19.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 8

KO-MEK Sergileri ve Müzayede Teklifi

Bir şehrin ruhu, sadece binalarında, yollarında ya da sanayi tesislerinde değil; insanlarının üretkenliğinde, öğrenme azminde ve ortak değerlerinde saklıdır. Kocaeli dendiğinde çoğu kişinin aklına ilk olarak sanayi, üretim ve ekonomik dinamizm gelir. Oysa bu şehrin görünmeyen; ama en az fabrikaları kadar güçlü bir damarı daha var: Eğitim ve kültür faaliyetleri. Bu damarın en canlı örneklerinden biri de KO-MEK’tir.

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından “Halk Üniversitesi” tanımlamasıyla hayata geçirilen KO-MEK’in İzmit Sergisi, 28 Nisan Salı günü açıldı.

Açılış öncesi Başkan’ın yaptığı konuşma oldukça samimi, sıcak, esprili, kuşatıcı, motive edici nitelikteydi. Başkan Tahir Büyükakın, sergideki her grup eserle ilgilendi, öğretici ve kursiyerlerden eserlerle ilgili bilgi aldı, fotoğraf çektirdi.

Sıra dışı bir gündü. Yöneticiler ilgili, kursiyerler heyecanlıydı. Ders hocaları da üretime destek vererek bir şeyler öğretmiş olmanın gururunu taşıyordu. Katılım oldukça yüksekti. Hocalar, öğrenciler, yöneticiler, sanatseverler birbirini tanımanın, kaynaşmanın mutluluğunu yaşadılar.

Ben de “Hep Birlikte Türkiye” temasını somutlaştırdığım bir yağlıboya ve Kalem süresinin ilk ayetini işlediğim filografi tablosuyla sergide yer aldım.

Her yaştan, her meslekten, her eğitim düzeyinden insanın bir araya geldiği kurslar; öğrenmenin yaşı olmadığı, üretmenin ise insanın en temel ihtiyaçlarından biri olduğu gerçeğinin ispatıydı.

El emeği göz nuru eserlerin sergilendiği bu etkinlikte sadece ürünler değil; adeta sabır, azim ve öğrenme sevinci de teşhir edildi. Sergiyi gezenler yalnız bir tabloya, bir el işine ya da bir sanat eserine bakmadı; aynı zamanda o eserin arkasındaki hikâyeyi, çabayı ve insan iradesini de görme imkânı buldu.

KO-MEK, değer üretimine, sanatın gelişimine yönelik çalışmalar da yapmaktadır. Kitap okuma alışkanlığı edindirme, tiyatro ve müzik çalışmaları, insani değerlerimizi yaşatma sohbetleri, bunlardan birkaçıdır.

Hayat boyu öğrenme kültürü KO-MEK’le şehrimizde daha da yaygınlaşmıştır.

Bilgi hızla değişmekte, meslekler dönüşmekte ve bireylerin kendilerini sürekli yenilemesi gerekmektedir. Bu noktada KO-MEK, vatandaşlara yeni beceriler kazandırarak, onları hem sosyal hem de ekonomik açıdan daha güçlü hâle getirmektedir. Bir ev hanımının el sanatları öğrenerek üretime katılması, bir gencin mesleki bir beceri edinmesi ya da emekli bir bireyin yeni bir uğraşla hayata bağlanması; hepsi bu katkının somut örnekleridir.

KO-MEK, sosyal kaynaşmayı sağlayan önemli bir platformdur. Farklı yaş gruplarından, farklı sosyoekonomik çevrelerden gelen insanlar aynı sınıfta buluşmakta, birlikte öğrenmekte ve ortak bir üretim sürecine dâhil olmaktadır. Bu durum, toplumda birlik ve beraberlik duygusunu güçlendirmektedir. Özellikle büyük şehirlerde, giderek artan yalnızlık hissine karşı, bir sosyal terapi işlevi gören KO-MEK tarzı kurslara ihtiyaç vardır.

KO-MEK, kültürel mirasın korunmasına ve yaşatılmasına da katkı sağlamaktadır. Geleneksel el sanatlarından müziğe, hat sanatından dikiş nakışa kadar pek çok alanda verilen eğitimler sayesinde, geçmişten günümüze taşınan değerler yeni nesillere aktarılmaktadır. Bu, sadece bir kurs faaliyeti değil; aynı zamanda bir kültür muhafızlığı ve aktarımıdır.

KO-MEK’in Kocaeli halkına dördüncü önemli katkısı ise ekonomik boyutludur. Edinilen beceriler, birçok kişi için ek gelir kapısı hâline gelmektedir. Özellikle kadınların üretime katılması, aile ekonomisine destek sağlaması ve hatta kendi işini kurma noktasına gelmesi; bu kursların ne kadar değerli bir fonksiyon icra ettiğini göstermektedir. Bu yönüyle KO-MEK, sosyal belediyeciliğin en başarılı örneklerinden biridir.

KO-MEK’in özgüven kazandırıcı bir yönü de bulunmaktadır. İnsanın, bir şey ürettiğinde, ortaya somut bir eser koyduğunda kendine olan inancı artar. “Ben yapamam.” düşüncesi yerini “Ben de yapabilirim.” inancına bırakır. Sergilerde gördüğümüz her bir eser, aslında bir özgüven hikâyesidir. Bu yönüyle KO-MEK, bireylerin el becerilerinin yanında iç dünyalarını da geliştirmektedir.

Kursiyerlerin, eserlerini nasıl değerlendirecekleri konusunda endişeler taşıdığını işitmekteyim. Pazarlama ve tanıtım için açılan “Komek Sepeti” adlı e-ticaret sitesinin yanında yılda bir ya da iki kez yapılacak müzayedenin teşvik edici, kaliteyi artırıcı olacağını, heyecan dalgasına yol açacağını düşünmekteyim.

Her bir ilçede açılan bu sergiler, sadece emeğin değil; bir anlayışın, bir vizyonun da göstergesiydi. Belediyeciliğin ancak yol yapmak, park düzenlemek olmadığını; insan yetiştirmenin de en az bunlar kadar önemli olduğunu ortaya koyuyordu.

Kocaeli, sanayisinin yanında eğitim ve kültür faaliyetleriyle de öne çıkıyorsa, bunda KO-MEK gibi projelerin büyük payı vardır. Bu kurslar sayesinde şehir, sosyal ve kültürel olarak gelişmekte, bu da Kocaeli’ni daha yaşanabilir, daha sıcak ve daha anlamlı bir şehir hâline getirmektedir.

KO-MEK, bir kurslar topluluğundan çok fazlasıdır. O, bir umut kapısıdır; bir üretim merkezidir, bir sosyal dayanışma alanıdır ve en önemlisi, insan yetiştirme ocağıdır. Bu tür projelerin artması, desteklenmesi ve daha geniş kitlelere ulaştırılması, sadece Kocaeli için değil; tüm şehirlerimiz için önemli bir gerekliliktir.

Şehir, kaos değil, huzur ortamıdır. Her şehir; medeniyet ve kültür seviyesinin aynısıdır. Bireyi olmayı arzu ettiğimiz kentler, güçlü insanlarla kurulur. Güçlü insanlar ise öğrenen, üreten ve paylaşan bireylerden oluşur.

KO-MEK, belki de bir medeniyetin inşasında güzel bir örnek olacaktır, olmalıdır. Yakışan budur. KO-MEK’in kuruluşunda ve devamlılığında emeği geçenlerin teşekkür ve dua beklentisi de onların hakkıdır.

Sürecin Aktörleri ve Siyaset Satrancı

Öcalan ve DEM Parti üzerinden PKK ile yürütülen müzakere sürecinden iktidarın beklentileri şunlar:

1- PKK’nın silah bırakmasını ve iktidarın taleplerine karşı Meclis’te DEM desteğini sağlamak. Bunun için Öcalan’ın terör örgütü üzerindeki nüfuzunu kullanmak.

a) İktidar taleplerinin merkezinde Erdoğan’ın yeniden Cumhurbaşkanı adayı olabilmesi için Meclis’te DEM oylarıyla desteklenmesi yer alıyor.

b) Erdoğan aday olabilirse seçime girip kazanamama riskini minimize etmek zorunda. “Erdoğan’ın kazanamayacağı seçime girmez, kazanmak için ise DEM seçmenlerinin oylarını alabilmesi lazım” deniyor. %50+1 formülünde DEM seçmeninin “sandığa gitmemesi” veya “evet” demesi hayati önemde. Bu nedenle, seçim öncesi “Öcalan’a statü” veya “yeni anayasa” vaatleri, DEM seçmeninikazanma amacı taşıyor.

  • Bunun için Öcalan’ın DEM seçmenine “oylarımız Erdoğan’a” çağrısı yapması gerekebilir. Bu noktaya gelinirse Öcalan bu çağrıya karşı taleplerinde el yükseltecektir.
  • Öcalan böyle bir çağrı yaparsa, DEM ile böyle açık bir işbirliği yapılırsa milliyetçi- muhafazakâr seçmen kitlesinin tepkisi ile seçilememe riski artar. İktidarın milliyetçi kitlenin tepkisiz kalmasını sağlayıcı söylemler geliştirmesi gerekiyor.

2- Türkiye’de iktidar olabilmek için ABD desteğinin şart olduğuna dair genel bir kanaat var. ABD desteği şu aşamada Erdoğan’dan yana gözüküyor. Erdoğan Trump’ın dünyada ikili ilişkilerinin en iyi olduğu birkaç liderden biri. ABD desteğinin devamı için (ABD büyükelçisi Barrack’ın dillendirdiği gibi) “milli-üniter devlet” yerine “Osmanlı eyalet sistemi veya ümmet esaslı birliktelik modeline geçin” baskısı gelebilir.Bu modeliçin gerekli anayasal değişiklik adımlarını atmaya en yatkın lider Erdoğan.

****************************************

Öcalan/PKK/DEM Ne İstiyor?

İktidarın önceliklerini bilen Öcalan/DEM/PKK kanadı bunu tarihi bir fırsat olarak görüyor. Bu fırsatı değerlendirerek PKK’nın yıllardır silah yoluyla yapamadıklarını müzakere yoluyla elde etmek istiyor. Onlar için hedef, sadece hapishane kapılarının açılması değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin genetik kodlarının (Anayasa) yeniden yazılmasıdır.

1- Öcalan, videolu mesajlar ve İmralı ziyaretleri üzerinden (2025-2026 süreci) fiilen bir siyasi aktöre dönüştü. Teröristbaşına STATÜ verilirse bu Öcalan’ın fiilen affı ve yasal bir muhatap olarak tescillenmesi anlamına gelir. Bu yüzden “umut hakkı” veya “af” gibiyasal düzenlemeler olmasa bile idari bir kararla Öcalan’a “Başmüzakereci” statüsü verilmesi isteniyor.

2- Dağdaki PKK’lılar için “eve dönüş yasası” vb isimle af kanunu çıkarılması. Öcalan ve affedilecek PKK liderlerine siyaset yapma ve kamu görevlisi olma imkânı verilmesi. Böylece dağdaki teröristleri yerel yönetimlerde ve siyasette “meşru aktörler” haline getirmek hedefleniyor.

3- Anayasa’da değişiklikler yaparak Türkiye’yi milli-üniter devlet modeli yerine çok ortaklı bir devlete dönüştürmek. Bu Türk-Kürt Federasyonuna (belki Arap da ilave edilebilir) çevrilmesi veya Türkiye içinde özerk bölgeler kurularak buraları PKK/DEM kontrolüne verilmesi şeklinde olabilir.

4- DEM Parti’nin tüzüğünün değiştirilerek “Kurucu Parti” haline döndürüleceği DEM yetkilileri tarafından ifade ediliyor. Bu çaba ile Türkiye’nin üniter yapıdan “Çok Ortaklı/Federal” bir yapıya geçişinin psikolojik zemini hazırlanıyor.

****************************************

Milliyetçi Damar Korkusu

“Devlete ortak olmaları” karşılığında DEM/PKK kanadı iktidara her türlü desteği verebilir. Fakat bu konularda atılacak her adım iktidarın (AKP+MHP) kendi tabanından ve genel seçmen kitlesinden büyük parçalar koparır.

Bu adımlar Doğu-Güneydoğu Anadolu şehirlerinde DEM kitlesine büyük moral verir, devlete destek veren vatandaşlar üzerinde PKK baskısı artar.

Tarafların bu taleplerine karşı duran iki güç var:

  • Devlet içindeki milliyetçi damar. Bürokrasi ve askeriyedeki sessiz direnç, sürecin her an bir “devlet krizi”ne evrilmesine yol açabilir.
  • Tüm seçmenlerin yüzde 80’i mertebesindeki sürece soğuk bakan ve milli-üniter devletten taviz verilmesini istemeyen kitle.

Satranç tahtasında en etkili “beklenmedik hamle” halktan gelebilir. Türkiye’deki seçmenin büyük çoğunluğu hala üniter- milli devlet modeline sıkı sıkıya bağlıdır.

İktidarın stratejisi “Taktiksel Esneklik” üzerine kurulu: Seçimi kazanana kadar “müzakere”, kazandıktan sonra ise “yeni bir rejim inşası.” Ancak karşı taraf (Öcalan/PKK) da bu “al-ver” sürecinde geri dönülemez anayasal güvenceler istiyor.

Öcalan’ın muhtemel “oylarımız Erdoğan’a” çağrısı milliyetçi seçmende bir “ihanet” algısı yaratır. Bu, sürecin her iki tarafını da ağır bir mağlubiyete taşıyabilir.

2026 yılındaki bu tablo, Türkiye’nin ya bambaşka bir devlet yapısına evrileceğini ya da üniter yapının korunması adına çok sert bir siyasi restorasyon sürecine gireceğini gösteriyor.

****************************************

Rakibini Seçmek ve Ekonomide Şok Tedavi

Erdoğan’ın seçilme motivasyonunun çok yüksektir. Yeniden seçilmek için gereken her şeyi yapabilecek bir liderdir.

Bu seçim, O’nun için sadece bir dönem daha başkan olmak değil; kurduğu sistemin kalıcı hale gelmesi seçimidir.

Önceki seçimlerde olduğu gibi muhalefetin adayını kendisi belirlemek isteyecektir.

Bunun için, yargı mekanizması anketlerin açık ara önde olduğunu gösterdiği isimleri “oyun dışı” bırakabilir.

Erdoğan muhalefetin “kazanamayacak aday veya adaylara” sarılmak zorunda kalması için elinden geleni yapacaktır.

****

Ekonomik kriz, iktidarın “yumuşak karnı”. Ancak Erdoğan, seçmen davranışının “son 6 ay” içinde şekillendiğini çok iyi biliyor.

Seçimden hemen önce, enflasyonun yıkıcı etkisini kısa süreliğine unutturacak devasa asgari ücret, emekli ve memur zamları “şok tedbirler” olarak devreye sokulabilir.

Bu büyüklükteki bir para basımı etkisi birkaç ay sonra görülmeye başlanacak hiperenflasyona sebep olur. Ancak Erdoğan “kazanamazsam benden sonrası tufan” diyebilir. “Kazanırsam hiperenflasyonu önlemek için gerekli taze döviz girişi için Trump faktörünü devreye sokarım” diye düşünebilir. Türkiye’nin bölgesel planlara vereceği destek karşılığında; ABD kredi musluklarının gevşetilmesi gibi ekonomiye “can suyu” verecek destekler verebilir.

Bütün bu ihtimaller, bir kişinin yeniden seçilebilmesi için, Türkiye’nin çok riskli bir süreç içine sokulduğunu gösteriyor.

‘Birleşik Kıbrıs’ Böyle Gerçekleşecekti…

Bundan 22 yıl önce 24 Nisan 2004 Tarihli referandumda, Rum tarafının ‘Hayır’ oyu ile ret edilen ‘Annan Planı’, Kıbrıs Türk Halkının adadaki varlığına son veren tuzak bir plandır denildiğinde; yapılan ikazlara aldırış edilmemişti!

Kıbrıs Türk’ünü, bu plana evet demesi için gerçekleşmesi imkânsız vaatler ile kandırmışlar; üstüne üstlük herkesin cebine AB Pasaportu bile koymuşlardı!

Ya Rumlar da bu plana evet deseydi, bu tuzak plan kabul edilerek yürürlüğe girseydi; acaba adada neler yaşanmış olacaktı?

O dönemde Rum kesiminde yayınlanan Alithia gazetesi bu değişimleri şöyle özetlemişti:

  • 29 Nisan 2004: Kimlik- pasaport ibrazı gerekmeden kullanılabilecek iki geçiş noktası açılacaktı. Rum’ların nerede ikamet ettiklerine bakılmaksızın, istenilen herhangi bir yerde ikinci konut edinme hakkı olacaktı. İade edilecek olan toprak, hukuki açıdan Kıbrıs Rum devletine ait ama iadelerine kadar denetimi Güvenlik konseyinin yetkisiyle Barış Gücünde olacaktı. Kıbrıslı Rum’lar, Yenierenköy, Sipahi ve Dipkarpazda eğitim, din ve siyasi kazanımlarla derhal özerklik statüsü kazanacaklardı. Kıbrıs lirası, bütün Kıbrıslıların parası olacaktı.
  • Mayıs 2004: İngiliz üsleri arazisinin yarısı Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetine verilecekti. Bu arazinin %90’ınından fazlası Rum eyaleti tarafında kalacaktı.
  • 13 Haziran 2004: Avrupa Parlamentosu seçimleri ile eş zamanlı olarak, Federal parlamento ve her eyaletin parlamentoları için genel seçimler yapılacaktı.
  • 1 Ağustos 2004: BM’in yeni Barış Gücü tam yetki sahibi olacak ve Güvenlik Konseyinin yetkisi temelinde misyonunu yerine getirmek için geliştirilecekti.
  • 11 Ağustos 2004: İlk etapta iade edilecek ara bölgenin tamamını, kapalı Maraş’ı ve Erenköy’ü kapsayan topraklar kapsamındaki bölgeler, Kıbrıs Rum eyaletine devredilecekti. 15 bin Rum göçmen, evlerine dönecek ve mallarına yeniden kavuşacaktı.
  • 29 Ekim 2004: İkinci etapta iade edilecek topraklar kapsamındaki Düzce, Taş Köy, Maden Köy ve Lefke; Kıbrıs Rum eyaletine iade edilecekti. 3 bin 200 Rum göçmen evlerine dönecek, mallarına yeniden kavuşacaktı.
  • 1 Ocak 2005: Kıbrıs Türk eyaletinde Türk Lirasının kullanımına son verilecekti.
  • 29 Ocak 2005: 6 bin Türk askeri Kıbrıs’tan geri çekilecekti. Rum Milli Muhafız ordusu ve Türk kuvvetleri silah sistemlerini %20 oranında azaltacaktı.
  • 29 Nisan 2005: Daimi ikamet veya çalışma izni olmayan Türk vatandaşları Kıbrıs’ı terk edeceklerdi.
  • 29 Haziran 2005: Ömerli, Bademli Köy, Gaziler ve Kırklar Köyleri Kıbrıs Rum eyaletine iade edilecekti. 4 bin Rum göçmen, evlerine geri dönecek ve mallarına yeniden kavuşacaktı.
  • 29 Eylül 2005: 7 bin 500 Türk askeri daha Kıbrıs’tan çekilecek, Rum Milli Muhafız ordusu ve Türk kuvvetleri silah sistemlerini %25 daha azaltacaklardı.
  • 29 Ocak 2006: 7 bin 500 Türk askeri daha Kıbrıs’tan çekilecek, Rum Milli Muhafız ordusu ve Türk kuvvetleri silah sistemlerini %25 daha azaltacaklardı.
  • 25 Eylül 2006: Türk ordusunun sayısı, Kıbrıs Türk eyaletinde 6 bin ile sınırlanacaktı. Aynı sayıda Yunan askeri Kıbrıs Rum eyaletinde konuşlanacaktı. Askeri kontenjanlar, kısıtlı silah gücü ile önceden uzlaşılmış 6 kışlada bulunacaktı.
  • 29 Ekim 2006: Güvercinlik, Günebakan, Çayönü, Türkmen Köy, Yeşil Irmak, Akdoğan, İncirli, Kuru Tepe Köyleri ile Maraş’ın kuzey batı bölgesi Rum eyaletine iade edilecek; 12 bin Rum göçmen evlerine ve mallarına geri dönecekti.
  • 29 Nisan 2007: Alay Köy, Yukarı ve Aşağı Bostancı, Haspolat ve Maraş’ın kuzeyi Rum

Eyaletine iade edilecek. 14 bin Rum göçmen ev ve mallarına geri dönecekti. Kıbrıslı Rum’lar, Kıbrıslı Türk’lerin ikameti amacıyla kullanılmayacak olan Kıbrıs Türk Eyaleti’ndeki mallarının 1/3 nü elde etmiş olacaklardı.

  • 29 Ekim 2007: Güzelyurt kenti ile Gürpınar, Şirin evler, Ağır Dağ, Paşaköy, Özhan, Serhat Köy, Korkuteli, Çamlı Köy, Gemi konağı, Karpaşa, Mevlevi, Kozan, Çamlıbel, Zümrüt Köy, Kılıçaslan, Koruçam, Güneş Köy, Yeşilyurt, Yeşilırmak, Dörtyol, Aydın köy, Pirhan, Akçiçek, Vadili Kıbrıs Rum eyaletine iade edilecekti. 33 bin Rum göçmen geri dönecekti.
  • 29 Nisan 2009: Bütün Rum’lar Kıbrıs Türk eyaletinde, her kentin ve köy nüfusunun %6’sı oranında daimi yerleşme hakkı kazanmış olacaktı. Kıbrıslı Rum’lar 3’te bir kriterine uygun olarak mallarını geri alacaklar; Kıbrıslı Türk’lerin adanın başka bir bölgesinde, başka konutlara (neresi, ne halde olduğu/olacağı meçhul!) taşınmaları tamamlanacaktı…
  • En önemlisi ise en nihayetinde Türk asker sayısı 950’ye inecek, Türkiye’nin garantörlük hakkı ise Uluslararası denetime tabi olacaktı…

İşte bundan 22 yıl önce; ‘’Yes Be Annem’’, ‘’Barra Denktaş’’ nidalarıyla yeri göğü inletilen KKTC’ de, şehitlerimizin isimlerini taşıyan caddelerimizde, AB Bayraklarının, ne idüğü belirsiz paçavraların sallandığı Lefkoşa sokaklarında; planın kabulü için her türlü oyunun oynandığı ‘Annan Planı’ gerçeklerinin özeti yukarıda sıraladıklarımdı…

Şimdi bu gerçeklerin ışığında bir kez daha sormak istiyorum:

Hala Federasyon çatısı altında çözüm peşinde olanlar; Rum tarafının hedeflediği ve asla vazgeçmediği ‘Kıbrıs’taki Çözüm’ şekli böyle mi gerçekleşsin? Pekiyi, Kıbrıs Türk Halkının bu çözümdeki kazanımları nedir?

Genelde o dönemin gerçeklerini, Rum basınından öğrenebildiğimiz için! Kıbrıs Türk Halkının kazanımı koskocaman bir hiç olacaktı!

Sonuçta sadece on binlerce yurttaşımızın yaşadığı evleri terk etmesi yeni göçler, yaşanacak aile dramları, büyük bir toplumsal travma, kargaşa, gözyaşı ve barışa indirilen acımasız bir darbe yaşanacaktı…

Neden veren taraf hep Kıbrıs Türk’ü? Neden tüm haksızlıkların muhatabı? Onca çekilen acıların, yitirilen canların, geleceği olmayan nesillerin yaşadığı umutsuz yılların hesabı nerededir?

Neden? Bu halk tarihi boyunca Kıbrıs’ta kendi vatan topraklarından atılmak isteniyor ve bir türlü rahat bırakılmıyor?

Kıbrıs Türk Halkı’nın çilesi ne zaman bitecek? Tarihi gerçekleri görmezden gelen gözler, gelecekte yaşanacakları da görebilmekte midirler?

Ama her şeye rağmen pes etmeyen ve her defasında Anavatanı Türkiye’ye olan bağlılığı ile hak ettiği vatan topraklarında dimdik ayakta kalmayı başarmış olan yine bu halktır.

Yakın tarihte dünya coğrafyasının her hangi bir yerinde vermiş olduğu yaşam mücadelesi ile kurmuş olduğu kendi devletini bu kadar hak etmiş başka bir örnek var mıdır acaba?

Birleşik Kıbrıs çatısı altında, ‘Tek devlet, Tek egemenlik, Tek halk’ safsatası savunulduğu’ sürece ortaya çıkacak yegâne gerçek; Kıbrıs Türk Halkının kaybetmesi, kan ve can verilerek elde edilmiş olan kazanımlarımızın en önemlilerinin büyük bir olasılıkla kaybedilmesi olacaktır.

Önemli olan bir gün anlaşma gerçekleşir de, ‘Birleşik Kıbrıs’ ilan edilecek olursa; toprak, mal ve mülk paylaşımının yapılacağı günlerde, Kıbrıs Türk’ünün büyük bir bölümünün 1974’den beri yaşadığı topraklardan, 52 yıldır evim, yuvam diye bellediği, evlatlarını yetiştirdiği, anılarını biriktirdiği köylerinden, yerleşim merkezlerinden nereye ve nasıl gideceğidir?

Söz konusu böylesi anlaşma gerçekleştiğinde; hiçbir siyasi, böyle bir durum yaşanmayacak diyebilir mi? Böylesi bir teslimiyete kim evet diyebilir?

Kıbrıs adasına barış ve özgürlük 20 Temmuz 1974’te gelmemiş midir? Kıbrıs Türk Halkı 1983’ten beri kendi devletinde hür ve bağımsız yaşamamakta mıdır?

52 Yıl sonra gelinen noktanın tek bir gerçeği vardır. O da KKTC devletinin sonsuza dek yaşayacağıdır.

Bu gerçeği savunmak, tüm dünyaya kabul ettirmek en önemli görev olmalıdır.

Merminin Ördüğü Sır

 Sâhilime vuran yürek çırpıntılarım

Beni muhkem bir susuzluğa mayalıyor

Yatak-yorgan sırtlatan sıkıntılarım

Kör pençelerle beynimi tırmalıyor

Damlarda dolaşan o hayâlin sesi

Aktarır bizi bir muhteşem meçhûle

Gözlerinden par par yağar kızılötesi

Döneriz kıyâmetengiz bir mahsûle

Sığmıyor rûhun resmi Nûh’un Gemisi’ne

Sanki bu beden bu yüreğe bir boy dar..

Âşığım yasak ömrün tek hür meyvesine

Geliyor yedialtmışbeşlik hakîki yar!

      2 Şubat 1995 – İzmit Bahçecik

Zekâ ve Toplum

Toplumdan insan beynine, oradan yapay zekâya… Bunların her birini noktalar ve noktaların arasında bağlar şeklinde modelleyebilirsiniz. Toplumda fertler ve aralarındaki ilişkiler. Beyinde nöronlar ve onları birbirine bağlayan sinapslar. Yapay zekâ da böyle. Düğümler ve düğümler arası bağlantılar.

Bu modellemeyle başka bir şeyi de fark ediyorsunuz. O kişiler, nöronlar, düğümler önemli önemli olmasına da aralarındaki bağlantılar daha da önemli. Böyle ağlarda bağlantı sayısı fert-nöron-düğüm sayısından binlerce defa fazla.

Hayır, bu yazı bir yapay zekâ yazısı değil. Nöroloji yazısı da değil. Toplumlara bu düğümler ve bağlantılar mantığıyla bakmak istiyorum. Toplumu oluşturan ağda, belki diğerlerinde olmayan bir şey var. İnsan toplumu meydana gelir gelmez kendi içinde bir teşkilatlanmaya gidiyor. İşte bu teşkilatlanma mecburiyeti bazen bir aşağıdakiler – yukarıdakiler yapısı doğurabiliyor.

Statü mü görev mi?

Her zaman değil. Bazen “başkan” mesela göç sırasında başkanlık yapıyor, göçü çekip çeviriyor, mevsimlik yer değiştirme sona erince de başkan diye bir unvan kalmıyor. Makamlar görevlendirmelerden ibaret, ilelebet süren statüler değil. Bazen hiç yönetim piramidi yok. Yani başkanlar, başkanların adamları falan yok. Bazen yönetim teşkilatı var ama bu toplumun kendi eliyle yaptığı bir görevlendirme toplum arzu ettiği zaman yöneticileri değiştiriyor. Demokrasiler böyle.

Toplumdaki ilişki ağları bazen yatay. İnsanlar kendi eşitleriyle yoğun ilişki içinde. Her türlü alışveriş, iş sahibi olma, evlilik, her şey yatay bağlantılarla yürüyor. Robert Putnam’ın Kuzey ve Güney İtalya’yı karşılaştıran ünlü Demokrasiyi Çalıştırmak kitabında tarif ettiği Kuzey İtalya böyle. Kuzeyi yöneten meclisler halkın geniş katılımıyla oluşuyor. Meclis üyelerinin hemen hepsi toplantılarda söz alıyor, tekliflerde bulunuyor, tekliflerin lehinde veya aleyhinde konuşuyor. Yoğun katılımları zabıtlarda belgelenmiş. İşte bu tarz bağlantılarla yönetilen yapılara yatay diyorum. İnsanlar kendi aralarında teşkilatlanırken bazı işleri yürütmek için başkanlıklar, başkan yardımcılıkları ve başka görevler tanımlıyor. Fakat adı üstünde, bunlar görev; kalıcı statüler değil. Görevin yapılabilmesi için gerekli yetkiler ve onlarla birlikte gelen sorumluluklar. Tayin, terfi, azil… Hepsi eşitler arasında yapılan işlemler.

Lordlar, baronlar

Güney İtalya, Kuzey’den farklı. Orada, ta baştan, Norman egemenler var. Normanlar yerel işlerin yürütülmesi için baronlar atıyor, yetkilendiriyor ve arka çıkıyor. Kurulan teşkilatlar dikey. Halk ve memurlar baronların ağzına bakıyor, onların gözüne girmeye çalışıyor. Baronlar da efendileri Norman’ların…

Bu hâl ve bu hâlin sonuçları, bu hâlin yarattığı toplum psikolojisi bugüne kadar devam etmiş. Kuzey kalkınmış, çağdaş, refahlı İtalya. Güney, fakir, hâlâ mafyaların cirit attığı İtalya. Nedense dikey ilişkiler mafya oluşumuna yol açıyor.

İlişkiler yatay mı dikey mi? Her topluluk için bunu sorun. Mesela bizim partilerimize bakın. Hani şu Kuzey İtalya meclisleri gibi mi? Mesela grup toplantıları gerçekten grup toplantısı mı? Her milletvekili toplantıya katkı yapıyor, öneride bulunuyor, mevcut konular üstünde lehte veya aleyhte konuşuyor mu? Yoksa sadece görevi değil de statüsü başkan olan biri nutuk atıyor ve herkes de onu mu alkışlıyor? Sizce bizim partilerimizde ilişkiler düşey mi yatay mı?

Partilerimiz…

Yalnız grup toplantılarına değil partilerin teşkilatlanmasına bakın. İnsanlar siyasi görüşleri için bir araya gelmiş ve yerel teşkilatlar kurmuş. Sonra bunlar birleşmiş ve bir parti oluşturmuş, sonra da işlerin yürümesi için bir başkan ve yönetim teşkilatları mı kurmuş? Birincisi eşitlerin bir araya gelerek kurduğu bir siyasi yapıdır. Partililer, liderin görevini yapmadığını düşünürse onun yerine başkasını getirir. Bu ağda ilişkiler yataydır.

Yoksa iş tepeden başlayıp aşağı mı gitmiş? Yani birisi çıkıp başkanlığını ilan etmiş, sonra ona tabi bir iç halka, sonra merkezin tayin ettiği yerel başkanlar ve onların iç halkaları mı oluşmuş. Bu ağ, düşeydir. Bir partili, liderin görevini yapmadığını söylerse kendini kapı önünde bulur. Lideri tenkit etmesi ihtimali olan bir yerel teşkilat derhâl feshedilir ve yerine yenisi görevlendirilir. Bu ağda ilişkiler düşeydir.

Toplum ağları tabii veya yapay zekâ ağlarına benzemez. Onlarda yatay veya düşey diye iki türlü iletişim tarzı vardır. Düşey ilişkilerin ağır bastığı toplum ağlarında yatay toplum ağlarına göre daha az zekâ vardır.

Çocuk ve Displin

“Sevgi her zaman karşılık görür, kin de.” Dostoyevski

“Suç, bir insana ömrünün ilk yıllarında öğretilirse, o insanın kişiliğine yerleşir kalır.” Ovidius

Çocuk yetiştirmede dikkat edilecek noktaların başında ailenin ve okulun; sevgi, disiplin, ödül ve ceza anlayışları gelir.

İnsan sevgi ile büyür olgunlaşır, sevme yeteneğini sevilerek kazanır. Sevginin temel taşı kabul duygusudur. Çocuğun tek dayanağı anne-babasının sevgisidir. Sevgi ihtiyacı ömür boyu sürer ve sürekli doyurulması gerekir.

Çocuğun yetiştirilmesinde iki temel nokta vardır. Bunlar çocuğun sağlıklı, kişilikli, şahsiyetli, onurlu ve başarılı olmasını sağlar.

Eğer bunlarda hatalar veya ihmaller yapılırsa çocuğun gelişiminde, ruh sağlığında, karakterinde, kişiliğinde ve davranışlarında telafisi zor ciddi sorunlar ortaya çıkar.

 Bu iki temel nokta; SEVGİ ve DİSİPLİNDİR. Bu gün toplumumuzda bu iki hususta çok bariz hatalar yapılmakta ve çocuklarda ciddi tahribatlar meydana getirilmektedir.

Disiplin, insanın yapmak istedikleri ile diğer insanlardan bekledikleri ve toplumun istediği kısıtlama ve sınırlamalar, ya da fiziksel çevrenin tesadüfleri arasında bir denge kurma gerçeğinden doğmaktadır.

     Disiplin, ilişki içindeki tüm kişileri eşit olarak bağlayan, herkes için açık ve net olan kurallar olarak tanımlanmaktadır.

-Disiplin, kişilerin içinde yaşadıkları topluluğun genel düşünce ve davranışlarına uymalarını sağlamak amacıyla alınan önlemlerin tümüdür.

Geniş ve daha doğru anlamıyla disiplin; “Öğretici, düzenli davranış ve yetkinlik kazandırıcı yetiştirme” demektir. Bu sözün aslı da Latince öğrenmek (discere) kökünden çıkmıştır.

Disiplinde amaç, çocuğa, davranışlarını düzenlemesini sağlayacak kendi kendini yönetme yeteneği kazandırmak olmalıdır.

Öğretmen veya anne baba yanındayken sesi kesilen, denetim kalkınca çığırından çıkan çocuk, bu özdenetim yeteneğini kazanmamış demektir.

Ancak çocuk, yanlışla doğruyu, öğrense bile, davranışlarını buna göre ayarlaması zaman alır.   Çocuk zamanla kendi isteklerini dizginlemeyi öğrenir. Yer, zaman ve koşullara göre neyin doğru, neyin eğri olduğunu kendi saptayabilir. Arada bir yanılması olağandır.

Çocuk eğitiminde ceza korkusu hiç bir zaman ön sırada yer almamalıdır. Düzenli ve sorumlu davranış, öğretmen, anne baba ve çocuk arasındaki anlayış ve güven temeline dayanmalıdır. “Temelinde sevgi olan hiç bir eğitim başarısızlığa uğramaz !”

Geleneksel eğitim anlayışında, “disiplinden anlaşılan; ceza”, “ilgiden anlaşılan şımartmayken”;

Çağdaş eğitim anlayışında, “disiplin; sorumluluk kazandırma”,

İlgi ise, takdir etme, destek verme, rehber olma” anlamındadır.

Çocuğa öğrenmesi, beceri kazanması ve yeteneklerini geliştirmesi için kılavuzluk edilir, iyi davranış örnekleriyle toplumsal kuralları benimsemesi sağlanır.

Olumlu gelişmeler desteklenip olumsuzlar düzeltilmeye çalışır. Kendine güveni arttırılır; bağımsız davranışları desteklenir. Bunlar yapılırken çocuğa sevgi anlayış ve hoşgörü ile yaklaşılır.

Çocuk denetim altında değilken de öğrendiklerini uygulayabilmelidir. Tek başına kaldığı zaman da kurallara uyuyor, davranışını kendi düzenleyebiliyorsa, yetiştirme başarılı olmuş sayılır.

Bu çerçevede, disiplini insanın elini kolunu bağlayan yasaklamalar değil, özgürlüğün en uygun biçimde kullanılmasını sağlayan kurallar bütünü olarak görmek kolaylaşır.

Özgürlükle bir arada gitmeyen sevgi, nasıl boğucu bir koruyuculuğa dönüşürse; özgürlük hakkı tanımayan disiplin de gerçekten sıkıdüzen olup çıkar.

Çocuk, belli davranışlarına hâkim olmayı ceza ile değil, sevgi, ilgi ve hoşgörü ile disiplinli bir şekilde öğrenir.

Ceza bir davranışı öğretmeye ya da olumsuz bir davranışı terke değil, sadece bir süreliğine bastırmaya yarar. Bu ise çağdaş eğitimi karşılamaz. Cezaya dayalı bir eğitimin disiplin olarak anlaşılması ve adlandırılması yanlıştır.

Çocuklar ilgi ve ihtiyaçları gözetilerek, yerinde ve zamanında yapılan doğru yönlendirmelerle yaşama hazırlanmalıdır. “Çağdaş disiplin” diye adlandırılan bu yeni disiplin anlayışının asıl amacı, küçük yaşlardan başlayarak çocuklarda “öz denetim” mekanizmasını geliştirmektir.

Bu şekilde çocuk, demokratik yaşama bilincini, sorumluluğu, faydacılığı, hoşgörüyü, bireysel özellik olarak kazanacak ve hayat boyu bu özelliklere uygun davranımlar geliştirecektir. Böylelikle çocuk; sorumluluklarının bilincinde, kendi kararlarını kendi alabilen toplumsal bir “birey” olacaktır.

Bir çocuk için hayatını disiplinsiz bir şekilde devam ettirmek çok zordur. Devam ettirse bile muhtemelen bir hayatı ir harabe haline gelir. Çocuk büyüdükçe kendine anlamsız görünen birçok düzenleme ve kuralları kabul etmeyi öğrenmelidir.

Olumsuz isteklerini frenlemeyi öğrenmeyen çocuklar, birtakım büyük sıkıntılara düşerler. İyi bir disiplin çocuğun olgunluk düzeyine göre ayarlanır. Çocuğu kendi tedbirsizliklerinden korur.

Anne babalar, eğitimciler, disiplini sağlamak uğruna, çocuğu kendilerinden soğutacak, hatta düşman edecek şekilde sert davranmamalı.

Hiçbir değeri ve kuralı tanımayacak kadar, söz dinlememeye varacak özgürlüğü de çocuğa tanımamalıdır.

Sevgiyle kalın…

3 Mayıs Türkçülük Günü

                  3 Mayıs Türkçülük Günü önemi nedir? Neden kutlanıyor? Ne zaman ortaya çıktı? İşte merak edilen detaylar:

Her sene 3 Mayıs tarihinde coşkuyla kutlanan Türkçülük günü tarihte ilk defa 1945 tarihinde kutlanmıştır. 2000 yıllık devlet tecrübesine sahip Türk toplumu kültürünü yaşatmak büyük önem taşıyor. Vatandaşlar bu öze günün anlamını öğrenmek için araştırma yapmaya başladı. İşte 3 Mayıs Türkçülük Günü önemi nedir? Neden kutlanıyor? Ne zaman ortaya çıktı?

3 Mayıs Türkçülük Günü Nedir?

Türk milleti engin kültür birikimi ve geçmişi sayesinde kutlanması doğal olan bu bayram Türkler için önemli bir bayram niteliğine sahiptir. Çünkü Türkler sadece resmi devlet olarak 2000 yıldır tarih sahnesi de yer almaktadır. Cumhuriyetin kuruluş dönemini takip eden yıllarda Türkçülük ideolojisinin anti Türkçülerin ve onların dış destekçilerinin büyük çaplı çatışmalarına neden olmuştur. Yaşanan çatışmaların ardından bir dizi siyasi olaylar, yargılamalar meydana gelmiştir.

 3 Mayıs Türkçülük Gününün Tarihi

Irkçılık-Turancılık Davası, 7 Eylül 1944’te başlayan ve 29 Mart 1945’e kadar süren, Türk siyasetinde önde gelen 23 ismin Irkçılık-Turancılık suçlamasıyla yargılandığı sürecin adıdır. Türkçülük-Turancılık davasının gerekçelerinden biri olarak gösterilen Hüseyin Nihal Atsız -Sabahattin Ali davasının 3 Mayıs 1944 tarihli duruşmasından sonra yaşanan “Ankara Nümayışı”nı anmak amacıyla, ilk defa 3 Mayıs 1945 tarihinde Tophane Askerî hapishanesinde Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sançar ve Reha Oğuz Türkkan başta olmak üzere 10 mahkûm tarafından kutlanmıştır. Daha sonraki senelerde de devam eden toplantılar Türkçülük Günü (Bayramı) adını almıştır.

Yargılama sonucunda Zeki Velidi Togan, Hüseyin Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Reha Oğuz Türkkan, Cihat Savaş Fer, Nurullah Barıman, Fethi Tevetoğlu, Nejdet Sançar, Cebbar Şenel ve Cemal Oğuz Öcal çeşitli cezalara çarptırıldılar.

Dönemin Başbakanı Şükrü Saracoğlu 5 Ağustos 1942’de TBMM’de yaptığı konuşmada şunları söylemiştir:

“Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız.”

Sabahattin Ali tarafından Atsız mahkemeye verilir. 26 Nisan 1944’te Ankara’da başlayan ilk mahkeme, dönemin gençleri tarafından hınca hınç doldurulur. Mahkeme, 3 Mayıs 1944’e ertelenir.

Tarihte 3 Mayıs Olayları adıyla anılan olaylar Nihal Atsız’ın, hakkında açılan dava için Ankara’ya geldiği sırada başlamıştır.

3 Mayıs’ta bir araya gelen ve gösteriler yapan gençler birer birer tespit edilip toplanır ve tutuklanır. Milliyetçi gençler, Alparslan Türkeş’in ifade ediş şekliyle, kıyasıya dövülür. Nihal Atsız da aynı gün duruşmadan çıktıktan sonra polis tarafından gözaltına alınır. Üsteğmen olarak nümayişe katılıp gözaltına alınan Alpaslan Türkeş konuyla ilgili olarak:”3 Mayıs günü heyecanla sokağa fırlayan gençler kıyasıya dövüldüler ” demiştir.

3 Mayıs’ın ilk yıldönümü 1945 senesinde o sıralarda Tophane’deki Askerî Cezaevinde tutuklu bulunan bir grup Türkçü tarafından örtüsüz bir masa etrafında yapılan bir toplantı ile anılmış, daha sonraki yıllarda ise çeşitli törenlerle kutlanmış ve Türk milliyetçilerinin bir geleneği Türkçülük Günü oluşmuştur.

Alıntı: www.siysetcafe.com

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nüz Kutlu Olsun

1 Mayıs sadece bir anma günü değil, yaşam standartlarının yükseltilmesi, emeğin korunması ve geleceğin daha adil bir şekilde inşa edilmesi için yapılan bir çağrı olmalıdır.

Toplumun refahının yükseltilmesi adaletin, liyakatin ve fırsat eşitliğinin hâkim olduğu bir düzen ile mümkün olacaktır.

Emekçilerin insana yakışır ücretler alabildiği, güvenli ve sağlıklı koşullarda çalışabildiği bir düzeni savunurken; ömrünü bu ülkeye vermiş emeklilerin açlık sınırına mahkûm edilmesinin sadece bir ekonomi politikası değil, bir vicdan ve adalet meselesi olduğunu belirtiyoruz.

Bu çağrı ile tüm emekçilerimize sağlık, huzur ve başarı diliyor, emeğin karşılığını bulduğu bir gelecek temennisiyle 1 Mayıs’ı kutluyoruz.

Saygılarımızla.

KAO Yönetim Kurulu Adına:

Prof.Dr. Tahir Serkan Irmak

İstifa Kolay Değil

İstifa etmek veya etmemek. İşte bütün mesele bu.

Bilirsiniz Shakespeare’nin kahramanı Hamlet, bunun bildiğimiz şeklini, “Olmak veya olmamak.”ı söylerken elindeki kafatasına bakarak konuşur. Kafatası, müteveffa babası Danimarka Kralı’nın dalkavuğu Yorick’indir. Acaba başka ülkelerde yüce makamlardaki insanlar da, ölümü değil de istifa edip etmemeyi tartıp biçerken ne düşünür? “İstifa etmek veya etmemek…” derken hangi kafatasına, hangi resme, kime bakar?

Zor soru. Ama istifa eylemi tartılırken verilen kararı elinizdeki kafatası belirler. Siz, kendinizi kime karşı sorumlu hissediyorsunuz? Bir de istifa edeceğiniz makamın misyonu, maksadı?

Demokraside makam hizmet içindir

Demokratik ülkelerde siyasî makamlar millete hizmet içindir. Makamlar demokratik hukuk devletinin kurumlarının denetimi altındadır. Asıl denetçi de halkın kendisidir. Makamdaki kişi kendini halka karşı, hizmet vereceği kişilere karşı sorumlu hisseder. Elinde tuttuğu kafatası, kendi vicdanıdır. Takdir edersiniz ki bu şartlarda, başarısız olduğunu düşünen, hizmetinde kusur bulunduğunu düşünen makam sahibi büyük ihtimalle istifa etmeyi seçer.

Bu hâl, millet devleti- ulus devlet yapısındaki devletlerde geçerlidir. Onlarda toplum millet düzeyine erişmiştir. Ülkede millet kayıtsız şartsız egemendir. Halkın henüz millet düzeyinde olmadığı, kabilelere, cemaatlere mensubiyetin esas olduğu ülkelerde tayin de istifa da daha farklı yürür. Mesela Fukuyama’nın Siyasî Düzen ve Siyasî Çözülme eserinde (2014, Türkçesi: Profil Kitap, 2018) anlattığı Kenya’da… Aşağıdaki paragrafı üç yıl önceki Kenya ve Biz başlıklı yazımdan alıyorum:

Makam yemek içindir

“Kenya bağımsızlığını aldıktan sonra Kikuyu kabilesi hâkim güçtü. Bu kabile İngilizlere karşı meşhur Mau Mau isyanına öncülük etti. Ülkenin kurucu başkanı Jomo Kenyatta da bu kabiledendi. Kenyatta’nın partisi sözde Leninistlik iddiasındadır ama aslında, daha doğuştan bir himaye dağıtım teşkilatıdır. Fukuyama anlatıyor: Devlet Kenya’da hizmet edilecek bir kurum değil, ele geçirilecek bir ödüldü. 1978 yılında Kenyatta’nın yerine seçimle Daniel Arap Moi geçince, âniden Kikuyular yerine Kalenjin kabilesi ve Moi’yi destekleyenler himaye görmeye başladı. İktidarı kaybeden parti, kâğıt üstünde, zenginden alıp yoksula vermeyi hedeflerken yeni iktidar, açıkça halktan alıp yandaşlarına verme yolunu seçti. Bu psikoloji, Michela Wrong’un ‘It’s Our Turn to Eat ~ Yeme Sırası Bizde’ kitabında anlatılıyor. (Harper, 2010) Başlık bile konuyu pek güzel açıklıyor.”

Devlet milletin kendine hizmet için kurduğu öz teşkilatı değilse… Devlet, rakip kabilelerin ele geçirmek için birbiriyle mücadele ettiği bir ödülse. Makamlar hizmet etmek için değil, “yeme sırası bizde” diye işgal ediliyorsa; durum, yazının başında, “demokratik ülkelerde” diye anlattığımızdan tamamen farklıdır.

Makam sahipleri açısından demokrasilerle kabile koalisyonları arasındaki ikinci fark makama tayini kimin yaptığıdır. Kabile toplumunda kişiyi o makama getiren millet iradesi değil, kabile reisidir. Dolayısıyla elde tutulan kafatası, sembolik olarak kabile reisininkidir. Veya reisin dalkavuklarından birinin… Yine sembolik olarak.

Millet devleti – Kabile devleti

Şimdi durup dururken Kenya’nın günahını almayalım. Yeme Sırası Bizde kitabını anlattığım yazı, ta 2023’e ait, Fukuyama’nın kitabı 2014’te… Michaela Wrong’un Yeme Sırası Bizde eseri daha da eski, 2010 tarihli. Belki Kenya değişmiştir. Burada önemli olan Kenya falan değil, anlatılan alt yapı. Millete değil de kabileye ve kabile reisine yönelmiş mensubiyet ve sadakat duygusu. Bu şartlarda makam sahibi oraya reisin takdiriyle ve bir ödül olarak, bir lütuf neticesinde getirilmiştir. Dolayısıyla başarı, başarısızlık ölçüsü de kabileye ve reise hizmet için makamının imkânlarını ne derece seferber ettiğidir. Aslarını seçerken emredildiği gibi reisin yakini olanları tercih etmiş midir? Kendisi yerken gerekli yerlerin paylarını da vermiş midir? “İstifa etmek veya etmemek” falan gibi düşüncelerle kendini yormasına da gerek yoktur. Pat diye görevden alınıverir. Tıpkı pat diye göreve getirildiği gibi.

İlla kabile mi lazım? Ülkenin sosyal yapısına göre hangi topluluğun “kabile” olduğu değişir. Bazı makamlara parti vasıtasıyla, bazılarına STK’ların talebiyle de gelinir. Öyle toplumlarda partiler veya STK’lar aslında kabiledir. Parti? Mesela Çin ve Kuzey Kore’de Komünist Partisi. STK? Mesela tarikatların da STK olduğunu öğrenmiştiniz. Bazı cemaatler de STK sayılabilir. Eğer makama böyle bir STK’nın himayesi ile gelinmişse, makam sahibi istifayı aklından geçirdiğinde, “Ne istifası be? Bizim bunca adamımızı tehlikeye mi atıyorsun. Otur oturduğun yerde!” uyarısıyla karşılaşır.

Olmak veya olmamak demişler…

Türkiye’nin Enerjide Bağımlılığı

Önceki yazımda, küresel güçlerin enerji ganimeti peşinde yarattıkları çatışmaları ve Hürmüz Boğazı’ndaki kilidin dünyayı nasıl sarstığını ele almıştık. Bugün bu büyük resmin Türkiye ayağına bakacağız.

İlk bilmemiz gereken gerçek şu: Türkiye, toplam enerji ihtiyacının %67’sini dışarıdan satın alıyor. Doğal gazda ithalat oranı %95’in üzerinde, petrolde ise %85-90 gibi korkutucu seviyelerde.

Türkiye, askerî açıdan NATO’nun en güçlü üyelerinden biri. Ekonomik olarak BATI sistemine entegreyiz. Ancak enerji açısından RUSYA’ya bağımlı bir ülkeyiz.

2025 verilerine göre, Rusya’nın doğal gaz ithalatımızdaki payı yaklaşık %30-37, petrol ve petrol ürünleri ithalatımızdaki payı ise %43-60 aralığında seyretmektedir.

Bu yaman bir çelişki olduğu kadar risk yaratan bir durum.

Bu bağımlılığın kısa vadede “güvenilir tedarik” ve bazen “uygun fiyat” gibi sonuçları görünse de uzun vadede Türkiye’nin jeopolitik manevra alanını daraltıyor.

Bir NATO ülkesinin, savunma sanayii ve ordusu dahil tüm çarklarını döndürecek yakıt için stratejik rakibi olan Rusya’ya bu ölçüde mahkûm olması, milli güvenlik açısından en büyük kırılganlık noktamızdır.

Özellikle hiç bilgi ve teknoloji transferi yapma imkânı olmadan, Rusya’ya nükleer enerjide yüzde 100 bağımlı olmamızın yarattığı riskler dikkat çekicidir.

İlk ünitesi 2026’da devreye alınacak Akkuyu Nükleer Santralı, inşaatından işletmesine, yakıt tedarikinden atık yönetimine kadar Rusya’ya bağımlı bir modeldir.

****************************************

Çin Ne Gibi Tedbirler Alıyor?

Dünyanın en büyük enerji ithalatçısı Çin, Hürmüz krizi patlak verdiğinde köşesine çekilip beklemedi. Petrol yerine yerli kömüründen plastik üreten teknolojilere ağırlık verdi. Rusya ve Orta Asya ile kara boru hatlarını devreye soktu

Petrolde dolar yerine kendi parası Yuan’ı dayattı.

Ama Çin’in asıl başarısı, petrole olan bağımlılığını kırmak için güneş ve rüzgâr enerjisini “süper iletim ağları” ile sanayi merkezlerine taşımasıdır.

“Süper İletim Ağları”, yenilenebilir enerji kaynaklarının (güneş ve rüzgâr) en büyük dezavantajı olan “üretim ve tüketim noktaları arasındaki mesafe” sorununu çözmek için geliştirildi. Bu ağlar, “depolama” sistemleriyle entegre çalışır. Üretimin fazla olduğu saatlerde enerji depolanır, ihtiyaç anında iletim hattı üzerinden sanayi bölgelerine basılır. Bu da petrole olan bağımlılığı azaltır.

İleri teknolojili bu altyapılar sayesinde, sanayi merkezlerinden uzak bölgelerde (bozkırlar, çöller veya denizler) en yüksek verimle üretilen enerji, binlerce kilometre öteye, yolda kaybetmeden taşınabiliyor.

Çin, bu alana yüz milyarlarca dolarlık devasa yatırımlar yaptı.

Türkiye’nin de benzer teknolojik yatırımları (süper iletim hatları + batarya depolama) gecikmeden başlatması gerekiyor.

****************************************

Tüm Elektrik İhtiyacımızı Güneşten ve Rüzgardan Karşılayabiliriz

Hürmüz’deki kilit, aslında bizim üretim ve teknoloji zincirlerimizi kırmamız için bir uyarıdır. Türkiye’nin en yetkin enerji uzmanlarından Necdet Pamir’in şu tespiti umut vericidir:

Türkiye’nin enerji karışımı fosil yakıt ağırlıklı ve yüksek oranda dışa bağımlı. Ancak bardağının dolu tarafında, büyük oranda âtıl bekletilen YENİLENEBİLİR ENERJİ kaynakları ve çok iyi yetişmiş, nitelikli insan gücü vardır.”

Mesela, “2025’te (yerli ve ithal tüm kaynaklardan) yaklaşık 360 milyar kilovat-saat elektrik tüketen Türkiye’nin, sadece güneşten elektrik elde etme potansiyeli, (çatı uygulamaları dahil) 360 ile 400 milyar kilovat-saat olarak hesaplanmaktadır.” Ancak bu potansiyelin önemli bir kısmı henüz devreye alınmamıştır.

****

2026 Ocak sonu itibarıyla güneş kurulu gücümüz 25.827 MW’a ulaşarak toplam kurulu güç içinde %20,9 pay almıştır.

Karasal rüzgâr potansiyelimiz yaklaşık 48.000 MW hesaplanıyor; kurulu gücümüz ise 16.000 MW’a yakın. (Gerçekleşme oranı yaklaşık %33)

Denizel rüzgâr potansiyelimiz ise 70-75 bin MW olarak açıklanırken, henüz “el değmemiş” konumdadır.

Rüzgâr + Güneşin toplam elektrik üretimindeki payı %22’ye yaklaşmıştır.

****

Âtıl bekleyen rüzgâr ve güneş potansiyeli kullanılarak enerjinin üretilmesi lazım. Ama bu enerjinin akıllı ve süper iletim ağlarıyla ulusal şebekeye entegre edilmesi ve sanayi şehirlerimize (İstanbul, Kocaeli, Bursa gibi) verimli taşınabilmesi de gerekli.

Dünya artık sadece petrol için savaşmıyor. “Temiz Enerji Devrimi” dediğimiz bu yeni dönemde, rüzgâr türbinleri, güneş panelleri ve elektrikli araç bataryaları için lityum, kobalt, bakır ve nadir toprak elementlerine sahip olanlar jeopolitiğin belirleyicileri olacak.

Çin bu konuda on yıllardır çalışıyor ve dünyada açık ara önde. ABD ve AB Çin’e yetişmeye çalışıyorlar. Biz ise bu alanda hayli geç kaldık. Türkiye, kritik minerallerine dair ilk raporunu ancak Ocak 2025’te hazırlayabildi.

****************************************

Enerjide Bağımlılık Zincirini Kırmak İçin

Eğer elektrik üretiminde tamamen güneş ve rüzgâr ağırlıklı bir modele geçersek, enerjide bağımlılık zincirini önemli ölçüde kırabiliriz.

2025 verilerine göre, elektriğimizin yaklaşık %20-23’ü ithal kömürden, %20-22’si doğal gazdan üretiliyor. Bu iki kalem ithalatı yerli ve yenilenebilir kaynaklarla azaltmak, her yıl dışarıya ödediğimiz milyarlarca dolarlık enerji faturasını ciddi biçimde düşürecektir.

Türkiye için kurtuluş, “enerjide yerli ve milli” söylemini sloganlardan çıkarıp stratejik bir devlet politikasına dönüştürmekten geçiyor:

Enerji, kâr hırsına bırakılamayacak kadar stratejik bir sektördür; yönetim kamu eliyle veya öncülüğü ile milli çıkarlar öncelenerek yapılmalıdır.

Dışarıdan alınan paneller, türbinler ve diğer ekipmanlarla güneş ve rüzgâr enerjisi üretmek ülkemizi bağımlılıktan kurtarmaz. Güneş hücresini, rüzgâr türbinini ve devasa batarya sistemlerini kendi fabrikalarımızda üretmek zorundayız.

Enerji ekipmanlarının yerli imalatı, en az savunma sanayiimiz kadar stratejik bir alandır. Eğer bu ekipmanları milli kaynaklarla üretmezsek, yarın petrol ambargosu yerine “yazılım veya yedek parça ambargosu” ile kuşatılabiliriz.

Kritik Mineraller Savaşı: Rüzgâr türbinlerinden elektrikli araç bataryalarına kadar her şey; lityum, kobalt, bakır, nikel ve nadir toprak elementlerine muhtaçtır. Bu mineraller bakımından umut verici rezervlerimiz var. Ama sadece rezerve sahip olmak yetmiyor; çünkü onları işleme, rafine etme ve ileri teknoloji ürününe dönüştürme becerisine sahip olanlar öne çıkacaktır.

Türkiye’nin öncelikli dersi, enerjinin bir emtiadan ziyade bir teknoloji savaşı olduğunu kavramaktır.

Vakit yitirmeden, enerjiyi bir milli güvenlik ve bağımsızlık konusu olarak, kamu eliyle yönetilen bir “stratejik teknoloji hamlesi” olarak yeniden planlamalıyız.