13.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 7

Türk Hukuk Dilinin Türkçeleştirilmesi 

“Konuştuğumuz Türkçe kadar Türk’üz!..” Sosyal medyada Alper Aksoy yıllardır bu ilke çevresinde Arapça, Farsça, Fransızca, İngilizce gibi dillerden dilimize girmiş sözcük ve kavramların yerine öz Türkçe karşılıklarının kullanılmasının önemine dikkat çekiyor.

Ben de bu görüşe Hukuk dilimizdeki kavramların Türkçeleştirilmesi konusundaki gelişmeleri ve görüşlerimi aktararak katkı vermek istiyorum.

Türk hukuk dilinin sadeleştirilmesi ve Türkçeleştirilmesi yalnızca bir dil reformu değildir. Adalete erişimi kolaylaştıran, kanunun anlaşılırlığını artıran ve hukuki güvenliği sağlayan tarihsel bir dönüşümdür.

Dönüşümün tarihsel sürecini 4 bölüme ayırabiliriz:

Osmanlı Dönemi (Mecelle ve Tanzimat Hukuku): Arapça ve Farsça kökenli, medrese eğitimine dayalı terminoloji hakimdir. Kavramlar halk dilinden tamamen uzaktır.

Cumhuriyet Devrimi ve Dönem Kanunlaştırmaları (1926-1930’lar): İsviçre, İtalya ve Almanya’dan alınan kanunlar Osmanlıca, Türkçe karması ağdalı bir hukuk diliyle tercüme edilmiştir.

Anayasa ve Dil Devrimi Hamlesi (1945 ve 1961): 1945 yılında 1924 Anayasası’nın dili Türkçeleştirilmiş (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu yerine Anayasa denilmiş); Türk Dil Kurumu’nun çalışmalarıyla hukuki terim ambarı sistemli şekilde sadeleştirilmiştir.

Son Dönem Yasaları (2000’ler): Yeni Türk Medeni Kanunu (2001), Türk Borçlar Kanunu (2011) ve Türk Ceza Kanunu (2004) ile asırlık ağdalı ifadeler terk edilerek, önemli ölçüde sadeleşmiş ve yaşayan Türkçeye yaklaşmıştır.

******************************

Kanunlar ve Kavramlar Nasıl Değişti?

1926 tarihli Borçlar Kanunu’nda yer alan “”Bir akdin mevzuu gayri mümkün veya gayri muhik yahut ahlaka (adaba) mugayir olursa o akit batıldır” İfadesi 2011 tarihli Türk Borçlar Kanunu’nda “Kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür” şeklini almıştır.

Burada hala değişmeyen bir kanun maddesine dayanarak verilen “mutlak butlan” kararının dil bakımından da yarattığı tartışmaları hatırlamak gerekir.

1926 tarihli Medeni Kanun’da yer alan “Her şahıs hakları ihraz ve borçları iltizam hususunda ehildir” ifadesi 2001 tarihli Türk Medeni Kanunu’nda “Her insanın hak ehliyeti vardır. Buna göre bütün insanlar… haklara ve borçlara ehil olmada eşittirler “şeklinde sadeleşmiştir.

Mecelle’deki “dava üzerine … sene mürur-ı zaman cereyan ederse istima olunmaz” benzeri ifadeler yeni kanunlarda “Zamanaşımı süresi dolduktan sonra dava dinlenmez / hak düşer” şeklinde yer almıştır.

Türkçeleştirme sürecinde bazı köklü kavramlarda da değişimler yaşanmıştır:

“Cumhuriyet Savcısı”nın eski adı “Müddeiumumi”, “Dilekçe”nin “İstida / Arzuhal” idi. Bilirkişi’ye “ehl-i vukuf” deniyor, “yaptırım” yerine “müeyyide” kullanılıyordu.

Halkın çok benimsediği Arapça kökenli “Mahkeme”, “Hâkim”, “Kanun” kelimeleri halen kullanılıyor olsa da yargılama, yargıç, yasa sözcükleri de birlikte kullanılmaktadır. “Hukuk, adalet, hak” gibi temel kavramlar ise Türkçeleştirme dalgasının dışında kalarak dilimize kalıcı biçimde yerleşmiştir. Bu da göstermektedir ki Türkçeleşme, yabancı kökenli her kelimeyi silmek değil, anlaşılırlığı ve adalete erişimi önceleyen seçici bir sadeleşmedir.

Bunlar olumlu gelişmelerdir. Çünkü mahkemeler ve kanunlar halk içindir. Vatandaşın kendi hak ve borçlarını düzenleyen bir kanun metnini okuduğunda anlayamaması, Anayasal bir hak olan hukuki güvenlik ve adalete erişim ilkelerine açıkça aykırıdır.

******************************

Eleştiriler ve Cevapları

Hukuk dilinin sadeleştirilmesi ve Türkçeleştirilmesi hamlesi adalete erişimi kolaylaştırıp metinleri anlaşılır kıldı. Ancak bu dönüşümün “hukuki derinlik ve nitelik kaybına” yol açtığını savunan muhafazakâr yaklaşımlar da mevcuttur. Bu eleştirilerin başlıcaları ve cevapları şunlardır:

  • “Eski terimler asırlık doktriner nüanslar taşır, yeniler bunu karşılayamaz.”

Uygulamalar gösterdi ki, yeni türetilen Türkçe terimler (örneğin: “kesin hükümsüzlük”), eski terimin (“batıl”) sınırlarını ve hukuki sonuçlarını eskisinden çok daha net ve açık çizmektedir. Artık “izale-i şüyu” değil, “ortaklığın giderilmesi” davası deniyor. Bu kavram terimin anlamını daha iyi veriyor ve herkes bunu daha iyi anlıyor.

  • “Genç hukukçuların geçmiş yargı kararlarıyla bağı kopuyor.”

Hukuk yaşayan bir sistemdir. Geçmiş içtihatların dili güncel dile aktarılabilir; ancak yürürlükteki kanun geçmişin diliyle yazılamaz.

  • “Sadeleşme, hukukun teknik dilini günlük sokak diline indirger.”

Sadeleşme sokak dili kullanmak demek değildir; hukuki teknik terimlerin yaşayan Türkçe köklerle yeniden yapılandırılmasıdır.

Cumhuriyet dönemiyle başlayan ve 2000’li yıllardaki yeni temel kanunlarımızla (Medeni Kanun, Borçlar Kanunu, Ceza Kanunu) taçlanan Türkçeleşme hamlesi büyük bir zihinsel devrim yaratmıştır.

******************************

Bilişim Dili ve Hukuk Dilinin Türkçeleşmesinde Benzerlikler

Türkiye’de bilim, teknoloji ve hukuk alanında yürütülen Türkçeleştirme hamleleri; yalnızca bir dil tercihi değildir. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir” anlayışına dayanan bir milli egemenlik ve aydınlanma mücadelesidir.

1960’lı yılların sonunda Türkiye’ye ilk bilgisayarlar girdiğinde dönemin aydınları ve akademisyenleri; computer, printer, memory, instruction, communication gibi kavramların aynen kullanılması gerektiğini savunmuştu. Bu teknolojiye Türkçe karşılıklar arayan Prof. Dr. Aydın Köksal’ın çabaları saçma bulunmuş, “Halk benimsemez, bu kelimeler tutmaz” denilerek gazete köşe yazılarında alay konusu edilmişti.

Ancak bilişimsel dilbilim uzmanı Prof. Dr. Aydın Köksal, Türkçenin yapım eklerine ve matematiksel mantığına güvenerek 2.500’ün üzerinde terim türetmiştir.

“Bilgisayar, bilgi işlem, bellek, yazıcı, komut, iletişim, yazılım, veri tabanı” gibi Aydın Köksal’ın türettiği kavramların tamamı halk tarafından kabul görmüştür. Bu durum, Türk milletinin mantıklı, yalın ve işlevsel olan yeni kavramları benimseme kabiliyetinin göstergesidir.

Prof. Dr. Aydın Köksal’ın bilişim alanında tek başına yaktığı meşale, Türkçenin bilim, teknoloji ve hukuk dili olarak ne kadar güçlü bir potansiyele sahip olduğunu ispatlamıştır.

“Kimse computer yerine bilgisayar demez” diyen anlayış nasıl mağlup olduysa; hukukta “Anayasa, dilekçe, zamanaşımı, yaptırım, bilirkişi kelimeleri tutmaz” diyen anlayış da toplumsal kabul karşısında erimiştir.

****

Elbette hukukta Türkçeleştirme ihtiyacı bitmiş değildir. Bugün de kanunlarımızda halkın kolay anlamadığı (intifa, irtifak, tefhim gibi) bir çok terim bulunmaktadır.

Ancak halkımızın yeni ve sade kavramları özümseme hızı göstermektedir ki hukuk dilinin Türkçeleşmesi geri döndürülemez bir süreç ve hayati bir kazanımdır.

Türk milleti, kendi hukukunu da kendi öz diliyle yazmaya ve uygulamaya devam edecektir.

Sensizliğin  Sınırları

Sensizliğin sınırları çizilmez

Çünkü yalnızlığın kolları yoktur

Hayat; kalbimin üstünde gazlı bez

Zaman; onu sebepsiz unutan doktor

Sensizliğin sınırları çizilmez

Çünkü yorulmaz gözleri gecenin

Saçlarından tek bir ipucu çözülmez

Soldan sağa gireriz içine bilmecenin

  6 Aralık 1991 – İzmit Bahçecik

Düşün Damlaları (57)

“İnsan, kendini tanımakla, kâinat ve kâinat ötesi esrar ve hakikatlere vâkıf olabilir. (Çünkü) Bütün mevcudatın sırlarını çözmenin anahtarı ‘kendini bilmek’tir.”

“İlkçağlardan beri akl-ı selim sahibi insanlar, insanın fenâya mâruz kalan, durmadan değişen ve çürümeye yüz tutan bir cesetten ibaret olmadığını kavramışlar, ruh gerçeğini yakînen bilip kabul etmişlerdir. Onun hakikatine vakıf olanlar, ruhu, İlâhî ölçüler çerçevesinde terbiye ve terakki ettirmeye (geliştirmeye) çalışmışlardır.”

x

“Sıhhatli bilginin kaynağı, ‘Menba-ı Hak ve maden-i hakikat’ olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’dır. Evet, Kur’ân-ı Kerîm mânâ âleminin güneşidir. Ruhlar onunla nurlanır, kalbler onunla zulûmattan (karanlıklardan) kurtulur. Bilindiği gibi Güneş bütün bitkilere, kabiliyetlerine göre feyiz verir. Ziyasıyla onları hayatlandırır. Mânâ âlemimizin Güneşi olan Kur’ân-ı Azîmüşşan da ona ittibâ edenlerin (uyanların) ruhlarına inkişaf, akıllarına istikamet, kalblerine nur verir.

“O, hem mâziyi, hem hâli, hem de ebediyeti aydınlatan bir Nûrdur. İnkârlardan, yeislerden, kederlerden terekküp eden (meydana gelen) cehalet karanlıklarını gönüllerden silip atmıştır. Onun ziyası altına giren akıllar, nice hakikatlerin keşfi yanında, kendi efendileri olan ruhlarını da bilmişler ve onların varlığını, tasdik etmişlerdir. O ezel güneşi, selim akıllara, ruhun varlığını, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak bir kat’iyette (kesinlikte) göstermiş ve ispat etmiştir.”

x

“İnsan, kâinat ağacının en mükemmel meyvesi ve en kıymetdâr neticesidir. Bütün mevcudatın, insanın imdadına koşması ve onlardan hâsıl olan faydaların insanda temerküz etmesi (toplanması) gösteriyor ki, bu kâinatın yaratılmasından maksat insandır. Daha doğrusu insan ruhudur.

“Kâinat da bu ruha hizmetkârdır. İnsan bedeni de. Biri sarayı ise, diğeri menzili. Biri hanesi ise, diğeri libası (elbisesi)dir. Cenab-ı Hak, insan ruhunu, marifetlere mahal, faziletlere merkez, âlemlere santral olabilecek keyfiyette yaratmış ve herşeyi onun emrine vermiştir.”

x

“Mahiyet-i hayat (hayatın içyüzü), Esma-i İlahiyye’nin definelerini açan anahtarların mahzeni ve nakışlarının bir küçük haritası ve cilvelerinin bir fihristesi ve kâinatın büyük hakikatlerine ince bir mikyas ve mizan (ölçü) ve Hayy-ı Kayyûm’un manidar (mânâlı) ve kıymetdar isimlerini bilen, bildiren, fehmedip (anlayıp) tefhim eden (anlatan) yazılmış bir kelime-i hikmettir.”

x

“Şu kâinatta çiçeğinden baharına, zemininden semasına kadar sevdiğimiz, takdir ve tahsin ettiğimiz (beğenip güzel bulduğumuz) herşey Cenab-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsnâ’sı (Güzel İsimleri)nin âyineleri (aynaları) dır.”

x

“İnsan hakikati, şu görünen bedenden ibaret değildir. Zira, insanda ilim ve marifetin varlığı açıktır. Halbuki, ilim ve marifet ceset ile kaim değildir. Demek oluyor ki, insanda şu cesetten başka bir şahsiyet mevcuttur. Bu da ruhtan başkası olamaz.

“Hiçbir cismin tabiatında irade yoktur. Oysa, insanda nihayetsiz iradî hareketler vardır. Bu iradî hareketler, onun cismine isnad edilemeyeceğine (dayandırılamayacağına) göre, demek ki, onda bir mebde-i irade (irade kaynağı) vardır. Bu ise ruhtur.”

x

“Âlem; maddeye münhasır (maddeden ibaret) olmadığı gibi, ruh da, yalnız insana münhasır (insandan ibaret) değildir. Ruhanî âlemler hadsizdir. O âlemlerde yaşayan mahlûklar da nihayetsizdir. Nitekim meleklerin, cinlerin, şeytanların; kısacası ruhanî varlıkların sayısını ancak Allahü Azimüşşân (Şânı Büyük Allah) bilir.”

x

“Cenab-ı Hakk şuuru (bilinci), idraki ve konuşma kabiliyetini ihtiva eden (içeren) en büyük hayat mertebesini insana bahşetmiştir.”

Arkadaş Sözünün Etimolojisi

Okuduklarımızdan bahisle paylaşmayı uygun gördüğüm bir yazı;

*

Eski Türklerde cengâverler savaşırken arkadan gelecek herhangi bir saldırıyı kontrol edebilmek için sırtlarını bir ağaca, kayaya veya taşa vererek ok atarlarmış.

Atalarımız genelde bozkır hayatı yaşadıkları için bu sırt dayanan nesne genelde bir taş veya kaya olurmuş.

Yıllar sonra sırt dayanan taşın ismi ARKA-TAŞ dan ARKADAŞ şeklinde dilimize yerleşmiş ve bugün güvenebileceğimiz, bizi arkadan vurmayacak olan, samimiyetine güvendiğimiz kişilere verdiğimiz isim olmuştur.

*

Aşk ve arkadaşlık bir gün yolda karşılaşırlar.

Aşk, kendinden emin bir şekilde sorar;

-Ben senden daha samimi ve daha cana yakınım sen niye varsın ki bu dünyada? Demiş…

Arkadaşlık cevap verir:

-Sen gittikten sonra bıraktığın gözyaşlarını silmek için…

Hiç bir zaman arkadaşsız kalmamanız dileğiyle…

*

Kavgayı,

Bir yaprağın üzerine yazmak isterdim…

Sonbahar gelince yaprak kurusun, dökülsün diye…

Öfkeyi,

Bir bulutun üzerine yazmak isterdim…

Yağmur yağınca bulut yok olsun diye…

Nefreti,

Karların üzerine yazmak isterdim…

Güneş açınca karlar erisin diye…

Dostluğu,

Ve sevgiyi,

Yeni doğmuş tüm bebeklerin yüreğine yazmak isterdim…

Onlarla birlikte büyüsün…

Bütün dünyayı sarsın diye……

Sonsuza dek arkadaş kalmak dileği ile…

Tüm arkadaşlarım, iyi ki varsınız..

Hayat ve Kâinat

Madem dünyada hayat var. Elbette insanlardan, hayatın sırrını anlayanlar olacak.

Hayatı, kötüye kullanmayanlar bulunacak.

Beka âleminde, Cennet-i Bâkîye’de devamlı bir hayata kavuşacaklar.

Nasılki: Dünyada, parlak şeyler; Güneş’in yansımasiyle parlar.

Deniz yüzünde kabarcıklar, ışığın kendilerine vurmasiyle parlayıp durur.

Sonra gelen kabarcıklar da, gidenler gibi, yine Güneş’e aynalık yapmaya devam eder.

Bütün bunlar açıkça gösteriyor ki:

O parıltılar; birtek Güneş’in tecellî ve görüntülerinden başka bir şey değil.

Güneş’in varlığını, çeşitli diller ile yâd edip hatırlatıyor.

Işık parmaklariyle ona işaret ediyor.

Bunun gibi, Hayy / Diri ve Kayyum / varlığı ayakta tutan Zât olan / Allah’ın

Muhyi / Hayat verici isminin; en büyük tecellî ve yansıması ile yeryüzünde,

Ve deniz içindeki canlılar; İlâhî kudretle parlayıp, arkalarından gelenlere yer vermek için

“Ya Hay!” deyip, gayp perdesinde gizlenip;

Ebedî / ölümsüz bir hayat sahibi olan Hayy ve Kayyum olan Zât’ın hayatına işaret ediyorlar.

Varlığının zarurî ve olmazsa olmazlığına şahit oluyorlar.

Bütün varlığın tanziminde, eseri görünen İlahî ilme şahit olan tüm deliller, bu gerçeği yansıtıyor.

Kâinatta tasarruf eden, kudreti ispat olunan bütün bürhanlar, yine O’na yönelik.

Kâinatın tanzim ve idaresinde, hükmünü yürüten iradeyi ispat eden

Hüccetlerin hepsi; yine O’nun isteğine dönük.

Rabbanî kelâm ve vahiyler; o Zât’ın hayatına yol gösterici nitelikte.

Çünkü, bir şeyde görmek varsa, hayatı da vardır.

İşitmek varsa, hayatın alâmeti.

Söylemek varsa, hayatın vücuduna işaret.

Seçme ve iradesi varsa, hayatını gösterir.

Bunlar gibi, kâinatta eserleriyle varlığı muhakkak ve ortada olan Mutlak Kudret;

Kapsayıcı bir irade, kuşatıcı bir ilim gibi sıfatları;

Tüm delil ve kanıtları ile Hayy ve Kayyum olan Zât’ın

Hayat ve vücudunun zaruretine şahitlik eder.

Nitekim, bütün kâinatı ışıklandıran,

Bir görüntü ve yansımasiyle Âhireti zerreleriyle hayatlandıran; daimî hayatına şehadet eder.

Madem kâinatta en mühim netice hayattır.

En ziyade yayılan ve kıymetli olduğu için çoğaltılan ve zemin misafirhanesini,

Gelip geçen kafilelerle şenlendiren hayat sahipleridir.

Ve madem dünya, bu kadar çeşitli canlılarla dolmuş

Ve tüm canlıları, yeniden yaratıp çoğaltmak hikmetiyle,

Her vakit dolar boşalır ve en hasis ve çürümüş maddelerinde dahi

Yoğun bir şekilde canlılar yaratılarak;

Dünya, mikroskopik canlıların da bulunduğu bir yer yapılmış.

Madem hayatın süzülmüş en sâfî özeti olan şuur ve akıl, lâtîf ve sâbit cevheri olan ruh;

Dünyada gayet kesretli bir surette yaratılıyor.

Âdeta dünya; hayat ve akıl, şuur ve ruhlar ile ihya edilip şenlendiriliyor.

Elbette dünyadan daha lâtîf, daha nuranî, daha büyük, daha önemli olan Yıldızların:

Ölü, cansız, hayatsız, şuursuz kalmaları imkânsız.

Demek gök, güneş ve yıldızları şenlendirecek ve hayatdar yapacak

Ve göklerin yaratılış neticesini gösterecek ve İlâhî hitaplara muhatap olacak

Şuurlu, hayat sahibi ve semalara münasip sakinler ve yaşayacakların;

Hayat sırrının bir gereği olarak bulunması mecburiyeti var.

Hem, Hemler…

Yüce Allah,

Hem insanı sever.

Hem de kendini ona sevdirir.

Hem bâkîdir.

Hem bâkî âlemleri var.

Hem adâletle her işi görür.

Hem hikmetle her şeyi yapar.

Hem bu kısa dünya hayatında, bu kısacık insan ömründe, bu geçici ve fânî zemin / arz ve yeryüzünde; o Ezelî Hakîm olan Yüce Allah’ın saltanatındaki haşmeti / ihtişam ve şanlı görünüşü hâkimiyetinin sermediyeti / ebedîliği yerleşemiyor.

İnsan nev’inde; kâinatın intizamına, adâletine, cemalinin güzelliğine aykırı ve ters düşen hareketlerde bulunan öyle insanlar vardır ki: Yaptıkları çok büyük zulümleri, ettikleri kanlı isyanları, velînimetlerine ve onları şefkatle besleyenlere karşı işledikleri ihanetleri, Allah’a küfürleri; yani O’nu inkârları; bu dünyada cevapsız kalmakta! Üstelik bu gibi gaddar ve zâlimler; hayatlarını rahat bir şekilde sürdürürlerken, bîçare mazlumlar ömürlerini meşakkatler içinde geçirmektedirler!

Zaten kötülerin yaptıkları yanlarına kâr kalıyor (!) bilişi; o gibilerin kötü olmalarının, kötülük ve fenalık yapmalarının da, bir çeşit gereğidir.

Tüm kâinat ve evrende eserleri görünen Mutlak Adalet’in mahiyeti / içyüzü ise; dirilmemek suretiyle, o gaddâr zalimlerin ve ümitsiz mazlumların vefattan sonraki eşit oluşlarına; yani herkesin yaptıklarının yanlarına kâr kalmasına, herkesin hesap ve kitabının görülmemesine tamamen zıttır. Yüce Allah’ın adâleti bunu kaldırmaz, buna müsaade etmez. İzin vermez.

Yani, meselâ: Öldürenle öldürülenin bir sayılmasını, asla kabul etmez.

Madem ki, kâinatın sahibi; kâinattan zemini / yeri ve zeminden insan nev’ini seçip, ona son derece büyük bir makam ve ehemmiyet vermiş. İnsan nev’inden de, Rububiyyetinin / Rablığının maksatlarına uygun düşen ve kendilerini iman ve teslim ile O’na sevdiren, hakîkî insanları seçip kendine dost ve muhatap ediyor. Düşmanlarını ise, Semavî / Göksel tokatlar ile ta’zîp ediyor / azaplandırıyor .

Çünkü, bu kâinat bir elden çıkmış olup, Birtek Zât’ın mülküdür. İlahî mükemmelliğin sebebi olan Vahdet’ini, Ehadiyyet’ini bedahetle / açık bir şekilde göstermektedir.

Vahdet ve Ehadiyyeti / Allah’ın Birliği’nden ötürü, kâinat; o Vâhid / Bir olan Zât’ın emir eri hükmünde olan neferleri ve emrine âmâde memurları gibidirler.

Âhiret’in gelmesiyle de:

Kâinatın mükemmeliyeti sukût / düşüşten:

Mutlak adâleti, alay yollu mutlak gadrden.

Umumî hikmeti, sefihçe boş şeylerden.

Geniş rahmeti, -hâşâ- eğlenircesine eziyet etmekten.

Kudret’inin izzeti, zelîlâne / alçakça âcizden kurtulur. Takaddüs edip temizlenir.

Hakîkatlerin gerektirmesiyle Kıyamet elbette kopacak. Haşir ve neşir elbette olacak.

Mücazat / ceza ve mükâfat / ödül yerleri açılacak.

Tâ ki dünyanın önemi ve merkeziyeti,

İnsanın önemi ve kıymeti ortaya çıksın.

Dünya ve insanın Hâlıkı / Yaratanı ve Rabbi,

Hakîm olan Mutasarrıfı’nın adâleti,

Hikmeti / gayesi, rahmeti ve saltanatı takarrür edebilsin / yerleşebilsin.

O Bâkî Rabb’in asıl dostları,

Ebediyyen ademden / idamdan / yok olmaktan kurtulsun.

Deizim

Gençler arasında, bir kısım aydın kesimde, İmam-Hatip Liselerinde okuyan Öğrencilerin aralarında ‘’DEİZİM’’ konusunu tartışlıklarını duyuyoruz, öğreniyoruz. Elimizdeki bilgilere göre; Türkler; Baykal Gölü çevresinden bugünkü Volga Irmağı hattına kadar uzanan coğrafyada ortaya çıktılar. Zaman içinde Hindistan’dan Macaristan’a kadar uzanan alanda etkili oldular. Ve birçok dine girip çıktılar. 

Bugün çok büyük bir kısmı Müslüman olan Türkler, şimdi DEİZM denilen yeni bir konuyu tartışmaya mı başladılar dersiniz? Bulunduğum bilimsel toplantılarda İlahiyatçı bazı akademisyenlerin Kur’an’ın günümüz çağdaş gerçeklerini de kapsayacak yorumlarla meali yapılması gerektiği üzerinde durmaktalar. Bugün uygulanan Müslümanlık, bu MİLLETE dar gelmeye başladı. Örneğin; Kadına yönelik tacizler, tecavüzler cinayetler, aklın-bilimin horlanması, Orta Çağ Arap geleneğinin din diyerek topluma zorla giydirilmesi… Dinin siyasetçileri iktidarda tutmak için araç olarak kullanılması; Hatta yolsuzlukları aklayan bir örtü yapılması… Zalime, sömürücüye karşı tavır takınmaması; Emperyalist Batı’nın savunucusu konumuna düşürülmesi; Bugünkü ‘’İSLAM’ özellikle okumuş gençler arasında ‘sevimsiz’ kalıyor. Ve böylece yeni bir arayış başlıyor. Bulunan ‘’YENİ DİN’’ de ‘’DEİZM’’ diye adlandırılıyor. ‘NE DEMEK DEİZM? ‘’Deizm’’ , kısaca ‘’YARADANCILIK’’ demektir. 

İlahiyatçı Yazar Cemil Kılıç’ın yazdığı gibi biz bunu “TANRICILIK’’ (özgün biçimiyle “TENGRİCİLİK’’) diye adlandırabiliriz. Giderek yaygınlaşan ‘’deizmde’’ de Tanrı’ya inanç vardır. Bu TANRI Evreni yaratmıştır; Doğa kanunlarını koymuştur. İnsana da akıl vermiştir. Ve artık dünyaya karışmamaktadır Böyle olunca da ‘’insanla Tanrı arasındaki peygambere gerek yoktur’’. İnsan, kendisi aracısız olarak Tanrı’ya ulaşabilir; böyle olunca da hocaya, imama, papaza, hahama gerek yoktur. Melekler ve kitaplar da gereksizdir. Kader denilen şey de yoktur. Çünkü işleyen doğa yasaları ve bunu çözmeye hazır bir akıl vardır. 

O yüzden ‘’deistlere’’ göre, Bakımsız kömür ocaklarında grizu patlamasından ölen işçilerin başına gelene kader demek yanlıştır. Yoksulların ezilmesini Allah’ın takdiri olarak göstermek de bir kandırmacadır. Deistlerden ÖBÜR DÜNYAYA inanan da vardır inanmayan da. Ruh konusunda da durum böyledir. Böylece, ‘’DEİZM’’, Ortadoğu merkezli Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık gibi dinleri dışlar. Zaten bu dinler, Prof. Volfram Eberhard’ın deyişi ile bu bölgedeki ‘’ despot krallara benzetilen bir Allah tasarımı ile kitleleri baskı altına alan dinlerdir’’. 

Bağımsız bir felsefecinin deizimle ilgilenmesi, ona İslam gibi bir dini irtibatlandırılması normal değildir. Maddeci felsefeye bir karşıtlık oluşturabilir, o kadar. Şu önümdeki masa, kendi kendine olmamıştır, mutlaka bir yapıcısı vardır, demekten ibaret olan deizm, maddeciliğin ‘’kendi kendine olma’’ anlayışına karşı bir felsefedir. Tevhit dininde sadece var olan değil, daha doğrusu sadece bir şeyin kendi kendine olamayacağı kanaatinden ibaret değil, tanınmasını talep eden, her şeyden haberdar olan, irademizi kullanmamızı isteyen, hesap soran, emir veren, af ve merhamet eden, yargılayan bir Allah vardır. 

Evet; din gerçek değilse hiçbir şey gerçek değildir. Olsa olsa her şey bir masal olur. Geliriz, bir müddet (kimi bir gün, kimi bin gün) yaşarız gideriz. Başı yokluk sonu yokluk. Sonsuza göre bir, sıfır demektir. Eğer sonsuz Mutlak bir varlıktan gelip yine O’nun yarattığı gerçekleri yaşayıp, sonra O’na gitmiyorsak, gerçek değiliz demektir. Din bize gerçek olduğumuzu söylüyor. O halde din anlayışımızda bu gerçeği anlamalı, ona göre davranmalıyız. 

Dinin doğru anlaşılmasının eğitimi-öğretimi yapılmalı, yanlışlar delileriyle ikna edici şekilde aydınlığa kavuşturulmalıdır. Türkiye bunun için iyi yetişmiş yeteri kadar uzmana sahiptir. Yeter ki bu iş siyasetin ikbal ve menfaat çarkının istismarına kurban edilmesin. Din, devletin dışındaki odakların bilgisine, eğitimine ve etkisine bırakılmamalıdır. Din için en büyük tehlike, günümüzün orijinal tabiriyle ‘’merdivenaltı’’ dır. 

Tekrar vurgulayalım; İslam bilgisi ve tefekkürü içinde inandığımız Allah, kendisinin tanınmasını isteyen, her şeyden haberdar olan, hesap soran, yaptıklarımıza göre bize gelecek hazırlayan, emir veren, dua isteyen, affeden, merhamet eden, ceza veren bir Allah’tır. Yaratıcıdır, eşsizdir, hiçbir şeye benzemez. Mutlaktır. Hayy ve Kayyum’dur (diri, daima var). Görür, işitir. İstediklerini ve istemediklerini bize bildirmiştir. Ahireti hazırladığını söylüyor. 

Dini Politik Grupların Etkisi

Türkiye’de ve bölgemizde olan siyasi gelişmelerde dini-politik grupların etkisi göz ardı edilemeyecek kadar büyüktür. Yurtiçinde iktidarların dönemsel olarak FETÖ ile Nurcularla, Nakşibendi tarikatlar, Menzilciler ve hatta Hizbullah’ın siyasi kolu ile siyasi işbirliği yaptığını gözlemledik.

Bölgemizde, teolojik mirasın yıkıcı birer siyasi araç haline gelmesine en net örnekler IŞİD ve FETÖ’dür.

IŞİD, İslam’ın ilk dönemindeki fitne rivayetlerini araçsallaştırarak küresel bir terör örgütüne teolojik bir meşruiyet giydirmiştir.

FETÖ ise İslam tasavvufundaki “kutup, imam, mehdilik” gibi mistik kavramları kullanarak sağladığı etkinliği yabancı istihbarat ağlarının hizmetine sunmuştur. Dindar kitlelerin saf inançlarını devleti ele geçirme operasyonlarına alet etmiştir. FETÖ “devletin kılcal damarlarına kadar sızmış”, “ne istedilerse verilmiş” olması yetmemiş ve bir darbe teşebbüsüne kadar iş ilerlemişti.

Her iki yapı da (IŞİD ve FETÖ) teolojik metinlerin bağlamından koparılarak nasıl birer yıkım aparatına dönüştürülebileceğinin acı örnekleridir.

Ben, bu dini-politik hareketleri güden gücün ABD olduğu; teoride ve pratikte İŞİD’in de FETÖ’nün de ABD istihbaratı tarafından desteklendiği veya amaçları doğrultusunda kullanıldığı kanaatindeyim.

****

Başta ABD ve İsrail olmak üzere Ortadoğu bölgesinde etkili olan diğer devletlerde de dini- politik gruplar çok etkili.

Öncelikle ABD ve İsrail’in Ortadoğu’yu yeniden tasarlama projesini ve çıkarılan savaşları sadece petrol, enerji yolları, silah sanayi, jeostratejik çıkarlar üzerinden okumak eksik kalabilir. Bunlar elbette önemlidir. Ancak özellikle ABD’nin İsrail ve Ortadoğu politikalarını anlamak için teolojik (dini) motivasyonları da görmek gerekir.

******************************

RADİKAL YAHUDİLER VE EVANJELİKLER

İSRAİL’de radikal Yahudiler (Dini-Siyonistler) ve ABD’de Evanjelikler devlet politikalarını yönlendirmede çok etkindir.

RADİKAL YAHUDİLER Başta Kudüs olmak üzere, “vadedilmiş topraklarda” Yahudilerin hâkim olmasını, İsrail Devleti’nin güçlenmesini dini bir zorunluluk olarak görürler.

Netanyahu‘nun siyasi çizgisi, radikal Dini-Siyonist çevrelerle büyük ölçüde örtüşmektedir. İsrail’in Yahudi halkının ulusal yurdu olduğu, Kudüs’ün bölünemez başkent olduğu ve Yahudilerin tarihi haklarının Batı Şeria üzerinde de devam ettiği görüşünü savunmaktadır.

Netanyahu’nun, yönettiği koalisyonun önemli bölümü radikal Yahudilerin partileridir. Bunlar Yahudilerin Vadedilmiş Topraklar/ Arz-ı Mev’ud dedikleri bölge üzerinde İsrail’in ilahi hakka sahip olduğuna inanırlar. (Hakları olduğuna inandıkları bu bölge içinde Türkiye’nin bir bölümü de vardır.)

Dini-Siyonist hareketlerin bu anlayışı, Kudüs’ün bölünemez Yahudi başkenti olması, Gazze’ye saldırılar ve Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimlerinin genişletilmesi politikalarına da ideolojik zemin sağlamaktadır.

****

EVANJELİKLER: ABD’de politikasında en büyük ve en etkin dini-politik gruplardan biri Evanjeliklerdir. Son araştırmalara göre, Evanjelik Protestanlar ABD yetişkin nüfusunun yaklaşık %23’ünü oluşturmaktadır. ABD nüfusu yaklaşık 340 milyon kabul edildiğinde bu 75-80 milyon kişilik bir kitleye karşılık gelmektedir.

2024 Başkanlık seçiminde Beyaz Evanjeliklerin yaklaşık %81-85’i Trump’a oy verdi. Bu oran, ABD’deki tüm büyük dini gruplar arasında Trump’a verilen en yüksek desteklerden biridir. Trump Evanjelik değildir ama Evanjelikler “Trump’ın kendi dini değerlerini koruduğuna ve kendileri adına mücadele ettiğine inanırlar.”

ABD’deki Evanjelik çevreler “Hristiyan Siyonizmi” olarak adlandırılan bir anlayışı benimsemektedir. Bu çevreler Eski Ahit’teki bazı kehanetleri yorumlayarak Yahudilerin “Tanrı’nın seçilmiş halkı” olduğuna, İsrail’in kutsal topraklar üzerindeki hakimiyetinin ilahi planın bir parçası olduğuna inanırlar.

Bunlar “insanlık tarihinin sonunda Ortadoğu’da büyük bir savaş yaşanacağına”, “Armageddon” adı verilen bu savaşın ardından Hz. İsa’nın yeniden yeryüzüne döneceğine inanırlar.

Bu inanışa göre, Yahudilerin vaat edilmiş topraklarda toplanması ve İsrail’in güçlenmesi İsa Mesih’in dönüşünün ön şartlarından biridir. Bu nedenle çoğu Evanjelik gruplar İsrail’e verilen desteği sadece stratejik bir tercih olarak değil, dini bir görev olarak görmektedir.

******************************

ABD DIŞ POLİTİKASINDA EVANJELİK ETKİ

ABD’deki milyonlarca seçmeni etkileyen bu yaklaşımın kısmen Amerikan dış politikasına yansıdığı biliniyor.

Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, ABD Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıması, İsrail yanlısı politikalar izlemesi Evanjelik çevrelerde büyük destek görmüştür. Trump’ın etkisiyle Yüksek Mahkeme 2022’de kürtaj hakkını anayasal güvence altına alan kararı kaldırmıştır. Bu, Evanjelik hareketin siyasi zaferlerinden biri olarak görülmektedir.

İsrail’deki fanatik Yahudiler ile ABD’deki Evanjeliklerin dini anlayışları tam olarak aynı değildir. Ancak pratik siyasette Kudüs, yerleşimler, Filistin devleti ve vadedilmiş topraklar konularında birbirlerini destekleyen güçlü bir ittifak ortaya çıkmıştır.

Türkiye ile ABD arasında çıkan Rahip Brunson krizinde de Evanjelik unsur belirleyici olmuştur. Brunson Evanjelik bir misyonerdi. Türkiye’yi ağır bir şekilde tehdit eden ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence de milliyetçi koyu bir Evanjelik olup mezhebin ABD yönetimindeki en etkili temsilcilerindendi.

Trump’ın ikide bir dostum Erdoğan bir telefonumla Rahip Brunson’u serbest bıraktı derken öncelikli mesajı Evanjelikleredir.

******************************

TÜRKİYE NE YAPMALI?

Türkiye’de, Ortadoğu’da ve dünyada dini-politik gruplar barış ve huzur değil, çatışma ve savaşların aracı olmaktadır. (Burada eleştirilen, inancın kendisi veya dindarların toplumsal dayanışması değil; dini kavramları siyasi ve yıkıcı amaçlarla kullanan dini-politik yapılardır.)

Ortadoğu’nun merkezinde, tarihi tecrübesi ve jeopolitik konumuyla kilit bir ülke olan Türkiye, bu akımlar karşısında akılcı, kuşatıcı ve ilkesel bir duruş sergilemek zorundadır.

Türkiye, dış politikasını ve güvenlik stratejilerini dini ya da mezhebi kehanetlere göre değil, akıl, hukuk, bilim, uluslararası diplomasi ve reel-politik temelinde şekillendirmelidir.

Ankara; etnik ve mezhep kimliklerini değil, insan haklarını savunmalıdır. Dinî argümanların emperyalist veya yıkıcı emeller için kullanılmasına karşı İslam’ın özündeki hakikat, adalet ve barış ilkelerini seslendirmelidir.

Eğitim, adalet ve liyakat sisteminin hiçbir tarikat, cemaat veya dogmatik yapıya teslim edilmemesi gerekir. Dinî alanın sivil, şeffaf ve günlük siyasetin dışında bir çizgide kalması, devletin güvenliği için hayati önemdedir.

Şaşmamak Mümkün Mü?

Tarihi bilgilerimizden ve okuduklarımızdan bahisle;
Arap İngiliz’le birleşmiş Türk’ü arkadan vurmuş;
Ermeni Rus’la birleşmiş,
Doğu Anadolu’yu kana bulamış;
Rum Yunan’la, Yunan İngiliz’le birleşmiş,
Batı Anadolu’yu ele geçirmiş.
Ülkenin mahvolmadık, yıkılmadık, yanmadık, kan dökülmedik, kül olmadık hiçbir yeri kalmamış,
İstanbul ile İzmir işkal edilmiş!..
Anadolu’nun altı yedi milyon nüfuslu en yoksul bölümüyle, yüzde doksan beşi okuma yazma bilmez,
Yorgun, yoksul, bitkin, ezik bir halk..
*
Nasıl kurtulmuşuz?..
Yunan’ı nasıl denize döküp hizaya getirmişiz,
İngiliz’i İstanbul’da nasıl çıkarmışız, dünyanın süper güçleriyle masaya nasıl eşit oturmuşuz?
Yıl 1923 Anadolu’da 10-11 milyon savaş artığı yaşıyor; aç biilaç, parasız; yüzde 95’i elifi görse mertek sanacak kadar alfabesiz…
Ne yapacaksın?..
Demokrasi yap!..
Nasıl yapacaksın?..
2000’li yıllarda Nurcu tarikatının ardına
Bu kadar adam takılmışken,
*
1923’ün yanmış yıkılmış Anadolu’sunda nasıl demokrasi yapacaksın?..
Kalan ne? Yıl 1923 Komşunun komşuyu boğazladığı iç savaşlardan, Anadolu’yu mezbahaya döndüren dış savaşlardan yeni çıkmışsın.
Fabrikan yok,
İşçin yok,
İş adamın yok,
Mühendisin yok,
Doktorun yok,
Uzmanın yok,
Tüccarın yok,
Suyun yok,
Barajın yok,
Elektriğin yok,
Kadınların çarşafta çuvala giriyor,
Erkeğin dört karı alıyor,
Yurttaşlık yasası yok,
Üniversiten yok,
Banka yok,
Burjuva yok,
Proletarya yok,
İhracatçı yok,
İthalatçı yok,
Sermayen yok.
Kalkın bakalım…
Nasıl kalkınacaksın?…
*
Mustafa Kemal kuşağı ne yapmış?..
Yöneticiler devletçiliğe neden ve nasıl sarılmış?..
Türkler bankacılığı nasıl öğrenmiş?..
Merkez Bankası 1930’a değin neden açılamamış?..
Özel sektör nasıl oluşturulmuş?..
Yeni devlet nasıl kurulmuş?..
Çağdaş öğretime nasıl geçilmiş?
1920’de 10-11 milyon nüfusun yüzde 95’i
Alfabesizken savaş artığı bir toplumla, Okuma yazma seferberliği nasıl açılmış?
*
Kitaplıklarda kitap yokken,
Ulusal kütüphane nasıl kurulmuş?..
Okullarda tarih kitabı bile yokken tarih nasıl yazılmış?..
Yok olmanın kuyusundan çıkıp var olmanın doruğuna nasıl tırmanılmış?..
Yunanlı ile dostluk nasıl kurulmuş?..
Avrupa’da saygınlık nasıl kazanılmış?..
Şaşmamak mümkün mü?
*
2000’li yılları geçtiğimiz,
Yetmiş milyonluk Türkiye’nin haline bakıyorum…
Hiçbir şeyimiz yokken neler yapmışız?..
Her şeyimiz varken neler yapamıyoruz?..
Bir de bu ortamda,
Mustafa Kemal’e saldıranlara bakıyorum… Lanet olsun diyorum.

Türkiye’nin Kitap Okuma Haritası-1

Türkiye Okuma Kültürü Haritası çalışması için alan araştırması yapılmıştır. Araştırma için Türkiye İstatistik Kurumu’nun NUTS2 düzeyindeki illeri seçilmiştir.

Hiç kitap okumama ve yılda 10 kitaptan az okuma oranları dikkate alındığında, katılımcıların ortalama %75’inin okumadığı , %25’in ise ayda 1 kitaptan fazla okuduğu anlaşılmıştır.

35 yaş üzeri bireyler çoğunlukla TV izlemekte ve aileyle zaman geçirmektedir. 15-34 yaş grubunda kitap okuma ve internet kullanma, diğer yaş gruplarına göre daha yaygındır. 7-14 yaş arasındaki bireyler ise diğer gruplara göre en çok kitap okuyan grubu oluşturmaktadır.

Eşi hayatta olmayan, düşük gelirli hanelerde ve akraba evinde yaşayan katılımcıların boş zamanlarını TV izleyerek, evli ve orta gelire sahip bireylerin boş zamanlarını aileleriyle, bekârların ve çok yüksek gelirli hanelerde yaşayan katılımcıların ise boş zamanlarını kitap, gazete ve dergi okuyarak geçirdikleri bulgusuna ulaşılmıştır.

Emekli olup herhangi bir işte çalışmayan katılımcılar boş zamanlarını TV izleyerek, ev hanımları aileleriyle, özel sektör yöneticileri ve öğrenciler ise kitap, dergi ve gazete okuyarak değerlendirmektedirler.

7-14 yaş grubunun, cinsiyet açısından bakıldığında kadınların, yaşamın büyük kısmının geçirildiği yer açısından bakıldığında kentlerde yaşayanların “seçici ve düzenli okuyucu” olduğu görülmektedir.

Serbest meslek sahipleri, kamuda yönetici olarak çalışanlar, özel sektörde çalışanlar “rastgele kitap seçen ve düzensiz okuyan” grubu oluşturmaktadır. “Seçici ve düzenli okuyan” grup ise kamu çalışanları ve öğrencilerdir.

Kitap okuma oranı, 7-14 yaş grubu bireylerde ve kadınlarda diğer gruplara göre yüksektir. Gazete okuma oranının ise erkeklerde ve 65 üzeri yaş grubu katılımcılarda yüksek olduğu görülmektedir. Gazete okuma oranı büyükşehirlerde daha yüksektir. Gelir düzeyi yükseldikçe çeviri kitap okuma oranı da yükselmektedir.

Evinde internet bulunan katılımcıların kitap, gazete, dergi okuma oranlarının, internet bağlantısı olmayanlardan daha yüksek olduğu saptanmıştır. Bu noktada internet kullanımının okumayı her zaman olumsuz etkilediğini söylemek güçtür.

Çok yüksek oranda kitap okuyan grup öğrencilerdir. 10 kişiden fazla işçi çalıştıran serbest meslek sahipleri, diğer gruplara oranla gazete okumayı tercih etmektedir.

Kişilerin kitap okuma alışkanlığı kazanmalarında, aile ve yakın çevrelerinin etkisinin düşük düzeyde olduğu saptanmıştır. Kitap okumayanların %19’u okuma eylemini sevmediklerini belirtmişlerdir. Katılımcılar tarafından kitap okumama nedeni olarak zaman bulunamaması gösterilmiştir

7-14 yaşlarındaki katılımcıların daha çok eğitim, 15-24 yaşlarındaki katılımcıların çoğunlukla edebiyat, 25 ve üzeri yaşlardaki katılımcıların ise genellikle din konulu kitaplar okumayı tercih ettikleri görülmektedir.

Yaşamının büyük kısmını büyükşehir ve kasabada geçirenler yoğunlukla edebiyat, kentte geçirenler en çok eğitim, kasaba ve köyde geçirenler ise din konulu kitaplar okumaktadırlar.

Edebiyat ve eğitim konulu kitapları okuyanların daha çok öğrenciler olduğu görülürken, din konulu kitapları okuyanların ise ev kadınları olduğu bulgusuna ulaşılmıştır.

7-14 yaş grubu katılımcıların genellikle öykü okumayı tercih ettikleri görülürken, diğer yaş gruplarının daha çok roman okumayı yeğledikleri saptanmıştır. Kadınların erkeklerden daha çok roman, öykü ve şiir okumalarına karşın, erkeklerin ise kadınlardan daha çok deneme, eleştiri ve mizah türü kitaplar okudukları görülmektedir.

7-14 yaş grubu katılımcıların macera, 15-24 yaş grubu katılımcıların aşk ve 65 ve üzeri yaş grubu katılımcıların ise tarih temalı kitaplar okudukları görülmektedir. Kadınlar daha çok aşk temalı kitapları okurken, erkekler ise macera temalı kitapları tercih etmektedirler.

Kadınların daha çok aşk, erkeklerin ise daha çok tarih temalı kitapları okudukları saptanmıştır. Macera ve tarih temalı kitaplar daha çok kentte okunurken, aşk temalı kitaplar, daha çok büyükşehirde yaşayanlar tarafından okunmaktadır.

Bekârların daha çok macera kitapları, eşinden ayrılmış katılımcıların daha çok aşk ve eşi hayatta olmayan katılımcıların ise daha çok tarihi romanlar okudukları görülmektedir.

Macera kitaplarının akraba evinde oturanlar, aşk kitaplarının kiracılar, tarih kitaplarının ise kendi evlerinde oturanlar tarafından daha çok tercih edildiği saptanmıştır.

Anlamlı bir bulgu olarak, Psikoloji temalı kitapların ise hane halkı geliri 3000 TL – 5.000 TL olan katılımcılar tarafından okunduğu saptanmıştır.

Sevgiyle kalın…