22.7 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 5

Bedevileşen Osmanlı

İrdelediklerimizden bahisle;
Osmanlıyı 1299 yılında Oğuz Türklerinin Kayı Boyu kurmuştur.
Osmanlı imparatorluğu;

  • * 1299’da kurulmuş, 1579’a kadar 3 asır YÜKSELMİŞ…
  • * 1579 dan 1699 kadar, 1 Asır DURAKLAMIŞ.
  • * 1699 dan 1919 kadar. GERİLEMİŞ VE YIKILMIŞTIR.
    Gerçekte iki farklı Osmanlı vardı;
  • * Halifeliğe kadar olan Osmanlı… (1299-1517) Nam-ı diğer Türk İmparatorluğu
  • * 1517 tarihinde Halifeliğin alınmasından sonraki Araplaşan Osmanlı İmparatorluğumuz… Ve Araplaştıkça daha çok batan koca Osmanlı İmparatorluğumuz…
    Aslında Türkler için her şey güzel gidiyordu.
    Ta ki Halifelik sevdasına düşülene kadar.
    O günkü şartlarda halifeliği olmazsa olmaz gören Yavuz Sultan Selim ile akıl hocası Şeyh İdris-i Bitlis-i ve diğerleri Memlukluların elinden Abbasi halifeliğini almak için Mercidabık ve Ridaniye savaşlarını tertip ederler.
    Bu savaşların sonunda, kılıç zoruyla artık halifelik Türklerdedir. (1517)
    Ama çok büyük bir sorun çıkar, çünkü Arap dünyası halifeliğin kendilerinden alınmasına şiddetle karşı çıkar ve Türk halifeye biat etmek istemezler.
    İşte bu sorunu çözmek, Arapları, Türk halifeye bağlamak için Arapların da kabul edeceği bir orta yol bulunur.
    Bu yol Mısır’dan ve Arap diyarlarından seçilecek iki bin civarında ulemanın, Mollanın, Ebussuud Efendilerin İstanbul’a davet edilerek, para, mal, mülk, arazi de verilerek kalıcı olarak yerleşmeleri sağlanır…
    İmparatorluğu Araplaştırmak, diğer bir deyişle; Türk İslam’ının terk edilerek, Arap İslam’ına doğru evrilmesini sağlamak konusunda anlaşırlar.
    Bu projeyi Araplar da destekleyince proje hayata geçer ve maalesef bundan sonra artık imparatorlukta “bugün de kısmen olduğu gibi” Türk kelimesi yasaklanır, “Türk’üm!”, “Türkmen’im!” diyen Kızılbaş diye aşağılanır, dışlanır, kafası kesilir.
    Bu dönem sadece Kuyucu Murat Paşanın “Türk’üm!”, “Türkmen’im!” dedikleri için kafasını kestirip, kuyulara doldurduğu insan sayısı 158 bindir.
    Maalesef Osmanlının son 350 yılı ilk 250 yılın aksine, Türklere zulümle geçer, sıkı bir Arap tandanslı mezhepçilik kurulur…
    1603 yılına gelindiğinde artık Ehl-i Beyt Türk Tekkeleri yasaklanır, kapatılır; yerine Halidî, Nakşî, Kürdî Tekkeler kurulur.
    Yine bu dönem Kürtlere sayısız imtiyazlar verilir,
    1839 birinci Tanzimat Fermanına kadar Kürtler askerlikten bile muaf tutulurlar. (Kürtlere Şah İsmail diyeti ödenir…)
    Yine bu dönem Türkler, saraydan, ordudan ve müesses nizamdan tasfiye edilirler…
    Türklerin askeri ve siyasi gücünü kırmak için bu Arap mollaların fetvalarıyla, serdengeçti birlikleri sadece Türklerden oluşturulur ve en ön safta savaştırılır, böylece kırdırılırlar, ganimet bile toplatmazlar…
    Ganimeti de saraylardaki Arap mollalar ile işbirliği yapan yeniçeriler kendi aralarında paylaşırlar…
    Ordudan, saraydan ve müesses nizamdan yavaş yavaş tasfiye edilen, kafası kesilen, sürgün edilen Türklerin bir kısmı bu mollalara kızar ve canını kurtarmak için de Kürtleşmeyi ana stratejik hedef olarak seçerler.
    Bu aşiretler ve boyların en büyükleri Avşarlardır, Halaçlardır, Mukri, Bayat, Beğdili, Evya, Yıvadır… Buna tarihimizde “Ekrad (kürtleşmiş) Türkmanlar” denir…
    Yine Kelkit’ten Hakkâri’ye kadar olan bölgede yaşayan Akkoyunluların büyük bir kısmı İran’a gider. (Bugün dünyanın en büyük Türk nüfusunun yaşadığı başkent Tahran’dır…)
    Böylece yüzyıllarca başımızı ağrıtacak Kürt sorunu ve bu politikalar sonucu gelişir ve büyür.
    Osmanlı öyle bir açmaza düşmüştür ki, ne halifelikten vazgeçebilir, artık ne de imparatorluğun kan kaybetmesini durdurabilir… Çünkü imparatorluğu kuran asli unsur Türkmenler dışlanmış, mezhepçiliğe kurban edilmiştir…
    Mollalar, başta matbaa olmak üzere bir sürü saçma sapan fetva verirler…
    Ve sonuçta Osmanlı’ya Rönesans’ı ıskalatırlar, Rönesans’ı İngiltere kapar…
    Matbaa Osmanlı’ya ilk kez 1480’de Yahudiler ile gelir, sonra 1527’de Ermeniler matbaaya kavuşur. 1563’te ise Rumların matbaası vardır.Bu meşhur mollalarımız her seferinde yeni bir fetva ile bizimkilerin matbaaya kavuşmasını engellerler, ta ki Batı Rönesans’ı ve aydınlanmayı yakaladıktan, yani 240 yıl sonra, 1727’de İbrahim Müteferrika’nın çabaları ile matbaaya kavuşuruz; ama bilgiye sahip olmak için artık çok geçtir…
    Şimdi açıkça şu soru sorulmalıdır:
    1299’dan 1683 Viyana Bozgunu’na kadar savaştığı tüm savaşları kazanan bir Türk imparatorluğu (Osmanlı) varken; neden son 250 yılda girdiği tüm savaşları kaybedip, bir de Kurtuluş savaşı yapmak zorunda kalmıştır?
    Osmanlı bu dönemde; yani yaklaşık son 250 sene, 1683 Viyana Bozgunu’ndan, nihayet 1922’de Ankara, Haymana Ovası’nda yapılan Sakarya Savaşını kazanana kadar tüm savaşları kaybetmiştir.
    Acaba; Halifelik ve akabinde yürütülen Türk düşmanı, Arap tipi mezhepçi politikalara dönülmeseydi; koca bir imparatorluk batar mıydı?
    Ve yine; Yunus Emre’lerin, Hacı Bektaş’ların, Seyit Gazi’lerin, Ahmet Yesevi’lerin İslam’ı, İslam değil miydi?
    Osmanlıyı kuran Şeyh Edebali’lerin İslam’ı, Akşemseddin’lerin İslam’ı İslam değil miydi de, Ebussuud’lara teslim edip batırdık koca imparatorluğu…
    Bugün de aynı sürecin devam etmesi tarihten hiç ders almadığımızı göstermektedir.
    Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi der ki:
    “Din bir seçimdir, ama Türklük kaderdir!”
    İşte bu yüzden “Arap sevici, mezhepçi” değil, Cumhuriyetçiyiz, Türk’üz, Atatürkçüyüz…

Olmaz Karınca Emîrsiz Olmaz İnsan Âmirsiz

Karıncayı;

Emîr ve Lidersiz,

Arıları;

Arı Beyi’siz bırakmayan,

Ezelî / İlahî Kudret,

Elbette insanı da;

Nebîsiz / Peygambersiz bırakmaz.

Allah, insana aklı sosyal meselelerde

Sırf akla göre hareket etsin diye vermemiştir.

Allah;

Aklı insana;

Gösterdiği yolu idrak etsin,

Anlayabilsin, ona göre hareket etsin diye vermiştir.

Çünkü akıl terazidir.

Terazi üretmez, tartar.

Evet,

Akıl, insana Allah’ın maddî- mânevî

Nimet ve imkânlarını;

Onunla anlasın,

Bilsin diye verilmiştir.

Nitekim, din;

Allah’ın insana gösterdiği gidişat ve yollardır.

Verilen akıl ise,

Verilenleri tartması, ölçmesi,

Doğruyla yanlışı, iyiyi kötüyü;

Ayırt edici bir ölçek olarak bahşedilmiştir.

Bunun içindir ki,

“İnsanda Nübüvvet / Peygamberlik zarurîdir.”

İnsanlara peygamberlerin gönderilmesi;

İnsanın duyduğu ihtiyaçtan ötürüdür.

Peygamberlik, insan için, olmazsa olmazdır.

Bu yüzden Yüce Allah hiçbir zaman insanı;

Şeriatsız / Dinsiz ve Nebîsiz bırakmamıştır.

Zaten Peygamber göndermedikçe de

Sorumlu tutmamıştır.

Hem manevî din kaynağını göstermiş,

Hem de, onu mânen tartacak ölçü ve ölçek olan

Akıldan mahrum etmemiştir.

Çünkü,

Âlem’in nizam sırrı;

Bunu ister.

Bunu gerektirir.

Zira, aklı olmayan,

Dînen sorumlu tutulmamış.

Ondan hesap ve kitap muaf tıtulmuş.

Bu konuda o;

Affa mazhar kılınmıştır.

Düşün Damlaları (54)

– Anlatmak istediğimiz konuları, düz sözlerle değil de, mesel, misal ve hikâyelerle anlatırsak;

öğrenmeyi ve öğretmeyi kolaylaştırmış oluruz.

Çünkü, halk; dinlemekten çok görmekle daha kolay öğrenir.

Zira görmek, duymaktan daha etkilidir.

– “Ağızdan giren şey insanı kirletmez. İnsanı kirleten ağızdan çıkandır.”

– Güneş, hem kötülerin hem iyilerin üzerine doğdurulur.

Yağmur, hem doğruların hem eğrilerin üzerine yağdırılır.

Yalnız sizi sevenlerle yetinmeyiniz!

– “İnsanları eleştirmeden önce kendinizi eleştirin.”

– “Dileyin, size verilecek. Arayın bulacaksınız. Kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen

alır, arayan bulur, kapı çalana açılır.”

– “Yeniden doğmak eski anlayışların ölüp yerine yeni anlayışların ortaya çıkması anlamına gelir.

Yani uyanmak, şuurlanmak ya da başka bir ifadeyle, ruhsal kaynağıyla varlığın birleşmesi

demektir.”

– “ ‘Kendini bilmek’ demek…insanın varoluşunun içsel bilgisine ulaşmak demektir.”

– Asıl fakirlik, bilgisiz ve şuursuz olarak yaşamaktır.

– “Hardal tanesi bilinen en küçük tohumdur…Hardal çabuk büyüyen bir bitki değildir. Çok yavaş

gelişir. İnsandaki şuurlu hâle geçiş de aynen böyle yavaş yavaş ve yıllarca süren özverili

çabalarla olur. Büyük bir emek işidir. Tıpkı küçücük bir tohumdan göklere uzanan fidanın

ortaya çıkması gibi…Uygun ortam bulursa gökyüzüne uzanan büyük bir sürgün verebilecek bir

potansiyele sahiptir… İnsan da işte böyledir. Şuursuz yaşarken küçücüktür…Doğrudur…İnsan

bedene bağlandığı için fakirdir, küçüktür, acizdir ama onda öyle bir tohum vardır ki, onu

yeryüzünün esaretinden göklerin sonsuzluğuna taşıyabilecek bir potansiyele sahiptir.”

(Ergun Candan)

– “İnanınız, seviniz ve daima umut içinde bulununuz. Bu dünyanın ötesinde bir ruhlar âlemi

vardır. Daha mükemmel bir yaşam sizi beklemektedir.”

– Fıtratta / yaratılışta yalan yoktur. Ne dediyse doğrudur.

Çekirdeğin büyüme ve gelişme isteği:

“Ben sümbüllenip / başak ve filiz verip meyveli bir ağaç olacağım.” der.

Doğru çıkar beyanı.

Yumurtanın içinde, derin derin söyler hayatın meyelânı ki,

“Ben piliç olurum. Yeter ki İlahî izin olsun.” Sâdık olur lisânı.

Bir avuç su, bir demir gülle içinde eğer niyet etse; katılaşma, donma, soğukluk zamanı.

İçindeki genişleme meyli der:

“Genişlen bana lâzım fazla yer.” Önünde durulmaz bir emir.

Metin / sağlam demir çalışır, onu yalan çıkarmaz.

Belki onda doğruluk, hem de kalpten gelen doğruluk;

O demiri parçalar. Şu yönelmeler tam birer yaratma emri, Allah’ın birer hüküm ve kanunu.

Birer fıtrî / yaratılışa ait şeriat / geniş cadde, İlahî iradenin birer yansıması.

Allahın dilemesi, ekvanî / varlıklara ait idare.

Emirleri şunlardır:

Birer birer meyiller, birer birer emre uyuşlar, Rabbanî emirler.

Vicdandaki tecellî, aynen böyle bir yansıma ve görünmedir ki,

Çekilme ve cezbe / çekim gücü iki saflaşmış canı,

İki parlak camdır; akseder içinde ebedî devam edecek olan,

Her şeyi son derece güzel olan

Allah’ın güzel işleri ve güzelliği, mükemmelliği,

Hem de imanın güzel ve parlak nûru.

Fahiş Fiyatla Mücadelede Değişmeyen Yanlışlar

Hükümetin “Fahiş Fiyatla Mücadele” için seçtiği yöntemlerin en az 1700 yıllık geçmişi olduğunu biliyor muydunuz?

Ticaret Bakanlığı fahiş fiyat artışı ve stokçuluk uygulamalarına karşı piyasa denetimleri yapıyor. Bakanlık özellikle sebze-meyve, kırmızı et, tavuk eti ve zincir marketlerdeki etiket ile haksız fiyat artışlarına odaklanıyor. Sanal mağazalar da denetim ve yaptırım kapsamına alındı. Yapılan denetimlerin sonucunda haksız kazanç sağladığı tespit edilen işletmelere ağır para cezaları uygulanmakta.

Geçtiğimiz hafta Kütahya Çavdarhisar’da bulunan AİZANOİ Antik Kentinde “Macellum” denilen “Dünyanın ilk ticaret borsasının” duvarlarının kalıntılarını gördüm. Bu kalıntılardan Roma imparatorluğu döneminde (MS 301) enflasyon ve fahiş fiyatla mücadele yöntemi olarak “EMİR ve CEZA yönteminin” kullanıldığını öğreniyoruz.

Aslında aynı yöntemin Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde de kullanıldığını biliyoruz. Enflasyonla mücadelede başarısız olan kudretli yöneticilerin sık sık emir ve ceza yöntemine başvurduğunu ve hepsinin de başarısız olduğunu tarih yazıyor. Bu yüzden devleti yönetenlerin bu ilk borsa tecrübesini öğrenmeleri gerekiyor.

Bundan 1725 yıl önce yapılan ilk borsanın duvarlarında yaklaşık 1500 kalem mal ve hizmetin (yağdan ayakkabıya, köleden avukatlık ücretine, balıktan öğretmen maaşına kadar) devletçe belirlenmiş tavan fiyatları taş bloklara kazınmış. Bu yazılar okunabilir şekilde günümüze ulaşmış.

Milattan sonra 301 yılında, Roma İmparatorluğu muazzam bir krizin pençesinde kıvranıyordu. Bu dönemde, bitmek bilmeyen savaşlar, istikrarsızlık ve en önemlisi paranın (Denarii) içindeki gümüş miktarının sistematik olarak düşürülmesi (devalüasyon), imparatorluğu tarihin gördüğü en azgın enflasyonlardan biriyle baş başa bırakmıştı. Gün geçtikçe para pul oluyor, etiketler ise her gün katlanıyordu.

İşte tam bu kaosun ortasında İmparator Diocletianus, iktisat biliminin temel kurallarına aykırı, ancak siyaset tarihinin en çok sevdiği o “pratik” çözüme sarıldı: Fiyatları emirle sabitlemek!

Roma İmparatoru Diocletianus, tarihe “TAVAN FİYATLAR FERMANI” olarak geçecek olan meşhur kararnamesini ilan etti. Amacı, serbest piyasanın kendi dinamikleriyle yükselen fiyatları devletin demir yumruğuyla aşağıda tutmak, enflasyonu ve paradaki değer kaybını “fiyatları dondurarak” durdurmaktı.

İmparator bu fermanı Kütahya Çavdarhisar sınırları içinde yer alan ve dünyanın ilk ticaret borsası kabul edilen Aizanoi Macellum’unun taş duvarlarına kazıttı.

**********************************

Tavan Fiyatlar Fermanına Uymayanım Cezası

Diocletianus’un TAVAN FİYATLAR FERMANINA uymamanın cezası çok ağırdı: Fermanı ihlal eden, malını fahiş fiyattan satan ya da daha fazla kâr etmek amacıyla malı piyasadan gizleyip stokçuluk yapan herkes İDAM edilecekti.

Buna rağmen imparator piyasaya diz çöktüremedi. İktisat kanunları, imparatorluk kılıcından daha keskin çıktı. Ölüm tehdidine rağmen hiçbir tüccar, maliyetinin altındaki bir fiyata malını satmaya yanaşmadı. Üreticiler üretimi durdurdu; tüccarlar mallarını tezgahlardan çekip depolarda saklamaya başladı.

Sonuç, İktisat tarihçisi Lactantius’un ifadesiyle: “Çok kan döküldü, mallar piyasadan gizlendi, kıtlık daha da kötüleşti ve fiyatlar karaborsada katlanarak artmaya devam etti.”

Fiyatı emirle sabitleyerek enflasyonu bitireceğini sanan Roma devleti, kendi eliyle tarihin ilk büyük karaborsa ekosistemini ve mal kıtlığını yaratmıştı. Diocletianus’un fermanı, enflasyonu durduramadığı gibi Aizanoi’nin arkeolojik kalıntılarına bir “iktisadi fiyasko anıtı” olarak miras kaldı.

Bu büyük ekonomik bozgun, Roma İmparatoru Diocletianus’un sonunu hazırladı. Emirle ekonomiyi yönetmeye kalkışmanın yarattığı kıtlık, toplumsal huzursuzluk ve piyasanın felç olması, Diocletianus’un imparatorluk üzerindeki mutlak otoritesini tamamen sarstı. Diocletianus, fermanın başarısızlığından kısa bir süre sonra, MS 305 yılında tahtı bırakmak ve imparatorluktan uzaklaşmak zorunda kaldı.

Roma’yı demir yumrukla yöneten hükümdar, ömrünün son yıllarını özel sarayında siyasetten uzak, lahana yetiştirerek geçirdi. Piyasayla inatlaşmanın bedelini imparatorluğu kaybederek ödeyen Diocletianus, arkasında “iktisat kurallarına meydan okuyan liderlerin hazin sonu”na dair zamansız bir ders bırakmış oldu.

**********************************

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Değişmeyen Genetik

Bu tecrübe ne yazık ki sonraki nesillere ders olmadı. Osmanlı İmparatorluğu da 19. yüzyıla kadar fiyatları devlet eliyle belirleyen “Narh Sistemi” ile piyasayı yönetmeye çalıştı. İsyanlardan çekinen devlet fiyatların milim oynamasına izin vermez; uymayan esnafı falaka, dükkân kapısına kulağından çivileme veya sürgünle cezalandırırdı. Fakat bu cezalar bile fiyatların yükselmesini durduramadı.

Cumhuriyet döneminde, II. Dünya Savaşı şartlarında çıkarılan Milli Korunma Kanunu (1940) devlete fiyatları belirleme, ürünlere el koyma, hatta vatandaşı zorunlu çalıştırma gibi sınırsız yetkiler veriyordu.

Muhalefetteyken bu “sopa” ekonomisine ateş püsküren Demokrat Parti, iktidara gelip enflasyon dalgasına yakalanınca 1956’da aynı kanunu geri getirdi.

Günlük piyasa müdahaleleri ticareti öyle bir kilitledi ki, ülke en basit hammaddeyi ithal edecek dövizi bulamaz oldu. Bu macera 1958’de devletin borçlarını ödeyememesi (Moratoryum) ve IMF istikrar programıyla sonuçlandı.

**********************************

2026 Model İktisat Yöntemi

Geldik günümüze… “Terör örgütlerinin başını nasıl ezdiysek fiyatlardaki yükselişin belini de öyle kıracağız” felsefesi, 1700 yıllık “ağır yumruk” refleksinin modern tezahürüdür.

Zabıta denetimleri ve tanzim çadırları çare olmayınca, Haziran 2026’da beyaz et sektörünün devleri sayılan 13 büyük firmaya “fahiş fiyat ve stokçuluk” suçlamasıyla “Denetim Kayyımı” atandı. Şafak operasyonlarıyla CEO’lar, patronlar gözaltına alındı. Bereket versin mahkemeler kısa sürede bu absürt kararı kaldırdı da tavuklar kümeslerde sahipsiz kalmadı.

Tavuk şirketlerine savcı yollayıp kayyım dikince; döviz kuru, ithal yem fiyatları, elektrik faturaları, mazot maliyetleri ve asgari ücret de emirle aşağı iniyor mu? Tabii ki hayır.

Etiketlerin çıldırması bir sebep değil; yanlış politikaların ve öngörülemeyen maliyet artışlarının kaçınılmaz bir sonucudur. Devlet maliyeti düşürmek yerine etiketle savaşırsa, piyasa kendi ara formülünü üretir.

İdam cezaları, kulağından çivileme gibi cezalar bile arz-talep kanununu bükemedi. “Ağır para cezalarının” da arz talep kanununa yenileceği açık.

Haziran 2026 tarihli denetim ve cezalar ile “Tavukçulara Şafak Operasyonu” gibi haberler 1700 yıllık tarihi tecrübeden ders çıkarılmadığını gösteriyor.

Denizcilik ve Kabotaj Bayramı

Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın Değerli Üyeleri,

Denizcilik ve Kabotaj Bayramı, yalnızca denizcilik sektörüne ait bir kutlama günü değildir. Bu anlamlı gün; kapitülasyonlarla sınırlanmış bir geçmişten, kendi limanlarında, kendi kıyılarında ve kendi denizlerinde egemenlik hakkını kullanan bağımsız bir Türkiye’ye uzanan tarihi bir iradenin sembolüdür.

Ne var ki Kabotaj Bayramı’nın taşıdığı bu derin anlam, çoğu zaman toplumumuza yeterince güçlü bir şekilde anlatılamamaktadır. Oysa bu bayram; Lozan’la güçlenen milli egemenlik anlayışının, Cumhuriyet’in ekonomik bağımsızlık hedefinin ve denizlerde tam hâkimiyet idealinin somut karşılığıdır. Kabotajı sadece teknik bir denizcilik kavramı olarak değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık bilincini denizlere taşıyan büyük bir kazanım olarak değerlendirmek gerekir.

Bugün bize düşen görev; genç nesillere denizin yalnızca bir tatil ve manzara unsuru olmadığını, aynı zamanda ticaretin, güvenliğin, üretimin, hukukun, kültürün ve milli egemenliğin vazgeçilmez alanlarından biri olduğunu anlatmaktır. Çünkü denizlerine sahip çıkamayan milletler, geleceğin ekonomik ve stratejik imkânlarından da yeterince yararlanamazlar.

Kabotaj Bayramı’nın özü, şu soruya verilen millî cevaptır: Bu ülkenin kıyılarında, limanlarında, deniz ticaretinde ve deniz hukukunda söz sahibi kim olacaktır? Cumhuriyetimizin cevabı açıktır: Türk milleti, kendi vatanında olduğu gibi kendi denizlerinde de egemenlik hakkını kullanacaktır.

Bu duygu ve düşüncelerle, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyetimizin kurucu kadroları olmak üzere, Türk denizciliğine emek veren tüm kahramanlarımızı, denizcilerimizi, balıkçılarımızı, liman emekçilerimizi ve denizcilik camiamızın bütün mensuplarını saygı ve minnetle anıyor; 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’nı kutluyoruz.

KAO Yönetim Kurulu

Sn. Özgür Özel Dikkatlerine..

Önce biraz tarih: (Kaynak: Tek Adam, Şevket Süreyya Aydemir)

1. Dünya Savaşının sonunda, 30 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında Sevr’in önsözü olan Mondros Mütarekesi imzalandı. 30 Kasım 1918 tarihinde İtilaf Devletleri donanmaları İstanbul’da demirledi. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Suriye Filistin cephesinden dönerken İstanbul’da Kartal İstimbotunda bu donanmayı gördüğünde yaverine; “Geldikleri gibi giderler” dedi.

Karadeniz’de Türk Halkı, Pontus çeteleri tarafından kıyıma uğramasına karşın İngiliz’lere karşı propaganda ile tersi vaki oluyormuş gibi gösteriliyordu. Bunun üzerine İngiliz Hükümeti, Karadeniz deki bu bölgeleri işgal etme tehdidiyle bu olayların engellenmesini Saray Hükümetine şart koştu. Bunun üzerine de 5 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’ya 9. Ordu Müfettişliği Saray Hükümeti tarafından tebliğ edildi. Resmi görevi bölgedeki asayişi sağlamak, Türklerin elindeki silahları toplamak ve bölgede yaşanan çatışmaları sona erdirmek idi.

15 Mayıs 1919 da Mondros Mütarekesinin 7. Maddesine istinaden Yunan Ordusu İzmir’i işgal etti. Gazi Mustafa Kemal Paşa ve ekibi 16 Mayıs 1919 da, Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan, Samsun’a hareket etti ve 19 Mayıs 1919 da Samsun’a ayak bastı. Bu sırada Mondros Mütarekesi sonucunda Osmanlı Ordusu terhis edilmiş, silah ve cephaneleri alınmış, büyük orduları lağvedilmişti. Geriye yurt içine dağılmış küçük kolordular ve tümenler kalmıştı. Bunların da görevi asayişi sağlamak idi. Ordunun dağıtılması üzerine Türk Halkı kendi can ve mal güvenliklerini sağlamak amacıyla Kuva-yı Milliye adı verilen yerel direniş örgütlerini oluşturmaya ve yerel şuralar kurmaya başlamıştı.

Hal böyle iken Gazi Mustafa Kemal Paşa, Samsun’daki güvenlik sorunları nedeniyle 25 Mayıs 1919’da Havza’ya geçti. 28 Mayıs 1919 da Havza Genelgesini yayınladı. Tabii ki bu Genelge telgraf yoluyla çevredeki vilayetlere, mutasarrıflıklara ve bütün kolordulara ulaştırıldı. Genelge de genel olarak halkı, işgali protestoya ve miting yapmaya çağırıyordu. Ayrıca Yörgüç Paşazade Mustafa Bey Camisi önünde ilk Millî Birlik Mitingi gerçekleştirildi. Halkla Taşmektep’te bir toplantı yaparak ilk Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin kurulmasını sağladı. Havza Genelgesi’nden sonra Anadolu genelinde İzmir’in İşgalini protesto eden büyük mitingler yapıldı, İstanbul Hükümeti ve İtilaf Devletleri’ne uyarı telgrafları çekildi. Bu süreçte askerlerin terhis edilmemesi ve silahların teslim edilmemesi emredildi.

Tepkilerin artması üzerine Mustafa Kemal Paşa, 8 Haziran 1919’da, yani kendisine 9. Ordu Müfettişliği tebliğ edildikten bir ay sonra, İstanbul’a geri çağrıldı ancak o geri dönmeyerek Amasya’ya geçti. Amasya’da kendi yazdığı Tamimi 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla kendisi ve ayrıca Rauf Orbay, Ali Fuat ve Refet Bele paşalar da imzalayıp 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir ve Cemal Mersinli Paşa da onay verdikten sonra 22 Haziran 1919’da ülkenin en batısındakinden en doğusundakine kadar tüm mülki amir ve askeri komutanlara – telgrafla – Abdurrahman Rahmi Efendi vasıtasıyla ulaştırıldı.

Amasya Tamiminde ilk kez ulusal egemenlikten bahsedilmiştir. Bir ihtilal bildirisi niteliği taşımakta idi. Çünkü İstanbul Hükümeti‘ni hiçe saymakta; Hükûmetin düşman devletlerin esiri olduğunu ve milleti yine milletin kendisinin azmi ve kararlılığının kurtaracağını söylemekte idi. Ayrıca, Erzurum ve Sivas Kongreleri de planlanmış ve Milli Kurtuluş Savaşımızın yol haritası çizilmişti. Bununla birlikte Trablus, Çanakkale, Kafkas, Suriye ve Filistin cephelerinin muzaffer komutanı olan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde asayiş subayı olarak görev yapan askerlerine artık Milli Kurtuluş Savaşımızın Başkomutanı olarak da sesleniyordu. (Bkz: Tarık Buğra, Küçük Ağa romanı/dizisi, Konya – Akşehir)

Bu, bütün Anadolu’da da heyecan yaratmıştı. Çünkü Anadolu’da efsanevi komutan Sarı Paşa’yı tanımayan yok gibiydi. Sonrasında 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Vilâyât-ı Şarkıye Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti Erzurum Şubesi tarafından 62 delegeyle Erzurum Kongresi toplandı. Sivas Kongresine bir ön hazırlık olarak toplanan Erzurum Kongresinde manda ve himaye kesinlikle reddedilmiştir. Erzurum Kongresi yurt sathında Kuvva yı Milliyecilere büyük bir moral verdi. Erzurum Kongresi öncesinde 5 Temmuz 1919 tarihinde Saray Hükümeti, Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı tekrar geri çağırdı ve aksi halde askerlikten men edileceğini bildirdi. Bunun üzerine Gazi Mustafa Kemal Paşa 8-9 Temmuz gecesi telgrafla hem müfettişlik görevinden hem de çok sevdiği askerlik mesleğinden kendi iradesiyle istifa ettiğini tüm dünyaya duyurdu.

Sonrasında I. Dünya Savaşı sonucu işgale uğrayan Türk topraklarını kurtarmak ve Türk Milletinin bağımsızlığını sağlamak için çareler aramak amacıyla seçilmiş ulus temsilcilerinin Sivas‘ta bir araya gelmesiyle 4 Eylül 1919 – 11 Eylül 1919 tarihleri arasında gerçekleşen ulusal nitelikteki Sivas Kongresi yapıldı. Sivas Kongresi’nde alınan kararlar, daha önce gerçekleştirilen Erzurum Kongresi kararlarını genişleterek tüm ulusu kapsar bir nitelik kazandırmış ve yeni bir Türk Devleti’nin kuruluşuna bir temel olmuştu; bu nedenle Sivas Kongresi’nin Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki önemi çok büyüktü. Daha sonra da Ankara yolculuğu başladı.

Peki, Anadolu’da durum neydi? Akhisar ve Bandırma’da ilk Kuvva yı Milliye merkezleri oluşmaya başlamıştı. Ayvalık, Ödemiş, Balkoç Köprüsü, Atça, Aydın, Didim, Bergama, Çiftlik, Burhaniye, Sedil hatlarında; Soma, Kığnık, Zagnos yörelerinde istila kuvvetlerine karşı direniş hatları ortaya çıkmıştı. Yunan İşgal Kuvvetleri komutanı General Nieder’in 21 Haziran tarihli raporunda şu cümleler yer alır: “Tam bir Türk seferberliği ve kuvvetli bir jön Türk teşkilatı karşısında bulunuyoruz.”

Aydın, Salihli, Akhisar’da 3, kuvvetli Kuvva-yı Milliye cephesi / merkezi oluşmuştu. Trakya’da ise bir direniş örgütü olarak Trakya Paşaeli Cemiyeti, Edirne’de de İhtiyat Zabitleri Cemiyeti kurulmuştu. 21 Ocak 1919’da Mersin, Tarsus, Osmaniye bölgelerini kapsayan Kilikya cephesi Antep, Maraş, Urfa bölgelerini içine alan Pozantı Milli Mukavemet cepheleri kuruldu. Trabzon’da Muhafaza-yı Hukuk u Milliye Cemiyeti kuruldu.

Erzurum Kongresi beyannamesinin 2. maddesinde, doğrudan Gazi Mustafa Kemal’in düşüncesi olarak hayata geçen “ Kuvva-yı Milliye’yi âmil ve İrade i Milliyeyi hâkim kılmak esastır” hedefi tüm Anadolu’da hayata geçmiş gibiydi. Milliye ve Millet aynı kökten geldiğine göre Anadolu’da bir Türk Milleti doğmaya başlamıştı. Ve Türk Milleti ayaklanmıştı. Bu, Hasan İzzetin Dinamo’nun, Milli Kurtuluş Savaşımızı anlattığı kitabına verdiği ad olan bir Kutsal İsyan’dı. Yine Sabahattin Selek’in Milli Kurtuluş Savaşımızı anlattığı kitabına verdiği ad olan bir Anadolu İhtilali idi. Ve yine Halide Edip Adıvar’ın Milli Kurtuluş Savaşımızı anlattığı kitabına verdiği “Türkün Ateşle İmtihanı” idi.

23 Nisan1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu ve bütün yurt sathında Kuvva-yı Milliyeyi temsil eden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti temelinde TBMM Ordusu oluşmaya başladı. (Sn. Özgür Özel’e not: 9 Eylül 1923 te Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti temelinde Halk Fırkası oluştu. 1924 tarihinde adı “Cumhuriyet Halk Fırkası” oldu.) Sonra destansı Milli Kurtuluş Savaşlarımız, sonrasında Lozan Anlaşması ile İSTİKLALİ TAM TÜRKİYE’ye kavuştuk. Ama ABD ve şimdi sırtını dayadığınız AB devletleri sosyalist partileri de dâhil Batılı Emperyalistler, Sevr’in yırtılıp suratlarına fırlatılma belgesi olan Lozan Anlaşmasını hiç affetmedi. Bu, affedilmeyiş, son alarak Terörist başı, çocuk katili Öcalan’ın diliyle de ifade edildi. PKK fesih bildirgesi açıklamasında “Partimiz PKK, kaynağını Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasasından alan Kürt inkâr ve imha siyasetine karşı halkımızın özgürlük hareketi olarak tarih sahnesine çıktı” denildi.

Sn. Özgür Özel, bunlara karşın asıl adı Öcalan’ın Lozan’ı imha ve Sevr’i geri getirme komisyonu olan sahte barış ve demokrasi komisyonuna niye üye verdiniz? Ve şimdi yürüdüğünüz yolda yaptığınız mitinglerde Türk Milleti adını ağzınıza hiç almadınız, almıyorsunuz; niye?

Kuvva-yı Milliyeciler çok uzak bir tarihte kalmadılar. Benim yaşımdakilerin dedeleri yaşındalardı.

Anadolu’nun her yerinde hatıraları, menkıbeleri olduğu kesindir. Sizin mitinglerinize koşanlar Kuvva-yı Milliyecilerin torunları veya torunlarının çocuklarıdır. Mitinglerinizdeki ruh, Kuvva-yı Milliye ruhudur. Görün bunu!

Türk Milleti, yeniden İSTİKLALİ TAM TÜRKİYE’yi istiyor. Artık bir karar vermelisiniz.

Yeniden Kuvva-yı Milliye mi, Sevr mi? Bunun ortası yok. Görün artık bunu!

Yeniden Kuvva-yı Milliye gözünüze zor geliyor ama başka yollar da çıkmaz sokak; bilin bunu artık!

Ya da nereye payidar, nereye..?

Sözün Gücü, Şiirin Değeri

0

Reşat Nuri, Niğde civarında tren yolculuğu yaparken yanındaki köylü bir yolcu tren penceresinden dışarıyı işaret ederek şöyle der: “Faruk Nafiz’in hanı.” Güntekin, bu hatırasını “Anadolu Notları” isimli kitabında aktarır.

Yazar, şiirin mekâna verdiği bu gücü, şu cümlelerle dile getirir: “Büyük şairin han sahibi olduğu günleri de inşallah görürüz; fakat bu bina sadece unutulmaz “Han Duvarları” şiirinde tasvir ettiği han idi.” Biz buna “sözün gücü” diyoruz.

Bazı şehirleri haritalar tanımlar, bazılarını tarih kitapları anlatır. Bazı mekânları da ölümsüzleştiren, büyük şairlerin kalemidir. Bir şair bir dağın, bir nehrin, bir mabedin, bazen tarihi bir olayın ruhunu öylesine yakalar ki artık o eserle o mekân, olay birbirinden ayrılmaz hâle gelir. İşte Türk edebiyatı, bu bakımdan dünyanın en zengin hazinelerinden biridir.

Anadolu sadece bir coğrafya değildir; çiledir, hasrettir, vakurdur. Bunu en derinden hissettiren eserlerden biri, Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları”dır. Şair, gördüğü yalnızlığı, garipliği ve insan sıcaklığını öyle güçlü anlatmıştır ki “Han Duvarları” bir şiir olmanın ötesinde, Anadolu’nun ruhunu yansıtan ayna olmuştur. “Han Duvarları”, Anadolu’nun fiziki ve ruhi tapusudur, dense abartmış olmayız. Söz, senetten güçlüdür.

Bursa, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman” şiiriyle adeta zamanın dışına taşınmıştır. Tanpınar, Bursa’yı anlatırken yalnızca bir şehri değil, medeniyetimizin estetik anlayışını, mimarisini ve ruhunu da anlatır. Onun dizelerinde Bursa, geçmiş ile geleceğin buluştuğu ebedî bir iklim hâline gelir. İyi bir şiir, granitten sağlamdır.

İstanbul’un manevi zirvesi olan Süleymaniye Camii ise Yahya Kemal Beyatlı’nın “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirinde yalnızca taş ve kubbeden ibaret değildir. O şiirde cami, milletin hafızasıdır; bayram sabahı ise yüzyılların duasını taşıyan kutlu bir vakittir. Yahya Kemal, millet olmanın anlamını birkaç sayfaya sığdırmayı başarmıştır. Şiir, maddeyi manaya dönüştüren en güçlü mayadır.

Mehmet Âkif Ersoy’un “Çanakkale Şehitlerine” şiirini anlamadan 1915 Çanakkale Savaşı’nı kavrayabilmek mümkün değil. Çanakkale Zaferi, tarih kitaplarında rakamlarla anlatılabilir; ancak o cephede verilen fedakârlığın büyüklüğü Mehmet Âkif’in mısralarında hissedilir. “Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi.” dizesi, milletimizin hafızasına kazınmış eşsiz ifadelerden biridir. Söz, gücünü şiirle gösterir.

Necip Fazıl, “Sakarya Türküsü”nde milletin kaderini, çalkantılarını ve yeniden diriliş ümidini o gür sesiyle haykırır. O ses, şiirde bütün bir milletin vicdanına dönüşür. Nehri her gördüğümde, şairin heyecanını hissederim yüreğimde. “Sakarya Türküsü”, Necip Fazıl’ın diğer adı olmuştur, milletin hafızasında. Sözün ve şiir zincirinden yoksun milletler, çürümeye mahkumdurlar.

İstanbul’un güzellikleri, Lale Devri Nedim’de ete kemiğe bürünmüştür Türk şiirinde. Nedim’in şiirlerinde İstanbul yalnızca bir başkent değil; hayatın, sanatın ve estetiğin merkezidir. “Bu şehr-i Sıtanbul ki bî-misl ü bahâdır, / Bir sengine yekpare Acem mülkü fedadır.” beytiyle şair İstanbul’un değerini hafızalara nakşetmiştir. Söz-şiir-musiki saç ayağı üzerine kurulan medeniyetler yıkılsalar da yok olmazlar.

Namık Kemal’in “Vatan yahut Silistre” adlı tiyatrosu, vatan sevgisini nesillere aşılamış; Tevfik Fikret’in “Sis” şiiri İstanbul’a farklı bir gözle bakmayı öğretmiştir. Mehmet Emin Yurdakul, Anadolu insanının sesini şiire taşımış; Arif Nihat Asya “Bayrak” şiiriyle milletin ortak heyecanını dile getirmiştir. Cahit Külebi’nin Anadolu şiirleri bozkırın samimiyetini hissettirirken, Karacaoğlan Torosları, Dadaloğlu Çukurova’yı ve Avşar yiğitliğini ölümsüzleştirmiştir. Yunus Emre ise Anadolu’nun gönül iklimini sevgi ve hoşgörüyle yoğurarak asırlardır yaşamaya devam eden bir medeniyet dili kurmuştur.

Büyük medeniyetler yalnızca saraylar, köprüler ve kaleler inşa etmez; büyük eserler de bırakırlar. Şiirler, taşın dile gelmiş hâlidir; şairler, söz mimarıdır. Onlar bir şehri anlatırken aslında o şehrin ruhunu, insanını, tarihini ve geleceğini anlatırlar. Bugün Bursa’yı gezen Tanpınar’ı, Süleymaniye’yi ziyaret eden Yahya Kemal’i, Çanakkale’ye giden Mehmet Âkif’i, Sakarya kıyısında dolaşan Necip Fazıl’ı hatırlıyorsa, bunun sebebi şiirin zamana meydan okuyan gücüdür.

Şehirleri kuranlar, yapıları inşa edenler, mimarlar; savaşları kazananlar, komutanlar olabilir; fakat o şehirlerin, o tarihin ruhunu yaşatanlar büyük şairlerdir. Türk edebiyatı da yüzyıllardır bunu başarmış, vatan toprağını kelimelerle nakış nakış işlemiş ve gelecek nesillere unutulmaz bir kültür mirası bırakmıştır.

Söz ve şiir deyip geçmeyelim. Sözün gücü olmazsa yumruklar, şiirin kıymeti yoksa bombalar konuşur.

Şimdi, sözü dinleyip anlama, şiiri de yazıp okuma vaktidir.

Düşün Damlaları (53)

Sebepler sırf zahirîdir / görüntüden ibarettir:

İzzetli, kuvvetli ve kudretli oluş ve azamet ister ki, tabiî sebepler; aklın nazarında, Kudret Eli’nin önündeki perde olmalı..

Tevhit / Allah’ın birliği ve Celâl / Allah’ın büyüklüğü ister ki, tabiî sebepler; hakikî tesir ve etkiden elini çeksin, icada karışmasın..

x

Vücut, cismanî ve maddî âlemden ibaret değildir:

Vücûdun sayısız, çeşitli, pek çok envaı; şu şahadet ve görünen âleme sığmaz..

Görünen madde âlemi; bir tenteneli perde gibi, ışık saçan gaybî / görünmeyen âlemler / dünyalar üzerindedir.

x

Kudret Kalemi’nde ittihat / birlik, tevhîdi / Allah’ın birliğini ilân eder:

Sanattaki mükemmellik ve harikalık, yaratılışın her köşesinde, sebepleri açıkça reddeder.

Kalemle yapılan nakış, Kudret’in kendisi; yaratılışın her noktasında sebeplerin vücudunu zorunlu olarak reddeder.

x

Bir şey her şeysiz olmaz:

Kâinatta baştanbaşa dayanışma, yardımlaşma sırrı, gizli olarak vardır. Hem de her yere yayılmış durumda. Hem her taraftaki ihtiyaca cevap verir. Hem de yardımlaşmayı gösterir.

Tüm varlığı kuşatan İlâhî bir kudrettir. Yaptırır. Zerreyi her nispetiyle yaratıp yerleştirir.

Âlem kitabının her satırıyla, her harfi canlı olup, ihtiyaç sevk ediyor, muhtaçla tanıştırıyor.

Her nereden gelirse gelsin; ihtiyaç sesine, buyur der. Tevhid sırrı namına etrafı görüştürür.

Canlı her harfin, her bir cümleye yönelmiş birer yüzü, hem de nazır birer gözü vardır.

x

Güneşin hareketi cazibe / çekim içindir; cazibe, sistemin kararlılığı içindir:

Güneş verimlidir. Silkinir; ta düşmesin cazibeye kapılıp çekilen seyyar yemişleri.

Eğer sessizliğiyle durursa, cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam cezbeye kapılanları.

x

Küçük şeyler büyük şeylerle bağlıdır:

Sivrisinek gözünü yaratandır mutlaka, güneşi, hem Samanyolunu yaratmış.

Pirenin midesini tanzim edendir mutlaka, Güneş Sistemi’ni nazmeylemiş.

Gözde görmeyi, midede hem ihtiyacı koyandır mutlaka, sema gözüne ziya sürmesi çekmiş, zemin yüzüne gıda sofrası sermiş.

x

Kâinatın nazmında büyük bir i’caz ve mucizelik var:

Kâinatın, gör ki, yaratılışında bir i’caz var. Eğer bütün tabiî sebepler; – olması imkânsız ama – her biri güçlü bir şekilde istediğini yapabilecek güçte olsa,

O i’caza / mucizeliğe karşı, nihayet acz ile kudretine boyun eğerler.

x

Kudrete nispet her şey eşittir:

Zâtından kaynaklanan bir Kudrettir. Hem ezelî olup, acz içine giremez.

Onda mertebeler olmayıp, engeller karışamaz. İsterse küll / bütün, isterse cüz / parça olsun farklılık göstermez. Çünkü her şey, her şey ile bağlıdır. Her şeyi yapamayan bir şeyi yapamaz.

x

Kâinatı elinde tutamayan, zerreyi yaratamaz:

Tespih gibi nazmeyleyip kaldıracak arzımızı, sayısız güneşleri, yıldızları.

Şu fezanın başına, hem sinesine takacak, öyle kuvvetli ele bir kimse malik olamaz.

Dünyada hiçbir şeyde yaratmayı dava edip, icat iddiasında bulunamaz.

Mânâdalık Farkosferi Yahut Mânâhiret Seferi

“Her yer anlam, her şey mânâ” [1]

Doğal yapaydı, sûniydi bi’t-tabi

Renk, ritim ve kafiye kartelâsıydı doğa

Farkında olan canlandı [2]

İnsan evreni heyecanlandırdı

“To be” tabi, değil “not to be” [3]

Mânâ metayı yapmıştı

Ve öyküsünü dayatmıştı

Madde maddeye öykünmez ki

Madde beddir, meta mattır

Vârolmak miktar değil murattır

Anlamânâ ise ana

Müslüm Babavâri “Anlasana” [4]

‘Kahrolmuşum’ yâhut Yârolmuşum

Boğazıma kadar aşkla dolmuşum

Rûhuma bir rezonans bulmuşum

Bilinç bir farkosfer

Mânâhirete sefer

Ve mağarüya

Zayıflık güce atıftır

Eksik fazlanın kılıfı

Mutlak bir yangı mutlaklık iddiası

Yanılmazlık büyük bir yanılgı

Anlamasızlar anlamsızlığa yuvarlanırlar

“İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” [5]

29 Ocak 2026 – Bahçecik [6]


[1] “Her yer insan / Her şey insan” (Ara-‘f’dalık-lar, sh. 104)

[2] Farkıncan

[3] OLMAK YA DA OLMAMAK (Hamlet – William Shakespeare)

[4] Söz – müzik: Bayram Şenpınar (Güldür Yüzümü albümü)

[5] Hz. Muhammed

[6] Bilgin SAYDAM, “Ara-‘f’dalık-lar” kitabına (13.Bölüm – Asl’olan İnsandır) ve çağrışımları şiirlemeye devam..–

Yugoslavya Örneği

Türkiye’yi üniter milli yapısından, Türk- Arap- Kürt (TAK) bileşenlerinin kurucu kabul edildiği bir federasyona dönüştürme hayalini taşıyan ve bu fikre söylemleriyle halkımızı alıştırmaya çalışanlar var. Buna karşılık bir federasyon yapısında iken üniter milli devletçiklere bölünen Yugoslavya örneğini bir kere daha hatırlatmak istiyorum:

Yugoslavya Balkanlarda İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan ve 1992 yılına kadar hüküm süren bir sosyalist federal cumhuriyetti. Bu devletin bulunduğu alanda bugün Sırbistan, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Kuzey Makedonya, Karadağ, Slovenya ve Kosova bulunuyor.

Daha önce Kosova’nın Prizren ve Priştine şehirleri ile K. Makedonya’nın Başkenti Üsküp’ü birkaç defa ziyaret etmiştim. 2021’de Sırbistan (Niş ve Belgrad), Bosna- Hersek (Saraybosna, Mostar, Poçitel), Karadağ (Kotor ve Budva) ile Kuzey Makedonya (Ohrid)’i içine alan bir gezi yapmak ve eski Yugoslavya’nın çoğunu görmek nasip oldu.

İkinci Dünya Savaşı öncesi Yugoslavya topraklarında, Sırpların öncülüğünde 1918’de kurulan, Yugoslavya Krallığı bulunuyordu. Savaş sonrası, yıkılan Krallık yerine kurulan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti (YSFC)’nin ilk başkanı Josip Broz Tito oldu.

Eski Yugoslavya döneminde yaşayan çoğu kişi Tito’yu büyük bir sevgi ve saygı ile anmaktadır. Halkın büyük çoğunluğu Tito’nun ülkeyi çok iyi yönettiği kanaatindeler.

****

Tito’nun başkanlığındaki Yugoslavya Soğuk Savaş döneminde sosyalist olmasına rağmen tarafsız bir politika izledi. Tito Rus lideri Stalin ile anlaşmazlığa düştü. Yugoslavya’ya özgü “özyönetimci sosyalizm” sistemi uygulanmaya başlandı.

Tito’nun 1980’de ölmesinden 9-10 yıl sonra ekonomik kriz yaşandı. Federasyon yapısı, ekonomik krizle birleşince etnik fay hatlarını patlattı.

Çeşitli bölgelerde küçüklü büyüklü çatışma ve savaşların çıkmasına sebep oldu. Bu çatışma ve savaşların sonrasında Yugoslavya Federal Cumhuriyetini oluşturan Slovenya; Hırvatistan, Makedonya (1991- 1995 arası) bağlı oldukları Yugoslavya federasyon yapısından ayrılıp bağımsızlık ilan ettiler. 

Aliya İzzetbegoviç önderliğindeki Bosna toplumu referandum yaparak 3 Mart 1992’de Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ilân etti. Son olarak 2006’da Karadağ ve 2008’de Kosova da bağımsızlığını ilan edince eski Yugoslavya’dan 7 bağımsız devlet ortaya çıkmış oldu.

İlk ayrılma dalgasında en büyük acıyı nüfusunun büyük kısmı Müslüman olan Bosna-Hersek gördü.

Eski Yugoslav Halk Ordusu’nun teçhizatıyla donatılmış Sırbistan ordusu ve milis güçlerinin saldırıları ve bunların yanında küçük çaplı Hırvat saldırıları ile Bosna-Hersek, insanlık dışı olaylara sahne oldu. Boşnak tarafı ise BM tarafından silahsızlandırılmaları, yaşadıkları alanların çevrelenmiş olması ve dış desteğin olmaması gibi sebeplerle oldukça güçsüz bir durumda kalmıştı.

Bosna’daki Sırp güçleri, Müslümanların ağırlıklı olarak yaşadığı Srebreniça, Zepa, Gorazde, Saraybosna ve Bihaç; Hırvatlar da Mostar kentini kuşatma altına aldı.

Srebrenitsa kasabasında 13-18 Temmuz 1995 tarihleri arasında 8.372 Müslüman Boşnak, ağır silahlarla donatılmış Sırp güçler tarafından öldürüldü. Oysaki Birleşmiş Milletler (BM) 1993 yılında Srebrenitsa’yı Boşnaklar için “güvenli bölge” ilan etmişti.

Srebrenitsa’da yaşanan katliam II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımıdır ve Lahey Adalet Divanı tarafından soykırım olarak tanınmıştır. 

Savaş, 1995’te imzalanan Dayton Anlaşması’yla sona erdi.

Savaşta Bosna’daki Müslüman nüfusun yüzde 10’u hayatını kaybederken, birçoğu da başka ülkelere göç etti.

**************************

Balkanlarda Türklerin Tarihi

Osmanlıların Balkanları XIV. yüzyılda fethetmesinden yüzyıllar önce, eski Türk boyları bölgeye göç etmiş ve burayı yurt tutmuşlardı. Prof. Dr. Muzaffer Turan bu konuda şu bilgileri veriyor:

6. yüzyılda, yani Malazgirt savaşından 5 asır önce, “Avar Türkleri Karadağ bölgesinde Tivar isminde bir şehir kurmuş. İpek isminde bir şehir öteden beri “İpek Yolu”nun kilit noktalarından biridir. İpek kentinden sonraki karayolu Prizren’den geçerek Elez Han vadisine ulaştıktan sonra Üsküp şehrine varır. Üsküp önemli bir kavşaktır.

İlk rk Avar, Türk Peçenek, Türk Kuman ve diğer boylar Karadeniz’in Kuzey kısmından göç ederek Romanya ve Bulgaristan’ı aşarak Balkanlara yerleşmişler. XIV. yüzyılda Osmanlı fethinden sonra eski Türk boylarının mensupları Osmanlı’nın ana unsuru olan Oğuz Türkleriyle birleşmiş, kaynaşmışlardır.

Belgeler göstermektedir ki rkler, Osmanlı döneminden önce Bulgaristan, Makedonya ve Yunanistan’da yaşamakta ve bu toprakların sahibi bulunmaktaydılar. Türk asıllı eski Bulgarların, eski Makedonyalıların bir kısmı Balkanlardaki Osmanlı hâkimiyeti döneminde Müslüman olmuşlar, bir kısmı da Ortodoks Hıristiyan olarak kalmışlardır.

Zamanla Avar, Bulgar, Peçenek, Oğuz, Kuman ve diğer Türk kavimlerin Slav kızları ile evlilikleri ve karşılıklı kültür etkileşimleri Türk kökenli boyların bir kısmının erimesine yol açmıştır.” 

Yüzyıllar boyunca Türkler, Arnavutlar, Makedonlar, Bulgarlar, Sırplar vb. arasında etkileşme son derece gelişmiş ve çok boyutludur. Nasıl olmasın ki; Osmanlı döneminde buraların fethi İstanbul’dan önce gerçekleşti.

Türkler Sırbistan, Karadağ, Hırvatistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Kosova’da 539 yıl, Bulgaristan’da 545 yıl hâkim oldu.

İşte bu köklü Türk yurdu mikro-milliyetçilik yüzünden bugün paramparça…

**************************

Yugoslavya’dan Ders Çıkaralım

Sancılı bir ayrışmanın yaşandığı eski Yugoslavya coğrafyasını gezenler/ gezecekler bir de bu gözle etrafa baksınlar. Türkiye’ye bugün yaşatılmak istenen bölünme sancısının bedellerini düşünsünler isterim.

Hırvat topçuları tarafından yıkılan, Osmanlı’nın 1566’da inşa ettiği Mostar Köprüsü yenilenmiş, diğer tarihi binalardan zarar görenler restore edilmiştir. Ancak soykırımın ruhlarda bıraktığı derin acılar silinmiş olabilir mi? Saraybosna’da bazı binalarda özellikle muhafaza edilmiş kurşun ve bomba izlerinden daha derin olan ruhlardaki yaralar silinemez.

Sırbistan’da, Belgrad’da çok azı kalan Osmanlı eserlerinden Taşmeydan, Kalemeydan, Bayraklı Camii gibi yaşayan izler bizi heyecanlandırır. Bosna– Hersek’te Saraybosna özellikle Başçarşı ve çevresinde, Mostar Köprüsü ve çarşısı ile Sarı Saltuk Tekkesi (Blagay Tekkesi) bizleri Türkiye’de gibi hissettirir. 

Saraybosna’da Aliya İzzetbegoviç’in ve binlerce şehidin mezarını ziyaret ederken dört tarafımızdan minarelerden ezan dinlemek ruhlarımızı ürpertir.

Ohrid’de tarihi çarşı ve daracık sokakları olan eski mahalleleri de Türkiye’nin bir parçası gibidir. Ohrid Gölü muhteşem manzarasını tarihsel geçmişini düşünerek izlemekten büyülenirsiniz.

Yakın gelecekte çocuklarımız/ torunlarımız “bölünmüş Türkiye’nin” pasaportla girebildikleri bölümlerinde eski izleri aramak zorunda kalacak olursa bunun vebali hepimizin olacaktır.