5.5 C
Kocaeli
Perşembe, Nisan 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 10

Erişkin Kitabı

     – Bu (Kur’an) öyle bir kitaptır ki, Ledün ilmi / sebepten sonuç çıkarma ilmi yanında her şeye hakim ve her şeyden haberdar olan Allah’ın, ayetlerini kolaylaştırdığı, sonra da ayrıntılı olarak açıkladığı bir kitaptır. (Hud: 1)

     – Kur’an, sorgulayıcı ve eleştirel, araştırıcı aklın başladığı ergenlikten itibaren başlamak üzere bir ERİŞKİN KİTABI’dır.

     – Kur’an, tüm âlemler için bir uyarıcıdır / zikirdir / düşündürücüdür. (Yusuf: 104)

     – Kur’an Hz. Muhammed’in Ruh’una doğrudan Allah tarafından öğretilmiş ve bilinçaltında olarak Dünyaya gönderilmiştir.

     – Kur’an’ın bildirdiği her gerçek bir mucize demektir.

     – A’lak: 1-5. ayetlerde önce Kâinat kitabını inceleme, sonra ikinci kitap olan Kur’an’ı inceleme ve içten bir imana ulaşma önerilmektedir. İnsan, bu ilimlere varıncaya kadar Allah’ı zan üzere düşünecektir. İşte Hz. Muhammed bu konuda şu sözü söylemiştir: “Allah teala hazretleri şöyle buyurdu: ‘Ben, kulumun benim hakkımdaki zannına göreyimdir.’ (Kütüp-i Sitte – 5849)”

     – Allah size kitabı / Kur’an’ı okuyup düşünebilesiniz diye en ayrıntılı / mufassal bir şekilde indirmiş. (En’am: 114)

     – Kur’an’ı anlayıp düşünecek ve uyacak olanlar, Rablerinin yanında huzur ve esenlik yurdunu hak etmişlerdir. Ve olumlu amellerinden ötürü onların gerçek dostları / velileri de Allah’tır. (En’am: 127)

     – Bu Kur’an da indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Merhamet edilmeniz için, sizin de Kur’an’a uymanız şart. (En’am: 155)

     – (Kur’an) İnsan aklı ile de dejenere edilmemiş ve değiştirilmemiştir. Çünkü Kur’an insan aklının ötesinde matematik bir sistem temellidir.

     – Kur’an; tutarlı, çelişkisiz iki tip mesajlı bir kitaptır. Allah’ı anarak ürperen derileri ve kalpleri, Allah’ın zikri olan O’nu okuyup anladıkça yumuşar. Böylece de bildirilen GERÇEKLERİ ÖĞRENEN insanlar, O’nun rehberliğinde doğru yola yönelmiş olurlar. Ancak Allah, sadece İÇTEN İSTEYENİN Kur’an’ı anlamasını sağlayarak doğru yola ulaştırır.

     – (Kur’an) çok anlamlı mesajları ile de her okuyana, her zamana ve her toplumun bu konulara yönelik kavrayışına hitap eden dinamik – esnek mucize bir kitaptır.

     – Doğru yola yönelme, Kur’an’ı anlamayı İÇTEN  İSTEMEYE bağlamaktadır. Kur’an’ı anlamanın şartlarından birinin içten isteme olduğu (âdeta şarttır).

     – Kur’an’ın anlaşılması ayrıca insanların anlaşmazlıklarını, dinde gruplaşmalarını ve düşmanlıklarını önleyecek demektir. Bunun için de her bir toplum, Kur’an’ı (aslından okumaları yanında, ayrıca) anladıkları dilde (yani, kendi dillerindeki meal ve anlamlarını aktaran eserleri de) okumalıdırlar.

     – Bildirdikleri ile Kur’an da insanı uyaran ve gerçeklere dirilten bir etkiye sahiptir.

     – Ya Muhammed! İşte Biz, Sana da bu şekilde emrimizden bir Ruh / ilâhî bir yol gösterici olarak Kur’an’ı vahyettik. Biz Kur’an’ı inanmak isteyen kullarımızı doğruya ulaştıran aydınlatıcı bir nur / bir yol gösterici olsun diye gönderdik. (Şura: 52)

     – (Kur’an) bütün gerçekleri apaçık ve kolay olmak üzere açıklamakta / Mübîn olan Kur’an’ı (Duhân: 2)

     – Biz, insanları uyarmak için, mübarek bir gecede indirmeye başladık / veya indirdik. (Duhân: 3)                               

     – Kur’an’ın bir gerçeği; bir yanlışta, bir olumsuz görüşte gizlediği prensibi (de dikkat çekici bir husustur.)

     – Hz. Muhammed, şu sözleriyle Kur’an’ın her insan için öğrenilmesi gerektiğini vurgulamıştır:

       “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı anlayarak öğrenen ve öğretendir.” (Buhari, Fadailu’l-Kur’an – 21)

     (Prof. Dr. Gazi Özdemir, Son Davet KUR’AN’dan.)

Yeni Ortadoğu Tasarımında Sıra İran’da

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı beklenen bir felaketin gelişi gibi. Yaptıkları yığınak yeterli seviyeye gelince saldırıya başladılar. Daha ilk iki günde İran’ın ruhani lideri Ali Hamaney ile Savunma Bakanı, Devrim Muhafızları üst düzey komutanları dahil 48 İranlı lideri öldürmeyi başardılar.

Irak ve Suriye’den sonra İran’a saldırılar bir tarihsel sürecin parçalarıdır. ABD zaten I. Dünya Savaşı sonrası kurulan düzenin sürdürülemez olduğunu ve bu sınırların değişmesi gerektiğini savunuyordu.

1919-1920 yıllarında, İngiltere ve Fransa Ortadoğu’yu cetvelle çizerek paylaşmış, manda yönetimlerini oluşturmuştu.

ABD’nin dış politikasında çok önemli bir yeri olan eski Dışişleri Bakanı Henry Kissenger “Dünya Düzeni” adlı eserinde, Ortadoğu’daki devletlerin (Irak, Suriye, Lübnan vb.) Avrupa’daki gibi “ulus-devlet” bilinciyle değil, emperyal güçlerin çıkarlarına göre yapay olarak oluşturulduğunu, bu sınırların, etnik ve mezhepsel (Sünni, Şii, Kürt, Arap vs.) gerçeklikleri göz ardı ettiğini savunuyordu.

ABD bu ülkelerin sınırlarının radikal İslamcılar, mezhep savaşları, etnik kimlikler üzerinden buharlaşmasına yardımcı olmakta.

ABD/İsrail’in bölgesel harita mühendisliğinde bir kilometre taşı 2001 tarihli Pentagon planıdır. ABD’li Emekli General Wesley Clark, 2007’de; 11 Eylül’den hemen sonra Pentagon’da “7 ülkenin (Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan ve İran) hükümetlerini devirme” planını gördüğünü anlatmıştı.

Bugün yaşanan ABD/İsrail – İran savaşı, bu 25 yıllık planın son halkasıdır. (7. Ülke) İran fazının uygulanmaya geçişidir.

Kissinger’ın yıllar önce dillendirdiği ve bugün Tom Barrack veya Netanyahu gibi isimlerin sözcülüğünü yaptığı Amerikan/İsrail vizyonunun özü şudur: Ortadoğu’da üniter ve merkezi güce sahip ulus-devletler, ABD/İsrail ve emperyal projeler için birer engeldir.

Bölge ancak daha küçük, etnik/mezhepsel parçalara bölünmüş, zayıflatılmış konfederal veya federatif yapılarla yönetilebilir.

Suriye iki eski teröriste (Ahmet Şara ve Mazlum Abdi) verilen statülerle şekillendirilirken, İran’da mevcut rejimin yıkılması ve “bölünmüş bir İran” hedefine giden yolların taşlarının döşenmesi tesadüf değildir.

Türkiye’de teröristbaşı Öcalan’a devlete muhatap bir başmüzakereci statüsü verilmesi ve milli üniter devletin yıkılarak federasyona götürecek altyapının kurulmaya çalışılması da bu projeden bağımsız değildir.

Çünkü bu proje askeri güçle parçalamayı, parçalanamayan Türkiye’de ise “barış, kardeşlik, bölgedeki Kürtlerle büyütme ve federasyon” vaadiyle milli üniter yapıyı içeriden dönüştürmeyi öngörür.

****************************************

Öcalan’ın “Demokratik Toplum” Çağrısı

İmralı’da 50 bin kişinin ölümünden sorumlu, “ağırlaştırılmış ömür boyu hapis” hükümlüsü olan teröristbaşı Abdullah Öcalan barış havarisi haline getirilmeye çalışılıyor. Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” 27 Şubat’ta yine DEM Parti yöneticileri tarafından Türkçe ve Kürtçe okundu.

Bu metin, ABD/İsrail’in “Yeni Ortadoğu Tasarımı” çerçevesinde değerlendirildiğinde, hedef ve sonuçta tam olarak örtüşmektedir. Kissinger tezini, Tom Barrack ve Netanyahu’nun açıklamalarını tamamlayan bir parçadır.

Ulus-Devletin ve Milli Aidiyetin Tasfiyesi: ABD Büyükelçisi Tom Barrack, “1919’dan beri ulus devletler tarafından engelleniyoruz” diyerek üniter yapıları hedef almıştı. Öcalan’ın mesajında yer alan “Vatandaşlık ilişkisi, millete aidiyet üzerinden değil devletle bağ esas alınarak kurulmalıdır” ve “Milliyet empoze edilmemelidir” ifadeleri, tam olarak bu üniter ve milli ulus-devlet yapısının sökülmesi anlamına gelir. “Milli aidiyetin” anayasadan çıkarılması, Kissinger’ın hayal ettiği “esnek, federatif/konfederatif” çok parçalı devlet modelinin ön şartıdır.

Ortadoğu Vurgusu ve Sınırların Esnetilmesi: Öcalan, çağrısının sadece Türkiye için değil, “Ortadoğu’da bir arada yaşama sorununa çözüm bulma amacı” taşıdığını belirtiyor. “Demokratik entegrasyon” kavramı, Netanyahu’nun “Ortadoğu’nun haritasını değiştiriyoruz” vizyonuyla paralel bir şekilde, mevcut siyasi sınırların silikleştiği, merkezi otoritelerin zayıfladığı “bölgesel ve parçalı” bir yeni düzeni tarif etmektedir.

Anayasal Dönüşüm: Metindeki “hukuksal güvenceler” ve “yeni bir anayasal vatandaşlık” talebi, ABD/İsrail’in yürüttüğü Yeni Ortadoğu projesinin Türkiye içindeki hukuki altyapısını hazırlama çağrısıdır.

****************************************

Büyük Ortadoğu Projesi Tıkır Tıkır İşliyor

Ortadoğu’nun sınırları yeniden çizilirken mesele sadece petrol veya etnik ayrışma değildir. Asıl mesele İsrail’in güvenliği, su ve gıda kaynaklarına erişiminin genişlemesi ve (Nil’den Fırat’a kadar olan toprakları içine alan) vadedilmiş topraklar vizyonudur.

ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi, bu can damarlarını kontrol etmeyi hedef alır. Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu bölgesinin hedef tahtasına konmasının en büyük askeri ve coğrafi nedeni su kaynaklarımızdır. (Fırat ve Dicle)

“Demokratik entegrasyon” veya “özerklik” ambalajıyla sunulan projeler, aslında Türkiye’nin bu hayati su kaynakları üzerinde ABD/İsrail egemenliğini kurma girişimidir.

ABD ve İsrail, 2001’den beri uygulanan “7 Ülke Planı”nın son halkası olan İran’ı şu an fiilen çökertmeye çalışıyor. Molla rejimi yönetimindeki İran, kendi içindeki yozlaşma ve paralel yapılar (Devrim Muhafızları), nedeniyle bu saldırılara karşı koymakta sıkıntı yaşıyor.

İran’ın zayıflatılması ve parçalanması, Ortadoğu’daki sınırların yeniden çizilmesini hızlandıran kaba kuvvet aşamasıdır.

Bundan sonraki aşamada İran’daki ekonomik çöküş, toplumsal huzursuzluk ve etnik fay hatları kullanılacaktır. Rejimin mağduru olan milyonlarca halkı sokak hareketlerine yöneltip rejimi içeriden yıkmaya çalışacaklar. Ayrıca PKK’nın İran ayağı PJAK güçlendirilerek bölgesel isyan çıkartmak, diğer etnik ve mezhepsel grupları kışkırtarak iç çatışmalar yaratmak gibi yöntemler denenecektir.

****************************************

Türkiye’nin Zırhı Laik Cumhuriyettir

Türkiye’nin bu giderek daralan kuşatmadan çıkmasının yolu, günlük siyasi manevralar veya üniter yapıdan verilecek tavizler değildir.

Artan beka riskini minimize etmenin tek yolu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine, “Üniter Milli Devlet” yapısına ve “Laiklik” ilkesine sımsıkı sarılmaktır. Devlet, vatandaşları arasında etnik, dini veya mezhepsel hiçbir ayrım gözetmeden, alt kimlikleri siyasallaştırmadan, herkesi “eşit, özgür ve onurlu Türk milleti” şemsiyesi altında kucaklamaya devam edecektir.

Mevcut anayasamızda çok açık şekilde yer alan bu ilkeler Türkiye’yi Ortadoğululaşmaktan korumaktadır.

“Yeni anayasa” arayışında olanlar, bu temel ilkeleri yok ederek, Türkiye’yi “kolay bölünebilir” bir devlete dönüştürmek istemektedir.

A n l a m u l l a h

Sıra sürüye tâbidir

Ey teslimiyet, ne çok ismin var

Oysa cemâlullahtır anlam

Behey homo semantus! [1]

İktidar nedir mânâ üretmektir

Ve Allah, anlam demektir[2]

Mâneviyat dediğin tek düşü kalmış sorular

 Kendini açmaktır/aşmaktır fetih

Güç mıknatıs, acz ise atom

Haz bir kendilik yitimi

‘Fîhi Mâfih’ aslında ruh[3]

Bendeki senle sendeki benin toplamı

Çok yiyip-içen yiyecekleşir

Hep aynılıkları sindirme yâhu!

 İnsan; anlam arayan canlı

Allah, arayışın kadar var

Ya sonsuzluksa anlamsallık

Şey’ken ne’y olmak yâni

İnançsızlık bir mânâ boşluğu

Askıda canlar

Ve kendiliğin süreksizliği

 Düşünce; düş ünlemesi

Düşlerin yapıldığı maddeden mâmûl

Beşerin tümel tekliği[4]

Anlam efendisi, Allah’ın kendisi

Mutlak bir kendiliğin sonsuz sürekliliği

İnsan derin bir itaat

Ve rûhu da kimliği

 Ölmek bile özgürlük ister

Derin bir yorgunluk içre fânilik farkındalığı

Anlamist versus devrimci[5]

Her anlamlandırma bir fetih

Ki içtenliktir tinin lisânı

Varlıksa boyut atlamak

Ölümsüzlük ötekinde yaşamak

Ve tanrı, ötekini yarattı

Yâni evreni..

23 ve 28 Kasım 2024 – Başiskele

 4 ve 10 Aralık 2024 – Bahçecik [6]

[1] Anlam insanı; mânidar insan..

[2] Mustafa İSLAMOĞLU

[3] FÎHİ MÂFİH – Konyalı Celâleddin’in “İçindeki içindedir” mânâsındaki eseri..

[4] William Shakespeare’nin FIRTINA isimli kitâbında geçen “Rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayız biz; uykuyla sınırlıdır küçücük dünyalarımız” mısrâlarına telmihle..

[5] Her anlamlandırma bir devrim

[6] Başından sonuna kadar Byung-Chul Han’ın ağır ağır ve bol çağrışımlarla okunası İKTİDAR NEDİR? adlı kitâbının manzum yansımalarıdır.

Sonsuz Sevda

                                                           ‘’Sonsuz Sevda’’

     Yazımın konu başlığı yeni çıkan kitabımın adını taşıyor. Bu kitabımda anlatılanların tamamı yaşanmış gerçek bir hayat hikâyesidir.

   Birbirlerini çocuksu yaşlarda seven, her geçen yıl birlikte büyüttükleri aşkı yaşayabilmek adına nelere katlandıklarını anlattığım roman kahramanlarımın bu kitabımda, kimi zaman umudunu, kimi zaman hasretini ama çoğu zaman bitmeyen sevdalarını bulacaksınız.

  Bugüne değin Kıbrıs konusuyla ilgili yüzlerce kitap yazıldı. Bu kitapların pek çoğu adada Rum tarafının ada Türklerine uyguladığı insanlık dışı mezalimi, bu süreçte yaşanan acıları, kan ve gözyaşını anlattı…

 1974’te Kıbrıs’ta yaşanan savaşlar sonrasında ise bu savaş ve savaşın içinde yaşananlar anlatıldı. Anlatılanların içinde yine insanlık dramları acı ve gözyaşı vardı…

 Ve bunların hepsi de yaşanmış gerçeklerdi…

  1950’li yıllardan günümüze kadar geçen bu uzun süreçte ada ile ilgili kitaplar hep bu konulara odaklandı.

  Ama ben bu kitabımda yok denecek kadar az bir konuyu kaleme aldım. Yaşanmış gerçek bir hayat hikâyesinden yola çıkarak; yukarıda konu başlıklarını anlattığım kitapların dışında çok farklı bir konuyu kaleme aldım. Ada da 1974 savaşının orta yerinde kalan iki sevdalının birbirlerine kavuşabilmek adına nelere katlandıklarını, nasıl bir kaderle karşı karşıya kaldıklarını anlattım.

  Roman formatında kaleme aldığım bu kitabımda insan yaşamında en değerli hazinenin sevgi olduğunu vurgularken, bu sevgiye layık olabilmek adına nelerin göze alınabildiğini, insanların bu uğurda nelerden vazgeçebileceğini de hatırlattım.

  Bu arada ilk aşkın ne demek olduğunu da anlatan bu kitabım; Kıbrıs adasının sadece savaşla değil, savaşın dışındaki güzellikleriyle de anılmasını vurgulamaktadır.

  İyi okumalar temennisiyle…

Demokrasi ve Barış Tüm İnsanların

Biri sövüp sayarsa kızarsınız. Bu doğal. Ama sövüp sayılmasından daha çok kızdığım bir başka davranış aptal yerine konmak. Aptal yerine konmanın yanında küfür daha bir mertçe kalıyor. Hâl böyle iken halkı sürekli aptal yerine koyan siyaset lafazanlıklar kesilmiyor. Bunlara hak ettikleri kadar kızılmıyor. Niçin derseniz, galiba insanlar bir takım siyaset erbabının yarı yalanlarını kanıksamış. O kadar kanıksamış ki kırk yılda bir doğru bir söz söyleseler, onu da “Acaba bunun da altında ne yalan var?” diye dinliyor. Dosdoğru siyasetçiler alınmasın. Kastim daha onlara değil.

Bakınız, “Terörsüz Türkiye” diye bir lafla işe başlandı. Dikkatli ve nefis bir seçim. “Çözüm süreci” denemezdi. Çünkü Çözüm Süreci’nin hendek terörü ve akıttığı şehit kanı henüz hafızalarda tazeydi. Onun için “Terörsüz Türkiye” dendi. Kim karşı çıkabilirdi ki? Yoksa siz terör mü istiyorsunuz? Terör yanlısı mısınız? Bugün yaptığınız aslında çözüm sürecinin ısıtılıp masaya tekrar servis edilmişidir diyenlere tam bu sorularla saldırıldı.

Biz terörist değildik ki

Fakat ilk birkaç haftadan sonra bu kelimeler patinaj yapmaya başladı. Çünkü muhatap alınan teröristler yaptıklarının terör olduğunu kabul etmiyordu ki. Onlar hani şu “halk öz savunma birlikleri”ndeki gibi öz savunma, nefis müdafaası yaptıkları iddiasındaydı. PKK öz savunma teşkilatıydı. Meşhur- doğrusu bednam – son komisyon raporunda da “terör” kelimesinin geçtiği her yere itiraz ettiklerini bildirdiler. Terörü yapsa yapsa emperyalist Türk devleti yapardı. Zaten mesele emperyalist Türk devletini yıkıp yerine “demokratik toplum” kurmaktı. Türk ulus devleti ortadan kaldırılmalıydı. Adı üstünde “Türk” olunca ulus oluyor, millet oluyor, dolayısıyla ırk ve ırkçı oluyor.

Aslında Orta Doğu’daki bütün ulus devletler ortadan kaldırılmalıydı. Yerine ne mi konmalıydı? Bunun cevabı Kurucu Önder’in cilt cilt kitaplarında verilmiştir. Özeti de Genel Vali Barrack’ın beyanlarında vardır. Kurucu Önder’in ve Barrack’ın Demokratik Toplum’u Osmanlı’nın millet sistemi gibi bir şeydi. Gerçi Osmanlı’da “millet” din ve mezhep demekti ama olsun. Yüz yıldır milletle ırkı ayırt edemeyen kafalar bunu yutardı. Mesele ulus devleti ortadan kaldırmaktı. Barrack, ekliyordu: İsrail bölgede ulus devlet istemiyor. Eh ABD de istemiyor. PKK da istemiyor. Siyasi İslamcılar da istemiyor. Demokratik uzlaşma sağlanmıştır. Haklılar da. “Bakın”, diyor Barrack, “ulus devletler 1923’ten beri bölgenin zenginliklerinin dünyaya açılmasına engel oluyor.” Bir sorun kendi kendinize, bu hükümdeki “dünya” kim?

Halk – Barış – Demokrasi

Bütün bu tartışmalar geldi geçti. Nasıl? Ne kadar aptal yerine konduğunuzu şimdi anladınız mı? Bir daha bu tuzağa düşmemek için şu ipuçlarını ezberleyin: Birisi size durup dururken “demokrasi” veya “barış” veya “halk” derse, derhal oradan uzaklaşın! Ya samimiyse? Bunun da testi var. Diyene, diyenin partisine veya çetesine bakın. Geçmişi veya bugünü demokrat mı, demokrasi mi dolu? Geçmişinde barışçı mıydı? Şimdi de barışçı mı? Ve unutmayın. Dünyadaki en vahşi, en ceberrut rejimler “Demokrat” etiketi taşır. Hâkim oldukları ülkelerin devletin adında da “Demokrat” vardır. “Halk”ı da ihmal etmezler. Demokratik Alman Cumhuriyeti bunlardan biriydi. Şimdi de birkaç tane var. Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti gibi. Wikipedia’nın “Democratic Republic” maddesine bir göz atın. Epey eğlenceli. Demokratik ve Halk sıkça bir arada bulunuyor.

Beka meselesi

Gelelim sonuca… Terörsüz Türkiye sözünden dostlarınız rahatsız. Şimdi ne yapacaksınız? Yine Çözüm Süreci’ne mi döneceksiniz. İçimiz kalkıyor ama çare yoksa ister istemez öyle diyeceksiniz. Hiç olmazsa “Âkil Adam” yerine başka bir şey bulalım. Demokratik Adam mesela? Barış Adamı olmaz mı?

Geriye bir sihirli sözcük kaldı: “Beka Meselesi” Bunu lütfen olur olmaz yerlerde ve olur olmaz durumlarda kullanmayalım. İnsanlar aptal yerine konulduklarını hissederler. Bakınız şimdiden bu lafın, “sebebini söyleyemem”, “bana gelen talimat böyle”, “iyi saatte olsunlar”, “devlet aklı” gibi anlamlarda kullanıldığı dedikoduları yaygın. Onun için “beka meselesi”ni ancak tamamen çaresiz kaldığınız hâllerde kullanın. Günlük hayatta halk, demokrasi, barış ve kardeşlik’le idare edin.

Kafa Karıştırıcı Sorular

     Gaddar ruhlu bazı kimseler; ortalığı karıştırıcı siyaset anlayışlarıyla, fert ve toplumun zayıf damarlarından girerek; zararlı propagandalarıyla, onları fikren etkilemeye çalışıyorlar! Kiminin intikam, kiminin makam ve mevki, kiminin kanaatsizlik, kiminin ahmaklık, kiminin dinsizlik ve kiminin de taassup / aşırı taraftarlık hırsını harekete geçirerek, siyasetine âlet etmek istiyorlar!

     Meselâ der: “Musibeti hak ettiniz! Kader zâlim değil, adâlet eder. Öyle ise, yaptığımıza razı olunuz!”

     – Oysa, İlahî Kader, isyanımız için musibet verir. Ona razı olmak, o günahtan tövbe demektir. Sen ise ey lânetli! Günahımız için değil, İslâmiyetimiz için zulmettin ve ediyorsun! Ona rıza ve istekle boyun eğmek, İslâmiyetten pişmanlık ve yüz çevirmek demektir. Evet aynı şeyi -hem musibettir- Allah verir, adalet eder. Çünkü, günahımıza, zorla ondan caydırmak için verir. O şeyi aynı zamanda insan verir, zulmeder. Çünkü, başka sebepten dolayı ceza verir. Nasıl ki, İslâm düşmanı, aynı şeyi bize icra ediyor. Çünkü Müslümanız.

     Meselâ der: “Başka kâfirlere dost olduğunuz gibi, bana da dost ve taraftar olunuz. Neden çekiniyorsunuz?”

     – Yardım elini kabul etmek ayrıdır. Düşmanlık elini öpmek ayrıdır. Bir kâfirin her bir sıfatı kâfir olmaz. Küfründen ileri gelmez. İslâm’ın eski saldırgan bir düşmanını def için, bir kâfir yardım elini uzatsa, kabul etmek İslâmiyete hizmettir. Senin ise ey mel’ûn kâfir! Senin küfründen çıkan yatışmaz husumet elini öpmek değil, dokunmak bile İslâmiyete düşmanlık etmek demektir.

     Meselâ der: “Şimdiye kadar sizi idare edenler fenalık ettiler, karıştırdılar. Öyle ise bana razı olunuz.”

     – Ey Şeytan! Onların fenalıklarının asıl sebebi de sensin. Dünyayı onlara dar ettin. Hayat damarını kestin. Meşru olmayan evlâdını onlara karıştırdın. Dinsizliğe sevk ederek dini rüşvet isterdin. Onlara bedel seni kabul etmek; yalnız pislenmiş su ile kirlenmiş bir giysiyi, domuzun sidiği ile yıkamak demektir. Sen, yalnız hayvancasına geçici, âdi bir hayatı bize bırakıyorsun. İnsanca, İslâmca hayatı öldürüyorsun. Biz ise hem insancasına, hem de Müslümancasına yaşamak istiyoruz. Sana rağmen yaşayacağız.

     Meselâ der: “Sizi idare eden ve bana hasım durumunu alanlar -ki Anadolu’daki elebaşılarıdır- maksatları başkadır. Niyetleri din ve İslâmiyet değildir.”

     – Vesilelerde niyetin etkisi azdır. Maksadın hakikatini değiştirmez. Çünkü kast edilen, vesilenin vücuduna bakar. İçindeki niyete bakmaz. Diyelim ki, ben bir define veya su bulmak için, bir kuyu kazıyorum. Biri geldi -kendini saklamak için- bana yardım ederek kazdı. Suyun çıkmasına ve define bulunmasına niyeti tesir etmez. Su; fiiline, kazmasına bakar; niyetine bakmaz. Bunun gibi, onlar bizi Kâbe’ye götürüyorlar. Kur’an’ı yüksek tutmak istiyorlar. Bütün felâketimizin menbaı olan Avrupa muhabbetine bedel, husumetini esas tutuyorlar. Niyetleri ne olursa olsun, bu maksatların hakikatini değiştiremez.

     Meselâ der: “Bana karşı koymanız boşunadır.”

     – En ziyade hile ve fitne kuvvetiyle ayakta duran büyük kuvvetin bizi ümitsizliğe düşürmüyor. Çünkü, hile ve fitne perde altında kaldıkça etki eder. Görünmekle iflâs eder, kuvveti söner. Perde öyle yırtılmış ki, senin yalan, hile, fitnen; saçmalığa ve maskaralığa dönüşüp başarısız kalıyor.  

Üstelik, İslâmiyet muhabbeti, senin husumetini gerektirir. Cebrail, şeytan ile barışamaz.

     Karşı koyma örnekleri: Korkaklıkta darbımesel hükmünde olan tavuk, civcivleri yanında iken, cinsine olan şefkat sebebiyle camusa saldırır. İşte dehşetli bir cesaret örneği.

     Hem darbımesel olmuş: Keçinin kurttan korkusu mecburiyet karşısında, karşı koymaya dönüşür. Boynuzu ile kurdun karnını deldiği vakidir. İşte harika bir şecaat! Fıtrî meyletme, karşı konulmazdır.

     Bir avuç su, kalın bir demir gülle içine atılsa, kışta soğuğa maruz bırakılsa, genişleme isteği demiri parçalar.

     Evet, imanın mahiyetindeki harikulade yiğitlik, her zaman mucizeler gösterebilir.

26 Şubat 1992: Hocalı Katliamı nedir, Hocalı’da neler yapıldı?

26 Şubat 1992: Hocalı Katliamı nedir, ne zaman? Hocalı'da neler yapıldı?

Azerbaycanlılar, Ermeni güçlerinin 26 Şubat 1992’de Hocalı’da kadın, çocuk ve yaşlı gözetmeksizin yaptığı katliamın kurbanlarını anıyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Azerbaycan’a karşı toprak iddiasında bulunmaya başlayan ve saldırıya geçen Ermeniler, 1991’in son günlerinde ablukaya aldıkları, bölgenin tek havaalanına sahip ve stratejik önem taşıyan kenti Hocalı’yı işgal için harekete geçti.

Aylar süren saldırılarını 25 Şubat 1992’de yoğunlaştıran Ermeniler, gece eski Sovyet Rus ordusunun o zaman Hankendi’de bulunan 366. motorize alayının da yardımıyla Hocalı’ya üç koldan saldırdı.

İşgalle yetinmeyen Ermeniler, sivilleri toplu şekilde öldürerek, esirlere acımasızca işkence ederek 20. yüzyılın en kanlı katliamlarından birini yaptı.

Daha önce 7 bin kişinin yaşadığı Hocalı’da savunmasız durumdaki 106’sı kadın, 70’i yaşlı ve 63’ü çocuk 613 Azerbaycan vatandaşı hayatını kaybetti.

Katliamdan 487 kişi ağır yaralı olarak kurtuldu, Ermeni güçleri 1275 kişiyi esir aldı, bunların 150’sinden daha sonra haber alınamadı.

Katliamda 8 aile tamamen yok edildi, 25 çocuk her iki ebeveynini, 130 çocuk ise ebeveynlerinden birini kaybetti.

Katledilenlerin adli tıp muayeneleri ve şahit ifadeleri, Hocalı sakinlerinin kafa derilerinin soyulması, kulak, burun, cinsel organlarının kesilmesi, gözlerinin çıkartılması gibi kadın, yaşlı ve çocuk ayrımı yapılmaksızın akıl almaz işkencelere maruz kaldığını açıkça kanıtlıyor.

Katliamın kurbanları arasında boynu vurularak, yakılarak katledilenlerin yanı sıra karnı süngülenen hamile kadınlar da var.

O dönemde çekilen görüntüler ve fotoğraflar, katliamın büyüklüğünü ortaya koyuyor.

Hocalı’da yaşananlar, 1949 Cenevre Sözleşmelerinin, Birleşmiş Milletlerin (BM) Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, Sivil ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme, Çocuk Hakları Sözleşmesi gibi çok sayıda sözleşmenin ciddi ihlali anlamına geliyor.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 22 Nisan 2010 tarihli kararında, Hocalı’da yaşananlar, savaş suçları veya insanlık aleyhine suçlarla eş değer eylemler olarak görüldü.

Bugüne kadar 18 ülkenin parlamentosu ve ABD’nin 24 eyaletinin meclisi, Hocalı’da yaşananları kınayan ve soykırım olarak gören kararları kabul etti.

https://www.bing.com/ck/a?!&&p=32c2d94a637fb47c4fcb425c47f5de5a656fc117fc86a916546f039c829d3029JmltdHM9MTc3MjA2NDAwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=26+%c5%9eubat+Hocal%c4%b1+katliam%c4%b1&u=a1aHR0cHM6Ly93d3cuZW5zb25oYWJlci5jb20vYmlsZ2kvMjYtc3ViYXQtMTk5Mi1ob2NhbGkta2F0bGlhbWktbmVkaXItbmUtemFtYW4taG9jYWxpZGEtbmVsZXIteWFwaWxkaQ

Kitapta Yazan Başka Uygulama Başka

Anayasamızda “kuvvetler ayrılığı”, “yargının bağımsız ve tarafsız olduğu”, “Cumhurbaşkanının, görevini tarafsız icra edeceğine” dair hükümler var.

Ama bu Türkiye’de uygulanan Cumhurbaşkanlığı sisteminde kuvvetler ayrılığı olduğu anlamına gelmiyor. Partili Cumhurbaşkanının görevini tarafsız icra etmesini de sağlamıyor. Yargının tarafsız ve bağımsız olduğuna da inananların oranı çok düşük.

Anayasamızın 2. Maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin “insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı”, “demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” olduğu açıkça vurgulanmış. Uygulamada bu niteliklerin hangi oranda kaldığını herkes kendisi sorgulasın lütfen.

Demek ki, anayasa hükümleri uygulanmayınca Anayasa kitapçığında yazan kavramlar birer kelimeden ibaret kalıyor.

****

Bu girişi güncel siyaseti tartışmak için yapmadım. İslam dininin bazı hükümlerinin güncel yorumlanmasına bir giriş olsun istedim. Bu yorumlar kutsal kitabımız Kur’an’ın hükümlerine dayanarak, Maturidi- Hanefi- Yesevi sacayağında şekillenen Türk Müslümanlığı ekseninde olacaktır.

İslam- Cumhuriyet- Demokrasi başlıklı son yazımda belirttiğim gibi, “İslam dini sadece geçmişin bir mirası değil, bugünün sorunlarına çözüm üreten bir değerler bütünüdür.” Bu yüzden İslam dini bir rejim dayatmaz, devlet başkanının iktidara gelişinin, gidişinin kurallarını belirlemez. Sadece devleti yönetenlerden “adalet, meşveret, liyakat ve hukuka bağlılık” ilkelerine uymasını bekler.

Kur’an’ın hükmü bu. Uygulamada ilk 4 halifenin her biri farklı yöntemlerle ama mutlaka bir “rıza” ve “seçim” süreciyle başa geldi.

Fakat İslam beldelerinde Emevîlerden itibaren 20. yüzyıla kadar monarşinin (saltanatın/ hilafetin) babadan oğula geçme kuralı uygulandı. Meşruiyet, güç veya kan bağına indirgenerek İslam’ın liyakat ilkesi çiğnendi.

Bu hükümdarlar/ sultanlar/ halifeler/ devlet başkanları içinde, az da olsa, “adalet, meşveret, liyakat ve hukuka bağlılık” ilkelerine uyan, halkını özgür ve refah içinde yaşatanlar oldu. Bunlar seçimle işbaşına gelmeseler bile İslami birer yönetim sayılabilir.

Fakat özellikle günümüzde, Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde, İslam’ın ruhuna aykırı yönetimler yani zulüm, yolsuzluk, adaletsizlik ve tek adam rejimleri çoğunlukta. Bu yöneticilerin çoğu güçlerini ömür boyu iktidarda kalabilecek şekilde kullanmakta.

Ülkenin anayasasında “İslam Devleti” yazması, (yarı demokratik veya demokratik olmayan) seçimlerle işbaşına gelmeleri dahi bu rejimleri İslami yapmaya yetmiyor.

Bu durumda İslam’ın insanlık için en hayırlı hükümleri getirdiğine inandırmak kolay olmuyor. İslam’ın anayasası Kur’an ise, bu anayasada vahyin bildirdiği ilkelerin insanlığın iyiliğine olduğunun fark edilmesi mümkün olmuyor.

Çünkü insanlar, teorik hükümlere değil, hayatlarını doğrudan etkileyen akıldan, bilimden, ahlaktan uzak uygulamalara bakıyor.

Toplum o hale geliyor ki, “Dindar olmak ahlaklı olmayı gerektirir mi?”  sorusuna cevap verenlerin yüzde 70-80’i “hayır gerektirmez” diyor. “İnsan dindarsa ahlaklıdır” denmesi gerekirken, dindar insanın ahlaksız olması normal karşılanabiliyor.

Müslüman idareci adaletle hükmetmek zorundadır. Ama “alnı secdeye değen Müslüman” yöneticiler, bazı vatandaşlarına “düşman hukuku” uygulayabiliyorlar. İktidar yandaşları da adaletsiz uygulamalara itiraz etmiyorlar.

Bu sebeple “bunlar Müslümansa ben onların dininden değilim” diyerek ateist, deist olanlar veya tarihte kalmış inanç sistemlerine sığınanlar (İran’da Zerdüştlük, Türkiye’de Gök Tengri inancı gibi) artıyor.

Ama biz T.C. Anayasasındaki hükümlerin doğru uygulanmasını sağlamak için sıkça anayasa hükümlerini hatırlatmak görevini yapıyoruz. Tıpkı bunun gibi, iktidarına din üzerinden meşruiyet arayanlara kutsal kitabımızın hükümlerini de hatırlatmak zorundayız.

****************************************

Kur’an’ın Güncel Meselelere Dair Yorumları

İslam hukuku “donmuş” bir yapı değildir, zamanın ruhuna göre yorumlanması gerekir. Maturidi- Hanefi çizgisindeki alimler Kur’an’daki hükümlerin nedenlerini (illetlerini) sorgular. “Eğer bir hükmün dayandığı sosyal sebep ortadan kalkmışsa, o hükmün uygulama biçiminin de değişebileceğini” ifade ederler.

Bir bilginin doğruluğunu ölçmek için önce Kur’an’ın temel ilkelerine bakılması gerektiğini söylerler. Yöntem olarak, “Nassın (metnin) lafzına hapsolmadan, ilahi muradın ne olduğunu anlamaya çalışırlar.”

Bu bakış açısıyla baktığımızda iki güncel meseleye dair Kur’an hükümlerini özetlemeye çalışacağım.

****

CUMHURİYET VE LAİKLİK BAĞLAMINDA DİN: Cumhuriyet değerleri ile İslam’ın özünün çelişmediğini, aksine laikliğin inanç özgürlüğü için bir güvence olduğunu söyleyebiliriz.

“Din devletleşirse din olmaktan çıkar.” Din siyasallaştığında, siyasetin kiri dine bulaştığında, toplumda “deizm” veya “ateizm” gibi tepkisel yönelimler artmaktadır. KONDA (2025) anketinde dindarlık oranının (2008’e göre) %55’ten %46’ya düştüğünü, ateist/inançsız oranının %2’den %8’e çıktığını gösteriyor.

Laiklik genelde “devleti dinden korumak” olarak algılanır. Laiklik olmadığında, muktedirler kendi kararlarını “Allah’ın emri” gibi sunabilirler.

Ama laikliğin diğer yönü “dini devletten korumak” fonksiyonudur.  Bir Müslüman’ın ibadetini özgürce ve samimiyetle yapabilmesi için devletin o alana müdahale etmemesi, sadece güvenlik ve özgürlük ortamını sağlamasıyla mümkün olabilir.

****

KADIN ERKEK EŞİTLİĞİ: Maalesef fıkıh tarihsel süreçte “erkek egemen” bir yorumla şekillenmiştir. Oysaki, Kur’an’ın özünde kadın ve erkek yaratılış olarak eşittir.

Fıkıhtaki bazı kısıtlayıcı hükümler o günün sosyal şartlarından kaynaklanmıştır. O dönemde erkek, ailenin tek geçindireni ve savaşçısıydı. Kadının ise ekonomik bir sorumluluğu yoktu. Bu adaleti sağlamak için mirasta erkeğe daha fazla pay verilmişti.

Bugün kadınlar da çalışıyor, aile bütçesine katılıyor ve mirasın yönetiminde erkek kadar sorumluluk alıyor. Bu yüzden günümüzde mirasın eşit paylaşılması Kur’an’ın “adalet” ruhuna daha uygundur.

Kadının şahitliği veya mirastaki payı gibi konular “değişmez ibadet” değildir, “sosyal düzenleme” niteliğindedir. Dolayısıyla günümüzün değişen ekonomik ve sosyal yapısında eşitlik eksenli yorumlanabilir.

Kadının devlet başkanı veya hâkim olmasının önünde de dini bir engel yoktur. Kadın her türlü üst düzey yönetici pozisyonunda çalışabilir.

Zaten çok büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de bu konular hem erkek ve hem de kadın Müslümanlar tarafından böyle içselleştirilmiştir. Çok küçük bir zümre bu yoruma karşıdır.

Çünkü, çok şükür ki, halkımızın irfanı büyük ölçüde Maturidi- Hanefi- Yesevi yorumlarıyla şekillenmiştir.

Bir Vefa Örneği, Ümran Hoca

“Allah, kimseyi açlıkla imtihan etmesin.” dendiğinde aklımıza nedense öncelikle midemiz gelir. Başka açlık türleri de var: Sevme, sevilme, vefa, değer görme, güvende olma gibi…

Ramazan ayı içindeyiz. Mide açlığının öneminden, verdiği terbiyeden bahsediyor işin uzmanları. Buna itiraz yok. Peki, sevmeye, sevilmeye, beğenilmeye, güven içinde olmaya … açlık derecesinde ihtiyacı olanları ne yapacağız? Bu tür açlıkları çekenler için dernekler kurulup kampanyalar düzenlenecek mi?

Geçtiğimiz günlerde bir yazılı mesaj aldım. Aynı mesaj grubu içinde olduğumuzu öğreniyorum kendisinden. “Hocam, siz beni hatırlar mısınız bilmem.” diye başlamış, mesajına, özetle, şunları yazmış: “Türkçe derslerimize siz girdiniz, sizin sayenizde yaptığım Türkçe netlerimle Marmara Edebiyata girmek nasip oldu, Kadir Durgun ismi biz öğrenciler arasında bir marka idi, bir dershane hocasından daha öte bir şahsiyetti; bizimle şakalaşan, halimizi soran hem tebriki hem tenkidini sevgiyle yapan bir isimdi. Şimdi yazılarınızı okurken 35 yıl öncesine gidiyorum, aynı samimiyetinizi aynı heyecanınızı tekraren hissediyorum, Rabbime şükürler olsun ki sizin gibi, öğrencilerinin kalplerine sadece dokunan değil, istikballerine mühür vuran güzel öğretmenlerle biz gariplerin yollarını kesiştirdi. Hürmetlerimle, ellerinizden öperim.” (Talebeniz, Ümran Ay)

Ümran’dan sosyal profili hakkında da bilgi istedim: “Kıymetli hocam öncelikle vefasızlığım için nasıl özür dilerim, bilemiyorum. Aslında WhatsApp grubunda ilk yazınızı okuduğumda sizi aramak istedim ama; cesaret edemedim. Siz, Türkçeye olan sevgimi daha da artırdınız, Marmara Edebiyatı 92-96 arası okudum, yüksek lisans ve doktorayı da aynı bölümde tamamladım. Öğretmenlik yaptım. 2012’den beri Marmara’da aynı bölümde öğretim üyesiyim.”

Bu yazışmanın bitiminde Ümran’ın Marmara Üniversitesi Eski Türk Edebiyatı Profesörü unvanıyla görev yaptığını sosyal medyadan öğrendim ve onun birkaç dersini dinledim. Kulağı geçen boynuz misali, kendisini tebrik etme sorumluluğumu yerine getirdim.

Her borcun, kendi cinsinden bir değerle ödenmesi makbuldür. İnanıyorum ki Ümran Hoca da öğrencilerine rol model olarak borcunu ödüyordur.

İşte vefa tam da burada anlam kazanıyor: Borcunu bilmek, borcunu ödemek; emek sahiplerini unutmamak, unutturmamak. Mide merkezli açlığın zihinlere kazındığı bir dönemde bizi insan yapan değerlerdeki açlığımızı canlı tutmak ve bu açlığımızı giderecek yol ve yöntemler icat etmek. Vefa, insanın kendi geçmişine gösterdiği saygıdır. Değerbilirlik ise kendi başarısındaki payını küçültüp başkasının emeğini büyütebilmektir. Bu iki haslet kaybolduğunda toplum, çözülür; güçlenmek yerine kabalaşır.

Bugün hepimize düşen bir görev var: Hayatımızda iz bırakanları hatırlamak. Bir öğretmeni, bir büyüğü, bir dostu… Telefonu elimize alıp “Hakkınız var” diyebilmek. İnanın, o cümle sadece karşı tarafı değil, insanın kendi vicdanını da onarır. Çünkü vefa, geçmişe yazılmış bir teşekkür değil; insanın karakterine atılmış bir imzadır.

Yorulan bedenler, dinlenme; acıkan mideler, yeme; yalnız insanlar, dost; marifet sahipleri, iltifat açlığı çeker. Açlık, ihtiyacın giderilmesiyle yok edilir. Çocukların sevgiye, ilgiye; yaşlıların vefaya, değerbilirliğe; vatandaşların, sözüne güvenilir siyasetçiye ve emin beldelere ihtiyacı vardır.

Duygusal açlıkların, mide açlığı kadar önemsenmediğini görüyorum. Sofralar kuruluyor, ikramlar yapılıyor, fitre ve zekât dağıtılıyor, hükümet emeklilere ikramiye veriyor. Buna Ramazan bereketi veya sevinci deniyor. Bilinmiyor ki mana yönüyle tokluğa ulaşmayan hiçbir kişiyi madden doyurmak mümkün değildir. Kanaat yoksa fakirlik, bitmez; emniyet yoksa korku, bitmez; vefa yoksa yalnızlık, bitmez.

Ramazan iklimi, herkesi ihtiyacına göre kuşatmalı. Açlara ekmek, fakirlere destek gerek. Evsizlere ev, yurtsuzlara yurt gerek. Yaşlılara hürmet, çocuklara sevgi; ustalara kıymet, öğretmenlere vefa gerek.

Hayat, bir toprak; ne ekersen onu biçiyorsun, neyi gösterirsen aynada onu görüyorsun. Her ektiğin bir şekilde karşına sürpriz olarak çıkıyor. Bugün Ümran Hoca, yarın bir başkası. Görüntüsü yarın aynasında güzel çıkmasını isteyenler, güzel işler yapmalı. Kişi kendisiyle övünmeli, torunları onunla övünç duymalı. Herkesin, birbiriyle övündüğü bir toplum inşa etmek, varlık nedenimiz olmalı.

Somut ve soyut her türlü açlığın giderilmesi gereken Ramazan’da esen meltem, ülkemiz ve insanlık için on iki ayın iklimi olmalı.

Son durağımız kara toprağın bağrına yatmadan…