16.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 4

İyi Ki Bossland’da Yaşamıyoruz

Bir önceki köşe yazım “BOSSLAND CUMHURİYETİ’NDE YÖNETİM SANATI” başlığını taşıyordu. Bu yazıyı değerlendirmesini istediğim Yapay Zekâ programı Gemini “bu köşe yazısı; adalet, ekonomi, medya ve siyaset ekseninde otokratikleşen bir yönetim sistemini ve bu sistemin toplum üzerindeki psikolojik ve sosyolojik etkilerini çarpıcı bir alegoriyle ele almaktadır. “Bossland” adı verilen kurgusal ülke, modern dünyadaki bazı yönetim pratiklerinin hicivli ve keskin bir aynası niteliğindedir” diye tanımladı.

Sonuç bölümünde ise şu değerlendirmeyi yaptı: “Yazar, bu köşe yazısında kalemin ve eleştirel aklın gücünü kullanarak, hukukun üstünlüğünün kaybolduğu, liyakatin yerini sadakatin aldığı ve denge-denetleme mekanizmalarının çökertildiği bir sistemin potansiyel sonunu gözler önüne sermektedir. Yazı, sadece kurgusal bir ülkenin hikâyesi değil; geçmişten geleceğe tüm coğrafyalarda yaşanabilecek kurumsal yozlaşmaların evrensel bir eleştirisi niteliğindedir.”

George Orwell’in “1984” ve “Hayvan Çiftliği” isimli romanlarından esinlenerek yazdığım bu distopik yazıya yorum yapan okuyucularımın “bize tanıdık geliyor” demesi beni şaşırtmadı. Çünkü Orwell’in bu iki eserini okuyanların çoğu gibi ben de “bana tanıdık geliyor” hissine kapılmıştım. (Distopya: Hayalî ve kusursuz bir iyi toplumu savunan ütopyanın zıddıdır. İnsan haklarının kısıtlandığı, baskı ve kontrol altında tutulan, bozulmuş toplumları tasvir eder.)

Orwellvari bir üsluba özenerek yazdığım köşe yazısında bahsi geçen Bossland Cumhuriyeti içinde çok önemli aktörler vardı: Devlet Başkanı Timothy Captain, “Üç Kardeşler” denilen büyük müteahhitler, “Sabah Yıldızı” adlı medyanın başyazarı, savcılar, hakimler, akademisyenler, saraydaki danışmanlar, muhalefet lideri, sade vatandaşlar gibi…

Bir diğer yapay zekâ programı (Copilot) bu karakterlerin anlatıldığı kısa öyküler yazarak bu yazının bir köşe yazısı boyutundan bir romana genişletilebileceğini tavsiye etti. Ben de YZ’dan bu karakterler için örnek küçük hikayeler yazmasını istedim. Oldukça ilginç hikayeler ortaya çıkardı.

Bunlardan bazılarını zaman zaman sizlerle paylaşmak istiyorum. Umarım beğenirsiniz.

Bu karakterlerin her biri Bossland sisteminin farklı bir yüzünü temsil ediyor. İlk olarak sistemin kazananlarından biri gibi görünen büyük müteahhit Leonard Vance’in hikâyesine bakalım.

**********************************

Büyük Bır İş Adamının Düşüş Hikayesi

YZ bu hikâyeye geçerken şu notu koydu: Bossland evreni bir ülke değil; bir “ruh hâli”, bir “sistem”, bir “hikâye örgüsü.”

Şimdi bu örgünün dramatik bir damarına, bir iş adamının düşüş hikâyesine geçiyoruz.

Tonu benim önceki köşe yazımla uyumlu: karanlık, alegorik, gerilimli ve insan ruhunun kırılganlığını gösteren bir anlatı.

****

Leonard Vance, Bossland’ın en büyük müteahhitlik şirketinin sahibiydi.

Yıllarca sarayın gözdesi olmuş, ihaleleri “Madde 7 – Öngörülemeyen Haller” kapsamında almış, Uyum Fonu’na “gönüllü katkılar” yapmıştı.

Bossland’da yükselmek için gereken her şeyi yapmıştı.

Bossland’ın devasa otoyolları, beton yığınları ve uçsuz bucaksız şantiyeleri onun için sadece birer harita parçası değil, adının üzerine kazındığı birer tapu senediydi. Üç Kardeşler’in en büyüğü olan o adam, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte mermer kaplı çalışma odasının camından aşağıya, kendi elleriyle ördüğü imparatorluğa bakardı.

O, Devlet Bankası’nın düşük faizli kredileriyle, devletin kefil olduğu dış kredilerle ve devletin gelir garantileriyle bu ülkenin damarlarını betonla örmüştü. Binler, milyonlar geçiyordu köprülerinden, havalimanlarından, karayollarından, hastanelerinden; her araç, her uçuş, her yatış, onun kasasına akan sessiz ve kesintisiz birer vergi ırmağı gibiydi.

Ancak zenginliğin bu kadar hızlı ve zahmetsiz büyüdüğü bir ülkede, korku da aynı hızla büyürdü. Çünkü, Bossland’da yükselmek, düşüşün başlangıcıydı.

*********************************

Çöküşün Başlangıcı

I. Sabah Telefonu:

Leonard’ın telefonu sabah 06:12’de çaldı.

Saraydan arayan danışmanın sesi her zamanki gibi sakindi:

– “Leonard Bey, Başkanımız yeni liman projesinin hızlandırılmasını uygun gördü. Bugün bankaya gidip kredi paketini genişletiyorsunuz.”

Leonard’ın içi bir anda sıkıştı. Bu cümleyi daha önce de duymuştu. Ama bu kez ton farklıydı. Sanki bir mesafe vardı.

II. Banka Ziyareti:

Bankaya gittiğinde müdürün yüzü gergindi. Müdür, dosyayı açtı ve yeni şartları gösterdi:

“Teminat: Şirket varlıklarının yanı sıra kişisel mülklerin bir bölümü.”

Leonard’ın eli titredi. Bu, Bossland’da yeni bir uygulamaydı. Daha önce hiçbir iş adamından böyle bir teminat istenmemişti. Müdür gözlerini kaçırarak ekledi:

–“Sarayın talimatı bu yönde.”

Leonard o an anladı: Artık sofrada değil, listede olabilirdi.

III. Öğle Üstü Ziyareti:

Öğleden sonra ofisine iki müfettiş geldi. Kapıyı kapatıp dosyalar açtılar.

“Son üç yılın vergi kayıtlarında tutarsızlık tespit ettik.”

Leonard’ın yüzü buz kesildi. Bu cümle, Bossland’da düşüşün resmî başlangıcıydı.

Müfettişlerden biri sessizce ekledi: “Süreci hızlandırmamız istendi.”

Bu cümle, Bossland’da bir işadamının kaderini belirleyen en tehlikeli cümleydi.

IV. Akşamüstü Haberleri:

Leonard eve döndüğünde televizyonu açtı. Sabah Yıldızı’nın akşam bülteni başlamıştı. Spiker, sakin bir sesle şöyle diyordu:

“Bazı iş adamlarının kamu düzenine aykırı faaliyetleri nedeniyle mal varlıklarına tedbir konulmuştur.”

Leonard’ın adı henüz okunmamıştı. Ama o biliyordu: Bossland’da listeler önce hazırlanır, sonra okunurdu.

V. Gece Monoloğu:

Gece çalışma odasına geçti. Masasında yıllar önce aldığı bir plaket duruyordu:

“Bossland’ın kalkınmasına katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.”

Leonard plaketi eline aldı. Bir anlığına gözleri doldu. İçinden bir cümle yükseldi:

“Bossland’da teşekkürler bile geçicidir.”

Sonra defterine bir satır yazdı:

“Bugün sofradaydım. Yarın listede olabilirim.

Ama en acısı şu: Düşüşümün nedenini asla tam olarak bilemeyeceğim.”

Defteri kapattı. Pencereden dışarı baktı. Şehrin ışıkları titriyordu. Bossland’ın geceleri hep böyle titrerdi.

Ve Leonard Vance, o an şunu düşündü:

“Güç, Bossland’da bir koltuk değil; bir süreliğine verilen bir sandalye. Sandalyeyi çekmek, sarayın en sevdiği oyundur.”

Yapay Zekâ – Cin Şişeden Çıktı

Uzun zamandır Yapay Zekâ (YZ) yazısı yazmadım. Ama mazeretim var. Etrafta o kadar Doğal Aptallık var ki sıra bir türlü Yapay Zekâ’ya gelmiyor.

Bu espri, 2002 Nobel Ekonomi Ödülü’nü alan Daniel Kahneman ile Amos Tversky’ye ait. İkili, bir posterli bilim toplantısında afişlerinin önünde ziyaretçi bekliyorlar. Afişlerine şöyle bir bakan biri soruyor, “Ne bu? Yapay Zekâ mı?” Bizimkilerin cevabı, “Hayır, doğal aptallık!”.

Kahneman ve Tversky’nin Prospect Theory adını verdikleri çalışma, insanların birçok hâlde kararlarını soğukkanlı çıkar hesabıyla almadıklarını gösteriyor. Prospect’i tahmin diye çevirmek galiba en doğrusu. İnsanlar tuhaf tahminler yapıyor. Mesela bir maceranın veya ameliyatın orta yerinde acı çekip de bitişe yakın rahatlamışlarsa, “Nasıldı?” sorusuna, “Fena değildi.” diye cevap veriyorlar. Tersine hikâyenin başı ve ortası rahat da sonu acı vericiyse, hükümleri, “Çok kötü, berbat.” oluyor. Bu yüzden açıkgöz politikacılar acı veren bir dört-beş yılın sonundaki birkaç ayda insanlara kallavi zamlar yapıp onlara “İyiydi!” dedirtiyor. Bir başka bulguları, şöyle: Farz edin ki borsada yatırım yapıp 20 bin TL kazandınız veya 10 bin TL kaybettiniz. Kaybın verdiği acı, iki katı kazancın verdiği sevinçten fazla.

HEPİMİZİ ÖLDÜREBİLİR

İşte Doğal Aptallık böyle bir şey. Gelelim Yapay Zekâ’ya. Acaba o aslında doğal aptallığın kardeşi mi? Geçen cuma bizim gazetede YZ şirketlerinin önde gelen teknik kadrolarının YZ’nin doğuracağı tehlikeler hakkında uyarıları vardı. “Yapay Zekâ uzmanlarından dikkat çeken uyarılar” diye ararsanız habere ulaşırsınız. Uyarıyı yapanların bir kısmı şirketlerinden istifa etmiş, bir kısmı da hâlen YZ inşasına berdevam… Tehlike ikazları, “Hepimizi öldürebilir!”e kadar uzanmıştı.

İzlediğim başka yazarlar geldi aklıma. Yuval Noah Harari, “Yapay Zekâ insanların işletim sistemini ele geçirdi.” diyordu. İnsanın işletim sistemi; 70.000 yıl önce kazandığımız, birbirimize lisanı kullanarak anlattığımız hikâyelerdi. Harari, “Toplum bir hikâyedir, mesela iktidar bir hikâyedir, para bir hikâyedir.” diye açıklıyor kastını. Gerçekten bir gün birdenbire herkes paraya inanmayı bıraksa… İnsanlar para karşılığında bize mal ve hizmet vermekten vazgeçip ayni ödeme istese, paraya ne olur! Robin Dunbar da 150 üyeli tabii gruplardan daha kalabalık topluluklar kurabilmek için hikâyeye-edebiyata ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Hikâye, insan toplumlarının işletim sistemi! Şimdi hikâyeyi YZ üretiyor.

ACEMOĞLU: EKONOMİK VE SOSYAL ŞOK

Silikon Vadisi’ndeki teknik adamlardan başka bir uyarıcı da bizim Daron Acemoğlu. Yapay Zekayı Yeniden Tasarlamak- Otomasyon Çağında İş, Demokrasi ve Adalet (Efil, 2022) kitabında o, daha ziyade, YZ’nin yol açabileceği ekonomik şoklara, özellikle işsizliğe işaret ediyor. Kitabın İngilizce yayım tarihi 2021. YZ’nin hızına göre epey erken atılmış bir uyarı fişeği.

Peki, YZ şirketlerine söyleyelim, yavaş yürüsünler. Acele etmesinler. Önümüzü göre göre adım atalım. Protestocu mühendislerden biri olan Anthropic çalışanı Samuel Marks; kontrol, gerçekçi bir talep değildir diyor. Niçin değil? Bir kere sektör, neredeyse bütün ABD ekonomisini sırtlayıp götürüyor. Ortada dönen para yüz milyar dolarları aştı. NVIDIA şirketinin borsa değerlemesi- bu haftanın son günü- 5,34 trilyon dolar! Nvidia, hesap gücüne doyamayan YZ sunucularına yüksek hızlı çip üreten firma. Karşılaştırma için, Türkiye’nin GSMH’sinin 1,64 trilyon dolar olduğunu hatırlayalım.

DURDURULUR MU?

Yapay Zeka’ya “Dur!” demek 130 km ile yol alan 18 tekerlekli tıra kazık fren yaptırmak gibi bir şey. Felaketi siz hayal edin.

Bu ekonomi hesaplarından başka Silikon Vadisi’indeki YZ firmalarının birbiriyle kıyasıya rekabeti ve Genel Yapay Zekâ ipini kimin önce göğüsleyeceği yarışı var ki bu öyle sportif bir rekabet değil.

Şimdi sıra daha da ciddî bir durdurulmazlık sebebine geldi. Bugün, Güney Çin Sabah Postası (South China Morning Post) gazetesinde şu başlığa sahip bir haber yer alıyordu: “Victor Gao: Çin bu dünyada hiçbir ülkenin YZ hâkimiyeti kurmasına izin vermeyecektir.” Haberin devamında ise Gao’nun Çin ve Globalizasyon Merkezi başkan yardımcısı olduğunu öğreniyor ve “hiçbir ülkenin” de ABD olduğunu anlıyoruz: “Çin ABD’nin küresel YZ hâkimiyeti hırsını boşa çıkaracaktır… Washington’ın askerliğe odaklı stratejisi kötülük için YZ’ye doğru yol alıyor.”

Polemiği bir yana bırakalım ve Çin’in piyasaya sürdüğü Deep Seek (Derin Arayış) YZ botunun Silikon Vadisi’nde yarattığı şoku hatırlayalım. Askerî veya değil, Silikon Vadisi’nin yarışta ikinci gelmesi bile 18 tekerlekliye kazık fren etkisi yapar.

İç rekabet ve dış rekabet. Birine dur deseniz öbürü devam edecek. Cin şişeden çıkmıştır, hem de bütün gövdesiyle. Geri sokamazsınız.

Eğitimde Fırsat Eşitliği

İnsanın; kendisiyle, toplumla ve çevresiyle olumlu ilişkiler kurmasında, ölçülü ve dengeli bir hayat yaşamasında en önemli etken, eğitim ve öğretimdir. İlim öğrenmenin ve doğru bilgi elde etmenin Allah katındaki kıymetini, “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ayet-i kerimesi en güzel şekilde ifade etmektedir.

*

Millive Manevi değerlerine bağlı iyi bir insan yetiştirme anlayışı, eğitimin temeli olmalıdır. Zira eğitimden maksat; imanla beslenen, ilimle güçlenen, merhametiyle tüm insanlığı kucaklayan; milletimiz ve bütün insanlık için umut olan bir nesil yetiştirebilmektir. Eğitimden maksat, ülkemizin; bilimde, teknolojide, sanatta, hâsılı hayatın her alanında söz sahibi olmasına katkı sunabilmektir.

*

Her şeyin büyük bir hızla değiştiği bir dönemden geçiyoruz. Bu süreçte gençlerin ilgi, algı ve beklentilerinin de hızlı bir şekilde değiştiğini görüyoruz. Bu bakımdan, iyi bir eğitim için, öncelikle evlatlarımızı iyi tanımak zorundayız. Onların; zamanın ruhunu yakalamalarına, çağı anlamalarına ve geleceğin icaplarına uygun donanıma sahip olmalarına destek olmalıyız. Gençlerimizi; sapkın ideolojilerden, batıl akımlardan ve her türlü bağımlılıktan korumalıyız.

*

Bugün bize düşen; inancımızı, örf ve adetlerimizi, tarih ve kültürümüzü en doğru şekilde evlatlarımıza tanıtmaktır. Onların dünyevi başarıları için çaba gösterdiğimiz kadar, hatta daha da fazla, ahiret azığı elde etmelerine rehberlik etmektir

*

Bireylerin, bireysel olarak gelişmesi için, bilinçli bir toplumun meydana gelmesi için, ayrıca toplumun gelişmesi ve kalkınması için eğitim şarttır. Toplumun temel unsurlarından birisi de eğitimdir. O yüzden de; “Eğitim şarttır…”

İnsanların öncelikli ahlaki olarak, sosyal olarak ve zihinsel olarak olgunlaşması gerekiyor. İşte burada da eğitim devreye giriyor.

*

Eğitim seviyesi yüksek olan toplumlarda suç oranı azdır. Çünkü eğitimli toplumlarda bireyler kurallara uyar ve birbirine empati duyarlar. Kısacası; eğitimli toplumlarda refah seviyesi yüksektir. Bununla birlikte eğitimli toplumlar sosyal, kültürel, ayrıca hukuki olarak oldukça güçlüdür. Eğitim seviyesi yüksek toplumlarda kadın ve erkek eşitliği vardır. Yani cinsiyet ayrımı yoktur. Erkekler gibi, kadınlar da siyasette, sosyal hayatta ve ekonomide etkin rol oynarlar.

Eğitimli aileler, çocuklarını daha bilinçli yetiştirirler ve çocukları da kendileri gibi eğitimlidir. Çünkü iyi eğitim alan çocuklar, toplumun huzuru için çok etkin bir rol oynarlar. O yüzden de toplumlarda eğitim şarttır.

*

Maalesef ülkemizde eğitim sistemi sürekli olarak değişmektedir. Ne hikmetse ülkemizde eğitim sistemi bir türlü oturmadı. Sürekli olarak değişen bir eğitim sistemimiz var. Değişen bu eğitim sistemi öğrencileri olumsuz olarak etkiliyor. Öğrenciler, alması gereken dersler ve öğrenmesi gereken konular yerine, sırf sınavlara yönelik, ezberci düşünceye sahip bir eğitim sistemimiz var. O yüzden de okullarda eğitim gören öğrenciler hiçbir şey öğrenmeden, bom boş olarak mezun oluyorlar. Bom boş mezun olan gençler maalesef iş bulamıyor ve bunalıma giriyorlar.

*

Bilinen bir gerçek ki, Ülkemizde köylerle merkez arasında, Doğu ile Batı bölgeleri arasında da büyük bir farklılıklar var. Taşrada eğitim gören öğrenciler okullara ulaşım açısından daha rahat gidip, gelemiyor. Çünkü birçok taşrada hala ulaşım sorunu var. Bununla birlikte merkezde bulunan öğretmenlerle taşrada bulunan öğretmenler arasında da büyük farklılıklar var. Tam donanımlı okullarda, yabancı dili ana dili gibi konuşan ve laboratuar ortamında eğitim gören öğrencilerle taşrada eğitim gören öğrenciler bir olur mu hiç…?

Maalesef bu iki tip öğrenciler aynı sınava tabi tutuluyor. Bu durum ülkemizde fırsat eşitsizliği yaratmaktadır. Tabi ki sonuç ortada.

*

Ülkemizdeki eğitim sisteminin düzelmesi için öncelikle eğitim sisteminin sürekli olarak değişmemesi gerekiyor. Ayrıca eğitimin uzun süreli, bilimsel verilere dayalı, laboratuar ortamında ve iyi bir dil eğitimli olmalıdır. Bununla birlikte taşrada eğitim gören öğrencilerle, merkezde eğitim gören öğrenciler eşit şartlarda eğitim görmelidir. Özellikle de bütçe açısından eşit bütçeye sahip olmaları gerekmektedir.

*

Öğrenciler, ezbere dayalı olarak eğitilmemelidir. Ezberciliği kaldırıp, öğrencilere düşünme, öğrenme yeteneklerini kazandırmak, bu sayede öğrencilerin becerilerini ortaya çıkarmak gerekmektedir.

*

Okul ve öğrenciler bir yandan, diğer yandan da öğretmenlerin de haklarını unutmamak gerekiyor. Öğretmen atamalarında ve yönetici atamalarında hakkaniyet ve liyakat çok önemlidir. Asıl esas alınması gereken de budur; hakkaniyet ve liyakat…

Son olarak; öğretmenlerin metropolde daha rahat yaşaması ve geçim sıkıntısı çekmemesi için özlük haklarının iyileştirilmesi gerekmektedir.

*

Öğrencilerimizin daha iyi bir eğitim alması için canını dişine takan, gece gündüz demeden, öğrencilerimizi en iyi şekilde eğiten başta çok kıymetli öğretmenlerimiz olmak üzere öğrencilerimize yeni eğitim ve öğretim yılında başarılar diliyorum.

Bulgarlar Hakkında

Bulgaristan’ın önde gelen tarihçilerinden Prof. Dr. Stoyan Dinkov, Bulgarların Türk tarihinin önemli unsurlarından biri olduğunu savunarak, Bulgarların 19 Türk boyundan biri ve doğrudan Türk-Hunların devamı olduğunu ifade etti. Dinkov, “Türkler ve Bulgarlar arasında fark yoktur, çünkü Bulgarlar Batı Oğuz Türkleridir. Aynı zamanda Avarlar ve Hazarlarla da yakından akrabadırlar.” değerlendirmesinde bulundu.

Bulgarların Türk kökenli olmadığı yönündeki görüşlerin özellikle 18. yüzyılın sonlarında Rus İmparatorluğu döneminde ortaya çıkan propaganda faaliyetleriyle yaygınlaştırıldığını belirten Dinkov, bu anlayışın 20. yüzyılda komünist propaganda ile de güçlendirildiğini söyledi. Bulgaristan’da zaman içerisinde Türk kökenini reddeden çeşitli teorilerin ortaya atıldığını aktaran Dinkov, söz konusu iddiaların tarihsel gerçeklerle örtüşmediğini vurguladı.

Dinkov ayrıca Türklerin Balkanlar’daki tarihinin sanılandan çok daha eskiye dayandığını öne sürdü. Türklerin Traklar döneminde Balkanlara yerleşen ilk topluluklardan birisi olduğunu ifade etti.

*

Evet bu doğrudur prabılgari yani has Bulgarlar Avrupaya Asya’dan göç etmişlerdir Türk boyundan gelmektedirler at üzerinde savaşçı göçebe bir topluluktur 681 yılında önderleri Han Asparuh Bulgar devletini kurmuştur

Has bulgarlar Slav değiller esmer orta boylu siyah,kahverengi ve ela gözlüdürler sarışın ve mavi gözlü değiller.

Ekonomi Oyunu

Tarafsız ekonomistlerin ifadesiyle;

Bugün Türkiye’de oynanan şey ekonomi değil; kelimenin tam anlamıyla bir ekonomi oyunu. Koca ülkenin ekonomisi rakamlarla değil, algıyla yönetiliyor. Kâğıt üzerinde her şey güllük gülistanlık. Grafikler parlak, tablolar süslü. Ama hayatın içine indiğinizde tablo bambaşka. Vatandaşın yaşadığı gerçek ortada: geçim yok, umut yok, nefes yok.

Merkez Bankası perşembe günü yılın ilk faiz kararını açıkladı. Piyasa 150 baz puanlık bir indirim bekliyordu, Banka 100 baz puanla yetindi. Politika faizi yüzde 37’ye düşürüldü. Hatırlayalım; bu faiz bir süre önce yüzde 50’ye kadar çıkarılmıştı. Şimdi “kontrollü” denilerek yavaş yavaş indiriliyor.

Peki, ne değişti?

Hiçbir şey.

Faiz yüzde 50’den 37’ye inerken ülkede ne enflasyon düştü ne de vatandaşın yükü hafifledi. Şirketler hâlâ konkordato ilan ediyor. İşletmeler batıyor. Vatandaş kredi kartı ve bireysel kredilerin altında eziliyor, icralık oluyor. Bu faiz indirimleri kimsenin derdine derman olmadı.

Çünkü ortada gerçek bir ekonomi politikası yok. Bir illüzyon var.

TÜİK’in tartışmalı ölçüm yöntemleriyle enflasyon düşük gösteriliyor, böylece Merkez Bankası’na faiz indirme alanı açılıyor. Açılıyor da ne oluyor? Olan yine vatandaşa oluyor.

Enflasyon düşük gösterildiği için işçiye düşük zam veriliyor, emekliye düşük maaş artışı reva görülüyor. Bu yalnızca kamuda değil, özel sektörde de aynen uygulanıyor. Sonuç: Derinleşen bir gelir adaletsizliği.

Bugün asgari ücret neredeyse hiçbir işe yaramıyor. Emekli maaşı açlık sınırının katbekat altında. 27 bin lira asgari ücret alan bir insan, büyük şehirde 27 bin liraya kiralık daire bile bulamıyor. Bu insan kirasını ödeyecek, elektrik, su, telefon faturalarını yatıracak, kalanla da yaşamaya çalışacak.

Sonra da çıkıp bu insanlara “enflasyonu siz artırıyorsunuz” diyeceksiniz.

Allah aşkına, bu milletle alay etmeyin.

Enflasyonu artıran 14 bin lira maaş alan emekli mi?

Enflasyonu azdıran 27 bin lira alan asgari ücretli mi?

Hayır.

Enflasyonu azdıran; bankada milyon dolarları olanlar.

Peşin parayla konut alanlar.

Lüks otomobil alanlar.

Bir gecede 20-30 bin lira hesap ödeyenler.

Enflasyonu körüklemek için çok paraya sahip olmak gerekir. Türkiye’de mevduatın yaklaşık yüzde 80’i, nüfusun sadece yüzde 2’sinin elinde. Ama siz bu kesime dokunmuyorsunuz. Onlara yönelik hiçbir ciddi tedbir almıyorsunuz. Kolay yolu seçiyorsunuz: suçu emekliye, asgari ücretliye yıkıyorsunuz.

Sonra da çıkıp “Merkez Bankası faizi indirdi, helal olsun” diyorsunuz.

Helal falan değil.

Bu, kötü yazılmış bir oyunun sahnelenmesinden başka bir şey değil.

Bazen insan düşünüyor: Bu yaşadıklarımız bir rüya mı? Bir simülasyon mu? Yoksa öldük de günahlarımıza karşılık aynı hayatı bir daha mı yaşıyoruz?

İnsanın saçmaladığı hissine kapılması çok normal. Çünkü 25 yıllık AKP iktidarı bu toplumun psikolojisini öyle bozdu ki artık neyin akıl, neyin akıl dışı olduğunu ayırt edemez hale geldik.

Eğer bu bir rüyaysa, eğer bu bir simülasyonsa, umarım kısa sürede biter.

Ve biz de derin bir “oh” çekeriz.

Ama şunu unutmayalım:

Gerçekler er ya da geç algıyı yener.

Bossland Cumhuriyeti’nde Yönetim Sanatı

Bossland, haritalarda orta boy ama bereketli bir ülkeydi. Başkan Timothy Captain, yirmi yıl önce “Eski Efendiler’in” iktidarını devirdiğinde, meydanlarda toplanan halka şöyle seslenmişti: “Artık servet, sadakatin değil emeğin karşılığı olacak, yoksulluk kalkacak.” Halk yıllarca bu sloganı alkışladı.

Aradan yıllar geçti. Captain’in yanındaki mühendislerden Eli Light Bayındırlık Bakanı oldu. Light’in keşfettiği bir kanun maddesi vardı: “Madde 7 – Öngörülemeyen Haller.” Bu madde, aslında deprem ya da kuraklık gibi beklenmedik durumlarda kullanılsın diye yazılmıştı. Ama Light köprü, hastane, havalimanı, otoyol ihalelerinin neredeyse tamamını bu maddeyle, açık arttırma yapmadan, doğrudan üç şirkete verdi. Bu üç şirketin sahipleri, Captain’in yakın arkadaşlarıydı. Halk onlara sevecen bir alay diliyle “Üç Kardeşler” derdi.

Üç Kardeşler’in cebinden pek para çıkmazdı. İhaleyi Devlet Bankası’nın düşük faizli kredisiyle finanse eder, inşaatı bitirir, sonra devletin garanti ettiği geçiş, uçuş veya yatış ücretleriyle on yıllar boyunca kâr ederlerdi.

****

Sonra sıra medyaya geldi. Ülkenin en eski ve en çok okunan gazetesi “Sabah Yıldızı”, bir gece ansızın el değiştirdi. Yeni sahibi, geçen yıl otoyol ihalesini kazanan iş adamlarından biriydi ve gazeteyi Devlet Bankası’ndan aldığı bir kredi ile “satın almaya ikna edilmişti.” Gazetenin başyazarı ve önemli yazarları değişti, tirajı düştü, zararı büyüdü. Ama gazete kapanmadı, çünkü artık kâr etmek için değil, belli haberleri hiç yazmamak için tutuluyordu. Bu düzenek sarayda “Havuz” diye anılırdı. İhale verilenler, kazandıkları kadarını “gönüllü” olarak vakıflara, seçim kampanyalarına, zarar eden gazetelere, işaret edilen yerlere geri akıtırlardı.

****

Captain’in en yakın dostu, bankacı Viktor Brown, bir gün bir toplantıda muhalefet liderine yakın bir tavır takındı. Ertesi hafta Maliye Müfettişleri, Brown’ın bankasında on beş yıllık bir denetime başladı. Ay sonunda banka, “usulsüz kredi” gerekçesiyle astronomik bir cezaya çarptırıldı, ruhsatı askıya alındı. Devlet, “kamu yararını korumak için” bankaya bir “Emanetçi Kurulu” atadı. Emanetçiler, bankayı altı ay sonra, tesadüfen, Üç Kardeşler’den birine devrettiler.

**********************************

Yürütmeyle Uyumlu Yargı

Bankasına el konulan John Brown mahkemeye başvurdu. Davasına bakan genç hâkim Elena Cross, dosyayı inceledi ve “denetim usulüne aykırı yürütülmüştür” diyerek bankanın sahibine iadesine karar verdi.

Derhal Yüksek Hâkimler Kurulu olağanüstü toplandı; Hâkim Cross, “iş yükünün dengeli dağıtılması amacıyla” ülkenin en ücra sınır kasabasına tayin edildi.

Dosya, ertesi hafta, terfi eden ve Captain’in eski hukuk danışmanlarından biri olan yeni bir hâkime düştü. Hâkim, ilk kararı bozup Emanetçiler’i haklı buldu.

Sarayın hukuk müşaviri bu süreci “yargının, yürütme ve kamu düzeniyle uyumlu şekilde işlemesi” diye tanımladı.

O günden sonra Bossland’da genç yargıçlar arasında bir kural sessizce yayıldı: “Kararı yazmadan önce, kararın kimin işine yarayacağını hesap et.”

Bu hikâye Bossland’da o kadar sık tekrarlandı ki, halk arasında bir deyim türedi: “Bugün sofrada, yarın listede.” Sadakatini kaybeden her iş adamı, her eski bakan, her yazar, bir sabah aynı akıbetle karşılaşabilirdi. Önce bir vergi denetimi, sonra bir kayyım, sonra bir mülkiyet devri olabilirdi.

Varlıklı Bosslandlılar, bu operasyonların ne zaman kendi kapılarını çalacağını bilemedikleri için, parayı bulur bulmaz ülke dışına çıkarmaya başladılar. Komşu kıyılarda, uzak kentlerde villalar aldılar; sanki bir gün aceleyle kaçmaları gerekecekmiş gibi.

Muhalifler de böyle yaptı, iktidara yakın olup geleceğinden emin olamayanlar da. Sermaye ülkeyi sessizce terk ediyordu.

**********************************

Bossland’da İlişkiler

Bossland‘ın dış ilişkileri de tuhaf bir ritimle ilerliyordu. Captain bir yıl komşu Prusiya‘yı “stratejik ortak” ilan eder, onunla boru hatlarını, enerji anlaşmalarını paylaşırdı. Ertesi yıl aynı Prusiya aniden “bölgesel tehdit” olur, resmî söylemden adı çıkarılırdı.

Koçanland ile ilişkiler de benzer bir sarkaçta sallanıyordu: bir yıl “kardeş halk” ilan edilir, ertesi yıl aynı yönetim “darbeci rejim” diye anılırdı. Arabiya‘yla dostluk ve husumet ise petrol fiyatlarına ve silah anlaşmalarına göre haftalık değişiyordu.

Saraydan bu ani dönüşler her seferinde “Başkanımızın ileri görüşlü diplomasisi” diye açıklanırdı. Halk da bir süre sonra hangi komşunun dost, hangisinin düşman olduğunu sormaktan vazgeçti, çünkü cevap zaten haftaya değişecekti.

****

Bu arada Üç Kardeşler’in kazandığı her ihalenin küçük bir yüzdesi, adı sonradan “Uyum Fonu” olarak değiştirilen bir hesaba akıyordu. Fon, resmî olarak “toplumsal barışı güçlendirmek” için kurulmuştu. Gerçekte ise seçim dönemlerinde meydanlara getirilen otobüsleri, dağıtılan erzak paketlerini ve sair masrafları karşılıyordu.

Fonun nasıl işlediğini soran bir milletvekili, önce “casusluk yapmakla” suçlandı, sonra dokunulmazlığı kaldırıldı, sonunda hiç kimse onun adını anmaz oldu.

**********************************

Bossland’da Seçim ve Hukuk

Ülkenin en büyük kenti Fairhaven’da yapılan belediye seçimini muhalefetin adayı, herkesi şaşırtacak bir farkla kazandı. Görevlilerce tutanaklar imzalandı, mazbata verildi. Üç hafta sonra Yüksek Seçim Kurulu, bazı sandık görevlilerinin “usulüne uygun atanmadığı” gerekçesiyle seçimin belediye başkanlığı ayağını iptal etti. Oysa aynı görevlilerin imzaladığı diğer tüm sonuçlar geçerli sayıldı.

Yeniden yapılan seçimde, devletin bütün gücünü ona karşı kullanmasına rağmen, muhalefetin adayı yine kazandı. Ancak zaman geçtikçe herkes artık kazanmanın yetmediğini de öğrenecekti.

Bir akşam, Sabah Yıldızı’nın eski başyazarı bir kahvede otururken şunu söyledi: “Bossland’da hukuk var; hatta herkese ayrı hukuk uygulanacak kadar çok, dosta ayrı düşmana ayrı hukuk var.”

Bosslandlılar cümleyi birbirlerine fısıldayarak ağızdan ağıza dolaştırdılar.

Captain’in dev resimleri hâlâ ülkenin bütün meydanlarında duruyor. Bu resimlerin altında her gün yeni bir liste okunuyor: Dünkü dost, bugünün şüphelisi; bugünkü sadık zengin, yarının mülksüzü.

Bosslandlılar bu listeleri artık şaşkınlıkla değil, alışkanlıkla dinliyor. Çünkü herkes, sırasının er ya da geç geleceğini biliyor; bilmedikleri tek şey, o günün ne zaman doğacağı.

Düşün Damlaları (60)

Kâinat, gözle gördüğümüz mevcudattan ibaret değil. Şahadet / görünen âlem; cansız maddelerin ve ruhların oluşumuna muvafık / uygun değil. Fakat buna rağmen, bunca ruhlu-ruhsuz varlıklarla bezenip donanmış. Elbette, varlık; sadece bunlardan meydana gelmiş değil. Belki çok daha fazla varlık tabakaları var ki, şahadet / görünür âlem, onlara nispeten nakışlı bir perdedir. Denizin balığa nispeti gibi, ruhlara uygun gayp ve mâna âlemlerinin de, ruhlar ile dolu olması gerekir.

x

Her şey, Kur’an’ın içinde bulunur. Fakat herkes her şeyi içinde göremez. Çünkü çeşitli derecelerde bulunur. Bazen çekirdekleri, bazen nüveleri / özleri, bazen icmalleri / esasları, bazen düsturları / kaideleri, bazen alâmetleri; ya sarahaten / açıkça, ya işareten, ya iphamen / kapalı bırakılarak, ya ihtar / hatırlatma tarzında yer alırlar. İhtiyaca göre, Kur’an’ın maksadına münasip bir üslûp ve makam gereği olarak, mezkûr şekillerin birisiyle ifade edilirler.

x

Herkesin her vakit bütün Kur’an’ı okumaya gücü yetmez. Fakat bir sureye genellikle muktedir olur. Onun için, en önemli Kur’an maksat ve içeriklerine, çoğunlukla uzun surelerin içinde yer verilmiş. Her bir sure bir küçük Kur’an hükmüne geçmiş. Demek, hiç kimseyi mahrum etmemek için, böyle bir yol seçilmiş.

x

Kur’an, öyle büyük mes’elelerden ve ince gerçeklerden bahsediyor ki, umumun kalplerine yerleştirmek için, çok defa muhtelif suretlerde tekrar ediliyor. Fakat bu tekrarlar, sureten tekrardır. Çünkü, mânen herbir ayetin çok mânaları, çok faydaları, çok yönleri ve tabakaları var. Her bir makamda ayrı bir mâna ve fayda ve maksatlar gözetildiği için, sık sık yineleniyorlar.

x

Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, cihanşümul / evrensel rehber var. Birincisi: Şu kâinat kitabı. İkincisi: Şu büyük kitabın en büyük ayet ve en büyük delili olan, son peygamber Hz. Muhammed. Üçüncüsü de şânı ve şerefi yüce olan Kur’an’dır.

x

İnsan, yaratılış ağacının akıllı ve şuurlu bir meyvesidir. Meyve hükmündeki insan, bu sebeple en cemiyetli ve kapsamlı, nazarı çok kavrayıcı, genel görüş sahibi bir mahiyet arzeder. Şuuru da kapsayıcı olan cüz’î / küçük bir varlık. Nazarı, kavrayıcı ve geneli içine alıcı özelliktedir. Öyle ise, insan Yaratıcıya muhatap olduğunu bilmeli. Gecikmeden gereğini yapmalıdır.

x

İnsan, dış görünüşe bakarak aldanan ve hodgâm / yalnız kendini düşünen bir varlık. Bu yüzden zâhire / dış görünüşe bakarak çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık cihetiyle yalnız kendine bakan netice ile muhakeme edip değerlendirerek, şer olduğuna hükmeder. Halbuki, eşyanın / şeylerin, varlıkların insana ait gayesi bir ise Allah’ın isimlerine ait binlerdir.

Meselâ, Yaratıcı Güc’ün büyük mucizelerinden olan dikenli ot ve ağaçları zararlı, mânasız kabul eder. Halbuki onlar, otların ve ağaçların mücehhez / donatılmış kahramanlarıdır.

Meselâ, atmaca kuşunun serçelere tasallutu, görünüşte rahmete uygun düşmez. Oysa serçe kuşunun istidadı, o tasallut ve musallat oluş ile inkişaf eder / gelişir.

Meselâ, “kar” pek soğuk ve tatsız olarak algılanır. Halbuki, onun bârid / soğuk, tatsız perdesi altında, o kadar hararetli gayeler ve öyle şeker gibi tatlı sonuçlar vardır ki, tarif edilmez.

Her insan, hodgâmlık ve dış görünüşe bakıp aldanıcı tarafıyla beraber, her şeyi kendine bakan yüzüyle muhakeme edip değerlendirdiğinden, tamamen ahlâkî olan pek çok şeyleri edebe aykırı zanneder.

Meselâ, insanın üreme organından bahsi, insan gözünde utanç vericidir. Fakat şu utanma perdesi, insana bakan yüzdedir. Yoksa, yaratılışa, sanata ve yaratılış gayelerine bakan yüzleri, öyle perdelerdir ki, hikmet nazarıyla bakılsa, terbiye ve edebin ta kendisidir. Utanma ve sıkılma ona hiç temas etmez.

Düşün Damlaları (59)

Zemin gibi, semalardaki hayat şartlarına uygun bir şekilde, şuurlu / bilinçli hayat süren,

Hayat sahipleri varlıklar; göklerde bile yaşamaktadırlar.

Hakîkat ister ki, yeryüzü; küçüklüğüne rağmen, şuurlu mahlûklarla doldurulmuş.

Bu gerçek devamlı yenilenerek,

Yerlerini kendilerinden sonrakilere bırakarak, varlıklarını sürdürüp duruyorlar.

Böylece, muhteşem burçlar sahibi göklerin dahi, süslü kasır ve köşkler benzeri göklerin bile,

Vücudun nurunun nuru olan canlılar

Ve o canlıların ışığı olan şuurlu ve idrak sahibi mahlûklarla

Dolu olmaması mümkün mü?

O mahlûklar da, âlem sarayının seyircileri,

Kâinat / evren kitabının okuyucuları,

Rabbin saltanatının ilân edicileridirler.

Yaratılış gerekçelerini yerine getirmenin bir ifadesi olan

Küllî / kapsamlı ibadetleri ile

Kâinatın ve içindekilerin kendi dilleriyle

Yaratanı anışlarını temsil ediyorlar.

Çünkü, kâinatın keyfiyatı, onların varlıklarının hikmetini gösteriyor.

Çünkü, kâinatın sayısız, san’atlı güzelliklerle nakış nakış işlenmesi,

Apaçık gösteriyor ki,

Mütefekkir, beğenici, hayret edici yaratıkların nazarlarını,

Onlara karşı âdeta elzem kılıyor.

Çünkü, hüsün / güzellik bir âşık ister.

Demek ki, ruh ve kalblerin gıdası olan,

Sonsuz san’at güzellikleri, insanlara ek olarak;

Elbette Ruhanilerin de, yaratılmalarını ister.

Zira bütün bu güzellikler;

Sonsuz bir tefekkür ve onun şekillenen kulluk gösterimleriyle ancak

Tamamlanmış sayılır.

Kaldı ki, Kudret, eşyanın içyüzüyle ilgilenir, alâka duyar.

Üstelik, kâinatın ayna gibi, iki yüzü var.

Biri, mülk ciheti ki: Aynanın renkli yüzü gibidir.

Diğeri, iç ciheti ki: Aynanın parlak yüzünü andırır.

Mülk / dış ciheti, zıdların dolaştıkları yerdir.

Güzel, çirkin, hayır, şer, küçük, büyük gibi emirlerin;

Geliş yeri ve varılan noktasıdır.

Bunun içindir ki, celâl sahibi ve san’atlı Yaratan;

Zahirî sebepleri; Kudreti’nin tasarruflarına perde etmiştir.

Yeter ki, Kudret Eli’nin, zâhir akla göre hasis ve lâyık olmıyan emirlerle

Bizzat mübaşereti / teması görünmesin.

Çünkü: Azamet ve izzet, öyle ister.

Fakat, o vasıta ve sebeplere hakikî tesir etmeyi vermemiştir.

Çünkü: Allah’ın birliği ve tekliği öyle ister.

Melekûtiyeti; içyüzü ve asıl ciheti ise, her şeyde parlak ve temizdir.

Teşehhusatın / şahıslanmanın renkleri, kalıntıları ona karışmaz.

O cihet, vasıtasız kendi Hâlıkına yöneliktir.

Onda sebeplerin art arda gelmesi yoktur.

Ona , illiyet / hastalık, sakatlık giremez. Eğri büğrüsü yoktur.

Mâni ve engeller müdahale edemez, karışamazlar.

Zerre, şems’e / güneşe kardeş olur.

Siyaset Öç Alma Yeri Değildir

Ahmet Davutoğlu hakkında cumhurbaşkanına hakaretten dava açılmış. Davaya konu olan konuşma 2022 yılına ait. Bu konuşmayı dinledim, konuşmada cumhurbaşkanına ve çevresine karşı bir suçlama var belki ama şahsına yönelik bir hakaret yok.

Bu davanın açılmasının kime ne faydası olacak? Kimseye faydası yok, ancak hükümete karşı olanları sevindirebilir. Burada bir hınç veya öç alma duygusu varsa bu son derece yanlış. Siyaset öç alma duygusunun aracı olmamalı, hizmet aracı olmalı. Birileri sanki barış sürecine giren Türkiye’nin huzuruna çomak sokuyor. Dava açanlar hakkında ben bir art niyet taşıdıkları düşüncesindeyim. Madem bir suç söz konusu dava niçin dört sene önce açılmadı? O günkü savcılar mı görevini yapmadı, bugünküler mi işi karıştırıyor? Bu işin doğrusu nedir? Bir devrisabık yaratmak hiç de ahlaki değil. Artık geniş bir hoşgörüye ihtiyacımız var.

Konu Davutoğlu değil, Davutoğlu örneğinden hareketle siyasette yapılan yanlışları eleştiren 700 kelimelik bir köşe yazısı yazar mısın?

Uzun, kısa, devrik, kurallı cümleler karışık olsun. Soru cevap tarzı olsun.

Siyaset Öç Alma Yeri Değildir

Bir siyasetçinin yıllar önce yaptığı bir konuşma yeniden gündeme geliyor. Aradan dört yıl geçmiş. Konuşmanın içeriği tartışılıyor, suçlama var mı yok mu, eleştiri ile hakaret arasındaki sınır nerede başlıyor, nerede bitiyor? Hukuk elbette bunları kendi ölçüleri içinde değerlendirecektir.

Fakat asıl sorulması gereken başka bir soru var:

Siyaset böyle mi yapılmalı?

Daha açık soralım:

Geçmişte söylenmiş her söz, yıllar sonra yeniden raftan indirilip siyasi hesaplaşmanın konusu yapılırsa bundan kim kazanır?

Cevap basit.

Kimse.

Belki birileri kısa vadede siyasi bir rahatlama hisseder. Belki hükümete muhalif olanlar bundan memnuniyet duyar. Fakat ülke kazanmaz.

Çünkü siyaset, rakibini susturma sanatı değildir. Siyaset, rakibine rağmen ülkeyi yönetebilme ve gerektiğinde onunla aynı masaya oturabilme sanatıdır.

Peki, bir siyasetçi Cumhurbaşkanı’nı veya hükümeti ağır biçimde eleştiremez mi?

Elbette eleştirebilir.

Demokrasinin özü biraz da budur. İktidar, alkışlandığı zaman değil; eleştirildiği zaman demokrasiyi sınavdan geçirir. Eleştiriye tahammül edemeyen iktidar, zamanla kendi sesinden başka ses duyamaz.

Ama hakaret başka şeydir.

Hakaret varsa hukuk devreye girer. Suç varsa yargı görevini yapar. Burada itiraz edilecek olan, hukukun işletilmesi değil; hukukun siyasi rövanşın aracı haline getirilmesi ihtimalidir.

Asıl tehlike burada başlıyor.

Bir dava neden yıllar sonra açılır?

Bu sorunun cevabı elbette hukukçulara aittir. Dosyanın ayrıntılarını bilmeden kesin hüküm vermek doğru değildir. Fakat toplumun zihnindeki soru yine de meşrudur:

Madem ortada açık ve ciddi bir suç vardı, neden o günlerde işlem yapılmadı da yıllar sonra yapıldı?

O gün görev yapanlar mı görmedi?

Bugün görev yapanlar mı daha doğru görüyor?

Yoksa mesele zaman içerisinde mi değişti?

İşte bu soruların cevabı açık ve ikna edici biçimde verilmelidir.

Çünkü hukuk sadece adalet dağıtmakla kalmaz; aynı zamanda adalet duygusunu da korumak zorundadır.

Bir başka soru:

Siyasette hınç olabilir mi?

Olmamalı.

Öç alma duygusu siyasetçinin pusulası haline gelirse, bugün iktidarda olan yarın muhalefete düştüğünde aynı yöntemlerin mağduru olabilir.

Dün sen kullandın, bugün ben kullanıyorum.

Bugün sen hesap soruyorsun, yarın ben soracağım.

Böyle bir siyaset nereye varır?

Kısır döngüye.

Ve sonunda devlet, siyasi tarafların birbirlerinden intikam aldığı bir alana dönüşür.

Oysa devlet intikam almaz.

Devlet adalet sağlar.

Siyaset de rövanş peşinde koşmaz.

Hizmet üretir.

Peki, devrisabık yaratmak nedir?

Geçmiş iktidarların, geçmiş siyasetçilerin ve geçmiş siyasi uygulamaların sürekli olarak cezalandırılacağı bir düzen kurma anlayışıdır.

Bu anlayış ilk bakışta cazip gelebilir.

“Bunlar bize şunları yaptı, şimdi hesabını soracağız.”

İnsanın öfkesine hitap eder.

Fakat devlet aklına hitap etmez.

Çünkü bugün oluşturduğunuz hukuk ve siyaset kültürü, yarın sizin de içinde yaşayacağınız kültürdür.

Bu nedenle siyasetçinin asıl başarısı, rakibinden intikam almak değil; rakibinin de güven içinde yaşayabileceği bir hukuk düzeni kurmaktır.

Türkiye’nin buna ihtiyacı var.

Hem de her zamankinden fazla.

Ülkenin siyasi tansiyonu zaten yüksek. Toplum kamplara ayrılmış durumda. İnsanlar birbirine tahammül etmekte zorlanıyor.

Tam da böyle bir dönemde yeni gerilimlere mi ihtiyacımız var?

Hayır.

Barışa, sükûnete, karşılıklı güvene ve geniş bir hoşgörüye ihtiyacımız var.

Bir siyasetçi hata yapabilir.

Bir siyasetçi yanlış konuşabilir.

Bir siyasetçi ölçüyü kaçırabilir.

Bunların hepsi mümkündür.

Ama devletin büyüklüğü, bunlara karşı göstereceği hukukî ve ahlakî ölçüyle belli olur.

İntikam almak kolaydır.

Affetmek daha zordur.

Susturmak kolaydır.

Dinlemek zordur.

Rakibini cezalandırmak kolaydır.

Onunla aynı masaya oturup ülkenin geleceğini konuşmak ise gerçek siyasetçiliği gerektirir.

Öyleyse mesele bir kişinin davası değildir.

Mesele, Türkiye’de nasıl bir siyaset kültürü istediğimizdir.

Korkuya dayalı mı?

Rövanşa dayalı mı?

Geçmişin hesabını sürekli önümüze koyan bir anlayış mı?

Yoksa hataları hukuk içinde değerlendiren, eleştiriyi hoşgörüyle karşılayan, gerektiğinde affetmeyi bilen ve geleceğe bakabilen bir siyaset mi?

Tercih aslında çok açık.

Türkiye’nin artık birbirinden hesap soran siyasetçilere değil, birbirine rağmen birlikte yaşayabilen siyasetçilere ihtiyacı var.

Çünkü siyaset öç alma yeri değildir.

Siyaset, ülkeye hizmet etme sanatıdır.

Ve devletin büyüklüğü, düşmanlarını ne kadar ağır cezalandırdığıyla değil; kendisine muhalif olan insanların bile adalete güvenmesini sağlayabilmesiyle ölçülür.

Siyaset Hesaplaşma Yeri Değildir

Bir siyasetçinin dört yıl önce yaptığı bir konuşma…

Aradan geçmiş koskoca dört yıl.

Sözler bugün yeniden gündemde. Cumhurbaşkanına hakaret edildiği iddiasıyla dava açılmış.

Konuşmayı dinledim.

Eleştiriler var. Ağır suçlamalar var. Siyasi açıdan sert ifadeler var.

Ama şahsa yönelik bir hakaret göremedim.

Elbette son sözü hukuk söyleyecek. Bizim işimiz mahkeme yerine hüküm vermek değil.

Fakat başka bir soruyu sormak hakkımız:

Bu dava bugün neden açıldı?

Madem ortada bir suç vardı, neden dört yıl beklendi?

O günkü savcılar mı görevini yapmadı?

Bugünkü savcılar mı yeni bir suç keşfetti?

Yoksa değişen hukuk değil de siyasi şartlar mı?

İşte insanın zihnini kurcalayan asıl mesele budur.

Çünkü hukukta sadece “Ne oldu?” sorusu önemli değildir.

“Ne zaman oldu ve neden şimdi oldu?” soruları da önemlidir.

Peki, bir siyasetçi Cumhurbaşkanı’nı ağır biçimde eleştiremez mi?

Eleştirebilir.

Hatta eleştirmelidir.

Çünkü demokraside iktidar, eleştiriden muaf bir makam değildir.

Cumhurbaşkanı da değildir, Başbakan da değildir, Bakan da değildir, milletvekili de…

Siyasetçi eleştirilecek.

Yanlışları söylenecek.

Hesabı sorulacak.

Ama hakaret varsa, o başka.

Hakaret ile eleştiri arasındaki çizgiyi hukuk belirleyecek. Fakat hukuk, siyasi hesaplaşmanın aracı haline gelirse orada hepimizin durup düşünmesi gerekir.

Bugün bir siyasetçiye yapılan yarın bir başkasına yapılabilir.

Bugün iktidarın elindeki güç, yarın muhalefetin eline geçebilir.

Peki sonra ne olacak?

“Sen bana yaptın, ben de sana yapıyorum.”

Bunun adı hukuk devleti değildir.

Bunun adı rövanştır.

Siyaset rövanş alanı mıdır?

Hayır.

Siyaset hizmet alanıdır.

Siyaset, “Dün sen ne yaptın, bugün hesabını soracağım” anlayışıyla yapılırsa ülke kaybeder.

Çünkü siyasette hiçbir hesap sonsuza kadar kapanmaz.

Bir dönem iktidar olan, başka bir dönemde muhalefete düşebilir.

Bugün güçlü olan yarın güçsüz olabilir.

Bugün soruşturma açan yarın soruşturulan konumuna düşebilir.

İşte bu yüzden siyasetçinin kendi dönemini değil, devletin geleceğini düşünmesi gerekir.

Bir başka tehlikeli anlayış daha var:

Devr-i sabık yaratmak.

Yani geçmişten sürekli hesap çıkarmak.

Eski defterleri açmak.

Eski sözleri, eski tartışmaları, eski hesapları bugünün siyasi kavgasına taşımak.

Bunun sonu gelir mi?

Gelmez.

Çünkü her iktidarın geçmişinde tartışılabilecek sayısız olay vardır.

Bir iktidar diğerinin hesabını sorar.

Sonra öteki iktidara gelir.

O da öncekinden hesap sorar.

Böylece Türkiye, geleceğe bakmak yerine sürekli geçmişin kavgasını yapar.

Peki ülkenin buna ihtiyacı var mı?

Yok.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey kavga değil.

Sükûnet.

Gerilim değil.

Güven.

İntikam değil.

Adalet.

Hele Türkiye’nin barış ve huzur aradığı bir dönemde…

Toplumun birbirine daha fazla tahammül etmesi gerekirken…

Siyasetin dili yumuşamak zorundayken…

Yeni siyasi davalarla eski tartışmaları yeniden gündeme taşımak ne kazandıracak?

Kim kazanacak?

Bir siyasi taraf mı?

Bir grup mu?

Bir kişi mi?

Belki.

Ama Türkiye kazanmayacak.

Üstelik böyle davalar, hükümete karşı olanları daha fazla kenetleyebilir.

İktidarın istediğinin tam tersine sonuç doğurabilir.

Çünkü insanlar bazen davanın kendisinden çok, davanın zamanlamasına bakar.

Ve zamanlama konusunda şüphe oluştuğunda, haklı bir hukuk işlemi bile kamuoyunda tartışmalı hale gelebilir.

Bu nedenle hukuk sadece adil olmak zorunda değildir.

Adil olduğuna da insanları inandırmak zorundadır.

Burada kimse suç işleyen siyasetçiyi korumayı savunmuyor.

Kim suç işlemişse hukuk önünde hesabını vermelidir.

Ama hukuk herkese eşit uygulanmalıdır.

Dün söylediği söz için bugün bir siyasetçiyi yargılayacaksak, aynı ölçüyü yarın başka bir siyasetçiye de uygulayabilecek miyiz?

Asıl mesele budur.

Çünkü hukuk, kişiye göre değişirse hukuk olmaktan çıkar.

Siyasetçinin büyüklüğü nedir?

Rakibini ezmek mi?

Susturmak mı?

Geçmişin hesabını sormak mı?

Hayır.

Rakibinin de hukukundan emin olacağı bir düzen kurabilmektir.

Hoşgörü gösterebilmek.

Gerektiğinde unutabilmek.

Gerektiğinde affedebilmek.

Ve en önemlisi, siyasi rakibini düşman olarak görmemek.

Çünkü siyaset düşmanlık değildir.

Bugün karşı karşıya olduğunuz insan, yarın aynı ülkenin ortak geleceği için sizinle birlikte çalışabilir.

O halde Davutoğlu meselesinden daha büyük bir meseleyle karşı karşıyayız.

Mesele Davutoğlu değil.

Mesele Erdoğan da değil.

Mesele, Türkiye’de nasıl bir siyaset kültürü oluşturacağımızdır.

Öç alan bir siyaset mi?

Rövanşçı bir siyaset mi?

Yoksa farklı düşünene tahammül eden, eleştiriyi suçtan ayıran, hukuku siyasetin üzerinde tutan bir siyaset mi?

Ben ikinci yolu tercih ediyorum.

Çünkü Türkiye’nin artık birbirinden intikam alan siyasetçilere değil, birbirine rağmen birlikte yaşayabilen siyasetçilere ihtiyacı var.

Unutmayalım:

Siyaset öç alma aracı değildir.

Siyaset, ülkeye hizmet etme aracıdır.

Devlet ise hiç kimsenin şahsi hesaplaşma alanı değildir.

Devletin büyüklüğü, düşmanlarını ne kadar ağır cezalandırdığıyla değil;

kendisine muhalif olan insanın bile adalete güvenebilmesiyle ölçülür.

Siyaset Hesaplaşma Yeri Değildir

Bir siyasetçinin dört yıl önce yaptığı bir konuşma…

Aradan geçmiş koskoca dört yıl.

Sözler bugün yeniden gündemde. Cumhurbaşkanına hakaret edildiği iddiasıyla dava açılmış.

Konuşmayı dinledim.

Eleştiriler var. Ağır suçlamalar var. Siyasi açıdan sert ifadeler var.

Ama şahsa yönelik bir hakaret göremedim.

Elbette son sözü hukuk söyleyecek. Bizim işimiz mahkeme yerine hüküm vermek değil.

Fakat başka bir soruyu sormak hakkımız:

Bu dava bugün neden açıldı?

Madem ortada bir suç vardı, neden dört yıl beklendi?

O günkü savcılar mı görevini yapmadı?

Bugünkü savcılar mı yeni bir suç keşfetti?

Yoksa değişen hukuk değil de siyasi şartlar mı?

İşte insanın zihnini kurcalayan asıl mesele budur.

Çünkü hukukta sadece “Ne oldu?” sorusu önemli değildir.

“Ne zaman oldu ve neden şimdi oldu?” soruları da önemlidir.

Peki, bir siyasetçi Cumhurbaşkanı’nı ağır biçimde eleştiremez mi?

Eleştirebilir.

Hatta eleştirmelidir.

Çünkü demokraside iktidar, eleştiriden muaf bir makam değildir.

Cumhurbaşkanı da değildir, Bakan da değildir, milletvekili de…

Siyasetçi eleştirilecek.

Yanlışları söylenecek.

Hesabı sorulacak.

Ama hakaret varsa, o başka.

Hakaret ile eleştiri arasındaki çizgiyi hukuk belirleyecek.

Fakat hukuk, siyasi hesaplaşmanın aracı haline gelirse orada hepimizin durup düşünmesi gerekir.

Bugün bir siyasetçiye yapılan yarın bir başkasına yapılabilir.

Bugün iktidarın elindeki güç, yarın muhalefetin eline geçebilir.

Peki sonra ne olacak?

“Sen bana yaptın, ben de sana yapıyorum.”

Bunun adı hukuk devleti değildir.

Bunun adı rövanştır.

Bir de siyasetin başka bir hastalığı var:

Kraldan fazla kralcı olmak.

Bu hastalık, bazen iktidar sahiplerinin karşılaştığı en büyük tehlikelerden biridir.

Çünkü kraldan fazla kralcı olanlar, krala hizmet ettiklerini zannederken aslında ona zarar verebilirler.

Nasıl mı?

Yöneticinin duymak istemediği sözleri susturarak…

Her eleştiriyi düşmanlık kabul ederek…

Her muhalifi hain, her itirazı kötü niyetli ilan ederek…

Yöneticinin çevresinde gerçeklerin değil, hoşuna gidecek sözlerin dolaşmasını sağlayarak…

Sonra ne olur?

Kral, gerçekleri en son öğrenen kişi haline gelir.

İşte tehlike burada başlar.

Bir yöneticinin etrafındaki herkes onu övüyorsa, o yönetici gerçekten çok mu başarılıdır; yoksa çevresindekiler ona gerçeği söylemekten mi korkuyordur?

Bu soruyu sormak gerekir.

Çünkü iyi yönetici, kendisini alkışlayanları değil, gerektiğinde yanlışını söyleyenleri yanında tutabilen yöneticidir.

Kraldan fazla kralcılar ise tam tersini yapar.

Eleştiriyi düşmanlık olarak görürler.

İtirazı ihanet sayarlar.

Muhalefeti susturmayı hizmet zannederler.

Oysa bazen krala yapılabilecek en büyük iyilik, ona hoşuna gitmeyecek bir gerçeği söylemektir.

Burada önemli bir çelişki var.

İktidarı korumak için yapılan her şey, iktidara hizmet etmeyebilir.

Hatta bazen tam tersine, iktidarın altını oyabilir.

Çünkü aşırı savunmacılık toplumdaki tepkiyi büyütür.

Gereksiz davalar, gereksiz suçlamalar, gereksiz sertlikler…

Bunların her biri muhalefeti susturmak yerine büyütebilir.

İnsanları ikna etmek yerine karşı tarafa itebilir.

Ve sonunda iktidarın kendisi, kendi savunucularının ürettiği tartışmalarla uğraşmak zorunda kalabilir.

Bundan kimin faydası var?

Hiç kimsenin.

Ne ülkenin…

Ne iktidarın…

Ne de Cumhurbaşkanı’nın.

Siyaset rövanş alanı mıdır?

Hayır.

Siyaset hizmet alanıdır.

Siyaset, “Dün sen ne yaptın, bugün hesabını soracağım” anlayışıyla yapılırsa ülke kaybeder.

Çünkü siyasette hiçbir hesap sonsuza kadar kapanmaz.

Bir dönem iktidar olan, başka bir dönemde muhalefete düşebilir.

Bugün güçlü olan yarın güçsüz olabilir.

Bugün soruşturma açan yarın soruşturulan konumuna düşebilir.

İşte bu yüzden siyasetçinin kendi dönemini değil, devletin geleceğini düşünmesi gerekir.

Bir başka tehlikeli anlayış daha var:

Devr-i sabık yaratmak.

Yani geçmişten sürekli hesap çıkarmak.

Eski defterleri açmak.

Eski sözleri, eski tartışmaları, eski hesapları bugünün siyasi kavgasına taşımak.

Bunun sonu gelir mi?

Gelmez.

Çünkü her iktidarın geçmişinde tartışılabilecek sayısız olay vardır.

Bir iktidar diğerinin hesabını sorar.

Sonra öteki iktidara gelir.

O da öncekinden hesap sorar.

Böylece Türkiye, geleceğe bakmak yerine sürekli geçmişin kavgasını yapar.

Peki ülkenin buna ihtiyacı var mı?

Yok.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey kavga değil.

Sükûnet.

Gerilim değil.

Güven.

İntikam değil.

Adalet.

Hele Türkiye’nin barış ve huzur aradığı bir dönemde…

Toplumun birbirine daha fazla tahammül etmesi gerekirken…

Siyasetin dili yumuşamak zorundayken…

Eski tartışmaları yeniden gündeme taşımak ne kazandıracak?

Kim kazanacak?

Bir siyasi taraf mı?

Bir grup mu?

Bir kişi mi?

Belki.

Ama Türkiye kazanmayacak.

Üstelik böyle davalar, hükümete karşı olanları daha fazla kenetleyebilir.

İktidarın istediğinin tam tersine sonuç doğurabilir.

Çünkü insanlar bazen davanın kendisinden çok, davanın zamanlamasına bakar.

Ve zamanlama konusunda şüphe oluştuğunda, haklı bir hukuk işlemi bile kamuoyunda tartışmalı hale gelebilir.

Bu nedenle hukuk sadece adil olmak zorunda değildir.

Adil olduğuna da insanları inandırmak zorundadır.

Burada kimse suç işleyen siyasetçiyi korumayı savunmuyor.

Kim suç işlemişse hukuk önünde hesabını vermelidir.

Ama hukuk herkese eşit uygulanmalıdır.

Dün söylediği söz için bugün bir siyasetçiyi yargılayacaksak, aynı ölçüyü yarın başka bir siyasetçiye de uygulayabilecek miyiz?

Asıl mesele budur.

Çünkü hukuk, kişiye göre değişirse hukuk olmaktan çıkar.

Siyasetçinin büyüklüğü nedir?

Rakibini ezmek mi?

Susturmak mı?

Geçmişin hesabını sormak mı?

Hayır.

Rakibinin de hukukundan emin olacağı bir düzen kurabilmektir.

Hoşgörü gösterebilmek.

Gerektiğinde unutabilmek.

Gerektiğinde affedebilmek.

Ve en önemlisi, siyasi rakibini düşman olarak görmemek.

Çünkü siyaset düşmanlık değildir.

Bugün karşı karşıya olduğunuz insan, yarın aynı ülkenin ortak geleceği için sizinle birlikte çalışabilir.

O halde Davutoğlu meselesinden daha büyük bir meseleyle karşı karşıyayız.

Mesele Davutoğlu değil.

Mesele Erdoğan da değil.

Mesele, Türkiye’de nasıl bir siyaset kültürü oluşturacağımızdır.

Kraldan fazla kralcıların hüküm sürdüğü bir siyaset mi?

Eleştirinin tehdit, itirazın ihanet sayıldığı bir siyaset mi?

Yoksa farklı düşünene tahammül eden, eleştiriyi suçtan ayıran, hukuku siyasetin üzerinde tutan bir siyaset mi?

Tercih aslında çok açık.

Türkiye’nin artık birbirinden intikam alan siyasetçilere değil, birbirine rağmen birlikte yaşayabilen siyasetçilere ihtiyacı var.

İktidarların da kendilerini en çok sevenlere değil, gerektiğinde kendilerine “Yanlış yapıyorsunuz” diyebilen insanlara ihtiyacı var.

Çünkü bazen en büyük kötülük, krala düşmanından gelmez.

Kraldan fazla kralcıdan gelir.

Unutmayalım:

Siyaset öç alma aracı değildir.

Siyaset, ülkeye hizmet etme aracıdır.

Devlet ise hiç kimsenin şahsi hesaplaşma alanı değildir.

Devletin büyüklüğü, düşmanlarını ne kadar ağır cezalandırdığıyla değil;

kendisine muhalif olan insanın bile adalete güvenebilmesiyle ölçülür.