22.7 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 7

Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi’ni Tanırken

“Ülkelerin uygarlık düzeyi, engelli bireylerine verdiği değerle ölçülür.”

M. Kemal ATATÜRK

Kocaeli Aydınlar Ocağı’mızın başkanı Prof. Serkan Irmak’ın, Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi’nin tanıtımı için davetli olduğumuz bilgisini alarak, davetli STK’lılarla birlikte 11 Haziran’da burayı görmeye gittik.

Bu ziyaretimizde; İzmit’te, Gölcük sahil yolundaki Vinsan Kampüsü içinde, 10 dönüm alan üzerinde engellilerin eğitim ve rehabilitasyonuna uygun olarak planlanıp yapılmış, 6 bin metrekare kapalı alana sahip merkezin; şehrimizdeki engelli çocuklar ve aileleri için büyük imkânlar sunduğunu görmüş olduk.

Burası, 28 Haziran 2025’te hizmete girmiştir. İdari yetkili Cihan Ayten’in odasında çay ikramı eşliğinde; bu alanda kıdemli ve belediye kadrosunda uzun zamandır hizmet verdiğini öğrendiğimiz Engelli ve Yaşlı Hizmetleri Müdürü Bahar Demirhan’dan bilgiler aldık. Bu merkez, Kocaeli Büyükşehir Belediyemizin her türlü engelli bireye yönelik eğitim ve rehabilitasyon ile, uygun olanların istihdamına yönelik hizmetler sunan sosyal sorumluluk projelerinden biridir.

Niçin Gonca?

Büyükşehir Belediyemizin bu alandaki hizmetlerinin toplandığı bu yere “Gonca” adı bilinçli olarak verilmiştir. Çünkü her çocuk bir çiçek goncasıdır; çiçeğe dönüşmesi ise bakım ve zaman ister.

Engelli özel çocuklarda ise bu bakım ve eğitimin çok daha bilinçli, sabırlı, ısrarlı ve engel durumuna göre farklı imkânlarla yapılması gerekir. Gonca; doğum öncesinden başlayıp her yaş ve engel grubuna göre bu ihtiyaca cevap verecek şekilde planlanmış ve hayata geçirilmiştir.

Bu hizmet, önce ailelerin psikolojik desteği de dâhil olmak üzere konu hakkında bilgilendirilmeleriyle başlamaktadır. Her engel durumuna göre yapılan tespit ve derecelendirmeler ışığında, alanında eğitim almış öğretmenler ve uzmanlar tarafından; işaret dilinden beyaz baston kullanımına kadar birçok alanda eğitim verilebilmektedir. Hâlen haftada 1200 bireye hizmet verilmekte olup, bu hizmet 16 servis ve 125 çalışan ile yürütülmektedir.

Daha İyi Şartlara Geçiş

Burayı tanıtan bu ziyaret, beni geçmişteki bazı hatıralara götürdü. Gölcük 1999 depremi sonrası şehrimizde prefabrik ve konteyner yerleşim yerlerinde yaşamak durumunda kalınmıştı. Bunlardan biri de 42 Evler Sarıdere kenarında, zihinsel engelli çocukları olan ailelerin; evlatlarının eğitim ve rehabilitasyonu için düşündükleri prefabrik yapı ve küçük bahçesiydi. Ortamın yetersizliği 2004 yılında gazetelere konu olmuş ve o günün Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun talimatıyla burası, imkân ve destek sağlanarak Doğu Kışla’da daha iyi şartlara kavuşturulmuştu.

Yine şehrimizin bilinen iş insanlarından Muhittin Erkaya’nın ilgi ve gayretleriyle, onun kurduğu bir dernek çalışması olarak Derince’de 1999 yılında açılan Peteğim Zihinsel Engelli Rehabilitasyon Okulu bulunmaktadır. Burası, Derince Erzurum Mahallesi’ndeki prefabriklerde zihinsel engelli çocuklara eğitim ve rehabilitasyon hizmeti vermeye çalışıyordu. Peteğim, 2007 yılına kadar bu zor şartlarda hizmetlerini sürdürmüştür.

Evyap’tan Önemli Katkı

Büyükşehir Belediyesinin bu okul için 42 Evler’de 4 dönüm yer tahsis etmesi ve Körfez ilçemizdeki EVYAP sanayi kuruluşunun sahiplerinin desteği ile 2500 metrekare kapalı alana sahip yeni binanın açılması sağlanmıştır. Daha sonra, dernek başkanı Muhittin Erkaya’nın teklifiyle; yardımseverliğiyle bilinen ve şirket sahiplerinin anneleri olan Mürüvvet Evyap’ın adı bu okula verilmiştir. Hâlen burada 150-200 öğrenci eğitim almaktadır.

Eğitimin önemine, goncanın çiçeğe dönüşmesi için uygun ortam ve bakımın gerekliliği açısından işaret etmiştik. Engelli bireylerde bu durum daha da önemlidir. Bu alanda çok daha fazla gayret, emek ve imkân gerekmektedir. Bu şartlar sağlandığında, onların yaşadıkları topluma uyumları ve katkıları artmakta; kendileri de mutlu olmaktadır. Bunu, iş atölyesi çalışmalarında ve açtıkları sergilerde görmek mümkündür.

Büyükşehir Belediyesi Sosyal Hizmetler Daire Başkanlığı Engelli Şubesi’nin öncülüğünde, Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde 2019 yılında icra edilen Türk Halk Müziği Konseri de böyle bir etkinlikti. Muhtelif engellerine rağmen aldıkları eğitim sayesinde, lebaleb dolu bir salonda ortaya koydukları muhteşem konser, unutamadığım hatıralarımdandır. Tekerlekli sandalyesinde söylediği türküyle Serhat Atasoy, hafızalarımızda yer eden bir hemşerimizdir.

Gülen Yüzler’i de Unutmayalım

Belediyelerimizin şehrimizdeki engelli vatandaşlara yönelik çalışmalarından “Gülen Yüzler”i de unutmamak gerekir. Bu hizmet, İzmit Büyükşehir Belediye Başkanı Sefa Sirmen döneminde,

Amsterdam Belediyesi iş birliğiyle 2001 yılında hayata geçirilmiştir. Deprem sebebiyle artan ortopedik engellilerin rehabilitasyonu ve istihdamına yönelik bu proje ile önemli çalışmalar yapılmış; burası hâlen engelli çalışanlarıyla iş elbiseleri üreten büyük bir atölye olarak hizmet vermektedir.

Emeği Geçenlere Teşekkürler

Gonca’yı gezerken gördüklerimiz ve anlatılanlar, burasının alanında örnek bir kurum olduğunu göstermektedir. Gebze’de de benzerinin 2–3 ay sonra açılacak olması, Kocaeli’miz için büyük bir imkândır. Bu ve benzeri sosyal projeler, şehrimizin yaşanabilirlik düzeyini yükselten hizmetlerdir.

Başta Tahir Büyükakın olmak üzere, şehrimize hizmet eden tüm başkan ve yöneticilerimize; ayrıca bu güzel hizmetlerde emeği bulunan tüm çalışanlara teşekkür eder, çalışmaların daha da gelişerek devam etmesini dilerim.

Sağlık ve selametle kalınız.

NOT: Belediyelerimizin sağlık ve sosyal sorumluluk projeleri ile ilgili 2023 yılında yazdığım diğer değerlendirmelere de bakabilirsiniz.

Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi’ni tanırken

TESİSİN GİRİŞİ- Dr. H. İbrahim Kahraman, Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi’nin girişinde tesis sorumluları Cihan Ayten, Bahar Demirhan, Mehmet Emre Soylu ve birlikte görülüyor.

Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi’ni tanırken

ATÖLYE ÇALIŞMASI- Gonca’yı ziyaret eden ekipte yer alanlar, atölye çalışması yapan bir grup öğrencinin çalışmasını ilgi, dikkat ve gururla izlediler.

Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi’ni tanırken

EN ÇOK EMEĞİ GEÇEN- Mürüvvet Evyap Özel Eğitim Kurumu girişinde Muhittin Erenkaya ile birlikte bu pozu verdik. Muhittin Erkaya, yıllar boyu dernek olarak yürüttüğü çalışmaların bugün son derece daha komplike bir hale gelmesinin şüphesiz tatlı yorgunluğunu yaşıyordur.

İktidarın Hukukçuları Neden Susar?

Geçtiğimiz günlerde Elif Çakır, Karar Gazetesindeki köşesinde çok haklı bir soru sordu: AK Parti Meclis grubunda tam 63 hukukçu milletvekili var. Peki, göz göre göre yaşanan hukuksuzluklar, Anayasa ihlalleri ve adalet krizleri karşısında bu isimler neden suskun?

Bu soruyu bir adım daha ileri taşıyalım. Sadece Meclis sıralarında oturan 63 milletvekili mi? Adalet Bakanlığı’nın tepe noktalarındaki Bakan, Bakan Yardımcısı, hâkim/savcı kökenli bürokratlar, HSK üyeleri, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin koridorlarını dolduran başdanışmanlar, hukuk kurulları üyeleri… Hepsi hukuk fakültesi mezunu, hepsi kuvvetler ayrılığını ve evrensel hukuk ilkelerini iyi biliyorlar.

Öncelikle şu tespiti yapalım: Meclisteki milletvekilleri seçimle gelirler. Ancak adaylıkları ve seçilebilecek sıralara konulmaları Genel Başkanın iradesine bağlıdır. Bu yüzden “atanmış kişilerdir” diyebiliriz.

Gücü elinde tutan siyasi iradenin, siyasi veya idari makamlara “atadığı” hukukçulardan beklentisi adaletin tesisi değildir.

Peki, ne oluyor da bağımsızlığın sembolü olan o “iliksiz cübbelere”, siyaset terzisi ilik açıyor, düğme dikiyor, cübbeler birer itaat üniformasına dönüşüyor?

Bu suskunluğun siyaset bilimi ve psikolojinin kavramlarıyla izah edilmesi gerekir.

**********************************

Hukukun Üstünlüğü Değil Hukuki Mühendislik İsteniyor

İktidarın bütün hukukçu siyasetçi ve bürokratlardan beklentisi “Hukukun Üstünlüğü” değildir. Alınan kararlara ve yaratılan fiili durumlara “hukuki kılıf” uyduracak “hukuki mühendislik” yapmalarıdır.

Onlardan beklenen, evrensel hukuku savunan birer bariyer olmaları değil, alınan tartışmalı kararların altına “hukukçu” sıfatıyla imza atarak, siyasi faturayı meşrulaştırmalarıdır.

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Hukuk Politikaları Kurulu’ndaki Başkanvekili Mehmet Uçum’un Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yolunu açıcı beyanları bunlardandır.

Mehmet Uçum’a göre, “Türkiye’nin bir kez daha Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ihtiyacı vardır.”

Ancak Anayasaya göre Erdoğan’ın bir kere daha aday olması ancak TBMM kararıyla seçimin erken yapılmasıyla mümkün olabiliyor.

Uçum, “normal seçim günü olan 7 Mayıs 2028‘den önce uygun bir zamanda (mesela 16 Nisan 2028’de) TBMM seçimlerin yenilenmesi kararı alması halinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan son kez aday olma hakkına sahip olur” diyerek bu görevini yaptı. Seçimin 3 hafta öncesine alınmasıyla Erdoğan’a adaylık yolunun açılacağını savunmak eskilerin tabiriyle bir “hile-i şer’iyye” olsa gerek.

Hile-i şer’iyye”, şekil olarak dinî ve hukuki kurallara uygun gibi görünen işlemler aracılığıyla, aslında yasaklanmış olan bir sonuca ulaşmak veya zorunlu bir yükümlülükten kurtulmak için başvurulan yöntemdir.

İktidarın atadığı hukukçularda beklediği bu gibi “hile-i şer’iyye” yöntemleri uydurmalarıdır.

****

Mehmet Y. Yılmaz’a göre, Mehmet Uçum ne kadar haklı değil.

Türkiye “Uluslararası Yolsuzluk Endeksinde’ (182 ülke arasında124. sırada) ve ‘Hukukun Üstünlüğü’ endeksinde (143 ülke arasında 118. sırada) çok gerilerde. ‘Enflasyon liginde ilk 5’te.

Bunlar ve diğer verilere bakınca, “Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildiğinden bu yana iyiye giden hiçbir gösterge yok. Onun için Türkiye’nin Erdoğan’a bir dönem daha ihtiyacı hiç yok.”

**********************************

Hukukçular Hukuksuzluklara Neden İtiraz Etmez?

İktidarlar, evrensel anlamda “Hukukun Üstünlüğü”nü (Rule of Law) değil, siyasi hedeflerine ulaşmak için “Hukuk Yoluyla Yönetmeyi” (Rule by Law) tercih eder.

İktidarın atadığı hukukçu siyasetçi ve bürokratlar vicdanı ve mesleki formasyonu ile siyasi talimatlar arasına sıkıştığında neden itiraz etmez?

Bu tavrı açıklayan birkaç başlık aklıma geliyor:

Atanmış hukukçular genellikle (istisnaları vardır) “homo economicus” yani “ekonomik insan” gibi davranır. Karar verirken meslek ilkelerinden, duygularından, önyargılarından veya alışkanlıklarından etkilenmeden yalnızca kendi maddi ve kişisel kazancını en üst düzeye çıkarmaya odaklanır.

Sisteme itiraz etmenin bedeli ağırdır; makamdan olmak, siyasi ve ekonomik gücü kaybetmek, hatta “hain” ilan edilerek dışlanmak. Buna karşılık, uyum sağlamanın getirisi statü, güç ve refahtır. Birey, bu ikilemde “gemisini kurtaran kaptan” olmayı tercih eder.

Bir kısmı “diyet borcu” hissi ile davranır. Siyasette ve bürokraside bu tür sadakat duygusunun tarihi örneklerine rastlamak mümkündür. Millî Mücadelede Atatürk’ün en yakın arkadaşlarından Rauf Orbay’ın saltanatın ve halifeliğin kaldırılmasına “benim babam padişahın ekmeğiyle yetişmiştir, o ekmek benim de kanımdadır. Bu yüzden hanedana ihanet edemem” sözüyle itiraz etmesi bu hissin eseridir.

Vekilliği veya bürokratik koltuğu liyakatine değil, liderin lütfuna borçlu olan kişinin, o lütfu verene karşı hukuku savunması eşyanın tabiatına aykırıdır.

Diğer bir kısmı “Ben yapmasam başkası yapacak” tesellisi ile sorumluluğu dağıtmanın yolunu bulur. Mesleki doğrularını bastırarak grubun ortak kararına biat eder.

**********************************

Yapısal Reformlar

Cübbesini ilikleyen hukukçuları kınamak kolaydır, zor olan bu sistemi değiştirecek yapısal adımları atmaktır. Hukuku siyasetin vesayetinden kurtarmak adımlarının atılması için önce niyet gereklidir.

Sonra Siyasal Partiler Kanunu, Seçim Kanunu, HSK Kanununda değişiklikler yapılması gerekecek. Yapılacak düzenlemelerin “demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü” ilkeleri üzerine inşa edilen Venedik Komisyonu standartlarıyla uyumlu olması önemli olacak.

Ne yazık ki, bunların yapılabilmesi için siyasi parti liderlerinin iradesi şarttır. Fakat iktidarı ve muhalefetiyle bütün siyasi parti genel başkanları mevcut sistemin kendilerine verdiği yetkilerden mutludur. Bu yüzden sistemi değiştirmek yakın zamanda mümkün görünmüyor.

Sistem değişmese de iktidarın şu temel ilkeleri unutmaması dileğimizdir:

Hukuk, siyaseti dizayn etme veya siyasi rövanş alma aracı değildir; siyasetin ve devletin sınırlarını çizen ana oyun kurucudur.

Makamlar, unvanlar ve iktidarlar geçicidir; “adalet bir gün herkese lazım olur.”

Adalet, susanların değil; makamını kaybetme pahasına cübbesini iliksiz tutabilenlerin omuzlarında yükselecektir.

Baba Olabilmek

Artık yürümeyi öğrendim. Fakat hala düşmekten korkuyorum. Ellerimi bırakma baba!”

Kalbi sevgi dolu, sevecen, cömert, kibar, kucağı sıcak, anlayışlı, şefkatli. Bu vasıfların tümünü taşıyan tek erkek… Ben ona baba diye sesleniyorum…”

Çocuklarınızı terbiye etmeye çalışmayın. Zira onlar size benzeyeceklerdir! Kendinizi terbiye edin.”

Baba olmak, öncelikle bir erkeğin kalbinde ve zihninde bir çocuğa yer açmakla başlar. Babanın olumlu ve nitelikli ilgisi, çocukta özgüven oluşumunda, liderlik yapısının gelişmesinde, sosyal bir varlık haline gelmesinde, arkadaş ilişkilerinde olumlu kişilik kazanmasında çok önemli rol oynar.

Çocuk, kitapların yazmadığı, öğretmenlerinin öğretmediği pek çok yaşam bilgisini babasından öğrenir. Baba, eşi ve çocukları için sevgi ve güven kaynağıdır. Çocuk anne ve babasını taklit ederek sosyal yaşama alışır. Bu nedenle anne-babanın çocuğa iyi örnek olması çok önemli­dir.

Çocuk dünyayı babasının gözleriyle görür, onun gibi yürümeye, onun gibi davranmaya, onun gibi konuşmaya çalışır. Babalar, çocuğa sevildiğini ve değerli olduğunu hissettirmeli. Birlikte kaliteli zaman geçirmeli. Rol model olarak örnek olmalı, söyledikleriyle yaptıkları tutarlı olmalıdır.

Aynı evin içinde olduğu halde, babanın çocuklara uzak ve soğuk durması, sadece bir disiplin figürü olarak yer alması, çocuklarla ilişki kurmaması, çocuklara baba yokluğunu yaşattırır. Böyle babaların çocukları, boşluğu olumsuz şeylerle kapatmaya çalışırlar.

“İşten eve yorgun gelmiş ve kısacık bir sohbetten sonra televizyonun karşısında uyuklayan” baba tipi günümüz çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamaktan, onları mutlu etmekten çok uzaktır.

Çocuğa doğruyu yanlışı göstermek, yapabileceklerinin en iyisini yapmaları için cesaretlendirmek ve iyi seçimler yapmayı öğretmek babaların görevidir.

Çocuğunu dinleyen, uygun ve doğru davranışları öğreten, olumlu davranışlarını çekinmeden (aman şimdi aferin dersek şımarır diye düşünmeden) pekiştiren babalar ile çocukları arasındaki ilişki çok daha verimli olmaktadır.

Babasız evlerde akşam erken olur. Babasız bir ev, duvaksız geline benzer. Babanın faziletleri, çocukların servetidir. Babalar, oğullarının ilk kahramanı, kızların ise ilk aşkıdır.

Bazı süper kahramanların pelerini yoktur. Onlara baba denir! “Baba omzu” diye mutluluk ve huzurun membaı bir yer vardır. Babanın erdemleri çocuklarının servetidir.

Bir babanın çocuklarına yapabileceği en büyük iyilik, onların annelerini sevmesidir. Anne gezinilen bağ, baba yaslanılan dağdır. Ömrümüzün en güzel çağı anne ve babamızla geçen zamandır.

Baba olmak yeterince zordur. Kendi kendine yetmeyen bir çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak, onu hayata hazırlamak, bir babanın üstlenebileceği en büyük sorumluluktur.

Leyla Navaro, “Beni Duyuyor musun?” adlı kitabında, “Diğer meslekler deneme yanılmayı kaldırabilir ancak anne babalık mesleğinde deneme yanılmaların sonucu ne yazık ki çok ciddidir, “İnancımız, mükemmel anne babanın mükemmel çocuk yetiştirdiği değil, mutlu anne babanın mutlu çocuk yetiştirdiğidir”. diyerek anne babanın önemini vurgulamaktadır.

Hiç kimse iyi baba olarak doğmaz. İyi baba olmak; sabır, sevgi, özveri, hoşgörü, değer verme, empati yapma ve bilgi işidir. Çocuk, kitapların yazmadığı, öğretmenlerinin öğretmediği pek çok yaşam bilgisini babasından öğrenir. Ergenlik çağına gelmiş genç ise, baba istese de, vakti olsa da, artık yaşam bilgisini dışarda aramaya yönelecektir. O zaman da baba çok geç kalmış olacaktır.

Çocukların başarısında cezalar değil sevgi ve takdir daha etkili olmaktadır. Bu nedenle, baba en değerli ödülün, “çocuğa, sevgi ve ilgi göstermek, güzel sözlerle övmek, takdir ve tebrik etmek” olduğunu bilmelidir.

Güzel bir söz, bir öpücük, çocuğu övme gibi ödüller sık­lıkla uygulanmalı, maddi değeri olan ödüllere çok sık başvu­rulmamalıdır.

Kimi babalar, dayak atmazlar ya da dayaktan kaçınmaya çalışırlar ama çocuklarını sözleriyle döverler. “Sen adam olmazsın. “Sen delisin oğlum, ben seni uslandırama­dım!”, “Sen aptalın birisin senden başka şey beklenmez ki!” söz­leri kullanmak çok sakıncalıdır.

Çocuklarımız, sahip olduğumuz eşyalar değildir. Görevimiz, onlarla beraber büyümek, arkadaş olmak, sevmek, kabul etmek, anlamak, desteklemek, beraber oynamak, yol göstermek, geliştirmek, kolaylaştırmak, kalıcı olumlu izler bırakmak, onları kazanmak, olabildiğince ön yargısız olmaktır.

Ailenin oluşmasında rol oynayan, duygu ve sevgidir. Sevgiyle büyüyen bireylerin ruh sağlıkları yerinde olur. Sevgi, saygı, hoşgörü ve anlayışın hâkim olduğu bir ailede büyüyen çocuk kendini ve çevresindekileri seven, kendisiyle ve hayatıyla barışık, özgüveni yüksek bir birey olarak yetişir.

Çocuğun davranışlarının ve huyunun temelleri evde atılır. Anne babalar çocuklarının kötü davranışlarını gördükleri zaman, “çocuğuma nazar değdi!” diyerek kendilerini kandırmaktan vaz geçmeli. “nerede hata yaptım?” sorusunu kendilerine sormalıdırlar.

Anne-babası tarafından sevildiğini hisseden çocuk kendini değerli hisseder. Sabah kalktığında birbirine “gülümseyen” bakışlarıyla, davranışlarıyla, sözleriyle birbirine sevgilerini ifade edebilen anne baba arasında, çocuk kendini huzur, güven ve sevgi ortamında bulacaktır.

Sevgi, sevgi üretir. Aile yaşamında, okulunda, çevresinde sevgi gören bireyler sosyal yaşamlarında da sevgiye önem verirler.

Sevgili anne babalar, öncelikle çocuğunuzu benimseyin ve her haliyle onu kabul edin. Onu sevin, sevmeye ve sevilmeye hepimizin ihtiyacı var. Çocuğunuza iyi bir örnek ve iyi bir model olun. Ona ne verirseniz, size de aynısını geri verecektir.

“Okula gidince öğretmen onu hizaya sokar. Öğretmen onun hakkından gelir.” demeyin. Çünkü eğitim okuldan önce evde başlar. Hayat okulunun ilk sınıfı aile eğitimiyle başlar.

Çocuklarınıza karşı daima güler yüzlü olun. Onların sevinçlerini paylaşın, acılarına ortak olun. Size bir şey sorduklarında ilgiyle cevap verin.

Çocuğunuzda güzel duygu, düşünce ve davranışlar görmek istiyorsanız, önce siz bunlara eksiksiz uymalısınız. Çünkü çocuğunuz, sizin gibi olacaktır.

Çocuklarımız, sahip olduğumuz eşyalar değildir. Görevimiz, onlarla beraber büyümek, arkadaş olmak, sevmek, kabul etmek, anlamak, desteklemek, beraber oynamak, yol göstermek, geliştirmek, kolaylaştırmak, kalıcı olumlu izler bırakmak, onları kazanmak, olabildiğince ön yargısız olmaktır.

Babalar!.. Çocuğunuz için önemlisiniz. Çocuklarınızı yeterince sevin, onlara kaliteli zaman ayırın, değerli olduklarını hissettirin. Örnek model olun, hayatı birlikte paylaşın. Yarının huzurlu, mutlu, başarılı bireylerini yetiştirmek sizin ellerinizde. Çocuklarınızın, paranızdan çok sevginize ihtiyaçları var.

Sevgiyle kalın…

Kerbela Katliamı!

Kerbelâ Olayı ya da Kerbelâ Katliamı olarak bilinen olay, 680 tarihinde (Hicri 61, 10 Muharrem) Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin ve Emevi Devleti halifesi Yezidi’n ordularının çarpışmasıdır. Bu savaşta Hz. Hüseyin şehit edilmiştir.
*

Kerbelâ hadisesi, bizler için çağları aşan mesajlar ihtiva etmektedir. Kerbelâ, her şeyden önce adaletsizliğe karşı onurlu bir mücadelenin adıdır. Kerbelâ, haksızlığın karşısında cesur ve kararlı bir duruşun, zulmün karşısında asil bir yürüyüşün sembolüdür. Kerbelâ, adaletin, cesaretin, yiğitliğin ve yüksek ahlakın Hz. Hüseyin Efendimizin şahsında vücut bulmuş halidir.
*
Taraflarca mutabakata varıldığı halde Muaviye’nin ölümüyle yerine Hz. Hüseyin’in geçmesi gerekirken Muviye’nin oğlu Yezit’in kendini Halife ilan etmesi İslam Devleti Emevi’yle dikta döneminin de başlangıcı oldu.
*
Dikta dönemini tanımayan Küfe halkının davetiyle, yanına ailesini de alarak Küfe’ye giden Hz. Hüseyin’in ordusu ile Yezidi’n ordusu Kerbela’da karşılaştı. Hz. Hüseyin’in ordusunda bulunan 70 adama karşılık, Yezidi’n ordusunda 4500 kişi olduğundan bu mücadele, Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin ölümüyle sonuçlandı. Hz. Hüseyin’in ailesi esir alındı ve kanlı bir şekilde biten bu olay, tarihe Kerbela Olayı (Katliamı) olarak geçti.
*
Sevgili Peygamberimizin torunu ve Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın gözünün nuru olan Hz. Hüseyin, yanında bulunan yetmişten fazla Müslüman ile birlikte Kerbelâ’da şehit edilmiş olması İslam adına rezalettir. Bu rezil vaka, Allah ve Resulüne iman edip, Ehl-i Beyt sevgisini gönüllerine nakşedenlerin ortak acısı, yürek sancısıdır. Bu menfur hadiseyi gerçekleştirenler, mezhep ve meşrep farkı gözetmeksizin, istisnasız bütün Müslümanların vicdanlarında mahkûm olmuşlardır.
*
Bu vahim olay sonucu Sünni- Şii ayrışımının da zirve noktası olmuş oldu.
Bugün dahi izleri süren Sünni-Şii taraflarının birleştiği ortak noktalarından biri ise Kerbela Olayı’nı hüzünle hatırlamak olmuştur. Günümüzde Hz. Hüseyin’in şehit edildiği tarih, Muharrem ayının 10. günü (Aşure Günü)’dür. Bu tarih, Sünni Müslümanlar tarafından sessiz bir şekilde anılırken, Şii ve Alevîler tarafından törenlerle anılmaktadır.
*
Bugün aynı coğrafyada, masum kadın ve çocuklar hayattan koparılırken bizlere düşen, devlet yöneticilerine düşen, Kerbelâ’yı doğru anlamak ve haksızlıklar karşısında Hz. Hüseyin misali bir duruş sergilemektir. Hz. Hüseyin, Kur’an-ı Kerim’i ve Rahmet Peygamberinin şerefli sünnetini kendine rehber edinmiştir. Zulme rıza göstermemiş, adaletsizliğe seyirci kalmamıştır. Kendisine yapılan telkinlere itibar etmeyerek hakkın, hakikatin, huzur ve barışın yeryüzüne hâkim olması için yola çıkmıştır. Böylelikle kıyamete kadar bütün insanlığa onurlu bir mücadelenin eşsiz örneğini sunmuştur.
*
Asrı sadet olarak nitelenen dört Halife dönemine bakınız. Hz. Ebubekir hariç diğer Halifeler de hançerlenerek öldürülmüştür. Hz. Ebubekir’in de zehirlendiğinden bahsedilir. Bazı akademisyenler ne yazık ki Hz. Peygamber’inde zehirlenerek öldürüldüğünden bahsederler.
*
Bu beddualı coğrafyada Irk, dil, mezhep ve meşrep farklılıklarının arkasına sığınarak aynı dine mensubiyetimizi hedef alanlara, coğrafyamızda yeni Kerbelâ’lar yaşanmasını arzulayanlara karşı İman yüreklerinin toplu vurması gerekmez mi?
*
Hz. Hüseyin Efendimiz gibi iyilerin ve iyiliklerin yanında, kötülerin ve kötülüklerin karşısında yönetici konumunda olan liderlerin ortak tavır almaları gerekmez mi? Hakkı ve hakikati adına ortak eyleme geçmeleri gerekmez mi?

*
Birçok peygamberin hayatında önemli gelişmelere sahne olan Âşûrâ günü; ne hazindir ki, Sevgili Peygamberimizin, “Cennet gençlerinin efendisi” diyerek övdüğü, torunu Hz. Hüseyin ile çoğu Ehl-i Beyt’e mensup yetmişi aşkın Müslümanın Kerbelâ’da acımasızca şehit edildiği gündür.

Yaşanmış bu acı gerçekten çıkarılması ders ne olmalıdır?

’’Kerbelâ, müminlere; birlik ve beraberlik içinde hareket etmeyi, ayrılık ve gayrılığa düşmemeyi hatırlatır. Hak ve hakikati ayakta tutmayı, adaletten ve iyilikten ayrılmamayı anlatır. Kerbelâ, aramıza fitne ve fesat tohumu ekmek, kardeşi kardeşe kırdırmak isteyenlere karşı feraset ve basiretle davranmamızı tavsiye eder. Sevgili Peygamberimiz ’in, “Birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır” uyarısına kulak vermemizi; sevinci ve nimeti paylaştığımız gibi hüznü ve meşakkati de paylaşmamızı telkin eder’’.

*
Ne var ki, İslami kavramların Bedevi kültürüyle harmanlaşması sonucu Emperyal devletlerin himayesinde ayakta durmaya çalışan kurulu dikta rejimlerle yönetilen devletlerin teslimiyetçiliği neticesinde;
Yer altı/ yer üstü kaynaklarıyla zengin Orta Doğu Coğrafyasında konumlanmış diktatörlükle yönetilen, halkı bedevi kültürüyle beslenmiş bu devletler Emperyal güce haiz ülkelerin şamar oğlanı olamaya mahkûm duruma düşmüşlerdir.
*
Bu konuyu işlemedeki asıl amaç, hepimizin bildiği çok zor badirelerden geçerek bedevi kültürünün sarmaladığı Osmanlı’nın küllerinden bağımsız Türkiye Cumhuriyetini kuran iradenin kıymetini kavramak içindir.
*
Başta Başbuğ Mustafa Kemal olmak üzere kurucu iradenin yönlerini muasır medeniyetlere çevirmeleri yaşanan acı tecrübelerin sonucudur.
Laik sisteme ve hukukun üstünlüğüne dayanan Demokratik Parlamenter sistemi esas alan Devletimiz Türkiye Cumhuriyetini sarmalamaya yönelik bedevi kültüründen silkinmemiz, milli hasletlerimizi esas alan eğitim sistemimizi yeniden yapılandırmamız zorunluluğu olmazsa olmazımızdır.
*
Türk dünyasıyla kültürel ve ekonomik bağlarımızı güçlendirmemiz olmazsa olmazımız olmalıdır. Devletlerarası ilişkilerimizde karşılıklı çıkarlar öncelik almalıdır.
*
Beka sorunuyla karşılaşmamız için, vatanımız olan bu zor coğrafyada kaynaklarımızı harekete geçirecek üreten güçlü bir ekonomik reforma ihtiyacımız vardır.
“Ne Mutlu Türküm Diyene” kavramına ihtiyacımız vardır.
*
Başta Hz. Hüseyin ve Kerbelâ’da şehit olan Ehli-i Beyt olmak üzere, mukaddesatımız uğruna can veren bütün şehitlerimize selam olsun. Makamları yüce, son durakları cennetler olsun.

Kanun Kılıfında Müdahalelerle Hukuk Devletinden Uzaklaşmak

Devlet, kaba kuvvetten ibaret bir aygıt değildir; onu çetelerden veya zümre tahakkümlerinden ayıran ve meşru kılan yegâne unsur hukuktur.

Kanun devleti” ile “hukuk devleti” kavramları birbirinden farklıdır. Totaliter rejimlerde bile, biçimsel olarak kanunların varlığı ve bunlara uyulması ülkeyi “kanun devleti” yapmaya yeter.

Oysa “hukuk devleti”, çıkarılan kanunların evrensel adalet ilkelerine, insan haklarına, liyakate ve anayasal sınırlandırmalara uygun olmasını şart koşar. “Kanun devleti” gücü yasallaştırırken “hukuk devleti” gücü adaletle sınırlandırır.

Türkiye’de son yıllarda yapılan yasal düzenlemeler ve fiili uygulamalar, Türkiye’yi evrensel hukuk devleti standartlarından adım adım uzaklaştırmıştır. Devletin kurumsal hafızası ve denge-denetleme mekanizmaları ağır bir tahribata uğramıştır. Şekil olarak Meclis’ten geçen veya KHK ile yürürlüğe konan pek çok düzenleme, özü itibarıyla hukuk devletini aşındıran birer araca dönüştürülmüştür.

**********************************

“Bağımsız Yargı” Söylemi ve Acı Gerçekler

İktidar çevreleri her fırsatta “yargının bağımsız ve tarafsız olduğunu” iddia ediyor. Ancak aşağıda bahsedeceğim bazı yasal düzenlemeler bu söylemi yalanlamaktadır.

Eğer yargı bağımsızsa; Türk Ceza Kanunu’nun 277. maddesinde yapılan değişiklikle, soruşturma aşamasında savcı ve hakimlere emir ve talimat vermek neden suç olmaktan çıkarılmıştır?

Cumhuriyet savcılarının resen soruşturma başlatma iradesi, neden, fiilen siyasi otoriteyle uyumlu, Başsavcılık makamlarının iznine tabi kılınmıştır?

Yargıyı “bağımsız ve tarafsız” olmaktan çıkaran yasal düzenlemelerden başka örnekler verelim.

  • Hakimlerin en büyük güvencesi olması gereken “coğrafi teminat” sisteme dahil edilmemektedir. Bugün siyasi nitelikli davalarda iktidarın arzu etmediği yönde karar veren bir hâkimin, ertesi gün ülkenin bir başka ucuna sürülmeyeceğinin hiçbir garantisi yoktur.
  • İstenen kararı verenlerin ödüllendirildiği, hukuka uyanların görevden alındığı bir sistemde bağımsızlıktan söz edilemez. Üstelik, HMK 46. maddedeki değişiklikle, kasıtlı veya ağır kusurlu kararlarıyla vatandaşın hayatını karartan yargıçlara doğrudan tazminat davası açılabilmesi de engellenmiş, yargısal hesap verebilirlik ortadan kaldırılmıştır.
  • HSK’nın yapısını Prof. Dr.Fikret Erenşöyle eleştiriyor: 2017’de Hâkimler Savcılar Kurulu 13 üyeye düşürüldü. 13 üyenin 13’ünü de siyasal iktidar seçiyor. Böyle bir uygulama dünyanın hiçbir ülkesinde yok. Böyle hukuk devleti mi olur? Bu yönetim tarihe en diktatoryal devlet biçimi olarak geçecektir. Siz (HSK’yı düzenleyen) 159’uncu maddeyi değiştirerek, devletin değiştirilemez temel niteliklerinden birini yani hukuk devletini ortadan kaldırdınız.”
  • Danıştay, “HSK kararlarına karşı kanun yolu kapalıdır” diye hüküm verdi. Eski Yarsav Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’na göre, “Danıştay’ın kararı ‘yargı, artık bir silahtır ve iktidar değiştirilmeden bu durum değiştirilemez’ anlamına gelmektedir. Ve HSK artık kanun koyucu gibi davranmaktadır.”
  • Dosyalara otomatik gizlilik (kısıtlama) kararları getirilmektedir. Sanıklar neyle suçlandıklarını bilmeden aylarca tutuklu kalmaktadır. Bu durum tutuklamayı bir tedbir olmaktan çıkarıp peşin cezaya dönüştürmüştür. CMK 153. maddedeki değişikliklerle “katalog suçlar” gerekçe gösterilerek yapılan bu uygulamaların evrensel hukuk standartlarına uymadığı kuşkusuzdur.
  • 2014 yılında ihdas edilen Sulh Ceza Hakimliklerinin yapısı bir olağanüstü yargı pratiği yaratmıştır. Tutuklama, arama, el koyma gibi en kritik kararları alan bir Sulh Ceza Hakiminin kararına sadece bir sonraki numaralı Sulh Ceza Hakiminin bakabilmesi, etkili itiraz yolunu tıkamaktadır.

**********************************

Özgürlük ve Mülkiyet Hakkı İhlalleri

Düşünce, ifade ve inanç özgürlüğünü kısıtlayan uygulamalar artmıştır.

Bir üniversite öğrencisi veya memur adayı, sosyal medyada ekonomik krizi eleştiren veya iktidarın politikalarına ters düşen bir inanç/düşünce beyanında bulunduğunda, anında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” veya “terör propagandası” gibi ağır torba suçlamalarla karşı karşıya kalabilir. AYM bu konuda “ifade özgürlüğüdür” dese bile, yerel mahkemeler bunu dikkate almayabilir.

Ömrünü devlete, bilime veya işine adamış saygın bir bürokrat, aydın veya iş insanı, iktidarın bir uygulamasına karşı çıktığı için hedef tahtasına oturtulabilir. Savunması dahi alınmadan, kimliği belirsiz “gizli tanık” ifadeleriyle hazırlanan mesnetsiz bir iddianame sızdırılarak yandaş medyada manşet yapılır. Onur, şeref ve itibar suikastları ile hayatı zindana çevrilebilir.

İnsanlar iktidarın çizdiği inanç ve düşünce kalıplarına “görünürde” uymak zorunda olduklarını hissederler. Otosansür kurumsallaşır.

****

Mülkiyet Hakkı ve Masumiyet Karinesi ihlalleri yaygınlaşmıştır. OHAL KHK’ları kalıcılaştırılarak, kesinleşmiş bir yargı kararı (mahkûmiyet) olmadan şirketlere kayyım atanması ve şahsi mallara el konulup satılabilmesinin önü açılmıştır. Bu durum, mülkiyet hakkının özüne dokunduğu gibi yabancı ve yerli sermaye için “hukuki güvenlik” ilkesini de ortadan kaldırmıştır.

Vergisini veren, istihdam yaratan bir sanayicinin, hakkında somut bir delil olmaksızın, sadece soyut bir “iltisak” (bağlantı) iddiası veya isimsiz bir ihbar mektubuyla bir sabah şirketine kayyım atanabilir. Mahkeme süreci yıllarca sürer. Kişi yıllar sonra beraat etse bile, o süreçte şirketi liyakatsiz ellerde iflasa sürüklenmiş veya yok pahasına satılmış olabilir.

Mülkiyet garantisinin olmadığı yerde yerli yatırımcı parasını yurt dışına kaçırır, yabancı sermaye ise ülkeye adım atmaz.

**********************************

Devletin Kendini Denetleyebilme Kapasitesi

Bir devletin ciddiyeti, kendi kendini denetleyebilme kapasitesiyle ölçülür. Maalesef Türkiye’de yürütmeyi denetlemesi gereken mekanizmalar bilinçli bir şekilde işlevsizleştirilmiştir.

İdari ve Mali Denetimin Zayıflatılması: 1945 kuruluşlu Hesap Uzmanları Kurulu ve 1879 kuruluşlu Maliye Teftiş Kurulu gibi devletin köklü denetim mekanizmalarının KHK ile kapatılması, devletin kurumsal hafızasını yok etmiş ve yürütmenin mali denetimini zaafa uğratmıştır.

Sayıştay’ın İşlevsizleştirilmesi: TBMM adına kamu harcamalarını denetleyen Sayıştay’ın, tespit ettiği suç unsurlarını doğrudan savcılığa bildirme yetkisinin sınırlandırılması, anayasal “denge ve denetleme” ilkesine vurulmuş ağır bir darbedir.

TBMM Etkisizleştirilmesi: Cumhurbaşkanlığı Sisteminde kanunlar çoğunlukla Saray’da hazırlanmakta TBMM’de usulen onaylanmaktadır. “Torba Yasa” uygulaması kalıcılaşmıştır. Birbirinden tamamen alakasız onlarca kanun, TBMM komisyonlarında yeterince tartışılmadan, uzman görüşü alınmadan bir torba içinde gecenin bir yarısı geçirilmektedir. Bu durum TBMM’ni etkisizleştirmektedir.

Denetimsiz güç mutlaka yozlaşır. Devletin ayakta kalması, iktidarın denetlenebilmesine bağlıdır.

Yargı ve denetim kurumlarının tahribatı devletin beka meselesidir.

Bu tahribatın faturasını vatandaşlar yoksullaşarak; özgür ve onurlu yaşama umutlarını kaybederek ödemektedir.

Eğitimde Ödül ve Sevginin Yeri

Sevgi her zaman karşılık görür, kin de.” Dostoyevski

Çocukları iyi yapmanın en iyi yolu onları sevindirmektir.” Oscar Wılde

Öğretmen-öğrenci ilişkilerinde tehdit ve korkunun yerini, sevgi ve saygı ilişkisi almalıdır.

Öğrencinin; azarlayan, notu silah olarak kullanan, disiplin cezası veren, öğrencisini sevmeyen ve hatta döven öğretmeni sevmesi mümkün değildir.

Bir öğretmenimiz öğrencinin kulağını koparmıştı. İfadesini alırken ibret ve hayret verici bir cevap vermişti: “Çocuğun kulağı zaten yaraydı, çekince koptu!..”

Üzücü olan bir durum da, çok az da olsa hala bazı öğretmenlerin öğrenciye ceza ve şiddet uygulamayı savunmasıdır. Buna daha mesleklerinin başında olan aday öğretmenlerin stajyerlik kurslarında da zaman zaman tanık olmuştum.

Bir okulda teftiş yaparken öğrencilere uzunluk ölçüsü kavramının verilip verilmediğini gözlemlemek için çocuklara 30 cm ebadındaki cetveli göstererek:

“Çocuklar bu nedir” dedim. “Cetvel” dediler.

“Peki, neye yarar” dediğimde, “Öğretmenimiz onunla bizi döver”, diye cevap vermişlerdi.

Öğretmen hemen savunmaya geçerek itiraz etti. Oysa minicik çocuklar o kadar doğal ve temiz ki, yalan söylemeleri mümkün değildi. Hatta dövülmelerini, öğretmenin doğal hakkı gibi normal görmekteydiler.

Öğretmenimizle samimi bir söyleşi sonrası, bazen sabredemeyerek öğrencileri zaman zaman dövdüğünü itiraf etmiş, bu hatasından pişman olduğunu ve bir daha şiddete baş vurmayacağını samimi bir dille söylemiş, özür dilemişti.

Olumsuz örneklerini sunduğumuz az miktardaki öğretmen davranışları moralimizi bozmamalı. Çoğunluktaki örnek öğretmenlerimizi de saygı ile yâd edelim:

Bir sınıf teftişimde, öğrenciler birkaç sorumu bilememişlerdi. İkinci derse girerken bir grup öğrencinin benimle görüşmek istediğini gördüm. “Buyurun sizi dinliyorum” dediğimde;

Öğretmenim, bilmemiz gereken bazı soruları bilemedik, oysa o konuları öğretmenimiz işlemişti. Hata bizde, sizden özür dilemeye geldik. Ne olur bizim yüzümüzden öğretmenimizin notunu kırmayın” demezler mi?

O kadar duygulandım ki bilemezsiniz. Böyle kibar, anlayışlı, hassas, duygulu öğrenciler yetiştiren öğretmenimize minnet ve şükranlarımı sundum. Kendisini defalarca tebrik ettim.

Öğretmenin iyi rol model olması, sorunları bilimsel ve akılcı yöntemlerle çözmesi, şiddetten ziyade, sevgi ve hoşgörüyü eğitime katması ne kadar güzeldir. Çocuklara önem ve değer veren öğretmen, kendini onlara sevdirecektir.

İşte bu sevgi, eğitim ve öğretim ortamının ön koşuludur. Bu yüzden okulları yönetici ve öğretmenlerle bir sevgi yuvası haline dönüştürmek gerekmektedir.

Bakışlarında tatlı pırıltıyı, dudaklarında sıcak tebessümü ve davranışlarında ilgi ve alakayı eksik etmeyen bir öğretmen, okulunu ve sınıfını sevgi bahçesine çevirir.

Kelebekler ışığa koşuştuğu gibi çocuk yürekler, genç kalpler de sevgiye koşar. Sevgi dolu bir öğretmen ışık demektir. Öğrencileri onu arar ve sorarlar. Öğrencileri öylesine bağlıdır ki, “öğretmenim!..” deyince, gözlerinde sevinç ışıkları yanar. Ona kavuşmak, elini tutmak ne kadar anlamlıdır.

Öğretmen yalnızca bir insan yetiştirmiyor. O bir dünya büyütüyor, bir dünya yetiştiriyor. Çünkü insan bir dünyadır. Cismiyle, ruhuyla, hayaliyle, idealiyle ve beklentileriyle bir dünya. Çoğu zaman kâinata sığmayan bir dünya.

Sevgiyle temeli atılan, sevgiyle örülen, sevgiyle kurulan bir dünya. O dünyada her güzellik bulunacaktır. Saygı, sevgi, hoşgörü dayanışma ve fedakârlık bulunacaktır.

Eğitimin mayası sevgi ve şefkattir. Eğitim sevgiyi öğretmeli ve sevgiyle yapılmalıdır. Özellikle çocukların sevgiye daha çok ihtiyacı vardır. Onlar sevgiyle büyür ve sevgiyle eğitilirler.

Eğitim ve Sevgi, bir araya getirilmesi gereken en uygun iki sözcüktür. Kişiler arası ilişkiyi, barışı, güveni, fedakârlığı hoşgörüyü, başarıyı oluşturan önemli özelliklerden biri sevgidir.

Sevginin olduğu alanlarda; “yenilikler, güzellikler ve başarılar” vardır. Ümidimizi, yaşama sevincimizi, güçlülüğümüzü sevgilerden elde ederiz.

Duyguların en yücesi, en anlamlısı sevgidir. Sevgi faktörü öğrenmeyi kolaylaştıran en önemli unsurdur. Öğretmenler öğrencilerini sevgi dünyasında gezdirerek eğitmelidirler.

Öğretmenler gönül kapılarını çocuklara açık bırakmalıdırlar. Onlar bu kapıdan girerler ve öğretmenlerinin sevgi bahçelerinden istedikleri bilgi çiçeklerini dererek kolayca öğrenirler.

Sevgi yoluyla girilebilen gönül kapısını öğrencilerine kapatan öğretmenin onlara öğretmeye çalıştığı bilgiler taşın üzerine ekilmiş tohumlara benzer. Böylesi tohumlar asla çimlenemez.

Sevgi ile yetiştirilen ve bu şekilde büyüyen bir yetişkin, davranışlarında sevgi yöntemini kullanır, olaylara ve kişilere sevgi gözüyle bakmaya çalışır.

Sevgi ve güven duygusu kırılmalarının onarımı mümkün değildir. Ruhsal anlamda; güvensizlik ortamında sevgi yeşeremez. Sevgisiz ve güvensiz bir ortamda insan yapayalnızdır.

“Sağlıklı, tutarlı, bilimsel ve çağdaş bir eğitimin gerçekleşmesi”, öncelikle çocuklarımıza koşulsuz sevgi, hoşgörü ve doğru bir disiplin anlayışıyla yaklaşmamıza ve onlar için etkili bir model olmamıza bağlıdır.

Türk Eğitim Sistemi’nde bizim ivedilikle, sevgiyi eğitimin her alanına yansıtmamız gerekmektedir. Bu da ancak, seven ve sevmesini bilen öğretmenler tarafından gerçekleştirilebilir.

Çünkü seven öğretmen, sevilen öğretmen demektir. Sevilen öğretmen ise; öğrencisine en güzel “sevgi eğitimi”ni sunan kişidir. Yani; “sevgi öğretmeni” dir.

Kuşkusuz hepimiz çocuklarımızı çok seviyoruz. Ama acaba sevgimizi onlara gereği gibi gösterebiliyor muyuz? Çocuklarımızı yeteri kadar severek bu duygumuzu da sözde bırakmayıp onlara hissettirmeliyiz.

Tehdit ve korku yaptırımlı eğitim ortamında sağlıklı bir öğrenmenin gerçekleşmesi düşünülemez. Öğretmenlik sanatının özü, öğrenciyi sevmektir.

Sevgiyle kalın…

Türk Kadını

Bilindiği gibi eski Yunan ile Roma döneminde kadına bakış ile Arapların kadına bakışı arasında hiçbir fark yoktu.
Kadın hep bir zevk unsuru, köle, cariye, hizmetçi olarak görülmüştü.
Hatta Avrat-Avret kelimesi bile saklanılması gereken eşya-… Anlamına geliyordu.
Eski Çin’de de durum farklı değildi; hizmetçi olarak görülen kadınlara isim bile verilmez, kadın bir, kadın iki, kadın üç diye sayılırdı.
Tanıklığı da kabul edilmezdi.
Ortaçağda kadın bilgelik yolunu seçmişse, vay haline; cadı diye avlanırdı.
*
Fakat yalnızca Türkler kadını bereket sembolü, yerin ve göğün evladı olarak görmüştür.
Hatunun rızası ve imzası olmadan Kağanın yaptığı anlaşma bile geçerli sayılmıyordu.
Çin ile ilk anlaşmayı, Mete Han’ın hatunu yaparken; Avrupa Hun Türklerinde resmi görüşmeleri Attila’nın hatunu yapıyordu.
Türk mitolojisinde ise kadın artık tanrısallaşmıştır.
Yaradılış destanında Ak Ana, sudan yaratma fikrini Ülgen’e verirken, en meşhur figürlerden Umay Ana Orhun Yazıtlarında bile yer almış.
Nitekim yazıtlarda ”Umay gibi, annem hatunun şerefine küçük kardeşime Kül Tigin adı verildi. Babam İlteriş kağan, anam İlbilge hatunu Tengri yukarıdan idare ederek yükseltmiş ”demektedir.
Yine Türk mitolojisinde Asena yol gösteri tanrıçayken, Ötügen ise toprak anaya verilen isimlerden biridir.
Dikkat edileceği üzere Türkler mezarlıkları düz değil, yükseltilmiş ve yuvarlatılmış şekilde yapıyor.
Bunun sebebi, Türklerin yeniden doğuşa inanıyor olmasından ötürü mezarlıkları hamile bir kadının karnına benzeterek, toprağın bir ana gibi tekrar insanı doğuracak olmasına inanmasıdır.
Türklerde kadın bu kadar kutsal bir noktadayken, son 1000 yıl boyunca Türk kadınının resmi hakkı alınmış, sosyal hayatı kısıtlanmış, eve kapatılmış, tanıklığı bile kalmamıştır.
*
Uzman Sosyal Bilimcilerin araştırmaları gösteriyor ki; İslam Ülkeleri içerisinde kadın sadece Türkiye Cumhuriyetinde layık olduğu yerdedir. Ancak üzücü bir durum var ki; Atatürk’ün bir yağmur bereketiyle kadınlara tanıdığı sosyal ve siyasal haklar törpülenirken kadınlarımız gaflet içindedir. Gazi Paşa bu hakları kadınlarımızın Milli Mücadeledeki yüksek fedakârlıklarına şükran borcu olarak verdi. Dolaysıyla bu hukuki kazanımlar kolay elde edilmedi.
Tüm bu hakikatleri, tüm bu tarihi gerçekleri tarihin en kanlı savaşlarında bile bulduğu ilk fırsatta okumaktan geri durmamış bir adam, ülkemizin Kurucu Kadrosunun Lideri Gazi Paşamız ATATÜRK 1000 yıl sonra ilk defa ”Kadınların üzerindeki bütün baskıyı kaldıracağım.” dedi ve başardı. Temel haklar ve gerçekler üzerinde kafa yoruyordu. Örneğin kadınların üretime katılmasıyla devletin kârlı çıkacağını biliyordu. Kadınların üzerinden bütün baskıyı kaldırmakla medeniyetin yeniden doğacağını biliyordu; çünkü kadın medeniyet demekti.
Bütün baskılar kaldırıldı.
Kadına giyim kuşam özgürlüğü verdi.
Kadını üretime kattı.
Kadına bir soyadı verdi.
Ona tanıklık hakkı vermekle kalmadı, onu avukat yaptı, hâkim yaptı.
Kadını toplumlara öğretmen yaptı.

Türk kadınının dünyanın en aydın, en faziletli kadını olduğunu yaşayarak biliyordu. O büyük dehanın, erkek ve kadının beraber olarak ilim ve bilgiyi kazanmasıdır.” sözü ile toplum hayatında kadının önemini belirtmiştir.
Böylece Türk kadını, modern Türk toplumunda lâyık olduğu yeri tam olarak aldı.

Muhalefetin İçten Fethi ve Yeni Rejim İnşası

Kemal Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararıyla CHP’nin başına getirilmesinin sadece CHP’nin iç meselesi olmadığı açık. Yakın tarihte Türkiye siyasetinin yargı kararlarıyla yeniden düzenlenmesine dair örnekleri hatırlıyoruz. CHP Belediyelerinden sonra, CHP tüzel kişiliğine yapılan müdahale bunların en önemlilerinden biridir.

Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik, “butlan” kararı ile başlayan sürecin mevcut rejimin bekasını sağlamaya yönelik kapsamlı bir devlet ve dış politika tasarımı olduğu görülüyor.

Ayrıca bu müdahalenin ABD’nin yeni Ortadoğu planlaması ve Türkiye’de iktidarın (AKP+MHP) Öcalan ve DEM ile yürüttüğü “yeni Çözüm Süreci” ile de bağlantısı olduğuna dair kuvvetli emareler var.

“Butlan” sonrası Kılıçdaroğlu yönetiminin attığı adımlar ABD, Cumhur İttifakı ve DEM Parti ekseniyle örtüşüyor mu? Bunu anlamak için aktörlerin temel argümanlarını yan yana koymak faydalı olacaktır:

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Ortadoğu’da demokrasi yürümez, ‘müşfik monarşiler’ ve tek adam rejimleri lazımdır. Türkiye için en iyi sistem Osmanlı millet sistemidir” sözleri ABD’nin planları hakkında net bilgi veriyor.

ABD, İsrail’in güvenliği ve yayılmacılığı önündeki engelleri kaldırmak için böyle bir yapılanmayı gerekli görüyor. Bu söylemle hedeflenen, Ortadoğu’da, Türkiye’nin ABD vizyonuyla uyumlu bir aparat haline getirilmesidir.

Cumhur ittifakının önceliği ise Erdoğan’ın bir kere daha veya ömür boyu Cumhurbaşkanı olmasını sağlamaktır. Yıpranmış bir yönetim ve bozuk bir ekonomi ile seçim kazanma ümidi azaldığı için, rejimin bekası için muhalefetin tasfiyesi gerekli görülmektedir.

Seçim kazanmak için “kurumsuzlaştırılmış, lidersizleştirilmiş” bir muhalefet yaratmak önemli. İlaveten bunu temin için yapılacak hukuk dışı müdahalelere ses çıkarmayacak, “rejime meşruiyet temin edecek” Trump ABD’sinin desteğine ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu desteği kazanmanın şifrelerini Tom Barrack vermiştir.

Cumhur ittifakının kendi seçmen kitlesine “Yeni Osmanlıcı” söylemlerle, “bölgesel nüfuzu genişleteceğiz” propagandası ile ABD planına yakın durmayı açıklayabileceği düşünülmektedir.

İşte bu kavramlar geçen hafta “CHP’nin atanmış Genel Başkanı” tarafından da kullanıldı. Bu da “Kılıçdaroğlu’nun Cumhur İttifakı ile işbirliği içinde olduğu ve ABD’den meşruiyet aradığı” yorumlarına yol açtı.

**********************************

Kılıçdaroğlu, Cumhur İttifakı ve ABD

Kılıçdaroğlu’nun, 9 Haziran 2026 konuşmasında, -hiç gereği yokken- ‘Osmanlı topraklarında Türkiye olmalı’ çıkışı dikkat çekti.

Buna dair en net yorumu “CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı” Özgür Özel yaptı:

“Çok daha önemli bir noktaya geldi iş. Bu sefer Tom Barrack’ın söylediğine, Amerika’nın planına, İsrail’in planına uyumlu sözler söylemek. Kemal Kılıçdaroğlu’nun salı günü yaptığı konuşmada çok tehlikeli sinyal veriliyor. Burada iki ihtimal görüyorum:

Bu ihtimallerden bir tanesi, butlan yönetiminin hem Amerika’dan hem Türkiye’deki düzenden, rejimden meşruiyet arayışı. “Beni tanıyın, sizinle yürüyeyim.” Bu korkunç, bu çok kötü bir şey.

Gerçekten böyle bir anlaşmaya varılmışsa ve burada yer almaya Cumhuriyet Halk Partisi sürüklenecekse, bu çok daha korkunç bir durum. O ifadeleri duyduktan sonra uykularım kaçtı.”

Özgür Özel “Siz, Kılıçdaroğlu ve ekibinin, yani sizin deyiminizle butlan yönetiminin fiili olarak Cumhur İttifakı’nın içine dahil olabilme potansiyellerini, tabii eğer partide kalırlarsa, olası mı görüyorsunuz?” sorusuna da “son bir ayda yaşadıklarımızdan sonra hiçbir şeye imkânsız diyemem. Kimseye bu noktada kefalet koyabilecek durumda değilim” cevabını verdi.

Özgür Özel, hafta sonunda Lüleburgaz’da düzenlenen halk buluşmasında, “CHP’ye çökme” çabası olarak nitelendirdiği operasyonun dış etkenini açıkladı: “Aynı Orta Doğu’daki gibi ülkenin başında kimin olduğuna Amerika’nın karar verdiği bir düzen dayatması” olduğunu ve buna karşı çıktığını söyledi. “Amerikan emperyalizmine itiraz ettiğim için hedefteyim, korkmuyorum” dedi.

Milliyetçi/ Ulusalcı/ Atatürkçülerin bu sözlere inanabilmesi için, Özgür Özel’in ABD emperyalizminin dayattığı “çözüm sürecine” karşı tavrını netleştirmesi gerekecektir.

**********************************

Kılıçdaroğlu’nun Tarafı

Özgür Özel’in analizine göre; Kılıçdaroğlu, Tom Barrack’ın “bölgesel monarşi” ve Cumhur İttifakı’nın “Pax Ottomana” (Osmanlı barışı/genişlemesi) vizyonuna eklemlenmektedir. Amaç, kendi yönetimini hem uluslararası güç odaklarına hem de mevcut iktidara “kullanışlı ve meşru bir aktör” olarak kabul ettirmektir.

Ayrıca teröristbaşı Öcalan’la yürütülen “2. Çözüm Süreci” konusunda da Kılıçdaroğlu’nun iktidara destek vereceği anlaşılıyor.

Aslında ta 2014’te de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Türkiye’yi federasyona götürecek sözler söylemişti:

CHP iktidarında Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı’nı mutlaka getireceğiz…”

Öcalan’ın da Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı istediğini hatırlatalım.

Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi -yetkisi dışında düzenlemelerle “CHP’yi parçalamak” için gerekli işlemleri yaparken- iktidardan her türlü desteği ve güvenceyi almanın rahatlığı içinde görünüyor. Siyasi analistler tarafından bir de “ABD’den meşruiyet devşirmesi” halinde daha da pervasız olabileceği öngörülüyor.

Tabii ki bu durumda Özgür Özel ve ekibinin CHP’de barınması mümkün olmayacak, yeni parti kurulması ve CHP’nin resmen bölünmesi kaçınılmaz olacak.

****

Kılıçdaroğlu’nun tarafını ve yöntemlerini seçtiği ve ne pahasına olursa olsun bundan vazgeçmeyeceği anlaşılıyor.

Neden bu tercihi yaptı? Bu soruya iki açıklama yapılıyor:

“KK inatçı ve kindardır, bu tercihi kendi şahsi hırs ve intikam duygularından kaynaklanıyor” diyenler var.

İkinci iddia ise “O bir görevlidir, kendisine verilen görevi yapmak zorunda.”

Kılıçdaroğlu beni ve milyonlarca muhalifi Cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde ve butlan sonrasında çok hayal kırıklığına uğrattı. Buna rağmen zaman zaman Kılıçdaroğlu’nda “devlet adamı” ağırlığı ve sorumluluğu da gözlemlemiş, Ankara’dan İstanbul’a “adalet yürüyüşü” yaptığını görmüş bir vatandaş olarak, CHP ve Türkiye’ye zarar verecek davranışlardan kaçınacağını ümit etmek istiyorum.

Gerçekçi olmadığının farkındayım ama bu tür siyasetçilerin yarattığı hayal kırıklıklarından yorulduk. İyimser olmak istememi de çok görmeyin lütfen.

Sınavlar ve Hayat

Geçtiğimiz hafta sonu Liselere Geçiş Sistemi (LGS) yapıldı; önümüzdeki hafta sonu ise Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) var. Gençler ve aileleri, hayatlarının önemli dönemeçlerinden birini daha geride bıraktı ya da bırakmaya hazırlanıyor. Üzülerek belirtmek istiyorum ki, Türkiye’de bu tarz sınavlar yalnızca öğrencilerin değil, ailelerin de hayat düzenini, zamanını, parasını, psikolojisini ve ev içindeki gündemini yıllarca belirleyen büyük bir baskıya dönüşmüş durumda.

Bugün geldiğimiz noktada birçok çocuk ve genç, oyunundan, meraklarından, sosyal hayatından, hatta bazen kendinden fedakârlık ederek bu yarışın içinde yer alıyor. Üstelik bu süreç LGS veya YKS sınavıyla da bitmiyor. Eğer tıp fakültesinde okuyan bir öğrenci iseniz, sizi bir de Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) bekliyor, başka bir bölüm mezunu iseniz Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS). Yani, bu ülkede hemen hemen hayatınızın ilk 25 yılı sınavlara hazırlanmakla geçiyor. Tabii ailelerin de…

Günümüzde akademik başarı ön planda olduğu için karşılaşılan en büyük yanılgılardan biri, iyi yetişmiş insan ile iyi programlanmış insanın aynı şey sanılmasıdır. Oysa program kusursuz işlerken, sorular çözülebilir, testler başarıyla tamamlanabilir. Fakat ruh, aynı sağlamlıkta kalamayabilir.

Bir çocuğu hayata hazırlamak ile onu yarışa hazırlamak elbette aynı şey değildir. Yarış hızlı ve bilgili olanı seçerken; hayat kırıldıktan sonra yeniden ayağa kalkabileni seçer. Her ne kadar insanoğlu binlerce yıldır benzer kaderi yaşasa da, bazen sevdiğini kaybetse de, bazen haksızlığa uğrasa da, bazen kalabalığın ortasında yapayalnız kalsa da, o anlarda insanı taşıyan şey ezberleri değil; kendi iç dünyasının ağırlığıdır. İnsanın iç dünyasının ağırlığı; ahlakı, sabrı, vicdanı, dayanıklılığı ve kendisiyle kurduğu dürüst ilişkiyle ilgilidir.

Öte yandan sınavların çocukların ve ailelerin hayatında bu kadar merkezi bir yer tutmasını da içinde yaşadığımız şartlardan bağımsız düşünemeyiz. Ekonomik şartların ağır, fırsatların sınırlı ve gelir dağılımının adaletsiz olduğu ülkemizde akademik başarı, birçok çocuk ve aile için neredeyse tek çıkış yolu olarak görülmektedir. Bugün birçok aile çocuğunun resim yaparak veya müzikle ilgilenerek nispeten orta/yüksek standartlara sahip bir hayat yaşamayacağını bildiği için sisteme yenik düşmekte ve bu yüzden nice iyi sanatçı, sporcu, zanaatkâr ve başka alanlarda parlayabilecek çocuklar kaybolup gitmektedir.

Tüm bu gerçekliklere rağmen unutmamız gereken, gerçek eğitimin sadece insanın zihnini doldurmak değil; aynı zamanda ruhuna da bir ağırlık kazandırmak olduğudur. Çocuk yetiştirmek, bir insanı hayata karşı kusursuz hâle getirmeye çalışmak değil; kırıldığında tamamen dağılmayacak bir iç denge kurabilmektir.

Çünkü hayat, kusursuz olanı değil; yarasını sarıp yola devam edeni bağrına basar.

Teknoloji Prangası

0

Batı’nın normatif değerlerine göre, bir toplumun ne kadar gelişmiş olduğunu anlamak için gökdelenlerine, hızlı trenlerine, savaşma ve savunma gücüne veya cep telefonlarının, bilgisayarlarının işlemci hızına bakmak yeterli oluyor.

Bu doğru mu?

Doğru olan, yaşlısına, çocuğuna ve teknolojiye ayak uydurmakta zorlanan insanına nasıl davranıldığıdır. Medeniyet, en güçlülerin değil, en kırılganların hayatını kolaylaştırabildiği ölçüde anlam kazanır.

Batı sistemi insanlığı değil, verimliliği; duyguları değil, algoritmayı; vicdanı değil; görselliği, reytingi seçmiş durumda.

Bugün seksen yaşındaki bir insan, bankadaki hesabını kontrol etmek için akıllı telefon kullanmak zorunda kalıyor. Hastaneden randevu almak için uygulama indirmesi gerekiyor. Tren bileti almak için gişe arıyor; ama çoğu zaman karşısına yalnızca bir ekran çıkıyor. Markette kasiyerle iki kelime sohbet etmek yerine, soğuk ve duygusuz bir makineyle baş başa kalıyor.

Bütün bunlar bize “kolaylık”, “insan dehasının ürünü”, “çağdaş nimet” diye sunuluyor.

Elbette teknoloji hayatı kolaylaştırmaktadır. Kimse eskiye dönelim, her işi elle yapalım demiyor. Önemli soru şu: Kolaylık kimin için? Teknolojiyi rahatlıkla kullanabilen gençler için mi, yoksa gözleri iyi görmeyen, parmakları titreyen, küçük bir ekrana yabancı olan yaşlı insanlar için mi? Özellikle hayatının yarım asrını devirmiş insanlar, gençlerin, hatta çocuklarının yardımı olmadan günlük ihtiyaçlarını gidermekte zorlanıyorlar.

Bir insanın en temel haklarına ulaşabilmesi için başkasına muhtaç hâle gelmesi, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir meseledir. Çünkü bağımsızlık yalnızca ekonomik bir mesele değildir; insanın kendi işini kendi görebilmesi, onurunun ve özgürlüğünün de bir parçasıdır. Teknoloji adlı prangaya mahkum edilen birinin özgür olduğunu söylemek ne kadar doğru olur?

Ömrü boyunca çalışan, çocuk yetiştiren, vergisini veren, bu ülkenin yollarını, okullarını, fabrikalarını inşa eden insanlar bugün bir hastane randevusu almak için torunundan yardım istemek zorunda kalıyor. Kimisi çekiniyor, kimisi mahcup oluyor, kimisi de hiç uğraşmıyor ve hakkından vazgeçiyor. Bu sonuç, ne kadar adildir, ne kadar insanidir?

Batı’nın ahlak yapısına göre şekillenen sosyal yapımızda teknolojiyi kullanırken ayağımıza kurşun sıkıyoruz, kendimizi değersizleştiriyoruz, en yüce değerlerimizden vefayı öldürüyoruz.

İşte asıl kayıp burada başlıyor.

Teknoloji yalnızca makineleri değil, insan ilişkilerini de dönüştürüyor. Eskiden mahalledeki bakkal müşterisini tanırdı. Bankadaki görevli yaşlı müşterinin işini sabırla hallederdi. Tren gişesindeki görevli, bileti verirken birkaç cümle de olsa sohbet ederdi. Şimdi ise her şey hız üzerine kurulu. İnsanlar değil, sistemler konuşuyor. Sorularımıza insanlar değil, otomatik makineler cevap veriyor.

Oysa insan hayatının en önemli ihtiyaçlarından biri, anlaşılmak ve muhatap bulmaktır.

Bir yaşlının markette kasiyerle ettiği kısa sohbet, bazen bütün gün kurduğu tek insan ilişkisi olabilir. Bankada kendisine sabırla yardımcı olan bir görevli, ona yalnızca hizmet sunmaz; aynı zamanda değer verildiğini hissettirir. İnsan bazen çözüme değil, yanında duran bir başka insana ihtiyaç duyar.

Teknoloji ise çoğu zaman bunu sağlayamaz.

Evet, yapay zekâ gelişebilir. Uygulamalar daha hızlı çalışabilir. Kimlikler tamamen dijital olabilir. Ama hiçbir ekran, gözlerinin içine bakarak “Size yardımcı olayım” diyen gerçek bir insanın yerini tam anlamıyla dolduramaz, sesindeki tınıyı, kalbindeki sevgiyi hissettiremez.

Teknolojiyi insanileştirmek zorundayız. Bunu ancak, her durumda insanı öncelikleyen, insanın ve eşyanın varlık nedenini iyi kavrayan inançlı teknoloji üreticileri yapabilir. Batı algoritmalarına göre sistemleştirilmiş teknoloji, şimdilik kaydıyla, insanı insandan ve doğadan koparmış, gerçek Yaratan’ı unutturmuş görünüyor.

Bir toplum, bireylerini, özellikle yaşlılarını sisteme uyum sağlamaya zorladığında değil; sistemi onların ihtiyaçlarına göre şekillendirdiğinde ilerlemiş sayılır. Çünkü ilerleme, insanı makinenin hızına mahkûm etmek değildir. İlerleme, hız ile merhameti, yenilik ile insanlığı aynı potada buluşturabilmektir.

Bugün belki genç ve çeviğiz. Telefonlarımızı kolayca kullanıyor, işlemlerimizi birkaç dakikada hallediyoruz. Fakat zaman, hepimiz için aynı yönde ilerliyor. Bir gün biz de yavaşlayacağız. Yeni teknolojileri anlamakta zorlanacağız. Birilerinin sabrına, yardımına ve gülümsemesine ihtiyaç duyacağız.

İşte o gün nasıl bir dünyada yaşamak istediğimizi bugünden belirliyoruz.

Eğer kurduğumuz sistem, yalnızca hızlı olanları ödüllendiriyor; yavaşlayanları, yaşlananları ve zorlananları geride bırakıyorsa, buna ilerleme denemez. Çünkü medeniyetin gerçek ölçüsü teknoloji değildir; insanın insana gösterdiği değerdir.

Unutulmamalıdır ki, bir ekrana sığmayan en büyük gerçek, insanın değeridir.