22.7 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 6

Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi

Özel gereksinimli gruplar; toplumsal, ekonomik, fiziksel, kültürel ya da çevresel nedenlerle kamusal hizmetlere, sosyal yaşama, eğitime, istihdama ve karar alma süreçlerine eşit biçimde erişmekte güçlük yaşayan birey ve toplulukları ifade eder. Engelliler, yaşlılar, çocuklar, kadınlar, yoksulluk riski altındaki bireyler, göçmenler, bakım ihtiyacı olan kişiler ve kronik hastalığı bulunan yurttaşlar bu kapsamda değerlendirilebilir. Ancak bu grupları yalnızca “yardıma muhtaç” bireyler olarak görmek yerine, eşit haklara sahip yurttaşlar olarak ele almak gerekir. Bu nedenle yerel yönetimlerin temel sorumluluğu, özel gereksinimleri kalıcı hale getiren engelleri azaltmak ve herkes için erişilebilir, adil ve kapsayıcı bir yaşam alanı oluşturmaktır.

Türkiye’de yerel yönetimlerin özel gereksinimli gruplara yönelik politikaları uzun yıllar boyunca çoğunlukla sosyal yardım ve destek hizmetleri çerçevesinde ele alınmıştır. Ancak bu alanın yalnızca geçici yardımlarla değil, hak temelli, sürdürülebilir ve güçlendirici bir sistem anlayışıyla değerlendirilmesi gerekir. Çünkü kalıcı sosyal politikaların amacı, bireyleri yardıma bağımlı kılmak değil; onların yaşamın her alanına eşit, güvenli ve bağımsız biçimde katılabilmesini sağlamaktır. Gelişmiş toplumlarda bu konu bir lütuf ya da merhamet meselesi olarak değil, insan onurunu ve eşit yurttaşlığı esas alan bir hak meselesi olarak görülür. Özel gereksinimli grupta yer alan bir bireyin toplu taşımaya ücretsiz ve engelsiz binebilmesi, bir devlet dairesine kimseye muhtaç olmadan girebilmesi lütuf değil; sistemin ona olan borcudur.

Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi’ni değerli kılan nokta tam da burada ortaya çıkmaktadır. Gonca, özel gereksinimli bireylere yönelik hizmetleri bir merhamet, yardım ya da geçici destek meselesi olarak değil; insan onurunu, bağımsız yaşam hakkını ve toplumsal katılımı merkeze alan kurumsal bir sorumluluk olarak ele almaktadır. Merkezde sunulan imkânlar, özel gereksinimli bireylerin yalnızca bakım veya rehabilitasyon ihtiyacı üzerinden tanımlanmadığını; eğitim, terapi, sosyal yaşam, sanat, spor, mesleki beceri ve bağımsız yaşam alanlarında desteklenmesi gereken tam ve eşit bireyler olarak kabul edildiğini göstermektedir.

Bu yönüyle Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi, yalnızca modern bir bina ya da teknik donanımı güçlü bir tesis değildir. Daha önemlisi, özel gereksinimli bireylere “ne yapamaz?” sorusuyla değil, “hangi desteklerle neyi başarabilir?” sorusuyla yaklaşan bir anlayışın ürünüdür. Bu bakış açısı, özel gereksinimli bireylerin toplumsal hayatın kenarında değil, tam merkezinde yer alması gerektiğini güçlü biçimde hatırlatmaktadır.

Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi’ne ilişkin sahadaki gözlemler, merkezin yalnızca teorik olarak değil, somut imkânları ve teknik kapasitesiyle de güçlü bir sosyal hizmet modeli ortaya koyduğunu göstermektedir. Özellikle duyu bütünleme ve fizyoterapi alanlarındaki donanımın yüksek standartlarda tutulması, özel gereksinimli bireylerin nitelikli desteklere erişimi açısından önemlidir. Bunun yanında merkezin yalnızca bireyin rehabilitasyonuna odaklanmayıp, ailelerin üzerinde çoğu zaman görünmez kalan ağır bakım yükünü hafifletecek psikososyal destek mekanizmalarını da içermesi, hizmetin bütüncül niteliğini güçlendirmektedir. İstihdama yönelik atölyeler ise özel gereksinimli bireyleri pasif hizmet alıcısı olarak değil, üretime ve toplumsal yaşama katılabilecek bireyler olarak görmesi bakımından değerlidir.

Ancak bu atölyelerin yalnızca vakit geçirme alanları olarak kalmaması, Kocaeli’nin sanayi yapısıyla ilişkilendirilerek gerçek istihdam olanaklarına dönüşmesi, projenin uzun vadeli başarısı açısından belirleyici olacaktır. Bu önemli yatırımı takdir etmekle birlikte, yapıcı bir yaklaşımla bazı hususların da altını çizmek gerekir. Merkezin İzmit Vinsan Kampüsü gibi kentin çeperinde ve korunaklı bir alanda yer alması teknik açıdan avantaj sağlasa da, özel gereksinimli bireylerin kentin gündelik ritminden ve kamusal yaşamından uzaklaşması riskini de beraberinde getirebilir. Gerçek kapsayıcılık, bu bireylerin yalnızca özel merkezlerde desteklenmesiyle değil; kent merkezlerinin, kaldırımların, toplu taşımanın, parkların ve tüm kamusal alanların herkes için erişilebilir hale gelmesiyle mümkündür. Bu nedenle Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi bir vaha niteliği taşımalı; ancak kentin geri kalanındaki erişilebilirlik eksiklerini görünmez kılan bir perdeye dönüşmemelidir.

Ayrıca Kocaeli’deki özel gereksinimli birey nüfusu dikkate alındığında, bu nitelikte tek bir merkezin tüm ihtiyacı karşılaması mümkün görünmemektedir. Benzer merkezlerin, Gebze’de açılacak olmasının yanı sıra, diğer ilçelere de yayılarak yerelleştirilmesi, hizmete erişimde adaletin sağlanması açısından önemlidir. Son olarak merkezin başarısı yalnızca binanın modernliği ya da teknik donanımın yeterliliğiyle değil, burada hizmet alan bireylerin bağımsız yaşama, eğitime, sosyal hayata ve istihdama katılım düzeyleri ile ölçülmelidir. Bu nedenle büyükşehir belediyesinin, üniversitelerin özel eğitim, psikoloji, sosyal hizmet ve rehabilitasyon alanlarıyla iş birliği yaparak merkezin çıktılarını düzenli, bilimsel ve şeffaf biçimde izlemesi, Gonca modelinin sürdürülebilirliği ve geliştirilebilirliği bakımından büyük önem taşımaktadır.

Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi, bize bir kez daha göstermiştir ki gerçek belediyecilik yalnızca yol, kavşak, bina veya altyapı yapmak değildir; insanın hayatına dokunan, özellikle de özel gereksinimli bireylerin ve ailelerinin yaşamını kolaylaştıran kalıcı sistemler de kurabilmektir. Bu yönüyle Gonca, Kocaeli adına gurur verici ve Türkiye’ye örnek olabilecek nitelikte bir sosyal belediyecilik uygulamasıdır.

Dil Milli Birliğin Çimentosudur

Soy bilincimiz Türkçe temelinin üstüne oturur. Dili bozulan milletler yozlaşır, tarih sahnesinden silinirler.
Güzel Türkçemize giren Arapça sözcükler Arap kültürünü, Farsçalar Fars kültürünü, İngilizceler Amerikan kültürünü beraberinde taşırlar. Kültür işgali düşman ordularının vatan topraklarını çiğnemesinden daha tehlikelidir.


Cumhuriyet dönemi milliyetçileri “izm”lerin kurbanı oldular. Türkçenin Türkleşmesine karşı çıkıp Kaşgarlı’nın sözlüğünde yer alan “yanıt”ı öteleyip Arap’ın cevabını savundular. Yunus’un şiirlerinde yer alan “tanık”a karşı çıkıp Arapça “şahit”i kullandılar. Aslında Türkçenin Türkleşmesine en çok Türkçülerin katkı vermesi gerekiyordu ama olmadı.


Cumhuriyet dönemi milliyetçilerinin etkisinden kurtulmadan duru Türkçeyi yakalayamazsınız. Nazım Hikmet’in şiirleri güzel Türkçenin örneğidir, Necip Fazıl’ın dili Arapça ve Farsça yığınıdır.
Türkçe karşılığı varken Arapça, Farsça, İngilizce kullanmak yozlaşmadan yana olmaktır.
*
Okuduklarımızdan bahisle;
Türk dili, Ortaasya coğrafyasından doğarak Türk milletinin gönül coğrafyasında beslenmiştir. Ortaasya ‘dan Ahmet Yesevi’nin Horasan Erenleri vasıtasıyla Anadolu ve Balkan coğrafyasına taşınmıştır. Hacı Bektaşi Veli, Hacı Bayramı Veli, Taptuk Emre, Sarı Saltuk ve Somuncu Babaların birer kültür elçisi olarak taşıdıkları Türkçe bayrağını 13. yüzyılda Yunus Emre zirveye taşımıştır. 8. yüzyılda Bilge Kağan, Göktürk Yazıtlarında dilin millet hayatındaki büyük önemini vurgulamıştır. 13 Mayıs 1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey Türk dilini resmi dil olarak ilan eden ilk devlet adamı olmuştur. Bu tarihi olay her yıl Karaman’da Türk Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır.

Türk dilini resmi dil olarak ilan eden ikinci Türk devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran Mustafa Kemal Atatürk’tür. “Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır” diyen Atatürk önce Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ni kurmuş, 26 Eylül 1932’de de ilk Türk Dili Kurultayının açılışını yapmıştır. 26 Eylül tam 84 yıldır Dil Bayramı olarak kutlanıyor. Bu vesileyle dört parmağıyla (Tek vatan, tek millet, tek devlet, tek bayrak) diyen Cumhurbaşkanımıza diyoruz ki, başparmağınızı açarak (Tek dil) diyerek de haykırınız. Çünkü dil olmazsa millet de olmaz. Dil milli birliğin çimentosudur.

Okullar Yaz Tatiline Girerken

Çocukların nasihatten çok, iyi örneğe ihtiyaçları vardır.” Joseph Jouberth


26 Haziran 2026 Cuma günü, okullarda büyük bir hareketlilik vardı. Mutlulukla karnelerini alan öğrenciler, hem karne hem de tatil sevincini birlikte yaşadılar. Uzun bir eğitim öğretim maratonunun sonunda, sevgili öğrencilerimiz özledikleri ve hak ettikleri yaz tatiline kavuştular.

Aslında 26 Haziran 2026 tarihinden iki hafta önce, öğrenciler için yaz tatili başlamıştı. Son iki hafta, okullarda büyük bir sessizlik vardı. Tek tük öğrencinin dışında, hiçbir derslikte ders yapacak çoğunlukta öğrenci yoktu. Zaten öğretmenler de konuları bitirdiğinden ders de yapılmıyordu. Bazı okul ziyaretlerimde, torunlarımın söylem ve davranışlarında bu durumu yakinen gördüm.

Milli Eğitim Bakanlığımız, Haziran ayının ortalarından itibaren ayın sonuna kadar okulların durumunu inceletirse eğitim öğretimin, okulların kapanmasına iki hafta kala kendiliğinden tatil edildiğini SOMUT görebilir.

Teknolojik gelişmeler, her konuda olduğu gibi eğitim öğretimi de derinden etkileyerek okullardaki iş günü süresinin yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılmıştır.

Özellikle yapay zekâ, medya, TV, bilgisayarlar ve cep telefonları birçok konuda okulların öğretme işlevinden daha etkili hale gelmiştir.

Bu materyallerin ilgi çekici etkisi sayesinde bilgiye ulaşma ve öğrenme; daha çabuk, daha kısa, daha cazip ve daha kolay bir hal almıştır. Kreş ve anaokulu öğrencileri, birinci sınıfa başlamadan okuryazar olmaktadırlar.

Milli Eğitim Bakanlığı, gereksiz “mükerrer” konularla zaman geçirmek yerine, müfredattan bu fazlalıkları atarak okullardaki eğitim öğretim süresini mutlaka kısaltmalıdır.

Okullardaki eğitim öğretim süresinin, yıllık 180 iş günü olması hususunda, ısrar etmenin hiçbir bilimsel dayanağı kalmamıştır.

Öğrenciler ve öğretmenler, bu zamanın bir kısmını boşa heder etmektedirler. Yıl sonunda öğrencisiz, boş geçen iki haftalık süre bunun en bariz örneğidir.

Mevsimsel sıcaklıklar ve iş yoğunluğunun fazla olduğu Eylül ve Haziran ayları, öğrencilerin okula devamlarını olumsuz etkilemektedir. Okullar Eylül ayının ikinci haftasında açılmalı, Haziran ayının ikinci haftası sonunda kapanmalıdır.

Yarıyıl karne tatilinin dışındaki diğer ara tatiller de mutlaka kaldırılmalıdır. Belirlenen sürenin büyük bir kısmı da “eğitime” ayrılmalıdır.

Nitekim 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun “Genel amaçlar” başlıklı 2. Maddesinden hareketle:

Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan.”

Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getiren.”

Beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duyan.”

İlgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak.”

Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğuna katkı sağlayan.”

Milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı destekleyen, hızlandıran ve Türk Milletini çağdaş uygarlığın seçkin bir ortağı yapan.” Bireyler yetiştirmek zorundayız.

Sevgili öğrencilerimizin aldığı karneler, bir bakıma anne babaların da karnesidir. Aile çocuğuyla ne kadar ilgilenmişse karşılığını evladıyla birlikte karnede görecektir. O yüzden bütün yıl boyunca çocuğuna maddi ve manevi desteği, katkıyı sağlamayan anne babaların, kırık not getiren çocuklarına; “kızmaya, serzenişte bulunmaya” asla hakları yoktur.

Bu aileler, çocuklarını azarlayacaklarına, “ben nerede yanlış yaptım” diye kendilerini sorgulamalıdırlar.

Olumsuz karne getiren öğrenci asla hakarete, şiddete, aşağılanmaya, azarlanmaya vb. tabi tutulmamalıdır. Çocuk, baskı ve tehditlerle başarıyı yakalayamaz. O’nun “ilgiye, bilimsel desteğe, rehberliğe, hoşgörüye seviyle yüreklendirilmeye” ihtiyacı vardır. Bunu yapan anne babalar elbette karşılığını olumlu anlamda görmektedirler.

Bir çocuk evinde rahat değilse, anne baba ile her konuda sevincini ve sıkıntısını paylaşamıyorsa, sevildiğinden ve kendisine değer verildiğinden emin değilse; pahalı hediyeler, abartılı harçlıklar ya da cezalar, baskılar ve yasaklar bir fayda vermez, aksine işler daha da kötüye gider.

Her türlü desteği çocuğuna gösterdiği halde, başarılı olamayan çocukları da anlayışla karşılamak, çabalarını takdir ederek bu sonuca razı olmaları gerekmektedir. Çünkü çocuğunun kapasitesi bu kadardır. Ya da başarısızlığına neden olan bazı sorunları vardır. Bunların tespit edilerek giderilmesi gerekmektedir.

Bazı ailelerin baskı ve tehdidinden korkan öğrenciler, kırık karne aldıklarında, ya farklı yollarla notları düzeltmeye çalışmakta, ya da korkudan evden kaçmaya, tehlikeli davranışlara yönelmektedirler.

O yüzden anne babalar çocuklarına sevgi ve şefkat duygularını ihmal etmemeli. Kendilerinden korkulacak davranışlarda bulunmamalıdırlar.

Değerli anne babalar; çocuğunuz istediğiniz başarıyı yakalayamazsa da o sizin biricik evladınızdır. Tehdit ederek, “hesap sorarım” diyerek küçük sıkıntıları, telafisi mümkün olmayan büyük acılara dönüştürecek yanlış davranışlar içine girmeyiniz lütfen.

Yoksa çocuğunuzu kaybedersiniz. Çocuk ya sizden soğur, zamanla nefret etmeye başlar ya da kendine zarar vermeye kalkışır. Kırık karne aldığı için anne baba korkusundan hap içen, intihara teşebbüs eden öğrenci vakalarını çok yaşadık.

Olumlu duygular ve sevgi, ancak ailede yaşanarak kazanılır. Hiçbir işimiz anne ve babalık sorumluluğundan daha önemli olamaz, İşler bekleyebilir, fakat çocuk eğitimi asla beklemez.

Sorunlar akılcı ve bilimsel yollarla çözümlenmelidir. Umarım tüm çocuklarımız karne mutluluğunu aileleri ile birlikte doya doya yaşarlar. Çünkü uzun soluklu bir maratonda, çalışarak, ter dökerek bu sevinci fazlasıyla hak ettiler. Hepsine huzurlu ve mutlu tatiller diliyorum.

Sevgiyle kalın…

Düşün Damlaları (52)

Tabiat ve yaratılışları lâtif, hoş ve ince sanatlara tutkun bazı insanlar; özel bahçelerine çok düzgün ve güzel arklar, havuzlar yaptırarak bahçelerine pek güzel bir görünüm verirler. Ayrıca o güzelliklerin derecesini göstermek için, bazı çirkin ve kaba kaya parçaları gibi şeyleri de aralarına katıyorlar ki, onların çirkinlikleri ve düzensiz hâlleriyle, bahçenin letafet ve güzelliği göze çarpsın.

Çünkü “Eşyanın hakikati ancak zıtlarıyla bilinir.”

Dikkatle bakan biri hemen anlar ki, bahçenin içine o zıtlar; bahçenin lâtif ve hoşluğu anlaşılsın diye kasten konulmuştur. Böylece bahçenin güzelliğinin artması istenmiştir. Çünkü, güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir.

Dünya bahçesinde de bitkiler, hayvanlar ve cansızlardan çirkin ve intizamsız şeyler bulunur! Bunların çirkinlik ve intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzellik ve intizamına bir süs olmak üzere Yaratıcı tarafından kasten yapılmış olup; bunu ancak şairane bir hayalle dünyanın o bahçe manzarasına nazar eden kimseler görebilir.

x

İnsanın; yaratılışı gereği, bütün hayvanlardan üstün kılan çok yönlü ve değerli oluş keyfiyeti; canlıların, hayatı verene karşı mânen yaptıkları selâm ve dualarını fehmedip anlamasındandır. Yani insan kendi kelâmını anladığı gibi, iman kulağıyla hayat sahiplerinin de, hatta cemadatın / cansızların da bütün tesbihlerini / Allah’ı anışlarını fehmeder / anlar.

Demek, her şey, sağır adam gibi yalnız kendi kelâmını / sözünü anlar. İnsan ise, bütün varlıkların hâl dilleriyle konuştukları Esma-i Hüsna’nın / Allah’ın Güzel İsimleri’nin delillerini fehmeder / anlar. Evet, her şeyin kıymeti kendisine göre cüz’îdir. İnsanın kıymeti ise küllîdir. Demek, bir insan bir fert iken, bir nev’ / bir cins gibi olur.

x

Allah’ın doğru yola sevkettiği adam, yani Allah’ın tevfiki arkadaş ve yoldaşı olan kimse, tarikat berzahına girmeden, zahirden hakikate geçebilir.

Evet, Kur’an’dan tarikat hakikati, tarikatsiz, feyiz suretiyle görülüp alınabilir.

Nitekim, kendi maksadı olan ilimlere, âlet ilimlerini okumadan ulaştıran bir yol vardır.

Çok sür’atle geçen bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir yolu bağışlamak, her tarafta merhameti görülen Allah’ın şanındandır.

x

İnsan korku ve sevgisini halka yöneltdiği takdirde,

Korku bir belâ, bir elem olur.

Sevgi ise, bir musibet gibi olur.

Çünkü o korkulan kimse

Ya sana acımaz.

Veya senin ricalarını işitmez.

Sevdiğin şahıs da,

Ya seni tanımaz

Veya sevgine tenezzül etmez,

İhtiyaç duymaz.

Bundan dolayı, korkun ile sevgini

Dünya ile dünya insanlarından çevir.

Hikmet sahibi Yaratıcıya yönelt ki,

Korkun; O’nun merhamet kucağına,

çocuğun anne kucağına kaçtığı gibi,

Doyumsuz bir lezzet olsun.

Sevgin ise,

Eebedî saadet ve mutluluğa

Vesile ve sebep olsun.

Düşün Damlaları (51)

– Yazarı tanıyan, eserini daha iyi anlar.

– Kâinatı / Evreni tanımak Allah’ı tanımaktan geçer.

– Allah’ı tanımak da, Kâinatı tanımaktan geçer.

– Her varlığın cephesinde, en parlak sikke, onun canlı olma keyfiyetidir.

– Can veya ruh, canlının neresinde? Bedenin her yerinde. Veya hiçbir yerinde. Aslında can,

bedende değil. Bedenden münezzeh; onunla alâkasız bir şekilde bedenda tecelli edip

kendini gösteriyor! Nitekim, herhangi bir uzvu kesilen canlının, canında bir eksilme oluyor

mu? Tabii ki hayır. Öyle bir meçhul ki, sanki anlaşılması, anlaşılmamasına bağlı!

– “Bir Beyin hücresinin benzeri, Samanyolu’nun aynısı.”

– Güneş bir ama, tecellileri sonsuz. Ağaç bir ama, meyveleri sayısız. Hepsi aynı ağacı gösteriyor.

– Güneşin akis ve yansımaları güneşten, ama hiçbiri güneş değil.

– Her şey ve hepimiz Allah değiliz, ama Allah’tanız.

– İnsanın, dünya ve kâinat ile alâkası var. Hava, su ve gıdaları kâinatta. İnsan ile ihtiyaçları

arasında münasebet var. İnsan ile ihtiyaçlarını yaratan bir değilse, aralarında uyum olamıyacağı

için, hayat da olmazdı!

– Bir şeyden herşey, her şeyden bir şey yaratılmakta.

– Emin olduğun zaman kork! Çünkü, emîn olmak gafleti doğurur. Dikkatsizliğe sebep olur.

Geçici şüpheden sonra emîn olmak ise, rahatlığa yol açar.

– Bazı şeylerin varlığını biliyor, fakat mahiyetlerine yol bulamıyoruz.

– “Üzümün lezzeti, kuru çubuğunda aranmaz.”

– Tamamım diyen, eksikliğinden habersizdir.

– “Vücûdunu, mûcidine feda et.”

– Evlâd için babanın varlığı, verdiğinden çok daha sevgilidir.

– Yaratılmışı, yaratandan ötürü sevmeliyiz.

– Hardele ile tabir edilen, bir darı habbesi hükmünde olan hafıza gücünün kuşattığı meydanda

gezintiler yaparken, o kadar büyük bir mekâna dönüşür ki, gezmekle bitmez bir şekil alır.

Acaba o hardalenin içindeki meydanı bitiremeyen, o hardalenin dairesini ne suretle bitirecektir?

Aklın nazarında hardalenin vaziyeti böyle ise, aklın gezdiği daire nasıldır? Akıl da dünyayı

yutar. Allah, hardaleyi akıl için dünya ve dünyayı da akıl için bir hardale gibi yapmıştır.

– Bazılar, etrafdaki ölümleri görür de, kendilerine uğramıyacakmış gibi rahattırlar!

İşte bu his, kendini daimi görme ve sanma hissidir. Yoksa, bundan dolayı rahat

olmıyacak, hayattan hiç lezzet alamıyacaktılar.

– İnsan, kâinat ve Allah konularında yoğunlaşıyor. Hele insan hele insan. Çünkü Allah, kâinatı

insan için. İnsanı ise kendisi için yaratılmıştır.

– Allah, her bitkiye, her maşuka; âşık bir böcek yaratmış. Her midenin ihtiyacını karşılayan,

arz sofrasını kurmuş. Cemale hayran ve kemale meftun insan için, göze hitap eden yeryüzünü

süsleyip püslemiştir.

– Cennet’in ham maddesini biz hazırladığımız gibi, Cehennem’in ham maddesini de, biz

hazırlıyoruz.

– Bir mânâ çeşitli dillerle ifade edilebilir. Demek ki, lisanlar mânâların giydiği ve giydirildiği

libaslardır. Libas değişmekle mânâ ve anlam değişmez. Fakat her libas giyene yakışmadığı gibi,

her mânâ da, her libastan memnun olmaz. Kimi tam uyar, kimi de ya kısa, ya uzun, ya dar veya

bol gelebilir. Bu bakımdan tercümeler, umumiyetle mânâya tam libas olamıyor. Mânâyı

liyakatle taşıyamıyor. Tam olarak ifade edemiyor.

– Âyet, “Deveye bakın!” diyor. Zira, her şeylerimiz deve ile. Yememiz, binmemiz, tüyü, derisi ve

hatta kemikleri. Keza yıldızlara da bakmamız isteniyor. Yani “Bakıyorsunuz ama

görmüyorsunuz!” demek isteniyor. “Basarınız çalışıyor, ya basiretiniz? Güneşin doğması sanki

çok basit bir olaymış gibi önemsemiyorsunuz!

Oysa arkasında nasıl bir kuvvet, irade var? Hiç düşünmüyorsunuz!” diye sorgulanıyoruz.

Aile Kavramı

Aile, İslam’ın ilkelerini belirlediği nikâh akdiyle kurulan huzur ve muhabbet yuvasıdır. Sıkıntıların birlikte omuzlandığı; kederlerin paylaşıldığı, sevinçlerin çoğaltıldığı huzur ocağıdır. Aile; bizleri, günahlardan Zararlı işlevlerden uzak tutan güvenli bir sığınaktır. Millî ve manevi değerlerimizi kuşaktan kuşağa aktarmamıza vesile olan bir müessesedir.

*
Diğer bir ifadeyle Aile huzurlu bir toplumun teminatı ve gücüdür. Aile, dinen evlenmelerine engel bulunmayan bir erkek ve bir kadının meşru nikâhla kurdukları mutluluk ve muhabbet yuvasıdır. Aile, insanlık tarihinin en kadim ve en sağlam kurumudur. İnancın, kimliğin ve kişiliğin şekillendiği, millî ve manevi değerlerin gelecek nesillere aktarıldığı eşsiz bir okuldur. Yüce Yaratan bir ayette, “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet var etmesi O’nun varlığının ve kudretinin delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” buyruğu üzere aile; sevgi ve saygı, şefkat ve merhamet yuvasıdır.
*
Aile olmak, sadece aynı mekânı paylaşmak değildir. Aile olmak, dünyayı da ahireti de cennete çevirmek için el ele verebilmektir. İyi günde olduğu gibi kötü günde de birlik ve beraberliği güçlü kılabilmektir. Aile eşlerin arasında elinden ve dilinden emin olunan güvenilir birlikteliği sağlayabilmektir Kızını ayakta karşılayıp yerini ona ikram eden vefakâr bir baba olabilmektir. Yetim ve öksüzlere hamilik yapan, kimsesiz çocuklara aile sıcaklığını hissettiren merhametli bir insan olabilmektir.
*
Öncelikle vurgulamak isterim; Âdemoğlu dünyaya yaşamak ve yaşatmak için gelmiştir. İnsanlık tarihihine baktığımızda Peygamberden tutun da sıradan vatandaşlara kadar herkesin kendine göre yaşama ve yaşatma mücadelesi vermiş olduğunu görürüz. İnsanlar bu Fani Âleme ölmek ve öldürmek için değil, yaşamak ve yaşatmak için gelmiştir.
Ne yazık ki Kur’an’ın ve ilgili hadislerin ön gördüğü hayat ikliminden uzak kalmış, din diye Bedevi Kültürüyle, Acem Kültürüyle şuursuzca işlenmiş zihniyetlere özgürlük adı altında Batının Sokak kültürü de eklenince avamlaşan/ körleşen Türk insanı milli değerlerinin şuurundan bihaber olunca içine düştüğü dramlarla cebelleşir oldu. Bu sebeplerle olacak ki son yıllarda ülkemizde işlenen kadına yönelik cinayetlerin, cinsel sapıklıkların sıkça işlendiği Anaerkil Türk insanına uygun düşmeyen içler acısı durumları duyar olduk.
*
Ve ne acıdır ki, şiddet, istismar ve kadın cinayetleri tırmanmaya devam ediyor. Bu vahim tablo karşısında, kadın söz konusu olduğunda merhamet, adalet ve hakkaniyetten asla taviz verilmemelidir. “Sizin en hayırlınız hanımlarına karşı en iyi davranandır” buyuran Peygamber Efendimizin davetine icabet müminim diyen her insanın temel görevidir.
*
Yüce Yaratıcı kadın ve erkeği yeryüzünün en değerli varlıkları olarak yaratmış, farklı niteliklerle donatarak birbirine eş kılmıştır. Dünya hayatının yükünü birlikte taşıyalım, birbirimizde huzur bulalım diye bizlere aile olma nimetini bahşetmiştir. Aile, insanın yalnızlığına kalkan olan, neslin devamını sağlayan, güzide bir kurumdur. İnancımızın, şahsiyetimizin, yaşam tarzımızın şekillendiği en değerli çatıdır. Aile, çocuklarla büyüyen, güzelleşen, gençlerle geleceğe kök salan bir çınardır.
*
Aileyi hedef alan tehditlerin arttığı, fıtrata aykırı tahribatın hızla yayıldığı bir çağdayız. Ailenin, özgürlükler önündeki engelmiş gibi gösterilmeye çalışıldığı bir ortamdayız. Sorumluluk almadan tek başına yaşamanın daha cazip olduğu fikrinin özendirildiği bir zamandayız
Ne yazık ki aileyi hedef alan bazı mihraklar tarafından; kadınlar annelik, erkekler babalık gibi kutsal bir değerden uzaklaştırılmak, kadın ve erkeğin aile içindeki rolleri zayıflatılmak istenmektedir. Fıtrata aykırı sapkınlıklar medeni birliktelik adıyla masum; nikâhsız beraberlikler normal; evlilik ise bir yük ve külfet olarak sunulmaktadır. Oysaki evlenmek ve aile olmak fıtratın gereğidir. Neslin ve milletin devamı için zaruridir.
*
Bizler yalnız değil, aile içinde mutlu yaşayabilecek şekilde yaratıldık. Ailemizin huzurlu, aile bağlarımızın güçlü olmasını dilemek bizim hamurumuzda vardır.
“Bizlere aile gibi paha biçilmez bir nimet veren Yüce Yaratan ise onu korumamızı şöyle emretmektedir: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”
*
Gençlerimiz ailemizin göz bebeği, bizi güçlü kılan en büyük imkân ve zenginliğimizdir. Onların inançları, hayalleri ve fikirleri bizim geleceğimizdir. Zihinleri berrak, duygu ve düşünceleri heyecan dolu olan gençlerimizi anlamak ve onlara rehberlik etmek bizim vazifemizdir. Zira gençlik dönemi tecrübesizlik ve merakla çeşitli tehlikelere maruz kalınan bir dönemdir. Huzurlu ve bilinçli bir aile ortamında büyüyen, kendisine güvenilen ve maneviyatla desteklenen gençlerimiz, girdaplardan korunacaktır. Aileleri, evlenme çağına geldiklerinde onların da aile kurmalarına, geleceğe umutla bakmalarına vesile olacaktır. Neslin devamını ve yeryüzünün imarını; okuyan, araştıran, tefekkür eden gençlerimiz sağlayacaktır.
İnsanlar arasında din, renk, ırk ve düşünce ayrımı yapmayan sufiler, insan denilen varlığı layıkıyla sevmeyi, onun hakkına riayet etmeyi, hata ve kusurlarını hoş görmeyi en önemli gaye bilmişlerdir. Âlemşümul sevgi, tasavvufi idrakin en bariz özelliğidir.
*

Her geçen gün, aile değerlerimiz örselenmekte; evlilikler, külfetli hale getirilmekte; bekârlık ve evlilik dışı hayat teşvik edilmektedir. İnancımızda rızkın Allah’a ait olduğu vurgulanmasına rağmen, ‘çocuk sahibi olmanın hayatı zorlaştırdığı’ söylemleri günden güne artmaktadır. Hâlbuki devletlerin geleceği; Toplumun ana hücresi ailenin güçlendirilerek yaşatılmasına bağlıdır.

*
Ne yazık ki bugün, aile yapısı, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar küresel lobiler, çıkar çevreleri ve emperyalist güçlerin kuşatması altındadır. Bu şer odakları; aile bağlarını zayıflatmayı, nesilleri şahsiyetsiz ve kimliksiz bırakmayı, öz değerlerinden ayırmayı bir hedef haline getirmiştir. Hal böyleyken, aile kurmak, aileyi korumak ve güçlendirmek yalnızca bireysel bir sorumluluk değil, iman, vicdan ve izan sahibi her insanın; dini, ahlaki ve insani sorumluluğudur.
Aile değerlerinin örselenmeye çalışıldığı bu zamanda bize düşen; dünyadaki cennetimiz, muhkem kalemiz, son sığınağımız olan ailemizin kıymetini bilmektir.

İnsan Penceresinden Bakış

İnsan penceresi, insanın nefsi, yani kendisi ve iç dünyası ile alâkalıdır.

Çünkü insan, çok geniş ve birçok özelliği içinde bulunduran bir varlıktır.

Zira, Hz. Allah bütün isimlerini, insanın nefsi ile insana hissettiriyor.

Böylece insan, İlahî isimlere aynalık ediyor. Geceleyin karanlıklar, nasıl ki ışığı gösterir.

İnsan da zaaf, acz, duyduğu ihtiyaç ve kusurlarıyla

Kadîr olan Hz. Allah’ın kudret, kuvvet, gına ve rahmetini bildiriyor.

Bu suretle pek çok İlahî vasıflara aynalık ediyor.

İnsan, hadsiz acz, zaaf ve düşmanlarına karşı; bir dayanak noktası aradığı için,

Vicdanı, daima Hz. Allah’a yönelir. İnsan, nihayetsiz fakr ve sayısız ihtiyaçları yüzünden,

Nihayetsiz maksatlara karşı, bir yardım noktası aramaya mecburdur.

Bu sebepten, vicdan, daima o noktadan Rahîm ve Ganî olan Hz. Allah’ın dergâhına yönelir.

Çünkü, vicdandan; dayanak ve istimdat / yardım noktası yönünde iki küçük pencere;

Kadîr ve Rahîm olan Hz. Allah’ın rahmet makamına açılır. İnsan her zaman onlardan bakabilir.

İnsan; kendisine verilen örnekler çeşidinden;

Az bir ilim, kudret, görme, işitme, malikiyet, hakimiyet gibi özellikler ile,

Kâinat Maliki’nin ilmine ve kudretine, bakışına, işitmesine

Rububiyetinin hakimiyetine aynalık eder. Onları anlar, bildirir.

Meselâ, ben nasıl bu evi yaptım, yapmasını biliyor ve görüyorum.

Onun malikiyim ve idare ediyorum.

Bunun gibi, şu koca kâinat sarayının da bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar. İdare eder.

Yine insan, üstünde nakışları görünen İlâhî isimlere aynalık eder.

Çünkü, insan mahiyetinin tamamında; nakışları görünen yetmişten fazla isim vardır.

Meselâ, yaratılışından Sâni, Hâlık ismini; hüsn-ü takviminden Rahman ve Rahîm isimlerini;

Hüsn-ü terbiyesinden Kerîm, Lâtif isimlerini ve bunlar gibi say sayabildiğin kadar.

Velhasıl, insan; tüm organ, âlet, cihaz ve kabiliyetleri, lâtifeleri, maneviyatı,

Duyu ve duyguları ve hisleri ile; ayrı ayrı isimlerin ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor.

Demek, nasıl ki, isimlerde bir İsm-i Âzam var; öyle de, o isimlerin nakışlarında dahi

En büyük bir nakış vardır ki, o da insandır.

İnsan ruhunun; bütün cesediyle öyle bir münasebeti vardır ki,

Bütün azasını ve cüz ve kısımlarını birbirine yardım ettirir.

Yani İlâhî İrade’nin görüntü ve yansıması olan yaratılış emirlerine

Ve o emirden maddî vücut giydirilmiş; İlâhî bir kanun ve Rabbanî bir lâtife / duygu olan ruh;

Onların idaresinde, onların manevî seslerini hissetmesinde

Ve ihtiyaçlarını görmesinde birbirine engel olmaz.

Ruhu şaşırtmaz. Ruha göre uzak yakın bir hükmünde, birbirine perde olmaz.

İsterse çoğunu birinin imdadına yetiştirir. İsterse bedenin her uzvu ile bilebilir, hissedebilir,

İdare edebilir. Hatta, çok nuraniyet kazanmış ise, her bir azası ile görebilir ve işitebilir.

Madem Hz. Allah’ın bir kanunu olan ruh; küçük bir âlem olan insan cisminde ve azasında

Bu durumu gösteriyor. Elbette en büyük âlem olan kâinatta, Allah’ın her şeyi kuşatıcı iradesine

Ve mutlak kudretine hadsiz fiiller, sınırsız sesler ve dualar, işler; hiçbir cihette ona ağır gelmez,

Birbirine mâni olmaz, o Yaratıcıyı meşgul etmez, şaşırtmaz.

Bütününü birden görür. Bütün sesleri birden işitir. Yakın, uzak birdir.

İsterse bütününü, birinin imdadına gönderir.

Her şey ile her şeyi görebilir. Seslerini işitebilir ve her şey ile her şeyi bilir.

Hayatın çok önemli bir mahiyeti ve ehemmiyetli bir görevi var.

Hayatta hissiyat suretinde kaynayan, iç içe geçmiş nakışlar ve pek çok isimler;

Hz. Allah’ın zatî işlerine işaret eder.

Gayet parlak bir surette,

Hayy ve Kayyum olan Hz. Allah’ın zâtına mahsus işlere aynalık eder.

Sebep ve Varlıklar

Kâinatta, sebepler ve sebeplerin meydana getirdiği varlıklara bakıyor ve görüyoruz ki,

En âlâ ve en yüksek bir sebebin; en sıradan bir varlığın yaratılmasına kuvveti yetmiyor.

Demek, sebepler bir perdedir. Varlıkları yapan başkadır. Meselâ:

San’atla yapılmış canlı cansız sayısız varlıklardan, sadece küçük bir misal olarak, insan başı

İçinde, bir hardal bitkisi tohumu küçüklüğünde bir yerde yerleştirilen

Hafıza gücüne bakıyor ve görüyoruz ki, sayısız kitapları içinde toplayan sanki bir kütüphane.

İnsanın bütün hayatı, karıştırılmaksızın içinde yazılıyor.

Acaba Allah’ın bu kudret mucizesine, hangi sebep gösterilebilir? Beyinde bulunan kıvrımlar mı?

Basit, şuursuz / bilinçsiz hücre zerrecikleri mi? Yoksa, tesadüf rüzgârları mı?

Oysa, her biri san’at mucizesi olan varlıklar;

Öyle bir Zât’ın san’atıdır ki; haşirde, ortaya konulacak amel defterini;

İşlenen her fiilin yazıldığı kitabı, sorgu zamanı kulun önüne koyacak olan;

Her şeyi san’at ve hikmetle yaratan Allah olabilir.

İşte, insanın hâfıza gücünün benzeri olarak;

Bütün yumurtaları, çekirdekleri, tohumları da örnek olarak ele alalım.

Bu, çeşitli şeyleri içinde bulunduran, bu küçücük / minnacık

Âdeta mucize depolara sahip, diğer varlıkları da hatırlayalım.

Çünkü, san’atla yarattığı hangi varlığa baksak,

O derece harika bir san’at eseridir ki, onun sebebi; sıradan, basit bir sebeb değil;

Belki bütün sebepler toplansa, ona karşı âcizliklerini gösterecekler.

Meselâ, büyük bir sebep zannedilen güneşi; seçici, bilinçli kabul ederek ona sorulsa:

“Bir sineğin bedenini yapabilir misin?” Elbette diyecekdir ki:

“Hâlık / Yaratanımın ihsanı / bağışı ile dükkanımda ışık, ısı ve renkler çok.

Fakat, sineğin bedeninde göz, kulak, hayat gibi, öyle şeyler var ki,

Ne benim dükkanımda bulunur, ne de benim gücüm bunları edinebilir.”

Çünkü, şuursuz sebepler, elbette bir gaye düşünerek çalışmaz.

Oysa görüyoruz ki, meydana gelen her mahlûk; bir gaye değil,

Belki çok amaçları, çok faydaları, çok hikmetleri takip ederek meydana geliyor.

Demek, bir hikmet sahibi ve kerîm olan Allah;

O şeyleri yapıp gönderiyor. O faydaları onlara, var oluş gayesi yapıyor.

Meselâ: Yağmur geliyor. Görünüşte, yağmuru netice verici sebepler;

Hayvanları düşünüp, onlara acıyıp merhamet etmekten ne kadar uzaktır.

Demek, hayvanları yaratan ve rızıklarını üzerine alan,

Sonsuz merhamet ve şefkat sahibi, yaratıcı Allah;

Gözettiği hikmet ve amacından ötürü, yardım olarak yağmuru gönderiyor.

Hatta, yağmura “Rahmet” deniliyor.

Çünkü, içinde çok rahmet eserleri ve faydalar bulunduruyor.

Sanki rahmet; yağmur şeklinde cisimleşmiş, damlalaşmış olarak, katre katre geliyor.

Aslında, tüm varlıkların yüzüne gülümseyen

Bütün süslü bitki ve hayvanlardaki süs ve gösterişler; apaçık bir şekilde, gayp perdesi arkasında

Bu süslü ve güzel san’atlar ile kendini tanıttırmak, sevdirmek ve bildirmek isteyen;

Sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi zât olan Allah’ın;

Varlığının olmazsa olmazlığına, vahdet ve birliğine işaret ediyor.

Demek, varlıklardaki süslü durumlar, gösterişli keyfiyetler;

Allah’ın tanıttırmak ve sevdirmek istediği sıfatlarına, kesin birer delildir.

Sevdirmek ve tanıttırmak sıfatları ise, apaçık bir şekilde Vedûd / sevilen,

Maruf / bilen ve bilinen, san’atla yaratan kudretli Allah’ın varlığının;

Olmazsa olmazlığına, yani Vahdet ve Birliğine şahadet ediyor.

İstiklal Meclisinden Yürütme Noterliğine

Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, “İstiklal Harbi’ni sevk ve idare eden Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni millete hizmet mücadelesinin kurmay aklı, merkez üssü ve lokomotifi” olarak nitelendirdi. Erdoğan, “Meclis’in bu misyonunu etkin şekilde yerine getirmesi halinde kazananın 86 milyon ve siyaset kurumu olacağını” da söyledi.

Erdoğan’ın TBMM’ye “kurmay akıl, merkez üssü ve lokomotif” rolünü atfetmesi gerçekten şaşırtıcı. Bu söylem kulağa ne kadar hoş ve asil gelse de, kurumsal gerçekliği örtmeye yetmiyor.

Erdoğan’ın yönettiği Türkiye’de TBMM’nin tamamen işlevsizleştiği ve etkinliğini kaybettiğine dair çok yazı yazdım.

Özellikle 2017 anayasa değişikliğinden bu yana Meclis’in geçirdiği yapısal ve işlevsel dönüşümü ve fiili uygulamaları inceleyerek Erdoğan’ın açıklamasındaki çelişkileri görebiliriz.

**********************************

Kanun Yapma Fabrikaları

Erdoğan’ın “lokomotif” olarak tanımladığı Meclis, yeni sistemle birlikte yasa yapmanın tek merkezi olmaktan çıkarıldı. Yürütme organı, Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri (CBK) yoluyla doğrudan yasa gücünde düzenleme yapma yetkisine kavuştu ve yasamanın alanına ortak oldu. Birçok temel idari yapı ve düzenleme Meclis baypas edilerek kurulmuştur.

Resmî Gazete ve TBMM verilerine göre, sistem yürürlüğe girdiğinden beri çıkarılan CBK sayısı, (uluslararası sözleşmeler dışındaki) Meclis’in kabul ettiği kanun sayısını bir çok dönemde aştı. Bazen tek bir CB kararnamesiyle yüzlerce madde düzenleniyor.

Geriye kalan yasama faaliyeti ise, birbiriyle alakasız onlarca maddenin aynı pakete doldurulduğu “TORBA YASA” pratiğine kurban edildi. Saray’da hazırlanan ve komisyonların uzmanlığı, muhalefetin ve sivil toplumun görüşleri baypas edilerek, önlerine getirilen metinleri hızla onaylayan bir Meclis mekanizması inşa edildi.

Üstelik, memleketin en hayati ve yüzlerce sayfalık kanun teklifleri tartışılırken halkın temsilcilerine kürsüde sadece 2 dakikalık süreler veriliyor.

Meclis, akıl yürüten ve derinlemesine tartışan bir merkez olmaktan çıkarıldı.

Milletvekillerinin önemli bir kesimi neye oy verdiğini bile bilmeden Meclis grup başkanvekilinin işaretine göre el kaldırıp indiriyor. Bunlar için “noterlik” kavramı bile iltifat olur. Çünkü noterler en azından belgeleri inceler ve neyi tasdik ettiklerini bilerek imzalarlar.

**********************************

Hesap Soramayan, Denetleyemeyen Bir Parlamento

Bir parlamentonun “kurmay akıl” olabilmesi, onun yürütmeyi denetleme ve hesap sorabilme gücüyle ölçülür. Oysa mevcut sistem, Meclis’in denetim reflekslerini bilinçli bir şekilde köreltti.

Bakanların Meclis önünde hesap vermesini sağlayan en etkili araç olan gensoru mekanizması kaldırıldı. Milletvekillerinin bakanlara doğrudan soru sormasını sağlayan sözlü soru hakkı yok edildi.

Geriye kalan tek denetim aracı olan yazılı soru önergeleri ise bakanlıklar tarafından ya tamamen cevapsız bırakılıyor ya da basma kalıp açıklama(ma)lar ile geçiştiriliyor.

Demokrasilerin çıkış noktası olan “bütçe hakkı” bile Meclis’in elinden alındı; parlamento bütçeyi reddetse dahi hükümet düşmüyor ve eski bütçe yeniden değerleme oranıyla yürürlüğe giriyor.

**********************************

Yargı Sopası ve Milletvekili Transferleri

Erdoğan “Meclis’in bu misyonunu (kurmay akıl, merkez üssü ve lokomotif olma rolünü) etkin şekilde yerine getirmesi halinde 86 milyonun kazanacağını” söylüyor. Bu çok doğru bir söz. Ancak uygulamada o 86 milyonun sandığa yansıttığı irade, bizzat iktidar eliyle, her gün farklı bir biçimde hırpalanıyor.

Muhalif milletvekillerinin dokunulmazlıkları sistematik biçimde kaldırılarak üzerlerinde bir yargı sopası sallandırılıyor. Fezlekesi olmayan muhalif milletvekili kalmadı gibi. Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen seçilmiş milletvekilleri hapislerde tutuluyor, vekillikleri düşürülüyor.

Diğer taraftan, halkın tamamen zıt bir siyasi programı ve muhalif duruşu savunması için seçip Meclis’e gönderdiği milletvekilleri, kapalı kapılar ardındaki siyasi ikbal pazarlıklarıyla iktidar blokuna transfer ediliyor.

Seçmen iradesini açıkça gasp eden bu vekil borsası ve transferler, parlamentonun ahlaki meşruiyetini halkın gözünde zedeliyor.

**********************************

Mecliste Siyasi Vesayet ve Hayalet Vekil Skandalları

Meclis’in kendi içindeki iradesi de vesayet altında. Anayasa gereği gizli yapılması gereken kritik oylamalarda, milletvekillerinin parti baskısından korkmadan özgürce oy kullanabilmesi gerekir.

Ancak iktidar vekillerinin pullarını parti yöneticilerine göstererek kabin dışında oy kullandığı, sandığa atılmayan ret kağıtlarının toplandığı görüntüler hafızalardaki yerini koruyor.

Milletvekilinin kendi partisine karşı bile özgür iradesini koruyamadığı, anayasanın açık hükmünün çiğnendiği bir parlamento nasıl “bağımsız bir kurmay akıl” olabilir? Bu uygulama, Meclis’i genel merkezlerin birer “noterliği” konumuna indirger.

Kurumsal ve ahlaki çürümenin ulaştığı en uç nokta ise geçtiğimiz günlerde İYİ Parti Grup Başkanvekili Turhan Çömez tarafından Meclis kürsüsünden ifşa edildi.

Kritik kanun teklifleri görüşülürken Genel Kurul salonunun bomboş olmasına rağmen, iktidar sıralarından orada bulunmayan “hayalet vekiller” adına sahte oy ve imza pusulaları gönderildiği ortaya çıktı. Bu skandal, milletin meclisinde yasa yapım sürecinin nasıl bir tiyatroya dönüştürüldüğünün göstergesidir.

**********************************

Parlak Söylem Gerçeğin Karanlığını Örtmez

Yeter sayıda milletvekili yokken, sahte pusulalarla karar çıkarılan, seçilmiş vekilleri hapiste tutulan ya da yargıyla tehdit edilen, kürsüsü 2 dakikayla kısıtlanmış ve bütçe hakkı elinden alınmış bir Meclis, 86 milyonun, MİLLİ İRADENİN lokomotifi olamaz.

Erdoğan’ın tarif ettiği o şanlı Meclis mirası, maalesef bizzat kendi elleriyle kurdukları bu sistemin ve pratiklerin altında can çekişmektedir.

Cumhurbaşkanı’nın konuşmasında tasvir ettiği Meclis ile bugün fiilen işleyen Meclis aynı kurum değildir.

“İstiklal Harbi’ni sevk ve idare eden Meclis” milli iradenin merkeziydi.

Bugünkü TBMM, milli iradenin yansıması olmaktan hızla uzaklaştırılarak yürütmenin önüne koyduğu her metni tasdik etmekle görevli bir “yürütme noterliğine” dönüştürülmüştür.

Kabul Olmayacak Duaya “Amin!” Demek

0

Kabul olmayacak duaya “Amin!” diyenlerden miyiz?

Tilki gezindiği her yerde, gördüğü her hemcinsine “Bu yıl üzüm çok olacak.” diyormuş. Merak edip sormuşlar: “Nereden biliyorsun?” Tilki hiç düşünmeden cevap vermiş: “Canım öyle istiyor da ondan!”

Tilki ve tilki tipindeki insanlar için söylenecek doğru söz şu olmalıdır: “Bazıları, isteğini gerçeğin yerine koyar ve temelsiz iyimserlikle kendilerini kandırır, bunun da dua olduğuna inanır.”

Hiçbir belirti yokken “Bu iş kesin olacak.” diye ısrar etmek, elinde hiçbir belge, bilgi, kanıt yokken sadece istediği için bir şeyin gerçekleşeceğine, ekonomik durum kötü olduğu halde kesin çok para kazanacağına inanmak bir kişilik özelliği, hatta zafiyeti değil midir? Bunun bir adım ötesi şizofrenik haldir; hayalperestliktir, siyasi terminolojide ütopyadır.

Olabilirliğin hakikati duada gizlidir. “Yeryüzü dua üzerine kurulmuştur.” sözünden çıkarılacak mesaj, tilkinin anladığı ve davrandığı gibi değildir. Dua; iddia, dava sözcükleri aynı kökten türemiş olup birlikte düşünüldüğünde bir anlam bütünlüğü ve hayat ilkesi oluşturur. Dua, sadece emekle değil, umutla; sadece akılla değil, gönülle de yaşar. Dua, umudun, teslimiyetin, gayretin ifadesidir.

Bir köyde uzun süre yağmur yağmaz. Tarlalar kurur, insanlar endişelenir. Köylüler hep birlikte yağmur duasına çıkmaya karar verirler. Dua günü herkes meydana toplanır. Ancak içlerinden yalnızca küçük bir çocuk yanında şemsiye getirmiştir. Bunu görenler: “Evladım, hava güneşli; şemsiyeyi niye getirdin? diye sorarlar. Çocuk şaşkınlıkla cevap verir: “Yağmur duasına gelmedik mi? Dua edeceğiz, Allah da yağmur verecek. O zaman eve nasıl döneceğim?

Gerçek inanç, sadece istemek değil; olacağına güvenip ona göre davranmaktır.
Yağmurun yağacağına inanıyorsanız yanınıza şemsiye alacak kadar inanmanız gerekir. İnanmak ile dilemek aynı şey değildir. Dua, kuru bir söz değil, olmasını istediğin bir ürünün tohumlarını kalp tarlasına ekmek veya fidelerini dikmektir, eden ile edilen arasındaki derin samimiyettir.

Tarih kitaplarından öğrendiğimize göre, Cato the Elder, Roma Senatosu’nda hangi konu görüşülürse görüşülsün konuşmasının sonunda hep aynı cümleyi söylermiş: “Kartaca yıkılmalıdır.” (Latince: Carthago delenda est.) Cato, Kuzey Afrika’daki güçlü şehir devleti Carthage’ın Roma için gelecekte büyük bir tehdit olduğuna inanmaktadır. Bu düşünceyi unutturmamak için her fırsatta aynı sözü tekrar edermiş. Yıllar sonra Roma, Kartaca’ya savaş açar. MÖ 146 yılında Kartaca tamamen yenilir ve şehir yıkılır.

Dua, inandığın konuya sonuç alacak derecede kendini adamak ve sürekli bir gayret içinde olmaktır, onu gündemde tutmaktır, tereddütsüz güvendir.

Pek çok yakınmamız, dileğimiz oluyor. İstiyoruz ki yakınmamız bitsin, dileğimiz gerçekleşsin. Filistin’de zulüm bitsin, İsrail kahrolsun, Netanyahu gebersin. Amerika kazdığı kuyuya düşsün, İran dengesiz Trump’a haddini bildirsin. Unutmayalım, kâinat “Vasatın neyse hasadın odur.” formülü üzerine kurulmuştur.

Yola her çıkan menzil-i maksuda ulaşamaz belki; ancak menzil-i maksuda ulaşmak için yola çıkmak gerek. Hayal kurmak, oturup beklemek değildir bunun yol ve yöntemi. Başarı için arzulamak, tasarlamak, emeği yol ve yöntemiyle değerlendirmek gerek. Masadaki cismin düşmesi için onu itmek gerek, yoksa yerçekimi yasası işlemez. Suyun akması için eğim, ateşin yakması için kıvılcım gerek. Allah’ın merhametini, kulun teslimiyetini ve tevekkülünü görmek için bir Hz. İbrahim ve Hz. İsmail gerek.

Parçaları eksik bir motor hareket kabiliyetinden mahrumdur. Dua, kombine bir eylemdir. Arzu ettim, üç cümle söyledim, “saldım çayıra, gayrısını Mevla’m kayıra” anlayışıyla yapılan duanın hem dinen hem de fiziken geçerlilik imkânı yoktur. Niyet, samimiyet, gayret, güven, teslimiyet; dua eyleminin ana parçalarıdır. Nihayet, duanın kabulüdür, başarıdır. Bunun adı da rahmettir, berekettir. Formun Altı

Şimdi dua vakti; ama nasıl?