5.5 C
Kocaeli
Perşembe, Nisan 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 11

Kur’an Ayı Ramazan

     “Kur’an, muazzam bir unvandır ve herkes kendi anlayış kapasitesine göre O’ndaki inanç kurallarından, ilahî sisteme ve evrene ilişkin Evrensel bilgilerden mutlaka yararlanacaktır. Önemli olan, Kur’an’a iyi niyet ve ön yargısız yaklaşmak ve en doğruyu bulabilmek amacıyla çaba göstermektir.

     (Evet, Kur’an, gelip geçmiş ve gelecek insanlar sayısınca çeşitlenen, istisnaî / sıra dışı, benzersiz; ezelî – ebedî kutsal mı kutsal bir kitaptır. -M.B-)”

(Son Davet KUR’AN, Prof. Dr. Gazi Özdemir, s: xıı)

     “Kur’an’ın 23 yıllık bir zaman süresince ve kısım kısım, olay örnekleri yaşatılarak indirilmesi, hem iyice anlaya anlaya ve sindirilerek öğrenilmesi, hem de bildirdiği devrim özelliğindeki sosyo-ekonomik değişikliklerin, insanlara alıştırılarak benimsetilmesi içindir.

     “ ‘Onların (kafa karıştırmak, kuşku uyandırmak için) sana getirdikleri hiçbir misal (hiçbir soru veya konu) yoktur ki, Biz sana (o konuda) gerçeği bildirmeyelim ve (bunun yanında) en güzel açıklamayı yapmayalım.’ (Furkan: 33) ayette, din ile ilgili her sorunun cevabının Kur’anda olduğu açıklanmıştır ki, Kur’an’ın yanına başka kitaba gerek olmadığına dikkat çekilmiş olunmaktadır. Tabi Hz. Muhammed’in Kur’an’daki ayetlere uygun sözleri de birer Hadis olarak önemsenmelidir.” (a.g.e. s: 120)

     “ ‘(Nerede ne zaman olursa olsun) Kendilerine Rablerinin (kevnî ve lafzî) âyetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı (duymamış ve görmemiş gibi) sağır ve kör davranmazlar.’ (Furkan: 73) Ayette Kur’an’ı anlamadan okuyanlar sağır ve kör olarak tanımlanmaktadırlar.” (a.g.e. s: 152)

x

     “ ‘Ve şu da bir gerçek ki, hiçbir kimse, kendisi istemedikten sonra, Allah, o kimseye inanma / doğruya ulaşma izni vermez ve yine bilin ki Allah, akıllarını kullanmayanların üzerine pislik / mutsuzluk yağdırır ve sürekli sıkıntı ve felaketlerden de kurtulamazlar.’ (Yunus: 100)

     “Demek ki,…bütün insanlar aynı özellikte ve kalıp halinde yaratılmamış, çaba gösterip Dünya eğitiminden başarılı olanların seçilmesi yöntemi uygulanmıştır.

     “Akıllarını doğru yolu bulmak üzere kullanmayanlara pislik indirilmesi demek, onları sıkıntılı bir yaşama sokmak, geri kalmışlık ve gruplaşmalar oluşturtmak demektir. Ayete göre, ‘Kur’an, aklı olanı değil, aklını kullananı muhatap almaktadır’ demektir.” (a.g. e. s: 215)

x

     “Kur’an okumak, 1) Anlamak, 2) Düşünmek, 3) Öğrenip benimsemek, 4) Duygulanmak ve 5) Bu kurallara göre yaşama çabası içinde olmak aşamalıdır…

     “Gerçek şu ki, KUR’AN, her devirde sayısız defa okundukça, İlâhî ve Evren gerçekleri farklı anlamlandırıp, farklı yorumlanacak MUCİZE BİR KİTAPTIR…

     “Kur’an’ı sağlıklı anlamlandırmanın, yorumlama ve sohbet etmenin temel şartı, bütününü anlayıp sureler arası bağlantıyı, bir suredeki ayetlerin bağlantısını ve nihayet bir konuya ilişkin farklı surelerdeki bilgileri bağdaştırmayı gerçekleştirmeyi hedeflemek gerekir.

     “Çünkü Kur’an, bütünüyle yaklaşıldığında kendi kendisini, örneğin bir ayetini, çoğunlukla başka ayet veya birden çok ayetlerle en iyi şekilde açıklayan bir kitaptır.

      “Bu nedenle de bir suredeki bütün ayetler, ilk ayetten son ayete kadar birbirlerine sebep-sonuç ilişkisi ile bağlantı içindedirler.

      “Dolayısıyla da bir ayeti yorumlar ve sohbet ederken, başka ayet veya ayetlerden yararlanılmış ve yararlanılan bu ayetlere ilişkin bilgi, okuyucu da yararlansın diye ayetin hemen altında belirtilmiştir.

      “Bir kelimenin birden fazla anlamı da varsa, bunlar arasından o kelimenin bulunduğu surenin diğer ayetlerinin ortak anlamına uygun verilmiştir.” (a. g. e. s. ıx – x)

Ramazanı Karşılarken

İslam’ın beş şartından biri de, Ramazan ayında, her gün oruç tutmaktır. Oruç, hicretten 18 ay sonra, Şaban ayının onuncu günü, Bedir gazasından bir ay evvel farz oldu.

Ramazan, “yanmak” demektir. Bu ayda oruç tutanların, ibadet ve iyilik yapanların, tövbe edenlerin günahları yanar, yok olur. Ramazanın ilk günleri rahmet, ortası af ve mağfiret ve sonu Cehennemden azat olmaktır.

 Kur’an-ı kerim, bu ayda indi. Bin aya bedel olan Kadir Gecesi” bu ayın içindedir. Affın, ihsanın, bereketin, iyiliklerin, güzelliklerin, manevi atmosferin yağmurlar gibi yüreklere aktığı eşsiz müjdelerin dolu olduğu bir aydır.

Ramazan, sabır ayıdır. Bu ay, iyi geçinme, öksüz ve düşkünlere, kimsesizlere, komşulara, akrabaya, kendi ailesine ve çocuklarına iyilik yapma, gönül alma ayıdır.

O yüzden insanları “kırmamalı, üzmemeli, rencide olabileceği kaba söz, gıybet, alaya alma, küçük görme, aşağılama” vb. kötü söz ve davranışlardan kaçınmalıdır. Kendisine kötülük edenlerden, kırıcı söz söyleyenlerden, “ben oruçluyum” diyerek uzak durmalı kesinlikle kalp kırmamalıdır.

Oruç tutmak, belli bir süre midemizin aç susuz kalması anlamına gelmez. Ya da en leziz ve haddinden fazla yemeklerle nefisimizi doyurup, sahura kadar eğlenip, öğleye kadar uyuyarak günü doldurmak hiç değildir.

Orucu bütün uzuvlarıyla, bütün ruhuyla, en samimi, içten duygularla, arzuyla, heyecanla, sevinçle ve gururla tutmalıdır. Bu aya kavuşmayı nimet bilmelidir. Sağlıklı şekilde oruç tutma imkânı bulduğu için sevinmeli ve şükretmelidir.

Bu ay, kendimize öz eleştiri gözüyle bakarak; hatalarımızı, eksiklerimizi görüp düzeltme, kötü huylarımızı varsa terk etme ayıdır. Cömertlik, iyilik yapma, affetme, anne, baba, dede, nine vb. akrabaları, komşuları, hısımları ve dostları hatırlama ayıdır.

Ramazanı, “bedeni yormadan, sıkıntıya sokmadan” kalbimizle, zihnimizle ve tüm uzuvlarımızla birlikte; ibadetle, iyilik yapmakla, gönül almakla, sevindirmekle, huzurla, aşkla ve sevgi ile huşu içinde değerlendirmelidir.

Bütün azalarımızı, düşüncemizi ve gönlümüzü kötülüklere, çirkinliklere kapatarak, güzel, tatlı, kendimize ve insanlığa yararlı iyi iş ve söylemlerle meşgul olmalıyız. İnsanlara, canlılara ve doğaya karşı; güler yüzlü, tatlı sözlü, mütevazı, nazik, yüreği sevgi ve merhametle donatılmış, duygulu, hoşgörülü, yardımsever bir birey olmaya çalışmalıyız.

Niyetimiz Mevla’nın rızası için, samimi, sade ve mütevazı, gösterişten ırak iftarlar verebilmek olmalıdır. İftarın zenginliği, aşırı külfete sebep olması, nefsi okşayan şaşaalı, gösterişe kayan, israfı körükleyen türden olması uygun değildir.

Ramazan-ı şerifte edeple, saygıyla, huşuyla, buruk ve kırık bir kalple, Kur’an-ı kerim okunmalı, geceler; zikir, istiğfar, münacat ve tefekkürle yad edilmelidir. Böylelikle bedenler latif, geceler huzurlu, gündüzler bereketli, duygular deruni, zaman kıymetli, ömür huzurlu geçer.

Ramazanın kıymetini bilip değerlendirenin, bütün bir senesi bereketli olur. Oruçluya Allah-ü Teâlâ’nın ihsanı boldur. Hazineler elinde iken, niçin aç durduğu Yusuf aleyhiselama sorulunca, “tok olunca açları unutmaktan korkuyorum” buyurmuştur. Atalarımız da, “Tok, açın hâlinden bilmez” demişlerdir.

Dünyada misafir olan ey ahiret yolcusu, uyanmak ve dönüşü olmayan yolculuğa azık toplama zamanıdır. Doğmak ölümün habercisidir. Her fani ölümü tadacaktır. Geçen sene oruç tutan niceleri şimdi aramızda yoklar. Kimilerimiz de bundan sonraki ramazanda olmayacaktır.

Ramazan bir fırsat, bir uyanma, arınma, insanlık ayarlarımıza geri dönme ayıdır. Gönlümüze hikmet pınarlarını, merhamet duygularını, sevgi ve dayanışma aşkını akıtma zamanıdır.

Bu nimetten yararlanmasını bilenlere ne mutlu. Rabbim cümlemize, razı olduğu, beğendiği kul olmayı, maddi, manevi huzuru, sağlığı ve mutluluğu nasip eylesin. Âmin.

Sevgiyle kalın.

İnsanın Ne Olacağı

Kitaba ne olacak? Yazarlığa, okuyuculuğa ne olacak? Hatta yazıya ne olacak? Okula, öğretmene, derse ne olacak? Bunlar kafamdaki sorular. Saçma buluyorsanız Gelen Dalga’dan haberiniz yok demektir. Bu Mustafa Süleyman adlı, babası Suriyeli bir yazarın kitabının başlığı ama insanlık tarihinde şu anda karşılaştığımız hâli iyi anlatıyor, gelen dalga…

ABD’de keyif için kitap okuma birkaç yıl içinde %40 azalmış. Bizde “yetişkin-kültür” kitap türü aynı oranda gerilemiş. Bir zamanlar her biri milyon satan gazetelerimiz vardı. Şimdi tamamını toplasan ne buluruz bilmiyorum. Bir milyonu bulamayacağımızı biliyorum.

Mahvolduk! Kültür gitti. Entelektüel hayatın sonu! Böyle tepkiler gırla gidiyor. Bunları tamamen saçma bulsam rahat edeceğim ama kısmen de olsa içlerinde gerçek payı var. Yukarıda sorduğum soruların cevabını da bilmiyorum. Bulmacayı çözmek için elimde bir anahtar var galiba. Ama gelen dalga, tek anahtarın açamayacağı bir kilit.

Alete değil amaca bak

O anahtar ne? İhtiyaçlara ve işlevlere bakmak. O ihtiyaçları karşılamak için kullandığımız aletlere değil. Yazı, haberleşme ihtiyacını karşılayan bir alettir; yoksa “aletti” mi demek lazım? Burada aslolan haberleşmektir. Yazıyı sonradan bulduk. Gerçi 5000 yıl önce bulduk ama yayılması epey yeni. Yazı yokken haberleşmiyor muyduk? Bal gibi haberleşiyorduk ama araçlar farklıydı. Şiir söylüyorduk. Destan söylüyorduk. Bunları ileten saz şairleri, destancılar vardı. Türkistan’da hâlâ Manasçılar var. Ağızdan ağıza iletilirken unutulmasın, yanlış aktarılmasın diye küçük şifrelerimiz vardı. Mısra diye bir şey kullanıyorduk, hepsi aynı uzunluktaydı. Hatta aynı ritimdeydi ki o ritme vezin, yani ölçü diyorduk. Sonra her birini aynı sesle bitiriyorduk. O marifete de kafiye dedik. Vezinli, kafiyeli şiiri yanlış okumak zordu. Saz da ritmi desteklerdi. Sonra yazı geldi. Önce kayalara oyduk. Sonra kâğıt sahifelere. Sahifeleri rulo yapıp sakladık. Onları toplayıp satanlara sahaf dedik… Derken sahifeleri rulo yerine kıvırıp dikip mushaf yaptık. Sonra matbaa geldi, işler kolaylaştı ve ucuzladı. Devletin emirlerini, talimatlarını resmî gazetede yayınladık.

Taş-kağıt-internet

Resmi gazete yokken tellal çıkarırdık. “Duyduk duymadık demeyin…” diye başlardı söze. Hutbeler de benzer işlevi görürdü.

Radyo, televizyon neden sonra geldi.

Bütün bunlarda araçlara değil, amaçlara bakın. Saydıklarımın her biri benzer amaçların farklı araçlarla icrasıdır.

Şiir, neden sonra hikâye ve roman. Sonra kurgu olmayan işte o “yetişkin kültür” yayınları. Her biri farklı maksatlı iletişim yollarıdır. Bazıları bilgiyi, bazıları duyguyu iletir. Amaç duygu ve bilgidir. Araç sözdür, sazdır, tellaldır, taştır, sayfadır, radyodur, televizyondur, videodur, internettir.

İnsanlar düşünce ve duygularını birbirlerine iletmeye devam edecek. Bundan ibaret.

Bundan ibaret mi? Yıllar önce Marshall McLuhan adlı bir Kanadalı, sonradan çok meşhur olan bir laf söyledi: “Ortam mesajdır.” Demek sözlü destandan internet trollüğüne, kitaptan YouTube videosuna ortam da mesaja etki ediyor. Yani benim araca değil amaca, işleve odaklanın tavsiyem işi kökten çözmüyor. Çünkü araç amacı etkiliyor, şekillendirip değiştiriyor.

Ne olacak?

Araca değil amaca odaklan düşüncesi, aklımdan ilk geçtiğinde şöyle bir örnek vermeyi düşünmüştüm. Kitap nedir? İster kurgu dışı “yetişkin kültür” cinsi olsun ister roman. Bunlar insanı, kurgu dünyası veya bilgi dünyası, bir dünyanın içine çekip ona o dünyayı etraflıca anlatma, hissettirme amacını taşır. Romanın anlattığı dünyada saatlerce, günlerce yaşar, oradaki karakterlerle tanıdık, kanka olursunuz. Yetişkin kültür veya bilgi kitabı da size bir dünya çizer. Tıpkı roman gibi ama kurgu değil, gerçek bir dünyayı anlatır. Temel, derinlemesine izlenimdir. Romanda da roman olmayanda da. Bunun yerine şimdiki “ortam”lardan hangisi var? Diziler… Belki filmler de ; ancak çok usta ve olağanüstü film, romanın ve kitabın derinlemesine izlenimini sağlayabilir. Dizi o maksada daha yakınmış gibi.

Şimdi son soru: İnternet çağının çocukları… Hadi diyelim romanı, kitabı okumuyorlar. Kitap yayın istatistikleri buna işaret ediyor. Peki bu sabırsız neslin bir diziyi veya bir filmi 90 dakika seyretmeye sabrı var mı? Birçok kişi hemen hükmü verecek: Hayır. Yoktur. Sabırları yoktur! Bu hafta ortalıkta bir haber dolaşıyordu: Z kuşağı yakın tarihte ilk defa zihin becerilerinde annebabalarının gerisine düşmüş. Hangi beceride geriye düşmüş, nasıl ölçülmüş? Pek bilgi yoktu. Ama şüphesiz ilgi çekici bir haber ve hüküm. Zamane gençliği diye konuşmaya bayılırız. Hatta bir latife vardır. Adem Babamız, Havva Anamıza ne demiş? “Nesil bozuldu!” demiş.

Kitaba ne olacak? Yazarlığa, okuyuculuğa ne olacak? Hatta yazıya ne olacak? Okula, öğretmene, derse ne olacak? Çözemedim. Gençken okuduğum bir kitabın girişindeki epigrafla bitireyim: Çünkü henüz insanın ne olacağı belli değil. Öyleyse?

İslam- Cumhuriyet- Demokrasi

Bazı Müslümanlar Cumhuriyet ve Demokrasiyi İslam’a karşı rejimler gibi değerlendirirler. Oysaki İslam belirli bir devlet biçimi dayatmaz. Din bu alanı insan aklına ve zamanın şartlarına bırakmıştır.

İslam hukukunda yönetimin meşruiyeti, yöneticinin unvanından (halife, padişah, başkan) değil, şu dört ana ilkeyi hayata geçirip geçirmediğinden gelir:

Emanet ve Liyakat: “Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder” (Nisa, 58). Yönetim bir mülk değil, halkın yöneticiye bıraktığı bir emanettir. Liyakat, yani işi en iyi yapanın seçilmesidir. Hanedanlık (monarşi) yapısını kökten reddeden liyakat ilkesidir.

Adalet: İslam’ın yönetimdeki en temel “olmazsa olmazı”dır. Allah adaletle hükmetmeyi emrediyor. (Nisa 58). Adalet, sadece yargılamada değil; gelir dağılımında, fırsat eşitliğinde ve kanun önünde eşitlikte aranır. “Kul hakkı” denilen bireysel hakları ve kamu yararını korumayan yönetimlerin adil olduğu söylenemez.

Meşveret (İstişare): Şura suresi, 38. Ayette “İşleri aralarında istişare iledir” denilmektedir. Tek bir kişinin aklı, toplumun ortak aklından üstün görülemez. Bu ilke, bugün parlamenter sistemin ve katılımcı demokrasinin özünü oluşturur.

Hukuka Bağlılık: Yönetici, kendi arzularına (heva ve heveslerine) göre değil, evrensel hukuk ilkelerine göre hareket etmelidir.

Ancak tarih boyunca saltanat (monarşi) yönetimleri meşruiyeti güç veya kan bağına indirgeyerek İslam’ın bu temel liyakat ilkesini çiğnemiştir.

****

Dinin bu alanında da hükümleri yorumlanırken iki yöntem uygulanmaktadır. İlk yöntemde İslam’ın ilk yıllarındaki hüküm ve uygulamaları hatta o dönem Arap toplumun gelenekleri dinin bir gereği olarak algılanmaktadır.

İkinci yöntem ise dinin amaçları (Makasıdü’ş-Şeria) gözetilerek “bu konuda yüce yaratanımız ne murat etmiş, hangi toplumsal yararı gözetmiş olabilir?” sorusuna cevap aramaktır. Maturidi- Hanefi çizgisinin yöntemi budur.

İslam dini sadece geçmişin bir mirası değil, bugünün sorunlarına çözüm üreten bir değerler bütünüdür.

Eğer bir sistemde adalet, meşveret, liyakat ve hukuka bağlılık varsa, o sistemin adı Cumhuriyet de olsa Demokrasi de olsa İslam’ın arzuladığı yönetim odur. Aksine, adı “İslam Devleti” olup içinde zulüm, yolsuzluk, adaletsizlik ve tek adamlık varsa, o yapı İslam’ın ruhuna en uzak yapıdır.

*************************************

4 Halife Dönemi Uygulamaları

İslam tarihinin başlangıcındaki “Dört Halife” dönemi, aslında saltanatın (monarşinin) İslam’ın asli bir unsuru olmadığının, tam aksine yönetimin bir “toplumsal sözleşme” ve “seçim” esasına dayandığının en büyük delilidir.

Hz. Peygamber kendinden sonrası için bir “veliaht” tayin etmemiştir. İlk dört halifenin her biri farklı yöntemlerle ama mutlaka bir “rıza” ve “seçim” süreciyle başa gelmiştir.

İlk dört halife Toplumun ileri gelenlerinin ve halkın onayını almak suretiyle görevi devralmışlardır. Bu durum, özü itibarıyla bir “Cumhuriyet” pratiği başlangıcıdır.

İslam dünyasında monarşinin (saltanatın) babadan oğula geçme kuralı, Emevilerle başlamıştır.

Bugün yanlış anlaşılan “biat” kavramı, aslında modern demokrasilerdeki “oy verme” ve “sosyal sözleşme”nin o günkü karşılığıdır.

Biat, bir kişinin otoritesine körü körüne teslim olmak değil; yönetilen ile yöneten arasında yapılan bir sözleşmedir.

Eğer yönetici hukukun dışına çıkarsa sözleşme bozulur. Bu, tam olarak demokrasilerdeki “hukuka bağlı yönetim” ve “hesap verebilirlik” ilkesidir.

İlk halife Hz. Ebubekir seçildikten sonra minbere çıkıp şu tarihi konuşmayı yapmıştır:

“Ey insanlar! Sizin en hayırlınız olmadığım halde başınıza seçildim. Eğer görevimi iyi yaparsam bana yardım edin, yanlış yaparsam beni düzeltin… Allah’a ve Resulüne itaat ettiğim müddetçe bana itaat edin. Onlara isyan edersem, artık üzerinizde bir itaat hakkım kalmaz.”

Bu konuşma, bir diktatörün değil, yetkisini halktan alan ve denetlenmeyi talep eden bir liderin dilidir. “Yanlış yaparsam beni düzeltin” çağrısı, bugün muhalefetin, özgür basının ve yargı denetiminin fıkhi temelidir.

*************************************

Ömür Boyu Devlet Başkanlığı ve İslam

Gerek İslam ülkelerinde ve gerekse diğer dinlerin hâkim olduğu ülkelerde yüzyıllar boyu devlet başkanlarının kan bağına göre belirlendiğini biliyoruz.

Bu şekilde gelen krallar veya padişahlar kendilerini “Tanrının yeryüzündeki gölgesi” olarak göstermiştir. Vahdettin’in “Bir millet var, koyun sürüsü. Buna bir çoban lazım. O da benim” sözündeki gibi, halkı sürü kendisini çoban görmüşlerdir.

İslam, insanın güce karşı zaafı olduğunu kabul eder. Kur’an, gücü elinde tutan insanın kendini “kendine yeterli” (müstağni) gördüğünde azgınlaşacağını belirtir. (Alak Suresi, 6-7).

Benzer bir tespiti Lord Acton’ın meşhur “Güç bozar, mutlak güç mutlak bozar” ilkesinde görüyoruz.

Dünyada ömür boyu/ çok uzun süreli ve denetlemeyen güce sahip devlet başkanının “azgınlaşması” ve “bozulması”nın önüne geçmek için güçlerinin dengelenip, denetlendiği; görev süresinin önceden belirli olduğu sistemler geliştirildi. (Bizim son anayasamızda da Cumhurbaşkanının iki dönem için seçilebileceği kuralı getirildi.)

Bu tür demokratik yönetimleri İslam’ın temel ilkeleri açısından değerlendirmemiz faydalı olacaktır.

İktidar süresi sınırlandırılmadığında, yönetici zamanla “ölümsüzlük” ve “kusursuzluk” yanılgısına düşer; eleştiriye kapalı hale gelir, etrafı dalkavuklarla çevrilir. Bu durumda Kur’an “Firavunlaşma” (mutlak otorite iddiası) riskine karşı bizleri uyarır.

Oysaki, görev süresinin belirli ve sınırlı olması, yöneticiye “geçici bir emanetçi” olduğunu hatırlatan manevi ve hukuki bir fren mekanizmasıdır. Süre sınırı, iktidarın şahsileşmesini engelleyerek, makamın kutsallaştırılmasının önüne geçer. Bu, İslam’ın putlaştırmaya (kişi kültüne) karşı olan tavrıyla tam uyumludur.

Siyasal gücün tek bir elde veya ailede ömür boyu kalması, toplumun geri kalanının “yönetime katma değer sunma” hakkını gasp eder.

Buna karşılık görev süresinin sınırlı olması, liyakat sahibi yeni nesillerin yönetime gelmesini sağlar. Bu, toplumdaki adaleti ve dinamizmi korur.

İslam’ın ‘hesap verebilirlik’ ilkesi, sadece ahirete ertelenemez. Gerçek dindarlık, yöneticinin elini kolunu hukukla bağlayan, ona ‘vaktin dolduğunda gideceksin’ diyen bir sistem kurmaktır. Bu yüzden, süresi önceden ilan edilmiş, denetlenebilir bir demokratik yönetim; ucu açık, denetlenemez bir tek adam yönetiminden çok daha İslami’dir.

“Soyağacı” Işığında Epsteın Bataklığı

            Özet

            Öznur Yılmaz Soyağacı romanına Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Vatanı Korumak çocukları korumakla başlar” uyarısı ile giriş yapar. Eser 2021 yılında kaleme alınmıştır. Roman güçlü ve zengin bir öngörüye sahiptir. Günümüzde (2026) Epstein skandalı ile çocukların korunmadığı ortaya çıkmaktadır. İstihbaratın o denli güçlendiği bir dünyada (CIA, MI6, MOSSAD, vd.)  bu utanç nasıl olurda insanlığa ağır yükler getirmektedir.

Eserde Şöhret ve Murat’ın bebekleri olarak dünyaya gelen Meryem, Murat’ın ABD 6. Filosu protestosu sonrası öldürülmesiyle Şöhret tarafından yabancı uyruklu okul arkadaşları Şeküre ve Ziya’ya evlatlık olarak verilir. Onların ise emperyalistlerle ilişkisi vardır. Şeküre yeni doğanları hastanelerde karıştırarak soyu bozmakla görevlidir.

Şeküre ve Ziya daha sonra İngiltere’ye gidince Uluslararası pedofil sapıklara ölümsüzlük serumu pazarlayan kilit isimler olur. Meryem’i Mary olarak büyütürler. Mary, annesi ve babası sandığı Şeküre ve Ziya’nın ölümünden sonra onların nasıl korkunç bir çetenin üyesi olduğunu öğrenecektir. Romanın bebek ve çocuk kaçakçılığı ilgili kısmı adeta günümüzde basına düşen Epstein bataklığını deşifre etmektedir. Bu yazıda romanın sadece bu boyutu kaleme alınmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Soyağacı, Epstein Skandalı, Bebek/çocuk Kaçakçılığı, Sözde Seçilmişler, Adrenokrom

            Giriş

Gazeteler: “ABD Adalet Bakanlığı’nın Jeffrey Epstein ile ilgili belgelerin ilk bölümünü 19 Aralık 2025 Cuma günü yayınladığını açıkladı.

O günden bugüne ve gelecek günlerde neler ortaya çıkacağı kamuoyunca görülecektir. Çocuk istismarı, cenin ve bebek katliamlarına kadar birçok insanlık suçunun işlendiği gözler önüne serilmektedir. Ne yazık ki kendini elitler, seçkinler yahut seçilmişler sanan bir sürü insan dışı insan görünümlü organizma bu suç örgütüne katılmıştır.

Bu noktada edebî bir roman olmasına rağmen belgesel nitelik taşıyan (E) Mak.Müh.Kd.Alb.Öznur YILMAZ’ın “Soysuzlar için Soyağacı[1]” isimli eseri Epstein Bataklığı ve benzerlerinin haber vericisi ve toplumları uyandırı aydın kalemlerden birine aittir. Karanlıkta kalmış toplumlar ve insanlar mutlaka böyle kalemlerin ışığına ihtiyaç duyarlar. Edebî eserler veya kaynaklara dayanan bilimsel çalışmalar gözleri açar ve uyuyan gözleri rahatsız eder.

 İnsanlığın rehavet uykusundan uyanması ve üzerindeki ölü toprağını atması gerekmektedir. ABD ve birçok ülke ile bağlantısı olduğu ortaya çıkan Epstein skandalı bilim insanından siyasetçisine, sanatçısından iş dünyasına kadar kendilerini elit ve yeryüzünde ölümsüzlük hakkına sahip olduğunu zanneden yaptıkları sorumsuzlukları adrenalin yükseltiyoruz bahanesiyle doğal bir stres hormonunu karanlık dünyalarına karıştıranlara herhalde insanlığın değil tüm canlıların yüz karası demek gerekmektedir. Üstelik adrenalin hastanelerin acil servislerinde yoğun bakımlarında hayat kurtarıcı bir ilaçtır. Her sağlık personelininde yanında bulunması da tavsiye edilir. Epstein skandalında çokça bahsedilen Adrenochrom’un adrenalin türevi olduğu ve piyasada satıldığı bilindiğine göre komplo teorilerine bir yenisi daha mı eklenmektedir? Bu konuda yani adrenokrom üzerinden birşey söylemek için erken olsa da her hormon yahut kimyasal bileşiğin doz ve sürelerinin dikkate alınması tıbbi çalışmalarda bilinen bir gerçektir. Vitaminler dahil kimyasal bileşiklerin uygulanan süre, doz, vd. birçok belirleyicileri ile faydalı yahut zararlı olabilmektedir. Hayvan deneyleri yahut hücre kültürü çalışmaları yapanlar bunu gayet iyi bilmektedir. Klinik uygulamalarda bunu teyit eder. Bu yazıda “Soysuzlar için Soyağacı” romanının Epstein Bataklığını yıllar öncesinden deşifre eden yönlerinin ele alınması amaçlanmıştır.

Soysuzlar için Soyağacı (Türkiye)

Soyağacı romanı ABD altıncı filosunun İstanbul’a (Welcome 6. Filo) gelişi ile başlar. Evli bir kadın olan Hanife’nin Missouri zırhlısından bir askeri personelle eşini aldatması soyağacının ilk (1. kuşak: 1946) bozulmasıdır. Bu yasak ilişkiden Şöhret isimli bir kızları olur. Yıllar sonra (2. kuşak: 1968-1969) Şöhret’in Murat isimli bir sevgilisi vardır. Şöhret ve Murat’ın aralarındaki beraberlikten Meryem  isimli kızları dünyaya gelse de Murat’ın 6. Filo’nun geliş sonrası öğrenci protestoları sırasında öldürülmesi nedeniyle yabancı uyruklu arkadaşlarına onu evlatlık olarak verir. Arkadaşları “Şeküre ve Ziya, öğrenci gibi görünen, ancak emperyalistler tarafından seçilmiş, özenle eğitilmiş ve çeşitli ülkelere bir ve­sileyle sızdırılmış yasadışı örgüt üyesi, sosyal ajanlardandı. Gö­revleri, bulundukları ülkelerde soyu bozmak için emperyalizm uşaklarını seçmek ve emperyalizme tehdit olabilecek, Murat gibi geleceğin kuvvetli seslerini tespit edip ihbar etmekti!”(s. 88 )

Ziya, Meryem bebeğin babası ve vatanperver, antiemperyalist  bir Türk genci olan Murat’ı ihbar etmiş öldürtmüştü. “Şeküre’nin görevi ise Ziya’ya nazaran biraz daha ağırdı. Kadın olduğu için bulundukları coğrafyada dikkat çekmeyecekti. Şeküre, hastanelerin yeni doğan kliniğinde gezmek ve yeni doğan bebeklere beşiklerinde yer değiştirmekle görevliydi. Amaç, netti. Birbirleriyle karışan bebeklerin gerçek aileleri ile bağlantıları kesileceğinden sosyal yapının organize olarak bozulması daha kolay sağlanacaktı. Soyağacının temelini oluş­turan aile ortamında nüve, yani çekirdek çatladı mı düşüncele­rin duygulardan bağımsız olması, dilin ise bambaşka telden çalması kendiliğinden kaos ortamını beraberinde getirecekti. Her kaos da bir süre sonra asıl sömürgecilerini ortaya çıkaracaktı” (s.89).

“Çekirdek ailede nüve çatlatılınca aile sandıkları ortamda yetişirken kan bağının yüklediği aidiyetle alakalı manevi de­ğerlerden olabildiğince yoksun kalan nesil, bu eksikliklerini kapatmak amacıyla maddi değerlere ölümüne bağlanacaktı. Ne kadar doysa da tatminsiz olan yeni yeşeren nesle, tam bağımlılık konusunda istenilen şekil en doğal yoldan verilebilecekti. Toplumun genel kesimi de üzüm üzüme baka baka kararacaktı! Tek bir merkezden kontrol edilip yönetilecek, milliyet, zür­riyet ayrımını ortadan kaldıracak ve tüm sınırları yok edecek dünya vatandaşlığı düzeninin zemini, yıllar öncesinden üst akıl tarafından hazırlanmıştı. Yenidünya düzenine geçilirken, yani rahmani düzen yıkıldıktan sonrası için de gereği düşünülmüştü. Soyağacının en temel taşı çekirdek ailede nüveyi çatlatmak. Zira inanç ve etnik ayrımlarla coğrafyayı karıştırmak, ancak bir zamana kadar mümkün olabilecekti. Yani, X, Y kuşağı tamamdı da Z kuşağı için de gereği düşünülmüştü!” (s.89)

“Bilinçli ve farkındalığı yüksek, gümbür gümbür gelen Z kuşağının başkaldıran, kafa tutan isyanı, emperyalizmin işine gelmiyordu. Çünkü emperyalizmin ekmek kapıları, inanç ve etnik ayrışmalardı. Bilim, teknoloji ve yeni oluşum ekseninde din eski gücünü yitirdikçe emperyalizm farkındalığı yüksek nesil için de yıllar öncesinden yenidünya düzeni bağlamında önlemini almıştı. Kişiye özel farklı senaryo çoktan yazılmış, zar atar gibi kültür motiflerine işlenmişti. Bu plan, dinler muazzam güçlerini kaybettiği anda uygulamaya geçirilecekti. Amaç, yeni nesle yaptığından ya da ona yapılandan utanmamasını öğretmekti. Yani, vicdan diye bir şeyin olmayacaktı … insani değerler sömürülürken kalpler nasır tutacak, olup biten kendi başına gelmedikçe kimse umursamayacaktı. Bu planda, “Önce ben” vardı. “Sonra ben, hep ben” vardı. Uluslar üstü sosyal düzenin sağlanması için, herhangi bir ahlaki anlayışın, tüm inanç sisteminin, vatanseverlik gibi ulvi değerlerin ve insan haysiyetinin hiçe sayılarak yok edilmesi ya da talan edilmesi planın aşamalarındandı. Plan, işlevsellikten uzakmış gibi görünse de, soyu bozmanın amacı göz dikilen coğrafyaya topyekun saldırıp imha etmek değildi. Emperyalizmin istediği model, her şartta insanın insanı rahatça sömüreceği zeminleri oluşturmaktı. Kurulacak sistem, insanı yaşatmak değil, sömürmek üzerineydi. Ta ki sömürülecek bir şeyleri kalmayıncaya kadar … Teknolojinin insan hayatında ilerlemesi, bilgiyi eninde so­nunda, sömürülen ve oyuna getirilen cahillerin bile gözlerinin önlerine serecekti. Sonrasında, onlar bile uyanacaktı. Çünkü, günümüz teknolojisinden bilinçli faydalanan nesil için doğru ile yanlışı ayırt etmek de kolaylaşmaktaydı; bu durum on­ları sömürecek sistemin işini hem kolaylaştırıp hem de zor­laştırmaktaydı. Ancak, bu tehdidi bertaraf etmek de yeni kur­gulanan planda kolaydı” Eğitim sistemi, türlü bahanelerle en çarpık hale sokulacaktı. Emperyal hülyaya hizmetteki en kolay ve en etkili mihenk taşı bulunmuştu” (s.90). Zira neslin kırılması ve geriden gelenlerin emperyalizmin niyeti doğrultusunda kayıtsız şartsız hizmet etmeleri için eğitim sisteminin çöküşüne sabretmek gerekliydi. Malum, her şeyin başı da sonu da eğitimdi! Eğitimde, sadece iki nesil kaybedildi mi geriden gelen ne­silden ne ailesine ne de milletine yarar gelmeyeceği açıktı. Hedef buydu. Çünkü emperyalizm gözünü diktiği coğrafyada, hedef aldığı ülkede amaçlarını gerçekleştirmek için sinsi plan­larını uzun vadeye yayar. Hedef, ortalama yirmi yıl içinde nesiller arasındaki nüveyi çatlatabilmektir. Bunun için toplum mühendisliği ve sosyal mühendislik stratejilerini kullanır. Bu kara büyü gibi stratejiyle, uzun vadeli propagandalarla halkın önceden değer verdiği her şey ama özellikle ülkenin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk gözden düşürülecektir. Örümcek ağı gibi sarılan iyi bir hikayenin arasına gizlenen türlü mesajlar ile de algı yanılması oluşturularak halk doğru bildiği şeylere önce şüphe ile yaklaşacak, daha sonra doğruların yerini yalanlar alacaktır. En ileri safhada da tepkisizleştirilen ve sıkı sıkıya maddiyata sarılan nesle verilen talimatlar otomatik kabul ettirilecektir. Böylesi cehaletle yetişen şuursuzlar, emperyalizmin karanlık niyetlerini adeta kanların son damlası kalana kadar, onlardan bile daha hararetle savunurlar. Emperyalizm ise koltuğuna yaslanıp seyre dalmıştır. Bu kanı bozuk yöntemde, her şeyin çok yavaş, sezdirmeden ilerlemesi esastı. Ancak sonuç kesindi. Zincir en zayıf nokta­sından kendiliğinden kırılacaktı. Hastalıklı genler, aileler arasında birbirlerine en doğal ve en kolay yoldan bebek de­ğişimleriyle bulaştırılacaktı. Ailelerin ruhu bile duymadan, soyu bozma eylemlerine start verilmişti. Ne kadar çok bebek değiştirilebilirse, hain plan o kadar rayında işleyecekti. Bu yön­tem misyonerlikten daha etkiliydi. Maneviyat değerleri yerine geçen maddi tutulmaları da yeni neslin arasına sokmak, emperyalizm için çocuk oyuncağıydı. “Hep ben” diyen, hiç vermeden hep almak isteyen doyumsuz bir gençlik yetişecekti (s.91). Çevrelerinde ne dolap döndüğünü önemsemeyen, ellerindekiyle yetinmeyip avazı çıktığı kadar daha iyisi benim hakkımdır diye bağıran -hakkı olmasa da- baş­kasının elindekine göz diken bir nesil. Şeküre ve Ziya da plandaki asıl yerlerinin ne olduğunu henüz sökememişlerdi. Sistem diye tanımladıkları matrisin içinde kendilerine verilen görevleri layıkıyla yaptıkça, yani acımasızlıkları ölçüsünde edindikleri terfiler ile piramidin üst basarnaklanna hızla tırmanıyorlardı. Bu mevkid insan diye bir şey yoktu! Matris içinde, insanın insanı sömürmesi, ama özellikle ilk etapta çocukların sömürülmesi amaçtı. Şeküre ve Ziya, ilerleyen yıllarda “ölümsüzlük serumu” adı altında şişelenip dünya genelindeki pedofil sapıklara açık artırma ile satılan “adrenochrome”un uluslararası trafiğinin üst düzey kilit isimlerinden olacaklardı (92).

    Adrenokrom

            Burada Epstein bataklığı (Skandalı)nda da bahsi çok geçen adrenochrom (Adrenokrom) üzerinde durmak gerekiyor. Adrenokrom, Hunter Thompson’ın 1971 tarihli “Fear and Loathing in Las Vegas” romanı ve 1998 yapımı filmi ile tanınmıştır. Hem roman hem de filmde adrenokromun insanlardan elde edilen halüsinojen madde  olarak tanımlanmıştır. Fakat bu maddenin tedavi edici, gençleştirici bir özelliği henüz keşfedilmemiştir. 

 Her klasik kaynakta ifade edildiği gibi “adrenokrom, adrenalinin oksidasyon ürünüdür ve ilgili katekolaminlerin oksidasyonunda kolayca elde edilen aminokromlar olarak bilinen kırmızıdan mora renkli indolin-5,6-kinonlar ailesinin en bilinen üyesidir” (Heacock & Powell, 1975: 277) .  Panfilov ve arkadaşlarının (2025) “Epinefrinin (Adrenalin) Fotokimyasal Salınımı Sırasında Toksik Yan Ürün Oluşumunun Azaltılması” isimli çalışmasında “adrenalinin (epinefrin) fotokimyasal salınımı, nöro ve kardiyotoksik etkilere sahip olan adrenokrom oluşumuyla birlikte gerçekleşir” denmektedir.  Panfilov ve arkadaşları bu etkiyi ayrıntılı olarak incelemek için, iki “kafeslenmiş” (Bileşenlerden birinin oluşturduğu boşlukların başka bir bileşene ait atom ve iyonlarla doldurulmasıyla oluşan bir kimyasal bileşik) adrenalin analogu (başka bir bileşiğe yapısal açıdan benzese de, işlevsel ve alt gruplarda farklılık göstermesi durumu) sentezlemişler ve karşılaştırmışlardır. Bu analoglardan ilki, adrenalin’in amino grubuna bağlı bir orto -nitrobenzil koruyucu gruba sahip klasik bir bileşiktir. İkinci analog, orto -nitrobenzil grubunu korumakla birlikte ek bir karbamat bağlayıcı içermiştir. Her iki bileşiğin fotolizi (bir kimyasal bileşiğin moleküllerinin ışığın ( fotonların ) emilimiyle parçalandığı kimyasal bir reaksiyon) aynı koşullar altında gerçekleştirilmiş ve elde edilen ürünler UV-Vis spektroskopisi (Ultraviyole ve görünür ışık (UV-Vis) absorpsiyon spektroskopi bir ışın demetinin bir örnekten geçtikten veya bir örnek yüzeyinden yansıtıldıktan sonraki azalmasının ölçülmesi), kromatografi (karışım halindeki maddeleri analiz etmek, saflaştırmak, ve karışım içerisindeki bileşenleri tanımlamak ve miktarını ölçmek amacı ile kullanılan bir yöntem) ve NMR teknikleri (kimyasal olarak moleküllerin yapı tayinini belirlemek için)  kullanılarak analiz edilmiştir. Şaşırtıcı bir şekilde, klasik bileşik adrenokrom oluşumuna yol açarken, karbamat tipi kafeslenmiş adrenalin bu yan ürünü üretmemiş ve aktif maddenin temiz bir şekilde salınmasını sağlamıştır. Sonuç olarak bu makalede, bir karbamat bağlayıcısının adrenalinin “kafesli” bir analoğuna eklenmesinin, ürünün kafesten çıkarılması sırasında foto oksidasyonunu azalttığını göstermiştir. Bu, nöro ve kardiyotoksik etkilere sahip adrenokrom ve alt ürünlerin oluşumu olmadan adrenalinin temiz bir şekilde üretilmesini sağlamıştır. Çalışma daha sonra, yeni karbamat tipi “kafesli” adrenalinin in vitro trombosit aktivasyonu için uygulanabilirliğine de örnek teşkil edecektir (Panfilov, 2025:10).

Adrenalin ve adrenokromdam benzerliğinden farklı olarak “clostridium botulinum” bakterisinin ürettiği bir toksin olan botulinum toksini de örnek verilebilir. Tıbbi uygulamalarda gerekli durumlarda ve minimal dozlarda örneğin; kas tonusunda azalma, inme hastalarındaki üst ekstremite (kollar) spastisitesinde (kas hareketlerinde)  botulinum toksini hastaların iyileşmesine katkıda bulunmaktadır. Aynı botulinum’un bir tatlı kaşığı kadarı ise teorik anlamda (pratikte mümkün olmasa da ) 85 milyonluk Türkiye’yi biyolojik silah olarak yok edebilme gücüne sahiptir.

Soysuzlar için Soyağacı (Londra)

Meryem’i de yanlarına alan Şeküre ve Ziya daha sonra Türkiye’den ayrılır ve Londra’ya yerleşirler. Evlatları gibi gösterdikleri Meryem ile hiç dikkatte çekmezler. Meryem’in adını da Mary  yapmışlardır. Mary burada büyür anne ve babası olarak Şeküre ve Ziya’yı bilir. Londra’da David isimli biriyle evlenir (1990: 3.Kuşak). Bu evlilikten Adam isimli bir çocukları (2000’ler: 4.Kuşak) olursa da boşanırlar.

“Boşanma sonrası yıkılan hayatını geri toplayıp ayağa kalk­maya çalışan Mary, annesi Şeküre’yi ve babası Ziya’yı ru­hunda deprem etkisiyle ansızın Londra’da toprağa verdikten hemen sonra baba evine döndüğünde şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Elini atıp açtığı her çekmecenin ya da kilitli her valizin içinden tomar tomar para ve külçe külçe altın çıkmıştı”(s.182). Bu paralar illegal bir hayatın birikimidir. Üvey babası ve üvey annesi uluslararası çetenin organizatörleri olarak çok servet edinmişlerdir. Halbuki Mary,  Ziya’yı mütevazi atelyesinde çalışan biri olarak bilmektedir.

Mary (Meryem)“Evlerinin garajına yöneldi. Babası, evdeki vaktinin çoğunu bahçedeki garajın içinde bakımsız dökük atölyesinde tek başına geçirirdi. Dışarıdan bakılınca her şey ne de köhne görünüyor ve çevresindeki herşeyle yamalı bohça gibi sırıtıyordu. Babası her bulduğunu garajın içine tıkmıştı. Düzen yoktu. Her şey üst üste yığılmıştı. Hiçbirine yıllarca el değmediği herşeyin toz ve pisik içerisinde olmasından belliydi. Kapının harap halinden de belliydi ki içeride ne var ne yok hiç de merak edilmemişti” (s.182).

“Babası Ziya’nın ıvır zıvır şeyleri tamir ettiğini sandığı atöl­yesinin sözümona derme çatma tahta kapısını açtığında ise, gördüklerine asıl o an inanamadı. Harap kapının içerden açılan tarafındaki ikinci kapı, adeta bir uzay mekiğine açılıyordu. Plazma ve ışın lazerle kesilen monoblok paslanmaz çelikten sur gibi kapıyı otomatik açmak için neyse ki göz retinası isten­miyordu. -Belki de babası özellikle önlem almak için yapmıştı. Kim bilir?- Teknoloji çağında bio-medikal ve moleküler biyolojinin mikro yazılım ile bu kadar ilerlediği çağda canlıyken iradesi dışında herhangi bir zorlamaya karşı, retina ile değil de aklı ile karşılık verebilmek için şifreyi eski usul ile sağlamlaştırmıştı. Malum, insanlığa henüz çip takılmamıştı. Beyni, kodladığı “password”u koruyacak hakimiyetteydi. Yani kapının şifresini rızası dışında kurcalayanlara karşı, en ilkel yöntemle tedbirini almıştı. Kapı zorlandığı anda, içeride ne var ne yok demeden kendini imha edecek düzenek kapının gerisinde profesyonelce tuzaklanmıştı. Çok az kişi bilirdi Londra’da Mary’nin “Meryem” olduğunu. Mary,şansını denemeye karar verdi, şifre “Meryem” olabilirdi. İsmini tuşladı, evet, haklı çıkmıştı, gizli kapı açıldı. İçeri girdiğinde ise, askeri üsteymiş hissine kapıldı. Teknoloji fakiri sandığı, her haliyle mülayim, hayatını otomatiğe bağlamış, işinden eve, evden işe ve bir de derneğe gidip gelen, kendi halinde yaşayıp giden babasına inanamıyordu. Hatta babasının başka herhangi bir şeyden anlamadığına yemin bile edebilirdi. Mary’nin ağzı açık kalmıştı. Şaşırmayıp da ne yapsın? Garajdaki teknolojiyi görse Ellon Musk’ın bile gözü kamaşır, ağzının suyu akardı” (s.183).

      “Bilgisayar ekranı açılınca ortaya çıkan resimler korkunçtu. Bir iki resim ve görüntüden fazlasını izleyemedi Mary. Ağlamaya ve kusmaya başladı. Çocuk kaçakçılığının dünyadaki en büyük ticaret alanla­rından biri olmasının sebebi, sadece seks değildi. Fazla dillen­dirilmeyen, ancak dünya tarihi kadar eski “adrenochorom” şeytani ayinlerinin günümüzde de varlığının kanıtları gözünün önündeydi. Resimler ve videolardaki işkence gören çocukların değil bedenleri, gözlerinin akı dahi, artık beyaz bile değildi. Kan revandı. Acı ve korkudan göz damarları çatlamış, gözlerinin tamamına kan oturmuştu. Küçücük bedenlere yapılan işken­cenin boyutu korkunçtu! Stres, korku ve dehşet altında acımasızca işkence gördükten sonra bu yavruların minik vücutlarından pompalanan adrenalin hormonu içeren kan, açık artırma ile satılıyordu. Alıcı listeleri ne kadar da uzun ve talep nasıl da çoktu. Sıraya dizilmişlerdi. Çarşaf çarşaf listelerde, dünyanın dört bir yanından itibarlı -sözüm ona- çok saygın isimler, ayrı gruplar halinde bir araya toplanmıştı” (s.184).

“İksir dedikleri, şişelenen temiz enerjiye sahip olma yarışına giren bu vampir yaratıklardan bazısı, o kanın ne şartlarda şişelendiğiyle de ilgilenmiyordu. Bu, organ mafyasına parasını bastırıp kendisine ya da bir yakınına organ satın almak gibi bir şeydi. Ya da kürk giyip et yiyen sözde hayvan severler gibi … Onlara göre ne vardı ki? Parasını bastırmış, almışlardı. Onlar almasa başka birisi nasılsa alacaktı. Vampirlerin vicdanları ra­hattı … Mary’nin ruhu kararmıştı. Gördükleri karşısında yüreği cayır cayır yanıyordu. iyi kalpli babasının nasıl kalpsiz biri olduğunu anlamıştı. Babası Ziya, uluslararası pedofili trafiğinin üst düzey yöneticilerinden biriydi. Dünya, şeytani bir ağ tarafından yönetiliyordu. İngiltere, Avustralya ve Amerika bu şeytani şebekenin güç kaynağıydı. Enerji, şeytani şebekenin tünel adını verdiği yeraltında gizli sığınaklarında hapsettiği, genellikle Uzakdoğulu ve Ortadoğulu “batarya” dedikleri çocuklardan akıyordu. Çoğu kaçırılmıştı ya da pedofili, tecavüz, işkence, cinayet ve soyu bozma eylemleri için özel üretiliyordu. Şeytani ağın katılımcılarına pedofil sapıklara üye deniliyordu. Sistem, suça ve vahşete karışan tüm üyelerin, her birinin işledikleri suçun infaz bedelinin ödendiği bir ücret karşılığında çalışıyordu. Ödediği paraya göre, kademe kademe … Bir piramit gibi. Ayinleri ekrandan izlemek, ayinin olduğu mekanda camın gerisinden ayini izlemek, bizzat ayine katılarak ama eyleme katılmadan izlemek, ayine katılmak ve ayinde başrol ya da tali rol üstlenmek, hepsi için ayrı para ödenirdi. Ancak adrenochrome için, yani kurban edilen çocuktan akan kanı içmek için para basma, ayin tamamlanmadan, internet üzerinden açık artırma yöntemiyle yapılırdı. Parayı bastıranlar arasında, yani ekran karşısında ya da ayinin yakınında ya da tam içinde olan katılımcıların asıl enerji patlaması, masum canlar acı içinde çığlık attıklarında yaşanı­yordu. Medeniyet yalanı ile evrimleştiğini sanan insanlık, günü­müzde de ilkel çağda arenada toplanan kalabalıktan farksızdı”(s.185).

“Adına ritüel denen dünün sapıklığını bugüne taşıyan inanılmaz bir yeraltı endüstrisi vardı. Küçük çocukların yaka­lanmasından, işkence görmesinden, kanlarının boşaltılmasına, “adrenochrome”un satılmasına kadar giden ama bununla bitmeyen bir süreçti bu. Öldürülen çocukların ve özellikle kürtaj yoluyla alınan fetüs ve bebeklerin vücut parçalarını, aşılarda ve pahalı krem içeriklerini oluşturmak için kozmetik sanayiine satmak, sektör için sıradan finans kaynaklarıydı. Her bir çocuk için para peşin alınıyordu. Sisteme giriş yapanların ve alacaklarını alanların kayıtlardan isimleri derhal siliniyordu. İsimler sadece birkaç kişinin, o da Mary’nin babası Ziya gibi üst düzey yöneticilerin kayıtlarında yer alıyordu. Yeni bir üye, sisteme daha önce giriş yapan eski bir üyenin tavsiyesi ve referansı ile, detaylı araştırma ve ön izleme ile, uygun görülürse kabul ediliyordu. Kurbanlar, dünyanın dört bir yanından ama özellikle az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerden kaçırılan çocuklar veya sırf bu şeytani sapıklık için tünelde özel üretilen çocuklardı. Bu organizasyon piramidinin en alt seviyesinde sokak çeteleri. sonra kendi aralarında organize olmuş mafya men­supları, uluslararası terör örgütünün finansörleri ve üst akıl yöneticisi paranın baronları vardı. Elitler kulübü üyeliğine kabul edilenler, normal pedofil oluyordu. Yani sadece çocuklara tecavüz. Ritüellere katılmak içinse elit VIP, yani soylu olmak, bu tanıma dahilolmak gerekirdi” (s.186).

“Ayinlerde çocuklar ya hipnotize ediliyordu ya da uyuşturucu enjekte edilerek serseme çevriliyorlardı. Üyeler fiziki eyleme geçmeden önce önlerindeki çorbada bulunan bütün halindeki cenini iştahla parçalayıp yiyorlardı. Özellikle sekiz dokuz yaşında hamile kalan çocuklar kürtaj edilip alınan ceninler yıkanmadan çorba için kullanılıyordu. Doğum sonrası kadından atılan plazmanın habersizce top­lanıp güzellik kremlerinde kullanıldığı, bilinen bir gerçekti. Ancak, bazı hastanelerden ceninler de toplanıyordu. Satanist pedofili ayinler için ceninler hamile çocuk annelerden özellikle üretiliyordu. Ayin sırasında, çocuk anneden alınıyordu. Can­lıyken işlem yapılıyordu (s.187).  

“Pedofil çetenin eline geçmiş, istismar edilen mağdurlardan canlı kalanların ifşa ettiği itiraflar,  medyada sayısız kez yer bulmuştu. İtirafları ile derin devlet tarafından yönetilen süb­yancı çevrelerinin şeytan’ı ayin ve tacizlerini açıklamakla kal­mamış, sapık pedofil devlet başkanlarının, siyasetçilerin, ünlü iş insanlarının, din adamlarının ve saygın görünümlü Hollywood artistierinin VIP partilerde ne haltlar işlediklerini de deşifre etmişti.

Mary yıkılmıştı.

Yoksa annesi de mi biliyordu? Evet” (s.188).

“Mary, bir an bile tereddüt etmeden ölmüş anne ve babasını ihbar etti. Tüm belge ve delilleri de polise teslim etti.  Sadece Londra’da değil dünyanın birçok yerinde özellik­le kimsesiz çocukların barındığı yurtların altı tünelden geçil­miyordu. Krokilerde belirtildiği üzere, çoğu tünelin bağlantısı kutsal sayılan bir ibadethanenin direkt kapısına açılıyordu. Korkunçtu. Tünel denilen ağı düşündü. Dünyada ne kadar tünel olabilirdi? Filipinler’i düşündü. Bu ülke, yedi bin altı yüz kırk bir ada dan ibaretti. İnsan ticareti için ağ üzerindeki tünel­lerin olası sayısını düşününce Mary dehşete kapıldı. Felaketin büyüklüğü, bedenini zangır zangır titretiyordu(s.189).

Soyağacı romanını teyit eden bir olayda kapsamı tam olarak bilinmesede “New York’ta Brooklyn Crown Heights 770 Eastern Parkway’de bulunan ve Yahudilerin yoğun olarak kullandığı “Chabad-Lubavitch World Headquarters” adlı sinagog, polis baskınına uğradı. Baskında, sinagogun altında kazılmış gizli tüneller tespit edilmesidir” (Gazeteler: 10.Ocak. 2024 By euronews).

“Devletler ne yapıyordu? Ne işe yararlardı? Dünyada olup bitene ne kadar yakın ne kadar uzaktılar? Yoksa hepsi mi bu endüstriden nemalanıyordu? Yoksa bazısına sus payı mı dağı­tılıyordu? Bağımsız ülke yok, birbirine bağımlı ülkeler var, sözünden ne anlaşılırdı? Düşünüyor ama işin içinden çıkamı­yordu. Misyonerlik ya da halkına ne kadar dindar bir hükümet ol­duğunu gösterme yarışında olanlar, Tanrı’nın ismiyle ve din kardeşliği adına elinde kutsal kitapla boy gösteren yetkililer, tünellerin varlığını bilmiyorlar mıydı? (s.189).

“CIA, MI6, MOSSAD gibi “anlı şanlı!” istihbarat örgütlerinin de mi haberi yoktu olan bitenden? Tünel hadisesinde yeraltı örgüt faaliyetleri ile yerüstü faa­liyetler karmakarışıktı. Fareler ve insanlar boşuna beraber yaşamıyoriardı. Fareler garanti yukarıdaydı” (s.190).

Soyağacı (2021) romanının bir kısmında geçen bu olaylar zinciri Epstein skandalı (2026) ile adeta bire bir örtüşmektedir. “Gazeteler: Epstein skandalı Kraliyet Ailesi’ne sıçradı… Eski prens sorgulandı, vb.”(20. Şubat. 2026).

Sonuç

Öznur YILMAZ’ın çok yönlü bir romanı olan “Soysuzlar için Soyağacı”ndaEpstein Bataklığını önceden adeta haber verircesine Türk toplumunu aydınlatmaya çalıştığı görülmektedir. Günümüzde istihbarat çalışmaları her türlü disiplinin verilerini kullanarak çalışmaktadır. Hatta İngiliz dış istihbaratı MI6 “Military intelligence” ile kendisini ifade etmekte entellektüel yönünü vurgulamaktadır. Mutlaka istihbarat teşkilatları açık istihbarat medyayı takip etmekle birlikte akademik disiplinleri ve aydın insanların kaleminden çıkan eserleri okuyan, değerlendiren birimleri de güçlendirmelidir. Çünkü istihbarat (intelligence demek daha isabetli) başlı başına bilimsel, sanatsal ve üstün yetenekler içeren bir faaliyettir. Bu çerçeveden bakıldığında “Soyağacı” romanı önemli laboratuar verileri de sunmaktadır. Edebiyatçılar ve kültürel antropologlar içinse Türkiye’nin sosyal değişiminin anahtarı niteliğinde, öngörü ve derin gözlem içeren edebî eser özelliğine sahiptir.

Kaynaklar

Öznur Yılmaz, Soysuzlar için Soyağacı, Gölkitap yayıncılık, İstanbul, 2021.

Öznur Yılmaz, Soysuzlar için Soyağacı, Doğu Kitapevi, 2. Baskı, İstanbul, 2024.

Heacock RA& Powell W S, Adrenochrome and related compounds, Prog Med Chem,  1972; 9(2):275-339.

Panfilov MA, Starodubtseva ES, Karogodina TY,  Vorob’ev A Y and Moskalensky AE, Article Reducing the Formation of Toxic Byproducts During the Photochemical Release of Epinephrine, Journal of Xenobiot, 2025,15,(8): 1-12.

            İnternet: https://tr.euronews.com/


[1] Öznur Yılmaz, Soysuzlar için Soyağacı, Gölkitap yayıncılık, İstanbul, 2021.,

Öznur Yılmaz, Soysuzlar için Soyağacı, Doğu Kitapevi, 2. Baskı, İstanbul, 2024.

Düşün Damlaları  (29)

     – “İnsan” unutan demektir. Ama ey insan! Asla unutmamalısın ki:

     – İnsan -bir bakıma- insan bedeni giydirilmiş; Öğrenci Ruh demektir.

     – Hafızana, potansiyel olarak yüklenmiş olan Kâinat / Evren bilgilerini araştırmalısın!

     – Çünkü: İlim yapasın diye dünyaya gönderilmişsin.

     – Yaratılan cansız bedenine, Allah tarafından ruh üflenmesiyle,

     – “İnsan” olarak kendini bilmiş ve bulmuşsun.

     – Dünyaya, bilinçaltına yerleştirilen potansiyel enerjiyi,

     – Kinetik hâle getirmen ve dönüştürmen için görevlendirilen bir varlıksın.

     – Çünkü Allah seni; tekâmül etmen, Kur’an’ı öğrenmen için yarattı.

     – Hem de kâinat bilgilerini yüklemiş olarak;

     – Hür / özgür, karar verme yetenek, yetki ve ayrıcalıkları ile dünyaya gönderdi.

     – İnsan, mahiyetine yerleştirilen Evren bilgileri;

     – Bilinçaltını oluşturacak şekilde olan;

     – Ruh’unun hafızasına yüklenmiş olarak dünyaya gönderildi.

     – Bu vazife ve görevleri yüklenen insandan;

     – Evren bilgilerini yerinde görmek, araştırmak,

     – Bunlardan nasıl faydalanacağını keşfetmesi istenmekte.

     – Zaten İnsanın, ilmen ve irfanen gelişmesi:

     – Varlıkların müspet – menfî yönlerini bilmekle mümkün.

     – Bunun için Dünya Okulu’nun öğrencisi olan İnsan’ın!

     – Doğru ve yanlışları, güzel ve çirkinleri, faydalı ve zararlıları anlaması için,

     – Her şeyin ikili olarak yer aldığı dünyanın;

     – Zıtlar ülkesi olduğunu görmesi ve onu bu şekilde tanımasıyla mümkün ve olası.

     – Nitekim, çirkin olmasaydı güzel, kötü olmasaydı iyi, ahlâksız olmasaydı güzel ahlâk,

     – Küçük olmasaydı büyük olanın değerini insan bilemezdi.

     – İnsan, dünyadaki olumsuzluk ve zıtlıkları tanımadan, Öte Âlem’de yer aldığı zaman,

     – Orada menfîlik, zıtlık, kötülükler olmadığı ve İnsan da, bunları tanımadan oraya giderse;

     – Hep güzelliklerin, hep doğruların, hep iyilerin bulunacağı Öte Âlem’deki güzellikler,

     – Doğruluk ve iyilikler; insan için hiçbir anlam taşımayacak, bir şey ifade etmeyecek;

     – İnsan bu durumda hiçbir şeyden lezzet alamayacak, hiçbir zevk duyamayacaktı.

     – Çünkü zıtlarını bilmemiş ve tatmamış olduğundan,

     – Onları birbirleriyle karşılaştırmak ve kıyaslamaktan mahrum kaldığı için,

     – Onların varlıklarının bile, kıymeti harbiyeleri olmayacaktı.

     – İnsan, gurbete niçin gider?

     – Daha iyi şart ve imkânlarla yurduna dönmesi için değil mi?

     – Nitekim bu şekilde yurda dönmeyenlerin yüzlerine tükürülür!

     – Dünya da, ahiretin gurbeti.

     – Oraya da, ahireti kazanmış olarak dönmek gerek.

     – İşte ey insan! Senin dünyaya gönderiliş gayen;

     – İster istemez döneceğin âhiret diyarına;

     – Yüzü ak, eli temiz ve dolu olarak dönmen içindir.

     – Çünkü insan: Diğer varlıklardan, onu üstün kılan;

     – Donanım, meziyet ve üstün vasıflarla dünyaya gönderilmiştir.

     – Çünkü insan: Halife-yi Rûy-i Zemindir!

     – Çünkü İnsan: Eşref-i Mahlûkattır.

     – “Sen olmasaydın Ya Muhammed, kâinatı yaratmazdım!” hitabı,

     – Hz. Muhammed’in şahsında; aynı zamanda her insanadır!

Millet Irk Değil, Irk Millet Değil

Millet devleti… Bu kavramın doğru Türkçe adı budur: “millet devleti”. Ama, birçok alanda olduğu gibi “İngiliz Türkçesi” ağır bastı: Ulus devlet… Bunun Türkçede yanlış bir tamlama olduğunu anlamak için hemen ulus yerine millet koyun. Ne oldu: millet devlet. Tamlamanın Hint-Avrupaca olduğu açığa çıkıveriyor. Neden ulussal devlet demediler? Çünkü öz İngilizcesi “nation state”. Kelimeleri bire bir yerine koyun. Ne oldu? “Millet devlet”. İşte bu kadar. Neyse İngiliz Türkçenin hikmetinden sual olmaz. “Kanal İstanbul”, “deprem dayanıklı” gibi tamlamaları sorguya çektiniz mi?

Maksadım başka. Çağı isimlendirmek istemiştim. İşte o çağdayız. Millet devletleri çağı.

Sağ cenahta bu konudan bahsedenlerde görülen bir sapma. Başlangıçta birkaç cümlede “millet” deseler de az sonra millet yerine “ırk” demeye başlıyorlar. Eh, ırk ırkçılığa götürür. O hâlde millet milliyetçiliğe götürürse o da ırkçılığa götürür. Demek ki millet devleti kötü bir şeydir. Çünkü ırk üzerine kurulmuştur. Geçende bir yorumcu da yazmış: “Ulus devlet İslam’da yoktur!”

Ulus devletten nereye?

Durumun vahameti gittikçe artıyor. Hem ırkçılık tehlikesi var hem de Müslümanlığımıza halel gelecek. Bir an önce kurtulalım şu ulus devletten. Peki nereye gidelim? Yukarı mı çıkalım, aşağı mı inelim? Ulus devletten büyük imparatorluk var. Kendimize bir imparatorluk bulup ona yamalanalım. Hani bir zamanlar manda dediğimiz şekilde de olur…

Ulustan büyük bir de ümmet var. Ümmet devleti olalım. Bir tane bulsak da ona dâhil olsak. Hiç ümmet devleti gördünüz mü? Galiba Vatikan var ama bizi almazlar. Bir de İsrail var ama o hem ümmet hem de millet devleti. O da olmadı. Zaten bize Müslüman ümmet devleti olur, başkası olmaz. Ondan da hiç yok.

Aşağı yönde aşiret devleti, hanedan devleti falan var. Eh birini seçelim bari ki hem ırkçılık olmasın hem de şeriata uysun. Kabile devleti ırka dayanmaz değil mi? Hanedan? O soya, sülaleye dayanır canım; ırka değil. Falan oğulları, filan oğulları… Kızları, anaları boş verin. Oğullar, babalardır aslolan.

Devlet varsa millet de var

Buraya kadar yazdıklarımı lütfen ciddiye almayınız. Şimdi şu millet, ırk ve millet devleti meselesine bu sefer ciddiyetle dönelim. Tarihe, milletin sosyolojisine bakalım.

Sülaleden kavme, kavimden kabileye, aşirete ve nihayet millete kadar insan toplumlarını incelemek beşerî bilimlerin asıl görevidir ve bu konu en küçük ayrıntısına kadar incelenmiştir. Hâlâ da incelenmeye devam ediyor. En yeni ve en geniş incelemeleri kapsayan ve net bir sonuca varan Azar Gat ve Alexander Yakobson, bulgularını kısa bir formülle açıklıyor: Devlet varsa millet de var. Eski Mısır’dan Çin’e bütün kıtalar ve bütün zamanları kapsayan bir gezi onun kitabı: Nations (Cambridge 2019. Türkçesi Milletler, Bilge Kültür 2019). Birinci Dünya Harbi’nden önceki imparatorluklar devrinin de aslında millet imparatorlukları olduğunu kıta kıta gösteriyorlar.

Devlet varsa millet var. Kendi devletlerini kuracak güce sahip olmamış etniler (milliyetler) de yirminci asırda imparatorluklardan kurtulup kendi devletlerini kurmuş ve millet olmuşlar.

Çoktan bire mi birden çoğa mı?

Yalnız bütün bu hikâyede devletlerin dayandığı “ırk” diye bir toplum birimi veya siyasi sebep yok. Irk kavramını tutup yükseltenler emperyalizm çağının sömürgecileri. Kendilerinin başkalarına Tanrı veya tabiat tarafından yönetici tayin edildiklerini ispata çalışan Avrupa milletleri.

Milletle ırkı birbirine karıştırıp şaşıranları daha da şaşırtacak bir resim göstereyim. Dünyanın en güçlü milleti hangisidir? Amerikan milleti değil mi? Millet ırk demekse bunlar hangi ırktan? Amerikan diye bir millet yok diyenler de var. Amerikan okullarında çocuklar her sabah ellerini kalplerinin üstüne koyup “Tanrı’nın emrinde tek millet!” (One nation under God) diye yemin ede dursunlar.

19. asır, feodal Avrupa’nın hızla millet devletlerine dönüştüğü yüzyıldır. Yirminci asırda, imparatorluklar dağıldı, koloni yönetimleri çöktü ve istiklalini kazanan milletler millet devletlerini kurdu. Millet devletleri de istiklallerini sağladıkları andan itibaren millî birliği, kültür birliğini ve kültürün taşıyıcı sütunu olan dil birliğini sağlamayı temel gaye edindi. Amerika kendini “eritme kazanı ~ melting pot” diye tarif edip bununla öğünür. Sloganı “E pluribus unum ~ Çoktan bire”dir. Bunu devlet mührüne ve paralarına yazarlar. Fransa’nın Fransızca konuşan %15’i nasıl “Fransa’da yalnız Fransızlar yaşar.” kesinliğine dönüştürdüğünü birkaç yazımda anlattım. Almanya da İtalya da Rusya da hep öyledir. Hepsi çoktan teke gitmiştir. Teki çoğa götürmeye çalışılan sadece biz varız galiba. Bir de ABD’nin işgalli teşvikiyle Irak.