6.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 9

Ana Dili Arapça Olan Ülkeler Hakkında

1-Bahreyn

2-Birleşik Arap Emirlikleri

3-Cezayir

4-Cibuti

5-Çad

6-Etiyopya

7-Fas

8-Filistin

9-Irak

10-Katar

11-Komorlar

12-Kuveyt

13-Libya

14-Lübnan

15-Mısır

16-Moritanya

17-Batı Sahra

18-Suudi Arabistan

19-Somali

20-Sudan

21-Suriye

22-Tunus

23-Umman

24-Ürdün

25-Yemen…

■ Bu 25 devletin hiç birinde Demokrasi ve İnsan hakları yok, bu devletlerin hepsi kadınlar için açık ya da yarı açık cezaevi konumunda.

■ Hiçbirinde yönetim Laik değil,

– Dünya piyasalarına sürdükleri bir tek marka yok

– Hemen hepsi şeriat ile yönetilir,

– Laiklik olmayınca çağdaş eğitim de yok,

– Sporda sanatta bilimde yoklar,

– Hiçbirinde serbest muhalefet yok,

– Hiçbirinde özgür basın yok,

■ Medeni dünyanın bunlardan öğreneceği hiçbir şey yok,

– 57 İslam ülkesinde üniversite sayısı 500′ ü geçmezken (ki çoğunun dünya gerçeklerinden haberi yok oysa ABD’ de 5700′ ün üzerinde araştırma yapan üniversite var)

■ Hemen hemen hepsinde kan gözyaşı iç çatışma ya da savaş var:

– Halkı Müslüman ve Arapça konuşan Yemen halkı, Müslüman ve Arapça konuşan Arabistan, Mısır, Ürdün tarafından yıllardır acımazsızca bombalanmakta, milyonlarca Yemenli açlığın koleranın pençesinde inim inim inliyor!

■ Bilindiği kadarıyla Hepsi de Türk’ten nefret eder.

Türk halkı emperyalist BOP projesi gereği, Araplaştırılmak istenmektedir.

Felaket başa gelmeden, Türkiye’ mize, Türkçemize, Laik Cumhuriyetimize sahip çıkalım.

*

Yesevi’nin ifadesiyle;

“Türk olmak kaderimdir; ancak inancım tercihimdir.” der. Çünkü Türk olarak doğmuştur;

Ahmet Yesevi’ nin yolu bizleri bir arada yaşatan sevgi yoludur. Anadolu’ nun dört bir yanına gönderdiği talebeleriyle kardeşlik tohumlarını ekmiş, onun ardından gelen Mevlana ile Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli ile bu tohumlar fidan olmuş, Osmanlı’ nın hoşgörüsü ile çınar olmuş ve Cumhuriyetimiz ile Anadolu’ da adeta kökleşmiştir.

*

İslam evrensel bir dindir. Güzel ahlakı ve sevgiyi esas alır. Türk İslam kültürünü içselleştiren milli ve manevi kimliğimizle benliğimizi güçlendirdik; imparatorluklar kurduk; Türkiye Cumhuriyetini kurduk; bin yıldır Anadolu’ yu yurt edindik.

Bilelim ki; “Bu toprakların dili sevgidir”.

*

Kaldı ki;

“İki Ses vardır Bizi Kendimize Getiren.

Biri EZAN sesi Diğeri SELA.

Biri Hala Yaşadığımızı, Yüce Yaratana Karşı Sorumluluğumuzu Hatırlatır

Diğeri Bu Âlemde Misafir Olduğumuzu’’ …

*

Türk; Atatürk’ e göre, yıldırımdı, kasırgaydı, dünyayı aydınlatan güneşti. Bu sebeple…

Tarih: 23 Mayıs 1928.

TBMM, 1312 s

Türk Vatandaşlığı Kanunu’ nu kabul etti. Böylece…

Asırlardır hor görülen Türk, yurttaşlık payesiyle onurlandırıldı.

Osmanlı ile Cumhuriyet farkı buydu…

“Türk”, Osmanlı’ da olduğu gibi aşağılanan-horlanan değildi.

Zamanın ruhu değişmişti: Türk; uluydu, yüceydi…

Atatürk başarmıştı.

Vali Bey

0

“Vali bey, sen bu hale düşecek insan mıydın?” dememek lazım

“Düşmez, kalkmaz bir Allah.” denir.

Bu sözü hep söyleriz de hakikatinin gereğince bir hayat inşa ettiğimiz, hep tartışılagelmiştir.

Bazı karşılaşmalar, insanın hafızasına bir fotoğraf gibi değil, bir yara gibi kazınır.

Fotoğraftan öte yara gibi kazınan, yıllar geçse de unutamayacağım bir karşılaşma bana bunları düşündürdü.

Öyle sahneler yaşarız ki gözümüzü kapattığımızda o an yeniden canlanır. Bir yüz, bir bakış, bir sessizlik… Ve insan kendi kendine sorar:

“Hayat gerçekten bu kadar mı?”

Vali Bey, benim hayatımda böyle iz bırakan insanlardan biridir.

Uzun yıllar devlet hizmetinde bulunmuş, kaymakamlık yapmış, ardından valilik makamına kadar yükselmiş bir devlet adamıydı. Fakat onu benim gözümde değerli kılan makamı değildi. Devletin gücünü elinde tuttuğu halde devletin şefkatli ve mütevazı yüzünü temsil etmesidir.

Makamı büyüktü, hayatı küçüktü. Gösterişten uzak yaşardı. Kendisine devlet tarafından sunulan bazı imkânları kullanmadığını biliyorum. Valilik gibi yüksek bir makamın getirdiği birtakım kolaylıklardan yararlanmak yerine sade yaşamayı tercih etmişti. Evinde hizmetçi bulundurmadığını hatırlıyorum. O, makamın insanı büyütmediğini; insanın makamı taşıdığını bilenlerdendi.

Benimle arası iyiydi, beni severdi, ben de kendisini severdim.

Yıllar sonra bir gün deniz kıyısında karşılaştık. Uzaktan görünce eski günlerin sıcaklığıyla ona yöneldim. Arabasından inmişti. Yıllar önce tanıdığım, konuştuğum, sevdiğim Vali Bey’i içimden geldiği gibi hoşlamak, kucaklamak istedim.

Bir tuhaflık vardı. Bendeki sıcaklık Vali Bey’den bana yansımamıştı. Yüzüne baktım. Bana bakıyordu; fakat o bakışta, önceleri bana samimiyetle “Hocam” diyen Vali Bey’in sıcaklığını bulamadım. Sanki karşımda yıllardır tanıdığım insan değil, hayatın bütün renklerini kaybetmiş biri duruyordu.

Bakışları donuktu. Yüzünde derin bir sessizlik vardı. Bir an ne yapacağımı şaşırdım. “Acaba beni tanımadı mı?” diye düşündüm. Fakat yılların dostluğu, eski alışkanlık ağır bastı. Yine de onu kucakladım.

Yakınlarından biri yanıma geldi. Sessizce, “Vali Bey sizi tanımadı.” dedi. İşte o cümle içime oturdu.

Birisi bana yalnızca Vali Bey’in beni tanımadığını söylememişti; sanki bana hayatın acı gerçeğini anlatmıştı.

Bir insan yıllarca devletin en önemli makamlarında bulunmuş, kaymakamlık, valilik yapmış, devlet adına insanlara kapılar açmış, insanlara yol göstermiş, nice insanın derdini dinlemiş, insanların hayatına dokunmuş; bir zamanlar insanlar onun makamına ulaşabilmek için kapısında beklemişlerdi.

Ama şimdi…

O, karşısındaki insanın kim olduğunu hatırlayamıyordu.

İşte o anda içimden bir cümle yükseldi:

“Eyvah Vali Bey! Sen bu hale düşecek insan mıydın?”

Bu söz bir sitem değil, serzeniş hiç değil, insanoğlunun hakikatiydi.

Bu, insan hakikatine karşı duyulan büyük bir acı, acıyla yaşanan ıstırabın derin çaresizliğidir.

Karşımda yalnızca Vali Bey’i görmüyordum. Kendi geleceğimizi görüyordum. Hepimizin varacağı ihtimali gördüm.

İnsan, hayat boyunca yükseliyor, okuyor, çalışıyor, makam sahibi oluyor, evler kuruyor, çocuklar yetiştiriyor, para kazanıyor, çevre ediniyor; bazen insanlar onun önünde saygıyla eğiliyor, bazen bir imza ile insanların hayatını değiştiriyor, bir telefonuyla işler çözüyor, kapıdan girdiğinde herkes ayağa kalkıyor.

… insan bütün bunları hayatın kalıcı gerçekleri zannediyor.

Oysa değil. Bir gün geliyor… İnsan kendi adını bile hatırlamayabiliyor.

Bir zamanlar önünde insanların beklediği makamların hiçbir anlamı kalmıyor. Valilik makamının kapıları kapanıyor. Resmî araçlar gidiyor. Şatafatlı odalar, başkalarına tahsis ediliyor. İmzalar unutuluyor. Fotoğraflar sararıyor, geriye yalnızca insan kalıyor, insan kendi hakikatiyle baş başa kalıyor: Kaçınılmaz yalnızlık.

Hatta bazen o insan kendi geçmişine ulaşmakta zorlanıyor. Vicdan sınavının kum saati hızla akıyor.

Vali Bey’in hayatı bana bunu yeniden hatırlattı.

Onun mütevazı yaşantısını düşündüm. Devletin kendisine sunduğu imkânların bir kısmını kullanmamasını… Gösterişten uzak durmasını… İnsanlara tepeden bakmamasını… Ve sonra karşılaştığımız günkü hâlini…

İnsan gerçekten üzülüyor.

Ama bu üzüntünün içinde bir de büyük bir saygı var. Çünkü hayatın en büyük makamlarından birine ulaşmış bir insanın, sonunda hayat karşısında ne kadar çaresiz kalabileceğini gördüm.

Vali Bey… Sen yıllarca devlete hizmet ettin, insanlara hizmet ettin, devletin şefkatli yüzünü temsil ettin; lakin hayatın sana son verdiği ders belki de en ağır olanıydı: Makamlar geçici, insan fanidir.

Bugün, beni tanımayan bir bakışın karşısında duran ben, aslında kendime bakıyordum.

Belki de hepimize…

Çünkü yaşlılık kimseye sormuyor, zaman kimseyi kayırmıyor. Hayat, en güçlü gördüğümüz insanı bile bir gün sessizliğin içine çekebiliyor. İnsan o zaman anlıyor: Dünyada kazanılacak en büyük makam, insanın gönlündeki makamdır.

Vali Bey’in beni tanımadığı o gün, ben onu yeniden tanıdım. Bu kez bir vali olarak değil… Bir insan olarak. … ve içimden yalnızca şu cümle geçti: “Vali Bey, sen bu hale düşecek insan mıydın?”

Sonra anladım ki…

Hayır, Vali Bey sen bu hale düşmedin. Sen, hepimizin düşebileceği bir hâle geldin, bize, hayatın en acı ama en gerçek derslerinden birini veriyorsun: İnsan, makamıyla değil; geride bıraktığı iyiliklerle hatırlanır.

Gerisi…

Bir gün sahilde seni sessizce karşılayan ve senden uzaklaşan bir bakış kadar geçicidir.

Avrupa, Irak ve Lübnan’daki Federasyonlar

“Çerçeve yasa” bir başlangıç. PKK/DEM kanadına göre, “bin adımlık yolun ilk adımı.” Devamında teröristbaşı Öcalan’ın ifadesiyle, “Cumhuriyetin kuruluşu kadar önemli” büyük bir tarihi değişim olacak.

Türkiye’yi iki veya üç ortaklı bir devlet haline getirecek; özerk bölgeler, kantonlar, federasyon, konfederasyon kavramlarının yer aldığı bir modele geçiş hazırlığı yapılıyor.

Önceki yazımızda, Avrupa’daki federal modellerin Türkiye’ye neden uymayacağını sosyolojik gerekçelerle ele almıştık. Bugün ise meselenin Ortadoğu boyutuna bakalım.

****

Bazı Avrupa ülkelerinde (İngiltere, Hollanda, İspanya gibi) rejim şeklen monarşi ama ileri demokrasi uygulanıyor. Buna karşılık, Ortadoğu’daki “tabela cumhuriyetlerinde” (Suriye Arap Cumhuriyeti, Irak Cumhuriyeti, İran İslam Cumhuriyeti vd.) demokrasi yok.

İsviçre, Almanya ve Fransa yönetim şekli olarak “Cumhuriyet” (veya Konfederasyon) olmalarına rağmen, bu kavramın içini boş sloganlarla değil; yüzyıllara dayanan sosyolojik evrim ve sarsılmaz anayasal kurumlarla doldurmuşlardır.

Fransa Anayasası’nın 1. Maddesi ülkeyi “Bölünmez, laik, demokratik ve sosyal bir Cumhuriyet” olarak tanımlar. Fransa, yerel yönetimlere geniş yetkiler verirken, bu yetkileri asla siyasi bir özerklik veya “bölünme” aracı yapmaz.

Almanya’da Federal yapı, Alman Anayasa Mahkemesi’nin tavizsiz hukuki denetimi altındadır.

Dünyada demokrasinin belki de en doğrudan (referandumlar yoluyla) uygulandığı İsviçre’de kanton sistemi, “yerel diktatörlüklere” veya feodal ağalıklara evrilmez. Çünkü İsviçre sosyolojisinde yüzyıllardır hür ve eşit birey olma bilincini içselleştirmiş bir yurttaşlık kültürü vardır.

Türkiye’nin özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi aşiret bağlarının, feodalitenin, tarikat/cemaat ilişkilerinin ve en önemlisi silahlı bir terör örgütünün vesayet kurmaya çalıştığı sosyolojik zeminlerdir. Buraya Avrupa’nın “federal” veya “özerk” şablonlarını (Çerçeve Yasa artı Yerel Yönetimler Şartı yoluyla) monte etmeye kalkarsanız; evrileceği yer asla bir İsviçre kantonu veya Alman eyaleti olmayacaktır.

Evrileceği yer, vatandaşın feodal yerel güçlere teslim edildiği “yerel diktatörlükler” ile zamanla etnik temizliğe ve iç savaşa giden bir “Balkanizasyon” veya “Yugoslavya sendromu” olacaktır.

Özetle, Avrupa’da eyalet ve kantonlar; özgür bireylerin hukukun üstünlüğüne dayalı, “birleştirici” idari şemsiyeleridir. Türkiye’de alt yapısı yapılmaya çalışılan siyasi özerklik modelleri ise, etnik ayrılıkçılığın ve feodal tahakkümün “ayrıştırıcı” silahından başka bir şey olamaz.

**********************************

İstenen Sistem Irak ve Lübnan Modeline Çok Benziyor

Türkiye’de yeni tasarlanan modelin Irak ve Lübnan örneği ile benzerliği dikkat çekicidir. Bu aşamada Devlet Bahçeli’nin “Cumhurbaşkanı yardımcılarından biri Kürt, biri Alevi olsun” sözünü düşünelim.

Bir devlette üst düzey makamların liyakate, seçim başarısına veya ehliyete göre değil de doğrudan etnik köken ve inanca (Kürt, Alevi, Sünni vb.) göre tahsis edilmesi uygulaması için Irak ve Lübnan örneklerini incelemek gerekir.

2003 ABD işgali sonrası Irak’a, ülkeyi “demokratikleştireceği” iddiasıyla tıpkı Avrupa’daki gibi bir federal anayasa (2005) dayatıldı. Ülke fiilen üçe bölündü: Kuzeyde Kürtler, merkezde Sünni Araplar, güneyde Şii Araplar.

Irak’ta Cumhurbaşkanlığı Kürtlere, Başbakanlık Şiilere, Meclis Başkanlığı Sünnilere verildi. Yardımcılıklar ve bakanlıklar da aynı formülle bölüşüldü.

Kürtlere ayrılan makamlar ve bakanlıklar sadece Kürt partilerin, Şiilere ayrılanlar ise Şii örgütlerin “şahsi kasası ve kadrolaşma alanı” haline geldi. Devletin hiyerarşisi ve “İdarenin Bütünlüğü” parçalandı. Bu ayrışma, devleti o kadar felç etti ki, IŞİD gibi bir terör örgütü ülkenin üçte birini birkaç günde işgal edebildi.

Almanya’da eyaletler tarihsel bir uzlaşıyla birleşirken; Irak’taki anayasa, işgal altındaki bir ülkeyi etnik ve mezhepsel fay hatlarından resmen böldü.

İsviçre veya Almanya’da eyaletlerin kendi orduları yoktur, sadece yerel polis teşkilatları vardır. Irak’taki özerk yapıda ise Erbil kendi silahlı gücünü (Peşmerge) kurdu. IŞİD krizi patlak verdiğinde, Irak ulusal ordusu çökerken Peşmerge kendi sınırlarını genişletmek için hamle yaptı. Bir devlette iki farklı ordu olması, kaçınılmaz olarak namluların birbirine dönmesine yol açtı.

İsviçre’nin kantonları veya Almanya’nın eyaletleri, kendi anayasal sınırları içinde hizmet yarışındayken; 2003 sonrası Irak’a dayatılan etnik federalizm, ülkeyi bitmek bilmeyen bir petrol, toprak ve kimlik savaşına soktu.

Lübnan’da Cumhurbaşkanı Maruni Hristiyan, Başbakan Sünni Müslüman, Meclis Başkanı ise Şii Müslüman olmak zorundadır. Yardımcılıklar ve bakanlıklar da bu kotalara göre dağıtılır.

Böyle olunca kimse “Lübnanlı” olarak aidiyet hissetmedi. Her memur, her bürokrat liyakate değil, kendi mezhebinin siyasi liderine sadakat duydu. Bakanlıklar hizmet üreten kurumlar olmaktan çıkıp, o mezhebin “ganimet kapısına” dönüştü. Sonuç, başkentinde aylarca çöp toplanamayan, kendi elektriğini üretemeyen, merkez bankası iflas etmiş ve silahlı yapıların (Hizbullah vb.) esir aldığı “çökmüş bir devlet” oldu.

**********************************

Helvayı Kim Pişiriyor?

Adının cumhuriyet olması bir devleti nasıl demokrat yapmıyorsa; yerel yönetimlere “siyasi özerklik” veren ‘Avrupai’ görünümlü yasalar çıkarmak da o bölgelere özgürlük getirmez.

İsviçre’nin demokratik kanton modelini alıp aşiretlerin, feodal ilişkilerin ve silahlı yapıların baskın olduğu bir sosyolojiye dikmeye kalkarsanız; biçeceğiniz tek şey, vatandaşı ezen yerel diktatörlükler ve ülkeyi paramparça edecek etnik çatışmalardır. Bize dayatılan ‘demokratik özerklik’ masalı, hukukun üstünlüğünün değil, yerel feodalitenin ve bölücülüğün kılıfıdır.

Merkezi hükümetten koparılmış, mali ve idari denetimden çıkmış yerel özerk yapılar, küresel güçlerin (ABD, Rusya, Avrupa ülkeleri) doğrudan manipüle edebileceği, fonlayabileceği ve Türkiye’ye karşı koçbaşı olarak kullanabileceği zayıf ve kullanışlı aparatlara dönüşür.

Zaten bu, başta ABD/İsrail olmak üzere, emperyalist devletlerin geliştirdiği ve mevcut iktidara dayattığı bir projedir.

Yandaş gazeteci Abdülkadir Selvi sürecin kimlerin eseri olduğunun itirafı gibi yazdı: Süreç için Erdoğan ve Bahçeli’nin iradesi yanında “ABD’nin desteği yanımızda. Irak ve Suriye’deki denklem de yanımızda. Öcalan sorumluluk üstlenmiş durumda. Un var, şeker var, yağ var; sıra helvayı yapmaya geldi.”

ABD/İsrail/PKK/Öcalan’ın pişirdiği helvayı yemeye hazır mıyız?

Mekke’de İmzalandı, Faturayı Kim-Nasıl Ödeyecek?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke’de imzaladığı Ortak Savunma Anlaşmasını, yalnızca üç ülke arasındaki yeni bir askeri işbirliği belgesinden ziyade, Ortadoğu’dan Güney Asya’ya uzanan güvenlik mimarisinde önemli bir değişimin işareti olarak görmek gerekir.

Anlaşmanın çıkış noktası olarak, İran merkezli gerilimler, Husi saldırıları, İsrail’in genişleyen askeri faaliyetleri ve ABD’nin bölgedeki geleneksel güvenlik garantisinin yeterliliğine ilişkin artan soru işaretleri gösterilmektedir. Bu durum bir şekilde üç ülkeyi kendi aralarında daha güçlü bir caydırıcılık mekanizması oluşturmaya yöneltti.

Bu anlaşmanın kamuoyuna açıklanan en dikkat çekici hükmü ise oldukça dikkat çekicidir:

“Üç devletten herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçünün tamamına yapılmış sayılacak.”

Türkiye’nin resmi açıklamasında buna ek olarak savunma iş birliğinin “tüm boyutlarıyla” geliştirilmesi, savunma sanayii iş birliğinin artırılması ve askeri birlikte çalışabilirliğin ileri taşınmasının da hedeflendiği belirtilmektedir.

Anlaşmanın tam metni kamuoyuna açıklanmadığı için bir saldırının hangi şartlarda askeri müdahaleye dönüşeceğini, hangi kuvvetlerin tahsis edileceğini veya yardım yükümlülüğünün nerede başlayıp nerede biteceğini henüz bilinmemektedir.

Ama burada karşımıza bir soru çıkmaktadır.: “Masaya kim ne koydu ve kriz çıktığında faturayı kim ödeyecek?”

Öncelikle Neden Mekke?

Antlaşmanın yalnız içeriği değil, adı da önemlidir: “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”

Aslında anlaşma Ankara’da, Riyad’da veya İslamabad’da da imzalanabilirdi. Bunun yerine İslam dünyasının en kutsal şehrinin adı tercih edildi ve Türkiye’nin resmi açıklaması dahi anlaşmanın temelinde “köklü kardeşlik ve İslami dayanışma bağlarını” olduğunu ifade etti.

“Mekke” adı, aslında dünyevi jeopolitik çıkarların, askeri yükümlülüklerin, yatırım beklentilerinin ve güvenlik pazarlıklarının üzerine güçlü bir manevi sembol yerleştirmesi anlamını taşımaktadır. Yapılan bu anlaşmaya Ankara veya Riyad adı verildiğinde onu devlet çıkarları üzerinden tartışmak kolaydır. Fakat adı Mekke olduğunda psikolojik zemin değişir.

Askeri yükümlülüklere yönelik eleştirinin, “İslam dünyasının dayanışmasına karşı çıkmak” şeklinde çerçevelenmesi kolaylaşabilir. Dolayısıyla Mekke yalnız bir coğrafi tercih değildir. Anlaşmaya güçlü bir meşruiyet zırhı kazandırma potansiyeline sahiptir.

Kutsalın siyasetteki en güçlü işlevlerinden biri de budur: Sorgulanması gereken dünyevi kararları, sorgulanması çok daha güç sembollerin koruması altına almak.

Peki Masaya Kim Ne Koydu?

Suudi Arabistan açısından temel mesele güvenlik.

İran ve İran bağlantılı yapıların Körfez’e yönelik saldırıları, Husi füze ve İHA kapasitesi, Kızıldeniz ve Hürmüz’deki kriz Riyad açısından tehdidi teorik olmaktan çıkardı. Anlaşmanın hemen öncesinde Suudi yetkililer İran bağlantılı yapılardan yeni saldırılar beklediklerini açıklıyordu.

Riyad’ın daha büyük sorusu ise şu: Amerikan güvenlik şemsiyesi kriz anında gerçekten açılacak mı?

Bunu sorgulayan Suudi Arabistan Amerika’dan kopmamakla birlikte, daha çok, tek bir güvenlik şemsiyesine bağımlı kalmak istemiyor.

Pakistan ise masaya büyük ordusunu, operasyon tecrübesini ve nükleer bir devlet olmanın getirdiği stratejik ağırlığı getiriyor. Bu, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın otomatik olarak Pakistan’ın “nükleer şemsiyesi” altına girdiği anlamına gelmemektedir; fakat Pakistan’ın caydırıcılık değerini küçümsemek de mümkün değildir.

Türkiye ise büyük askeri kapasitesinin yanında hızla gelişen savunma sanayiini getiriyor.

İHA/SİHA sistemleri, elektronik harp, füze ve hava savunma teknolojileri, savaş gemileri ve giderek gelişen havacılık kapasitesi düşünüldüğünde Ankara açısından pakt yalnız bir güvenlik anlaşması değildir. Aynı zamanda yeni pazarlar, ortak üretim, teknoloji iş birliği, Suudi sermayesine erişim ve Körfez güvenliğinde daha büyük siyasi ağırlık anlamına gelebilir.

Sonuç: Riyad’ın finansal gücü, İslamabad’ın askeri-stratejik ağırlığı ve Ankara’nın askeri kapasitesi ile savunma teknolojisi.

Fakat unutmayalım ki, ittifaklara yalnız güçler katılmaz. Sorunlar da katılır.

Üç Ülke Birbirlerinin Sorunlarını da Paylaşacak mı?

Suudi Arabistan’ın İran ve Husilerle güvenlik sorunları var.

Pakistan’ın Hindistan’la geçmişten gelen askeri rekabeti, Keşmir sorunu ve Afganistan’la ciddi problemleri bulunuyor.

Türkiye’nin ise Ege ve Doğu Akdeniz başta olmak üzere kendi bölgesel ihtilafları ve İsrail’le giderek sertleşen ilişkileri var.

Dolayısıyla soru yalnızca: “Türkiye Suudi Arabistan’ın veya Pakistan’ın savaşına çekilir mi?” değildir.

Daha doğru soru: “Üç ülke birbirlerinin hangi güvenlik sorunlarını üstlenmeye hazırlanıyor?”

Pakistan-Suudi ilişkisi bunun teorik bir mesele olmadığını gösteriyor. Reuters’ın Mayıs 2026’da aktardığı bilgilere göre Pakistan, Suudi Arabistan’a yaklaşık 8 bin asker, JF-17 savaş uçakları, İHA unsurları ve hava savunma kapasitesi konuşlandırdı. Bu durum Türkiye’nin de aynı yükümlülüğü üstlendiğini göstermez. Fakat “ortak savunma” kavramının uygulamada siyasi dayanışmanın çok ötesine geçebileceğini gösterir.

İşte uluslararası ilişkiler literatüründeki “entrapment”, yani ittifaka sürüklenme riski burada ortaya çıkmaktadır.

Bu kavram, bir müttefik saldırıya uğradığında diğerinin otomatik olarak savaş ilan etmesi demek değildir. Süreç çoğu zaman daha yavaş işler. Önce diplomatik hareket alanınız daralır. Sonra siyasi destek beklentisi oluşur. Ardından istihbarat, hava savunması, askeri konuşlandırma veya caydırıcılık desteği gündeme gelir.

Kriz büyüdükçe savaşa girmeme seçenekleriniz azalabilir.

Dolayısıyla Türkiye açısından sorulması gereken soru:

“Savaşa otomatik olarak girer miyiz?” değil, “kriz büyüdükçe savaşa girmeme seçeneklerimiz ne kadar daralır?” olmalıdır.

1914’ün önemli derslerinden biri de budur

Avusturya-Macaristan ile Sırbistan arasındaki bölgesel kriz, ittifak ilişkileri ve büyük güç rekabeti içerisinde birkaç hafta içinde önce Avrupa, sonra Dünya savaşına dönüştü. Osmanlı Devleti de aynı yıl, elbette kendi siyasi tercihlerinin de etkisiyle, Almanya ile oluşturduğu stratejik denklem içerisinde savaşa katıldı.

Buradan çıkarılması gereken ders “ittifak kurmayın” değildir.

Ders şudur:

Bir devlet güvenlik garantisi verdiğinde yalnız kendi gelecekteki kararlarını değil, müttefiklerinin gelecekte alacağı kararların sonuçlarını da üstlenme ihtimalini kabul eder.

Bir de NATO Düğümü Var

Türkiye açısından mesele burada daha da karmaşıklaşıyor. Çünkü Türkiye aynı zamanda NATO üyesi.

Mekke Antlaşması’nın NATO’ya alternatif olmadığı ve mevcut NATO yükümlülükleriyle çelişmediği açıklanıyor. Hukuken iki sistemin yan yana bulunması mümkündür.

Fakat hukuken çelişmemeleri, bir savaşta birbirlerine hiç temas etmeyecekleri anlamına gelmemektedir. Örneğin Suudi Arabistan saldırıya uğradı, Türkiye Mekke Antlaşması çerçevesinde askeri destek verdi ve Türk kuvvetleri çatışmaya girdi. Suudi Arabistan’daki Türk birliklerinin vurulması NATO’nun 5. maddesini otomatik olarak devreye sokmaz. Washington Antlaşması’nın 6. maddesi kolektif savunmanın coğrafi kapsamını sınırlar. Buna karşılık Türkiye’nin kendi toprakları açıkça bu kapsam içerisindedir.

Dolayısıyla savaş Türkiye topraklarına taşınır ve Türkiye’deki askeri veya sivil hedefler silahlı saldırıya uğrarsa 5. madde ciddi biçimde gündeme gelebilir. Bu durumda bile bütün NATO ülkeleri otomatik olarak savaşa girmez; 5. madde her müttefikin gerekli gördüğü yardımı yapmasını öngörür ve bu yardım askeri güç kullanımını içerebilir veya içermeyebilir.

Fakat stratejik problem ortadadır:

NATO üyesi olmayan bir ülkenin krizi, Mekke Paktı üzerinden Türkiye’ye; Türkiye üzerinden NATO’nun gündemine taşınabilir.

Böylece Türkiye iki farklı kolektif savunma sisteminin kesişme noktasına yerleşmektedir. Bu caydırıcılık avantajı yaratabilir. Ama risk de yaratır.

Washington’ın Gözü Neden Pasifik’te?

Mekke Paktı’nın en ilginç taraflarından biri de Amerikan stratejisiyle kurduğu paradoksal ilişkidir.

Suudi Arabistan, Amerikan güvenlik garantisinin tek başına yeterli olmadığını düşündüğü için alternatif güvenlik katmanları oluşturuyor olabilir. Yani amaç Washington’ın işini kolaylaştırmak değildir.

Fakat devletlerin niyetleriyle ortaya çıkardıkları sonuçlar aynı şey değildir.

Trump yönetiminin 2026 Ulusal Savunma Stratejisi dört ana faaliyet hattından üçünü şöyle tanımlıyor:

Indo-Pasifik’te Çin’i caydırmak.

Müttefiklerle yük paylaşımını artırmak.

Amerikan savunma sanayii tabanını büyütmek.

Bu üç hedefi birbirinden bağımsız okumak mümkün değil.

ABD’nin Çin’e karşı Pasifik’te daha fazla askeri kapasite yoğunlaştırabilmesi için Avrupa ve Ortadoğu’daki ortaklarının kendi güvenliklerinin daha büyük bölümünü üstlenmesi gerekiyor.

Amerikan savunma çevrelerinin yaklaşımı da açık: müttefikler daha fazla yük üstlendikçe Washington Indo-Pasifik’e daha fazla yoğunlaşabiliyor.

Bunun ekonomik tarafı da var. Müttefikler kendi güvenlikleri için daha fazla harcama yaptıkça hava savunma sistemleri, uçaklar, mühimmat, radarlar ve diğer askeri teknolojilere yönelik talep artıyor. Bunun tamamının Amerikan şirketlerine gitmesi elbette garanti değil. Türkiye ve Pakistan’ın kendi savunma sanayileri var; Suudi Arabistan da tedarik kaynaklarını çeşitlendiriyor.

Fakat Amerikan sistemleri tercih edildiği ölçüde ortaya dikkat çekici bir model çıkıyor: Amerikan askeri yerine daha fazla müttefik askeri; Amerikan bütçesi yerine daha fazla müttefik bütçesi; silah ve teknolojinin önemli bir bölümü ise Amerikan savunma sanayiinden.

Washington’ın Mekke Paktı’nı kurdurduğuna dair elimizde hiçbir somut kanıt yok. Ancak, Amerikan güvenlik şemsiyesine duyulan güvensizlikten doğan bir bölgesel ittifak, sonuçta Washington’ın istediği yük paylaşımı modeline hizmet edebilir mi?

Cevap pekâlâ evet olabilir.

Riyad kendi güvenliğini sağlamlaştırır.

Pakistan askeri ağırlığını siyasi ve ekonomik değere dönüştürür.

Türkiye savunma sanayii, sermaye ve bölgesel nüfuz kazanır.

Washington ise Ortadoğu’daki doğrudan yükünün bir bölümünü bölgesel aktörlere bırakırken stratejik dikkatini Pasifik’e kaydırabilir.

Peki Fatura Kime Kesilecek?

Mekke Antlaşması’nın Türkiye’ye ciddi kazanımlar sağlaması mümkündür.

Savunma sanayii için yeni pazarlar açılabilir. Suudi sermayesiyle ortak yatırımlar geliştirilebilir.

Türkiye Körfez güvenliğinde daha etkili bir aktöre dönüşebilir. Ankara’nın diplomatik ve askerî ağırlığı artabilir.

Üç önemli ülkenin birbirine verdiği güvenlik garantisinin caydırıcılık değeri de küçümsenmemelidir.

Ama ittifakların değeri yalnız sağladıkları güvenlikle ölçülmez. Üyelerine yükledikleri riskle de ölçülür.

Bugün hâlâ bilmediğimiz şey Türkiye’nin kriz anında tam olarak neyi taahhüt ettiğidir.

Bir Husi saldırısında ne yapacağız?

Bir İran-Suudi çatışmasında ne yapacağız?

Bir Hindistan-Pakistan savaşında ortak savunma hükmü nasıl yorumlanacak?

Hangi saldırı Türkiye açısından askeri müdahale gerektirecek?

Ve o savaş Türkiye topraklarına taşınırsa NATO’nun rolü ne olacak?

Bunlar anlaşmaya karşı çıkmak değildir. Bunlar, güvenlik garantisi veren her devletin cevaplaması gereken sorulardır. Çünkü devletler ittifaklara barış günlerinde girerler. Ancak gerçek yükümlülüklerini ise kriz günlerinde öğrenirler.

Bu nedenle Mekke’deki anlaşmayı yalnız Mekke’den okumak yetmez.

Riyad’a bakmak gerekir.

Tahran’a bakmak gerekir.

İslamabad ve Yeni Delhi’ye bakmak gerekir.

Brüksel’deki NATO karargâhına bakmak gerekir.

Ve haritayı biraz daha doğuya kaydırıp Pasifik’e de bakmak gerekir.

Çünkü büyük güçler stratejik önceliklerini değiştirirken geride bıraktıkları güvenlik yükünü çoğu zaman başka devletlerin askerleri, bütçeleri ve ittifak taahhütleri doldurur.

Mekke’de imza atıldı. Washington’ın gözü Pasifik’te.

Türkiye açısından asıl soru ise hâlâ ortada:

Fatura nerede kesilecek?

Yararlanılan Kaynaklar

1. T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, “Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Ortak Savunma Anlaşması imzalandı”, 7 Ağustos 2026.

2. Reuters, “Saudi Arabia, Turkey, Pakistan pledge mutual defence as Middle East turmoil escalates”, 7 Ağustos 2026.

3. The New York Times, “Saudi Arabia, Turkey and Pakistan Sign Joint Defense Pact”, 7 Ağustos 2026.

4. Reuters, “Pakistan deploys jet squadron, thousands of troops to Saudi Arabia during Iran war”, 18 Mayıs 2026.

5. NATO, The North Atlantic Treaty, özellikle 5., 6. ve 8. maddeler.

6. NATO, “Collective Defence and Article 5”.

7. U.S. Department of Defense, 2026 National Defense Strategy, 23 Ocak 2026.

İstibdat ve Demokrasi

İstibdat; tahakküm, zorbalık ve zorla hükmetmektir. Keyfî muameledir.

Kuvvete dayanarak yapılan cebir ve baskıdır. Tek reyin hâkimiyetidir.

Tek bir kişinin görüşü, arzusu ve kötü kullanmaya son derece müsait / uygun bir zemindir.

Zulmün, haksızlık ve eziyetin temelidir.

İnsaniyetin mahvedici ve yok edicisidir.

Sefalet / sefillik, perişaniyet, düşkünlük ve yoksulluk derelerinin en aşağısına;

İnsanı tekerlendirir. İnsanlık âlemini zillet / alçaklık, hakirlik ve aşağılık durumuna düşürür.

Garazları, kötü maksatları, husumet ve düşmanlıkları uyandırır. İslâmiyeti zehirlendirir.

Hatta istibdat zehirinin her şeye sirayetine / bulaşmasına zemin hazırlar.

Anlaşmazlık ve ihtilâfların; birbirine zıt ve değişik yönlerinin farklılıklarını;

Müslümanlar arasında ortaya çıkmasına sebebiyet verir.

Böylece, iman ve İslâmiyetten uzaklaşan fırka ve grupların, zuhuruna yol açar.

İşte bütün bunların ortaya çıkmasının yegâne / tek sebebi istibdat;

Yani kanun ve nizama tâbi olmayan;

Keyfî, baskıcı yönetim olan, zulüm ve tahakküme yol açan istibdatın ta kendisidir.

Evet, taklidin / delilsiz olarak hareket etme, dindeki delilinden habersiz olarak,

Keyfî bir hükümle amel etmenin yol göstereni;

Siyasî istibdat ve baskıdan meydana gelen ilmî / bilimsel istibdattır ki,

İslâmiyeti düzensiz ve karmakarışık bir hâle getiren

Fırka ve grupların doğmasının nedeni olmuştur.

İşte mahiyeti bu derece öldürücü bir zehir hükmünü almış bir istibdadı;

Osmanlı Devleti’in son yıllarında bu millet yaşadı.

Fakat bütün bunlar milletin uyanışıyla aşıldı.

Artık çok gerilerde kalmış olan ve başımızdan savmış olduğumuz istibdadın;

Bir daha gelmesine fırsat vermemek için, Demokrasi denen nimetin kıymetini bilelim.

Bir daha elimizden kaçmasına fırsat vermeyelim.

İşte Demokrasi’nin dayandığı iki temel:

“Ve işlerde onlarla istişare et (onlara danış).” (Âl-i İmran Suresi: 159)

“Onların aralarındaki işleri istişare (fikir alışverişi, danışma iledir.” (Şûra Suresi: 38)

Âyetlerinin tecellîsi / görünme ve yansıması,

Yani şer’î meşveret / dine uygun olarak yapılan meşverettir.

O nuranî / nurlu varlığın; kuvvete bedel, hayatı haktır. Kalbi marifettir. Lisanı muhabbettir.

Aklı kanundur. Şahıs değildir.

Evet, Demokrasi milletin hâkimiyeti ve egemenliğidir.

Tüm şevk, istek ve neticeleri, yüce his ve güzel duyguları uyandırır.

İslâmiyetin bahtını, kader ve kısmetini ve Asya’nın talihini daha da açacaktır.

Devletimizi ebedî ve ölümsüz kılacaktır.

Demokrasi ile idare edilen bir millet; bakileşme yolunda berdevam olup,

Daima bu yolun yolcusudur. Öyleyse ümidsizliğe mahal yok.

Bir ince tel gibi, her tarafa heva ve hevesini çevirmeye meyilli olan; bir tek kişinin;

Rey ve görüşüne dayalı istibdat yönetimini; Demokrasi; sarsılmaz bir demir direk gibi,

Ağzı körelmez bir elmas kılıç gibi olan Kamu Oyu’na dönüştürür.

Öyleyse, hürriyeti isteyenlerden olun. İnsaniyetin özü olan cüz’î iradeyi edinin.

Çünkü, Demokrasi’de meşveret denen anahtar; her müşkili çözdü ve çözer.

Çünkü, Millet göründü. Millet harekete geldi.

Milliyet içinde, İslâmiyet de ışıklandı. Şevk ile meyil ve harekete geçti.

Kısaca Demokrasi; her bir şeye titreşme ve titreşim; yani canlılık verdi.

Çerçeve Yasa ve Avrupa Federasyon Modelleri

Millet yaz tatili havasında iken teröristbaşı Öcalan’ın görüşleri doğrultusunda hazırlanan bir çerçeve yasa TBMM’den geçirilmeye çalışılıyor. Bu “çerçeve yasa”, arkasından süreç kapsamında geleceği beklenen yeni yasalar ve “Yeni Anayasa” ile Türkiye’nin üniter milli devlet yapısından uzaklaşılacağı anlaşılıyor. Özerk bölgeler, kantonlar, federasyon, konfederasyon modellerine geçiş hazırlığı hızlanmış durumda.

Bu konularda, ailemle birlikte yaptığım tatilden önce okumalar yaptım. İsviçre merkezli (Bern, Luzern, Cenevre, Lozan, Zürih’i), Fransa’da (Colmar ve Strazburg’u), Almanya’da (Münih’i) içine alan gezimizi yaparken buraların yönetim modellerini öğrenmeye, Türkiye’ye getirilmek istenen modelle karşılaştırmaya çalıştım.

DEM Parti’nin 8-9 Haziran tarihlerinde düzenlediği “Demokratik Yerel Yönetimler Konferansı”nın sonuç bildirgesinde “tekçi, katı ve merkeziyetçi yönetim biçimine karşı yerel demokrasiyi önceleyeceği”, “bu kapsamda komünler, meclisler ve kent konseyleri aracılığıyla katılımcı yönetim modelinin güçlendirileceği” ifade edilmişti. Ayrıca öncelikle “Sayın” dedikleri teröristbaşı Abdullah Öcalan’a “özgür çalışma ve iletişim koşulları sağlanması, statü belirlenmesi” istenmişti. “Ardı sıra çerçeve yasa kapsamında ‘özgürlük ve demokratik entegrasyon yasalarının’ çıkarılarak hayata geçirilmesi, yasal düzenleme gerektirmeyen adımların ise hızla atılması ve daha sonra yeni düzenlemelerle güvence altına alınması gerekmektedir” denilmişti.

Öncelikle bu kapsamda yapılan açıklamaların (Öcalan, DEM, Devlet Bahçeli, Özgür Özel’in Yeni Parti’sinden Sezgin Tanrıkulu dahil) hemen hepsi aynı çizgide buluşuyor. Gelişmeler “Terörsüz Türkiye” projesi başlangıcında dile getirilen “PKK ile pazarlık yok, kayıtsız şartsız tasfiye olacak” vaatlerinin tamamen yalan olduğunu ispatlıyor. Çerçeve yasa ile ilk etapta 3500-4000 civarında terörist tahliye edilecek.

“Süreç” taraftarlarının açıklamalarından, Türkiye’de amaçlanan yeni yapılanmanın, Avrupa’daki benzer isimlerle yapılan uygulamalarla alakası olmadığını, daha çok Irak ve Lübnan modeline benzediğini anlayabiliyoruz.

Avrupa’daki federasyon, eyalet, kanton gibi uygulamalar hem tarihsel gelişimi ve hem de uygulaması itibarıyla DEM/PKK taleplerinden de Irak ve Lübnan uygulamalarından da çok farklıdır.

**********************************

Yerel Yönetimlere Yetki Devrinin Amacı Farklıdır

Avrupa’da (özellikle Fransa ve Almanya’da) yerel yönetimlere yetki devri, çöp toplama, ulaşım, yerel vergi toplama gibi tamamen idari hizmetlerde ekonomik verimlilik amaçlıdır.

Türkiye’de “Çerçeve Yasa” ile başlatılan sinsi adımlardan biri “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki (AYYÖŞ) çekincelerin kaldırılması” talepleridir. 1992’de onayladığımız AYYÖŞ’e konulan çekinceler şunlardır: İçişleri Bakanlığı’nın (merkezi idarenin) belediyeler üzerindeki “idari vesayet” denetimi, yerel yöneticilerin görevden alınabilmesi ve mali kaynakların dağıtımı.

Bu çekinceler kalkarsa, merkezi hükümet teröre finansman sağlayan veya “öz yönetim” ilan eden bir yerel yönetime hukuken müdahale edemez hale gelir. “İdarenin bütünlüğü” ilkesi fiilen çöker.

“Yerel yönetimler reformu” veya “demokratik özerklik” adı altında istenenler ise “anadilde eğitim, kendi yerel kolluk kuvvetini kurma ve bölgesel parlamento gibi doğrudan siyasi egemenlik” taleplerini barındırmaktadır.

Görüldüğü gibi Türkiye’de istenen modelde, idari verimlilik değil, etnik bir temele (Kürt kimliğine) dayalı bir statü (özerklik/federasyon) talebidir. Siyaset biliminde buna “Asimetrik” yapı denir.

Avrupa ülkeleri, son derece korunaklı bir siyasi coğrafyada bulunmalarına rağmen, kendi üniter yapılarını korumak için çeşitli uluslararası sözleşmelere şerhler koymaktadır.

Türkiye’nin güvenlik, terör ve jeopolitik riskleri (Suriye, Irak sınırındaki istikrarsızlık, İran ve Ukrayna’da devam eden savaşlardan etkilenme riski) Avrupa’nın hiçbir ülkesinde yoktur.

İspanya’da (Katalonya) ve İngiltere’de (İskoçya) etnik temelli asimetrik özerklikler, bu ülkeleri sürekli bir bölünme tehdidi ile karşı karşıya bırakmaktadır. Avrupa’nın en köklü demokrasileri bile etnik özerkliği yönetemezken Ortadoğu ateşinin içindeki Türkiye’nin bu modeli kaldırması imkansızdır.

**********************************

Tarihi Süreçler Farklıdır

Avrupa’daki ademi merkeziyetçi (merkezi olmayan) veya federal yapıların kökeni “ayrışmaya” değil, tarihsel olarak bağımsız olan yapıların bir araya gelmesine dayanır. Türkiye’de ise süreç taraftarlarınca talep edilen model, bütünleşik bir yapıyı bölmeye (asimetrik federasyon) yöneliktir.

İsviçre’de var olan bağımsız bölgeler (kantonlar) dış tehditlere (Habsburglar vb.) karşı gönüllü birleşmişti. Farklı diller ve etnisiteler “İsviçrelilik” üst kimliğinde buluşmuştu. Yani kantonlar birleşerek İsviçre devletini kurmuştur. Türkiye’de ise üniter T.C. devleti parçalanarak kantonlara/özerk bölgelere dönüştürülmek istenmektedir.

Almanya’da tarihsel olarak bağımsız prenslikler ve krallıklar (Bavyera, Prusya vb.) Alman milli birliğini sağlamak için bir araya gelmiştir. Ancak eyalet sınırları etnik kökene göre değil, tarihsel ve coğrafi sınırlara göre çizilmiştir. Homojen bir Alman kültürü hakimdir.

Fransa’da da “Bölünmez Cumhuriyet” ilkesi esastır. Siyasi özerklik yoktur, sadece hizmetlerin yerelden verilmesi (idari yerinden yönetim) vardır. Fransa, Korsika gibi bölgelerin özerklik taleplerini anayasanın “bölünmezlik” ilkesiyle reddeder. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı üniter yapısına zarar vermeyecek çekincelerle uygular.

**********************************

Türkiye Cumhuriyeti Avrupa’ya Da Ortadoğu’ya Da Benzemez

Federasyon tarzı yönetilen Avrupa ülkelerinden farklı olarak, Türkiye Cumhuriyeti devleti parçalanmış bir imparatorluğun ardından, Sevr’e ve işgale karşı varoluş mücadelesiyle (Millî Mücadele ile) kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Türklerin ve kendini Türk hissedenlerin kurduğu bir devlettir.

Türkiye’de Kürt ve Türk nüfus coğrafi olarak kesin çizgilerle birbirinden ayrılmış değildir. Milyonlarca iç göç, karma evlilikler ve ticari entegrasyon yaşanmıştır. Etnik ve kültürel sınırlar coğrafi olarak ayrılamaz durumdadır. (Örn: İstanbul’un, Antalya’nın, İzmir’in, Adana’nın, Mersin’in, Kocaeli’nin ve çoğu illerin demografik yapısı, sosyolojik ve kültürel olarak da ayrılmaz bir bütünlük arz eder).

TBMM’de “Çerçeve Yasa” ile başlayan siyasi özerklik sağlayacak yasalar çıkarılması, sosyolojik ve kültürel olarak iç içe geçmiş bir toplumu idari sınırlarla ayırmaya kalkışmaktır. Bu durum sadece siyasi bir bölünme değil; mahallelerin, ailelerin ve şehirlerin parçalanması gibi devasa bir toplumsal travma (balkanizasyon) yaratacaktır.

Bugün Türkiye’nin önüne getirilen taslaklar İzmir ile Diyarbakır’ın, İstanbul ile Van’ın arasına görünmez duvarlar örmek içindir. Avrupa’nın ‘birleştirici’ federalizmi, bizim Ortadoğu coğrafyamızda ‘bölücü’ bir fay hattı yaratmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

NOT: Bir sonraki yazımda Irak ve Lübnan modellerini ve süreç taraftarlarının taleplerinin benzerliğini anlatacağım.

İman ve Namus Kıratları

Atatürk mirasının bütün nimetlerini nankörce, melunca, patlayasıya-çatlayasıya yiyen kanı bozuk, beyni uyuşuk dinci hainler Türk- İslam kültürünü esas alan Atatürk’ ün diğer devletlere karşı bağımsız şahsiyetli dış politikasını bilmiyorlar mı? Bilmiyorlarsa yazıklar olsun onlara. Bilip de gereğini yapmıyorlarsa lanet olsun onlara!

Haçlı Batı, Türk halkının Atatürk mirasından yararlanmasına seyirci kalır mı? Sen gel de bunu anlat emperyalizmle işbirliğini ‘en büyük keramet’ sayan bilcümle dinci alçaklara. Kadınlarımızın yatak odalarına giren ırz düşmanı Yunan işgalcileri çoktan unuttular; Atatürk’ ün içtiği rakıların kadeh çetelesini tutmaya devam ediyorlar. İman ve namus kıratları işte bu!..

*

Merhum Yaşar Nuri Hocanın yazdığı yukarıdaki yazısının isabetli bir örnek olacağını düşündüm.

Merhum hocamızın okuduğum bir kısım kitaplarından anlamaya çalıştığım, özellikle “dindarlık nedir’’ kavramını açıklarken anladığımız;

“Dindarlık, dindar olma, kişinin herhangi bir dinî yapıya bağlı olma ve dinin emirlerini gayretle yerine getirme durumu; kişinin mensubu olduğu dine ait inanç, ibadet ve sembollere ilişkin kabul, yoğunlaşma ve meşgul olma derecesi…”

“Din ve dindarlık, kendi irade ve tercihiyle dindar olmayı benimseyen kişiye hayatını nasıl devam ettirmesi gerektiğine dair bir çerçeve çiziyor.”

“Din, baskıyla benimsenemez.”

“Din ve dindarlığı önemseyen samimi dindarlar ciddi sorumluluklar taşır.”

“Müslümanların ve dini temsil makamında bulunanların olumlu ya da olumsuz davranışlarının üreteceği sonuçlar vardır ve bu sonuçlar sadece kendilerini bağlamaz; sergilenecek olumlu davranışların İslâm’a yönelik peşin hükümleri bertaraf etmesi mümkündür; olumsuz tutum ve davranışlar İslâm hakkında asılsız, yanlış, sübjektif kanaatlerin oluşmasına sebep olması da mümkündür.”

İlmî kaynaklardaki tarifler böyle…

Ayet-i kerime: “Dinde zorlama yoktur. Doğru eğriden açıkça ayrılmıştır…” (Bakara, 2/256).

Din konusunda araştırma yapanlar, bu ayetin, başka dinden olanlar veya İslâm dinini henüz kabul etmeyenler için gönderildiğini, dine girenlerin ise kaidelere uymaları gerektiğini bilirler.

*

Eğer farkındaysanız, ‘’Rejim değişti, din değnekçileri aldı yürüdü!’’

Akif’ bu beytini yazarken temaşa ediyordu içinde yaşadığı toplumu:

“Tevekkülün manası hiç öyle değil / Yazık ki beyni örümcekli bir yığın cahil / Nihayet dine oynayarak en rezil oyunu / Getirdiler, ne yapıp yaptılar, bu hâle onu.”

*

Din eğitiminde de eski usul ezber ve taklit yerine, İslam tarihinden ‘’kula kulluk etmeyen’’ örneklerle geliştirilen hür kişilik ve bağımsız düşünceli Müslüman tipi esas alınmalıdır.

Eğitim sistemimizde, İslam’ı kültürel arka planıyla bir hayat haline getiren ve uygarlıkla bütünleştiren anlayışları içerir felsefi, bilimsel, edebi, sanatsal çalışmalara ilişkin müfredat programlarına yer verilebilir.

*

Bireyi muhatap alan Din, bireyle cemiyet-toplum- arasında kurulması istenen ve adaleti önceleyen dengeleri oturtmaktır.

Şuurla, bilinçle düşünen insanlar için Din insan ilişkilerinde, bireyler arasında sevgi bağlarını güçlendirmektir; samimiyettir; dürüstlüktür; ilimdir; çağdaşlıktır; fayda üretmektir.

Bilinmeli ki, İnsan tek şuurlu varlık. Dünyaya gelir, kendisine verilen hayatı yaşar ve Allah’a geri döner. Bu zaman tek kullanımlıktır, tekrarı yoktur. Yaratan, insanı başıboş bırakmamıştır.

*

İslam dinin Peygamberi kurduğu Site Devletinin ( Medine Şehir Devlet) yönetiminde üç ana unsur üzerinde odaklanmıştır:

ŞURA/ LİYAKAT/ ADALET kavramları;

*

11. yüzyıl Karahanlı Türklerinden Yusuf Has Hacib,’’ Devlet adaletiyle hükmetmelidir; bunun hayata geçirilmesinde toplanan vergide adaletin sağlanması esastır.’’ Mealen.

*

İslam ‘ın dayanışmayı esas alan ruhuna yaraşır verilen iki önemli görüşte olduğu gibi; bireysel ilişkilerde, devlet yönetiminde öncelikle ADALET kavramı başı çeker.

Türk milletinin güçlü iradesiyle, özgür ve bağımsız iradeye dayanan ‘’Yasama-Yargı-Yürüme’’ erglerinin hâkim olduğu demokrasiyi yeniden ülke yönetimine hâkim olacağı aşikârdır.

Üniter yapımızla hukukun üstünlüğüne dayanan Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistemin, laik cumhuriyetimizin, Atatürk ilke ve inkılâplarının her durumda hâkim olacağından şüphemiz yoktur.

Entelektüelin Siyasetle İmtihanı: Ahmet Davutoğlu

0

Türk siyasetinde bazı isimler vardır ki, onlar yalnızca siyasi kimlikleriyle değil, akademik birikimleri ve düşünce dünyalarıyla da anılırlar. Ahmet Davutoğlu bu isimlerden biridir.

Akademisyenliği, uluslararası ilişkiler alanındaki çalışmaları ve özellikle “Stratejik Derinlik” yaklaşımıyla uzun yıllar Türkiye’nin dış politika tartışmalarında etkili olmuştur. Daha sonra dışişleri bakanlığı ve başbakanlık görevleri, onu düşünce dünyasından icra makamına taşıyan önemli dönemlerdir.

Siyaset, teorinin pratiğe dönüştüğü ve çoğu zaman ideal ile gerçek arasında tercih yapmayı gerektiren bir alandır. Davutoğlu’nun siyasi serüveni de bu gerçeğin dikkat çekici örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Davutoğlu, Türkiye’nin birikimidir, insan zenginliğidir, dış ülkelere karşı yüz akıdır. Doğu ve Batı’dan en az dört dil bilir. Kendisiyle tanışıklığımız 1970’lere dayanır. Orta sınıf esnaf evladı olarak kendini iyi yetiştirmiş, özgüveni yüksek, tarih ve siyaset tahlillerinde kimsenin kendisiyle baş edemeyeceği kadar donanımlı Türk münevveridir. Yaşantısında mütevazı, ilişkilerinde samimidir.

Yapı taşı yerinde ağırdır, denir bir atasözümüzde. Davutoğlu, siyasi hayatının öncesine kadar, bulunduğu her yerde ağırlığını hissettirmiştir. Ülkemizdeki siyaset arenası Davutoğlu’nun ağırlığını kaldıramadı, elbiseyle beden arasındaki uyumsuzluk, onun bu elbiseyi çıkarmasını gerektirdi. O da bunu yaptı. Aktif, partili siyasetten çekildiğini Türkçemize güzel örnek olabilecek cümlelerle dört sayfalık layihayla kamuoyuna duyurdu.

Başbakanlığı döneminde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaşadığı görüş ayrılıkları kamuoyunun yakından takip ettiği bir süreçti. Bu ayrılıkların kişisel olmaktan çok yönetim anlayışı, parti içi karar alma mekanizmaları ve siyasi yöntem farklılıklarından kaynaklandığı yönünde değerlendirmeler yapıldı. Sonuçta Davutoğlu görevinden ayrıldı ve birkaç yıl sonra Gelecek Partisi’ni kurarak Türk siyasetinde yeni bir sayfa açmayı tercih etti.

Bir siyasetçi açısından bu karar cesur olarak nitelendirilebilir. Çünkü uzun yıllar içinde yükseldiği siyasi hareketten ayrılmak ve sıfırdan yeni bir parti kurmak, önemli riskleri beraberinde getirir. Fakat cesaret ile siyasi başarı her zaman aynı sonucu doğurmaz. Türkiye’nin güçlü parti gelenekleri, seçmen sadakati ve kutuplaşmış siyasi yapısı içinde yeni partilerin kalıcı bir yer edinmesi oldukça güçtür. Gelecek Partisi de bu zorluğun dışında kalmamıştır.

Bugün geriye dönüp bakıldığında, Davutoğlu’nun ortaya koyduğu siyasi projenin beklenen toplumsal karşılığı bulamadığı söylenebilir. Bu durum, onun akademik birikimini veya kişisel dürüstlüğünü doğrudan tartışmalı hâle getirmez. Bir insanın iyi bir akademisyen olması, başarılı bir devlet adamı veya güçlü bir siyasetçi olacağını garanti etmediği gibi; siyasette istenen sonuca ulaşamaması da düşünsel birikimini değersizleştirmez.

Davutoğlu’nun siyasi sürecinde bugünden geçmişe doğru baktığımızda pek çok şey söylenebilir. Öküz altında buzağı arayanlar, sapla samanı karıştırmayı bilgelik sanıp komplo teorileri üretenler, diline hâkim olamayanlar, boğaz dokuz boğumdur deyişini hayatında hiçbir zaman tatbik edemeyenler, zaten ilk günden beri konuşuyor, ortalığı karıştırıyor. Bu tablo da bir Türkiye gerçeği.

Ben, bu süreçte yapılan yanlışlıklardan dolayı, ülkemizin kaybettiği zamana, ümitlerin yıkılmasına, ortaya çıkan güvensizliğe, yaşanan kırgınlıkların zaman zaman düşmanlığa dönüşmesine üzülüyorum. Kulağına gidecek şekilde, ilk günden itibaren kendisinin entelektüel birikimiyle ülkemizin ihtiyacı olan yüksek donanımlı nesiller yetiştirmesi faaliyetlerine yönelmesini; vakıf, dernek, üniversite gibi kurumların ihya ve inşası için çalışmasının daha doğru olacağını, böylece bir kanaat önderi ve son başbakan olarak Türk siyasi tarihinde saygınlıkla anılacağını dillendirdim. Ancak, kader onu buraya savurdu. Her olanda hayır vardır, demek lazım.

Yapılması gereken, değerlendirmeyi kişisel sempati ya da öfke üzerinden değil, sonuçlar üzerinden yapmaktır. Çünkü siyasette nihai ölçü, ortaya konulan hedeflerle ulaşılan sonuç arasındaki mesafedir. Davutoğlu’nun hedefi Türk siyasetinde yeni bir merkez oluşturmak ve farklı bir yönetim anlayışı ortaya koymaktı. Bugün gelinen noktada bu hedefin arzu edilen ölçüde gerçekleştiğini söylemek mümkün değildir.

Farklı siyasi görüşlerin ortaya çıkması, yeni partilerin kurulması fikirlerin özgürce yarışabilmesi başlı başına demokratik hayatın doğal bir sonucudur. Bir girişimin seçimlerde beklenen başarıyı elde edememesi, o girişimin demokratik meşruiyetini ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde, akademik itibarı yüksek bir ismin siyasette istediği sonucu alamaması da siyasetin farklı dinamiklere sahip olduğunu gösterir. Bizde siyaset, gücünü sokaktan alır.

Kendisine rövanşist duygularla haksızlıklar da yapılmadı değil. Bunları burada konu etmenin yararı yok. Tarih kaydedecek, gelecek nesiller, yapacakları siyasi tahlillerde belki bu örnekleri kullanacaklar. Bundan sonraki süreçte ben, siyasi iktidardan, özellikle sayın Cumhurbaşkanından, kırgınlık ve öfkesini yenerek sayın Davutoğlu’nun önünü açmasını, Türkiye Yüzyılı ruhuna uygun olarak, bilhassa yurt dışında görevler vermesini bekliyorum ve bunu talep ediyorum.

Ahmet Davutoğlu’nun hikâyesi, bir entelektüelin siyasetle imtihanı olarak okunabilir. Akademik başarı, devlet tecrübesi ve düşünsel üretim önemli değerlerdir; ancak bunların siyasi başarıya dönüşmesi her zaman mümkün olmayabilir. Davutoğlu’nun siyasetteki yolculuğu da bu gerçeği hatırlatan örneklerdendir. Tarih, onun tercihlerini ve sonuçlarını daha geniş zaman diliminde değerlendirecektir. Bugün yapılabilecek en sağlıklı değerlendirme ise kişilere değil, ortaya çıkan siyasi tabloya ve somut sonuçlara bakarak hüküm vermektir. Tarih, siyaset ve sosyoloji ilmi, ne işe yarar?

Düşün Damlaları (55)

– Yapma ve sun’î olan bir şey ne kadar güzel ve ne kadar mükemmel olursa olsun, fıtrî / yaratılıştaki / tabiî olan şeylerin mertebesine yetişmez. Onun yerine geçemez. Herhâlde sun’îliğin / tabiî olmayanların yanlışlıkları, onun hâl ve tavırlarından belli olacaktır.

– Yüce ahlâkı ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve o ahlâkı dâima yaşattıran, ciddiyet ile sıdk / doğruluktur. Eğer sıdk kalkıp araya kizb / yalan girerse, rüzgârlara oyuncak olan yapraklar gibi, o adam da insanlara oyuncak olur.

– Mütenasip / uygun olan eşya arasında meyil ve cezbe / çekim vardır. Yani, birbirine temayül / meyl ederler ve bir diğerini celp edip çekerler; aralarında, ittihat / birleşme olur. Fakat birbirine zıt olan şeylerin aralarında nefret vardır, çekememezlik olur.

– Toplumda olan kuvvet fertte yoktur. Meselâ, çok iplerin tamamının teşkil ettiği / oluşturduğu urgandaki kuvvet, ipler birbirinden ayrı olduğu zaman bulunmaz.

– Bir zatta içtima eden / toplanan yüksek ahlâkın imtizacından / birbiriyle uyuşmasından; izzet-i nefis / kendine saygı, haysiyet, şeref, vakar gibi; hasis, fena tabiat ve alçak şeylere yönelmeyen yüksek hâller meydana gelir. Zaten, bir zatta bulunan yüksek ahlâk; yalan, hile gibi alçak hâlleri reddeder. Çünkü şecaat / yiğitlikle tanınan biri, kolay kolay yalana başvurmaz. Evet, tüm yüksek ahlâkı kendinde toplayan kimse, yalan ve hileye asla tenezzül etmez.

– Yaşı kırka ulaşan kimse için, iyi olsun, kötü olsun ve nasıl bir ahlâk sahibi olursa olsun, artık bu hususlar onda meleke ve alışkanlık hâline gelir. Artık terki mümkün olmaz.

– İnsan bir fennin esaslarını ve o fennin hayatını ilgilendiren noktaları bilmekle, yerli yerince kullanmasına vâkıf olduktan sonra, davasını o esaslara bine etmesi; o fende mahir ve mütehassıs / uzman olduğuna delildir.

– İnsan tabiat ve yaratılışının gereğindendir ki, sıradan bir insan da olsa, hatta çocuk da olsa, hatta küçük bir toplum içinde de bulunsa, pek kıymetsiz bir dava hususunda halka muhalefet edip yalan söylemeye cesaret edemez.

– Devlet bir şahs-ı manevî / manevî bir şahıstır. Çocuk gibi, teşekkülü / kurulması, büyümesi tedricî / yavaş yavaştır. Bunun gibi yeni kurulan bir devletin, bir milletin ruhuna kadar nüfuz eden / söz geçiren eski bir devlete galebe etmesi / üstün gelmesi, yine tedricî / zaman alıcıdır.

– Kahır / eziyet, zulüm ve cebirle zahirî / görünüşteki bir hâkimiyet, sathî / yüzeysel bir tahakküm / hüküm sürüş; kısa bir zaman için devamlı kılınabilir. Fakat bütün kalplere, fikirlere, ruhlara tesir ederek idaresinin; dışını ve içini herkese beğendirmek şartıyla, vicdanlar üzerinde hâkimiyetini muhafaza ve bunu devamlı kılmak, en büyük harika olup, ancak peygamberlere has bir özellik ve meziyettir.

– Tehditlerle, korkularla, hilelerle kamuoyunu başka bir mecraya / kanala çevirmek mümkündür.

Fakat, etkisi az, yüzeysel ve geçici olur. Aklî muhakemeyi / akıllıca karar vermeyi az bir zaman için kapatabilir. Ama irşadiyle / doğru yolu göstermekle; kalplerin derinliklerine kadar nüfuz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, istidatların gelişmesine yol açmak, yüksek ahlâkı tesis ve alçak huyları imha ve izale etmek / ortadan kaldırmak, insanlık haslet ve özelliklerinden perdeyi kaldırıp hakikat ve gerçeği teşhir etmek, söz hürriyetini gerçekleştirmek, ancak hakikat ışığından alınan olağanüstü bir mucizedir.

– Bir işte muvaffakıyet / başarı isteyen adam, Allah’ın âdetlerine karşı; saffet / saflık, halislik ve kabul gerektiğini bilmeli. Fıtrat ve yaratılış kanunlarını tanımalı. Onlara alışmalı. Sosyal toplumun rabıta ve bağlarına ilgi duymalı. Aksi takdirde, fıtrat ondan razı olmayacak ve onunla uyuşmayacaktır.

– Bir insan, ne kadar yüksek olursa olsun, ancak dört beş fende mütehassız / uzman ve meleke / bilgi ve maharet sahibi olabilir.

– İrşadın tam ve faydalı olmasının birinci şartı, topluluğun istidat ve kabiliyetine göre olması şartına bağlıdır. Halk, gerçekleri çıplak olarak göremez, ancak malum ve alışık olduğu üslûp altında görebilir. Bundan ötürü Kur’an, hakikatleri misaller getirerek halka sunmuştur. Çünkü halk; duyduğundan ziyade, gördüğüne daha kolay ve çabuk inanır.

Neden Kitap Okumalıyız

Bu sorunun cevabı, yaşantımızın değerini anlamak ve hayat amacımızı bulmak adına çok önemlidir.

Herkesin kitap okumak için farklı nedenleri olabilir. Şunu söylemeliyiz ki, esnek bir bakış açısına sahip olmak, hayata farklı pencerelerden bakabilmek için kitap okumak çok önemlidir.

Kendimizi daha iyi ifade edebilmek, iyi bir diksiyon, düzgün bir Türkçe konuşabilmek için kitapları arkadaş edinmek gereklidir. Kitaplar sözel yeteneğimizi geliştirir, hayal kurarak karakterleri zihnimizde canlandırarak, nadide duygular yaşamamıza vesile olur.

Kitap okumak demek, bilgi ağacımızı genişletmek, hafızamızı canlı tutmak demektir. Merak ettiğimiz konularda daha bilgili olabilmek, orijinal fikirler üretebilmek okuma yoluyla elde edilebilir. Okumak insanda keyif verici bir his oluşturur, bizi ayrıcalıklı kılar. Bilgili bir insanla sohbet etmek ise başlı başına bir haz kaynağıdır.

Kitap okumak, düşünce ufkumuzu ve bakış açımızı geliştirir. Kitap okuyan kişiler daha özgür, daha huzurlu daha bilinçli olarak hayatı yaşarlar.

Sözcüklerin dünyasında yeni yollar bulmak, özgür düşünceyi korumak, keşfedici zekâyı geliştirmek, kültürel birikim kazanmak, fazlalıkları törpülemek amacıyla kitap okunmalıdır.

Kitap okuyarak farklı dünyaları tanımak, bilmek, sorunlara çözümler üretmek daha kolaydır. Kitap okuyanlar, fikir açısından sağlıklı, mutlu ve özgürdürler.

Kitap, yalnızca bilgi kaynağı, belirli konularda veri toplamak için araç değildir. Kitap okumak, aynı zamanda manevi ve estetik zevk kazandırır. Kişisel gelişimde lokomotif rolü üslenerek öğrenmeyi öğretir.

Dünyayı yeni bir bakış açısıyla, objektif olarak tanımamızı sağlar. Hayata bakış açısını genişletir. Hoşgörümüzü, tecrübemizi, tahammülümüzü, mücadele azmimizi artırır.

Beyinde bilgilerin filtrelenmesi mekanizmasını geliştirir, gözden kaçan ayrıntılara dikkat çekerek, parlak fikirler üretmemize katkı sağlar.

Empati duygusunu güçlendirir, bilime, sanata, yaşama sevincine olan ilgimizi artırır. Pozitif düşünmemizi, sorunları bilimsel yöntemlerle daha pratik çözmemize katkı sağlar.

Okumak, beyinde yeni yeni nöron ağlarının, düşüncelerin oluşmasını tetikler. Bilincin derinliklerine; cümlelerden, kelimelerden, onların oluşturduğu duygulardan daha iyi ne nüfuz edebilir ki?

Seneler önce okuduklarımız bugüne, bugün okuduklarımızsa yarına açılan birer aydınlık penceredir.

Kitaplar sayesinde, sınama yanılma yöntemine gerek olmadan, tecrübe edilmiş birçok doğru bilgiyi yorulmadan kısa zamanda edinebilmekteyiz.

Bu sayede dünya tarihinin geçirdiği evreleri, farklı olayları, olguları, fikirleri zihnimizde harmanlayarak kendimize özgü yeni fikirleri kitaplar sayesinde edinebilmekteyiz.

“Kitap, zamanın dalgaları üzerinde seyahat ederek, kendi kıymetli yükünü, usulca nesillerden nesillere aktaran bir fikir gemisidir.”

Kitap okumak boş zamanı öldürmek değil, zamana değer katmak, onu kıymetlendirmek demektir. Bugün beyine ekilen fikir tohumları, yarın büyüyerek geleceğimizi şekillendirir.

Kitap okumamızı engelleyen; dikkatimizi dağıtıp zamanımızı elimizden alan, fikrimizin uçup gitmesine yol açan birçok olumsuz faktör var. Bunlardan kendimizi korumalıyız.

Ekranlara bağlayan video oyunları, gürültülü, patırtılı şov programları, internetteki veri girdabı, cep telefonu tuzağı ve çekici sosyal medya bizi kitap okumaktan alıkoymamalıdır.

Bazı insanlar kitabın kendisine bir şeyler katmadığını, okumaya ihtiyacının olmadığını düşünüyor. Modern araçlarla gün boyunca üç beş dakika haberleri dinleyip, beş on ufak paylaşım okumakla, önüne çıkan beş on dakikalık üç beş videoya bakmakla zamanını değerlendirdiğini, kendisini yetiştirdiğini sanıyor.

“Kitaba ayıracak vaktim yok”, “Eğitimime ne olmuş benim, okumaya ihtiyacım mı var?”, “Çoktan kapandı kitapların zamanı, şimdi tamamen başka şeyler gerek!” gibi ifadeler avuntu ve bahaneden başka bir şey değildir.

Teknolojilerin bize kazandırdığı zamanı ve enerjiyi, yine teknolojilere harcamakla dünyaya yakınlaşsak da kendimizden uzaklaşıyoruz.

Japon kökenli Amerikalı bilim insanı, fizikçi, fütürolog Michio Kaku, “Geleceğin Fiziği” kitabında diyor ki; “Geleceğin eğitim sistemi tümüyle internet teknolojilerine bağlı olacak. Ezbercilik, “papağanlık” tamamen sıradan çıkarak tarihin tozlu sayfalarına karışacak. Araştırabilen, analiz yapabilen daha zekâlı, sorumlu, “bir monitör, bir ben” prensibiyle kendi kendine eğitim alan öğrenciler yetişecek. Gelecek, robotlardan yetenekli, yapay zekâdan zekâlı olmamızı gerektiriyor. Entelektüelliğe, yaratıcılık yetilerine sahip olmayanların, sınırsız hayal gücü, programlama dili, liderlik, yönetim gibi becerileri kazanamayanların toplumda yer almaları daha da zorlaşacak. İmkânsız olacak belki de.”

Okumak, yalnızca bilmek için değil, aynı zamanda neleri bilmediğini de bilmek içindir.

“Neden kitap okumalıyız?” sorusunun en iyi cevabı beynimizde yeni yeni yollar açan kitaplarda saklıdır.

Sevgiyle kalın…