6.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 8

Bırakın Artık Şu Kıbrıs’ın Peşini…

Her günlük haberin içinde Kıbrıs konusu ile ilgili bir haber olur mu?

Evet olur!

Çünkü Hıristiyan toplumuna göre bu adada Türk varlığı olduğu müddetçe Kıbrıs adası her zaman gündemde olacaktır…

Bu haberlerin kaynağı haber yapıcıları kimlerdir?

Tabii ki, öncelikle Rumlar, sonrada adadaki menfaatlerinin peşinde koşan bilinen ülkeler ile uluslararası kuruluşlar.

ABD, İngiltere, İsrail, Fransa, BM, AB…

Gün geçmez ki Kıbrıs müzakereleri başladı, başlayacak denmesin.

Gün geçmez ki, Rum kesiminden 1974’de terk ettikleri topraklara dönecekleri yönünde bir haber üretilmesin!

Gün geçmez ki, Rum Ortodoks Kilisesi Başpapazı Türkler aleyhine bir açıklama yapmasın.

Tabii ki, bu haberler üzerine KKTC’de yaşayan kimi boş tenekeler, barakacılar, Rum seviciler hep bir ağızdan ‘’Bağımsız, Birleşik Kıbrıs’’ isteriz diye bağırmaya başlarlar. Bir avuç kalmış olsalar da her ne hikmetse bayağı da ses çıkarırlar. Ama kendileri bağırır, kendileri duyarlar.

Artık milyon kez söylendi. Adada bir daha eski günlere dönülmeyecek. 20 Temmuz 1974’te her şey değişti. Adada artık iki devlet var. Birisi kuzeyde diğeri güneyde…

1960 da kurulan bağımsız Kıbrıs Cumhuriyetinin tekrar kurulmasını Rum tarafı nasıl isteyebilir? Bu devleti darmadağın eden, devletin diğer kurucu ortağını, Kıbrıs Türk tarafını bu ortaklıktan atıp, top yekûn ortadan kaldırmak isteyen Rum tarafı değil mi?

Şimdi hangi hakla böylesi bir yapıya dönelim diyebiliyorlar?

Geçti o günler tam 52 yıl geride kaldı. O günlerin anıları ile avunun yok artık ‘’Bağımsız Kıbrıs’’ rüyalarınızda kaldı.

KKTC devletini görmezden gelmeye daha ne kadar devam edeceksiniz?

Yakın zamanda başlayacağı söylenen Kıbrıs müzakeresinden de (Tüm tarafların katılacağı 5+1 görüşme) bir şey beklemeyin. Çünkü sonuç çıkmaz.

Bre kafadan bacaklılar:

Hem Kıbrıs Türk’üne azınlıktır diyeceksiniz. Hem Türk askeri adayı terk etsin diye direteceksiniz, hem de Türkiye’nin garantörlük hakkı olamaz diye her Allah’ın günü demeç vereceksiniz. Sonra da müzakere masasında görüşmeye geleceksiniz!

Ne görüşeceksiniz?

Sizin taleplerinize evet diyecek hiçbir Türk yetkili çıkmaz. Siz ancak Lefkoşa Türk kesiminde para vererek bağırttığınız barakalılardan, boş tenekelerden, Rum sevicilerinden evet cevabını alırsınız.

Artık çekin elinizi Kıbrıs’tan, bırakın Kıbrıs’ın peşini!

Nedeni ise çok belli değil mi?

Her iki devlette yaşayan halktan böyle bir talep var mı?

Her iki devlette yaşayan halk gelin çözüm adına müzakere masasına oturun diyor mu?

Her iki halkın geçim mücadelesinden başka bir uğraşısı var mı?

Her iki halk iç içe yaşamayı çok özledik diyor mu?

Özellikle Rum kesimi yönetimi ile görüşme masası kurmaya meraklı BM, AB temsilcilerine sesleniyorum:

Kendinize güveniyorsanız, hem Rum tarafında hem de Türk tarafında iki devlette de eş zamanlı bir referandum talebinde bulunun bakalım, yukarıda sıraladığım soruları her iki halka da sorsunlar. Bakalım ne cevap çıkacak.

Şundan hiç şüpheniz olmasın her iki halk da yaşadıkları bölgelerden, mevcut yapılardan memnun olduğunu söyleyecektir.

Tabii politikacılar ne diyecektir bilemem!

Sizler Kıbrıs adasında illa ki, bu iki halkı bir araya getirerek aynı devlet çatısı altında yaşatacağız diyen AB ve özellikle de BM yetkilileri:

Bırakın artık Kıbrıs’ın peşini, düşün artık her iki halkın da yakasından.

Ama özellikle de Kıbrıs Türk tarafının yakasından düşün. Her defasında isteğiniz başka bir taviz artık usanç verdi. Ne size ne de sırtını sıvazladığınız Rum tarafına, Kıbrıs Türk Halkının vereceği bir taviz yok.

KKTC’de yaşayan halkımızın ezici çoğunluğu anavatan Türkiye’nin desteği ile egemenliğin verdiği güç ile aydınlık geleceğe doğru hızla yol alıyor.

52 yıl önceki Kıbrıs Türk’ü çok geride kaldı.

Öncelikle Kıbrıs Türk’ünün bir devleti var. Göndere çekilen ay yıldızlı bayraklarımız altında özgürce yaşıyorlar. Her geçen gün biraz daha gelişip, geleceğe daha güzel bakıyorlar.

Hiç mi sıkıntıları yok? Tabii ki var, ama her sıkıntıyı aşacak azimleri de var, güçleri de var.

Bitsin artık müzakereymiş, çözümmüş, şuymuş, buymuş.

Olan olmuş, biten bitmiş, olanla biteni yeniden yaşatmak niye?

Tarihe not düşülmüş bir kere değişmez.

Türk bayrağının vatan bellediği yerler Türk’ündür geri verilmez.

Düşman Uyumaz, Sü (Asker) Uyumasın

0

Hiç derdimiz bitmiyor, dert üretmek, hayat tarzımız olmuş.

Düne kadar, Fetö derdiyle uğraşırken bir de Süleymancılık diye bir şey çıkardık dert olarak kendimize.

Biz mi çıkardık, birleri mi çıkardı; o ayrı bir tartışma konusu. Gündemimizde şimdilik Süleymancılık var. Hayırlı, uğurlu olsun(!)

“Din, afyondur.” teziyle Karl Marks, toplumlar için dinsizliği savunuyordu. İslam’ın bu denli istismar aracı olarak kullanıldığını gördükçe “Marks haklı mıydı acaba?” demek geçiyor içimden. İslami öğretilerin, şahsiyetlerin, ayet ve hadislerin, kişileri ve toplumları ayrıştırmada, uyuşturmada, düşmanlaştırmada tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar kullanıldığına kitaplarda rastlamadım. Düşmanlarımız görevlerini bilinçle, Müslümanlar ise büründükleri cehalet zırhıyla, birbirlerine karşı “ihanet savaşı” yapıyor. Adları da, şucu, bucu…

Aldatılmış olmak acı, aldatma aracı olarak dinin, milliyetin kullanılması, daha da acı ve ahlaksızlık. Bu acıyı bu toplum hep yaşadı. Artık akıllı olma zamanı. Kim ki, “Bana gel.” diyor, ondan uzak duruyorum. “Kendine gel.” diyene kulak veriyorum. Kim ki ticaretinde, siyasetinde dini kavramları fazlaca kullanıyor, ona sırtımı dönüyorum; davranışlarındaki tutarlılığa bakıyorum. “Senin ibadetin sana lazım; bana senin adaletin, hakkaniyetin lazım.” diyorum. Hiçbir dini tartışmaya girmiyor, siyasi kişilerin savunucusu olmuyorum. Düne kadar savunduğum fikirlerin bir ihanetin mızrağı, siyasi kişilerin de iç ve dış mihrakların uşağı birer hain olduklarını görmenin hayal kırıklığını yaşamak istemiyorum.

Ülkemiz, tarih boyunca yalnızca kendi iç meseleleriyle değil, aynı zamanda dışarıdan gelen tehditlerle de mücadele etti, ediyor. İmparatorluklar dağıldı, devletler kuruldu, savaşlar ve siyasi hesaplaşmalar yaşandı tarihimizde. Güçlü bir devlet olmanın bedeli hep ağır oldu. Ancak bugün üzerinde daha fazla düşünmemiz gereken bir mesele var: Bizi tehdit eden yalnızca dışarıdaki düşmanlıklar mıdır yoksa farklılıklarımızı çatışmaya dönüştüren iç gerilimler midir?

Dinî, mezhebî, etnik, siyasi ve ekonomik farklılıklar normal şartlarda bir toplumun zenginliğidir. Farklılıklar birer ayrıştırma aracına dönüştürüldüğünde toplumun bağışıklık sistemi zayıflar. Güçlendirmemiz gereken uzuvlarımızı zayıf bırakmakta pek ısrarlıyız. Buna “özgüven körlüğü” dense yeridir.

Her toplum, insan bünyesine benzer. Vücudunun bir yerindeki baskı, başka bir yerde cerahat olarak ortaya çıkabilir. Biriken adaletsizlik, ekonomik sıkıntı, kimlik tartışması veya siyasal gerilim zamanla başka bir alanda patlak verebilir. Sorunun kaynağını görmeden yalnızca ortaya çıkan belirtiyle mücadele etmek ise hastalığı iyileştirmez. Düşmanlarımızın ve hainlerin istismar konusu yaptıkları yaraların en az bir asır önce açıldığını, zamanla bu yaraların tedavi edilmek yerine derinleştirildiğini itiraf etmek durumundayız. Necip Fazıl’ın, “Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap / Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap” dayatmaları ile bu topluma zulmedilmeseydi belki de bugün tekrar tekrar kanırtılan bu yaralar açılamayacaktı.

Sağ-sol ayrışması, Alevi-Sünni gerilimi, Türk-Kürt meselesi, laiklik-dindarlık tartışmaları ve ekonomik sınıf farklılıkları üzerinden yapılan siyaset, toplumun ortak paydasını zayıflattı. Elbette, bu meselelerin her birinin tarihî ve sosyolojik sebepleri var. Fakat asıl tehlike, bu farklılıkların birbirini anlamanın değil, birbirini dışlamanın aracı hâline getirilmesidir.

Bir ülkenin dinî, etnik veya siyasi fay hatlarını keşfetmek ve bunları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak, uluslararası siyasetin bilinen yöntemlerinden biridir. Ancak burada dikkat etmemiz gereken önemli bir nokta var: Her toplumsal problemi dış düşmanlara bağlamak da doğru değil. İçeride çözülmesi gereken sorunları yalnızca dış güçlerin eseri olarak görmek, kendi sorumluluğumuzu ortadan kaldırır.

“Bizi birbirimize düşüren hangi mesele var ve bunları nasıl ortak bir değere dönüştürebiliriz?” sorusu üzerine akademik çalışmalar yapılmalı, politikalar geliştirilmelidir.

Farklı düşünmek düşmanlık değildir. Farklı inanmak ihanet değildir. Farklı bir siyasi tercihte bulunmak vatan sevgisinin eksikliği değildir. Ekonomik veya sosyal farklılıklar da insanları birbirinin düşmanı yapmak zorunda değildir. En büyük düşmanımız, cehaletimizdir, aklımızın yerine uydurulmuş öğretileri kendimize kılavuz yapmamızdır. Kitap belli, rol model belli.

Asıl ihtiyacımız, farklılıklarımızın üzerinde yükselen ortak vatandaşlık, aidiyet, doğru bilgi, yüksek hoşgörüdür. Aynı ülkenin insanları olduğumuzu, aynı bayrağın altında yaşadığımızı, aynı geleceği paylaşacağımızı unutmamak zorundayız.

Gerçek güç, farklı düşünen insanların aynı geleceği savunabilmesidir.

Bugün bize düşen, her farklılığı bir çatışma sebebi olmaktan çıkarıp bir arada yaşamanın imkânına dönüştürmektir. Dışarıdan gelen hiçbir tehdit, içeride birbirine güvenen ve birbirine saygı duyan bir toplumu kolay kolay yıkamaz. “Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.” der Mehmet Akif.

Bu millet ve toplum, içindeki safralar sebebiyle yeterince sancı çekti. Pislikte, kargaşada bereket olmaz. Birlik için temizlik şart.

Ülkemizin düşmanlarını, onlar dost görünseler de, niyetlerini biliyoruz.

En güçlü savunmamız; ortak akıl, adalet, kardeşlik ve birlikte yaşama iradesidir.

Düşman uyumaz, sü (asker) uyumasın.

Düşün Damlaları (56)

Kendisine saygıda, sevgide kusur etmeyen ve öğretmenini öve öve yere göğe koyamayan bir öğrenciyi; bütün bu deyiş ve övgülerine rağmen; bir türlü dersine çalışmadığı, ödevini yapmadığı takdirde; öğretmeni hiç o talebesini dersinden geçirir mi? Talebenin beklediği sınıf geçme notunu ona verir mi?

İşte bunun gibi, Allâh da, kendisini seven, sayan ve öven bir kulunu; ibadet etmedikçe, kulluğun gereklerini yerine getirmedikçe hiç cennetine koyar mı?

Biliş ve oluş olmadıkça beraber,

Bilişle yetinip de, oluştan uzak er;

İnsanları şaşırtmaktan başka neye yarar?

Artık biliş ve oluş için, ver bir karar.

Her adımda; bilişle oluş, el ele vererek alabilir yol.

Ancak, bu tutuş ve tutumla, insan edinmeli bir yol.

Mânâ – madde, düşün – yapış, gelince bir araya;

İkisi de bir olup, meydan okurlar dünyaya!

Artık ne gam kalır insanda, ne de keder;

Olmaz artık yaptıkları, dünyada heder.

x

İnsan, vatanın her hangi bir yerinde, hür ve serbest olarak yaşar. İstediği yere, istediği zaman gider. İstediği kadar kalır ve döner.

Bütün bu rahat ve kolay bir şekilde yaptıkları; devletin vatandaşı olmasına bağlıdır. Bu mensûbiyet ve bağlılığı gösteren bir hüviyet / bir kimlik / bir nüfus cüzdanı taşımasıyla mümkün ve olasıdır. Resmî zevat / kişiler tarafından -nerede ne zaman istense- göstermek üzere, o kimliği üzerinde bulundurmak şartiyle kabildir. Yoksa, onu ibraz edene kadar, çok zor bir durumda kalacağı, herkesçe bilinen bir gerçektir.

İşte vatanında kendini emniyet ve güven altına alan, böyle bir vesikayı / belgeyi zevk ve gururla taşımak zorunda kalan insan; vatanın içinde bulunduğu dünya ve dünyanın da içinde bulunduğu kâinat / evrende de; aynı emniyet ve güvenliğe ve bunu sağlayacak bir belgeye, belki daha fazla muhtaçtır.

O belge ise, İlahî bir kelâm / söz / parola olan “Bismillâh” lâfzıdır. Bu kelime; insanın kim olduğunu, kime bağlı bulunduğunu; işitene bildiren ve muhatabına, kimin mensûbu olduğunu belirten İlâhî bir mesaj, başıboş olmadığını gösteren İlahî bir güvence ve o insan için, her bakımdan sahipsiz olmadığını gösteren bir çeşit amân-nâmedir.

İşte, bu emniyet ve güvenceyi veren “Bismillâh” sözü, her hayrın başıdır. Biz de her şeyin başlangıcında onu söylemeliyiz. Çünkü, bu mübarek kelime İslâm nişânıdır. Bütün varlıkların hâl diliyle, her zaman ve her şart ve koşulda; her kapıyı açmak için başvurdukları mânevî bir anahtardır. Bu bakımdan, tükenmez bir kuvvet, bitmez bir hazînedir.

İnsan, dünyada bir seyyah / bir gezgindir. Dünya ise, bir çöl gibidir. İnsanın aczi, fakrı ise sayısız, düşmanları ve ihtiyaçları da nihayetsizdir. Öyleyse dünyanın Ebedî Mâliki, Ezelî Hâkimi olan Hz. Allâh’ın ismini parola edinmeli. Ki, rahatça seyahat edebilsin, gezebilsin.

Madem her şey mânen “Bismillâh” der. Allâh nâmına, Allâh’ın nimetlerini getirip bizere veriyorlar, biz de “Bismillâh” demeliyiz.

Çünkü “Bismillâh” ifadesi, sihirli bir paroladır.

Düşünce Kırıntıları

İlahiyat ve Felsefe Hocası Prof. Dr. Niyazi KAHVECİ’ nin önemli gördüğüm yazısını paylaşıyorum;

*

Bu ülkede en çok satılan, en çok satın alınan fakat hiç kullanılmayan tek şey dindir. Bunu satın alan halk problemlidir! Halkın zihin yapısı problemlidir! Bu problemlerin faturasını millet olarak birlikte ödüyoruz..

Bu kafa birini büyütüyor, sonra da gidip kendini ona öldürtüyor.

Bu kafa, hastalıklı bir kafadır!

Bu kafa, anakronik (çağ dışı) bir kafadır!

Bu kafa, şizofrenik bir kafadır!

On bin yıl öncesinin anlayışıyla bugünü yaşamaya çalışan blr kafadır!

– Kiralık kapitalle kapitalizm, kiralık felsefeyle bağımsızlık olmaz!..

En zor iş, çağdışı insan malzemesiyle çağdaş işler yapmaya kalkışmaktır.

Otuz yıl sonra ya teknolojik insan olacaksınız, ya da gereksiz insan. Mesele bu kadar basit.

– Batı’daki dinî mezhepler teolojiktir ve zihinseldir!

Bizdekiler ise siyasaldır!.. Meşrulaştırmak için teolojisi arkadan gelir.

– Sünnilikte düşünmenin “d”si yoktur! Adı üstünde teamülcü!

Allah’tan, uygulamacı olan elin oğlu, bize teknoloji satıyor da, onu alıp kullanıyoruz.. Satmasa ne yapacağız?

– 150 milyar dolar ihracatımız var ama, 300 milyar dolara yakın da ithalatımız var!..

Bunun anlamı şudur!.

Bir liralık mal satıp, iki lirayla geçineceksiniz.

– Yeraltı kaynaklarımızı sattık! Yer üstündekileri de sattık!

Şimdi havayı betonla doldurup onunla geçinmeye çalışıyoruz.

Gelin görün ki, bunu dert edinen kimse yok.

– Şeyhlik, şıhlık kavramı, 5000 yıl önceki totemizm kavramının insana dönüşmüş halidir.

Bu toplumda şeyh, şıh çok, fakat tek filozofumuz yok!

O nedenle olguyu okuyamıyoruz.

– Biyolojik yönden aklı bozuk insanların evliyadır diye peşlerinden koşup, “Benim hâlim ne olacak?” diye soranlarımız var!

– Batılıları sömürgeci diye eleştiriyoruz!

Fakat onlar kendi insanlarını sömürmüyorlar.

Biz ise dışarda değil, içerde sömürgeciyiz.

Kendi insanımızı sömürüyoruz.

Buna “ ekonomik ensest ilişki” deniyor.

Bana göre en büyük vatan hainliği budur.

– Adam ilâhiyat profesörü olmuş, yaptığı iş;

VİP cenaze namazı kıldırmak,

VİP umre ziyareti düzenlemek.

Anlayış olarak hâlâ Farabi’yi aşamamış.

4000 yıl önce yaşayan Sümerler’in kafasına sahip.

– Bilimin, tarihin ve sosyal bilimlerin bir felsefesi vardır!

O nedenledir ki, ülkemizde bir felsefe üniversitesi açılması şarttır. Buna teoloji felsefesi de dâhildir.

– Kur’an üzerinde bütünsel bir çalışma yapmadığımız, daha açık bir ifadeyle, Kur’an’ın hedefi nedir, karakteri nedir sorularına cevap bulmadığımız sürece, 1500 yıl öncesine takılır kalırız.

– Aklımızın çapını genişletmeden, mevcudun dışına çıkamayız!.. Biz de, (Türkçe) akıl nedir ve nasıl çalışır diye bir kitap yok!..

Oysa Batı’da binlerce var!

– Şunu kafamıza iyice yerleştirelim. 21. yüzyılda dinsel düşünme diye bir şey yoktur, olamaz..

Çağımız, akılcı ve bilimsel düşünme çağıdır..

Bu çağda olduğu gibi, bundan sonraki çağlarda da dindar olunabilir.

Fakat dindar olmanın yolu, akılcılıktan ve bilimsel düşünmekten geçmelidir.

– Atatürk İslâm’ı, ruhunu ve felsefesini çok iyi anlamıştır! Tıpkı Hazreti Peygamber’in anladığı gibi…

17 Ağustos

İnsan yaşayabilmek için bazı acıları unutmak zorundadır. Peki toplumlar yaşayabilmek için bazı acıları unutmamak zorunda mıdır?

Bir toplum geçmişte yaşadığı felaketi hangi noktada gerçekten “hatırlamış” sayılır: yıldönümünde andığında mı, yoksa aynı felaketin yeniden yaşanmaması için davranışlarını değiştirdiğinde mi?

Birey açısından unutmak çoğu zaman hayatın yeniden kurulabilmesinin şartıdır. İnsan yaşadığı her acıyı, her kaybı, her korkuyu ilk günkü yoğunluğuyla taşımaya devam etse gündelik hayatını sürdüremez. Zamanın acıyı aşındırması, bazı ayrıntıların silinmesi, duygunun şiddetinin azalması bu nedenle yalnızca bir zayıflık değildir; kimi zaman insanın kendisini koruma biçimidir.

Toplum açısından ise mesele tersine döner. Çünkü toplumun geçmişte yaşadığı felaketi unutması, yalnızca acının azalması anlamına gelmez; o felaketin ürettiği bilginin, deneyimin ve sorumluluk duygusunun da silinmesi anlamına gelir.

Toplum aslında insan gibi “hatırlamaz”. Toplumun hafızası; yasalarında, yapı standartlarında, kurumlarında, eğitiminde, şehir planlamasında, arşivlerinde ve gündelik alışkanlıklarında yaşar. Yani bir toplumun gerçekten hatırlayıp hatırlamadığını törenlerinden çok davranışlarından anlayabiliriz.

Geçmişte yaşanan acının kendisini sonraki kuşaklara taşımak mümkün değildir; gerekli de değildir. Ama o acının öğrettiklerini kurumlara, kurallara ve gündelik davranışlara aktarabilmek mümkündür. Toplumsal hafıza dediğimiz şey de aslında budur.

Mesela 1999’u yaşamamış 20 yaşındaki bir genç bugün o gecenin korkusunu hissedemez. Hissetmesi de gerekmez. Ama 1999’un öğrettiği yapı güvenliği, kentleşme, denetim, afet hazırlığı ve bilimsel sorumluluk ilkelerinin onun yaşadığı şehirde somutlaşmış olması gerekir.

Eğer bunlar gerçekleşmediyse çok rahatsız edici bir durum ortaya çıkar:

Bir kuşak acıyı yaşar, sonraki kuşak hikâyeyi dinler, fakat üçüncü kuşak aynı bedeli yeniden öder.

Eğer her büyük depremden sonra yine binaların neden yıkıldığını tartışıyorsak, yine denetimden, imar sorunlarından, dayanıksız yapı stokundan ve hazırlıksızlıktan söz ediyorsak, üzerinde düşünmemiz gereken daha derin bir mesele var demektir.

Belki de sorun bilgi eksikliği değildir.

Bizler, Türkiye’nin bir deprem ülkesi olduğunu, fayların nerede olduğunu bilmiyor değiliz. Dayanıksız yapıların depremde neye dönüşebileceğini de ilk kez öğrenmiyoruz.

Belki de burada “öğrenmek” kelimesini yanlış kullanıyoruz. Çünkü öğrenmek, bir şeyi bilmekten daha fazlasıdır. Bilgi davranışı değiştirmiyorsa, gerçekten öğrenilmiş midir?

Bir çocuğa ateşin elini yakacağını anlatabilirsiniz. Çocuk bunu zihinsel olarak bilir. Fakat elini her defasında aynı ateşe uzatıyorsa, onun ateş hakkında bilgi sahibi olduğunu söyleyebiliriz; ama öğrendiğini söylemek daha zordur.

Toplumlar için de benzer bir ayrım yapılabilir. Bizler depremi biliyoruz. Ama depremden bir şeyler öğrenebildik mi?

27 yıl sonra 17 Ağustos’un önümüze koyduğu asıl soru belki de budur.

Çünkü toplumsal hafıza yalnızca geçmişi hatırlama yeteneği değilse, aynı zamanda geçmişin bilgisini geleceğin davranışına dönüştürme kapasitesiyse, 17 Ağustos’u ne kadar hatırladığımızı her yıl düzenlediğimiz anma törenlerinden değil, içinde yaşadığımız şehirlerden anlamamız gerekir.

Bir bina güvenli hâle geldiyse 17 Ağustos orada hatırlanmıştır.

Bir yanlış imar kararından vazgeçilmişse 17 Ağustos orada hatırlanmıştır.

Bir okulda çocuklara yalnızca deprem anında ne yapacakları değil, güvenli kentlerde yaşamanın neden önemli olduğu da anlatılıyorsa 17 Ağustos orada hatırlanmıştır.

Aynı şekilde bilimsel bilginin karar vericinin masasındaki raporda kalmayıp kent planlarına ve uygulamaya girmesi de toplumsal hafızanın bir parçasıdır.

Peki neden bildiğimiz hâlde değiştiremiyoruz?

İnsan zihni sürekli bir tehlike bilinciyle yaşayamaz. Deprem olmadığı her gün, tehlikenin yokluğuna dair küçük bir kanıt gibi algılanmaya başlar. Oysa gerçekte değişen tehlikenin kendisi değil, bizim onunla aramızdaki psikolojik mesafedir.

Zaman geçtikçe risk soyutlaşır. Dün enkazın başında tartışılmaz görünen önlemler, birkaç yıl sonra pahalı, zahmetli veya ertelenebilir bulunmaya başlanır. Böylece kısa vadede rahatlık sağlayan tercihler, uzun vadeli güvenliğin önüne geçer. Oysa uzun süre deprem olmaması bizi daha güvenli hâle getirmez. Sadece zaman geçtikçe kendimizi daha güvende hissetmeye başlarız.

Bu noktada unutma yeniden karşımıza çıkar. Ancak artık bireyi iyileştiren masum unutma değildir bu. Toplumsal düzeyde unutma, zamanla bir normalleşme biçimine dönüşebilir. Risk bilinir, fakat gündelik hayatın içine öylesine karışır ki olağan kabul edilmeye başlanır. “Bu bina yıllardır ayakta”, “şimdiye kadar bir şey olmadı”, “her yeri dönüştürmek mümkün değil” gibi düşünceler tehlikeyi ortadan kaldırmaz; yalnızca onunla yaşamayı psikolojik olarak kolaylaştırır. Fakat psikolojik uyum, fiziksel güvenlik değildir.

Bir de sorumluluk meselesi var tabii ki. Bir binanın güvenliğinden kim sorumludur? Mal sahibi mi, müteahhit mi, mühendis mi, belediye mi, merkezi yönetim mi, denetleyen kurum mu, o binayı satın alan kişi mi? Sorumluluk ne kadar çok aktöre dağılıyorsa, paradoksal biçimde herkes kendisini o kadar az sorumlu hissedebilir.

Bu durumda toplumsal hafızanın en büyük düşmanının unutmak değil, sorumluluğun sahipsizleşmesi olduğunu söyleyebiliriz.

O halde 17 Ağustos’u gerçekten hatırlamak ne demektir?

Belki de bunun cevabı her yıl 17 Ağustos’ta ne söylediğimizden çok, yılın geri kalan 364 gününde ne yaptığımızda saklıdır. Çünkü geçmişte yaşanan acıyı değiştiremeyiz. Ama aynı bedelin yeniden ödenip ödenmeyeceğini belirleyebiliriz.

Nasıl mı? Bugün aldığımız ya da almadığımız kararlarla.

İlkesizliğin ve Siyasi Ahlaksızlığın Normalleşmesi

AKP’nin iktidar yürüyüşünün ilk yıllarında en çok vurguladığı kavramlar; “milli iradenin üstünlüğü”, “vesayetçi yapılarla mücadele”, “yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı” ve “siyasette ahlak/şeffaflık” idi.

Bugün ise aynı siyasi hareketin iktidarında, milletvekilleri ve belediye başkanları transferleri, yargı eliyle rakipleri saf dışı etme, yargıyı siyasi yapıları dizayn etme aracı olarak kullanma ve hukuki tehditlerle transferler normalleşti. Hatta bunlar birer “siyasi mühendislik” başarısı olarak algılanır oldu.

Milli irade ile seçilmiş, halkımızın AKP’yi seçim yoluyla iktidardan düşürmek için oy verdiği siyasilerin bir kısmı hapishanelerde çile çekiyor. Bunlar kendilerine “düşman hukuku” uygulandığını ifade ediyorlar. Bir kısmı da çeşitli yöntemlerle (havuç ve sopa yöntemleriyle) bir anda AKP’li hale getiriliyor.

AK Parti’nin yapılan son genel (14 Mayıs 2023) ve yerel (31 Mart 2024) seçimlerden bu yana bünyesine kattığı toplam transfer sayısı 17 milletvekili ve 86 belediye başkanıdır.

AKP’nin 25. kuruluş yıldönümü törenlerinde rozet takılan bir milletvekili, daha 5 gün önce, “PKK’ya Af Yasası”na “hayır” oyu vermiş ve “evet” diyen iktidar ve iş birliği yaptıklarına hain, şerefsiz” demişti.

Bu kadar zıt görüşteki milletvekili ve belediye başkanlarının transferleri siyasi görüş değişikliği ile açıklanamaz. Bunların seçmeninin iradesine rağmen, AKP içinde bulunmasının hiçbir ilke ve ahlaki değerle bağdaşmadığı da açık. Toplumda bu kişilerin “omurgasızlığının” sorgulanıyor olması doğru bir şey.

Ancak AKP’nin kurumsal değişimini de sorgulamamız gerekmez mi? Geçmişteki “erdemliler hareketinin” etik değerlere dair iddialarıyla bugünkü iktidar pratikleri arasındaki uçurum müthiş.

“Önce ahlak ve maneviyat” çizgisinden, “Amaca ulaşmak için her yol mübah” anlayışına evrildiler. Eskiden savunulan değerlerin “iktidar olmak için” bir araç olduğu, şimdi tek hedefin “iktidarda kalmak” ve anayasa değiştirecek meclis çoğunluğuna (400 Milletvekili) erişmek olduğu anlaşılıyor.

“İslamcı” bilinen bir partinin bu değişiminin, toplumumuzun geleceği açısından çok önemli etkileri olacak.

******************************

Elveda Demokrasi

Siyasette ahlaki kurallar ve tutarlılık rafa kaldırılmıştır. Dün en ağır ifadelerle suçlanan aktörlerin bugün aynı masada buluşması veya parti değiştirmesi “sıradan siyasi hamleler” olarak görülmektedir.

Bu durum siyasetin “kirlilik, çıkar ilişkisi ve ilkesizlik” ile eş anlamlı algılanmasına yol açmaktadır.

Vatandaş, siyaset kurumunu toplumsal sorunlara çözüm üreten bir mekanizma olarak değil, bireysel çıkarların ve çirkin dalaverelerin yürütüldüğü bir borsa olarak izlemektedir.

Seçmenin sandıkta gösterdiği iradenin, birkaç ay sonra transfer pazarlarıyla ve yargı kararlarıyla tersyüz edilmesi, toplumda derin bir “öğrenilmiş çaresizlik” yaratmaktadır.

Halkta “Nasıl olsa kim seçilirse seçilsin, sistem bir şekilde milli iradeyi etkisizleştiriyor kendi lehine çeviriyor; seçimde tercih yapmanın bir anlamı kalmadı” kanaati hâkim oluyor.

Pervasızca yürütülen transferler ve operasyonlar, demokratik sistemin can damarı olan “seçimle gelenin seçimle gitmesi” ilkesini tamamen ortadan kaldırıyor.

Bu durum demokrasimizi “ruhuna Fatiha” eşiğine getirmekte, toplumsal ahlakı zehirlemektedir. Rejim niteliğinin kalıcı olarak dönüştüğü ve demokratik mekanizmaların tasfiye edildiği bu dönem “elveda demokrasi” süreci olarak anılacaktır.

Sonuçta kaybedilen toplumumuzun adalet duygusu ve geleceğe dair umududur.

******************************

Siyasal İktidarın İnanç Sınavı

İktidar, gücü elinde bulunduranların adalet, ahlak ve vicdan gibi evrensel ve dini ilkelerle olan bağını test eden en çetin süreçtir.

İslami referansları ön plana çıkaran bir siyasal hareketin, süreç içerisinde her yolu mübah gören (Makyavelist) bir anlayışa savrulması, iktidar nimetlerinin inanç değerlerinin önüne geçtiğinin göstergesidir.

Dünyevi çıkarları korumak veya iktidarda kalmak adına yalanı, hukuksuzluğu, adaletsizliği ve ilkesiz transferleri meşru gören bu zihniyet Müslüman kimliği ile çelişmekte, bir inanç sınavı vermektedir.

Bahsettiğimiz çelişkileri yaşayan bu kesim derin bir vicdani kriz içinde olmalıdır. Bir yandan Ahiret inancına sahip olduğunu iddia edeceksiniz, diğer taraftan bu dünyadaki menfaatler uğruna evrensel ahlaki değerleri ve İslami buyrukları esneteceksiniz. Bu durum inanç ile pratik arasındaki makasın ne kadar açıldığını göstermektedir.

Dini kimliğin siyasi bir tahakküm ve menfaat aracı haline gelmesi, inançlı kesimler nezdinde derin bir sorgulama yaratmak zorundadır. Çünkü, Siyasal İslamcı elitlerin sergilediği pervasız ilkesizlik, taraftarlarında da dini, ahlaki ve manevi özün zedelenmesine, ibadetin ve inancın şekilsel bir kimliğe indirgenmesine yol açmaktadır.

Sonuç olarak, iktidar sınavının şatafatlı mağlubu AKP ve O’nu destekleyen kitlelerin ahlak ve inanç zemini yıkıma uğramıştır.

******************************

Dünyevileşmiş İslamcıların Maliyeti

Siyasetin bu kadar yozlaştırılması, transfer borsaları ve yargı kılıflarıyla milli iradenin gasp edilmesi ülkenin manevi dokusunu da en ağır şekilde çürütmektedir.

Dünyevi gücü ve iktidar nimetlerini korumak adına her türlü Makyavelist yöntemi mübah gören, yalanı ve ilkesizliği sıradanlaştıran bir siyasal anlayış, en büyük darbeyi kendi dindarlık iddialarına vuruyor.

Müslüman kimliğini öne çıkaran kitleler, bu hukuksuzluklara ve ahlaki çürümeye sessiz kalmak ya da destek vermekle İslam’ın özünden ayrılmak riskini yaşıyor.

Bugün genç kuşağın dinden, inançtan ve dindarlardan hızla uzaklaşmasının, deizm veya ateizm dalgasının tırmanmasının altındaki en büyük etken, iktidarın ve tabanı olan siyasal İslamcıların ikiyüzlü ve dünyevileşmiş yüzüdür.

Sonuç olarak ortada üç katmanlı bir yıkım var: Siyasi ahlakın erimesi, demokratik iradenin etkisizleştirilmesi ve inanç değerlerinin iktidar hesabına feda edilmesi.

Geride onarılması on yıllar sürecek derin bir toplumsal ve adalet enkazı kalacaktır. Tarih, iktidar nimetleri uğruna ilkelerini tüketen hareketlerin hesabını erken ya da geç sormuştur.

Öyle bir hayal kırıklığı ve güven krizi yarattılar ki; siyasal İslamcıların önümüzdeki on yıllarda yeniden iktidar yüzü görmesi çok zor görünüyor.

Dünyada Türklerle İlgili Söylenen Sözler

Okuduklarımızdan bahisle bir gerçeğin şaşmaz ifadesi;

Türkler Dünya yaşam süresince diğer tüm milletlerden farklı olmuşlardır.

Yaşamları, giyimleri, kültürleriyle gittikleri yerlere yenilik, adalet hak hukuk ve kadına saygı geleneğini götürmüşlerdir.

Türk Kadını cesur ve mert oluşuyla aynı erkek gibi savaş meydanlarında savaşmıştır.

Türk Kadını aynı zamanda güzelliği ve zarafetiyle yine Dünyanın en güzel kadınları arasında yerini almıştır.

Türkler, kimseye hiçbir ayrımcılık yapmadan, başka milletten, dinden veya mezhepten insanlarla her zaman barış, huzur, güven ve uyum içinde yaşamayı bilmişlerdir.

İşte tarih boyunca Türk Devletleri ve Türkler hakkında söylenmiş sözlerden bir derleme…

• Ne mutlu Türk’üm diyene! (Mustafa Kemal Atatürk)

• Bayrakları bayrak yapan üzerindeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır! (Mithat Cemal Kuntay)

• Biz Türk milleti temiz bir milletiz. Biat nedir asla bilmeyiz. Bundan dolayı Tanrı bizi aziz kılmıştır. (Alparslan)

• Siz çoksunuz biz Türk! (Bilge Kağan)

• Bayrak, bir ulusun onurudur. Ne olursa olsun yerlere serilemez ve çiğnenemez. (Mustafa Kemal Atatürk)

• Ey Türk, titre ve kendine dön! Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, kim bozabilir senin ilini ve töreni! (Bilge Kağan)

• Bana Türklerden Kurulu bir ordu verin, dünyayı rehin alayım. (Napolyon)

• On ulusun on yiğit adamının gücü tek bir kimsede toplansa yine bir Türk’e bedel olamaz. (Charles Mcfarlane)

• Dünyada iki bilinmeyen vardır. Biri kutuplar, diğeri ise Türkler. (Albert Sorel)

• Kılıcı eşsiz bir maharetle kullanan Türkler, mağlup ettiği insanların yarasını sarmakta da bir o kadar ustadır. (George Gordon Byron)

• Türkler ölmeyi iyi bilirler. Ben de ölmeyi bilen bir milletin yenilmeyeceğini bilecek kadar tecrübe sahibiyim. (Montecucco)

• Türkler devlet yıkmakta ve kurmakta en iyi üstatlardır. (Joseph Von Hammer-Purgstall)

• Irk ve millet olarak Türkler, geniş imparatorlukla içerisinde yaşayan kavimlerin en asilidir. (Alphonse de Lamartine)

• Eğer Türkleri tanımış olsaydınız hayran olurdunuz. (Sir Mark Skyes)

• Türk milletinin yaratılış nedeni cihana hâkim olmasıdır. (Hacı Bektaş Veli)

• Benden eyerimi isteyiniz vereyim, atımı isteyiniz vereyim fakat vatanımdan hiç kimse bir karış toprak istemesin veremem. (Mete Han)

• Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan, Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; Turan… (Ziya Gökalp)

• Vatan için ölmek de var, fakat borcun yaşamaktır. (Tevfik Fikret)

• Türk korkmaz korkutur. Bir şey isterse onu yapmadıkça vazgeçmez. (Semamae İbni Eşref)

• Adolf Hitler Kumandanlarından biri Adolf Hitler’e sorar: -Türklere neden saldırmıyoruz? – Bu soru üzerine Hitler: Türkler öyle bir millettir ki, eğer saldırırsak tamamını yok etmemiz gerekir… Yoksa bir tane bile hayatta bırakırsak, yeni bir devlet kurar ve intikamını alır demiştir.

• Türk milleti iki bin yıldır profesyonel askerdir. Türklerin mesleği askerliktir. (Donaldson)

• Dünyada Türklerden başka hiçbir ordu bu kadar süre ayakta duramaz. (Hamilton)

• Türklerle dost ol ama düşman olma. (Gianni de Michelis)

• Türkler az söylerler çok iş yaparlar. (Abraham Lincoln)

• Türkler tarihte eşi benzeri görülmemiş bir millettir. (Enes Bin Malik)

• Artık Türklerle savaşmam. Onlar çok cesur ve iyi insanlar. (Andreas Phitiades)

• Türk gibi ölüme gülerek bakan bir eri başka hiçbir ulusta bulamazsınız. Yalnız ona iyi bir komutan gerekir. (Mulman)

• Türk kadınlarının en büyük süsü Türk oluşlarıdır. Onlar süslenmek için elmas veya zümrüt takınmıyorlar, belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları süslemiş ve kıymetlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk kadını canlı bir inci ve paha biçilmez bir pırlantadır. (Lady Mary Wortley Montagu)

• Türk, asillerin asilidir. Yapmacık olmayan, gösterişi bulunmayan bu pek yüce asalet ona tabiatın hediyesidir. (Pierre Loti)

• Türk askeri cesurdur. Anavatanını sever ve onun için gerekirse çekinmeden canını feda eder. (Albert Einstein)

• Türkler Asya’nın güçlü ulusudur. (Albert Sorel)

• Çanakkale’de başarılı olamadık. Nasıl başarılı olurduk ki? Zira Türkler yuvasına girilmiş aslanların hiddetiyle, cüret ve cesaret kahramanlığı ile savaşıyorlardı. Böyle bir millet görmedim. (Sir Julien Corbet)

• Türk’ün güzel yüzünü, kuvvetli endamını, pırıltılı kostümünü, zarif tavırlarını, kibar gülüşünü, aslanca kükreyişini fırçayla göstermek mümkündür. Fakat pek güç olan, Türk’ün özünü göstermektir. Bu öz, ayışığı gibi görülür fakat gösterilemez. (Decamps – Fransız ressam)

• Türk toplumunda kişisel nitelik ve değer dışında hiçbir şeye önem verilmez. (Baron Büsbek)

• Türkler’in doğrulukları ve namuslulukları ne kadar övülse yeridir. (Charles Macfarlene)

• Türklerle dost ol, ama düşman olma. (Gianni de Michelis)

• Tarih, Türkler‘den çok şey öğrendi. Onların elinden çıkma öyle eserler var ki bunlar medeniyetin birer ziynetidir. (Alman tarihçi Hammer)

• Türkler’in Avrupa dengesi için gerekli bir unsur oldukları kesindir. (Lord Beaconsfield)

• Kılıcı insafsız bir beceriyle kullanan Türk’ün eli, yendiği insanların yarasını sarmakta da ustadır. (Lord Byron)

Kader ve Cüz’-i İhtiyarî

Kader / İlâhî Takdir ve Cüz’-i İhtiyarî / insana Allah tarafından verilen, istediğini seçip yapma serbestlik ve yeteneği; İslâmiyet ve İman’ın son sınırını gösteren hâlî / şu anki ve vicdanî / vicdan ve hisle alâkalı bir İman’ın kısımlarındandır. Yoksa, bilimsel ve nazarî / kuramsal, teorik değillerdir. Yani, inanan kimsenin; her şey’i, hattâ iş ve hareketini, kendini Allah’a vere vere, tâ nihayette teklif ve sorumluluktan kurtulmaması için, cüz’-i ihtiyarî yeteneği önüne çıkar. Ona: “Sorumlu ve yükümlüsün.” der. Sonra, ondan meydana gelen iyilikler ve kusursuz oluş hâlleriyle gururlanmaması için, Kader karşısına çıkar. Der: “Haddini bil, yapan sen değilsin.”

Evet Kader, Cüz’-i İhtiyarî / isteğini seçip yapma serbestliği; İman ve İslâmiyet’in son mertebesidir. Kader, nefsi gururdan ve Cüz’-i İhtiyarî nefsi sorumsuzluktan kurtarmak için, İman mes’elelerine girmişler. Yoksa, kötü fiillerinde direnen; inatçı, fenalıkları emredici nefislerin işledikleri kötülüklerin sorumluluğundan, kendilerini kurtarmak için Kader’e yapışmak ve onlara yapılan iyilik ve güzelliklerle övünmek, gururlanmak, Cüz’-i ihtiyarî’ye dayanmak; bütün bütün Kader’in sırrına ve Cüz’-i İhtiyarî’nin hikmet, gaye ve amacına zıt bir harekete sebebiyet veren bilimsel mes’eleler değildir.

Evet, mânen ilerlememiş halka göre; Kader için kullanılacak yerler vardır. Fakat onlar geçmişe ait musibet ve felâketlerdir ki; yeis, ümitsizlik ve üzüntülerin ilâcıdırlar. Çünkü artık geçen geçmiştir. Onlara takılmanın bir faydası yoktur. Zira, artık “Ya yeni hâl, veya izmihlâl.” geçerlidir. Nitekim geçmişte kalan âsilik, isyan ve itaatsizliklerin; gelecekte olacaklarla bir alâkası kalmamıştır ki, sefahet ve tembelliğe sebep olsunlar.

Demek ki, Kader mes’elesi; teklif ve sorumluluktan kurtarmak için değil, aslında övünme ve gururdan kurtarmak içindir ki, İman’a girmiş. Cüz’-i İhtiyarî, kötülüklere kaynak olduğu içindir ki, inanca dahil olmuş. Yoksa, güzelliklere kaynak olarak kibirlenmek için değildir.

Kur’an’ın dediği gibi: İnsan, kötülüklerinden tamamen sorumludur. Çünkü: Kötülükleri isteyen odur. Kötülükler yıkım cinsinden olduğu için, insan bir kötülük ile çok tahripler yapabilir. Dehşetli bir cezayı hak eder. Bir kibrit ile bir evi yakabilir. Fakat, iyi şeylerde övünmeye hakkı yoktur. Onda onun hakkı pek azdır. Çünkü, güzellik ve iyilikleri isteyen ve gerektiren İlahî Rahmettir. İcat eden Rabbanî kudrettir. Dua eden / çağıran ve sebep; ikisi de Hak’tandır. İnsan; sadece dua, iman, şuur / bilinç ve rıza ile onlara sahip olur.

Fakat kötülükleri isteyen, insanın kendisidir. Nasıl ki, güneşin ışığından bazı maddeler siyahlaşır ve kokuşur. O siyahlık, onların istidadına aittir. Fakat o kötülükleri, çok işleri içeren bir İlahî Kanun ile icat eden yine Hak’tır.

Demek ki, sebep olan, yol açan ve istemek nefistendir ki, sorumluluğu o çeker. Hakk’a ait olan yaratmak ise, daha başka güzel sonuçlar doğurduğu için güzeldir, hayırdır. Bu sırdandır ki: Şerri işlemek şerdir / kötüdür. Şerri yaratmak şer / kötü değildir. Nasılki, pek çok faydalar sağlayan bir yağmurdan zarar gören tembel bir adam diyemez: “Yağmur rahmet değil.” Çünkü, yaratmada -görünüşte- az bir zararla beraber çok büyük hayırlar vardır. Az bir şer için, birçok hayır ve faydalardan vazgeçmek; işte o zaman, büyük bir şer ve kötülük olur. Bunun içindir ki, o azıcık şer; hayır hükmüne geçer.

Allah’ın yaratmasında ise, şer ve çirkinlik yoktur. Şer ve çirkinlikler; kulun kabiliyetine ait olan kusurlardan ileri gelmektedir. Kaldı ki, İlahî Kader netice bakımından şerden ve çirkinlikten münezzeh ve uzaktır. Öyle ki, sebep itibariyle de, zulüm ve çirkinlikten temiz ve uzaktır. Zira: Kader, hakîkî sebeplere bakar adâlet eder. İnsan ise, gördüğü sebeplere göre hükmünü verir. Kader’in aynı adaletinde zulme düşer.

Meselâ: Hâkim seni hırsızlıkla mahkûm edip hapsetti. Halbuki sen hırsız değilsin. Fakat kimse bilmez gizli bir katlin var. İlahî Kader de seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat Kader, o gizli katil oluşun için mahkûm edip adalet etmiş. Hâkim ise, sen ondan -katl işinden- masum olduğun hırsızlığa dayanarak seni mahkûm ettiği için zulmetmiştir.

İşte bir şeyde iki cihetle Kader’in adâleti ve insan kesbinin / kazandığının zulmü görünür. Demek ki Kader: Başlangıç ve sonuç, asıl ve ayrıntı, sebep ve sonuçlar bakımından şer / kötülük, çirkinlik ve zulümden münezzeh ve uzaktır.

Kemalizm!

Kemalizm kavramıyla vurgulanmak istenen Başbuğumuz Atatürk’ ün gerçekleştirdiği ilke ve inkılâplarıdır;

*

Geçmişinde faşizmin karasına iyice bulaşıp, bugün Yeni Dünya Düzeni’ nin silahşorluğuna soyunanlar… Yıllarca “solculuk” oynayıp, bugün yükselen değer olarak gördükleri “neo liberalizm”in kucağına oturmakta hiçbir sakınca görmeyenler… Dünün dincileri, bugünün takiyecileri… Dönekler… Ruhunu ve kalemini kiralayanlar… Kısacası, çıkarları için her renge bürünebilen işbirlikçiler… Ve tabii Batılı dostlarımız!..

Normal şartlarda asla bir araya gelemeyecek bu zevat, konu Atatürk, Kemalizm ve Cumhuriyet olunca adeta etle-tırnak haline geliveriyor!.. Eminim dikkatinizi çekmiştir; son zamanlarda yine dışarıdan ve içerden yoğun bir saldırı kampanyası başlatıldı. Ancak bu kez çok daha cüretkâr ve akıl almaz düzeyde çarpıtarak! Saldırıların elbirliğiyle sahneye konulduğu zamanlardan birkaç örnek vermekte yarar var:

-Zamanın TBMM Başkanı, tam da Cumhuriyet’in 80. yıl kutlamaları öncesinde “Atatürk’e saygım var, ancak Kemalizm bitmelidir” diyordu mesela!

*

Tempo Dergisi şu dahiyane(!) soruyu ortaya atmıştı

-Kemalizm var mı? Atatürk aşıldı mı?

Bir o kadar dâhiyane yanıt ise bir köşe yazarından gelmişti:

-Kemalizm 1930’larda yer almış bir tarihi kategoridir!.. Atatürk ise vatanseverlik ve muasır medeniyetçilik gibi vazgeçilmez iki ilkenin temsilcisi olarak saygıyla benimsenmelidir”

*

Ne kadar açık değil mi; içimizdekiler ve dışarıdakiler aynı ortak paydada birleşiyordu: Özetle;

-Atatürk’e tarihi kişilik olarak evet, Kemalizm’e yani Atatürk ilkelerine hayır!

*

İçimizdekiler ve dışarıdakiler niçin böylesine hırsla, kinle ve kararlılıkla Kemalizm’i yıkmaya, yok etmeye çalışıyordu peki?.. Bu sorunun yanıtını yıllarca önce sevgili Ahmet Taner Kışlalı vermişti:

-Bir din devleti kurmak isteyenlerin karşısındaki en büyük engel Kemalizm… Türkiye’yi etnik kökenlere göre parçalamak isteyenlerin önünde en büyük engel Kemalizm… Ve yeni mandacı, 2. Cumhuriyetçilerin önünde en büyük engel yine Kemalizm…

* EMELLERİNE ERİŞEMİYECEKLER

İşte Batılısından işbirlikçisine, şeriatçısından etnik ayrılıkçısına tüm Cumhuriyet düşmanlarının Kemalizm’e karşı birleşmelerinin nedeni buydu!:

-Kemalizm’i yıkarak Mustafa Kemal’i yok etmek!..

*

Bu ülkenin aydınlık insanları, Kemalizm’in ilkelerini bıkmadan usanmadan anlatmalı:

-Kemalist Türk Devrimi, her şeyden önce bir Aydınlanma devrimidir. Türkiye Cumhuriyeti, her türlü ihanete karşın İslam coğrafyasında tek, dünya üzerinde ilk 20 devlet arasında ise bu o devrimler sayesindedir.

*

-Kemalizm’in ana fikri sürekli devrimciliktir. Çağdaş uygarlığa ulaşan yolda tutuculuğun, dogmaların amansız düşmanıdır.

-Kemalist Türk Devrimi din ya da ırk değil, dil-kültür birliği ile tarih bilinci üzerine inşa edilmiştir. Atatürk’ün yazdığı yurttaşlık kitabı şu cümle ile başlar: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”

İşte Kemalizm’e bunun için saldırıyorlar. Bir türlü hazmedemedikleri Mustafa Kemal’i ve Cumhuriyet’i tam anlamıyla gömmeden asla huzura eremeyecekler… İşte Kemalistlerin tarihi görevi de tam bu noktada öne çıkıyor:

-O kafanın istediği huzur ortamını asla tattırmamak!

PKK’ya Af Yasası ve Sonrası

TBMM’de kabul edilen “Çerçeve Yasa” veya “PKK’ya Af Yasasını” PKK/DEM kanadı “kök yasa” olarak nitelendiriyor. Bunu takip edecek yasal ve anayasal değişikliklerle kökten, gövde ve dallar çıkarmaya çalışacaklar.

Devlet Bahçeli ve İktidar kanadı “Terörsüz Türkiye” projesinin maksadını “Terörün jeopolitik bir müdahale aracı olarak Türkiye aleyhine kullanılmasını engellemek” olarak açıklıyor.“PKK’nın silahlı bir aktör olarak varlığına son vererek, Türkiye’nin terörle bağlantılı güvenlik risklerini sıfırlamak. Örgütü uluslararası güçlerin (ABD/İsrail) kontrolünden çıkarıp etkisizleştirmek” isteği ifade ediliyor.

Niyet bu olabilir ama “çerçeve yasa” ve sonrasında yapılacaklar bu niyete mi hizmet edecek, Türkiye’yi kaos ve parçalanmaya mı sürükleyecek? Bu sorunun cevabını bulmalıyız.

Bizim gibi projeye karşı çıkanlar ise, söz konusu yasal düzenlemelerin, bölgesel bir projenin (4 parçalı Kürdistan) parçası olduğu ve Türkiye’nin üniter yapısını hedef aldığı düşüncesindeyiz. Yapılanın örgütün terör yoluyla elde edemediği amaçlarına müzakerelerle kavuşması anlamına geldiğini, bunun “silahlı örgütün tasfiyesi” değil, “siyasal dönüşüm” (bölünme/ federasyon/ Lübnanlaşma) süreci olduğunu savunuyoruz.

PKK’nın sadece sembolik adımlar atacağı (bazı mağaraları boşaltma vb) ancak profesyonel ordu yapılanmasının Suriye’de, Irak’ta, İran’da varlığını sürdüreceği endişesini taşıyoruz.

Cezaevlerinden çıkacak kadroların, bir iç tehdit oluşturabileceği ve bu durumun toplumsal/ siyasi dengeleri bozacağını düşünüyoruz.

Yasa sonrası, PKK’nın terör listelerinden çıkarılması ile küresel çapta meşruiyet kazanması sağlanacaktır. ABD’nin bu yapıyı bir “Kara Gücü” olarak kullanma ihtimalinin büyük olduğunu görüyoruz. Bahçeli’nin beklentisinin tam tersine PKK’nın ABD güdümünde meşru bir silahlı güç haline geleceğini, sonuçta Türkiye’nin federatif bir yapıya zorlanacağını öngörüyoruz.

ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın daha önce ifade ettiği, “4 parçalı Kürdistan” ve “Laik Türkiye Cumhuriyeti” yerine “Osmanlı modeli” tavsiyesi hatırdan çıkarılmamalıdır.

Bu teze götürecek ilk adım “çerçeve yasa” ile atıldı.

PKK/DEM ve iktidar kanadının açıklamalarından, ikinci etapta yeni anayasa ile Türkiye’yi üniter-milli devlet olmaktan çıkaran, “Türk- Kürt- Arap federasyonu” tasarımına sıra geleceği anlaşılmaktadır.

******************************

Af Yasası Uygulanacak Mı?

“Çerçeve yasa” hemen uygulamaya geçemeyecek. Kanunda örgütün tanımı ve yasanın uygulama şartları açıklanmış:

“Bu Kanunda geçen; Örgüt: PKK/KCK terör örgütünü ve bağlı bütün oluşumlarını ifade eder” diye tanımlanmış.

Sonra MADDE 3- Örgütün fiili varlığına son verdiğinin ve kontrolü altında bulunan her türlü silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bu tespitin teyidine dair Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmış olması koşuluyla” örgüt üyelerinin soruşturma ve kovuşturmaların erteleneceği yazıyor.

Yani af yasasının uygulanabilmesi için PKK/KCK ve bağlı bütün oluşumlarının fiili varlığı sona erecek, her türlü silah ve mühimmatı teslim ettiği güvenlik kurumlarınca tespit edilecek. Bu da yetmiyor bu tespit MGK tarafından teyit edilmiş olacak.

ABD 2026 bütçesinde PKK-YPG’ye 130 milyon dolar yardım fonu ayırmış. KCK yapılanmasının İran’daki kolu PJAK’a çok ciddi silah verildiğini Trump açıklamıştı. Feshedilecek bir örgüte ABD bu yardımları yapar mı?

Kaldı ki kendi ülkemiz dışındaki bu oluşumların silah, mühimmat envanterini tam olarak bildiğimiz söylenemiyor. Göstermelik “keleş kebabı” sahnelerini devletimiz yeterli bulacak mı?

Burada son karar Cumhurbaşkanı Erdoğan’da. Güvenlik bürokrasisini de MGK üyelerini de atayan O.

Kanunun bu açık emrine rağmen gerçek bir fesih olmaz ve silahlar teslim edilmezse, “Habur sınır Mahkemelerinin” yargılaması gibi yapılır mı? “Yeter ki süreç zarar görmesin” diye af hükümleri uygulanır mı?

Kanuna bu sigortayı koyan iradenin böyle yapmaması gerekir.

******************************

Projeden Dönüş İhtimali

Acaba Erdoğan ve Bahçeli “Seçime kadar bu maddeye dayalı olarak oyalama yapar, Erdoğan’ın seçilmesi sağlandıktan sonra ‘gerekli şartlar yerine getirilmedi, aldatıldık’ diyerek Terörsüz Türkiye projesinden vazgeçerler mi?”

Eğer bu işin dış ayağı olmasa idi böyle düşünebilirdik. “İhanet yasası” denilen bir yasa çıkarma riskini iktidarını devam ettirmek için göze almışlardır. Birinci Çözüm Sürecinde olduğu gibi bir geri dönüş planlanmış olabilir diyebilirdik.

Ama bu konularda ABD talepleri belli. Trump’ın “Ondan istediğim her şeyi yaptı” dediği Erdoğan’ın, “diğer ülkelerden çok daha sadık bir müttefik” olarak nitelendirdiği Türkiye’nin ABD planları çerçevesinden çıkmasını istemeyecektir.

“Brunson vakası”, İsveç’in NATO üyeliği, Kaşıkçı cinayeti, Suudi Arabistan, Rusya, BAE ve Mısır’la ilişkilerdeki savrulmalar gibi tarihi örnekler, Türkiye’nin karar vericilerinin baskı anındaki “esneklik” kapasitesini anlamak için kritik birer ölçüt sayılabilir.

Türkiye’yi yönetenlerin uluslararası aktörlerle (Özellikle ABD/Trump yönetimi) kurduğu ilişki biçimi, milli güvenlik meselelerini siyasi beka pazarlığına dönüştürme potansiyeline sahiptir.

Eğer “Çerçeve Yasa” bir güvenlik projesi değilse, süreç dış baskı (Trump’ın tehditleri veya ABD’nin “4 parçalı Kürdistan” stratejisi etkisi) ile yürütülüyorsa, “PKK’ya af yasası”nın uygulanmasından kaçınmak kolay olmayacaktır.

******************************

Siyasal İslamcılara Yeni Osmanlıcılık Oltası

İktidar içinde güçlü bir “siyasal İslamcı” kanat var. Bunları “Yeni Osmanlıcılık” oltasıyla avlamak kolay olabilir. ABD, Siyasal İslam’ın “ümmet” vurgusu ile Kürt coğrafyasındaki demografik/kültürel yakınlığı kullanma arzusunu, stratejik bir “olta” olarak kullanabilir.

Bölgeyi yeniden tasarlayan küresel aktörler için, yerel karar vericilerin ‘İmparatorluk hayalleri’ en verimli yakıtı sağlar. Büyük Kürdistan projesi, yerel liderlere ‘Yeni Osmanlı’ vizyonu olarak ambalajlanıp sunulurken, üniter devletin temelleri sessizce aşındırılır.

“Yeni Osmanlıcı” perspektif, sınırların ötesinde bir nüfuz alanı yaratma (bölge liderliği) hayali kurarken, aslında bölgenin (ABD/İsrail eliyle) yeniden dizayn edilme sürecinin bir “taşeronu” durumuna düşebilir.

İktidarın, “terörsüz Türkiye” hedefiyle başlayan süreci, bir noktada “Ortadoğu’da Kürtlerle genişleme” veya “Büyük Kürdistan projesine eklemlenmiş bir bölge gücü olma” illüzyonuna kurban edip etmeyeceğini tam olarak öngöremiyorum.

Bu yüzden çok endişeliyim.