7.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Nisan 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 4

Türk’ün Yüce Başbuğu Hiçbir Zaman Ölmez!

Türk Dünyası’nın gurur kaynağı, Başbuğu, örnek lider rahmetli Alparslan Türkeş’in Allah’ın rahmetine kavuşmasının 29. ölüm yıldönümünde bulunuyoruz. Şahsen ben ve cenazeye katılan değerli dostlarımız böyle bir cenaze törenine çok az şahit olmuşlardır. Cenaze dolayısıyla Ankara’ya yaptığım yolculuğu hiç unutamam. Birçok yol kapanmıştı. Camii yakınlarındaki cadde ve sokaklar adım atılır gibi değildi. Vefalı ülkücü kardeşlerimizce Ankara tamamen dolu hale getirilmişti. Bu üzüntü ve duygu ile dolu ortamda akademik unvanım bir tarafa bir ülkücü olmakla, o sıfatı taşımakla şeref duymuştum. 4 Nisan 1997 idi. Yerler kar ile doluydu. Arkadaşlarımızla katıldığımız cenaze namazı unutulacak cinsten değildi. Yüzbinlerce vefalı ülkücü namaza durmuş, Başbuğuna son görevini yapıyordu. Kimse yerde erimekte olan kara aldırmıyordu.

Vatan toprağında nur içinde yat aziz Başbuğum. Yeri hiçbir zaman doldurulamayacak bir büyüğümüzü toprağa vermiştik. Her kitabım yayınlandığında kendisine gönderirdim. Son derece ciddi ve okuyan, düşünen bir insandı. Kitapları ilgi ile karıştırır, mutlu olur ve teşekkür ederdi. Kendisini tanımak, Avrupa ülkelerinde federasyon toplantılarına birlikte katılmak, gençliğe sahip çıkan rahmetli Türkeş’in fikirlerini paylaşmak; bir Türk aydını için şereftir. Son yıllarda TC Vatandaşlığını bir türlü içine sindirememiş, yediği kabı kirleten, TC’nin değerini kavrayamamış bazı siyaset soytarılarını acaba görmüş olsa nasıl bir tepki koyardı? Ortadoğu’yu parselleme ve işgal hesapları yapanlara gerekli tepkiyi muhakkak en iyi şekilde gösterirdi. O’nu çok arıyoruz. Kocatepe’de milli duygudan uzak bir oturum başkanına ve konuşmacıya verdiğim cevaplardan sonra toplantının sonunda rahmetlinin elini öpmek istemiştim. Çok mutlu olmuş ve bana öyle bir sarılmıştı ki hiç unutamam. Allah rahmet eylesin ve nur içinde yatsın. Kolay pes etmeye ve dinamizmini kaybetmeye hazır bazı iyi niyetli dostlarımız da kendisinden hala ders almalıdırlar.

İnce Dâvetiye

      – Zeki  Karal’a..

Sen değil o kefende ben yatmalıydım

D o s t ç a t l a t m a l ı y d ı m

Eşsiz bir ürperişle gelmeden ölüm

Habire kabire dayatmalıydım

Teni bir çiçek gibi rüzgâra sunuş

B i r   e s r a r l ı   d o k u n u ş

Sanki rûhun gölgesi gördüğüm

Ve sanki yeniden doğuş

 Öteler stresi göğsümü sarmalıydı

D u a   d u a   y a k a r m a l ı y d ı

O heybetli, o meşhur sessizliğim

Çığlık çığlığa şehre varmalıydı

Balkona gömülmek belki şimdilik bir düş

B e l k i   e c e l i m t r a k   b i r   ö p ü ş

Gökdelen cinnetim vurmadan güm güm

Haydi, yürüyelim de başlasın öze dönüş

   10 Mayıs 1995 – Bahçecik Ferhadiye

Hürmüz Kilidi ve İstanbul Boğazlarının Statüsü

ABD/İsrail- İran Savaşı Hürmüz Boğazı’nda düğümlendi. Bu durum dünya ekonomisini sarsıyor ve daha da derinden etkileme potansiyeli var. Trump “İran Hürmüz Boğazını açarsa İran cephesinden çekileceğini” söyledi.  

Dünya ekonomisinin %20-30 civarındaki petrol trafiğinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın kilitlenmesi, “boğazların statüsü, mülkiyeti ve güvenliği” konusunu hatırlattı.

Bu kapsamda İstanbul Boğazlarının statüsünü belirleyen, 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin önemini kavramamız gerekiyor.

Birkaç gün önce noktaTV’de Geniş Açı adlı programımda, E. Türk Tarih Kurumu Başkanı ve halen Kutlu Parti Genel Başkanı olan Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu konuğum oldu. Halaçoğlu “Montrö olmasaydı Türkiye “Rusya-Ukrayna savaşında” taraf olmak ve savaşa girmek zorunda kalabilirdi” dedi.

****

Bu tespitin sebebini açıklamadan önce, 1923’te Lozan’da belirlenen Boğazların statüsünün Montrö’de değiştirilmesinin hikâyesini hatırlayalım:

Lozan Antlaşması devletimizin tapu senedidir ve çok değerlidir. Ancak Lozan Antlaşmasındaki Boğazlar rejimi, bağımsızlığımız üzerinde ciddi bir gölgeydi.

  • Lozan’da Boğazların yönetimi uluslararası bir komisyonda idi. 1936’da Montrö’de komisyon kaldırıldı ve egemenlik tam olarak Türkiye’ye geçti.
  • Lozan’a göre, Boğazlar ve çevresi gayri askeriydi (Asker bulunduramıyorduk.) Montrö’ye göre, Türkiye, savaşta veya savaş tehdidinde Boğazları kapatma yetkisine sahip oldu.

Bu büyük değişimi sağlamak Atatürk’ün diplomatik dehası sayesinde mümkün olabildi.

Atatürk’ün 1930’lu yıllardaki diplomasi uygulaması, dünyayı okuma, zamanlama ve rakiplerin zayıf noktalarını kendi lehine çevirme sanatıdır. Atatürk, Lozan’dan itibaren Boğazlardaki kısıtlamalardan (askersiz bölge ve komisyon) rahatsızdı. Ancak bu düğümü çözmek için doğru anı bekledi.

Mussolini’nin “Bizim Deniz” diyerek Habeşistan’a saldırması ve Akdeniz’de yayılmacı bir politika izlemesi, İngiltere’yi korkuttu.

Atatürk bu konjonktürü değerlendirip diplomatik deha ürünü olan oyun planını uygulamaya geçti:

“Akdeniz’de güvenlik kalmadı, Boğazlar tehlikede” diyerek İngiltere’nin endişesini kullandı.

Öte yandan Hitler’in Versay Antlaşması’nı yırtıp Ren bölgesine girmesi, statükoyu bozdu. Türkiye, Hitler gibi “yok sayarak” değil, “uluslararası hukuk kanalıyla” revizyon isteyerek prestij kazandı.

Sovyet- Batı çatışmasını kullanarak, Batı’yı Sovyet tehdidiyle, Sovyetleri ise Batı’nın Karadeniz’e girmesi korkusuyla dengeledi.

Türkiye, Milletler Cemiyeti’ne başvurarak “Şartlar değişmiştir” ilkesini öne sürdü. Eğer reddedilseydi bile, Türkiye’nin askeri hazırlığı tamdı. Ancak Atatürk taleplerini hep uluslararası hukuka dayandırdı. Sonuçta, hedefleri farklı olan ülkelerin hepsinin sözleşmeyi imzalamasını sağladı.

*********************************

Türk Boğazlarını İstikrar Kapısı Yapan Montrö Sözleşmesidir

  • Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne göre: “Uluslararası Boğazlar Komisyonu’nun görevi sona ermiştir” ve “Boğazlar kayıtsız şartsız Türkiye Cumhuriyeti’ne bırakılmıştır.” Bu tam bağımsızlık ilkesinin somut belgesidir.
  • Bugün Hürmüz Boğazı’nda gemiler alıkonulurken, petrol fiyatları ve dünya ekonomisi bir “belirsizlik” içindeyken; Türk Boğazları’nın bir istikrar kapısı olarak kalması tesadüf değildir.

Metinde geçen “Karadeniz kıyıdaşı olmayan devletlerin savaş gemileri bu denizde yirmi-bir günden çok kalamayacaklardır” ve “ geçiş anındaki toplam tonaj15.000 tonu aşmayacaktır” kısımları hayati önemdedir.

ABD veya Batılı güçlerin Karadeniz’e kalıcı olarak yerleşememesinin, Rusya-Ukrayna savaşının kontrolden çıkmamasının en önemli sebebi bu teknik sınırlamalardır. Bu madde, Karadeniz’i “barış gölü” yapan bir sigortadır.

  • Metindeki “Savaş zamanında, Türkiye savaşan değilse, savaşan herhangi bir Devletin savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi yasak olacaktır” maddesinin önemi şimdi daha iyi anlaşılmaktadır.

Bu madde sayesinde “Rusya-Ukrayna savaşında” Türkiye, “Rus ve Ukrayna gemilerini (limana kayıtlı olanlar hariç) geçirmiyorum” diyebilmiş ve savaşın dışında kalmayı başarmıştır.

  • En önemli maddelerden biri de “Türkiye kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karsısında sayarsa, Türkiye savaş durumu geçiş rejimini uygulamaya başlayacaktır” ifadesidir.

Bu madde Türkiye’ye, henüz savaş çıkmadan bile “ben risk görüyorum” diyerek Boğazları kapatma yetkisi verir. Bu, diplomatik bir zaferdir.

Bunları halkımız bilmese de Türk ve Atatürk düşmanları iyi bilir, onların Montrö karşıtlığı tesadüf değildir.

*********************************

Hatay’ın İlhakı

Hayatının son iki senesinde, Atatürk’ün Türk Milletine iki büyük hediyesi olmuştur. Bunlardan biri Montrö Sözleşmesi, diğeri Hatay’ın ilhakıdır.

Montrö ve Hatay aynı diplomatik aklın ürünüdür.

Hatay süreci karmaşık ve riskliydi çünkü doğrudan bir toprak ilhakı söz konusuydu. Hatay’da da Atatürk, yaklaşan II. Dünya Savaşı’nın ayak seslerini kullandı.

Fransa Nazi Almanya’sı tehdidi altındaydı. Hatay için Türkiye ile savaşmayı göze alamazdı. Atatürk, Fransa’nın bu zayıflığını gördü ve “Eğer Hatay’ı vermezseniz, yaklaşan savaşta Türkiye’yi kaybedersiniz” mesajını verdi.

Hastalığının en ağır döneminde Adana ve Mersin’e giderek ordunun başında poz verdi. Bu “gerekirse savaşırım” restiydi.

Hatay’ın ilhakı da büyük bir savaşa girilmeden diplomatik deha ve caydırıcılıkla başarılmıştır.

Ortadoğu’da yaşanan savaşların Türk Milletine Montrö ve Hatay hediyesinin ne kadar değerli olduğunu anlamamıza ve Büyük Atatürk’ü şükran ve minnet duygularıyla anmamıza vesile olmasını diliyorum.

*********************************

Boğaz’da Yeni Nato Komutanlığı ve Montrö

İran Körfezi’nde savaş sürerken, Güneydoğu’da NATO Müşterek Kolordu Karargâhı ve arkasından Anadolu Kavağı’nda bir NATO Deniz Unsur Komutanlığı kurulacağı haberlerini okuyoruz.

İstanbul Boğazı’nda bir NATO (fiilen ABD kontrolünde) Deniz Unsur Komutanlığı kurulması şu riskleri taşır:

Montrö ile “Boğazlar’ın tek hâkimi Türkiye’dir” kuralı tescillenmiştir. Boğaz’ın kalbine NATO karargâhı yerleştirmek, Montrö’yü ve Türkiye’nin Boğazlardaki egemenliğini tartışmaya açar.

Montrö, Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin gemilerine tonaj ve süre sınırı koyar. Ancak Boğaz’ın kalbinde sabit bir askeri karargâhın varlığı, bu kısıtlamaları fiilen anlamsızlaştırabilir.

Atatürk’ün 1936’da kovduğu “komisyon” ruhunun NATO kılıfıyla geri dönmesi riskini taşır. Egemenlik paylaşılamaz; paylaşıldığı anda zayıflar.

Boğaz’ın tam girişinde bir NATO komutanlığı, Karadeniz’i bir “NATO Gölü” yapma projesinin parçası olarak değerlendirilir. Bu durum, Türkiye’yi Rusya ile doğrudan karşı karşıya getirerek Montrö’nün bize sağladığı “tarafsız bölge” avantajını yok eder.

Karar vericiler şu soruya cevap vermelidir: 1936’da Boğazlar’dan “Uluslararası Komisyonu” kovan Atatürk, bugün yaşasaydı, Boğaz’da NATO Komutanlığına izin verir miydi?

“Maksat hasıl oldu mu?”

Bu kadar derin uçurum, bu denli ileri ayrışma olduğunu bilmezdim. Nesillerin birbirini anlamamasından söz edilirdi de ben bunun ancak aralarında asır veya asırlar bulunan nesiller olduğunu düşünürdüm.

Size birileri “Maksat hasıl oldu mu?” diye sorsa ne yaparsınız? Ben bu soruyu sordum, soruyu anlamayanın şaşkınlığına şaşırdım.

Genç nesilden resim öğretmeni. Zarif, şirin bir evlat; güzel insan. Atölyede günlük resim çalışmamı bitirdim. Vedalaşmadan önce, “Günlük maksat hasıl oldu mu sizce?” diye sordum. Boş gözlerle yüzüme baktı. Demek, sorumu anlamamıştı. “Amacımız, gerçekleşti mi?” demek zorunda kaldım.

Belki işaret diliyle sorsaydım sorumu, beni daha kolay anlayacaktı. Acaba emoji mi kullanmalıydım? Biz niye böyle olduk? Nesiller arasındaki yılların azaldığının farkındayım; ancak sözcüklerin iletişimde bu kadar karşılıksız kalması, herhangi bir toplum adına tam bir facia.

Bizim neslimizdeki her bireyi vefa, hatıralar, hayaller ortak paydada buluştururdu, bunu ortak dilimizde engelsiz şekilde yapardık, paylaşmanın lezzetini duyardık. Soyut değerler, gıdamız olur, bize yaşama sevinci verirdi. Zamanı, mekânı paylaşmanın verdiği lezzeti, maddi bir değerle kıyaslamamız mümkün değildi. Gelişen teknoloji, ruhen çoraklaşan dünya, insani yüksek değerlerimizi çürüttüğü gibi dilimiz de bundan nasibini almış durumda.

Dil, nesiller arasında köprü kuran en önemli unsurdur. Bir dedenin torununa anlattığı hatıra, bir annenin evladına verdiği nasihat, bir öğretmenin öğrencisine aktardığı bilgi… Hepsi dil aracılığıyla anlam kazanır. Eğer kullanılan kelimeler ortak değilse ne ortaklık olur ne iş birliği olur ne güven olur ne dayanışma olur? Arkadaşlık, duygudaşlık, karındaşlık, ülküdaşlık bir toplumu millet yapan ayakta tutan direklerdir. Bu direkler, sağlam dil temeliyle varlığını devam ettirebilir.

Günümüz gençlerinin “maksat”, “hasıl”, “muvaffakiyet”, “tefekkür” gibi kelimelere yabancı olması; klasik edebiyat metinlerini, eski konuşmaları ve hatta yakın geçmişin yazılarını anlamakta zorlanmaları demektir. Bu da toplumun kendi geçmişiyle bağının zayıflaması anlamına gelir. Köklerinden kopan bir ağacın ayakta kalması ne kadar zorsa geçmişiyle bağ kuramayan bir toplumun da kültürel bütünlüğünü koruması o kadar imkansızdır.

Bir genç, dedesinin “Allah muvaffak etsin evladım.” sözünü tam olarak anlamıyorsa burada sadece bir kelime kaybı yoktur; o duanın taşıdığı incelik, samimiyet ve derinlik de eksik kalacaktır. Bir öğrenci, “tefekkür etmek” ifadesini bilmiyorsa metindeki düşünceyi kavrayamaz, bilgi yüzeyselleşir; “insicam” kelimesini bilmeyen kişi bir eserdeki üslup güzelliğini, ahengi, musikiyi keşfedemez, hissedemez. “Tecessüs” kelimesindeki nüansı “merak” kelimesiyle karşılayamazsınız. Soyut değerin ete kemiğe bürünmüş halini “tecessüm”le anlatabilirsiniz; “somutlama” çok sığ kalır.

Bir de “slm”, “mrb”, “tşk” gibi kendince uydurdukları seslerle anlaşan bir grup var ki bunlar tam bir dil züppesi. Bu seslere kelime de denmez dil de denmez. Papağan Türkçesi daha zengin. Plazalarda kullanılan İngilizce-Türkçe karışımı yapay dilin, Türkçemize verdiği zararı da unutmamalıyız. Büyük şirketlerde çalışanların günlük konuşmalarında Türkçeyle İngilizceyi karıştırarak kullandıkları bu yapay dilin, daha profesyonel, havalı görünme kompleksinden kaynaklandığı inkar edilemez. “Konuyu netleştirelim, sonra aksiyon alalım.”, “Bugün çok yoğunum, back-to-back meeting var.” cümleleri, bana göre ezikliğin sonradan görme kamuflesinin ifadesi.

Hangi davranış ve düşüncenin, hangi kelimeyle dillendirileceğinde anlaşamayan nesiller arasında zamanla aşılmaz duvarların oluşması tabiidir. Aynı dili konuştuğunu zanneden insanlar, aslında farklı dil katmanlarında yaşamaya başlar. Büyükler kendilerini ifade ederken anlaşılmadıklarını hisseder, gençler ise eski kuşakları “ağır” ve “anlaşılmaz” bulur. Bu karşılıklı yabancılaşma, zamanla saygı ve empati eksikliğine dönüşebilir.

Hayallerin sınırlarını gözler, düşüncenin sınırlarını kelimeler belirler. Sözcük hazinesi zengin, kelimeler arasındaki nüansa vakıf bir kişinin düşünce dünyasının daha geniş olması doğaldır. Dil, düşüncenin taşıyıcısıdır. Taşıyıcı sağlam değilse düşünce tökezler, ilerleyemez.

Unutmamak gerekir ki her kelime bir hatıradır, yaşanmışlıktır, bir anlam dünyasıdır. Kaybolan her kelime, aslında kaybolan bir bakış açısıdır. Eğer kelimelerimizi koruyamazsak zamanla düşüncelerimizi de daraltırız.

Dilde sadeleşme olmaz, zenginleşme olur. Ülkemizde geçmiş kültürümüze düşmanlığı ve öğrenme tembelliğini bir dönem “sadeleşme” iddiasıyla kamufle ettiler. Bu hareket yanlıştı; dilimize karşı hainlikti.

Son zamanlarda gördüğüm eğitimi sevimli kılma, öğretimi kolaylaştırma politikaları dilimizi fakirleştirme sonucunu doğurmaktadır. Dijital iletişimin hız odaklı yapısı ve sosyal medyanın kısa ve yüzeysel dil kullanımı da kültürel erozyona ve dilimizdeki kargaşaya yol açmaktadır. Bugün gençler daha kısa cümlelerle, sınırlı kelime hazinesiyle iletişim kurmaya alışmaktadır. Bu da dilin zenginliğini fark etmelerini zorlaştırmaktadır.

Bu gidişata “Dur!” denmeli. Nesiller arasında dil köprüsünü yeniden kurmalıyız. Büyükler, gençlerle konuşurken sabırla açıklayıcı olmalı; gençler ise bilmedikleri kelimeleri öğrenmeye açık olmalıdır. Okuma alışkanlığının artırılması, klasik ve modern eserlerin birlikte değerlendirilmesi bu süreci destekleyebilir. Sözcük hazinesi geniş, dil hakimiyeti güçlü insanlara yazılı, sözlü veya dijital medyada genişçe yer verilmelidir.

“Maksat hasıl oldu mu?” sorusunun anlaşılmaması, sadece birkaç kelimenin unutulması değil; bir kültürün yavaş yavaş silikleşmesinin işaretidir. Nesiller arasında kalıcı bağ kurmak istiyorsak önce ortak bir dilde buluşmayı yeniden öğrenmeliyiz.

“Maksat, hasıl oldu mu?”

“Ölüm” Derlemesi

– Kalkış saati belli olmayacak bir yolculuğa çıkış.

– Gerçeğin başladığı an.

– Önemli olan hayatı bir ölü gibi yaşamamak.

– Yeniden doğuş, gerçek hayat.

– Sınırsız hayatın, sonsuza uzanan çizgisi.

– Her şeyin başlangıcı.

– Hem orada hem burada olabilmek.

– Hayatın bir parçası.

– Yokluk değil, hiçlik değil, ayrılış değil;

– Sevdiklerimize, yakınlarımıza kavuşmaktır.

– Ruhun beden kafesinden kurtulup özgürleşmesi.

– O anda, her taraftan ölüm değil sonsuzluk akıyor.

– Yaşamın anlamının içinde saklı bulunduğu en büyük gizem!

– Birçok şeyin yok olması değil, bir dönüşüme uğraması.

– Sonsuzluklar âlemine açılan ilk perde.

– “Öte”ye geçiş gerçekliği.

– Ruhun Tanrısal kaynağa dönüşü.

– Ruh ile beden arasındaki ayrılık.

– İnsan belki doğacaktır,

Ancak mutlaka ölecek.

– Önemli olan “İnsan” olarak doğmak değil,

“İnsan” olarak ölmesini bilmektir.

– Eğer, “Ölüm” gerçekten “Son” olarak kabul edilecek olunursa,

bu dünyada sürdürdüğümüz yaşamın içinde eylemlerimizle,

düşüncelerimizle oluşturduğumuz tüm kötülüklerin,

yalan yanlış uygulamalarımız, adına günah da desek sevap da desek;

tüm olumlu ve olumsuz sonuçların da noktalanması

ve artık hesabının verilmemesi anlamına gelirdi.

– Doğaldır ki, bu düşünce şekli;

biz insanları; bu dünya üzerinde yaptıklarının yapmadıklarının hesabını vermeyen ve hatta

yorumlamayan bir vahşi topluluk haline sokardı!

– Ölüm, tüm kötülüklerden, olumsuzluklardan kurtulmak ve her türlü iyi, kötü alışkanlıklardan

özgür olmak değil, onları değerlendirme ve yorumlama haline geçiş ânıdır.

– Bu noktada insana huzur sağlayacak, korkusundan, tedirginliğinden kurtaracak şey;

kendisinin yalnız bir bedenden ibaret olmadığı ve bir ruh taşıdığını,

beden ÖLSE de, ruhun sürekliliğinin kaçınılmaz olduğunun

bilincine varması ile kabullenilebilen bir hale gelir.

– Ruh “Ölümsüz” olunca, “Ölümün” her şeyin sonu olmadığı gerçeği;

insanı, yaşamında ister istemez her türlü kötülükten, olumsuzluklardan kaçan,

günah işlemekten çekinen, çevresi ile uyum arayan

bir manevi haz arayışı içine sokar.

– Ölümden ders almak zordur. Çünkü bir defa gelir.

– Ölüm, yaşam için ödünç alınan zamanın tükenmesidir.

– İnsan aslında yaşamak için “ölme”lidir.

Çünkü “ölmek”; yeniden “doğuş” için tek ve değiştirilemez geçiştir.

– Ölüm zenginini de fakirini de güçlüsünü de güçsüzünü de akıllısını da aptalını da

aynı sonuç kaderinin sonsuzluğa doğru yol alan trenine bindirir.

(Hanri Benasuz’un YÛNUS EMRE’sinden derlenmiştir.)

Mustafa Kemal Atatürk’ün Milli Ülkü ve İdealleri

Mustafa Kemal Atatürk; Osmanlı, Avusturya-Macaristan, Çarlık Rusya v.b. büyük imparatorlukların yıkılarak yeni dünya düzenine uygun milli (ulus) devletlerin doğacağını söyleyen ender kişilerden biridir. Yaşadığı zamanın gerçeklerini herkesten önce kavramış ve her eylemin Türk için, Türk’e göre ve Türk tarafından olması gerektiğini her fırsatta söylemiştir. Çöküş süreci içindeki Osmanlı İmparatorluğu üzerine Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak her alanda gerçekleştirdiği inkılaplarla tüm dünya kamuoyunu kendisine hayran bırakan büyük bir otorite, bir dahi, usta bir stratejist ve büyük bir devlet adamıdır.

İdealist kişiler, yapacakları mücadelelere hedeflerini belirleyerek başlarlar. Belirlenecek hedef bir milletin yücelmesi ve yüceltilmesi ise yapılacak olan mücadele çok daha büyük bir anlam kazanır. Toplumsal ve ulusal nitelikte olan hedefler, milli idealler ve ülküler olarak adlandırılır. Milli Mücadeleden sonra Fransızların elinde kalan Hatay için Adana’da yapılan bir konuşma sırasında, bir Türk kızının “ Hatay’ı kurtar “ demesi üzerine; Mustafa Kemal Atatürk şöyle diyerek: “ Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde kalmaz “ karşılık vermiş ve konuyu Milletler Cemiyeti’ne taşımıştır. Milletlerin büyük insanlara ihtiyaç duyması, en çok buhranlı ve bunalımlı dönemlerde ortaya çıkmıştır. Bu büyük devlet adamlarından biri de Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bu konuda Fransız Prof. Dr. Maurice Baumart şöyle söylüyor: “Eski Osmanlı İmparatorluğu bir hayal gibi ortadan silinirken milli bir Türk Devleti’nin kuruluşu, bu çağın en şaşırtıcı başarılarından birisidir. Mustafa Kemal, yüce bir eser ortaya koymuştur. Atatürk’ün parlak başarısı bütün sömürgeler için bir örnek olmuştur.” Aynı konuda ünlü bir Alman tarihçisi olan Prof. Dr. Herbert Melzig’de diyor ki: “ Istırap çeken dünyada barış ve esenliği yeniden kurmak ve insanlığın yalnız maddi değil, manevi gelişmesini sağlamak isteyenler, Atatürk’ün iman verici ve yön göstericiliğinden örnek ve kuvvet alsınlar.” Prof. Dr. Hüseyin Nail Kübalı’ya göre: “ Atatürk bir milli mücadele gerçeğidir.” Fikir ve idealleriyle Milli Mücadele’ye güç katmış ve yön vermiştir. Milli Mücadele’nin lideri olmasının sebebini kişisel üstünlüğünde, milli düşüncelerinde ve dehasında aramak gerekir. Alman filozof Dankwart A. Rustow’un açıklamalarına göre Atatürk: “ Çağımızın şartları içinde bunalımlı bir dönemde karizmatik önderliği ve liderliği temsil eden kişidir.” Bu özelliklerinden dolayı, bütün Türk Dünyası ve özellikle Azerbaycan Türkleri tarafından da takdirle karşılanmıştır. O’nun Türk Dünyası’na olan ilgisi, muhabbeti ve hasreti, bu konudaki düşünceleri Türklük ve Türk Milliyetçiliği duyguları ile alakalıdır.

En büyük hedefi, milli ve savunulabilir sınırlar içinde Türk Milli Devleti’ni kurmak için Türk Milliyetçiliğini ön plana çıkarmaktı. O’na göre; Türk tarihi, Türk dili, Türk kültürü, Türk ahlakı, Türk hukuku Türk Milletini oluşturan temellerdir. Diğer hedefleri ise; tam bağımsızlık, milli egemenlik ve milli birliği sağlamaktır. Böylece, tam bağımsız, milli egemenliğe dayanan, milli birlik ve beraberliğe büyük önem veren bir devlet anlayışını meydana getirmiştir.

Ekonomiyle ilgili görüş ve düşüncesine bakacak olursak; Türk Milleti’nin ulaşmak istediği çağdaş ve modern bir düzen için ekonomik anlayışı genel şekliyle, özel girişime veya sektöre dayalı ama özel girişim ve sektörün yeterli olmadığı alanları devletin milli ekonomi temelinde canlandırması, yabancı sermayeye karşı olmayan, ancak bunun da milli çıkarlar çerçevesinde değerlendirileceği bir ekonomi modelidir.

Eğitim sistemi hakkındaki düşüncelerine bakacak olursak; eğitim felsefesi olarak “ akılcılığı “ ve “ bilimi “ temel olarak kabul etmiştir. Hedef gösterdiği “ Çağdaş uygarlık seviyesinin de üstüne çıkma “ nın akıl ve bilimle olacağının bilincindeydi. Bu konuda şunları söylüyor: “ Dünyada her şey için maddiyat için maneviyat için muvaffakiyet için en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir, ilim ve fennin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.” diyerek eğitim sisteminin ilim ve fenne dayalı olmasını belirtiyor.

Büyük bir teşkilatçıydı. Bu özelliği, görev yaptığı yerlerde hemen kendisini gösteriyor ve henüz Kurmay Yüzbaşı iken 1905 yılında, Şam’da ilk teşkilatını kuruyor ve bu teşkilat “ VATAN VE HÜRRİYET CEMİYETİ “ adını alıyor. Yeni bir milli devlet ve ülke için bir avuç silah arkadaşıyla parola “ YA İSTİKLAL YA ÖLÜM“ diyerek sonunda tarihin seyrini değiştiriyor. Osmanlı ordusunda rütbeli genç bir subayken emperyalist devletlerin ülke içindeki bütün uzantılarını ortaya çıkarmayı, onları ülkeden kovmayı, onlara hizmet eden unsurları ortadan kaldırmayı kendisine ilke edinmişti.

Conkbayırı, Anafartalar, Arıburnu ve Suvla kahramanıdır. Boğazları, Payitahtı ve Hilafeti kurtaran cesareti ve kararları ile askeri şahlandıran ve ünü Anadolu’ya yayılan efsane bir insandı. Bitlis’te ve Muş’ta Rusları püskürten 7. Ordu Komutanı olarak Halep’te İngilizlere karşı savaşan Suriye’de Yıldırım Orduları Komutanı ve Osmanlı’nın en büyük nişanına lâyık görülen bir kahramandı.

Türk’e büyük bir hayranlık duyardı. Ve konuşmalarının birinde şöyle söylüyor: “ Benim yaradılışımda fevkalade bir hal var ise; o da Türk olarak dünyaya gelmemdir.” Başka bir yazısında da Türk’ü şöyle tarif ediyor: “ Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne en aşağı 7 bin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarları ile sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurları ile yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası olarak tanıdı; onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat oldu; şimşek, yıldırım güneş oldu; Türk oldu. Türk budur, yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”

29 Ekim 1923 tarihinde yapılan oturumda, Mustafa Kemal Atatürk’ün hazırladığı anayasa değişikliği teklifinin kabulüyle Cumhuriyet ilan ediliyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün 1924 yılında yaptığı konuşmada: Türk Milleti’nin karekter ve adetlerine en uygun sistemin “ Cumhuriyet İdaresi “ olduğunu belirtiyor. Yeni nesle seslenişinde de: “ Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.”

Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nu kurdurması, O’nun düşünce yapısındaki sağlamlık ve yüksek tarih bilincinden kaynaklanmasıdır. Türk tarihine, Türk diline ve Türk kültürüne verdiği değeri ve önemi herkesin bilmesi gerekir. Mesela, Türk diline ne kadar önem ve değer verdiğini Mustafa Kemal Atatürk’ün söylemiş olduğu şu sözlere bakarak anlayabiliriz:“ Türk ulusunun dili Türkçedir. Türk dili yeryüzünde en güzel, en zengin, en kolay anlaşılabilecek dildir. Bu nedenle Her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır…”

Cumhuriyetin 103. Yılında , başta Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere; kanlarıyla, canlarıyla bu toprakları vatan yapan bütün şehitlerimizi saygı ve rahmetle, kahraman gazilerimizi de minnet ve şükran duygularıyla anmayı en büyük görev sayıyoruz.

Son olarak şunu söyleyebiliriz: Mustafa Kemal Atatürk’ün fikir ve düşünceleri asla ölmeyip gönüllerimizde yaşayacaktır. Ancak milli ülküler milli devlet olmayı gerektirir. Mustafa Kemal de bunu yapmaya çalışmış ve başarmıştır.

Çözüm Sürecinin Aktörleri ve Hedefleri

Önceki yazımda Öcalan’ın “umut hakkı” gerekçesiyle tahliye edilmesi ihtimalini değerlendirdim. Yazının sonunda yaptığım şu tespitten devam edelim:

Türk halkının en hassas olduğu konu Öcalan’ın serbest bırakılması ve siyaset yapmasına imkân verilmesidir.”

DEM ve MHP için seçim kazanmak öncelikli değildir. Ancak AKP için ana motivasyon iktidarını korumaktır. Yani Erdoğan’ın yeniden CB adayı olabilmesini sağlamak ve seçim kazanmaktır.

AK Parti, kamu vicdanının bu kadar hassas olduğu bir konuda, seçim atmosferine girmeye aylar kala, somut bir tahliye adımı atarak büyük bir risk almaz. Çünkü Türk seçmeni bu konuyu affetmez.

Muhtemelen 2027’de yapılacak seçimde, Erdoğan’ın yeniden adaylığı ve CB seçilmesi ile AK Parti’nin meclis aritmetiğini koruması için AKP, DEM Parti’nin desteğini hayati önemde görüyor.

DEM/PKK kanadı Erdoğan’ın bu durumunu hedeflerine varmak için bir fırsat olarak görüyor. Hedefleri Öcalan’ı serbest bıraktırmak, Türkiye’nin anayasal sistemini dış müdahaleye açık hale getirmek ve/veya üniter-milli yapıyı bozmak. “Kürt bölgesini biz, kalan Türkiye’yi hepimiz yönetiriz” hayalini gerçekleştirmek.

Bu ayrılıkçı gruplara ABD’nin cesaret verdiği açık: “ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Terörsüz Türkiye süreci, “Dört büyük ülkedeki Kürtleri bir araya getirmek için bir fırsattır” açıklaması tesadüf değildir. ABD yetkililerinin bu gibi söylemleri, PKK ve türevlerinin “uluslararası konjonktür lehimize” diye düşünmesine yol açıyor.

İlk etapta Irak ve Suriye’de kurulan ve İran’da kurulacak yapılar ile Türkiye içindeki tasarladıkları yapıyı “konfedere” hale getirmek isteyebilirler. Bu, Türkiye’nin bölünmesi veya dış müdahale ile belirlenen bir “çözüm”e zorlanması demektir. İsrail açısından ise güvenliğini tahkim eden bir garnizon devletin kurulması anlamına gelir.

İçerideki anayasa tartışmalarını dış beyanlardan bağımsız düşünmek saflık olur.

Türkiye’deki bazı “görevli” siyasilerin, bu dış projeyi “Türkiye’nin bekası için en iyi yol bu” diyerek pazarlaması, istihbarat terminolojisinde tipik bir yönlendirme (manipülasyon) faaliyetidir.

Eğer süreç “dört parçalı Kürdistan” haritasını gerçekleştirmek için yürütülüyorsa bu Türkiye’nin, Sevr şartlarını dayatan bir kuşatma altına girdiğini gösterir. Süreçte görevli siyasi aktörlerin bu tehlikeli kuşatmaya rehberlik etmesi üzücüdür.

*********************************

Öcalan’ın Tahliyesi Kritik Eşiktir

Türklerin tarihi, “vatanın tehlikede olduğu” algısı kitleselleştiği anda tüm “gaflet, dalalet veya ihanet” boyutlu yönlendirmelerin işe yaramadığını defalarca göstermiştir.

Ancak bu kez operasyon “yerli, milli, milliyetçi” formalılar ve “hukuki kılıflarla” yürütülerek, halkın bu tehlikeyi teşhis etme süresi bilinçli olarak uzatılmaya çalışılıyor.

Medya gücüyle “alıştırma” süreçleri (Öcalan’ın mektuplarının okunması, Milletvekillerinin İmralı ziyaretleri, TRT’ye çıkarılan figürler, Meclis Öcalan komisyonunun raporu, PKK/DEM’lilerin “Newroz” kutlamaları vb.) bir yere kadar başarılı. Sosyal mühendislik anestezisi sayesinde şimdilik kitlesel bir tepki oluşmuyor.

Ancak halkın hafızasındaki “şehitler” ve “terör” acısı manipülasyonla tam olarak silinemiyor.

Refleksin eyleme dönüşmesi için genellikle “sembolik bir olay” veya “ekonomik bir çöküşle birleşen milli gurur kırılması” gerekir. Böyle bir “kritik eşik” varsa ve o aşılırsa ne olur?

Barrack’ın işaret ettiği o harita değişikliği kâğıttan çıkıp somut bir anayasa maddesine veya Öcalan’ın fiili tahliyesine dönüştüğü an, o “sinir uçları” müthiş bir toplumsal tepkiyi tetikleyebilir.

Bu yüzden ben seçim öncesi “Umut Hakkı”nın bir yasal düzenleme olarak Meclis’ten geçirileceğini ancak tahliye kararının seçim sonrasına bırakılabileceğini düşünüyorum.

Bu durumda iktidar hem DEM oylarını alma imkânı kazanır hem de milliyetçi tabanı “Öcalan’ı tahliye etmedik, etmeyeceğiz, sadece Avrupa standartlarına uyduk” diyerek ikna etmeyi deneyebilir.

Geçici bir formül olarak, Öcalan’a tahliye kararı verilmeden İmralı’da yapılan eve nakledilip burayı bir çalışma ofisi olarak kullanılmasına imkân sağlanacağı yani fiili tahliye ve siyaset yapma imkânı verilebileceği de söyleniyor.

*********************************

Süreci Yürütenler İleride Yargılanabilir Mi?

Bir kısım hukukçuların vurguladığı üzere; bir terör örgütü liderinin “barış elçisi”, “önder” veya “siyasi muhatap” olarak nitelenmesi suçtur. “Kesinleşmiş bir mahkeme kararıyla suç işlediği belirlenen bir kişinin veya işlenmiş bir suçun alenen övülmesi” TCK 215 (Suçu ve Suçluyu Övme) ve TMK 7/2 (Örgüt Propagandası) kapsamına girer.

Mevcut iktidar bu riski, yapılan açıklamaları “devletin bekası için bir güvenlik politikası” kılıfıyla yönetiyor.

İktidar değişirse bugünkü “devlet stratejisi” açıklamaları, “terör örgütünün meşrulaştırılması” ve “yargı kararlarının (Öcalan’ın mahkûmiyet kararının) etkisizleştirilmesi” olarak iddianamelere girebilir.

“Terör örgütü ile irtibatını kesmemiş ve pişman olmadığını” beyan eden örgüt liderine “umut hakkı” verilmesi “terör örgütü üyeliği” ile suçlanmaya sebep olabilir.

İlk çözüm sürecinde de (2013-2015) bu konu tartışılmıştı. Öcalan, görüşme heyetlerine bizzat: “Yarın bu süreç biterse hepiniz vatana ihanetten yargılanırsınız, yasal güvence isteyin” demişti.

Bunun üzerine 2014’te çıkarılan bir kanunla sürece katılan kamu görevlilerine ve siyasilere “hukuki zırh” sağlandı.

Buna rağmen süreç bittikten sonra, Sırrı Süreyya Önder ve diğerleri, o dönemdeki konuşmaları nedeniyle yargılandılar, hapis yattılar. Yani özel kanun bile Türkiye’de mutlak bir koruma sağlamıyor, çünkü yeni gelen irade “bu kanun anayasaya aykırıydı” veya “kanun kapsamı aşıldı” diyebilir.

“Umut Hakkı” adı altında Öcalan’ı tahliye etmek ve O’nun istediği anayasal ve yasal değişiklikleri yapmak süreci yönetenler için tarihi bir kumardır.

Anayasanın 3. Maddesindeki, “Devletin bütünlüğü, resmi dili, bayrağının değiştirilemeyeceğini ve değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği” hükmüne rağmen “Üniter yapıyı bozma” söz konusu olursa bu “hukuki bir darbe” olarak nitelendirilebilir.

Eğer bir siyasi heyet veya hükümet, Öcalan ile anayasal bir statü (özerklik, yerel yönetimlere egemenlik devri vb.) pazarlığı yaparsa ileride “terör örgütü ile iştirak halinde anayasal düzeni değiştirmek” suçunun faili haline gelirler.

Tabii bu şekilde bir yargı yolunun açılması iktidar değişimine ve milliyetçi/ulusalcı bir iktidarın gelmesine bağlıdır.

Mutluluk Bir Yolculuktur

Hayatımız bir yolculuktur aslında, doğumdan itibaren başlayan. Bu yolculuğun ilk kısmını ailemizle yaparız, ayaklarımızın üzerine basana kadar. Bu kısımdaki yolculukta, yolu seçen annemiz babamızdır. Ya da onların yerine bu görevi üstlenen birileridir.

Bizim adımıza, çıkacağımız yolu belirleyenler, bir bakıma çoğumuzu da bu yola devam etmeye mecbur ederler.

Bazılarımız da, ayaklarının üzerine bastıktan sonra yolculuğa kendileri karar verirler. Doğuştan kendi iradeleri dışında bu yolu belirleyenlere uymayarak, başka bir yol seçer ve kafileden ayrılırlar. Başka bir yola girerek seyahate devam ederler.

İşte hangi yol olursa olsun, bütün yollar, bizim mutluluk ya da mutsuzluk yolculuğumuzdur.

O yüzden, yolun belirlenmesinde doğru ve isabetli tercih yapılması gerekir. Çünkü hayat çizgimizi belirleyen ve ömrümüzün sonuna kadar devam edecek bu yol, mutlu ya da mutsuz olmamızda da belirleyici rol oynayacaktır.

Bu bağlamda yolun seçilmesinde; “değerler, mizaçlar, ilkeler, inançlar, alışkanlıklar, karakterler” çok önemlidir.

Kişilerin elbette ki şahsi tercihleri, zevkleri, yaşam biçimleri olacaktır. Ancak bunlar, mutluluk yemeğinin garnitürleridir. Esas olan “ana menü”, insanlık tarihinin tasvibini almış evrensel tercihlere ve ahlaki etik kurallara uygun olmalıdır.

Yani; “doğruluk, sevgi, dürüstlük, mertlik, vefa, sözünde durma, çalışkanlık, adalet duygusu, hoşgörü, ortak ahlaki değerler vb.” gibi insan olmanın gerektirdiği ilkeler yol tercihinde belirleyici olmalıdır.

Yol böyle seçilmediği takdirde, daha başlangıçta yürüyenleri bedbaht ve mutsuz edecektir.

Örnek verecek olursak; hırsızlık, yalan, kandırmaca, şiddet, haksızlık, kıskançlık, kin ve nefret, tembellik vb. kötü ve çirkin emeller ve idealler üzerine dizayn edilen yaşam biçimi, asla bir mutluluk yolculuğu olamaz.

Hayat yolculuğumuzda, karşılaşacağımız bazı engeller, yokuşlar, inişler, geçmemiz gereken köprüler, dereler, belki de mayınlı yollar olacaktır.

Bazen zevkli geçen günlerin ardından, yağmurlu, karlı, fırtınalı günler de gelecektir. Önemli olan bu engellere sabırla direnmek, sorunları akılcı bir bakış açısıyla sabırla çözebilmektir.

Unutmamamız gereken gerçek ise, mutluluğun, yolun sonunda olmamasıdır. Yola çıktığımızda böyle bir hayale, umuda kapılmamamız gerekmektedir.

Eğer mutluluğun, yolun sonunda olduğuna inanırsak, yolculuk yaparken hep mutluluğumuzu erteleriz. Onu yaşamayı, tatmayı, hissetmeyi yolun sonuna erteler dururuz. Yolun sonunda, abartılı, somut bir mutluluk görülemeyeceği için, büyük hayal kırıklığına uğrarız.

Oysa isabetli tercihi yaptığımızda, yolculuğun her adımı bize huzur verecek, mutluluğu içselleştirerek tatmaya başlayacağız.

Mutluluk, yakalandığında, ya da varıldığında, artık hep yaşanacak bir olgu değildir. O, varılması gereken bir hedef, alınması gereken marka, bir tat, belirlenen bir koku, hep aynı lezzeti veren sabit bir duygu değil ki yakaladığında muhafaza edip hep tadasın.

Mutluluğun, o anı değerlendirerek yaşanması gerektiğine inanmak gerekir. Bir tebessüm, uzatılan bir el o anda bizi elbette ki mutlu eder.

Ancak onun kuralları, oluşmasını gerektiren ilkeleri, yeşermesi gereken uygun ortamları vardır. Şartları oluştuğunda elbette ki bu duygu tadılacaktır. Bu aşamada, kişilerin duygu ve düşünceleri beklentileri, kanaatleri, mutluluk tanımları onu yakalamada belirleyici olacaktır.

Bunlar bilinirse, yolculuktaki her yaşantı değerlendirilerek mutluluğa kanalize edilebilir. Örneğin yağmurun yağmasına üzülerek, kesmesini beklemek yerine, yağmurda bir şeyler yapmanın zevkine varılabilir.

Okul bitsin, diplomayı alayım da şöyle bir rahatlayalım diye bekleyerek, aradaki güzel anları bu duyguya heba ederek strese girmek, üzülmek yerine, yakalanan güzelliklerin tadı çıkarılarak, dört yıllık, ya da daha uzun sürecek bu süreç, kurulacak okul arkadaşlıkları ile sevilen etkinliklere de katılarak neşeli hale getirilebilir.

Unutmayalım ki mutluluğun bir bütçesi, maliyeti, ya da kalitesi yoktur. Bu duygu biraz da, mizaçla, tercihlerle, yetinmekle ve koyduğunuz hedeflerle ilgilidir.

Birisi bir çiçek aldığında dünyalar onun olur, bir başkası kendisine hediye edilen Audi marka otomobilin rengini beğenmediği için intihar eder.

O yüzden mutluluğun; zenginlikle, fakirlikle de ilgisi yoktur.

Hayat yolculuğuna geri dönecek olursak; bu sürecin mutluluk yolculuğu olduğunu idrak eden bir birey, her fırsatı pozitif olarak değerlendirecektir. Bu duygu, yolculukta çok önemlidir.

Bireyin büyüme, çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık evreleri olacaktır. Öğrenim süreci, iş, evlilik süreci yaşanacaktır. Arkadaşları ile ailesi, iş dünyası ve çevresi ile ilişkileri olacaktır. Zaman zaman iş, yaşam ve sağlık sorunları yaşayacaktır.

İşte bütün bunlar, hayat yolculuğunun gündemini oluşturmaktadır. Kişi bu maddeleri tek tek icra ederken, doğru tercihinin kendisine verdiği huzurla engelleri aşmaya çalışırken de mutluluk duygusunu tadacaktır.

Aslında inandığımız ve tercih ettiğimiz doğru kurallar içselleştirilirse, bu yaşam biçimi mutluluk beklentilerimizi de aklımıza getirmez. Çünkü “beklemek” çıkarcılıktır bir bakıma. Bu duygu iyi ve erdemli insanlarda asla bulunmaz.

Zaten doğru olan da beklentisiz ve çıkarsız bir duyguyla, insan olma, insan gibi yaşama yolunda ilerleyebilmektir. En makbul olanı da budur.

Zaten böyle bir insan mutluluk mükâfatını fazlasıyla hak eder ve doyunca yaşar.

Huzurlu ve mutlu olmanız dileklerimle.

Sevgiyle kalın.

Bizim Yûnus

     (Hanri Benasuz’un YÛNUS  EMRE adlı çok değerli; Yûnus Emre’nin şiirlerini açıklayıcı mahiyetindeki eserini okudum. Çok istifade ettiğim için, hislerimi beyitlerle dile getirmekten ve duygularımı siz sevgili okuyucularmla paylaşmaktan kendimi alamadım. -M.B.-)

x

     Yûnus’un mısralarını okuyunca biraz;

     Huzûrunda bulunmak, insana az gelir az!

     Gerçi,Yûnus gibi olunmaz şüphesiz ama,

     Onu oku, düşün onu hatırla daima!

     Yûnus gibi oluşa adım at, korkma sakın!

     Onun yolunda olan insanlara, bir bakın!

     Yûnus, gerçeklerin somut hâllerini seriyor önümüze.

     Asırların sönmeyen ışığını, getiriyor günümüze.

     Akıllıların aklı peşinde koşar içimizdeki us;

     Odur ancak; adı güzel kendi güzel Bizim olan Yûnus.

     Yûnus’un mısralarında yansıyor o İlahî Aşk;

     Geçmişin ufuklarını seyir için, ayağa kalk!

     Yûnus’un kalbinden geçenleri, bir gör mısralarında.

     Yûnus gibisi artık gelmez deme, mânen aramızda!

     Onu tanımaya, onunla tanışık olmaya kalmadın geç!

     Hayatta iken onu, inan ki tanıyacaksın er veya geç!

     Şu dünyada var mı acep, dostlardan Yûnus gibisi?

     Ona denk olacaksa, acep erenlerin hangisi?

     Kelimeler, sözler yetersiz kalıyor onu anlamada.

     Gönül kifayetsiz kalıyor, ona içtenlikle kanmada.

     Kalem sanki son nefesini veriyor Yûnus için.

     Kalemi durduramıyorum, acep neden ve niçin?

     Bir kere olsun denecek olursa “Hey gidi Yûnus!”

     Açıldıkça açılır dizeleriyle bizdeki us.

     Açılır gözün, çırpınır kalbin ve çiçeklenir gönlün.

     Kamuda dalgalanır adın, kazanır ün üstüne ün.

     İşte Yûnus’a bir kere bile candan kulak vermek;

     Anlatır insana; neymiş Yûnus’un sırrına ermek!

     Allah’a tutkun böyle bir zât varken sicilimizde;

     Kim hissetmek istemez ki, sıcaklığı elimizde.