16.6 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 5

Bayram Yeri

Yüce Allah dünyayı, Ruhlar Âlemi ve Ruhânîler için, bir Bayram Yeri suretinde yaratmıştır.

Tüm isimlerinin garip nakışlarıyla süslendirmiş.

Küçük – büyük, ulvî / yüksek – süflî / aşağı herbir ruha,

Ona münasip / uygun ve o Bayram Yeri’ndeki, ayrı ayrı,

Hesapsız güzelliklerden faydalanabilecek ve nimetlendirmelerinden istifade edebilecek

Muvafık / uygun havas / duygular ile cihazlandırmış bir cesed giydirmiş.

Velhasıl, her ruha cismanî bir beden vermiş.

Bir defa da olsa, bir seyir yeri olan dünyaya her ruhu göndermiş.

Hem zaman ve mekân cihetiyle, pek geniş olan o Bayram Yeri’ni;

Asırlara, senelere, mevsimlere; hattâ günlere, kıt’alara taksim etmiş / bölmüş.

Herbir asrı, herbir seneyi, herbir mevsimi;

Hattâ bir bakıma herbir günü, herbir kıt’ayı ruhlu mahlûklarına;

San’atkârane bir şekilde yaratılan nebatî / bitkiselleri bile;

Birer resm-i geçit tarzında, yer almaları için,

Dünyayı ulvî / yüce bir Bayram Yeri olarak hazırlamıştır.

Özellikle yeryüzü; husûsan bahar ve yaz mevsimlerinde,

San’atlı küçük taifelerine öyle şa’şaalı / gösterişli

Ve birbiri arkasından gelen Bayram yerleridir ki,

Yüksek tabakalarda olan ruhanîleri, melekleri

Ve gök sâkinlerini seyre celbedecek bir çekiciliğe büründürüyor.

Tefekkür ehli için, öyle şirin bir mütalâa / etraflıca düşünme yeri yapıyor ki,

Akıllar târifinden âciz kalır. Fakat bu İlahî ziyafet;

Bayram Yeri’ndeki Rabbanî ve Muhyî / Dirilten isimlerinin tecellilerine mukabil;

Kahhar / Kahredici ve Mümît / Öldüren isimleri;

Firak / ayrılık ve mevt / ölüm ile karşılarına çıkıyorlar!

Bu ise, Yüce Allah’ın rahmetinin genişliğine -görünüşte- uygun düşmüyor!

Fakat, hakikatte birkaç uygun tarafı vardır.

Bir ciheti şudur ki, Kerîm ve Rahîm olan Allah;

Herbir taifenin resm-i geçit nöbeti bittikten

Ve o resm-i geçitten kastedilen neticeler alındıktan sonra,

Ekseriyet / çoğunluk itibariyle dünyadan, merhametli bir tarz ile soğutup;

Onları dünyadan usandırıyor, rahat etmeye bir meyil

Ve başka bir âleme göçmeğe bir şevk ihsan ediyor.

Hayat vazifesinden terhis edildikleri zaman;

Asıl vatanlarına büyük bir istek ve meyil ruhlarında uyandırıyor.

Hem o Rahman’ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki,

Nasıl vazife uğrunda, mücahede içinde telef olan bir nefere şehadet / şehitlik rütbesini veriyor.

Kurban olarak kesilen bir koyuna, Âhiret’te cismanî / bedensel, bâkî bir vücud vererek;

Sırat üstünde, sahibine Burak gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor.

Öyle de, diğer rûh sahiplerinin ve hayvanların dahi,

Kendilerine mahsus fıtrî Rabbanî görevlerinde;

İlahî emirlere itaatlerinde telef olan

Ve şiddetli meşakkat ve zahmet çeken rûh sahiplerinin;

Onlara göre bir çeşit rûhanî mükâfatlar

Ve onların istidat ve kabiliyetlerine göre bir nevi / bir çeşit manevî ücret;

O tükenmez rahmet hazinesinden uzak değil ki bulunmasın.

Dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler,

Belki memnun olsunlar.

ABD Teröristleri Nasıl Kullanıyor?

ABD’nin dünyanın bir bölgesinde siyasi dengeleri değiştirmek için gerektiğinde kullandığı aktörler içinde “silahlı terör örgütü lideri” olarak bildiklerimiz de vardır. ABD bunlara uzun vadeli yatırımlar yapar. İşine yaradığı sürece kullanır, isterse devlet başkanı yapar, gerekirse pasifleştirir, gerekirse öldürür.

Birkaç örnek verelim:

USAME BİN LADİN, EL KAİDE VE TALİBAN

1979’da Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal ettiğinde, ABD (CIA) ve Suudi Arabistan “Dünyanın dört bir yanından radikal gençleri toplayıp komünizme karşı cihat ettirmek” stratejisini geliştirdi.

Bunun için ilk olarak S.Arabistan’lı milyarder Usame bin Ladin’i kullandı. Ladin 1980’lerde Sovyet-Afgan Savaşı sırasında Afganistan’a giderek Sovyetlere karşı savaşan yabancı mücahitleri finanse ve organize etti. 1988 yılında El-Kaide örgütünü kurdu ve yönetti. CIA’in fonladığı Pakistan İstihbaratı ve Suudi fonları aracılığıyla, ABD silahlarını veya parasını kullandı.

Usame Bin Ladin S. Arabistan’la ideolojik ayrılığa düşünce, Ladin ABD’nin kontrol ettiği veya istediği bir figür olmaktan çıktı. “ABD sisteminin düşmanı küresel terörist” haline geldi.

Daha sonra El Kaide’nin düzenlediği malum 11 Eylül 2001 saldırıları oldu. 11 Eylül saldırıları ABD tarafından Orta Doğu’nun askeri, siyasi ve coğrafi olarak yeniden dizayn edilmesi için en büyük meşruiyet bahanesi olarak kullanıldı. “Büyük Orta Doğu Projesi” (BOP) devreye girdi.

ABD, bu bahaneyle Bush Doktrinini (Önleyici Vuruş) kabul etti. Kendisine tehdit oluşturabileceğini “düşündüğü” her ülkeye uluslararası hukuku hiçe sayarak saldırma yetkisini yasallaştırdı.

Bu arada Afganistan’ı, “katı şeriat kurallarına dayalı bir İslam emirliğine dönüştürmek” amacında olan Taliban yönetiyordu (1996-2001). ABD, Taliban yönetiminden, 11 Eylül Saldırılarından sorumlu tuttuğu Usame Bin Ladin’i istedi. Ladin verilmeyince Afganistan’ı işgal etti.

Usame bin Ladin, 11 Eylül saldırılarından yaklaşık 10 yıl sonra, 2 Mayıs 2011 tarihinde, ABD operasyonu ile öldürüldü.

Ama sonuçta ABD Ağustos 2021’de Afganistan’ı Taliban’a bırakıp çekildi. ABD güçleri ülkeden çekilirken geride helikopterler, zırhlı araçlar ve milyonlarca hafif/ağır silah bıraktı. Taliban bir anda bölgenin en donanımlı düzenli ordularından birinin cephaneliğine konmuş oldu.

********************************

IŞİD/ DAEŞ

ABD 2003 yılında Irak’ı işgal etti ve Irak ordusunu lağvetti. Bunun yarattığı otorite boşluğu kullanılarak Irak’taki El Kaide’nin kalıntılarından IŞİD ortaya çıktı. Örgütün lideri Ebubekir el-Bağdadi ve üst düzey kadronun ABD gözetiminde bir araya geldiği görüşmelerden sonra örgüt kuruldu.

Zamanın T.C. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ CNN Türk’te “TERÖR ÖRGÜTLERİNİN KURULUŞU BİR PROJEDİR” demişti. Bu görüşün devletimizin resmi görüşü olduğu kuşkusuzdur.

IŞİD/ DAEŞ eski olmayan bir terör örgütü idi. Bozdağ “Adı yeni duyulan bu örgüte katılmak, ölmek ve öldürmek üzere yaklaşık 125 ayrı ülkeden binlerce teröristi kim ikna edip de bölgeye getiriyordu. Bunları nasıl ikna ettiler?” sorularını sorarak şu sonuca varmıştı:

“Bir ülke değil pek çok ülke bu terör örgütünün arkasında. Musul’u (bile) işgal ediyorlar. Burada Musul Kerkük petrolleri var. Bütün koalisyon güçleri havadan bombalıyor da niye bu DAEŞ terör örgütü bitmiyor? Çünkü DAEŞ (IŞİD) terör örgütünü kuran güçlerin projeleri tamamlanmadı. Tamamlandığı gün göreceksiniz DAEŞ terör örgütü kaybolup gidecektir.”

IŞİD, Orta Doğu haritasını yeniden şekillendirmek için kullanılan geçici bir dalga kıran işlevi gördü:

Irak ve Suriye’nin fiilen bölünmesini sağladı. Suriye’nin kuzeyinde PKK/YPG (SDG) eliyle yeni bir yapının kurulmasına meşruiyet zemini hazırladı. (Dünya kamuoyuna “IŞİD ile savaşan seküler Kürtler” imajı satıldı).

Sünni Arap nüfusun yoğun olduğu Musul, Rakka gibi şehirlerin yerle bir edilerek bu bölgelerin demografik yapısının değiştirilmesine neden oldu.

IŞİD’i böyle bir anda büyüten ve sonra da istediği boyuta küçülten devletlerin başında ABD’nin geldiği açık değil mi?

********************************

HTŞ – AHMET ŞARA, YPG/SDG – MAZLUM ABDİ

ABD sözde “PKK terör örgütüdür” dese de onun Suriye uzantısını (PYD/SDG) ayrı tuttu. “IŞİD’e karşı mücadelede müttefikimdir” bahanesiyle korudu. Fırat’ın doğusunu SDG kontrolüne verdi.

Ancak son dönemde ABD (Esad rejimini devirmek için) El Kaide türevi HTŞ’nin lideri Colani‘yi kullanmayı tercih etti. Esad kaçtı. Colani’ye sivil elbise- kravat giydirip, Ahmet Şara adını verdiler, Suriye Cumhurbaşkanlığına getirdiler.

SDG içindeki Arap aşiretler çekildi, SDG’nin gücü azaldı. ABD, SDG’ye Şara yönetimindeki “Suriye devletiyle entegre olun” dedi. SDG denilen PKK uzantısı, önceki beklentilerini karşılayamasa da Suriye devletine bir ortak haline geldi. Bu gelişmeler “SDG, ABD’nin yönettiği bir örgüttür” iddialarını güçlendiriyor.

Bugün eski terörist Ahmet Şara’nın Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturması, terörden aranan Mazlum Abdi’nin ise devlet içinde “Cumhurbaşkanı Danışman” sıfatıyla devlete ortak grubun lideri olarak yer alması uluslararası ilişkilerin en kirli yüzünü göstermektedir.

Yaşanan son gelişmeler ABD’nin Orta Doğu politikasında hiçbir vekilin kalıcı müttefik olmadığını gösteriyor. Çıkarlar bittiğinde veya yeni bir aktör (Şara yönetimi) ikame edildiğinde eski ortaklar kolayca gözden çıkarılabiliyor.

Ancak ABD gelecekte dengelerin değişebileceğini düşünerek YPG/SDG’ye (Mazlum Abdi’ye) bağlı 5 tugayı bir bütün olarak ve komutanlarını da değiştirmeden Suriye ordusuna kattı.

Uzun vadede her iki tarafın çok güçlenemeyeceği, içinde kırılmalar yaratılabilecek bir devlet yapısı oluşturdu.

Yapılanların kısa vadeli değil, uzun vadeli bir stratejik aklın ve sabrın eseri olduğu; daha da önemlisi demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, kimlik, özgürlük kavramlarıyla hiç alakası olmadığı çok açık değil mi?

NOT: Gelecek yazıda ABD’nin Öcalan’ı Neden Türkiye’ye Teslim Ettiği Anlaşıldı mı? diye devam edeceğiz.

En Şerefli Rûh Sahibi

Rûh sahiplerinin en şereflisi, dünyadan kemiyet / sayı ve keyfiyet / madde bakımından en çok yararlanan insandır. Bu insan; dünyaya pek çok düşkün olduğu hâlde, Yüce Allah, insana dünyayı kesben (çalışmamak şeklinde) değil, dünyayı kalben, mânen terk etmesi gerektiğini hissettiren duygular vermiştir.

Bazılarını nazara verelim:

İnsan, yaşlandığında, dünyanın güzel câzibeli / çekici şeyler üstünde; ömrünün bir gün sona ereceğinin damgasını ve acı mânasını görür. Dünyadan ürker hâe gelir. Fâni oluşa bedel, bâkî bir matlûbu / talep etmesini gerektiren şeyi arar.

x

Ahbâblarının yüzde doksandokuzu, dünyadan gidip, başka bir âleme göç ettikleri için, onlara karşı duyduğu ciddî muhabbet / sevgi sebebiyle, onların gittiği yere karşı bir özlem duyar. Ölüm ve eceli sevinçle karşılaması gerektiğini düşünür.

x

Kendindeki nihayetsiz zayıflık ve âcizliği, bazı şeylerle hisseder. Hayat yükü ve yaşamak külfetlerinin ne kadar ağır olduğunu anlar. İstirahata ciddî bir arzu duyar. Başka bir diyara gitmeye samimî bir istek hissetmeye başlar.

x

Mü’min / inanan insan, iman nûru ile görür ki, mevt / ölüm îdam / yok oluş değil; mekân değiştirmedir. Kabir ise, karanlıklı bir kuyu ağzı değil; nurlu, aydınlık âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şa’şaasına / gösterişine rağmen, âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette, dünya zindanından Cennet Bağları’na çıkmak; usanç verip bunaltan cismanî hayat dağdağasından rahat bir âleme ve ruhların uçarcasına serbest oluş hallerine geçmek, ne büyük ferahlatıcı bir sonuçtur. Mahlûkatın sıkıntılı gürültülerinden sıyrılıp; Rahman’ın huzuruna gitmek, bin can ile arzu edilen bir seyahat, belki bir saadettir.

x

Çünkü, dünya, Samedânî / hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın kitabıdır. Harfleri ve kelimeleri, kendilerine değil; belki, başkasının zât, sıfat ve isimlerine işaret ediyorlar. Öyle ise, mânasını bil, nakışlarını bırak.

x

Hem, dünya bir tarladır. Ek ve mahsûlünü al. Posasını at. Önem verme.

Hem, birbiri arkasında daima gelen geçen aynaların toplandığı yerdir. Öyle ise, onlarda tecelli edeni bil, nurlarını gör. Onlarda zuhûr eden isimlerin yansımalarını anla. İsimlenenleri sev. Zevale / yokluğa ve kırılmaya mahkûm olan, o cam parçalarından alâkanı kes.

Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise, alış verişini yap, gel. Senden kaçan ve sana iltifat etmiyen kafilelerin arkalarından boş yere koşma. Yorulma.

Hem, geçici bir seyir yeridir. Öyle ise, ibret nazariyle bak. Zâhirî / görünüşdeki çirkin yüzüne değil; sonsuz güzellik sahibi olan Allah’a bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faydalı bir gezinti yap. Dön ve o güzel manzaraları gösteren perdelerin kapanmasiyle, akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme.

x

Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan kerîm olan Allah’ın izni dairesinde ye, iç, şükret.

Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık git.

Saçma – sapan şeylerle, yersiz bir surette karışma. Karıştırma.

Senden ayrılan, sana ait olmıyan şeylerle mânasız uğraşma,

Geçici işlerine bağlanıp boğulma.

Zâhir hakikatlarla, dünyanın iç yüzündeki sırları gör.

Dünyadan ayrılığı son derece hafifleştir.

Uyanık, akıllı ve zeki olanları sevindir.

Rahmetinin her şeyde, bir izi bulunduğunu sezdir.

Öz Eleştiri

Hutbe olarak Din Hizmetleri Genel Müdürlüğünün hazırladığı Kur’an’dan önemli bir ayet olan Asr Suresi’nin öğrettiği hakikatler üzerinde bir yazı. Evrensel boyutta ihtiyacımız olan önemli bir konu.

Kur’an-Kerim’de kısa ama muhteşem anlam içerir Asr Suresi’nin bizlere öğrettiği birinci hakikat, zaman bilincidir. İnsan, zamanla sınırlı bir varlıktır. Yüce Rabbimiz, surenin hemen başında

“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyandadır.”buyurmuştur. Zamanı insana şahit tutmuştur. Zira insana verilmiş en büyük nimetlerden biridir zaman. Dünyamızı güzelliklerle tezyin ederek ahiretimizi kazanmamız için bizlere emanet edilen en kıymetli hazinedir zaman. Bu emaneti hoyratça tüketmek, şuursuz ve sorumsuzca beyhude bir ömür geçirmek mümine asla yakışmaz. Bu, insan için en büyük hüsrandır.

Asır Suresi’nin bizlere öğrettiği ikinci hakikat, iman nimetinin önemidir. Yüce Rabbimiz, yarattığı insanın ziyanda olmaktan, hüsrana uğramaktan kurtulmanın ilk şartının iman etmek olduğunu haber vermiştir. Zira imansız geçen bir hayat, zararın en büyüğüdür. İman ise kalbin hayır ve güzelliklere, hak ve hakikate yelken açmasıdır. Kelime-i şahadeti, kelime-i tevhidi gönülden söyleyen bir mümin, küfre karşı imanın; batıla karşı hakkın; zillete karşı izzetin; zulme karşı adaletin yolunda yürüyeceğine dair kendisine ve Rabbine söz vermiştir. Kötülüklerin değil, iyiliklerin yanında olacağını kabul etmiştir.

Asr Suresi’nin bizlere öğrettiği üçüncü hakikat, Salih amel bilincidir. Rabbimiz, bizi ebedi hüsrandan, imanımızla birlikte Salih amellerimizin kurtaracağını bildirmiştir. Salih amel, imanın davranışlara yansımasıdır, eyleme dönüşmesidir. İmanın hayat bulmasıdır.

Bizi Rabbimizin rızasına ulaştıracak her bir söz ve eylem, Salih ameldir. Nasıl ki ihlâsla yoğrulmuş olan namazımız, orucumuz, zekâtımız, haccımız birer Salih amelse her türlü imkânımızı insanlığın hizmetine sunmak da Salih ameldir. Mazlumlara, mağdurlara, kimsesizlere, yetimlere el uzatmak Salih ameldir. Göremeyenin gözü, işitemeyenin kulağı, tutamayanın eli, yürüyemeyenin ayağı olmak Salih ameldir. Huzurumuza, kardeşliğimize, değerlerimize sahip çıkmak Salih ameldir. Kötülüğe engel olma ve iyiliği hâkim kılma gayreti Salih ameldir. Hadis-i şerifte geçtiği üzere insanlara eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırmak Salih ameldir.[i]Kısaca Salih amel, uygun amel demektir. Bu uygunluk, amelin Allah’ın rızasına, insanın fıtratına ve toplumun maslahatına uygun olmasıdır.

Asr Suresi’nin öğrettiği ve bizi ebedi hüsrandan kurtaracak dördüncü hakikat, her daim hakkın yanında yer almaktır. Birbirimizi hak ve hakikate yönlendirmektir. Hem kendimizi hem de kardeşlerimizi batıl, yalan, hile, fitne ve fesadın karanlıklarından korumaktır. Rabbimizle, çevremizle, kâinatla ilişkilerimizde ne pahasına olursa olsun doğruluk ve istikametten ayrılmamaktır.

Asr Suresi’nin öğrettiği beşinci hakikat ise,

Hak yolda sabrı kuşanmaktır. Birbirimize sabrı tavsiye etmektir. Ancak unutulmamalıdır ki sabır, batıla katlanmak değildir. Bilakis sabır, hak ve hakikat yolunda sebat etmektir.

*

Hutbeyi dinlerken namaz ibadetimizin omurgasını oluşturan Fatiha Suresi’nin de anlamı üzerinde düşünüyordum ve beynimde canlanan tablo.

Eğer hakiki imana haiz olmaya çalışıyor isek işlenen Asr Suresi ve Fatiha Suresi hayatımızın yol haritasını eksiksiz tamamlamış olduğunu görme durumundayız.

İmanın hayat bulması noktasında insan nötr olamaz, olmaya hakkı yoktur. İmanın insanı insan adına insanlık adına yaşayan canlı çevre adına dünyayı güzelleştirme imar etmekle yükümlü aksiyoner olmak zorunluluğu ile baş başadır.

İmanın insanı zulmete uğramış sömürünün her çeşidine maşa yapılmış insanı ve insanlığı bu zilletten kurtarmak için reaksiyoner olmakla mükelleftir.

Namaz ibadeti imanın insanını özgürleştirmek adına insanın insana biat etmesini yasaklar, insanın sadece Rab olan yaratıcısını tanımak, sadece Yaratıcısına biat etmek, sadece Yaratıcısından talep etmekle mükellef kılınmıştır.

İmanın insanı, imanın hayatla buluşması sürecinde insanı ve insanlığı her türlü biattan ve sömürüden, zilletten koruyacak enstrümanları Kur’an’ın bütününde, Hz. Peygamberin sünnetinde, uygulamalarında görebilir.

Namaz ibadetinde yapılan rükün ve secde bu manada bir baş kaldırı değil midir?

Kur’an, imanın insanı için bir hayat kılavuzu olduğuna göre o insan insanı merkeze alacak, onurlandıracak her türlü sömürüye karşı koruyacak önlemler üzerinde çalışmakla mükelleftir. Bu çalışmanın esaslarını Kur’an’dan, Hz Peygamberin hayat anlayışında ve uygulamalarından hareketle formüle edebiliriz:

‘’Şura/istişare/meşveret (ortak akıl)– liyakat( ihtisas)/ işin ehline verilmesi– Adalet’’ kavramlarından mürekkep bir formül. Bu formülde geçen terimlerin altını Kur’an’ın dünyevi ayağıyla dolduran rejimlerin oluşturduğu toplum hayatı insanını mutlu edecektir, kurduğu devletini güçlü yapacaktır.

Bu, Kur’an’ın muhatabı insana Kur’an’ın yüklediği sorumluluktur. Din’in anlamlarından başlıca biri de adalet kavramıdır. Bu anlamda ‘’devletin dini vardır ve bu dinin diğer anlamı adalettir, tasarruflarda hesap verebilirliktir, kamuya verilen hizmet adına denetime açık olmaktır.’’

*

Hz. Peygamberin Devlet Başkanı olarak formüle ettiği idare sistemini günümüze uyarladığımızda yönetimde karşılaştığımız formül;

‘’Hukukun üstünlüğüne dayanan Laik, Demokratik Parlamenter Sistem’’dir. Birbirini tamamlayan ‘’Yasama-Yargı-Yürütme’’organları’’

Bu sistemi hangi İslam ülkelerinde görebiliyoruz? Eksiğiyle görebildiğimiz Türkiye var.

Hıristiyan dinine mensup Batı Avrupa Ülkelerine bakın; Hz. Peygamberin idarede uyguladığı anılan formülü en ileriye taşımış olduklarını görüyoruz bir medeniyet projesi donanımıyla.

*

İnsan, yaşadığı dramlarla dolu tarihi süreçlerden günümüze insanı/ insanlığı onurlandıracak arayışlar içerisinde hep var olmuştur; dinlerle var olan bu insan bedeller ödeyerek dini inançlarından yararlanmaya çalışmıştır.

Ve insan onurunu önceleyen rejim arayışlarında insan hemcinsiyle savaşarak, ağır bedeller ödeyerek olduğu kadarıyla hürriyetini elde edebilmiş, adına ortak aklı önceleyen ‘’Demokratik Parlamenter Sistem’’ dediği insani bir rejime kavuşabilmiştir.Diğer bir ifadeyle Asr ve Fatiha sürelerinin olabildiğince hayata geçirilişini, imanın hayat bulmasını açık ve net olarak görmekteyiz.

*

Batı uygarlığından çarpıcı bir araştırmayla dersimizi alalım:

2010’ da George Washington Üniversitesinin Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde hazırlanan ve Global Economic Journal isimli dergisinde yayınlanan ‘’ Economic İslamicity İndex’’başlıklı makalede, ekonomik ilerleme, devlet yönetimi, insan ve politik haklar ve uluslar arası ilişkiler konularındaki uygulamalar dikkate alınarak, ülkelerin yönetim a anlayışları, İslam’ın temel ilkeleriyle mukayese edilmiş. Makaleye göre:

Kur’an’ın ortaya koyduğu değerlere uygun yaşayan ülkelerin başında İrlanda, Danimarka ve Lüksemburg geliyor. Türkiye71, Suudi Arabistan 91, İran 139, Pakistan 145. Sırada yer alıyor.

Makalede değerlendirilen 208 ülke arasında yönetim anlayışı Kur’an’a ve İslam’ı ideallere uygun olduğu belirtilen ilk otuz ülke içerisinde Müslüman bir ülke yer almıyor. Yani 208 ülkenin ilk otuzunun, Müslüman ülkelerden daha Müslüman’ca yaşadıkları ortaya çıkmış durumda.

Pek çok açıdan eleştirilebilir ama Batı Uygarlığı ortaya ne koydu diyebilmek için öncelikle kendimiz nerede duruyoruz sorusuna vereceğimiz yanıt çok önemli.

İslam ülkeleri olarak insanlığa ne verdik ve hangi evrensel projeyle dünyanın karşısına çıktık özeleştirisi bizi bir adım ileriye taşır.

Yukarıda verilen kapsamlı araştırmaya göre Kur’an adıyla Müslüman’a sunulan dünyevi ve uhrevi İlahi Hayat kılavuzu hazinenin neresindeyiz sorusu içtenlikli yanıtını bekliyor.

Kâinat, İnsan ve Yaratıcı

Âmiriyet / emredici oluş ve hâkimiyetin / hükmedici oluşun gereği rakip kabul etmemektir. Şeriki / ortağı reddetmek, müdahaleyi / karışmayı kaldırmaktır. Nitekim, köyde iki muhtar, nahiyede iki müdür, vilâyette iki vâli bulunsa; işler allak bullak olur. Bir yerde iki yönetici olsa, karma karışıklığa sebep olurlar. Madem insanlarda hâkimiyet ve âmiriyet rakip ve karışmayı kabul etmiyor. Mutlak saltanat suretindeki hâkimiyet ve rablik derecesindeki bir âmiriyetde, Mutlak Kadir olanın ne derece müdahaleyi red kanununun hükmünü, nasıl esaslı bir surette yürüteceğini düşün.

Demek ki, ulûhiyet / ilâhlık ve rubûbiyetin / rablığın en kat’î ve daimî lâzımı; vahdet, teklik ve bir oluş keyfiyetidir. Bunun apaçık bir delili ve kesin şâhidi; kâinattaki mükemmel intizamdır. Nitekim, sinek kanadından tut, göklerdeki yıldızlara kadar öyle bir nizam var ki, akıllar onun karşısında hayretten vecde gelerek âdeta secde hâline geçerler. Eğer zerre miktar ortağa yer bulunsa, karışması söz konusu olsa; nizam bozulacak, suret değişecek, bozukluk eserleri görünecekti. Oysa, nizam ve intizam gâyet mükemmeldir. Demek ki, kâinattaki intizam vahdaniyetin / Allah’ın bir oluşunun kesin bir şâhididir.

Âlem değişkendir. Her değişken ise, sonradan olmadır. Herbir sonradan oluşun bir icad edeni vardır. Öyle ise, bu kâinatın kadîm / varlığının başlangıcı olmayan bir mûcidi, yani Allah’ı var. Evet, kâinat sonradan yaratılmıştır. Çünkü, görüyoruz ki, her asır, sene ve mevsimde; bir kâinat, bir âlem gider, bir diğeri gelir. Demek ki, celâl sahibi, herşeye gücü yeten bir Allah var ki, bu kâinatı hiçten îcad ederek; her sene, her mevsim ve her günde birisini îcad eder. Şuur / bilinç sahiplerine gösterir. Sonra onu alır, başkasını getirir. Zaman şeridine asar. Elbette bu âlem gibi, yenilenen birer kâinat hükmünde olan her bahar da; hiçten gelen ve giden kâinatları îcad eden kudretli birinin kudret mucizelerinden başka bir şey değildir. Elbette âlem içinde, her zaman âlemleri yaratıp değiştiren Zât; mutlaka şu âlemi de O yaratmış, insan için misafirhane yapmıştır.

Adem / yokluk, vücud / varlık, ikisi de eşit olsa, bir tahsis edici / ait kılıcı, bir tercih edici, bir mûcid lâzımdır. Çünkü mümkinât birbirini îcad edip, varlıklar; zincirleme, silsile hâlinde birbirini meydana getiremez. Yahut, o onu, o da onu îcad edip, devir suretinde bile olmaz. Öyle ise, varlığı olmazsa olmaz, zarurî bir Vâcibü’l- Vücûd, yâni Allah vardır ki, bunları îcad ediyor. Velhasıl, herşeyde; herşeyin Yaratıcısına has damgayı göstermek daha kat’î, daha kolaydır. Zaten herbir şey vücudunda, sıfatlarında, devamında; hadsiz imkânlar, yani gâyet çok yollar ve cihetler içinde tereddütte iken, görüyoruz ki, o hadsiz cihetler içinde vücudu bakımından düzgün olan bir yolu takip ediyor. Herbir sıfatı da mahsus bir tarzda ona veriyor. Bekası boyunca bütün değiştirdiği sıfat ve haller dahi böyle bir tahsis ile veriliyor.

Demek ki, bir tahsis edenin iradesiyle, bir tercih edenin tercihiyle, hikmet sahibi bir mucidin icadıyladır ki, hadsiz yollar içinde, hikmetli bir yolda onu sevk eder. Muntazam sıfatları ve hâlleri ona giydirir. Sonra tek oluştan çıkarıp, bir terkipli cisme cüz’ / parça yapar, imkânlar ziyadeleşir. Çünkü, o cisimde binler tarzda bulunabilir. Halbuki, neticesiz o vaziyetler içinde neticeli özel bir durum ona verilir ki, önemli sonuçları, faydaları ve o cisimdeki işleri görebilsin.

Sonra, o cisim dahi diğer bir cisme cüz’ yaptırılıyor. İmkânlar daha ziyadeleşir. Çünkü, binlerle tarzda bulunabilir. İşte, o binler tarz içinde birtek vaziyet veriliyor. O vaziyet ile önemli görevler gördürülüyor ve bunun gibi daha niceleri. Gittikçe, daha çok kat’î bir şekilde, Müdebbir ve Hakîm olan bir Zâtın; olmazsa olmaz vücudunu gösteriyor. Âlim olan bir Âmir’in emriyle sevk edildiğini bildiriyor.

Cisim içinde cisim, birbiri içinde cüz’ olup giden bütün bu terkiplerde, nasıl bir nefer, takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda iç içe o şekil ve biçimlerden herbirisine mahsus birer vazifesi, hikmetli birer nisbeti / bağı, intizamlı birer hizmeti bulunuyor. Hem, nasıl ki, senin gözbebeğinden bir hücrecik, gözünde bir nisbeti / alâkası ve bir görevi var, senin başının umumu nisbetinde dahi hikmetli bir vazifesi ve hizmeti vardır. Zerre miktar şaşırsa, sıhhat ve beden idaresi bozulur. Kan damarlarına, his ve hareket sinirlerine, hattâ bedenin bütününde birer özel vazifesi, hikmetli birer vaziyeti vardır. Binlerle imkânlar içinde, bir San’atkâr Yaratıcı’nın hikmetiyle o belli vaziyet verilmiştir. Öyle de, kâinattaki varlıkların herbiri; kendi zâtı ve sıfatları ile, çok imkân yolları içinde has bir vücudu ve hikmetli bir sûreti ve faydalı sıfatlarıyla, nasıl bir Vâcibü’l-Vücûda şehadet ederler. Öyle de, mürekkebata girdikleri / bileşik bir hâl aldıkları zaman, herbir mürekkeb / bileşik de, daha başka bir lisanla yine Sanatkâr Yaratıcı’sını ilân eder. Git gide, tâ en büyük mürekkebe / birleşiğe kadar nisbeti ve vazifesi, hizmeti itibariyle Sâni-i Hakîmin vücub-u vücuduna ve seçme iradesine şehadet eder. Çünkü, birşeyi bütün mürekkebata / bileşiklere hikmetli münasebetleri muhafaza suretinde yerleştiren, bütün o mürekkebatın Hâlıkı olabilir. Demek, birtek şey binler lisanlarla O’na şehadet eder.

Atın Kuyruğunu Bağlamak, Zırhı Kuşanmak

Bazı sözler vardır, yüzyıllar geçse de eskimez; onlar yalnızca bir dönemin dilini değil, insanın değişmeyen tarafını anlatır:“Atın kuyruğunu bağlamak…”, “Zırhını kuşandıktan sonra çıkarmamak…”

Biri eski Türk savaş geleneğine, diğeri Uhud Savaşı’na ait iki tarihî ifadedir; biraz dikkatle baktığımızda, ikisinin de insanın hayatındaki çok daha evrensel bir gerçeğe işaret ettiğini anlayabiliriz: Karar vermek ve kararının sorumluluğunu üstlenmek.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 26 Ağustos’ta Malazgirt Zaferi’nin 955. yıl dönümünde kullandığı “Atımızın kuyruğunu bağladık” sözü, bu yüzden dikkat çekti, yabancı basında bile tartışıldı. Bundan siyasi ve hamasi yorumlar üretildi. Nedeni ne olursa olsun, Erdoğan’ın, bunu bir sefere çıkmanın, bir yola baş koymanın ve sonuna kadar gitme iradesinin sembolü olarak kullandığını düşünüyorum.

Bu sözü, dar anlamıyla, siyaset veya savaş bağlamında değerlendirmek söze haksızlık olur; çünkü insan hayatının kendisi de bir seferdir.

Eski Türklerde at, yalnızca bir hayvan değildir. At; yoldur, hızdır, hürriyettir, güçtür, savaştır.

Atın kuyruğunu bağlamak, “kuyruk tügmek” veya “at çermetmek” olarak bilinen eski bir geleneğin parçasıdır. Bu geleneğin izlerine Türk kültürünün çok eski dönemlerinde rastlanır; Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk‘ünde de atın kuyruğunun bağlanmasıyla ilgili ifadeler yer alır.

Önemli olan, yalnızca kuyruğun bağlanması değildir. Bağlanan, aslında insanın iradesidir. Bir düğüm atılır. O düğüm, insana şunu hatırlatır: “Artık yoldayım.”

İnsan hayatında da bazı anlar vardır: Bir meslek seçersiniz, bir aile kurarsınız, bir söz verirsiniz, bir davaya inanırsınız, bir öğrencinin elinden tutarsınız, bir eser ortaya koymaya karar verirsiniz, bir yanlışa karşı “hayır” dersiniz, bir doğruyu savunmak için yalnız kalmayı göze alırsınız… İşte o anda insan kendi atının kuyruğunu bağlamıştır. Artık mesele, karar vermek değil, kararın arkasında durmaktır.

Hz. Muhammed’in Uhud Savaşı öncesinde istişare yapılmış, farklı görüşler ortaya konmuştu. Nihai karar verildikten sonra Hz. Peygamber zırhını kuşandı. Daha sonra sahabeden bazıları, kendi görüşlerinden vazgeçip Medine’de kalınmasını istemişti; fakat Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Bir peygamber zırhını giydikten sonra, Allah onunla düşmanı arasında hükmünü verinceye kadar onu çıkarması doğru değildir.”

Zırh yalnızca demir değildir. Zırh, sorumluluğun sembolüdür. Zırhı giymek, “Bu yükü üstlendim.” demektir. Zırhı çıkarmamak; “Sorumluluğumdan kaçmayacağım.” demektir.

Atın kuyruğunu bağlamak ile zırhı kuşanmak, farklı tarihlerin iki ayrı sembolü, ikisinin verdiği mesaj aynı: “Karar verdim; şimdi gereğini yapacağım.”

İnsan karakteri de tam burada ortaya çıkar. Zor zamanlar, insan karakterinin turnusolüdür. Kolay günlerde herkes kararlıdır. Güneşli havalarda herkes yolcudur. Mesele, fırtına çıktığında başlar. İlk engelde vazgeçmeyen, ilk eleştiride susmayan, ilk başarısızlıkta dağılmayan, ilk yalnızlıkta yolunu terk etmeyen insan, kararının gerçek sahibidir. Sözün değeri, insan karakterinin sağlamlığı, söylendiği anda değil; sözün tutulması zorlaştığı anda ortaya çıkar.

Bir insanın karakterini anlamak istiyorsanız, ne söylediğine değil, söylediği şeyin bedeli ortaya çıktığında ne yaptığına bakın. İşte o zaman söz ile şahsiyet arasındaki mesafe ortadan kalkar. Tarih, bu tür kararlılık örnekleriyle doludur. Sokrates, inandığı düşüncelerden vazgeçerek hayatını kurtarmak yerine, kendi vicdanıyla çelişmemeyi tercih etti. Hz. Hüseyin, Kerbelâ’da doğru bildiği yoldan dönmedi. Churchill, İngiltere’nin en zor günlerinde teslimiyet yerine direnme iradesini savundu. Nelson Mandela ise yıllarca hapis yattıktan sonra eline geçen gücü intikam için değil, uzlaşma için kullandı.

Dünya görüşleri ve hayat tarzları tamamen zıt olan bu insanların ortak bir tarafı var: Kolay olanı değil, inandıkları değeri seçmeleri.

Burada önemli bir ayrıntıyı atlamayalım: Kararlılık, kör inat değildir.

“Atın kuyruğunu bağlamak”, insanın uçuruma doğru gözleri kapalı koşması demek değildir. “Zırhı çıkarmamak” da insanın aklını ve muhakemesini terk etmesi anlamına gelmez. Bazen geri dönmek gerekir, yanlış bir karardan dönmek korkaklık değil, erdemdir. Bir hatayı kabul etmek yenilgi değil, olgunluktur. İnsanın “Yanılmışım.” diyebilmesi, bazen “Ben haklıyım.” demesinden çok daha büyük bir cesarettir. Öyleyse gerçek kararlılık nedir? Yanlışta ısrar etmek değil, doğruda sebat etmektir, inat etmek değil, istikamet sahibi olmaktır, her şartta aynı şeyi yapmak değil, şartlar değiştiğinde yöntemi değiştirirken değerlerini korumaktır.

İnsan hedefinden vazgeçebilir, yöntemini değiştirebilir, hatta yolunu yeniden çizebilir; ancak bunu korkudan değil, hakikati daha iyi gördüğü için yapmalıdır.

Bugün insanlığın en büyük problemlerinden biri belki de sözün ucuzlamasıdır. Çok söz veriyoruz, çok büyük cümleler kuruyoruz, çok kolay “Ben yaparım.” diyoruz; ama ilk zorlukta geri çekiliyoruz. Oysa güven, büyük sözlerden değil, tutulan küçük sözlerden meydana gelir.

Bir baba çocuğuna verdiği sözü tuttuğunda, bir öğretmen öğrencisini yarı yolda bırakmadığında, bir dost zor zamanda dostunun yanında durduğunda, bir insan kendi vicdanına ihanet etmediğinde, aslında o da atının kuyruğunu bağlamış demektir.

Büyük tarihler küçük sadakatlerin üzerine kurulur.

Belki de insan hayatının en önemli sorusu şudur: “Ben neyin arkasında duruyorum?” Çünkü insanın karakterini, neye sahip olduğu değil, ne uğruna neyi kaybetmeyi göze aldığı gösterir.

Bir insan için para değerlidir, bir başkası için makam, bir diğeri için şöhret… Ama bazı insanlar için adalet, vefa, özgürlük, onur, hakikat ve insanlık daha değerlidir. İşte insan, gerçek değerini bunlardan biriyle karşı karşıya kaldığında belli eder, çünkü karakter, tercihlerin en zor olduğu yerde ortaya çıkar.

“Atın kuyruğunu bağlamak”, “Zırhı kuşanmak”… İki söz de insana aynı soruyu sorar: “Sözünün arkasında durabilecek misin?”

Fakat hayatın ikinci sorusu da var: “Yanlış olduğunu anladığında geri dönebilecek misin?” Gerçek olgunluk, bu iki sorunun arasında gizlidir.

Ne her durumda geri çekilmek ne de her durumda körü körüne ilerlemek… Asıl mesele, ne zaman direnileceğini ne zaman vazgeçileceğini; neyin uğruna bedel ödeneceğini, neyin uğruna geri dönüleceğini bilmektir. Atın kuyruğuna atılan düğüm, aslında insanın iradesine atılan bir düğümdür. Zırhın kuşanılması, insanın sorumluluğu kuşanmasıdır.

Yola çıkmak, cesarettir. Yolda kalmak, iradedir. Yanlış yoldan dönebilmek, erdemdir. Doğru yolda yürümeye devam etmek, istikamettir. Belki bütün bunların özünü tek bir cümle anlatır: İnsan, verdiği sözlerin sayısıyla değil; işler zorlaştığında koruduğu sözlerle ölçülür. Atın kuyruğunu bağlamak da budur, zırhı çıkarmamak da…

Hayatın bize öğrettiği en büyük ders: İnsan, karar verdiği yerde değil; kararının bedeliyle karşılaştığı yerde kendisi olur, rengini gösterir.

Mehmet’ler, Mustafa’lar ve Zaferler Ayımız Ağustos

Türk tarihinde ağustos ayı büyük savaşların ve zaferlerimizin yaşandığı bir aydır. Bunların bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:

•Malazgirt Zaferi, 26 Ağustos 1071, Sultan ALPASLAN

•Trabzon’un fethi, 15 Ağustos 1461, Fatih Sultan MEHMET

• Mohaç Meydan Muharebesi Zaferi, 29 Ağustos 1526, Kanuni Sultan SÜLEYMAN

• Kıbrıs’ın fethi, Sultan 2.Selim zamanı, Ağustos 1571, Lala Mustafa Paşa

•Sakarya Meydan Muharebesi, Ağustos 1921, Mustafa Kemal PAŞA

• Büyük Taarruz,26-30 Ağustos 1922, Gazi Mustafa Kemal PAŞA ve diğerleri…

Bu zaferlerde Mehmet ve Mustafa isimleri dikkat çekici olup askerlerimize de genel olarak MEHMETÇİK adı verilir. Son iki savaşımızın komutanlarının isimlerinin Mustafalı olması da dikkat çekicidir. Başkomutan Mustafa Kemal, Genel Kurmay Başkanı Mustafa Fevzi, Batı Cephe Komutanı Mustafa İsmet…

Her zafer bayramında Gerede’nin Avşar köyünden Kulaksız Mehmet Çavuş dedeyi hatırlar ve rahmetle anarım. O, 1897 doğumludur. Yaşıtı olan gençler 1.Cihan Harbi için askere alınır. Bunların pek çoğu Çanakkale’de şehit olur. Mehmet çavuş dede ise 4 yıl Kafkas Cephesi’nde 2 yıl da Batı Cephesi’nde askerlik yapar. Cesareti ve akıllılığı sebebiyle çavuş yapılır. Kazım Karabekir komutasındaki Kafkas cephesinde Ermenilerle yapılan savaşlar kazanılıp Gümrü Antlaşması ile orası sükun bulunca bazı ordu birlikleri destek için Batı Cephesine gönderilir. Mehmet Çavuş dedemiz de bu gelenlerden olup Polatlı civarına kadar gelmiş olan Yunan ordusunun geri püskürtüldüğü Sakarya Savaşı ve bir yıl sonraki Büyük Taarruza katılarak işgalci düşman ordusunun İzmir’e sürülüşünde savaşmıştır. Köy odasında bu konulardaki sohbeti köy gençleri tarafından ilgi ve dikkatle dinlenir. Kazım Karabekir Paşanın askerlerince çok sevildiği, Ermenilerin o bölge halkına çok zulüm yaptığı ve paşanın gayret ve dirayeti sayesinde onlarla yapılan muharebelerin kazanılıp ermeni ordusunun geri çekiliş hikayeleri bunlardandır.

O’nun deyimi ile İngiliz gavuru güvenilmez bir millet olup azılı bir Türk-İslam düşmanıdır. Osmanlı’ya çok kötülük yapmıştır. Batı cephesinde de Yunan ordusunun geri çekilirken köy ve kasabaları yakıp yıkmış olduğu ve insanlarımıza çok zulüm yapmış olduğu hatıralarını da gözleri yaşararak anlatması bunlardandır.

Mehmet çavuş cesur, mert ve babayiğit fiziği ile köylünün sevip saydığı, aynı zamanda sözü dinlenen bir kişidir. Soyadını Yılmaz olarak almıştır. Köyü haraca bağlayan bir şahsa karşı çıkıp köylüyü bunlardan kurtarması, rüşvet isteyen bir orman memuruna karşı çıkıp bu haksızlığa son vermesi, peş peşe seçilmek isteyen köy aza listesini yırtarak itiraz edip yeni isimlerin seçilmesine imkan vermesi ve bu konuda ilçe kaymakamının kendisini haklı bulup desteklemesi güzel işleri olarak anılır. Ayrıca dürüst ve yardımsever bir insandır. Satmaya götürdüğü tuzlu tereyağının suyunu çıkarıp atması, sattığı inek parası olan 260 liranın tamamını (bugünün 100-150 bin lirası) köyünün su sistemine bağışlaması O’nun unutulmaz hatıralarındandır.

1970’li yıllarda oğlu Polatlı’daki bir köyde çalışmaktadır. Bu köy, askerliğindeki geçtiği köylerden biri olup köylünün kendisine gösterdiği sevgi ve itibar onun çok mutlu olduğu anlarıdır.

Mehmet çavuş 1981 de vefat emiş ve köyünde defnedilmiş olup damadım Mücahit Demircioğlu’nun büyük dedesidir.(Gerkav Dergisi 2025 Mart sayısı)

Bana bu yazıyı yazdıran bu hatıraların yanında yeni okuduğum Sakarya Meydan Muharebesini anlatan bir kitaptır*.Osmanlı devletimizin 1683 Viyana bozgunu ile başlayan duraklama ve geri çekilmesi 238 yıl sürer. İzmir’in 1919 da Yunanlılar tarafından işgali bu geri çekilişi 1921 de Ankara’nın yanı başına, Polatlı’ya kadar getirir.

Bunun üzerine Ankara’daki meclis M.Kemal’i Başkomutan olarak görevlendirir.

Ankara’dan Kayseri, Çankırı ve Sivas gibi illere gidişler başlarken Başkomutan olarak M.Kemal orduya “Hattı müdafaa yok, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır” emrini verir. Gece gündüz 22 gün süren muharebeler sonucu kendilerinden çok daha güçlü ve donanımlı Yunan Ordusu durdurulup Sakarya’nın batısına çekilmeye mecbur eden bir savaş yapılır.

Üç Mustafa’nın yönettiği bu savaş Türk Ordusunun ileriye gidişinin başlangıcıdır. Bu savaş ile İngiltere’nin Sevr Antlaşması’nı Ankara’ya da kabul ettirmek için her desteği verdiği Yunan ordusu mağlup edilmiştir. Yunan kralı Konstantin’in Batı Anadolu’yu Yunanistan’ın bir parçası, İstanbul’u yeniden Bizans İmparatorluğunun başşehri Konstantinepolis yapma hayali yok edilmiştir.

Savaş, bir sene sonra 26-30 Ağustos’taki Dumlupınar savaşının kazanılması, M.Kemal Paşa’nın “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir” emrinin verildiği Büyük Taarruz ve Yunan ordusunun İzmir’de denize dökülmesi ile tamamlanır. Böylece Anadolu işgalden kurtulmuş Milli mücadelede önemli bir başarı elde edilmiştir.

Bu zaferler sonrası kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’miz ilelebet yaşasın. Bize bu gururu yaşatan Mehmet Çavuş dedemiz gibi din, vatan ve millet sevdalısı tüm şehit ve gazilerimizi; Mustafa Kemal Paşa başta olmak üzere tüm kahramanlarımızı rahmet ve şükran ile anarım.

Zafer Bayramımız kutlu olsun.

Kürtlerin Temsilcisi PKK ve Öcalan Mı?

Eğer “Kürt Sorunu diye bir meselemiz var ve onu çözmek, kardeşliği sağlamak ve iç cepheyi tahkim etmek için PKK/Öcalan/DEM ile müzakere ediyoruz” diyorsanız şu iki temel kabulle hareket ediyorsunuz demektir:

  1. “Türkiye’de Kürt kökenli vatandaşlarımıza etnik kimliğinden ötürü ayrımcılık yapılmakta ve bunlar sırf Kürt oldukları için anayasal haklardan yararlanamamaktadır. Kürtlere kamu görevlerine girme, mülkiyet hakkı ve diğer vatandaşlık haklarını kullanmakta ayrımcılık yapılmakta ve hatta düşman hukuku uygulanmakta, sosyolojik olarak tecrit edildikleri ayrı bölgelerde yaşamak zorunda bırakılmaktadır.”
  2. “Ayrımcılığa ve Türklerin zulmüne uğrayan Türkiye Kürtlerinin meşru temsilcisi PKK/DEM ve Öcalan’dır.”

İlk kabulün tamamen yanlış olduğu çok açık. Kürt vatandaşlar Vali, Milletvekilli, Belediye Başkanı, Bakan, Cumhurbaşkanı olabilmektedir ve bu haklarını fiilen çok etkin bir şekilde kullanmaktadır. Ülkemizin içindeki zengin işadamlarının önemli bir kesimi Kürt kökenlidir. Hatta bu konularda toplam nüfusa oranı üzerinden mukayese edilirse Türk/Türkmen vatandaşlardan daha fazla imkân sağlanmış olduğu görülür.

Buna rağmen Kürt vatandaşlarımıza karşı bir ön yargılı bakış olmayıp etnisitesi farklı diğer vatandaşlarımız Kürtlerle komşu ve akraba olmakta, iş arkadaşı olarak, dernek ve vakıflarda, spor kulüplerinde gönül birlikteliği içinde bulunmaktadır.

Önceki yazılarımda ifade ettiğim gibi, “Türkiye’de Kürt ve Türk nüfus coğrafi olarak kesin çizgilerle birbirinden ayrılmış değildir. Milyonlarca iç göç, karma evlilikler ve ticari entegrasyon yaşanmıştır. Etnik ve kültürel sınırlar coğrafi olarak ayrılamaz durumdadır. (Örn: İstanbul’un, Antalya’nın, İzmir’in, Adana’nın, Mersin’in, Kocaeli’nin vd çoğu illerin demografik yapısı, sosyolojik ve kültürel olarak da ayrılmaz bir bütünlük arz eder).

Bu bakımdan “Türkiye’nin Kürt Sorunu değil, terör sorunu vardır.”

Türkiye’de ekonomik eşitsizlikler, liyakat problemleri, hukukun üstünlüğündeki aşınmalar, kayyım atamaları veya şirketlere el konulması gibi uygulamalar sadece belli bir etnik gruba özgü değildir. Etnik kimlikten bağımsız olarak doğrudan genel bir “yönetim ve adalet sorunu” niteliğindedir.

Tüm vatandaşların ortak şikâyeti olan meseleyi etnik temelde değil adalet, fırsat eşitliği ve hukukun üstünlüğü zemininde çözmek gerekir.

Anadili öğrenmek, korumak ve aile içinde/sosyal hayatta yaşatmak kültürel bir zenginlik ve temel bir haktır. Şu anda bu hakların kullanılmasında bir engel yoktur.

Ancak kamusal ve resmi eğitimin dilini çeşitlendirmek başka bir konudur. Gelişmiş federal ya da üniter pek çok Avrupa ülkesinde (örneğin Fransa, Almanya ya da İtalya) ortak bir resmi eğitim dili esastır ve bu durum milli bütünlüğün çimentosu olarak görülür.

PKK/DEM kanadının ısrar ettiği anadilde eğitimi zorunlu hale getirmek idari, hukuki ve toplumsal bölünme riskleri yaratır.

******************************

PKK’lılara Siyaset Yolu Açılırsa…

Süreci yürütenlerin ikinci yanlışı “Türkiye Kürtlerinin meşru temsilcisi PKK/DEM ve Öcalan’dır” teziyle hareket etmeleridir.

PKK’nın Meclisteki temsilcisi olarak değerlendirilen DEM Parti’nin seçimlerde aldığı oy yüzdesi bellidir. DEM’e oy veren vatandaşların bir kesiminin PKK terör örgütüne sempati ile baktığı bir gerçektir. Ancak DEM seçmeninin dahi çok önemli bir kesimi PKK terörünü tasvip etmemekte, bir kısmı silahların gölgesinde yapılan seçimlerde korkudan DEM’e oy vermektedir.

DEM’e oy verenler Türkiye’deki Kürt nüfusun yaklaşık yarısı mertebesindedir. AKP’ye, CHP/Yeni Parti ve diğerlerine oy veren Kürtlerin temsilcileri PKK ve Öcalan olabilir mi?

Bir de PKK terörüne karşı devletin yanında olan ve korucu olarak her türlü riski göze alan Kürt vatandaşlarımız olduğunu unutmamak gerekir.

Şimdi Doğu ve Güneydoğu’da PKK’nın baskısına rağmen devletin yanında saf tutan bu korucuların da temsilcisi, canları pahasına mücadele ettikleri, terör örgütü ve lideri midir?

Çerçeve yasa sonrasında bu teröristlere siyaset yapma ve kamu görevlerine atanma imkânı sağlanacağı konuşuluyor. Bunları PKK/DEM kanadı yanında, Yeni Parti’den Sezgin Tanrıkulu da açıkça dile getiriyor.

Sezgin Tanrıkulu, “örgüt silahlı yöntemden vazgeçti ve kendisini feshetti ancak siyaset yapma iradesinden vazgeçmedi.Yani silah bırakacak örgüt üyeleri veya bu yasa çerçevesinde sivil yaşama katılacak olan insanlar, yurttaşlarımız sonuçta siyaset yapacaklar” dedi.

Şimdiden DEM Parti’nin buna göre yeniden yapılandırılması planlanmış durumda. Yakında belediyelerde ve TBMM’de kravatlı veya blazer ceketli PKK’lı teröristleri görmemiz için hazırlıklar ilerledi.

****

Peki, “çerçeve yasa” ile af çıkardığınız teröristler yarın bölgede siyasi ve idari gücü ele geçirdiklerinde bu silah bırakacak korucuların can ve mal güvenliğini kim sağlayacak? Devletin bu tavrını gören millet yarın ihtiyaç olsa şehit ve gazi olmak duygusuyla savaşmak ister mi?

Yine bölgede yaşayan şehit yakınları ve gaziler, PKK’lı teröristler karşılarına Belediye Başkanı, vali, emniyet müdürü, savcı, hâkim, tapu müdür gibi unvanlı kamu görevlisi olarak çıktıklarında ne hissedecekler?

******************************

Kürt Vatandaşlarımızı PKK’nın Vesayetinden Kurtarmak

Terörle mücadelede Gazi olmuş eski özel kuvvetler tim komutanı ve güvenlik uzmanı Abdullah Ağar’ın önemli tespitleri ile bitirelim:

“Terör zaten kendi ayakları üzerinden ayakta duran bir yapı değil. Bölgesel ve küresel bazı devlet ve güç odaklarının aparatı.

Sorunun jeopolitik katmandaki failleri onlardır. Türkiye’nin jeopolitik vazgeçilmezliği, gücü, üreteceği belirsizlik, caydırıcılık ve/veya işbirliği üzerinden terör örgütünü kullanma, destekleme, yönetme, himaye etme irade ve istekleri ortadan kaldırılmalı veya minimize edilmelidir.

Çözüm, terör örgütüne mücadele etmeden teslim olmak da değildir; mücadeleyi yeniden başlatmak da.

Çözüm, terörün silahını sustururken stratejik emellerinin de önünü kesmek;

Kürt vatandaşlarımızın hak ve hukukunu PKK’nın vesayetinden kurtarmak;

Türkiye’nin üniter devlet yapısını, egemenliğini ve siyasi iradesini tartışma konusu olmaktan çıkarmaktır.”

Türkiye’nin Kitap Okuma Haritası-2

Bir önceki yazımızda, ”Türkiye Okuma Kültürü Haritası” çalışması için alan araştırması yapıldığı, araştırma için Türkiye İstatistik Kurumu’nun NUTS2 düzeyindeki illerin seçildiğinden bahsederek elde edilen verileri açıklamıştık.

Aynı araştırmada, tavsiyelere göre kitap seçen katılımcıların genellikle, “seçici ve düzensiz okuyan” bireylerden oluştuğu görülmektedir.

Kitap adına göre seçim yapan bireylerin “seçici ve düzenli” okuyucular, dergi ve gazetelerin kitap eklerine göre seçim yapan katılımcıların ise genellikle “rastgele seçen ve düzensiz okuyan” ile “rastgele seçen ve düzenli okuyan” lardan oluştuğu saptanmıştır.

Yılda 5 ve 5’den az kitap alanlar ve hiç kitap almadığını söyleyenler birlikte değerlendirildiğinde, genel toplamda katılımcıların % 64.8’inin kitap satın almadığı söylenebilir.

Yıllık ortalama alınan kitap sayılarına bakıldığında, en çok 7-24 yaş grubundaki katılımcıların kitap aldıkları sonucuna ulaşılmaktadır.

En az kitap alımı, yaşamının büyük kısmını köylerde ve kasabalarda geçirenlerde görülmektedir.

Seçici ve düzenli okuyanların, evlerinde Türkiye ortalamasının çok üzerinde kitap bulundurdukları görülmektedir.

Yıllık ortalama okunan kitap sayısı arttıkça, evde bulundurulan kitap sayısında da artış gözlemlenmektedir.

Bu durumda kitap okuma ve evde kitap bulundurma durumlarının ilişkili olduğu söylenebilir.

Türkiye’de Okuma Kültürü Haritası ile ilgili araştırmadan şu temel sonuçlar elde edilmiştir:

Kadın-erkek okuma oranları eşittir.

Ülkemizde yılda ortalama 7. 2 kitap okunmaktadır.

Türkiye nüfusunun % 31’i hiç kitap okumamaktadır.

Türkiye’de her 4 kişiden 1’inin kitap okuma alışkanlığı vardır.

Boş zamanlarda en çok TV izlenmektedir (% 23.7).

Kitap hala en çok okunan basılı materyal türüdür (% 54).

Kitaplar rastgele seçilip, düzensiz okunmaktadır (% 45.3).

Genellikle tavsiye edilen kitaplar okunmaktadır (% 61.5).

Bir okuyucu bir seferde aralıksız olarak en fazla 30 dakika okumaktadır.

Türkiye’de kitap okuma alışkanlığını birey kendi kendine öğrenmektedir ( %75).

Herhangi bir yazar düzenli olarak izlenmemekte (% 84.2), kitap seçiminde yayınevi tercihi yapılmamaktadır (% 90.16).

Halk kütüphanelerinin varlığı ağırlıklı olarak bilinmektedir (% 77); ancak yararlanma oranı düşüktür.

Kitaplar en çok satın alma şeklinde sağlanmakta (% 82.9).

Kitap fiyatları kısmen pahalı bulunmaktadır.

Ders kitabı dışında kitap satın alma oranı düşüktür.

En fazla edebiyat okunmaktadır (% 20), onu dinsel kitaplar (% 18.5); eğitime ilişkin kitaplar (% 16) ve tarih (% 14) izlemektedir.

En fazla okunan kitap türü romandır (% 34), onu öykü izlemektedir (% 27).

En çok macera temalı kitaplar okunmaktadır (% 22).

Çoğunlukla Türkçe kitaplar okunmaktadır (% 85).

Trakya ağırlıklı olarak tarihsel kitaplar; İç Anadolu ve Güney Doğu Anadolu dinsel kitaplar; Karadeniz, Ege ve Doğu Anadolu edebiyat okumaktadır.

Çeviri kitap da okuduğunu söyleyenlerin oranı % 34’tür.

En çok tavsiyelere göre kitap seçimi yapılmaktadır (% 61.5).

Evlerde genellikle 25’ten az kitap bulunmaktadır (% 44).

Okuma kültürü, ülkelerin gelişmişlik düzeyleri ile doğrudan ilintili önemli göstergelerden biridir. Bu çalışma, hem mevcut durumu saptama hem okuma kültürünü geliştirme yönünde hedefler belirleme açısından önem taşımaktadır.

Sevgiyle kalın…

Düşün Damlaları (58)

“İnsanın cesed ve ruhtan meydana gelmesi gibi, kelâm dahi lâfız ve mânâdan meydana gelir.

Lâfız bir sadefse, mânâ o sadefteki inci, lâfız bir zarfsa, mânâ o zarftaki mektup, lâfız bir elbise ise, mânâ o elbisedeki dilberdir.”

x

Müzikten anlamak için, müzisyen ve bestekâr olmak gerekmez. Okumak için, yazar olmak şart olmadığı gibi, resim seyretmek için de, ressam olmak şart değil.

x

“Hürriyet, aslında güzel bir nimettir, ama bazen bir kısım dezavantajları da olur. Mesela, ehil olan ve olmayan herkes, hemen her konuda konuştuğunda, pek çok insanın kafası karışır, bu kadar farklı fikirler arasında doğru olanı ayırmak zor olur.”

x

“Kur’ân, görülen âlemde görülmeyen âlemin dili” dir.”

x

“İnsan, ruhuyla ve cismiyle gayp (görünmez) ve şehadet (görünür) âlemlerinin bir hulâsası (özeti) hâline gelir. O âlemlerde tecelli eden, onda (insanda) tecelli eder…İnsan; Allah’ın kemal (mükemmel) sıfatlarının bir mazharı (zuhur ettiği yer) olur. ‘Ben gizli bir hazine idim. Ben’i tanımaları için mahlûkatı yarattım.’ kudsî hadisinin beyanında Muhyiddin İbni Arabî’nin şu ifadesi bunu teyid eder (doğrular): ‘Mahlûkatı, onlarda cemâlimi (güzelliğimi) müşahede etmek (görmek) için yarattım.’ ”

x

“ ‘Rab’ âlemi bütün cüzleriyle (kısımlarıyla) terbiye eden demektir. Âlemin her bir cüz’ü de âlem gibi bir âlemdir. O âlemin zerreleri yıldızlar gibi farklı farklı olup, intizamla hareket etmektedir. ”

x

“Rahmeti rahmet, nimeti nimet yapan, kıyametin gelmesi ve ebedî saadetin husûlüdür (hâsıl olmasıdır). Yoksa en büyük nimetlerden olan akıl, insana bir musibet olur. Rahmetin en lâtif envaından (çeşitlerinden) olan muhabbet ve şefkat, ebedî ayrılık mülâhazasıyla (düşüncesiyle) şiddetli bir eleme dönüşür.”

x

“Şeriat (İslâm); ifrat (aşırı ileri gitmeyi) ve tefriti (aşırı geri klmayı) yasaklar, vasatı (orta yolu) ise emreder.”

x

“Her şeyi yerli yerince yapmaya hikmet denir. Yerinde bir hareket hikmetli iş, ince mânâlar (anlamlar) taşıyan bir söz, hikmetli sözdür. Bir yönüyle hikmet, her şeyin inceliklerine nüfuz etmek, nedenine ve niçinine vakıf olmaktır. Hikmetin bu yönü, bilhassa bilgi ile alâkalıdır.”

x

“ ‘Eşya, ancak zıddıyla bilinir.’ sözü meşhurdur. Yani, zıddın varlığı o şeyin nisbÎ (göreceli) hakikatlerinin zuhur ve vücuduna bir sebeptir. Mesela, çirkinlik olmasa ve güzelliğin arasına karışmasa, güzellik nihayetsiz mertebeleriyle ortaya çıkmaz.”

x

“Bütün ihtilal ve fesatların (bozukluk ve karışıklıkların) üssü’l-esasını (aslını) ve toplumdaki bütün rezil ahlâkın kaynağını sadece iki kelime görürsün.

Birinci kelime: ‘Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölsün, bana ne!’

İkinci kelime: ‘Sen çalış ben yiyeyim. Sen yorul, ben rahat edeyim!’

İşte gaddar, doymaz, şenî (fena ve çirkin) olan birinci kelime, insanlık âlemini zelzeleye verdi, neredeyse harap etti. Bunun kökünü kesecek ancak zekâttır.

Zâlim, hırslı, çirkin olan ikinci kelime, insanlığın ilerleyişine zarar verdi. Neredeyse herc ü merc (karışıklık) ateşine yuvarlanmaya doğru götürdü. Bunu kökünden halledecek, bu derde deva olacak, ancak faizin haram kılınmasıdır. Bunu dikkatle teemmül et (iyice düşün)!”