7.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Nisan 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 3

Olgu-Algı Meselesi

Olgu ile algı arasındaki derin mesafenin ezici gerçekliği altında her gün biraz daha eziliyoruz. Sanalın da sanalı bir hayat… Hem yoruyor hem boğuyor bizi.

Bir ömür sürdüğümüz dünya hayatının sanal, ölüm sonrasının gerçek olduğu tezini ileri sürüyor bazı nörobilimciler ve teologlar. Bu konuyu, onlara bırakıp geçelim.

Bizim gerçek diye adlandırdığımız bu dünya sanal ise yaşadığımız olguların manipülasyonla bize aktarılan sonucunu, ne diye adlandırmalıyız? Sanalın sanalı…

Kendilerinin Amerikan imparatorluğu diye dillendirdiği iri devletin başındaki soytarının şarlatanlığı bu denli ayyuka çıkmasaydı belki bu konu aklıma gelmeyecekti.

Olgu nedir, algı nedir? Biz neyin nesnesiyiz, neyin öznesiyiz, neyin eseriyiz?

Olgu; gerçekliği olan, gözlemlenebilir ve herkes için aynı olan durumdur. Algı; insanın duyuları ve zihni aracılığıyla dış dünyayı yorumlama biçimidir. Hava sıcaklığının 10 derece olması olgudur, kişilerin bu derecede üşümesi, havaya soğuk ya da sıcak demesi bir algıdır. Yemek tuzlu olmuş, denmesi algıdır, yemeğe 5 gram tuz konmuş olması olgudur.

İnsanlar çoğu zaman olgularla değil algılarıyla yaşarlar. Aynı olgu, farkı insanlar tarafından farklı algılanabilir. Çatışmaların çoğu da bu farklılıktan doğar. Oğluna “Ders çalış.” diyen baba kendi algısına göre “oğlunun iyiliğini” istemektedir. Oğulun bunu “kendisine yapılan baskı” diye düşünmesi onun algısıdır. Size selam vermeyen bir arkadaşınızın hareketini “Bana küstü.”, “Beni küçümsedi.”, “Arkadaşım çok kibirli.”, “Beni görmemiş olabilir.” şeklinde yorumlamanız birer algıdır. Zihin, her davranışı bir hikâyeye dönüştürür. Bu hikâye, algıdır. Kişiden kişiye değişir.

İnsanlar olgulara değil, algıladıkları olgulara tepki verir. Bu yüzden tartışmalar büyür, yanlış anlamalar olur, insanlar birbirini anlamakta zorlanır

Bir olay yaşadığımızda kendimize şunu sormalıyız: “Bu bir olgu mu, yoksa benim yorumum mu?” Bu soru bile insanı daha sakin ve doğru düşünmeye götürür.

Tartışmalar, çok zaman olgu → algı → duygu → tepki zincirinden doğar. İnsanların yaptığı en büyük hata, “Ben böyle algıladıysam bu böyledir” demesidir. Oysa algı, yorumdur; olgu, gerçektir.

Niyet okumak, genellemek, kişiselleştirmek, küçük şeyleri büyüterek “Bitti artık!” diyerek felaketleştirmek, birer algı hatasıdır. İşin özeti; algısını yöneten, hayatını yönetmiştir.

16.-17. yüzyılda özellikle Avrupa’da yaşanan hastalık ve kıtlık nedenli felaketlerin gerçek sebebi bilinmediği için “cadılar yapıyor” diye izah edilmesi, bir algı yanlışlığıydı. Küresel dünyanın asırlarca düz olduğuna inanıldığı için keşifler gecikti, insanlar dünyanın kenarından düşme korkusu yaşadı. Soğuk Savaş döneminde Amerika-Sovyetler Birliği rekabeti, “karşı taraf her an saldıracak” algısıyla halklarda sürekli korku ve yönetimde silahlanma yarışı sonucunu doğurdu. Algı, gerçeği olduğundan daha tehlikeli gösterdi. Kurtuluş Savaşı öncesi Osmanlı ordusu dağılmış, ülke işgal altındaydı. Batı, “Türkler, artık direnemez.” algısına sahipken milletimiz, “Bağımsızlık mümkündür.” algısıyla “Ya istiklal ya ölüm” dedi ve algının, gerçeği değiştirebileceğini örnekledi.

Yanlış algı, yanlış karar; eksik algı, gecikmiş tepki; abartılmış algı, panik ve kaos; doğru algı, doğru sonuç demektir.

Her algı, bir olgunun ürünüdür. Algı, aynı zamanda mesajdır. Ukala ve oldukça kibirli padişah, bir derde yakalanır. Çözümsüz kalır. Derdini falan yerde yaşayan bir bilgenin halledebileceği kendisine söylenir. Bilge saraya davet edilir, ancak davete icabet etmez. Padişah büyük bir şaşa, biraz da öfkeyle bilgeye varır. Bilge ayağa kalkmaz, hatta uzattığı bacaklarını bile kımıldatmaz. Padişah derdini söyler, cevabını alır; ancak bu saygısızlığı sindiremez, ona bir ders vermek ister, bir kese altın yollar. Bilge, padişahın gönderdiği altını kabul etmez, getirenlere iade eder. Çevresindekiler bu harekete şaşırırlar, bir anlam veremezler, nedenini sorarlar. Bilgenin verdiği cevap şudur: “Bugün elini uzatan, yarın ayağını uzatamaz.”

Algı, çok zaman gerçekliğin önüne geçer, yani olgunun… Algıyı yönetmek, önemlidir; bilgi ister, yetenek ister, tecrübe ister. Yönetemeyenler, evi yanan yalancının durumuna düşerler. Yalancının evi yanmış da yandığına kimse inanmamış hikayesinde anlatıldığı gibi.

Gazetecilerin, yorum yapanların “Ne dediğine değil, ne yaptığına bakacaksın.” cümlesiyle değerlendirdikleri Donald Trump’ı kanaatim odur ki tarih “şarlatan”, “soytarı”, “güvenilmez”, “yalancı”, belki de “pedofili”, yine İsrail’in Siyonist başbakanı Netanyahu’yu “katil”, “soykırımcı”, “cani”, “son Hitler” sıfatlarıyla yazacak bu sıfatlar algının olguyu unutturma gücüne ya da yerine geçme yasasına güzel örnek olacaktır.

Varlığımız bir olgu. Bırakacağımız, bıraktığımız algı önemli. Dediğim şudur: Başkalarının “Eyvah!” diyeceği o son günde yaptıklarından pişman olmayan kişi olmalıyız.

Algılar, eserimizdir. “İnsan alemde algılarıyla yaşar.”

Küçük Âlem

İnsan çok geniş ve birçok özelliği içinde bulunduran öyle bir nüshadır ki, Yüce Allah bütün Esma-yı Hüsna’sını / Güzel isimlerini insanın nefsi / kendisi ile insana hissettiriyor. Demek ki, insan İlahî İsimler’e bir ayna hükmündedir.

Nasıl ki geceleyin karanlıklar ışığı gösterir. Onun gibi insan; zayıf, kuvvetsiz, yoksul, muhtaç, noksan ve eksik oluşuyla; sonsuz büyüklük ve kudret sahibi Allah’ın kudret, kuvvet, gına / zenginlik ve rahmetini bildiriyor. Böylece insan Allah’ın vasıf ve sıfatlarına aynalık ediyor.

Hatta insan; sınırsız ve sonsuz aczinden, nihayetsiz zaafından, sayısız düşmanlarından dolayı onlara karşı bir dayanak noktası aramakla, vicdan, daima; varlığı zarurî ve zâtından olan, başkasının varlığına bağlı olmayıp kendinden olan; ezelî ve ebedî, kısaca Vâcibü’l-Vücud olan Allah’a yönelir ve O’na bakar.

Çünkü insan, sayısız fakr ve ihtiyaçları içinde, sayısız maksatlara karşı bir yardım noktası aramaya mecburdur. Bu sebepten ötürü vicdan, daima o noktadan sınırsız zenginlik, şefkat ve merhamet sahibi olan Ganî-i Rahîm’in dergâhına dayanır. Ona el açar.

İnsanın aynalık yönüne gelince; insana verilen ilim, kudret, görme, işitme, mâlikiyet ve hakimiyet gibi hususiyetler ile insan; kâinat Mâliki’nin ilmine, kudretine, görmesine, işitmesine, rablığının hâkimiyetine aynalık eder. Onları anlar ve bildirir.

Meselâ: “Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyor ve onun mâlikiyım. Onu idare ediyorum. Öyle de şu koca kâinat sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder.” ve bunun gibi. İnsan, üstünde nakışları görünen İlahî isimlere aynalık eder. Meselâ: Yaratılışından Sâni / San’atla yaratan ve Hâlık ismini, en güzel şekilde yaratılışından Rahman ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerîm, Lâtif isimlerini ve bunlar gibi.

Bütün aza ve organları ile, cihaz ve cevherleri ile, letaif ve maneviyatı ile, duygu ve hisleri ile ayrı ayrı isimlerin ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor.

Nasıl ki, isimlerde bir İsm-i Azam var. O isimlerin nakışlarında dahi bir Nakş-ı Azam var ki, o İNSAN’dır.

Öyleyse, ey kendini insan bilen insan! Kendini oku! Yoksa, hayvan ve câmit / cansız hükmünde insan olmak ihtimali var.

İnsanın nasıl ki, ruhu tüm cesediyle alâkadardır. Bütün aza ve organlarını birbirine yardım ettirir. İlahî iradenin yansıması olan yaratılış emirleri ve o emirden beden giydirilmiş emrî bir kanun ve Rabbanî duygu olan ruh, onların idaresinde, onların manevî seslerini hissetmesinde ve ihtiyaçlarını görmesinde birbirine engel olmaz, ruhu şaşırtmaz, ruha göre uzak yakın bir hükmünde, birbirine perde olmaz.

İsterse çoğunu birinin imdadına yetiştirir. İsterse bedenin her kısmı ile bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. Hatta çok nuraniyet kazanmış ise her bir parçası ile görebilir, işitebilir.

Madem ki Allah’ın emrî bir kanunu olan ruh, küçük bir âlem olan insan cisminde ve azasında bu vaziyeti gösteriyor.

Elbette âlem-i ekber olan Kâinatta, o Zât-ı Vacibü’l-Vücud’un küllî iradesine

ve mutlak kudretine;

hadsiz fiiller, hadsiz sedalar, hadsiz dualar, hadsiz işler;

hiçbir cihette ona ağır gelmez.

Birbirine mâni olmaz.

O Hâlık-ı Zülcelal’i meşgul etmez, şaşırtmaz.

Bütününü birden görür.

Bütün sesleri birden işitir. Yakın, uzak birdir.

İsterse bütününü birinin imdadına gönderir.

Her şey ile her şeyi görebilir.

Seslerini işitebilir.

Ve her şey ile her şeyi bilir.

Biraz Fütürizm

Çocuklar ve gençlerin zevk için okunan kitaba ayırdıkları zaman düşüyormuş. PEW şirketinin ABD’de yaptığı araştırma bunu gösteriyor… Yüzde kırk azalma! Peki bu kayıp zaman nereye gidecek?

Ben daha özel bir soruya cevap arıyorum. Zevk için okunan kitaplardan önemli bir bölümü romanlardır. Roman okuma azalacaksa, romanın yerine ne geçer? Bir şey geçer mi? Geçen yazımda, böyle soruları cevaplarken araca değil amaca, işleve bakın demiştim. Roman, hangi ihtiyacı karşılar? Roman okumanın işlevi, amacı nedir?

Roman bizi, yazarın kurduğu alır götürür. O dünyanın çevresiyle, o dünyanın insanlarıyla tanıştırır, içli- dışlı yapar. Bizi orada yaşatır. Tayyi mekân, tayyi zaman ve en zoru, tayyi insan yeteneğine sahiptir usta romancı. Kendisi bunu yapmakla kalmaz, okuyucusuna da mekân, zaman değiştirir ve onu karakterlerin ruhunda, duygularında, tecrübelerinde gezdirir. Okuyucu da romancının yarattığı dünyanın içine girer.

Niçin roman?

Hikâye, deneme gibi daha kısa formlarda bu içine alma hâli yoktur. Hikâyeye dışardan bir gözlemci olarak bakarsınız. Bak neler olmuş, bak neler hissetmişler, diye… Yalnız romanda, başka bir dünyanın içine girersiniz. Demek roman okuyucusunun da istediği budur. Romanın karşıladığı ihtiyaç budur. Romanın işlevi, amacı budur. Roman bu hâli sağlamak için kullanılan bir araçtır.

O halde şimdi sorumuzu tekrar edebiliriz: Böyle bir dünya değişikliği sunan başka hangi araç var? Yeni ortamlardan hangisi bizi çevremizden, zamanımızdan alıp başka insanların yaşadığı bir dünyaya götürüyor; onların hissettirdiklerini hissettiriyor, yaşadıklarını yaşatıyor? Kanaatimce bunu başarmaya en çok yaklaşan tür sinemadır. Video değil. Kısa videoları kastediyorum. Niçin video değil? Video hikâyeye benziyor. Sinema filmi, uzunluğundan ötürü bu tarif ettiğim işleve daha yakın. Sinema derken de binayı, salonu değil, videoyla ifade edilen fakat en az bir saat ve sıklıkla daha uzun olan aracı kastediyorum. Şu yedinci sanat denileni. Kısa filmleri de değil.

8. Sanat : JR’ı kim vurdu?

Bir adım daha atayım: Sinema tek aday değil. Farkında mısınız? Aslında bir sekizinci sanat daha doğdu, usulca. Onun anne-babası da televizyon ama o televizyonla sınırlı değil. Sekizinci sanat, dizilerdir. Televizyon dizileri. Onlar da seyirciyi alıp başka mekânlara, başka zamanlara ve – yine en önemlisi – başka insanlara, başka bir çevreye götürüyor. Romanın işlevi bu değil miydi? Dizilerin gayet güçlü bir çekim gücü var ki on yıllardır insanlar dizilerle yatıp dizilerle kalkıyor. 21 Kasım 1980’de, JR’ı kimin vurduğunun açıklanacağı akşam, dünya ekrana kilitlenmişti. Bu içine almak değildir de nedir?

Niyetim geriye, 1980’e gitmek değil, tam tersine, biraz futurism yapmak, geleceği tahmin etmek. Denir ki gelecek hakkındaki tek kesin tahmin geleceğin tahmin edilemeyeceğidir ama olsun, ben de elimi deneyeyim.

İki çizgiyi birlikte düşünelim. Diziler bir bakıma romanla yarış hâlinde. Aynı anda da YouTube gibi internet video platformları, dizilere ayrılan zamanı çalıyor. Bu iki çizgi şimdilik Netflix, Amazon Prime, Disney, Max gibi akış platformlarında birleşiyor. Diziler hâlâ televizyonlarda gösteriliyor ama bu platformlar onlardan ciddî zaman çalmaya başladı. Çalar da. İnsanlar bir sonraki bölüm için bir hafta beklemeye bayılmıyor. Bir saatlik bölümü seyretmek için iki saat reklam seyredip toplamda üç saat harcamaya da. Saydığım akış mecralarında bu duraklamalar olmadığı gibi vaktiniz müsaitse iki, üç veya daha fazla bölümü bir oturuşta seyredebilirsiniz. İşte romanın işlevine sizi en çok yaklaştıran “binge” denilen bu tiryaki seyridir. İçine almak ki ne içine almak. Nerden biliyorum? Ben de öyle yapıyorum da ondan.

Bugünkü TV yapısı dizileri size damla damla vermek üzerine kurulmuş. Ama başka seçenek varken bu damlatma stratejisinin yaşaması zor.

İki kişilik dizi

Şimdi fütürizmde son adımım… Haydi Allah rast getire.

Yapay zekânın çılgın gelişme hızıyla ortaya çıkan yepyeni bir imkân var. Yapay zekâ, video üretiminde gittikçe ustalaşıyor. Ortalıkta çok kaliteli çizgi filmler, üç boyutlu animasyonlar dolaşıyor. Bunları yapmak için yüz kişilik insan orduları çalışırdı bir zamanlar. Şimdi bir kişi yetiyor. Yalnız animasyon değil, sanal insanların oynadığı filmler de üretilmeye başlandı. Kusursuz bir Çin filmi seyrettim. Dans eden genç kızları gösteren kısa bir filmdi. Gittikçe daha uzunları gelecek eminim.

Şimdi hepsini birleştirelim. Tayyi mekân, tayyi zaman, tayyi insan… Romanın işlevi. Ve diziler. Akış mecralarında bunların kesintisiz izlenebilmesi. Yoldaki teknoloji: Dizilerin yapay zekâ ile yapımı! Oyuncu, plato, ışık… Hepsi bilgisayarın içinde. Ekip? Senarist, yönetmen ve yapay zekâ operatörü. Öyle mi? İki kişi de yeter. Yönetmen yapay zekâyı bizzat sürer. Aracısız daha verimli olur. İnsanları saatler, günlerce bağlayan dizilerin amatör imkânlarla üretilmesinin eli kulağındadır. Bunun ekonomisini de siz düşünün artık. Akış platformları mı kazanır, YouTube mu, yoksa başka mecralar mı doğar.

Aşure için bütün malzeme hazır.

İzmit Sağlık Merkezi

    “Bir mesleği seven, onun tarihi ile de ilgilenmelidir.”

                                                                                                       Prof. Dr. Süheyl Ünver

1980’li yıllarda İzmit’te devlete bağlı sağlık hizmetleri, İzmit Devlet Hastanesi ve Yenidoğan’daki SSK İzmit Hastanesi tarafından veriliyordu. Ayrıca bazı ilçe ve beldelerde dispanser şeklinde poliklinik hizmetleri sunulmaktaydı. Bazı fabrikalarda eş ve çocuklara da hizmet veren revirler bulunmakla birlikte, nüfusun büyük bir kısmı sağlık hizmetini SSK üzerinden aldığı için İzmit merkezde 1988 yılında, SSK Hastanesi Başhekimi Cevat Doğan döneminde bir sağlık merkezi açılmıştır.

MERKEZ DİSPANSERİNİ BAKAN AYKUT AÇTI

Bu merkez, İnönü Caddesi Baç Durağı No:165’te belediyeden kiralanan bir binada hizmete başlamıştır. “Merkez Dispanseri” adıyla açılan bu kuruluş, dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı İmren Aykut’un katılımıyla hizmete girmiştir. Bakanlık tarafından 9 hekim kadrosu verilmiş, merkezin ilk yöneticisi ise İzmit SSK Hastanesi hekimlerinden Musa Değirmenci olmuştur.

1999 depreminde hayatını kaybeden dahiliye uzmanı Ramazan Şenel ve halen Kuruçeşme Aile Sağlık Merkezi’nde görev yapan Önder Olşen, merkezin ilk hekimleri arasında yer almıştır.

Baç durağındaki bu sağlık merkezi, kadrolu personelin yanı sıra SSK Hastanesi’nden rotasyonla gelen hekim ve çalışanlarla kısa sürede yoğun başvuru alan bir merkez haline gelmiş, günlük 750-1000 poliklinik hizmeti verir duruma ulaşmıştır. Musa Değirmenci’nin 1992-1997 yılları arasında Kocaeli Sağlık Müdürü olması üzerine hizmetler Dr. Murat Ölçer yönetiminde sürdürülmüştür.

BİNA KOCAELİSPOR’A VERİLİNCE

1995 yılında belediyenin binayı Kocaelispor Kulübü’ne devretmesi ve kira konusunda anlaşma sağlanamaması nedeniyle, Körfez Sanayi Sitesi yönetimi ile anlaşılmış ve hizmetler burada “Sanayi Sağlık Merkezi” adıyla devam etmiştir.

Aynı dönemde, buradaki hekimlerin bir kısmıyla Köseköy SSK Dispanseri de 1995 yılında hizmete açılmıştır. Sanayi sitesinde açılan birim ise günümüzde sağlık istasyonu olarak hizmet vermeye devam etmektedir.

İzmit’teki sağlık merkezinin önemli bir ihtiyaca cevap verdiğinin anlaşılması üzerine yeniden açılması için girişimlerde bulunulmuş; yürüyüş yolu üzerindeki Naci Girginsoy Sokağı köşesinde yer alan ve SSK Müdürlüğü tarafından boşaltılan bina, 1998 yılında SSK Hastanesi Başhekimi Kemal Cebeci döneminde tekrar hizmete kazandırılmıştır. Açılış, dönemin Çalışma Bakanı Prof. Dr. Nami Çağan’ın katılımıyla gerçekleştirilmiştir.

YÜRÜYÜŞ YOLUNA GELİŞ SÜRECİ

Yürüyüş yolundaki bu merkez, farklı branşlarda poliklinik hizmeti sunmanın yanı sıra; küçük cerrahi müdahalelerin yapılabildiği pansuman odası, ortopedik vakalara hizmet veren alçı odası, tıbbi tahlil laboratuvarı ve röntgen imkânlarıyla ayaktan teşhis ve tedavi hizmeti vermiştir. Kısa sürede bilinen ve tercih edilen bir merkez haline gelmiş, günlük 750-1250 poliklinik kapasitesine ulaşmıştır. Merkezin ilk yöneticisi ortopedi uzmanı Dr. Yaşar Taşerimez’dir. 1988 yılında Zonguldak SSK Hastanesi’nden Derince Sopalı Hastanesi’ne gelen Taşerimez, branşında tecrübeli ve güvenilir bir hekim olarak burada poliklinik hizmeti de sunmuştur. 1999 depreminde binanın az hasarlı olmasına rağmen güçlendirilmesi gerektiğinden merkez geçici olarak hizmet dışı kalmış, 2001 yılında yeniden açılmıştır. Dr. Yaşar Taşerimez, 2008 yılına kadar yöneticiliğini sürdürmüş; ardından Seka Hastanesi’nde başhekim yardımcılığı yapmış ve 2013 yılında emekli olmuştur.

DİŞ SAĞLIĞI MERKEZİNE GEÇİŞ

Merkezin yöneticiliğini 2008-2010 yılları arasında, 1989 yılında mecburi hizmetle göreve başlayan Dr. Önder Olşen yürütmüştür. Kendisi halen Kuruçeşme Aile Sağlık Merkezi’nde görev yapmaktadır.

Bu sağlık merkezi, ağız ve diş sağlığı hizmetleriyle de öne çıkmıştır. 2006 yılına kadar dört diş hekimi ile hizmet veren bu bölüm, daha sonra idari olarak Nuh Çimento Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi’ne bağlanmış ve daha güçlü kadro ile faaliyetini sürdürmüştür. Diş Hekimi Ergün Evin yönetimindeki bu birim, 10 ünit ve yeterli personelle günlük 250-300 başvuruya hizmet verecek kapasiteye ulaşmıştır.

6 AY COVİD MOLASI

Merkezin yönetimi, daha sonra Seka Hastanesi adını alan SSK Hastanesi Başhekimliği’ne bağlı olarak yürütülmüştür. Seka Hastanesi hekimlerinin de görev yaptığı merkezde, 2010-2015 yılları arasında Sevgi Koç, Saadet Söyük, Hatice Meriç, Gülsevil Solmaz, Zeynep Ocak ve Hamdullah Turhan imza yetkilisi olarak görev almıştır. 2015 yılında ise Dr. Özlem Haşim Atalay bu göreve getirilmiş ve merkezin 2023 yılında kapanmasına kadar bu sorumluluğu sürdürmüştür. 2012-2023 yılları arasında hemşire Zeamet Zaman da idari yardımcı olarak görev yapmıştır. COVID-19 pandemisi nedeniyle 2020 yılında yaklaşık altı ay süreyle poliklinik hizmetleri verilememiştir.

ARTIK ORASI DA YOK

6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremleri sonrasında kamu binalarına yönelik yapılan değerlendirmeler sonucunda, güçlendirilmiş olmasına rağmen binanın riskli olduğu belirlenmiş ve boşaltılmasına karar verilmiştir. İlk adresinde 7 yıl, yürüyüş yolundaki binasında ise 25 yıl hizmet veren; yılda yaklaşık 2 milyon kişinin yararlandığı İzmit Sağlık Merkezi 2023 yılında kapatılmış, binası ise 2025 yılında yıkılmıştır.

Şehrimizin sağlık hizmetlerini ele aldığım yazılarıma Kartepe Sağlık Merkezi ile devam edeceğim.

Hoşça kalınız.

İzmit Sağlık Merkezi

DR. MUSA DEĞİRMENCİ- 1979’da Gölcük SSK Dispanseri’ne geldi, ardından SSK İzmit Hastanesi’nde görev yaptı. 1992-1997 yılları arası İl Sağlık Müdürlüğü görevini yürüttü. 2003 yılında emekli olup Ankara’ya yerleşti, yaşamını orada sürdürüyor.

İzmit Sağlık Merkezi

DR. MURAT ÖLÇER- 1981 yılında Gölcük Donanma Komutanlığı’na Tabip Asteğmen olarak geldi. Askerlik sonrası SSK İzmit Hastanesi’ne atandı. 1999 yılında DYP’den Kuruçeşme Belediye Başkanı seçildi. 2024 yılına kadar İGSAŞ’ta işyeri hekimliği yaptı. İzmit’te yaşamaktadır.

İzmit Sağlık Merkezi

DR. YAŞAR TAŞERİMEZ- 1988 yılında Derince Sopalı Hastanesi’ne Zonguldak’tan ortopedi uzmanı olarak geldi. 1998’de açılan yürüyüş yolundaki Sağlık Merkezinde kurucu yönetici olarak görev aldı. SSK İzmit Başhekim Yardımcılığı yaptı. 2012’de emekli oldu, halen  kentimizde yaşamını sürdürüyor.

İzmit Sağlık Merkezi

DR. ÖNDER OLŞEN- 1989’da mecburi hizmet atamasıyla merkez dispanserinde göreve başladı. 2010 yılına kadar hekim-yönetici olarak hizmet verdi. Halen Kuruçeşme Aile Sağlığı Merkezi’nde hekim olarak görevini sürdürmektedir.

Siyasi Aktörlerin Birbirlerine Güveni ve İttifakları

Siyasetin aktörlerinin birbirlerine karşı duyduğu güvensizlik en basit sorunları çözümsüzlüğe mahkûm ederken, siyasi aktörlerin birbirlerine güveni en karmaşık sorunları çözüme götürebilir.

Çatışma çözümlerinde en büyük engel, aktörlerin birbirini “sıfır toplamlı bir oyunun” (birinin kazancı diğerinin kaybıdır) parçası olarak görmesidir. “Benim kazanmam için onun kaybetmesi lazım” mantığı yerine “birlikte kazanabiliriz, çatışma yerine işbirliği ile hepimiz kazanabiliriz” anlayışı gereklidir.

Francis Fukuyama güveni, sadece ahlaki bir kavram olarak değil, ekonomik ve siyasi başarının temelindeki “sosyal sermaye” olarak tanımlar.

Fukuyama’ya göre güven, bir toplumun veya grubun üyeleri arasında paylaşılan dürüstlük ve işbirliği beklentisidir. Bu beklenti, ortak normlara dayanır.

Siyasette güven olduğunda, her adımın hukukla veya zorla denetlenmesi gerekmez. Aktörler birbirine güvenmediğinde, her mutabakat için onlarca sayfalık protokoller, garantörler ve denetim mekanizmaları gerekir; bu da süreci hantallaştırır. Çoğu zaman da bu belgeler işe yaramaz.

Almanya, Japonya gibi bazı toplumlar yüksek güvenlidir. Kurumlara duyulan güven sayesinde krizler kolay aşılır. Siyasi kültür “uzlaşma ve ortak çıkar” odaklı oluşmuştur.

İtalya, Rusya, Çin ve Türkiye gibi düşük güvenli toplumlarda ise kurumlara değil, liderlere olan kişisel sadakat ön plandadır; siyasi kültür “Biz ve Onlar” ayrımı veya kutuplaşma ekseninde oluşmuştur.

Bu bakımdan ülkemizde ittifak arayışlarında, aktörler “kendiliğinden” bir araya gelemez çünkü aralarında güven düşüktür. Aktörler seçim barajı veya 50+1 zorunluluğu gibi bir tehdit karşısında yan yana gelebiliyor. Bu gerçek bir güven değil, stratejik bir zorunluluktur. Stratejik zorunluluklar ise ilk fırsatta bozulmaya mahkumdur.

*********************************

Çıkarlar İttifakı

Aktörler aynı değerler yani “demokrasi” veya “anayasal sadakat” tanımında buluşmazlarsa sadece kendi mahallesine güvenirler, Fukuyama’nın deyimiyle “yarıçapı dar bir güven” içinde hapsolurlar.

Türkiye’de AKP ve MHP temel değerlerde eskiden hiç anlaşamazken son dönemde her konuda uyumlu bir görüntü veriyor. Bu iki partinin de diğer partilerin de DEM veya PKK çizgisindekilerle temel değerleri uyuşmaz.

Buna rağmen MHP geleneksel çizgisinden tamamen saparak Öcalan üzerinden bir “çözüm süreci” yürütüyor. Öcalan’a övgüler düzüyor, tahliyesini savunuyor (umut hakkı), PKK talepleri doğrultusunda milli üniter yapıyı bozmaya yönelik anayasa değişiklikleri için olumlu yaklaşıyor.

MHP liderliğinin Öcalan çıkışı gibi keskin dönüşleri, kitlelerde “bilişsel çelişki” yaratır. Eğer bir kitle yıllarca “mutlak düşman” olarak kodladığı bir figürün aniden “muhatap” kabul edilmesini izlerse liderine duyduğu kişisel güveni (sadakat) korusa bile, sisteme ve değerlere olan güveni sarsılır.

Bu durumda tepede liderler anlaşsa bile bu partilerin, güven alanlarını genişletebileceklerini sanmıyorum.

Çünkü AKP+MHP birlikteliği, değerler üzerinden değil, gücünü devam ettirme hesabından kaynaklanıyor.

*********************************

Değerler İttifakı

Sürece karşı çıkan milliyetçi partilerin” (İYİ Parti, Zafer Partisi- Anahtar Parti, Kutlu Parti vd) temel değerleri arasında çatışma yok ancak liderler arası bir güvensizlik söz konusu.

Siyaset bilimcilerin kullandığı “Küçük Farkların Narsisizmi” kavramına göre, birbirine en çok benzeyen gruplar, kimliklerini korumak için en çok birbirleriyle kavga ederler.

İYİ Parti, Zafer Partisi, Anahtar Parti, Kutlu Parti ve diğer yeni oluşumlar arasındaki bu anlamda bir kavga olmasa da bir rekabet duygusu olduğu görülüyor.

Güvensizlik “Sinan Oğan tecrübesinden” veya “benim kazanmam onun kaybetmesiyle mümkün” bakış açısından kaynaklı olabilir.

Bu liderler arasındaki bakış açısını değiştirmek ve “Kazan-Kazan” modeline geçmek için bazı “Güven Artırıcı Önlemler” uygulanabilir.

Mesela kitleler önünde birbirlerini eleştirmeyi yasaklayan, eleştirileri kapalı kapılar ardındaki “Koordinasyon Kurulları”na bırakan bir mekanizma oluşturabilirler.

Farklı partilerin araştırma merkezleri ortak bir “Sorunlar ve Çözümler” raporu yayımlar ve ortak bir veri setini kullanırlar. Bu, tabana “biz aslında aynı dili konuşuyoruz” sinyali verir.

İttifakın kimliğini tek bir lidere hapsetmeden, mesele bazlı sözcülükler geliştirerek “ben” yerine “biz” algısı yaratılabilir.

*********************************

Milliyetçi Partilerin Eylem Birliği

Milliyetçi partiler (MHP’yi artık başka bir sınıfta değerlendiriyorum) birbirlerinden oy çalmaya odaklanırlarsa, toplam milliyetçi seçmen kitlesi büyümez.

Bu partilerin tek parti çatısı altında toplanması şimdilik mümkün değil. Ancak “temel meselelerde eylem birliğine gidebilirler; Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimlerinde işbirliği” yapabilirler.

Her parti farklı kitlelere (örnek: Zafer Partisi seküler-milliyetçi gençliğe, İYİ Parti merkez sağa, Anahtar Parti muhafazakâr milliyetçilere) hitap eder ve bir ittifak yapısı altında birleşirlerse, “Siyasi Sinerji” oluşur.

Mevcut anket trendlerine göre, milliyetçi-muhafazakâr-seküler eksendeki seçmen kitlesi toplam oyun yaklaşık %25-30’unu oluşturuyor.

İYİ Parti, Zafer Partisi, Anahtar Parti ve Kutlu Parti seçmenleri arasında “ikinci tercih” olma oranı %70’in üzerindedir. Yani bir partiden kopan seçmen, diğer milliyetçi partiye gitmektedir.

Liderler birbirini sert eleştirdiğinde, seçmen “bunlar daha kendi aralarında anlaşamıyor, ülkeyi nasıl yönetecekler?” duygusuyla kararsızlara çekilmekte veya sandığa gitmemektedir.

Bazı anketlere göre, İYİ Parti ile Zafer Partisi ayrı ayrı seçimlere girerse toplam yüzde 10 civarında oy alabiliyor. Bu durumda iki partiden biri veya ikisi de baraj altında kalabilir. Ancak bu iki partinin birlikte seçime girmesiyle %18 gibi bir oy oranı ile güçlü bir grup kurabileceği görülüyor. Bu sonuçla iktidar ortağı olma ihtimali de büyük olur. Cumhurbaşkanlığı seçiminde de destekledikleri adayın kazanma şansı yüksek olur. (Zaten Mansur Yavaş Cumhurbaşkanı adayı olursa liderler ve tabanlar tereddütsüz Yavaş’ı destekler.)

1+1>2 (bir ve birin toplamının ikiden büyük olması) formülünün işlemesi için, her aktörün kendi “egemenlik alanından” küçük bir feragat yapması gerekiyor. Bu feragat akılcıdır, çünkü karşılığında “iktidar ortağı olma” gibi daha büyük bir kazanç vaat ediyor.

Liderler, diğerinin kendisine “ihanet” edeceğinden (arkadan iş çevireceğinden) korkarsa ve en kötü seçenek olan “karşılıklı saldırı” pozisyonunu seçerlerse hepsi kaybeder.

Seçmen, “liderlerin egosu” nedeniyle birleşilemediğini düşündüğü an, partiye olan bağlılığı biter, ilk fırtınada parti değiştirir.

Aslında sadece liderler değil, vatan ve millet kaybeder.

Araca Değil, Amaca Bakmalı

Mektup güzel bir örnek. En son ne zaman mektup yazdınız veya aldınız? Elektronik postadan değil, hani kâğıda yazılıp zarfa konulan, sonra da adreslenip pullanıp gönderilen mektuptan bahsediyorum. Danimarka’nın geçen yıl posta hizmetine son verdiği haberi vardı. Bizim PTT de artık pek az mektup taşıyor. Mektup taşıma yerine kargo ve çevrim içi AVM işlerine girdi. İyi de yaptı. Şimdi gitti, bitti mektup diye ağlaşmak mümkün. Öyle ya. Haberleşmenin dışında başlı başına bir edebiyat türüydü. Sonra askerde ellerin mektubu okunurken yüreğimize hançer sokulurdu. Yar mektubun ucunu yakardı… Garcia’ya mektup götüren adamımız bile vardı.

“Artık SMS Atıyoruz”

İşlevler, fonksiyonlar var, bir de ve o işlevleri yerine getirmek için kullandığımız araçlar. Mektubun işlevi, genellikle iki kişi arasında birebir, özel bir haberleşme sağlamaktır. Şimdi cep telefonundan cep telefonunu arayarak aynı haberleşmeyi sağlamıyor muyuz? İşlev aynı, vasıta değişti. Yıkıcı teknolojilere bu gözle bakmak lazım. Söz uçar yazı kalır derseniz elektronik posta gönderirsiniz.

Esprili bir reklam vardı. Genç bir köylü kızı kilim dokurken televizyoncu soruyor: “Sevginizi, özleminizi, arzunuzu ilmek ilmek kilime mi dokuyorsunuz?” Kız, cevap veriyor: “Hayır. Şimdi artık kısa mesaj gönderiyoruz.” Amaç ve araç üzerine nefis bir anlatım. Ama herhâlde başarılı bir reklam değil ki neyin reklamı olduğunu hatırlamıyorum.

Gazetenin , kitabın işlevi

Basılı gazete. İşlevi neydi? Geçen yirmi dört saatte olup bitenden haber vermek. Aynı zamanda düşüncelerin ve edebiyatın da taşıyıcısıydı. Gazetelerde romanlar tefrika edilirdi. En yaygını da pehlivan tefrikalarıydı. Bugünkü televizyon dizileri gibi bir şey. Televizyon, gazetenin günlük haber verme işlevini büyük çapta yüklendi. Sonra televizyona da basılı gazeteye de büyük rakip olarak internet geldi. Basılı gazete azaldı ama bazılarının tahmin ettiği gibi bitmedi. İnternette yayımlanan şekliyle gazeteler büyük izlenme sayılarına ulaştı. Gazetelerin bir de reklam taşıma özelliği vardı ki bu hem basılı hem de internet şekillerinde devam ediyor.

Gelelim kitaba. Bir ara basılı kitabın da elektronik kitap karşısında dayanamayıp yok olacağı tahmin edilmişti. Öyle olmadı. E-kitap hızla kitap piyasasının yüzde otuzunu ele geçirdi. Fakat orada durdu. On yıllardır yüzde otuz civarında gidiyor. İnternet, kitapçılara güçlü bir rakip oldu. İnternet üzerinden indirimli kitap satışları toplam kitap piyasasının yüzde otuzuna erişmiş durumda. Geri kalan yüzde yetmişin de önemli kısmı büyük kitap zincirlerinden satılıyor.

ABD’de PEW şirketinin bir araştırması, son 30 yılda çocuklarda ve gençlerde zevk için kitap okumanın yüzde 40 civarında düştüğünü gösteriyor. Ayrıntıyı merak eden okuyucularım “RTÜK Out YTÜK In” başlıklı yazıma bakabilir. Çocuklar ve gençler böyle; ya yetişkinler? Türkiye Yayıncılar Birliği istatistikleri de yetişkin kültür yayınları satışlarının son birkaç yılda yine yüzde 40 civarında gerilediğini gösteriyor.

Kitabı bırakıp nereye gidiyorlar?

Kitabı bırakıp nereye gidiyor bu gençler ve yetişkinler? Cevabı bulmak için yine işleve bakmalıyız. Kitabın işlevi ne? Kitabına göre değişir. Soruyu daraltarak soralım. Zevk için okunan kitabın işlevi ne? Kültür yayınlarının işlevi ne? Keyifli bir deneyim sağlamak, eğlendirirken bilgi vermek… İşte bu işlevi elektronik kitaptan ziyade YouTube ve internet üzerinden yayın yapan film ve dizi platformları ele geçirmeye başladı. Bunlar yalnız kitaba değil, televizyonda geçirilen zamana da rakip olmaya başladı. Televizyon kitabı öldürüyor derken, internet televizyonu da sıkıştırmaya başladı. Vestel’in belirlemelerine göre, geçtiğimiz yazın ortasında YouTube’da geçirilen zaman, televizyon istasyonlarının yayınlarında geçirilen zamanı açık ara aşmış. Şimdi Vestel, televizyon cihazlarını bir internet ekranı olarak yeniden konumlandırıyor.

Araçlara takılmayın. İşleve bakın. İşlevler değişmiyor. Onları tatmin için kullandığımız araçları değiştiriyoruz.

Şimdi asıl sormak istediğim soruyu sorayım. Romanın işlevi nedir? Roman eskisi kadar okunmaya devam edecek mi, yoksa onun yerine başka bir araç mı geçecek? Keyif için kitap okuma %40 azalırken, hele çocuklar ve gençlerde azalırken romanın eskisi kadar okunacağını söylemek zor. Peki ne olacak? Gelecek yazımda bunu tahmin etmeye çalışacağım. Roman önemli.

Büyük Hikmet

İcat / yaratma ve zıtları bir araya getirmede,

büyük bir hikmet / fayda, amaç, büyük bir mânâ ve anlam var.

Kudret ve gücün elinde; güneş ve zerre / atom birdir.

Gücün tecellîsi / kendini göstermesi, zıtların bir araya gelmesi yüzünden.

Nitekim:

Zevk ve lezzet içinde, elem ve acı. Hayır ve iyiliğin içinde şerr ve kötülük.

Hüsnün / güzelliğin içinde çirkinlik. Nef’ / faydanın içinde zarar.

Nimet / faydalı her şey içinde nıkmet / sıkıntı ve üzüntü sebepleri.

Nûrun içinde nâr / ateş vardır.

Acaba, bunların sırrı, gizemi, meçhul mahiyetleri nedir?

Nisbî / göreceli, kıyasla ortaya konan gerçeklerin vücuda getirilmesi.

Bir şeyde çok şey olması ve onların meydana çıkması, görünmesi içindir.

Bilindiği gibi, hareketin sür’at ve hızıyla bir nokta bir hat olur.

Hareketin hızı; bir nur parıltısını nurdan bir daire, âdeta bir ışık topuna çevirir.

Nisbî / göreceli hakikatlerin görevi, dünyada tanelerin sümbül haline gelmesini sağlamaktır.

Kâinatın çamurunu, nizamının rabıta ve bağlarını

ve nakşının alâka ve münasebetlerini nisbî hakikatler oluşturmaktadır.

Âhirette bu nisbî emirler; orada hakikatler olarak karşımıza çıkacaktır.

Hararetteki mertebe ve derecelere; soğuğun içine girmesi sebeptir.

Güzelikteki dereceler; çirkinliğin içine girmesiyle kendini gösterir.

Ziya / ışık, varlığını karanlığa borçlu.

Lezzet, eleme medyun / borçlu.

Sıhhatin kıymeti, maraz / hastalık olmadan bilinmez.

Cennet olmazsa, Cehennem bile azap yeri olmaktan çıkar.

Zemheri / şiddetli soğuk olmazsa, cehennem de ihrak edemez / yakamaz.

O ezelî Allah, zıtları birbiri içinde yaratarak hikmetini gösteriyor.

Haşmet ve heybetini zuhur ettiriyor.

O ezelî kudret sahibi Allah, zıtları bir araya getirerek gücünü gösteriyor.

Azamet ve büyüklüğünü nazara veriyor.

Çünkü, Allah’ın o kudreti, Zâtı’nın bir gereği.

O ezelî Zât’ın zıddı olamaz. Âcizlik ona müdahale edemez. Hem onda dereceler de olamaz.

Her şeye karşı nispeti bir. Hiçbir şey ona ağır gelmez.

O kudretin ziyasına, güneş kandil olmuş. Bu kandilin nuruna deniz ise ayna.

Şebnemlerin / çiğ tanelerinin gözleri, birer mir’at / ayna olmuş.

Denizin geniş yüzünün gösterdiği güneşi, alın kırışıklığındaki damlalar da gösterir.

Şebnemin / çiğ tanesinin küçük gözü yıldız gibi parlar.

Aynı özellikten dolayı, güneşin nazarında şebnem / çiğ, deniz bir olur.

Şebnemin göz bebeği, küçücük bir güneşe benzer.

Şu muhteşem güneş de, küçücük bir şebnemdir.

Göz bebeği, Kudret Güneşi’nden gelen bir nurdur. O kudrete Kamer / Ay olur.

Gökler bir denizdir. Rahman’ın nefesiyle alın kırışıklıklarında dalgalanan

Damlalar da, yıldızlar ve güneşlerdir.

Kudret tecellî etti. O katrelere nuranî parıltıları serpti. Her bir güneş bir damla, her bir

yıldız bir şebnem / sabahleyin düşen bir çığ. Her bir parıltı bir timsal ve bir örnektir.

O katre misal / o damla gibi güneş, o tecellî feyzinin küçücük bir aksi / yansımasıdır.

O parıltıcık cilalanmış hale getirir, dev cam parçası inci gibi parlar.

O çığ tanesine benzeyen yıldız, latif gözünün içinde, parıltıya bir yer yapar.

Parıltı olur bir lamba, gözü olur bir cam, kandili nurlanır.