13.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 10

Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın Değerli Üyeleri

Bugün, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın gururunu ve coşkusunu hep birlikte yaşıyoruz. Bu anlamlı gün, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Açılışı ile millet iradesinin tecelli ettiği tarihi bir dönüm noktası olduğu kadar, geleceğimizin teminatı olan çocuklarımıza duyulan güvenin de en güçlü ifadesidir.

Cumhuriyetimizin banisi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu anlamlı günü çocuklara armağan etmesi, sadece bir bayram ilanı değil; aynı zamanda milletimizin yarınlarını emanet ettiği nesillere duyduğu inancın açık bir göstergesidir. Atatürk’ün “Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve bir bahtının ışığısınız. Memleketi asıl aydınlığa boğacak olan sizsiniz.” sözleri, bu sorumluluğun ne denli büyük olduğunu bizlere her daim hatırlatmaktadır.

Ancak ne yazık ki son günlerde eğitim kurumlarımızda yaşanan şiddet olayları, hepimizi derinden üzmekte ve düşündürmektedir. Okullar; bilginin, ahlakın ve insanlık değerlerinin yeşerdiği kutsal mekânlar olmalıdır. Şiddetin, korkunun ve güvensizliğin hâkim olduğu bir eğitim ortamı, sadece çocuklarımızın değil, toplumumuzun geleceğini de tehdit etmektedir.

Bu noktada hepimize büyük sorumluluk düşmektedir. Aileler, eğitimciler, sivil toplum kuruluşları ve kamu otoriteleri olarak çocuklarımıza sadece akademik başarıyı değil; saygıyı, merhameti ve birlikte yaşama kültürünü de kazandırmak zorundayız. Unutulmamalıdır ki güçlü bir toplum, ancak sağlıklı bireylerle inşa edilir.

23 Nisan’ın ruhuna yakışır şekilde; çocuklarımızın güven içinde büyüdüğü, düşüncelerini özgürce ifade edebildiği, sevgi ve saygının hâkim olduğu bir gelecek için el birliğiyle çalışmalıyız.

Bu vesileyle başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, tüm şehit ve gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyor; çocuklarımızın bayramını en içten dileklerimizle kutluyoruz.

Saygılarımızla.

KAO Yönetim Kurulu adına Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı: Tahir Serkan Irmak

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Açılış Yılı ve 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nız Kutlu Olsun!

     23 Nisan, Türk Milleti’nin kendi geleceğini belirlediği, egemenliğin Türk milletinin iradesine bırakıldığı ve bütün dünyaya ilan edildiği bir gün ve Türk Tarihinin önemli dönüm noktalarından biridir.

     Bu duygularla, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 106. Açılış Yılını ve çocuklarımıza armağan edilen 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutlar, başta Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere; bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet diler, kahraman gazilerimizi saygı ve minnetle anarız.

Kocaeli Aydınlar Ocağı

Çıkmaz Sokak: Eğitim

İnsan olarak var olmanın en güzel işini dert haline getirmekte üstümüze yok. İşin adı, eğitim; derdin sebebi, usulsüzlük.

Çiftçi meyve üretir mutlu olur; ressam eser ortaya koyar mutlu olur; şair şiir yazar mutlu olur; müzisyen, tiyatrocu eserleriyle mutluluk duyarlar.

Yetiştirdiğimizi sandığımız insanlardan niçin şikayetçi oluyoruz, “Evladın mı var, derdin var.” diyor, onları bir dert olarak görüyoruz? Lafa gelince “Evlat sermaye, torun kardır.” diyoruz; ancak yıllar geçtikçe büyüyen her evlada “dert” gözüyle bakıyoruz.

Cevap belli: Amaç ve usul hatası.

Bir sanatçı esere başlamadan önce hayal eder, amacını belirler, yönteminin adını koyar, en iyi malzemeyle işe başlar, mutlu sona ulaşır.

Her anne-baba, her öğretmen, her yönetici bir sanatçıdır. Yapacağın işin sanat olduğuna inanmıyor, onun havasına girmiyorsan işe başlamayacaksın. Hata, burada.

Gençler, dert küpüymüş, birbirlerine saygı duymuyorlarmış; anne-babalar çocuklarına söz geçiremiyorlarmış, eğitim yöneticilerini kimse dinlemiyormuş, şiddet bir yaşam tarzı olmuş, vs…

Ağzını açan dert kusuyor. Sorumluluk sahipleri, okulda, sokakta gençlerin estirdiği terörün sebebi olarak Kaf Dağı’nın arkasını gösteriyor. “Dokuz çocuğu ve kendini öğrencilerine siper eden kahraman öğretmeni okulda öldüren katil ayağa kalksın.” dendiğinde, sorumluluk hiyerarşisine göre bütün toplum ayağa kalkmalı. Dürüstlük budur, eğitimdeki köklü çözüm böyle başlar.

Her evlat bir emanettir; aileye, eğitim kurumlarına, topluma emanettir. Sac ayağı çok önemli. Aile, bu işin merkezinde yer alıyor. “Saldım çayıra, Mevla’m kayıra.” anlayışına sahip bir aileden, vatana, insanlığa hayırlı bir evlat beklemek, ham hayaldir. Ailenin asli görevi çocuğun karnını doyurup bedenini giyindirmek değil. Ebeveyn, özellikle anne çocuğunun duygularını iyi tanıyacak, onunla sevgiye, güvene dayalı sağlam iletişim kuracak, evladının arkadaşlarını, dijital dünyadaki mecralarını iyi takip edecek, ona hayatla ilgili sağlam ölçüleri, beklentileri öğretecek, rol model olacak, isteklerine tatlı sert sınırlar koyacak, büyüklerine saygıyı, küçüklerine sevgiyi kendisi yaşayarak öğretecek. Ebeveynin, söyledikleriyle yaptıkları, çelişmeyecek. Günah, ayıp kavramlarını, Allah korkusunu çocuğun bilinçaltına aile yerleştirecek. Ona hem destek hem sorumluluk verecek.

Okul, genel anlamıyla bütün eğitim kurumları insanların sosyalleştikleri, çevre ve meslek edindikleri mekanlardır. Bu mekanları öğrenci, öğretici ve yöneticiler anlamlı hale getirir. Empatiden yoksun bir öğretmen ve rehberlik uzmanı bu kurumlarda yer almamalıdır. Öğreticiler, her bireyin bir dünya olduğu kabulüyle yeteneklerine, ilgilerine, duygusal yapılarına göre hareket etmeli, eğitim yöntemi belirlemelidir. Pedagoji, önemli bir uzmanlıktır. Velilerle güvene dayalı iletişim kurulmalı, öğrenci mahremiyetine özen gösterilmelidir. Öfke kontrolü, dijital bağımlıktan kurtulma eğitimleri öğretmenlerin işidir.

Okul yönetimi kurallar konusunda kararlı, tutarlı olmalıdır. Disiplin kuralları açık ve uygulanabilir olmalıdır. Adil olunmalıdır. Yönetim, rehberlik hizmetini güçlendirmeli, öğretmenlere hizmet içi eğitim programları düzenlemeli, kriz yönetiminde destek sağlamalıdır. Okuldaki güvenlik önlemleri, yönetimin ihmal edemeyeceği görevdir. Pozitif okul kültürü, sosyal, sportif etkinlikler hem yönetimin hem okulun imajını yükseltir, öğrencilerde aidiyet oluşturur.

Aile yapımızda da büyük bir değişim yaşandığı inkâr edilemez. İlgisizlik veya aşırı serbestlik, “Karışmayayım” ya da “çocuğum üzülmesin” yaklaşımı, sınırları yok ediyor. Parçalanmış aileler, boşanma ve iletişim kopukluğu çocukta davranış sorunlarına yol açabiliyor. Sorumluluk vermeme, her şeyin hazır sunulması çocukta kontrolsüzlük oluşturuyor. Okula karşı tutum, bazı velilerin öğretmeni desteklemek yerine çocuğu koşulsuz savunması başka bir sorun olarak sık sık yaşanıyor. Sorumluluktan kaçan, ileride kendisiyle veya evladıyla hesaplaşmaktan korkan velilerin, özgüvenli ve demokrat çocuk yetiştirme iddiaları da sadece bir fantezi. Orman bilgisinden yoksun birini canavarların hakimiyetindeki ormana pikniğe göndermek ne kadar mantıklı?

Politika üreticilerinin, üst düzey devlet görevlilerinin yapması gereken işler de hayli fazla. Onlar, ayrı bir yazı konusu. On iki yıllık zorunlu eğitim sistemi de mutlaka tartışılmalı, belli nedenlerle belki bir dönem için zorunlu görülen bu sistem mutlaka değiştirilmelidir.

İnsanın olduğu her yerde sorun vardır. İnsan, müşkül varlıktır. Eğitim, müşkülatın en yoğun alanıdır. Bu alanı, iyi niyetten, insan fıtratı bilgisinden, usulden yoksun insanların işgal ettiğini görüyoruz. Batı ahlak anlayışı ve pedagoji perspektifiyle eğitim ve öğretim yapıldığı sürece sıkıntılar bitmeyecektir. Doku uyumsuzluğu sadece biyolojik değil, aynı zamanda kültürel bir kavramdır.

Bir yerden başlamak lazım: Kendimizden, sorumluluğunu taşıdığımız en yakınımızdan…

Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı

TBMM’mizin açılışının 106. yılında bu bayramımızı tekrar kutlayacağız. Komşu ve kardeş İran’ın, ABD-İsrail ittifakı karşısında bağımsızlığını ve topraklarını korumak için verdiği mücadelenin yaşandığı şu günlerde, bu bayramımız daha da dikkat çekici bir anlam ve önem kazanmaktadır.

Çünkü Türk milleti olarak biz de çok daha kötü şartlar ve imkânsızlıklar içinde egemenliğimizi korumak ve bağımsızlığını sürdüren bir devlet olmak için 100 yıl öncesinde büyük bir savaş yaşamıştık.

Bu vesileyle, o günlerdeki bazı tarihî bilgi ve olayların iyi bilinmesi gerektiğini düşünüyorum.

Şöyle ki:

• 30 Ekim 1914’te Alman Goeben ve Breslau (Yavuz ve Midilli) gemilerinin Karadeniz’e geçmesine müsaade edilip Sivastopol’ü bombalamaları üzerine, Almanya yanında girilen I. Dünya Savaşı, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti’nin çöküşünü getirmiştir. Bu mütareke, başta İstanbul olmak üzere Anadolu coğrafyamızdaki bazı bölgelerin İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan kuvvetleri tarafından işgalinin önünü açmıştır.

• 1915’te Çanakkale Boğazı’nı geçemeyen işgal kuvvetlerinin donanması, 13 Kasım 1918’de İstanbul Boğazı’na gelip demirlemiş ve toplarını Dolmabahçe Sarayı’na yöneltmiştir. Bu rahatsız edici durum sebebiyle Padişah Vahdettin, Yıldız Sarayı’nda oturmayı tercih etmiştir.

• Bu şekilde İngiltere, ayrıca 1915’teki Çanakkale ve 1916’daki Irak Cephesi Kut’ül Amare zaferlerimizin de intikamını almaktaydı. İstanbul’un önemli ve stratejik yerlerinin kontrolü ile başlayan bu işgal, 16 Mart 1920’de idareye el konulması şekline dönüşmüştür.

• 15 Mayıs 1919’da Yunanistan’ın İzmir’e çıkışıyla başlayan işgal, 1921’de Yunan ordusunun Polatlı’ya kadar ilerlemesiyle devam etmiş; bu bölgede yaşayan insanlar büyük acılar yaşamıştır. Bu arada İzmit’imiz 1918’de İngiltere tarafından işgal edilmiş, 1920’de buna Yunanistan da katılmıştır. Bölgemiz bu işgalden büyük zarar görmüş olup bu dönem Erdoğan Özdemir tarafından “Karşıyakanın Beyleri” ismiyle romanlaştırılmıştır.

• 19 Mayıs 1919 bizim için çok önemli bir tarihtir. Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu Müfettişi olarak İstanbul Hükûmeti tarafından ve Sultan Vahdettin’in onayıyla Samsun’a gönderilmiştir. Gönderilme sebebi, bölgedeki asayiş sorunlarını inceleyip gidermek ve askerî birliklerdeki silahların teslim alınmasını sağlamaktır. Bu görev için geniş yetkilerle donatılmıştır. Ancak yaptığı çalışmalar işgal güçlerince kabul görmeyince görevden alınması istenmiştir. Bunun üzerine 8 Temmuz 1919’da askerlikten istifa ederek sivil olarak çalışmalarını sürdürmüştür.

• Bu çalışmalar Amasya, Erzurum ve Sivas kongreleriyle devam etmiştir. Erzurum’daki Ordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa’nın, istifa etmiş bir paşa olan Mustafa Kemal’in önünü açan tutumu, Millî Mücadele’nin gelişmesinde büyük bir güç olmuştur.

• Mustafa Kemal, 27 Aralık 1919’da Temsil Heyeti ile birlikte Ankara’ya gelmiştir. Ankara’da seymenlerin de katıldığı halk tarafından büyük bir coşkuyla karşılanmıştır. Ankara, Millî Mücadele’nin merkezi olarak seçilmiştir. Keçiören Kalaba’daki Meteoroloji Mektebi’nin iki katlı binası uygun görülmüş ve Mustafa Kemal’in ilk çalışma bürosu burada kurulmuştur. Bu süreçte bağımsızlığı savunan ve Millî Mücadele’ye inanan birçok sivil ve asker Ankara’ya gelmiştir.

• 16 Mart 1920’de İtilaf Devletleri İstanbul’daki yönetime el koymuştur. Artık İstanbul tamamen işgal altındadır. Şehzadebaşı’ndaki Mızıka Karakolu baskını da bu tarihte gerçekleşmiştir. Bundan bir ay sonra, 17 Nisan’da Harbiye Nazırı Fevzi Paşa da gizlice İstanbul’dan ayrılarak Ankara’ya gitmiştir.

• 23 Nisan 1920’de Ankara’da Meclis açılmıştır. İstanbul ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden gelen temsilciler, Hacı Bayram Camii’nde kılınan cuma namazının ardından halkın yoğun katılımıyla dualar ve tekbirler eşliğinde yürüyerek Ulus’taki bina önüne gelmiş; kurbanlar kesilerek açılış gerçekleştirilmiştir.

• Millî Mücadele ve Kurtuluş Savaşı buradan yönetilmiştir. Bu mücadele başlı başına büyük bir hikâyedir. Bu konuda birçok kitap ve yazı yazılmıştır. Benim de “Mehmetler, Mustafalar ve Zafer Ayımız Ağustos” başlıklı 2025 tarihli yazım okunabilir.

• Bu mücadele sürecinde İngiliz himayesini isteyen Amerikan mandasını savunan kişi ve gruplar da olmuştur. İngiliz istihbarat faaliyetleri ve İstanbul yönetiminin teşvikiyle Anadolu’nun çeşitli yerlerinde isyanlar çıkarılmıştır. Ancak Millî Mücadele ve bağımsızlık yanlısı hareketler üstün gelmiş ve bunun sonucunda 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.

• 23 Nisan tarihi ayrıca şehit ve gazilerimizin yetim çocuklarını korumak ve onların iyi yetişmesini sağlamak amacıyla çalışmalar yapan Himaye-i Etfal Derneği’nin çeşitli etkinlikler düzenlediği bir gündür. Bu kuruluş Mustafa Kemal Paşa tarafından himaye altına alınmıştır. Daha sonra Çocuk Esirgeme Kurumu adını alan bu kuruluşun etkinlikleri, 1929’dan itibaren çocuklara armağan edilerek millî bayram olarak kutlanmaya başlanmıştır.

Bu konuda daha detaylı bilgi, 17.04.2023 tarihli “Cumhuriyetimizin 100. Yılında Millî Egemenlik ve Çocuk Bayramı” başlıklı yazımda bulunabilir.

Millî Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mızı 23 Nisan’da yeniden gururla kutluyoruz. Bu coğrafyada bizlere hür ve bağımsız bir ülke bırakan Sultan Alparslan’dan Mustafa Kemal Atatürk’e kadar tüm komutan ve kahramanlarımızı rahmet ve şükranla anıyor; çocuklarımıza huzur, güven ve refah içinde yaşanan hür ve bağımsız bir ülke bırakma sorumluluğunu daima hatırlamamız gerektiğini vurguluyorum.

Hoşça kalınız.

NOT: Okullarımızdaki acı olaylar için MEB camiası ve ilgili ailelere başsağlığı ve geçmiş olsun derken; eğitimdeki psikorehberlik hizmetlerinin önemine dikkat çeker acilen yaptırımlı uygulamalara imkan veren düzenlemeler yapılmasını hatırlatırım.

Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı

İŞGAL KUVVETLERİ İSTANBUL’DA- 13 Kasım 1918’de, İtilaf Devletleri’ne ait savaş gemileri Boğaz’a girerek şehri ablukaya aldı.

Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı

SİVAS KONGRESİ- Sivas Kongresi 4 Eylül 1919 günü 38 üye ile toplanmıştı. Mustafa Kemal genel oyların çoğunluğunu alarak kongre başkanlığına seçilirken, bu buluşma gelecekteki Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli kilometre taşlarından da birisi olacaktı.

Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı

MECLİSİN DUALARLA AÇILIŞI- 23 Nisan 1920 Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Atatürk ve Temsil Heyetinin katıldığı törenle açıldığı tarihtir. Açılışın dualarla yapılması da ayrı bir önem taşır.

Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı

ULUS’TAKİ ATATÜRK HEYKELİ- İlk meclis binasının karşı köşesinde Ankara Ulus’ta yer alan bu heykel, 1927 yılında yerine konuldu. Atın dört ayağının yere basmasının Türkiye Cumhuriyeti devletinin yere sağlam basan ilkelerle kurulduğunu simgeler.

Bir Dizinin Verdiği Ders ve İdam Rezaleti

Ortadoğu coğrafyasına göz diken, toprak çalmakla uğraşan, kana susamış, bölgede etkinliğini artırmakla uğraşan, milli devlet ve üniter yapılarını korumaya çalışan ülkelerin ABD ve İsrail etiketli işgal ve cinayet şebekelerinin çok kötü tahribatına uğradıkları ortadadır. ABD İsrail’i şımartmıştır. Bu çirkinlikleri önleme görevine sahip milletlerarası kuruluşların seyirci kalmaları Dünya’nın çivisini çıkarmış, geniş çaplı bir kargaşaya sebep olmuştur. Müslüman ve özellikle Türk iseniz sizin insan haklarını kullanma hakkınız bazılarına göre olamaz.

Ülkemizin günümüzde karşı karşıya bulunduğu sorunlar ve sözde bazı dost ülkelerin aleyhimize faaliyetleri bir kuşatma ve ufalama niteliğine bürünmüştür. Buna karşılık etrafımızda örülen ağı ve ihanet odaklarını görmezden gelerek birbirimizle yaptığımız siyasi kavga ve mücadelelerin çok gereksiz ve zamansız yapıldığını kavrayanların oldukça az olduğu kanaatindeyiz. ABD patronlu İsrail saldırılarının binlerce insanı Gazze’de, İran’da, Lübnan’da ve diğer bölgelerde hayattan kopardıkları açık soykırımlarla varmak istedikleri sonuçlar bellidir. Buna ve hatta alınan ateşkes tedbirlerine rağmen insan kanına girmek sürekli devam etmiştir. Utanmadan dünya ile alay edilmiştir. İnsanlık düşmanları ateşkeslere rağmen, bildiklerini yapmışlardır. Bazı durumlarda ise, devam eden saldırılar ve cinayetler kuduz bir hayvanın yapabileceğini de aşmıştır. Çoluk, çocuk, insan, tarihi eser, hastane, okul demeden dünyanın gözü önünde insan hakları ve medeniyetleri bile yıkacaklarını söyleyen lider ülke cumhurbaşkanları görülmüş, demokrasi, özgürlük ve insan hakları siyonist işgalcilerle perişan edilmiştir. Önce pek rastlanmayan liderler saltanatı yoluyla dünyamız onların istediği çizgiye sokulmaya çalışılmıştır. Dünyanın çivisi öyle bir çıkmış ki, yaşadığı çağdan nefret eden insanlara bu rezaletleri önleyici bir kuruluş ve kurum da bulunamamıştır. Günümüzde siyonizmin temsilcileri istediği her şeyi yapar hale gelmişlerdir. İnsan kanı içmedikleri kalmış olan katillere birkaç ülke hariç müdahale bile edilmemiş, mevcut muhalefet liderleri ise; ABD desteğinden uzaklaşmamak için insani görevlerini ihmal ederek iktidarın iskemlesi peşine düşmüşlerdir.

Bütün bu olup bitenlere karşı yapılan soykırımın Dünyaca anlaşılabilmesinin önüne çeşitli engeller sürülmüştür. Hatta bazı medya grupları olup biteni gizleyerek ABD – İsrail ittifakını korur olmuşlardır. Soykırımlarla karşılaşmayan birçok ülke yapılan katliamlar karşısında empati yapmayı bile becerememiştir. Türkiye ve İspanya gibi bazı ülkeler ses verebilmiş ve gerekli tenkitleri yapabilmişlerdir. Yapılanların medya yoluyla dünyaya duyurulması ve tanıtılması yolunda bazı olumlu çıkışlar da vardır. Bilindiği gibi, İsrail yaptığı katliamlarla yetinmemiş, hapse attığı Gazze ve Filistinli bazı tutuklular için yasa çıkarmış, bunları terörist kabul ederek utanmadan idamlarını istemiştir. Çıkan yasa karşısında Dünyanın değişik bölgelerinden sesler yükselmiştir. Bunlardan birisi de dizilerdir. Savaş suçlusu olan Netenyahu’nun İsrail’i ülkemizdeki “Eşref Rüya” dizisini hazmedememiş, kendi vatandaşlarına bu dizinin seyredilmemesi talimatını vermiştir. Gerçeklerden rahatsız olan bu Siyonist kan emiciler, çocuk katilleri, insanlık düşmanları insanlıktan nasiplenmedikleri için sadece vatanlarını ve topraklarını korumakla meşgul olan insanlara karşı harekete geçmişlerdir. Vatan sevgisi imandandır anlayışına sahip olanlar ölmez ve bitmez. “Eşref Rüya” dizisindeki oyuncular bile tehdit edilmiştir. Dizi hiç yoktan idama götürülenleri, tren penceresinden yavrularına son defa sarılanları aşağılayan bir yaklaşımla “Baba Kadir, artık tekrar baba olamayacaksın” şeklinde saldırmışlardır. İsrailli bir bakanın ekranlarda yaptığı açıklama ve saldırılarla ne kadar rahatsız olduklarını ortaya koymuşlardır. Bu gibi aydınlatıcı ve gerçekleri ortaya çıkarıcı hizmetleri yerine getirip yapılan soykırımı ortaya koyanlara ne kadar teşekkür etsek azdır. Hz. İsa’ya benzetilen Trump krallığını da ilan etmiştir. Bütün bunlar ortaya konulmalıdır. Bu dizi sadece bir TV ekranında gösterilmekle kalmamalıdır. Türk dizi ve filmlerin yabancılar tarafından ekranlarda takip edildiği de dikkate alınırsa dünyayı uyandırmak ancak bu gibi yollarla mümkün olabilir.

Görüldüğü gibi kendini yeni kral olarak gören ve sadece yağcılık yapılması dolayısıyla Hz. İsa’ya benzetilmeye çalışılanların suçları epey fazladır. Trump ve Netenyahu; yabancı ülke topraklarını haksız ve izinsiz işgal etmeleri, sınırları değiştirmeleri, ülke vatandaşlarını öldürmeleri, iktidarları zorla değiştirmek istemeleri dolayısıyla her ikisi de savaş suçlusudurlar.

İktidarın ve CHP’nin DEM Parti Çıkmazı

Önceki yazımda, devletin ve PKK/DEM/Kandil tarafının beklentileri, sürecin takvimi ile İran ve Suriye’de olan gelişmeleri değerlendirip, “2. çözüm sürecinin de anlaşma ile sonuçlanma ihtimali giderek azalıyor” demiştim.

Gerçekten PKK uzantısı olan PYD/YPG’nin Suriye’de, PJAK’ın İran’da beklentilerinden çok uzak bir etki alanı oluşturabildiği görüldü. ABD ise İran’la savaşmaktan pişman. Bu durumda 4 parçalı Kürdistan’ın Türkiye ayağına dair proje konusunda Türkiye’ye baskı yapma imkanları azaldı.

Zaten R.T. Erdoğan “süreç”e karşı biraz mesafeli duruyordu. O’nun birinci önceliği yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olabilmek ve yeniden Cumhurbaşkanı seçilmek.

Erdoğan’ın aday olabilmesi için; ya seçimin erkene alınması veya anayasa değişikliği gerekiyor.

Seçimin öne alınması daha kolay ve daha maliyetsiz seçenek. İktidar kanadından (AKP ve MHP) “erken veya öne alınmış seçimin olmayacağına” dair açıklamalar yapılıyor.

Önceki seçimlerden biliyoruz, iktidarın “erken seçim yok” açıklamaları “erken seçime hazırlık” veya “muhalefeti hazırlıksız yakalama” içindir.

İkinci seçenek yani anayasa değişikliği için (milletvekili transferlerine rağmen) gerekli çoğunluk oyu sağlanmasının DEM Parti oyları ile mümkün olabileceği öngörülüyor. DEM/PKK/Öcalan bu kozu kullanarak müzakere sürecinde dillendirdikleri taleplerinin yerine getirilmesi için iktidarı zorluyor.

Öcalan/PKK/DEM taleplerinin iki ön şartı var:

a) Öcalan’a resmi bir statü verilmesi yani fiilen af.

b) (200 üst düzey yönetici dahil) Dağdaki PKK’lıların affı ve bunlara kamu görevi ve siyaset yapma imkanlarının verilmesi.

Bu iki ön şart kabul edilerek Erdoğan’ın adaylık yolu açılırsa, bu defa seçimde kazanma ihtimali çok azalır.

AKP/MHP DEM ittifakı ile seçime girerse, seçim hesaplarının devletin temel kolonlarını (üniter yapı, eşit vatandaşlık) sarsacağını gören milliyetçi seçmeni karşı tarafa iter.

AKP seçmeni içinden bile Erdoğan’ın adaylığı için ödenecek bedelin, milli birlik ve bütünlüğe zarar verdiğini görenler çıkacaktır.

“Erdoğan’ın adaylık yolunu açma” hedefi ile seçimlerde kazanabilmek için “milliyetçi seçmeni küstürmeme” arasındaki ince ipte yürüme stratejisi, 2026 siyasetinin ana omurgası olacak.

Erdoğan’ın aday olabilmek için DEM’i masada tutması ve seçime kadar DEM’in taleplerini tam karşılamadan, onları “süreç” umuduyla pasifize etmesi gerekiyor.

Bence yapılacak seçiminin kaderini, DEM değil, süreci değerlendiren milliyetçi seçmen psikolojisi belirleyecek.

AKP/Erdoğan AKP/MHP/DEM ittifakı görüntüsü vermemeyi ve CHP’yi “DEM ile iş birliği” yapan taraf gibi göstermeyi başarmak zorunda. Bu seçim kazanmak için klasik ama bu sefer çok daha riskli bir “oyun.”

Oyunun adı: DEM ile değil, CHP’yi DEM’le vurarak seçim kazanmak.

DEM yetkilileri bu durumun farkında. Bu yüzden “Öcalan’a statü” ve “eve dönüş yasası” için “Temmuz’a kadar yasal düzenleme olsun” diye bastırıyor.

*********************************

CHP’NİN DEM DENGESİ VE YÜZDE 50+1 OY İHTİYACI

Önceki analizlerimde CHP ayağını eksik bıraktığımı biliyorum. CHP’nin tutumu birçok açıdan önemli ve belirleyici olacak:

Öncelikle, “Çözüm süreci/ Öcalan’la müzakere süreci” dediğimiz çalışmaların sonucu için çok önemli.

CHP TBMM Komisyonuna üye ve Komisyon Raporuna katkı verdi. Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun “Kürt Sorunu” başlıklı konuşmaları DEM’e cesaret verici nitelikte. Atatürkçü/ ulusalcı/ milliyetçi kesime “bu CHP Atatürk’ün partisi olamaz” dedirtmekte.

Yine de CHP, PKK/DEM’in ön şart olarak belirttiği taleplerinin yerine getirilmesi için açıkça destek olmaya çekinecektir.

Seçim öncesi DEM’e destek vermesi, seçimde milliyetçi seçmen oylarını kaybettirir ve %35’i aşan oy oranını yeniden %25 ve altına indirebilir. Bu politikanın CHP içinde çalkantılara yol açması ihtimali büyük olacaktır. Hatta Mansur Yavaş gibi figürleri partisinden veya ittifakından koparabilir.

CHP muhtemelen “insan hakları ve genel demokratikleşme” çerçevesinde kalıp, “Öcalan’a statü” ve “PKK’ya özgü af” gibi taleplerden kaçınacaktır. Ancak bu durumda, DEM’in desteği CHP’ye değil, AKP’ye olur.

Bu sebeplerle CHP net olmak ve Atatürk’ün partisi olduğunu tüm Türkiye seçmenine göstermek zorundadır.

*********************************

CHP’NİN CUMHURBAŞKANI ADAYI

Yargı operasyonlarıyla her gün bir CHP’li belediye başkanının göz altına alınması devam ediyor. İmamoğlu ve hapiste olan diğer belediye başkanlarının durumu ortada. Operasyonların Mansur Yavaş‘a da uzanması ihtimali zayıf değil.

İktidarın belediyeler üzerinde yürüttüğü operasyonlar, CHP’yi “başsız bırakma” hamlesidir. Aynı zamanda AKP’nin devlet imkanlarına karşı, CHP’nin belediye imkanları ile seçim kampanyası yürütme imkanının elinden alınmasıdır.

CHP belediyesiz ve Cumhurbaşkanlığında güçlü adayları hapiste iken seçime gitmek zorunda kalabilir. Bu durumda Özgür Özel “madem öyle ben Cumhurbaşkanı adayıyım” der mi derse kazanabilir mi?

Erdoğan, Özgür Özel’in Cumhurbaşkanı adayı olarak seçime girmesini çok ister. Çünkü Özgür Özel çözüm sürecine dair beyanlarıyla ulusalcı/milliyetçi seçmenin tercih etmeyeceği bir seçenek artık. Erdoğan, Özel’i adaylığa zorlayarak seçimi bir “kimlik siyaseti” zeminine çekmek ister.

Bu seçimde de Özgür Özel “kazanacak aday” değildir.

Muhalefetin Cumhurbaşkanı seçtirebilmesi için ortak ve doğru bir Cumhurbaşkanı adayı çıkarması şart. Ancak milletvekili seçiminde muhalefetin birden fazla ittifak oluşturması mümkündür.

Eğer İmamoğlu diskalifiye edilirse, en güçlü CB adayı Mansur Yavaş olur. Operasyonların ona uzanması, Milliyetçi seçmende iktidara karşı büyük bir ters tepki (boomerang etkisi) yaratabilir.

İYİ Parti, Zafer Partisi, Kutlu Parti liderlerinin ifadelerinden Mansur Yavaş aday olabilirse tereddütsüz destekleyecekleri anlaşılıyor. Zaten bu partilerin tabanları hatta BBP, Anahtar Parti ve diğer milliyetçi partilerin tamamının tabanları her hal ve şartta Mansur Yavaş’a oy verecektir.

Ancak Özel’in liderlik arzusu göstermesi ve iktidarın Mansur Yavaş üzerindeki muhtemel yargı baskısı belirsizlik yaratıyor.

Muhalefet, “parlamentoda çok sesli” olabilir ama “Cumhurbaşkanlığında tek yumruk” olamazsa, Erdoğan’ın adaylık ve seçilme yolu -DEM desteğine bile gerek kalmadan- açılabilir. Mutfaktaki yangın dahi bu sonucu değiştiremeyebilir.

Havlamayan Köpek

Bugün köpeklerden söz etmek istiyorum. Havlayan köpeklerden ve özellikle havlamayan köpeklerden. Şimdi nereden esti diyeceksiniz? Epstein evrakından esti. Epstein, 2011 Nisan’ında, her şeyde ortağı Ghislaine Maxwell’e yazdığı e-postada şöyle diyor, “Havlamayan köpeğin Trump olduğunu anlamanı istiyorum. Mağdur, benim evimde onunla saatler geçirdi fakat bir defa bile adı anılmadı.” Mağdur diye bahsettiği kullandıkları genç kadınlardan biri, Virginia Giuffre.

“Havlamayan köpek”, Sherlock Holmes’in yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle’ın Gümüş Alev (Silver Blaze) isimli dedektif hikâyesinden mülhem. Gümüş Alev’den önce insanlar sadece havlayan köpeklerle ilgilenir, havlamayanlara pek dikkat etmezlermiş galiba. Detektif hikâyelerinde de siyasette de.

Gümüş Alev’deki şu diyalog yazarın dehasına nefis bir örnek:

Gregory (Scotland Yard detektifi): Dikkatimi çekmeyi arzu ettiğiniz başka bir nokta var mı?

Sherlock Holmes: Gece boyunca köpeğin tuhaf davranışı.

Gregory: Köpek gece boyunca hiçbir şey yapmadı.

Sherlock Holmes: İşte tuhaf davranış bu.

Havlamayan köpek

Bahis konusu gecede şampiyon at, Gümüş Alev, ağıldan çıkarılmış, tanınmasın diye boyanmış, kasten sakatlanmış, sonra da başıboş bırakılmıştı. Atın eğiticisi arazide ölü bulunmuştu. Sherlock’un yakaladığı detay şudur: Bu işleri çeviren, köpeğin yakından tanıdığı biri olmalı. Yoksa köpek havlardı! Hikâyenin sonunda her şeyi ölü eğiticinin yaptığı anlaşılır. At onu sakatlayan adamı, eğiticisi de olsa, bir çifte darbesiyle öldürmüş. Detektif hikâyelerinde ölülerin suçlu yapılması alıştığımız bir numara. Agatha Christie’nin meşhur On Küçük Zenci’sinde de katil, hikâyenin ta başında güya ölen hâkimdi.

Gazeteciliğin asıl görevi tenkittir. Kimdi, basının rolünü bekçi köpekliğine benzeten… Kamu menfaati tehdit edildiğinde havlayıp ortalığı ayağa kaldıran bekçi köpeği. Eğer kıymetli varlıklarınız, mesela en başta millî egemenliğiniz tehdit altındaysa ve basın bağırıp çağırıp halkın dikkatini olan bitene çekmiyorsa ne düşünürsünüz? Macaristan’ı izliyordunuz değil mi? Viktor Orban 2010’dan beri ülkeyi yönetiyor. Daha önce de 1998-2002 arasında iktidardaymış. Toplam 20 yıl. Bazıları onun tipik popülist bir diktatör olduğunu düşünüyordu. Derdim Orban’ın Fidesz’i veya Magyar’ın Tisza’sı değil. Derdim ABD’nin göstere göstere Orban’ı desteklemesi. Trump’ın başkan yardımcısı Vance, sırf bu maksatla Macaristan’a geldi ve Orban’la yan yana kürsüye çıkıp seçim kampanyasında partizanlık yaptı. O konuşurken Trump da telefonla mitinge katıldı. Derdim bu. Bir ülkenin, başka bir ülkenin egemenliğine, seçimine pervasızca müdahalesi.

Suçlu köpeğin yakınıysa

Hatırlayacaksınız, ABD seçimlerine Rusya, internet üzerinden müdahale ediyor diye Amerika’da kıyamet kopmuştu. Orada bütün bekçi köpekleri görevlerini yaptı. Hiç kimse de “Ne olacak canım, Rusya canı isterse seçimlerimize müdahale eder.” demedi. Bu millî egemenliğe yabancı müdahaleydi. Herkes lanetledi. Lanetlemeyenler en fazla, “Bu gerçek değil, bir tahmin; muhtemelen aslı olmayan bir fantezi.” demekle yetindi.

Eğer bir ülkede millî değerler tehdit ediliyor, bağımsızlık ketleniyor ve basın buna sessiz kalıyorsa o ülkede demokrasiden de bağımsızlıktan da bahsedilemez. Bu sessizliğe ülkenin diğer bekçileri, savcısı, yargıcı, meclisi ve iktidarı da katılıyorsa… O zaman suçu işleyen köpeğin tanıdığıdır, yakınıdır ve işte tuhaf davranış budur. Bu tahmin doğruya benziyor. Bakınız rejimi “Hürriyetsiz Demokrasi” diye tanımlayan The Guardian ne diyor: Orban, arda arda ükeyi yöneten dört hükümetiyle, Macaristan’da hukukun hâkimiyetini tam anlamıyla aşındırdı, mahkemeleri kendine sadık hâkimlerle doldurdu ve ülke basınının yüzde seksenini kendisi ve Fidesz partisi için propaganda makinesine çevirdi. Ne garip ülkeler var dünyada! Kimin aklına gelir? Köpekler suçlunun elinden besleniyor!

Macarlar ne yaptı?

Türkiye’de bir yabancı ülke seçimlerden hemen önce bir yetkilisini yollayıp adaylardan birini açıkça desteklese ne olur? Yer yerinden oynar ve o desteklenen aday seçimi mutlaka kaybeder. Bırakın yabancı ülkeyi, 80 darbesini yapan cunta, siyasi parti kurdurup açıkça destek verince mürettep parti ilk seçimde silinivermişti. Macaristan henüz otuz yıldır demokrasi, daha önce de Rusya’nın kontrolündeydi diyebilirsiniz. Ama aynı Macarlar Rusya’ya karşı ilk isyan bayrağını açan, Budapeşte caddelerinde Rus tanklarının önüne etten duvar ören 1956 “Macar İhtilali”nin de kahramanlarıdır.  Tahmin ettiğim gibi oldu. 11 Nisan’da Karar’da şu manşet vardı: “Macaristan’da tarihi seçime saatler kala meydanlar ‘özgür Filistin’ diye inledi: Orban-Netanyahu-Trump ittifakına büyük öfke.” Demek ki 1956 ‘nın Macarları hâlâ orda bir yerlerde.

İşte o Macarlar, 12 Nisan Pazar günü iktidarı değiştirdi.

Hayatı Anlamlı Yaşamak

Mutlu olmak, hayatımızın en büyük amacı. Attığımız her bir adımı aslında mutlu olmak için atıyoruz.

Yeni bir işe girerek kariyerimize katkı yaptığımızda, farklı bir şehre taşındığımızda veya kendimizi ödüllendirmek için bir yemeğe çıktığımızda amacımız hep aynı: Mutluluk.

Ama mutluluk dediğimiz süreç biliyoruz ki sürekli değil. Çünkü hayat; değişimler, aşılması gereken zorluklar ve yeni yollar ile dolu.

Bu zor yollardan geçerken olumsuz düşüncelere kapılmamak gerekir. Olumsuz düşünceler, attığımız her bir adımın daha da zorlayıcı olmasına neden olur.

Pozitif düşünme alışkanlığı edinmek ve olumsuz düşüncelerimiz ile baş etmemiz gerekir. Negatif duygularımızı içimizde tutmak, mutsuzluğumuzu daha da büyütür.

Üzülmek için her zaman geçerli nedenlerimiz olacaktır. Çünkü hayat böyle işliyor. Ancak zor durumların olumsuzluklarına çok fazla odaklanmak, karamsarlığa ve mutsuzluğa giden bir yoldur.

Kendimize güvenerek “Bu zorluklar ile başa çıkabilirim.” demek ise karamsarlığa sürükleyen yolu kapatarak çözüm yollarını açan bir haritadır.

Bu yüzden zihnimizdeki olumsuz düşünceleri öncelikle yok etmemiz gerekir. Küçük de olsa o gün bizi mutlu eden yaşadıklarımızı düşünerek pozitif olabiliriz.

 Örneğin; bir dostumuzun ikram ettiği kahveyi, yanımızdan geçen birinin bize gülümsediğini, kuşlara attığımız ekmek kırıntılarını…

Pozitif duygularımızı pekiştirmek için, birilerine ufacık yardımlarda bulunmakta da kendimizi iyi hissetmemize katkıda bulunur. Asansöre yürüyen komşumuzun eşyalarına yardım etmek, markete gidiyorsak komşumuzun bir ihtiyacının olup olmadığını sormak, vb. gibi…

Duygular bulaşıcı olduğu için bize ilham veren, güçlendiren ve motive eden olumlu insanlarla hayatı paylaşmak mutluluğumuza katkı sağlar.

Araştırmalar, fiziksel ve zihinsel olarak kendimize bakmanın, kendimize iyi davranmanın mutluluğumuzu etkileyebileceğini ve beynimizi daha olumlu hale getirebileceğini göstermektedir.

Örneğin, sağlıklı besleniyorsak, özellikle muz, yumurta, yaban mersini ve somon yiyerek, moralimizi yükseltebiliriz. Günde sadece 20 dakika egzersiz yapmak, endorfinleri serbest bırakmanın en iyi yoludur ve bu da ruh halimizi iyileştirir.

 Sevdiğimiz bir şey yapmak için zaman ayırmak da kendimizi iyi hissetmemize katkı sağlar. Hoşlandığımız etkinliklere katılmak, sevdiğimiz bir filmi izlemek, kuşlara yem atmak moralimizi düzeltir, pozitif olmamızı sağlar.

Okumak, yemek pişirmek, spor yapmak, arkadaşlarımızla bir kamp gezisi planlamak veya yeni bir hobi de olabilir.

            Ve nihayet hayatımızın anlamlı hale gelmesini istiyorsak şu kararları yaşantımıza sokmamız isabetli olacaktır:

Kullandığımız eşyaları, harcadığımız parayı, boşa geçen zamanı, kafaya taktıklarımızı, fazla kıyafetlerimizi, kuruntularımızı, insanlardan beklentilerimizi, vb. duygu düşünce ve davranışlarımızı AZALTMAK…

Şikâyet etmeyi, çekingenliklerimizi, mazeret üretmeyi, “yapamam” gibi olumsuz düşünceleri, surat asmayı, ön yargıları, öteleme duygusunu, herkesi eleştirmeyi vb. duygu düşünce ve davranışlarımızı BIRAKMAK…

-Gülümsemeyi,

-olumlu düşünceleri,

-şükretmeyi,

-ailemizle geçirdiğimiz vakti,

-teşekkür etmeyi,

-selam vermeyi,

-mütevazı olmayı,

-özür dilemeyi,

-hoşgörüyü, paylaşmayı,

– biz olma duygusunu,

-sevgimizi hak edene bolca vermeyi,

-beklentisiz iyilik yapmayı,

-dostlarımızın hatırını sormayı vb. duygu düşünce ve davranışlarımızı ÇOĞALTMAK…

Hayatın güzelliklerini yüreğinizde hissetmeniz dileklerimle..

 Sevgiyle kalın…