24.4 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 4

Niçin Okumuyoruz?

“Kitapsız bir oda, ruhsuz bir beden gibidir.” Cicero

“Okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza inen bir yumrukla uyandırmıyorsa, ne işe yarar?” Franz Kafka

Okumak bir sevda, her gün küçük adımlarla beslenmesi gereken bir yoldur. İnsanlık tarihi, okumanın tarihidir. Yazının bulunmasıyla birlikte insan yalnızca konuşan değil, düşünen, biriktiren ve geleceğe seslenen bir varlığa dönüşmüştür.

Kitaplar sayesinde uygarlıklar kurulmuş, düşünceler kuşaktan kuşağa aktarılmış, insanlık karanlıktan aydınlığa doğru uzun bir yolculuğa çıkmıştır.

Bugün toplumların en önemli sorunlarından biri yalnızca ekonomik ya da teknolojik geri kalmışlık değildir; asıl sorun düşünsel yoksullaşmadır.

Okumayan toplum düşünemez, sorgulayamaz, üretemez. Okuma alışkanlığını yitiren birey, belleğini, hayal gücünü, estetik duyarlığını ve yaşama sevgisini de kaybeder.

Kitap yalnızca bilgi veren bir araç değildir; insan ruhunu besleyen, ona derinlik kazandıran bir yaşam kaynağıdır.

Fransız düşünürü Montaigne, “Okumak ruhu yüceltir.” diyerek kitabın insanın iç dünyasını nasıl dönüştürdüğünü vurgular. Cervantes ise “Kitaplar aklın çocuklarıdır.” Sözüyle, insanlığın düşünsel birikiminin kitaplarda saklı olduğunu vurgular.

İnsan, büyük yazarları okuyarak yalnızca bilgi edinmez; aynı zamanda başka hayatları yaşar, başka coğrafyaları tanır, başka mutlulukları paylaşır, başka acıları hisseder. Böylece empati kurarak, insan olmanın derin anlamını hisseder.

Teknolojinin hızla gelişmesiyle insanlar uzun metinlere karşı sabırsız hale geldi. Sosyal medya, kısa ve yüzeysel bilgiyi değerli kılan bir kültür oluşturdu. Görüntüler düşüncenin önüne geçti, derinlik yerini geçiciliğe bıraktı.

İnsanlar artık anlamaya değil, hızla tüketmeye yöneldi. Oysa okuma emek ister; sabır, dikkat ve içsel bir yolculuk gerektirir. Kitapla kurulan ilişki yüzeysel değil, derin bir ilişkidir.

Okumamanın bir nedeni de, eğitim sistemlerinde okumanın bir “zevk” değil, çoğu zaman bir “zorunluluk” olarak sunulmasıdır.

Çocuk, kitabı keşfetmeden önce, sınav kaygısıyla karşılaşmaktadır. Böylece kitap, özgürlüğün ve düş gücünün kapısı olmaktan çıkarak bir yük haline gelmektedir. Gerçek okuma sevgisi, baskıyla değil, merakla doğar. Bir çocuğun eline sevgiyle sunulan bir kitap, onun bütün yaşamını değiştirebilir.

Ünlü Arjantinli yazar Jorge Luis Borges, “Cenneti hep bir kitaplık olarak düşlemişimdir.” der. Bu söz, kitapların insan ruhunda nasıl bir duygu oluşturduğunu anlatan en güzel ifadelerden biridir.

Kitap okuyan insan hiçbir zaman yalnız değildir. Dostoyevski’nin karanlık insan ruhuyla, Yaşar Kemal’in Çukurova’sıyla, Tolstoy’un vicdanıyla, Sabahattin Ali’nin yalnızlığıyla, Orhan Kemal’in emekçi insanlarıyla aynı sofraya oturur.

Büyük yazarlar insanın iç dünyasını aydınlatır; bize kendimizi gösterir ve tanıtır. Cemil Meriç şu sözüyle, okumanın düşünsel önemini güçlü biçimde vurgular: “Kitap bir limandı benim için. Kitaplara sığındım.”

Kitap, insanın kendini bulduğu en güvenli limanlardan biridir. Özellikle zor zamanlarda, toplumsal çalkantılarda, bireysel yalnızlıklarda ve yönümüzü kaybettiğimiz anlarda bizi ayakta tutan, hayata bağlayan kitaplardır. Çünkü kitap yalnızca öğretmez; aynı zamanda teselli eder.

Okumayan toplumların kültürel hafızası zamanla silinir. Tarihini bilmeyen, edebiyatını tanımayan, kültürüne yabancılaşan, düşünürlerini okumayan toplumlar kolayca yönlendirilir.

Kitap, aynı zamanda özgürlüğün de temelidir. Victor Hugo’nun dediği gibi: “Okumayı öğrenmek, ateşi yakmaktır.” Kitap insan zihninde bir ışık yakar. O ışık yandığında insan artık körü körüne inanmaz; araştırır, sorgular, düşünür.

Büyük yazarları okumak ise insanın düşünce ufkunu genişletir. Çünkü büyük edebiyat yalnızca olay anlatmaz; insanın ruhunu, korkularını, sevinçlerini, umutlarını ve çelişkilerini anlamaya çalışır.

Shakespeare’i okuyan insan tutkuların trajedisini görür; Kafka’yı okuyan modern insanın yalnızlığını hisseder. Büyük eserler çağları aşar çünkü insanın özüne seslenir.

Günümüzde kitap yerine yüzeysel içeriklerin tercih edilmesi, düşünsel bir çoraklaşmayı beraberinde getirmektedir. İnsanlar artık uzun düşüncelere değil, kısa sloganlara odaklanmaktadır.

Oysa uygarlık sloganlarla değil, kitaplarla kurulmuştur. Bir ülkenin gerçek kalkınması yalnızca yollarla, binalarla ya da teknolojik yatırımlarla ölçülemez; o toplumun kitapla kurduğu ilişkiyle ölçülür.

Japonya’da metroda kitap okuyan insan manzaraları sıradan kabul edilirken, birçok toplumda kitap okuyan insan artık “istisna” gibi görülmektedir. Bu durum yalnızca kültürel bir sorun değil, aynı zamanda bir uygarlık sorunudur. Çünkü kitapla bağı zayıflayan toplumun düşünce üretme kapasitesi de zayıflar.

Ünlü düşünür Francis Bacon, “Okumak insanı olgunlaştırır.” der. Gerçekten de kitap okuyan insan daha anlayışlı, daha bilinçli ve daha derinlikli olur. Okuma alışkanlığı kazanan birey yalnızca bilgi edinmez; aynı zamanda dilini geliştirir, empati yapar, estetik duyarlılık kazanır, hoşgörülü olur ve hayata daha geniş bir pencereden bakmayı öğrenir.

Çocuklara bırakılacak en büyük miras servet değil, kitap sevgisi olmalıdır. Evlerinde kitap bulunan çocuklar, dünyayı daha erken keşfeder. Çünkü kitap, insana yalnızca bilgi değil, vicdan da kazandırır. Kitap okuyan insanın kalbi incelir; başkalarının acısını anlayabilir hale gelir.

Okumamak yalnızca bireysel bir eksiklik değil, toplumsal bir yoksullaşmadır. Kitaplardan uzaklaşan insan, düşünceden, estetikten ve derinlikten de uzaklaşır. Çünkü insanı insan yapan en önemli özelliklerden biri düşünebilmesidir. Düşünmenin yolu ise okumaktan geçer.

Yeniden kitaplara dönmek zorundayız. Büyük yazarların sesine kulak vermek, insanlığın ortak hafızasına yeniden dokunmak zorundayız. Çünkü kitaplar yalnızca geçmişi anlatmaz; geleceği de kurar.

Belki de insanlığı karanlıktan kurtaracak en güçlü ışık hâlâ bir kitabın sayfaları arasında yanmaktadır.

“İnsanlık yalanı ve adaletsizliği kılıçla değil, kitapla yenecektir.” Emile Zola

Sevgiyle kalın…

Trump’ın Dostluğunun Türkiye’ye Bedeli

Donald Trump’ın Ankara’daki NATO Zirvesi sırasında da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “sadık dost”, “güçlü lider” ve “her istediğimi yapan” biri diyerek övdü.

“Türkiye birçok açıdan, sadık olduğunu düşündüğümüz diğer ülkelerden çok daha sadık bir müttefik oldu.”

“Dostum Erdoğan çok güçlü bir lider. İlk tanıştığımız günden beri anlaştık. Bir pastörümüz vardı… Rahip Brunson… Uzun hapis cezasına çarptırılmıştı… Cumhurbaşkanını aradım ve hemen serbest bıraktı. Evanjelik camia bunu asla unutmayacak…”

“Onu seviyorum. İran’la savaşa girmek için başlıca adaylardan biriydi. Belki İran tarafında, çünkü İsrail’in büyük bir hayranı değil, biliyorsun. O’na dışarıda kalmasını rica ettim ve O da yaptı.”

Trump’ın Rahip Brunson ile ifadeleri Türkiye’nin bir hukuk devleti olmadığı, yargının tarafsız ve bağımsız olmadığı kanaatini pekiştiriyor. İran savaşı bağlamında “rica ettim, dışarıda kaldı” ifadeleri de Erdoğan’ın milli menfaatlere göre değil, talimatlara göre hareket eden bir lider olduğu algısı oluşturuyor. Türkiye’nin dış politika özerkliğini sorgulatıyor.

Resmi yetkililerin bu tabloya karşı suskun kalması ise “güçlü ve bağımsız ülke” iddiamızı gölgeliyor. Kısa vadeli savunma ve ekonomik kazanımlar umudu, uzun vadede stratejik maliyetleri beraberinde getirebilir.

Trump’ın anlatımında “Ne istersem yapıyor ve yaptırıyorum” mesajı iki devletin ilişkisinin özü olarak görünüyor. “Everything I’ve ever asked him for, he’s done” (“Ondan istediğim her şeyi yaptı”) gibi ifadelerle bunu netleştiriyor. Bu, kişisel sadakat + karşılıklı fayda eksenli Trump’ın tarzına uyuyor

Trump’ın bu sözleri ve Erdoğan’ın suskunluğu, Türkiye’nin manevra alanını daraltıyor. Kamuoyunda ve uluslararası arenada “ABD’ye bağımlı” algısı güçleniyor. Bu, NATO üyesi bir ülkenin bölgesel liderlik iddiasıyla çelişiyor.

**********************************

Trump Türkiye’ye Ne Verebilir?

Trump “Yaptırımları kaldıracağız… Dostlarımıza yaptırım uygulamak istemiyoruz” dedi. Ancak CAATSA yaptırımları (Amerika’nın Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası) Trump’ın birinci döneminde (2017-2021) Türkiye’nin Rusya’dan S-400 alımı nedeniyle uygulanmıştı. CAATSA ile Rusya, İran, Kuzey Kore ve Türkiye’ye karşı yaptırımlar uygulandı.

Yine o dönemde Türkiye F-35 programından çıkarılmıştı.

2019’daki utanç verici ünlü mektup da Trump tarafından yazılmıştı. Suriye operasyonu öncesi Erdoğan’a “Don’t be a tough guy. Don’t be a fool!” (“Sert adam olma. Aptal olma!”) diye başlayan ve Türkiye ekonomisini yok etmekle tehdit eden bir mektup göndermişti. Bu mektup halen ABD’de Trump Tower’da bir “güç gösterisi” olarak sergileniyor.

Trump’ın ikinci döneminde, Erdoğan’a bakış açısını değiştiren ne oldu?

Trump’ın bugünkü övgülerinin Türkiye’nin bağımsız politikalarına duyulan bir saygıdan değil, tam aksine Türkiye’nin ABD çıkarlarına (ve Trump’ın taleplerine) boyun eğmesinden duyduğu bir “patron memnuniyeti” olduğu anlaşılıyor. Demek ki, Trump’ın talepleri ile Ankara’nın tavizleri arasındaki uyum ABD Başkanını mutlu ediyor.

****

CAATSA Yasasına göre yaptırımların tamamen kalkması için Kongre’nin onayı, Türkiye’nin S−400’lere “sahip olmadığını veya bunları işletmediğini” doğrulaması ya da sistemleri tamamen elinden çıkarması gerekiyor.

Bu yüzden yaptırımları tam kaldırma ihtimali çok düşük, kısmi muafiyet daha mümkün. Yani KAAN’lar için F110 motorları alımı için ilerleme umudu var. Ancak CAATSA engeli devam ederse seri üretim ve ihracat sınırlı kalır.

Belki parasını verdiğimiz ve yıllardır hangarda bekletilen 5 adet F35’i alabiliriz. Ancak ilk baştaki şartlara yani yeni filo ve programa tam dönüş S-400 sorunu çözülmeden gerçekçi değil.

F-35 ve F110 motorları “müjdesinin” arkasında, Türkiye’nin kendi beşinci nesil savaş uçağı KAAN’ın seri üretimini baltalama ve uçağı ABD üretimi F110 motorlarına bağımlı kılarak kontrol altında tutma stratejisi yatıyor olabilir.

**********************************

Trump Türkiye’den Ne İstemiş Olabilir?

Trump tamamen “al-ver” mantığıyla çalışan bir iş insanı-siyasetçi. O’nun karşılıksız övgü dizmeyeceği gerçeğinden hareketle, kapalı kapılar ardında nelerin masaya sürüldüğünü tahmin etmeye çalışalım:

Ekonomik/ Stratejik Taviz: Dünyanın en büyük rezervlerinden biri olan Eskişehir’deki Nadir Toprak Elementleri’nin (NTE) işlenmesi ve tedarik zincirinin, ABD’nin kontrolüne veya ortaklığına sunulması ihtimali. Bu Çin’e karşı küresel bir maden savaşı yürüten ABD için çok önemlidir. Ukrayna NTE’den sonra muhtemelen Türkiye’nin kaynaklarını da kontrol etmek isteyeceklerdir.

İdeolojik/Siyasal Model (Tom Barrack Vizyonu): ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın daha önce ifade ettiği “Laik cumhuriyet” yerine bölgeyi domine edecek “Osmanlı modeli” tezine uygun adımlar atmak. ABD/Trump ilk etapta yeni anayasanın Türkiye’yi üniter-milli devlet olmaktan çıkaran, “Türk- Kürt- Arap federasyonu” tasarımıyla örtüştüğünü görmek isteyecektir.

Bölgesel/Askeri Taviz (Suriye ve İran Cephesi): ABD, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde ve İran geriliminde, ABD/İsrail ekseninin dışına çıkmayacağı sözünü vermesini istemiş olabilir.

Bu başlıklar ve başka hususlarda verilen tavizler varsa bunları hemen tam olarak öğrenmemiz mümkün olmayabilir. Ama yakında kokusu çıkmaya başlar.

**********************************

Devletin Kurumsal Hafızası ve Atatürk Pusulası

Türkiye’nin köklü devlet geleneği ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi, bu süreçte rehber olmalıdır. Türk dış politikası “liderlerin kişisel dostluklarına” ve anlık ruh hallerine indirgenmemelidir. Köklü devlet geleneği, güçlü ordusu ve stratejik konumuyla Türkiye, çok yönlü diplomasiyi sürdürmelidir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği tam bağımsızlıkçı, kurumsal ve mütekabiliyete dayalı rasyonel dış politika çizgisine dönmek gerekir.

CAATSA’dan kurtulurken KAAN’ı yerli motorla bağımsız geliştirmeye devam etmek, F-35/ Eurofighter/ KAAN üçlüsünde çeşitlilik sağlamak ve ABD yakınlaşmasını Rusya, Çin, AB dengesiyle korumak şarttır.

İçerde demokratik kurumları ve hukuk devleti yapısını güçlendirmek, dış politikada itibarlı duruşu pekiştirir.

Trump’ın Erdoğan’la kişisel dostluğunun sunduğu geçici rahatlamaya kanmak doğru değil. Devletimizin kurumsal yapısını ve vakur duruşunu korumamız şarttır. Türkiye, “kişisel diplomasi” tuzağına düşmeden milli menfaatleri önceliklendirmelidir.

Gerçek kazanç, Trump’ın havuç politikasının eseri olan kısa vadeli müjdelerde değil, kalıcı bağımsızlık ve güçte yatar.

Kıbrıs’ta Yeniden Mi “Yes Be Annem?”

Türkiye’nin AB ilişkilerinin en yoğun olduğu dönemde Kıbrıs’ta çözüm için BM genel sekreterinin adını taşıyan bir plan 24 Nisan 2004 tarihinde halkın onayına sunulmuş ‘’Annan Planı’’ adı verilen bu plan yapılan referandum da Türk tarafının evet, Rum tarafının hayır demesi sonucunda uygulanamadan rafa kalkmıştı.

Ancak taraflardan birinin hayır demesi halinde sonuçsuz kalacak olan bu planın önemli bir sonucu olmuş, Rum tarafı AB’ye üye yapılmıştı…

İşte o dönemde bu planı destekleyen, Rumlarla iç, içe yaşamak isteyen ‘’Birleşik Kıbrıs’’ Hayalperestleri’’ ellerinde ne idüğü belirsiz paçavralarla, AB Bayraklarıyla, KKTC sokaklarında dolaşmış, konvoylarla gösteri yaparken ‘’YES BE ANNEM’’ sloganları atmışlardı. Ama sonuçta Rumlar AB vatandaşı olmuş, Türkler ise boş vaatlerle kandırılmıştı.

Şimdi de Rum basınına düşen haberlerde Annan Planına benzer yeni bir plandan söz edilmekte, BM’in Kıbrıs özel temsilcisi tarafından hazırlandığı iddia edilen bu planın Temmuz ayı içerisinde yapılması düşünülen Kıbrıs görüşmelerinde ele alınacağı söylenmektedir.

Şu hususun altını kalın çizgilerle çizmek gerekirse, bugüne değin Kıbrıs konusu ile ilgili olarak böylesi haberler nedense hep Rum basınında çıkmakta; öncelikle her iki taraf kamuoyunun tepkisi ölçülmekte sonra da konunun detayları ortaya çıkmaktadır…

İçeriğine ‘’gevşetilmiş çözüm modeli’’ denen bu tuzak planında Annan planından bir farkı yoktur. Çünkü bu planın temeli; Türk tarafının toprak tavizine, Türk askerinin adayı terk etmesine, Türkiye’nin garantörlük hakkının yok edilmesine dayanmaktadır.

Anlaşılan o ki! Birleşik Kıbrıs Hayalperestleri ellerinde AB bayraklarıyla, ne idüğü belirsiz kimi paçavralarla KKTC sokaklarında bu yeni plan içinde ‘’Yes Be Annem’’ sloganları atacaklardır…

Pekiyi bu planın içeriğinde neler vardır?

Rum basınının açıkladığına göre:

  • KKTC’nin Güzelyurt bölgesi (adanın narenciye ambarı), Kapalı Maraş Bölgesi (bizr zamanlar adanın en gözde turizm bölgesi), Meserya Bölgesi (adanın tahıl ambarı) Rumlara verilecek.
  • Türk tarafı AB’ye katılacak
  • Doğrudan ticaret, doğrudan temas, doğrudan uçuş sağlanacak
  • Akdeniz’deki doğal gaz ortak kullanılacak.
  • Adanın güvenliği NATO’nun şemsiyesi altında olacak.
  • Ülke yönetimini federal başkan, federal konsey üstlenecek…

İşte BM Kıbrıs özel temsilcisinin hazırladığı söylenen ‘’BM’nin 2’nci Tuzak Planının’’ ana maddeleri bunlardır.

Ne kadar kolay değil mi? Kan ve can bedeli ödenerek alınan, 52 yıldır üzerinde ay yıldızlı bayraklarımızın dalgalandığı toprakları ver. Karşılığında ambargolardan kurtul, AB’ye üye ol (hem de daha Türkiye üye olmamışken!)

Bu aklı evvel gevşek federasyoncular ne kadar akıllı değil mi? Her şey onların istediği gibi olacak, tüm tavizleri Kıbrıs Türk tarafı verecek. Nasıl olsa Rumlar AB üyesi, onların kaybedeceği hiçbir şey yok. Ama kazanacakları çok şey var. Hem de rahatları hiç bozulmadan…

Ya Türkler?

Yarım asırdan beri evim, toprağım, vatanım diye belledikleri Güzelyurt’tan, Meserya ovasındaki yerleşim yerlerinden koparılıp nereye gidecekleri belli olmayan yüzbinlerce yurttaşımız ne yapacak? Sanki 1963 hadiseleri yeni baştan yaşanıyor gibi! Evlerinden, topraklarından, yurtlarından koparılmış; yeniden göç yollarına düşmüş gibi…

Böylesi bir teslimiyete kim, hangi siyasetçimiz evet diyebilir?

Bu planın ortaya çıkmasıyla birlikte, hem Türkiye, hem de KKTC yetkililerince gereken açıklamalar yapılmış. Böylesi bir planın asla kabul edilmeyeceği belirtilmiştir.

Türkiye MSB’dan yapılan açıklamada:

‘’Adada kalıcı adil ve sürdürülebilir bir çözüm ancak Kıbrıs Türk Halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsünün teyit edilmesine dayanan iki devletli çözüm temelinde mümkündür’’ denilmiştir.

Kıbrıs’ta gerçeği yansıtan bu açıklama temelinde bir gelişme olmadıkça ne Türkiye, ne de KKTC yetkilileri adada kazanılmış hak ve hukukumuzu yok edecek hiçbir tuzak plana evet demeyecektir.

Şu husus unutulmamalıdır:

Yıllar boyunca Rum mezalimi altında yaşayan, hala insanlık dışı Rum ambargoları ile yaşam mücadelesi veren Kıbrıs Türk Halkı her şeyin farkında, her gelişmenin takibindedir. Bu nedenledir ki, KKTC sokaklarında 22 yıl önce duyulan ‘’YES BE ANNEM’’ sloganları bir kez daha duyulmayacaktır.

İstibdat

Ünsiyet, ülfet ve alışkanlıktan gelen gaflet;

İnsanı çok zaman -farkında olmadan- kör,

Ve sağır durumuna sokar!

Bu ruh hâleti içindeyken insan;

Bakar fakat görmez, işitir ama duymaz!

Bilir, lâkin anlamaz bir hâle bürünür!

İnsan, farkında olmadan bilinçsiz olur!

İdrak edemez / algılayamaz bir hâl alır!

Gaflet içinde oluştan; habersiz bir vaziyet arz eder!

Bu yüzden, zaman zaman silkinip kendine gelmeli.

Ne oluyor bana? Nerdeyim ben? Nasıl bir ortamdayım?

Diye kendini sigaya çekmeli.

Sorgulayıcı bir düşünceye kendini tâbi tutmalı.

Bilinen müspet / olumlu, menfî / olumsuz;

Deyim, terim, tabir, kelime ve sözlerin;

Neye delâlet ettiklerini, nelere ışık tuttuklarını

Ve hangi mânâlara geldiğini canlı tutmalı ki,

Güzel hareketleri yapmaktan geri kalmasın.

Yanlış anlamlardan hareketle zamanını karartmasın.

Meselâ: Kastımız olmasa bile,

İstibdat denilen gâfilâne hareket ve davranışlardan uzak durmalı.

Çünkü istemeden, farkında olmadan ve bilinçsizce istibdat yapabilir;

Tahakküm, zorbalık ve zorla hükmetmiş olabilir,

Keyfî bir muamele yapabilir!

Kuvvetine dayanarak işlediği;

Bu çeşit baskı ve cebirlerden uzak durmalı.

Çünkü, kasıtsız olsa bile istibdat;

Sadece kendi görüş, istek ve arzusuna

Kendini mahkûm etmektir.

Evet, istibdat;

Kötü kullanmaya son derece müsait ve uygun bir zemine bastırarak;

İnsana zulmün temelini attırır!

İstibdat; insanlığın mahvedici ve yok edicisidir.

İstibdat,

İnsanın sefalet derelerinin; aşağıların en aşağısına düşmesini sağlar!

Nitekim, istibdat İslâm Âlemi’ni zillet, hakirlik ve alçaklığa

Ve sefalete / perişanlık ve yoksulluğa düşürttürür.

Garazları ve düşmanlığı uyandırır.

İstibdat, İslâmiyeti zehirler!

Hatta istibdat; her şeye sirayetle / bulaşarak zehirini akıtır!

İstibdat;

O derece ihtilâf ve farklılıkları, müslümanlar arasında meydana getirir ki;

Çeşitli dalâlet / sapık mezhep, grup, parti ve fırkaların meydana çıkmasına sebep olur!

Kaldı ki, istibdat; taklidin de pederidir.

Siyasî istibdatlar; doğmalarına sebep oldukları;

İlmî / bilimsel istibdat çocuklarının da zuhurlarına sebep olurlar!

Böylece, istibdat; İslâmiyeti karmakarışık, düzensiz durumlara sokan,

Her türlü açılımlara kaynaklık eder!

İREM’den Romatem’e Şehrimizdeki FTR Hizmetleri

“Hareket uygun ve yerinde yapılırsa berekettir.”

Sağlık hizmetlerinde fizik tedavi ve rehabilitasyon alanındaki imkân ve uygulamalar, 2000’li yıllara kadar yeterince bilinmiyor; daha çok sıcak-soğuk uygulamaları ve kontrollü fizik hareketler şeklinde anlaşılıyordu. 1999 depreminin sebep olduğu ruhsal ve bedensel sorunlar, bu alanda da yeni adımlar atılması ve yeni imkânların oluşturulması gerekliliğini ortaya koymuştur.

İzmit SSK Hastanesi’ne geldiğimde, fizik tedavi uzmanımız Ümit Akbaş da yeni göreve başlamıştı. Kendisi Ankara Tıp Fakültesi’nde yardımcı doçent iken, eşi Armağan Akbaş’ın mecburi hizmeti sebebiyle şehrimize gelmişti. Hastanemizin fizik tedavi birimini Nafiz Eren kurmuş; ancak 1978 Tam Gün Yasası sonrasında istifa ederek ayrılmıştı. Eren, uzun yıllar serbest hekim olarak çalışmış, daha sonra İstanbul’da mesleğini sürdürmüş ve 2021 yılında vefat etmiştir.

Değerli Hekimler Görev Yaptı

Ümit Akbaş ise 1983 yılında açtığı muayenehanesi ile birlikte hastanede 1988 yılına kadar görev yapmış, muayenehanesini ise 2019 yılına kadar sürdürmüştür. Daha sonraki süreçte bu hastanemizde uzun süre FTR uzmanı Sedat Kaba hizmet vermiştir. Ümit Akbaş ayrıca anlaşmalı ve yarı zamanlı olarak Akademi Hastanesi, Tahsin Özbek Hastanesi ve Konak Hastanesi gibi kurumlarda da görev almıştır. Kendisi hâlen şehrimizde yaşamakta olup, Covid-19 pandemisi sürecinde aktif hekimliği bırakmıştır.

Dr. Turgay Özaltın ise askerlik görevini yaptığı İzmit’i sevmesi üzerine 1980 yılında şehrimize gelmiş ve muayenehane açmıştır. 1981 yılında İzmit Devlet Hastanesi’nde de çalışmaya başlamıştır.

1999 yılında emekli olmuş, 2001’de muayenehanesini kapatarak 2021 yılına kadar Akademi Hastanesi’nde görev yapmıştır. Daha sonra Bodrum’a yerleşmiş ve 2024 yılında orada vefat etmiştir.

Derince’deki Fizik Birimi

Ertunga Yöney, 2006 yılında Derince SSK Hastanesi’ne başhekim olarak atanmış bir fizik tedavi uzmanıdır. Kocaeli Tıp Fakültesi’nde ihtisas yaptığı dönemde İREM’de de çalışmış, 2003 yılında uzman olduktan sonra üç yıl Düzce’de görev yapmış ve ardından şehrimize gelmiştir. Derince Hastanesi’nde, dönemin şartlarına göre oldukça donanımlı bir fizik tedavi birimi kurmuştur. 2010 yılında görevinden ayrılarak 2016 yılına kadar Romatem’de çalışmış, hâlen Medikal Park Hastanesi’nde FTR uzmanı olarak hekimliğine devam etmektedir.

İREM’in Kuruluşu

İzmit Rehabilitasyon Merkezi (İREM), Yahya Kaptan’da bulunan Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nin arka bahçesinde, İzmit Belediyesi’nin destekleriyle AÇEV (Anne Çocuk Eğitim Vakfı) tarafından 2000 yılında kurulmuştur. Başlangıçta deprem travmasının anne ve çocuklar üzerindeki psikolojik etkilerine yönelik çalışmalar yürütmüş, 2001 yılında tıp fakültesi ile yapılan protokol sonrasında bedensel engelli rehabilitasyon hizmetleri de verilmeye başlanmıştır.

Bu hizmetlerin gelişmesinde fakültenin fizik tedavi hocaları Erbil ve Nigar Dursun’un katkıları büyüktür. Merkez, 2018 yılında kapatılarak fakültenin bazı poliklinik hizmetlerinin verildiği bir yapıya dönüştürülmüş; FTR hizmetleri ise üniversite kampüsündeki Semahat Aracı Palyatif Bakım Merkezi binasına taşınmıştır.

Romatem De Geliyor

Romatem’in kurucusu fizik tedavi uzmanı Köksal Holoğlu’dur. İlk merkezini 2005 yılında Samsun’da açmış, ikinci merkezini ise 2006 yılında İzmit Devlet Hastanesi karşısında hizmete sokmuştur. Sağlıkta dönüşüm süreciyle birlikte SGK mensuplarının özel sağlık kuruluşlarından yararlanabilmesi, bu tür yatırımların önünü açmıştır. Romatem’in ilk yıllarının kurucu hekimleri olan fizik tedavi uzmanları İmdat Özkul, Ahmet Dinç ve Turgut Aytekin başvuran hastalarına güvenilir ve faydalı hizmetler vererek bu adresin bilinilirliğini sağlamışlardır. 2007 yılında Ayşe Aytekin de bu kadroya katılmıştır.

Merkez, 2010 yılında Yahya Kaptan’daki yeni yerine taşınarak 25 yataklı bir hastane hâline gelmiştir. Kadrosuna Ertunga Yöney’in yanı sıra Fatma Başak Türköz (Dahiliye) ve İsmail Becerik (Enfeksiyon Hastalıkları) gibi önemli isimler de katılmıştır. Zamanla bazı hekimler kurumdan ayrılmıştır. Turgut Aytekin 2010, Ayşe Aytekin ve Fama Başak Türköz 2014 ayrılanlardan olup bu hekimler halen Atakent Cihan Hastanesinde çalışmaktadır.

Romatem Hastanesi bugün 35 yatak kapasitesiyle kuruluş kadrosundaki İmdat Özkul, Ahmet Dinç ile Hüseyin Duraksoy (Dahiliye) ve Mustafa İskender (Nöroloji) hizmet vermeye devam etmektedir. Günümüzde Romatemler, 3ü yurt dışında olmak üzere toplam 10 merkezle faaliyet gösteren ve sağlık turizmine katkı sağlayan önemli bir kuruluşudur.

Kocaeli’miz, fizik tedavi ve rehabilitasyon alanında son 25 yılda önemli gelişmeler kaydetmiştir.

Denetimsiz Uygulamalara Dikkat

Şehir Hastanesi’nin fizik tedavi hastanesi, Tıp Fakültesi’nin FTR kliniği, kamu ve özel hastaneler ile serbest çalışan hekimler bu alanda yeterli hizmetler sunmaktadır. Ayrıca son yıllarda fizyoterapistler tarafından açılan merkezler de destekleyici rol üstlenmektedir. Ancak zaman zaman basına da yansıyan, “merdiven altı” olarak tabir edilen denetimsiz uygulamalara karşı dikkatli olunmalıdır. Bu nedenle her alanda olduğu gibi FTR konusunda da bilinçli hareket edilmesi büyük önem taşımaktadır.

Sağlıkla kalınız.

İREM’den Romatem’e şehrimizdeki FTR hizmetleri

DR. NAFİZ EREN- 1970’li yıllarda ilimize gelen ve İzmit SSK Hastanesi’nde Fizik tedavi Birimini kuran isim. Kentte de çok tanınan ve popüler bir isimdi.

İREM’den Romatem’e şehrimizdeki FTR hizmetleri

YAHYA KAPTAN’DAKİ İREM- İzmit Rehabilitasyon Merkezi(İREM) 1999 depremi sonrası kuruldu. SDKM’nin arka kısmında faaliyet gösteren merkez, önemli hizmetler üretti.

İREM’den Romatem’e şehrimizdeki FTR hizmetleri

ŞİMDİ FARKLI BİRİMLER- İREM’in ilk kurulduğu yer, halen KOÜ Tıp Fakültesi’nin farklı birimleri tarafından kullanılıyor.

İREM’den Romatem’e şehrimizdeki FTR hizmetleri

ROMATEM’DE İKİ DOKTOR- Samsun’dan sonra ilimizde kurulan, halen Yahya Kaptan Otogar mevkiinde hizmet veren Romatem’in kuruluşundan bu yana görev yapan iki hekimi Dr. İmdat Özkul ve Dr. Ahmet Dinç birlikte görülüyor.

FİZİK TEDAVİ HASTANESİ- Kocaeli Şehir Hastanesi’nde de halen 100 yataklı bağımsız Fizik Tedavi Hastanesi, sağlık hizmeti veriyor.

İki Gencin Sivil İtaatsizliği

Son günlerde herkesin sosyolojik dersler çıkarması gereken iki çarpıcı olay yaşandı. Türkiye gündemi sıralamasını belirleyen bu olaylar gençliğin “otorite, meşruiyet ve liyakat” kavramlarını nasıl tanımladığını gösteriyordu.

İlk olay, Boğaziçi Üniversitesi felsefe bölümünden çift diplomayla mezun olan Hasan Akdağ isimli gencin diploma töreni sırasındaki pasif eylemi idi. Bu genç, liyakat yerine siyasi sadakatle atandığını düşündüğü ve öğrencilerin “paraşüt akademisyen” olarak nitelendirdiği bir öğretim üyesiyle fotoğraf karesine girmeyi reddetti. Törende öğrenci diplomayı çekerek almaya çalışırken akademisyen ise bir süre diplomayı vermemek için direndi.

Boğaziçi Üniversitesi’nin atanmış rektörü, akademisyen Yasin Ramazan Başaran’dan diploma alırken fotoğraf çektirmek istemeyen gencin “mezun kartı”nı İPTAL etti ve 5 yıl “kampüse giriş” yasağı koydu.

İkinci olay ise kendi iradesiyle teslim olduğu halde ters kelepçeyle gözaltına alınan komedyen Deniz Göktaş’ın tavrı idi. Göktaş, tutuklu yargılandığı adliyede, kendisini “emrivaki” bir şekilde ziyaret eden Kemal Kılıçdaroğlu’na beklenmedik bir cevap verdi. CHP’nin mahkeme kararıyla atanmış genel başkanına, kişisel bir minnet göstermek yerine, “Benim ve gençlerin talebi budur, lütfen CHP’yi salın” dedi.

Baştan belirtmem gerekir ki; bu analizi, söz konusu gençlerin siyasi görüşlerinden veya komedyenin toplumun inanç ve değerlerine saygısızlık olarak değerlendirilen sözlerinden, yargılandığı davanın hukuki içeriğinden tamamen bağımsız olarak yaptım.

Meseleyi sadece ortaya konulan “ilkesel duruş” ve buna karşı sergilenen “kurumsal reaksiyon” kapsamında ele aldım.

**********************************

Sembolik Direniş Kime ve Neden?

İki farklı mekandaki bu iki gencin tavrının ortak paydası, siyaset bilimindeki “Meşruiyet Krizi” kavramına verilen en net tepkidir.

Boğaziçili mezun öğrenci, karşısındaki diploma veren öğretim üyesinin hukuki olarak o kadroda olduğunu bilmektedir. Fakat kurumun özerkliğini, liyakatini ve idealindeki üniversite vasfını zedeleyen tepeden inme atama yöntemini meşru kabul etmiyor. Fotoğraf karesine girmeyi reddetmek; akademik liyakate duyduğu saygıyı, o liyakati taşımadığına inandığı kişiden esirgeyerek gösterme halidir.

Deniz Göktaş’ın tavrı ise kendisinden beklenen “minnettar mahkûm” rolünü elinin tersiyle itmektir. Göktaş, en dezavantajlı durumda bile kendi iradesini koruyarak Kılıçdaroğlu’nun atanmış genel başkanlığına ve CHP’nin seçilmiş yönetimine yaptıklarına kendi kuşağının tepkisini dile getirmiştir.

Bu tutumlar, içi boşaltılmış unvanlara ve hak edilmemiş olduğunu düşündükleri saygı beklentisine karşı sergilenen kusursuz birer “Sembolik Direniş” örneğidir.

**********************************

Otoritenin Kibri

Gençlerin bu ilkesel itirazlarına karşı kurumların ve otorite figürlerinin verdiği cevaplar ise, aslında meşruiyet açığının ne boyutta olduğunu ve tepkinin haklılığını göstermektedir.

Boğaziçili mezun öğrenci Hasan Akdağ’ın tavrı şiddet içermeyen ancak kurumun yozlaşmasına karşı çok güçlü bir “beden dili” ve “pasif itaatsizlik” örneğidir.

Buna karşılık mezun öğrenciye diplomayı vermekte zorluk çıkaran akademisyenin tavrı, eğitimci olarak yetersizliğinin dışavurumudur.

Çok daha vahim olanı ise üniversite yönetiminin, tören düzenini bozduğu gerekçesiyle, mezun öğrencinin kampüse girişini 5 yıl süreyle yasaklamasıdır. (Bu idari karar size de Emekli Tuğgeneral Naim Babüroğlu’nun Orduevlerine girişine yasak getiren G.Kurmay Başkanlığı kararını hatırlatıyor mu?)

Bu karar, hukukun “ölçülülük” ilkesinin açık bir ihlalidir. Rövanşist, kindar ve diğer öğrencilere gözdağı vermeyi amaçlayan tipik bir “kurumsal nezaketsizlik ve sertlik” örneğidir.

Boğaziçi Üniversitesi yönetiminin bu cezası, aslında kendi meşruiyet kaygılarının ve özgüven eksikliklerinin bir itirafnamesidir. Liyakat ve bilimsel üretimle saygı uyandıramayan yönetimler, ne yazık ki saygıyı yasaklarla ve cezalarla tesis etmeye, sindirme yoluyla “iç meşruiyet” sağlamaya çalışırlar.

**********************************

Nef’i’nin Kaderi ve Göktaş’ın İlkesi

Kılıçdaroğlu’nun Deniz Göktaş’ı adliyede ziyareti siyaset biliminde “araçsallaştırma” dediğimiz kavramın acı bir örneğiydi. Ziyaret edilenin rızası ve talepleri gözetilmeden yapılmıştı. Kılıçdaroğlu’nun azalan siyasi etkisine bir “sempati rantı” devşirme çabası olarak algılandı.

Göktaş’ın ise en büyük desteğe ihtiyacı olan anda Kılıçdaroğlu’na “bana yardım edin” yerine, “CHP’yi salın” demesi dikkat çekiciydi. Bu tavır, aklıma Osmanlı’nın ünlü hiciv ustası Nef’i’yi getirdi.

Sultan IV. Murad döneminde yazdığı sert hicivler nedeniyle idama mahkûm edilen Nef’i, affı için tek aracı olabilecek zenci saray ağasından yardım ister. Ancak ağa dilekçeyi yazarken kâğıda siyah mürekkep damladığında, Nef’i alaycılığına yenik düşer ve “teriniz damladı efendim” deyiverir. Bu son sözü onun cellada teslim edilmesine neden olmuştu.

Göktaş da aynı şekilde, kendisine en büyük siyasi kalkanı sağlayabilecek kişiyi kendinden uzaklaştırdı.

Fakat aralarında hayati bir fark var: Nef’i’yi ölüme götüren hiciv alışkanlığı ve dilini tutamamasıydı. Göktaş’ın Kılıçdaroğlu’na çıkışı ise ilkesel bir duruş ve isyan. Nef’i dilini tutamadığı için ölüme giderken Göktaş ilkesinden vazgeçmediği için bedel ödemeyi göze aldı.

**********************************

SAYGI Zorla Alınamaz

Her yaştan, her kesimden ve her meslekten insanın bu iki tepkiden çıkarması gereken önemli bir ders var: Türkiye’de gençler; makamlar liyakatle, demokratik kültürle ve kurumsal bütünlükle doldurulsun istiyor. İçi boşaltılmış unvanlara, hak edilmemiş makamlara ve demokratik usullerle sınanmamış otoritelere saygı duymayı reddediyor.

Bir akademisyen diplomasını verirken, bir siyasetçi destek ziyaretine gelirken bile, eğer o eylemin arkasında “liyakat, samimiyet ve demokratik meşruiyet” yoksa, gençler o tiyatronun bir figüranı, o fotoğrafın bir parçası olmayı kabul etmiyor.

Saygı; yaşla, diplomayla veya yasal bir yetkiyle zorla tahsil edilebilecek bir maddi varlık değildir. Kurumların özerkliğine, liyakate ve toplumun demokratik usullerine alan açtığınız ölçüde hak edilen bir erdemdir.

Bu iki genç, dezavantajlı konumlarına ve ödeyecekleri bedellere rağmen bu yalın gerçeği hepimizin yüzüne çarpmıştır.

Geleceğimiz, otoritenin bu gibi “sivil itaatsizlikleri” cezalandırmak veya araçsallaştırmak yerine, bu itirazı anlama ve saygı duyma erdemini gösterebilmesine bağlıdır.

Öyle Okumalı Ki,

Kitabı öyle okumalı ki,

Okuyanı geçmişe çekmeli.

Geleceğe kanat açtırmalı.

İşte, bu şekil okuyan birinin;

Hâlet-i rûhiyesini dile getirmesi:

Yer yer ağlayarak okudum!

Zaman oldu;

Geçmişin havasını soludum.

An geldi;

Yükseldim göklere.

Selâm verdim Meleklere.

Çıkmış gibi oldum, Mele’-i A’lâya.

Açtım ellerimi;

Rabbime etmek için duaya.

Sanki erdi başım;

Yldızlara ve Ay’a.

Sual dalgaları içinde,

Yükseldim semaya!

Cevaplar geldi, arka arkaya.

Gâh maziye indim.

Gâh hâlde yaşadım.

Bazen oldu ki,

İstikbâle kanatlandım.

Mahza akıl,

Fikir ve mantıkla örülü,

Tefekkürle müzeyyen / süslü;

Mânâ Cenneti’ne girdim!

“Ölmeden önce ölünüz!”

Sırrına erdim.

Türk ve Dünya insanlarının;

Mes’eleleriyle,

Zihnen yoğrulup durdum.

Kaosta nizamı,

Karışımda terkîbi,

İnsanda Esmâyı,

Müşahede ettim.

İnsan yaratıldığıma;

“Bin şükür!” dedim.

Okunan eserler;

Gençlere iksir,

Yaşlılara şifa,

Hanımlara;

Cennet-âsâ bir yuva;

Tefekküre açılan;

Bir ova.

Tüm insanlığa;

Örnek olmalı,

Okumak; doyasıya.

Ezanı Denize Okuyan Adam

“Sanki ezanı denizde değil, denize okuyor.” dedim kendi kendime. Herhalde mavi gök, denizin bazen azgın bazen dingin suyu, balıklar ve kum dinlesin, şahit olsun istiyor, diye düşündüm.

Karadeniz’in akşamları, insanın içini yavaşça susturan saatlerdir. Günün telaşı çekilmiş, güneş ufkun ardında anasının bağrına sığınırken gökyüzüyle deniz birbirine benzemeye başlamıştır. Ne deniz yalnız sudur artık ne de gökyüzü yalnız mavilik… İkisi de insanın ruhuna açılan sessiz bir kapıya dönüşür.

Dün akşam öncesi o kapının eşiğinde duruyordum.

İkinci kez denize girdim. Su berraktı. Karadeniz’in alışılmış hırçınlığından eser yoktu. Dalgalar sanki gün boyu yorulmuş, dinlenmeye çekilmişti. Birkaç kulaç attım. Sonra kendimi suyun üzerine bıraktım. Sırtüstü uzandım, gökyüzüne bakıyordum. Bulutlar ağır ağır ilerliyordu. Aceleleri yoktu. Zaman da sanki onların hızına uymuştu.

Tam o sırada kulağıma uzaktan gelen bir ses ilişti.

Rüzgârın uğultusu sandım. Sonra bir insan sesi olduğunu fark ettim. Dikkat kesildim. Sağa sola baktım. İlerilerde biri vardı. Ses giderek belirginleşti. “Allahuekber, Allahuekber… Lailahe illallah…”

Ezan okuyordu… Nakarat, dalga dalga denizde yayıldı, ruhumu sardı.

Minarenin şerefesinden duymaya alıştığımız mikrofonik sesten farklıydı bu. Denizin içinden yükseliyordu. Güçlü, tok, davudi bir sesti. Makamına hâkim, nefesine güvenen, kelimeleri gönlünden geçirerek söyleyen bir ses…

Dakikalarca dinledim.

Aklımdan türlü türlü sorular geçti.

Bu adam ezanı denizde mi okuyordu, denize mi okuyordu?

Belki de denizin sonsuzluğunu kendine cemaat edinmişti. Belki dalgalara Allah’ın adını emanet ediyordu. Belki rüzgâra bırakıyordu kelimeleri. Belki de sadece sesini çalıştırıyor, nefesini güçlendiriyor, ses tellerini eğitiyordu, diyaframını genişletiyordu.

İhtimallerin doğrusunu okuyana bırakalım. Sebebinden çok, hissettirdiği şey önemli.

Çünkü o sesin içinde gösteriş yoktu. Bir yarış yoktu. Bir ispat çabası da yoktu. Sadece içten gelen bir teslimiyet vardı. İnsan bazen bir sesi dinler; o ses kulağından çok kalbine ulaşır. İşte o ezan öyleydi. İlahi tınıdır onun adı. Ruh dirilir, beden titrer, zihin seni terk eder, beyin yanar, kalp başka aleme açılır.

Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.

Bulutlar ağır ağır yol alıyordu. Deniz onları sessizce seyrediyor, hafif bir rüzgâr aynı istikamete doğru esiyordu. Küçük balıklar suyun yüzeyinde belli belirsiz kıpırdıyor, sanki onlar da bu ilahi ahenge katılıyordu.

Kıyıya baktım.

İnsanlar kendi dünyalarındaydı. Kimisi yüzüyor, kimisi kumların üzerine uzanmış güneşin son sıcaklığını topluyordu. Çocuklar oynuyor, gençler konuşuyor, bazıları telefonlarının ekranına gömülmüş hayatın gerçek seslerini kaçırıyordu.

Oysa denizin ortasında bambaşka bir konser vardı.

Ne hoparlör ne mikrofon… Ne alkış bekleyen bir sanatçı ne de bilet kesilen bir salon.

Sadece insan sesi… Ve Allah’ın adını haykıran kadim cümleler…

Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar kulaklarını gürültüye teslim etmiş durumda. Plajlarda yüksek sesli müzikler, metal ritimleri, birbirini bastırmaya çalışan yapay haykırmalar… İnsan ruhunu dinlendirmek yerine yoran, düşünmeye fırsat vermeyen bir ses kalabalığı…

O akşam ise tek bir insan sesi bütün bu gürültünün karşısına sessizce dikiliyordu.

Bağırmıyordu, meydan okumuyordu, kimseyi susturmaya çalışmıyordu.

Sadece okuyordu.

… Ve okudukça sanki deniz onu dinliyor, bulutlar ona koşuyor, balıklar ona doğru yüzüyor, rüzgâr ona doğru dümen kırmıştı.

Denizin bedenimi okşayan ılık suyu, ezanın yüreğimi titreten namesi bana kanat olmuştu. Bir adam, denize ezan okuyordu.

Belki bu yalnızca benim hissettiğim bir duyguydu. Belki bilim bunun adına sesin su üzerinde taşınması diyecekti. Belki bir başkası sıradan bir tesadüf olarak görecekti. Ama insan hayatını anlamlı kılan şey, bazen açıklayabildiği değil; yüreğinde yankılanan anlardır.

O ezan, bana çocukluğumu hatırlattı. Minarelerden yükselen akşam ezanlarını, köylerin sessizliğini, iftar öncesi bekleyişleri, dedelerin baston tıkırtıları eşliğinde ritmik ağır adımlarla camiye yürüyüşünü… İnsanın saba makamında, ciğerini dağlayan sabah ezanlarını…

Bir ses, insanı yıllar öncesine götürebiliyor.

Bir ses, unutulduğunu sandığımız duyguları yeniden uyandırabiliyor.

Denizden yükselen o ezan, bana bunu bir kez daha öğretti.

Belki o adam ertesi gün yine aynı saatte denize girecek, belki yine okuyacak. Belki de bir daha hiç karşılaşmayacağız. O bunu sıradan bir alışkanlık olarak görecek; fakat bilmeyecek ki, o ezan sesi bir yabancının ruhunda derin bir iz bıraktı.

Bazı insanlar büyük eserler bırakır.

Bazıları büyük binalar yapar.

Bazıları servet biriktirir.

Bazıları ise sadece güzel bir ses bırakır insanların hafızasında.

Karadeniz’in o sakin akşamında denize yükselen ezan, dalgaların üzerine ince ince serildi. Rüzgâr onu alıp ufka taşıdı. Belki kayboldu, belki göğe yükseldi. Ama bir yere hiç eksilmeden yerleşti:

İnsan hafızasına…

Ve insanın kalbine…

Yaşanmış bir ömrün anlamı: “Kubbede kalan hoş bir seda.” imiş.