13.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 9

24 Yılın Bilançosu

            Yakında çıkacak olan kitabımın güncel yazılarında da belirttiğim gibi(Bir Devrin Anatomisi) memleket olarak 25 yılda dışarıdan gelen hangi dalga varsa onun akıntısına kapıldık ve her seferinde kaybettik.

            Hâlbuki Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelirken çok büyük vaatlerle vatandaşın karşısına çıkmıştı. Avrupa kriterlerini yakalamak üzere AB’ye üye olacaktık. Göstermelikte olsa AB ülkeleriyle görüşmeler başlatıldı ama Avrupa kriterleri kendilerine ağır gelmiş olacak ki, bile isteye konu sonuçsuz bırakıldı.

            Yokluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele edilecek gibi pembe hayallerle millete büyük umutlar verilmişti. Sonra gördük ki bırakın ümit beslemeyi, millet hayal bile kuramaz hale geldi.

            Komşularımızla dost olacak sıfır sorun yaşayacaktık. Etrafımızda bir tane dost devlet kalmadığı gibi aksine aleyhimizde: İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti gibi ittifaklar oluştu. Yunanistan, bize ait olan 20 Ege adasını işgal ettiği yetmezmiş gibi şimdi de pervasız bir şekilde bu ittifaka güvenerek karasularını 12 mile çıkarma iddiasının peşinde.

            AKP, Kendi hükümetlerinden önceki Ecevit hükümetinin ekonomiden sorumlu devlet bakanı Kemal Derviş’in ekonomi programını 2010 yılına kadar uyguladı ve gerçekten de Türkiye’de gözle görülür şekilde fert başına düşen milli gelirde gözle görülür artışlar kaydedildi. Sonrası malum, hükümet kendi yöntemleriyle devleti şirket gibi yönetmeğe başladı.

            2017 referandum öncesi propaganda konuşmalarında: “Verin yetkiyi görün etkiyi” denildi, yetki verildi ama geldiğimiz noktada döviz kuru o günkü değerini bugün 5 misline katladı.

            Milletin dilinden, dişinden artırarak Mustafa Kemal Atatürk döneminden 2002 yılına kadar geçen zaman diliminde Türk ekonomisine kazandırılan ne kadar işletme varsa hepsi özelleştirildi ve o gün elde edilen 64,5 milyar dolar döviz, bu günkü dış borcun sadece faizini ödeyebiliyor.(İYİ Parti Balıkesir milletvekili Turhan Çömez)

            2000’li yıllara girerken ABD dış ilişkiler sekreteri Türkiye dâhil Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırları değişecek derken biz onu görmezden ve duymazdan geldik. ABD Ortadoğu’ya demokrasi getireceğiz derken, Mısır, Irak, Libya en son olarak Suriye işgal edilirken Eşbaşkan olarak başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin yardımcısı olduk.

            O Libya ki; 1974 Kıbrıs çıkarması başlarken Mersindeki ATAŞ Petrol Rafinerisi üretimi durdurdu ve Libya Lideri Kaddafi, Kıbrıs’a uçan jetlerimize jet yakıtı gönderdi. Peki, buna karşı biz ne yaptık? NATO uçaklarına Libya’yı bombalamaları için İzmir’den kalkış izni verdik.

            Yönetimi her ne olursa olsun Suriye, Türkiye için güvenlikli bir ülke idi. Ama ABD ile birlikte mevcut rejimi yıktık ve başına bir teröristin gelmesine yardımcı olduk. Üstelik yönetiminde Türkiye tarafından kırmızı bültenle aranan bir de terörist bakan var. 15 yıldır Suriye için harcadığımız maddiyat ve şehit askerlerimizin yanında bugün bir de Suriyeli göçmenler sayesinde Türkiye’nin demokrafik yapısı tehdit altında.  

            Yazımı son günlerin güncel ve hayati bir konusuyla bağlamak istiyorum. Türkiye topraklarının büyük çoğunluğuna maden arama sahası olarak ruhsatlar verildi. Artık vatandaşın tapu güvencesi olarak bir umudu kalmadı. Köylü sabah uyandığında bakıyor ki; tarlası veya ormanı tanımadığı birtakım insanlar tarafından buldozerlerle kazılmaya başlanmış. Karşı çıktığında devletin jandarmasıyla karşı karşıya kalıyor. Direnenler, kadın kız denilmeden tutuklanıp hapse atılıyorlar. İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin 24 yılda geldiği NOKTA!

Vali Bey’den İbretlik Ders

Bir vali. Şehrin en kudretlisi… Polis, jandarma emrinde. Maiyetinde yüzlerce memur… Sırtını devletin gücüne dayamış, verdiği hiçbir emre itiraz yok.

Şan, şeref, itibar dorukta… Özel hizmetçileri ve korumaları etrafında pervane… Şehirde uçan kuştan haberi oluyor.

Gün geliyor, emrindeki polisler koluna girip onu ifade vermesi için karakola götürüyor. İsminin yazıldığı sokak tabelası sökülüyor. Saray yavrusu malikaneden alınıp karakol hücresinde beklemeye alınıyor. Şeref, itibar yerle bir. Sayın Valim ifadesinden bir harf dahi kalmamış. O, oğlunun isminin cinayete karıştığı dönem Tunceli valisiymiş… Adı, Tuncay S.

“Düşmez kalkmaz, bir Allah.” denir. “Her kemalin bir zevali, yani her çıkışın bir inişi vardır.” denir. Demek ki sık tekrarlanan bir hakikat bu. Keşke insanoğlu hep zirvede kalabilse, nefsinin kölesi olmak yerine adaletin mihmandarı olabilse…

Bir vali. Oğlu, belki de katil. Vali Baba, oğluyla ilgili her türlü delili karartıyor, adaletin tecellisini önlüyor. Aradan altı yıl geçiyor. Güneş balçıkla sıvanmıyor, hiçbir günahın, yalanın gizli kalmayacağı yasası işliyor. Valinin imtihanı burada başlıyor.

Bu sahne sadece bir kişinin, makamın hikayesi değil, insanın imtihanıdır. Ve her çağda tekrar eden bir hakikatin bugünkü tezahürüdür: Güç, emanettir; akıbet ise hesaptır.

Tarih bu sahnelerin benzerleriyle doludur. Neron, Roma’yı yönetirken kendini tanrısal bir gücün sahibi gibi görmüş, fakat sonunda kendi halkının nefretiyle yalnızlığa sürüklenmişti. Napolyon Bonapart, Avrupa’yı titreten bir liderken, hayatının sonunu bir adada sürgünle tamamladı. Gücün zirvesinden, düşüşün dibine… Aradaki mesafe sadece zaman değil, insanın kendi nefsidir. Adaletten yoksun güç, zehirdir.

Harun Reşid’in mezar taşında: “dünün güçlü sultanı, bugün toprağın altındasın.” cümlesinin yazıldığı rivayet edilir. İsminin yazıldığı tabelanın yerle bir edilmesinin, toprağın altında olmaktan farkı ne? Ölüm, daha onurlu bir tercihtir. Bu örnekler, aynı hakikati haykırıyor: Makam kalıcı değil, güç mutlak değil, hesap kaçınılmaz.

Bir de şu kibre bakın: Vali Bey, polislere “Ben devletin valisiyim, siz benim ifademi alamazsınız.” diyor. “Bir vali cinayet işleyen kişilerin ortaya çıkmasını engelleyebilir mi, bunun için delilleri gizleyebilir mi? Makamdan aldığı gücü, gerçekleri karartmak için kullanabilir mi?” diye sormak lazım. Cinayet ve tecavüz suçlusu, oğlun da olsa…

Selçuklu’nun büyük veziri Nizamülmülk, Siyasetname adlı eserinde valilere şöyle seslenir: “Zulüm ile abad olanın akıbeti berbad olur.” Vali Sonel olayında, bir genç kızın akıbetini kararttığı iddia edilenlerin bugün kendi geleceklerinin kararması, bu kadim uyarının tecellisidir.

Hiçbir tabela, bir yetimin veya mazlumun ahından daha sağlam çakılmamıştır. Olay hem trajik hem ibretlik.

Ayrıca o caddeye şehit bir öğretmenin isminin verilmesi, toplumsal hafızanın kime yer açacağını ve kimi kusup atacağını gösteren muazzam bir adalet örneğidir. 

İbretlik olan sadece valinin hapse girmesi değildir; asıl ibret, “Ben devletim, bana bir şey olmaz” diyen anlayışın, bizzat devletin adaleti tarafından tasfiye edilmesidir. Tabelalar iner, valiler gider; fakat sarsılmayan tek şey adalettir.

“Bir günün adaleti, yetmiş yıllık ibadetten daha hayırlıdır.” buyurmuş Peygamber’imiz. Tersini düşündüğümüzde “Bir günlük zulüm veya adaleti karartma girişimi, bir ömürlük hizmeti silip süpürür.” diyebiliriz. Valinin polis kolunda karakola girmesi, o “demir elin” aslında ne kadar kırılgan olduğunu göstermiştir.

Her birimiz bir makam veya yetki sahibiyiz. Makam, ateşten gömlek. Kullandığın veya kullanmadığın her yetkinin mutlak bir hesabı olacak. Yüzleşmek, ağır bir imtihan.

Dünya ve ahiret sınavına bir de buradan bakmak lazım.

Vefat İlanı

Kocaeli Aydınlar Ocağımızın değerli üyesi Cemil Uslu’nun ablası Huriye Kobak 22 gün süren yaşam mücadelesini kaybederek, ebedi âleme göç etmiştir. Cenazesi 29 Nisan 2026 çarşamba günü öyle namazından sonra Fevziye camiinden kaldırılarak Bağçeşme mezarlığında defin edilecektir. Merhumeye Allah’tan rahmet diliyoruz, mekânı cennet olsun. Ailesi ve yakınlarına sabır ve başsağlığı dileriz.

Kocaeli Aydınlar Ocağı

Enerji Güvenliği ve Bağımsızlığı

ABD ve İsrail kaynakları İran’a saldırı sebebi olarak, “İran’ın nükleer silah yapmasını önlemek, İran’daki rejimi değiştirmek, İran’ın füze kapasitesinin İsrail’e tehdit oluşturmasına engel olmak” gibi gerekçeler anlattılar.

Bazıları, bu gerekçelere inandırmak için ABD’nin en büyük petrol üreticisi olduğunu, savaş sebebinin “petrol ve doğalgaz kaynaklarını kontrol etmekle alakalı olmadığını” anlatmaktalar.

Bu savaş aşamasında olayın enerji boyutu sadece artan akaryakıt fiyatları, Hürmüz’de kilitlenen gemiler ekseninde tartışılıyor. Savaşta enerji kaynaklarının (petrol, doğalgaz ve türevlerinin) üretim ve iletimi, Boğazların önemi ve Türkiye’nin bu olanlardan çıkarması gereken dersleri konuşmamız gerekiyordu.

Ben noktaTV’de yaptığım Geniş Açı programına bu konuları anlatabilecek Türkiye’nin enerji politikaları denince akla gelen en yetkin isimlerden biri olan Enerji Uzmanı Necdet Pamir dostumu davet ettim. Necdet Pamir her zamanki nezaketi ile davetimi kabul ettiği gibi bana bazı görselleri kullanmak için çok kapsamlı bir sunum dosyası gönderdi. Hem bu sunumdan hem de Geniş Açı programından kendi anlattıklarından edindiğim bilgilerden bir kısmını, anladığım şekliyle, sizlerle paylaşmak istedim.

****

Öğrendiğim en çarpıcı bilgiyi Necdet Pamir, Eni World Energy Review 2025 raporuna dayanarak veriyor: ABD’nin ham petrol rezerv ömrü 7 yıl, Venezuela’nın 869 yıl ve İran’ın 123 yıl.

“İspatlanmış Rezerv Ömrü” rezervin yıllık üretime bölünmesiyle bulunuyor.

Bu ne demek? ABD dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri olsa da bu yüksek üretim hızı kendi rezervlerinin hızla tüketmesine neden olmaktadır. 7 yıllık rezerv ömrü, mevcut üretim hızıyla ABD’nin çok kısa sürede dış kaynaklara tamamen bağımlı hale gelebileceğini gösteriyor.

İşte ABD “Trump’ın deliliği sebebiyle değil, bu acı gerçeğe karşı tedbir olarak İran’a saldırdı.”

2. Dünya Savaşında müttefiklerin kullandığı 7 milyar varil petrolün 6 milyar varilini ABD sağlamıştı. ABD rezerv ömrünün 13 yıla düşmesiyle panik yaşayan Başkan Roosevelt çareyi Suudi Arabistan’la anlaşma yapmakta bulmuştu. ABD Suudi hanedanını korumayı, Suudiler ise ABD’ye kesintisiz ve uygun koşullarda petrol akışını sağlamayı taahhüt etmişlerdi.

2003 Irak Savaşı petrol içindi”, Şubat 2026’da başlayan İran’a saldırılar da petrol için yapıldı.

*********************************

Venezuela ve İran’da Ganimet Hesabı

Venezuela’ya yapılan operasyonla devlet başkanı Maduro ABD’ye kaçırıldı. Yerine getirilen yönetimle Venezuela petrollerine adeta çöktüler.

ABD’nin İran’a saldırısının arkasındaki motivasyon kaynağı da aynı idi. Çok kısa zamanda rejimi devirip Venezuela gibi İran petrollerine de çökeceklerdi.

Bunu bazı ABD yetkilileri açıkça ifade etmişlerdi: Mesela Beyaz Saray Ulusal Enerji Konseyi Direktörü Jarrod Agen (7 Mart 2026) “Mesele sadece güvenlik değil, tüm petrol rezervlerini alacağız! Hürmüz Boğazı’ndaki sorunlar hakkında endişelenmemize gerek kalmayacak çünkü tüm petrolü alacağız!” dedi.

Donald Trump (6 Nisan 2026): “İran’ın petrolünü almak istediğini, ancak Amerikalıların savaşın sona erdiğini görmek istemesi sebebiyle bunu yapamadığını” söyledi. Savaşı desteklemeyen Amerikalıları “aptalca” davranmakla suçladı. Trump, 3 Ocak 2026’daki Venezuela operasyonuna atıf yaparak 45 dakikada sonuç aldıklarını ve “yüz milyonlarca varil” aldıklarını belirterek “GANİMET GALİBİNDİR” ifadesini kullandı.

İran için yapılan evdeki hesap çarşıya uymadı. İran direndi, başarılı oldu. Rejimin devrilmesinin yakın zamanda imkânsız olduğu anlaşıldı. ABD galip gelemeyince, ganimetten mahrum kaldı.

Şimdi ABD’nin hedefi (zaten savaştan önce açık olan) Hürmüz Boğazını açmak ve İran’ın nükleer silah yapma süresini uzatacak taahhüt almaktan ibaret.

****

İsrail’in İran’a saldırısındaki motivasyonu ise enerjiden ziyade ideolojik ve güvenlik temellidir. İsrail bölgedeki güçlü ulus devletleri birer tehdit olarak görmekte ve Sykes-Picot sınırlarını tanımamaktadır. “Vadedilmiş Topraklar” inancıyla çizilen haritalara göre bölgeyi parçalanmış, zayıf yapılara (monarşilere) dönüştürmeyi hedeflemektedir.

*********************************

Enerji Kuşatmasını Kırmak Mümkün

Bazı yorumcular, ABD’nin bu müdahalelerini “küresel petrol rezervlerini ve Çin’in enerjiye erişimini kontrol altına almak stratejisi” olarak açıklıyorlar.

Çin 2024 itibarıyla günlük yaklaşık 11,1 milyon varil petrol ithalatı ile dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısıdır. Toplam petrol tüketiminin yaklaşık %70’inden fazlasını ithal etmektedir. 2025 yılı verilerine göre Çin’in toplam petrol ithalatının yaklaşık %17’si İran ve Venezuela‘dan gelmekte idi.

Rakamlara baktığımızda ABD, İran ve Venezuela petrollerini tamamen kontrol etse bile; Çin petrol ithalatının yüzde 17’si mertebesindeki ihtiyacını başka kaynaklardan tedarik edebilir. Ayrıca alacağı birtakım tedbirlerle bu ihtiyacını azaltmayı da başarabilecek durumdadır.

****

Ancak olay bu kadar basit değildir: ABD, rezervlerinin 7 yıl gibi kısa bir ömrü kalmıştır ama müttefikleri (Kanada, S. Arabistan, Kuveyt) ve kontrol altına aldığı bölgeler (Venezuela, Irak) üzerinden dünya rezervlerinin yaklaşık %66’sına hükmetmektedir.

Eğer ABD, Tahran’da kendisine dost bir yönetim kurmayı başarsa idi, doğrudan veya dolaylı olarak dünya petrol rezervlerinin yaklaşık %80’ini kontrol eder hale gelecekti. Bu durum, petrolünün yarısından fazlasını bu bölgeden alan Çin için tam bir “enerji kuşatması” anlamına gelmektedir.

****

Hürmüz kilidi sebebiyle Batı ekonomileri sarsılırken Çin bu krizden biraz hasarla, ama stratejik kazanımlarla çıktı.

İskontolu İran petrolünün kesilmesi ve Brent petrolün varil başına 100-112 dolar bandına fırlaması, Çin imalat sektöründe enerji maliyetlerini rekor seviyelere çıkardı. Ama Çin, 1,2 milyar varillik devasa stokları ve Rusya-Orta Asya boru hatları sayesinde Hürmüz’e olan %50 bağımlılığını yönetebildi.

En önemlisi, krizi fırsata çeviren Çin, petrol ticaretinde ABD doları yerine Yuan kullanımını dayatarak “Petrodolar” egemenliğine en büyük darbeyi vurdu.

Uzun vadede Çin’in fosil yakıttan kopuşu hızlanmakta ve Rusya ile kara tabanlı, dolardan bağımsız yeni bir enerji düzeni kurmaya çalışmaktadır. Ayrıca “Temiz Enerji” kapasitesini üretilen enerjiye dönüştürmek için devasa yatırımlar yapmaktadır.

İran’ın direnişinden ve Çin’in yaptıklarından, Türkiye olarak dersler çıkarabiliriz.

Unutmayalım, ENERJİ savunma sanayii kadar kritik bir MİLLİ GÜVENLİK MESELESİDİR.

NOT: Çok daha geniş bilgiler edinmek ve Türkiye’nin durumu ve bu alanda yapması gerekenlere dair sorularım ve cevapları için noktaTV’de Sayın Necdet Pamir’le yaptığımız “Geniş Açı” programını izlemenizi diliyorum.

Vefatının 2. Yılında Dr. Nefi Demirci’yi Rahmetle Anıyoruz

Uzun yıllar Aydınlar Ocağı Genel Merkezimizin İlim ve İstişare Kurulu Başkanlığını yapan, Türkmeneli İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı,  Irak Türkleri ve Türkmeneli davasının çilekeş savunucusu, Milliyetçi Fikrin Ölmez ve Abide Şahsiyetleri arasında yerini alan,  araştırmacı, yazar Dr. Nefi Demirci’yi vefatının 2. Yılında ( 24 Nisan 2024) saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz. Ruhu şad, mekânı Cennet olsun.

Kocaeli Aydınlar Ocağı

Yanılmanın Yolları

Her yazı yazmaya oturduğumda tekrarladığım bir merasim var. Aklımda bir konu vardır ama klavyeyi tıkırdatmaya başlamadan önce yazılar klasörümü açıp içini tararım; acaba aklımdakini daha önce yazmış mıyım? Bu kolayca hatırlanacak bir bilgi değil. Şimdi baktım, klasörde 1200 küsur dosya var. Eğer aklımdakine benzer yazılar bulursam ya konuyu yahut konuya bakış açımı değiştiririm. Kendi kendimi tekrarlamam hoş olmaz, değil mi?

Bu tekrarlama endişemi bir seferinde dostum Prof. Dr. Kenan Gürsoy Beyefendi’ye açmıştım. Beni epey bir rahatlattı. “Felsefe öğretirken tekrar şarttır.” dedi, “Tek söyleyişte hiçbir felsefe konusu tam oturmaz, anlaşılmaz.” Gürsoy hoca haklıdır ama ben burada felsefe öğretmiyorum. Yazdıklarım da onun akademik irtifasında değil. En iyisi ben yine, tekrar var mı diye yazılar klasörünü kontrole ve titizlenmeye devam edeyim.

Sonsuz hata sınırlı sebep

Bu titizleniş ve tarayış sırasında şunu fark ettim. Birçok eleştiri yazımda tenkit ettiğim düşünce veya davranışın temel sebebi aynıydı. Yani kusurlar çeşitliydi ama kusurların sebepleri üç aşağı beş yukarı birbirine yakındı veya tıpatıp aynıydı. Hataların sonsuz çeşidi varama sebep sayısı kısıtlı. Sebep-sonuç zincirinin sonuç ucunda dış dünya var. Hatalarımızın çeşitliliğini dış dünya sağlıyor. Ama sebep bizsek bizim hatalı düşüncelerimiz insanlığımızla sınırlı.

O sınırlı birkaç hata yapma yolunu yazayım istedim. Tenkitlerimde daha önce de bilerek veya bilmeyerek onlardan bahsetmişimdir. Bundan sonraki hatalarında da insanlar sonsuz yaratıcı davranmayacak, aynı yollarla hata yapacaklardır.

Haydi, yanılmanın yolları diye başlayayım. Hepsini sayamasam da hiç olmazsa belli başlı yolları… Hepsini derinlemesine incelemeye ne yerim ne de sizin sabrınız elverir. Kısaca dokunup geçeceğim.

Kök sebepler

Birincisi, bir sonucun tek sebebi vardır sanmak. Sonra da sebep o değil öbürü diye kavgaya tutuşmak. Hâlbuki sebep hem o hem de ötekidir. Ve daha daha diğerleridir. Ve bu sebeplerin her birinin de sebepleri vardır. Sebep sonuç, bir çizgi değil bir çalı gibidir. “Sebep-sonuç, sebep-sonuç” başlıklı iki yazı yazmışım ve birinde İşikava diyagramı denilen o çalıyı da vermişim.

İkincisi, birincinin yakın akrabası siyah-beyaz düşüncesi. Bir şey ya siyahtır ya beyaz. Gri tonlar yoktur. İnsanlar ya iyidir ya kötü. İyilerin her şeyi mükemmeldir, kötülerin iyileşme ihtimali sıfırdır. Bir iş ya zaferle ya hezimetle biter. Hani diyet yapıyorsanız, bir şekerleme yedinizse diyeti tamamen terk etmeniz gerekir. İş bitmiştir, hezimet kesindir.

Termometreye hohlamak

Her sonucun sadece ve sadece tek sebebi olur hatasından daha vahimi olabilir mi? Olur ya. Einstein’ın dediği gibi dehanın sınırı vardır ama aptallığın yoktur. Üçüncü hata, tek sebep yanlışından da kötüsü, hiç sebep düşünmemek, sırf sonuçlarla uğraşmaktır. Pahalılığın sebebi, pahalı etiket koyan esnaftır deyip onların peşine düşmek gibi. Enflasyon verileriyle oynayarak enflasyonla mücadele etmek gibi. Termometreye hohlarsanız oda ısınır sanmak derecesinde bir yanılgıdır bu. Bundan da kötüsü var: Termometreyi saklamak, insanların odaya termometre getirmelerini yasaklamaktır. Daha da köklü tedbir; termometre, sıcaklık, soğuk, üşüdük kelimelerini yasaklamak ve bunları telaffuz edenleri içeri atmaktır.

Dördüncü hata, üçüncünün evladıdır. Stephen Covey’in Beşinci Disiplin eserindeki tasnifinde yanlış çeyrekte oturmak. Covey, işleri iki eksende değerlendirir: Acil-acil olmayan ekseni ve önemli-önemsiz ekseni. Bu çift sınıflandırma sonunda işler dörde ayrılıyor. Acil ve önemli, acil ve önemsiz; acil olmayan ve önemli ve nihayet, acil olmayan önemsiz. Covey’e göre acil ve önemlileri mecburi yaparız. Sonra çok sayıdaki acil ve önemsizlerde takılıp kalırız. Asıl hata şudur ki acil olmayan önemsizlere bir türlü sıra gelmez. Onlardan söz edenlere, “Şimdi sırası mı baksana şu ve şu ve şu acil iş dururken!” cevabını veririz. Sonra o bir türlü sıra gelmeyen işler büyür, dallanır, budaklanır ve kalıcı, aşılmaz, yapısal ve bünyeye ait endemik engeller olarak önümüze set çeker.

Çocukları Kötü Etmenin Yolları

Kendi ana babalarından ahlak dersi alanlar, çocuklarına da öğüt ve ahlak dersi verirler. Sürekli konferanslarla büyüyen bir anne, çocuğuna yardım etmek için konferans vermeye başlar.

Acınmaya, teselli edilmeye alışmış çocuklar, teselli eden ve acıyan ana baba olurlar. Sorunları ana baba tarafından çözülen çocuklar, kendileri ana baba olduklarında, çocuklarının sorunlarını çözmek için uğraşırlar.

Çocuk kendisini yönetebilmeyi, doğru davranışlar sergilemeyi, sağlıklı olarak “ana baba korkusuyla ya da cezadan kaçınma duygusuyla değil”, ana babasına sevgiyle bağlı olduğu için ve onların sevgisini sürdürebilme duygusuyla öğrenir.

Anne babasının sevdiği davranışlarını yineleyerek o davranışları zamanla özümser. Önce çok yüzeyde olan bir taklit ile başlayan bu benimseme, giderek ana babanın özelliklerinin kendi kişiliğine sindirilmesi yolunda gelişir.

Anne baba, doğru davranışları hayatlarına hâkim kılmış, çocuklarına yeterli sevgi ve ilgiyi gösteren kişilerse, çocukları da bu istikamette yetişir

“Çocuğunuzu Kötü Etmenin Yolları” ya da “Yengeç Kitabı” nın yazarı C.G. Salzman, yazdığı kitap için yengeçlerden etkilenmiştir.

Kırda gezinti yaparken, kendisini gören yavru yengeçlerin anneleriyle beraber geri geri kaçtıklarını görünce, çocukların kötü alışkanlıkları ailelerinden nasıl öğrendiklerini anlatan bir kitap yazmıştır.

Çocukların ailede öğrendikleri davranışların kalıcı olarak aileden öğrenildiğini söyleyen Salzman, “Kötü huy ya anneden ya babadan ya da her ikisinden çocuğa geçmektedir” diyor.

Çocukların kötü huyları anne babadan nasıl aldıklarını anlatan Salzman’ın verdiği örneklerden birkaçını paylaşalım sizlerle:

Sürekli asık suratlı olursanız, herkesin yanında çocuğunuzu eleştirip kabahatlerini yüzüne vurursanız, en ufak hatasında da onu cezalandırırsanız çocuğunuz sizden nefret eder.

-Zorda kaldığınız zaman çocuğunuzu babasıyla tehdit ederseniz, yatamadığı zaman “öcü geliyor” diye korkutursanız, çocuğunuz babasından, ve olmayan öcüden nefret eder.

-Yerine getiremeyecek sözler verirseniz, karı koca olarak birbirinize saygı göstermezseniz, çocuklarınızın yanında birbirinizi eleştirir, kavga eder, birbirinize hakaret ederseniz çocuklarınızın güvenini kaybedersiniz.

-İki kardeşten birini sürekli över, diğerini sürekli eleştirirseniz, birine sürekli ödül verir diğerini sürekli cezalandırırsanız çocuklarınız birbirlerini kıskanmaya başlar.

-Onlara sürekli kötü insanlardan bahsederseniz, herkesin menfaat için birbirini aldattığını, dünyada güvenilecek insanların kalmadığını söylerseniz çocuğunuzu insanlardan soğutmuş olursunuz.

-Aileniz dâhil herkese kaba davranırsanız, çocuklarınızın gözü önünde hayvanlara eziyet ederseniz, komşu veya iş arkadaşlarınızı döverseniz, düşmanlarınızın çok olduğundan bahsederseniz, tabanca ve bıçaksız gezmezseniz çocuğunuzun acımasız ve zalim olmasını sağlarsınız.

Çocuklarınızın yanında sizden daha zengin olanları çekiştirirseniz, gayrı meşru yollardan zengin olduklarını söylerseniz, memurların rüşvetle büyüdüğünden bahsederseniz çocuğunuzun kıskanç olması kaçınılmazdır.

-“Önce ders sonra oyun” kuralında acımasız olursanız, ders yapmadığı zaman çok katı yasaklar koyarsanız çocuğunuzu okuldan soğutursunuz.

-Çocukların her istediğini yerine getirirseniz, onları oyuncak ve hediye yağmuruna tutarsanız çocuklarınızın bencil ve şımarık olmasına sebep olursunuz.

Onu kandırırsanız, başkalarına yalan söylerseniz, suçlarını itiraf ettiklerinde bile azarlarsanız çocuklarınızı yalana alıştırışınız.

-Sürekli dedikodu yapar, herkesin arkasından konuşursanız çocuğunuzu da dedikoducu yaparsınız.

Çocuk anne ve babasını taklit ederek sosyal yaşama alışır. Aile içinden seçtiği örnek kişi, bozuk kişilik yapısına sahipse, kötü davranış şeklinin çocukta da görülme ihtimali yüksektir.

Bu nedenle anne-babanın çocuğa iyi örnek olması çok önemlidir. Ebeveynlerin, sözlerden çok davranışlarıyla model olmaları gerekir.

Sevgiyle kalın…

Demokrasi Yerine Müşfik Monarşi

ABD Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, diplomatik kural ve teamüllere aykırı şekilde, Türkiye devlet sistemine dair hadsiz ve densiz tavsiyelerine devam ediyor. Son olarak Türkiye ve Ortadoğu ülkeleri için demokrasi yerine “müşfik/ merhametli monarşileri” tavsiye etti.

Bölgede güçlü liderlik rejimlerinin/ müşfik monarşi ve meşruti yönetimlerinin işe yaradığını, demokrasilerin başarısız olduğunu” söyledi.

Barrack’ın daha önce de “Türkiye için Osmanlı’nın millet/ümmet sistemi daha uygundur” sözünü de hatırlayalım. Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi” önerisi, vatandaşlık esasına dayalı toplum yapısını yıkarak Türkiye’yi cemaat, tarikat ve aşiret odaklı bir “Ortadoğululuk” kimliğine hapsetme projesidir.

Önce soğukkanlılıkla kavramları netleştirelim ki “müstemleke valisi” gibi davranan ABD Büyükelçisinin maksadını daha iyi anlayalım:

CUMHURİYET, devlet başkanlığının irsî olarak intikal etmediği devlet şekli ve MONARŞİ de devlet başkanlığının irsî olarak intikal ettiği devlet şekli olarak tanımlanabilir.”

****

CUMHURİYET ile DEMOKRASİ aynı şey değildir.

Bir rejimin demokratik olarak kabul edilebilmesi için: (1) Etkin siyasal makamlar seçimle işbaşına gelmelidir. (2) Seçimler düzenli aralıklar ile tekrarlanmalıdır. (3) Seçimler serbest, adil olmalı ve genel oy ilkesi uygulanmalıdır. (4) Seçimlere birden fazla siyasal parti katılabilmelidir. (5) Muhalefetin iktidar olabilme şansı olmalıdır. (6) Ülkede temel kamu hakları güvence altına alınmış olmalıdır.”

Bir rejimin demokrasi olması için, bu şartlara ilaveten, Hukuk Devleti veya Hukukun Üstünlüğü ilkesinin benimsenmiş olması da gerekir.

Yani devletin bütün faaliyetlerinde hukuken belirlenmiş sınırlara bağlı kalmasını, bütün iş ve işlemlerinin hukuka uygun olması ilkesinin uygulanması gereklidir.

Sadece kuralların olması yetmez, İktidarı eline geçiren kişinin kuralları kendi yararına kullanmak için manipüle etmesini imkânsız hale getirecek şekilde geliştirilmesi de icap eder.

Ayrıca milli mutabakatla kabul edilmiş bir anayasa, birey hakları, hukuk önünde eşitlik, kuvvetler ayrılığı ve kamu otoritesini sınırlayacak diğer araçları içeren anayasal devlet sisteminin de olması gerekir.

1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinde tespit edilmiştir: “Kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde anayasa da olmaz. Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir devlet, anayasal devlet değildir.”

Bu çerçeveden bakınca “Cumhuriyetimizi demokrasi ile taçlandırmak” hedefi doğru ve gerçekçidir.

*********************************

DEMOKRASİ VE GERÇEK İSLAM ABD’NİN İŞİNE GELMEZ

Demokrasilerde “müşfiklik” bir lütuf değildir; Yöneticinin “merhametli” olması değil, “hesap verebilir” ve “denetlenebilir” olması esastır.

Lord Acton’ınmeşhur “Güç bozar, mutlak güç mutlak bozar” ilkesi demokrasi arayışlarının temel nedenlerinden olmuştur.

Barrack’ın “müşfik” sıfatıyla şirin göstermeye çalıştığı monarşi, İslam’ın yönetim esaslarıyla da taban tabana zıttır. İslam hukuku, yönetimin meşruiyetini yöneticinin unvanından değil; emanet, liyakat, adalet ve meşveret (istişare) ilkelerini hayata geçirip geçirmediğinden alır.

Kur’an gücü elinde tutan insanın “kendini yeterli” gördüğünde azgınlaşacağını belirtir.

(Nisa, 58)’de “Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder” der. Yönetim bir mülk değil, halkın yöneticiye bıraktığı bir emanettir. Liyakat, yani işi en iyi yapanın seçilmesidir. Liyakat ilkesi hanedanlık (monarşi) yapısını kökten reddeder.

Şura suresi, 38. Ayette “İşleri aralarında istişare iledir” denilmektedir. Tek bir kişinin aklı, toplumun ortak aklından üstün görülemez. Bu ilke, bugün parlamenter sistemin ve katılımcı demokrasinin özünü oluşturur.

Siyasal gücün tek bir elde veya ailede ömür boyu kalması, toplumun geri kalanının “yönetime katma değer sunma” hakkını gasp eder.

ABD Büyükelçisi Türkiye’nin Ortadoğululaşmasını yani modernleşme ve demokrasiden uzaklaşarak otoriter, dini referanslı (ama İslam’ın özüne aykırı) bir yapıya dönüşmesini telkin ediyor.

Tom Barrack’ın çoğu “İslam ülkesi” olan bölge ülkelerine demokrasinin ve İslam’ın temel ilkelerine aykırı olarak monarşi tavsiye etmesinin pratik bir amacı var. Bir iş adamı olan Barrack bu tür konulara ilkeler değil kazanç açısından bakar.

*********************************

ABD’NİN TERCİHİ: KONTROL EDİLEBİLİR LİDERLER

2003 yılında, ABD Türkiye ile ve Türkiye üzerinden Irak’a müdahale etmek istedi. Bu plan TBMM’de tezkerenin reddiyle gerçekleşmedi. Bu olayı hiç unutamayan ABD yönetimleri dersler çıkardılar.

Türkiye’de “Milli iradenin” dış güce karşı en büyük kalkanı olan tartışan bir parlamento yerine tek bir kişiyi ikna (veya manipüle) etmenin çok daha kolay olduğu bir rejim olsun istediler. Türkiye’nin tek adam rejimine giden uygulamalara destek verdiler. Türkiye Arap şeyhlik ve krallıkları gibi “Ortadoğulu” bir monarşi olsun dilemekteler.

Batı demokrasilerinde esas halkın iradesiyken, Ortadoğu’da halkın iradesinin önemi yoktur. Barrack veya ABD’nin bu isteği Batı’nın kendi çıkarları için bölgede “öngörülebilir ve kontrol edilebilir” tek adamlar istemesinden kaynaklanıyor.

Şimdi sadece Erdoğan’ı ikna etmekle sonuç aldıklarını düşünüyorlar ve bu sistemin tam bir monarşiye dönüşerek devamını talep ediyorlar.

Barrack’ın önerdiği sistem, “halka sormadan kapalı kapılar ardında yürütülen süreçlerin” önünü açan bir “Ortadoğululaşma” modelidir.

Barrack’ın vizyonu, milleti “koyun sürüsü”, lideri “çoban” gören Vahdettin zihniyetinin modern versiyonudur. Monarşi tavsiyesi, aklını ve vicdanını birilerine teslim eden, “itaat et rahat et” sloganına teslim olmuş kimliksiz kitleler ve güdülebilir liderler arzusunun dışa vurumudur.

Oysa Cumhuriyet, “fikri hür, vicdanı hür” nesiller ister ve “müşfik” diktatörlere değil, hesap soran/ hesap veren, milli iradeye dayanan bir meclise ihtiyaç duyar.