında eğmediğiniz başı kimse alkışlamaz. Oysa görünür ritüeller kişiye anında belli kesimlerde bir itibar kazandırır.

Asıl amacı insanı yalandan, kul hakkından ve kibrinden koruyacak birer “manevi kalkan” olmak olan ritüeller; zamanla işlenen günahların, liyakatsizliğin ve çiğnenen adaletin, kul haklarının üzerini örten birer örtüye dönüşür.

**********************************

Akıl ve Ahlakı Kovup Nasıl Şekle Teslim Olduk?

Türk toplumu olarak dinin ruhunu ve evrensel ahlakı bir kenara bırakıp, bu kadar “şekilci ve ritüel odaklı” bir din anlayışına nasıl evrildik?

Aslında bizim inanç genetiğimizde din, asla salt şekilsel bir ritüeller bütünü değildi. Bizler; İmam Maturidi’nin aklı ve sorgulamayı daha çok merkeze alan, İmam-ı Azam’ın kuralların sadece lafzına (harfine) değil, amacına (gayesine) odaklanan o muazzam felsefesiyle yoğrulmuştuk. Bizim kurucu medeniyetimizde akıl, vahyi anlamanın anahtarıydı; din ise şekil değil, ahlak, adalet ve vicdan demekti.

“Amel (ritüel), imanın şartı değildir” diyen o engin hoşgörü, toplumsal barışımızın çimentosuydu.

Fakat tarihimizde yaşadığımız o büyük eksen kaymasıyla; aklı, felsefeyi ve kuralların ardındaki asıl gayeyi (maksadı) arayan bu zihniyet, yerini nakilci ve şekilci bir anlayışa bıraktı. Resmi inancımız “Hanefi” kalsa da medreselerimiz ve zihniyetimiz zamanla aklın rolünü Maturidilik kadar geniş yorumlamayan Eş’ari ve aklı dışlayan, sadece ezbere ve şekle odaklanan Selefi kalıpların içinde eridi.

Dinin özündeki felsefe, ahlak ve akıl buharlaşınca; geriye sadece kuralların dış kabuğu, yani “ruhsuz ritüeller” kaldı.

İşte “dışı Hanefi ama içi Eş’ari veya Selefi” olan bu zihniyet, ahlakı değil şekli kutsayan bugünkü yozlaşmanın tarihi tohumlarını attı.

**********************************

Vicdanı Susturmanın Bilimsel Açıklaması (Bilişsel Çelişki)

Aklını ve ahlaki pusulasını kaybedip ritüellere tutunan zihniyet psikolojideki “Bilişsel Çelişki” kuramıyla açıklanabilir.

“Zihnimiz, inandığı değerler ile eylemleri arasındaki tutarsızlığa tahammül edemez.” Bir yanda “dindar ve iyi bir insan olma” iddiası, diğer yanda liyakatsiz birini kayırma, kamunun malına el uzatma veya işçisinin hakkını gasp etme gerçeği vardır. Birey bu vicdan azabını dindirmek için ahlakını düzeltmek yerine, kolay olanı seçip telafi edici eylemlere (ritüellere) yönelir. Görünen ibadetlerin sayısını artırdıkça, içindeki ahlaki çürümenin üzerini örteceğine inanır.

Bu psikolojik illüzyonun ve şekilciliğin en ağır faturasını ise bugün devlet idaresi ve hukuk sistemi ödemektedir.

İnandığı dinin en büyük günah saydığı “iftira” ve “yalan şahitlik” mekanizmalarıyla siyasi rakiplerin tasfiye edildiğini, yargı erkinin bir sindirme aracına dönüştürüldüğünü içten içe bilen bir kitle, bu dehşet verici kul hakkı tablosuna nasıl dayanır? İşte bilişsel çelişki tam burada devreye girip zulme kutsal bir kılıf diker: “Bunu yüce bir dava için, bizimkilerin bekası için yapıyorlar.”

Kendi gücünü korumak adına devletin imkanlarını şahsileştiren, makamlara liyakatli isimler yerine “bizden” dedikleri yetersizleri getiren anlayış; Makyavelizm’e abdest aldırmaktan başka bir şey yapmamaktadır.

Adliye koridorlarında masumların hayatlarının kurgu iddialarla karartılmasına sessiz kalıp, hemen ardından ibadethaneye koşarak adil olan Tanrı’ya yakarmak, insani yozlaşmanın işaretidir. Hiçbir ritüel, bilerek bükülen hukukun ve kasten karartılan bir hayatın vebalini temizleyemez.

**********************************

Gençler Ahlaksız Dindarlığa Tepkili

Tüm bu çelişkilerin, riyakârlığın ve şekle hapsolmuş “ahlaksız dindarlığın” en net gözlemcisi ise gençlerdir. Yeni nesil, safları doldurmak, belirli günlerde oruç tutmak, umreye gitmek veya kılık kıyafetle aidiyet bildirmekte olan büyüklerinin sımsıkı sarıldığı bu ritüel kalkanını görüyor ve reddediyor.

Sürekli inançtan bahseden ama adaleti büken bir profil yerine; ritüellerle ilgisi olmayan ama hukuka, dürüstlüğe ve liyakate inanan seküler bir zemine kayıyorlar.

Sonuçta haksızlığa, yolsuzluğa ve kumpaslara destek veren, bunları yapanların gücünü artıran herkes, inandığını iddia ettiği o İslami ve evrensel ilkelere karşı gelmektedir.

Yarattığımız bu adaletsiz ve şekilci düzeni değiştirmek için mucizeler beklemeye gerek yok. Çözüm, o sarsıcı ilahi uyarıda, Kur’an’ın inananlara yaptığı o muazzam özeleştiri çağrısında gizlidir: “Ey iman edenler, iman edin!”

Çünkü ahlakın bittiği yerde ritüeller birer maskeye, adaletin bittiği yerde ise devlet bir enkaza dönüşür.

20 Temmuz 1974 Barış Harekâtı’nın 52. Yılında Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

1974 yılına gelindiğinde Kıbrıs adasında Türkler için yaşam, artık bir direniş mücadelesine dönüşmüştü. 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, iki eşit halkın ortaklığını temel alıyordu. Ancak kısa sürede Rum tarafı bu ortaklığı bozmaya, adayı “Enosis” yoluyla Yunanistan’a bağlamaya çalıştı. 1963’teki Kanlı Noel saldırılarıyla başlayan süreçte, Türk köyleri basıldı, kadın-çocuk demeden insanlar katledildi. BM gözetimindeki ateşkes kararlarına rağmen, Türk halkı silahsızlaştırılırken Rumlar sürekli silahlandı. Ada, Rum şovenizminin denetimindeki bir terör coğrafyasına dönüştü.

15 Temmuz 1974’te Yunan cuntası destekli Nikos Sampson darbesiyle “Enosis” hedefi fiilen devreye sokuldu. Bu gelişme, Türkiye’nin garantörlük hakkını kullanmasını meşru ve zorunlu hâle getirdi. 20 Temmuz 1974 sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri, adada yaşayan Türk halkının can ve onur güvenliğini sağlamak için Kıbrıs Barış Harekâtı’nı başlattı. Harekât, yalnızca Türkler için değil, adanın tümü için bir iç savaşın ve kanlı diktatörlüğün önüne geçmiştir.

Bu süreçte Batı dünyası – başta ABD ve Avrupa ülkeleri – hem Türkiye’nin haklı müdahalesini görmezden geldi hem de Rumların ihlallerini örtbas etti. Türkiye’ye yönelik silah ambargoları, siyasi baskılar ve BM’deki yanlı kararlar bu çifte standardın en somut göstergeleri oldu. Ne Rum saldırganlığına ciddi bir tepki verildi, ne de Türk halkının yaşadığı soykırım düzeyindeki ihlaller ciddiyetle ele alındı.

Tüm bu baskılara rağmen, Türkiye kararlı duruşunu sürdürdü ve Kıbrıs Türk halkının güvenliğini sağladı. 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ilan edilerek adadaki Türk varlığı siyasal bir kimliğe kavuşturuldu. Her ne kadar KKTC uluslararası alanda tanınmasa da, demokratik kurumları, eğitim sistemi, sağlık altyapısı, kültürel gelişimi ve Türkiye’nin desteğiyle oluşan ekonomik yapısıyla ayakta duran bir devlet hâline gelmiştir.

Bugün KKTC; Doğu Akdeniz’in istikrarı, enerji güvenliği ve Türk milletinin onuru açısından vazgeçilmez bir unsur olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak AB başta olmak üzere Batılı kurumlar hâlâ Rum tarafını meşru devlet olarak tanırken, Türk tarafına yönelik izolasyonları sürdürmekte ve çözüm çabalarında tarafsızlıktan uzak tutum sergilemektedir.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı, bir işgal değil; insani, meşru ve tarihî bir müdahaledir. Türkiye’nin adada barışı tesis etme kararlılığı, mazlum halklara örnek olacak bir duruşun göstergesidir. 51 yıl sonra bugün, haklı müdahalenin izleri hâlâ taze, Batı’nın çifte standardı ise hâlâ utanç vericidir.

Türk Devleri Teşkilatı (TDT) ile Kıbrıs Türk Cumhuriyeti artık her zamankinden daha güçlü. Bu uğurda can veren şehitlerimizi rahmet ve minnetle ve gazilerimizi saygı ve hürmetle anıyoruz. 

Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE)

Elimizde … Varken

Elimizde, kâinatın büyük kitabının ezelî bir tercüme ve çevirisi olan Kur’an varken,

Elimizde, tekvînî / Allah’ın varlığına işaret eden delilleri okuyan

Çeşitli dillerinin ebedî tercümanı / bütün varlıkların;

Mânâ, mâhiyet ve vazifelerini açıklayan, mevcudatın tercümesi hükmünde olan Kur’an varken,

Elimizde, şahadet / görünür ve gayp / görünmez âlemler kitabını açıklayan ve yorumlayan

Ve tefsir eden Kur’an varken,

Elimizde, zeminde / yerde ve gökte gizli İlahî isimlerin;

Manevî / mânâya, içe ve rûha ait hazînelerinin keşşâfı / keşfedeni olan Kur’an varken,

Elimizde, yazılı satırlara benzeyen,

Mânâlı olayların altında; örtülü gerçeklerin anahtarı olan Kur’an varken,

Elimizde, şahadet / görünen dünyada, gayp / görünmez âlemin;

Hâl dillerine tercüman olan Kur’an varken,

Elimizde, şahadet âlemi perdesi arkasında olan, gayp âlemi cihetinden gelen;

Rahman’ın ebedî iltifatları / sınırsız merhamet sahibi olan Allah’ın;

Sonsuza kadar geçerli olan güzel sözleri

Ve Sübhan olan Allah’ın ezelî hitapları / bütün kusûr ve noksanlardan uzak,

Bütün mükemmel sıfatlara sahip,

Varlığının başlangıcı olmayan Allah’ın, hitaplar hazînesi içinde bulunan Kur’an varken,

Elimizde, mânevî İslâm âleminin güneşi, temeli sayılan Kur’an varken,

Elimizde, uhrevî / âhiret âlemlerinin mukaddes / kutsal harîtası denen Kur’an varken,

Elimizde, Allah’ın zâtını, sıfatlarını, isimlerini ve İlahî işlerinin;

Açıklayıcı sözü, yorumu, kesin delîli, parlak tercümanı olan Kur’an varken,

Elimizde, insanlık âleminin mürebbîsi / terbiye edeni ve eğiteni Kur’an varken,

Elimizde, en büyük insanlık olan İslâmiyet’in, su ve ışığı olan Kur’an varken,

Elimizde, tüm insanların gerçek hikmetini / var oluş sebebini içeren Kur’an varken,

Elimizde, insanlığı saâdete sevk eden;

Hakikî mürşid / irşad edici / doğru yolu gösterici olan Kur’an varken,

Elimizde, insan için;

Hem bir kanun,

Hem bir dua,

Hem bir hikmet,

Hem bir ubûdiyet / kulluk,

Hem bir emir ve davet,

Hem bir zikir,

Hem bir fikir,

Hem insanın;

Bütün manevî ihtiyaçlarına,

Müracaat / başvuru eseri olacak; kitapları içeren;

Tek ve kapsamlı, mukaddes bir kitap olan Kur’an varken,

Kısaca:

“Elde Kur’an gibi, bir mûcize-i bâkî (ebedî bir mûcize) varken,

Başka bürhan (delil) aramak, aklıma zâit (gereksiz) görünür.

Elde Kur’an gibi, bir bürhan-ı hakikat (gerçek delil) varken,

Münkirleri (inkârcıları) ilzam (çürütmek) için, gönlüme sıklet (ağırlık) mı gelir?”

Türk Mizahtan Korkmazdı, Gülmeyi Severdi

Prof. Dr. A. Bican Ercilasun Yeniçağ Gazetesinde “Türk, Mizahtan Korkmaz” başlıklı çok değerli bir köşe yazısı yazdı. Yazı “Mizahtan korksaydık Nasrettin Hoca’mız olur muydu? cümlesiyle başlıyor.

Ercilasun Hoca yazısında Türk kültürünün tarihsel köklerinden (Divânu Lugâti’t-Türk’teki küg ve külüt kavramlarından) yola çıkarak Türk milletinin fıtri olarak mizahtan korkmadığını ve gülmeyi sevdiğini anlatıyor. (Küg, dilden dile dolaşan güldürücü nükte; külüt ise komik/güldüren kişidir.)

Bu kavramlar Türklerin 11. yüzyılda bile mizahı hayatın merkezine aldığını, mizahı toplumsal bir harç olarak kullandığını gösteriyor.

Deli Dumrul fıkralarda Azrail ile vuruşmaya kalkardı.  Nasreddin Hoca dini figürleri latifeyle eleştirirdi. Karagöz’le Hacivat dini kendi çıkarları için kullanan kişilere, yobazlığa ve batıl inançlara yönelik eleştiriler yapardı. Rüşvet olaylarını, adaletsiz yöneticileri ve halkı ezen memurları eleştirirdi. Bektaşi fıkraları, Bekri Mustafa, Karadeniz fıkraları dini motifler üzerinde latif bir şekilde düşünmemizi sağlar.

Günümüze kadar Türk kültürü, Nasreddin Hoca’yı, Deli Dumrul’u, Karagöz ile Hacivat’ı ve diğer mizah karakterlerini dışlamamış, bağrına basmıştır.

Ercilasun Hoca, tarihi örneklerden yola çıkarak, “Türk mizahtan korkmaz, gülmeyi sever. Yöneticilerin hedeflerinden biri de milletin yüzünü güldürmek olmalı” demiş yazısında.

Ama ben yazımın başlığını “Türk Mizahtan Korkmazdı, Gülmeyi Severdi” diye geçmiş zaman ekiyle kullandım.

Çünkü günümüz Türkiye’sinde mizaha karşı derin bir hoşgörüsüzlük, cezalandırılan mizahçılar/çizerler ve gülmeyen, tedirgin ve kasvetli çehreli bir toplum olduğumuz gerçeği ile karşı karşıyayız.

**********************************

Kasten Adam Güldürme Suçu

Ülkemizde son yıllarda mizahçıların, çizerlerin ve sosyal medya kullanıcılarının “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”, “kamu görevlisine hakaret” gibi soyut gerekçelerle yargılanması, adeta gizli bir “Kasten Adam Güldürme Suçu” ihdas edildiğini gösteriyor.

Nasreddin Hoca ile Timur fıkraları bugün yazılsaydı, Hoca muhtemelen “devlet büyüklerine hakaret ve devlet otoritesini sarsmak” suçundan tutuklu yargılanıyor olurdu. Peki, Nasreddin Hoca yasaklansaydı ne olurdu? Bugün bu muhteşem kültür hazinemizden ve ruhlarımıza kattığı hoşgörü ve farklı düşünme yeteneğinden mahrum olurduk.

Azrail ile pazarlık eden ve ilahi düzeni mizahi bir dille sorgulayan Deli Dumrul hikayeleri bugün anlatılsa, inanç değerlerini aşağılamaktan dava açılırdı.

Bekri Mustafa bugün yaşıyor olsa ve mecburen namazını kıldırdığı cenazenin kulağına “Ahirette bu dünyanın ahvalini sorarlarsa ‘Bekri Mustafa Ayasofya’ya imam olmuş.’ dersin, onlar her şeyi anlar” diye fısıldasa, üzerine alınan birilerine hakaret ve iftira etmekten tutuklanabilirdi.

Oysaki, hukukun görevi toplumun huzurunu ve mutlu olmasını sağlamaktır. Böyle bir toplumun en net göstergesi ise gülebilmesidir. Gülmeyi cezalandıran sistem, adaleti değil korkuyu kurumsallaştırır.

**********************************

Mizahtan Neden Korkuyoruz?

Mizahtan korkan kesimler farklı sebeplerle bu duyguya kapılıyorlar:

  • Bir kesim, dini ve milli kutsal değerleri birer siyasi rant elde etme alanı olarak kullanıyor. Bu alanda yapılmış mizahi eserler, sözler, paylaşımlara şiddetli tepkiler göstererek “bu değerleri biz temsil ediyoruz” mesajı veriyorlar.
  • Bazı kişiler gülünç duruma düşmekten patolojik derecede korkarlar. Bu hal mizahi sözler veya çizgilerle eleştirilmeyi statü kaybı ve otorite sarsılması olarak gören yöneticilerin ve fanatik grupların ortak sendromudur. Bunlar en masum hicvi bile linç gerekçesi yaparlar.
  • Bir başka kök sebep, geniş kesimlerin kendi dilindeki mecazı ve mizahi eserdeki metaforu anlamayan eğitimsizliği.  Eğitim sistemimiz kendi dilinde sorulan soruları anlayamayan, şaka, mecaz ve ironi içeren cümleleri kavrayamayan, düşüncesini doğru dürüst anlatamayan insanlar yetiştiriyor.

Bu nitelikteki kitleler ince esprileri, görsel sembolleri, mizahi metaforları ve alt metinleri okuyamayabiliyor. Mizah eserindeki veya karikatürdeki sembolizmi tamamen soyutlayıp, onu düz anlamıyla bir “dini hakaret” şablonuna oturtuyorlar.

Bu kesim, üst düzey devlet yetkililerinin bir mizah ürününe karşı “hadsiz, hayasız, alçaklık” gibi ağır sıfatlarla linç kampanyası başlatmasından kolay etkileniyorlar. Bu yaratılan ortam yargıyı re’sen harekete zorluyor ve adliyeleri mizahı cezalandırma ya da mizahçıları korkutma merkezine dönüştürüyor.

**********************************

Gülmek Ve Güldürmek Bir Erdemdir

Sistem bir tarafta, mizahi eserdeki/ karikatürdeki ince mesajı kötü niyetle veya cahillikle çarpıtıp re’sen soruşturma açıyor, mizahçıları “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik”ten tutukluyor.

Diğer tarafta ise aynı sistem dergi binaları önünde “Ya onlar ölecekler ya biz öleceğiz. Biz can vermeye de can almaya da hazırız!” diye açıkça şiddet ve terör çağrısı yapan radikal grupları görmezden geliyor…

Bu asimetri, Nasreddin Hoca’nın torunlarının ülkesinde, hukukun mizaha karşı nasıl bir cezalandırma aracına dönüştürüldüğünün delilidir.

Mizahtan, çizgilerden korkan, gülmeyi unutan ve kendi dilinin estetiğini yitiren bir toplumun geleceği olamaz. Yöneticilerin görevi fıkraları, esprileri, latif eleştirileri ve çizgileri sansürlemek değil, toplumun yüzünü güldürmektir.

Bu gülmeyen, karamsar çehrelerden kurtulmanın tek yolu, gülmeyi ve güldürmeyi yeniden bir erdem kabul etmektir.

Ercilasun Hoca’nın cümlesiyle bitirelim: “Türk mizahtan korkmaz. Adamın yüzüne bakarsınız, Türk mü ceberut mu olduğunu anlarsınız. Mizahtan korkmazsa bilin ki o, Türk’tür.”

20 Temmuz…

20 Temmuz nedir?

Yılın 365 gününü oluşturan takvim yapraklarından biri midir?

Ya da kimimizin doğum, kimimizin ölüm tarihi midir?

 Tabi ki değil! Ama Türk Milleti için önemlidir…

 Neden önemlidir?

 Çünkü tarih sayfalarını araladığımızda 20 Temmuzun önemli bir tarih olayını, Akdeniz’in tam da orta yerinde Kıbrıs adı verilen ada parçasında yaşanan bir ölüm kalım mücadelesini anlattığı görülür.

   Bir halk düşünün ki, vatan topraklarımız diye belledikleri bu adada topyekûn ortadan kaldırılmak istenmiştir. Hem de komşuları olarak belledikleri, iç içe yaşadıkları Rum dostları tarafından!

  Bu halkın adı; Kıbrıs Türk’üdür.

  Yıllar boyunca sırf Türk olduğu için öldürülen, evleri yakıp yıkılan, toprakları yağmalanan, yaşadıkları yerlerden sürgün edilen bu halk uğradığı tüm mezalime rağmen Rumlara teslim olmamıştır.

  Bu halk adada vermiş olduğu varoluş mücadelesini 20 Temmuzda kazanmıştır.

  20 Temmuz; Anavatan Türkiye’nin adadaki soydaşlarını ölümün kıyısından kurtardığı gündür. 

  20 Temmuz; Mehmetçikle Mücahit’in kucaklaştığı, ada Türklerinin özgürlüklerine kavuştuğu günün adıdır.

  20 Temmuz; geçilmez denilen Beşparmak dağlarını aşarak kahramanlık destanları yazan şanlı ordumuzun, bu dağlara ay yıldızlı bayraklarımızı kazıyan yiğitlerimizin adıdır, soyadıdır.

  20 Temmuz; Kıbrıs adasında vatan ve vazife uğruna hayatlarını feda eden nice şehitlerimizin anıldığı günün adıdır. 

  20 Temmuz; Kıbrıs adasında kurulan son Türk Devletinin, KKTC’nin temellerinin atıldığı tarihtir, tarihe altın harflerle yazılan zaferin adıdır.

 İşte 20 Temmuzlar bunun için önemlidir.

 Evet, bundan yıllar önce 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs adasında yaşanan savaştan, kazandığımız bu şanlı zaferin ardından bugüne tam 52 yıl geçti.

 Kıbrıs adasında çok şey değişti!

Adanın kuzeyinde ayrı, güneyinde ayrı bir devlet var. Dini, dili, gelenek ve görenekleri ayrı iki halk yaşıyor bu adada. Kuzeyinde Türkler, güneyinde Rumlar…

Adada barış var huzur var. Her iki halk da işinde gücünde yaşam mücadelesi veriyorlar.

Ancak bu iki halk bir türlü rahat bırakılmıyor! İlla ki yeniden eski günlere döneceksiniz bir arada yaşayacaksınız deniyor da başka bir şey denmiyor!

Bu birleşmeyi kimler mi istiyor? 68 yıldan beri aynı gayretin içinde olan BM ile 2004 yılından beri de olmaması gerektiği halde Kıbrıs adasına da burnunu sokan AB.

Görünen o ki, bu iki Hıristiyan kuruluşu bu adada İslam’ın temsilcisi Türkleri istemiyorlar. Yıllardan beri çözüm adı altında türlü planlarla tuzak üstüne tuzak kuruyorlar.

Ama her defasında hizmet ettikleri Rumlar çözüm diye sunulan her planı ret ediyor, kabul etmiyor. Çünkü onlar adanın tamamını geri istiyorum diyor da başka bir şey demiyor!

Rum tarafının bu akıl almaz taleplerine Türk tarafında hizmet edenlerde var! Onlar ‘’Birleşik Kıbrıs Hayalperestleri’’ ile ‘’Yes Be Annemciler’’. Ne zaman bir tuzak plan ortaya çıksa onlarda yeniden türüyorlar…

 Şimdilerde BM yeniden bir plan kurgulamış adı da ‘’gevşetilmiş çözüm planı.’’ Hangi gevşek hazırlamış olursa olsun bu planın da diğer tuzak planlardan bir farkı yok. Çünkü içeriğinde Rumlara toprak iadesi, Türkiye’nin garantörlüğünün yok edilmesi ve Türk askerinin adayı terk etmesi var!

Pekiyi karşılığında Türkler ne elde ediyor; sınırlı tanınma ve kısmi ambargolardan kurtulma…

 Böylesine bir teslimiyet planına ne Türkiye ne de KKTC yetkililerinin evet demeyeceği çok net. Zaten bu tuzak planını hazırlayanları da muhatap almamak gerek. Çünkü zaman kaybetmekten başka bir şeye yaramıyor.

    Bu nedenledir ki;

    Kıbrıs Türk Gençleri sizlere sesleniyorum:

  • Yaşadığın ata yadigârı bu topraklar senin öz be öz son yurdundur, devletine sahip çık.
  • Devletinin Egemenlik hakkı;  kayıtsız şartsız Kıbrıs Türk Halkınındır, değerini bil.
  • Kıbrıs adasında Kıbrıslılar değil iki ayrı halk yaşamaktadır. Sen kökü Anadolu’dan gelen Türk evladısın bunu sakın unutma
  • Senin dinin de, dilin de, gelenek, göreneklerin de ayrıdır. Kimilerinin farklı söylemleri seni aldatmasın.
  • Özgürlüğünün değerini bil. Bu uğurda kan ve can bedeli ödendi. Sakın vazgeçme.
  • Göndere çekilen ay yıldızlı bayraklarımıza sahip çık. O bayrakları gönderden indirmek isteyenlere mani ol. Bunun bir bedeli olduğunu unutma.
  • Bir karış toprağını dahi paylaşma. Unutma ki, yaşadığın toprakların her karışı için nice yiğitler hayatlarını seve, seve feda ettiler.
  • Türkiye senin ana vatanındır. Seni koruyup, kollayan tek devlettir. Onun garantörlüğünden, Türk askerinin adadaki varlığından asla vazgeçme.
  • Bu adada Türk olarak doğdun, Türk olarak kal. Sakın ola ki bu kimliğinden vazgeçme.

Değerli okur:

   Ben bu ada parçasında 52 yıl önce savaşan, Gazilik gururunu taşıyan komutanlardan birisiyim. O dönemde soydaşlarımızın özgürce yaşamı için mücadele ettim. Geride kalan 52 yıl boyunca da kalemimle bu milli davamıza hizmet etmeye devam ediyorum.

  Kalan ömrüm ne kadardır, Yüce Rabbim bilir. Ama yaşadığım müddetçe hem Kıbrıs Milli Davamızı savunmaya, gerçeklerini yazmaya, hem de 20 Temmuzları hatırlatmaya devam edeceğim.

 Bu vesileyle bu mücadele uğruna seve, seve hayatlarını feda eden şehitlerimizin aziz hatıraları önünde saygı ile eğiliyor, tüm gazilerimize sağlıklı ömürler diliyorum.  Kıbrıs Milli Davamızın liderlerini, bu davaya hizmet eden devlet adamlarımızı sevgi ve saygı ile yâd ediyorum. Vatan onlara minnettardır.

   20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramımızın 52’nci yıldönümü kutlu olsun.

                                                           Ne Mutlu Türküm Diyene.

15 Temmuz İhanetini Kavramak

Laik cumhuriyetimize karşı yapılan bu ihanetin içyüzünü kavrayabilmek için sorulan bir kısım soruların, belirsizliklerin açıklığa kavuşması gerekiyor:
*

Ne var ki kudretini Metehan’ın geleneğinden alan TSK nın Vatansever komutanları darbeye geçit vermedi de rahat nefes aldık!. Bu cemaatin, diğer cemaatlerin siyasi iktidarın arka bahçesini oluşturduklarını, iktidara destek verdiklerini önceden biliyoruz
*

Ve maalesef 15 Temmuz gecesi olanları Cuma hutbelerinde, hâşâ Bedir ve Uhud ile Çanakkale ve İstiklâl savaşıyla bir tutularak aynıymış gibi anlatıldı.
*
Hani sizler, Çanakkale için ”Bedrin Aslanları ancak bu kadar şanlı idi” dedi diye Mehmet Âkif’i dinsizlikle suçlamadınız mı?
*

Bugünü görürcesine Bağımsız Ülkemizin kurucu kadrosunun lideri ATATÜRK’ÜN sözlerinden biri de;
“Efendiler, sırası gelmişken, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!”
*

”Şu kopan fırtına Türk ordusudur ya Rabbi!
Senin uğrunda ölen ordu budur ya Rabbi!
Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın!
Galip et çünkü bu son ordusudur İslam’ın”
*
Yahya Kemal Beyatlı’nın yukarıda anlattığı bu mübarek Ordunun, 15 Temmuz bahanesiyle aşağılanmasını birileri zafer- bayram olarak kabul edip kutlayabilirler ve hatta bunu ileride resmi bayram da ilân edebilirler.
*

15 TEMMUZ;
Kendi içinden ve dışından Türk Ordusunu tasfiye,
Cumhuriyeti yok etme,
Anadolu’da Türk’ün varlığına son verme hareketinin başarıyla yürütülebilmesi için ustaca hazırlanmış bir askeri darbe senaryosundan, sinsi bir kılıftan öte bir şey değildir.
*
15 TEMMUZ GECESİ TÜRK ASKERİNDEN;
1071 Malazgirt’in,
1453 İstanbul’un,
1915 Çanakkale’nin,
1921 Sakarya’nın,
Dahası 9 Eylül 1922 İzmir’e girişinin intikamının alındığı kirli, bir o kadar da meçhullüklerle dolu bir intikam gecesidir.
*
15 Temmuz gecesi, Türk’ e karşı;
Kin,
Nefret,
İntikam,
Linç,
Katliam
Ve birçok düşmanlığın acımasızca sergilendiği uğursuz gecedir!
*
15 Temmuz gecesi;
Cübbe- Sarık- Sakal üçlüsüyle gizlenmiş Müslüman kılıklı LAVRENSLERİN Türk’ün asker evlâtlarına alçakça saldırdığı ve kinlerin LAĞIM olup aktığı gecenin adıdır!
*
BAKIN BİR BİNBAŞI NE DİYOR!
‘’Günahsız ve masum erleri tekme tokat döven şeytani sakallı adileri, don- atlet bırakılmış savunmasız erlerin sırtlarına yumrukla vuran sivil polisleri, başı kesilerek hunharca öldürülen Mehmetçiği seyrettim gün boyunca.
Türk milletine bu günleri yaşatan tüm FETÖ cüzlere, onlarla yıllar boyu ortaklık edip her istediklerini veren tüm siyasilere, bu zamana kadar toplumun ayrıştırılmasına, anayasal kurumların ele geçirilmesine, Atatürk’e- Cumhuriyete- Türklüğe karşı yapılan hıyanetleri görmezden gelen topluma yazıklar olsun. Eğer bu cennet vatana hizmet ettiğimden dolayı bir hakkım varsa sizlere haram ediyorum’’diyecekti.
*
Kültür genlerini Türk milletinin sağlam inanç sistemiyle, gelenekleriyle, töreleriyle Tarihi şuuruyla beslemiş Türk genci, ordusunun aşağılanmasına,
Mehmetçiğinin linç edilmesine,
Cumhuriyetinin tasfiyesine sevinip bayram edemez!
Böylesi iğrenç olayların tezahür ettiği geceleri kutlayamaz!
*
15 Temmuz gecesi menfur darbe girişiminde bulunan Fetöcüler görünürde bu saldırıyı İslam’a karşı yapmamışlardır.
Tam tersi, 12 Eylül darbesinden sonra iş başına gelen tüm iktidarlar sayesinden İslam’ı kullanarak, semirmelerine, büyümelerine, Uluslararası holdingleşmelerine ve devlete karşı güç haline gelmelerine, devlet içinde yapılanmalarına fırsat verilen iktidarlar sayesinde melanet yuvası terör örgütü haline gelmiş, milletimizin başına bela olmuştur.
Sonra da iç hesaplaşmayla veya aile içi anlaşmazlıkla, kendilerine göre, ‘’…İslami yoldan uzaklaştıklarına…’’ inandıkları iktidara karşı darbe gerçekleştirme teşebbüsünde bulunmuşlardı…