5.5 C
Kocaeli
Perşembe, Nisan 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 6

Dr. Zeyyat Parman, Şehrimizin Çocuklarına Adanmış Bir Ömür

Evet, dile kolay! Dr. Zeyyat Parman tam 60 yıl şehrimizin ailelerine, çocukları için hekimlik yapmıştır. Eşi Dr. Nezahat Parman da 40 yıl bu kutsal mesleğe emek vermiştir.

Kendilerini, 1983’te açtığım tıbbi laboratuvarımı tanıtmak için muayenehanelerine yaptığım ziyaret ile tanımıştım. Güler yüzlü, güven verici, samimi tavrını görünce örnek alınacak bir meslek büyüğüm ile görüştüğümü anlamıştım. Bu özelliklerinin yanında bilgi birikimi ve fedakârca çalışması ile İzmitlilerin sevgisini kazanmış hekimlerdendi.

Hekimlikte güven verici davranışın önemine işaret ederek, gerekmedikçe tahlil istemediğini ve ihtiyaç duyduğunda hasta ailelerini bu konuda bilgilendireceğini konuşmuştuk. Laboratuvar hizmetlerim vesilesiyle, hekimliği bıraktıkları 2019 yılına kadar zaman zaman mesleki irtibatımız devam etti.

Dr. Zeyyat Parman 1953’te İstanbul Tıp Fakültesinden hekim, 1958’de de Şişli Çocuk Hastanesinden uzman olmuştur. Eşi Dr. Nezahat Parman da sınıf ve ihtisas arkadaşıdır. O tarihte Sağlık Bakanlığının iki boş kadrosundan biri İzmit Belediyesinin süt çocuğu muayene ve müşavere tabipliği olup, şehrimizin İstanbul’a yakınlığı sebebiyle buraya atamasını yaptırmıştır.

Dr. Nezahat Parman ise serbest hekim olarak muayenehane açmıştır. Bu muayenehane, Alemdar Caddesi ile Hürriyet Caddesi’nin köşesindeki, şimdiki Vakıflar binasının bulunduğu yerdeki binadadır. Burayı mesai saatleri dışında Zeyyat Parman da kendi muayenehanesi olarak kullanmıştır. Muayenehane ve evlerini 1963’te yine Alemdar Caddesi No: 44’teki Parman Apartmanı’na taşımışlardır. Evleri de aynı adreste olduğu için 7/24 diyebileceğimiz şekilde hekimlik hizmeti vermişlerdir. Altmışlı ve yetmişli yıllarda şehrimizde çocuk hekimi çok az olduğu ve hastanelerde yeterince acil hizmet verilemediği için hafta sonları ve geceleri de adeta acil hekimi gibi hizmet sunmuşlardır. Bazı günler geceleri iki-üç defa yataklarından kalkıp hasta baktıklarını söylerlerdi.

Dr. Zeyyat Parman, belediyedeki kadrosunda 12 yıl çalıştıktan sonra SEKA Genel Müdürlüğünün kreş hekimliğine geçmiştir. 1979’a kadar burada da çalışır. O tarihte çıkan tam gün yasasının, memur kadrosundaki hekimlere muayenehane yasağı getirmesi sebebiyle emekli olur. 1979’dan itibaren eşi ile birlikte tam gün muayenehanesinde hastalarına bakmaya devam eder.

Muayenehaneleri; İzmit ve Kocaeli’nin diğer ilçelerinin yanında, Adapazarı’nın Sapanca ilçesi insanları için de başvurulan güvenilir bir adres olur. 1967’de yaşadıkları bir olay ise unutulmaz ve ilginçtir. Şöyle ki, kendisinin öldüğü yönünde bir dedikodu çıkmıştır. Bazı hastalarının başsağlığı için bürolarına gelip kendisinin sağ ve sıhhatte olduğunu görmeleri ilginç durumlar yaratmıştır.

Öldüğü zannı sebebiyle özellikle köylerden gelen hastalarının gelmediğini fark etmiştir. Bunun üzerine halkı bilgilendirmek amacıyla çok okunan bir yerel gazetede, ölmediğini ve hekimliğine aynı adreste devam ettiğini bildiren; ayrıca başsağlığına gelenlere teşekkür eden bir ilan verir. Bu ilan daha sonra Milliyet gazetesinde Hasan Pulur’un köşesinde “günün ilanı” olarak değerlendirilir.

Altmışlı yılların çocuk sağlığı sorunları ve hastalıkları bugünkünden çok farklıdır. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları hocalarından Prof. Dr. Şükrü Hatun’un isteği üzerine, 2012’deki Tıp Haftası’nda hekimlere yaptığı konuşmada verdiği bilgiler anlamlıdır. O yılların hastalıkları; difteri, sıtma, tüberküloz, tifo, kızamık, çocuk felci, menenjit hatta çiçek gibi hastalıklardır. Evde yapılan doğumlarda göbek kordonu kesimindeki dikkatsizlik sebebiyle yenidoğan tetanozu da görülen sağlık sorunlarındandır. Sıtma ve tüberküloz ile ciddi bir mücadele vardır.

Çocuk felci aşısı çok yenidir. Aşılama hizmetleri yeterince gelişmediği için bu hastalıklar sık görülmektedir. Hekimler teşhis, takip ve tedavide bu konularda çok dikkatli olmak durumundadırlar.

Ayrıca halkımızın bazı yanlış bilgi ve alışkanlıkları da sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Bunlardan ikisi ilginçtir: Gazı sebebiyle çok ağlayan çocuklara, yerelde bazı yaşlı kadınlarımız “ümmü sübyan hastalığı” adıyla bebeğin sırtına jiletle çizikler atarak tedavi ettiklerini zannetmektedirler. Bir de “kafası parlak” hastalığı (!) vardır. Bebeğin kafa kemiklerinin birleşme yerlerindeki normal belirginlik hastalık zannedilmekte; bebeğin kafasına, uygulandıktan sonra sertleşen çirişten bir takke geçirilmektedir. Ayrıca bebeğin kundaklanarak sıkıca sarılması, beşiğe bağlanması ve beslenme yanlışlıkları sebebiyle sıkça görülen raşitik gelişmeler… Tüm bunlar hekimlere, insanlarımızın ciddi bir bilgilendirme ihtiyacına işaret etmekte ve bu alanda da çalışma sorumluluğu yüklemektedir.

Dr. Zeyyat Parman, muayenehanesini kapattığı 2019 yılına kadar tam 60 yıl bu şehirde hekimlik yapmıştır. Eşi Nezahat Parman ise 1999 Gölcük depremi sonrası, 40 yıl çocuklarımıza hekimlik yaptıktan sonra muayenehaneyi tamamen Zeyyat Parman’a bırakmıştır. Nezahat Parman, hekimliğinin yanında 1968’de İzmit Soroptimist Kulübünü kurarak kadınlarımızın ve kız çocuklarımızın eğitim faaliyetlerini destekleyen çalışmalara katkı sunmuştur. Zeyyat Parman ayrıca 1953 İstanbul Tıbbiyelileri için ayrı bir öneme sahiptir. Bu sınıfın yıllık buluşma toplantılarının 34’üncüsünden itibaren 66’ncısına kadar önderlik etmiş, 50. yıl için ise yeni bir yıllığın hazırlanmasını sağlamıştır. 80-90’lı yılların sevilen, aranılan hekimlerinden Dr. Turgut Ateş sınıf arkadaşıdır.

Zeyyat ve Nezahat Parman üç evlat yetiştirmişlerdir: Doç. Dr. Talat Parman (psikiyatrist), Ahmet Parman (reklam alanında iş insanı) ve Sedat Parman (diş hekimi). Defne isimli torunları Paris’te güzel sanatlar eğitimi almış ve İstanbul’da bu alanda çalışmaktadır.

Parmanlar hâlen İstanbul’da yaşamaktadırlar. Özellikle yaz aylarında, dostları ile buluşmak üzere zaman zaman İzmit’e gelmektedirler. Parman ailesine sağlık ve mutluluk dileklerimle.

Sağlıkta olunuz

Halkımız İran’ın Yanında Devletimiz Karşısında

ABD/İsrail- İran Savaşı – taraflar arasında müzakereler devam ederken, 28 Şubat’ta – Amerika ve İsrail’in uluslararası hukuka ve teamüllere aykırı bir şekilde İran’a saldırmasıyla başladı.

Savaş, İran’ın beklenmedik yüksek direnci nedeniyle, hız kesmeden devam ediyor. Hatta her geçen gün kapsamı genişliyor. Dünya ekonomisini sarsma boyutuna gelebileceği anlaşılıyor. Hürmüz Boğazının kapanması, bölgedeki enerji tesislerinin zarar görmesi petrol, doğalgaz fiyatlarını artırdığı gibi tedarik sorunlarına yol açabileceği öngörülüyor.

Daha başından beri “Trump’ın şerrinden korkan” dünya devletleri ABD/İsrail tarafını destekledi. NATO’yu oluşturan devletler “bu bizim savaşımız değil” diyerek savaşa müdahil olmadılar. (Sadece İngiltere sonradan üslerini ABD kullanımına açtı.)

Çin ve Rusya ise Birleşmiş Milletlerde çekimser oy kullandılar ve doğrudan İran taraftarı görünmüyorlar. Buna rağmen İran’a teknik yardım, silah ve teçhizat desteği verdikleri anlaşılıyor. İran’ın füze stoklarının bitmemesi ve geçen seneki 12 gün savaşına göre, füzelerin isabet oranının yükselmesi bu desteğe bağlanıyor.

Bu strateji Batı’nın Rusya- Ukrayna savaşındaki tutumuna benzetilebilir. Batı, teknik yardım ve silah desteği ile Ukrayna’nın direnç göstermesine katkı vermişti. Şimdi muhtemelen Çin ve Rusya benzer bir strateji ile İran’ın uzun süre ABD/İsrail saldırılarına direnebilmesine yardımcı oluyor.

****

Türk halkı çoğunlukla mazlum İran’ın yanında olduğu halde, devletimiz adına Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Amerika’yı ve başkanı Trump’ı hiç eleştirmedi.

Savaş öncesi, ABD İran’a tam teslim olma şartlarını dayatmıştı, İran bu şartları kabul etmedi. Savaş başladıktan sonra Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “istihbarat konusunda sen yeteneklerini geliştirmediysen İsrail’le, Amerika’yla ağız dalaşına bile girme” diye İran’ı eleştirdi. “İranlılar aslında Başkan Trump’ın eline daha önceden bir şey verselerdi, İsrail’in baskısı bu kadar işe yaramayabilirdi” dedi. (03.03.2026)

18 Mart’ta Riyad’da toplanan 12 bölge ülkesiyle birlikte, Türkiye adına Hakan Fidan’ın da imzaladığı bildiride baştan sona İran kınanıyor, ABD’nin ise adı bile geçmiyor.

Bu tavır sıkça “dünya beşten büyüktür” diyen, Gazze konusunda keskin laflar eden Erdoğan’a ve Dışişleri Bakanına yakıştırılmıyor.

*************************************

Türk Halkının İranlılarla Duygudaşlık Sebepleri:

Türkiye’de halkımızın çoğunun İran’ın tarafında olduğu açık. İran füzelerinin hedeflerini başarıyla vurduğu her olay insanlarımızda sevince sebep oluyor.

Bu tepki milletimizin haksızlığa ve zalime direnç gösterene karşı “mazlumun yanında olma” duygusunun yansıması olup “anti-emperyalizm” ve “İslami dayanışma” eksenindedir.

İran’daki rejimi kesinlikle tasvip etmeyen, Şii mezhebine hiç yakınlık duymayan kesimlerin gönülleri bile İran halkının yanında. Bir kesim için İran’da 35 milyon Türk soydaşımızın olması da bu duyguları besliyor.

ABD ve İsrail’in bölgedeki varlığı “işgalci” ve “sömürgeci” olarak algılandığı için, bu güce karşı duran İran, mezhebî veya siyasi farklılıkları gözetilmeksizin, “doğal müttefik” olarak görülüyor.

Halkımızın vicdanında ABD/İsrail zalim ve gaddar devletler imajıyla yer alıyor. Buna karşılık Çin’in, ABD ile doğrudan askeri bir polemiğe girmek yerine, İran’ı tahkim etmesi Türkiye’de de Çin devletine karşı bir sempati yaratıyor.

*************************************

Devletimiz Neden İran’ın Yanında Değil

Türkiye’yi yönetenlerin savaş karşısındaki tutumu halkımız kadar net ve cesur değil. Bu bir yere kadar anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü devlet duygusal değil, reel-politik şartlara göre rasyonel (akılcı) davranmak durumundadır.

  • ABD Başkanı Trump ve İsrail Başbakanı Netanyahu normal devlet adamları değiller. Öngörülemez, duygularını ve bireysel zaaflarını yenemeyen, hukuk ve ahlak değerleriyle kendilerini sınırlı görmeyen kişiler. Devletimizi yönetenlerin, özellikle Trump’ın öfkesini çekmekten çekinmiş olmaları ihtimali büyüktür.
  • Ülkemizin ekonomisi kırılgandır. Özellikle hava savunma gücümüz (SİHA’lar hariç) geliştirilememiş ve yenilenememiştir. Son alınan F-16’larımız yaklaşık 30 seneliktir. 5. Nesil F-35 vb uçakları alamadık. Entegre hava savunma sistemine ve İran’ın asimetrik gücüne sahip değiliz. Henüz İran’daki gibi uzun menzilli ve hipersonik füzeler üretemiyoruz. (S-400 kullanamıyoruz, Patriot vb alımı ABD’ye bağlı.)
  • Devlet kademesi, haklı olarak, İran’ın çevre ülkelerdeki yayılmacılığını (Şii Hilali) kendi milli güvenliğimize bir tehdit olarak görüyor.
  • Türkiye ve İran, yüzyıllardır bölgede nüfuz mücadelesi veren iki rakip güçtür.
  • Ayrıca Türkiye’nin NATO üyeliği, Batı ile olan ekonomik entegrasyonu ve savunma sanayiindeki bağımlılıklar, “İran’ın yanında saf tutmayı” imkânsız kılıyor. Yani devlet, halkın aksine “tercih” değil, “denge” gütmek zorundadır.
  • Ama İran, jeopolitikten kaynaklanan rekabete rağmen, 1639’dan beri sınır ihtilafımız olmamış bir komşumuzdur. İran’ın parçalanması da Türkiye için olağanüstü riskler oluşturacaktır. İran’ın toprak bütünlüğünü koruması için elimizden geleni yapmak zorundayız.
  • İran farklı mezhepten olsa da Müslüman (yarıya yakını da Türk olan) komşumuzdur. Evanjelist- Siyonist zihniyetin yarattığı savaşta, ortak inanç ve kültür dairemizdeki İran’a düşman olmamızın izahı olamaz. En azından tarafsız veya arabulucu konumunda kalabilmeliyiz.

*************************************

Dünya Mazlumun Yanında Duramıyor

Dünya ülkeleri çoğu zaman neden ahlaki olanın değil de güçlü olanın yanında duruyor?

Modern dünyada maalesef “haklılık” değil, “finansal akış” belirleyicidir. Körfez ülkeleri ve Türkiye gibi devletler, Batılı finans sistemine entegre oldukları için, ABD ve müttefiklerini tamamen karşısına alacak bir “mazlum dayanışması” sergileyemiyorlar.

Trump göstermelik de olsa hiçbir hukuki meşruiyet aramadan İran’a saldırıyı başlattı. Daha önce de Venezuela devlet başkanını kaçırıp bu ülkenin zengin petrol kaynaklarına el koymuştu. Yeni bir Hitler korkusu devletleri tepkisiz kılıyor.

ABD/İsrail’in saldırılarını geçiştirip İran’ın “karşı hamlesinin” kınanması, uluslararası hukuka olan güveni iyice sıfırlıyor. Bu durum, “orman kanunlarının” geçerli olduğunu inancına ve Adalet duygusunun çöküşüne sebep oluyor.

Bu gelişmeler Batı’nın “evrensel değerler” iddiasının inandırıcılığını yitirmesine yol açıyor.

SON SÖZ: Türkiye tarafsız kalır ve arabulucu olabilirse hem vicdanını hem çıkarını koruyabilir.

Hikmet ve Felsefe

     İnsan, hikmetli bakışta çok hayır olduğunu bildiği halde, bazen gurur serabıyla kendini kandırır.

     Kâinat / Evren kitabının hikmetini; mânâlarında değil, nakışlarında arar.

     Kur’an ve felsefe hikmetinin farklarını görmek ister.

     Kur’an’ın mânâsındaki güzelliğin, zahirî güzelliğinden binler mertebe;

     daha âli / daha yüksek, hattâ nispet kabul etmez derecede üstün olduğunu farkeder.

     Menfî felsefe gözü ise, kâinat kitabının harfleri hükmünde olan varlıkların,

     nakışlarından söz eder.

     Aralarındaki ilişkilerden bahseder.

     Fakat anlamlarını, hiç dile getirmez.

     Çünkü kâinatın, aslında bir kitap gibi olduğunu hiç düşünmez.

     Bu yüzden, mânâsını hiç akıl etmez.

     Kâinat kitabının harfleri olan taşın toprağın,

     aslında okunması gereken, varlık kelimelerinin heceleri olduğunu,

     hiç hesaba katmaz.

     Hikmet gözü ise, tabiatın apaçık bir kitap olduğunu,

     müşahhas / somut maddî bir Kur’an olarak algılar.

     Maddesel görünüşünü bir tarafa bırakır.

     Bundan çok daha yüksek,

     çok daha lâtif, çok daha mânâlı;

     bir tefekkür hazînesi olarak idrak eder.

     Tabiattaki muhteşem manzaraların hikmetini derk eder.

     Lâfzî / sözel kitap olan Kur’an’ın,

     Kevnî / oluşa ait, maddî bir kitap olan kâinatın;

     faydalı ve hikmet dolu, irşat edici bir açılım oluşunu sezer.

     Aslında, o eşsiz, müzeyyen / bezenip süslenmiş kitap olan Kur’an;

     şu san’at harikası olan ve cisimleşerek, taşa toprağa bürünmüş kâinatın;

     eşsiz, mânevî bir tefsiri ve açıklamasıdır.

     Yazarı ise, Hâkim ve Hakîm olan Hakîm-i Ezelî olan,

     Allahü Zü’l-Celâl Hazretleridir.

     O Furkan-ı Hakîm / Hakk’la Bâtıl’ı ayırıcı Kur’an-ı Hakîm ki,

     Kâinatta, kudret kalemiyle yazılan yaratılış delillerini, insana ders verir.

     Varlığa “Ne güzel yaratılmış, ne güzel delâlet ediyor” der.

     Kâinatın hakiki güzelliğini gösterir.

     Halbuki, menfî felsefe, maddî kâinat sayfalarının harfleri hükmündeki varlıkların;

     yalnız maddî görünüşleriyle ilgilenir ve sırf isimlerine takılır:

     “Ne güzel yapılmış” diyecek yerde,

     “Ne güzeldir” deyip çirkinleştirir!

     Kâinatı hor gördüğü için, kendisinden şikâyet ettirir! 

     San’atkâr; eseri takdir edilsin, adı hatırlansın diye yapar.

     Yüce Allah da, -ihtiyacı olmadığı halde- bilinmesini, anılmasını ister.

     Nitekim, Yüce Allah’ı bilmek;

     Ne büyük nimet.

     Ne büyük saadet.

     Ne büyük hâlet.

     Ne büyük bahtiyarlık.

     Bundan mahrumiyet ise,

     “Büyük darlık!” ne kelime,

     Darlık üstüne darlık.

Ye’cûc ve Me’cûc: Bir Kavim mi, Yoksa Bir Süreç mi?

İnsanlık, tarih boyunca büyük kaosları anlamlandırmak için anlatılar geliştirmiştir. Bu anlatılar farklı coğrafyalarda ve inançlarda farklı isimlerle karşımıza çıkar: Tevrat ve İncil’de Gog ve Magog, İslam’da Ye’cûc ve Me’cûc, başka kültürlerde ise dünyanın düzenini bozan kontrolsüz güçler…

İsimler değişir. Ama anlatılan durum çoğu zaman aynıdır.

Nitekim Kur’an’da bu durum açık bir şekilde şöyle tasvir edilir: Kehf-94: “Ey Zülkarneyn! dediler, “Ye’cüc ve Me’cüc dediğimiz hak hukuk tanımayan kabîleler. …” şeklinde başlamaktadır (Mahmut Kısa Meali)

Bu anlatım, klasik yorumlarda gerçek bir topluluğa işaret eder. Ancak metne biraz daha dikkatli bakılıp, Enbiya Suresi 96 ve 97 ayetleri ile birlikte değerlendirildiğinde farklı bir ihtimal de belirmektedir: Bu kıssa, açık anlamını korumakla birlikte, aynı zamanda bir sistemin nasıl çöktüğünü anlatan daha geniş bir çerçeve olarak da okunabilir.

Kur’an’da Ye’cûc ve Me’cûc, bir engelin arkasında tasvir edilir. Zülkarneyn’in inşa ettiği bu set, yıkıcı bir gücü sınırlar. Demir ve erimiş bakırdan yapılmış, aşılması güç bir engel…

Modern dünyada da benzer setler vardır. Ama onlar demirden değildir; hukuk metinleri, diplomatik dengeler ve uluslararası kurumlar… Kâğıt üzerinde güçlü görünen, fakat gerçek bir basınç altında sınanan yapılar. Çoğu zaman bu setlerin sağlam olduğu varsayılır. Ama hiçbir set, onu zorlayan gerilimden bağımsız değildir. Asıl mesele, setin ne kadar güçlü olduğu değil; onu neyin ve ne kadar süredir zorladığıdır.

Bunu bir fay hattı gibi düşünelim. Fay uzun süre sessiz kalır. Yüzeyde hiçbir şey yoktur; fakat derinde gerilim birikir. Toplumsal sistemler de benzer şekilde çalışır. Görünürde istikrarlı olan yapılar, aslında farklı türden baskıları aynı anda taşır: ekonomik dalgalanmalar, bölgesel gerilimler, kimlik ve inanç üzerinden büyüyen kırılmalar…

Tek tek bakıldığında küçük görünen bu etkiler, birlikte bir eşik oluşturur.

İşte bu noktada ayetteki ifade (Kehf-98) anlam kazanır:

“… Fakat rabbimin vaadi gelince O, bunu yerle bir eder.… ”

Bu, yalnızca bir olay değil, bir davranış biçiminin tarifidir. Bilimde buna kritik eşik denir. Bir sistem belirli bir noktaya kadar dayanır. Ama o sınır aşıldığında, küçük bir etki bile büyük sonuçlar üretir.

Genellikle kırılma, beklenen yerden gelmez. Ama geldiğinde, her şey değişir. Kırılma gerçekleştiğinde süreç de değişir. Artık mesele tek bir cephede yaşanan bir olay değildir.

Ayetlerde Ye’cûc ve Me’cûc için bu durum şöyle ifade edilir: Bu anlatı, açık anlamıyla belirli bir zamana işaret etse de tarif ettiği yayılım biçimi dikkat çekicidir:

“… Her tepeden akın ederler. …”

Bu, çok yönlü ve eşzamanlı bir yayılımı ifade eder. Bir noktada başlayan süreç: başka bir yerde yeni bir gerilim üretir, oradan başka bir alana sıçrar ve kısa sürede birbirine bağlı bir zincire dönüşür. Bir süre sonra artık başlangıç noktası bile önemini kaybeder. Bu aşamada kritik bir dönüşüm yaşanır. Başlangıçta herkes süreci yönettiğini düşünür. Ancak eşik aşıldığında süreç kendi dinamiğini üretmeye başlar. Artık mesele kimin ne yaptığı değildir. Mesele, sürecin nasıl davrandığıdır. Tıpkı zincirleme reaksiyonlarda olduğu gibi…

Bir kez başladıktan sonra, süreç kendi yönünü kendisi belirler.

Bu durumda soru değişir:

Artık soru; “Ye’cûc ve Me’cûc kim?” değil, “Bir sistem ne zaman kendi kendini tutamaz?” dır.

Çünkü bazı anlar vardır: sistem hâlâ ayaktadır, ama artık aynı sistem değildir.

İşte o an fark edilmezse, kırılma başladığında yapılacak pek bir şey kalmaz. 

Ve o noktadan sonra…

Sorun kimin haklı olduğu değil, kırılmanın nerede duracağıdır.

İnsanın Görünüşündeki Hâl-i Pür-Melâli Arkasında Parlayan Yıldızı Âli mi Âli

     İnsanın arkasında, tâ kulağının dibine kadar yakınlaşan ecel arslanı, onu tehdit ediyor.

     Önünde bir darağacı dikilmiş ki, gece gündüzün dönmesinden, zeval ve firak ağacı denen acı ayrılık; bütün sevdiklerini alıp götürmekte.

     Sağ tarafında, ciğerlerine kadar işleyen bir acz yarası var.

     Nihayetsiz zaaf ve acziyle, sonsuz düşman ve tehlikelerin hücûmuna uğrar vaziyette.

     Sol tarafında, kalbinin içine kadar girmiş bir fakr yarası var.

     Nihayetsiz fakr ve iflâsa, sonsuz ihtiyaç ve emellere müptelâ ve düşkün.

     En zelil hayvandan daha âciz ve zayıf iken, dünya kadar istek ve maksatlara muhtaç.

     Bununla beraber, öyle bir yolcu ki, önünde ebetler ebedine giden uzun bir yol var.

     Bu uzun yolda, birinci menzili dünya, ikinci menzili kabir. Üstelik bu yolda, azık ve ışık lâzım.

     İşte bu dehşetleri, ancak kutsal Kur’ân giderir. 

     Felâket ve elemlere açılan kapıları; mutluluk ve rahmete açılacak kapılara dönüştürür.

     Nitekim bu hususta iki iman tılsımını, iki İslâm ilâcını ve bir Kur’ân nurunu insana verir.

     O iman tılsımının biri, o müthiş ecel arslanını; emre âmade bir ata döndürüp, insanı üzerine bindirir.

     İnsanı dünya zindanından kurtarıp, Rahman olan Allah’ın huzuruna çıkarıp,

     Bâkî cennete koydurur.

     İkincisi olan iman tılsımı ile o darağacını, yani zeval / yok oluş ve firak / ayrılığın ellerini tutup tazelenen güzel manzaralar üstünde yapılmış bir salıncak hükmüne getirir.

     Yani, zaman nehri ve dünya denizinde tazelenen, Rabbin san’at levhalarını insanın görmesi için, bir seyir ve gezinti binitine çevirir.

     Kur’ân’ın bir ilâcıyla, o acz yarası, tevekkül / Allah’a güven gülüne ve teslim çiçeğine döner. 

     Bütün ağırlıklarını, onu kaldıran tevekkül / Rabbe güven gemisine koyup; aczin bunaltmasından insanı kurtarır.

     “Emr-i kün feyekûn” / “Ol der oluverir.” e mâlik bir cihan sultanına,

     acz tezkeresiyle dayanan bir insana, ne gibi bir şey ağır olabilir?

     Kur’ân’ın ikinci ilâcı; fakr yarasını rızka vesile ve sonsuz rahmetine ve nimetin lezzetine sebep olan iştaha tebdil eder / değiştirir.

     Evet, nihayetsiz / sonsuz rahmet meyvelerine aç olan ruh ve insanın lâtif duyguları,

     o nihayetsiz rahmet meyvelerine fakr ve ihtiyacını hissettikçe, saadet lezzeti artar.

     Hem, Kur’ân’ın verdiği gıda ve takva ile ve hidayet nuruyla,

     berzah / kabir âleminin karanlığı ve haşir hâlleri kolay olur.

     Ve o Kur’ân vesikası ile insan, bin senelik bir yolu bir günde kat’ eder / alır.

     Fakat eğer ölüm öldürülebilirse, zeval / yokluk da dünyadan kaldırılabilirse;

     Acz ve fakrı insanın üstünden kalkabilir.

     İnsanın ebede giden yolunu sed edecek bir çare bulunursa,

     İnsan, dine ihtiyaç duymayabilir. Dinin kaidelerini terk etmesi mümkün olabilir.

     Üstelik insan, “Ben de dinsiz Batılı gibi olurum!” da diyemez!

     Çünkü öyle bir Batılı, Hz. Muhammed’i kabul etmezse de,

     Hz. İsa veya Hz. Musa’yı bir derece kabul eder.

     Hz. Muhammed’in yolundan çıkan insanın ruhunda ise, nihayetsiz bir yıkım olur.

     İnsan boşlukta kalır. Derin bir karanlığa düşer.

     Oysa insan, gelecek korkusu ile geçmişin hüznü arasında sıkışıp kalır.

     İkisi de insanı çok düşündürür. İnsanı bu korku ve üzüntüden, ancak Hz. Kur’ân kurtarabilir.

     Çünkü:

     “Bilin ki, Allah’ın dostları için, ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar.” (Yunus: 62)

Doğru Cevap mı, Doğru Soru mu?

Togg zarar ediyor haberleri ortalıkta dolaşıyor. Hafızamı kurcaladım. Konuyu ne zaman yazmışım? Aradım, 2020 Şubat’ında buldum… Yazı şurada:  “Ben dememiş miydim!” hiç mi hiç sevmediğim bir söz ve tavır. Belki, “Ben dememiş miydim?” yerine şu soruyu sormak daha yararlı: “Sizin bu konularda danışacağınız, danıştığınızda, eğer cevap olumsuz olmak zorundaysa çekinmeden, korkmadan ‘Hayır!’ diyerek sizi uyaracak uzmanlarınız yok mu?” Eğer yoksa bu Togg’un zarar etmesinden çok daha vahim bir hâldir.

Bakınız Togg’un üreticisine de satış ve fiyat garantisi verseydiniz Togg zarar etmezdi. Bu son teklifimi parlak bir fikir diye karşılayan danışmanınız varsa siz geri dönülmez noktaya yakınsınız demektir. O danışmana hemen kapıyı gösterin.

Ne demişim 6 yıl önce? “Türkiye otomobil yapabilir mi?”, 21. asrın sorusu değildir. Bırakın koca Türkiye’yi herhangi bir Organize Sanayi’miz, Oto Sanayi’miz bile otomobil yapabilir. “Türkiye otomobil yapabilir mi?” 100 yıl öncesinin sorusuydu. Hani Henry Ford’un üretim bandı ve işçilere yüksek maaş vererek yarattığı Model-T yenilikçiliği de o sorunun cevabıydı. Ama burada değil, ABD’de soruldu. Henry Ford’un Model-T’si, 1908’de üretime geçmiş.

Doğru sorular

Bugünün sorularından biri şu olabilir: Türkiye, otonom, yani kendi kendini kullanan otomobil yapabilir mi?

Aslında 2020’de yazdıklarım 2026’da da 2056’da da geçerli. Özel sektörün de sorması gereken, “Şunu, bunu yapabilir miyim?” değil, “Şunu, bunu, başkalarından daha ucuza, başkalarından daha kaliteli yapabilir; başkalarından daha geniş pazarlara ulaşıp o pazarları ele geçirebilir miyim?” sorularıdır. Bugün tasarım ve pazarlama, imalattan önemlidir. İmalat, üçüncü dünya ülkelerine ihraç edilecek bir yüktür, çevre kirliliğidir.

Bir başka soru, “Devlet otomobil yapmalı mı?”. Bu, “Yapabilir mi?” den daha anlamlı bir soru. Buna olumlu cevap vermek için aklınıza bir sebep geliyor mu? Bırakın o işi özel sektör yapsın. Devlet o özel sektöre güvenli bir ortam, yere sağlam bastığını hissettirecek bir hukuk devleti, gerektiği zaman yıkıcı dampingden koruyacak bir gümrük ve ticaret mevzuatı sağlasın.

Stratejik ürünler

Bu saydıklarım hemen bütün imalatlar için geçerlidir. Ancak millî çıkar hesabında elzem olan, gelişmesi kendi hâline bırakılmayacak kadar stratejik üretimler için devlet kolları sıvayabilir; sıvamalıdır. Etrafımızda yükselen alevlere bakarak hemen birkaç ürün sayabiliriz: Her irtifayı hedefleyebilen hava savunma sistemleri, hipersonik füzeler, seyir füzeleri, son nesil savaş uçakları, yapay zekâ sistemleri için gerekli çipler, kuantum bilgisayarları… Son ikisi 21. asrın yenilikleri ve onları yapan kazanacak. Bunlardan önce saydıklarımızda maliyet hesabı yapılmaz. Ancak var mı, yok mu diye sorulur. Bu ürünleri parayı bastıran alamıyor.

İHA ve SİHA’lar da stratejik ürünler arasında. Şükür onlarda iyiyiz.

Bütün bunlara sahip olan ülkelerde bunların imalatı yine genellikle özel sektördedir. Fakat onları üretmenin stratejik kararı devletin talebiyle belirlenir. Belki satış ve fiyat garantisi sadece bu konularda anlamlıdır. Çünkü böyle üretimler yarı yolda vazgeçilemeyecek finans ve insan kaynağı yatırımları gerektirir.

Neden Türkiye’de değil?

Altı yıl öncesinden bir alıntı daha: “İlk etkili kanser ilacını, ilk kolay zayıflama ilacını, ilk yapay zekâlı şoförsüz otomobili yapan çok kazanacaktır.” Son ikisi yapıldı sayılır. Tesla’nın yaratıcısı Elon Musk, dünya dolar milyarderleri arasında ilk defa 800 milyar rakamını aşan kişi oldu. GLP-1 grubu zayıflama ilaçları gittikçe daha etkili ve daha kolay kullanılır hâle geliyor. İlk yapan olmanın, ilk patent almanın avantajına sahip Nova Nordisk ve Eli Lily, büyük kâr marjlarıyla ürünlerini dünyaya pazarlıyor. Kapış kapış satılıyor…

Geriye, tahminlerimdeki ilk etkili kanser ilacı maddesi kalıyor. Onun da eli kulağında. Aslında 6 yıl önceki kanser tedavisinde başarı oranları ile bugünküler arasında şimdiden büyük fark var. Burada yarışı önde götürenlerden ikisi, Bion-Tech firmasının Covid aşısından tanıdığınız Prof. Dr. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci. Musk gibi, GLP-1 zayıflamasının mucitleri gibi onlar da çığır açıcı, ama biliyorsunuz bu iki Türk, Türkiye’de değil. Acaba neden değil?

Şu soruyu da soralım — çok soru sorduk şu bayram günü – “Acaba şu anda Türkiye’de yaşayan, çalışan, okuyan kaç Uğur Şahin ve Özlem Türeci var? Kaç Aziz Sancar var?” Onların da tası tarağı toplayıp gitmemesi, yapacaklarını burada yapması, açacakları çığırı Türk kurumlarında açabilmeleri için ne önlemler alıyoruz?

Yoksa böyle bozguncu muhalif soruları boş verip otomobil ve abide eserler mi yapsak? Kanal İstanbul veya Köprü Marmara (İstanbul Saray Burnu’ndan Bandırma’ya).

Kutlu bayram olsun, Yağmur Tunalı’nın deyişiyle, “Bayramlar bayram olsun.”

Bayram Mesajı:

Değerli Üyelerimiz.

Bayramlar, ruhlarımızın yıkandığı, manevi susuzlukların giderildiği pınarlardır. Millet olarak birlikte yaşamanın ve dayanışmanın en değerli zamanlarıdır. Bu özel günlerin, Yüce Türk Milletine ve İslam Âlemine barış, huzur ve mutluluk getirmesini temenni eder, Ramazan Bayramınızı en içten dileklerimizle kutlarız.

Kocaeli Aydınlar Ocağı

Düşün Damlaları  (30)

     Ağaçlara dikkatle bakınca, görülür ki, ağacın gövdesinden tepesine doğru her tarafından çkan dallar; ağacın gövdesini kucaklayacak şekilde bir konum alırlar. Hepsi aynı doğrultu ve aynı uzaklıkta, fakat belli bir yükseklikten sonra tepeye doğru yöneldiklerinde, yani dalların başladığı yerden yukarıya doğru ağacın gövdesinden aynı uzaklıkta yer alarak, büyük bir topak şekline bürünürler. Velhâsıl, bir plân dairesinde ağaçta yer aldıkları apaçık meydandadır. Demek ki başıboş değiller. Öyle ise, fiilden Fâil’e / fiilden Yapan’a geçmek lâzım.

x

     İnsan ne tuhaf bir varlık! Bir ressamın yaptığı lâlettayin bir çiçek resmi karşısında hayranlığını dile getirerek, ressamı yere göğe koymaz oluyor. Onu övdükçe övüyor. Takdir ve tahsinlerini abartılı bir şekilde dile getiriyor. Fakat aynı şahıs; ressamın çiçek resminden kat be kat üstün ve şahane güzel mi güzel olan tabiattaki hakiki çiçekler karşısında, sanki lâl / konuşamaz oluyor! Gıkı bile çıkmıyor! Hayranlık ifade eden bir kelime bile konuşmaktan hazer edip, çekiniyor! Oysa önceki çiçek resmi cansız, tabiattaki çiçekler ise, mahza / sırf canlı bir mahiyet arz etmektedirler. Ne yazık ki, ünsiyet ve ülfet; insanı gaflet içinde tutuyor, âdeta görmez ediyor, sadece bakmakla yetindiriyor! İnsan işitiyor fakat duymaz oluyor! İnsan biliyor lâkin anlamazlık içinde kalıyor!

x

     İnsan her günkü işiyle meşgul olmaz! Her zaman yapması gerekenleri ihmal eder, gerekeni yerine getirmez! Okuması icap edeni okumaz, yapması gerekeni yapmaz! Her gün yemesi lâzım olanı yemez! Ve bu gibi daha birçok elzem iş ve hareketlerden uzak kalıp tembellik ederse; bu hususlarda dumura uğrar ve her şeyinden mahrum kalarak, hayatta başarısız olur! İşini, mevki ve makamını kaybeder! Hatta sağlıksız bir duruma düşer. Çünkü yerine getirmediği fiiller, konuşmadığı mes’eleler; kuru bir tekrar değil, her zaman ihtiyaç duyduğu ve ilk defa yapıyormuş gibi, yeniden yapması gereken iş ve hareketlerdir. Zaten hayat, görünüşte bir tekrarlar zinciri gibi görünse de, aslında her an ve her yeni zaman; yeni bir ânın; yeni bir hâlet-i ruhiye ile, farklı bir havasını teneffüs etmektir. Yoksa “Hakk’la meşgul olmayanı, Bâtıl istilâ eder.” denildiği gibi, gerekeni yapmadığımız takdirde, gereksiz şeylerle hayatımızı boşa harcamış olmamız işten bile değil.

x

     Sivrisineğin gözünü kim halk etmiş / yaratmış ise, atmosferi yaratan da aynı Zât’tır şüphesiz. Çünkü  sivrisineğin gözü ile atmosfer uyum içindedir. Evet sivrisineğin gözünün görmesi hesaba katılarak atmosfer yaratılmıştır. Birbirinden kayıtsız olarak var edilmiş olsaydılar; sivrisinek göremezdi. Tıpkı kilit-anahtar arasındaki uyum gibi. İkisini de bir şahıs yapmış olmazsa, ikisi arasında uyum olması mümkün değil. Demek ki, ikisini de yaratan aynı Zât’tır.

x

     İnsan, ne zaman yıkık, göçük bir evin önünden geçse bir tuhaf olur. Kendinin de zamanı dolunca geçip gideceğini hatırlar. Hüzne gark olur. Faniliğin müşahhas / somut görüntüsü karşısında üzülür. Fakat, Yunus Emre’in ölümsüz sözlerini hatırlayınca, kendine gelerek rahat bir nefes alır: “Ölümden ne korkarsın? Korkma ebedî varsın.”

x

     İnsan; manavların önünden, ünsiyet ve ülfet gafleti yüzünden hiç düşünmeden geçip gidiyor! Renk renk, çeşitli tatları bulunan büyüklü küçüklü meyveler, hele salkım salkım üzümler ki, tatlı içerikleri barındıran küremsi saydam yuvarlak şekilleriyle, dallarına tutulmuş hallerine; sadece bakmakla kalmayıp bir de onları, içselleştirerek görse. O terkiplerinin, o güzelliklerinin; sırf toprağın, suyun ve havanın işi ve eseri olamayacağını da bir idrak etse, anlasa ve bu anlayıştan; fiilden Fâil’e, nakıştan Nakkaş’a, oluştan Oluşturan’a geçip; ne muazzam, ne muhteşem, ne mukaddir, ne muktedir / kudretli bir Fâil’i / bir Yapanı, bir Nakkâş’ı / bir Nakşedicisi, kısaca bir Yaratıcının; taklit edilmez eserleri olduğunu anlar. Huşu ve hudu içinde onlar namına Yaratıcının karşısında saygı, şâkir / şükredici ve hamd hâliyle selâma durur.   

Aktif Tarafsızlık ve Direnen İran’a Saygı

ABD ve İsrail’in uluslararası hukuku paspas ederek İran’a karşı başlattığı gaddarca saldırılar karşısında İran çok iyi direniyor. Türk halkının ezici çoğunluğu, mezhep farkı gözetmeksizin, İran halkının yanında saf tutuyor.

Bu duruş bir rejim hayranlığı ve hamasi bir romantizm değildir. Bu, milletimizin haksızlığa ve zalime direnç gösterene karşı vicdani bir “saygı” duruşudur.

Ancak bu insani ferasetin tam karşısında, dış politikayı cami kürsüsünde polemiklere hapsetmek isteyen sığ bir mezhepçilik boy gösteriyor. Halil Konakçı ve benzeri isimler, 7. yüzyılın acı hadiselerini bugünün jeopolitik yangınına yakıt yapma çabası içindeler.

Bu ya stratejik körlük içinde olmak veya emperyalist devletlerin sözcülüğüne soyunmaktır.

Mesele, “zalimler savaşıyor” diyerek kenara çekilen veya mezhep öfkesiyle saldırganın değirmenine su taşıyanların baktığı gibi basit değildir, oldukça karmaşıktır.

Taha Akyol’un yazdığı gibi, “Anadolu ve İran coğrafyaları iki bin yıldır rakip oldu. İslamiyet döneminde mezhep farkları olarak ortaya çıktı.”

Yani mezhep farkı jeopolitiğin dayattığı çatışmaların ürünü olarak ortaya çıktı.

Ben de T.Akyol gibi düşünüyorum: “İki haydudun saldırısı karşısında elbette İran’ın yanındayım. Çünkü rejimler ve siyasi kimlikler değil, haydutça saldırılar söz konusudur. Fakat İran’ın ve Türkiye’nin ufukları farklıdır, bu gerçeğin altını çiziyorum.”

*******************************

Mezhep Farkı Jeopolitik Rekabetin Sonucudur

İbrahim Kiras’ın ifadesiyle, “İran-Anadolu hattındaki jeopolitik rekabet” Anadolu platosu ile İran platosu arasındaki stratejik gerilimin kaçınılmaz sonucudur. Çünkü her iki coğrafi bölgedeki siyasi oluşumlar da aynı ticaret yolları, aynı yayılma koridorları ve aynı tampon bölgeler üzerinde birbirleriyle bir hakimiyet mücadelesi içinde olmak zorundadırlar.”

Ancak,bu mücadele, emperyalist bir gücün bölgeyi kendi çıkarı doğrultusunda tasarlamasına payanda olunarak yürütülemez.

“İran üzerinden Anadolu’ya gelip yerleşen Türkmen grupları tarafından kurulmuş olan Osmanlı devleti yine Türkmen topluluklarının İran’da kurduğu Akkoyunlu ve Safevi devletlerinin rakibi ve düşmanıydı.”

“İran’ı tam da bu dönemde resmi olarak Şiiliği benimsemeye yönelten başlıca amil de jeopolitik rekabet zorunluluğuydu. Bu tercih karşı taraftaki Osmanlı’nın Sünni kimliğini nispeten koyulaştırmasına da yol açmıştır.”

Buna rağmen Türkiye- İran sınırı 1639 Kasr-ı Şirin’den beri değişmedi. Bu sınır bir “soğuk barış” ve karşılıklı denge sembolüdür.

“Aramızdaki doğal çelişkilere rağmen, İran’ın bütünlüğünü ve istikrarını koruması Türkiye’nin çıkarınadır.” Komşumuz İran’ın yönetilemez hale gelmesi veya parçalanması, bizim zaferimiz değil; sınırımızda bir kaostur. Yeni terör koridorları ve milyonlarca mülteci demektir.

Hele hele İran’ın ABD/İsrail kontrolüne girmesi milli varlığımıza karşı büyük bir tehdit oluşturacaktır.

Bu bakımdan, Türkiye Batı’nın “böl-yönet” operasyonlarında bir aparat görevini üstlenmemelidir. Bunun gibi İran’ın mezhepçi yayılmacılığına (Şii Hilali) destek olmamıştır, olmamalıdır.

*******************************

Konakçı’nın Mahalle Kahvesi Mantığı Tehlikelidir

ABD/İsrail- İran savaşı, ABD ve İsrail’in yayılmacı ve sömürgeci emelleri için kurgulanmıştır. İçimizdeki “hoca” kılıklı figürlerin bu emperyalist ajandaya mezhep üzerinden meşruiyet üretmeye çalışması, Kurtuluş Savaşında “keşke Yunan kazansaydı” diyen zihniyeti yansıtmaktadır.

Halil Konakçı’nın “Annenize sövenin arkasında namaz kılar mısınız?” şeklindeki analojisi, ilk bakışta dini bir hassasiyete dokunuyor gibi görünebilir.  Ama aslında devlet yönetimini ve uluslararası hukuku “mahalle kavgası” seviyesine indiren bir popülizmdir.

Devletler arası ilişkiler, böyle saçma ölçütlerle yönetilmez. Eğer öyle olsaydı; Atatürk, Çanakkale’de on binlerce evladımızı şehit eden İngilizlerle masaya oturmazdı. 1934’te Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında Balkan Antantı’nı kurmazdı. Devlet adamı, şahsi öfkesini değil, milletinin geleceğini masaya koyar.

****

Konakçı’nın “Ehl-i Sünnet mezhep değildir, dinin özüdür” iddiası kendi inanç yorumunu din haline getirmektir. Önceki makalemde belirttiğim “mezhep din değildir çünkü beşeridir” hakikatiyle taban tabana zıttır.

Konakçı’nın “zinhar kardeş değiliz” dediği İran coğrafyasında, yaklaşık 35 milyon Türk soylu yaşamaktadır. Kendi soydaşını ve dindaşını mezhep farkı yüzünden “düşman” potasına atan bir kafa, Türkiye’nin bölgesel liderlik iddiasına en çok zarar verici unsurdur.

Bu kafaya kalsa, çoğunluğu Şii olan Azerbaycan da kardeşimiz olamaz.

Uluslararası ilişkilerde belirleyici olan mezhep değil, milli çıkarlardır. Azerbaycan’ın “laik ulus-devlet” yapısı, Türkiye ile “İki Devlet, Tek Millet” olabilmesini sağlamıştır.

İran ile olan meselemiz de, “anneme küfrettin” meselesi değil; Suriye’de, Irak’ta ve Kafkaslar’da çakışan jeopolitik nüfuz mücadelesidir.

*******************************

Evrensel Ahlak Zemini

“Aktif Tarafsızlık”, eli kolu bağlı beklemek değil, bölgeyi ateşe atan küresel güçlere karşı “burası bizim coğrafyamız” diyebilme iradesidir.

İran’ın direnişine duyduğumuz saygı, Humeyni veya Hameney’e sahip çıkmak değildir. Bu saygı; Sykes-Picot ile cetvelle çizilen sınırların, bugün bombardımanlarla, füzelerle yeniden çizilmesine karşı gösterilen direncedir.

Atatürk’ün “Aktif Tarafsızlık” anlayışıve Sadabat Paktı ile kurduğu denge, bölge sorunlarını emperyalist güçlerin müdahalesinden korumak içindi. 

Atatürk’ün dış politikası, “strateji” ve “hakkaniyet” üzerine kurulmuştu.

****

ABD’de Özel Kuvvetler mensubu ve Trump’ın Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Başkanı Joseph Kent “Bu savaş Amerika için değil, İsrail için yapılıyor” diyerek istifa etti.

Keza İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’in bu süreçteki dik duruşu, sadece Batı dünyasına değil, bizim içimizdeki mezhepçi koroya da verilen insanlık ve ahlak dersidir. Sanchez’in gösterdiği bu ‘seküler ve evrensel ahlak’ duruşu sırf mezhep farkı yüzünden komşusunun bombalanmasına ‘oh olsun’ diyenlerin sığlığını ifşa etmiştir.

Kent ve Sanchez kadar ahlaki tutarlılık sergileyemeyen sözde Müslümanların ABD/İsrail saldırganlığına sessiz kalması utanılacak bir durumdur.

Türkiye’nin yolu akıl, denge ve tam bağımsızlıktır.

Bu yüzden, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İran’da savaşa girme konusunda ihtiyatlı ve soğukkanlı tavrını destekliyorum. Erdoğan’ın “bizim ‘Sünnilik, Şiilik’ gibi bir dinimiz yok. Bizim tek dinimiz var, o da İslam” ve “Türkiye’nin yeri Avrupa’dır” vurgularını doğru buluyorum.