5.5 C
Kocaeli
Perşembe, Nisan 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 7

Hayatın Dinamiği

Kötümserlik, kimliğimiz olmuş. Konfor, bizi çürütüyor, farkında değiliz. İki veya daha fazla kişi bir araya gelse, yakınmalar, sitemler başlıyor, her biri diğerine karamsarlıkla ilgili yüklemeler yapıyor.

Yaşama sevincimi kıran, motivasyonumu düşüren, şükür nedir bilmeyen insanlar yanıma geldiğinde onları ya kadir kıymet bilmeye davet ediyor ya da onlardan uzaklaşıyorum.

Evet, dünya kötü; kötülerin egemen olduğun bir dünyada yaşıyoruz. Sapkın inanç sahibi Siyonistlerin ve Evanjelistlerin varlığı, tamahkarlardaki güç zehirlenmesi dünyayı kirletmeye, insanları haksız yere öldürmeye, zulüm ve katliam yapmaya yetiyor. Bunların her türlü çirkinliğine ve çirkefliğine rağmen ben kötü olmak zorunda mıyım? Onların istediği de zaten bu değil mi? Her yer bataklık olsun, bataklık sineği hayat bulsun.

Zorlu her durumda ümitvar olmak, iyimserliği elden bırakmamak, erdem. Karanlık tünelin ucundaki ışığı görebilmek, bilgelik. Yapıcı olabilmek, uyarıcı olabilmek, en zor şartlarda “Ben buradayım.” diyebilmek; dirayet sahibi, motivasyonu yüksek, inancı doğru, duruşu sağlam insanların işi.

Usta ressamın çırağı, eğitimini tamamlamış, ressam olmuş. Büyük usta, genç ressama son dersini vermek istemiş. Genç ressama demiş ki “Yaptığın son resmi şehrin en kalabalık meydanına koy, resmin yanına bir de kırmızı kalem bırak; insanlara, resmini beğenmedikleri yerlerine bir çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştir. Genç ressam ustasının söylediğini yapmış. Ertesi gün resmine bakmaya gittiğinde resmin çarpılardan görünmez halde olduğunu görmüş, üzüntüyle ustasının yanına dönmüş.” Usta ressam: “Üzülme resmi yeniden yaparsın.” demiş. Öğrenci resmi yeniden yapmış. Usta, yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş; fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boyayla birkaç fırça koymasını söylemiş, Yanına da insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmelerini rica eden bir yazı yazmasını önermiş. Öğrenci söyleneni yapmış. Ertesi gün resme bakmış ki resim koyduğu gibi duruyor; resme hiç dokunulmamış. Üç gün geçmiş, bırakın resme dokunulmayı fırçalar bile yerinden kıpırdamamış. Genç ressam sevinçle ustasına koşmuş. Usta ressam, bu durumu şöyle anlatmış: “ilkinde, insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşacağını gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. İkincisinde onlardan müspet, yapıcı, olumlu olmalarını, katkı sağlamalarını istedin. Yapıcı olmak, eğitim gerektirir, bilgi gerektirir, bilgelik ve kendine güven gerektirir. Hayatında bir satır okumamış, bir fırça tutmamış, bir taşın üzerine taş koymamış; ama her şeye çarpı atacak kadar hadsiz olanlarla yıkmak, en sıradan en aşağılık beceridir. Bir fırtına, bir şehri yerle bir edebilir; ama tek bir çiçeği bile yeniden açtıramaz. Cahilin eleştirisi de böyledir; o, sadece yok etmeyi bilir. Bu, yetenek değil, onun yetersizlik sancısıdır. Sen hayatında hiç heykeli dikilmiş bir eleştirmen gördün mü?”

“Olanda hayır vardır.” dersek hem hayrı görür hem de olmuş bir kötülüğün esiri olmayız. Yanlışlıklar, beni kendinden kaçırmaz; bilakis bana görev verir. Her görev, hayata bağlılık, motivasyon, varlık bilinci, geleceğe ümitle bakmak demektir.

Bir gün atölyede resim yaparken yanıma bir hanımefendi geldi. Sigara kokuyordu. “Siz sigara mı kullanıyorsunuz?” dedim. Mahcup oldu, özür diledi. “Aaa, ne güzel!” deyince şaşırdı. Kızacağımı sanmıştı. “Şimdi siz bana size sigarayı bıraktırma görevi verdiniz.” deyince daha da mahcup olmuştu. Olay ve olgulara hangi gözle baktığınız önemli. “Sabırla, koruk, helva olur.” demiş atalarımız. Yola iyi niyetle çıkıp hedefe sabırla ilerlemek, hayat tarzımız, varlık nedenimiz olmalı.

Yarısına kadar suyla doldurulmuş bardağı tanımlamalarını istesek, eminin, insanların çoğu buna “yarısı boş” bardak diyeceklerdir. Olumsuzluğun, yanlışın, yalanın, çirkinliğin, kötülüğün; kendi karşıtlarına göre daha baskın bir yönü var. Karakteri zayıf, idealden yoksun insanlarda bunlar daha belirgin olabiliyor. Büyüdüğü aile ortamı, yetiştiği çevre, okulda aldığı eğitim, kişinin hayata hangi gözlükle, kaç derecelik açıyla bakacağında oldukça etkili.

Kişiler, boş kalmamalı,  konfora alıştırılmamalı, idealden de yoksun bırakılmamalı. Bütün rüzgarlar, nereye yanaşacağını bilmeyen yelkenlinin düşmanı, bilenin ise dostudur. Hayat, bir deniz; ya savrulur boğulursun ya da hedefine sarılır, yorulursun. Tarih, yatarak çürüyenlerin değil, ayakta ölen yorgunların örnek hikayeleriyle dolu.

İyilik ve iyimserlik, ümit ve sabır hayatın tükenmeyen enerjisi, kalbin ve aklın aydınlığıdır.

18 Mart Çanakkale Zaferi ve tarihi gerçekler:

Türk tarihinin en parlak sayfalarından biri olan 18 Mart Çanakkale Zaferi, sadece bir askeri başarı değil, bir milletin var oluş mücadelesidir. İşte, 111. yıl dönümünü kutladığımız bu büyük zafer hakkında en çok merak edilenler…

Image

ÇANAKKALE SAVAŞI NE ZAMAN BAŞLADI VE NE KADAR SÜRDÜ?

Çanakkale Cephesi’ndeki mücadele, yaygın bilinenin aksine sadece 18 Mart günüyle sınırlı değildir. Savaş, deniz harekatı ve kara savaşları olmak üzere iki ana safhadan oluşur:

İtilaf devletlerinin donanması, Çanakkale Boğazı’nı zorlamak amacıyla ilk saldırısını 19 Şubat 1915 tarihinde başlattı. Yaklaşık bir ay süren bombardımanların ardından, 18 Mart 1915 tarihinde gerçekleştirilen büyük taarruz, Türk topçusunun ve Nusret Mayın Gemisi’nin başarısıyla kesin bir Türk zaferiyle sonuçlandı.

Denizde başarısız olan İtilaf devletleri, karadan çıkarma yapmak amacıyla 25 Nisan 1915 tarihinde Gelibolu Yarımadası’na asker çıkardı.

Çanakkale Cephesi, son İtilaf askerlerinin bölgeyi terk ettiği 9 Ocak 1916 tarihine kadar yaklaşık 11 ay (325 gün) sürmüştür.

Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Çanakkale Savaşları, 19 Şubat 1915’te Çanakkale Boğazı’ndaki deniz savaşıyla başladı.

Image

ÇANAKKALE SAVAŞI’NDA KAÇ ŞEHİT VERİLDİ?

Tarihi belgelere göre kayıplarımız şu şekildedir:

Yaklaşık 57.000 asker cephede şehit olmuştur. 

Yaralanıp hastaneye getirildikten sonra hayatını kaybedenlerle birlikte bu sayı 77.000 civarına ulaşmaktadır.

Kayıp, esir, yaralı ve hastalıktan ölenler de dahil edildiğinde 250.000 civarındadır.

Image

ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİ’NİN ÖNEMİ NEDİR?

18 Mart 1915 tarihi, dünya harp tarihine “yenilmez” denilen armadaların diz çöktüğü gün olarak geçmiştir. Bu zaferin en önemli sonuçları şunlardır:

İtilaf donanmasının Boğaz’ı geçmesi engellenerek Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti işgalden kurtarılmıştır.

Çanakkale’nin geçilememesi, müttefiki olan Rusya’ya yardım gönderemeyen İtilaf devletlerinin planlarını bozmuş ve savaşın en az iki yıl uzamasına neden olmuştur.

Yarbay Mustafa Kemal’in Anafartalar ve Conkbayırı’ndaki askeri dehası bu cephede parlamış, Çanakkale ruhu Kurtuluş Savaşı’nın temel motivasyonu olmuştur.

Image

Çanakkale’de 18 Mart 1915’te elde edilen deniz zaferi, Türkiye’nin geleceği için bir dönüm noktası oldu, Çanakkale’nin geçilemeyeceğini kanıtladı. Ardından karada Seddülbahir, Arıburnu ve Anafartalar cephelerinde devam etti. 325 gün süren Çanakkale Savaşları 9 Ocak 1916’da Türk Ordusunun zaferiyle sona erdi.

“BEN SİZE TAARRUZ ETMEYİ DEĞİL, ÖLMEYİ EMREDİYORUM”

Çanakkale Kara Savaşları’nın başladığı 25 Nisan 1915 sabahı, askeri tarihin en unutulmaz emirlerinden biri verildi. Arıburnu’na çıkarma yapan Anzak birliklerini karşılamak üzere bölgeye hareket eden Yarbay Mustafa Kemal, cephanesi bittiği için geri çekilen askerlerle Conkbayırı’nda karşılaştı.

Askerlere “Düşmandan kaçılmaz!” diyerek durduran Mustafa Kemal, “Cephanemiz yok” cevabına karşılık “Cephaneniz yoksa süngünüz var!” diyerek onları yere yatırdı. O kritik anda 57. Alay’a hitaben şu tarihi emri verdi:

“Ben size taarruz etmeyi değil, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.”

Image

ATATÜRK’ÜN MEKTUBU: “EVLATLARINIZ BİZİM BAĞRIMIZDADIR”

Çanakkale’yi diğer savaşlardan ayıran temel fark, savaş bittikten yıllar sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün kaleminden dökülen şu ifadelerdir. 1934 yılında, Çanakkale’de hayatını kaybeden yabancı askerlerin annelerine hitaben yazdığı bu mektup, dünya barış tarihinin en asil metinlerinden biri kabul edilir:

“Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Türk tarihinin en parlak sayfalarından biri olan 18 Mart Çanakkale Zaferi, sadece bir askeri başarı değil, bir milletin var oluş mücadelesidir. İşte, 111. yıl dönümünü kutladığımız bu büyük zafer hakkında en çok merak edilenler…

Çanakkale Savaşı Ne Zaman Başladı ve Ne Kadar Sürdü?

Çanakkale Cephesi’ndeki mücadele, yaygın bilinenin aksine sadece 18 Mart günüyle sınırlı değildir. Savaş, deniz harekâtı ve kara savaşları olmak üzere iki ana safhadan oluşur:

İtilaf devletlerinin donanması, Çanakkale Boğazı’nı zorlamak amacıyla ilk saldırısını 19 Şubat 1915 tarihinde başlattı. Yaklaşık bir ay süren bombardımanların ardından, 18 Mart 1915 tarihinde gerçekleştirilen büyük taarruz, Türk topçusunun ve Nusret Mayın Gemisi’nin başarısıyla kesin bir Türk zaferiyle sonuçlandı.

Denizde başarısız olan İtilaf devletleri, karadan çıkarma yapmak amacıyla 25 Nisan 1915 tarihinde Gelibolu Yarımadası’na asker çıkardı.

Çanakkale Cephesi, son İtilaf askerlerinin bölgeyi terk ettiği 9 Ocak 1916 tarihine kadar yaklaşık 11 ay (325 gün) sürmüştür.

Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Çanakkale Savaşları, 19 Şubat 1915’te Çanakkale Boğazı’ndaki deniz savaşıyla başladı.

Çanakkale Savaşı’nda Kaç Şehit Verildi?

Tarihi belgelere göre kayıplarımız şu şekildedir:

Yaklaşık 57.000 asker cephede şehit olmuştur.

Yaralanıp hastaneye getirildikten sonra hayatını kaybedenlerle birlikte bu sayı 77.000 civarına ulaşmaktadır.

Kayıp, esir, yaralı ve hastalıktan ölenler de dahil edildiğinde 250.000 civarındadır.

Çanakkale Deniz Zaferi’nin Önemi Nedir?

18 Mart 1915 tarihi, dünya harp tarihine “yenilmez” denilen armadaların diz çöktüğü gün olarak geçmiştir. Bu zaferin en önemli sonuçları şunlardır:

İtilaf donanmasının Boğaz’ı geçmesi engellenerek Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti işgalden kurtarılmıştır.

Çanakkale’nin geçilememesi, müttefiki olan Rusya’ya yardım gönderemeyen İtilaf devletlerinin planlarını bozmuş ve savaşın en az iki yıl uzamasına neden olmuştur.

Yarbay Mustafa Kemal’in Anafartalar ve Conkbayırı’ndaki askeri dehası bu cephede parlamış, Çanakkale ruhu Kurtuluş Savaşı’nın temel motivasyonu olmuştur.

Çanakkale’de 18 Mart 1915’te elde edilen deniz zaferi, Türkiye’nin geleceği için bir dönüm noktası oldu, Çanakkale’nin geçilemeyeceğini kanıtladı. Ardından karada Seddülbahir, Arıburnu ve Anafartalar cephelerinde devam etti. 325 gün süren Çanakkale Savaşları 9 Ocak 1916’da Türk Ordusunun zaferiyle sona erdi.

“Ben Size Taarruz Etmeyi Değil, Ölmeyi Emrediyorum”

Çanakkale Kara Savaşları’nın başladığı 25 Nisan 1915 sabahı, askeri tarihin en unutulmaz emirlerinden biri verildi. Arıburnu’na çıkarma yapan Anzak birliklerini karşılamak üzere bölgeye hareket eden Yarbay Mustafa Kemal, cephanesi bittiği için geri çekilen askerlerle Conkbayırı’nda karşılaştı.

Askerlere “Düşmandan kaçılmaz!” diyerek durduran Mustafa Kemal, “Cephanemiz yok” cevabına karşılık “Cephaneniz yoksa süngünüz var!” diyerek onları yere yatırdı. O kritik anda 57. Alay’a hitaben şu tarihi emri verdi:

“Ben size taarruz etmeyi değil, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.”

Atatürk’ün Mektubu: “Evlatlarınız Bizim Bağrımızdadır”

Çanakkale’yi diğer savaşlardan ayıran temel fark, savaş bittikten yıllar sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün kaleminden dökülen şu ifadelerdir. 1934 yılında, Çanakkale’de hayatını kaybeden yabancı askerlerin annelerine hitaben yazdığı bu mektup, dünya barış tarihinin en asil metinlerinden biri kabul edilir:

“Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

https://www.bing.com/ck/a?!&&p=856db6a2cf77d9c2154579762f6969c5cca07361be9abc6210ac1b0d78265ffcJmltdHM9MTc3Mzc5MjAwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=T%c3%bcrk+Tarih+Kurumu+18+Mart+%c3%87anakkale+Zaferi&u=a1aHR0cHM6Ly93d3cuY3VtaHVyaXlldC5jb20udHIvdHVya2l5ZS8xOC1tYXJ0LWNhbmFra2FsZS16YWZlcmktdmUtdGFyaWhpLWdlcmNla2xlci1jYW5ha2thbGUtc2F2YXMtaS1uZS1rYWRhci1zdXJkdS1rYWMtc2VoaXQtdmVyaWxkaS0yNDg3Nzc3

İlber

Türkiye ve Türk dünyası değerli bir tarihçisini, bir bilim adamını, bir Türk milliyetçisini kaybetti. Ben eski bir dostumu, on yıllardır zevkle dinlediğim sohbet arkadaşımı…

Vefatı sürpriz oldu. Niçin mi? Son birkaç yılda Koç Hastanesi’ni komşu kapısı edinmişti. Sık sık yatıyor, uzunca kalıyor, sonra da her zamanki enerjisi ve hoş sohbetiyle aramıza dönüyordu. Hele hastaneden sonra toplantılarda, televizyonlarda, İstanbul dışında da onu görmemiz, bizi teskin ve teselli ediyordu. Bu defa da öyle olacak sandık. Yarın çıkar, yarın değilse öbür gün diye bekliyorduk.

Emine Işınsu Roman Ödülü jürisindeydi. Sağlığı o zaman da çok iyi değildi ama İstanbul’dan kalkıp Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ndeki 2023 ödül törenine gelmiş, Cümbezin Kızı’nın yazarı Ülkü Demiray’a ödül beratını vermişti. O gün Alev Alatlı da jüri üyesi olarak bekleniyordu. Rahatsızlığından ötürü ancak uzaktan bağlantı yapmıştık. 2025 töreni yaklaşırken kızı sevgili Tuna’yı aradım. Gelip gelemeyeceğini, sağlık durumunu sordum. Şu cevabı aldım: “Aramayın. Ararsanız mutlaka gelmek ister. Seyahat etmemeli.” Aramadım.

Aynel yakin tarih

İlber Ortaylı niçin bu kadar seviliyordu? Tam cevabı bilmiyorum ama bazı tahminlerim var. Milletçe tarihi seviyoruz. Bu çok iyi bir şey. Milleti millet yapan, birbirimize kardeşimiz gözüyle baktıran o sevgidir. İlber o tarihi, “…mışlardır, muşlardır…” çekimleriyle birilerinden duymuş, hatta duyandan okumuş gibi değil, bizzat içinde yaşayan biri olarak anlatır. Öyle hissettiği içindir. Öyle hissetmek için de görür gibi bilmek, ‘aynel yakin’lik gerekir. Bu birinci sebep. İkincisi de o yakın görüşün kazandırdığı bilgiyi anlatırkenki samimiyetidir. O samimiyet o kadar az bulunan, değerli taş gibi bir şey ki insanlar ve özellikle gençler hissi aldıkları insanlara sıkı sıkı sarılıyor.

Bakın ne demek istediğimi bir anekdotla anlatayım. Bir başka büyük tarihçiyle, Tahsin Yılmaz Öztuna ile Perşembe sohbetlerimiz vardı. Her hafta perşembe akşamı. Bazen İlber de katılırdı. Birinde ikisi keyifli bir sohbete girişmiş, sonra İlber ayrılmıştı. Öztuna arkasından, o Öztuna ciddiyetiyle, İlber’in çıktığı kapıyı doğru işaret edip “Bu kültür bulunmaz!” demişti. Kesin hüküm olarak.

Matbaa niçin gecikti?

Vaat ettiğim anekdot bu değil. Anekdot şu: Matbaayı almakta niçin geciktik? Sık sorduğumuz bir soru. Ben de Öztuna’ya sordum. “O konuyu İlber daha iyi bilir. Ona sor.” dedi. İlber’in her hafta yemekte bize katıldığı yıllardı. İlk gelişinde sordum. Bir kahkaha attı. Şu televizyonlardan tanıdığınız keyifli kahkahalarından. “Ne yani”, dedi, “Hanım, kocası işe giderken, ‘Bey… Gelirken bir Leyla ile Mecnun al da akşam birlikte okuyalım.’ mı diyordu?” İşte aynel yakin bu. Sonra bu cevabın etrafını doldurdu. O toplumun matbaaya ihtiyacı yoktu. Çünkü eserlerin çoğaltılarak kitlelerce okunduğu çağ henüz gelmemişti. Hâlbuki mesela Venedik’te, hangi ticaret gemisinin nerede, hangi yükle bulunduğunu haber olarak veren duvar gazeteleri vardı. Bunlar ihtiyaçtı, çünkü o gemilerin yatırımcısı Venedik halkıydı. Tıpkı İngiltere’deki Lloyds gibi. İlk basılı gazete Lloyds’un gazetesiydi. Tezlerini elle yazıp kilise kapısına çakarak ilan eden, “Her Hristiyan İncil’i kendi okuyup yorumlamalıdır.” diyen Martin Luther’in Protestanlarının da daha pratik bir yayın araçlarına ihtiyacı vardı. Nitekim matbaanın en hızlı yayıldığı ülkeler, Protestan ülkeleridir.

Yeri dolar mı?

Hatıralarımı inşa eden bu insanlar, bu adını andıklarım teker teker gitti. Benim tarih sorusu sorabileceğim pek az arkadaşım kaldı. En kötüsü, kendi hatıralarımı düşünürken teyit için danışabileceklerim de azalıyor. O yakın dostlar, hani eş-dost dediklerimiz hayatımızın nirengi noktalardır. Onlar hep orada olacaklar gibi hissederiz. Her gün danışmasak, sohbet etmesek de içimizde, “Nasıl olsa o var. Gerekirse ona sorarım.” güvenliği vardır. İşte bende o güven adım adım kayboluyor. Eskilerin “yetim-i akran” dedikleri hâl bu…

Benim baktığım yerden bu gidenlerin her biri yeri doldurulamaz kayıplar. Fakat umarım bu yeri dolmaz duygusu benim dar görüşümdendir. Yeterince geniş bir açıdan bakamadığımdandır.

Ne demişti rahmetli Alev Alatlı: Türkiye yüzlerce ucunun her birinden tomurcuklanan. Bir uçtaki tomurcuğun, meyvenin kuruduğunu görüp üzülürsünüz ama aynı anda kaç dalda birden yeni tomurcuklar baş vermekte yeni çiçekler meyveye durmaktadır. İnşallah öyledir.

Allah rahmet eylesin, mekânın cennet olsun, ruhun şad olsun aziz dost.

Cübbeli Ahmet Bu Defa Doğru Söylemiş

Kamuoyunda ‘Cübbeli Ahmet Hoca’ olarak tanınan Ahmet Mahmut Ünlü “Türkiye’de şeriatla ilgili bir referandum yapılsa yüzde 10 ‘şeriat istiyorum’ sonucu çıkar mı şüpheliyim” dedi.

Cübbeli Ahmet bu kanaatini besleyen bazı tespitlerini de şöyle açıkladı:

  • “Türkiye’de keşke şeriat isteyenler çok olsa… Benim için uyar. Muhafazakâr camia, çocuklarını dindar yetiştirmekte yetersiz kaldı. Çocuklarda namaz oranı az, kızlarda tesettür oranı az. Hocaların, şeyhlerin, şıhların kızlarında açık seçik kızlar var.”
  • “Nice açık bayanlar namazında abdestinde, nice kapalı kadınlar da namaz kılmıyor.”
  • “Kemalistleri İslam’a çekelim derken, onlar bizi kendine çekti.”

Bu şahsın sözlerini ciddiye almamın sebebi “Türkiye’de kimse şeriat istemiyor” mealindeki çıkışı ile aslında Türkiye’deki sosyolojik bir gerçeğin, bizzat o çevrenin içinden itiraf edilmesidir.

Ancak bu durum, halkın dinden uzaklaştığını değil; “şekilci, baskıcı ve akıl dışı” bir din yorumunun artık modern hayatın ihtiyaçlarına cevap veremediğini gösteriyor.

Halkımız aslında genel olarak İslam inancından uzaklaşmamış, İslam’ı özünden koparan din yorumları ile arasına mesafe koymuştur.

Maturidi/ Hanefi/ Yesevi kültürü ile yetişmiş Anadolu insanı, Cennetin kapısında kendi tarikatlarına mensup olanların sorgusuz sualsiz içeri gireceği safsatasıyla kitleleri uyuşturan, yanmaz kefen tüccarı sözde din adamlarının din anlayışını reddetmektedir.

Cübbelinin tespit ettiği sosyolojik olgular “alnı secde görenlerin” iktidarında, adalet, liyakat, meşveret (ortak akıl) ilkelerinden uzaklaşılmasına karşı duruşun sonucudur. “Din bu ise ben bunların dininden değilim” tepkisinin dışa vurumudur.

Halkımız, dini bir ‘siyasal baskı aracı’ olarak kullanan, aklı devre dışı bırakan ve kadını hayattan koparan dar kalıpları elinin tersiyle itiyor.

Bu tavır genel olarak bir dinsizleşme değildir. Bu değişim bazı kesimlerde inanç kaybı şeklindedir. Ama çoğunlukta akıl, vicdan ve ahlaka dayalı bir din anlayışına duyulan özlemi yansıtıyor.

Gerçek Müslümanlık, bugün Cumhuriyet’in kazanımlarını koruyup onu ileri bir demokrasiyle taçlandırmak; yani İslam’ın değişmez ilkelerini (Adalet, Liyakat, Meşveret) çağdaş hukukla buluşturmaktır.

*******************************

Hakikat Meyvesi Şeriattan İçeridir

“Türkiye’de kimse şeriat istemiyor” diyen Cübbeli’nin kastettiğini ve gerçek şeriatın ne olduğunu iyi anlamak gerekiyor.

Türkiye’de çoğunluk “şeriat” kelimesini bugün “hukuk” değil, “Arap örfüne dayalı gelenek ve cezalar bütünü” olarak algılıyor.

Oysa şeriatın özü adalet, liyakat, hürriyet ve can–mal emniyetidir. Bu değerler açısından bakıldığında Cumhuriyet ve demokrasi, bu ilkeleri koruyan en güçlü zeminlerdendir.

Cübbeli Ahmet’in bahsettiği ve toplumun istemediği “şeriat”, akıldan ve zamandan kopmuş; insanı nefes alamaz hale getiren bir gelenekler yığınıdır.

Akıl vahyin düşmanı değildir.

Cübbeli’nin temsil ettiği ekol, aklı vahiyle çatıştıran ve sorgulamayı “günah” sayan bir modeldir. Halkın buna mesafe koyması, aslında sağlıklı bir savunma mekanizması ve dinin özüne sarılmasıdır.

İmam Maturidi’ye göre akıl, dini anlamanın tek anahtarıdır. Akıl yoluyla ulaşılan “evrensel ahlak”, şeriatın özüdür.

Modern Müslüman, aklını bir “şeyh”e veya “hoca”ya kiraya vermek istemiyor. Cumhuriyet’in bireyi özgürleştiren yapısı, Maturidi’nin “sorumlu insan” modeliyle tam örtüşür. İnsanlar “sorgusuz itaat”ten kaçtıkları için bu dar yorumları reddediyorlar.

İnsanlarımızın çoğu Maturidi’nin adını duymamış olabilir. Ama düşünce dünyaları büyük ölçüde bu anlayışın izlerini taşıyor.

****

Türk halkının manevi kumaşını dokuyan diğer önemli isim Ebu Hanife’dir.

Ebu Hanife, nasların yalnızca lafzına değil, amacına bakmayı esas almıştır. Bugün “İslam’ın yorumlarının güncellenmesi” tartışmaları yapılırken aslında halkımız, Hanefi geleneğinin bu esnek yaklaşımını fiilen benimsemektedir.

Bu anlayış; paranın değerini enflasyona karşı koruyan (faiz-riba ayrımını yapan), kadını sosyal hayatın eşit bir parçası kabul eden ve insan aklının ürettiği (bilim, teknoloji, demokrasi ve insan hakları gibi) değerlerle uyumlu bir yorumdur.

*******************************

Halkımız Güncel İslam Yorumlarını Benimsiyor

Günümüzde “Nassın (metnin) lafzına hapsolmadan, ilahi muradın ne olduğunu anlamak” için gayret gösteren ilahiyatçılarımız var.

Bunlar fıkhın tarihsel süreçte “erkek egemen” bir yorumla şekillendiğini tespit ediyorlar. Kur’an’ın özünde kadın ve erkeğin eşit olduğunu, fıkıhtaki bazı kısıtlayıcı hükümlerin o günün sosyal şartlarından kaynaklandığını belirtiyorlar. Tarihsel “erkek egemen” yorumları reddediyorlar.

Kadının şahitliği veya mirastaki payı gibi konuların “değişmez kural” değil, “sosyal düzenleme” olduğunu, dolayısıyla günümüzün değişen ekonomik ve sosyal yapısında eşitlik eksenli yorumlanabileceğini savunuyorlar. Kadının devlet başkanı veya hâkim olmasının önünde dini bir engel olmadığını ifade ediyorlar.

****

Muhafazakâr kesim bile işte bu güncel yorumları benimsiyor. Bu kesimdeki kadınlar dahi mirasta yarım pay, şahitlikte iki kadının bir erkek karşılığı olmasını kabul etmiyorlar. Artık kadın hakimlerimiz, kadın bakanlarımız var. Başörtülüleri de dahil, bunlar eski tarihî yorumları umursamıyorlar.

Cübbeli ve benzerlerinin “din” diye sunduğu şey 7. yüzyıl Arabistan sosyolojisidir. Farklı zaman dilimi, farklı iklim ve farklı kültürleri dikkate almayan bu şekilci din anlayışı elbisesi bedene dar geliyor.  

Halkın kendisine sunulan kalıplaşmış, donmuş dini istememesi, aslında dinden kaçış değil, dinin özüne dönme çabasıdır.

****

Anadolu İslam’ının harcı olan Hoca Ahmet Yesevi, dini bir “dayatma, korkutma, cezalandırma” aracı değil, sevgiye dayalı “hikmet ve ahlak” ilkeleri olarak sunmuştur.

Yesevi ilkelerini anlamak için, bunları Türklerin ruhuna nakış nakış dokuyan Yunus Emre’nin şu dizelerine bir göz atmak kafidir: 

“Yaratılanı severiz Yaratan’dan ötürü,”

“Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz”

“İlim ilim bilmektir/ İlim kendin bilmektir/ Sen kendin bilmezsin/ Ya nice okumaktır”

“Yunus Emre der hoca/ İstersen bin var hacca/ Hepisinden iyice/ Bir gönüle girmektir.”

Genlerinde bu anlayış olan halkımız “Cenneti cinsel fantezilerinin gerçekleşeceği yer” olarak gösteren sahte hocaların dinine mesafe koyduysa bu şaşırtıcı değildir.

Toplumun bu sağduyulu mesafesi, aslında Cumhuriyet’in özgür bireyi ile Anadolu’nun akılcı Müslüman kimliğinin muazzam sentezidir. Bu “yerli ve milli” duruş, Türkiye’nin aydınlık ve huzurlu bir geleceğe yürüyeceğinin teminatıdır.

Seçkilerle  Tefekkür

     Hayat değişmelerle, yenilenmelerle doludur. Her değişim ömrün geçip gittiğini gösterse de, hayata anlam kazandırır. (Cengiz Aytmatov)

x

     Hiç kimsenin hayatında “önemsiz bir gün” diye bir şey yoktur. (Alexander Woollcatt)

x

     Ben Allah’a karşı kendimi borçlu sayıyorum. Beni sadece insan olarak yarattığı için; zira isteseydi hayvan ve bitki olarak da yaratabilirdi. Ben öldükten sonra dağılacak vücudumdan başka şeyler de yaratacaktır. Biliyorum ama, şimdilik insan olarak yarattığı için O’na minnettarım.

(Andre Gide)

x

     Güzel ahlâklı bir adam yaşardı bir ülkede bir zamanlar. Kötülere de iyi davranır, onlar hakkında bile iyi konuşurdu. Öldüktan sonra biri rüyasında gördü iyi adamı. “Ölümden sonra neler geldi başına?” diye sordu. Adam gül gibi tebessüm ederek dedi ki: “Hayatımda başkalarına nasıl davrandıysam, bana da öyle davranıldı.” (Sâdi-i Şirazi)

x

     Hiçbir gemi bizi bir KİTAP kadar uzaklara götüremez. (Emily Dickinson)

x

     Bırak bu çiçeğin sözü, sana Allah’ın bir mesajı olsun! (Goethe)

x

     İnsanın kendini bilmesi nedir? Cenab-ı Allah’ın ona lütfen ve keremen ihsan ettiği yetenekleri keşfetmesi, iç âlemine doğru bir yolculuğa çıkması, duygu ve düşüncelerini fark etmesidir.

(Prof. Dr. Sadettin Ökten)

x

     İnsan sevdiğinin sıfatıyla sıfatlanır. Öyle değilse, sevgisi daha kemâle ermemiş demektir.

(Savaş Ş. Barkçin)

x

     Allah’ın kelâmı, kalbin ilâcıdır. (Hz. Ali -kv-)

x

     Bir hata yapar ve hatanızı kabul ve itiraf etmekten sakınırsanız, kendinize iki kere zarar vermiş olursunuz. İlki, hatayı yaptığınızda; ikincisi hatanızdan ders çıkarmayı reddettiğinizde.

(M. Friedman)

x

     Gazali’nin meşhur sözünü haftada bir hatırlamak gerek:

     “Hakikati anlamamanın önemli sebeplerinden biri:

     Bir kişiyi, grubu, fırkayı, hizbi benimseyip esas almak ve onun çerçevesiyle düşünmektir.”

     Şu söz de bunu anlatır:

     “Ölçüsüz sevgi de nefret de, kör ve sağır eder.” Denedim gördüm. (Prof. Dr. Faruk Beşer)

x

     Kuşkusuz, en etkili ve evrensel silâh, KELİME’dir. Okumadığın gün karanlıktasın. (Nuri Pakdil)

  x  

     Yanlış bilgiden sakınınız. Çünkü cehaletten daha tehlikelidir. (B. Shaw)

x

     Fikirden korkmayınız. Emin olunuz ki, yeryüzünde zararlı tek fikir, tenkit süzgecinden geçmeyendir. Tahammül ve müsamaha gösteriniz. Kabul ediniz ki, sizden başka ve belki daha iyi düşünenler vardır. Müsaade ediniz, fikirler serbestçe münakaşa edilsin. Yapıcı tenkit; rolünü serbestçe oynasın. Fikirler çarpışsın, çürükleri dökülsün, sağlamları millet hayatı için birer rehber olsun. (Çünkü) ilim, terakki, medeniyet bundan doğar. (Ali Fuat Başgil)

     (Satır Arası. ZAFER: Ocak, Şubat Sayıları 2026)

İran Savaşının Türkiye e Kıbrıs’a Etkisi…

      Amerika ve İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaş, hem Ortadoğu’nun, hem de Doğu Akdeniz’in yeniden ısınmasına neden olduğu gibi bu hassas gelişmeler Kıbrıs adasına da yansımıştır.

     Zaten yıllardan beri uygulanan Büyük Orta Doğu projesi ile Orta Doğu ülkelerinin yeni baştan dizayn edilmesi hedeflenirken, Kıbrıs adası üzerinde oynanan türlü oyunlarla adanın tamamen Hristiyan âleminin eline geçmesi de bu planın esas hedefleri arasındadır.

      Orta doğuda İran’a yapılan bu saldırı ile BOP ’un sondan bir evvelki halkası da tamamlanmak üzeredir. Geriye henüz telaffuz edilemeyen son halka/son hedefin yeniden dizayn edilmesi kalacaktır.

    Telaffuz edilmese de Amerika’da harp akademisinde günü geldiğinde nasıl ele geçirileceği harp oyunlarına konu olan bu son halka da vatanımız Türkiye’dir.

  Devletimizin bugüne değin Orta Doğu’da yaşanan tüm savaşlara tarafsız bir politika ile yaklaşması, yaşanan savaşlar nedeniyle sadece çaresiz insanları sığındığı bir ülke olarak bu insanlık dramına kucak açması ile süreç doğru bir şekilde yönetilmiş; sınırlarımızın dışında yaşanan, bizi hiçbir şekilde ilgilendirmeyen bu insanlık facialarına taraf olunmamıştır.

  Amerika ve onun Orta Doğu’daki piyonu İsrail’in çoluk, çocuk, kadın, yaşlı, hasta demeden yıllardan beri katlettikleri Müslümanların yaşadığı bu zulme karşı birkaç ülkenin dışında dünyanın hiçbir yanından tepki gelmemektedir.

  Gazze’de yaşanan savaşın insanlık dışı görüntüleri hafızalarımıza kazınmışken İran’da okulların, hastanelerin füzelerle yerle bir edilmesi, masum çocukların, hastaların katledilmesi nasıl kabul edilebilir?

  Bu kritik süreçte ifade edilmesi gereken en önemli husus ülkemizin Orta Doğu’da yaşanan bu savaşların hiçbirisine katılmamış olması, bu yönde kurulan hiçbir tuzağa düşmemiş olmasıdır.

  Yaklaşık 15 günden beri süregelen Amerika/İsrail – İran savaşında da aynı hassasiyet devam etmekte özellikle Türkiye’yi de savaşa çekme tuzakları dikkatle takip edilmektedir.

  Savaş başladığından beri Türkiye’ye yönelik üç füzenin atılması, bu füzelerin NATO’nun hava savunma sistemleri tarafından etkisiz hale getirilmesi değerlendirilecek olursa ülkemizin bir şekilde savaşa katılmasını tetiklemek amacıyla yapılmış olduğu da düşünülmelidir.

  Diğer taraftan Amerika henüz İran’a karşı tam olarak bir üstünlük sağlamış değildir. Bugüne kadar kara harekâtını hiç dillendirmeyen Trump, Körfeze doğru Amerikan Deniz Piyadelerini gönderme kararı almıştır.

  Amerika’nın İran’da istediğini elde edebilmesi sadece hava harekâtıyla mümkün değildir. Bu savaşın ancak kara harekâtıyla kazanılabileceği giderek dillendirilmektedir.

  Amerika ilk planda binlerce kilometre uzaktan, binlerce askerini İran savaşına göndermek istemeyeceğine göre, bu coğrafyaya en yakın dost ve müttefik ülkesi Türkiye’ye müracaat etmesi kaçınılmaz olacaktır.

 İşte tam da bu noktada hassas olmak, ülkemizi böylesi bir oyunun içine sokmamak adına ülke yönetimin çok dikkatli olması gerekmektedir.

  Amerika’nın 2003 yılında Irak’ı işgal için 80000 Amerikan askerinin Türkiye’de konuşlanması, buradan Irak’a girmesi 250 Amerikan uçağının İncirlik üssünü kullanmak isteği 4 liman ve 6 havaalanının Amerika’ya tahsis edilmesi isteği unutulmuş değildir.

   Bu dayatma TBMM’de 1 Mart 2003 tarihinde reddedilmiş, dolayısıyla Türkiye savaşın tarafı olmamıştır.  Bugün de Amerika’nın olası böyle bir teklifine hayır denmeli, savaşın tarafı olunmamalıdır. 

   Bu savaş hiçbir şekilde bizim savaşımız değildir. Olamaz da. Amerika’nın Orta Doğu petrollerini ele geçirmek adına uygulamış olduğu BOP ne karşı dik durmamız, oyunlara gelmememiz ülkemiz için hayati önemdedir.

  İran’da yaşanan savaş tüm coğrafyayı etkilerken, özellikle Kıbrıs’ta yaşanan gelişmeler de dikkatle takip edilmektedir.

   Kıbrıs’a gelince:

    Güney Kıbrıs Rum Kesiminin adanın garantörlük ve güvenlik anlaşmalarının hilafına pek çok ülkeye üs vermesi, savaşın başlamasıyla birlikte Güney Kıbrıs Rum kesimi, İran’dan İngiliz üssüne atılan füzelerin hedefi olmuş, bunu fırsat bilen Rum kesimi güvenlik bahanesi ve burası AB’ne üyedir gerekçesi ile toplamda 7 ülkenin savaş gemilerinin, uçaklarının adaya gelmesini sağlamıştır.

    Bu arada İran’dan atılan füzenin KKTC’nin hemen dibindeki Larnaka’daki Dikelya üssüne değil de Liamasol’daki Agratur üssüne atılmasını da düşünmek gerekir…

    Adanın güneyine yapılan bu yığınak oldukça anlamlı ve dikkate değerdir. 1960 garantörlük anlaşması ortadayken bu yığılma ne anlama gelmektedir.

  Yoksa Rum tarafı Yunanistan’la birlikte yeni bir oyunun peşinde midir?

    Amerika, İran’a yapacağı kara harekâtı için Türkiye’den asker talep eder de Türkiye buna evet diyerek savaşa girerse, Kıbrıs’ın güneyine yapılan bu yığınağa güvenen Rum tarafı 1974’te kaybettiği toprakları geri alabilmek adına bir çılgınlığa kalkabilir mi? Diye düşünmek gerekir!

   Böylesine bir çılgınlık Trakya’da Türkiye – Yunanistan cephesine de sıçrayacak, Türkiye bir taraftan İran, bir taraftan Kıbrıs, bir taraftan da Yunanistan cephesinde savaşla burun buruna gelecektir! Bugün için bir komplo teorisi gibi görünen bu gelişme, hiç beklenmedik bir anda gerçeğe de dönüşebilir.

    İşte bu nedenledir ki, ülkemizin savaşın dışında kalması, Amerika’nın Orta Doğu tuzaklarına düşmemesi. Hem devletimizin geleceği hem de KKTC’nin yaşaması açısından çok önemlidir.

 Yüce Atatürk; ‘’Yurtta Sulh Cihanda Sulh’’ ilkesini boşuna söylememiştir.

Sağlık, Yılan ve 14 Mart

Sağlık ile ilgili meslekler olan hekimlik, eczacılık ve veterinerlik mesleklerinin sembolünde yılan vardır. Bu hayvan, çeşitli çizim şekilleriyle sağlık konusundaki iş ve mekanlarda kullanılmıştır, kullanılmaktadır.

Yılan yer altında yaşaması, derisini değiştirerek kendisini yenileme gücünde olduğuna inanılması gibi özellikleriyle, insanoğlu tarafından her zaman esrarengiz yaratık olarak görülmüştür. Efsane, masal ve hikayelerde ya olumlu yönüyle kuvvet, kudret, zenginlik ve şifayı temsil etmiş ya da olumsuz şekliyle; tehlike, şeytanlık, zehri ve ölümü temsil etmiştir. Bazı toplumlarca çok uzun ömürlü olduğuna inanılmış, 100 yıl yaşadıktan sonra da ömrünü ejder olarak sürdüğüne inanılmıştır. Mitolojik bir yaratık olarak destanların konusu olmuş, resim ve heykellerde kullanılmıştır. Hint’te, Çin’de, Orta Asya Türklerinde, Perslerde, Sümer – Mısır – Grek – Roma – Bizans toplumlarından, Orta Amerika Aztek medeniyetlerine kadar, yılan / ejder figürlerini görmekteyiz. M.Ö. 10. Yüzyıla ait Urfa Göbeklitepe kalıntılarında da yılan belirgin bir figür olarak kullanılmıştır. Yani ilkel kabilelerden, kadim medeniyetlere kadar, insanlık tarihi boyunca bu hayvan esrarengiz yönüyle ya korkulan ya da iyilik beklenen sembolik bir özellik taşımıştır.

Eski Grek Mitolojisinde sağlık tanrısı Asklepios’tur. Elinde yılan sarılmış bir asa ile sembolize edilir. Askalabos Yunanca’da yılan demektir. Tanrının şifa verici gücü olarak inanılır. Hekim de yılan gibi sessiz olmalı, sır saklamalı, sabır ve sükunetle hareket etmelidir. Asa hayat ağacını sembolize ettiği gibi, hekimlik öğretisinin ömür boyu sürdüğüne, öğrenme ve tecrübenin hayatın sonuna kadar devam edeceğine işaret eder. Hekimler Asklepionlarda çalışır. Bunlardan Bergama’daki günümüze kadar ayakta kalmış olanlardan bir tanesidir. Burası hekimliğin babası sayılan ve M.Ö. 5. Yy’da yaşamış olan Hipokrat’ın da çalıştığı yerdir. Hipokrat hastalık ve tedavi anlayışına doğa üstü güçler yerine, akla dayanan bir yaklaşımı kazandırmıştır. Hasta eden etken ile bedenin mücadelesini önemsemiş, hekimin, hastanın tabiatını gözeterek beslenme, banyo tedavileri, kusturma veya ishal yapma, hacamat gibi uygulamaları ile hekimliğe güven ve saygınlık kazandırmıştır. Hekimin ilk önceliğinin ise ‘önce zarar vermemek’ olduğunu önemsemiştir.

Büyük hekim Galenos da M.S 1. Yy’da Bergama’da hekimlik yapmıştır. Hipokrat’ın bilgilerini yeniden düzenlemiştir. Ona göre kan, safra, kara safra ve balgam arasındaki dengesizlik hastalık sebebidir ve şifa bunlar arasındaki dengeyi sağlamakla bulunur. Bergama’daki yılanlı sütun onun zamanında dikilmiştir. Galenos İslam Dünyasında da Calinus olarak bilinir. Anatomi, fizyoloji ve farmakoloji ile ilgili eserleri Arapçaya çevrilmiş ve İslam tıp dünyasına etkisi olmuştur. M.S 11. Yy’da yaşayan İbn-i Sina bunlardan biridir. Avrupada kilise ve papazların hekimliği şeytanlaştırdığı, tedavi için ilaca başvurmanın büyük günah sayıldığı bu dönemde, Horasan’da doğan ve Türkistan’da hekimlik yapan İbn-i Sina yazdığı 5 ciltlik KANUN isimli eseriyle 1900’lere kadar hekimliğin üstadı sayılmıştır. Onun da “İlaç, hekim tavsiyesine uygun kullanılırsa tedavi eder, aksi halde hasta eder.” gibi özlü sözleri vardır.

Modern manadaki ilk Türk tıp eğitim kurumu Sultan II. Mahmut tarafından 14 Mart 1827’de açılmıştır. Öğrencilerin yakalarına da yılanlı rozet takılmıştır. İlk tıp bayramı kutlaması ise 14 Mart 1919’da İstanbul’un işgalini protesto amacı da güdülerek yapılmıştır. 3. Sınıf öğrencisi Hikmet Boran başkanlığındaki komitenin organize ettiği bu kutlamaya, Dr. Akil Muhtar, Dr. Besim Ömer, Dr. Fevzi İzmidi gibi paşalar da katılmış ve çok dikkat çekmiştir.

Hekimlik, yaptığı hizmet şekliyle insanlık tarihinden beri var olan, bu işi yapanların hep saygın olduğu, kutsallık da atfedilen bir meslek olmuştur. Bu vesileyle tüm hekimlere ve sağlık çalışanlarına, Covid-19 büyük salgınının şu son günlerinde sağlıkta ve iyilikte yaşayacakları nice bayramlar dilerim.

Vefat ve Başsağlığı

Büyük Türk tarihçisi, mümtaz insan, ömrünü Türk milletinin hafızasını diri tutmaya ve medeniyet mirasımızı dünyaya anlatmaya adamış kıymetli hocamız Prof. Dr. İlber Ortaylı Hak’kın rahmetine kavuşmuştur.

Türk Milleti sadece bir akademisyenini değil; derin bilgisi, sarsılmaz vatan sevgisi ve eğilmeyen kalemiyle Türk entelektüel dünyasının kutup yıldızlarından birini kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşamaktadır.

Onun geride bıraktığı devasa külliyat ve yetiştirdiği binlerce talebe, Türk gençliğinin yolunu aydınlatmaya devam edecektir.

Hocamıza Allah’tan rahmet; kederli ailesine, talebelerine ve aziz Türk milletine başsağlığı dileriz.

Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

Kocaeli Aydınlar Ocağı