7.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Nisan 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 5

Hülle

Toplum varsa kanun vardır. İster modern toplumlardaki gibi yazılı ister binlerce yıl önceki gibi sözlü. Toplum varsa dedim, toplum her zaman vardır. İnsan toplumsuz olmaz. Bu başka bahis; bugün kanundan, kuraldan, töreden yazmak istiyorum.

Bir taraftan töreye, kanuna, şeriata nasıl uyulması, itaat edilmesi gerektiğine dair abartılı mı abartılı deyişler, hükümlerimiz var: Şeriatın kestiği parmak acımaz. Hukukun devlet başkanını bile yargıladığı, yargılayabileceği hakkında sayısız anekdotumuz, hikâyemiz var: “İl gider töre kalır!” Demek ki bırakın devlet başkanını, devlet bile yok olabilir ama kanun kalır!

Hukuk düz olmazsa halk fakirleşirmiş

Devlet gitse de kanun kalır mı kalmaz mı bilemem ama Yusuf Has Hacib’in, Kutadgu Bilig’de yazdığına göre kanun giderse devlet kalmaz. Birkaç defa tekrarladığım bin yıllık nasihatını bir defa daha yazayım:

“Bu il tutguka köp er at sü kerek
Er at tutguka neng tavar tü kerek

“Bu neng alguka bir kerek bay budun
Budun baylıkınga törü tüz kodun

“Bularda biri kalsa törti kalur
Bu törti yime kalsa beglik ulur”

Günümüz Türkçesi ile şöyle:

“İl tutmak için çok asker ve ordu gerek.
Askeri beslemek için de çok mal (tavar) ve servet gerek.

“Bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerektir.
Halkın zenginliği için doğru kanunlar(töre) konulmalıdır.

“Bunlardan biri ihmal edilirse dördü de kalır
Dördü birden kalırsa, beylik çözülmeye yüz tutar.”

Kanunu dolaşmak

Ekonominin düzelmesi için faizin çıkması, düşmesi falan tamam da asıl ve asıl hukuka, hukuk devletine ihtiyaç vardır diyenler, işte bu bin yıllık gerçeği tekrarlıyor. Yusuf Has Hacib bin yıl önce bunları yazma ihtiyacını duyduğuna göre herhâlde o günlerde de hukuksuzluk tehlikesini hissetti. Yoksa durup dururken neden “Kanunu doğru koymazsan beylik ulur!” gibi yöneticilerin canını sıkacak laflar etsin?  Bin yıl sonra bunları öğrendik ve hukuk devleti olduk, hukuksuz tek adım atmıyoruz ve koyduğumuz hukuk da doğru hukuk, tüz törü değil mi!

Kanunların bir lafzı bir de ruhu vardır. İş “ruha” bırakılmaz, kanun çıkarılırken gerekçesi de yazılır. Tıpkı ilahi kuralların “sebebi nüzul”ü, iniş sebebi gibi. Kanunlar da hazırlanırken, “Şu yasaktır da niçin yasaktır? Şu sınırdır, haddir; niçin sınırlanmıştır, niçin had konulmuştur?” sorularının izahı gerekçeye yazılır.

Kanunları kendimiz yaptığımıza göre kendi koyduğumuz kurallara uymamız gerektiği de muhakkak. Aksi, topluma “Ben seni önemsemiyorum.” deme edepsizliğidir ve cezalandırılmalıdır.

Kendi koyduğumuz kurala kendimizin uyma gereği… Bu aşikâr. Gel gör ki böyle davranmıyoruz. Sanki o kuralları, o hadleri başkaları, mesela İngilizler koymuş, hatta düşmanlar koymuş, etrafından dolaşmak mübahtır; kurnazlıktır, açıkgözlülüktür. Bu etrafından dolaşma aklını verenlere de “hukukçu” demiyor muyuz!

Erken seçim hüllesi

Devlet başkanının seçimle geldiği bütün ülkelerde seçilme sayısı sınırlıdır. Gerçekten seçimle geldikleri ülkeleri kast ediyorum tabii. Yoksa-adı lazımdeğil- seçimi %99 ile kazandıkları, kendilerine emri hak vaki olduğunda yerlerine oğullarının, yine %99 ile “seçildiği” ülkeleri değil.

Seçilme sayısı bizde de sınırlıdır. Bu sınır niçin konmuş? Bir gerekçesi yok mu? Keyfimizden mi anayasayı öyle yapıyoruz? Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçince o süre sıfırlandı, “reset” edildi, dedi bir hukukçu. Bu “hukuk” ile mesela ceza kanununu değiştirsek değiştirdiğimiz maddeden mahkûm olanları tahliye etmemiz gerekir. O reset ediliyor da bu neden edilmiyor?

Aslında sorulacak soru şu: Sistem değişince adaylık sayısına sınır getirilmesinin gerekçesi de reset mi edildi? Gerekçe hâlâ var ki yeni sistemde de sınır var. İstisnaları ile… Mesela meclis erken seçime giderse cumhurbaşkanı seçimi de yenileniyor ve başkan tekrar aday olabiliyor. Makul. Fakat sırf cumhurbaşkanı tekrar aday olabilsin diye erken seçime gitmek kanuna karşı hile değil mi? Neyi hatırlatıyor biliyor musunuz? Hülle’yi. Hülle de kanuna, şeriata karşı hiledir.

Eğlenceli bir konu aslında. Hüllenin yaygın anlamını hatırlatarak bitireyim. Efendim şer’î hukuka göre koca karısını bir kere, iki kere boşayıp tekrar alabilir. Amma üçüncü defa boşarsa “Dur bakalım!” deniyor. “Sen bu işi alışkanlık hâline getirdin. Artık aynı kadını alamazsın.” Yüce ulemamız buna çare bulmuş. Kadın başkasıyla evlenip boşanırsa boşanma sayısı “reset” ediliyor. Onun için üçüncü nikâhı isteyen boşama bağımlısı koca, o hanıma uyduruk bir nikah kıydırıyor. Sahte damattan peşin peşin boşama garantisi alarak tabii. Böylece şeriatı aldatıyoruz. Eğlenceli işler. Tıpkı hülleli erken seçim gibi.

 Menfîlerin Galebelik Sebepleri

     Yanlış yolda olan, sapık düşünceler içinde bulunanların hayatta başarıdan başarıya ulaştıklarını çok kere görür ve biraz da şaşırırız. Onların kazandıkları muvaffakıyet; hayretlerde bırakır bizleri. Gösterdikleri mıktedir ve güçlü oluş hallerini ibretle seyrederiz.

     Hidayet / doğru yol üzere olanlara galebe etmeleri, onlara karşı üstünlük kurmaları, daha da taaccüp etmemize / şaşkınlık geçirmemize sebep olmakta ve şöyle düşünmekten kendimizi alamamaktayız.

     Onların bu galebe ve üstünlük kurmaları gösteriyor ki, onlar bizlerin bilmediği, akıl erdiremediği bir kuvvete dayanıyorlar ki, bu meçhul yetenekleri başarılı olmalarını sağlıyor.

     Çünkü başka türlü kendilerini başarılı bulma ve kılmaları mümkün ve olası değil.

     Demek ki, ya doğru yolda olanlar bir zafiyet ve zayıflık içindeler. Ya da galebe edenlerde, bizlerde olmayan bir kuvvet var.

     Nitekim dünyanın gözleri önünde. Gazze’nin yerle bir edilmesi. Binlerce masumun, çoluk çocuk demeden vahşice öldürülmeleri. Lübnan’da halkın kıyıma uğratılmak istenmesi.

     Kısaca Orta Doğu’daki istikrarsızlık. Halkların bin bir cendere içinde, bunaldıkça bunalmaları. Menfî Batılılar’ın bitmeyen tasallut edişleri ve musallat oluşları karşısında acziyet içinde kıvranmaları. Bizleri böyle düşünmek zorunda bırakıyor. Nitekim “Yıkım sırası Türkiye’ye de gelecek!” hayal ve düşüncesine sahip olanların farkında olarak, fakat kendimizden emin bir bekleyiş içinde, âdeta teyakkuz hâlinde, maalesef tedirgin bir durum arz etmekteyiz!

     Fakat hayır. Asla sandığımız gibi değil. Ne menfî oluş içinde olan Batılılar’da bir hakikat / bir gerçeklik var. Ne de hakikat ehlinde olanlarda bir zafiyet, zaaf ve zayıflık var.

     Lâkin, üzülerek ve yazıklanarak belirteyim ki, dar görüşlü muhakemesiz / isabetli düşünmeyen bir kısım halk; tereddüt ve şüphelerinden kaynaklanan bir vesvese içinde. Bu yüzden, akide ve dinsel inançları sarsılıyor. Şöyle bir menfî düşüncenin zebunu oluyorlar:

     “Eğer Ehl-i Hakk olanlar, tam hakk ve hakikat üzere olsa idiler; bu derece mağlubiyet, zillet ve aşağılık duruma düşmezlerdi. Çünkü hakk ve hakikat kuvvetlidir. Kuvvet ise, haktadır. Şayet o Ehl-i Hakk karşısında galebe eden Ehl-i Dalâlet / Dalâlet Ehli’nin, gerçek bir kuvveti ve bir dayanak noktası olmasaydı; bu derece gâlip, muvaffak ve başarılı olmazlardı.”

     Aslında, Ehl-i Hakk’ın mağlubiyeti; kuvvetsizlik ve hakikatsizlikten ileri gelmediği gibi, Ehl-i Dalâletin galebe ve üstünlüğü de; kuvvet, iktidar ve güç sahibi oluşlarından, haklı dayanak noktaları  bulunuşundan ileri gelmiyor.                                                                                                              

     Fakat, bu galibiyet ve üstünlüğü kurmaları için; Ehl-i Dalâlet’in birçok desise, hile ve oyun gibi silâhlara sahip oldukları da bir gerçek.

     Çünkü bu zamanda, bazan yüzde on Ehl-i Fesad, yüzde doksan  Ehl-i Sâlih kimseleri mağlup edip yeniyor! Ancak o galebe; kuvvet ve kudretli oluşlarından ötürü meydana gelmiyor.

     Bilakis Ehl-i Dalâlet’in, onları ifsat ve bozmasından. Alçaklık, tahrip ve yıkımlarından. Ehl-i Hakk’ın ihtilâf ve ayrılıklarından istifade etmelerinden. İçlerine ihtilâf / ayrılık tohumları ekmekten. Zayıf damarlara el atmaktan. Fesat ve bozgunculuk aşılamaktan. Nefsanî işlerini ve şahsî garazlarını harekete geçirmekten. İnsanın mahiyet ve içeriğindeki zararlı madenler hükmünde bulunan fena ve kötü kabiliyetleri işlettirmekten. Şan ve şeref namıyla, ikiyüzlülükle nefsin firavunluğunu okşamaktan. Ehl-i Dalâlet’in vicdansızca yıkımlarından ileri geliyor.

     Dahası, bunlar gibi şeytanî desise, hile ve oyunlar vasıtasıyla -geçici de olsa- Ehl-i Hakk’a galebe edip, üstün geliyorlar. İşte dalâlette / yanlış yolda oldukları hâlde, iktidarsızların muktedir görünmeleri.

     Ehemmiyetsizlerin şöhret kazanmaları için; kendini övücüerin ve şöhretperest, riyakar / ikiyüzlü insanların; az bir şeyle iktidarlarını göstermek ve ihafe / korkutmak ve zarar vermek cihetinde bir mevki kazanmak için, Ehl-i Hakk’a muhalif vaziyete girerler. Ta ki, görünsünler ve nazar-ı dikkat onlara celp olunsun. Ve iktidar ve kudretle olmayan, belki terk ve atâlet / tembellikle sebebiyet verdiği tahribat onlara isnat edilip, onlardan bahsedilsin. Tıpkı, kendisinden bahsedilsin diye, birinin; meselâ camiyi kirletmesi gibi.

Öcalan’a Verilen Cezanın Gerekçesi ve Umut Hakkı

29 Haziran 1999’da Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM), İmralı Adası’nda görülen dava sonucunda, Abdullah Öcalan’a İDAM cezası verdi. Daha sonra yasal değişikliklerle idam kaldırıldığından, ceza “ağırlaştırılmış müebbet hapis” olarak güncellendi.

Mahkeme, Öcalan’ı eski Türk Ceza Kanunu’nun (765 sayılı TCK) 125. maddesi uyarınca suçlu bulmuştu. Bu madde “vatana ihanet” ve “devletin birliğini bozma” suçlarını kapsıyordu:

“Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti altına koymaya veya devletin istiklalini tenkise veya birliğini bozmaya veya devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf bir fiil işleyen kimse ölüm cezası ile cezalandırılır.”

Mahkemenin gerekçesinde şu temel noktalar öne çıkarılmıştır:

Örgüt Liderliği: Sanığın PKK’nın kurucusu ve tek karar vericisi olduğu, örgütün tüm silahlı eylemlerinin sanığın emir ve talimatları doğrultusunda gerçekleştirildiği belirtilmiştir.

Bağımsız Devlet Amacı: PKK’nın amacının, Türkiye Cumhuriyeti topraklarının bir kısmını ayırarak ayrı bir devlet kurmak olduğu ve bu amacın TCK 125 kapsamında “devletin birliğini bozmaya yönelik” olduğu vurgulanmıştır.

Eylemlerin Vahameti: Kararda, 1984’ten davanın açıldığı tarihe kadar gerçekleştirilen binlerce silahlı saldırı, baskın ve katliam (sivil, asker, polis ölümleri) tek tek listelenmiş; bu eylemlerin vahametinin anayasal düzeni tehdit eder boyutta olduğu ifade edilmiştir.

*********************************

Avrupa’da Umut Hakkından Tahliye Olan Mahkûm Yok

AİHM, 18 Mart 2014 tarihli, “Öcalan-2 Kararı” ile “Umut Hakkı” olmalı dedi.

Mahkeme, bir hükümlünün ömrünün sonuna kadar hiçbir şekilde tahliye edilme ihtimali olmaksızın (şartlı salıverilme imkânı tanınmadan) hapiste tutulmasını AİHS’nin 3. maddesine (işkence ve kötü muamele yasağı) aykırı buluyor. Hukuken buna “umut hakkı” deniyor.

Peki, bu konuda AİHM’nin Öcalan ile mukayese edilebilecek başka mahkûmlar hakkında benzer kararları var mıydı?

İngiltere’de 2013’te “asla çıkamaz” kaydıyla mahkûm edilmiş 3 seri katil hakkında AİHM hak ihlali kararı verdi. 2017’de evlerine girerek bir ailenin üç ferdini vahşice öldürmüş ve tecavüz suçunu işlemiş bir mahkûm için benzer bir karar verdi.

“Suç ne kadar vahşi olursa olsun, cezanın ömür boyu ‘gözden geçirilmez’ olması Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırıdır” dedi. Ancak Birleşik Krallık, İçişleri Bakanlığı’nın “istisnai durumlarda tahliye yetkisi” olduğunu belirterek yasasını savundu ve AİHM sonunda bu mekanizmayı (kâğıt üzerinde de olsa) yeterli buldu.

Bunun gibi birkaç örnek daha var. Ama bu örneklerin hepsi vahşice bireysel cinayetler işlemiş mahkumlara ait.

Öcalan gibi “devletin birliğine karşı, on binlerce kişinin ölümüne yol açan organize bir terör faaliyeti” kapsamında olan bir örnek yok.

AİHM bu kararlarında, devletlere “bu kişiyi serbest bırakın” demiyor. “Bu kişinin durumunu, örneğin 25 yıl sonra, hâlâ tehlikeli olup olmadığını değerlendirecek bir mekanizma/kurul kurun” diyor.

Sonuçta İngiltere, Norveç, Almanya, İtalya, Macaristan, Litvanya gibi ülkelerdeki AİHM’nin “umut hakkı verilmeli” dediği mahkumların hiçbiri hakkında tahliye kararı verilmedi. Gözden geçirmelerde, “toplum için tehlike devam ediyor” denildi ve mahkumlar tahliye edilmediler. Hepsi de ömür boyu hapis cezasını çekti/ çekmekteler.

Yani AİHM’nin istediği ölçütlere göre umut hakkının verilmesi uygulamada mahkûmun tahliyesini sağlamıyor.

*********************************

Öcalan Tahliye Edilir mi?

Madem uygulamada “umut hakkı verilmesi tahliyeyi sağlamıyor”, neden Öcalan/DEM ve Devlet Bahçeli/MHP “umut hakkı” konusunda ısrarcı? Ve bizler neden bu yasal değişiklikten endişeliyiz?

Diyelim ki Türkiye’de yasal değişiklik yapıldı ve psikologlar, toplum güvenliği uzmanları ve hukukçulardan oluşan bir “gözden geçirme kurulu” oluşturuldu.

Bu kurul ne yapacak? Mahkûmun pişmanlık duyup duymadığı, örgütle bağının devam edip etmediği ve serbest kalması halinde toplum için bir tehdit oluşturup oluşturmayacağını raporlar.

Öcalan’ın pişmanlık duymadığı, örgütle bağının devam ettiği açık değil mi? Hatta bu ilişki devam ettiği için, O’nun talimatıyla “keleş kebabı” denilen silah yakma tiyatrosu oynanmadı mı? Öcalan serbest kalır tekrar örgütün başına geçerse daha büyük tehlike oluşturacağı bir vehim mi?

“Normal şartlar altında” Öcalan’a umut hakkı kapsamında tahliye kararı verilemez. O halde boşuna mı endişeleniyoruz?

Endişemizin kaynağı bir vehim değil. Çünkü siyasi iradenin “Terörsüz Türkiye” veya “2. çözüm süreci” diyerek yapmaya çalıştığı şey, Öcalan’ın liderliğinde ayrılıkçı Kürtlerin taleplerine uygun şekilde, Türkiye’nin milli üniter yapısını değiştirecek adımlar atmak olduğu anlaşılıyor. Umut hakkı konusunda da Öcalan’la bir mutabakat söz konusu olmalı.

Bu durumda iktidarın ayağına TBMM komisyon üyelerini gönderdiği, “örgütün kurucu önderi” diye övdüğü bu cani mahkûm için oluşturulacak kurul objektif tespit yapabilir mi?

Erdoğan/ Bahçeli ikilisinin iktidarında, “tehlike devam ediyor” gerekçesiyle Öcalan’ın mahkumiyetinin ömür boyu sürdürülmesi mümkün olabilir mi?

Yani AİHM’in umut hakkı kapsamında değerlendirdiği mahkumlardan tahliye edilen tek örneğin Öcalan’ın olması ihtimali büyüktür.

*********************************

Seçimden Önce Cesaret Edemezler

Türk halkının en hassas olduğu konu Öcalan’ın serbest bırakılması ve siyaset yapmasına imkân verilmesidir. Bu yüzden diğer ülkelerde “gözden geçirme” mekanizmaları göstermelik kaldığı halde Türkiye’de bu sosyal gerilim ve hatta çatışmalara sebep olabilir.

Ben şimdilik, bu radikal kararı alabilecek cesaret ve ihanet seviyesinde siyasi güç göremiyorum. (DEM gücü yetse yapar ama diğerleri yapamaz.)

Bana göre, Öcalan’ı serbest bıraktıracak “hukuki kılıf” (umut hakkı yasası), toplumsal öfkeyi dindirmez, tam tersine fitili ateşleyen asıl unsur olur.

Önümüzdeki sene seçim atmosferine girileceği anlaşılıyor. “Görevli olan” siyasiler seçilme kaygısı taşımayabilir. Ama kanaatimce AKP böyle bir değişimi yaparak, asla seçime girmek istemez, çünkü Türk seçmeni bu konuyu affetmez.

Muhtemelen R.T. Erdoğan -DEM oylarıyla- tekrar aday olup seçilmek için seçimden sonrasına söz verebilir.

Amel-i Salih Nedir? Müslüman Nasıl Olmalı?

“Ey Rabbim, benim ilmimi artır.” (Taha Suresi, 114)

Bu yıl (2026) Ramazan ayını geçirip bayramımızı yaptık. Çok şükür! Ramazan ayının bir özelliği de kutsal kitabımız Kur’an’ın bolca okunup dinlenilmesidir. Ben de kütüphanemdeki mealli Kur’anlardan Sefer Namlı’nın “Kur’an Aydınlığı” adı ile yayımlanan eserini tekrar okudum. Bu meal; akıcı ve duru Türkçesi yanında, genel bilgilerle uyumlu ve aydınlatıcı dipnotlarıyla konuları çok daha anlaşılır kılan özelliklere sahiptir. Ayetlerin geliş sırasına göre tanzim edilmiş olması da diğer bir özelliğidir.

Ayrıca yeniden okuduğum, peygamberimizin hayatını ve dönemini anlatan Ebubekir Siraceddin’in (Martin Lings) yazdığı “Hz. Muhammed” isimli eser ile Sadık Güner’in yazdığı “İmam-ı Azam Ebu Hanife” ve Mürsel Gündoğdu’nun Maturidî’yi tanıtan eserleri, bu yazıyı yazmamın sebeplerinden biri olmuştur diyebilirim.

Kur’an’da bilmek, idrak etmek gibi okuyup öğrenmeyi hatırlatan pek çok ayet vardır. Bunları bilip ona uygun yaşamamız gerekmektedir. İslam’ın şartları olarak namaz, oruç, zekât, hac ve kelime-i şehadeti biliriz. Bu ibadet emirlerinin geçtiği ayetlerin birçoğunun önünde veya arkasında salih amel uyarısı geçmektedir.

Buradan salih amelin çok önemli bir husus olduğu anlaşılmalıdır.

İbadetlerimizin salih amellerimizi artırıcı olması gerektiğini görmeliyiz. Bunlar; iyilik yapma, adil ve güvenilir olma, temiz olma, merhametli olma, daha çalışkan ve üretken olma, yaptığımız işlerde daha iyi ve verimli olma gibi hususlardır.

Peygamberimizin hayatı bu konularda bizlere örnektir. O’nun giyimi ve kuşamı, zamanının ve yaşadığı bölgenin şartları ile o bölgenin kültürel özelliklerine uygundur. Ayırt edici özelliği ise eminliği, temizliği, nezaketi, insanlara olan sevgi ve merhameti, yardımseverliği ve insanlar arasında ayrım yapmaması gibi özellikleridir.

Biliyoruz ki İslam’ı kabul etmeyen, hatta peygamberimize düşmanlık yapan Ebu Leheb, Ebu Süfyan ve karısı Hind gibi insanların kıyafetleri ve giyim kuşamları farklı değildi.

Amel-i salih, geniş anlamda insanın her türlü iyilik yapması ve insanların faydasına işler yapmasıdır. Bu ifade iman ile birlikte Kur’an’da 72 ayette geçer. İmanlı olarak salih amel işleyenlere mağfiret, mükâfat ve cennet vaat edilmektedir.

İbadetlerin, insanları “emr-i bil maruf, nehy-i anil münker” genel emrindeki iyiliklerin artırılması ve kötülüklerin engellenmesi yönünde etkili olması gerekmektedir. İbadetlerin bu etkisi olmuyorsa ibadet hamallığı yapılmış olur.

Kur’an’a göre dünya hayatı bir imtihandır. Buna göre insanlar önce İslam olurlar. İslam inancının şartlarını yerine getirdikçe mümin ve kâmil insan olurlar. Bu oluş sürecinde İslam dininin hikmetlerini doğru anlayıp hayatlarına yansıtabilen toplumlar, insanlığa örnek medeniyetler bırakmışlardır. Bir zamanlar Bağdat’ın ilim merkezi olması, Semerkant-Buhara ve Endülüs medeniyetleri bize bunu göstermektedir.

Yazımı bu konuyu çok güzel anlatan Asr Suresi’nin anlamı ile bitireceğim:

“Zamana yemin olsun ki insan mutlaka ziyandadır. Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.”

Sağlık ve iyilikte olunuz.

Atama ve Tebrik

Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. Tahir Serkan Irmak, Aydınlar Ocağındaki üstün gayret ve başarılı çalışmaları değerlendirilerek, ayrıca Kocaeli Milli Kuruluşlar Birliği Başkanlığına atanmıştır.
Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak, değerli başkanımızı bu önemli göreve layık görülmesinden dolayı tebrik ediyor, yeni görevinde de aynı azim ve başarıyla hizmet edeceğine olan inancımızı ifade ediyoruz.
Kendisine üstün başarılar diliyoruz.
Kocaeli Aydınlar Ocağı

Bireyler Değil, İlişkiler

İnsanlar var, bir de onların birbiriyle ilişkileri var. İlişki sayısı, normal insan toplumlarında, her zaman insan sayısından fazla hem de epey fazladır. Bakınız, 10 kişinin ikişerli ilişki imkânı 45’dir. 100 kişinin 4950. 1000 kişinin neredeyse ½ milyon!

Bu sayılar niçin önemli. Çünkü dünyamızda o kadar çok şey ilişkiler üzerinde dönüyor ki! Ekonomiden düşünceye, zekâya… Hem yapay hem de doğma zekâya, oradan ekolojiye kadar. Ne alaka diyeceksiniz. Anlatayım.

Ekonomiden başlayalım. Ülkelerin zenginliğinin insan sermayesiyle ilişkisi açıktır. İnsan sermayesinin tarifi kolay. İnsanların eğitim durumu, aldıkları eğitimin kalitesi, yaptıkları işte kaç yıldır çalıştıkları, birikim, tecrübe… Bunların toplamı insan sermayesini, verir. Fakat ekonomik güç ve kalkınmada insan sermayesinden daha etkili bir unsur var. O tek tek toplamları insan sermayesini oluşturan kişiler var ya, işte o kişilerin birbiriyle ilişkileri. Ülkedeki insanların iş birliği yapıp birlikte değer yaratabilme kabiliyetleri. Birbirine güvenleri. Buna, toplum sermayesi veya sosyal sermaye deniyor.

Beyin ve yapay zekâ

Gelelim zekâya. Önce doğma, organik zekâya… O zekâ beyinde oturur. Beyinde nöron denilen sinir hücreleri var. Sayıları 66 ile 99 milyar arasında tahmin ediliyor. Bu nöronların birbiriyle kurduğu bağlantı sayısı 100 trilyon ile 1000 trilyon arasında. Tıpkı insan sermayesi – toplum sermayesi farkı gibi, insanı insan yapan beyindeki nöron sayısından ziyade nöronlar arası bağlantı sayısı.

Bir de yapay zekâ var. Bilgisayarların ilk günlerinden onlara “elektronik beyin” derdik ama o tarihlerde beyne pek benzemezlerdi. Şimdi manzara değişti. Yapay zekânın hâkim mimarisine “sinir ağı ~ neural network” deniyor ve yapı gerçekten beyne benziyor. Düğüm noktaları – nodlar – var. Bunları nöron gibi düşünebiliriz. 2023 sonunda ChatGPT 4’ün açıklanan düğüm sayısı 176 milyar. Bu, insan beynindeki nöronlardan fazla. ChatGPT’nin yapımcısı OpenAI, 2023’ten sonraki modellerin düğüm sayısını açıklamamış. Şimdi 5.2’deyiz ve ilerliyoruz. Tıpkı doğma zekâdaki gibi yapay zekâda da kabiliyetin asıl ölçüsü düğüm sayısı değil düğümler arası bağlantılar. Bağlantılar, bütün kişi-ilişki sayılarında olduğu gibi düğümlerden kat kat fazla. Yapay zekânın sinir ağlarında sistemin yeteneği bu bağlantılara verilen ağırlıkların- parametrelerin sayısıyla ölçülüyor. 2026’da parametre sayısını açıklayan firmalar arasında Çin’in Moonshot AI şirketinin Kimi K2.5 ürünü önde gibi. 1 trilyon parametresi var.

Zekânın enerji tüketimi

Yapay zekâ, nöron sayısında insan beynini geçmiş. Fakat ikili ilişkiler – bağlantılarda daha epey geride. Bu sonuca bir itiraz var: Yapay zekâların dil modelleri olduğu ve insan beyninin tamamıyla değil dille ilgili bölgeleriyle karşılaştırılması gerektiği… O zaman ikili bağlantılarda da insan beyni yakalanmış gibi görünüyor. Fakat yapay zekâ ile doğma zekâ arasında insan beyni lehine büyük fark enerji tüketiminde. İnsan beyni 20 Vatla çalışıyor. Hani eskiden yirmi mumluk dediğimiz sönükçe bir ampulün tükettiği kadar enerji tüketerek. Yapay zekâ merkezleri 120 Megavat civarı. Beyinden 6 milyon kere fazla. Bundandır ki mesela Google, kendi yapay zekâlarına enerji sağlamak için makinesinin yanına bir nükleer reaktör kurmayı planlamış.

İlişkiler , ilişkiler

Bu yazının amacı insan beyniyle yapay zekâyı tokuşturmak değil. Bu yazının amacı, dikkatinizi unsurların sayısı yerine unsurlar arası ilişkilere çevirmek.

Ekolojiden de söz edebiliriz. Ekolojide rol alan her bir bileşen, hava, su, bitki türleri, hayvan türleri ve insan… Bunların sayısı elbette önemli ama ekolojiye adını veren, sayıdan ziyade bu saydığımız unsurların birbiriyle ilişkisi değil mi?

Nihayet yakınlarımız… Kaç kişi oldukları mı, o kaç kişiyle ilişkilerimiz mi önemli? Son tahlilde bizi biz yapan, hayatımızı tarif eden ilişkilerimizdir. Bayramlarda bunu daha kuvvetle hissetmiyor muyuz?

Bayram Sevinci

Sevinç nedenlerimizi arzularımız belirler. Arzularımızın gerçekleşmesi, sevincimizi doğurur.

Neye sevindiğinizi hiç gözlemlediniz mi? Para, mal, araba veya küçük bir bebek; belki de yıllardır size gösterilmeyen bir tebessüm.

Gençlerde, özellikle yakın çevremdeki genç kuşağımızda gördüğüm pozitif yüksek enerji bana sevinç ve heyecan veriyor. Benim bayram sevincim, bu oldu.

Anne ve baba, siyasi algıdan uzak olarak söylüyorum, yerli ve milli. Çocukların yetişmesi, oldukça serbest. Bana göre, saldım çayıra Mevla’m kayıra. Sosyal medyadaki paylaşımları, benim yeni nesildeki beklentilerimden oldukça uzak. Kıyafetteki mini etek, okunan kitaplardaki çarpıklık, sıra dışı tiplerin rol model olarak paylaşılması, zamanı çok kötü kullanma, cinsler arasındaki ilişkilerin bizim kabullenemeyeceğimiz sınırın dışında olması gibi durumlar beni hep kaygılandırıyordu. Bu bayram, kaygılarımın yıkıldığını görmek, sevincim oldu. Demek ki kumaş sağlammış. Öz çürük değilse gerisi teferruatmış.

Ben hiç özenmedim; ancak bizim neslimizde erkeklerde saç uzatmak ve uzun favori bırakmak yaygındı. Farklı olmak isteyenler, İspanyol paça pantolonu, sivri burun ayakkabıları tercih ederdi. Büyükler, bu farklılığı nesildeki bozulma olarak yorumlar, kendilerinde memleketin geleceği adına kaygı oluştururlardı. Ne memleket elden gitti ne de yeni nesildeki vatanseverlik bizim neslimizden daha zayıf.

Üniversite öğrencisi, aynı zamanda sosyal medya fenomenini oğlumuzdaki tahlil ve teklifler, ufkumun üzerindeydi. Dıştan baktığımızda süs böceği diyebileceğimiz kızımızdaki samimiyet ve konulara bakış perspektifi, kendisiyle ilgili algıları yıkacak nitelikteydi. “İngiltere’de on yıl kalmasaydım şimdi böyle düşünmezdim.” demesi, “Bu memleketten, bu nesilden bir şey olmaz.” diyenlerin hafızalarına ibretle yazmaları ve buna göre sorumsuzca değerlendirme yapmamaları gereken bir cümleydi.

Gençleri anlayabilmek mühim, aile içi sağlıklı iletişim ehem. Değer veren, değer görür. İltifat, marifetin dinamosudur. Meyve toplamak isteyen, önce tohum ekmelidir. Neslimizin devamı, memleketimizin geleceği adına kaygı duyanlar, önce hangi tohumu attıklarına, hangi iltifatı yaptıklarına, kime ne kadar değer verdiklerine, aile içinde ve çocuklarıyla aralarındaki iletişimin düzeyine ve doğruluğuna bakmalılar. Her bir üyesinin sosyal medya girdabına düştüğü ailede sağlıklı iletişim, samimi sohbet, beklentisiz paylaşım olur mu? Büyüklerin iltifat cimrisi olduğu bir toplumda marifet ortaya çıkar mı? Değer görmemiş, değerli olma duygusu yaşamamış gençler, değer adına bir eser ortaya koyabilir mi? Kendinden sonraki nesli küçümseyen, yetersiz bulan bir önceki neslin gereksiz yere kaygılandığını ve kendimizi emanet edeceğimiz nesle haksızlık yaptığımızı, onlara karşı borcumuz olan görevlerimizi yerine getirmediğimizi, bir savunma refleksi ile hareket ettiğimizi düşünüyorum.

Günlük hayattaki konfor artışının geçlerde sorumsuzluğa, emeğin değerini bilmemeye, kolay kazanç elde etme sektörlerine yönelmeye yol açtığını zaman zaman ben de görüyorum. Toprak çürümüş, tuz kokmuş, dediğim zamanlar oluyor. “Bu memlekette yaşanmaz.” deyip yurt dışında yaşamayı tercih edenlere, üzülerek, hak verdiğimi, en azından sessiz kaldığımı hatırlıyorum. Bu bayramda bir daha anladım ki, bu tip marjinal durumları genelleştirmemek gerekiyor. Ülkemizin insanı daha insan, toprağı daha toprak, suyu daha temiz, ekmeği daha helal, yağmuru daha bereketli…

Karamsarlığa, kaygıya, şikâyete gerek yok. Birkaç şeye hararetle ihtiyaç var: Hoşgörü, ümitvar olmak, paylaşım, sabır, sağlam inanç, vefa…

İki günü birbirine denk olan ziyandadır, denmiş; iki bayramı da denk olan ziyandadır. Bayram, sevinç demek; bu bayram benim için sevinçti; birbirine denk değildi. Üç nesil bir araya gelmek sevinçti, duyguları paylaşmak sevinçti, kötümserlik kirinden arınmak sevinçti, zamanı ve mekânı paylaşma arzusunu gençlerin talep etmesi sevinçti. Kimse birbirinden kaçmadı.

Sevinçlerin artması duasıyla, bayramların inanlar için bayram olması dileğiyle…

Ramazanın Ardından

Nadide bir ramazan ayını idrak etmenin ardından, bayramın uhrevi havasını bolca yudumladık. Oruçla yakaladığımız huzurun mutluluğunu, bayramla idrak ettik.

Umarım oruçla tattığımız; huzurun ve mutluluğun, bitmeyecek sandığımız eşsiz paylaşımların, aramaların, gönülden perçinleşmenin, hatır sormaların, tatlı tebessümlerin sonu gelmez. Yaşantımız olur ömür boyu.

Güzel anlar hızlı yaşanır, çabuk bitermiş. Ramazanın güzellikleri de, “rüya gibi” geldi geçti.

 “Alışılan uhrevi havanın, paylaşmanın, hatırlamaların, gönül almanın, sabrın, metanetin vefanın, heyecanlı buluşmaların, sürpriz sevinmelerin, hediyeleşmelerin” vb. iyiliklerin tadı damağımızda kaldı.

Vefalı, candan, kıymetli, özlenen ve özleten bir dostu uğurlamanın kederi var içimizde şimdi. Kimimiz, güzel şeyler yaptıklarıyla teselli bulurken, bazılarımız fazlasını yapamadığının “keşke” siyle bir nebze buruk.

 Bir de geçen yıl birlikte olduklarımızın aramızda olmayışının derin kederi var bazılarımızda. “Hayat hayal, bir varmış bir yokmuş” misali.

Ramazanı Şerifin tekrar gelecek olması, “umut çiçeklerimiz”e can suyu bir nebze. Özlemlerimize, “teselli” rahatlığı sunmakta.

Ne var ki o gün geldiğinde, ulu çınarlardan çok değerli yaprakların döküleceği, taze misk kokulu gonca güllerin solacağı, kimi tatlı canların, “genç -ihtiyar” demeden bu “vefasız dünyadan” ayrılacağı, “istemesek de” acı bir gerçek.

Can dostumuz Ramazan-ı Şerif gelmeden önce, kavuşma telaşı içimizi kaplamıştı. Fakat az da olsa, kimimiz; “acaba sabredebilecek miyim?” endişesine kapılmıştık. Fakat hiç de öyle olmadı.

Vefalı bir yar gibi, tatlı bir huzur getirdi. Sabır sundu, hoşgörü bahşetti. Munis, sıcacık, sevecen, samimi bir üslupla bizlere tebessüm etti. Metanet ve huzur dağıttı. Minicik yavrularımız bile bu tatlı sabra imrendi. Kaldırmasak da sahurlara davetsiz misafir oldular. Orucun huzurunu birkaç saatliğine de olsa denediler, azmettiler, yaşayarak hissettiler.

Hemencecik alıştık kendisine. Küllenmiş değerli duygularımızı bir hamlede ateşledik. İkramlarını sevinçle paylaştık. Zor sandığımız “sabretme, affetme, paylaşma” vb. hasletler mizacımız oldu. Yüreğimiz yumuşadı, duygularımız merhamete geldi.

 İnsan olma, insanlık yapma yolunda daha bir istekli olduk. Hatırladık, hatırlandık, sevindik, sevindirdik. Küçücük sevinçlerden kocaman mutluluklar ürettik. Doya doya birlikte paylaştık. Hayatımız anlam kazandı. Tesadüfen yaşamak yerine, kutlu bir hedefi olmanın hazzını yaşadık.

Meğerse mutluluk, ulaşılması imkânsız, Kaf Dağı’nın arkasında gizli bir servet değilmiş. Devasa zenginliklere, imkânlara sahip olmaya da bağlı değilmiş. Uzaklarda, parada, varlıkta, yüksek mevkilerde aradığımız bu servet, aslında yanı başımızda, kendi içimizdeymiş. “Bir avuç paylaşımda, ufacık bir gönül almada, tatlı bir tebessümde gizliymiş.”

Ramazan-ı Şerif o kadar güzel hediyeler bahşetti ki bizlere. Onlara kavuştuğumuzda, sahip olduğumuz halde zamanla unuttuğumuz; “parıldayan pırlantalar, aydınlık yollar, huzura açılan pencereler, eşsiz lezzetler, özlenen mutluluklar olduğunu gördük.

Bunların hepsi “insan olmamızın, huzur bulmamızın” mihenk taşlarıydı. Olmadığında eksik kalan parçalarımızdı. Onlarsız “tam, bütün, biz” olamayacağımızı bir kez daha hatırladık.

Bunlar; sevgiydi, saygıydı, değer vermeydi, ötelememekti. Gelmeyene gitmek, sormayanı aramaktı. İyilikti, hoşgörüydü, sabırdı, sebattı, paylaşmaydı, affetmekti, komşuluktu, akraba, eş dost hatırıydı. Yardımlaşmaydı, nadide temennilerdi, duaydı, tebessümdü, hatırlamaydı. Yani masrafsız, fakat çok değerli, satın alınamayan güzelliklerdi bunlar.

Bizi, “biz” yapan aile ve toplum iksirimizdi açıkçası. Bunların her biri, bizlere kılavuz oldu. Onlarla, ailemizin, akrabalarımızın, komşularımızın, sevdiklerimizin, öksüz ve gariplerin, unutulanların yüreğine dokunma imkânı bulduk. Böylece insanlığımızı hatırladık, kendimize geldik. San ki dünyamız değişti. Sıkıcı, tekdüze, tatsız tuzsuz geçen günlerimize tatlı bir heyecan, koşuşturmalı bir huzur kattık.

Her anımız daha bir anlamlı ve değerli geçmeye başladı. İnsanlar daha iyi, esen rüzgârlar tatlı bir meltem, yağan yağmurlar ıslatan bir mutluluktu adeta. Yaşamak daha da güzeldi bu kez. Unuttuklarımızı hatırlamış, komşularımızla, akrabalarımızla, yoksul ve öksüzlerle soframızı paylaşmaya başlamıştık.

Söylemlerimiz pozitif, sabrımız daha fazla, hoşgörümüz candan, tebessümümüz daha bir güzeldi. Yüreğimizde küllenen değerli hazineler ortaya çıkmaya başlamıştı teker teker.

Kalbimiz daha yumuşak ve şefkatli atıyor, gözlerimiz daha merhametli ve anlamlı bakıyordu. Bu kez gönül gözüyle bakıyorduk etrafımıza. O yüzden es geçtiğimiz, ya da göremediğimiz; garipleri, fakirleri, öksüzleri, hastaları, akrabaları, dostları, komşuları fark etmeye başlamıştık. Ne anlamlı bir duyguydu bu. Artık “biz” olmuştuk “can” olmuştuk farkına varmadan.

Öfke ve kızgınlıkların, sabırsızlığın, bencilliğin fay hattı oluşturduğu yüz çizgilerimiz kaybolmuş, anlımız ve kalbimiz daha bir berrak ve daha bir parlaktı adeta. Teravilere koşuyor, kandillerde tebrikleşiyor, gariplerle iftarlarda buluşuyor, unuttuklarımız arıyor, yardım kolileri hazırlayarak, paylaşmanın tadını yaşıyorduk. Söylemlerimiz sarmalayıcı, bakışlarımız ısıtıcıydı artık.

İçimizdeki karamsarlıklar, küskünlük ve kırılganlıklar, kıskançlıklar, kibirler uçup gitmişti bir anda. Zihnimizi meşgul eden gereksiz duygu ve düşünceleri temizlemenin bir tatlı huzurunu yaşıyorduk.

İçimizdeki “ben” duygusu kaybolmuş, “biz” olmuştuk adeta. Bencilce oluşturduğumuz hayalimizdeki “sırça saray” lardan çıkarak, var olduklarından haberimizin bile olmadığı yoksul komşumuzun, akrabamızın insanlık lügatinde tanımı yapılan gönüllerdeki gerçek ve huzurlu mekânlara gitme fırsatı bulmuştuk.

İşte, bilimin tanımını yaptığı “aile”, millet” ve “insan” olmak buydu belki de. Bunu kendimiz başarmıştık. İsteyerek, idrak ederek ve sevinerek. Üstelik masrafsız ve zahmetsiz bir şekilde. Bütün bunlar bir değerli dost olan canım Ramazan sayesindeydi.

Seni çok sevmiştik, sultanlar sultanı. Koşulsuz, beklentisiz, sınırsız ve içten. Sana doyamadık bir türlü. O yüzden hep özleyeceğiz, gelmeni ve getireceklerini. Bizlere hediye ettiğin nadide güzellikler hep aklımızda ve gönüllerimizde. Umarım bunları küllendirmeden, en iyi şekilde birlikte yaşarız sen gelene kadar. Bunu başaracağımızdan eminim.

“Elveda…” demeye dilim varmıyor, zira dönmeyenler içindir vedalaşmak. Biliyoruz ki yine geleceksin. Lakin bir nebze üzgünüz…

Umarım sevenlerin yine sana kavuşur… Güle güle git Ya Şehri Ramazan, güle güle…

Sevgiyle kalın…