5.5 C
Kocaeli
Perşembe, Nisan 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 9

Üç Ülke, Üç Fanatizm ve Kutsal Savaş Siyaseti

Amerika Birleşik Devletleri/ İsrail ve İran arasındaki savaş sürerken, Oval Ofis’te, ABD Başkanı Donald Trump ile Evanjelist din insanları dua ayini yaptı.

Ülkenin farklı bölgelerinden gelen evanjelik papazlar gözlerini kapatıp ellerini Trump’a uzattı. Koltuğunda oturan, kollarını masaya koymuş, gözleri kapalı, derin bir trans halindeki Trump için dua ettiler. Toplantıya Evanjelik çevrelerde öne çıkan isimler katıldı. Trump’ın “Tanrı’nın kılıcı” olmasını ve “bu zor zamanlarda Trump’ı ve askerlerimizi korumanı diliyoruz” dediler.

Toplantıdaki Evanjelik liderlerden Robert Jeffress’in şu sözü çarpıcıdır: “Tanrı, Trump’a şer odağı İran’ı yeryüzünden silme yetkisi vermiştir. Bu bir siyasi tercih değil, kutsal bir görevdir.”

Trump’ın ruhani danışmanlarından Paula White-Cain’in “saldır, saldır, zafere kadar saldır” şeklindeki cezbe haliyle yaptığı dua videosu da bu atmosferi tamamladı.

****

Trump’ın dini değerlerle alakasının olmadığı biliniyor. Epstein belgelerinde ahlaki zafiyetleri, çocuk tecavüzcüsü olduğuna dair görüntüler ortaya çıktığı halde, bu dini liderlerin Trump için dua ayini düzenlemesi manidardır.

Evanjelik çevreler, Trump’ın kişisel ahlakına veya politikalarındaki tutarsızlıklara hiç takılmazlar. Onlar için Trump bir “Kral Kirus”tur. İncil’de adı geçen Pers Kralı Kirus, İsrailoğullarını Babil esaretinden kurtaran ancak kendisi bir Yahudi olmayan, yani “dışarıdan” bir liderdir.

Evanjelik liderler Trump’ı bu şekilde konumlandırarak şunu derler: “O, Tanrı’nın seçtiği ‘kusurlu bir kaptır’. Bireysel günahları önemli değil; Tanrı onu, Evanjelik ajandayı gerçekleştirmek için kullanmaktadır.” “Evanjelik ajanda”dan kasıtları İsrail’e mutlak destek, kürtaj karşıtlığı, yargı atamaları gibi politikalardır.

Evanjelik (Hristiyan Siyonist) yorumlara göre İsa Mesih’in dönüşü öncesinde Orta Doğu’da büyük bir savaş yaşanacaktır. Bu yorumlarda “savaş ne kadar büyürse Mesih’in gelişi o kadar hızlanır” düşüncesi dile getirilmektedir.

Bu tür dini motivasyonların siyasete etkisi yalnızca ABD ile sınırlı değildir. Benzer bir fanatizmin izleri savaşın diğer aktörü İsrail’de de görülmektedir.

*******************************

İsrail Fanatizmi

Savaşın ikinci aktörü İsrail Başbakanı Netanyahu şu sıfatlarla anılıyor: “Sadece Gazze’de onbinlerce Filistinliyi, çocuk, kadın, sivil demeden katleden bir cani. Lübnan, Suriye’de binlerce insanı öldürerek topraklarını genişleten ve sebepsiz yere İran’a saldıran hukuk tanımaz bir suçlu. Epstein dosyalarını kullanıp Trump’a şantaj yaparak, ABD’yi İran’a saldırtan çağın Hitler’i.”

Netanyahu’nun 7 Ekim sonrası Gazze operasyonları için Tevrat’tan alıntıyla kullandığı “Amalek’in size ne yaptığını unutmayın” ifadesi sıradan bir tarihi atıf değildir. Tevrat’ta Amalekliler, İsrailoğullarının kadim düşmanları olarak geçer ve yok edilmeleri emredilir.

Bu anlayışta, “Amalek” denilen karşı tarafın insanlığı veya hakları anlamsızlaşır; çünkü “Tanrı düşmanı” ilan edilmiştir.

Netanyahu’nun “amelek” kavramına yaptığı atıf, radikal hahamlar tarafından “bebekler dahil herkesin öldürülebileceği” şeklinde fetvalara dönüştürüldü. Bu yüzden İran’da okulları bombalanarak 168 kız çocuğunun öldürülmesi bile onlar için meşrudur.

Netanyahu ve çevresindeki aşırı sağcı bakanlar Gazze’deki (ve İran’daki) savaşı “modern bir kutsal savaş” çerçevesine oturtuyorlar. Hahamlar da bu görüşe destek veriyorlar.

*******************************

İran Rejimi Fanatizmi

İran rejimi, 1979 devriminden bu yana devlet otoritesini “dini kutsallık” ile perçinledi. Rejim, “Vilaet-i Fakih” (Fakihin Vesayeti) anlayışıyla, ruhani liderin emirlerini doğrudan “Allah’ın emri” seviyesine çıkardı. “Rejime muhalefet etmek, Allah’a savaş açmaktır” anlayışı kendi halkına, sokaktaki protestocuya gerçek kurşun sıkmanın dini gerekçesi oldu.

Rejimin kurucu ideolojisini şekillendiren, Humeyni’nin “Biz İran’a değil, Allah’a tapıyoruz. Vatanseverlik putperestliktir. Gerekirse İran yansın ama İslam zafer kazansın” sözleri, bugün halkın yoksulluğuna rağmen kaynakların savaşa aktarılmasının temel dayanağıdır.

İran’daki “Hüccetiye” benzeri anlayışlar, “Kaos ve zulüm ne kadar artarsa, “12. İmam” (Mehdi) o kadar çabuk zuhur eder” inancındadır.

Ali Hamaney, 2024-2026 ekonomik krizlerini ve halk protestolarını “İlahi bir imtihan” ve “Dış güçlerin (Şeytan’ın) saldırısı” olarak niteleyerek, her türlü sivil hak talebini “dine başkaldırı” ile eşdeğer tutuyordu.

Halk yoksulluk içindeyken, rejimin “dini elitleri” ve Devrim Muhafızları komutanları servet biriktiriyordu. (Batılı kaynaklarda Ali Hamaney’in 96 Milyar dolarlık, yerine atanan oğlu Mücteba Hamaney’in 3 Milyar dolarlık serveti olduğu iddia ediliyor.)  

*******************************

Çıkış Yolu: Akıl ve Ahlak Eksenli Din Anlayışı

Dinler bütün toplumlar için göz ardı edilemeyecek bir faktör. “Doğrudan savaşların sebebi dinlerdir” demek doğru değildir. Ama dinlerin fanatik yorumlarının savaşlarda ve dünya politikasına çok olumsuz etkileri olduğu açıktır.

TEOPOLİTİK anlayış iktidar olduğunda yani dini inançların dış politikayı belirleyen ana aktör olması durumunda insanlık için tehlikeli sonuçlar doğurabilmektedir.

Mesela “Vaadedilmiş Topraklar” inancı ile Siyonist- Evanjelist ittifakın Nil’den Fırat’a toprak talebine yol açıyor.

Bugün Orta Doğu’da füzeler havada çarpışırken, arkasındaki motivasyon kaynaklarından ilki; her biri kendi kutsal kitabından deliller bulan fanatiklerdir. Evanjelik papazın ‘İsa gelsin’ diye, Haham’ın ‘Süleyman Mabedi kurulsun’ diye ve Molla’nın ‘Mehdi zuhur etsin’ diye körüklediği çatışmalar ve kaos, aslında aynı teolojik bakışın mahsulleridir.

Bugün Washington’da Trump’ın omuzlarına el koyup dua eden papazla, Kudüs’te ‘Amalek’ çığlıkları atan haham ve Tahran’da kadınlara “ahlak polisliği” yapan, vatandaşına kurşun sıkan molla aynı madalyonun farklı yüzleridir.

Aslında sorun, dinin kendisi değil; dinin fanatik yorumlarla siyasi iktidarın aracı haline getirilmesidir.

Bu yüzden devletlerin laik olması, sapkın fanatik dini yorumlara inananların iktidar olmaması insanlık için çok önemlidir.

Bunun yanında, dini inancı olanların -son birkaç makalemde yazdığım- Maturidi-Hanefi-Yesevi yorumuna benzer şekilde “Akıl ve Ahlak” eksenine oturmuş bir dini anlayışta olmaları insanlığın huzur ve mutluluğu için elzemdir.

Devletin gerçekten laik olması, dinin fanatik ellerde bir imha silahına dönüşmesini engeller.

Bireyler açısından ise, aklı merkeze alan Maturidi bilinci, adaleti esas alan Hanefi hukuku ve insanı ve sevgiyi esas alan Yesevi ahlakını benimsemek, barış içinde bir toplum inşa etmenin en sağlıklı yollarından biridir.

Dr. Zeyyat Parman, Şehrimizin Çocuklarına Adanmış Bir Ömür

Evet, dile kolay! Dr. Zeyyat Parman tam 60 yıl şehrimizin ailelerine, çocukları için hekimlik yapmıştır. Eşi Dr. Nezahat Parman da 40 yıl bu kutsal mesleğe emek vermiştir.

Kendilerini, 1983’te açtığım tıbbi laboratuvarımı tanıtmak için muayenehanelerine yaptığım ziyaret ile tanımıştım. Güler yüzlü, güven verici, samimi tavrını görünce örnek alınacak bir meslek büyüğüm ile görüştüğümü anlamıştım. Bu özelliklerinin yanında bilgi birikimi ve fedakârca çalışması ile İzmitlilerin sevgisini kazanmış hekimlerdendi. Hekimlikte güven verici davranışın önemine işaret ederek, gerekmedikçe tahlil istemediğini ve ihtiyaç duyduğunda hasta ailelerini bu konuda bilgilendireceğini konuşmuştuk. Laboratuvar hizmetlerim vesilesiyle, hekimliği bıraktıkları 2019 yılına kadar zaman zaman mesleki irtibatımız devam etti.

Dr. Zeyyat Parman 1953’te İstanbul Tıp Fakültesinden hekim, 1958’de de Şişli Çocuk Hastanesinden uzman olmuştur. Eşi Dr. Nezahat Parman da sınıf ve ihtisas arkadaşıdır. O tarihte Sağlık Bakanlığının iki boş kadrosundan biri İzmit Belediyesinin süt çocuğu muayene ve müşavere tabipliği olup, şehrimizin İstanbul’a yakınlığı sebebiyle buraya atamasını yaptırmıştır. Dr. Nezahat Parman ise serbest hekim olarak muayenehane açmıştır. Bu muayenehane, Alemdar Caddesi ile Hürriyet Caddesi’nin köşesindeki, şimdiki Vakıflar binasının bulunduğu yerdeki binadadır. Burayı mesai saatleri dışında Zeyyat Parman da kendi muayenehanesi olarak kullanmıştır. Muayenehane ve evlerini 1963’te yine Alemdar Caddesi No: 44’teki Parman Apartmanı’na taşımışlardır. Evleri de aynı adreste olduğu için 7/24 diyebileceğimiz şekilde hekimlik hizmeti vermişlerdir. Altmışlı ve yetmişli yıllarda şehrimizde çocuk hekimi çok az olduğu ve hastanelerde yeterince acil hizmet verilemediği için hafta sonları ve geceleri de adeta acil hekimi gibi hizmet sunmuşlardır. Bazı günler geceleri iki-üç defa yataklarından kalkıp hasta baktıklarını söylerlerdi.

Dr. Zeyyat Parman, belediyedeki kadrosunda 12 yıl çalıştıktan sonra SEKA Genel Müdürlüğünün kreş hekimliğine geçmiştir. 1979’a kadar burada da çalışır. O tarihte çıkan tam gün yasasının, memur kadrosundaki hekimlere muayenehane yasağı getirmesi sebebiyle emekli olur. 1979’dan itibaren eşi ile birlikte tam gün muayenehanesinde hastalarına bakmaya devam eder.

Muayenehaneleri; İzmit ve Kocaeli’nin diğer ilçelerinin yanında, Adapazarı’nın Sapanca ilçesi insanları için de başvurulan güvenilir bir adres olur. 1967’de yaşadıkları bir olay ise unutulmaz ve ilginçtir. Şöyle ki, kendisinin öldüğü yönünde bir dedikodu çıkmıştır. Bazı hastalarının başsağlığı için bürolarına gelip kendisinin sağ ve sıhhatte olduğunu görmeleri ilginç durumlar yaratmıştır.

Öldüğü zannı sebebiyle özellikle köylerden gelen hastalarının gelmediğini fark etmiştir. Bunun üzerine halkı bilgilendirmek amacıyla çok okunan bir yerel gazetede, ölmediğini ve hekimliğine aynı adreste devam ettiğini bildiren; ayrıca başsağlığına gelenlere teşekkür eden bir ilan verir. Bu ilan daha sonra Milliyet gazetesinde Hasan Pulur’un köşesinde “günün ilanı” olarak değerlendirilir.

Altmışlı yılların çocuk sağlığı sorunları ve hastalıkları bugünkünden çok farklıdır. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları hocalarından Prof. Dr. Şükrü Hatun’un isteği üzerine, 2012’deki Tıp Haftası’nda hekimlere yaptığı konuşmada verdiği bilgiler anlamlıdır. O yılların hastalıkları; difteri, sıtma, tüberküloz, tifo, kızamık, çocuk felci, menenjit hatta çiçek gibi hastalıklardır. Evde yapılan doğumlarda göbek kordonu kesimindeki dikkatsizlik sebebiyle yenidoğan tetanozu da görülen sağlık sorunlarındandır. Sıtma ve tüberküloz ile ciddi bir mücadele

vardır. Çocuk felci aşısı çok yenidir. Aşılama hizmetleri yeterince gelişmediği için bu hastalıklar sık görülmektedir. Hekimler teşhis, takip ve tedavide bu konularda çok dikkatli olmak durumundadırlar. Ayrıca halkımızın bazı yanlış bilgi ve alışkanlıkları da sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Bunlardan ikisi ilginçtir: Gazı sebebiyle çok ağlayan çocuklara, yerelde bazı yaşlı kadınlarımız “ümmü sübyan hastalığı” adıyla bebeğin sırtına jiletle çizikler atarak tedavi ettiklerini zannetmektedirler. Bir de “kafası parlak” hastalığı (!) vardır. Bebeğin kafa kemiklerinin birleşme yerlerindeki normal belirginlik hastalık zannedilmekte; bebeğin kafasına, uygulandıktan sonra sertleşen çirişten bir takke geçirilmektedir. Ayrıca bebeğin kundaklanarak sıkıca sarılması, beşiğe bağlanması ve beslenme yanlışlıkları sebebiyle sıkça görülen raşitik gelişmeler… Tüm bunlar hekimlere, insanlarımızın ciddi bir bilgilendirme ihtiyacına işaret etmekte ve bu alanda da çalışma sorumluluğu yüklemektedir.

Dr. Zeyyat Parman, muayenehanesini kapattığı 2019 yılına kadar tam 60 yıl bu şehirde hekimlik yapmıştır. Eşi Nezahat Parman ise 1999 Gölcük depremi sonrası, 40 yıl çocuklarımıza hekimlik yaptıktan sonra muayenehaneyi tamamen Zeyyat Parman’a bırakmıştır. Nezahat Parman, hekimliğinin yanında 1968’de İzmit Soroptimist Kulübünü kurarak kadınlarımızın ve kız çocuklarımızın eğitim faaliyetlerini destekleyen çalışmalara katkı sunmuştur. Zeyyat Parman ayrıca 1953 İstanbul Tıbbiyelileri için ayrı bir öneme sahiptir. Bu sınıfın yıllık buluşma toplantılarının 34’üncüsünden itibaren 66’ncısına kadar önderlik etmiş, 50. yıl için ise yeni bir yıllığın hazırlanmasını sağlamıştır. 80-90’lı yılların sevilen, aranılan hekimlerinden Dr. Turgut Ateş sınıf arkadaşıdır.

Zeyyat ve Nezahat Parman üç evlat yetiştirmişlerdir: Doç. Dr. Talat Parman (psikiyatrist), Ahmet Parman (reklam alanında iş insanı) ve Sedat Parman (diş hekimi). Defne isimli torunları Paris’te güzel sanatlar eğitimi almış ve İstanbul’da bu alanda çalışmaktadır.

Parmanlar hâlen İstanbul’da yaşamaktadırlar. Özellikle yaz aylarında, dostları ile buluşmak üzere zaman zaman İzmit’e gelmektedirler. Parman ailesine sağlık ve mutluluk dileklerimle. Sağlıkta olunuz.

Paramız Var Alıyoruz!

            Ortadoğu’yu Ateş Çemberi sarmış durumda. Komşumuz İran, ABD/İsrail saldırısı altında orantısız bir güç ile karşı karşıya. Daha önce de bu orantısız güç savaşını Gazze’de görmüştük. Savunmasız on binlerce çocuk, kadın ve yaşlı acımadan öldürüldüler.

            İran’da ABD okul bombalıyor, 170 kız çocuğu enkaz altında can veriyor. Ne birleşmiş milletlerden ne de insan hakları adalet divanından bir ses çıkıyor. Sanırsınız dünya Domuz yasalarıyla yönetiliyor.

            İran, gelenek görenekleri ile savaşçı bir kökten(Perslerin devamı) olarak tarih boyu varlığını sürdürmüş bu günlere kadar gelmiştir. Ama 1979 yılında bir darbe ile Humeyni İran’da yetkileri eline geçirdikten sonra İran ordusunun bütün üst düzey subay kadrosunu idam ettirdi. Yani koskoca savaşçı bir geleneğe sahip olan nizami bir orduyu dağıttı, ülke devrim muhafızlarına kaldı.

            Ortadoğu’da çok eski tarihlerden buyana kan ve gözyaşı bir türlü dinmek bilmiyor. Bu gidişle dineceğe de benzemiyor. Dünya savaş otoriteleri 3. Dünya savaşının ha çıktı, ha çıkacağını dile getiriyorlar. Öyleyse Türkiye olarak biz olası böyle bir savaşa ne kadar hazırız, yeteri kadar gıda ve buğday stokumuz var mı?

            Bugün iktidardakilerin beğenmedikleri “100 yıllık parantez arası, eski Türkiye” dedikleri zamanlarda Türkiye, dünyada tarım ürünleri ve hayvancılık bakımından kendi kendine yeten nadir ülkelerden biriydi. Oysa şimdi öyle mi… etinden tutun da mercimeğine, buğdayına ve samanına kadar her şeyimizi ithal ediyoruz. Özelleştirmelerin ilk yıllarında kamuya ait arazilerin, işletmelerin özelleştirilmesine karşı çıkanlara: “Ne bağırıyorsunuz, devlet hayvancılık mı, ziraatçilik mi yapacak, paramız var dışardan alıyoruz.” Diyorlardı.

            O sözleri söyledikleri yıllarda Türkiye’nin 120 Milyar dolar dış borcu, bugün 600 Milyar doları tavan yapmış bulunuyor. Ve işte bu çöküş ve israf yüzünden bugün emekliye 4000 Tl. Bayram ikramiyesini bütçemizde karşılığı yok diyerek 5000 Tl. Yapamıyorlar.

            Fransa ve Sırbistan’dan et ithal ettiğimizin ilk yıllarında Fransa, bizim o günkü Tarım ve Hayvancılık Bakanımıza törenle Şövalye nişanı takılmıştı da şaşırıp kalmıştık. İşte bugün anlaşılıyor ki, o günlerden itibaren Türk tarım ve hayvancılığı çökertildi, yabancı devletlerin tarım ve hayvancılığı kalkındırıldı.

            Egemenlik hakkı olan bir devletin devlet olabilmesi için onun bazı kuralları vardır. Bunu en yakın tarihimiz Mustafa Kemal ATATÜRK ve arkadaşlarının Türkiye Cumhuriyeti devletini kurarken kongrelerde karşılaştıkları çeşitli güçlüklerden anlayabiliyoruz. Özellikle Sivas Kongresinde Mustafa Kemal’in bir kısım delegelerin karşısında ne kadar zorlandığını arşivlerden öğreniyoruz. Delegelerin birçoğu Türkiye’nin parçalanmadan ayakta kalabilmesi için Amerikan mandası güdümüne girmesini savunuyorlar. Hatta Halide Edip Adıvar, Rauf Orbay gibi isimler dahi mandacılık güdümü taraftarıydılar. Ancak, Kongre delegeleri toplantı halindeyken askeri Tıbbiye öğrencisi Hikmet adında bir delege      Mustafa Kemal’e dönerek: “Paşam temsilcisi bulunduğum Tıbbiyeliler beni buraya bağımsızlığımızı başarmak yolundaki çalışmaya katılmak için gönderdiler, Amerikan güdümünü kabul edemem. Eğer kabul edecek eden olursa bunları red ve çirkin görürüz. Örneğin güdüm fikrini siz uygun görürseniz sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i “vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı ilan ederiz.”

            Devletin egemen bir devlet olarak yaşayabilmesi için borç almamanız gerekir, borç alanın emir alacağı unutulmamalı. Hükümetlerin, tarımda, sanayide kendine yeter kaynaklar yaratmak mecburiyeti var. Tarım ve sanayide dışa bağımlı bir ülke gelişmişliğini asla tamamlayamamış demektir. Unutulmamalı biz Seydişehir Alüminyum fabrikasını Ruslara yaptırırken karşılığını narenciye ürünü satarak ödedik. Yani üretim vardı, alacaklarımızın karşılığı vardı, dolayısıyla bağımsızlığımız vardı.

İyi Olmak ve İyilik Yapmak

 “İyilik eden mükafat bekliyorsa tefecidir” Cemil Meriç

 “İhsan, sana kötülük yapana iyilik yapmandır. İyiliğe iyilik bir alışverişten ibarettir.” Sufyan-ı Sevri

İyilik, “karşılık beklenilmeden yapılan yardım” anlamına gelmektedir. Sözcük empati, dayanışma, nezâket ve daha pek çok kavramı kapsamaktadır.  

İyilik kavramı; mutluluk gibi duygular, hisler ya da empati gibi düşüncelerden fazlasıdır. İçinde duygu ve düşünce kadar eylem ve hareket de barındırır. Diğer kavramlardan onu ayıran ve bizi diğerlerine göre “daha çok insan eden” yanı da belki budur. İyilik, eylem halinde sevgi demektir. 

Günümüzde mutluluk, anlamlı bir hayat, iyi olma hali gibi kavramlar, “karakter güçleri” olarak ifade edilmektedir. İyilik alışkanlık haline geldikçe vücudumuz ve beynimiz de buna uyum sağlayacaktır. Böylece olumlu duygular yaşama ve mutlu olmak da bir alışkanlığa dönüşecektir.

İster iyilik yapan, ister iyilik yapılan, ya da başkasına yapılan bir iyiliğe şahit olun, her üç durumda da beynimizden oksitosin hormonu salgılanmaktadır. Bu hormon korku, kaygı ve stresi azaltırken sakinlik ve güvenlik duygularını arttırmaktadır.

 Ayrıca “kalp koruyucu” ve “sevgi” hormonu olarak bilinen oksitosinin kan basıncını düşürerek, genel kalp sağlığını iyileştirmeye, özgüven ve iyimserliğin artmasına,  hatta ikili ilişkilerde bağlanma duygusunun güçlenmesine yardımcı olmaktadır. 

İyilik yaptığımızda beynimizde spor yaptıktan sonra da salgılanan endorfin hormonu salgılanmakta ve bu hormon da ağrıları azaltma işlevi görmektedir. Daha da fazlası iyilik yapmak vücudumuzun en yıkıcı tepkilerinden olan stresi azaltmakta ve dolaylı olarak stres kaynaklı sağlık sorunlarından da bizi korumaktadır. 

İyilik yapmanın anti-depresan etkisine benzer bir güce de sahip olduğu bilinmektedir. İyilik yaptığımızda, sakinleştirici, “iyi hissettiren” kimyasal olarak bilinen serotonin üretilmeye başlar. Yani iyilik yapmak, mutluluğu artırmanın yanı sıra, bireylerin depresif duygularını ve anksiyetelerini de azaltmaktadır.

İyilik, insanları birbirine bağlayan altın zincirdir. İnsan, hayatında yaptığı iyilikler kadar mutlu olur. İyi bir insan gördüğümüzde, onu taklit etmeye çalışmalıyız. Kötü birini gördüğümüzde onun kusurlarını kendimizde aramalıyız.

İyilik yapma imkân ve kabiliyetinde olup da iyilik yapmamak büyük bir insanlık eksiğidir. Her türlü kötülüğü yapabilecekken yapmamak da iyiliktir.

Yalnız iyilik yapmak yetmez, iyiliği zarafetle yapmak da lazımdır. Kimseyi küçültmeden, utandırmadan, mütevazı, anlayışlı, olgun davranmak gerekir.

Bir kimseye edilecek iyiliğin en mükemmeli o kimseyi minnet altında bırakmayanıdır. Bir fakiri giyindirdikten sonra hakir görürsek, utandırırsak, onu daha kötü duruma düşürmüş oluruz. İyiliğimize inanılmasını istiyorsak, iyiliğimizden hiç söz etmemeliyiz.

İyilik hiçbir zaman boşa gitmeyen tek yatırımdır. İyi olmayı, iyilik yapmayı düşünmek bizi cesaretle ve huzurla yaşatır.

Milletlerin gelenekleri farklı da olsa iyilik her yerde değerlidir. Menfaat karşılığı yapılan iyilik, iyilik değildir. İyilik hiçbir maddi karşılık beklemeden yapılan yardım demektir.

Yapılan ufak bir iyilik, çok büyük bir iyiliğe dönüşebilir. Mesela yaz sıcaklarında bir kaba su doldurup sokakta bir kenara koymak çok küçük bir şeydir. Ancak susuzluktan ölmek üzere olan hayvanları düşündüğümüzde, bu çok büyük bir iyilik olabilir. Veya yolda bulunan bir taşı kenara atmak çok basit bir harekettir.

Ancak o yoldan geçen bir arabanın taş nedeniyle kaza yapmasına engel olmak; çok büyük bir iyilik haline gelebilir. Yapılan bir iyilik hiçbir zaman kaybolmaz. Mutlaka bize geri döner.

Kendimizi iyilik yapmaya alıştırmalıyız. Bu iyiliklerin zahmetli olması da gerekmez. Bir tebessüm, bir merhaba, hatır sorma, kolay ve anlamlı, gerektiğinde yüreklere dokunabilecek türden iyiliklerdir. “Senin için ne yapabilirim?” sorusu kadar karşımızdaki insanı rahatlatacak başka bir cümle olamaz. Belki elimizden bir şey gelmeyecek ama o cümlenin vereceği güven o kişiye en büyük iyiliktir.

Çoğu insan “iyilik yapmak” cümlesini duyduğunda büyük beklentilere girer, birine iyilik yapmak istediğini, ama yapamayacağını düşünür. İyilik dediğimiz şey aslında ufacık ayrıntılarda gizlidir. Sizin “böyle iyilik mi olur?” diyebileceğiniz şeyler başkası için büyük anlamlar ifade edebilir. Hayatımız boyunca kendimizde oluşturacağımız birkaç özellik ile herkese iyilik yapabiliriz.

Günlük telaşlar içinde koşuştururken tebessüm etmeyi unutuyoruz. Her gün yüzümüz asık bir şekilde yolda yürümek yerine, gülümsemeyi deneyebiliriz. Bu kadar basit bir şey hem bize hem de etrafımıza çok iyi gelecektir. Tek yapmamız gereken şey, sadece yüzümüze samimi, ufacık bir tebessüm yerleştirmektir.

Yapacağımız en büyük iyiliği de kendimize yapmalıyız. Kendimizi ihmal etmemeli, hatırlamalı, sevmeli ve mutlu etmeye çalışmalıyız. İçimizde olmayan mutluluğu, iyiliği başkasına veremeyiz. Bizi mutlu edecek şeyleri yapmalı, kendi dertlerimizi dinlemeli, dinlenmeli, neye ihtiyacımız varsa ona göre hareket etmeliyiz. En büyük iyiliği kendimize yaptığımız zaman, insanlara karşı daha olumlu yaklaşabiliriz.

Sadece gerçekten, isteyerek yaptığımız iyilikler içimizi mutluluk ve huzurla doldurur.  İyilik dediğimiz şey zorla ya da istemeyerek olmaz. “İyilik” sadece tek bir gün değil, hayatta olduğumuz sürece hem yaparak hem de görerek bizi mutlu edecek bir şeydir. Eğer biz sadece tek bir iyiliğin bile bütün bir dünyayı değiştireceğine inanıyorsak hayatımızı iyiliklerle doldurmalıyız. Herkes önce kendi içini temizlerse, bütün dünya temizlenir.

Başkalarına ihtimam göstermek bizi gerçek manada insan kılan şeydir. İyiliğin kanatlarına tutunmaya her zamankinden çok ihtiyacımız var. İyiliğin izini sürmek, onu içimizde ve dışımızda bulmak, çoğaltmak gerekir.

Yüce Kitabımız Kur’an’da iyilik maruf, kötülük ise münker kelimesiyle ifade edilmiştir. İnsan yaratılışı gereği iyiliğe hemen alışmaya, kendisiyle çabuk kaynaşmaya müsaittir. Zira Rabbimiz insanı bu amaçla yaratmıştır.

İyilik özü itibariyle iyidir. Sayıyla, çoğunlukla, statüyle belirlenen bir şey değildir. Sadece kendimiz için değil, bulunduğumuz toplum hatta bizden sonra gelecek nesillere de dokunacak, fayda sağlayacak kalıcı ve sürekli iyilik yapmak, hakiki manada muhsinlerin yapacağı bir iştir.

İyilik; ayrım yapmadan, gösterişe ya da çıkara dayanmadan, küçük detaylardan başlayarak hayatın her alanına yansıtılmalıdır.

 Ahlak açısından ihsan, bir insanın sadece insanlara karşı değil, tüm varlığa karşı şefkatli, merhametli, kerem sahibi ve lütufkâr olmasıdır.

İyilik olmasa yeryüzü dönmez. İyilik olmasa sokaklarda yürüyemeyiz. İyilik olmasa insan insana güvenmez. İyiliğin olmadığı bir dünya kaos ve belirsizliğin olduğu, insanın vahşileştiği bir dünya olurdu.

Güzel kalpler iyi şeyler yapmaya yatkındır. Önemli günler ve olaylar böylelerinin yüreklerine pencere açar. Gelin önce kendimize bir iyilik yapalım. Kötü duygularımızı, yanlışlarımızı, kusurlarımızı telafi edip kendimizle barışalım.

Yüzümüzü tebessüme, zihnimizi hoşgörüye, gönüllerimizi affetmeye, ellerimizi yardım etmeye alıştıralım.

Ailemize, çocuklarımıza, akrabalarımıza, arkadaşlarımıza, komşumuza, düşkün ve hastalara, yaşlılara; tebessüm ederek,  çiçek takdim ederek, telefon açarak, hatırlarını sorarak, ziyaret ederek, ellerinden tutarak vb. küçücük jestler yaparak gönüllerini almaya çalışalım.

Mutluluk, kaynağını bizim oluşturduğumuz gürül gürül akan bir pınardır. Önünü iyilik küreğiyle açarsak her gönle şırıl şırıl akacaktır. Belki de dünya, bu vesileyle huzur bulacaktır kim bilir.

“Güzellik hoşa gider, zekâ eğlendirir, duygusallık coşku verir, oysa kişileri birbirine bağlayan iyiliktir…”

Sevgiyle kalın…

Kutsal Kütüphane

     Kur’an, Kâinat Kitabı’nın ezelî tercümesidir.

     Kur’an, Yaratılış dillerinin ebedî tercümanıdır.

     Kur’an, Gayp / görünmez, şahadet / görünür âlemlerin tefsir ve yorumudur.

     Kur’an, Yer ve Gökteki saklı İlâhî İsimler’in keşfedenidir.

     Kur’an, olayların arkasındaki gerçeklerin anahtarıdır.

     Kur’an, şahadet / görünür âlemde, gayp / görünmez âlemin dilidir.

     Kur’an, İslâm Âlemi’nin mânevî güneşi ve temelidir.

     Kur’an, Âhiret / Öte Dünya âlemlerinin kutsal haritasıdır.

     Kur’an, Yüce Allah’ın zât, sıfat, isim ve İlâhî işlerini açıklayan sözleridir.

     Kur’an, Yüce Allah’ın kesin delilleri ve parlak tercümanıdır.

     Kur’an, insanlık âleminin eğitmenidir.

     Kur’an, en büyük insanlık olan İslâmiyet’in su ve ışığıdır.

     Kur’an, insanların gerçek yaratılış hikmeti / var oluş gaye ve nedenlerini açıklayan bir kitaptır.

     Kur’an, insanlığın; onu saadet ve mutluluğa ulaştıran, asıl mürşidi ve doğru yolu gösterenidir.

     Kur’an, insan için bir kanun, bir dua, bir hikmet;

                  ve kulluğunu nasıl yapacağını anlatan bir kitaptır.

     Kur’an, insan için bir emir ve davet, bir zikir ve fikir kitabıdır.

     Kur’an, insanların tüm manevî ihtiyaçlarına kaynak olacak;

                  kitapları içeren, tek kutsal kitaptır.

     Kur’an, bütün veli, ârif ve âlimlerin çeşitli metodlarına, ayrı ayrı mesleklerine,

                  her birindeki 

                  usûllerin yol ve yordamların zevkine lâyık

                  ve o yöntemi aydınlatacak

                  ve her bir mesleğin hedefine uygun

                  ve onu anlatacak birer kitapçık ortaya koyan

                  kutsal bir kütüphane sayılan semavî / göksel bir kitaptır.

     Kur’an, Allah’ın kudret ve hâkimiyetinin göründüğü en büyük Arş dairesinden,

                  Allah’ın isimlerinin en kapsamlı bir şekilde görünen

                  en büyük isminden

                  ve bilinen her ismin en büyük mertebesinden gelmektedir. 

     Kur’an, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’ın kelâmı / sözü ve konuşmasıdır.

     Kur’an, bütün varlıkların İlahı olan Allah’ın fermanı / emir ve buyruğudur.

     Kur’an, bütün göklerin ve arzın / yeryüzünün Hâlık’ı / Yaratıcısı adına bir hitaptır.

     Kur’an, tüm varlıkların ihtiyaçlarını gideren, onları idare eden Rabbin konuşmasıdır.

     Kur’an, tüm kusur ve noksanlardan uzak olan Allah’ın

                   her şeyi kuşatan hâkimiyeti hesabına

                   ezelî bir hutbesidir.

     Kur’an, her şeyi kuşatan sonsuz merhamet sahib olan Allah’ın

                  güzel sözlerini içine alan bir defterdir.

     Kur’an, Allah’ın, her şeyi kendisine ibadet ve itaat ettirmesinin ihtişam ve büyüklüğü

                  bakımından,

                  başlarında bazen şifre bulunan bir haberleşme kitabıdır.

     Kur’an, İsm-i Azam / Allah’ın en büyük isimlerinin bulunduğu yerden inerek;

                  Arş-ı Azam’ın / en büyük kudret dairesinin bütününe bakan

                  ve onları kontrol eden; çok hikmetli / çok gaye

                  ve amaçlı kutsal bir kitaptır.

                  İşte bütün bunlar sebebiyle, KELÂMULLAH / ALLAH’IN SÖZÜ ünvanı;

                  tam bir liyakatle Kur’an’a verilmiştir.

Al Birinden

Okuduklarımın ne kadarına inansam. Birkaç gündür haberlerde Millî Eğitim Bakanlığı Müfettişlerinin bazı okullarda her sınıftan 9 yaş civarındaki iki öğrenciyi sınıftan çıkararak sorguladığı var. “Din dersinde din dersi mi yapılıyor? Yoksa başka şeyler mi? Boş mu geçiyor?” gibi sorular. En garibi ve “Bu kadarı da olmaz!” dedirteni: “Öğretmen sınıfta Cumhurbaşkanı’na hakaret ediyor mu?” Başka bir versiyonunda, “Sokakta Cumhurbaşkanı’na hakaret edildiğini duydun mu?” var. “Evde ana-baban Cumhurbaşanı’na hakaret ediyor mu?” sorusunu henüz duymadım. Bu gidişle eli kulağındadır.

Millî Eğitim Bakanlığı bir devlet kurumu. Bu anlattığım devletle, devlet terbiyesi ile bağdaşır mı? Hele hele pedagojik midir? Sayın Millî Eğitim Bakanı’ndan bir yalanlama işitmedim. Hâlâ bekliyorum.

Pavlik Morozov

Haberler doğruysa bunu yapanlara, “Sizin devlet umurundan ve çocuk psikolojisinden anladığınız bu mudur?” diye sorarım. Ve şunu ilave ederim: Cumhurbaşkanı’na hakaretin âlâsı sizin bu hareketinizdir. Aklınız nerede? Dokuz yaşındaki çocuğa verdiğiniz mesaj, “Cumhurbaşkanı’na hakaret edilir. Bakkala, çakkala, öğretmene, müdüre, anne babaya edilmez de Cumhurbaşkanı’na edilir!” değil mi? Sonra, “Bize öğretmenini, arkadaşlarını, çevreni gammazla…” diye devam etmektir telkininiz. Habere göre, sorgu bittikten sonra çocuklardan imza almışlar. Tam bir zıvanadan çıkma hâli.

Aklıma Stalin Dönemi’nin Sovyetler Birliği’nden kalma meşhur Pavlik Morozov hikâyesi geldi. Morozov 13 yaşındayken Pioneer (Öncü) teşkilatının lideri. Babasını GPU’ya (Sonra NKVD-KGB olacak) ihbar ediyor ve tabii, Stalin rejimi babayı affetmeyip infaz ediyor. Resmî hikâye, toprak ağaları da (Kulaklar) Pavlik’i öldürdü diye devam ediyor. Sonra Pavlik, kahraman, örnek öncü ve şehit mertebesine yükseltiliyor. Allah korusun. Türkiye böyle bir diktaya, böyle bir sapkınlığa gitmiyor.

Ya CHP?

Muhterem iktidarımız böyle. Ya CHP? Bizi CHP kurtaracak değil mi? Bir arkadaşım söyledi, altı okundan biri milliyetçilik olan CHP’nin parti programında Türk kelimesi geçmiyor diye. 2025 programını alıp saydım. 8 yerde Türk kelimesi var. Ama bunlar, “Türk Ceza Kanunu”, “Türk Lirası”, “Türk Hava Kurumu” gibi tamlamalar. Bir yerde Türk milleti anlamında kullanılıyor: “Atatürk milliyetçiliği, yurttaşlık bağıyla Cumhuriyetimize bağlı olan herkesin eşitliğini savunur. Türk milleti bu anlayışla tanımlanır.” Demek arkadaşım yanılmış. 2025 programında bir yerde geçiyor. Gelelim Atatürk Milliyetçiliği’ne. Programdaki Milliyetçilik maddesine bakarsanız — altı oktan biri ya, sıkıntı; keşke hiç olmasaydı ama olmuş işte — daha çok milliyetçiliğin ne olduğundan ziyade ne olmadığı anlatılıyor ve döne döne Atatürk milliyetçiliğine vurgu yapılıyor. O hâlde madem Atatürk milliyetçiliği, yukarıda 2025 Programı için yaptığımız analizi 1935 programı için de yapalım, bakalım ne çıkacak. Toplam 23 kez. 3’ü tamlama ama 20’si “Türk milleti” anlamına Türk geçiyor. 20 kez. 20’ye 1.

Atatürk’ün bir kere bile “Ben Atatürk milliyetçisiyim” dediği vaki değil. Fakat “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz: Cumhuriyetimizin mesnedi Türk camiasıdır. Bu camianın efradı ne kadar Türk harsiyle meşbu olursa o camiaya istinat eden cumhuriyet de kuvvetli olur.” dediğini biliyoruz. Şükrü Hanioğlu’nun 1000 sayfalık Atatürk’ün Entelektüel Biyografisi’nin özeti de iki kelimedir: Türkçü ve bilimci. Siz sayın ana muhalefet, Atatürk milliyetçisi olduğuna göre siz de öyle misiniz? Türkçü müsünüz?

Mobilya Atatürkçülüğü

Daha çok alıntı var. Hepsini açık kaynaklardan bulabilirsiniz. Fakat yukarıdaki 20’ye 1 gibi, bugün sizin bulunduğunuz nokta ile Atatürk’ün bulunduğu nokta aynı değildir. Lütfen bunu kabul edin ve olur olmaz “Atatürk milliyetçiliği” diye Atatürk’ün aklından geçmemiş düşüncelerle politikanızı cilalamaya kalkmayın.

Bir zamanlar “gardrop devrimciliği” veya “gardrop Atatürkçülüğü” denen bir tavır vardı. Hani düşünceye, değerlere değil de kılık kıyafete dayanan bir “devrimcilik”, “Atatürkçülük”. Şimdiki bunlardan farklı. Ama benziyor. Sık sık, “Ben Atatürk’ün koltuğunda oturuyorum.” diye dillendiriliyor. Buna da “mobilya Atatürkçülüğü” demek lazım herhâlde.

Her yer alıntı doldu. Son bir tane ile kapatayım. “Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış adlandırmalar, birkaç düşman aleti mürteci, beyinsizden başka hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntüden başka bir tesir yapmamıştır. Çünkü bu millet fertleri de umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar.” (Medeni Bilgiler)

Bir tarafa bunu bir tarafa da el yükselten “Atatürk milliyetçisi”ni koyun. Nasıl? Yakışıyor mu?

Not: CHP’de Atatürk’ün fizikî koltuğu mevcut mudur bilmiyorum. Ama yanlış hatırlamıyorsam, Değerli Emine Gürsoy Naskali’nin evinde dedesi Bayar’dan kendisine geçmiş gerçek, deri bir Atatürk baba koltuğu vardı ve Emine Hanım benim o koltuğa oturmama izin verdi.

İstihbarat ve Devlet Aklı Yönünden İran ve Türkiye

İran’da 5 gün önce (28 Şubat 2026) Dini Lider Ali Hamaney ile Genelkurmay Başkanı, Savunma Bakanı ve Devrim Muhafızları Komutanı dâhil 48 tepe yöneticisinin ABD-İsrail ortak operasyonuyla, aynı toplantıda yok edildi. Bu olay tarihe geçen en ağır istihbarat ve devlet aklı zafiyetlerinden biridir.

Devrim Muhafızlarının efsanevi Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’den bu yana, İran’ın komuta kademesi, son 6 yıl içinde sistematik olarak avlandı.

  • 3 Ocak 2020’de Süleymani’nin, Bağdat havalimanında ABD SİHA’sı tarafından, öldürülmesiyle suikastlar zinciri başladı.
  • İran nükleer programının “babası” sayılan Fahrizade, Tahran yakınlarında, Mossad tarafından yapay zekâ destekli, uydu kontrollü bir makineli tüfekle öldürüldü.
  • Devrim Muhafızları’nın Suriye’deki en kıdemli komutanlarından Razi Musevi Şam’da İsrail hava saldırısıyla yok edildi.
  • İsrail, doğrudan Şam’daki İran Konsolosluğunu vurarak Zahidi ve beraberindeki 7 üst düzey komutanı öldürdü.
  • 31 Temmuz 2024’te Hamas lideri İsmail Haniye, Tahran’ın kalbinde, Devrim Muhafızları’nın koruduğu bir misafirhanede, odasına yerleştirilen bir bombayla öldürüldü. Bu iç sızmanın en net göstergesiydi.
  • Hizbullah lideri Hasan Nasrallah Beyrut’taki sığınakta, İsrail sığınak delici bombalarıyla öldürüldü.
  • Haziran 2025’te (12 Gün Savaşında), İran Genelkurmay Başkanı ve komuta kademesi ilk dalgada öldürüldü.
  • 28 Şubat 2026 Ali Hamaney ve 48 tepe yönetici, Tahran’daki yerleşkede, CIA’in nokta istihbaratı ve İsrail/ABD savaş uçaklarının ortak operasyonuyla, savaşın ilk gününde yok edildi

Adım adım örülen bu suikastlar zinciri, İran devletinin en mahrem hücrelerine kadar sızıldığını gösteriyor.

****************************************

ABD/İsrail İstihbaratı Nasıl Başardı?

Bu nokta atışlı avlanmaların başarılı olmasında sinyal istihbaratı ile insan istihbaratının birleşimi yatıyor. İsrail’in elektronik sinyal toplama, kod çözme ve elektronik casusluktan sorumlu istihbarat teşkilatı “Birim 8200” ve CIA‘in devasa veri analiz kapasitesi, İran’ın iletişim ağını adeta felç etmiş durumda.

Cep telefonları, makam araçlarının GPS kayıtları, güvenlik kameraları ve hatta kuryelerin rotaları anlık olarak yapay zekâ ile işleniyor. Hedefin sadece nerede olduğu değil, çöpünün ne zaman alındığı, yemeğinin nereden geldiği bile modelleniyor.

İkinci istihbarat kaynakları olarak İçeriden Satın Alınanlar (Truva Atları) kullanılıyor. “Devrim Muhafızları’nın holdingleşmesi” ile yolsuzluğa batan, ticarete bulaşan ve lüks içinde yaşayan ancak sadakati parayla satın alınabilen binlerce alt/orta düzey subay ortaya çıktı.

İsrail, ideolojik olarak çökmüş bu yapıya MOSSAD aracılığıyla sızdı. Hamaney’in 28 Şubat sabahı o yerleşkede hangi saatte toplanacağını ABD’ye bildiren sadece teknoloji değil, muhtemelen içerideki satın alınmış köstebeklerdi.

Devrim Muhafızları istihbaratı, Mossad’ın veya CIA’in yüksek teknolojili sızmalarına karşı kör ve sağırdır. Ancak sokaktaki vatandaşına veya içindeki muhalif seslere karşı dünyanın en acımasız ve uyanık yapısıdır.

****************************************

Türkiye’nin Güçlü Yönleri

  • Türkiye’nin istihbarat teşkilatı (MİT) ve ordusu (TSK), kökleri yüzyıllara dayanan, Batı standartlarında eğitim almış, kurumsal bir geleneğe sahiptir. Türkiye’de İran’daki gibi devleti sömüren resmi bir “paralel ordu” yoktur.

FETÖ devlet kurumlarına sızma girişimleri ile (TSK ve emniyet dahil) devleti ele geçirmeye ve paralel devlet kurmaya çalıştı. TSK’nin komuta kademesi sanki bir savaşta yenilmişçesine yargı eliyle tasfiye edildi. Ancak darbe teşebbüsü ve sonrasında, FETÖ devletin ana omurgası tarafından etkisizleştirildi.

  • Türkiye’yi güçlü kılan en önemli özelliğimiz: İktidarlara ne kadar kızılırsa kızılsın, konu “devletin bekası ve toprak bütünlüğü” olduğunda halk tek vücut olur. Bu sosyolojik direnç, dış müdahaleleri içeriden destekleyecek bir kitlesel taban bulmayı imkânsız kılar.
  • Türkiye’nin NATO üyesi olması ve Batı güvenlik mimarisinin bir parçası olması, ona karşı İran’a yapıldığı gibi fütursuz bir doğrudan askeri/istihbari saldırı yapılmasını diplomatik ve stratejik olarak çok zorlaştırır.

****

  • Türkiye’nin İHA/SİHA ve elektronik harp kapasitesi, asimetrik savaşlarda kendi coğrafyasını savunma konusunda İran’dan çok daha modern, esnek ve etkilidir. Ancak hava savunma sistemimizin tam kurulmuş olmaması, gelişmiş füze sistemlerine sahip olmayışımız çok ciddi risk oluşturuyor.
  • Savunma sanayiinde yerlilik oranı arttı. Ama sivil ve askeri haberleşme altyapısı, yazılımlar, mikroçipler ve siber güvenlik ağları büyük ölçüde Batı (ABD) menşelidir. Eğer saldıran taraf ABD/İsrail ise, Türkiye’nin iletişim ağlarına sızmaları, Sinyal İstihbaratı toplamaları İran’a kıyasla daha kolay olabilir.

****************************************

Türkiye’nin Zayıf Yönleri

  • Türkiye için en büyük yapısal risk, “fren mekanizmalarının ortadan kalkmasıdır.” Karar alma mekanizmalarının tekilleşmesi, kurumsal liyakat yerine siyasi sadakatin ön plana çıkması, devlet aklını köreltebilir. Liyakatli kadroların tasfiyesi ve kurumlar arası denge-denetleme ağlarının zayıflaması İstihbarat zafiyeti yaratabilir.
  • Ayrı bir risk kaynağı ülkemizdeki milyonlarca sığınmacı ve kaçağın olmasıdır. İran, baskıcı rejimi nedeniyle dışarıdan göç alan değil, göç veren bir ülkedir. İran’daki sızma “satın alınmış yerli unsurlar” üzerinden yürür.
  • Ülkemizdeki sığınmacı ve kaçaklar, muhtemelen, bir dış müdahalede Türkiye’nin üniter yapısını içeriden çatlatmak için kurgulanmış bir “saatli bomba” gibidir. Ekonomik buhranla birleştiğinde bu kitleler, dış kışkırtmalarla kolayca sokak çatışmalarına, etnik/kültürel kutuplaşmalarda kullanılabilir.

Milyonlarca kayıtsız, geçmişi ve aidiyeti bilinmeyen sığınmacı ve kaçak ülkemiz geneline yayılmış durumdadır. Bu “karşı istihbarat” bilimi açısından tam bir felakettir.

Yabancı istihbarat servisleri, bu devasa ve denetimsiz insan havuzunu kullanarak ajanlarını kamufle edebilir. Hatta operasyonel hücreler kurabilir, taşeron suikastçılar kiralayabilir ve etnik/mezhepsel çatışmalar yaratmak için “uyuyan hücreler” barındırabilir.

****

  • Ekonomimiz çok kırılgandır. İran zaten yıllardır yaptırımlar altında olduğu için izole bir ekonomiye sahiptir. Küresel kapitalist sisteme tam entegre olan Türkiye ise, muhtemel bir dış operasyonda ilk darbeyi füzelerden değil, anında çökecek olan finansal sistem, tedarik zincirleri ve döviz kuru üzerinden alır.

Türkiye’nin kırılganlıklarını bertaraf etmenin yolu, bu yapısal zaaflarımızı düzeltmek, kurumsal liyakati yeniden tesis etmek, siber güvenlik ve hava savunma kapasitesini güçlendirmekten geçiyor.

Yarasaların İşgali Altındayız

Bugünlerde yazı yazmak zor: Öfkeler yüksek, duygular karışık, olaylar hızlı, çaresizlik derin, şaşkınlık tarifsiz… Tarih gerçek, tekerrür ediyor.

Dünya bir arena; insafsızca vurup öldüren, baş belası bir Amerika ve onun dümeninde İsrail.

 İsrail adlı devlet ve bu devletin kuruluş sebebi olan sapkın inanç var oldukça insanlığın huzurdan yoksun yaşayacağı besbelli.

Epstein adlı biri çıkıyor, dünyanın para ve mevki gücüne sahip insanlarını bir adaya topluyor, onlara her türlü cinsel çirkinliği yaptırıyor. Muzlum ülkelerden topladığı özellikle kız çocuklarına önce tecavüz ettiriyor, sonra lime lime doğradığı çocukların etlerini kebap diye yediriyor. Adada yaptıkları iğrençlikleri ve vahşeti filme aldırıyor, bunları şantaj olarak kullanıyor. Şimdi pek çok insan müsveddesi popüler kişi, ağına düştükleri Epstein’in piyonu. Epstein de bir Yahudi. Dünyada Yahudi var, insanlığa huzur yok.

Bu bir cesaret örneği değil, tam bir cüretkârlık; despotluk, haydutluk, eşkıyalık… Sen ne hakla bir devlet başkanını gece baskınıyla yatağından alıp silah zoruyla ülkesinden kaçırıyorsun; sen ne hakla bir ülkenin en üst dini ve resmi temsilcilerini, yöneticilerini füzeyle vurup öldürüyorsun, bütün aile fertlerini katlediyorsun? İnsanlık, güç sahibi olmakla haydutluğun bu denli paralel zirve yaptığı bir dönem yaşamamıştı.

Amerika’nın başındaki sarı yılan, tam bir Karun, tam bir kibir abidesi. Güç bende; para ve petrol için her şey yaparım, diyor. İnsan hakları, demokrasi, halkların özgürlüğü, adalet getirme lafları tam bir kandırmaca. Sözlerindeki çelişki, davranışlarındaki tutarsızlık, ilişkilerindeki samimiyetsizlik, insanlığın en son göreceği kötü örnek türünden. İnsanlık hafızası yarınlarda Trump için güzel cümleler kurmayacak, tarihin kara satırları arasında yer alacak.

Aynı türün iki farklı yumurtasından ikizi Netanyahu da hem katil hem haydut hem psikopat hem cani; insani hiçbir değeri tanımıyor, yaşamıyor. Kendisini, atalarının sapkın ideolojisinin görevlisi sayıyor. Buna göre önce İsrail devleti kurulacak, sonra bu devletin sınırları Nil ile Fırat arası genişletilecek, son aşamada bütün dünya insanlığı buradan yönetilecek. “Yahudiler çoban yani efendi, insanlık sürü” inancı Tanrı’nın bir emaneti olarak hayata geçecek.

Netanyahu ile Trump, sebepleri farklı olsa da aynı amaç için iş birliği yapıyor, birbirini kullanıyor. Hedef, dünya egemenliği. Biri büyük Amerika, diğeri Arz-ı mevud (vaat edilmiş topraklar) diyor. Bu iş birliği, yüz binlerce hatta milyonlarca insanın ölümüne, ülke sınırlarının değişimine, ekolojik bozulmalara yol açacak gibi görünüyor.

Dünya, insanca yaşanabilecek gezen olmaktan çıktı. Kuzuyu yemeye karar veren kurt, hiçbir ahlaki değeri, ölçüyü tanımıyor.

Şer ittifakıyla ortaya çıkan sonuç şudur:

  1. Siyonizm, insanlığın baş belasıdır. Yahudiler ve Yahudi zihniyeti var oldukça yeryüzünde fitne fesat eksik olmayacaktır.
  2. İsrail, bugün itibariyle dünyanın en sevimsiz devletidir, teopolitik anlayışları sebebiyle insanlığı kendilerine düşman etmişlerdir.
  3. İsrail’in yöneticileri, Ortadoğu özelinden hareketle, bütün dünyaya, gelecek nesillerinin dahi zehirleneceği kötülük tohumlarını ekmektedirler. Tarihin acı yargılamasından kurtulamayacaklardır.
  4. Amerika’nın özgürlükler ülkesi olduğu iddiası, bir aldatmacadır. Amerikan halkı farkında olmadığı Yahudi esareti yaşamaktadır.
  5. İnsanlık, fıtrat merkezli bir iyilik hareketine muhtaçtır. Mazlumların feryadı ve duası, artık eyleme dönüşmeli, bunun ittifakı kurulmalıdır.
  6. Hristiyan-Yahudi inancının oluşturduğu egemen Batı ahlakı, insanlığa huzur vermemektedir. Bunun yerine iki dünya dengesinin esas alındığı evrensel bir medeniyet inşa etmek, varlık sebebimizdir, borcumuzdur.

Karanlık ne kadar derinse aydınlık o kadar yakındır. Küfür, tek millettir. Işıktan rencide olmak, yarasaların değişmez özelliğidir. Karanlık, ışığın yokluk halidir. Hak gelirse batıl zail olur.

Kendini hak cephesinde görenler, bu zulme daha fazla sessiz kalamazlar. Atı alan, Üsküdar’ı geçmeden…