27.7 C
Kocaeli
Pazar, Haziran 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 5

Âra’f-dalık Paragraflar

İçindeki boşlukla yer değiştirir dışındaki boşluk

Fırlatılan kendini fırlattığında

Sâkinler varoluşsal sarhoşluk

Ve özne sükûnetten doğar

Yaratı insanı var eder

Yaratamayan de facto yok

Bilinçte de şiddet var

Bilmeye değer

 Ol’mak olmamanın farkında olmak aslında

Öte’deki beriyi beri’deki ötede görmek

Tümevarma denemesi tüm öykü

Anlamlandırma idmanı anlatılarla

Ki dünyâ bir anlam ara’sı

Zaman at gözlüğü ve mekân mahkûmiyet

Panoptikon[1] bedenlerden tahliye

Tahkiyeyle mümkün çünkü

Varlık sürûru minnettar memnûniyet

Vâroluşsal heyecan da ruh ekstrası

Aşk ve mânâ yarımı tam eder

Aşkın anlam Adam’ı Kadmon[2] eder

Rûhun kolektif özüne lüzum

Öykülenme bir yörüngelenme

Bir umûda tutulum

En baştaki bütünlüğe erişim

Kaostan kozmoza bir denge

 İnsana farkındalık yaraşır

Ey boşluktaki beşer; arayış canlısı

Ara anlamla, boşluk aşkla aşılır

Ve ölüm olduğu için yaşam var

Aslında ölümsüzlüğümüzün izdüşümleri

Vâroluşsal hâller olarak ölümler

Ona gülmek hayâta gülümsemektir

Önce’yi sonra’ya bağlamaktır an’da

Afektif [3] bir tefekkür

 Zaman ve mekândan münezzeh

Allah gibi anlam da

Bütünde devamlanma tek erek

Aslî döngüde tamamlanma asla dönerek

Aşkın içkinlikteki içkin aşkınlık

Yokolma nâmümkün

Her doğum bir şaşkınlık

Her ölüm yeni bir vâroluş

Akıl ana, bilinç baba

Ve insan çaba

 Sonsuz olanın sonu – uzu yoktur

Akıl, irâde ve vicdan sonsuzluğu giydirmektir

Adâlet ara’nın ara, sonra’nın ana kurgusu

Ve anlam âlemi genişletir

Farkındalık bir mıknatıstır, her şeyi çeker

Ne kadar eksiksek o kadar fazlalaşabiliriz

Bilinç sahte cenneti gerçeğe çeker

Kendimize ulaşabilirsek bedeni aşabiliriz

İnsan bir âraf [4]

Beyin de evren gibi

Ziyâdesiyle dolu bir boşluk

Yaşam bir paragraf

Ki onu mânâ paraflar

Çeşitlenen, zenginleştiren mânâlaşır

Ve tanrısallaşır mecazlayan, melezleştiren

Maddeleşir katılaşan, sığlaşan

Yeknesaklaşan metalaşır

Beşerin çekirdeğinde bir ayna var

Allah’ı mı, anlamı mı yansıtır?

 Varlık, birce aşkosfer

Yokluk, anti-varlık

Veyâ varlığın ters aynası

Her şey birbirine mündemiç

Ve birlikte var

Âhiret dünyayla, mânâ maddeyle

Ruh bedenle, özne nesneyle

Öz’ü refere eden mutlak öz

Künfeyekûn öncesi töz

 Doğuş bir şiddet

Oluş bir şiddet

Eril iş iyicil absorbasyon

Ne ki tekrârize hayatlar

Ve aslında can sıkıntısı

Can’ın “beni hisset” çağrısı

Hep değer görmeyi bekleme de

Özünde bir değersizlik hissi

Kendini görememe ve verememe

Nasıl var olsun kendiliği olmayan

Bedenin rûhu örtmesidir seni sıkan

Kensizdilik künsüz feyekûn

Başka bir dünyâyı hak edenler

Bu dünyâda başka bir dünyâ vâredenlerdir

Gideceğin yer için bunu böyle bil [5]

Anadan doğanlar nesne olurlar

Kendinden doğanlar özne olurlar[6]

İkinci kez doğanlar ikinci bir yaşam dileyebilir

Tek bir doğumla yetinenler

Başka bir yaşamı hak etmeyenlerdir

Kendinden kaçak[7] or kendine koşak

Gel anlamlaşak[8]

 Çok kitap okudum

Değişti hayâtım her defâsında

Hep anlamsallığı konuştum, yazdım[9]

Zirâ eksikliğin anası mânâ

Zaman bir ziyâdetör

Bir çoğaltma sayacı vicdan

Zayıflık güç temerküzü için bir avans

Ve isyan bir dönüşüm

Varlığın yokolmazlığını buldum:

Ölümü yürürlükten kaldırıyorum.

 26-27 Ocak 2026 – Başiskele Bahçecik [10]

[1] İngiliz filozof Jeremy BENTHAM’ın tasarladığı sürekli ve bütünüyle gözetlenen, tek odalı hücrelerden oluşan özel hapishane..

* Günümüz Panoptik Çağ (Jean BAUDRİLLARD) veya Post-Panoptikon Devir (Byung-Chul HAN) olarak adlandırılabiliyor.

[2] Kâmil, olgun, yüce

[3] Ruhdurumsal duygu dışavurumu

[4] Aynı zamanda bir sûre

[5] “Şekere alışmış akrebi öldürmezsen şekerden zehir yapacaktır / Çocukların için bunu iyi bil” (Sezâi KARAKOÇ) den/dan esinle..

[6] Neşet ERTAŞ (Yolcu) : “İnsandan doğanlar insan olurlar / Hayvandan doğanlar hayvan olurlar”

[7] Sezen AKSU (Keskin Bıçak)

[8] Gel anlaşak (iç anadolu ağzı)

[9] “Hep acıyı söyledim, acıyı yazdım / Ne acı! Gerçeğin soylu acısı” (Dilâver CEBECİ – Tesbih şiiri)

[10] M.Bilgin SAYDAM’ın “Ara-‘f’dalık-lar / İnsanın Hâlleri ve Eylemleri: Psikomitolojik Çözümleme” kitabının Birinci Kısmının ilk 9 sütununun çağrışımlarıdır. Onun yazdıkları (Deli Dumrul’un Bilinci, Psikomitoloji) üzerine ayrıca yazmayı düşündüğüm için şiirsel metin daha çok ondan tedâilerle, Âra’f-dalık etkilerle doludur.

* Bu arada İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’nın 1.baskısı (Mart 2017) olan eseri A4 kâğıdına basarak I’nci ve II’nci kısım olarak – spriral – ciltlettiren Sâlih Karabey dostuma da teşekkürlerimi sunayım, zîra metin etrâfındaki büyükçe beyaz boşluklar da çağrışımı provake ediyor; tahrik-i tedâi..

Atatürk ve Din

Okuduklarımızdan bahisle:


“Hiç kuşkusuz bu Tarık / Kur’an, doğru ile yanlışı ayırt edici, doğru yolu gösterici olan gerçekleri ayrıntılı olarak açıklayan sözlerin / Kavlun Faslun kitabıdır.” (Târık:13)


“Dolayısıyla da O, asla hafife alınamaz. Çünkü içindekiler boş ve anlamsız laflar değildir.” (Târık:14)


Ayetlerdeki bu özellikleri ile, Kur’an bütün insanların yararlanacakları Ana ders kitabı, dinin anayasasıdır. Kur’an’ın bu zenginliğine vakıf olan Atatürk, halkın dindeki doğruları Kur’an’dan öğrenmesi için Kur’an’ın Türkçe tercümesini yaptırmış ve ilk 10 bin baskısını kendi cebinden verdiği 10 bin lira ile yaptırmıştır. Bütün dindarları kucaklama amacıyla “Dinin özüne dönüş projesi” ni başlatmış ve bu çerçevede aydınların İslâm dinini sahiplenmelerini ve eleştirel özgür akıllarla Kur’an’ın farklı yaklaşımlarla incelenip farklı tercümeler yapılmasını istemiştir. Çünkü Atatürk, Batı ülkelerinde aydın filozofların, dini sahiplenmiş, öğrenmiş, hatta papaları aydınlatmış ve onların sultasından kurtararak toplumu aydınlatmış olduklarını biliyor ve aynısını ülkemiz aydınlarından bekliyordu.


(Çünkü) din kelimesi “Deyn-Borç” kökenli bir kelime olup Allah, Vahiy kitaplarının hepsinde Muhkem (Evrensel) kurallar bütününü Beşerler (insanlar) uysunlar ve bunlara göre Dünya eğitimlerindeki yaşamlarında uygulasınlar diye onlara borç olarak verdiğinden, bu kurallar bütününe “Din” demiştir. Peygamberler bu borçluluğumuzu hatırlatıcı (Müzekkir), her bir vahiy kitabı da hatırlatma (Zikir) kitabı olmaktadır.


Buna rağmen, bildirdiklerine inanmayan ve şirk koşan inkârcılar, O’nun (Kur’an’ın) önemini zayıflatmak üzere devamlı planlar kuruyorlar. (Târık:15)


Kur’an’ı zayıflatıcı uğraşlar, 1400 yıldır olduğu gibi günümüzde hâlâ devam etmektedir. (Son Davet KUR’AN, Prof. Dr. Gazi Özdemir, s: 61)


Tek Taraflı Karar Vermek


İki hasım kişinin, kendi aralarındaki anlaşmazlığın öyküsünü sana anlatalım: O iki kişi gizlice mabedin duvarından atlayarak Davud’un yanına kadar girmişlerdi. (Sâd: 21)


Davud, iki adamı karşısında görünce korkmuştu. Her ikisi de “Korkma! Biz sadece kendi aramızda anlaşamadığımız bir mes’elenin çözümü için sana geldik. Sen aramızda adaletle karar vererek bizi anlaştır. Bu arada haksızlık etme. Bize yardımcı ol, aramızdaki sorunu da doğru olarak çöz” dediler. (Sâd: 22)


İki kişiden biri, “Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu, benim ise bir tek koyunum var. Buna rağmen kardeşim ‘Onu da bana ver’ diyerek ısrar etti, ben ise etkileyici sözleri karşısında onunla baş edemedim” diyerek durumu anlattı. (Sâd: 23)


Tek koyunu olanı dinler dinlemez ve diğer kardeşi dinlemeden Davud hemen, “Gerçek şu ki! O senin bir tek koyununu elinden almak istemekle sana zulmetmiştir. Zaten imanı hiç olmayan veya zayıf imanlı olan ve birbirlerine yakın veya akraba olanların çoğu birbirlerinin hakkına el uzatır. Ancak içtenlikle iman edip iyi ve güzel işler / salih ameller üretenler böyle yapmaz. Fakat böyleleri de sayıca çok azdır.” diyerek tek koyunlu kardeş lehine karar vermek üzere iken TEK TARAFLI KARAR VERMEKLE yanlış yaptığını anladı ve kendisinin bir sınava tabi tutulmuş olduğunu fark etti. Bunun üzerine de hemen rükû etti / Allah’a boyun eğdiğini ifade etti ve yaptığı yanlış için af diledi. (Sâd: 24)


Bu ayette, karar verme yetkisi olanlara bir tavsiyede bulunulmakta ve aldıkları kararları zaman zaman gözden geçirip vicdan muhasebesi yapmaları önerilmektedir. Ayrıca bu olay vasıtası ile Davut Peygambere de yaptığı bir yanlış nedeniyle de ikaz söz konusudur.
(a.g.e. s: 67)

Düşün Damlaları (44)

Dünya, kâinatın yani evrenin kalbi olduğu gibi,

Toprak unsuru da arz, yani yerin kalbidir.

Tevazu / alçak gönüllülük gibi, gayeye ulaştıran

Yolların da en yakını topraktır.

Belki toprak, en yüksek göklerden,

Göklerin Yaratanı’na daha yakın bir yoldur.

Çünkü, evrende rablığın tecellîsi ve bilinmesine,

Yüce Allah’ın Kudreti’nin faaliyetine,

İlahî Yönetim’in hüküm sürdüğü merkeze,

Her şeyi varlıkta tutucu ve hayat sahibi,

Hayy ü Kayyum olan Allah’ın

İsimlerinin görüntülerine en uygun yer topraktır.

Nasıl ki, Allah’ın rahmet arşı ve makamı su üzerindedir.

Hayatın göründüğü yer de toprak üstündedir.

Toprak; tecellî ve görüntülerin zuhuruna, en yüksek bir aynalık yapmaktadır.

Çünkü, kesif, yoğun ve şeffaf olmayan bir şeyin aynası; ne kadar lâtif ve ruhanî olursa,

O nispette sûretini açık ve âşikâr olarak gösterir.

Parlak bir şeyin de aynası, ne kadar kesif ve yoğun olursa,

O nispette isimlerin tecellî ve görüntülerini cilâlı gösterir.

Meselâ, hava aynasında; güneşin yalnız zayıf bir ziyası ve ışığı görünür.

Su aynasında güneş ışığıyla görünürse de, yedi rengi görünmüyor.

Fakat toprak aynası, çiçeklerinin renkleriyle,

Güneşin ışığındaki yedi rengi de gösterir.

Öyle ise insan; topraktan ve toprağa dönüşmekten

Ve kabirden, kabre girip yatmaktan korkup irkilmemeli.

x

Kalp, zevkiyle bulduğu şeyi akla veriyor. Akıl da âdet olduğu üzere,

Delilli bir şekilde bir temsil ve benzetme ile gösteriyor.

Meselâ, her şeyi bir maksat için yaratan Allah’ın kâinattan

Sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi, sonsuz bir yakınlığı da vardır.

İlim ve kudretiyle, iç kısımların en iç kısımlarında bulunduğu gibi,

Üstlerin de en üstünde bulunuyor.

Hiçbir şeyin içinde olmadığı gibi, hiçbir şeyin de dışında değildir.

Rahmet eserlerine mazhar olan yeryüzünde,

Allah’ın kudret eliyle yaptığı şeylere bak ki, bir parça bu sırra eresin.

Meselâ biri yerde, diğeri gökte veya biri doğuda, diğeri batıda iki şeyi

Bir anda San’atla Yaratan’ın, o yaratılan şeylerin arasındaki uzaklık kadar

Uzaklığı lâzımdır ki, böylece, her şeyin kayyumu

Ve varlığını devam ettiren olduğu için,

Her şeyin nefsinden daha çok bir yakınlığı da vardır.

Bu sır, İlahî dairenin, her şeyden soyutlanmış

Ve her tarafta bulunan vasıflarındandır.

Asıl fâil ve yapanın mahiyetiyle gölgesi olan etkilenenin arasındaki

Gereken zıtlığın varlığındandır.

Meselâ güneş, örneklerinin kayyumu olduğu için,

Haddinden fazla onlara bir yakınlığı vardır.

Aynadaki gölge ile

Gökte bulunan asıl arasındaki mesafe kadar da uzaklığı vardır.

Düşün Damlaları (43)

İnsanı fikren hak ve hakikatten gafil kılan sebeplerden biri: Ülfet ve alışkanlığı ilim kabul etmesidir. Yani, alıştığı şeyleri kendince malûm ve bildik şeyler sanmasıdır.

Hatta ülfet ve alışkanlığından dolayı, sıradan şeyler zannedip onlara önem vermez!

Oysa, ülfet ve alışkanlığından ötürü, bildik zannettiği o bayağı şeyler; harika ve olağanüstü olup, birer Kudret mucizesi olan şeylerdir.

İnsan,ülfet sebebiyle onları, inceden inceye düşünmeye değer görmüyor, dikkate almıyor!

Bu yüzden onların üstünde olan görüntü ve tecellilere, dikkatli bir şekilde düşünerek, inceden inceye tetkik edip bakamıyor!

Buna: Deniz kenarında durup, denizin içindeki farklı, garip, tuhaf ve hayret verici canlıların durumlarına bakmayarak; sadece rüzgârla meydana gelen dalgalara ve güneşin; şua ve ışınlarından meydana gelen ve açığa çıkan parıltısına dikkat etmekle yetinerek; denizlerin sahibi olan Allah’ın azamet ve büyüklüğüne, bu şekilde delil ve bürhan getiren adam; misal olarak gösterilebilir.

x

Önünde çok korkunç büyük mes’eleler vardır ki; seni ihtiyata, uzak görüşlü olmaya, geleceği düşünerek tedbirli olmaya ve ihtimama; dikkatli ve hareketlerinde özen göstermeye mecbur ve zorunlu kılmaktadır.

Birisi, ölümdür ki, seni dünyadan ve bütün sevdiklerinden ayırır.

İkincisi, dehşetli, korkulu ebed diyarına yolculuğa çıkmandır.

Üçüncüsü, ömrün az, seferin uzun, yol tedarikin, yolda ihtiyaç duyacakların yok! Kuvvet ve kudretin ise hiç hükmünde! Üstelik acı elemlerele karşılaşman söz konusu!

Bu durumda iken, bu gaflet, nisyan ve unutkanlık neyin nesi? Devekuşu gibi başını nisyan kumuna sokuyor, gaflet gözlüğünü takmış bulunuyorsun!

Bu hâli daha ne zamana kadar sürdüreceğini sanıyorsun?

x

Oysa sım sıkı bağlandığın dünya, ahiret âlemine bir fihriste hükmündedir. Bu fihristede ahiret âleminin, önemli mes’elelerine olan işaretlerden biri, cismanî rızıklardaki lezzet ve alınacak tadlardır. Bu fânî, rezil ve zelil dünyada bu kadar çeşitli, sayısız nimetleri hissettirmek ve feyizlendirmek için insanın bedeninde yaratılan his ve duygular, cihaz ve azalar gibi âlet ve edevatlardan anlaşılır ki, ahiret âleminde de içinden ırmaklar akan köşk ve saraylarda ebediyete lâyık cismanî ve maddî ziyafetler olacaktır.

x

Sen yaratılış ağacının ya bir meyvesi ve güzel sonucu ya da bir çekirdeğisin. Cismin itibariyle küçük, âciz ve zayıf bir parçasın. Lâkin hikmet ve san’atla yaratan Yüce Allah, lütfuyla, lâtif san’atiyle seni küçük bir yaratık olmaktan, maddeten kâinatı, mânen mânevî âlemleri içeren küllî ve çok kapsamlı, azîz bir mevkiye yükseltmiştir.

Cismine verilen hayat sayesinde, geniş duygularınla şahadet ve görünür âlem üzerinde dolaşmakla, zâhiren küçük bağ ve kayıtlardan bütünüyle kurtulmuşsun.

Ayrıca, iman ve islâmiyetin ihsan ve lütfuyla potansiyel bir mahiyet almışsın.

Marifet, derin ve geniş bilgi ve muhabbet gibi, sevgi ve sevme his ve duyguların verilmesi ve onlarla nimetlendirilmiş olmanla, her şeyi ihata edici ve kuşatıcı bir nur olmuşsun.

Bütün bu ihsan ve lütufların verilmiş olmasına rağmen,

Dünyaya ve cismanî lezzetlere meyledersen;

Âciz, zelil bir mahlûk olursun.

Eğer verilen cihaz ve azalarını;

İnsaniyet-i kübra, yani en büyük insanlık denilen

İslâmiyet hesabına sarf edersen,

Dünya ve Ahiretin,

En seçkini olursun.

Türk’ün Huzurla Kavgası

Okuduğum bir makale, uzun uzay görevlerinde astronotların vücutlarının sıra dışı şartlara nasıl adapte olduğunu anlatıyordu. Aylar boyunca yerçekimsiz ortamda yaşayan astronotların kasları eriyor, kemik yoğunlukları değişiyordu. Dünya’ya döndüklerinde “normal” yerçekimi onlara adeta bir eziyet gibi geliyordu. Ayakta duramıyor, adım atamıyor, ağırlaşmış bedenlerini taşıyamıyorlardı.

Hatta uçak yolculuklarında da ciddi değişimler söz konusuydu. Kabin içi nem, gürültü ve basınç şartları altında kimyası değişen vücudumuz adaptasyon sorunu yaşıyordu.

Bunları okuyunca düşündüm: Peki ya biz? Yani ömrünü Türkiye gibi her yeni güne yeni bir sürprizle uyanılan, gündemin ışık hızında değiştiği bir ülkede geçirenler? Bizim de ruhumuz bu yüksek devirli ortama uyum sağlamış olamaz mı? Acaba bizi alıp, her şeyin saat gibi işlediği, değişimin yok denecek kadar az olduğu bir Batı ülkesine koysalar, astronotların yaşadığı o “uyum sendromunun” bir benzerini yaşamaz mıyız?

Bana sorarsanız, kesinlikle yaşarız!

*************************************

Mekân ve Zaman Algımız

Bizim beynimiz, değişken bir mekânsal ortamda yaşamaya antrenmanlıdır. Doğup büyüdüğümüz şehre, birkaç yıl sonra döndüğümüzde bile onu tanımakta güçlük çekeriz. Eskiden top oynadığımız boş arazinin yerinde 15 katlı rezidans, köşedeki bakkalın yerinde dev bir AVM bulmak bizim için sıradandır.

Oysa bir Avrupa şehrine gidin, 300 yıllık binanın kapı tokmağı bile aynıdır. Bir Türk insanını alıp böyle bir sokağa koyduğunuzda, ilk ay her şey çok huzurlu gelir ama ikinci ay “ya burada hiç mi bir şey değişmez kardeşim” diyerek şaşırır. Bir “zamanda asılı kalma” bunalımına girer.

Zaman algımız da bu mutasyondan nasibini almıştır. Bizde planlar likittir; “Hele bir Cuma gelsin de bakarız,” “Kervan yolda düzülür,” “Hallederiz abi” felsefesiyle anlık krizlere göre şekil alır.

Avrupa’ya gittiğinizde ise dişçi randevusunun sekiz ay sonrasına, tatil planının iki yıl sonrasına yapıldığını görürsünüz. Oysaki, bizim beynimiz, bir yıl sonrası için otel rezervasyonu yaparsak, “Ya o zamana kadar darbe, savaş, salgın olursa?” diye hata verir.

Trenin tam 14:03’te kalkıp, tam 15:17’de varmasının mükemmelliği bir süre sonra kutlanacak bir şey olmaktan çıkar, katı ve esnemez bir kural olarak ruhunuzu boğmaya başlar.

Biz hareket, kaos ve her an her şeyin olabileceği ihtimaline alıştık. Batı’nın stabilitesi bizi sıkar.

*************************************

Medya Ekranlarında Siyaset Hakimiyeti

Türkiye’de akşam televizyonu açtığınızda göreceğiniz şey bellidir: Aynı konuklar, ellerinde sopalarla harita başında dört saat boyunca iç ve dış siyaseti tartışırlar. Sabah haberlerinde ve talk-show’larda bile alt metinden siyaset akar.

Devleti yönetenler en olmadık zamanlarda onlarca TV kanalından evlerimize konuk olur. Konuşma yaptıkları miting, kapalı salon toplantıları veya iliştirilmiş basın mensuplarına yaptığı açıklamalar canlı yayınla verilir.

Batı’da ise televizyonu açarsınız; ana haber bülteninde devleti yönetenler en fazla birkaç dakika, o da haberin önemine göre uygun sırada konuşur. Haberlerde en büyük olay “Kasabada kedi ağaçta mahsur kaldı, itfaiye kurtardı” seviyesindedir.

Adamların medyasında siyaset o kadar az yer bulur ki, ekrana bakıp “Ee, kimse kimseye laf sokmadı, kimse masaya vurmadı, bu nasıl ana haber?” diye kalakalırsınız. Siyasi rakiplerine hakaret, aşağılama, tehdit gibi heyecan verici bir üslup yerine, zekâ dolu nüktelerle cevap verirler. Bu sükûnet, bizim yüksek ivmeye ve heyecana alışkın hücrelerimizi yıpratır.

*************************************

Siyasi Adrenalin Bağımlılığı

İşin bir de biyolojik ve psikolojik boyutu var: Biz adrenalin bağımlısıyız. Bizler güne, “Acaba Resmî Gazete’de gece ne değişti?”, “Bugün hangi krizle uyandık?” “Hangi belediye başkanı tutuklandı?” “Hangi siyasetçi casusluktan yargılanmaya başladı?” “Hangi ünlüler kumar veya uyuşturucudan gözaltına alındı?” diyerek başlarız.

Üç tarafında savaşlar olan, “dört tarafı düşmanla çevrilmiş bir milletiz.” Savaş haberleri veya muhtemel senaryolar hayatımızın birer parçasıdır. Vücudumuz sürekli bir gerilim içinde hayatta kalmaya kodlanmıştır.

Biz siyasetle beslenen, onunla deşarj olan bir milletiz. Arkadaş toplantılarımızın rotası bellidir. Konu bir şekilde en son siyasi gelişmeye, ittifaklara, kimin ne dediğine gelir. Hararetli tartışmalar döner, sesler yükselir. Masadan yine çoğunlukla dostça ama bazen de kırılmış gönüllerle kalkılır.

Onların da -bizimkine benzemeyen- kendi bunalımları var. Ama Batı’da insanlar bizim kadar siyaset konuşmaz, konuşsalar da “vergiler bu yıl binde 2 artmış, üzücü” deyip konuyu kapatırlar.

Bir süre sonra Batı’da yaşayan Türk’ün ruhu feryat etmeye başlar: “Yahu iki haftadır kimseyle siyasi tartışma yapmadım, arkadaşlarımla memleket kurtarmadım, ben böyle yaşayamam arkadaş!” Siyasetsiz bir hayat, bizim için tuzu, biberi, baharatı olmayan tatsız bir yemeğe benzer.

*************************************

Plansız ve Pratik Çözümcü Milletiz

Bizler kriz çözmeye programlıyızdır. Sistem çökerse, kurallar etrafından dolanılır, tanıdık bulunur ve o iş bir şekilde “çözülür”.

Batı’nın o durağan, esnemez dünyasında ise bilgisayar “hayır” dediği an hayat durur. Basit bürokratik engellerde bile “bunun bir kolayı yok mu?” “Abi müdüre bir çıksak, halden anlar” gibi refleksleri yoktur.

Bu refleksleri içselleştirmiş bir Türk’ün yaşayabileceği en büyük şok, o soğuk “sistem buna izin vermiyor” duvarına çarpmasıdır.

İnsan o an, birinin omzuna dokunup “Hallederiz abi” deyişindeki o sıcak güvenceyi özler.

Astronotlara yerçekimi nasıl ağır geliyorsa, Batı’nın o steril, sürprizsiz ve fazlasıyla öngörülebilir durağanlığı da bizim ruhumuza ağır gelir.

Bazen çok yoruluyoruz, bazen “yeter artık” diyoruz ama bizi bu kadar esnek, dayanıklı ve sıcakkanlı yapan şey belki de bu özelliklerimiz.

Ne diyeyim… Tüm yoruculuğuna, deliliklerine ve o meşhur sürprizlerine rağmen biz bu ülkeye alıştık. Başka bir ülkede yaşayamam arkadaş!

Düşün Damlaları (42)

Maddî olan bir şeyin yoğunluğu, ne kadar fazla olursa, o nispette ince ve gizli şeyleri göremez. Onları anlayıp kavramaktan uzak düşer. Fakat parıltılı ve ışıklı şeylerin, parlaklığı ne kadar artarsa o nispette ince ve gizli şeylere işlemesi tam ve keskin olur. Üstelik ne kadar lâtif olursa o derece, maddî şeylerin içlerini -röntgen şuaı gibi- keşfeder. Yaratılanlar için mes’ele bu merkezde ise, varlığı zorunlu, olmazsa olmaz yani vacip, vahit / tek olan Nurlar Kaynağı Yüce Allah’ın ince ve gizli şeylere ne derece nüfuz edici, işleyici ve sırları bilici olacağı, açıkça anlaşılan bir husustur. Öyle ise, büyüklük ve azameti; tam mânâsıyla her şeyin içine nüfuz edici / işleyici olmasını gerektirir.

x

İnsan, dünyada görülmeye başladığından beri, milyarlarca insan, yeryüzünde göründü ve geçti gitti. Hâlen de geçip durmakta. Her biri aynı uzuv ve organlara sahip olarak yaratıldılar. Fakat, o günden bu güne insanlar, aynı uzuv ve organlara sahip oldukları hâlde; bir baş, iki kol, bir gövde, iki bacaklı gibi olmak üzere dünyaya getirilmektedirler.

Fakat teferruattaki benzerlikte hiçbiri birbirinin aynı değil. Bütünde aynîlik içinde bulundukları hâlde, bedenin işlenmesinde yani uzuvlarındaki ilk nazarda fark edilmeyen özellikleri, hususiyetleri ve organlarının işleniş biçimlerinde, asla birbirlerinin tıpkısı olmayan kendine has başkalıklar sahibidirler.

Meselâ herkeste göz var ama, teferruattaki nakışlarının işleniş biçimleri herkeste başka başkadır. Görünüşte birbirlerine benzer ama, her biri kendine has, asla benzeri bulunmayan hususiyet ve vasıflara büründürülmüşlerdir.

İnsanlar, vücutları bakımından birbirinin tıpkısı iselerse de, bedenlerinin işleniş biçimlerinin ayrı ayrı olmaları ve asla birbirinin tekrarı olmamaları için, hepsini Yaratan’ın, hepsini Yapan’ın

-kesinkes- aynı Zât olması gerekir.

Çünkü, her bir insanın benzeri olmaması için, o Zât’ın; önceki yarattığı tüm insanları bilmesi, tanıması, göz önünde bulundurması lâzımdır ki:

Yaratılışlarında her yönden aynı olan insan, tekrar yaratılmamış olsun.

İşte bu, insanların tek bir yaratıcının elinden çıktığına ve o Zât’ın Bir ve Vâhid olduğuna en büyük delildir.

x

Hayat Yaratıcı’nın bir olduğuna delil olduğu gibi, ölüm de devam ve bekasına bir delildir.

Nasıl ki, nehirlerin, dalgalanan denizlerin kabarcıkları ve yeryüzünde bulunan diğer şeffaf ve saydam şeyler, güneşin timsallerini göstermekle, güneşin vücuduna şahadet ettikleri gibi. O kabarcık gibi şeffaflar ölüp söndükten sonra, yerlerine birbirinin peşi sıra gelip geçen emsalleri, yine güneşin ziya ve timsallerini gösterdiklerinden, güneşin devam ve bekasına ve bütün o ışın ve parıltıların tek bir güneşin eseri olduklarına şahit oluyorlar. İşte o şeffaf ve saydam olanlar, vücutlarıyla güneşin varlığına ve ölümleriyle de güneşin devamına işaret ediyorlar.

Nitekim, mevcudat vücuduyla Allah’ın varlığının gerekliliğini onaylamakta. Ölüm ve yok oluşunu takiben, tekrar yenilenmiş olarak silsile hâlinde yerlerine gelen benzerleri, Allah’ın ezelî ve ebedî olduğuna şahitlik etmekte. Gece ve gündüz, birbirini takip etmekte. Mevsimler değişmekte. Velhasıl; unsurların değişmesiyle ortaya çıkan şu güzel mevcudat: Ebedî, tecellisi devam eden, Cemal Sahibi bir Zât’ın varlığına, bekasına ve birliğine şahit ve tanıklık eden kesin bir delildir.

Yıllık değişim ve dönüşümlerde sebeplerle meydana gelenlerle,

Sebeplerin birlikte ölüp zeval bulmaları.

Sonradan ikisinin yine birlikte iadeleri.

Sebeplerin de bir sebeple meydana gelenler gibi,

Âciz mahlûklardan ibaret oldukları anlaşılır.

Bundan ötürü, bu sonuç;

İlahî san’atla yaratılan canlı cansız varlıkların;

Vahid ve Bir olan Zât’ın yenileşen ve yenilenen bir san’atı olduğuna da şahadet eder.

Düşün Damlaları (41)

Ulûhiyetin, ilâhlığın; azameti, büyüklüğü, izzeti, şerefi ve istiklâliyeti / her şey için buyruk sahipliği; küçük büyük, yüksek aşağı her şeyin kendi idaresi altında olmasını ister. Karşısında yer alanların; aşağılığı, hor görülür durumları; onların Ulûhiyetin tasarrufu, idaresi dışında kalmalarına sebep olamaz.

Çünkü, her şeyin O’ndan uzaklığı varsa da, O’nun onlardan uzaklığı yoktur. Veya bir sıfat, vasıf ve niteliğin küçüklüğü; mensup olduğunun küçüklüğünü gerektirmez. Ya da mülk yönünün kirli olması, iç cihetinin de kirli olmasını icap ettirmez. Keza, Yaratıcı’nın azamet ve büyüklüğü; çirkin şeyleri kullanmaktan uzak durmasını lüzumlu kılmaz.

Aksine gerçek büyüklük; icat hususunda tek olmayı, tasarruf yönüyle de, her şeyi yetkisi altında bulundurmayı iktiza eder.

x

Hiçbir insanın Cenabı Hakk’a karşı itiraz hakkı yoktur. Ayrıca Yaratıcı’ya karşı şikâyete de yetkisi yoktur. Çünkü, şikâyet eden ferdin; hevesinin hilâfını gerektiren âlemin nizam ve düzeninde sayısız ilâhî gayeler, amaçlar ve hikmetler vardır.

O ferdi râzı etmekte ise, binlerce hikmeti hesaba katmamak vardır. Halbuki, bir ferdi râzı etmek için, binlerce hikmet feda edilmez, gözden çıkarılmaz.

“Eğer hak onların keyiflerine tâbi olsaydı, gökler ve yer tamamen fesada uğrar, bozulur ve karışırdı!” (Mü’minun Sûresi: 71)

Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse, dünyanın nizam ve intizamı fesada gider.

x

Vücudun bir uzvundaki bir hücrecikte yapılan tasarruf, en evvel tüm cesedi göz önüne almaya bağlıdır.

Çünkü, bütünün nakış, işleme ve süslemeleriyle; parçanın çok alâka ve münasebetleri vardır.

Demek ki, parçayı düşünüp tasarlama, her şeyi yaratan Allah’ın bütünü bilmesine, hesaba katmasına, kısaca bütünü göz önünde bulundurmasına sıkı sıkıya bağlıdır.

x

Küçücük böcek, haşere ve balık gibi,

Ufacık hayvanların yumurtalarını,

Haşerat ve bitkilerin tohumlarını;

Pek büyük bir rahmetle,

Bir lütuf ve hikmetle hıfzedip korumaya alan,

Hakîm / hikmet sahibi ve san’atla yaratıcı olan,

Yüce Allah’ın muhafaza edicilik vasfına lâyık mıdır ki,

İnsanın ahirette;

Güzel neticeler ve meyveler veren ağaçlara çekirdek olacak;

Amel ve işlerini hıfz etmesin, ihmal etsin?

Halbuki, insan emanetin hâmili ve taşıyıcısı.

Arz’ın halifesi.

Evet,

Her bir hayat sahibi canlıda bulunan;

Hayatını koruma his ve duygusu;

Zaten Yüce Allah’ın;

Hayy, Hafîz ve Bâkî isimlerinin tecellîleri;

Bu gerçeğe delâlet etmekte.

Bu istenen ve beklenen sonucu,

Âdeta,

Tüm mahlûkatına müjdelemektedir.

Yılanı Kim Öldürdü?

“Öfke” dendiğinde şu güzel öykücük gelir aklıma:

“Yılan, gece vakti marangoz atölyesine girer, yerde duran testerenin üzerinden geçerken karnı hafifçe çizilir. Öfkeyle hemen döner, testereyi ısırır. Isırınca ağzı kan içinde kalır yılanın. Canı daha çok yanan yılan, bunu bir saldırı sanır, testereyi düşman beller. Bu sefer tüm gücüyle testereyi sarmalar, onu sıkmaya çalışır. Sıktıkça kesilir, kesildikçe daha da sıkar. Marangoz, sabah geldiğinde yılanı testerenin etrafında ölü bulur.

Yılanı kim öldürdü? Testere mi, kendi öfkesi mi?

Öfke; insanın, engellendiğinde, haksızlığa uğradığını düşündüğünde, incindiğinde ya da tehdit hissettiğinde, içinde oluşan sert tepki duygusudur, diye tanımlanır. Kızgınlık, hiddet, gazap gibi kelimelerle de ifade edilir.

Öfke, doğal bir duygudur, fıtridir. Her insan öfkelenir. Problem, öfkenin varlığı değil, onun nasıl yönetildiğidir.

Saygısızlık gördüğümüzde, beklentilerimiz boşa çıktığında kırılırız, öfkeleniriz. Öfke, başka bir yönüyle de enerjidir, güçtür, motivasyondur.

Öfke, genellikle sonucu açısında olumsuz anlamıyla algılanır ve kaçınılması gereken duygu olarak değerlendirilir: “Keskin sirke küpüne zarar verir, rüzgâr eken fırtına biçer, öfkeyle kalkan zararla oturur, öfke baldan tatlıdır, sonu zehirden acıdır.” sözlerinde olduğu gibi.

“Güçlü kimse, güreşte rakibini yenen değildir, asıl güçlü kimse, öfke anında nefsine hâkim olandır.” demiş Peygamberimiz Hz. Muhammed.

İnanç sistemimizde, öfke tamamen yok edilmesi gereken değil, kontrol edilmesi gereken bir duygu olarak görülür. Asıl fazilet, öfke anında nefsine hâkim olabilmektir. Yaratan, “Onlar bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah iyilik yapanları sever.” buyurur Kitap’ında.

“Öfkeyi yutmak” ifadesi, dikkat çekicidir. İnsan öfkelenebilir; ama onu taşırmamak, büyütmemektir erdemli olan.

Öfke, ateşe benzer. Ateş, nasıl yemek pişirir; ama kontrolden çıkınca evi yakarsa öfke de doğru yönetildiğinde faydalı, taştığında yıkıcı olur.

Aristoteles’in “doğru şeye, doğru kişiye, doğru zamanda ve doğru ölçüde öfkelenmenin fazilet olduğu”nu söylediğini yazar kitaplar.

Tasavvuf geleneğinde ise öfke, insanın nefsiyle ilgili en zor imtihanlardan biri kabul edilir. Bu yüzden sabredenler ve öfkesini yutanlar övülmüştür.

Öfke, insanın içindeki doğal bir güçtür; aklın emrine girerse adalet olur, nefsin emrine girerse zarar verir, kişinin kendisine ve karşısındakine zulmetmesine yol açar. Zulüm ile abat olanın, sonu berbat olur.

Öfkemiz, kimliğimizdir. “Öfke” adlı enerjimizi hangi değerler uğruna harcıyoruz, patlatıyoruz? Öfkemizi; aklımız mı, nefsimiz mi yönlendiriyor? İşte, imtihan burada.

Yaratılışımızdan gelen her duygunun bir kıymeti var: Aşk, nefret, sevgi, merhamet, sabır, hüzün, öfke, kırgınlık, özlem vs… Bu duygular kötü olsaydı Rabb’im bize lütfetmezdi. Her duygu; hayatın bir penceresi, hemcinslerimizle ve doğayla ilişkilerimizin kapısı. Bu kapı ve pencerelerle ömrümüzü süslüyor, bereketlendiriyor veya köreltiyoruz, israf ediyoruz.

Arabayla giderken hızınızı azaltan adama mı öfkelendiniz, ayağınıza takılan taşa mı? Pazar alışverişinizde, uyanıklık yaparak önünüze geçen hanımefendi mi yoksa kaşla göz arasında çürük meyveleri satan esnaf mı öfkelendirdi sizi? Sık sık kesilen elektriklerden, kirli akan sulardan dolayı mı yoksa hızla artan fiyatlardan, tüketim mallarına gelen zamlardan dolayı mı öfkelisiniz bugünlerde. Bu da geçer yahu, deyip bunların hiçbirini önemsemediniz belki.

Yılan örneğinde olduğu gibi kontrolsüz öfkenin akıbeti intihar demektir. Bilinç yoksunluğu, hesap eksikliği öfkeyi değersizleştirir. Doğru yer, zaman ve istikametteki öfke; kişinin şerefini, takvasını artırır, kişiye tarih içinde müstesna bir yer sağlar. Birileri adına öfkelenmektir insanı insan yapan. Kendi acısını duyana canlı, başkasının acısını duyana insan denir. Komşusu açken tok yatanlar, öfkelendirmeli insanı. Parayı putlaştıran, serveti ilahlaştıranlar öfkelendirmeli her birimizi. “Ben efendiyim, diğer insanlar bana hizmet etmekle yükümlü birer sürü.” diyen Siyonist ahlaka karşı hep canlı kalmalı öfkemiz. Her türlü ahlak bozgunculuğu, adaletsizlik, hak edilmemiş kazanç öfke sebebimiz olmalı. Emeğimizi gasp edenler, bize bu vatanı emanet edenlere hakaret edenler, ümitlerimizi sömürenler öfke oklarımızın hedefi olduğunu bilmeli.

Öfke ahlakı edinmeliyiz. Öfke eğitimini önemsemeliyiz. Öfke, yönlendirilebilen duygudur, yönetilmeye muhtaçtır. Tarihi, öfke gücünü yerli yerinde kullananlar şekillendirir. Dileğim şudur: Öfkemiz, her türlü kötülük kilidini açan anahtar olarak hep yanımızda bulunsun.

19 Mayıs 1919‘un Yol Haritası

19 Mayıs 1919, Türk milletinin millî önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde önce Milli Mücadele’yi kazanarak Kurtuluş’a, sonra Türkiye Cumhuriyeti devletini kurarak bağımsızlığa ve daha sonra da toplumun her alanında yapılan devrimlerle çağdaş hayata uzanan zaferler ve başarılarla dolu uzun, meşakkatli ve kutlu yolun başlangıcı ve ilk adımı olan bugünün derin mana ve önemini kavramak her Türk gencinin hafızasına nakşedilmelidir.

***

Dünya tarihinde hiçbir örnek yoktur ki gericilikten yoksulluğa, işgalden teslimiyete giden yolda, bir ulusun kaderi bir “vapur”un yolculuğu ile başlasın…
Derme çatma bir geminin ufuk çizgisinde kayboluşunu anlatmıyor o vapur…
Tam aksine, o vapur yolculuğunun uygarlık ve aydınlanma için tarihin ufkunu açtığını da kabul ediyor tüm dünya…
Çünkü bozuk pusulasına rağmen, bir ülkenin kaderi için en yaşamsal yolcusundan yine bir ulusun kurtuluşu için en kritik dönemecine kadar hedefine ulaşmış bir vapurdur o…
Türkiye Cumhuriyeti’ni Osmanlı’nın küllerinden var eden, dünya tarihini sarsacak boyuttaki Kurtuluş mücadelesinin bir vapurun yolculuğundan bir Meclis’in açılışına kadar geçen süreyle ilgili çarpıcı saptamalar da yapmıştır Gazi Mustafa Kemal Atatürk…
Bandırma Vapuru’nun yolculuğunu anlamayanlar, Samsun’a düşen ilk adımı sindiremeyenler; Atatürk’e, laikliğe, cumhuriyete, rejime saldırırken, -hatta bazı tetikçi alçaklar gibi küfür etmeye kalkışırken- aşağıdaki satırları okumadan, sakın ola çizgiyi aşmasınlar!!!


Diyor ki Gazi Paşamız;

  • “Ulus yorgun ve yoksul bir durumda…”
  • “Hükümet, güçsüz, onursuz, korkak…”
  • “Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış…”
  • “Başsız kalmış olan ulus, karanlık ve belirsizlik içinde, olup bitecekleri bekliyor.”
  • “Komutanlar ve subaylar, genel savaşın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor, kurtuluş yolu aramakta…”
  • “Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmış, son olarak, bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmakta…”
    “Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yok olsun, daha iyidir.”
  • “Öyleyse, ya bağımsızlık, ya ölüm!..”
    ***
    — Gazi Mustafa Kemal Paşa Osmanlı subayı olarak 9. Ordu müfettişliği göreviyle Samsun’a hareket etmiş olsa da asıl amacı kurtuluş savaşına halkı hazırlamak ve örgütlemekti–
    Ona bunu icbar eden bizzat Mustafa Kemal’dir. İngilizler, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya ne niyetle geçtiğini bildikleri için onu durdurmaya çalışmış ama başaramamıştır. Zaten Mustafa Kemal’de, Bandırma vapuru kaptanına, böyle bir tehlike olduğunda en yakın yerde gemiyi karaya oturtma talimatı vermiştir. Geminin karaya oturması demek Mustafa Kemal’in Samsun’a olmasa bile herhangi bir noktada Anadolu’ya ayak basması demektir. Anadolu ise İstanbul’da yapılan Teşkilatlanma vesilesiyle zaten Mustafa Kemal’i beklemektedir.
    ***

    O eşsiz liderin, günümüzün sandıktan çıkmış siyasi muktedirlerini disiplinsize edecek temel sorumluluklarını vurgulayarak ders veren uyarısıyla yazımızı taçlandıralım:
    ‘’ Bir millette, özellikle bir milletin iş başında bulunan yöneticilerinde özel istek ve çıkar duygusu, vatanın yüce görevlerinin gerektirdiği duygulardan üstün olursa, memleketin yıkılıp kaybolması kaçınılmaz bir sondur’’.
    ‘’Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.’’
    ***

    Kuvayı Milliye kadrosuyla Türk Halkının önüne düşerek oluşturduğu güçle, Emperyal güçlerin desteğiyle Anadolu’yu işgal eden Yunan ordularına karşı verdiği başarılı Kurtuluş Savaşları sonucu Anadolu’yu Türk Milletine yeniden bağımsız bağlantısız vatan yapan Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK’ü şükran ve minnetle yad etmek her namuslu Türk vatandaşının vatandaşlık borcudur; vicdani borcudur.
    ***

    19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ TÜRK MİLLETİNE KUTLU OLSUN.

Kemal Cebeci, SSK İzmit Hastanesinin Efsane Başhekimi

İzmit SEKA Hastanesinin 80. yılı vesilesiyle

Bu hastanemizi tanıtan bir yazıyı 2023 Eylül’ünde yazmıştım. Bu hastanemizin başhekimliğini 1982’den 2008’e kadar, 30 yıla yakın bir süre Kemal Cebeci yapmıştır.

Deprem gibi şehrimizin yaşadığı büyük bir felaket de onun döneminde yaşanmıştır. Bu özelliği ve yakın tarihimizin sağlık alanındaki hizmetleri sebebiyle bilinmesi gerektiği düşüncesiyle bu yazıyı yazıyorum. Ben, 1982 Mayıs’ında Ankara Numune Hastanesinden uzman olmuş ve Haziran ayındaki kura ile mecburi hizmet gereği bu hastaneye gelmiştim. O yıllarda atamalar hep doğu illerine yapılırken, benim kuramın buraya çıkması şaşırtıcı idi. Daha sonra öğrendim ki Mayıs 1982’de başhekimliğe gelmiş olan Kemal Cebeci’ye, boş kadroların öncelikle doldurulacağı ve yönetimine destek verileceği sözü verilmesi üzerine bu göreve “evet” demişti.

Eskinin Tanınan Uzman İsimleri

Nitekim o aylarda bu hastaneye; çocuk hastalıklarına Necati Günaltay ve Naciye Çevrim, KBB’ye İlker Nalbant, Saim Toker ve Şefik Postalcıoğlu; göz hastalıklarına M. Emin Çevrim; genel cerrahiye Süleyman Balcı, Armağan Akbaş ve Ferit Gençtürk; kadın doğuma Timur Gürgan ve İdris Özdemir; iç hastalıklarına Can Çabukaş, Hakkı Bozatlı ve Kamil Erkan; ortopediye Arslan Bora ve Abdurrahman Tanıdır; fizik tedaviye Ümit Akbaş; ürolojiye Serdar Özbek ve Kudret Sonal gibi hekimler peş peşe atanmış ve göreve başlamışlardı.

O dönemde gelmiş olan hekimlerin çoğu, hastane ve muayenehaneleri ile İzmitlilerin sevip güvenerek uzun yıllar sağlık hizmeti aldıkları isimler olmuştur. Bu hastanemizin yönetim yönünden ve sağlık hizmetlerinin yürütülmesinde 1980 öncesinde ciddi aksamalar yaşadığı söylenir.

1980 Öncesinin Farklı Şartları ve Tam Gün Yasası

Muayenehanesi olan bazı hekimlerin hastanedeki hizmetlerinde özel hastalarına farklı imkânlar vermeleri, bunun sıradan gelen hastaları mağdur etmesi, cerrahi müdahalelerde özeline gelmeyen hastalara zorluk çıkarılması, bazı işçilerin bazı hekimlerle anlaşarak sağlık gerekçesi olmadan istirahat raporları almaları ve idarenin bunlara seyirci kalması şikâyetlerin başında gelmektedir. Burada 1980 öncesinin anarşik olayları ve bunun sendikalara yansıması etkilidir. Buna, 1978’deki Sağlık Bakanı Mete Tan zamanında çıkarılan tam gün yasası sebebiyle birçok hekimin istifa edip muayenehanelerine geçmeleri de eklenince sağlık hizmetlerinin yürütülmesi tamamen sorunlu hâle gelmiştir. SSK Genel Müdürlüğünden gelen teftişler sonucu hastaneye dışarıdan, yöneticilik vasfı yeterli ve dirayetli bir hekimin atanması rapor edilmiştir.

İşte Kemal Cebeci, hastanedeki idari zaafları düzeltmek ve sağlık hizmetlerini yeterli hâle getirmek üzere başhekim olarak atanmıştır. Kemal Cebeci, 1968 yılında İstanbul Tıp Fakültesinden mezun olmuş ve ilk olarak Giresun’un Keşap ilçesinde serbest hekim olarak çalışmıştır. Kendisi komşu ilçe olan Eynesillidir. İlçe halkına kısa sürede hekimliğini kabul ettirmiş, ilçede eczane olmadığı için hekimliğinin yanında ilaç teminini de sağlayarak mesleğinde güzel imkânlar ve hatıralar edinmiştir. Bir yılı doldurmadan Erzurum Tıp Fakültesinde üroloji ihtisasına başlar. 1971’de üroloji uzmanı olarak Rize Devlet Hastanesine atanıp iki yıl burada çalışır. Askerliğini İstanbul Haydarpaşa Askeri Hastanesinde yapar. 1975’teki Sağlık Bakanı Kemal Demir’in teklifi ile Düzce Devlet Hastanesine atanır. Burada da kısa sürede tanınan ve bilinen bir hekim olur. 1978 tam gün yasası üzerine muayenehane hekimliğini seçer ve serbest hekim olarak çalışmaya devam eder. Ameliyatlarını ise Düzce Özel Hastanesinde yapar.

Zaafları Kısa Sürede Giderdi

Düzce’de yarım kiloyu aşan mesane taşı ameliyatı gibi ilginç hatıraları vardır. Giresun’dan okul arkadaşı Fatma Hanım ile tıbbiyede 4. sınıfta iken evlenmiş olup bir oğlu ve iki kızı vardır. Çocuklarının eğitiminin İstanbul ağırlıklı olması, İzmit’e “evet” demesinin diğer bir sebebidir. Kemal Cebeci, kısa sürede İzmit Hastanesinin yönetim zaaflarını gidermiş ve hizmet sayı ve kalitesini yükselterek kendisine olan güveni boşa çıkarmamıştır.

Bunda 12 Eylül 1980 ihtilali sonrasında anarşinin durması yanında, yönetim disiplini ile kendisine söz verildiği üzere boş kadroların genç ve dinamik hekimlerle doldurulması etkili olmuştur. Hekimler dâhil mesailere dikkat edilmesi, nöbetlerin boş bırakılmaması, muayenehanesi olan hekimlerin hastane hizmetleri ile özel muayenehane hizmetlerini birbirine karıştırmamaları gibi sorunlu konularda da düzelmeler olmuştur.

Görevden Alındı, İki Yıl Sonra Tekrar Atandı

Tüm bunlar İzmit SSK Hastanesini daha iyi ve yeterli hizmet veren bir hastane hâline getirmiştir. ANAP’ın ikinci dönemi başında siyasilerle uyuşamaması (her istenileni yapmadığı için) sebebiyle 1987’de görevden alınmış, iki yıl Sakarya SSK’da çalışmıştır. Ankara’dan başhekimliğe getirilen Dr. Cevat Doğan, iki yıl dolmadan yerini yine Kemal Cebeci’ye bırakmıştır. Bu ikinci gelişi sonrası İzmit SSK Hastanesine bölge hastanesi statüsü verilmiştir. Bu statü ve bunun getirdiği yetki ile personel kaydırmaları yapılarak hizmetlerin yaygınlaştırılması, memnuniyetin artırılması, İstanbul’a sevklerin hızlandırılması ve gereksiz sevklerin azaltılması amaçlanmıştır. Sopalı SSK Hastanesinin hizmete girmesi, daha önce tanıtım yazılarını yazdığım Merkez, Köseköy ve Sanayi dispanserlerinin açılması bu dönemdedir. Kemal Cebeci, 1990’lı yıllarda İzmit Kızılay Şube Başkanlığı da yapmıştır. Döneminde, 1994’te şehir merkezindeki Kızılay binasında açılan dispanser, 2012’de kapanıncaya kadar poliklinik hizmetleri ile bilinen bir adres olmuştur. Nisan 2024’teki “Şehrimizin Sağlık Hizmetlerinde Kızılay” başlıklı yazımdan bunu okuyabilirsiniz.

1999 Depremi ve Sonrası

Gölcük merkezli 1999 depremi ve sonrası, Cebeci için önemli hizmetlerin yürütüldüğü ve yeni imkânların ortaya konduğu yıllardır. O günün nöbetçi hekimi Dr. Önder Ölşen ve nöbetçi şefi Dr. Bünyamin Kaçtıoğlu’dur. Bunlara ilk önce Dr. Süleyman Balcı yardımcı olmaya başlamış, hemen sonrasında Dr. Ufuk Akmil, Dr. Uğur Özensoy ve Dr. Hüseyin Özcan gelerek getirilen yaralılara bakmaya başlamışlardır. Güneş doğarken Kemal Cebeci de hastaneye gelip önce çalışanlara moral vermiş, sonra hasar tespit çalışmaları yapmıştır. Deprem hasarı sebebiyle SEKA’dan kalma en eski bina kullanılamaz hâle gelmiş ve yıkım kararı alınmıştır. 1976’da devreye giren çok katlı bina, kazıklı sistemle yapıldığı için kullanılabilir durumdadır. Başhekimlik bu binanın zeminindedir ve Cebeci, biraz da moral vermek amacıyla 15. günden itibaren makamına girip oturmaya başlar. 2002 yılında 100 yataklı yeni hastane binası, 2007 yılında ise idari bina hizmete sokulur. Bunların yapımında dönemin valisi Erdal Ata’nın Özel İdare üzerinden sağladığı imkânlar ve Kemal Cebeci’nin hastane derneği üzerinden yürüttüğü bağış toplama çalışmaları büyük rol oynamıştır.

Başiskele’de Yaşamını Sürdürüyor

Cebeci, 2008’de yaklaşık 30 yıl sürdürdüğü başhekimlik görevinden emekli olarak ayrılmıştır. Disiplinli, otoritesini kullanan ve iyi bir yöneticilik sergilemiştir. Bu özellikleri sebebiyle bazı hekim ve çalışanların kendisine kırgınlığı olsa da çoğunluğun memnun olduğu, başarılı bulduğu ve güvendiği bir başhekimdir. Konuştuğum birçok kişi tarafından da kendisine “efsane başhekim” sıfatı uygun görüldüğü için bu başlığı kullandım. Başiskele Damlar’daki, birlikte yönetimini yaptığımız Bağevleri adını verdiğimiz sitedeki kendi evinde yaşamakta olan Cebeci’ye hizmetleri sebebiyle şükranlarımızı bildirirken; kendisine, eşine ve evlatlarına sağlık ve afiyetler dilerim.

Kemal Cebeci, SSK İzmit Hastanesinin Efsane Başhekimi

Dr. Kemal Cebeci; dönemin çalışma arkadaşlarından Dr. Oğuz Çetinalp, Dr. Armağan Akbaş ve Dr. M.Emin Çevrim ile birlikte yemekte.

Kemal Cebeci, SSK İzmit Hastanesinin Efsane Başhekimi

Seka İzmit Hastanesi Başhekimi Dr.Ahmet Sarıışık ve bu idari binanın yapımında büyük emeği olan Kemal Cebeci, bu hastanenin en kıdemli hekimi Dr. Hakan Erdem ve eskilerden Dr. H. İbrahim Kahraman birlikte görülüyor.

Kemal Cebeci, SSK İzmit Hastanesinin Efsane Başhekimi

Eski ve yeni başhekimler Dr. Cebeci ve Dr. Sarışık;70’li yıllarda yapılan ve şimdi yıkım kararı alınan Seka İzmit Hastanesi’nin çok katlı binasının önünde.

Kemal Cebeci, SSK İzmit Hastanesinin Efsane Başhekimi

SEKA’dan devralınan fakat depremde yıkılan binanın yerine 2002 yapılıp hizmete sokulan 100 yataklı yeni bina.