6.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 10

Güler Yüz

“Asık suratlı insanlardan hoşlanır mısınız?” desem tabii bana gülersiniz. Zaten ben de biraz gülmeniz için söze böyle başladım. Güler yüze ve gülmeye dair olan bu konuşmayı asık suratla dinlemenizi istemem tabii. Konuşurken söze başladığınız sırada karşınızdakinin kaşlarını çattığını, asık bir suratla sizi dinlediğini görürseniz konuşmak hevesiniz kırılır. Lafı kısa kesip bu tatsız sohbeti bir an önce bitirmeye bakarsınız. Bir de karşınızdakinin sizi güler yüzle dinlediğini, hatta araya biraz da tatlı söz karıştırarak sohbete renk verdiğini görecek olsanız konuştukça konuşacağınız gelir.
*
Zaten öyledir. Güler yüz her şeyden önce insana cesaret verir. Çünkü güler yüzlü insanlar her kusuru hoş gören, affeden insanlardır. Dünyada ilk adımlarını yeni atmaya başlamış bir çocuğa herkes güler yüzle bakar. Onun her kusuru yapabileceğini ve bütün kusurların affedilmeye layık olduğunu önceden kabul ettiğimiz için çocuk karşısında gülümser bir yüz takınırız. Olgun insanlar yalnız çocuklara değil, herkese affedici, kusura pek aldırmayıcı bir yüzle bakarlar. Bu dünya öyle çatık kaşla dolaşmaya, şunun bunun kalbini kırmaya değer bir dünya değildir. Onun için güler yüzlü insanlar arasında yaşayanların hayatı daha tatlı geçer.
*
Hayatı böyle saymak çok yanlıştır. Unutmayalım ki, biz insanların hayvanlardan bir farkımız konuşmaksa öteki farkımız da gülmektir. Hiç siz ömrünüzde gülen, kahkahalar savuran bir hayvan gördünüz mü? Zavallılar kim bilir ne kadar gülmek istiyorlardır! Hatta insan kardeşlerinin öyle bazı tuhaflıkları vardır ki, onların karşısında herhâlde kahkahalarla gülmek için can atıyorlardır. Ama, ne hikmetse, yüzleri gülmeye elverişli bir şekilde yaratılmamıştır. Kendilerini ne kadar zorlasalar gülemezler. Hâlbuki insanlar, çok şükür, gülebiliyorlar. Bu imkânı niçin kullanmamalı?
*
Güler yüzün çözemeyeceği hiçbir mesele yoktur. Buzlar güneş karşısında nasıl erirse çetin meseleler de işe güler yüzle başlayan ve öylece devam eden insanların elinde çözülür. Asık surata kapanan kapılar güler yüze açılır.
*
Bektaşi’nin hikâyesini bilirsiniz: 80 yaşında öldüğü hâlde mezar taşına “5 sene yaşadı” diye yazdırmış. Bu beş sene onun hayatta gülerek, neşe içinde yaşadığı, gam kasvet nedir bilmeden hoşça geçirdiği senelermiş. Hayatınızı yaşadığınız yıllar boyunca uzatabilmek için her anınızı gülerek geçirmeniz gerekir.

Gene bizim bir şairimiz bir dostuna hediye ettiği resminin altına “Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz!” diye yazmıştır. Bu da güzel bir sözdür. Çünkü en iyi hatıra gülerek geçen günlerin hatırasıdır. Hayatta o günlerin sayısı az olursa insan bir gün gelir, “Ne etmişim de gülmemişim!” diye ağlayabilir.
Yüzünüzden tebessüm eksik olmasın.”

Ülkemiz Türkiye’nin Tapusunun Alındığı Lozan Barış Antlaşmasının 103. Yılı Vesilesiyle

Siyasileri halk seçmektedir. Bu seçimler yapılırken siyasilerden beklenilen, vatandaşların huzur içerisinde, müreffeh bir vaziyette yaşamalarının teminidir. İnsanlarımız daha iyi imkânlar içerisinde birlik ve bütünlük içerisinde yaşamayı istiyor ve onun için oy veriyor.
Siyaset milletin kendisinden beklediği bu isteklerinin yerine kargaşa ve karmaşadan istifade ile oluşan huzursuzluk ortamında Türk milletine ayrımcılık dayatıyor. Türkiye’de sanki Türkler değil de bir sürü karışık toplumlar yaşamakta olduğu dayatılmaktadır.
*
TBMM’nin bizzat yürüttüğü Milli Mücadele Kurtuluş Savaşı, Türk Milleti ve devletinin içinden başka millet ve devletler çıkarmak için yapılmamış, kimsenin ön izni ile de gerçekleştirilmemiştir.
Sosyal yapı bakımından Türkiye Cumhuriyeti bir kavimler ittifakı değildir. Ulusal Bağımsızlık Savaşımız ve onun tacı olan Cumhuriyet, Türkler ve Ulusal kimlik olarak kendilerini Türk olarak hisseden ve Türk Milletine mensup sayanlarca gerçekleştirilmiştir. O bir sınıf veya zümre hareketi değil, şerefli bir Ulusal Hareket olarak emperyalizme karşı bir mücadeledir.
Biz Büyük Önder Atatürk’ün Türk Gençliğine hitabının ilke ve devrimlerinin idrakinde olan vatansever Türk Milleti olarak onun gösterdiği yolda yürümeye devam edecek, yüreğinde tüm çıkarlardan uzak samimiyetle vatan sevgisi taşıyan insanımızla el ele verecek Emperyal güçlerin ve iç uzantılarının oyunlarını tüm kurumlarımızla görmeliyiz tasfiye edilmeleri adına ne gerekiyor ise yürürlüğe sokmak zorundayız.
Mustafa kemal in açtığı yolda, kurduğu ülküde, gösterdiği amaçta yol göstericimiz dir. Aziz milletimizi hep diri tutacak. Ondan aldığımız eşsiz mücadele gücümüz ve kararlılığımızla, her sendelediğimizde yeniden kendimize gelmeliyiz, her yorulduğumuzda ondan aldığımız güçle yeniden yola devam edeceğiz…
O, yok sayılmaya ya da unutturulmaya çalışıldığında ya da vatan, devlet, bayrak üzerinde kara bulutlar toplandığında her birimizin bir Atatürk olduğunu unutmayalım.
Bunun için de Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi “ Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızda akan asil kanda mevcuttur!
*
Bilinen emperyal dış güçlerin iç uzantılarını da destekleyerek Türk Milletini bölme adına ‘’Kürt sorunu ‘’varmışçasına değişik adlarla çalışma içerisindeler.
Konuşma dili Kürtçe olan halkımızla yüzyıllardır Türk milleti iç içedir; aynı inanç ve kültürün insanlarıdır; birbirleriyle evlendiler çocuklar oldu milyonlarca. Konuşma dili itibarıyla Kürtleşen Türkler oldu; Türkleşen Kürtler oldu.
*
Yaşar Kemal’in Ağzından; izleyelim;
Diyarbakır ovasını dolaşırken tuhaf bir olayla karşılaştım: Diyarbakır’ın Köprü köyünde bir öğretmenle tanıştım. Öğretmen 1920’lerde Balkanlardan göç etmiş, Köprü köyünü kurmuş, köyünün öğretmeniydi. Çok güzel Kürtçe konuşuyordu. “Kürt müsün?” diye sordum. “Yok, göçmenim” dedi. Köye girdik, hep Kürtçe konuşuyorlardı. Türkçe biliyorlardı da yarım yamalak.
1865 Kozanoğlu başkaldırısında, yenilgiden sonra Türkmenler, dediklerine göre binlerce çadır Diyarbakır’a sürülmüşlerdi. “Nerede bunlar?” diye öğretmene sordum. “Var, dedi, istersen gidelim, bunlar sekiz köy hiç Kürtçe bilmezler.” Öğretmenle birlikte Büyük Kadıköyü’ne gittik. Gerçekten büyük bir köydü. Köylüler başımıza biriktiler. Bunlar Avşar Türkmenleriydi. Ağızları da tıpkı bizim Torosların Avşarlarının ağızlarıydı. Sekiz köydüler, Kürtçe bilip bilmediklerini sordum, bilmiyorlardı. Başkaldırıdan sonra binlerce Avşar sürülmüştü Diyarbakır’a. “Bize Çukurova’da söylediklerine göre Otuz bin çadır gönderilmişti buralara. Haydi, On bin çadır olsun, en aşağı yirmi köy eder, ötekiler nerede?” dedim. Bir yaşlı adam, “Onların hepsi Kürt oldu” dedi. “Siz niçin olmadınız?” diye sordum. “Bizler Aleviyiz” dedi yaşlı adam. “Ne var bunda?” dedim. “Şu var ki, dedi yaşlı adam, biz Sünni Kürtlerden kız alıp vermeyiz. Öteki Kürt olan Avşarların hepsi Sünniydi. Kürtlerden kız alıp verdiler, şimdi sorarsan hiçbirisi Avşar olduğunu söyleyemez, Türkçe de bilmezler. “Bize söylediklerine göre Sünni Avşarlar büyük çoğunlukmuş, belki bizim on mislimiz kadar” dedi.
Ve sekiz Avşar köyünü öğretmenle dolaştık. Birkaç Avşar ağıdı derledim oralardan. Tıpkı Toros Avşarlarının ağıtlarıydı.
Kaynak: YaşarKemal’in 1996 senesinde Yeni Yüzyıl gazetesinde yayımlanan mülakatı.
*
Unutma ve dört elle sarıl! Kuvayı Milliye kadrosuyla kurduğu Laik Türkiye Cumhuriyetinin temel yapısı adına koyduğu ilke ve inkılaplarıyla dünyada benzeri olmayan o büyük insan ebedi istiratgahı ANITKABİR’DEN ülkesini yönetmeyi sürdürmektedir.
*
Bu cumhuriyet klibini hazırlayanların yüreğine sağlık.
“Bir alev topu gibiydik 1923’te.
Cesur, coşkulu ve umutlu.
Gözlerimizi geleceğe dikmiştik, ellerimizle kuracağımız yeni ülkeye.
Kadınlarımız yanı başımızdaydı;
Çocuklarımız önde!
Okulda, fabrikada, sokakta…
Yürüdükçe büyüdük.
Büyüdükçe güçlendik.
Dallarımızı kırsa da beklenmedik rüzgârlar
Avaz avaz söylüyorduk şarkılarımızı..
Cumhuriyet için, adalet için, demokrasi için, özgürlük için…
*
Sonra karanlıklarıyla geldiler ışığımızın üzerine
Umudumuzun üzerini korkuyla örttüler.
Gençlerimizi kırdılar
Kadınlarımızı saflarımızdan ayırdılar.
Çocuklarımızın ağzından kahkahayı sildiler.
Barışın üzerine düştü ölü güvercinler.
Adalet kuma yazılı bir sözcüktü onlar için;
Sadece kendilerinin okuyabildiği…
Demokrasi iktidara taşıyan bir bastondu sadece
Düşünce farklı olduğunda bileğe takılan kelepçe
Sandılar ki susarız biz de
Çekiliriz sandılar korkunun kovuğuna…”
“Susmadık oysa
Susmayacağız da…
Bizler istiklalimizi ve cumhuriyetimizi korumayı birinci vazife bilenleriz…”
Ya siz!

Kum Zambağı Der Ki

Kum zambağı nedir, bilir misiniz? Onunla tanışıp halleştiniz mi?

Karadeniz kıyılarında yazın en sıcak günlerinde deniz kenarında, ayağınızın altını okşayan kumlarda yürürken insanın içini titreten bir güzellikle karşılaşırsınız. Bu güzelliğin adı, kum zambağıdır.

Ne bir gürültüsü vardır ne de bir gösterişi… Kimseye “Bana bakın!” demez. Sessizce kumların arasından başını uzatır. Bembeyaz elbisesini giymiş, başını göğe çevirmiş, rüzgârla hafifçe salınan zarif bir gelin gibidir. İşte o, kum zambağıdır…

Gördüğünüzde, insanın yüreğine hemen şu soru düşer: “Bu kadar narin bir çiçek, böylesine yakıcı kumların içinde nasıl yaşayabiliyor?”

Toprağı yoktur onun, verimli bahçeleri yoktur. Düzenli sulayan bir bahçıvanı da yoktur. Güneş bütün şiddetiyle üzerine iner. Tuzlu rüzgâr yapraklarını okşamakla kalmaz, adeta hırpalar. Ama o yine de yaşar. Hem de bütün zarafetiyle, bütün vakarıyla… Onu anlamak isteyenlere ders verircesine…

Belki de Rabb’imizin bize sessizce fısıldadığı hayat derslerinden biridir bu.

İnsan da bazen hayatın çölüne düşer; yalnız kalır, yorulur, kırılır, boğulduğunu hisseder. Kökleri sağlam olanlar, kum zambağı gibi en zor şartlarda bile yeniden doğrulmayı, yeniden çiçek açmayı başarırlar. Onların rayihaları bizi hayata bağlar, bize enerji verir, dirençleri motivasyonumuz olur.

Kum zambağının çiçeğine biraz daha dikkatle bakın. Altı beyaz taç yaprağı, zarif çizgileri, ince uzun erkek organları ve ortasındaki altın sarısı polenleriyle adeta ince bir sanat eseridir. Hiçbir ressam, beyazın bu kadar temizini tuvale kolay kolay taşıyamaz. Hiçbir mimar bu kadar kusursuz bir simetri kuramaz. Sanki her çiçek, ilâhî bir sanat sergisinin küçük ama kalbe dokunan bir parçasıdır.

Akşam serinliği çökmeye başladığında ise ikinci mucizesini gösterir. Etrafa yaydığı o hafif, temiz ve insanın içine işleyen koku… Titrek kumlarda gizlenmiş yalnızlığın kokusu. Her bir beyaz çiçek, karanlıklarda kalan gözlerin ışığı, taşlaşmayan kalplerin sevincidir, duyarlı yüreklerin…

Denizin tuzlu kokusuna karışan bu tütsü, coşkun denizin biraz sonra başlaması beklenen duasının habercisi sanki. İnsanın yalnız burnuna değil, ruhunun en derin yerine ulaşır. Bir an için çocukluğunuzu hatırlarsınız. Belki annenizin bahçesini… Belki kaybettiğiniz bir yakınınızı… Belki de çoktan unuttuğunuzu sandığınız masumiyetinizi… Anne sütünün burnumuzdan gitmeyen tadını…

Bazı kokular hafızaya değil, doğrudan kalbe yazılır.

Kum zambağının kokusu da işte onlardan biridir.

Bilim insanları ona farklı isimler verir. Kumul ekosisteminin önemli bir parçası derler. Nesli korunması gereken türlerden biri olduğunu söylerler. Endemik özelliklerinden, soğanlı yapısından, biyolojik döngüsünden söz ederler. Hepsi doğru. Bunların ötesinde, insanın içini sızlatan bir gerçek daha vardır: “Kum zambağı, Allah’ın yeryüzüne bıraktığı beyaz bir imzadır”.

Onu gören herkes, yaratılışın tesadüfle açıklanamayacak kadar ustalıklı olduğunu kabullenir. Merhameti, sevgiyi, inceliği, zarafeti, sabrı, direnci görüp anlamak isteyenler için en doğal öğretmendir kum zambağı.

Bugün kıyılarımızda bu güzelliği korumak için kanunlar çıkarılıyor. Onu koparmanın, sökmenin, zarar vermenin ağır cezaları var. İyi ki de var… Bazı insanlar ancak ceza ile durabiliyor. Oysa tabiatı korumanın ilk şartı kanun değil, vicdandır. Vicdanı olan insan, kum zambağını koparmaya kıyamaz. Çünkü bilir ki o çiçek yalnız kendisinin değildir. Henüz doğmamış çocukların da hakkıdır. Henüz denizi görmemiş torunlarımızın da hakkıdır. Belki yüz yıl sonra aynı sahilde yürüyüp onun kokusunu içine çekecek insanların da hakkıdır.

İnsan bazen bir çiçeği koparırken yalnız bir dalı kırdığını sanır. Oysa kırdığı şey biraz da kendi merhametidir. Çevre problemlerinin temelinde yatan teknoloji değil, vicdan eksikliğidir.

Ağaçları kesen, testere değildir, testereyi tutan niyettir.

Denizleri kirleten, plastik değildir, onu denize atan zihniyettir.

Kum zambağını yok edecek olan da rüzgâr değildir, insanın hoyratlığıdır.

Karadeniz kıyılarında gün batımında kum zambaklarının arasından yürürken, dalgaların sesine kulak verin, rüzgârın taşıdığı o güzel kokuyu içinize çekin. Sonra eğilip sadece seyredin. Kalbinizin dillendirdiği şükür cümlelerini mırıldanın.

Dokunmayın… Çünkü bazı güzellikler sahip olmak için değil, hayran olmak için yaratılmıştır. Belki de medeniyet dediğimiz şey tam burada başlıyor: Güzel olana zarar vermemek… Zayıf olanı koruyabilmek… Ve Allah’ın emanet ettiği şu yeryüzünden ayrılırken, onu bulduğumuzdan daha güzel, daha temiz, daha müreffeh bırakabilmek…

Kum zambağı bize bunu öğretiyor. Sessizce… Hiç konuşmadan…İnsanın kalbine dokunan, gözlerini nemlendiren, ruhuna huzur veren bir hikmetle…

Sonsuz Saadet

Cismanî / bedensel saadet ve mutluluk üç temel esas üzerinde yükselir.

Bu esaslar: Mesken / oturulan yer, ekl / yemek içmek ve nikâh / evlenmedir.

Bir de bunların devamlı olmasıdır. Çünkü devam etmezse zıddına dönüşür.

x

Mesken’in en lâtifi, hoş ve çekici olanı, dört tarafı türlü türlü gül ve çiçeklerle süslenmiş,

Bağ ve bahçelerinin içinden, şırıl şırıl sular akan kasr ve köşklerdir.

x

Saadetn ikinci esası olan ekl ise:

Yiyecek kuvvet verdiği için,

En iyisi, en lezizi, alışılmış olan;

İnsana garip, yabancı olmayan şeylerdir.

Çünkü ancak ülfetle, o nimetin kıymeti bilinir.

Lezzet verdiği cihetle de,

Lezzetin en büyük lezzeti yenilenmesindedir.

x

Saadetin esaslarından nikâh ise:

İnsanın en fazla ihtiyacını tatmin eden,

Kalbine mukabil bir kalbin, mevcut bulunmasıdır ki;

Her iki taraf, sevgilerini karşılıklı göstersinler

Ve lezzetlerde birbirine ortak,

Gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine yardımcı olsunlar.

Kalplerin en lâtifi, en şefkatlisi kadın kalbidir.

Fakat kadın ile ruhî geçimi tamamlayan,

Kalbî ünsiyet ve ülfeti sağlayan,

Sûrî ve zahirî / görünüşteki arkadaşlığı samimîleştiren,

Kadının iffetiyle;

Çirkin ahlâk ve kötü huylardan temiz ve pak bulunması

Ve çirkin arzulardan uzak kalmasıdır.

x

Elemli, kederli âlemde pek büyük lezzet ve faydalar olsun da,

Lezzetler yeri olan, ebedî saadet yeri öteki âlemde;

Daha nezih, daha güzel imkânların olmaması; olacak şey mi?

Bu âlemde lezzet, elemin sona ermesinden hâsıl olur.

Fakat, “Âhiret’te elem yoktur!” denirse, deriz ki:

Elemin def’i; lezzetin sebeplerinden, sadece biridir.

Yoksa ondan ibaret değildir.

Üstelik ebedî âlem, bu âleme benzetilemez. Aralarında sayısız farklar vardır.

Cennet nimetleriyle dünya nimetleri arasında, yalnız benzerlikten söz edilebilir.

İbni Abbas’ın dediği gibi:

“Cennette dünya meyvelerinin yalnız isimleri vardır.”

Yani, isimleri birdir, fakat lezzetleri ayrıdır.

Velhasıl:

“İnsan, ebed (devamlı var olmak) için yaratılmıştır.

Onun hakikî lezzetleri, ancak marifetullah (Allah’ı tanımak, anlamak ve bilmekde),

Muhabbetullah (Allah sevgisi, O’na karşı duyulan sevgide ve)

İlim gibi umur-i ebediyede (ebedî, sonsuz ve sürekli işlerde)dir.”

Dr. Sakin Öner Hoca’nın “Türk Milliyetçiliği Tarihi” Kitabı Hakkında Yazılanlar

[20:10, 23.07.2026] Sakin Öner: Türk Milliyetçiliğinin
3000 Yıllık Hafızası
Sakin Öner’in “Dil ve
Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi” Üzerine
Muharrem YELLİCE

         Modern anlamda Türk milliyetçiliği, yaklaşık iki asırlık fikrî ve siyasî gelişmenin ürünüdür. Özellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren belirginleşmiş; II. Meşrutiyet döneminde başta Türk Derneği ve Türk Ocağı olmak üzere dernekler, dergiler ve fikir adamları çevresinde teşkilatlanarak güçlü bir düşünce hareketine dönüşmüştür. Ancak Türk milletinin kendisini tanıması, diline sahip çıkması, ortak tarih ve yurt şuuru geliştirmesi elbette XIX.
yüzyılda başlamamıştır. Modern milliyetçilik yeni bir kavram olabilir; fakat bu kavramın beslendiği millî hafıza, Türk tarihinin binlerce yıllık derinliklerinde yaşamaktadır.
Dr. Sakin Öner’in iki ciltlik Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi adlı eseri, tam da bu tarihî sürekliliği ortaya
koymayı amaçlamaktadır. Birinci cildi 416, ikinci cildi 424 sayfa olan eser, 2025 yılında Türk Edebiyatı Vakfı-TEDEV Yayınları tarafından yayımlanmıştır.
Öner’in çalışmasının temel tezi açıktır: Türk milliyetçiliğinin özü ve ilk kaynakları yalnızca Fransız İhtilâli sonrasının
siyasî fikirlerinde değil; Türk milletinin  destanlarında, kitabelerinde, dilinde, edebiyatında ve tarihî hafızasında aranmalıdır.
Milliyetçilik tarihini Fransız İhtilâli ile başlatmak, Batı sosyolojisi ve tarihi bakımından uygun olabilir; fakat bu yaklaşım Türk tarihinin gelişimiyle örtüşmez. Eserde Türk millî tarihinin ve millî oluşum ruhunun gelişimi bu gözle
incelenmiştir. Türk milletinin vatanına, diline, kültürüne ve millî kimliğine sahip çıkma mücadelesinin edebî metinlere nasıl yansıdığının kaynaklarla gösterilmesi hedeflenmiştir. Yazar, milliyetçilik hassasiyetinin Türk
milletinde tarihin başlangıcından beri bulunduğunu metinlere dayanarak savunmaktadır.
Burada dikkat edilmesi gereken bir kavram ayrımı vardır. Destanlar ve kitabeler çağında bugünkü anlamıyla siyasî milliyetçilikten söz edilemez. Modern milliyetçilik; matbaanın, modern eğitimin, gazetelerin, merkezî devletlerin ve kitle siyasetinin geliştiği yeni bir çağın kavramıdır.
Fakat buradan hareketle eski Türklerde millet, dil, yurt ve tarih şuurunun bulunmadığını söylemek de tarihî gerçeklikle bağdaşmaz. Eski metinlerde görülen Türklük bilinci, modern milliyetçiliğin kendisi değilse bile
onun üzerinde yükseleceği tarihî ve kültürel zemindir.
        Sakin Öner’in çalışmasını değerli kılan yönlerden biri, bu zemini yalnızca siyasî tarih kitaplarından değil, doğrudan doğruya dil ve edebiyat metinlerinden hareketle araştırmasıdır. Çünkü milletlerin hafızası yalnızca savaşların, antlaşmaların ve hükümdarların tarihinde yaşamaz. Bir milletin kendisini nasıl gördüğü; destanlarında, şiirlerinde, atasözlerinde, ağıtlarında, kahramanlık anlatılarında ve dili için verdiği mücadelede ortaya çıkar. Her büyük destan, ait olduğu milletin ortak hafızasını, değerler dünyasını ve kendilik bilincini taşır. Tarihi derin olan milletlerin destanları da zengindir. Türk milleti, destan zenginliği bakımından dünyada eşsiz bir yere sahiptir. Bütün
destanlarımızın muhtevasında vatan ve millet şuuru hissedilir. Sakin Öner de bu hissedişten hareket etmiştir.
       Eserin ilk bölümlerinde Türk milliyetçiliğinin kaynağı olarak eski Türk destanları, kitabeler ve ilk yazılı metinler ele alınmıştır. Türk milletinin devlet kurma iradesi, bağımsızlık tutkusu, yurt düşüncesi ve ortak kader şuuru bu metinler üzerinden takip edilmiştir. Böylece Türk milliyetçiliğinin Türklere bütünüyle Batı’dan aktarılmış bir fikir olduğu yönündeki yaygın kabul sorgulanmaktadır.
       Gerçekten de Türkler, Fransız İhtilâli’nden çok önce kendilerine “Türk” diyor, devletlerini Türk adıyla anıyor, dillerini koruma kaygısı taşıyor ve bağımsızlıklarını kaybettiklerinde bunu millî bir felaket olarak değerlendiriyorlardı. Göç Destanı’ndaki feryat, Orhun Kitabeleri’ndeki millete sesleniş, devletin kaybedilmesi karşısındaki acı ve yeniden diriliş çağrısı, Türk tarihindeki millî şuurun en güçlü belgeleri arasındadır. Bu metinlerdeki duygu, yalnızca mitolojik bir anlatım değil; bugüne de ışık tutabilecek açık bir millet, devlet ve bağımsızlık bilincidir. Kitabelerde, dışarıda çıplak ve içeride aç olan milleti doyurup giydirmek için kağanın gece
uyumadığı, gündüz oturmadığı belirtilmiş; halka çocuklarına Türkçe adlar vermesi ve Ötüken’den ayrılmaması öğütlenmiştir. Bu, güçlü bir millî bilincin ifadesidir.
        Öner, Türklerin İslâmiyet’i kabul etmesinden sonraki dönemi de bir kopuş olarak değerlendirmemektedir. Yazara göre İslâmiyet, Türk kültür dünyasına yeni kavramlar, yeni türler ve yeni bir medeniyet çevresi kazandırmıştır. Fakat Türk dili ve millî hafızası bu yapı içinde de yaşamaya devam etmiş; Mısırlı Berberiler ve Suriyeli Fenikeliler gibi başkalaşıp yok olmamıştır. Adnan Ötüken
ve Bernard Lewis, “Türkler İslâmiyet’i kabul etmekle kendi kimliklerini Arap
kimliği içinde yok ettiler”[1] deseler de yazar, bu görüşe kısmen katılmakta; Osmanlı saray erkânı ile
aydınlarının Türk milletini küçümseyen tavırlarını ve “etrâk-ı bî-idrâk” tanımlamasını metinlerden örneklerle ortaya koymaktadır.
         XVI. asır şairi Güvânî, mesnevi tarzında ve Türkleri kötülemek amacıyla kaleme aldığı Pend-nâme
adlı eserinde Türkler için şöyle der:
Acayib taifedür kavm-i Etrak – Eyü yadlu nedür itmezler idrak
    “Türk toplumu acayip bir topluluktur; iyi ve kötü nedir, idrak edemezler.” demiştir.
Hiciv şairi Nef’î ise Türkler için şöyle demektedir:
Türk’e Hakk çeşm-i irfanı haram etmiştir – Eylese her ne kadar sözlerin sihr-i helâl.
      Nef’î,
Türklere Tanrı’nın irfan çeşmesini haram kıldığını söyleyerek hakaret
etmektedir.[2]
       Bütün bu olumsuz bakışlara rağmen yazar, Mevlânâ’nın eserlerinde bile Türkçenin izini
sürerek Türk milletinin devamlılığına vurgu yapmaktadır.
       Kitabın içindekiler bölümü bile bu devamlılığın ne kadar geniş bir alanda araştırıldığını göstermektedir. İslâmiyet’in kabulünden sonra meydana gelen ilk destanlar arasında Battalnâme, Dânişmendnâme, Satuk Buğra Han Destanı ve Manas Destanı ele alınmaktadır. Ardından Kâşgarlı Mahmud’un Divânu Lugâti’t-Türk’ü, Yusuf Has Hâcip’in Kutadgu Bilig’i, Edib Ahmed Yüknekî’nin Atabetü’l-Hakayık’ı, Ahmed Yesevî’nin Divân‑ı Hikmet’i, Hacı Bektaş-ı Velî’nin Makâlât’ı ile Mevlânâ, Sultan Veled ve Yunus Emre incelenmektedir.
       Bu isimlerin aynı tarih çizgisi içinde ele alınması önemlidir. Kâşgarlı Mahmud yalnızca bir sözlük yazarı değildir; Türk dilinin zenginliğini ve ifâde gücünü gösteren büyük bir dil savunucusudur. Türk yurtlarını dolaşmış, Türkçe
kelimeleri toplamış; Türkçenin Arapçadan üstün bir dil olduğunu ortaya koyarak Karahanlılarla başlayan Arapça yazma ve konuşma eğilimine tepki göstermiştir. Divânu
Lugâti’t-Türk, Fârâbî, Bîrûnî ve Hârizmî gibi Türk bilginlerinin Arapça yazmasına karşı verilmiş bir tepkidir. Yusuf Has Hâcip, Türk devlet ve toplum anlayışını yazılı bir siyaset ve ahlak kitabına dönüştürmüştür. Ahmed Yesevî, İslâm düşüncesini Türk diliyle geniş halk topluluklarına ulaştırmıştır. Yunus Emre ise Türkçeyi yalnızca bir iletişim dili değil, derin bir düşünce ve irfan dili hâline getirmiştir. Bu düşünce, ilgili yazarların metinlerinden hareketle eserde dikkatle incelenmiştir.
        
Karamanoğlu Mehmed Bey’in Türkçeyle ilgili fermanı da bu çizginin siyasî irade hâline gelmiş önemli halkalarından biri olarak değerlendirilmiştir. Türkçenin sarayda, divanda, mecliste ve kamusal hayatta kullanılması yönündeki irade, yalnızca bir dil tercihi değildir; dilin devlet ve medeniyet hayatındaki yerini korumaya yönelik tarihî bir tavırdır.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Tanzimat’a kadar uzanan bölümde ise bazı divan şairlerinin Türk ve Türklük anlayışları üzerinde durulmakta; Kitâbü’l-İdrâk li-Lisâni’l-Etrâk, Et-Tuhfetü’z-Zekiyye fi’l-Lugati’t-Türkiyye ve Codex Cumanicus gibi temel dil eserleri incelenmektedir. Gülşehrî’nin Mantıku’t-Tayr’ı, Âşık Paşa’nın Garibnâme’si,
Dede Korkut Hikâyeleri, Ali Şir Nevâî’nin Muhakemetü’l-Lugateyn’i, Cem Sultan, Yazıcızâde Ali’nin Selçuknâme’si, Türkî-i Basit hareketi ve Hacı Bayram-ı Velî de bu tarihî bütünlük içinde
değerlendirilmiştir.
            Özellikle Âşık Paşa’nın 12 bin beyitlik Türkçe Garibnâme’sindeki şu söyleyişler yürek yakıcıdır:
Türk diline kimsene bakmaz idi
Türklere herkiz gönül akmaz idi.[3]
Bu ifadeden anlıyoruz ki Türk edebiyatında millî dil şuuru çok güçlüdür. Âşık Paşa, Türkçeye gereken değerin verilmemesinden yakınmaktadır. Bununla birlikte Osman Bey’den itibaren devam eden Türkçe şiir yazma geleneği; II. Murad, Fatih Sultan Mehmed, II. Bayezid ve Cem Sultan dönemlerinde de sürmüştür. Cem Sultan (1459-1495), Türkçe vatan şiirleri yazan, oğluna Oğuz Han adını veren ve onun ölümü üzerine “Oğuz Han Mersiyesi”ni kaleme alan önemli bir şair, vatansever ve düşünürdür.
Mersiyesindeki şu ifade önemlidir:
Yakamı yırtup elünden nicesi âh itmeyem ,
 Cânumı odlara atdı derd-i Oğuz Han felek.[4]
  Cem Sultan, Hunyadi Janus’un yeğeni olup Gülçiçek Hatun adını alan Fatih’in üçüncü eşinin oğludur. Üvey kardeşi II. Bayezid’le 1481’de giriştiği savaşta yenilmiştir.
Bayezid’in barış teklifine şu beyitle cevap vermiştir:
Sen pisteri gülde yatarsın şevk ile handan ,
 Ben kül döşenem külheni mihnette, sebep ne?
II. Bayezid de Türkçe şu beyitle karşılık vermiştir:
Çün rûzi ezel kısmet olunmuş bize devlet,
Takdire vermeyesin böyle sebeb ne?[5]
Görüldüğü gibi, Türkçenin başına IX. asırda bela olan Arapça ve Farsçayla mücadele süregelmiştir. Ali Şir Nevâî,
Türkçenin Farsçadan geri olmadığını üç ciltlik Muhakemetü’l-Lugateyn adlı eseriyle ortaya koymuştur. Türkî-i Basit hareketi de yabancı kelimelerin yoğunlaştığı bir edebiyat ortamında daha sade ve anlaşılır Türkçeye
yönelme arayışının ürünü olarak incelenmiştir.
      Sakin Öner, böylece Türkçe için verilen mücadelenin yalnızca Cumhuriyet devrinde başlamadığını; Türk dilinin tarih boyunca onu savunan şairlere, yazarlara ve fikir adamlarına sahip olduğunu göstermektedir. Cumhuriyet’in dil politikaları da boş bir alanda ortaya çıkmamış, yüzyıllar boyunca devam eden bu birikimin üzerine kurulmuştur.
        Birinci cildin Emrullah Efendi’ye (1859-1914) kadar uzanması, eserin eski metinlerle modern Türk düşüncesi arasında köprü kurduğunu göstermektedir. Bu köprüyü kurmak kolay değildir; yazar bunu başarmıştır. Emrullah Efendi, iki defa Maarif Nazırlığı yapmış; 1908’den sonra kurulan Türk Derneğinin kurucuları arasında yer almıştır. İttihat ve Terakkinin önemli isimlerinden biridir. Muhitü’l-Maarif adlı ansiklopediyi yayımlamıştır.[6]
           İkinci ciltte ise ;Türk milliyetçiliğinin çağdaş bir fikir hareketine dönüşme süreci daha belirgin biçimde izlenmektedir. Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki fikrî arayışlar, Türk dünyasında gelişen millî uyanış hareketleri ve Cumhuriyet’e ulaşan düşünce birikimi ele alınmaktadır.
       Bu noktada eser, Türk milliyetçiliğinin gelişmesini yalnızca İstanbul merkezli bir hareket olarak görmemektedir. Kırım, Kazan, İdil-Ural, Azerbaycan ve Türkistan’daki fikir hareketlerinin Osmanlı ve Cumhuriyet aydınları üzerindeki etkileri de dikkate alınmıştır. Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı ve Ziya Gökalp, elbette bu düşünce tarihinin başlıca isimleridir. Fakat Türk dünyasındaki millî uyanış yalnızca bu üç büyük şahsiyetle sınırlandırılmamış; Tatar, Azerbaycan, Özbekistan ve Türkmenistan sahalarında yetişen aydınların, yayınların ve kültür
hareketlerinin Cumhuriyet’in fikrî temellerine yaptığı katkılar da metinlere dayalı olarak işlenmiştir.
         Bu yaklaşım son derece yerindedir. Çünkü Cumhuriyet’in millî kültür anlayışı yalnızca Osmanlı başkentinde doğan fikirlerden oluşmamıştır. Rusya hâkimiyetindeki Türk topluluklarının dil, eğitim ve kimliklerini koruma mücadelesi, ortak Türk dili arayışı ve millî mektep düşüncesi, Türkiye’deki Türkçülük hareketini derinden beslemiştir. Gaspıralı’nın “dilde, fikirde, işte birlik” ülküsü, Akçura’nın Türk dünyasına bütüncül bakışı ve
Azerbaycan’daki millî edebiyat hareketleri, Cumhuriyet’in kültür iklimine uzanan geniş bir fikir coğrafyası oluşturmuştur.
        Sakin Öner’in değerlendirmesinde Mustafa Kemal Atatürk, Türk milliyetçiliğini en doğru anlayan ve onu devlet politikası hâline getiren devlet adamıdır. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı, yalnızca bir soy veya hamaset söylemine değil; dil, tarih, kültür, bağımsızlık ve çağdaşlaşma temellerine dayanmaktadır. Millî Mücadele ile siyasî bağımsızlığını kazanan Türk milleti, Cumhuriyet’le birlikte kendi tarihini ve dilini yeniden araştırmaya yönelmiştir.
        Öner, Türk tarihinin derinliği konusunda Atatürk döneminde öne çıkan binlerce yıllık tarih anlayışıyla yetinmemekte; Türk tarihini 24 bin yıl öncesine kadar götüren görüşlere de yer vermektedir. Yazar, bu görüşlerinde haklıdır. Amerikalı genetik profesörü Dr. Spencer’ın araştırmasına göre, “Cavis” olarak adlandırılan bir boyun izi sürülmüş ve 13.500 yıl önce yaşamış bu kavmin atası Kazakistan’da bulunmuştur. Bu kavim, Amerika ve Asya halkları ile Hintlilerin ataları arasında gösterilmektedir.[7] Amerikalı antropoloji profesörü Justin McCarthy de boşuna Hepiniz Türksünüz adlı kitabı yazmamıştır. Bu bilgilerle birlikte
yazarın daha belirgin tarihî eşiği, Türk dili ve kültürünün MÖ III. binyılda
teşekkül etmiş bulunduğu yönündeki kanaatidir.

Ben de bu kanaati taşıyarak Hindistan ve Nepal adlı eserlerimi bu tarihî veri üzerine oturttum. Bu görüşler
elbette tarih, arkeoloji, dilbilim ve genetik alanlarının yeni bulgularıyla tartışılmaya devam edecektir. Eserin önemi, Türk tarihiyle ilgili farklı görüşleri okuyucuya sunması ve Türk tarihinin yalnızca yakın yüzyıllara hapsedilemeyeceğini hatırlatmasıdır.
        Çalışmada ümmetçi çevrelerle bazı sol yapıların Türk milliyetçiliğine karşı geliştirdikleri tavırlar da ele alınmaktadır. Ümmetçi düşünce, zaman zaman millet gerçeğini dinî birlik içinde eritmiş; bazı sol çevreler ise
milliyetçilik kavramını Avrupa’daki ırkçı ve yayılmacı örneklerle özdeşleştirerek Türk milliyetçiliğine mesafeli yaklaşmıştır. Oysa Türk milliyetçiliğinin kendi tarihî şartları içinde değerlendirilmesi gerekir.
Onlarca imparatorluk kaybetmiş, son yüzyılda vatanı işgal edilmiş ve bağımsızlığı tehdit altında kalmış bir milletin milliyetçiliği ile sömürge kuran devletlerin yayılmacı milliyetçiliği aynı kefeye konulamaz. Dilimize ve tarihimize Avrupa merkezli bir gözle bakmak yanıltıcıdır.
       Eserin en güçlü taraflarından biri de geniş bir kaynak birikimine dayanmasıdır. Sakin Öner yalnızca milliyetçilik üzerine yazılmış teorik kitapları aktarmamış; destanları, kitabeleri, sözlükleri, divanları, mesnevileri, şiirleri,
romanları, makaleleri ve fikir yazılarını ayrı ayrı taramıştır. Şair veyazarların eserlerindeki Türk, Türkçe, millet, vatan, tarih ve kültür anlayışlarını belirlemeye çalışmıştır. Bu yönüyle kitap, yalnızca bir siyasî düşünceler tarihi değil; aynı zamanda Türk dili ve edebiyatı üzerinden kurulmuş geniş kapsamlı bir millî hafıza araştırmasıdır.
        Elbette iki ciltlik bir eserin Türk milliyetçiliğinin bütün tarihini eksiksiz biçimde kuşattığını söylemek mümkün değildir. Böylesine geniş bir alan, yeni araştırmalara, tamamlayıcı çalışmalara ve zaman zaman farklı yorumlara açıktır. Ancak bir eseri değerli kılan, bütün soruları nihai biçimde cevaplandırması değil; temel kaynakları bir araya getirmesi, düşünceye yeni yollar açması ve okuyucuyu yeniden araştırmaya yöneltmesidir.
           Sakin Öner’in Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi, modern Türk milliyetçiliğinin yaklaşık iki asırlık gelişmesini, Türk milletinin en az 3000 yıllık tarih sahnesindeki yürüyüşü içinde ele alan ciddi bir emek ürünüdür.
Kitabelerden destanlara, Kâşgarlı Mahmud’dan Âşık Paşa’ya, Ali Şir Nevâî’den Gaspıralı’ya, Akçura’dan Gökalp’e ve Atatürk’e uzanan bu büyük çizgi, Türk milliyetçiliğinin geçici bir siyasî tepki değil; dil, tarih, vatan ve kültür
etrafında gelişen köklü bir şuur olduğunu göstermektedir.
Bu çalışma, Türklüğün engin okyanusundan süzülen bir damla gibi görülebilir. Fakat bugün Türklüğün en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, kendi tarihini başkalarının hükümlerinden değil; kendi kitabelerinden, destanlarından, dilinden ve edebiyatından hareketle yeniden okuyabilmesidir.
Sakin Öner’in eseri, işte bu ihtiyaca verilmiş değerli ve kalıcı bir cevaptır.
 
KAYNAKLAR

  1. Muharrem Yellice, Ziya Gökalp ve Türk Töresi, Platanus Yayınları, İstanbul, 2019.
  2. Sakin Öner, Türk Milliyetçiliği Tarihi, TEDEV Yayınları, İstanbul, 2025, s. 188.
  3. Sakin Öner, Türk Milliyetçiliği Tarihi, TEDEV Yayınları, İstanbul, 2025, s. 97.
  4. Aynı eser, s. 204.
  5. Reşad Ekrem Koçu, Osmanlı Padişahları, Ana Yayınevi, İstanbul, 1981, s. 95.
  6. Sakin Öner, Türk Milliyetçiliği Tarihi, TEDEV Yayınları, İstanbul, 2025, s. 415.
  7. Muharrem Yellice, Ziya Gökalp veTürk Töresi, Platanus Yayınları, İstanbul, 2020, s. 229.
  8. Muharrem Yellice
     
     
     
     
                                                                                                        

Sanayide Kök Sorunlar

AKP çevreleri kendi dönemlerinde “sanayide büyük bir atılım yapıldığını” savunuyor. Bu iddialarına inandırmak için organize sanayi bölgelerinin sayısındaki artışı, fabrika binalarını ve ihracat rakamlarının nominal büyümesini öne sürüyorlar.

Oysa ekonomi yazarı Abdurrahman Yıldırım, İSO’nun İlk 500 ve İkinci 500’deki büyük sanayi kuruluşlarının bilançolarını incelediğinde çok farklı bir gerçekle karşılaşıyor:

“Rakamlar Türkiye sanayisinin yarım asırlık bir üretim modelinin sınırlarına ulaştığını ve bir yol ayrımına geldiğini haber veriyor. Üretim artmıyor, kârlılık eriyor, özsermaye zayıflıyor, borçlar artıyor.”

Aslında üretim ve ihracat görünüşte artmış gibi. 1980’den bu yana ihracat 3 milyar dolardan 300 milyar dolara geldi. Ancak bu büyüme “daha çok ve daha nitelikli üretmekten” değil, enflasyon ve miktar artışından kaynaklanıyor.

Türkiye 1960’ta da ABD kişi başı gelirinin %15’i seviyesindeydi, bugün de aynı seviyede. Mukayeseli bir zenginleşme veya sınıf atlama yok. Buna karşılık Singapur, G. Kore, Litvanya, Polonya, Şili, Çin gibi ülkeler 1960’ta Türkiye’den daha geride başladıkları yarışta bizi hayli geçmişler. Hatta Singapur ABD’nin kişi başına milli gelir rakamının %15’i mertebesinden çıkıp ABD’yi geçmiş bile. Diğerleri de bize göre 3-5 kat daha zenginleşerek ABD ile farkı azaltmışlar.

Görünen o ki; Türkiye’de yaklaşık 45 yıldan beri büyük ölçüde değişmeden devam eden model, değişen dünya şartlarına ayak uyduramadı. Çin’in dünyanın üretim merkezi olduğu, yapay zekanın geliştiği, ticaret savaşlarının yeni bir boyut kazandığı ortamda, Türkiye -savunma sanayi dışında- hâlâ büyük ölçüde orta teknolojiye dayalı, maliyet avantajıyla rekabet etmeye çalışan üretim anlayışını sürdürüyor.

“Maliyet avantajını” da işçilik ücretlerini düşük tutarak sağlamaya çalışan bir model bu. Açlık sınırı seviyesindeki “asgari ücretin” neredeyse “ortalama ücret” haline getirilmesi bilinçli bir tercihtir.

**********************************

Savunma ve Sivil Sanayi Arasındaki Kopukluk

“Savunma sanayisinde destan yazıyoruz” söylemini de sorgulamak gerekiyor. Evet, savunma alanında atılan adımlar kıymetlidir. Ancak bir ülkenin sanayileşme başarısı sadece devletin bütçesiyle fonlanan kapalı bir savunma birimi üzerinden okunamaz.

Çok övündüğümüz savunma sanayimizi yarıştığımız diğer ülkelerle kıyaslarsak büyük eksiğimizi görebiliriz:

Güney Kore, Çin veya Tayvan gibi ülkeler yüksek teknolojiyi tüm sivil sanayilerine entegre ederek küresel markalar (Samsung, TSMC, BYD) çıkarmıştır.

Türkiye’de savunma sanayisi devletin doğrudan alıcı ve fonlayıcı olduğu kapalı bir “ekosistem” alanıdır. Buradaki teknoloji ve disiplin, sivil sanayiye (makine, kimya, otomotiv, tekstil, elektronik) sirayet edememektedir.

Bu kopukluk ciddi bir ‘Tedarik Bağımlılığı’ yaratıyor. Savunma sanayisindeki yüksek teknoloji dahi, sivil sanayinin üretemediği nitelikli çip, motor ve hammadde bakımından, hâlâ dışa bağımlı bir taban üzerine oturmaktadır.

Sivil sanayimizde yüksek teknolojinin payı %3’te çakılı kalmıştır. Çin ve Güney Kore bu oranı %30’ların üzerine çıkarmışsa, ortada küresel ölçekte bir başarı değil, karşılaştırmalı olarak derin bir gerileme var demektir.

**********************************

Verimsizlik

Daha önce Chicago Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Ufuk Akçiğit’in anlattıklarından hareketle “TEMEL SORUN VERİMSİZLİK” başlığı ile bir köşe yazısı yazmıştım. Buradan kısa bir alıntı yapalım:

Üretimin basitleştirilmiş formülü şöyle: Kişi Başı Üretim = Verimlilik x İşçi Başına Düşen Sermaye

“Aynı sayıda insana aynı miktarda sermaye yatırımı yapsanız bile; Üretim, verimliliği düşük olan ülkelerde daha az, verimliliği yüksek olan ülkelerde daha yüksek olmaktadır.” Verimliliği az olan ülkelerde maliyet düşürülememektedir.

Akçiğit, işte bu nedenle, “Türkiye’nin Singapur, G. Kore, Litvanya, Polonya, Şili, Çin gibi ülkelere göre geride kalmasının temel sebebi VERİMSİZLİK. Yapısal cari açık sorunu da bunun sonuçlarından biri” diyordu.

Araştırmalara göre, “Beyin göçü” olarak yurtdışına taşınma ihtimali “en yüksek verimli” olanlarda en yüksek, “yüksek verimli” olanlarda yüksek ve diğerlerinde giderek azalacak bir sıralama göstermekte.

Buna karşılık yurtdışına beyin göçü olarak gidenlerden geri dönme ihtimali “en düşük verimli” olanlarda en yüksek ve “en yüksek verimli” olanlarda en düşük olacak şekilde olduğu tespit edilmiş.

Yani en iyiler ve iyiler dışarıya gidip kalıyor, en kötüler ve kötüler ya gidemiyor, gidenlerin de çoğu geri dönüyor.

Böylece vasat veya vasatın altında bir beyin takımı ile kalkınmaya çalışıyoruz.

**********************************

Tesadüf Değil, Politik Tercihin Sonucu

Sivil sanayinin düşük/orta teknolojide çakılı kalması ve verimsizlik tuzağına düşmesi tesadüf veya “sanayicinin tembelliği” değil; iktidarın ekonomi politikalarının doğrudan bir sonucudur.

  • İktidarın büyüme tercihi sonucu kaynaklar, yüksek katma değerli yatırımlar yerine; hızlı ve tatlı kâr getiren inşaat, gayrimenkul ve iç tüketime dayalı alanlara aktarılmıştır.
  • Devletimiz, Ar-Ge ve sanayi desteğinde GSMH’ye oranla en cömert 5 ülkeden biridir. Ancak teşvikler “niteliğe ve yüksek teknoloji ihracat çıktısına” göre verilmiyor. Sistem çıktıyı ölçmüyor. “Tanıdık kayırmaya veya sayıca tesis kurulumuna” göre dağıtılan teşvikler işe yaramıyor. Harcanan devasa kamu kaynağına rağmen sıfıra yakın katma değer sağlanabiliyor.
  • Devlet politikasından kaynaklı bir başka zaafımız, niteliksiz Eğitim Sistemi ve çok az yetiştirebildiğimiz nitelikli beşerî sermayeye sahip çıkmamaktır.

“Giderlerse gitsinler yeni mezunlarla yerlerini doldururuz” anlayışının maliyeti çok yüksek olmaktadır.

Yüksek teknoloji üretimi liyakat, özgür düşünce ve nitelikli mühendislik gerektirir. Eğitim sisteminin niteliksizleştirilmesi ve akabinde gelen beyin göçü (en yetenekli %1’lik dilimin yurt dışına gitmesi) ile sivil sanayinin beyin takımının boşaltıldığı ortada değil mi?

Sanayicilerimizin sorunları bunlardan ibaret değil. Ayrıca,

  • Yüksek enflasyon ve yüksek faiz hammadde, işçilik ve finansman maliyetini büyütüyor.
  • İçeride tüketicinin alım gücü düşüyor.
  • Dışarıda düşük maliyetlerle üretim yapan Asya ülkeleri ile rekabet edemiyorlar.

Sonuç: Bu model ve anlayış değişmezse tüketici de üretici de ağlamaya devam edecek.

İnsanın Mevkii

İnsana bu kadar kıymet ve ehemmiyet niçin veriliyor?

Allah’ın yanında mevkii nedir ki,

Hayat ve beka nimetine mazhar kılınmış oluyor?

Onun için Kıyamet koparılacak!

İnsan’ın pek yüksek bir kıymeti olmasaydı,

Semalar ve Arz / Yeryüzü;

Onların istifade ve yararlanmasına sunulmazdı.

İnsana itaatkâr ve boyun eğici olmazlar.

Emrine âmade kılınmazlardı.

İnsan ehemmiyetsiz ve önemsiz olsaydı,

Mahlûkat onun için yaratılmazdı.

Bu durumda insan;

Mahlûkat için halk olunacak / yaratılacaktı!

Oysa, insanın Hâlıkı / Yaratanı yanında mevkii, pek büyük olduğu içindir ki,

Allah; kâinat / evren ve dünyayı, kendisi için değil, beşer / insan için,

İnsanı da, kendisine ibadet için yaratmıştır.

Kısaca, insan mümtaz / seçkin ve müstesna / istisnaî ve üstün niteliklere sahiptir.

Bu büyük dünya, insan için yaratılmış ve yaratılışında, insanın yararlanması nazara alınmıştır.

Niteki Hz. Ali’nin: “(Ey insan!) Sen kendinin küçük bir cisim olduğunu sanıyorsun.

Halbuki, büyük Âlem olan kâinat sende saklıdır.” dediği gibi,

İnsan küçük bir cisim ise de, büyük âlemi içine alacak kadar büyüktür.

Öyle ise, cüz’î istifadesi, küllî olur. Öyle ise abesiyet / faydasızlık ve gayesizlik yoktur.

“Beşerin ne değeri vardır ki, onun saadet ve mutluluğu için Kıyamet kopacak?” Diye sorulan sual:

“Arz / Yeryüzü; bütün içinde bulunanlarından, yararlanılması için yaratılan

Ve bütün çeşit ve türleriyle itaat etmeleri için, emrine verilen insan;

Yaratılışın netice ve meyvesidir.

Elbette, onun saadeti için Kıyamet kopacaktır.” diye cevaplandırılmıştır.

Kaldı ki:

Cenab-ı Hak’ın bilinen bir husus olan fazl / ilim ve irfan sahibi oluşu

Ve in’amı / nimetlendirmesi işaret eder ki,

Kendisine, arz ve içindekiler ihsan edilen insanın;

Elbette ebedî saadete liyakat ve ehliyeti vardır.

Bir husus da şudur ki:

Arz ve sema “tev’em” yani ikizdirler. Birbirinden ayrılmazlar.

Zikirde, fikirde daima beraber dolaşıyorlar.

İnsanın arzdan istifadesini ikmal ve itmam eden / tamamlayan, ancak semaların tanzimidir.

Böylece, Allah’ın kudret ve azameti gözler önüne serilmiş oluyor ve anlaşılıyor ki:

İnsanın istifade ve yararlanması yalnız Arz’dan kaynaklanmıyor.

Sema dahi onun yararlanabileceği bir alandır.

Fakat, insanın menfaatlarını en çok elde ettiği yer; Arz’ın / Yer’in içidir.

Öyle ise, insan; yerin içindeki kaynaklara daha çok odaklanmalıdır.

Çünkü, Arz’ın içindeki maden ve maddelerin, insanın faydalanması için yaratılışı;

Arz’ın içinde henüz keşfedilemeyen unsur ve maddelerde;

Hayatın külfet ve zahmetlerinden; geleceğin insanlarını kurtaracak

Bazı gıdaî maddelerin varlığı mümkün ve olasıdır.

Bunun için, Arz’daki bazı şeylerin abes ve faydasız olduklarına dair vehimleri,

Artık bir kenara bırakmak lâzım.

Türk’ün Kardeşi Türk’tür

Engin ve soylu tarihiyle bilinen Türkler İslam diniyle karşılaşınca bu dine kolaylıkla adapte oldular; çünkü İslam öncesi de tek Tanrıya inanıyorlardı.

Milli yapılarıyla, İnanç anlayışıyla Türk İslamcı değil, Kur’an’ın insanıdır. Türk birlikçisidir; Turancıdır.
Milliyetsiz milliyetçi değil, Türk milliyetçisidir.
Evrenselci, Halkların kardeşliği, Din kardeşliği masallarına inanan değil, Türkün kardeşi sadece Türk’tür gerçeğini inanır.
Sağcı, solcu. Dinci, dinsiz. Kapitalist, komünist veya Avrasyacı bopçu Avrupacı değil. Orhun nehri gibi kaynağından Türk’tür bunun içinde Türkçüdür, Turancıdır.
Kanım aksa da zafer İslam’ın veya onun bunundur diyenlerden değil, varlığım Türk varlığına armağan olsun diyendir.
*
O halde atam belli, ceddim belli, soyum belli, Türklüğünün farkında olmayan mankurtlardan değiliz. Soyumun yüceliğini bilenler bilir, ama bir de en iyi kendim bilirim, Türk olduğum için kendimi dünyanın en şanslı kişisi sayar, tarihimi geçmişimi asaletimi yüceliğimi hep özümde bulur gururlanırım.
Türk olunmaz, Türk doğulur.
Gayriler elbette ki benim gibi olamazlar, hiçbir zaman Türk olma imkânları da yoktur, çünkü asalet, asillik, yücelik, Türklükten yani soydan gelir. Ne mutlu Türküm diyenlere, ne mutlu Türklüğünün farkında olup Türk’çe yaşayanlara.
*
Türklüğü tamamlayıcı yegâne kavram İslam Peygamberi Hz Muhammet’ in ana felsefesini kavrayarak İslamı anlamlandırmak ve Anadolu’ ya İslam tohumunu eken Ahmet Yesevi’nin muazzam öz deyisi ile İslamı Türkçe okuyabilmektir.
Yesevi’nin ifadesiyle;
“Türk olmak kaderimdir; ancak inancım tercihimdir.’’ der. Çünkü Türk olarak doğmuştur;
Ahmet Yesevi’nin yolu bizleri bir arada yaşatan sevgi yoludur. Anadolu’nun dört bir yanına gönderdiği talebeleriyle kardeşlik tohumlarını ekmiş, onun ardından gelen Mevlana ile Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli ile bu tohumlar fidan olmuş, Osmanlı’nın hoşgörüsü ile çınar olmuş ve Cumhuriyetimiz ile Anadolu’da adeta kökleşmiştir.
*
İslam evrensel bir dindir. Güzel ahlakı ve sevgiyi esas alır. Türk İslam kültürünü içselleştiren milli ve manevi kimliğimizle benliğimizi güçlendirdik; imparatorluklar kurduk; Türkiye Cumhuriyetini kurduk; bin yıldır Anadolu’yu yurt edindik.
Bilelim ki; ”Bu toprakların dili sevgidir”.
*
Kaldı ki;
“İki Ses vardır Bizi Kendimize Getiren.
Biri EZAN Sesi Diğeri SELA.
Biri Hala Yaşadığımızı, Yüce Yaratana Karşı Sorumluluğumuzu Hatırlatır
Diğeri Bu Âlemde Misafir Olduğumuzu’’ …
*
Türk; Atatürk’e göre, yıldırımdı, kasırgaydı, dünyayı aydınlatan güneşti. Bu sebeple…
Tarih: 23 Mayıs 1928.
TBMM, 1312 Türk Vatandaşlığı Kanunu’nu kabul etti. Böylece…
Asırlardır hor görülen Türk, yurttaşlık payesiyle onurlandırıldı.
Osmanlı ile Cumhuriyet farkı buydu…
“Türk”, Osmanlı’da olduğu gibi aşağılanan-horlanan değildi.
Zamanın ruhu değişmişti: Türk; uluydu, yüceydi…
Atatürk başarmıştı.
Bilinmeli ki ’’Bu milletin inancını istismar edenlere, halkın değil rantın yanında duranlara karşı çıkılmalı vesayeti kaldıracağız diye iktidara gelip kendi kişisel vesayetlerini kuranlara karşı Türk seçmeni dersini vermelidir”.

Lozan Antlaşması

24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması
yalnızca bir diplomasi belgesi değildir. Lozan Barış Antlaşması, esareti
reddeden, vatanından vazgeçmeyen ve bağımsızlığı uğruna her türlü fedakârlığı
göze alan Türk milletinin tarih önünde kazanmış olduğu büyük zaferlerden
bir tanesidir.

Sakarya, Dumlupınar ve Anadolu’nun dört bir yanında yurdu
işgal eden düşmana karşı verilen Kurtuluş Savaşı mücadelesi, Lozan’da
diplomatik bir zaferle taçlandırılmıştır. Türk milletinin savaş meydanlarında
kazandığı bağımsızlık, uluslararası alanda kabul edilmiş, yeni Türk devletinin
egemenliği bütün dünyaya ilan edilmiştir.

Lozan antlaşması ile kapitülasyonlara son verilmiş, yabancı
devletlerin ülkemiz üzerindeki ayrıcalıkları ortadan kaldırılmış, Türkiye
Cumhuriyeti’nin kendi hukukunu, ekonomisini ve geleceğini belirleme hakkı
güvence altına alınmıştır. Bu yönüyle Lozan, yalnızca sınırların değil aynı
zamanda milli iradenin, bağımsızlığın ve devlet olma onurunun da bir tescilidir.

Lozan’ı anlamak; vatanın masa başında değil, önce cephede
kanla, sonra diplomaside akılla savunulduğunu anlamaktır. Lozan’ı hatırlamak;
bağımsızlığın bize miras bırakılmış sıradan bir hak değil, büyük bedellerle kazanılmış
kutsal bir emanet olduğunu bilmektir.

Bugün bizlere düşen görev, bu emanete sahip çıkmak; milli
egemenliğimizi, devletimizin bağımsızlığını ve Cumhuriyetimizin temel
değerlerini aynı kararlılıkla korumaktır.

Lozan Barış Antlaşması’nın 103. yıl dönümünde, başta Gazi
Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü olmak üzere Millî Mücadele’nin bütün
kahramanlarını, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve saygıyla
anıyoruz.

Lozan’ın ruhu, milletimizin bağımsızlık iradesinde yaşamaya
devam edecektir.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
 
Kocaeli Aydınlar Ocağı

Erzurum Kongresi

Erzurum Kongresi’nde başkanlığa seçilen Mustafa Kemal Paşa delegeler arasında.

15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanlar tarafından işgali ertesinde harekete geçen yurtseverler arasında yerel ya da bölgesel kuruluşlar oluşturulmuş ve bu amaçla kongreler yapılmıştı.

Birinci Balıkesir Kongresi, Erzurum Kongresi’nden bir ay kadar önce 27 Haziran 1919’da; İkinci Balıkesir Kongresi ise Erzurum Kongresi’nden üç gün sonra 26 Temmuz 1919’da açıldı. Birinci Nazilli Kongresi 6-8 Ağustos 1919, Alaşehir Kongresi ise 16-25 Ağustos 1919 günlerinde toplanmıştı. Bu yerel kongreler, yerel Kuvayı Milliye birliklerinin kurulmalarının da kaynağını ve itici gücünü oluşturmaktaydı.

Anayasa hukukçusu ve siyaset bilimci Prof. Dr. Bülent Tanör, yerel kongrelerin, yalnızca merkezi otorite ve iktidar boşluğu nedeniyle değil, düzenli ve ulusal ordunun eksikliği yüzünden bölgelerini yerel olanaklarla savunma zorunluluğundan da doğduğunu ileri sürmektedir. Yine Tanör’e göre kongreler, askeri gereksinimi karşılamak için ortaya çıkan sivil örgütlenme modelleriydi.

KURTULUŞ ÇARESİ 

Mustafa Kemal, “yerel kurtuluş yolları”nı reddetmemekle birlikte, bunların “kurtuluş çaresi” olarak yetersizliğini vurgulamaktaydı. Mustafa Kemal, ulusal kurtuluşa ancak ulusal düzeyde bir örgütlenmeyle gidilebileceği inancında ve görüşündeydi. İşte Erzurum Kongresi, kurtuluş çaresini ilk kez ulusal düzeyde öngörmesi ve Mustafa Kemal’in yönettiği ilk yerel kongre olması açısından önem taşımaktaydı.

Gümüşte Günün Öne Çıkan Seviyelerini KeşfetGünlük fiyat hareketlerini takip ederek gümüşteki fırsatları yakalayınGCMYATIRIM

Amasya’dan sonra Mustafa Kemal Paşa, 3 Temmuz 1919 günü Erzurum’a gelmiş ve burada dört yıl sürecek olan Milli Mücadele’nin ilk adımını atmıştı.

“9. Ordu Kıtaları Müfettişi” olarak atanan Mustafa Kemal Paşa’ya, Erzurum’dayken, 7-8 Temmuz 1919’da Saray’dan aldığı bir telgrafla İstanbul’a dönmesi buyrulmuş; Mustafa Kemal, İstanbul’a gitmeyi reddetmiş ve 9 Temmuz’da bir genelge ile “görevinden istifa ettiğini, kutsal milli gaye için çalışmak üzere artık milletin sinesinde bir ferdi mücahit olarak bulunduğunu” orduya, valilere ve millete ilan etmişti.

KONGRE KARARLARI 

23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi resmen açılmıştı. 14 gün süren kongrenin başkanlığına Mustafa Kemal Paşa seçildi. 7 Ağustos 1919’da yayımlanan Erzurum Kongresi kararları şunlardı:

1) Milli sınırlar içinde bulunan vatanın bütün kısımları bir bütündür. Birbirinden ayrılamaz.

2) Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı ve Osmanlı hükümetinin dağılması halinde, millet birlikte kendisini savunacak ve direnecektir.

3) Vatanın bağımsızlığı, Osmanlı hükümeti tarafından sağlanamazsa, geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet milli bir kongre tarafından seçilecektir. Kongre toplanmamışsa seçimi Heyeti Temsiliye (Temsil Heyeti) yapacaktır. Bu hükümet heyeti milli kongrece seçilecektir. (Erzurum Kongresi’nde, Heyet-i Temsiliye üyeliklerine şu kişiler seçilmişti: Mustafa Kemal Paşa, Rauf (Orbay) Bey, Raif Hoca, Bekir Sami (Kunduh) Bey, Servet Bey, İzzet Bey, Sadullah Bey, Musa Efendi, Fevzi Efendi.)

4) Kuvayı Milliye’yi etken ve milli iradeyi hâkim kılmak esastır.

5) Hıristiyan unsurlara siyasi hâkimiyet ve toplumsal dengemizi ihlal edecek imtiyazlar (ayrıcalıklar) verilemez.

6) Manda ve himaye kabul olunamaz.

7) Milli Meclis’in derhal toplanmasını ve hükümet icraatının Meclis’in denetimine konulmasını sağlamak için çalışılacaktır.

Erzurum Kongresi kararlarıyla Misakı Milli’nin temeli atılmaktaydı.

BAĞIMSIZLIK İLKESİ

Erzurum Kongresi’nin sonunda, Vilayat-ı Şarkiyye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti ile Trabzon Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti yerine yeni bir örgüt olarak, “Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” kurulmuştu. Erzurum Kongresi kararlarından bir diğeri, Doğu Anadolu bölgesinin hiçbir sebep ve bahane ile birbirinden ve Osmanlı camiasından ayrılmayacak bir bütün olmasıydı. Yine bu kongre kararları arasında; her türlü işgal ve müdahale Rumluk ve Ermenilik teşkili amacına yönelik sayılacağından, buna karşı birlik halinde savunma ve direnme esasının kabul edilmesi bulunmaktaydı.

Erzurum Kongresi’nde alınan önemli bir karar, anayurdun sınırlarının saptanmış olmasıydı. Bu, 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması’nın sınırları olarak belirleniyordu. Böylelikle imparatorluk iddiasından ve Arap ülkeleriyle bağlantıları sürdürme isteğinden vazgeçilmiş olunuyor; buna karşılık, bağımsızlık ilkesi üzerinde direniliyordu.

Öte yandan 8 Ağustos’ta Veliaht Abdülmecit, şöyle bir açıklamada bulunmuştu: “Anadolu’daki hareket hainane, delice ve gaddarcadır. Türkiye, Amerikalılara bırakılmalıdır.” Damat Ferit hükümeti de Erzurum Kongresi’ne katılanları, başta Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşları olmak üzere, asi olarak ilan etmiş ve asilerin tutuklanarak İstanbul’a gönderilmelerini emretmişti.

Padişah Vahdettin 9 Ağustos 1919’da, Mustafa Kemal’in ordudan çıkarılmasına, nişanlarının geri alınmasına ve “fahri yaverlik” unvanının kaldırılmasına ilişkin hükümet kararını onaylamaktaydı.

Erzurum’da 8 Ağustos (1919) sabaha doğru Mustafa Kemal, Mazhar Müfit Kansu’ya şunları not ettirmekteydi:

“1) Zaferden sonra hükümet şekli cumhuriyet olacaktır.

2) Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken muamele yapılacaktır.

3) Tesettür kalkacaktır.

4) Fes kalkacak, uygar uluslar gibi şapka giyilecektir.

5) Latin harfleri kabul edilecektir.”

Bu tarihte Osmanlı Devleti hâlâ varlığını sürdürmekte olup Ulusal Kurtuluş Savaşı da henüz yapılmamıştı. Mustafa Kemal, kurulacak yeni Türk devletinin hükümet şeklinin cumhuriyet olmasını öngörürken; onun çevresindeki en yakın arkadaşları bile bu düşüncelerin yaşama geçirilebilmesini mümkün görmemekteydi. Ancak tüm bu savaşların sonunda laik, demokratik, tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu.

https://www.bing.com/ck/a?!&&p=11ca31d08235e4c3be408b6d13a910e7d237c1924c3ae87854ce7c857617bbcfJmltdHM9MTc4NDg1MTIwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=erzurum+kongresi&u=a1aHR0cHM6Ly93d3cuY3VtaHVyaXlldC5jb20udHIveWF6YXJsYXIvb2xheWxhci12ZS1nb3J1c2xlci9taXNha2ktbWlsbGktbmluLXRlbWVsaS1lcnp1cnVtLWtvbmdyZXNpLWh1bmVyLXR1bmNlci0yNTIzMDY0