13.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 6

Hayat Adı Verilen Dosyada Yazanlar…

“Anılar taşır zamanı, maziyi onlar anlatırlar… Kimi zaman gerçekleri, kimi zamansa yüreklerden taşıp da söylenemeyenleri! Ve zaman; önünde, sonunda kaderi yener…’’

Zamanı anılar yaşatır, anıları ise duygular. Anılarda kalsa bile silinemez gerçekler, zaman tünelinde yaşananlar…

Geçmişin sayfalarına yeniden bakmak kolay mı? Bir ömür, bu sayfalara sığar mı? Yaşananlar, yaşanamayanlar, sevmeler, sevilmeler, acılar, sevinçler…

Kısacası bizleri biz yapan; doğuşumuzdan, son nefesimize kadar kurduğumuz hayaller, yaşadığımız gerçekler…

Hayatın çevrilen her sayfası; yaşam karelerimizle şekillenir, renklenir. Ya da çevrilen her sayfa, solan yılların ardında kalan umutlara yeniden can verir.

Ömür dediğimiz şey nedir ki?

Göz açıp kapayıncaya kadar geçen! Sevinçleri, başarıları, mutlulukları, başarısızlıkları, hüzünleri, kahkahaları, hıçkırıklarıyla akıp giden yıllar…

Ve göz pınarlarımızdan akan her damlada saklı kalan onca anılar…

Yıllar, yıllar, yıllar…

Bazen, hırçın dalgalar gibi bizi, bizden alıp sahillere vuran! Kimi zaman; zifir gecelerin karanlığında kaybolan tüm geçmişimizi, hiç ummadığımız bir anda yüzümüze tokat gibi çarpan. Kimi zaman, güneşin doğuşuyla birlikte bizi yeniden umutlara taşıyan. Bazen de, umutsuzluk girdapları içinde bizi kayıplara sokan o uzun yıllar…

Hayatımızın her sayfası; yaşadığımız sevinçlerimizi, hüzünlerimizi, sevgilerimizi, sevgisizliklerimizi anlatır…

Hep o son bakışın içinde kalır ömrümüzün bize öğrettikleri; kimimizin görmezden geldiği, kimimizin ıskaladığı ama daima bizi, biz yapan gerçekler…

Hayat denilen şeyin ilk hecesinden, son hecesine kadar bir renktir; bir sesleniştir yaşadıklarımız, gözlemlerimiz…

Doğasıyla, insan manzaralarıyla, ilmiyle, irfanıyla, ülkemizde yaşanan tüm olaylarıyla… Bir bakıştır, bir hissediştir, bir anlatımdır hayat…

Her insanın bir kaderi vardır. O kader doğuşumuzdan, ölümümüze kadar birçok olayı barındırır! Kimimiz acıları, kimimiz sevinçleri, kimimiz ise hüzünleri yaşarız o kader yıllarında…

Doğanın değişmez yapısına benzer aslında insanoğlu; bazen kış gecelerinin soğuk görüntüsü gibidir, donuk bakışlı gözleriyle! Bazen de coşkun suların çağıldaması gibi akan gözyaşlarıyla ya hüznü, ya da sevinci anlatır…

Öyle anları yaşar ki, beynin ve bedenin!

Kızgın güneşin yakıcılığını hissedersin bir anda tüm kalbini dolduran güzel duygularla… Ya da o an ölesin gelir, acıların paramparça ettiği kalbinden taşan feryatlarla…

İşte hayatımızı çevreleyen kader çemberinin içerisinde kalanlar, kısacası bu duygulardır. Ve her insan bu kader çemberini kendisi yaratır. Kimi doğrularla, kimi yanlışlarla ve uç, uca eklenen onca olayla!

Eklene, eklene uzayıp gider bu yıllar. Ta ki, çemberi oluşturan son noktanın konulduğu o ana kadar!

Çember oluşur hayat biter…

Ülkemizin temel niteliklerinin, pek çok şeyin giderek değer yitirdiği, türlü açılımlar adı altında şekil değiştirdiği ömrümüzün bu son yıllarında bizlerin, sizlerin, onların, kısacası bizim insanımızın dünyaya nam salmış o güzel niteliklerimizin, değerlerimizin, globalleşen dünya şartlarına uyum adı altında; nasıl değiştirilmeye, dönüştürülmeye çalışıldığını da, unutmamak gerekir!

Günümüzün Türkiye’sinde; milletimizin o kendine has insani duygularını, yardımlaşmayı, sevgiyi, hoşgörüyü, geleneksel aile yapımızı, büyüklerimize olan saygımızı, küçüklerimize olan koruma ve kollama duygularımızı nesillerden, nesillere aktaran bizlerin; o günlere dönmesi, bir kez de bu günleri sorgulaması gerekmez mi?

Geride bırakılan upuzun yıllar, yıllarla birlikte tüm yaşananlar, onca olaylar!

O kadar kolay geçer mi bu hayat?

Aldığımız ilk nefesten, verilen son nefese kadar! Aslında yaşam o kadar kısa ki, her şey 3 perdelik bir oyun sanki!

İlk perde de doğarsın, ikinci perde de büyürsün, son perdede ise ölürsün!

Hayat adı verilen dosyanın içinde yaşamımızla ilgili genel olarak bunlar yazar.

Ya yaşadığımız vatan topraklarını anlatan sayfalar?

Bir de o sayfalara bakalım. Bunca geçmişi, tüm yaşanmışlıklarıyla birlikte anlatmaya başlasın o sayfalar:

Kimilerine göre mucizevi, kimilerine göre hesaplaşılması gereken, kimilerine göreyse; yeniden yazdıklarına inanılan tarihin gerçeklerini anlatır o yıllar.

Hele ki bu aziz vatanı bizlere armağan eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları, bu uğurda seve seve hayatını feda eyleyen şehitlerimiz, gazilerimiz unutulabilir mi?

Unutturulabilir mi? O tarihi yazanların isimleri, onca başarıları, tarih sayfalarımıza altın harflerle yazdıkları şanlı zaferleri.

‘Doğuşumuzdan bu güne vatanımız diye bellediğimiz, ‘Ay Yıldızlı, Al Bayrağımızın‘ sarıp sarmaladığı, atalarımızdan bize emanet olan bu ‘Gazi Topraklar’…

Dağlarıyla, taşlarıyla, ovalarıyla, ormanlarıyla, kurtlarıyla, kuşlarıyla, şırıl, şırıl özgürce akan sularıyla canım ülkem; aydınlığın ve hürriyetin sevdalısı can dostlar:

Varsın olmasın ne sarayımız, ne hanımız! Varsın olmasın ne yatımız, ne de katımız! Özgürce soluduğumuz bir nefesin, tadına doyum olmayan bir lokma ekmeğin, ‘’Yüce Türk Ulusunun’’ bir ferdi olmanın hazzı ve gururu bize yeter…

Eksik olmasın minarelerimizden ne ezan, ne de göğsümüzdeki iman. Canımız feda ‘Ay Yıldızlı Sancağımıza’, şehitlerimizin kanlarıyla sulanmış ülkemizin her karış toprağına…

Bir ve beraber olalım her türlü baskıya, zulme, dirlik ve düzenimizi bozmaya kast edenlere karşı. Zira ayrımız, gayrımız yoktur bu aziz topraklarda.

Onlar, bunlar ne demek? Hep ‘Biz’ olduk, yine ‘Biz ve Beraber’ olmaya devam edeceğiz güzel ülkemizde.

Ve hayat adı verilen dosyanın son sayfasında hep şu cümle yazar:

Ömrümüzün suretidir hatıralar! Onlar zamanı taşırlar. Ama ne zaman döner geri ne de hatıralar…

30 Ağustos

Dünya tarihinde bazı zaferler bir savaşın seyrini değiştirirken, bazıları ise bir milletin kendisi hakkındaki hükmünü değiştirir. 30 Ağustos Zaferi ise ikinci türden bir zaferdir.

Çünkü bir milletin yenilgisi yalnızca ordularının yenilmesiyle açıklanamaz. Bir millet ne zaman gerçekten yenilmiş sayılır? Orduları dağıtıldığında mı, toprakları işgal edildiğinde ve paylaşılmak istendiğinde mi? Yoksa artık kendi kaderini değiştirebileceğine inanmadığında mı?

Askeri yenilgi ile tarihsel yenilgi birbiri ile eşdeğer tutmamak gerekir. Bir ordu kaybedebilir, bir devlet çözülebilir, hatta bir ülke işgal edilebilir. Fakat bunların hiçbiri tek başına bir milletin tarih sahnesinden çekildiği anlamına gelmemektedir. Asıl yenilgi, başkalarının sizin hakkınızda verdiği hükmü, sizin de kabul etmeye başladığınız anda ortaya çıkar.

İşte bu düşünceyle hareket eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, Milli Mücadeleyi yalnızca işgal kuvvetlerine karşı yürütülen bir savaş olarak değil, Türk milletinin kendisi hakkında verilmiş olan bir hükme itirazı olarak görüyorlardı.

Mondros, “yenildiniz” diyordu.

İşgalciler; İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, “artık kendi ülkenize hâkim değilsiniz” diyordu.

Sevr ise daha ileri giderek, “geleceğinizin sınırlarını artık siz belirlemeyeceksiniz” anlamına geliyordu.

Buna karşılık Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının Anadolu’da başlattığı hareketin temel iddiası son derece yalındı: Bir milletin geleceği, o milletin iradesi dışında belirlenemez.

Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi sonunda yenilen yalnızca karşıdaki ordu değildi. Dört yıl boyunca Türk milletinin geleceğini başkalarının belirleyebileceği düşüncesi de savaş meydanında geçerliliğini kaybediyordu. Bu nedenle 30 Ağustos’un anlamı yalnızca askeri bir zaferin büyüklüğü değildir. Zaferin asıl büyüklüğü, bir milletin kendisi hakkındaki hükmü değiştirmiş olmasındadır. 1918’de hakkında karar verilen bir millet vardı. 1922’de ise kendi geleceği hakkında karar veren bir millet.

30 Ağustos’u yalnızca geçmişte kazanılmış büyük bir zafer olarak hatırlarsak onu anmış oluruz. Fakat onun arkasındaki düşünceyi bugünün meselelerine taşıyabilirsek, o zaman anlamış oluruz. Çünkü bağımsızlık bir kez kazanılıp sonsuza kadar sahip olunan bir ayrıcalık değil, her kuşağın kendi şartları içinde yeniden koruması gereken bir sorumluluktur.

30 Ağustos bir son değil, başlangıçtır.

Bir önceki kuşağın kazandığı zaferin mirasçısı olmak, o zaferin gereğini yerine getirdiğimiz anlamına gelmez. Hatta geçmişin büyük başarılarıyla övünmek, bugünün sorumluluklarını yerine getirmekten çok daha kolay ve maliyetsizdir.

Bir milletin büyüklüğü yalnızca atalarının ne yaptığıyla değil, kendisinin ne yapabildiğiyle ölçülür.

Çünkü bağımsızlık yalnızca toprak üzerinde kurulan hâkimiyet değildir.

Bağımlılığın biçimi de zamanla değişir.

Bir asır önce bağımsızlığı tehdit eden şey işgal orduları, savaş gemileri ve önümüze konulan paylaşım haritalarıydı. Bugünün dünyasında ise ülkelerin hareket alanlarını daraltmak için her zaman sınırlardan içeri asker sokmak gerekmiyor. Teknolojik bağımlılık, sermaye hareketleri, enerji ve üretim zincirleri, beyin göçü, dış finansman ihtiyacı ve giderek niteliksizleşen kurumlar da bir ülkenin kendi kararlarını verebilme kapasitesini sınırlandırabilir.

Bu nedenle “Kendi kaderimizi kendimiz belirleriz.” sözü yalnızca siyasi bir irade beyanı değildir.

Aynı zamanda bir kapasite meselesidir.

Kendi bilginizi üretemiyorsanız başkalarının bilgisine, kendi teknolojinizi geliştiremiyorsanız başkalarının teknolojisine, güçlü kurumlar oluşturamıyorsanız başkalarının kurduğu düzene bağımlı hâle gelirsiniz. Hukukunuz güven vermiyor, ekonominiz sürekli dış kaynak arıyor ve yetişmiş insan gücünüz geleceğini başka ülkelerde arıyorsa, siyasi bağımsızlığınız devam etse bile karar alanınız giderek daralır.

Belki de günümüzde bağımsızlığı anlamanın en gerçekçi yolu budur:

Bağımsızlık yalnızca karar verme hakkına sahip olmak değil, verdiğiniz kararı uygulayabilecek güce sahip olmaktır.

30 Ağustos Büyük Türk Zaferi

Eşsiz Lider ve Onun güçlü kadrosunun önderliğinde, inanç ve direnişle kazanılan kutlu zafer, 30 Ağustos bayramımızın 104.Yılını sonsuz yıllara taşımaya and içerek kutluyoruz. Türk’ün son devletinin kurulmasını sağlayan Zafer Bayramımız İslam Âleminin örnek alabileceği bu Bağımsızlık Savaşımız, aynı zamanda bağımsızlıklarını kazanmalarında mazlum milletlere örnek teşkil etmiş bir zaferdir.

*

Türk tarihinin zaferler ayı olarak bilinen Ağustos ayında irili ufaklı 62 zafer kazandığımızı tarihler kaydeder. Bu büyük zaferimizin en kesin sonuçlusu olan 30 ağustos Büyük Türk Zaferi aynı zamanda bütün Batılı ülkelerin de yenilgisi mahiyetinde idi.

Bu Türk zaferi sonucunda ortaya çıkan durum, tarihe yepyeni bir Türk devletinin, tamamıyla milli ve dipdiri bir Türk devletinin doğmasını sağlamıştır. Avrupalı emperyalist güçlerin tam bir oyunu olarak ortaya çıkan ve Sevr’in zorla Türklere kabul edilmesi için tertip edilen bu Anadolu seferi, onların oyuncağı olan ve kendi küçük ülkesinin ulaşamayacağı bir serüven halinde başlayıp sona eren Yunan macerası, aynı zamanda tarihin bir dönüm noktasıdır

Avrupalı emperyalist güçlerin ve sömürgeler devrinin de sonunu ilan eden bir Türk zaferidir.

*

26 Ağustos 1071 tarihinde Anadolu’nun kapılarını İslam’a açan Malazgirt Meydan Muharebesini zaferle sonuçlandıran Türk zaferi, aynı zamanda, 30 Ağustos 1922 tarihinde Anadolu’nun kapılarını Hıristiyan Emperyalist düşmanlara kapatan Baş Komutanlık Meydan Muharebesini kazanmış bir Türk zaferidir.

Kazanılan bu Başkomutanlık Meydan Muharebesi zaferi sonucudur ki, Batılı ülkelerin demir pençeleri altında inleyen esir ülkelerin ayaklanması ve milli devletlerini kurmak için savaşmaları dönemini de başlatmıştır. Artık her zincirin kırıldığının başında Anadolu mücadelesi, Türk Kurtuluş Savaşı ve sonuçları anılacaktır.

*

Burada zaferlerimizi destanlaştıran onlarca şiirler arasından birkaç mısra sıralayalım:

‘’Bir avuçtan fazla insan değildik,

Bize dünya düşman oldu, yenildik,

Bilirlerdi şan vermiştir eski Türk,

Sandılar ki can vermiştir eski Türk

Topumuzu süngümüzü aldılar

Ülkemize Yunanlıyı saldılar

Minareler duyguları var gibi

Bizi kurtar! Bizi kurtar ya Rabbi,

Deyip yanan şehirlere kapandı

Bu yıkılan bütün her şey vatandı.

*

Yine aynı mahiyetteki zafer şiirleri ile Türk Kurtuluş Savaşını öğrendik:

‘’Tekbirle hücum sesleri gök kubbeyi buldu,

Hür Ankara’nın savleti Afyon’da duyuldu,

Ulu serdarla ardındaki Müslüman oldu,

Allah diye seslenerek cenge koyuldu.

*

‘’Türk ordusu saldır, Akdeniz olsun,

Yunan denilen sıska hareminde boğulsun,

Tarihi kül olsun, o lâin bayrağı sönsün,

Şanlar dolu tarihime bin menlice dulsun’’

*

30 Ağustos’ta bizzat Türk orduları Başkomutanı Gazi Mareşal Mustafa Kemal Paşa tarafından yönetildiği için Başkomutanlık Meydan Savaşı adını alan çarpışmalar başlamıştır. Bu çarpışmalar sonucunda, boğaz boğaza yapılan amansız bir savaş sonucunda düşmanın ana kuvvetleri büsbütün yok edildiler. Geri kalanların büyük bir kısmı da esir edildiler. Savaş alanının büyük bir kısmındaki Türk kasabaları ve köyleri ise büyük bir katliama uğrayarak halkı vahşice öldürülüp evleri yağmalandıktan sonra ateşe veriliyordu. Bazı yerleşim birimlerinde sivil halk, kadınları, çocukları ve ihtiyarları ile beraber ahşap köy camilerine doldurularak gaz yağı döküp ateşe veriliyordu. Can havliyle yangından kaçanlar ise camilerin önüne dizilen mitralyözlerin ateşi ile öldürülüyorlardı. Bu köyleri yakmak emrini veren Yunanlı subaylar_ başlarında General Triko pis olduğu halde_Türk ordusunun esirleri durumuna düşmüşlerdir. Bu esir Yunan generallerini karşılayan Türk Ordusu Kurmay Başkanı General Asım Gündüz’ün onlara Türkçe ilk hitabı bir tokat gibi suratlarında şaklamıştır:

‘’Sizleri medeni bir ordunun mensupları olarak mı, yoksa bir eşkıya sürüsünün temsilcileri olarak mı karşılayacağımdan mütereddidim.’’

*

Yunanlı esir komutanlar kendilerine bir araç sağlanmasını, iskân edilecekleri yöreye yaya gönderilmemelerini istediklerinde ise;

‘’_Şu anda sizin emirleriniz doğrultusunda askerleriniz Türk şehirlerini ateşe vermekle meşguldürler. Bütün araçlarımız ordunuzun peşinde süratle bu cinayetlere engel olmak için seferber edilmişlerdir. Gideceğiniz yere kadar sizde bizim gibi yaya gitmek zorundasınız’’deniliyordu.

*

Yine de onları Türk asaletine sığacak şekilde, kimsenin tacizine uğramadan uzun zaman Anadolu’da iskân ettik. Ülkelerine sağ salim gönderdik. Bu Yunanlı generallerden çoğu kendi ülkelerinde yargılanarak kurşuna dizildiler. Suçlanma sebepleri ise ‘’Anadolu’daki başarısızlıkları’’idi. Oysa bu sonuç daha Anadolu istilasının başladığı günlerde, Anadolu’da zaferden zafere koştukları anlarda bile belli olmuştur.

*

Kurtuluş Savaşımızı sona erdiren bu büyük ‘’Türk Zaferi’’ öyle bir zaferdir ki, Viyana’dan başlayan bozgun, Ankara önlerine kadar gelmişti. Türk bayrağı eski şahsüvarların kavukları üzerinde bir kızıl gül gibi zaferden zafere koştuktan sonra çocuklarının başına bir yas çevresi gibi düşüyordu. Fakat Anadolu bozkırlarındaki bir avuç büyük mazlumun direnmesi sonunda yeniden doğdu. Bir kızıl yele gibi göklere doğru savrulmaya başladı. Ankara önlerinde Sakarya’da durdurulan ve geri atılan bu zaferimizde biz yeryüzündeki ‘’ Son Türk Devleti’nin Kalesini savunduk’’

*

Değerli okur, Türk Milleti olarak Başkomutanlık Meydan Muharebesini ve diğer zaferlerimizi hatırlamalıyız, hatırlatmalıyız. Tarihimize giderek, ondan aldığımız güçle bugünümüzü ve geleceğimizi inşa etmeliyiz. Bizi başarılı kılan, zaferlere ulaştıran ruh ve manayı anlamaya çalışmalıyız; bundan yüksek bir şuur elde etmeye gayret etmeliyiz.

Bu zaferler ayında büyük milletimize düşen, zaferlerle övünmekten daha çok, bu zaferlerin nasıl elde edildiğini, zaferlerin arkasındaki yüksek inanç ve ruhu iyi kavrayabilmektir. Bugün de aynı iman ve teslimiyete sahip olup olmadığımızın muhasebesini yapabilmektir.

Hepimizin bildiği gibi, İslam coğrafyasında olduğu gibi, son kalemiz olan güzide ülkemizin maruz kaldığı PKK zulmü, adi FETÖ kalkışması demokratik ve laik cumhuriyetimize yönelik aşağılık darbe denemeleri, zorbalık, haksızlık ve kötülükler, zaferlerimizi ve bu zaferlerin arkasındaki ruhu yeniden anlamaya olan ihtiyacımızı çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır,

*

Ve biliyoruz ki, 104 yıl önce Türk milletini devletsiz bırakmaya karar veren Batılı emperyalistler, 100 yıl sonra bugün de takip ettikleri, “BOP coğrafyası” ve “stratejik göç mühendisliği” projeleri ile Türkiye’yi karıştırmak ve bölmek istiyorlar. Ama milletçe uyanık olur, bu oyunları sezer ve vatanımıza sahip çıkarsak, 100 yıl sonra da başaramayacaklardır…

Yeter ki kendine yabancılaşmamış, milli değerlerini içselleştirmiş (dindar ya da değil, gerçek kimliğini gizleyerek ırkçılıkla suçlama şovuna soyunanların değil ) varoluş ıstırabıyla yoğrulan ‘’can’’lara her durum ve şartlarda daha çok ihtiyacımız var olduğunu bilelim. Millet olarak bu netameli ve yaşlı coğrafyada güçlü kalmanın, ebedi kalmanın reçetesi, bir bilgenin ifadesiyle ‘’Birleyerek Oluşalım’’ ifadesinde billurlaşır, gerçek yerini alır.

Bu reçete,’’Türk Ulusal Kimliğinin’’ reçetesidir.

*

Biliriz ki, asıl zafer insanın gönlünü kazanmaktır. Asıl fetih, bir kalbi hakikate açmaktır. Zafer, egemen olma hırsına kapılmadan güzelliği herkesin avucuna bırakmaktır. Fetih, insan iradesini incitmeden, baskı ve zorlama yapmadan, iman gücünün gönüllere nakşedilmesidir. Zaferlerin arkasında hep aynı ruh vardır. Bedir’de de aynı ruh vardır, Malazgirt’te de… Mekke’nin fethinde de aynı ruh vardır. Çanakkale Zaferinde de… İstanbul’un Fethinde de aynı ruh vardır. Kurtuluş Savaşında da… İşte bu ruh, İstiklal Şairimizin:

‘’Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var,

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,

‘’ Medeniyet’’ dediğin tek dişi kalmış canavar?’’

Dizelerinde ifade ettiği fetih ruhunun ta kendisidir.

*

Gazi Paşamız Atatürk’ün günümüz Liderlerine ışık tutacak iki veciz ifadeleriyle yazımızı sonlandıralım:

‘’Artık millet, iki şey için silaha sarılacaktır: Milli sınırlarımız içinde yaşamını, bağımsızlığını ve egemenliğini korumak için! Artık bizim saldırgan bir askeri siyasetimiz olmayacaktır. Cihangirlik sevdasında, savaşarak ülkeleri alma peşinde olmayacağız. O düşünüş biçimini izleme yüzünden en ağır cezaları hala çekmekteyiz. ‘’

*

Anlaşılan o ki, dünyada en büyük talihsizlik bir insanı tanımadan, dinlemeden, eserlerini okumadan o’nun hakkında hüküm vermektir. Sanırım en talihsiz insanlar nankörlerdir. Bu vatan için ter döken, kan döken, can veren herkese sonsuz minnet duyuyoruz. O eşsiz kahraman kadronun tırnağı etmeyen zavallıların, onları küçümseme gayretleri sadece ve sadece ‘’yarının utanç levhaları’’ olacaktır. Diğer Müslüman ülkelerin hali karşısında bugün pırıl pırıl bir Türkiye varsa unutmayalım bu ‘’Atatürk’ün ve arkadaşlarının’’ eseridir.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların iradesini, milliyetçi iradenin önemini Türk Düşmanlığı üzerine kurgulanmış ve cemaatçilik örgütlenmesi adı altında son yaşanan melanetten görmeliyiz.

En cahilinden bilginine kadar insanları beşine takarak koyunlaştıran ‘’Sahte Din Soslu’’ iki sihirli kelime yeterli olabildi: ‘’Diyalog’’ve ‘’Hoşgörü’’! Çocuklarımız, Türk Kültür DNA’sı ile donanımlı ‘’Kurt Gibi’’ yetiştirilmezse yine olacağı budur.

Tarih boyunca bizlere zaferler kazandıran bütün büyüklerimizi, ecdadımızı, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet ve şükranla yâd ederken;

Başta Ebedi Başbuğ Atatürk olmak üzere, bize bu toprakları vatan kılmak, vatan tutmak için can veren Kuvva-i Milliye şehitleri atalarımız, bu aziz milletin necip evlatları, kutlu ruhlarınız şad olsun.

Emanetiniz 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.

Toplum Yapımızdaki Bazı Sorunlar

Bir vatandaş olarak zaman zaman önemli bulduğumuz sahamızla ilgili bazı konulara değinme ihtiyacı duyuyoruz veya gündemde olan sorunlarla ilgilenmekten kendimizi alamıyoruz. Kendimi bildim bileli hiçbir dönemde Cumhuriyet Türkiye’si sorunsuz bırakılmamıştır. İç ve dış sözde sevenlerimiz önümüze hep dağ gibi sorunlar çıkarmışlardır. İhanet kazanları hep kaynatılmıştır. Bilhassa kriz dönemleri iç ve dış düşmanlarımız iktidarların zayıfladığı dönemlerde hiç uslu durmamışlar, aldıkları emirleri yerine getirmişlerdir. Bugün yaşadığımız dönem de bu örneklerle doludur.

İşin enterasan tarafı, aynı sorunlar ve dayatmalar tekrar tekrar ortaya çıkarılsa da bu saldırılara bilhassa milli devlet ve üniter yapımızı tahribe karşı vatandaşlarımızın önemli bir bölümü mensup oldukları dernek ve vakıflarca veya çeşitli sivil toplum kuruluşlarınca bunlara karşı sessiz kalmayı tercih etmişler, gerekli tepkiyi yanlış bir şekilde sadece yönetenlerden beklemişlerdir. Bir de son dönemde egemenlik haklarımıza sözde demokratikleşme adı altında göz diken bizi ufalamaya çalışan, topluma çokkültürlülük şırıngası yapan Dem’ciler ortaya çıkmıştır. Batılı ülkeler bile çokkültürlülük tuzağından rahatsız olmuşsa da bizim gibi ülkelere hep milli devlet, üniter yapı aleyhtarlığı dayatılmıştır. Toplumumuzda yeterince sosyalleşememe ve ülkeye vatandaş olarak sahip çıkamama zaafı 15 Temmuz işgal ve darbe olayında olduğu gibi ufalanma yoluyla daha iyi bütünleşeceğimiz safsatası bir zaaf olarak ortada görülmüştür. Eğitimde maalesef Türkçe birçok kayıplara uğramış, belirli bir ölçüde de zenginliğini yitirmek üzeredir. Olmadık yerde yabancı kelimeler çok arzulu bir şekilde kullanılmış ve Türk dili üzerine yanlışlar yapılmıştır. Kelime haznemiz yavaş yavaş daralmaktadır. Dönem dönem aynı iktidarlar olsa da Milli Eğitim politikasındaki sık sık değiştirmeler belirsizlikler doğurmuştur. Ders programlarında maalesef sayısal olanlar çok öne çıkarılmış, gençlerimize milli kimlik ve kültür tarihimiz yeterince verilememiştir. Tarih kitaplarımız yenilenerek zenginleştirilmeyi bekliyor. Türk Dünyası ile olan ilişkilerimiz gelişmesine rağmen, okullarımızda ve kamuoyunda Türk Dünyası ülkeleri ile ilgili bilgi eksikliği çoktur. Deprem ülkesi olmamıza rağmen, çeşitli kademelerde deprem dersleri verilmemektedir.

Milli devlet ve üniter yapımızı sarsıcı maksatlı sokuşturmalar, haddini bilmeme sorunlarını artırmıştır. Terörsüz Türkiye yolunda eksik fazla bazı çalışmalara rağmen haddini bilmeme hastalığı bilhassa Dem’cileri önemli hususlar ve prensipler daha önce açıklanmasına rağmen, Devletle pazarlığa gitme yanlışına sürüklemiştir. Terörden 45 seneyi aşkın şikayet eden Türkiye, maalesef terörist başını TBMM’de konuşturma yanlışına kalkışmıştır. Türkiye’nin sınırında yer alan yabancı bir ülke vatandaşı gibi çıkan petrol ve diğer bazı konularda ortaklık iddiasında bulunan haddini bilmezler görülmüştür. Terörsüz Türkiye dönemine girerken terör örgütü tarafından şehit edilmiş asker, sivil, kamu görevlisi gibi vatandaşlarımız için utanmadan pişmanlık duyma terör örgütü yandaşlarınca ve terör sevicilerince söz konusu olmamıştır. Kendi ülke çıkarlarına ihanet ederek kullanılanlar, katil teröristleri görünce boyunlarına sarılanlar, yediği kabı kirletenler, kullanılmaktan utanmayanlar, hiç de pişman değildirler. Bütün olumsuzluklara sahip olanlar, zor şartlar altında hayatlarını sürdürenler kendilerini koruyan devlet güçleri sayesinde hayatta kaldıklarının farkında bile değillerdir. Terör örgütünün daha çok Kürtleri öldürdüğü ortaya çıkmıştır. TC vatandaşlığının değerini hala anlayamayanların ne zaman bunun farkına varabileceklerini tahmin dahi edemeyiz. Vatan müdafasında bayrak, ezan ve milli birlik için şehit düşmüş kardeşlerimizi daima saygı ve rahmetle anmayı görev biliriz. Onlara çok şey borçluyuz. Onları yetiştirenlere de sonsuz saygılar sunarız. Ne mutlu Türküm diyene..!

Hangi Atın Kuyruğunu Bağladınız?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Malazgirt Zaferi’nin 955. yıl dönümünde yaptığı konuşmada “bölgemizde tarih yeniden yazılıyor” dedi. Ülkemizde yürüttükleri “Terörsüz Türkiye” adını verdikleri projeyi ve PKK’lılara af getiren ‘Çerçeve Yasa’yı bu kapsamda değerlendirdi. Güvenlik ve siyaset alanında başlatılan yeni dönemi kuvvetle sahiplendi.

“Terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge hedeflerimizi gerçekleştirmek üzere atımızın kuyruğunu bağladık” diyerek, Malazgirt ve Sultan Alpaslan ile bir benzeşme sağlamaya çalıştı.

“Atın kuyruğunu bağlamak”, savaş meydanında “geri dönmemek, ölümüne mücadele etmek” için ecdadın yaptığı geleneksel bir hareket. Bugün terör örgütüne verilen tavizlerin, dış güdümlü senaryoların ve üniter devlet yapısını değiştirme hazırlıklarının üstünü örtmek için bu metaforun kullanılmasını yadırgadım.

Anadolu’yu vatan yapan bu büyük zaferin anıldığı o kürsüde, hamaset dolu konuşmanın içinde, bir defa bile “Türk” ve “Türk Milleti” ifadesinin geçmemiş olması ise artık bizi şaşırtmıyor.

****

CB Erdoğan “bölgemizde tarih yeniden yazılıyor” derken kesinlikle haklı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de 28 Mayıs 2023 seçimlerinin hemen akşamında yaptığı konuşmada, “Önümüzdeki günlerde çok şey değişecektir, her şey değişecektir. İnşallah Türkiye değişmez” demesini de aynı kapsamda görmek gerekiyor.

Suriye’de rejimin değiştirilmesi ve iki eski teröriste (Şara ve Mazlum Abdi’ye) verilen statüler belli. İki sene önce aranan terör örgütü liderinden Cumhurbaşkanı çıkarıldı. Bunun yanında Türkiye’de de PKK terör örgütünün hapisteki elebaşına “başmüzakereci” ve/veya “silahsızlanma ve siyasallaşma komisyonu başkanlığı” gibi statülerin verilmeye çalışılması tesadüf değildir.

“Terörsüz Türkiye”, “demokratikleşme” veya “entegrasyon” ambalajlarıyla sunulan adımlar, kendi irademizle yürüttüğümüz milli bir strateji değildir. Washington ve Tel Aviv merkezli Ortadoğu’yu etnik temelde yeniden düzenleme projesine uyum sağlamaktan başka bir şey değildir.

Bir başka deyişle, kuyruğunu bağladığımız at bizim değil.

Osmanlı Sevr’i imzaladığında bunu bir “barış zaferi” ilan edip kutlamıştı. Bugün de üniter devletin temellerini aşındıran süreçler bize birer zafer gibi pazarlanmaktadır.

******************************

PYD/SDG Tasfiye Edildi Mi?

26 Ağustos 2026, tam da biz iki büyük tarihi zaferimizin kutlamaları havasındayken, Suriye Demokratik Güçleri (SDG/YPG) elebaşı Mazlum Abdi, Şam’da basın toplantısı yaptı. “Örgütün bağımsız bir askeri güç olarak varlığına son verildiğini ve Suriye ordusuna tam entegrasyonun sağlandığını” resmen duyurdu.

Detaylara bakınca görüldü ki, aslında örgüt silah bırakmamış, birlikleri dağıtılmamış, aksine kendi komutanları ve emir-komuta zincirleri bozulmadan 5 tugay (yaklaşık 8-10 bin kişilik kuvvet) bir bütün halinde Suriye ordusunun içine yerleştirilmiştir.

Oysaki geçen sene SDG askeri gücünün 100 binin üzerinde olduğu ifade ediliyordu. Arap aşiretlerinin SDG ile ittifaktan ayrılmasından sonra da 30-40 bin civarında olduğu söylenmekte idi. Peki, geri kalan PYD/SDG’li askeri güç nereye gitti? Bu sorunun cevabını bilmiyoruz.

ABD’nin güdümünde kurgulanan bu model bir entegrasyon değil, üniforma değiştirilerek meşruiyet kazandırılmış bir “Truva Atı” stratejisidir.

****

Aynı senaryonun Türkiye ayağında ise PKK/KCK’nın silah bıraktığı/ bırakacağı varsayımıyla, “Çerçeve Yasa” veya “PKK’ya Af Yasası” çıkarıldı. Yasa ile, şartlar yerine getirilirse, 10 binden fazla teröristin salıverileceği söylenmekte.

PKK elebaşının “Kürtlerin kurucu önderi” sayılması, devlet ile müzakere eden muhatap statüsüne taşınması, örgüt uzantılarının “kurucu ortaklık” ve “özerklik” hayallerini pervasızca seslendirmesini sağlamaktadır.

Okyanus ötesinden verilen akıl gayet açıktır: “Kürt bölgeleri tamamen sizin olacak, diğer bölgelerde ise Türklerle ortak olacaksınız!”

Aynı vaadin Suriye’deki PKK uzantısı olan PYD/SDG’ye de yapıldığı anlaşılıyor. Yeni yapılanmayla PYD/SDG tugaylarının masrafları Suriye devletine yıkılmış, Türkiye’nin gerektiğinde buraya operasyon yapması engellenmiştir. Devletin kritik önemde bazı makamlarına SDG’li yöneticiler getirilmiştir.

SDG’lilere de “Kürt bölgeleri tamamen sizin olacak, diğer bölgelerde ise Araplarla Suriye’ye ortak olacaksınız!” denilmiş olmalıdır.

Bu tuzağın her iki ülke için de büyük bir felakete gebe olduğunu anlamayanları görmek üzücüdür.

******************************

“Türkiye’de Kürdistan Kurulsun” Diyen Fabrikatör

“Birinci Çözüm Sürecinde”, PKK’nın belli şehirlerimizde kontrolü ele geçirdiği, güvenlik güçlerinin şehir içindeki silahlı teröristlere bile müdahale etmediği dönemdi. İstanbul’da büyük bir fabrikası olan ve Kürtlerin yoğun yaşadığı illerde bir “Kürdistan devleti” kurulacağına inanan ve bunu isteyen Kürt bir sanayiciyle konuşuyordum.

Kendisine, “Peki bu ayrışma olursa, senin gibi İstanbul’da yaşayan Kürtler huzur içinde yaşayabilecek mi? Sınırlar değişirse o fabrikan senin elinde kalır mı?” diye sormuştum. Önce duraksamış, ardından şu cevabı vermişti: “ABD bize söz verdi. İstanbul dâhil ‘Kürdistan’ dışında kalan şehirlerdeki Kürtlerin bütün hakları ve malvarlıkları korunacak.”

İşte bütün projenin özeti bu cümledir. Yüzlerce yıldır akraba olmuş, mutfağı, düğünü, cenazesi, kederi ve sevinci birleşmiş; sermayesi, emeği, komşuluğu İstanbul’dan İzmir’e, Diyarbakır’dan Trabzon’a etle tırnak gibi iç içe geçmiş bir milletiz. Bu milletin “temiz bir ayrışmayla” bölünebileceğini sanmak büyük bir akıl tutulmasıdır.

Bu yapay ayrışmanın kaçınılmaz olarak iç çatışmalara, mülkiyet gasplarına, sermaye kaçışına ve ekonomik yıkıma yol açacağını öngörmek kehanet sayılamaz.

Üniter devletin hukuk şemsiyesi kalktığında, Amerikan teminatı ne o sanayicinin fabrikasını koruyabilir ne de sokaktaki esnafın dükkânını.

Süreç sonunda hapisten çıkan veya dağdan inen teröristler, muhtemelen, Belediyeleri, bazı kamu yöneticiliklerini ele geçireceklerdir. DEM’i de güçlü olduğu illeri de fiilen PKK’lılar yönetir. Sözde ‘Kürdistan’da halk keyfi bir yönetim altında kalırken, bu bölgede yaşayanlar diğer illerimizde yabancı veya düşman gibi görüneceklerdir.

Bu sürecin sonunda, kazanan asla Türkler veya Kürtler olmayacak; sadece bölgemizde “kontrollü kaos” yaratan emperyalistler olacaktır.

Bugün “atımızın kuyruğunu bağladık” diyerek bu tehlikeli yolculuğa öncülük edenlere sormamız gerekiyor: Bu at sizi üstünde tutar mı?

Zaferler Ayı Ağustos

0

Malazgirt’ten Büyük Taarruz’a 9 büyük zafer

Türk tarihindeki kritik birçok zafer Ağustos ayında kazanıldı. Malazgirt’ten Büyük Taarruz’a uzanan bin yıla yakın bir tarihte Alp Arslan, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, Mustafa Kemal Atatürk’ün mühür vurduğu Ağustos ayındaki zaferleri hatırlattık.

Ağustos, Türk tarihi açısından adeta bir zaferler ayı.

26 Ağustos 1071’de Malazgirt’te başlayan “Ağustos Zaferleri”, yüzyıllar boyunca Anadolu’dan Orta Avrupa’ya farklı cephelerdeki zaferlerle devam etti.

Ağustos ayında Alp Arslan’ın, Fatih Sultan Mehmet’in, Yavuz Sultan Selim’in, Kanuni Sultan Süleyman’ın Anadolu ve Avrupa tarihinin seyrini değiştiren zaferleri yaşandı.

Kurtuluş Savaşı’nın en kritik iki aşaması olan Mustafa Kemal Atatürk’ün komutasındaki Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz da 1 yıl arayla yine Ağustos’ta başladı.

Türk tarihinde Ağustos ayında Malazgirt’ten Büyük Taarruz’a 9 önemli zafer öne çıkıyor.

MALAZGİRT MEYDAN MUHAREBESİ

11’inci yüzyılın ikinci yarısında Büyük Selçuklu Devleti, Oğuz boylarına geniş ve kalıcı bir yurt bulma arayışındaydı.

Bizans tahtına yeni çıkan Romen Diyojen ise iç karışıklıklarla çalkalanan imparatorluğu toparlama çabasındaydı.

Diyojen, Bizans’ın Anadolu’daki hâkimiyetini yeniden sağlamak ve Türk akınlarını durdurmak amacıyla paralı askerlerin de yer aldığı devasa bir ordu toplayarak Alp Arslan’ın ordugahına doğru sefere çıktı.

Savaş öncesinde Sultan Alparslan’ın Diyojen’e barış elçisi gönderdiği, ancak Diyojen’in “Barış şartlarını (Selçuklu’nun başkenti) Rey’de konuşacağız” diyerek teklifi reddettiği aktarılır.

ALP ARLSAN’IN BİZANS’A TUZAĞI

Selçukluların sulh çabası karşılık bulmayınca iki ordu, 26 Ağustos sabahı Malazgirt Ovası’nda karşı karşıya geldi.

Bizans ordusundan daha az sayıda askere sahip olan Sultan Alp Arslan, sahte ricat ve pusu taktiği uyguladı.

Geri çekilme harekâtıyla Bizans’ın ağır zırhlı birlikleri merkezden uzaklaştırılarak çembere alındı.

Gidişatı değiştiren bu hamlelerin ardından savaşın başında Bizans saflarında yer alan Peçenek ve Uzlar, savaş sırasında Selçuklu tarafına geçti.

Bizans ordusunun düzeninin iyice bozulması sonucu Selçukluların zaferi geldi.

DİYOJEN ESİR DÜŞTÜ

İmparator Romen Diyojen savaş meydanında esir düştü. Sultan Alp Arslan, salıverme tazminatı ve yıllık vergi karşılığında Diyojen’i serbest bıraktı.

Diyojen, Alp Arslan tarafından serbest bırakılmasının ardından Bizans tahtını geri alamadı ve gözlerine mil çekilerek öldürüldü.

Malazgirt Zaferi’nin ardından Anadolu’nun kapıları Türklere tamamen açıldı ve kısa sürede Saltuklular, Danişmentliler, Mengücekliler gibi ilk Türk beyliklerinin kurulmasıyla bölgedeki yeni yerleşim süreci başladı.

OTLUKBELİ MUHAREBESİ

11 Ağustos 1473 tarihinde Osmanlı Devleti ile Akkoyunlu Devleti arasında Anadolu’nun doğusundaki hakimiyet mücadelesi, Erzincan ile Tercan arasındaki Otlukbeli mevkiinde çıkan muharebe ile neticelendi.

Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan’ın Akdeniz ve Karadeniz ticaret yollarındaki kontrol kaybını telafi etmek istemesi, Venedik ve diğer Avrupalı devletlerle diplomatik temas kurarak ateşli silah temin etmeye çalışması çatışma zeminini hazırladı.

Uzun Hasan’a bağlı kuvvetlerin 1472’de Tokat ve Karaman bölgelerine seferleri üzerine dönemin Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmed doğu seferini başlattı.

FATİH’İN ATEŞLİ SİLAH TEKNOLOJİSİ

İki ordu Otlukbeli’de karşı karşıya geldi.

Akkoyunlu ordusu ağırlıklı olarak hareketli süvari birliklerine dayanırken, Osmanlı ordusu Yeniçeriler, toplar ve ateşli silahlarla donatılmış piyade ve süvari birliklerinden oluşuyordu.

Muharebe sırasında Osmanlı ordusunun ateş gücü ve topçu birliklerinin arazi kullanımındaki etkisi belirleyici oldu.

Şehzade Bayezid ve Şehzade Mustafa komutasındaki Osmanlı kanatlarının gerçekleştirdiği karşı taarruzlar sonucunda Akkoyunlu hatları yarıldı ve Uzun Hasan komutasındaki birlikler geri çekilmek zorunda kaldı.

DOĞU ANADOLU’DA HâKİMİYET SAĞLANDI

Otlukbeli Zaferi’nin ardından Osmanlı, doğu sınırlarını Fırat Nehri hattına kadar emniyete aldı.

Muharebede ağır kayıplar veren Akkoyunlu Devleti, askerî ve siyasi gücünü kaybederek zayıflama sürecine girdi.

Osmanlı ordusunun sahrada kullandığı ateşli silah teknolojisi ve organizasyon yapısı, Doğu

Anadolu’daki Osmanlı hâkimiyetinin pekişmesini sağladı.

ÇALDIRAN MUHAREBESİ

Osmanlı ile Safevi Devleti arasındaki nüfuz mücadelesi ise 23 Ağustos 1514 tarihinde Van golünün kuzeydoğusundaki Çaldıran Ovası’nda çatışmaya dönüştü.

Safevi hükümdarı Şah İsmail’in Anadolu’da nüfuzunu artırma çabası Osmanlı’nın merkezi otoritesini doğrudan tehdit etti.

Yavuz Sultan Selim, doğu sınırlarındaki Safevi tehlikesini bertaraf etmek amacıyla Doğu Seferi’ne çıkma kararı aldı.

TOPÇU ETKİSİ

İki ordu, Çaldıran Ovası’nda karşı karşıya geldi. Muharebenin ilk safhasında Safevi süvarileri, Osmanlı kanatlarına taarruz etti.

Muharebenin gidişatını, Osmanlı ordusunun merkezindeki tüfekli Yeniçerilerin savunması ve topçu birliklerinin ateş gücü belirledi.

Şah İsmail’in süvari hücumları, Osmanlı barikatları aşamadı ve ağır kayıplar verdi.

ŞAH İSMAİL TERK ETTİ

Yaralanan Şah İsmail savaş meydanını terk etmek zorunda kaldı ve Osmanlı kuvvetleri Safevi ordugahını kontrol altına aldı.

Zaferin ardından Yavuz Sultan Selim başkent Tebriz’e girdi.

Savaş sonucunda Doğu Anadolu, Doğu Karadeniz ve Kuzey Irak bölgeleri Osmanlı hakimiyetine girdi ve Doğu Anadolu’nun güvenlik sorunu büyük ölçüde çözüldü.

Ağır bir askerî darbe alan Safevi Devleti’nin Anadolu üzerindeki nüfuzu zayıfladı ve Doğu ticaret yollarının denetimi Osmanlı Devleti’ne geçti.

MERCİDABIK MUHAREBESİ

Osmanlı ile Memlükler arasında Fatih Sultan Mehmed döneminde başlayan gerginlik, Dulkadiroğulları Beyliği üzerindeki hakimiyet mücadelesi ve ticaret yollarının denetimi gibi nüfuz çatışmalarıyla giderek tırmandı.

Savaşın öncesinde de Yavuz Sultan Selim’in, Memlüklerin gönderdiği elçinin sakalını kestirip sıradan bir beygire bindirerek geri gönderdiği rivayet edilir.

Yavuz Sultan Selim komutasındaki Osmanlı ordusu ile Memlük Sultanı Kansu Gavri’nin ordusu, 24 Ağustos 1516 tarihinde Halep’in kuzeyindeki Dabık Ovası’nda karşı karşıya geldi.

HALEP VALİSİ ÇEKİLDİ

Osmanlı ordusu, Memlüklerin güçlü süvarilerine karşı sahra topları ve tüfekli Yeniçerilerden oluşan ateşli silah teknolojisini öne çıkardı.

Mercidabık Muharebesi esnasında Memlük tarafından Halep Valisi Hayır Bey gibi bazı isimlerin askerleriyle birlikte hattı terk etmesi Memlüklerin bozguna uğramasında kritik rol oynadı.

“KANSU GAVRİ’Yİ CİNLER KAÇIRDI”

8 saat süren muharebe esnasında öldürülen Memlük Sultanı Kansu Gavri’nin cesedi hiç bulunamadı.

Kimi kaynaklarda vurularak öldürüldüğü, kimi kaynaklarda ise felç geçirerek atından düştüğü yazıldı.

Zaferin ardından ölen hükümdara saygı gösterilmesini emreden Yavuz Sultan Selim, Kansu Gavri için cenaze merasimi düzenletti.

Mercidabık zaferiyle birlikte Suriye, Lübnan ve Filistin toprakları Osmanlı hakimiyetine girerken Mısır’ın fethine ve hilafetin alınmasına giden yol açıldı.

Muharebenin sonunda Memlük İmparatoru Kansu Gavri’nin cansız bedeni hiç bulunamadı. Bu nedenle Kansu Gavri’nin cinler tarafından kaçırıldığı rivayeti yayıldı.

BELGRAD’IN FETHİ

Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta çıktıktan sonraki ilk büyük seferi olan Belgrad Seferi, Osmanlı’nın Orta Avrupa’nın en stratejik kalesinin hakimiyetini 29 Ağustos 1521 tarihinde ele almasıyla sonuçlandı.

Fatih Sultan Mehmed’in kuşatmasına rağmen hakimiyetine geçiremediği Belgrad, kilit konumu nedeniyle Osmanlı askeri stratejisinin hedeflerinden biriydi.

Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta çıkışını tebliğ etmek ve yıllık vergiyi talep etmek üzere Macaristan’a gönderdiği Osmanlı elçisi Behram Çavuş’un Macarlar tarafından katledilmesi ise bardağı taşıran son damla oldu.

LAĞIMCILAR BÜYÜK ROL OYNADI

Belgrad seferine çıkan Osmanlı ordusu kenti kuşattı.

Kuşatma esnasında Osmanlı ordusu, Tuna ve Save nehirlerinin birleştiği kilit noktada yer alan kale surlarını yıkabilmek için nehirden ince donanma gemilerini ve karadan devasa sahra toplarını eş zamanlı devreye soktu.

VİYANA KAPILARI AÇILDI

Kanuni’nin bizzat ordugah kurarak yönettiği harekâtta Osmanlı lağımcıları, surların altına kazdıkları devasa tünellere barut yerleştirerek kalenin ana savunma hatlarını havaya uçurdu.

Belgrad’ın fethi, Osmanlı ordularının Viyana kapılarına kadar uzanacak Avrupa seferinin önünü açtı.

MOHAÇ MUHAREBESİ

Belgrad’ın düşmesi üzerine Osmanlı baskısını daha fazla hissetmeye başlayan Macar Kralı II. Lajos, Osmanlı ilerleyişini durdurmak için Avrupa devletlerinden destek arayışına başladı.

Osmanlı ise Macarların Avrupa’da kendisine karşı oluşturmayı planladığı ittifakı engellemek ve Balkanlardaki hakimiyetini güvence altına almak istiyordu.

Kanuni Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı ordusu 1526’da Macarların üzerine sefere çıktı, Macar Kralı II. Lajos da Osmanlı ordusunu 29 Ağustos 1526 tarihinde Mohaç Ovası’nda karşıladı.

MACAR AKINLARI PÜSKÜRTÜLDÜ

Sayıca Osmanlı ordusunu gerisinde olan Macar ordusunun süvarileri muharebenin başlangıcında Osmanlıların birliklerinin üzerine etkili saldırılar yapsa da topçu ve yeniçeri ateşiyle kısa sürede dağıldı.

Birkaç saat kadar süren Mohaç Muharebesi, Osmanlı’nın en hızlı ve kesin zaferleri arasında sayılıyor.

LAJOS ÖLDÜ

Macar ordusunun büyük bölümünün dağıldığı savaşta, Macar Kralı II. Lajos da öldü.

20 yaşındaki kralın, kaçarken Csele Çayı civarındaki bataklık arazide atından düştüğü ve ağır zırhının

da etkisiyle boğularak öldüğü aktarılıyor.

II. Lajos’un cansız bedeni, günler sonra çamurlu arazide bulundu.

Kanuni Sultan Süleyman’ın, genç kralın bu şekilde ölmesine üzüldüğü rivayet edilir.

Mohaç Zaferi’nin sonucunda Macar Krallığı’nın siyasi dengesi çökerken Osmanlılar kısa süre sonra Budin’e girdi.

KIBRIS’IN FETHİ

Venediklilerin hakimiyetinde bulunan Kıbrıs, Doğu Akdeniz ticaret yollarını tehdit etmesi nedeniyle Osmanlı için önemli bir sorundu.

Sultan II. Selim döneminde Lala Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu ile Kaptan-ı Derya Müezzinzade Ali Paşa yönetimindeki donanma, 1570 yılında adaya çıkarma yaparak Lefkoşa’yı kısa sürede ele geçirdi ancak Venedikliler Mağusa Kalesi’nde sert bir direnç gösterdi.

MAĞUSA KUŞATMASI

Mağusa’nın aylarca süren kuşatmasında Osmanlı lağımcılarının surların altına onlarca tünel kazdığı ve devasa barut patlamaları gerçekleştirdiği tarihsel kaynaklarda aktarılıyor.

Venediklilerin de kale savunması sırasında Osmanlı askerlerinin üzerine “Grejuva” denilen sıvı ateşi dökmesi nedeniyle çarpışmalar çok kanlı geçti.

Çarpışmaların sonucunda Mağusa’nın düşmesiyle Kıbrıs tamamen Osmanlı kontrolüne girdi.

İŞKENCECİ KUMANDAN İDAM EDİLDİ

Mağosa kalesinin Venedikli kumandanı Marcantonio Bragadin, çarpışmalar sırasında esir düşen Osmanlı askerlerine işkence yaptığı ve teslim şartlarının ihlal edildiği gerekçesiyle Lala Mustafa Paşa’nın emriyle idam edildi.

Kıbrıs’ın fethinin ardından adaya Karaman, Yozgat, Niğde, Kayseri gibi kentlerden binlerce Türk aile iskan ettirildi.

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

Kurtuluş Savaşı’nın dönüm noktası olarak kabul edilen Sakarya Meydan Muharebesi, 23 Ağustos 1921 tarihinde Yunan ordusunun Ankara’ya doğru taarruza geçmesiyle Polatlı-Haymana hattında başladı.

Yunan ordusu, Ankara’ya o kadar yaklaşmıştı ki Polatlı’daki top sesleri Ankara’daki 1. Meclis binasından duyuluyordu.

Türk askerlerinin Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesiyle durum devasa bir alan muharebesine dönüştü.

“HATTI MÜDAFAA YOKTUR SATHI MÜDAFAA VARDIR”

Yaklaşık 100 kilometrelik geniş bir cephede cereyan eden ve aralıksız 23 Ağustos’tan 13 Eylül’e kadar süren çatışmalar, dünya harp tarihinin en uzun süren meydan muharebelerinden biri olarak kayıtlara geçti.

Mustafa Kemal Atatürk’ün, muharebenin başlamasından hemen önce teftiş sırasında atından düşmesi sonucu kaburga kemikleri kırıldı.

Ancak tedavisini yarıda keserek sargılar içinde cephe karargahında muharebeyi yönetti.

Mustafa Kemal, meşhur “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz”sözünü Sakarya Meydan Muharebesi sırasında söyledi.

Onun bu emri doğrultusunda, cephe hattının yarılmasına rağmen Türk birlikleri geri çekilmek yerine bulundukları alanda savunmayı sürdürdü.

“SUBAYLAR SAVAŞI”

Türk subay kadrosunun en ön saflarda çarpışması ve ağır kayıplar vermesi nedeniyle Sakarya Meydan Muharebesi, “Subaylar Savaşı” olarak da de anılır.

22 günlük savunmanın ardından Türk birlikleri, 13 Eylül 1921 günü karşı taarruza geçerek Yunan kuvvetlerini Sakarya Nehri’nin batısına püskürterek hezimete uğrattı.

Zaferin ardından TBMM tarafından Mustafa Kemal’e mareşal rütbesi ile Gazi ünvanı verildi.

Sakarya Meydan Muharebesi, aynı zamanda 1683’te II. Viyana Kuşatması’ndan itibaren süren Türk geri çekilmesinin son bulması ve Türk birliklerinin savunma pozisyonundan taarruz konumuna geçmesi olarak kabul ediliyor.

BÜYÜK TAARRUZ

Sakarya Zaferi’nin ardından yaklaşık bir yıl boyunca Yunan ordusunun üzerine yapılması planlanan taarruzun hazırlıkları sürdürüldü.

Hazırlıklar sonucunda Türk ordusu, geceleri ilerleyerek Yunan mevzilerini kuşattı.

Türk birlikleri, taarruzu 26 Ağustos 1922 sabahı Afyon Kocatepe’den başlattı.

DUMLUPINAR’DA ÇEMBERE ALINDI

Afyon’daki Yunan tahkimatları, saat 04.30’da başlayan yoğun topçu ateşi ve ardından başlayan süvari akınıyla saatler içinde yarıldı.

Fahrettin (Altay) Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusu’nun Ahır Dağları’ndaki dar geçitlerden sızıp Yunan ordusunun arkasına geçerek, demir yolu ve haberleşme hatlarını kesmesi savaşın kilit hamlesi oldu.

Yunan ana kuvvetleri, 30 Ağustos günü Dumlupınar’daki Başkomutanlık Meydan Muharebesi sonucunda çembere alındı.

Muharebenin sonunda, Yunan birlikleri hezimete uğradı.

“İLK HEDEFİNİZ AKDENİZDİR İLERİ”

Yunan kuvvetleri geri çekilirken Yunan Başkomutanı General Trikopis, Türk birliklerine esir düştü.

Mustafa Kemal’in “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emrini vermesiyle birlikte Türk birlikleri kaçan Yunan askerlerini takibe başladı.

Türk birliklerinin, geri çekilirken Türk köylerini yakan Yunan askerlerini 9 Eylül’de İzmir’de noktalanan kesintisiz takibi, günde ortalama 40-50 kilometre yürüyen piyadelerin hızıyla dünya askeri literatürüne geçti.

İzmir’in 9 Eylül’de kurtarılması ve ardından Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasıyla Milli Mücadele’nin askeri aşaması tamamlanarak Anadolu’nun işgaline son verilmesinin önünü açtı.

https://www.bing.com/ck/a?!&&p=d8ca16eacbd692aa4ed73d60a4897d119cefa26920404895471ed563abace4f9JmltdHM9MTc4NzcwMjQwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=Zaferler+haftas%c4%b1&u=a1aHR0cHM6Ly93d3cuZW5zb25oYWJlci5jb20vemFmZXJsZXJpbi1heWktYWd1c3Rvcy1tYWxhemdpcnR0ZW4tYnV5dWstdGFhcnJ1emEtOS1idXl1ay16YWZlci1oMTU1OTgxNw

Halat Yoksa Araçlar Battığı Kumda Kalacaktır

0

Gecenin ilerleyen saatleriydi. Dışarıdan gelen bir ses… İsmimle çağrıldığımı duydum. Önce tereddüt ettim. Sonra balkona çıkıp karanlıkta seslenen adama, “Kimsiniz, kimi aradınız?” diye sordum. Bahçe tarafındaki komşumuzmuş.

Meğer yan sokakta, bir delikanlının arabası kuma saplanmış, bütün uğraşlara rağmen çıkarılamamış. Adı Muhammet’miş. Yanlarına gittim. Önce akıl verdim, sonra elimden geldiğince aracı iterek yardım ettim. Fakat araç öylesine kuma gömülmüştü ki artık insan gücüyle çıkması mümkün görünmüyordu.

Etrafta meraklı bir kalabalık vardı. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Muhammet ise paniklemişti: “Ben şimdi babama ne diyeceğim?” diyordu. Bir taraftan da “Beni buradan kurtarırsan ne istersen sana vereceğim.” diye sözler veriyordu bana.

Ben çözüm ararken kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Geriye iki genç erkek, bir kız, iki komşumuz ve ben kaldık. Elinde sigarayla kenarda bekleyen, mini etekli kızın bu iki erkekle birlikteliği beni rahatsız etmişti. Gençlerin kim olduklarını, aralarındaki ilişkinin ne olduğunu sordum. Önce “Arkadaşız”, sonra “Kardeşiz” diye verdikleri cevaplar bana inandırıcı gelmedi. Onlara bir eğitimci hassasiyetiyle, “Yanlış bir yoldaysanız sizi asla affetmem.” dedim. Yanlış bir iş içinde olmadıklarına dair yemin ettiler.

Benim için mesele artık onların özel hayatı değil, karşı karşıya bulunduğumuz ahlâkî sorumluluktu: Zor durumdaki insana yardım etmek insani ve ahlaki vazifeydi.

Arabamdan çekme halatını aldım. Aracına bağladık. Fakat halat kısa çıktı. Gece vakti başka bir komşumu rahatsız ettim. Ondan hem uzun bir halat hem de mümkünse aracını getirmesini rica ettim. Sağ olsun, beni kırmadı.

Önce iki halatı, sonra araçları birbirine bağladık. Hep birlikte uğraştık ve nihayet kuma gömülen araba kurtuldu.

Muhammet ve arkadaşının yüzündeki sevinci bugün bile hatırlıyorum.

Halattaki düğümü çözemediler. Muhammet, giderken “Abi, yarın sana bundan daha iyisini, on metre halat getireceğim.” dedi. Ben de inandım, ona halatın benim için önemli olduğunu, zaman zaman kuma saplanan araçları kurtarmakta kullandığımı söyledim.

Aradan on gün geçti.

Halat hâlâ gelmedi.

İşte benim asıl sınavım burada başladı.

Beni üzen, on metrelik bir halatın gelmemesi değildi. Beni üzen, iyilik yapma duygumun zedelenmeye başlamasıydı. İnsan bir defa karşılıksız yardım eder, ikinci defa eder; yaptığı iyiliğin karşılığında verilen küçücük bir söz bile tutulmayınca insanın içinde şu tehlikeli düşünce belirir: “Bir daha kimseye yardım etmeyeceğim.”

İşte ahlâk eğitimi tam burada başlıyor.

Çünkü iyilik, karşılığını insanlardan almak için yapılırsa ticarete dönüşür. Oysa Kur’an, “İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın” buyuruyor. (Mâide, 5/2) Yine Allah, verilen sözlerin ve yapılan anlaşmaların yerine getirilmesini emrediyor. (Nahl, 16/91; İsrâ, 17/34)

İyilik yaparak ahlaki sorumluluğumu yerine getirdim, bakalım Muhammet verdiği sözü ne zaman yerine getirecek? Vefa ve güvenilirlik, kuvvetli insani değerlerdir.

Bir insanın karakteri, yalnızca büyük meselelerde verdiği kararlarda değil, kimsenin önemsemeyeceğini düşündüğü küçük sözlerde de ortaya çıkar. Güven, büyük yeminlerle değil, küçük sözlerin tutulmasıyla inşa edilir.

Bu olay, bana şunu öğretti: Bazen insanın arabası kuma saplanır; bazen de insanın vicdanı, öfkeye ve hayal kırıklığına saplanır. Birincisini çıkarmak için halat gerekir. İkincisini çıkarmak için ise sabır, ahlâk ve doğruluk gerekir. Nerede kaybetmiştik?

Ben yine iyilik yapmalıyım.

Çünkü iyiliğin gerçek muhatabı yardım ettiğimiz insan değil, Allah’tır.

Çocuklarımıza ve gençlerimize sadece “iyi olun” demek yetmez. Onlara, iyiliklerinin karşılığını her zaman göremeyeceklerini de öğretmeliyiz. Söz vermenin, sözünde durmanın, emanete sahip çıkmanın ve yapılan iyiliği unutmamanın ahlâkını da kazandırmalıyız. Kötülük de iyilik de bulaşıcıdır, bağımlılık yapar. Tarafımız, her şeye rağmen iyilerden yana olmalı.

Bir insanı kumdan çıkaran halatın kendisi değil, başka bir insanın el uzatma iradesidir, bu irade de gücünü iyilik duygusundan alır.

Ve o el, karşılık beklemeden uzandığında gerçekten değerlidir.

Kur’an’ın, “Ahde vefa gösterin; çünkü ahit sorumluluk doğurur” anlamındaki uyarısı (İsrâ, 17/34) bu olayın tam merkezine oturur. Hz. Peygamber de münafığın alametlerinden birini “söz verdiği zaman sözünde durmaması” olarak bildirir.

Toplum bir günde çürümez. Büyük ahlâkî çöküşler, küçük sözlerin önemsenmemesiyle başlar.

“Nasıl olsa bir halat”, “Nasıl olsa küçük bir söz”, “Nasıl olsa kimseye zararı yok” diye başlayan gevşemeler zamanla emanete, komşuluğa, ticarete, aileye, dostluğa ve nihayet kamu hayatına sirayet eder.

Kötülük bazen doğrudan kötülük yaparak değil, iyilik yapan insanı iyilik yapmaktan soğutarak kazanır.

“Ben neden uğraşıyorum? İnsanlara iyilik yapıyorum ama karşılığında gördüğüm şey vefasızlık.” diye düşünmek de insan fıtratının gereği.

İşte toplumsal yozlaşmanın en tehlikeli sonucu bu: İnsanların kötülük yapması kadar, iyi insanların iyilik yapmaktan vazgeçmesi.

Bir toplumda kötülerin sayısından daha tehlikeli olan, iyilerin yorulmasıdır. Çünkü toplumun ahlâkî dokusunu ayakta tutan şey yalnızca kanunlar değildir. Güven, vefa, mahremiyet, edep, sözünde durma, komşuluk ve karşılıksız iyilik gibi görünmeyen bağlardır.

Hz. Peygamber’in, “Müslüman, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir” hadisi, çok anlamlıdır.

“Ben o gece gençlerin ne yaptığını kesin olarak bilmiyorum. Bildiğim şey, toplumumuzda gençlerin birbirlerine, ailelerine ve topluma karşı sorumluluk duygusunu yeniden konuşmamız gerektiğidir. Çünkü ahlâk, yalnızca başkasının ayıbını görmek değil; kendi davranışımızın başkasında oluşturduğu güveni korumaktır.”

“Gençlik nereye gidiyor?” diye haykıranlar haksız mı? Vebalden kimse kaçamaz. Kına yakanları, görevlerini başardıkları için tebrik (!) edebiliriz.

Etkin ve yetkin kişiler başlarını kuma gömmesinler: Halat yoksa, araçlar battığı kumda kalacaktır.

Mevlit Kandili Vesilesiyle

Mübarek gün ve gecelerin hayatımızda vazgeçilmez bir yeri vardır. Bu gün ve geceler, toplum olarak birlik ve beraberliğimizi güçlendirmek için bir fırsattır. Peygamber Efendimizin doğduğu bu mübarek gecede, bütün dualarımız kabul olsun.

*

Merhum Seyyit Ahmet Arvasi’nin “DİYALEKTİĞİMİZ ESTETİĞİMİZ” KİTABINDAN…

İNSANLIK KİMİ ÖZLEDİĞİNİ BİR BİLSE…

İnsanlığın içinde bulunduğu “ahval”i düşündüm de Şanlı Peygamberimi ve O’nun aziz kadrosunu özledim. Şu anda hepimiz O’na ne kadar muhtacız!

“Kara” ve “kızıl” zulüm idareleri altında inleyen, sömürülen, “sahte tanrılar” karşısında boyun eğen, “putlaştırılan” kanlı diktatörlerin hayalleri ile ürperen milyonlarca, hatta milyarlarca insanın hâlini düşündüm. Bütün bu zulüm idarelerini, bu “sahte tanrıları” yıkmak, asrımızda yontulan bütün putları kırmak ve insanlığı, bunların kanlı pençesinden kurtarmak gerektiğini gördüm. Fakat güçsüzlüğüme esef ettim. Bütün bu işleri, muhteşem bir kadro kurarak başaran Sevgili Peygamberimi düşündüm.

Ve şimdi, nurlu Medine topraklarında “örtüler altında” yatan o şanlı kurtarıcıyı özledim.

*

Mazlumları zalim”, “mağdurları gaddar” ilân ederek mahkûm eden mahkemeleri devletin makam ve mevkilerini “yandaşlarına” birer arpalık tarzında dağıtan politikacıları, kendi tahakkümüne ve zümrevî menfaatlerine kapı açan “yazılı bir ihtiras belgesi” olmaktan öte bir değeri bulunmayan “ilkeleri”, birer anayasa ve kanun biçiminde, tertip ve hilelerle “halka kabul ettiren” ve sonra mikrofonlara çıkarak “millî iradenden” söz eden madrabazları ve bütün bunlara seyirce kalan “kuvvet ve kudret sahiplerini” gördüm…

Ve “Emânetleri ehline vermezseniz kıyameti bekleyiniz.”, “Bir saat adalet bin rekât nâfile namazdan daha üstündür.” diyen ve bunu yaşatan Sevgili Peygamberimi özledim.

*

Ezilen, kahredilen, sömürülen milyonlarca dindaşımın ve kandaşımın dertleri ile dertlendiğim için beni kınayan, suçlu ilân eden ve tarihin gelmiş ve geçmiş en kanlı diktatörlerini birer “kurtarıcı” olarak ortaya koyan, mazlumların gözyaşlarını gizleyerek zalimlere alkış tutan “basın ve yayın” organlarını ve bu durum karşısında susan “örgütleri” ve “bilim adamlarını” gördüm.

Ve “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.”, “Hak yolda akıtılan bir damla mürekkep, şehit kanından daha mübarektir.” diye buyuran Sevgili Peygamberimi özledim.

*

“Kâinâtın efendisini” sevmeyi, Allah’ın Kitabını yüceltmeyi, tarihin kaydettiği, bütün zaman ve mekânların en büyük kurtarıcısı şanlı Peygamberi rehber edinmeyi “gericilik” sayan; ne idüğü belirsiz “küçük kahramanlar” yontan “çağdaş putperestleri” hüzünle gördüm.

Ve bütün “sahte mabutları” yıkarak Allah’tan başka ilâh olmadığını ilân eden ve insanlığın şerefini kurtaran şanlı Peygamberimi özledim.

*

“Kara” ve “kızıl” filozofların pençesinde inleyen, aklını yitiren, şaşkına dönen; kapitalizmin, komünizmin, faşizmin, rasizmin, hedonizmin, nihilizmin ve anarşizmin bataklığına saplanan, çıldıran, tepinen, boğuşan milyonlarca insanın yürekler acısı hâlini gördüm de…

“Siz -bütün insanlar- Allah’a muhtaçsınız.” âyetini tebliğ eden ve şaşkın akla, “vahiy” ile yol gösteren şanlı Peygamberimi özledim.

*

Onun yüce kadrosunu, muhteşem ve mübarek Sahabeler ordusunu özledim. Asırlarca O’nun nurlu izini takip eden “Ecdâd-ı İzâm”ı özledim.

Yani, Hz. Ebubekir’leri, Hz. Ömer’leri, Hz. Osman’ları, Hz. Ali’leri ve diğerlerini özledim.

Yani, Selçukları, Alparslanları, Osmanları, Orhanları, Muratları ve Yavuzları ve daha nice gerçek kahramanları özledim.

*

Nice kandillere erişmemiz dileğiyle okurlarımızın kandillerini kutluyor selamlar saygılar sunuyorum.