5.5 C
Kocaeli
Perşembe, Nisan 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 8

Vefat ve Başsağlığı

Büyük Türk tarihçisi, mümtaz insan, ömrünü Türk milletinin hafızasını diri tutmaya ve medeniyet mirasımızı dünyaya anlatmaya adamış kıymetli hocamız Prof. Dr. İlber Ortaylı Hak’kın rahmetine kavuşmuştur.

Türk Milleti sadece bir akademisyenini değil; derin bilgisi, sarsılmaz vatan sevgisi ve eğilmeyen kalemiyle Türk entelektüel dünyasının kutup yıldızlarından birini kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşamaktadır.

Onun geride bıraktığı devasa külliyat ve yetiştirdiği binlerce talebe, Türk gençliğinin yolunu aydınlatmaya devam edecektir.

Hocamıza Allah’tan rahmet; kederli ailesine, talebelerine ve aziz Türk milletine başsağlığı dileriz.

Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

Kocaeli Aydınlar Ocağı

Trump Kayyum Atıyor

Irkçı ne demektir? Bunu bilmek her zaman lazım şimdi ise elzem. Çünkü 2026 yılında bütün diplomatik kibarlıklar bir yana atıldı ve dünya siyaseti, çırılçıplak ırkçılıkla yürüyor.

Irkçılık, Yeni Çağ’dan başlayarak Batı Avrupa’nın keşifler ve endüstri devrimi ile yükseldi. Emperyalizm ile kolonyalizm ile… Emperyalistler silahlarına, bağışıklık kazandıkları mikroplara ve çeliğe dayanarak dünyanın geri kalanının hemen tamamını ele geçirdi. Bu üç sebebi, Jared Diamond’un şaheseri Tüfek, Mikrop ve Çelik’ten aldım. (Türkçesi TÜBİTAK’ça bu başlıkla, 2002’de yayımlandı. Aslı Guns, Germs and Steel, 1997.) Bu üçü sebeptir sebep olmasına da Diamond, kitabında daha nice sebep sayar. Kesin olan, Batı’nın egemenliği ve yenilen toplulukların Batı’ya direnememesidir.

Onlar insan değil ki

Bu dengesizlik keşiflerle başlayıp 20. asra kadar sürdü. 21. asırda da devam ediyor. “Yok, öyle değil, 21. asırda milletler arası hukuk var, düzen var, Birleşmiş Milletler…” falan diyenlerin artık pek sesi çıkmıyor. Netenyahu ve Trump dilediği yere dilediğince saldırır, devlet adamlarını eşleriyle birlikte kaçırır veya katleder ve “medenî dünya” çoğunlukla sesini çıkarmaz, hatta alkışlarken, milletlerarası nizam, hukuk gibi laflar artık laftır.

Dönelim dengesiz hâkimiyete. Bu hâl, iki soruya yol açtı. Ezilen milletler sordu: Niçin ezildik? Niçin geri kaldık? Bu sorulara cevap niteliğinde çok eser yazıldı. Biri de benim Niçin Geri Kaldık? kitabımdır. Fakat ikinci bir soruyu da galipler sordu: Biz, dünyadaki diğer insanları nasıl böyle kolayca ezip, hâkim olabildik? İşte en yakıcısı bu ikinci soruya verdikleri cevaptı: Biz üstünüz, çünkü bizim ırkımız üstün. Irkların bir üstünlük sırası vardı. En altta siyah ırk, ortada sarı (veya Mongoloid ırk) ve en üstte de – başka kim olacak – beyaz ırk bulunuyordu. Beyazların dışındakilerin insan olup olmadıkları da tartışmalıydı zaten. Hrıstiyanlıkta “Tanrı insanı kendi suretinde yaratmıştır.” inancı vardır. Eh, Tanrı siyah olamayacağına göre – kırmızı veya sarı da olamazdı ya – beyazların dışındakiler de insan olamazdı. Dolayısıyla ruhları yoktu.

Medeniyet denilen

Bulabilirseniz Régis Wargnier’in Man to Man (İnsan İnsana) filmini, İngiltere’deki insanat bahçesini, Kraliyet Akademisi’nin siyahların beyazlar gibi insan olduğu iddiasına toplu kahkahalarını izleyin.

Amerika’da bir kıtanın insanları, hemen tamamen yok edildi. Öldürülemeyip hayatta kalan yerliler, ABD kanunlarına göre mülk sahibi olamazdı. Bu kural ancak 1934’ten itibaren zayıflatıldı. Dünya Tarih Ansiklopedisi (World History Encyclopedia) şöyle diyor: “ABD tarihinin çoğunda Yerli Amerikanlar ABD kanunun ‘mülkiyet’ tanımına göre kanunen arazi sahibi olmaktan men edilmişlerdi. Bu, 1823 tarihli ‘Johnson, McIntosh’a karşı’ davasında alınan karara dayanırdı. Karar, Yerli milletlerin gerçek mülkiyet değil ancak ‘yerleşme hakkı’nın bulunduğunu söylüyordu. Bu doktrin 20. asrın ortalarına kadar ABD kanununu şekillendirdi ve bugün hâlâ arazi statüsünü etkiler.” (Atıf)

Fransa’nın, Cezayir’deki Setif katliamı (1945’te, Fransa’ya göre bir günde 25 bin, Cezayir Hükümeti’ne göre 45 bin sivilin makineli tüfek ateşiyle öldürüldüğü olay) ile Paris’te bir sabah 300 Cezayir asıllı Fransız’ın ölü bulunması, o zihniyetin başka örnekleri. Fransa bu olayları geri ülkelere medeniyet getirme başlığı altında anlatır.

İngiltere de Hindistan’a ve Çin’e medeniyet götürdü. Çinliler, İngiliz tekstiline ilgi göstermeyince onları afyona müptela edip Hindistan’da yetiştirdikleri afyonu, Çin’de satmaya başladılar. Çin yönetimi halkın uyuşturucuyla zehirlenmesini kabul etmeyince Afyon Savaşları başladı. Bir taraftan Çin’e zorla afyon satılıyor, diğer taraftan, kıtlık çıkmasına aldırmadan Hint’te, Bengal’de halka zorla sadece afyon ektiriliyordu.

İran Trump’la Melanie’yi kaçırsa

Bütün bunlar bugün nereden aklıma geldi. Şuradan: Dikkatle dinlerseniz batı retoriğinde, hâlâ kendilerinin üstün ırk olduğu inancını duyarsınız. Kendileri dışındakilerin ne kadar insan olduğuna, vatan sahibi olup olmayacaklarına dair tereddütleri vardır. Egemenlik hakları da belki bugün açıkça değil ama kapalı mekânlarda kahkahalarla karşılanabilir.

Dünyadaki “aşağılık ırklar”ın egemenliğindeki bölgeleri, nasıl yeniden tasarlamaya çalıştıklarını görmüyor musunuz? Bu tasarlamayı son derece doğal buluyorlar. Onlar tasarlamayacak da yerliler mi tasarlayacak? Genişletilmiş Orta Doğu… Adım adım. İşte Irak. İşte Suriye. Sıra İran’da. Sonra sıra kimde?

İsrail nasıl başlamıştı: Vatansız bir halka, halksız bir vatan. Ya Araplar? Onlar insan mı?

Trump, Venezüella ile başladı. Açık açık ülkelerin başına kayyum atayacağını söylüyor. Atıyor da.

Olan bitenin garipliği anlaşılsın diye şöyle bir fantezi anlatayım. İran, başarılı bir operasyon ile Donald ve Melanie Trump’ı kaçırıp hapsetse. Nasıl olur? Sonra Ayetullah, gözünün tuttuğu dost ve sağlam bir Amerikan’ı başkan yapsa. Bu operasyonu hemen yapamazsa California, Texas ve Florida gibi eyaletlerdeki Hispanikleri organize edip isyan çıkartsa. Amerika onlarla meşgulken kaçırsa Trumpları. Olur mu?

Uyuyan Güzel

Bilim dünyasında bir çalışmanın değeri çoğu zaman aldığı atıflarla ölçülür. Bir makale ne kadar çok referans gösterilirse, o kadar etkili ve önemli kabul edilir. Atıflar yalnızca bir sayısal gösterge değildir; aynı zamanda bir fikrin bilimsel literatürde ne kadar yankı bulduğunu, başka araştırmaları ne ölçüde etkilediğini ve yeni çalışmaların önünü ne kadar açtığını gösterir. Ancak bilimsel yayınların kaderi her zaman aynı değildir. Bazı makaleler yayımlandıkları anda büyük ilgi görür, kısa sürede çok sayıda atıf alır ve alanın merkezine yerleşir. Buna karşılık bazı çalışmalar vardır ki, yayımlandıkları dönemde neredeyse hiç dikkat çekmez. Sessizce literatürün raflarında beklerler.

Ama bazen yıllar sonra beklenmedik bir şey olur. Yeni veri türleri ortaya çıkar, yeni teknolojiler gelişir ya da bilimsel bakış açısı değişir. İşte o zaman daha önce gözden kaçmış bir çalışma yeniden keşfedilir. Araştırmacılar o eski makaleye dönüp baktıklarında, aslında bugünün sorularının cevaplarının çoktan yazılmış olduğunu fark ederler. Bilim tarihçileri bu tür makaleler için oldukça şiirsel bir isim kullanır: “Uyuyan Güzel.” Yani uzun süre fark edilmeyen, fakat yıllar sonra yeniden keşfedilerek bilimsel literatürde önemli bir yer edinen çalışmalar.

Ancak bilimsel alanların hepsinde bu durum aynı şekilde görülmez. Bazı disiplinlerde bilgi çok hızlı eskir. Özellikle teknolojiye ve hızlı veri üretimine dayalı alanlarda, bilimsel çalışmaların “yarı ömrü” oldukça kısadır. Örneğin bilgisayar bilimleri, yapay zeka, biyoteknoloji ya da klinik tıp gibi alanlarda yayımlanan bir makale birkaç yıl içinde güncelliğini yitirebilir. Bunun nedeni, bu alanlarda yeni yöntemlerin ve teknolojilerin çok hızlı gelişmesi, dolayısıyla eski yaklaşımların kısa sürede yerini yenilerine bırakmasıdır. Buna karşılık bazı bilim dallarında bilgi çok daha yavaş eskir. Matematik, fizik ve özellikle yerbilimleri bu alanların başında gelir. Bunun temel nedeni, bu disiplinlerin doğrudan doğa yasalarına ve uzun zaman ölçeklerinde işleyen süreçlere dayanmasıdır. Dünya’nın tektonik evrimi, fay sistemlerinin davranışı ya da kabuğun yapısı gibi konular on yıllar hatta yüzyıllar boyunca geçerliliğini koruyan bilimsel çerçeveler içinde incelenir. Bu nedenle yerbilimlerinde yazılmış iyi bir çalışma, aradan uzun yıllar geçse bile referans niteliğini koruyabilir.

Bu duruma deprem fiziği literatüründen güzel bir örnek verilebilir; 1979 yılında Amerikalı jeofizikçi Prof. Dr. James H. Dieterich tarafından yayımlanan “Modeling of rock friction: 1. Experimental results and constitutive equations” başlıklı çalışma, kaya sürtünmesinin davranışını açıklayan deneysel sonuçları ve kuramsal denklemleri ortaya koymuştur. Bugün bu çalışma, fay mekaniğini ve deprem döngüsünü anlamada temel referanslardan biri olarak kabul edilmektedir.

İlginç olan ise bu makalenin bilim dünyasındaki yolculuğudur. Yayımlandığı ilk yıllarda makale sınırlı sayıda atıf almış, uzun süre nispeten dar bir araştırma çevresinin ilgisiyle sınırlı kalmıştır. Ancak yıllar ilerledikçe tablo değişmeye başlamıştır. Deprem fiziği, fay sürtünmesi ve deprem döngüsü üzerine yapılan çalışmalar arttıkça, bu erken çalışmanın değeri daha iyi anlaşılmıştır.

Makalenin atıf grafiğine bakıldığında adeta yavaşça yükselen bir eğri görülür: ilk yıllarda mütevazı bir ilgi, ardından giderek artan bir farkındalık ve sonunda her yıl artarak devam eden bir referans akışı. Bir anlamda bu makale, bilimsel literatürde uzun bir uykudan sonra yeniden keşfedilen bir “uyuyan güzel” gibidir.

Bilim dünyasında bazen fikirlerin değeri hemen anlaşılmaz. Doğru soruların sorulması, doğru verilerin toplanması ve uygun teknolojilerin gelişmesi zaman alabilir. Ama güçlü bir fikir bir kez ortaya konduğunda, yıllar geçse bile bilimsel literatürde yaşamaya devam eder.

Tıpkı “gerçek” hayatta olduğu gibi. “Gerçek” hayatta da bazı değerlerin anlaşılması için zamanın geçmesi, dünyanın değişmesi ve bazen de ona bakacak doğru gözlerin gelmesi gerekmez mi? …

Hazret – İ İnsan

     Âlemi açan, anlamlı kılan Hz. İnsan’dır.

     Bu âlem bize örtülü ve kapalı. İnsan, kendi içindeki insan-ı kâmil bilincini henüz bilmiyor.

     Hakikatin (insan bilincinin) üstü örtülü.

     Fatiha sûresi ile bu örtü kalkıyor, mânâ anlaşılır hâle geliyor.

     Ey insan! Sen büyük kâinatın (âdeta çekirdeği ve tohumusun, kâinat senin açılmış ve çekirdekten  çıkmış hâlindir.) Esas kâinat sensin, hakikat sensin ve kendini sadece bu görünenden ibaret zannediyorsun. Örtük olan istidatların, yeteneklerin, tohumların hayat bulması için anahtara ihtiyaç var. Bu anahtar sensin. Sen, hem bir hazinesin; hem de bir anahtar…“Kendinde ara, kendinde bul.” derler. (Kubilay Aktaş. Celcelutiye s: 94)

     Âlem ve sen, ham hali ile birsin. Yani kendini bilmediğin takdirde, o renklerin birlik güneşinden geldiğini bilmediğin takdirde, sen sadece hayattasın, herhangi bir hayvansın (canlısın). Görünene kıyasla kendini biliyorsun. Yani bilmiyorsun. Hayattasın, ancak yaşamıyorsun. Canlı olman, hayatta bulunuyor olman, insan olduğunu göstermiyor. İnsan, âlemler üstünden âlemi temaşa eden (seyreden)dir. Oradan Allah’ın işlerine şahit olandır. (a.g.e. s: 95)

     Her insan, ruhu itibari ile Adem, nefsi itibari ile hevva – heves – Havva’dır. Ruh, beden ile belirlendiği gibi, cennetteki en lâtif duygular, en incelikli esmalar da huriler (cennet güzellikleri) ile bedenlenir. Huri kavramı, güzelliklerin somutlaşması anlamını da içine alan önemli bir semboldür. (a.g.e. s: 134)

     Sen, Allah’ın gözbebeğisin. O, sende âlemleri var kılıyor. Ve hiçbir âlem, gaflet ürünü olmamalı. Yoksa orası senin cehennemin olur. Gaflet, cehennemin tohumudur. Bilinçli yaşam ise, cennetin şimdi de yaşanmasıdır. (a.g.e. s: 141)

     Maddî hayatın merkezi mide dairesidir. Manevî hayatın merkezi ise göğüs bölgesi, kalp dairesidir. Bu iki daireyi birlikte okuyacağız. Biri maddî rızık, diğeri manevî rızık; biri biz, biri ilahî ben…İnsan iç içe dairelerden oluşur: Birinci daire kalp ve mide dairesidir. Sonra sırasıyla aile, millet ve tüm zişuur(şuurlu)lar gelir…Kalp ve mide dairesi sağlam olursa, diğer menzillerin de dengede olacağına dikkat (çekilir). Kalp için hadiste diyor ki: “Kalp nasıl olursa, diğer azalar da öyle olur.” Ve mide dairesi de aynı öneme sahiptir. Malûm “İnsan yediğine dönüşür. Her hastalığın temelinde tokluk vardır.” denir hadiste. “İnsan yediklerine baksın.” denir ayet-i kerimede. Mide ve kalp dairesine girene çok dikkat gerekiyor. Evrende hiçbir küre, yıldız, canlı vs. hiçbir zerre yok ki, insanla kollektif bilinçle bağlı, irtibatlı olmasın. Hz. İsa’nın (as) dediği gibi, “Yerde ne bağlarsanız, gökte de onu bağlarsınız. Yerde ne çözerseniz, gökte de onu çözersiniz.” Zaten sema ve arz arasındaki irtibatlar (malûm)…(Nitekim) hayat sıfatının, cüz’î (parça) olanı nasıl küllî (bütün) yaptığını ve bütünün nasıl parça içine sığışabileceği ayetlerden yararlanarak (anlatılıyor). Âlemler iç içedir ve bunda bir müzaheme ve sıkışma olmaz. (a.g.e. s: 234)

     Gerçek insan olmanın, “Her şey olmak.” olduğunu (bilmek gerek). Çünkü insan, suret-i Rahmandır, siret-i Rahimdir. İnsanın Allah bilinci ile bilinçlenmesi -sakın yanlış anlaşılmasın, bu hâşâ insanı Allahlaştırmaz- Allah ile bir ayniyet değil, sadece insan nefsinin Allah tarafından kapsanmasının, realite ile harmonize olmuş yeni bir hayat nizamına girişin deneyimidir. Burada söz konusu durum, şahsın yok olması değil, daha derin bir gerçeklikte realize olmasıdır. Yani insan hayatının hakk üzere olmasıdır. Realitedeki hakkımız olan ve bize bahşedilmiş hayat ise ancak ilahî hayattır. (a.g.e. s: 265)

     Ne görürsen, ne anlarsan, o olursun. “Talebin neyse, ‘o’ sun sen.” der Hz. Kenan Rıfai. Algılar, gerçekliği tecelli ettirir. (a.g.e. s: 380)

     Hz. İnsan ile kendisini bildirmeyi dileyen “İlahî Bilinç”…Ashab-ı Suffa’yı yürüyen Kur’an hâline getirerek, ehadiyet şuuruna yükselten…Allah; İsm-i Azamı olan Hz. İnsan’dan…Murad-ı İlâhî’si; insanda görülmesi ve yaşanması san’atıdır. (a.g.e. s: 35)

     Anlayış – deneyim ve özgünlük, insanı insan yapan temel dinamiktir. Deneyimlenmeyen bilgi size ait değildir. Bilgi de sadece bilgi değildir. Bilgi odur ki, insanı özgür kılmalı. (a.g.e. s: 20)

Çaysama

Zaman çayımın içinde eriyen şeker

Bir kaşık sesi beni tâ derine çeker

Dem tutmuş bir vaktin kanlı gölgesinde

Yaşar gideriz ömrü trapez dengesinde

Ellerimizdeki sıcaklık kendi kanımızdır

Çay karıştırmak bizim feylesof yanımızdır

Ben bana tenhâyım, ben bana ırak

Dostum beni çayın kokusunda bırak

Her yudumda mevsim şaşırır zihin

Genizden aşağı in, tüten buhara bin

Kalem senin dibinde kelâma durur;

Sen insanı söyletirsin lan ıhlamur!

9 Mayıs 2002 – Bahçecik Yenimahalle

Mezhep Din Değildir

Halen devam eden ABD/İsrail–İran savaşı, mezheplerin siyasete etkilerini yeniden tartışmaya açtı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan kısa süre önce şu cümleyi kurdu: “bizim ‘Sünnilik, Şiilik’ gibi bir dinimiz yok. Bizim tek dinimiz var, o da İslam” dedi.

Erdoğan 2015’te de benzer cümlelerle konuşmuştu. O zaman da “mezhepçiliğin Irak, Suriye ve Yemen’de ümmeti paramparça ettiğini ve Müslümanı Müslümana kırdırdığını” belirterek mezheplerin dinin üstüne çıkmasına karşı çıkmıştı.

Bu sözler siyaseten doğru olduğu kadar, güçlü bir akademik ve sosyolojik temele de dayanıyor. Ömrünü bu konuya adamış merhum Prof. Dr. Hasan Onat bunu yıllarca anlatmıştı.

Onat Hoca’nın temel tezi şuydu: “Din ilahidir, mezhep ise beşeridir (insan ürünüdür).” Mezhepler, dinin gökten inmiş değişmez kuralları değil; belirli bir zaman, mekân ve siyasi iklimde insanların dini anlama biçimleridir. İslam dünyasını paramparça eden hastalık, mezheplerin varlığı değil, bir mezhebin kendini “dinin tek ve mutlak doğrusu” yerine koyduğu “mezhepçilik” hastalığıdır.

Peki Müslümanların, mezhepler üzerinden ayrışması yerine, “İslam paydasında buluşmalarının” teorik zeminini ve pratik yöntemlerini geliştirmek mümkün olabilir mi?

Osmanlı’nın yıkılışında Müslüman aşiretler İngilizlerle iş birliği yapıp Osmanlı’dan kopardıkları topraklarda birer küçük devlete dönüşmüşlerdi.

Tarih “İslam kardeşliği” fikrinin gerçekçi olmadığını göstermiştir. 2026 yılı şartlarında hepsi birer “ABD kuklası” olan bu devletçikler İslam paydasında birleşebilir mi?

CB Erdoğan’ın söylemleri O’nun “ümmetin kardeşliği” fikrine inandığını gösteriyor. Bir Müslüman olarak bunu temenni edebilir. Ancak bir devlet başkanı olarak ülke politikalarını bu çerçeveye hapsederse bunun bedeli ağır olur.

*******************************

Din Kardeşliği de Mezhep Kardeşliği de Gerçekçi Değil

Mezhepler birer zenginliktir. Farklı mezhepler, İslam düşüncesinin tarihsel süreçte ürettiği entelektüel ve pratik zenginlikler, düşünce okulları olarak görülmelidir. Ancak mezhebi merkeze alan siyasi yapılar barış üretemez. Çünkü bir mezhep varoluşunu diğerinin “yanlışlığı” üzerine kurgular.

ABD/İsrail- İran Savaşı bize mezheplere dair teorik tartışmanın sahadaki siyasi karşılığını görme imkânı veriyor.

Gördük ki, İran’ın Şia kimliği İranlıları bir arada tutan, onları bir milli kimlikte buluşturan bir etki alanı oluşturmuş.  Böylece farklı etnik kimlikli kitlelerden güçlü bir devlet yapısı kurmalarını sağlamış.

Özellikle Suriye’de Esad rejiminin devrilmesine kadar, İran bölgede güçlü bir bölgesel aktör durumundaydı. Çünkü Irak, Suriye, Yemen, Lübnan’daki Şia inancındaki kitleler üzerinden politikalar geliştirmişti. Yani İran, Şii mezhebi aidiyetini, manevi bir bağdan ziyade, bir dış politika aparatı olarak kullanan bir devlettir.

Buna karşılık İRAN ile yine çoğunluğu Şii olan AZERBAYCAN hem sosyolojik hem idari ve hem de izlediği politikalar bakımından çok farklı bir yapıya sahip.

İran PKK ve Ermenistan’a verdiği destekle ve İsrail düşmanlığıyla öne çıktı. Türkiye ve Azerbaycan’ın aleyhine çalıştı.

Azerbaycan; devlet aklını mezhep taassubu üzerine değil, “milli kimlik” ve “laik ulus-devlet” temelleri üzerine inşa etmiş durumda. Bu rasyonel laik yapı sayesinde Azerbaycan, Sünni ağırlıklı Türkiye ile “İki Devlet, Tek Millet” olabiliyor. Kendi milli çıkarları gerektirdiğinde İsrail ile de rasyonel ilişkiler kurabiliyor.

Mezhep mutlak ve ilahi bir yasa olsaydı, iki Şii toplumunun devlete ve siyasete bakışı bu kadar zıt olamazdı.

Buna karşılık çoğunluğu Sünni olan Türkiye, devleti ve milletiyle, İran rejimine mesafelidir. Ama ADB/İsrail saldırılarının mağduru Şii İran halkıyla, evrensel insani ve ahlaki değerler kapsamında, gönül köprüleri kurmuştur. İran’ın yaklaşık yarı nüfusunu oluşturan Türklerin çoğunluğu Şiidir. Ama bu soydaşlarımızla kardeşlik bağını kuran faktör Türk kimliğidir.

İran- Azerbaycan arasındaki keskin farklar ve hatta düşmanlıklar, mezhep birliğinin kardeş olmayı sağlamadığının en tipik örneğidir. İlişkileri belirleyen temel unsur mezhep değil, devlet çıkarlarıdır.

Savaş sebebiyle “Din kardeşliği” veya “İslam kardeşliği” fikrinin gerçekçi olmadığı, bir ütopya olduğu bir kere daha görüldü. Çoğu Müslüman ülkeler İran yanında değil, ABD/İsrail yanında konumlandı.

“Mezhep kardeşliği” veya “ümmetçilik” kavramları günümüz uluslararası ilişkilerinde çoğu zaman romantik temenniler ve siyasi söylemlerden ibarettir.

*******************************

İslam’ın Yorumları Güncellenmelidir

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 8 Mart 2018’de, “İslam’ın güncellenmesi gerektiğini” söylemişti. “Siz İslam’ı 14 asır, 15 asır öncesi hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız…” “Birisi bakıyorsunuz sünneti, öbürü bakıyorsun icmaı tartışıyor. Ya bırak bu işleri, aslolan mukaddes kitabımız Kuran’dır. Kur’an’a ters değilse mesele bitmiştir” demişti.

Bu sözler üzerine yazdığım köşe yazısında dediğim gibi, “İslam’ın güncellenmesi” ibaresini doğru bulmuyorum. Bunun yerine “İslam’ın yorumlarının güncellenmesi” denilmesi gerekiyordu.

Çünkü, yorumlar insan eseridir, “İslam’ın yorumlarının herhangi bir kutsallığı söz konusu değildir.” 

Rahmetli Prof. Dr. Hasan Onat’ın vurguladığı gibi, dinin anlaşılmasında aklın ve özgür iradenin merkeze alınması gerekir. Akıl devreye girdiğinde, mezhepçilik yerini “evrensel ahlak, adalet ve liyakat” gibi Kur’an’ın temel prensiplerine bırakır.

****

Hemen bir ara not koyalım: Erdoğan’ın mezheplere dair sözleri doğru söylemlerdir. Ancak iş devlet yönetimine ve ekonomiye geldiğinde bu esnekliği ve akılcılığı göremiyoruz.

Erdoğan, yeri geldiğinde dinin güncel yorumlarına kapı aralarken, ekonomide ‘Nas ortada, sana bana ne oluyor?’ diyerek 14 asır öncesinin ‘Riba’ yasağını modern bankacılık faiziyle birebir eşitleyebildi.

Bilimden ve ortak akıldan koparak, tarihi bir fıkhi yorumu modern ekonominin kuralı yapmaya kalkmanın ülkeye maliyeti çok ağır oldu.

****

Asıl kurtuluş; Hasan Onat’ın işaret ettiği gibi aklı, özgür iradeyi ve bilimi yeniden İslam düşüncesinin merkezine koymaktır. Dini siyasetin aracı yapmaktan kurtarıp, devlet yönetimini bilim, ahlak, adalet ve akıl zeminine oturtmaktır.

Bizleri birleştirecek olan ortak payda mezhep yorumları değil; insan hakları, hukukun üstünlüğü, liyakat ve evrensel değerlerle örtüşen aydınlık din yorumudur. Uluslararası siyasette de saygınlığımız ve etkinliğimiz bu değerlere sahip çıktıkça artacaktır.

12 Mart İstiklal Marşının Kabulü ve M.Akif Ersoy´u Anma Günü

12 Mart 1921 tarihinde TBMM´de yapılan oylama sonucunda Mehmet Akif´in şiiri, İstiklal Marşı olarak kabul edilmiştir. Mehmet Akif Ersoy, verilen 500 liralık ödülü “Ben bu şiiri para için yazmadım.” diyerek Türk ordusuna bağışlamıştır. Mehmet Akif, İstiklal Marşı´nı kitabı Safahat´a niçin koydurmadığı sorulduğunda “O benim değil, milletimindir.” cevabını vermiştir.

           İstiklal Marşı´nın bestelenmesi için yarışma düzenlenmiş, bu yarışmaya 24 besteci katılmıştır. 1924 yılında Ankara´da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat ÇAĞATAY´ın bestesini kabul etmiştir. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930´da değiştirilerek Cumhurbaşkanlığı Orkestrası Şefi Osman Zeki ÜNGÖR´ün hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konmuştur.

          Millî marşımız, milletimizin hiç değişmeyen bağımsızlık karakterinin yakın çağdaki büyük tezahürü olan ve Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde gerçekleştirilen Kurtuluş Savaşı içinden çıkmıştır. Millî marşımız, Türk milletinin “medeniyet denilen tek dişi kalmış bir canavar” tarafından yok edilme niyet ve teşebbüslerine karşı verilmiş bir kavganın içinden doğmuştur. Onun için adı “İstiklal Marşı”dır.

   Mehmet Akif, son günlerinde, hasta yatağında yatarken kendisine İstiklal Marşı için “Acaba yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” diye bir sual sorulmuş. Akif’in şu cevabı, bu marşın neyin destanı, neyin mahsulü olduğunu anlatacak bir vecizedir:

      “O şiir bir daha yazılamaz, onu ben de yazamam; onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın.”

https://www.bing.com/ck/a?!&&p=cd021ecd85011c263cb1d7e456c240bb2a55b88d8521f7f29a80738a93b7e637JmltdHM9MTc3MzE4NzIwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=istiklal+mar%c5%9f%c4%b1n%c4%b1n+kabul%c3%bc&u=a1aHR0cHM6Ly9ndXJveW1hay5tZWIuZ292LnRyL3d3dy8xMi1tYXJ0LWlzdGlrbGFsLW1hcnNpbmluLWthYnVsdS12ZS1tYWtpZi1lcnNveXUtYW5tYS1ndW51L2ljZXJpay82OTY

Beni Hafakanlar Basıyor

Sağa dönüyorum, olmuyor; sola dönüyorum, olmuyor. Atalarımız, çaresizliği anlatmak için aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık, demiş.

Mehmet Akif’in, “Ya hamiyetsiz (duyarsız) olsaydım, ya param olsaydı; / İşimiz doğrusu bundan daha kolay olurdu.” dizelerini dilime pelesenk ediyorum.

Beynim zonkluyor, hafsalam almıyor. Dünya egemenlerinin bu kadar zıvanadan çıkmasını kabullenemiyor, izahını yapamıyorum.

Binlerce insan öldürülüyor Gazze’de, Lübnan’da, Irak’ta, İran’da… İnsanlar evlerini terk etmek zorunda kalıyor, soğuk havada sokakta derme çatma çadırda zorlu bir hayat sürüyorlar. Beyrut’ta sığınabilecek bir metrekare yer yok. Erkekler çaresiz, kadınlar perişan, çocuklar titriyor. Kimse, bir dakika sonrasından emin değil. Sebep, teopolitik. Bu teopolitiğin adı, “arz-ı mev’ud”. Katleden, İsrail.

Bir iri adam, her gün üç beş cümle söylüyor, her sözü birbiriyle çelişiyor. Evanjelist Siyonistlerin, kendisini tanrının yeryüzündeki temsilcisi ilan ettikleri bu adamın deli saçması sözlerinde keramet arıyor bütün dünya. Yaşı seksen de olsa o, dawn sendromlu bir çocuk. Bu dünyadaki adı, Trump.

İngiltere ve Fransa’nın tarihi misyonları belli: Kan emici vampirler. Fırsatçılık en belirgin özellikleri; sinsi ve cüretkâr. Rusya, idare-i maslahatçı. Çin, “Ben buradayım.” diyor; ama yok. İslam ülkeleri, hala “öğrenilmiş çaresizliği” yaşıyor, kendini gerçekleştirme imkânı varken. Aslında yaşamak denmez bu zillete. Bedenleri ve gölgeleri var, ruhları ve cesaretleri yok. Belki uyuyan bu kadar kalabalığı uyandıracak bir uyanık bekleniyor bu âlemde. Bugünün mazlumları, tarihte hiç bu denli ezilmemişlerdi. “Ah Osmanlı, neredesin?” diyenler çıkıyor arada bir.

“Hafakanlar basıyor beni.” desem kaç kişi anlar beni ve cümlenin anlamını? Belki de “O da ne?” diyecekler. Çok sıkılmak, bunalmak, yüreği daralmak veya ani çarpıntı hissetmek anlamında deyim. Beni hafakanlar basıyor.

Amerika, İran’da okula bomba atıyor, yedi ile on iki yaş aralığında160 kız çocuğu ölüyor, “Bombayı İran kendi attı.” diyor; attığı bombalarla bütün petrol tesislerini vuruyor, yollar alev seline dönüyor, gökyüzünü dumanlar, bağ, bahçe ve tarlaları yanmış petrol artıkları kaplıyor, doğanın ekolojisi bozuluyor, bu çevre katliamını adamlar “zafer” diye kutluyor. Beni hafakanlar basıyor.

Ortadoğu’nun çıbanbaşı, insanlığın baş belası, Kur’an’ın lanetlisi Yahudilerin devleti İsrail, var olduğu ilk günden beri devam ettirdiği savaşın son birkaç yılında Gazze’de, Lübnan’da ve çevresindeki ülkelerde en az iki yüz bin insanı öldürüyor, kimse buna “Dur, sen kimsin, ne hakla ne yapıyorsun?” demiyor. Adı olup yaptırım gücü olmayan Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi kararları, bu adamlara işlemiyor. Diğer ülkeler için geçerli olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları, İsrail’e gelinci müeyyideye dönüşmüyor. Egemen güçlerin bu ikiyüzlülüğüne sessiz kalınıyor. Bu insanlarla ayni gök kubbenin altında yaşamaktan, aynı havayı teneffüs etmekten utanıyorum. Beni hafakanlar basıyor.

Ramazan ayındayız. Eskiden Ramazan’ın coşkusunu yaşar, manevi iklimini teneffüs eder, sevincini paylaşırdık. Bu ayda varlığın da yokluğun da paylaşımı, bize huzur, güven verirdi. Hatıralarda ve kitaplarda kaldı bu atmosfer. Bizi insani güzelliklerden mahrum etti zalimler. Zalimin olduğu yerde zulüm doğaldır, diyorum, tarihinin tekerrürüne şahitlik ediyor, Mehmet Akif’in “Ya Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı? / Mahşerde mi biçârelerin, yoksa felâhı! / Nûr istiyoruz.. Sen bize yangın veriyorsun! / “Yandık !” diyoruz … Boğmaya kan gönderiyorsun!” dizeleriyle dertleşiyorum. Buna rağmen beni hafakanlar basıyor.

“Adalet, mülkün temelidir.”, “Güç, geçicidir; adalet, kalıcıdır.” gibi hikmetli sözler geliyor aklıma “Çürüyen adalet neyin temeli olabilir ki” diyorum. “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.”, “Bir milletin gücü silahlarıyla değil, vicdanıyla ölçülür.” özlü sözlerini hatırlıyorum, sosyal medyanın şeytanlar tarafından işgal edildiğine vicdanların bir daha canlanamayacak kadar çürüdüğüne şahitlik ediyorum. “Bir çocuğun gözyaşı, bütün siyasi hesaplardan daha ağırdır.” deniyor; ne çocukların gözyaşı diniyor ne siyasi hesaplar görülebiliniyor. Beni hafakanlar basıyor.

 Tarihi, sayfa sayfa çeviriyor, sosyolojinin yasalarını bir bir tefekkür, asırları koşar adımlarla egale ediyor; hani nerede kendini ilah zanneden Firavunlar, nerede Roma, nerede Büyük İskender, nerede Haccac, nerede Bizans, nerede Hitler diyor, onların fani oluşlarını, akıbetlerini düşünüyor “Zulüm ile abat olanın, sonu berbat olur.” yasasından manevi kuvvet alarak ferahlıyorum.  Buna rağmen duyarlı yüreğimi, güzelliğe hasret hücrelerimi susturamıyorum. Beni hafakanlar basıyor.

Kutsal Muştu Kitabı

     – Kur’an, hayatî ve ebedî ihtiyaçlarımızı, asrımızın fehim ve anlayışına uygun ve ikna edici bir tarzda ders veren, itimat ve güvenimize mazhar olmuş, en muteber ilahî / kutsî bir kitaptır.

     – Kur’an, kâinatta en yüksek hakikati bildirir ve gösterir. Taklidî / sözde inancı, tahkikî / özde olan asıl ve gerçek inanca çevirir. Çünkü iman / inanç, sadece tasdikten ibaret değildir. Tahkikî hâle getirmek lâzım.

     – Zira, tahkikî iman; sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir. Tahkikî imanı / inancı ders vererek, imanı kuvvetlendirip; insanı ebedî saadet ve selâmete götürecek Kur’an ve iman hakikatlerini içeren eserleri; sebat, devam ve dikkatle okumalıdır.

     – Çünkü: “Hakla meşgul olmayanı, Bâtıl istilâ eder.”

     – Bu asırda küllî / bütüne ve genele ilişkin ve umumî bir rehberlik görevi yapacak eser, ancak Kur’an olabilir ve olmalı.

     – Çünkü Kur’an, hakikî ilimlerin özünü içinde barındıran kutsal bir kitaptır.

     – Çünkü Kur’an’ın en büyük mucizelerinden biri, tazeliğini devam ettirmesi ve her zamanın ihtiyacını karşılayan bir hususiyet arz etmesidir.

     – Çünkü Kur’an hakikatleri; hem aklı, hem kalbi, hem ruhu, hem de vicdanı aydınlatır ve tatmin eder. İşte bu yüzden, halâskâr / kurtarıcı ve hakikî rehber olarak Kur’an yeter.

     – Çünkü Kur’an, İslâmiyetin gayet keskin ve elmas kılıcıdır. Bundan dolayı kurtuluşun tek çaresi, Kur’an’a sarılmaktan geçer.

     – İnsanların, rahat nefes almaları için, gereken tüm deva ve dermanlar Kur’an’da mevcuttur.

     – Yeter ki, gözün; şu büyük kâinat kitabının mütalâacısı ve şu âlemdeki; Rabbin ilahî san’atının bir seyircisi olması gerektiğini bilsin.

     – Yeter ki, gözün; Kur’an’la barışık müspet felsefenin gerçek düşkünü bir feylesof gözüyle, benzersiz bir sosyolog, bir psikolog / bir ruhiyatçı ve bir pedagog / bir terbiyeci gözüyle etrafa bakabilsin.

     – Nasıl ki, su getirmek için, ya su borusu ile uzaklardan, dağlar altından kazarak su getirilir. Ya da, her yerde kuyular açarak su çıkarılır. Birincisi çok zahmetlidir. Tıkanabilir, kesilebilir. Fakat, her yerde kuyular açıp su çıkaranlar; zahmetsizce, her yerde suyu bulabilirler. Kur’an’ın hakikî yolunu seçenler ise; ikinci yolu tercih edenler gibi, her yerde suyu bulup çıkarırlar.

     – Kur’an mânen der: Kâinattaki zevâl, firak ve adem görünüştedir. Aslında firak / ayrılık yok, visâl / kavuşma var. Zeval / sona eriş ve adem / yokluk yok, teceddüd / yenilenme var. Çünkü, kâinatta / evrende her şey, bir çeşit bekaya mazhardır. Ölüm, bu fâni âlemden bâkî / kalıcı ve devamlı olan bâkî âleme gitmektir.

     – Ölüm, Kur’an için, öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbaplara kavuşmağa vesiledir. Hakikî / asıl vatanlarına gitmeye bir vasıta ve araçtır. Dünya zindanından cennet bahçelerine bir dâvettir. Rahman ve Rahîm olan Allah’ın fazl ve kereminden, kendi hizmetine karşılık ücret almakta sıranın kendine geldiğine bir işarettir. Üstelik, hayat külfetinden bir terhis ve kurtuluştur. Kulluk imtihan ve sınavının tâlim ve tâlimatından bir paydostur.

     – Kur’an, insanı sefahet ve dalâletten / sapık yollardan kurtaran manevî bir koruyucudur. Kalp ve ruhunu menfî hislerine mağlup olmaktan muhafaza edip korur.

     – Kur’an, küfür ve dalâletin bir cehennem zakkumu taşıdığını, dünyada bile cehennem azâpları çekdirdiğini nazara verir. İman, İslâmiyet ve ibadette ise, bir cennet çekirdeği bulunduğunu; bunun da, lezzetli cennet meyveleri ve zevkli neticeler verdiğini müjdeliyen bir kutsal muştu kitabıdır.

     – Kur’an, elmas hakikatleriyle insana musallat olan maddî – mânevî her türlü engelleri en kısa ve en müstakim / en doğru yolla tâmir eder. Özellikle insanın mânevî yaralarını sarıp sarmalayarak; en büyük eczahâne hükmünde olan içeriği ile, mânevî devalar sunarak insanı mânen tedavi edip iyileştirir.

     – Sözün kıymeti kısalığındadır. Kur’an da imanî mes’eleleri ders verirken veciz / kısa ve öz ifadeler kullanarak, daha fazla yararlanmayı bu şekilde sağlamış olur.

Propaganda Savaşı

Harp acıdır. Hayatların sarsılması, insanların evlerinden yurtlarından sökülmesidir. Geri dönülmezi de ölümdür. Eskiler şanslıydı. Harp nihayet kapılarına gelene kadar olan biteni ancak uzaktan haber diye duyarlardı. Şimdi düşmanın kapımızı çalmasına gerek yok. Televizyon, harbi evlerimize, oturma odalarımıza soktu. Bunun ilk tecrübesini ABD’nin Irak’a sebepsiz saldırısında yaşadık. Saldırının sebebi yoktu ama bize Irak’ın kitle imha silahları olduğu ve onunla sağa sola saldıracağı yalanı anlatılıyordu; biz de inanıyorduk. Belki söylenmeyen bir sebebi vardı: Irak’ın petrolü, Musul’un petrolü.

ABD nedense hep barış ve demokrasi peşindedir. Fakat barış ve demokrasi genellikle petrole sahip ülkelerde tehlikeye girer. Irak gibi, Venezüella gibi ve şimdi İran gibi.

Eğlencelidir bizim televizyonlarımız

Birinci körfez savaşı ve ikincisi… Harp, daha birincide oturma odamıza misafir geldi. ABD (ve müttefikleri?) Bağdat’ı bombalarken CNN, şehirde bir otelin terasından, patlayan bombaları, hava saldırısını gösteriyor; siren ve bomba seslerini duyuruyordu. Gece bombardımanının keyfi bir başka oluyor. Havai fişek gösterisi gibi bol ışıklı ve patırtılı. Gündüz o kadar güzel görünmezdi. Sadece duman çıkardı. Hani o patlamaların asker sivil demeden, yetişkin, çocuk, erkek kadın demeden yüzlerce, binlerce hayatı söndürdüğünü bilmeseniz keyifli bir seyir diyebilirsiniz.

Bizim televizyonlar CNN’den de eğlencelidir. O günlerde CNN ve Bağdat şovundan sonra galiba Şırnak’ta teröristler yine bir yerlere saldırmıştı. (Şimdi sayın teröristler mi demek lazım acaba?) Bizim bir televizyon kanalımız da derhâl, Diyarbakır’daki bir otelin terasından yayın yapmaya başladı. Şırnak nire, Diyarbakır nire… Olsun. Gece geceydi, mesafe 200-300 kilometre falan olsa da. Ses veya ışık yoktu ama açık havanın, karanlığın ve damın heyecanı vardı.

Müthiştir televizyonlarımız. Bu son harpte de en büyük kanallarımızdan birinin habercisi, İran Hürmüz Boğazı’nı kapatırsa gemilerin Ümit Burnu’ndan dolaşmak zorunda kalacaklarını ve bunun pahalıya mal olacağını söyledi. “Allah Allah!” Ne alaka? Derken ertesi sabah diğer büyük kanal aynı yorumu tekrarladı. Belli ki Basra Körfezi’nin girişindeki Hürmüz Boğazı ile Kızıldeniz’in girişindeki Mendeb Boğazı’nı, Bab El Mendeb’i karıştırmışlar. Bir ara Süveyş Kanalı’ında bir gemi batmış ve kanal kapanmıştı. O zaman da gemiler Afrika’yı dolaşmak zorunda kalıyordu. Herhâlde bunu hatırladılar. Sonra diğer büyük kanal, diğerinden kopya çekip aynı yorumu yaptı. Serde hocalık var ya açıklayayım: Kopya çeken öğrencileri doğru cevaplardan yakalayamazsınız. Ayşe de Ali de aynı doğru cevabı verebilir. Bu kopya delili değildir. Ama Ayşe’nin yanlış cevabının aynını Ali de yazmışsa o zaman kopya kesinleşir.

İran kendini mi bombalıyor?

Harbi bizim kaynaklardan, Batı kaynaklarından, Amerikan ve Avrupa kaynaklarından, pek az da İran kaynaklarından izleyebilirsiniz. Nereden takip ettiğinize göre birbirinden pek farklı izlenim alıyorsunuz. ABD’nin Kuveyt’teki bir üssünü, İran İHA’sı vurmuş ve altı ABD askeri ölmüş. Geçen gün Batı kaynaklarında hâkim haber buydu. İkinci veya üçüncü gündü. İran’ın şu intihar İHA’ları, adları Şahid’di galiba, bir Amerikan elçiliğini vurdu. Riyad veya Katar’dı. Televizyonlarımız vurulan elçiliğin bir fotoğrafını bulmuş. Bacamsı bir çıkıntı islenmiş. Belli ki çok heyecanlı bir fotoğraf değildi. Eksiği takdim şekliyle kapatmışlar: “İran CIA’nın kalbini vurdu!”

Aynı gün İsrail, İran’da bir kız okulunu vurdu ve 165 çocuk öldü. Bunun altı asker veya isli baca kadar bir haber değeri yoktu anlaşılan. Sonra haberi BBC’den dinledim. Anlaşılan İran kendi kendini bombalıyordu. İsrail ordusu o bölgede bir faaliyeti olmadığını bildirmiş. Muhtemelen Gazze’de öldürülen on binlerce çocuktan da haberleri yoktur. Trump’ın yapacağı otel ve sosyal dinlenme tesisleri için gerekli mıntıka temizliğinin istenmeyen sonuçlarıdır.

Bu yazıyı yazarken İran’da ölü sayısı bini aşmıştı.

Tesadüfe bakın!

Bunlar gülünecek değil ağlanacak konular. Okuyucularımın dikkatini ortada verilen koskoca propaganda savaşına çekmek istiyorum. Hangi taraftan kaç kişinin öldüğü haberi tamamen tuttuğunuz tarafa göre değişiyor. Ölülerin arkasından üzülmek de öyle. Mesela bakın bizim insan hayatına ve onuruna çok hassas insan hakları savunucularımız vardır. Herhangi bir yazıda veya haberde “Türk” dediğiniz anda harekete geçerler ve ne Yahudileri öldürdüğümüz kalır ne Rumları. Fakat Uygurlar ezilirken, Gazze’de siviller ve çocuklar öldürülürken çıtları çıkmaz. Şimdi de İran’da sivil, çoluk, çocuk katlediliyor. Tıs…

Olur değil mi? İran atom bombası yapıyordu. O bombaları ellerinden alıp Saddam’ın kitle imha silahlarının yanına koyacaklar. Irak’ın, Venezüella’nın, İran’ın büyük petrol üreticileri olmasının, petrollerini Çin’e satmalarının bu saldırılarla ne alakası var? Tamamen tesadüf.

Yabancı kaynak sorarsanız El Cezire oldukça objektif götürüyor. Hiç olmazsa haberleri tek kaynaktan almıyor.