24.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 6

19 Mayıs ve Bağımsızlık Ruhu

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Ordusu terhis edilmiş, silahlarına el konulmuş ve stratejik noktalar İtilaf Devletlerince işgale başlanmıştır. 15 Mayıs 1919’da İzmir Yunanlar tarafından işgal edilmiştir.

Bu arada 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa Anadolu’da bazı bölgelerde bozulan asayişi sağlamak üzere görevlendirilmiştir. Mustafa Kemal İstanbul’dan ayrılmadan önce (14 Mayıs), Genelkurmay Başkanı Cevat (Çobanlı) Paşa ile Sadrazam Damat Ferit Paşa’yı ziyaret ederek görev hakkında bilgi verirler, Sadrazamın endişelerini gidermeye çalışırlar.

Çıkışta Cevat Paşa samimi bir lisanla: “Bir şey mi yapacaksınız Kemal?” diye sorar. “Evet Paşam, bir şey yapacağım” der. Cevat Paşa; “Allah muvaffak etsin!” Mustafa Kemal “Mutlak muvaffak olacağız.” diyerek birbirinden ayrılırlar.

****

O dönem kurtuluş çaresi olarak İngiliz himayesini istemek, Amerikan mandasını talep etmek tartışılmaktadır.

Oysaki Mustafa Kemal Paşa’nın yapacağım dediği o “şey” Milli egemenliğe dayalı kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmaktır.

Samsun’a çıktıktan sonra, Havza Genelgesi, Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde “Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” inancı vurgulanırken milli iradeye dayalı bir sistemin temelleri atılmaya başlanmıştı.

Bağımsızlık savaşı, padişahı veya hilafeti kurtarmak için değil, doğrudan milletin kendi geleceğine el koyması için verilmiştir. Bu durum, 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılmasıyla ete kemiğe bürünmüştür.

****

Bağımsızlık tercihinin tabandan, bir kısım Türk gençliğinden gelen bir irade olduğunu gösteren örnekler de vardır:

Turgut Özakman, devletin kuruluş felsefesinde “mandacılığın” nasıl reddedildiğini Sivas Kongresi’ndeki efsanevi bir diyalogla anlatır. Kongreye Askeri tıp öğrencileri harçlıklarını birleştirip aralarından bir kişiyi temsilci olarak göndermiştir. Amerikan mandasını savunan koca koca devlet adamlarına karşı, Tıbbiyeli Hikmet Mustafa Kemal’e dönerek şu sözleri haykırır:

“Paşam, temsilcisi olduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklal davamız için gönderdiler; mandayı kabul edemeyiz! Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsunlar şiddetle red ve telin ederiz. Farz-ı muhal, manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddederiz, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil, vatan batırıcısı olarak adlandırır ve lanet okuruz!”

Bunun üzerine Mustafa Kemal, takdir ettiği genci “Ya istiklal ya ölüm!” diyerek alnından öper.

****************************************

Tam Bağımsızlık Anlayışı

Atatürkçü tam bağımsızlık anlayışı, “siyasi bağımsızlığın mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel bağımsızlıkla tamamlanması” esasına dayanır. Herhangi birinde eksiklik, tam bağımsızlığın felç olması demektir.

Başka bir devletin güdümüne girmeyi reddeden bu duruş, devletin dış politikada “tam bağımsız” ve eşit bir aktör olarak kurulmasını sağlamıştır.

Aynı bağımsızlık ruhu sayesinde yüzyıllardır Osmanlı’yı yarı-sömürge yapan adli ve mali imtiyazlara (kapitülasyonlar) son verilmiştir. Yerli sanayi, Kabotaj Kanunu (denizlerde bağımsızlık) ve Düyun-u Umumiye borçlarının tasfiyesiyle ekonomik egemenlik kurulmuştur.

Eğitimde -eğitim birliği sağlanmasıyla- yabancı misyoner okullarının etkisinden kurtarılmış, Hukuk alanında tüm vatandaşların aynı kurallara tabi olması sağlanmıştır.

Kültürel ve sosyal alanda, Cemaat/Tarikat faaliyetlerine son verilmesi ile bireyin aklının ve vicdanının özgürleşmesi hedeflenmiştir. Çünkü aklını, iradesini ve vicdanını birilerine teslim etmemiş, kula kul olmayan, özgür iradeleriyle karar veren bireylerin oluşturduğu bir toplum inşa edilmeden Cumhuriyet “ilelebet payidar” olamazdı.

Bağımsız birey, imtiyazsız toplum düzeninde var olabilir. Bu yüzden “Ağa, Paşa, Efendi, Bey” vb unvanların kaldırılması ile “kanun önünde eşitlik ilkesi” pekiştirildi.

“Türk vatandaşı, yalnız kendi vicdanına, kendi aklına ve milletin meclisinin çıkardığı kanunlara hesap vermeliydi.”

Atatürk’ün hedefi açıktı: “Yeni Türkiye, düşünen ve üreten özgür insanlar memleketi olacaktır.”

**************************************

Azınlık ve Yabancı Misyoner Okulları

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki eğitim kurumları kelimenin tam anlamıyla “çok başlı” ve kaotik bir yapıya sahipti. Devletin eğitim üzerinde tam bir kontrolü yoktu.

Din ve Vakıf Bakanlığına bağlı geleneksel dini eğitim veren dini okullar yanında, Tanzimat’tan sonra batı tarzında açılan, Maarif Bakanlığına bağlı, Rüştiye (ortaokul), İdadi (lise) ve Sultaniler vardı.

Ama bunların yanında çok daha etkin ve yaygın yabancı okulları vardı:

  • Osmanlı tebaası olan Rum, Ermeni ve Musevi cemaatlerinin kendi vakıfları eliyle açtığı AZINLIK OKULLARI. Bunlar Özellikle Islahat Fermanı’ndan (1856) sonra devlet denetiminden neredeyse tamamen çıktılar.
  • Fransa, Amerika, İngiltere, İtalya ve Almanya gibi devletlerin, dini örgütler (misyoner cemiyetleri) eliyle Osmanlı topraklarında açtığı YABANCI (MİSYONER) OKULLARI.

Kapitülasyonların sağladığı hukuki dokunulmazlık zırhına güvenen yabancı okullar, Osmanlı Devleti’nin denetimini kesinlikle kabul etmiyordu. Müfredatlarını kendi ülkelerinin çıkarlarına göre belirliyor, kendi dillerinde eğitim veriyor ve derslerde açıkça Osmanlı karşıtı propaganda yapabiliyorlardı. Örneğin; Merzifon Amerikan Koleji, Anadolu’daki ayrılıkçı Ermeni hareketlerinin; bazı Rum okulları ise Megali İdea (Büyük Yunanistan) fikrinin adeta lojistik ve entelektüel üssü haline gelmişti.

1894 raporlarına göre, Osmanlı topraklarında gayrimüslimlere ve yabancılara ait okul sayısı 6.437 civarındaydı. Sadece Amerikalıların 20. yüzyılın başında Anadolu genelinde (ilkokul, ortaokul ve kolej düzeyinde) 400’den fazla okulu bulunuyordu.

Buna karşılık Osmanlı Devleti’nin açtığı modern mekteplerin sayısı toplamda birkaç yüzü geçmiyordu. Bunlar sadece büyük şehir merkezlerinde (İstanbul, Selanik, İzmir gibi) sıkışıp kalıyordu.

Devlet, kendi topraklarında yaşayan çocukların eğitimini ve zihinsel gelişimini adeta yabancı devletlerin ve kontrolsüz cemaatlerin insafına terk etmiş durumdaydı.

3 Mart 1924’te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat (Eğitim Birliği) Kanunu, tüm eğitim kurumlarını Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlayarak medreseleri kapatmış, yabancı ve azınlık okullarını sıkı bir devlet denetimine almıştır. Bu kanun, kültürel, siyasi ve zihni bir bağımsızlık hamlesidir.

****

Şimdi, günümüz uygulamalarına bakarak, “bağımsızlık ruhu”nu koruyup korumadığımızı sorgulamamız gerekiyor.

19 Mayıs vesilesiyle; yabancılara devredilen stratejik limanlar ve maden sahaları, yüksek dış borç yükü, vakıf üniversiteleri ve yabancı okulların artışı, Heybeliada Ruhban Okulunun açılması, cemaat ve tarikat yapılarının eğitimdeki etkinliği ve hukuk sistemine yönelik iç ve dış siyasi müdahale girişimlerini yeniden, tam bağımsızlık anlayışı perspektifinden değerlendirmek zorundayız.

Bağımsızlık her kuşakta yeniden savunulması gereken bir görevdir.

19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı Kutlu Olsun.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak başlattığı kurtuluş hareketi, Türk ulusunun özgürlük yolundaki yükselişinin sembolüdür.

19 Mayıs, yüce milletimizin uyanışı; kurtuluş meşalesinin yakıldığı kutlu gündür.

Zafer yolunda, gururla andığımız bu tarihî başlangıç ile gençlerimizin ve gençlerimize emanet edilen Türkiye Cumhuriyeti’nin kıymetini bir kez daha idrak ediyor; Atatürk’ün bıraktığı eşsiz mirasa sahip çıkmanın onurunu yaşıyoruz.

19 Mayıs’ı Türk gençlerine armağan eden ulu önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü saygı, minnet ve rahmetle anıyor; gençlerimiz başta olmak üzere bütün ulusumuzun 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutluyoruz.

                                                                                           

Kocaeli Aydınlar Ocağı

İç Güçler?

Joseph Nye, Uluslararası İlişkiler alanının ilk on ağır topundan biri. Diğer dokuzunda olmayan bir özelliği var, yazdıklarını uygulasın diye kendisine makam ve yetki verilmiş. Yalnız kendi ülkesinin değil Avrupa’dan Çin’e, birçok ülkenin dış politikasını etkilemiş. Ho Jintao döneminde Çin Dışişleri resmen randevu isteyip Nye’e, “Çin yumuşak gücünü nasıl arttırır?”, diye sormuş.

Üç güç: Sert Güç, en kolay anlaşılanı. Bir ülkenin ekonomik gücü, silahlı kuvvetlerinin gücü, devlet teşkilatının doğru ve hızlı çalışması. Yumuşak Güç, Nye’ın kısa tarifiyle, “Harvard’tan Holywood’a her şey”. Ülkenin kültürüyle, yaşam tarzıyla, refahıyla diğer ülke insanını etkileme gücü. Yabancı ülkelerin sizi takdir etmelerini, taklit etmelerini, size imrenmelerini ve sizinle birlikte hareket etmeye baştan hazır olmalarını sağlayan cazibe. İkisinin birlikte kullanımına da Akıllı Güç diyor.

Bütün bu düşünceler dış siyaset için, milletlerarası ilişkiler için geliştirilmiş kavramlar ve politikalar. Yalnız öyle mi? Acaba bu güçlerin bileşeni diye sayılan, tarif edilen şeyler ülkelerin kendi vatandaşlarını da etkiler mi?

Türkiye iter mi çeker mi?

Uzun zamandır aklımda, çekim merkezi diye bir kavram var. Bizim insanlarımız, bizim vatandaşlarımız, günlük hayatlarında olup bitene, okuduklarına, duyduklarına bakarak, “İyi ki Türkiye’deyim.” diyor mu? Gençler ülke içindeki geleceklerine umutla ve heyecanla mı bakıyor, endişe ve ümitsizlikle mi? Bu saydıklarımın olumlu şıkları doğruysa Türkiye bir cazibe merkezidir, değil mi? Bu çekim, yalnız kendi vatandaşlarını değil, kendini Türkiye’ye yakın hisseden başka ülke vatandaşlarını da etkilemez mi?

Neydi sert gücün bileşenleri? Ülkenin ekonomisi, refah düzeyi. Gencimiz, çalışanımız, yaşlımız hâlinden, geçiminden mutlu mu? Devlet kurumlarının akıllı ve hızlı işlemesi, hep aynı işlemesi, herkese aynı işlemesi… Adaletinden istihdamına bunu gerçekleştiriyor ve insanımıza, “İyi ki Türkiye’deyim” dedirtiyor muyuz? Başka? Silahlı kuvvetlerimizin gücü. Son yirmi yıl içinde, başta FETÖ kumpasları, silahlı kuvvetlerimize çok darbe vuruldu. Yine de ve hâlâ ekonomi ve diğer kurumlarla kıyaslandığında silahlı kuvvetler ve silah sanayimiz, zayıf yanımız değil. Silah sistemlerimizdeki başarılar bunalmış insanımıza bir bahar esintisi etkisi yapıyor. Yeni bir füzenin, yeni bir İHA’nın haberi başka ülkelerde böyle sunulmaz, bu heyecanla karşılanmaz. Açık ki Türk kamuoyu olarak “Bari…” diyoruz. “Hiç olmazsa…” diyoruz.

Ya yumuşağı?

Yumuşak Güç… Kültürümüz, siyasi değerlerimiz. Nye, bunların başka ülkelere tesirini kastediyordu. Ben, kendi insanımıza etkisine bakmak istiyorum. Kültür nedir? Her şeyden önce dil. O dille anlatılan tarih, o dille taşınan, yazılan edebiyat, sanat. Siyasi değerlerden maksat açıklık, siyasette ahlak, demokrasi. Nasılız? Demokrasimize, iktidarla muhalefetin karşılıklı ve içten muhabbetlerine baktığımızda siyasi değerlerde muhteşem yüzyılı yaşıyormuşuz gibi görünmüyor. Açıklık, hürriyet… Fazla açılırsak nereye gideceğimizi herkes biliyor—geçen haftaki yazıma atıf—herkesin bildiğini herkes de biliyor. Tarihimizde ve dilde ortadan çat diye kırılmış bir hâlimiz var. Osmanlıcılar Cumhuriyetçilere, Cumhuriyetçiler Osmanlıcılara pek de sevecen gözlerle nazar etmiyorlar. Bu kırılma dilde de yaşıyor. Millet diyenlerle ulus diyenler bir araya gelemiyor.

Dünyanın başka hangi ülkesinde insanlar tarihin dönemlerini mevzi tutup diğer dönemlerini ateş altına alır?

Derken, milletimizin isminde de tereddütler doğdu. Biliyorsunuz son iktidar sayesinde “Hepimiz Türk olmaktan kurtulduk”. Kurtulduk da ne olduk belli değil. “Biz” diyoruz ama o “biz”in ismini telaffuzdan imtina ediyoruz.

No Turkey

Biz bu yazının sonucuna gelelim. Sert gücümüz ve yumuşak gücümüz… Ve bunların ikisinin birlikte istimali… Akıllı gücümüz. Öyle ya. Düşünün. Kültürsüz, demokrasisiz, insanların ülke meselelerini açıkça tartışmaktan kaçındığı bir ortamda, en önemlisi, “biz”in ne anlama geldiğinde belirsizlik olan ortamda sert gücünüz tavan yapsa ne olur? Belki daha doğru soru şu: Böyle bir ortamda sert gücünüz gerçekten yükselebilir mi? Tersi de doğru. Ekonominin döküldüğü, dünyanın en yüksek enflasyonu ve pahalılıklarından birini yaşadığınız, devlet kurumlarının zafiyete düştüğü ortamda, yumuşak gücünüzün gücünü koruması mümkün mü?

Cazibe dedim… Çekim gücü dedim. Kendi insanınızı, kendi gencinizi cezbediyor musunuz? Çekim dediğim, “Ne mutlu Türk’üm!” demektir, bunu diyebiliyor, dedirtebiliyor musunuz? Yoksa bu sözü söylemekten çekinir, utanır hâle mi geldiniz? Onun yerine “Maalesef Türk’üm” mü desek, yoksa “Ne mutlu Türk değilim” mi? Belki en iyisi benim, “Türk’üm, özür dilerim”.

Hani kendimizi ensar zannediyorduk ve biz ensara gelen muhacirler vardı ya… Suriye göçmenlerini bize birileri öyle anlatmıştı ya. İşte onlar Türkiye’ye gönderilmek üzere galiba Sakız Adası’ndaydı bize değil de Avrupa’ya gönderilmeleri için gösteri yapıyorlardı. Orada bir küçük çocuğun taşıdığı pankartı hatırlıyor musunuz? “NO TURKEY” yazıyordu üstünde. Cazibemiz böyle. Muhacirlerimiz de galiba ensara gelen muhacirler değildi.

Kırmızı Bültenli Adam Masalı

Bir varmış, bir yokmuş.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, hukukla yönetildiğini söyleyen büyük bir ülke varmış. Bu ülkenin yüksek kulelerinde adalet terazileri asılı, mahkemelerinde kanun kitapları dizili, meydanlarında ise “devlet ciddiyeti” yazan büyük levhalar bulunurmuş.

Bu ülkede bir gün uzak diyarlardan bir adamın adı duyulmuş. Ona “Kırmızı Bültenli Adam” derlermiş. Çünkü ülkenin ileri gelenleri, bu adamın arandığını, tehlikeli olduğunu, yakalanması gerektiğini halka defalarca söylemişler.

Halk da sanmış ki bir gün Kırmızı Bültenli Adam bu ülkenin kapısından içeri girerse, doğruca adalet sarayına götürülecek. Hâkimler soracak, savcılar dinleyecek, kanun ne diyorsa o yapılacak.

Fakat masal bu ya, bir gün beklenmedik bir şey olmuş.

Kırmızı Bültenli Adam, ülkenin kapısından gizlice değil, devletin muhafızları eşliğinde içeri alınmış. Ama onu adalet sarayına götürmemişler. Ne hâkim görmüş, ne savcı, ne de kamuoyu ne olup bittiğini anlamış.

Onu alıp sisli bir adaya, yüksek duvarların ardındaki eski bir mahkûmla görüştürmeye götürmüşler. Bu mahkûm da yıllardır ülkenin meydanlarında “en büyük suçun başı” diye anlatılırmış.

Halk şaşırmış.

“Bu adam aranıyordu, değil mi?” demişler.
“Evet,” demiş görevliler.
“Peki ülkeye getirildi mi?”
“Öyle deniyor,” demişler.
“Adalet sarayına mı götürüldü?”
Cevap gelmemiş.
“Peki neden o zaman sisli adaya götürüldü?”
Bu kez herkes susmuş.

Derken sarayın çevresindeki bazı kişiler fısıldamaya başlamış:

“Bu devlet aklıdır.”
“Bu gizli iştir.”
“Her şey halka anlatılmaz.”
“Büyük oyunlar vardır.”

Ama halkın içinden yaşlı bir bilge çıkmış ve demiş ki:

“Gizlilik, hukukun üzerine örtülen bir perde olursa, o perdenin arkasında devlet aklı değil, meşruiyet krizi büyür. Devletin yolu sisli olabilir; fakat pusulası hukuk olmak zorundadır.”

Sonra çocuklardan biri sormuş:

“Peki Kırmızı Bültenli Adam kötü müydü, iyi mi?”

Bilge cevap vermiş:

“Masalın asıl meselesi o değil evlat. Asıl mesele, ülkenin kendi söylediğine inanıp inanmadığıdır. Birine ‘aranıyor’ deyip sonra onu kendi ellerinle getirir, ama mahkemeye değil de kapalı kapılar ardına götürürsen, halk artık yalnız o adamı değil, devleti de sorgular.”

Ve o günden sonra ülkede herkes şu soruyu sormaya başlamış:

“Kırmızı bülten gerçekten kırmızı mıydı, yoksa gerektiğinde rengi değişen bir kâğıt mıydı?”

Masal burada bitmemiş.
Çünkü masallar bazen çocuklara değil, devletlere anlatılırmış.

Ve bu masalın kıssadan hissesi şuymuş:

Bir devlet, hukuk ormanında yolunu kaybederse, onu kurtaracak olan gizli patikalar değil, açık ve doğru bir pusuladır. O pusulanın adı da hukuktur.

Ailede Çocuk Eğitimi

Çocuğun sağlıklı bir eğitim alarak hayata olumlu intibak etmesi için; okul, sosyal çevre ve aile birbirini destekler biçimde hareket etmelidir. Bu üçlüden en önemlisi de ailedir. Aile, çocuğa olumlu duygu düşünce ve davranışların kazandırılmasında en önemli mihenk taşıdır.

Anne baba olarak, ne olursa olsun, çocuğumuzu dövmeden disiplin altına almayı başarmak zorundayız. Yetişkinler dünyasında sorunlarımızı dayakla çözemediğimize göre, çocuklarla ilişkilerimizde hiç çözemeyiz.

Çözüm, asla dayak içermeyen olumlu disiplin stratejilerini özümseyip uygulamaktan geçiyor. İşte bunlardan bazıları:

-Çocuğunuzdan, temel ihtiyaçlarını göz ardı ederek verdiğiniz direktifleri yerine getirmesini beklemeyin. Örneğin; “otur, bekle” direktifinize uymamasını sorun etmektense, eline onu oyalayabilecek bir şeyler verin.

-Belki de çocuğunuzun yaramazlığı size açıkça mantıksız geldiği için hatasının nedenlerini anlatma gereği hissetmiyorsunuzdur. Öyleyse yalnızca bağırmış olmakla kalırsınız, gelecek için hiçbir olumlu yatırım yapmamış olursunuz. Örneğin; çocuğunuz duvarı boyadıysa niçin sadece kâğıtları boyadığımızı açıklayın.

-Hissettiklerini anlamaya çalışın. Örneğin; babaannesine vurduysa hemen kızmadan önce, bunu niçin yaptığını size anlatması, öfkesini, kıskançlığını vs. zararsız yollarla ifade etmesi için onu teşvik edin.

-Çevreyi değiştirin. Bu bazı durumlarda, özellikle anne-babanın olumlu disiplin stratejilerini uygulamada gecikmiş olduğu hallerde, çocuğu değiştirmeye çalışmaktan daha kolay ve etkili olabilir. Eğer çocuğunuz sürekli mutfak dolaplarından bir şeyleri dışarı çıkarıp oynuyor, kırıyorsa; kilit taktırın.

-Kabul edilebilir alternatifler bulun ve çocuğunuzun davranışını yeniden yönlendirin. Mutfakta çadır kurmasını istemiyorsanız, “git odanda kur” demekle yetinmeyin, onunla birlikte odasına gidip “çadırcılık” oyununa yeni boyutlar getirebilecek önerilerde bulunun.

-Eğlenceli olun. Durumları oyuna çevirin. Birlikte temizlik yaparken, ortalığı toplarken onu örneğin Süpermen yapabilirsiniz.

-Emirler vermek yerine seçenekler sunun. Karar vermek çocuğun kişiliğini güçlendirir; emirler ise huzursuzluk ve kargaşaya sebep olur. “Dişlerini pijamanı giydikten sonra mı yoksa önce mi fırçalayacaksın?” diye sormak, “git dişlerini fırçala” demekten daha çok etkili olur.

-Küçük ayrıcalıklar tanımaktan dolayı huzursuz olmayın. “Çok yorgun olduğun için bu gece dişlerini fırçalamamana izin veriyorum” demekle hiçbir şey kaybetmiş olmazsınız.

-Doğal sonuçların oluşmasına izin verin. Fazla kurtarıcı olmayın. Bütün uyarılarınıza rağmen bornozunu veya havlusunu asmayan çocuğunuz ertesi gün onu hala ıslak olarak bulsun.

-Mantıksal sonuçları kullanın. Çocuğunuzla şakalaşırken size vurursa bunun canınızı yaktığını açıklayın. Kendi eline vurmayı denemesini söyleyin.

-Ben mesajı verin. “Salondaki kırıntılarını temizlerken ben çok yoruldum.” Sadece yanlış yaptığını değil, bu yanlışla sizi üzdüğünü, yorduğunu anlamasını sağlayın.

-Çocuğunuzun nasıl davranmasını istediğinizi bizzat gösterin. Eğer çocuğunuz kedinin kuyruğunu çekiyorsa, ona kedinin nasıl sevileceğini gösterin. Sadece sözcüklere güvenmeyin.

-Bazen çocuğunuzun sizde uyandırdığı kızgınlık duygusunu onun yöntemleriyle ifade etmek de mümkün olabilir. Çocuğunuz sizi çıldırtıyorsa başlatacağınız bir yastık savaşıyla da belli bir oranda duygularınızı dışa vurmanız mümkün olabilir. Bu sefer de kaybetsin bakalım kerata!

-Beklentilerinizi tekrar gözden geçirin. Çocuklar doğal olarak gürültücü, meraklı, dağınık, inatçı, hoşgörüsüz, talepkâr, unutkan, endişeli, bencil ve enerji doludur. Onları oldukları gibi kabul etmeye çalışın.

– Huzurunuzu ve doğru değerlendirme duygunuzu geri kazanmak için ne gerekiyorsa yapın; bir arkadaşınızı arayın, düşünün, duş alın, kitap okuyun, televizyon seyredin.

Çocuk yetiştirmek sorumluluk, ilgi ve gayret ister. Çok zor olmasına rağmen, o denli de huzur ve mutluluk vericidir. Huzur ve mutluluklar dileklerimle

Sevgiyle kalın…

Düşün Damlaları (40)

Şu âlem, şu dünya ve şu cihan; görünen ve görünmeyen bütün tabaka, çeşit ve türleriyle “O’ndan başka ilâh yoktur.” diye tevhîdi / Allah’ın bir olduğunu ilân ediyor.

Çünkü, aralarındaki dayanışma, böyle olmayı gerektiriyor. O tabakalarla tüm nev’, tür ve çeşitler; bütün esaslarıyla “O’ndan başka Rab yoktur.” diye şahitlikleriyle ilân ediyorlar.

Çünkü, aralarındaki benzeyiş böyle istiyor.

O esaslar; bütün organ, uzuv ve azalarıyla “O’ndan başka mülk sahibi yoktur.” diye buna şahit olduklarını gösteriyor.

Çünkü, aralarındaki benzeyiş bunu icap ettirir. O aza, organ ve uzuvlar bütün parça ve kısımlarıyla “O’ndan başka idare edici yoktur.” diyerek açıkça bu gerçeği nazara veriyorlar.

Çünkü, aralarında yardımlaşma olup birbirleriyle iç içedirler.

Çünkü, o parça ve kısımlar, bütün parçacıklarıyla “O’ndan başka terbiye edici yoktur.” diyerek bu gerçeğe olan şahitliklerini ilân ederler.

Çünkü, aralarındaki uygunluk, yaratıcı kalemin bir olduğuna işaret ediyor. O parçaya ait olan şeyler, bütün hücrecikleriyle “Hakikatte O’ndan başka tasarruf edici yoktur.” diye şahadet ederler.

O hücrecikler, bütün zerre ve atomlarıyla “O’ndan başka düzenleyici yoktur.” diye şahadetlerini ilân ederler.

Çünkü, zerre ve atomlar arasındaki bağın bir olduğu bunu gerektirir. O zerreler, kâinattaki boşlukları dolduran ısı ve ışığı nakleden bütün esîriyle / tüm cevherleriyle “O’ndan başka ilâh yoktur.” cevheresiyle tevhîdi ilân ederler.

Çünkü, esîr denen cevherin basit ve sade oluşu, sükûnu, intizamla Yaratan’ın emrine hızla uyması bunu gerektirir.

x

Söz ve kelimelerin değişmesiyle mânâ değişmez. Bâkî ve dâimî kalır.

Kabuk parçalanır, iç ve öz bâkî ve sağlam kalır. Elbisesi yırtılır, cesedi sağlam, bâkî kalır.

Ceset ölüp dağılırsa da, rûh bâkî kalır. Cisim ihtiyarlanırsa, bencillik genç kalır.

Çokluk, cemaat ve topluluk dağılır, amma fert / birey bâkî ve daimî kalır.

Çokluk bozulur, birlik ve teklik bakidir.

Madde kırılır, nur bâkîdir.

Bundan dolayı ömrün başlangıcından sonuna kadar devam eden mânâ;

Çok cesetlerle, başkalaşma ve değişme ve tavırdan tavıra geçerek;

Devirden devire yuvarlanarak; vahdetini, bekasını muhafaza ettiği gibi,

Ölüm hendeğini de atlayarak, sâlimen ebed yoluna devam edecektir.

Bununla beraber her vakit “Ölüme hazır ol!” emrini bekleyen;

Zâil / yok olucu / sona erici olan ve bekasız / devamsız maddiyatta;

Şu hıfz ve muhafaza düstur ve prensibi, beka ile çok ilgili olan

Ruh ve mânâda da câri ve geçerlidir.

x

Bir incir tohumunu tavırdan tavıra sokarak koruyan,

Devirden devire himaye ederek muhafaza eden,

Dağılma, çözülme

Ve parçalanıp bozulmaktan vikaye edip / koruyan

Ve o tohumda incir ağacının;

Yapılış ve kuruluşlarına lâzım olan esasları,

Son derece dikkatle muhafaza eden,

Elbette ve elbette,

Arz’ın halifesi ünvanını alan insanoğlunun;

Amel ve işlerini ihmal etmez,

Korur ve hıfzeder.

Türk Milleti Yerine “TAK” Federasyonu

AKP Genel Başkanı R.T. Erdoğan sık sık bu devletin kurucu unsurlarıymış gibi “Türk- Arap- Kürt” birlikteliğini vurgulayan konuşmalar yapıyor. “Tarih Türk, Kürt ve Arap birliğinin tarihidir”, Malazgirt, İstanbul’un Fethi, Çanakkale, Millî Mücadelede bu birliktelik sayesinde başarıldı diyor.

Bazı yorumcular bu söylemlerin tarihi gerçeklere uymadığı, abartılı ve bağlamından koparılmış bir iddia olduğu, arka planında “Türkiye Cumhuriyeti’ni üç ortaklı bir devlete dönüştürme planına zihinleri hazırlamak” olduğu kanaatindeler. TAK, “Türk- Arap- Kürt” Federasyonu ibaresinin kısaltması olarak kullanılıyor.

Yeniçağ yazarı Arslan Bulut bu endişesini şu cümlelerle anlatıyor: “Fiilen kuruluş felsefesinden koparılan devletin, Anayasal olarak da bir federasyona çevrilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti yerine Türk-Arap-Kürt Federasyonu kurulması artık emperyalistlerin projesi olmaktan çıkmış, devleti yönetenlerin ‘sevda’sı haline dönüşmüştür. Türk Milleti’nin tarih sayfalarından bile çıkarılması hedeflenmektedir.”

Bu cümlede en fazla “TAK” Federasyonu kurulmasının devleti yönetenlerin sevdası haline dönüşmüş olduğu” kısmı içimi yaktı.

Devletin “üniter/ tekil” kimliğini bir “bileşenler” toplamına dönüştürülmek isteyenler hep vardı ama böylesine cesur bir şekilde ifade edemiyorlardı. İktidar ortağı partilerin (AKP+MHP) temsilcileri son dönemde Öcalan/PKK taleplerine uygun beyanlarıyla milletimizi çileden çıkarıyorlar.

İktidarın “süreç ortağı” oldukları DEM/PKK yöneticileri ve seçim işbirliği yaptıkları HÜDAPAR’ı yönetenlerin Türk, Türk Bayrağı, Türk Tarihi, Türkçe gibi vatandaşlarımızı bir arada tutan bütün değerleri ortadan kaldırmaya çalıştıkları görülüyor. Mesela DEM Parti milletvekilleri Türk Bayrağı var diye milletvekili rozeti bile takmıyorlar. HÜDA-PAR Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu “Türk Bayrağı’nın adı değişmeli” diyor.

1924 Anayasası ile perçinlenen “Türkiye Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” tanımı, “Türkiyeli” veya “etnik gruplar koalisyonu” kavramlarıyla esnetilmeye çalışılıyor.

Türk adının anayasadan ve kamusal alandan silinmesi, federasyonun ilk psikolojik eşiğidir.

**************************************

Projenin Asıl Mimarları Kim?

Arslan Bulut bunu defalarca yazdı: “Terörsüz Türkiye” projesi, Erdoğan ve Bahçeli tarafından gündeme getirilmiş olsa da Birinci ve ikinci açılım süreçlerindeki “Akil Adamlar Heyeti” gibi, “Meclis’te resmi olmayan Milli Birlik, Dayanışma ve Kardeşlik Komisyonu kurulması” gibi uygulamalar, öncelikle Graham Fuller ve Heny Barkey tarafından “Türkiye’nin Kürt Meselesi” adlı kitapta, 1998 yılında önerilmiştir!

Bir de Müyesser Yıldız’ın ortaya çıkardığı David Phillips’in 2007 tarihli “PKK’nın Silahsızlandırılması, Dağıtılması ve Yeniden Entegre Edilmesi” adlı raporuna bakalım: “TSK’nın etkisizleştirilmesi, PKK’lılara kademeli bir şekilde ‘eve dönüş veya dağdan iniş’ imkânı sağlanması, PKK üst yönetimin üçüncü bir ülkeye gönderilmesi, reform paketleri açılması, Meclis’te komisyonlar kurulması, ‘Barzanistan’ın tanınması. Türkiye’nin Kerkük’ten vazgeçmesi, Fırat-Dicle sularını paylaşması” önerilmiş.

Muhtemelen bu raporların güncellenmiş halleri ileride açığa çıkacaktır. O raporları gördüğümüzde şimdi yapılan uygulamalarla birebir örtüşeceğinden emin olabiliriz.

Yani uygulanan planın içinde milliyetçi, muhafazakâr, sosyal demokrat, Kürtçü İslamcı hangi partiler/ gruplar olursa olsun planın orijinali “yerli ve milli” değil.

**************************************

Arap Unsuru Nereden Ortaya Çıktı?

Öcalan/ DEM/ PKK ile yapılan müzakerelerle “Türk-Kürt kardeşliği” adı altında PKK terör örgütünü devletimize ortak etme çalışması artık yadırganmıyor. Hatta Meclis’te sadece İYİ Parti bu sürece karşı net tavır koyarken diğer partilerin bu projeye karşı durmadıkları görülüyor. (Meclis’te olmayan Zafer Partisi ile diğer milliyetçi partiler ve bir kısım CHP’liler de sürece karşı.)

Peki, “Arap” sözcüğü neden telaffuz edilmeye başlandı?

Türkiye’deki geçici koruma altındaki yani “sığınmacı” statüsünde bulunan Suriyelilerin ve diğer Orta Doğulu grupların yoğunluğu olabilir mi? Bunların önemli bir kesimine vatandaşlık verilmesi tesadüf diyebilir miyiz?

Bu durumun sadece bir “insani yardım” değil, ülkenin etnik dokusunu “TAK” modeline hazırlayan bir nüfus mühendisliği olduğu iddiası bir evhamdan ibaret midir?

Sığınmacı akınını “silahsız istila” olarak tanımlayanlar haksız mı? Devletin bu nüfusu geri göndermek yerine “entegrasyon” adı altında kalıcılaştırması, federasyonun “Arap” ayağını oluşturma çabası olarak değerlendirilmesi yanlış mıdır?

Bu durumun ekonomik ve sosyal dokuyu bozacağı, etnik nüfusun yoğun olduğu illerde yerel yönetimlerin özerkleşmesi taleplerine zemin hazırlayacağı açık değil midir?

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı üzerindeki çekincelerin kaldırılması tartışmaları Anayasa’nın ilk dört maddesine yönelik eleştiriler bu değişimlere zemin hazırlama maksatlıdır.

****

Yeni Anayasa” taleplerinin arkasında iki sebep var: Birincisi Erdoğan’a ömür boyu başkan seçilmesinin yolunu açmak. Diğeri DEM/PKK talepleri kapsamında Öcalan’a af ve statü; dağdaki teröristlere af, kamu görevi ve siyaset yapma imkanlarının getirilmesi.

“Yeni anayasa” çalışmalarının iç cepheyi güçlendirecek bir “toplumsal sözleşme” değil, bir “çözülme belgesi” olacağı siyasi aktörlerin açıklamalarından belli.

Bütün vatandaşlara eşit haklar verilmesi yerine “etnik bazlı haklar” verilmesi eşitlik ilkesini bozar. “İmtiyazlı etnik kimlikler yaratılması” iç çatışmalara yol açar.

**************************************

Proje BOP’un Bir Parçası

TAK Federasyonu projesinin sadece yerli bir siyasi tercih olmadığı, bölgesel dizaynın bir parçası olduğu açık.

Sevr’den bu yana gelen “parçalanmış Anadolu” hayalinin, günümüzde “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi” (BOP) ile güncellendiğini unutmayalım. Projenin Irak ve Suriye ayağı tamamlanmak üzere. Sırada Türkiye ve İran var.

Buna direnmenin yolu devleti yönetenlerin ve milletin büyük çoğunluğunun milli-üniter devlet yapısından taviz vermemesi, bütün etnisiteleri kucaklayan Türk kimliği ve vatandaşlık tanımının, ortak eğitim dili Türkçe ilkelerinin asla değişmemesi gerekir.

Türk, Arap ve Kürt (TAK) unsurlarının bir federasyon çatısında toplanması Türkiye’yi Lübnanlaştırır, merkezi otoritesi zayıflatılmış ve dış müdahaleye açık bir tampon bölgeye dönüştürür.

Bir devleti yıkmak için her zaman ordularla girmeye gerek yoktur. Önce milletin adını anayasadan siler, sonra demografisini değiştirir ve en nihayetinde ‘kardeşlik’ adı altında idari yapısını parçalara ayırırsınız. Bugün ‘TAK’ dedikleri, Türk Milleti’ne biçilen kefenin adıdır.

Düşün Damlaları (39)

EN BÜYÜK HİLE

Bir gün öğretmen derse başlamadan önce, bilvesîle: “Çocuklar! Dedi: sizlerin en büyük hilekâr olmanızı istiyorum! Söyleyin bakalım, en büyük hile nedir?”

Öğrenciler birer birer cevap vermeye, kendilerine göre en büyük hilenin ne olduğunu söylemeye başladılar. Fakat öğretmen, hiçbirinin cevabını yeterli bulmadı. “Sevgili çocuklar! Dedi: Her birinizin cevabında doğruluk payı var. Fakat ben asıl en büyük hilenin ne olduğunu soruyorum. Biraz daha düşünün! Gerçi en doğru yanıt ve cevabı biliyorsunuz ama farkında değilsiniz!”

Öğrenciler: “Ne cevap verdikse, istediğiniz karşılığı alamadınız! Öyle ise, öğretmenim lütfen siz söyleyiniz.” Deyince:

“Sevgili çocuklar! Tüm cevaplarınız için hepinize teşekkürler ediyor ve merakla beklediğiniz cevabı söylüyorum: Evet, EN BÜYÜK HİLE; HİLESİZLİKTİR! Yani olduğun gibi görünmek. Göründüğün gibi olmaktır.” Çünkü, bu hileye başvuranların hiç başı ağrımaz. Sen sağ, ben selâmet.

KİLİT – ANAHTAR UYUMU

Tüm meyveleri yaratanla, tad alma duygusu olan dili yaratan bir olmazsa; insan hiçbir meyvenin tadını alamaz. Bunun gibi:

Göz ile görülenleri, kulak ile sesleri yaratan aynı zât olmazsa; Göz göremez, kulak işitemez.

Kilit ve anahtarı da, aynı kişi yapmazsa, birbirinden habersiz olarak yapılan kilit ve anahtarlar; tek başlarına çok güzel de olsalar; aralarında uyum olmadıkları için işe yaramazlar. Kilit ve anahtar birlikte bir uyum teşkil etmedikleri için, fonksiyonlarını ifa edemezler. Tek başlarına çok güzel birer kilit ve anahtar bile olsalar, yapılırken nasıl uyumlu olacakları hesaba katılmadan yapıldıkları için, bir kıymet ifade etmez.

BİR ŞEYDEN HER ŞEY

Harfler noktalardan.

Kelime, cümle, sayfa ve kitaplar;

Harflerin bir araya getirilmesiyle meydana getiriliyor.

Noktadan harfler.

Harflerden, sayısız kitaplar ortaya konuluyor.

BİR ŞEYDEN HER ŞEY YAPILIYOR.

Edebî, felsefî, dinî ve fennî tüm kitaplar;

Hepsi nokta-harflerin bileştirilmeleriyle, kitapları oluşturdular.

Zerre / atom; harf; nokta hükmünde.

Kâinatın başlangıcı, bir noktadan başlatıldı.

Var, kâinat ve insan yaratılışının temelinde nokta.

Bir nokta ki, içinde muhabbet / sevgi ve aşk olan hokka.

Çünkü: Muhabbetten oldu Muhammed hâsıl;

Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl?

Nitekim, insanın başlangıcı, sperm denen nokta.

Kalemin ucundan akıyor bunca ilim,

Zerrelerin birliğinden oluşuyor nice bilim.

Binalardaki taşlar; kendilerini oraya koymuş değil;

Duvarcı ustaları yerlerine koymuşlardır, iyi bil.