27.7 C
Kocaeli
Pazar, Haziran 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 4

İstanbul’un Fethi

İstanbul’un Fethi

İ. Hakkı UZUNÇARŞILI

İSTANBUL ÜZERİNE HAREKET

İlk Gelen Kuvvet ve Şehir Haricindeki Kalelerin İşgali

Daha muhasara   başlamadan evvel Boğazkesen hisarının yapılmasından sonra Sultan Mehmed, İstanbul’u karadan askerî bir kordon altına aldırmış, şehirden dışarıya ve dışarıdan şehre kimseyi bırakmamaları hakkında kat’i emir vermişti; zaten imparator da dışarıdaki halkı şehre aldıktan sonra kapıları kapatmıştı; fakat denizle muvasala kesilmemişti. Rumlar bu deniz yoluyla sahildeki Türk köylerini basarak bir kısmını esir ve bir kısmını öldürüyorlardı. 1453 senesi Şubat ayında Sultan Mehmed dökülen topun İstanbul Önüne götürülmesini emretti. Top altmış manda ile çekiliyordu; topun kaymaması için iki tarafına ikişer yüz asker konmuştu; yolun bozuk kısmında ve köprü yapılacak yerlerde yolu düzletmek ve tahta köprü yapmak için önceden elli inşaat ustası ve iki yüz amele gönderilmişti. Nihayet top İstanbul’dan beş mil uzakta bir yere getirildi(1).

Topun naklinden evvel on bin kişilik bir kuvvetle Karaca Paşa gönderilerek Misivri, Ahyolu ve Vize ve sair kaleleri aldı. Silivri taraflarındaki diğer bir kale harben alındı ve Silivri kalesi ise müdafaada sebat etti; Bigados teslim oldu. Sur önüne getirilen top Karaca Paşa’ya teslim edildi(2).

Mart başından itibaren Sultan Mehmed eyalet ve sancaklara hükümler göndererek İstanbul aleyhine hareket edileceğini bildirip orduya iltihaklarını emretti. Muvazzaf ve gönüllü olarak gelen kuvvet orduya iltihak ediyordu.

Mora’ya Akın

Pâdişâh İstanbul muhasarası   esnasında Mora’da imparatorun kardeşleri olan Mora despotları Tomas ile Dimitriyos taraflarından İstanbul’a yardım yapılması ihtimalini gözönüne alarak buraya Turahan ile oğulları Ahmed ve Ömer Beyleri memur ederek akınlar yaptırarak onlara göz açtırmadı,

Sultan Mehmed’in İstanbul Üzerine Hareketi

Padişah bütün  hazırlığını tamamladıktan   sonra 12 Rebiulevvel 857/23 Mart 1453‘de  Edirne’den üzerine hareketi hareket   etti(3).   Keşan   mevkiinde   durarak   Çanakkale  boğazından  geçecek olan Anadolu kuvvetlerini bekledi ve bu kuvvetleri de aldıktan sonra yürüyüşe devam ederek 1453 Nisanının beşinde İstanbul surları önüne geldi ve ertesi gün yani 6 Nisan / 26 Rebiulevvel cuma günü şehri muhasara etti(4). Haliç’teki Ayvansaray mevkiinden Hrisi Pili (Yaldızlı kapı)’ye kadar karadan bütün suru kuşattı. Bu muhasaranın evvelkilerinden farkı oldukça inkişaf eden Osmanlı donanmasının da muhasaraya iştirak etmesi idi.

İstanbul’un Surları (5)

Topkapı sarayı’nın bulunduğu mevkideki Lygos şehri milâttan evvel IX. yüzyılda tesis edilmiş ve yine milâttan evvel 660 senesinde burayı zabt eden Meğaralı Bizas şehre kendi adını vermiş ve Sarayburnu’ndaki ilk tesis olan Akropl’u ve şehri, sur ile çevirmiştir. Bu ilk sur, Ahırkapı feneri kuzeyinden başlayarak Ayasofya’nın bulunduğu mevkii içeride bıraktıktan sonra Yerebatan sarayının bulunduğu yerden. Demirkapı^ya ve sonra oradan da Sirkeci limanına (Pros phorion mevkiine) inmekte idi. Ligos şehri yedi burçlu olan bu surun içinde bulunuyordu; sahil de surlarla çevrilmişti.

Daha sonra Roma imparatoru Septim Sever (193-211) burasını genişleterek ikinci bir sur yaptırdı; bu sur, Portaperema yani Balıkpazarı’ndan başlayarak Nur-i Osmaniye camii mevkii doğuda kalıp Hamzapaşa mescidi yerinden ve Sokullu Mehmed Paşa camii doğusundan geçerek doğuya dönüp Ayasofya’nın güneyinden geçer ve Bizans surlariyle birleşir.

Bu ikinci surdan birbuçuk asır sonra Büyük Kostantin (306-333) Roma’yı sevmediğinden payitahtını Bizans’a, naklettirmek için faaliyete geçti (8 Kasım 324); ilk Ayasofya’yı ve diğer mâbedleri ve bazı binaları yaptırdı ve devlet merkezi olması sebebiyle şehir surların dışına taşmıştı; bunun için Kostantin kendi ismine mensup surları yaptırdı; bu yeni sur evvelkilere nazaran çok geniş sahayı içine  aldı. Yeni sur Haliç’teki Ayakapısı’ndan başlayarak evvelâ batıya giderek Sultan Selim Sarnıcı’nın (Bonos sarnıcı) kuzeyinden geçerek, sonra güneye doğru dönüp Bayrampaşa deresi, Altımermer, Çukurbostan, Davudpaşa, Hekimoğlu camii’nin yanından geçerek Samatya kapısı yakınından Marmara’ya, iniyordu. Kostantin, evvelce yapılmış olan sahil surlarını da tamir ettirdikten başka bu surları kendi yaptırdığı surlara kadar da uzattı.

Bizans’ın nüfusu sonraları daha ziyade arttığından beşinci yüzyıl başlarında halk mecburen surlar dışında meskenler yapmışlardı, bu arada imparatora mahsus Vilahama varoşu – ki ondördüncü mıntaka addediliyordu – yapılarak surlarla çevrildi; bunun üzerine II. Teodosiüs (408-450) surları diye meşhur olan şimdiki surlar yapıldı. Bu surlar Marmara sahilinde Tabakhane kapısından başlayarak Tekirsarayı mıntakasında mevcut yukarıda adı geçen ondördüncü mıntaka surlariyle birleştirildi ve aynı zamanda on dördüncü mıntakanın kuzey batı tarafından temdid edilen sur Haliç’e kadar indirilerek Marmara ile Haliç arası tamamlanmış oldu. Bir zelzele neticesinde harap olan Teodosiüs surları tamir edilerek aynı zamanda kara surları önüne araları onbeşle yirmi metre açıklıkta ikinci bir sur daha yapılmış ve onun önüne de altı, yedi metre derinliğinde bir hendek açılmıştı, öndeki surun yüksekliği sekiz buçuk, genişliği yani kalınlığı iki metre ve gerideki ikinci surun yüksekliği ise on iki, genişliği de takriben beş metre idi.

Muhasara Esnasında Surların Hali

Sultan  Mehmed’in   muhasarası   esnasında en son yapılan İstanbul surları kara tarafından iyice tamir görüp müstahkem bir durumda bulunduğu halde Marmara tarafındaki surlar hariç olarak Haliç kısmındaki surlar yalın kat olup zayıftı; fakat Haliç’in Sirkeci’den Galata’ya kadar zincirle kapalı olması sebebiyle Osmanlı donanması buraya yani Haliç’e giremediği için bu surlar emniyet altında bulunuyordu; kara surları çift duvarlı (yani içice iki sur) ve çift müdafaa hatlı idiler; birinci sur alınsa bile şehri ikinci sur müdafaa edebilirdi. En Öndeki surun duvarları alçak olmakla beraber kuvvetli olup bunun önünde de iki yüz kadem yani yedi metreye yakın yontma taşlarla örülmüş bir hendek vardı, iç taraftaki ikinci sur ise pek  metin ve evvelkinden  yüksekti.

O derecede ki imparator ile meclis azaları bu çift surdan hangisini müdafaa hattı yapacaklarında tereddüd etmişlerdi; nihayet II. Murad’ın İstanbul’u muhasara ettiği zaman yaptıkları gibi surlardan ikisini de kullanmağa karar verdiler(6).

İstanbul’a Yardımcı Kuvvet Gelmesi

İmparator, surların tamir ve tahkimi ve müdafaa tertibatiyle meşguldü, şehrin kara tarafındaki kapılarını ördürmüş olup vaziyete intizar ediyordu. 26 Ocak 1453’de İstanbul muhasarasına iştirak etmek üzere iki kadırga ve yedi yüz cenkçi ile Cenevizli Jüstinyani geldi. Bu faal zat, kale tamiri ve müdafaa hazırlıklarında imparatora yardım etti; bu iyi bir kumandan olduğundan imparator bunu başkumandan tâyin ile evvelâ Vilaharna sarayına yakın olan surların muhafazasına memur etti; eğer İstanbul muhasaradan kurtulacak olursa kendisine Limnos adasını verecekti(7). Fakat sonradan muhasaranın sıklet merkezi hafif olan surlar tarafına yani, Topkapı ile Edirnekapı arasındaki kısma intikal edince Jüstinyani emrindeki dört yüz zırhlı nefer ve üçyüz denizci efratla bu tarafın müdafaasına geldi(8).

Bundan başka Papa muhasara esnasında üç büyük kadırga ile ikiyüz asker ve mühimmat ve erzak göndermiş ve otuz geminin daha hazırlanmakta olduğunu da bildirmişti(9). Bundan başka Sakız Cenevizlileri iki gemi ile yedi yüz ve Ceneviz’den de bir gemi ile üçyüz ve ispanya ile adalardan da kuvvetler gelmişti (10).

Galata’da bulunan Cenevizliler de imparatorla beraber çalışıyorlar ve İstanbul elden çıkarsa bunun zararının kendilerine de dokunacağını biliyorlardı; bunun için durumu Cenova’ya bildirip kuvvet istemişler ve beşyüz cenkçi ile bir geminin Galata’nın yardımına gelmekte olduğu cevabını almışlardı. Bununla beraber bu bezirganlar her ihtimali gözönüne alarak İstanbul muhasarası başladıktan sonra Osmanlıları da gücendirmek istemiyerek bazı vaidler mukabilinde gizlice onlara da yardım etmeği ihmal etmemişlerdi; daha pâdişâh Edirne’de iken bunlar bir heyet gönderip dostluk muahedelerini tazelediler. Sultan Mehmed, İstanbul’a yardım etmemek şartiyle Galata Cenevizlilerinin dostluğunun devamını esas koymuştu (11).

Ticaret maksadiyle Karadeniz ve Azak denizi taraflarına gidip geri dönerek İstanbul’a uğrayan ve Venedik’e gitmek isteyen Venedik gemileri gerek imparatorun ve gerek İstanbul’da oturan Venediklilerin ısrariyle İstanbul’da  alıkonulmuşlardı (12).

İstanbul’un Kuşatılma Vaziyeti

Surların  dövülmesi  için büyük toplar   Vlaharna (Tekfur sarayı) ile Edirnekapısı ve Topkapısı karşılarına yerleştirilmişlerdi Bunlardan en büyük top Kaligarya (Eğrikapı) karşısına konmuştu (13). Fakat bu taraf surlarının pek kuvvetli olmasından dolayı bir netice alınamıyacağı düşünülerek buradan kaldırılıp Topkapı’nın kuzey tarafına alınmıştı (14). Topçular on dört gruba ayrılmış olup bunların üç grubu Vlaharna sarayı kısmında, ikişer grupta Eğrikapı ve Edirnekapi’sı ve dört grurup Topkapı (Ayaromanos) ve üç gurup ise Silivrikapısı mıntakasına yerleştirilmişlerdi (15). Barbaro’nun kaydından anlaşıldığına göre büyük top dörttü (16). Kale önünde de top dökülmüş ve top tamir edilmiştir (17).

Pâdişâh karagâhı Topkapısı’nın karşısına tesadüf eden sahanın gerisinde yani Maltepe tarafında idi (18).

Kara surlarının sol cenahı Ayvansaray’dan (Sinegion) Edirnekapı’ya kadar olan kısmı Rumeli beylerbeğisi Dayı Karaca Paşa kumandasında idi Edirnekapı ile Topkapı arası padişahın bulunduğu merkez kolunu teşkil ediyordu. Topkapı’dan Yedikuleye kadar olan kısım ise Anadolu beylerbeğisi İshak Paşa ile Mahmud Paşa kumandanları altında bulunuyordu (19).

Osmanlılar’ın Muhasara Kuvvetleri

İstanbul’un   muhasarasına   iştirak etmiş   olan Osmanlı ordusu mevcudu muhtelif rivayetlere göre yüz elli bin ile iki yüz bin arasında tahmin ediliyorsa da (20) bunun ne kadarının hakikî ordu mevcudu ve ne kadarının gönüllü ve gayrı muharib olduğu bilinmemekle beraber kara ordusu mevcudunun (Kapıkulu ocakları, Rumeli ve Anadolu topraklı yani timarlı sipahileri; azaplar ve gönüllü olarak yüz bin ile yüz yirmi bin arasında olması ihtimal dahilinde görülmektedir; bu kuvvetin bir kısmı Zağanos Paşa kumandasında olarak Cenevizlilere ait Galata surlarının dışındaki Beyoğlu tarafında bulunmakta idi (21).

Osmanlı Donanması

Nakliye gemileriyle beraber büyük, küçük yüzelli   parçadan    ziyade   olduğu   söylenen (22) Osmanlı donanmasını bazı Rum tarihleri dört yüz yirmiye kadar çıkarırlar (23). Bu donanma Baltaoğlu Süleyman bey kumandasında olup Haliç tarafındaki surlar hariç olmak üzere deniz tarafından İstanbul surlarını kuşatmıştı. Kritovulosa göre, Baltaoğlu İstanbul fethinden bir buçuk ay evvel 13 Nisan’da Büyükada (Prinkipos) kalesini (24) ve Pâdişâh da boğazdaki Tarabya kalesini zabt ederek (25) onu müteakip aynı günde Studyo yani Burgaz adasındaki kaleyi de elde etmek suretiyle (26) o taraflarda bir istihbarat ve emniyet tertibatı alınmıştı.

Bizans’ın Kara ve Deniz Kuvvetleri

İstanbul’u müdafaa edenlerin mevcudu da belli değildir; bu hususta müteaddid kaynaklar tetkik edilerek bir fikir elde edilmiştir. Sıhhate en yakın olarak muhasara esnasında imparatorluğun hazerî ordusu mevcudu beş bin, muhasaradan az evvel imparatorun şehirde eli silâh tutan halktan topladığı kuvvet (nefir-i âm) ise 4973’dü. Bu kuvvetlerden başka Venedik, Ceneviz ile Girit, Sakız adalarından İspanya, Provanş’dan gelen yardımcı kuvvet mevcudu üç bin olup buna gerek ecnebi ve gerek Rum donanmasından surlarda hizmet gören iki bin gemi mürettebatı ve Şehzade Orhan’ın maiyyetinde bulunan altı yüz Türkün de ilâvesiyle (27) Bizans’ın müdafaa kuvveti de en aşağı on beş bin kadardı (28). Maamafih bu miktarın muhasaranın devamı esnasında zayiatı telâfi etmek suretiyle  artmış  olduğuna  şüphe yoktur. Surlar üzerinde  müdafaa bölgesi yirmi yedi kısma ayrılarak her biri bir kumandana verilmişti. Ayos Romanos yani Topkapı mıntakası İmparator, Jüstinyani ve Kantakuzen taraflarından müdafaa ediliyordu.

Bizans’ın gerek kendisinin ve gerek yardımcı olarak gelmiş olan donanma mevcudu da muhtelif ebadda olarak sekiz Ceneviz, on beş Venedik, altı adet İtalya Cumhuriyetlerine aid gemi ile yedi Bizans kadirgası ve diğer muhtelif yerlere âid gemilerden mürekkep olarak mecmuu 39 gemi idi (29). Bu gemiler, iki nisanda imparatorun emriyle Yalıköşkü ile Galata’da Kurşunlu mahzen arasına gerilmiş olan zincirin gerisinde Haliç’te bulunuyorlardı (30). Bunlardan on adedi gerilmiş olan zinciri kırmak için yapılacak taarruzu önlemek için müdafaa hattının önünde yer almışlardı.

İstanbul’un Teslimi Teklifi ve Red Cevabı

Nisanın altısında başlayan muhasara tertibatı altı gün sürmüş ve ayın on birinde ikmal edilmiştir.   Bu  suretle  hazırlık  tamamlanıp   Zağanos Paşa da Beyoğlu cihetinde tertibat aldıktan sonra Sultan Mehmed islâmî ananeye uygun olarak Mahmud Paşa’yı İmparatora göndererek kan dökülmeden şehrin teslimini teklif ettiyse de Kostantin şehri müdafaa edeceğine yemin etmiş olduğunu ve ancak muahede mucibince vergi vereceğini beyan ederek teslim teklifini red etti; bunun üzerine nisanın on ikisinden (2 Rebîulâhır 857) itibaren büyük topların işlemesiyle asıl muhasara başlamıştı; gerçi beş gün evveldenberi ufak tefek çarpışmalar ve bir defa Rumların çıkış hareketleri olmuşsa da o kadar ehemmiyetli değildi. Yine on iki nisanda donanma da İstanbul limanı önüne gelmişti.

İSTANBUL’UN FETHİ

Sen Rumen (Topkapı) yakınına yerleştirilen büyük topun gürültüsü, şehir halkının kuvve-i mâneviyesini sarstı; bu top günde ancak yedi sekiz defa atılabiliyordu; toplar tunçtan olup uzun menzilli idiler ve büyük çapta taşdan gülle atıyorlardı (31). Bu dehşete karşı halkın maneviyatını yükseltmek için sarayda bulunan Meryem’in tasvirini sokaklarda dolaştırıyorlardı. Diğer toplar mütemadi bir bombardımana devam ediyorlardı. Muhasaranın onuncu günü büyük toplardan birisi parçalandı ve etrafındakileri öldürdü. Fakat tekrar tamir olunarak yine faaliyetine devam etti; toplar bazı yerlerden gedik açtılarsa da şehir halkı erkek, kadın canla başla çalışarak gedikleri kapatıyorlardı; imparator hergün surları dolaşarak müdafileri teşci ediyordu (32).

İlk Hücum

Nisanın on sekizine kadar yapılan topçu atışın dan, surların zayıf noktası olan pâdişâhın bulunduğu Bayrampaşa deresi tarafından birinci ve ikinci surlardan bir gedik açıldı ve buradan gece bir yürüyüş yapıldı ve dört saat sürdü; büyük harb kuleleri hücuma iştirak etti ise de bu müteharrik kule grejuva ateşiyle yakıldı; askerin surlara merdivenler   dayayarak çıkmak istemeleri de bir netice vermediğinden bu birinci hücum muvaffak olamadı. Bu başarısızlığı, aynı zamanda zinciri kırarak Haliçe girmek için donanmanın yapmış olduğu taarruz muvaffakiyetsizliği takib eylemiş, zincir kırılamıyarak o tarafa yani Haliç’e geçilememiştir.

Deniz Muharebesi (33)

Bu   muvaffakiyetsizlikleri  iki   gün   sonra   yani 20 Nisandaki deniz muharebesi başarısızlığı takib etti. Papa İstanbul’a yardım olarak üç Ceneviz gemisiyle bunların her birinde dört yüz cenkçi göndermiş ve daha sonra otuz geminin de gönderileceğini bildirmişti. Bunlara yolda Bizanslılara âid olup Mora’dan içerisi zahire, harb levazımı ve şarap yüklü bir gemi de iltihak ederek müsaid lodos rüzgâriyle İstanbul’a doğru geldikleri, Osmanlı donanması tarafından haber alınmıştı (34). Bunun üzerine padişah bu filonun karşılanarak imhasını Balta-oğlu Süleyman Bey’e emretti (35); o da on sekiz gemi ile bunlara karşı gitti. Rüzgâr, Papa donanmasına müsaid ise de karşı giden Osmanlı donanmasına müsaid değildi; bu suretle Yedikule’yi geçtiler. Bu durumu imparator kale surundan ve Sultan Mehmed de Zeytinburnu tarafından heyecanla takib ediyorlardı. Nihayet iki donanma Yeşilköy’ün batı açıklarında karşılaştılar. Rüzgâr kesildi, Evvelâ uzaktan ve sonra yakından muharebe başladı. Osmanlı donanması bunları sarmıştı; Haçlı gemileri kendi başlarına hareket ederek etrafını saran Türk gemileriyle mücadele ediyorlardı. Müttefiklerin gemileri yüksek bordalı göğe denilen gemilerden ve Osmanlılarınla ise kadirgalardan mürekkeb olduğundan gemilerin birbirlerine yanaştıkları sırada yüksek bordolu düşman gemileri, kendilerine yanaşıp çıkmak isteyen Türk askerlerine yağmur gibi ok ve taş ve grejuva ateşiyle mukabele ederek açıkta bulunan Osmanlı donanması efradına fazla zayiat verdiriyorlardı; bu suretle uzun zaman devam eden deniz muharebesinde muvaffak olamıyacağını anlayan Osmanlı donanması sahile doğru çekildi; fakat düşman donanması bunları takib etti; yüksekten atılan oklara karşı alçak bordalı Osmanlı donanması mukabele edemiyerek kaçtı.

Bu vaziyeti seyreden Sultan Mehmed, Türk donanmasının kendisinin bulunduğu tarafa doğru geldiğini görünce hiddet ve teessüründen atını denize doğru sürmüş ve sahilin sığ olmasından dolayı epice de ileri gitmişti (36). Pâdişâhın emri üzerine muharebe tekrar Yedikule önünde başladı; bu defa Türkler yardımcı gemilerini epey sıkıştırdılarsa da bu sırada rüzgârın esmeğe başlaması üzerine yollarına devamla şehir limanlarından birisine geldiler; geceleyin zincir indirilerek dışarıya çıkan iki Venedik kadirgası bu yardımcı gemileri alarak Haliç’e getirdikten sonra zinciri yine kapadılar. Baltaoğlu bu muvaffakiyetsizlik üzerine azlolunarak yerine Çalı Bey’in oğlu Hamza Bey tâyin edilmiştir.

Ordu Görüşmesi

Karadan yapılan hücumun muvaffak olamaması ve denizden de donanmanın mağlup olması üzerine askere bir sarsıntı gelmiş ve orduda dedikodu başlamıştı; bunun üzerine bir harb meclisi kurularak durum görüşüldü. Düşmana hem askerle ve hem zahire ve sair harb levazımı yardımı gelmesi, muhasarayı uzatacağı için tehlike baş göstermişti. İstanbul muhasarasının batı devletlerinin müdahalesini celbedeceğinden çekinen vezir-i âzam Halil Paşa bu hal karşısında imparatorun senede yetmiş bin duka altın vergi vermek şartiyle muhasaranın kaldırılmasını teklif etti; fakat Halil Paşa’nın hasmı olan Zağanos Paşa diğer bazı kumandanlar ve ulema bu teklifin aleyhinde bulunarak harbe devama karar verdiler; Halil Paşa’nın yardıma gelmelerinden korktuğu kara ve deniz yardımlarının gecikmesi ve Papa’nın yolladığı donanmanın vaktinde yetişemiyerek İstanbul’un fethini yolda haber alması bir şans eseri olarak vaziyeti kurtarmıştı.

Haliç’e Donanma İndirilmesi

Galata  surlarının  gerisindeki  Beyoğlu,   Kasımpaşa, Hasköy tarafları Zağanos Paşa’nın kumandasına verilmiş olup maiyyetinde on beş bin kadar kuvvet vardı. Haliç ile karşı sahil Ayvansaray’a kadar bunun nezareti altında bulunuyordu. Zağanos Paşa Hasköy”den karşı sahile bir köprü yapmağa memur edildi; bu köprü yapılırsa surlarla Beyoğlu arasında irtibat tesis edilebilecekti. Bunun için Haliç’e sokulacak olan bir kısım Osmanlı donanmasiyle Haliç’teki düşman donanmasının bertaraf edilmesi ve köprünün emniyet altında bulunması lâzımdı. Galata Cenevizlileri, mavi boncuk hikâyesi gibi hem Bizanslıları ve hem de Osmanlıları idare ediyorlardı; bir taraftan imparatora olanca kuvvetleriyle yardım ederlerken diğer taraftan da pâdişâha dostluk gösteriyorlar, istenilen harb levazımını bol bol veriyorlardı; toplar için lâzım olan zeytin yağını ve diğer her şeyi Osmanlılara verdikleri gibi geceleri de  gizlice   rumlar   tarafına   geçerek   onlarla  da  çalışıyorlardı (37).

Sultan Mehmed, donanmasının mağlubiyetini, eski gemiler, variller, kalın zincirlerle bağlı olan Yalıköşkü ile Kurşunlu Mahzen  arasındaki  maniayı  geçip Haliç’e giremediği için  başka bir çareye başvurdu. Osmanlı donanmasının Haliç’e, sokulmak istenmesi buradaki surların metin olmamasından dolayı tahrip edilmesi kolay olduğu içindi; zaten zincirin gerilmesine de sebep bu idi (38).

Padişah Haliç’teki düşman donanmasını batırmak için top makinesi yaptırarak bununla yüksekten taş gülleler atmağa karar verdi; Beyoğlu sırtına koydurduğu bu makineler ile Haliçteki gemilerden bazılarını batırmıştı.

Bir kısım donanmanın Haliç’e indirilmesine kat’î zaruret hasıl olmuştu; ve ona göre hazırlığa başlanmıştı; bu suretle hem düşman donanması bertaraf edilecek ve hem de Hasköy’le Ayvan-saray arasına köprü yapılarak iki ordu arasında irtibat tesis edilmiş olacaktı. Verilen karar üzerine evvelâ gemilerin karadan çekileceği yer tetkik edildi. Açılacak kısım ormanlıktı ve Kasımpaşa mevkiine kadar iniyordu. Gemilerin çekileceği yol Tophane önündeki sahilden başlayarak Boğazkesen’den geçiyor ve buradan güney batıya dönüp sırtları aşarak Löbon Pastahanesi tarafına çıkıyor ve tepeyi aşarak Perapalas yanından Kasımpaşa’ya yani Haliç sahiline geliyordu (39).   Bunun tesbitinden sonra yol tesviye olundu ve yuvarlak ağaçlardan kızaklar yapıldı; gemilerin kızaklar üzerinden kayması için Galata Cenevizlilerinden zeytin yağı, sade yağı ve domuz yağiyle bu kızaklar iyice yağlandı, bu işler yapılırken Galata Cenevizlilerine bu hazırlığı duyurmamak için tedbir alındı, bu taraflardan düşman donanmasına havan topları atılmak ve zincire karşı taarruz edilecekmiş gibi aldatıcı hareketler yapıldı.

Nihayet Çiftesütun altındaki cihetten yani Tophane’den itibaren donanmadan ayrılan iki, üç ve beş sıra kürekli altmış yedi veya yetmiş iki gemi (40) bir gece içinde (21 – 22 Nisan) yukarıda tesviye edildiğini gösterdiğimiz yoldan (Barbaro, gemilerin tekerlek üzerinde bulunduğunu beyan ediyor) Kasımpaşa’ya indirilmiştir; gemiler inerken bir taarruza uğramamak için bir kaç top, okçu ve arkebuzcular tarafından himaye olunmuşlardır (41).

Gemilerin bir gece içinde Haliçle indirilmesi düşmanı hayrette bıraktı  ve şaşkınlık verdi (42),   ilk iş olarak Hasköy ile Ayvansaray arasına (Avcılar kapısı tarafına) bir köprü kurmak oldu; bir çok sandallar, fıçılar sıkı sıkıya birbirine bağlandı ve sonra bunların üstüne tahtalar döşendi ve kancalar geçirmek suretiyle eni elli ve boyu yüz kulaç bir köprü vücuda geldi. Dukas’a göre bu köprüden beş kişi yan yana geçebilirdi. Köprünün üzerine yerleştiririlen toplar ve Haliç’te Türk donanmasının toplariyle bu taraftaki surlar dövülmeğe başladı; bu kısmın müdafaasında pek az müdafi vardı; bunun üzerine imparator diğer yerlerden alarak buradaki surlara da kuvvet göndermek mecburiyetinde kaldı.

Donanmanın Haliç’e inmesi ve köprü yapılması büyük endişeyi mucip olduğundan toplanan bir harb meclisinde köprünün yıkılmasına karar verdilerse de muvaffak olamadılar; yakalanan kırk Rum askeri derhal öldürüldü; buna mukabele olmak üzere imparatorun emriyle iki yüz altmış kadar Türk esiri burçlar üzerinde katledildiler.

Galata’da Aios Teodoros tepesine konan toplarla Haliç’teki düşman donanması dövülmeğe başlandı. En büyük gemi batırıldı, düşman gemileri Galata tarafındaki kıyılara sokularak top ateşinden kurtulmuşlardı; fakat artık faaliyet ve hareketleri görülmüyordu; imparator Haliç suruna koydurduğu iki topla Türk gemilerini ateş altına alarak ikisini batırdı; buna mukabil Kasımpaşa tepesine konulan üç büyük topla Bizans topçusunun bulunduğu  surlar  mütemadiyen  top   ateşi  altına   alındı.

6 Mayıstaki İkinci Hücum

Surlara karşı her gün top ateşi devam ediyordu, Eğrikapı tarafına konmuş olan büyük toplardan birisi oradaki surun metin olmasından dolayı kaldırılarak Topkapı cephesine getirildi. Top adedi burada ziyadeleşmek suretiyle neticenin buradan alınması tekarrür etmişti; surlar mütemadi doğuluyordu; Pâdişâh, kâfi derecede tahribat yaptığına kani olduğundan mayısın altısında güneşin batmasından dört saat sonra gece âni olarak yine Bayrampaşa deresi vadisindeki surlara mevzii ikinci bir taarruz daha yaptırdı; fakat bu yoklamadan bir netice çıkmadı ve bu kısmın müdafaası için üç Venedik gemisinden alınan dört yüz gemici Topkapı surlarına getirilerek burası takviye edildi.

12 Mayıs Taarruzu

Bu mevzii taarruz 12 mayısta   Vlaherna sarayı ile Edirnekapı arasındaki surlara yapıldı. O tarafta açılan bir gediğe yapılan taarruzda ilk hamlede muvaffakiyet hâsıl olur gibi olduysa da ihtiyat kuvvetlerinin yetişmesi üzerine püskürtüldü; onu müteakip tekrar edilen taarruz yine başarı verecek iken Edirnekapı mıntakasından yetişen bin kişilik bir kuvvetin yardımiyle bir netice elde edilemedi.

Bundan sonra top muharebesi, ok, kurşun atışları, lağım hafriyatı ve büyük müteharrik harb kulelerinin surlara taarruzları ile günler geçti. Açılan lağımları Bizans lağımcıları buluyorlardı.

İmparatora Son Teslim Teklifi

Fatih umumî hücum yapılmasın sırası geldiğini tahmin ederek ondan evvel imparatora sulh teklifi yapmağa karar verdi ve 23 veya 24 Mayısta  İsfendiyaroğlu Kasım Bey’i elçi olarak   imparatora gönderdi ve umumî hücumun doğuracağı feci neticeye sebebiyet vermemesini bildirdi. Pâdişâhın teklifi şöyle idi:

1— Şehrin kendisine terki,
2— İmparatorun bütün maiyyeti, hazinesi ile sağ ve salim, arzu ettiği yere gitmesi veya Mora despotluğunu kabul eylemesi,
3— Ahalinin de gitmek veya kalmakta serbest olduğu bildiriliyor ve aksi halde şehir harben alınacak olursa halkın harb esiri olacakları tebliğ ediliyordu.

Kasım Bey bu güç durum üzerine imparatoru sulhe imale etmek istedi; imparator da bazı mukabil tekliflerde bulunmak üzere Sultan Mehmed’e elçi gönderdi ve Rum elçileri pâdişâh ne kadar vergi isterse iktidarı dışında olsa dahi vereceğini ve daha başka tavizlerde de bulunacağını söyledilerse de Dukas’ın söylediğine göre Pâdişâh:

— “Buradan gitmekliğim kabil değildir; ya ben şehri zabtederim, yahut şehir beni ölü veya diri olarak zabt eder, eğer şehirden sulhen çekilirsen sana Mora’yı ve kardeşlerine diğer eyaletleri vereceğim; bu suretle dost oluruz, şayet şehre harben girecek olursam eşraf ve ayanını ve seni öldürüp halkı esir edip mallarını yağmalattırırım” cevabını gönderdi (43).

Macaristan Kralının Elçisi

İstanbul   muhasarasının   sonlarına   doğru   (25, 26 Mayıs) bir Macar heyeti Osmanlı karargâhına geldi. Bu heyet ile Jan Hunyad’ın naiplikten çekilerek genç kıral Ladislas’ın kıral olduğu bildiriliyordu. Bu münasibetle Jan Hunyad Sultan Mehmed’le üç sene müddetle yapmış olduğu mütareke, idareyi kirala devretmesi münasibetiyle imzalamış olduğu ahidnâmeyi geri istiyor ve Osmanlı hükümdarının ahidnâmesini de iade ediyordu. Macar murahhası vezir-i âzam ve onun yanında bulunan iki vezirle görüştü; sefir efendisinden aldığı talimat üzerine İstanbul muhasarasının kaldırılmasını pâdişâhtan rica etti ve aksi halde Macarların, Rumlar lehine hareket edeceklerini beyan eyledi; Macar murahhası bundan başka batı devletlerine âid bir filonun da imparatorun yardımına gelmekte olduğunu da söyledi; Macar heyetinin gelmesi ve Macarların Rumlara yardım edeceği ve donanma geleceği şayiası yayılarak dedikodu başladı (44).

26 Ocak 1453’de Venedik Cumhuriyetinin İmparatorla aktetmiş olduğu muahede mucibince cumhuriyet, adalar denizindeki donanmasiyle yardımı imzalamış ve henüz donanması gelmemiş fakat İmparator, yardımın acele yapılması için Venedik’in Akdeniz kumandanı Loredano’ya haber göndermişti ki (45) Macar elçisinin Batı filosu dediği bu olacaktır.

Ordu Müzakeresi

Macar elçisiyle olan görüşme pâdişâha arzedildi; Macarların, Rumlara yardım edileceği tehdidi ve bir Batı filosunun yardıma geleceği sözleri Sultan Mehmed’i düşündürdü. 27 Mayıs akşamı bir meclis toplanarak vaziyeti görüştü. Vezir-i âzam Halil Paşa, evvelce gördüğü üç haçlı seferinin tehlikelerini yakinen bildiği ve garp hıristiyanlarının yeni bir haçlı   seferi   yapacaklarından korktuğu için imparatorun ağır bir vergiye bağlanarak muhasaranın kaldırılmasını teklif etti. Ve bilhassa batı hıristiyan hükümdarlarının ittifak ederek Türkleri Balkanlardan atmak üzere harekete geçebileceklerini ve daha büyük bir felâkete meydan vermemek için ricat etmek gerektiğini söyledi. Şüphesiz daima Yıldırım Bayezid’in akıbetini Izladi, Varna ve ikinci Kosova muharebelerini hatırlıyordu (46). Bu mütaleaya mukabil Zağanos Paşa, İstanbul’a yardım yapılamıyacağını ve yardım yapılsa bile ehemmiyetli olmadığını ve sair pâdişâhın heyecanını teskin edici mütalealar beyan ettiler. Zağanos Paşa’nın mütaleasına bazı ümera ile ulema ve Ak Şemseddin iştirak eylediklerinden son bir ümid olarak umumî hücuma karar verildi.

Filhakika Venedik veya Papa donanmasının Sakız’a, geldiği haber alınmıştı; son yapılacak hücumun neticesine kadar Macar elçisi iade edilmiyerek alıkonuldu; muhasaranın uzaması ve bir muvaffakiyet elde edilememesi sebebiyle asker arasında da dırıltı başlamıştı; pâdişâh hakikaten endişeli idi. Ak Şemseddin’in sebat ve hücum edilmesi hakkındaki mektubu ve mânevi tebşiratı havi yazısı da herhalde Sultan Mehmed üzerinde müessir olmuştur (47).

Umumi Hücum Hazırlığı

Sultan   Mehmed,    deniz  ve kara kuvvetleri kumandanlarını toplayarak teşci yollu hitabede bulundu; onlara gösterdikleri gayret ve fedakârlıklardan dolayı teşekkür etti ve yapılacak son hücumda da büyük fedakârlıklar beklediğini ve İstanbul’u fethetmeden geri dönmiyeceklerini anladığını ve kazanılacak zaferin temin edeceği menfaatleri ve şehrin bütün servetini kendilerine bıraktığını ve asırlarca düşmanlığını gördüğü İstanbul’un zabtının zarurî olduğunu, surların artık girilebilecek bir hale geldiğini, surları müdafaa edenlerin az ve yorgun olduklarını ve Türk askeri gibi nöbetle dinlenmediklerini ve bunun da muvaffakiyet için bir âmil olduğunu, bunun için yakında hücum yapılacağını gaye elde edilmedikçe sulh veya mütareke olamıyacağını beyan ederek kendilerini teşci etti (48).

27 Mayısta yapılan ve üç gün süren bombardımanla surların bir kısmı yıkıldı (49). Rumların bu yıkılan yerleri kapatmamaları için gece bile bombardımana devam edildi; ertesi günü bu yıkılan yerlerden bazı Türk askerleri içeriye girdilerse de Jüstinyani yetişerek Türkleri çıkardı, bu sırada Murad Paşa, Jüstinyani’yi öldürmek üzere saldırdıysa da kendisi maktul düştü; imparatora kaçması teklif edildi ise de bunu kabul etmedi ve hemen surlar tarafına koştu bu sırada Türkler içeriye girdilerse de imparator tarafından geri atıldılar.

29 Mayısta umumî hücum yapılacağı Galata Cenevizlilerinden ve Osmanlı ordusunda bulunan Rumların okların ucuna takıp attıkları kâğıtlardan haber alınmış olduğundan imparator ile Jüstinyani mümkün olduğu kadar hazırlanmışlardı; 28 Mayıs gecesi Ayasofya kilisesinde büyük bir âyin yapıldı, imparator da bu âyinde bulundu; sonra Vlaherna (Tekfursarayı) sarayına geldi, vedalaştı; surları teftiş etti; ayın 28 inci sabahı saat ikiden itibaren hücum esnasında yapılacak işler ve malzeme hazırlandı; sabahtan başlayan top ateşi açılan gediklere teksif edildi ve Topkapı’da Liküs vadisine inen sırt tarafındaki gedik  büyütüldü.

Çiftesütun’larda yani Tophane ile Fındıklı limanında yatan donanma Bahçekapısı’ndan Langa ve Samatya’ya kadar olan surları abluka ederek müsaid yerlerde karaya asker çıkarıp merdivenlerle surlara çıkacaklardı; bunların surlara tırmanma hareketi gemideki ok ve manciniklerle himaye olunacaktı. Haliç’teki donanma da Tahtakapı’dan Unkapanı kapısına kadar olan mahalle karşı cephe aldılar.

Kara muhasarası tertibatı evvelce gördüğümüz gibi ilk muhasara günündeki tertibatın aynı idi; yani sağ kolda îshak ve Mahmud ve sol kolda Karaca Paşa’lar ve Topkapı cephesinde de bizzat Sultan Mehmed bulunuyordu.

Umumi Hücum ve Şehrin Zaptı

29   Mayıs   gecesi   başlayıp   sabaha  yakın   saate kadar devam eden iki hücumdan sonra, 29 Mayıs salı günü sabaha karşı umumî hücum başladı; asıl netice alınacak kısım Topkapı ile Edirnekapısı arasında açılmış olan gedik olup pâdişâhın bulunduğu merkez kolu buraya hücum ediyordu. Birinci umumî hücum iki saat, arkasından yapılan ikinci umumî hücum bir buçuk saat sürmüş ve henüz bir sonuç elde edilememişti; müdafiler de canlarını dişlerine alarak çalışıyorlar, surlara merdiven koyup çıkanları grojuva ateşiyle ve sair vasıtalarla öldürüyorlardı; diğer kollardaki hücumlarda bir muvaffakiyet elde edilemedi.

Bunun üzerine merkez kolundaki yeniçeriler ve ihtiyat kuvvetleri son koz olarak ileri sürüldü. Bu defa bizzat pâdişâh da yeniçerilerle beraberdi; imparator da bu cephede bulunuyordu; bu sırada surları büyük bir azimle müdafaa eden başkumandan Jüstinyani elinden ve kolundan yaralandı ve ziyade kan zayi ettiğinden dolayı imparatorun ricasına rağmen müdafaayı terk ederek çekilmişti (50).

Bu hücum esnasında yeniçeriler hendek önüne kadar gittiler. Pâdişâh bunları orada durdurdu ve okçular ve arkebozcuların yağdırdıkları ok ve arkebozların himayesi altında olarak hücuma sevk etti; yeniçeriler hendeği aşarak sura dayandılar. Yeniçeriler arasında iri yarı Ulubadlı Hasan isminde bir yeniçeri kalkanını sol eli ile başının üzerinde tutarak sağ elinde palası olduğu halde ilk olarak surun üstüne çıktı; bunu gören otuz kadar yeniçeri onu takip ettiler ise de müdafilerin ok ve taşlar ile sekizi öldürüldüler. Ulubadlı Hasan yaralanmasına rağmen diğer arkadaşlarının sura çıkmalarına yardım etti; fakat bunlar da öldürüldü ve Ulubadlı Hasan da büyük bir taşa takılarak surdan aşağı düştü ve yukarıdan atılan ok ve taşlarla şehid oldu (51). Fakat hücum devam ettiğinden sura çıkanlar çoğaldı ve surun üstünde tutundular. Bunu müteakip topla tahrip edilen yerden yeniçeriler içeri girip birinci surla ikinci sur arasındaki sahayı (Prevolos) işgal ettiler; buradaki müdafileri püskürttüler. İmparator maiyyeti ile Pemton kapısına doğru kaçtı; şiddetle takip olunuyorlardı, Kostantin omuzundan yaralanmış ve yanındaki Kantakuzen maktul düşmüştü; imparatorun kaçtığını ve kendilerine doğru geldiğini gören ikinci sur müdafileri de paniğe tutuldular; rivayete göre bu panik esnasında imparator da düşerek çiğnenip öldü (52). Dış sur düştükten ve iki sur arasındaki saha (Provolos) temizlendikten sonra müdafaasız kalan iç surlar da alındı. Topkapı içeriden kırıldı ve Türk kuvvetleri bu kapıdan içeri şehre girdiler. Silivri kapısı tarafındaki bir gedikde zorlanarak buradan da şehre girildi; yalnız Giridli gemicilerin müdafaa ettikleri Vasileos (Basil) Leon ve Aleksiyüs burçları alınamadı, bunlar kahramanca döğüştüler; bunların müdafaaları padişaha arzedilerek kendilerinin gemileriyle mallarının serbest bırakılması şartiyle teslim olarak gittiler (53). Haliç tarafındaki donanma efradı Odun kapısından girdiler.

Topkapı ile Edirnekapı arasından girilerek surlar işgal olunacağı sırada Karaca Paşa kolunda bulunan ve dışarısı ile muhabere etmek üzere evvelden kapatılmış olup Kostantin’in emriyle açılmış olan Kerkaporta (Canbazhane kapısı)’nın açık bulunduğunu anlayan Türk askerlerinin elli kadarı buradan içeri girmişler ve arkalarından iltihak edenlerle kuvvetlenerek o tarafta Karaca Paşa kuvvetlerine karşı müdafaada bulunan  Rumlara baskın yaparak bunları kaçırmışlar ve bu suretle bu taraftan da suru işgal etmişler ve Osmanlı sancağını dikmişlerdir.

İşte elli dört gün süren ve 18 Nisan, 6, 12 ve 29 Mayısta yapılan dört büyük hücumdan sonra —ki sonuncusu bunları en umumisi idi— Şarkî Roma împaratorluğu’nun 1125 senelik başşehri olan (54) İstanbul ( Kostantiniyye) 20 Cemaziyelevvel 857 / 29 Mayıs 1453 salı günü zabtedildi (55). Deniz tarafında donanmaya karşı müdafaada bulunan müdafiler, sura çıkmak isteyenlerle mücadele edip mukavemet ediyorlardı. Fakat bunlar şehrin karadan işgal edildiğini Türk askerlerinin saat üçte o tarafa gelmeleri üzerine anlamışlardı. Rumların sur haricindeki Türk kuvvetleriyle harb ettiklerini gören Türkler surlarda bulunan Rumların üzerlerine hücum ederek bunları öldürmeğe başlamışlar ve bu suretle dışarda gemilerde bulunan askerler de deniz tarafındaki kapıdan içeriye girip ganimet elde etmeğe muvaffak olmuşlardır. Şu halde deniz tarafındaki surlar İstanbul’un kara tarafından işgalinden bir buçuk, iki saat sonra işgal olundu (Dukas s. 293). Marmara tarafındaki surların bir kısmına kumanda eden Çelebi Mehmed’in oğlu Şehzade Orhan, şehrin işgal edildiğini haber alınca elbisesini değiştirerek askerler arasına karışmış ise de aranıldığını haber alması üzerine kendisini surdan atarak intihar etmiş ve başı kesilerek pâdişâha getirilmiştir. Donanma efradının da şehre girdiğini gören Haliç’teki ecnebi gemileri fırsatı kaçırmıyarak kaçabilenler mültecileri  alarak    limandan    uzaklaştılar.  Françes, Türklerin saat iki buçukta şehre hâkim olduklarını yazar ki öğleden sonradır (56).

İmparator XI. Kostantin pek çok müşkilâta ve yapılan ihanetlere rağmen büyük bir azimle şehri müdafaa etmiş, kendisine deniz yoluyla kaçması teklif edildiği halde bunu red ederek askerinin başında ve memleketinin müdafaası uğrunda can vermiştir. Kostantin ölümünde kırk dokuzla elli yaş arasında idi (57). İstanbul fethini müteakip alınan esirlerin mikdarı elli bin kadardı.

Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’a Girmesi (58)

Yirmi iki yaşında İstanbul’u fethederek tarihte FATİH unvanını almış olan II. Mehmed, surların işgal edilip askerin şehre girmesinden sonra halk, kadın, çocuk, büyük kiliseye doğru kaçışıyor ve kaçamıyanlar esir ediliyorlardı (59). Askerler, Ayasofya’ya kadar gittiler, kiliseye dolmuş olan halk arasından istedikleri kadar esir aldılar. Fatih sıkı bir muhafaza altında olarak maiyyetinde vezir, ulema ve sair ileri gelen devlet adamlariyle birlikte muhteşem bir alay ile Topkapısından şehre girdi. Fatih’in İstanbul’a girişi hakkında müellif, eski tarihçiler tarafından görülmiyerek son senelerde yayınlanmış olan bir vekayinâmeden aldığım hulâsayı aşağıya yazıyorum (60).

“Şehirde yer yer mücadele oluyordu; kumandanlar Padişaha: Sen bizzat şehre girmezsen biz ahaliyi itaat ettirmeğe mecbur kalamayız deyince, Sultan Mehmed: imparatorun aranmasını emrettiği gibi, halka taarruz edilmemesini ve halkın itaat eylemesini emreyledi; bu suretle şehirde sükûnet hasıl oldu. Şehirdeki bütün ölüler yakıldı, şehir temizlendi; padişah Romanos (Topkapı) kapısından şehre girerek, Ayasofya kilisesine gitti, oraya gelince atından indi, (Şükrane olarak) yere kapandı ve toprak alıp başının üstüne götürdü; bu esnada patrik, papaslar, pek çok halk, kadın, çocuk toplanmışlardı; padişah şehrin fevkalâde olduğunu görerek:

— “Hakikaten bunlar erkek adamlarmış. Onların muharebe esnasında böylece çarpışmaları ve ölmekten saadet duymaları boşuna değilmiş” dedi; sonra Ayasofya’ya girdi, mukaddes mahalde durdu, patrik ve halk yerlere atılarak ağlaştılar; Sultan Mehmed onlara elleriyle susmalarını işaret etti; sükûnet teessüs edince patriğe:

— “Ayağa kalk. Ben Sultan Mehmed sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki, bu günden itibaren artık ne hayatınız ve ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız” dedi. Sonra, ordusunun    kumandanlarına   dönerek: askerin halka hiç bir fenalık yapmamalarını emretmelerini ve herhangi birisi bu emre itaat etmezse ölümle cezalandırılacağını bildirdi (61).

Kilisenin her tarafını ve hazinelerini görmeği arzu ederek herkesin dışarı çıkmasını emretti; fakat halk ağır ağır çıktığından ve kendisi de bunu bekliyemiyeceğinden dışarı çıktı ve imparatorun sarayına gitti. Orada karşısına Kostantin’in başını getiren bir Sırp çıktı; padişah Rum beylerine bu başın Kostantin’in başı olup olmadığını sordu. Onundur dediler, bunun üzerine:

— “Allah seni ne kadar yüksek yaratmıştı ve seni imparator yapmıştı; niçin böyle boş yere helak olmak istedin?” dedikten sonra kesik başı patriğe gönderdi (62).

Kostantin’in zevcesi împaratoriçe kocasiyle son defa vedalaşıp ayrıldıktan sonra İstanbul’un işgali üzerine Rum beyleri tarafından kızları ve asıl ailelere mensup kadınlarla birlikte Jüstinyani’nin gemisiyle Mora’ya götürüldü. Sultan Mehmed bunları kaçıranların kimler olduğunu tahkik edip öğrendi ve bunları idam eyledi;  akşam üzeri sur dışındaki karargâhına döndü (63).

Tarihin ikinci cildinde görüleceği üzere Fatih Sultan Mehmed, patrik intihabı ve İstanbul’un tanzimi için görülecek işleri tertip ve icabeden memurları tâyin ettikten ve on sekiz hazirana kadar  İstanbul’da  kaldıktan   sonra   Edirne’ye   döndü  ve büyük bir zafer alayiyle şehre girdi (64).

İstanbul’un zabtından üç veya beş sene sonra (1456 veya 1458) Lâtinlerin elinde bulunan Atina alındı ve Peloponez de dahil olduğu halde bütün Yunanistan elde edildi.

Dipnotlar:

KaynakOsmanlı Tarihi, I. Cilt, Anadolu Selçukluları ve Anadolu Beylikleri hakkında bir mukaddime ile Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan İstanbul’un fethine kadar, Ord. Prof. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, 467-493 ss.

https://www.bing.com/ck/a?!&&p=df386fe2b4e126ffa97c2deb928cc7e3df0753d5615a025499e133c65b2636e1JmltdHM9MTc4MDAxMjgwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=istanbul%27un+fethi&u=a1aHR0cHM6Ly90dGsuZ292LnRyL2lzdGFuYnVsdW4tZmV0aGkv

Bayram Tebriği

Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın Değerli Üyeleri

Kutlayacak olduğumuz Kurban Bayramı, yalnızca takvimde yer alan dini bir zaman dilimi değil; toplumumuzun kendi vicdanıyla yeniden buluştuğu, kırgınlıkların yerini birlikteliklere bıraktığı özel zamanlardır.

Bugün ülkemizin içinde bulunduğu siyasi ve toplumsal atmosfer, hepimize daha fazla sağduyu, hukuk hassasiyeti ve yüksek bir sorumluluk yüklemektedir. Fikir ayrılıkları demokratik hayatın tabii bir zenginliğidir; ancak hiçbir siyasi mücadele veya tartışma, toplumsal huzuru zedeleyecek, adalet duygusunu örseleyecek veya insanımızı kutuplaştıracak bir noktaya taşınmamalıdır.

Son dönemde siyasette yaşanan gerilimlerin ve tartışmaların; hukukun üstünlüğü, demokratik teamüller ve toplumsal sükûnet çerçevesinde, olgunlukla ele alınması gerektiğine inanıyoruz. Türkiye’nin ihtiyacı, gerilimin tırmandırılması değil; milletimizin ortak geleceğini ve huzurunu önceleyen sorumlu bir siyaset anlayışıdır.

Kurban Bayramı’nın; öfkenin değil sevginin, ayrışmanın değil birleştiriciliğin güç kazandığı bir iklime vesile olmasını temenni ediyoruz.

Bu duygu ve düşüncelerle, Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak siz değerli üyelerimizin ve tüm İslam âleminin Kurban Bayramı’nı kutluyor; ülkemize huzur, adalet ve sağduyu diliyoruz.

KAO Yönetim Kurulu

Bayram Vesilesiyle

Gücünü Yüce Yaratan’dan alarak Putperestliği din edinmiş ilkel toplumunu İnsanlık âlemine örnek olacak medeni bir topluma dönüştürmeyi başaran Yüce Peygambere Selam olsun;


‘’Güzel ahlakı tamamlamak için’’ gönderildiği toplumda ‘’Hanifelerdendi… Herkesin babasının adıyla anıldığı o toplumda onun adının önünde ‘’Emin’’ sıfatı vardı… Müslüman’ı, “Elinden ve dilinden’’ emin olunan olarak tanımladı… ’’Birbirinizi namazlarınızla değil, şu üç şeyle imtihan ediniz; sır verdiniz ifşa etti mi, yola çıktınız sizi yarı yolda bıraktı mı, emanet verdiniz emanete sahip çıktı mı?’’ O seçkin İnsanın haiz olduğu ahlak ‘’Kur’an Ahlakıydı’’ O Yüce Yaratanın Seçkin Kulu Hz. Muhammet’ idi.


Bize hediye edilen Dini Bayramlarımızı kutlamada esas olan; O Yüce Peygamber’in ait olduğu/ yaşadığı toplumunu şirkten kurtarmak, doğrudan Yüce Yaratan’ ı tanıyarak teslim olmalarıyla alakalı canı pahasına toplumunda verdiği nitelikli kavganın özünü kavrayabilmektir.
Onun ardında bıraktığı ilkelerine sadakat, onu ardından koyduğu ilkelere sahip çıkmak/ yaşamak, ana ilke ise günümüzde yaşanan ilkesizlikleri yüksek perdeden savunanlara dur diyebilmektir.


Özellikle Müslümanlara farz kılınan Namaz ibadetinin insana yüklediği zorunlu misyonun/ ana görevin her türlü sömürü ve zulme karşı, adaletsiz davranışlara karşı başkaldırı olduğunu kavrayabilmektir; Rant’a/ haksız gelire, statükoya karşı toplumunda verdiği nitelikli kavganın sonucunda Mekke’de tutunamayarak Medine’ye hicret etmek zorunda bırakılan O seçkin İnsan; Medine Şehir Devleti’ni kurarak yönetiminin Başkanı seçilir o günün koşullarında.


Yönetim tarzının şaşmaz üç ana öğesi vardır: “Şura/ İstişare/ Meşveret/ Ortak Akıl—Adalet—Liyakat/ İşin Ehline Verilmesi’’ kavramları;
Bu kavramların günümüzdeki karşılığı; Hukukun Üstünlüğüne dayanan Demokratik Parlamenter Sistem; uygulamada, birbirini kontrol ederek dengeleyen “Yasama/ Yürütme / Yargı” ergleri. Ve bu değerlere/ erglere haiz çağın gerektirdiği eğitimiyle yetişmiş liyakatli/ nitelikli/ üreten insan…


Yüce Yaratan’ın muhatap aldığı insana Yüce Yaratan; “Yaratılmış Mahlûkatın En Şereflisi insandır” demesini çok iyi kavrayan Hz. Ali: “Dünyada lekesiz bir alından, daha güzel bir şey var mı?’’ diye ilahi ölçüyü koyuyor. İnsanların alınlarındaki lekeler el eliyle değil kendi zaaflarıyla vurulur. Hiç kimsenin kendisinden başka düşmanı olmadığını öncelikle siyaset adamları bilmeli, bu ölçüden ve salim akıldan ayrılmamalıdır.


Sözün özü: Algılardaki yanlışlıklar düzeltilmeden doğru din anlayışını oluşturmak mümkün değildir. Elimizde bir rehber/ mesaj var. Bugün adına, bugün için, bugüne göre değerlendirilmesi/ yorumlanması gereken bir mesaj… Ancak bunu algılayabilecek bir seviyeye ihtiyacımız var. Ve seviyeyi yükseltecek seviyeli yorumlara…


*
Dini Bayramlarımız vesilesiyle vicdani bir muhasebe yapmamız üzerimizde bir Görevdir diye düşünmek lazım…
Şuurla, bilinçle düşünen insanlar için Din, Adalettir- Liyakattir-Merhamettir- Samimiyettir- Dürüstlüktür- İlimdir- Çağdaşlıktır- Fayda üretmektir.
Bilinmeli ki, İnsan tek şuurlu varlık. Dünyaya gelir, kendisine verilen hayatı yaşar ve icraatlarıyla ilgili hesap vermek üzere Allah’a geri döner. Bu zaman tek kullanımlıktır, tekrarı yoktur. Yaratan, insanı başıboş bırakmamıştır.


Mümtaz Okurlarımızın, Dostlarımızın Sevenlerimizin Dini Bayramlarını Kutlar Sağlıklı Huzur veren Aydınlık Günler Dilerim.
Sevgiyle kalın, severek kalın, Selamla kalın, dostça kalın!

“Dağlar ile Taşlar ile”

Bu denemede Yunus Emre’nin (1240-1321) “dağlar ile taşlar ile” başlayan şiirinin Endülüslü Muhiddin’in (1165-1240) “Cemâdâttan (cansız nesnelerden) yüce bir mahlûkat yoktur” mısrası ile derin ilişkisine yaklaşmaya gayret etmeye çalışılacaktır. Çünkü hem Yunus hem de Muhiddin vahdet-i vücud’un kurucu isimlerindendir. Tasavvuf okullarının kurucuları insanlık düşünce tarihi açısından iyi bilinmeli ve araştırmalıdır. Takipçiler çoğu kez kurucu isimlerin eserlerini açıklamaya/şerh etmeye çalışır. Davud-i Kayserî (1261-1345), Niyâzî-i Mısrî (1618-1694) ve birçok mutasavvıf vahdet-i vucud okulunun takipçileridir.

Felsefe ve düşünce okulları için de bu kural geçerlidir. Örneğin: Sokrates (M.Ö. 470–399), Platon (M.Ö 427-347), Aristoteles (MÖ 384-322) kurucu filozoftur. Farabi (870- 950), İbn-i Sina (980-1037), İbn-i Rüşt (1126-1198) her ne kadar bu üstatlardan etkilendiler ve onların yorumcusu olarak kabul edildilerse de İslam dünyasına has felsefî yol ve yöntemlerini de kurmuşlardır. Batıda bilinen felsefecilerin çoğu Sokrates ve Platon’a dipnot düşmektedir.

Vahdet-i Vucud’un zirve şahsiyetlerinden Yunus’un ilahisi şu satırlardan oluşmaktadır:

“Dağlar ile taşlar ile/ Çağırayım Mevlâm seni/ Seherlerde kuşlar ile/ Çağırayım Mevlâm seni

Sular dibinde mahî ile/ Sahralarda ahû ile/ Abdal olup yahû ile/ Çağırayım Mevlâm seni

Gökyüzünde İsa ile/ Tur dağında Mûsa ile/ Elindeki asa ile/ Çağırayım Mevlâm seni

Derdi öküş Eyyûb ile/ Gözü yaşlı Yakub ile/ Ol Muhammed mahbûb ile/ Çağırayım Mevlâm seni

Hamd ü şükrullah ile/ Vasf-ı Kulhüvallah ile/ Daima zikrullah ile/ Çağırayım Mevlâm seni

Bilmişim dünya halini/ Terk ettim kıyl u kâlini/ Baş açık ayak yalını/ Çağırayım Mevlâm seni

Yunus okur diller ile/ Ol kumru bülbüller ile/ Hakk’ı seven kullar ile/ Çağırayım Mevlâm seni2

Yunus Emre “Dağlar ile taşlar ile/ Çağırayım Mevlâm seni/ Seherlerde kuşlar ile/ Çağırayım Mevlâm seni” dizeleri ile bu ilahisine başladığı görülmektedir. Bu başlangıç bize Endülüslü sufi Muhiddin Arabi’nin Fusûsu’l-Hikem İshak faslındaki şiirinin mısralarını çağrıştırmaktadır. Yahut Muhiddin’in sözleri Yunus’u hatırlatmaktadır:

Fidyesi midir bir peygamberin koç kurbanı?/ Nerede o acı meleme, nerede insan feryadı?

/İnayet etti de Allah ya bize ya ona, o koçu yüceltti / Yüceliğin ölçüsünü acep nasıl bir terazide tarttı? /

Develer kıymetçe ağırdır buna kuşku yoktu/ Ama kurbanlıkça değeri koçtan daha düşük oldu/

Bir koç bilmem ki bakmadan cılız bedenine/ Nasıl da oluverdi verdi de vekil, Rahman’ın halifesine ?/

Var bir düzen anlasana bu fidye işinde/ Artmakta kazançlar, zararlarsa eksilmede/

Daha üstün yaratık yoktur donuktan (cansızdan) öte / Sonra gelir bitkiler kendi ölçüsünce /

Sonrakiler duyu sahibidir; hepsi de ariftir / Kesin delil gerekmez ona keşif yoluyla bilir /

Adem dediklerine gelince eksik olmaz boynundan / bir boyunduruk ki mamül akıldan, fikirden, imandan /

Sehl ve bizim gibiler düşünüyoruz böyle işte/ İhsan mertebesine ermişiz hepimiz de /

Gördüğüm gerçeği gören kişi / Söylediğimi görür açıkta ve gizlide /

Sözüme muhalif söze sakın itibar etme / Kıraç toprağa boş yere tohum serpme /

Sağır, dilsiz bunların hepsi; vermedi mi onlardan haber / Kur’an ayetlerinde o Masum Peygamber3

“Cemâdâttan (cansız nesnelerden) yüce bir mahlûkat yoktur (Daha üstün yaratık yoktur donuktan (cansızdan) öte). Ondan sonra da kadir ve kıymet dereceleri itibâriyle bitkiler gelir. Bitkilerden sonra gelenler de his sâhibi olanlardır (yâni hayvanlardır). (Bu üç sınıf varlığın) hepsinin de Yaratıcı’larını keşf ile ve (bu husustaki) delillerin tartışılmasıyla bildikleri sâbittir. Ama “âdem” adıyla anılan mahlûka gelince, o akılla, fikirle ve iman bağı ile bağlıdır. Cemâdât dediğimiz cansız nesnelerin nefsi (ego’su) yoktur. Bundan dolayıdır ki onlar Allah’ın emirlerine mutlak sûrette ve kayıtsız-şartsız itaatkâr olurlar. Onların Kullukları (ubûdiyyetleri), bu anlamda, kusursuz ve mükemmel olur. Onlar Allah’ın onların üzerindeki fiillerine çıplak bir şekilde tâbî olurlar; çünkü onlarla Allah Teâlâ arasında bir perde yoktur. Bu görüş açısından da Varlık hiyerarşisinde en üst mertebeyi işgal ederler. İkinci sırada bitkiler gelmektedir. Bunlar büyürler, gıdâlarını özümlerler ve çoğalırlar. Bu kapsamda bunlar kendiliklerinden hareket ederler. Ve bu kapsamda Hakk’a cemadattan daha da uzaktadırlar. Üçüncü sırada ise hayvanlar vardır. Bunlar his sâhibi olup istek ve irâde faaliyeti sergilerler. Hislerle idrâk ve istek nefsin bir mikdar faal olduğunu izhâr eder. Ama hayvandaki nefis insân’daki kadar kuvvetli değildir. Cansız nesneler, bitkiler ve hayvanlar akla sâhip olmadıklarından Allah Teâlâ’yı tabiî bir “keşif” ve sezgi ile bilirler. Buna karşılık insân Akl’a sâhiptir; ve Akıl da onun nefsini en uç sınırlarına kadar geliştirir; bundan ötürü de insân kendi nefsiyle perdelenmiş olur. İdeal “kulluk” açısından insân, Varlık sıralamasında, en aşağı sırada yer almaktadır. Bu sıralamada daha üste tırmanabilmesi için, her şeyden önce, (aslında kendisini insân kılmakta olan) Akl’ı def etmek ve Akıl’dan türemiş olan bütün özellikleri de sıfırlamak zorundadır. Eğer bunda başarılı olursa o zaman hayvanların mertebesine terfi (!) edebilir. Bundan sonra da bitkiler ve daha sonra da cansız nesneler mertebesine terfi etmesi gereklidir. Ancak o zaman insân (kulluğun kemâli açısından) Varlık sıralamasında en üst mertebede olabilecektir”4.

İsrâ Suresi 44. Ayette şöyle buyrulmaktadır: “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız. O halîmdir, bağışlayıcıdır”. Bu çerçeveden bakıldığında her nesnenin Tanrı’yı tesbih ettiği/ andığı anlaşılmaktadır. Özellikle Yunus’un şiiri ve Muhiddin’in açıklamaları ile cansız nesnelerden insanlara doğru varlık tarifine/tasnifine başlaması bize insanların Kabe’yi tavaf etmesinin kozmik ve metafizik temellerini de açıklamaktadır. Taştan ibaret Kabe’nin Tanrı ile ilişkisi beklentisizlik temeli üzerinden olduğu için Beytullah olmayı hak etmektedir.

Muhiddin Arabi’nin “Cemâdâttan (cansız nesnelerden) yüce bir mahlûkat yoktur” vurgusu ile varlığı temellendirmesi yüksek ahlakın beklentisizlik yüceliği açısından taş (cansız) ve insan arasındaki farkı netleştirmektedir. Beklentisizlik yücelik getirmektedir. İnsan da beklentisizliğe ulaştığında yani ölü gibi cansızlığa ulaştığında (ölmeden önce öldüğünde) kemal yönünden uyanmaktadır.

Yunus Emre ve Muhiddin Arabî bu tespitleri ile taş gibi cansız nesnelerin beklentisizliğinin insanlara örnek olarak sunulması, düşüncenin olgunlaşması açısından yüksek ahlakın önemli bir idrak merhalesini temsil etmektedir. Sözlerimi kıymetli dostum Mehmet Ali Esmer’in hatırlatmasıyla şu ayet-i kerime ile sonlandırmak isterim: “Kim Allah’a güzel (karşılık beklemeden) bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder. Daraltan da genişleten de Allah’tır ve O’na döndürüleceksiniz”(Bakara Suresi, 245.Ayet).

Kaynaklar:

İbnü’l-Arabî (2013). Fusûsu’l-Hikem, Çeviri ve Şerh: Ekrem Demirli, Kabalcı Yayıncılık, İstanbul.

Yunus Emre (2015). Gönül Kardeşliği ve Yunus Emre, Hazırlayan: Hilmi Özden, Doğu Kütüphanesi, İstanbul.

Toshihiko Izutsu (1997). İbn Arabî’nin Fusûs’unda Anahtar Kavramlar, Çeviren: Ahmed Yüksel Özemre, Kaknüs Yayınları, İstanbul.

1 Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi (ESTÜDAM) Kurucu Müdürü

2 Yunus Emre, Gönül Kardeşliği ve Yunus Emre, Hazırlayan: Hilmi Özden, İstanbul, 2015.s. 26-27.

3 İbnü’l-Arabî, Fusûsu’l-Hikem, Çeviri ve Şerh: Ekrem Demirli, Kabalcı Yayıncılık, 2013, İstanbul, s. 85.

4Toshihiko Izutsu, İbn Arabî’nin Fusûs’unda Anahtar Kavramlar, Çeviren: Ahmed Yüksel Özemre, 1997, s. 190.

Türkiye’nin Kürt Meselesi ve “Çin Sendromu Etkisi”

15 Mayıs 2026 tarihinde Sakarya’da Aydınlar Ocakları Büyük ŞURASI’nda Müstafi Tümamiral Cihat Yaycı Paşa’nın konuşması, bana bir filmi hatırlattı. “Çin Sendromu,” 1979 ABD yapımı bir felaket gerilim filmidir. Filmin başrollerinde Jane Fonda, Jack Lemmon, Michael Douglas gibi ünlü artistler bulunur. Filmin konusu: ABD’de bir nükleer enerji santralinde güvenlik örtbasları konu ediliyor. “Çin Sendromu,” reaktör bileşenlerinin muhafaza yapıları boyunca eridiği ve alttaki toprağa karıştığı bir nükleer erimenin kurgusal bir sonucunu tanımlayan hayali bir terimdir. Filmin konusuna göre nükleer enerji sızıntısının etkisini Çin’de göstereceği kurgulanmıştır.

Biz de filmden ayrılıp esas konumuza dönecek olursak, 1998 yılında Graham Fuller ve Henri Barkey tarafından yazılan “Türkiye’nin Kürt Meselesi” adlı kitap, 28 yıl sonra yukarıda bahsettiğim filimde olduğu gibi Türkiye’de  “Çin Sendromu” etkisi yaratmıştır.

Kitabı incelediğimiz de göreceğiz ki:

Türkiye’ye yönelik bazı stratejik projeler tankla, tüfekle veya savaşla yürütülmez. Bazen çok daha yanıltıcı yöntemler kullanılır. Bu yöntemlerin en önemlileri raporlar, analizler ve kitaplar üzerinden bir ülkenin siyasal yapısını dönüştürmeye yönelik fikir mimarisi kurmaktır.

Yukarıda sözünü ettiğim “Türkiye’nin Kürt Meselesi” kitabının yazarları sıradan yazar olmadıkları gibi (Graham Fuller ve Henri Barkey), kitap da sıradan bir kitap değildir. Bu açıdan kitap dikkatli bir şekilde incelendiğinde, içinde dikkat çekici metinlerin olduğu görülecektir. Çünkü bu kitap, içinde barındırdığı metinlerle Türkiye’ye adeta “Yol Haritası” çiziyor.

Graham Fuller, uzun müddet CİA’nın üst düzey görevlerinde bulunmuş bir isimdir. Henri Barkey ise Amerikan stratejik çevreleri ve güvenlik kurumlarıyla yakın ilişkileri bulunan bir akademisyendir. Kitabın önsözünü yazan Morton Abramowitz ise Türkiye’de görev yapmış ABD büyükelçilerinden biridir.

Dolayısıyla bu kitap yalnızca bir akademik değerlendirme değil; birçok araştırmacıya göre Amerikan stratejik çevrelerinin Türkiye’ye yönelik bakışını yansıtan bir metindir.

Başka bir ifadeyle bu kitap, birçok kişi tarafından CIA’nın Türkiye’ye önerdiği bir siyasal yol haritası olarak da değerlendirilmektedir.

Kitap 1998 yılında yazılmıştır. Kitap yazıldığı tarihte henüz Abdullah Öcalan yakalanmamıştı Türkiye’ye getirilmemişti İmralı süreci başlamamıştı. Ancak kitap dikkatle okunduğunda satır aralarında ilginç olaylara şaşırarak şahit oluyorsunuz.

Kitabın bazı bölümleri bu sürecin ardından Türkiye’de yeni bir siyasi çözüm süreci başlatılacağı varsayımıyla yazılmış gibidir.

Bu nedenle kitap yalnızca bir analiz değil, aynı zamanda gelecek için hazırlanmış bir “Yol Haritası” olarak da okunabilir.

Kitabın Temel Tezi ve anlatmak istediği şudur:

Türkiye’deki sorun terör sorunu değildir.

Sorun bir “Kürt meselesidir.”

Bu tanım değişikliği kitabın tüm stratejik çerçevesinin başlangıç noktasıdır. Çünkü terör meselesi olarak görülen bir sorun güvenlik politikalarıyla çözülür.

Ama “etnik ve siyasal mesele” olarak tanımlanan bir sorun siyasal reformlarla çözülmek zorunda kalır.

CIA’nın Türkiye İçin Yazdığı Yol Haritası “Türkiye’nin Kürt Meselesi” Kitabı ve Adım Adım Önerilen Model:

1. Adım:

Terör Meselesinin “Kürt Meselesi” Olarak Tanımlanması

Kitabın ilk basamağı şudur:

PKK terörü bir güvenlik sorunu değil, etnik ve siyasal bir Kürt meselesi olarak tanımlanmalıdır. PKK ile devlet arasındaki mücadeleyi güvenlik alanından çıkarıp siyasi çözüm gerektiren bir mesele haline getirmektir.

2. Adım:

PKK’nın Siyasal Zemine Taşınması:

Kitap PKK’nın askeri olarak Türkiye’yi yenemeyeceğini kabul eder.

Ancak şu tespiti yapar:

PKK askeri zafer kazanamaz; fakat siyasal zemine taşınırsa başarı kazanabilir.

Bu yaklaşımın anlamı açıktır.

PKK silahla değil, siyaset yoluyla hedeflerine ulaşacaktır.

Kitap adeta, zaferin PKK’nın müzakereler için muhatap kabul edilmesiyle kazanılacağını ifade eder.

3. Adım:

PKK’ya Yakın Bir Siyasal Partinin Meşrulaştırılması PKK’ya yakın bir siyasal yapı yasal bir siyasi parti olarak faaliyet göstermelidir. Bu parti: seçimlere katılmalı meclise girmeli siyasal meşruiyet kazanmalıdır.

Ve bu partinin temsilcilerinin örgüt ve örgüt lideri ile yani günümüzde (İmralı ve Kandil ile) görüşmesine Devlet müsaade etmelidir.

4. Adım:

 Devlet ile Dolaylı Temasın Normalleştirilmesi: Terörist başını milletvekillerinin İmralı’da ziyareti ne kadar açık değil mi?

Kitabın mantığı şudur:

Silahlı aktör sürece dâhil edilmeden çözüm mümkün değildir.

5. Adım:

Parlamentoda Özel Komisyonların Kurulması, çözümün Meclis merkezli yürütülmesi. Tüm partilerin katıldığı özel bir parlamento komisyonu oluşturulması.

6. Adım:

Komisyon Raporlarının Reform Önerisi Olarak Sunulması. Kitaba göre bu komisyonlar hazırladıkları raporları devlete: anayasal değişiklik, yasal reform, yerel yönetim düzenlemeleri şeklinde Meclis’e ve Hükümete reform önerisi olarak sunmalıdır.

Yani bu Özel Komisyonun rolü: Siyasal talepleri devlete “reform önerisi” olarak sunmaktır.

Bu, süreci anayasal–yasal zemine taşıma aracıdır. Bu mekanizma aslında parlamenter süreç üzerinden devlet yapısını dönüştürme modelidir.

7. Adım:

Sivil Toplumun Seferber Edilmesi, Kitap sürecin yalnızca devlet tarafından yürütülemeyeceğini savunur.

Bu nedenle sürece:

Medya, akademisyenler, sivil toplum kuruluşları, iş dünyası, Aydınlar dâhil edilmelidir.

Amaç toplumda yeni bir siyasal algı oluşturmaktır. Amaç: Süreci halk nezdinde meşrulaştırmak ve normalleştirmek.

Bu bölümde özellikle vurgulanan nokta: Toplumsal algı değişmeden siyasal dönüşüm olmaz.

8. Adım:

Kitapta PKK: Mutlak düşman olarak değil, dönüştürülmesi gereken bir siyasal gerçeklik olarak ele alınır.

PKK’nın süreci desteklediğini ilan etmesi, Ateşkes ve şiddetsizlik açıklamaları yapması ve böylelikle müzakerelerin meşrulaştırılması istenir.

Burada istenilen amaç: PKK’yı tasfiye etmek değil,  siyasi sistemin bir aktörü haline getirmektir.

9. Adım:

Af ve Entegrasyon Modeli Kitap örgüt mensuplarını iki kategoriye ayırmaktadır.

Birinci grup: Şiddete doğrudan katılmamış olanlar Bu kişiler: affedilebilir, siyasete katılabilir, topluma entegre edilebilir.

İkinci grup: Ağır suçlara karışmış olanlar. Bu kişilerin durumu ise daha sonraki aşamalara bırakılmalıdır.

Bu modelin amacı örgütün bir bölümünü siyasal sistem içine entegre etmektir.

10. Adım:

Devlet Modeli Eleştirisi: Üniter Ulus-Devletin Aşındırılması Yerel Yönetimlerin Güçlendirilmesi

Kitap merkezi devlet yapısını eleştirir.

Yazarlar: Milli-devlet modelini, merkeziyetçi yapıyı, tek kimlikli yurttaş anlayışını sorunun temel kaynakları arasında görür.

Bunun yerine önerilen model: Kimlik temelli çoğulculuk, Çok uluslu bir devlet yapısı, Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, Merkezî devletin yetkilerinin gevşetilmesi.

Görüldüğü gibi önerilen model, Irak, Suriye, Lübnan, Bosna benzeri bir modeldir.

Ne kadar enteresan değil mi? ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ta Türkiye’nin Osmanlı tipi bir yapıyla yani monarşiyle yönetilmesini öneriyor.

11. Adım

Çok Kimlikli Devlet Modeli, kitap ulus devlet modelini eleştirir.

Tek millet anlayışı yerine:

çok kimlikli, çok uluslu bir devlet modeli için anayasal ve yasal değişikliler yapılmasını önerir.

Sonuç olarak bu model: terör meselesini etnik meseleye dönüştüren PKK’yı siyasal aktör haline getiren parlamenter süreç üzerinden üniter devlet yapısını aşındıran reform önerileri sunan bir “Siyasal Yol Haritasıdır.”

Eh artık bugün geldiğimiz noktada adına önce: “Terörsüz Türkiye Süreci” dediler ama PKK bu ismi kabul etmedi: “Hayır biz terörist değiliz ki sürecin adı terörsüz Türkiye olsun biz Kürt gerillalarıyız” dediler ve sürecin ismi: “Barış ve Kardeşlik Süreci” olarak değiştirildi.

Ev ödevi verilmiş gibi kitapta anlatılanlarla bugünkü durum ne kadar benzerlik ifade ediyor değil mi?

Suriye’deki gelişen olaylar neticesinde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 1 Ekim 2024 tarihinde bir “Terörsüz Türkiye Projesi” başlatmıştır. Bu proje, Türkiye’nin terörle mücadelede önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilecek ve siyasi reformlar, toplumsal uzlaşma ve iç güvenliği artırma gibi çeşitli aşamalardan oluşacaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan da, bu süreci Türkiye’nin projesi olarak tanımlamış ve devam ettirme kararını vermiştir.

Başlangıçta söylediklerine göre teröristlerle hiçbir pazarlık yapılmayacak, onlara istedikleri hiç bir şey verilmeyecek, hiçbir talepleri kabul edilmeyecekti.

Mecliste gurubu olan partilerden vekil sayısına göre İYİ Parti dışında bir komisyon kuruldu. Güya PKK silah bırakacak diye milletin gözünün içine soka soka teröristlerin mangalda silah yakma seremonisi gerçekleşti.”

Bu modelin tüm basamaklarının hayata geçirilmesi durumunda ortaya çıkabilecek tablo son derece ciddi olacaktır.

Böyle bir senaryoda Türkiye: üniter devlet yapısını kaybedebilir, kimlik temelli siyasal yapıya dönüşebilir. Lübnan, Bosna, Irak veya Suriye benzeri çok uluslu ve gevşek bir devlet modeline sürüklenebilir.

Bu dönüşüm aynı zamanda bölgede uzun süredir tartışılan sözde “Büyük Kürdistan”, özde ise Ciihat Yaycı Paşa’nın dediği gibi: “Siyonistan” projelerinin önünü açabilecek bir siyasal zemin oluşturabilir.

İyilikte Rol Model: Mustafa Tekoğul

İyilik yapmayı görev edinmiş, varlık nedeni kabul etmiş, Mustafa Bey. Telefonda, “Ağabi, sana imreniyorum.” dediğimde, “Bana bu yolda fırsat veren Rabb’ime şükürler olsun.” cevabı alıyorum. “Ağabi, bu yaşına rağmen kurban organizasyonu için Etiyopya yollarına düştün, seni herkes kendine rol model yapmalı.” dediğimde ise tevazu ile lafı ağzıma tıkıyor, sanki daha fazla iltifat etmemi istemiyordu.

Mustafa Tekoğul, yetmişi aşkın yaşına rağmen topladığı hisse bedellerinin ve bağışların hakkını vermek üzere şimdi İyilik Derneği adına Etiyopya’da, yardımseverleri temsilen aktif görev yapıyor. Derneğin, “Süt Keçisi Projesi”ni öğrenince heyecanlandım. Yapacağınız bağışla alınacak keçiler, yaşadıkça ve üredikçe sizin için sadaka olacak. Ne güzel bir hayır ve sevap yöntemi.

İnsan yeter ki iyilik yapmak istesin, fırsatlar ayağına geliyor. İyiler için mekân uzaklığı söz konusu değil. 6 Şubat 2023 büyük depreminde bana gelen yardım talebini onunla birlikte karşılamış, depremzede bir ailenin her türlü barınma, beslenme ve sağlık problemlerine uzun süre destek olmuştuk. Mustafa Bey’in beklentisiz fedakarlıklarını, o ailenin iki yıllık ihtiyaçlarının giderilmesi sırasında görmüş, daha sonra da başka ihtiyaç sahiplerine verdiği destekleri işitmiştim.

Mustafa Tekoğul, aynı zamanda bir filografi ustası ve öğreticisi. Onun vasıtasıyla ben de emekliliğimi bereketlendirip aktif emeklilik süreci yaşıyorum. Ürettiğim her eserde onun da payı var. Kendisine “Nasılsın?” dendiğinde duyduğunuz cevap “Harikayım.” oluyor. Aldığı yazarlık dersleri neticesinde bir de “Artık Hayatım” adlı kitap yayımladı. Onun, ufuk açıcı niteliğindeki kitabını okuyanlar, bir rol model tanımanın zenginliğini yaşıyor.

Toplumdaki iyi insanlar, gökteki yıldızlar gibi. Onlar da olmasa dünya tam bir zindan olur, yaşanacak yer olmaktan çıkar. Her iyi insanın kendi çapında bir aydınlatma alanı var. Kimisi kutup yıldızı, kimisi samanyolu.

Mustafa Bey, iyilikte kendisiyle yarışıyor. Bir de FİSADER (Filografi Sanatçıları Derneği) kurmuş. Bu dernek çatısı altında paylaşımlar, duyurular, yönlendirmeler yapıyor. Sanki, “İyilikte sınır yoktur.” diyor. İyiliğin bittiği yerde, insanlık bitmiştir.

Düşünmek lazım. İnsanların büyük kısmı belli bir yaştan sonra kendi konforuna çekilmeye başlarken bazıları niçin Afrika yollarında yardım için koşuşturur? Bu, sıradan bir davranış değil. Çünkü iyilik yorucu bir iştir. Emek ister, fedakârlık ister, vicdan ister. Hele bunu yaş ilerlemişken yapmak, ayrıca takdir edilmesi gereken bir durumdur.

Etiyopyalı bir çocuğun yüzündeki tebessümde onun payı varsa, sizin de payınız varsa bu dünyada yaşanmış bir hayatın anlamı da vardır. Çünkü insanın gerçek değeri, biriktirdikleriyle değil; dokunduğu hayatlarla ölçülür.

Bugün modern dünyanın en büyük problemlerinden biri, insanların hızlı yaşayıp derinliği kaybetmesidir. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor ama çoğu insan kendine, topluma ve insanlığa ne kattığını düşünmüyor. Oysa Mustafa Bey gibi insanlar bize başka bir hayatın mümkün olduğunu gösteriyor: Hem üreten hem paylaşan hem öğreten hem de yardım eden bir hayatın…

Onun enerjisine bakınca şunu düşünmemek mümkün değil: Demek ki insanı yaşlandıran yıllar değil, amaçsızlıkmış. Bir insanın içinde heyecan varsa, faydalı olma arzusu varsa, öğrenme ve öğretme isteği varsa, yaşı ne olursa olsun genç kalabiliyor.

Bugün gençlerin önünde sayısız imkân var; ama çoğu zaman rol model eksikliği hissediliyor. İşte Mustafa Bey gibi insanlar bu noktada sessiz ama güçlü örneklerdir. Gösteriş yapmadan, reklam peşinde koşmadan, hayatın içinde iyilik üretmenin mümkün olduğunu gösteriyorlar.

Belki büyük meydanlarda konuşmuyor. Belki televizyon ekranlarında görünmüyor. Ama bir insanın hayatına dokunmak bazen binlerce kişiye hitap etmekten daha değerlidir.

Toplumları ayakta tutan yalnızca büyük projeler değildir; güzel insanlar da toplumun direğidir. Gittiği yere nezaket taşıyan, bulunduğu yere umut bırakan, girdiği ortama enerji yükleyen insanlar… Mustafa Tekoğul, işte böyle bir isim. Allah, sayılarını artırsın.

Sanatıyla estetik üreten, gönlüyle iyilik taşıyan, yaşıyla değil sinerjisiyle konuşulan güzel insanlardan biri…

İnsan böyle insanları görünce “Hâlâ umut var.” diyor. İyilik, insanın kendine bıraktığı en güzel mirastır. Karşılık beklemeden yapılan iyilik, insanın en sessiz duasıdır. Araf suresi 56. ayette “Şüphesiz, Allah iyilik yapanları sever.” müjdesi verilmiştir.

Siyasetin Gölgesindeki Hukukun Açtığı Yeni Yaralar

Özgür Özel ve ekibinin seçildiği CHP kurultayları hakkında istinaf mahkemesinin “mutlak butlan” yani kesin geçersizlik kararı vermesi Türk siyaseti ve hukuk sistemi açısından tarihe geçen bir kara lekedir.

Bu kapsamda verilen bütün kararlar ve CHP Belediyeleri üzerindeki yargı operasyonlarının bağımsız yargının kendi dinamikleri ile ve sırf kanun hakimiyetini ve adaleti tesis etme saikiyle olduğuna kimse inanmıyor.

Yazılan ve dile getirilen bazı yorumlarda öne çıkarılan bazı hususları hatırlayalım:

“Ekrem İmamoğlu, R.T. Erdoğan’ın Trump ile yaptığı bir telefon görüşmesi sonrasında tutuklanmıştı. İmamoğlu bir yılı aşkın süredir tutuklu. Bu defa da yine Trump ile yapılan bir telefon görüşmesinin hemen sonrasında, BAM 36. HD (İstinaf Mahkemesinin), CHP’nin 38. Kurultayı hakkında “Mutlak Butlan” kararı vermesi tesadüf olabilir mi?”

Bu yorumun bir dayanağı da ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Başkan Trump’ın Erdoğan’a ihtiyacı olan meşruiyeti verdiği” şeklindeki sözleriydi.

ABD’nin “içeride ne yaparsan yap ama dış politika alanında bizim çizdiğimiz çerçeveden çıkma” anlamındaki tavrı ile CHP operasyonlarının bir ilişkisi var mıdır? Bu “meşruiyet verme” karşılığında ABD neler istemiştir? Bunları şimdilik bilmiyoruz. Ama -Barrack’ın ifadesiyle- ABD’nin bölgede demokrasi değil “müşfik monarşiler” istediğini biliyoruz.

Ayrıca ABD’nin Suriye, Irak, İran ve Ukrayna’daki plan ve hedefleri için Türkiye’nin katkısının çok önemli olduğu açıktır.

*************************************

Mahkeme Kararı Hukuki Değil

Bir hukukçu olarak kanaatim İstinaf Mahkemesi’nin yetkili olmadığı, kurultaylarda seçim işlemlerinin denetimi ve onaylanması yetkisinin YSK’da olduğudur. Mahkemenin “yetki gaspı” ile verdiği kararın kesinleşmesi için Yargıtay’da onanması gerekli. Ama İstinaf Mahkemesi “tedbir kararı” da vererek Özgür Özel ve ekibini görevden alıp, CHP yönetimini kurultay öncesi görevde olan Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibine vermiştir.

Böylece CHP yetkili ama etkisiz bir Genel Başkan (K. Kılıçdaroğlu) ile kanunen yetkisiz ama siyaseten etkili bir Genel Başkan (Özgür Özel) tarafından yönetilen bir parti oldu. KK geçmişinde 13 seçim yenilgisi varken, Ö. Özel yerel seçimlerde zafer kazandı ve partisini 1. Parti yaptı.

Bu durum partinin bölünmesine kadar gider mi? Bu ve benzeri soruların cevapları için vakit henüz erken.

****

Aynı durumda iktidar partilerinden biri (AKP, MHP) olsa mahkeme böyle bir karar verebilir miydi?

Bu ihtimal hiç kimsenin aklına bile gelmez.

Bu yüzden şöyle iddia ediliyor: “Yargı iktidarın kontrolündedir.” Venedik Komisyonu raporlarına geçmiş ifadeyle yargı üzerinde “güçlü siyasi etki” mevcuttur. “Karar siyasi etkiyle verilmiştir.” (Benim kitabıma “Siyasetin Gölgesindeki Hukuk” isminivermemin sebebi de bu.)

Özgür Özel liderliğindeki CHP’liler, bu operasyonun, AKP Genel Başkanının rakiplerini tasfiye etmek, yetmezse “muhalefetin Genel Başkanını da tayin etmek” suretiyle yeniden Cumhurbaşkanı seçilmek için yapıldığı kanaatindeler.

*************************************

Hesap Tutar Mı?

İktidarın böyle bir hesabı varsa, bu tutar mı? Tutması kitlelerin tepkisine bağlı.

İstanbul Büyükşehir Belediye seçiminde İmamoğlu’nun kazandığı seçimi (aynı zarfa konulan üç oyu geçerli birini geçersiz sayarak) YSK’ya iptal ettirdiler. Ama tekrarlanan seçimde, fark çok büyüyerek, İmamoğlu kazandı.

****

Ama bir de MHP’de yaşanan “GEMEREK MAHKEMESİ” olayı vardı. Hatırlayınız, Devlet Bahçeli’ye karşı Meral Akşener, Ümit Özdağ ve Koray Aydın aday oldukları bir olağanüstü kurultay toplayarak delegelerin iradesine başvurmaya çalıştılar.

MHP’nin olağanüstü kurultay sürecinin önünün kesilmesi için yargı kullanıldı. Gemerek Asliye Hukuk Mahkemesi olağanüstü kurultay için bir tedbir kararı aldı. Ankara 12’inci Sulh Hukuk Mahkemesi’nin kararına istinaden oluşturulan Çağrı Heyetinin 15 Mayıs 2016’da yapılacağını duyurduğu olağanüstü kurultay gerçekleşemedi.

Yargı, Adalet Bakanlığı ve Valilik vasıtasıyla aylarca sürüncemede kalan süreç başarılı olmayınca MHP’den ayrılanlar tarafından İYİ Parti kuruldu.

Eğer bu kurultay yapılabilseydi MHP iktidara yanaşmayacak, AKP iktidarı sona erecek ve Erdoğan belki de Cumhurbaşkanı seçilemeyecekti.

Gemerek Mahkemesi operasyonu” başarılı oldu ve planlayıcılar hedefine ulaştı.

Buna karşılık aynı tarihlerde İktidardaki AKP’nin olağanüstü genel kurul yapması, parti üyesi dahi olmayan bir kişinin talebiyle, on gün içinde gerçekleşebildi. Türkiye’nin seçilmiş başbakanını (Ahmet Davutoğlu’nu) değiştiren bir kongre için hiçbir hukuki engel ortaya çıkarılamadı.

*************************************

Demokrasiye İnanç Çöküyor

Demokrasilerde önemli olan halkın iradesiyle yöneticilerin seçilmesidir. Bunun için Türkiye Cumhuriyeti belli tecrübelerden geçerek herkesin güvendiği kurumlar ve kurallar oluşturdu.

Tıpkı TÜİK gibi, YSK (Yüksek Seçim Kurulu) da eskiden en güvenilir kurumlardan biriydi. Bugün vatandaşlarımızın çoğu TÜİK rakamlarına güvenmiyor, çünkü TÜİK’in enflasyon rakamlarına göre zam verilen memur, işçi, emekli vd sabit maaşlılar gittikçe fakirleşti.

YSK da 2017’den itibaren tartışılır hale geldi. Mühürsüz oyların kanunun açık hükmüne rağmen geçerli sayıldığı seçimden sonra bu kuruma da güven kalmadı.

YSK üyelerinin seçiminde siyaset belirleyici. Bu sistemle “seçimlerin dürüstlüğünden her zaman şüphe edilecektir.”

****

Ankara’da çeşitli mahfillerde ülkeyi yönetenleri belirleyen ve muhalefette kimin olacağına karar verenler olduğu hep söylenir. Devlet içinde resmi aktörler kadar hatta daha fazla etkili olan görünmeyen aktörlerin milli iradeyi manipüle ettiği inancının yerleşmesi bence çok tehlikeli.

Seçimlerde, oy verdiği siyasi partilerin yöneticilerini belirleyemeyen, oy vereceği adayları belirlemede etkisi olmayan, verdiği oyların düzgün sayıldığından emin olamayan, kanunun güçlüden yana yorumlanarak iradesi sakatlanan seçmenlerin demokrasiye olan inancı sağlam kalabilir mi?

Bir adım ötesini de düşünenlerin olacağı muhakkak. “Bunlar seçimle de gitmezler” inancı toplumsal barışı dinamitleyen bir etki yaratır. Bu ülkemize yapılacak en büyük kötülüktür.

Bugün olanlar CHP’nin arınması veya iç meselesi değildir, Türkiye’nin geleceğini belirleyen gelişmelerdir.

Gün milli iradeye sahip çıkma günüdür.

Öğrencilerde Görülen Disiplinsizliğin Nedenleri

Çocuklarda görülen disiplin dışı davranışların önemlileri şunlardır:

1. Yetkeye (otoriteye) karşı gelme: Bu, ana-baba ve öğretmen yetkesi olabilir. Biliyoruz ki, bunun normal sayılabileceği bir dönem vardır: Erinlik çağı. 2-3 yıl süren bu çağda çocuk, genellikle ortaokul yıllarında olur. Kimi çocuklarda bu süre biraz uzun sürebilir. Bu konuda çocuğa anlayışlı davranmak psikolojik bir gerekliliktir.

2. Toplumsal çevrenin dirlik ve düzenini bozma: Gereksiz sorular ve sözlerle sınıfın tinsel (manevî) havasını bozan öğrenciler olabilir. Bunlara, doğrudan doğruya ve sert olmamak koşulu ile kimi davranışlar göstermek gerekir. Sorduğu soru ile ilgili «araştırma yapmak» ödevini vermek gibi.

3. Akıl yerine duygularıyla hareket etme: Bu, bir eğitim sorunudur. Kolayca kesin sonuç alınamaz. Eğitimin, akıl ve mantığa uygun hareketlerle sağlanacağı, herhangi bir olaya hemen tepkide bulunmamak gerektiği, biraz düşünme zamanının bırakılmasının uygun olacağı her fırsatta öğrencilere telkin edilmelidir.

Disiplinsizlik olayları karşısında bu ve benzeri davranışlar görülür. Bunlara karşı eğitsel önlemler alınır.

Disiplinde, düzen ve başkalarının haklarına saygı göstermek şarttır. Bu bakımdan, iyi yetişen kuşaklardan oluşan bir toplum, üretici yeteneği gelişmiş, toplumsal bilince ulaşmış mutlu bir toplum olur.

Çocuğu disiplinsizliğe götüren nedenlerin çoğu toplumsaldır. Bunları denetim altına almak kolay değildir. Fakat öğretmen olarak rehberlik yapabiliriz. Çocuğa rehberlik yaparken disiplinsizlik nedenlerini gözden uzak tutmamak gerekir.

Genellikle disiplinsizlik olayları şu nedenlere bağlanmaktadır:

1. Öğretim programının ve okul yönetmeliklerinin öğrenci psikolojisine uygun olmaması: Bu da çocuklarda uyumsuzluklara, disiplin olaylarının ortaya çıkmasına yol açar. İlgi çekmeyen konular ve yönetmeliklerdeki ağır cezalar buna örnektir. Disiplinsizlik olayı, çocuğun bu ve benzeri durumlara yaptığı tepkinin sonucu olarak ortaya çıkar.

2. Ailedeki ekonomik koşulların bozukluğu ve eğitim anlayışının yanlışlığı: Yeteri kadar geliri olmayan ve yeterli eğitim almamış ailelerden gelen çocuklar, okula birçok sıkıntılarla gelirler. Belki defter ve kitap alacak paraları yoktur. Belki yanlış bir eğitimle kazandıkları kötü bir davranışı okulda sürdürmektedirler. Öğretmenin bu gibi çocukları anlaması, hoşgörüsünü ve iyileştirici davranışlarını, özellikle bunlardan esirgememesi gerekir.

3. Kötü arkadaş çevrelerinin etkileri: Çocuğun konuştuğu, görüştüğü kimseler, onun üzerinde büyük etki yapar. Arkadaşlarından kötü bir alışkanlık kazanmışsa bu alışkanlık, okulda disiplin sorunlarının artmasına yol açar. Bu gibi durumlarda çocukla çok yakından ilgilenmek, gerektiğinde aile ile de işbirliği yaparak çocuğun çevresini değiştirmek zorunlu bir hal alır.

4. Kimi bedensel noksanlıklar: Körlük, topallık, şaşılık, çirkinlik, kısa boyluluk, uzun boyluluk ve hatta zekâ geriliği gibi durumlar kişiyi, çevresinde kendisini kabul ettirebilmek için disipline aykırı davranışlara zorlayabilir. Bu, özellikle bir alandaki eksikliğini başka bir alanda tamamlayamayan «aşağılık duygusu»’na kapılmış öğrencilerde görülür.

5. Coşku gerginliği: Gerek ailedeki huzursuzluğun ve gerekse fizyolojik gelişmenin bir sonucu olarak zaman zaman öğrencilerde aşırı coşkusal durumlar görülür. Çocuk, bunun etkisiyle disipline aykırı davranışlar gösterebilir.

6. Öğretmenler arasında görülen görüş ayrılığı: Kimi öğretmenler bir hareketin yapılmasını, kimileri de yapılmamasını isterlerse bu durumda, çocuk nasıl hareket edeceğini şaşırır ve disiplin suçu işler. Bu bakımdan bir kısım konularda, öğretmenler kurulunda bir anlaşma sağlanması uygun olur.

7. Öğretmenin kişiliği: Öğretmenin kişiliği, en önemli eğitim etkenidir. Çocuk, gelişirken onun kişiliğinden birçok parçalar alır. Çocuk, öğretmenin davranışlarından beğendiklerini kendine özümsemeye çalışır. Biz nasıl olursak genellikle öğrencilerimiz de öyle olur. Bu nedenle bir öğretmende «iyi davranış özellikleri» nin bulunması, çocukları disiplin suçu işlemekten korur.

Disiplin suçu işleyen çocukların, bu suçu niçin işlediklerinin incelenmesi söz konusu olduğu zaman, yukardaki etkenleri teker teker dikkate almak gerekir.

Sevgiyle kalın…

Sınavsız, Testsiz Ders

Bir ders yılı daha bitmek üzere. Her ders yılının bitişi gibi bu da yığınla düşünce ve duygu uyandırdı. Her bitişteki gibi bir öz-muhasebe yapılıyor. Seksen yaşın üstünde, dinozor bir hoca olmanın ayrıcalığından mıdır, düşüncelerimi derslere, dersleri düşüncelerime uygun kılabiliyorum.

Okul maceram, öğrenci olarak, yetmiş küsur yıl önce başladı. Hocalığım daha genç ama o da yarım asrı geçmiş. Yavaş değişiklikler, hani yer kabuğunun ağır ağır, her yıl birkaç santim hareket etmesi gibi, kolay gözlenemiyor. Fakat şöyle gözlerimi kapatıp geçmişe bakınca bu tektonik kaymanın etkileri rahatça görünür hâle geliyor.

Yazılı sınavlar vardı, sözlü sınavlar vardı. Sanki sözlüler, yazılılardan daha çok ve daha sıktı. Bu, başlı başına büyük bir fark değil mi? Üniversitelerin pek azı sınavla öğrenci alırdı. Büyük ödül, İstanbul Teknik Üniversitesine girebilmekti ve lise hocaları İTÜ’ye soktukları öğrenci sayısına göre değerlendirilirdi. Sınavla girilen bir başka okul Siyasal Bilgiler Fakültesiydi. Yanlış hatırlamıyorsam, galiba İTÜ, en çok öğrenci kazandıran lise öğretmenine de ödül verirdi. Burada asıl çarpıcı olan bu en önemli okulun, İTÜ’nin giriş sınavıydı. Bazen matematik, fizik derslerinde hocalarımız bazı eski İTÜ sınavlarını da çözerdi. Ama ancak konuyla ilgiliyse. Örnek olarak. Yoksa İTÜ sınavı çözme dersleri veya kursları yoktu. İşte bu sınavlarda, uzun uzun, yazarak, hesap, kitap yaparak çözülecek sorular vardı. Yine yanlış hatırlamıyorsam, İTÜ sınavı böyle zorca birkaç- galiba dört- sorudan ibaretti.

Ders için sınav mı sınav için ders mi ?

Bunlar 1960’lı yıllar. Eğitim anlayışı işte tam o yıllarda makas değiştirmeye başladı. Dört beş tane ayrıntılı ve uzunca soru hazırlamak neyse de yüzlerce öğrencinin o sorulara verdiği cevapları incelemek kolay iş değildir. İnanmazsınız ama sonuç yanlış bile olsa, gidiş yolu doğruysa, öğrenci bir miktar puan alabilirdi. Sonra test geldi. Hem de öyle her cins test değil. Çoktan seçmeli test! Başka nasıl test olur diyecekler çıkabilir. Kelime tamamlama testi, boşlukları doldurma testi… Aşağıya bir cümle yazınız testi… Envaı çeşidi vardır ama kendinizi makine gibi hissedip bir şablonla değerlendirme yapmak istiyorsanız veya bir makineye birkaç dakikada yüzlercesini okutup puanlandırmak istiyorsanız çoktan seçmeli en kolayıdır.

Öğrenci değerlendirmenin teknolojisi değişti. Ama birçok ölçü metodu, ölçüleni de değiştirir. Çoktan seçmeli test, eğitimin verilişini de kurum olarak eğitimi de baştan uca değiştirdi. Gürültülü bir ifade olacak ama yanlış değil: Bir zamanlar sınavlar, öğrenmeyi ölçerdi. Hatta sınav sırasında da öğrenme devam eder, öğrencilerin sınavlarda, dersten daha iyi öğrendikleri söylenirdi. Sonuçta sınav ders için yapılırdı. Şimdi ders, sınav için yapılıyor.

Sınav neyi ölçer?

Yakın zamanda ABD’nin SAT sınavlarıyla ilgili bir inceleme okumuştum. SAT neyi ölçüyor diye. Araştırmacıların vardıkları sonuç, ölçülen şeyin en önce, öğrencilerin SAT sorularını çözme yeteneği olduğu imiş. Yani sınav ders için, bilgi için ve en önemlisi marifet için değil de sınav içinmiş. Sınav için sınav. Bilgisayarlı dünyanın bize yaptıkları…

Yakın zamanda verdiğim derslere bu düşüncelerle yaklaştım. Odaklandığım şuydu: Öğrenciler bu dersin bir ucundan girip öbür ucundan çıktıklarında, daha önce yapamadıkları neleri yapabilir hâle gelecekler. Bu, öyle olağanüstü bir yaklaşım değil. Zaten bütün dersler şimdi kazanımlara göre düzenleniyor ki “kazanım” tam da bu demek. Belki diğer derslerden farkı, benimkilerde sınav olmamasıydı. Aslında okulum, Kapadokya Üniversitesi de bu yaklaşımı bir bakıma, destekliyordu. İlke olarak birkaç vize ve bir final değil, dersin başından sonuna süreç boyunca devam eden bir değerlendirmeyi teşvik ediyordu.

Kompozisyon!!!

Nasıl mı? Şöyle…

Özellikle bir dersten, “Türkçe Yazı Atölyesi”nden söz etmek istiyorum. Aşağıdakilerden hangisi fiilimsidir a, b, c… gibi çoktan seçmeliye yatkın sorular yoktu dersimde. Öğrencilere ilk derste bir ödev veriyordum: Bu dersi niçin alıyorsunuz? Samimiyetle yazınız… 4 000 vuruş.

Sonra her derste başka bir ödev. “Dil zaman içinde değişmeli mi? Ne hızla değişmeli?”, “Noktalama işaretleriyle aranızda aşk-nefret ilişkisi oldu mu? Olduysa nasıl?” Tam tamına 14 yazı ödevi. Eskiden “kompozisyon” dediğimiz, şimdi “deneme” denen ödevler. Her dersin bir anlatım bölümü de vardı ama en etkili ve öğretici kısmı, öğrenci ödevlerinin hep birlikte eleştirilmesiydi. Bu cümle böyle ama şöylesi daha iyi olur mu? Ne dersiniz? Yahut şöylesi?

Başaracak mıydık? Nasıl olacaktı? Nasıl gidiyordu? Bu sorular daha ilk yıl cevaplandı ve hocalar da öğrenciler de başarının tadını aldı. Şöyle gidiyordu da ondan: Öğrencilerin o ilk yazdıkları ödevle, 7, 8, 9. ödevleri arasında dağlar vardı. Bunu biz görüyor ve seviniyorduk. Fakat bizim görmemizden daha önemlisi öğrenciler de kendilerindeki değişimi, kendi başarılarını görüp gururlanıyordu.

Dört yıldır bu öğrenip sevinme devam ediyor. Benden sonra da sürecektir umarım.

https://millidusunce.com/author/iskenderoksuz