16.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 3

Hayat Yoldaşımız Kadın

Ömrüm oldukça unutamayacağım ebedi âleme kanat açmış bir anneyi tanıdım. Eli öpülesi bu anne elli iki yıllık eşimdi; medeni bir Türk annesiydi.

Özlemi yüreğimi yakan bu anne bir iyilik meleği barış güvercini güzeller güzeli bir hanımefendi; tüm ailemizde fedakârlığı emeği ve hakkı olan eşimdi.

Uğurlar olsun Cancağızım! Cennet yolcuları yoldaşın olsun!

*

Bu vesileyle Anamız Bacımız Eşimiz Türk kadınını daha yakından tanıyalım istedim:

Anaerkil bir yapı içeren Türk toplumlarında hakanların boyun eğdiği kadın anadır, kadın liderdir, kadın güçtür ve kadın devlettir İslam öncesi ve sonrası toplum yapısının dinamiklerinde.

Bir gönül ehlinin kadını adeta ilahlaştırarak şiirleştiren tasvirini izleyelim:

Altıncı gün dolmak üzereydi

Ve Tanrı hala kadını yaratıyordu.

Bir melek çıkageldi.

Tanrı’ya;

– Ötekini, erkeği çok daha çabuk yaratmıştın, buna niye bunca zaman ayırıyorsun?

diye sordu.

Tanrı yanıt verdi:

– Çünkü buna çok değerli, çok farklı özellikler katıyorum.

Dedi.

– Örneğin yüzlerce parçadan oluşturuyorum.

Ama yine bir bütün olmasını sağlıyorum.

Bu yarattığım birçok çocuğa aynı anda sarılabilmeli,

Dünyanın her yerindeki çocukları kucaklayabilmeli.

Düşen bir çocuğun kanayan dizini de,

Yaralı bir yüreği de iyileştirebilmeli..

Melek sordu:

– Kaç eli, kaç kolu olacak?

– Sadece iki.

– İki el, iki kolla mı yapacak bu dediklerini…

– Hepsi bu değil…

Kendi yaralarını da kendi sarabilecek.

Ayrıca günde 18 saat çalışabilir durumda olacak…

Melek yaklaşıp kadına dokundu…

– Onu çok yumuşak yapmışsın.

– Yumuşak ama aynı zamanda çok güçlü.

Gücünü ve kaldırabileceklerini hayal bile edemezsin…

– Düşünmeyi de bilecek mi?

– Yalnızca düşünmeyi değil.

Hem sağduyusunu kullanmayı,

Aklıyla ve yüreğiyle muhakeme etmeyi,

Hem de mücadele etmeyi,

Düşüncelerini savunmayı,

Sorun çözmeyi de biliyor…

Bunların yanı sıra, uzlaşmayı da biliyor…

Melek, kadının yanağına dokundu.

Eli ıslanınca bu nedir diye sordu.

Tanrı yanıtladı:

– Buna gözyaşı denir.

– Neye yarar?

– Kendini ifade etmeye yarar.

Acıyı, kuşkuyu, aşkı, yalnızlığı, onuru,

Ama aynı zamanda sevinci ifade etmesine yarar…

-Kadının kendini ifade biçimleri sonsuzdur:

O, sevinci, mutluluğu ve aşkı yakalayıp,

Sımsıkı sarılmayı bilir…

Haykırmak istediği vakit susabilir;

Sustuğunda çığlığını duyurabilir;

Öfkelendiği vakit gülümseyebilir,

Ağlamak isteyince şarkı söyleyebilir,

Mutlu olunca ağlayabilir,

Korktuğu vakit gülebilir…

O inandığı doğrular için sonuna dek mücadele eder;

Haksızlığa karşı savaşır,

Çözüm yolunu biliyorsa,

‘Hayır’ yanıtını asla kabullenmez.

– Amma çok marifeti varmış!

– Arkadaşı doktora yalnız gitmesin diye ona refakat edendir.

Korkan birini gördüğünde,

‘Tut elimi korkma’ deyip,

Elini uzatandır…

Her düğün her doğum haberine mutlu olandır.

Tanıdığı ya da tanımadığı ama kendine yakın bildiği her ölüm haberine kalbi kırılandır.

Ama yine de yaşamı sürdürme gücünü kendinde bulandır…

Çocukları daha çok yesin diye ‘ben zaten toktum’ diyendir…

-Bir öpüş, bir sarılış, bir kucak açışla kırık,

Ya da yaralı bir yüreğin onarılacağını bilendir…

– Peki, bunun hiç mi eksiği ya da yanlışı yok?

– Hiç olmaz olur mu?

Var bir hatası:

“Ne kadar değerli olduğunu unutur…”

*

Bazı kadınlar yeryüzünde doğar, gökyüzünde yaşarlar. .

Onların adı “SEVGİ” dir.

Bazı kadınlar siyah elbiseler giyip beyaz ışık saçarlar.

Onların adı “ASALET” tir.

Bazı kadınlar saatlerde yelkovanı durdurur, hayatı başlatırlar

Onların adı “SİHİR” dir.

Bazı kadınlar dünyayı ellerinde taşır, sonra da usulca avucunuza bırakırlar

Onların adı “KUDRET” tir.

Bazı kadınlar damlalardan deniz, bulutlardan güneş sağlarlar

Onların adı “GÜÇ” tür.

Bazı kadınlar sulardan ateş çıkarırlar

Onların adı “MUCİZE” dir.

Bazı kadınlar kalplerinde tüm renklerin paletini taşırlar

Onların adı “RESİM” dir.

Bazı kadınlar kusursuz bir imla ile yaşarlar

Onların adı “ŞİİR” dir.

Bazı kadınlar bir ömürlük hayatta üç ömür paylaşırlar

Onların adı “EMEK” tir.

Bazı kadınlar melodisi her yerden duyulan notalar olurlar

Onların adı “ŞARKI” dır.

Bazı kadınlar buram buram masumiyet kokarlar

Onların adı “ÇİÇEK” tir.

Bazı kadınlar gökyüzündeki dualardır. Yeryüzünde kabul olurlar.

Onların adı “HEDİYE ” dir.

Bazı kadınlar küçücük kalplerinde kainatı saklayan, kendinden başkasına içinde bulunduğu kalbi kuralsız yasaklayan bir hayal olurlar

Onların adı “AŞK” tır.

Bazı kadınlar bütün bunların hepsi birden olurlar, hayatın içinde bir abide gibi dururlar

Onların adı “EFSANE” dir…

Tüm kadınlara…

Tak Etti!

Farkında mısınız, bir Cumhuriyet düşmanlığıdır aldı başını gidiyor. “Yüz senelik” diye başlayıp cümlenin devamına her türlü küfür ekleniyor. Hiçbir ülkede ülkenin değerlerine, anayasasına bu kadar açık ve rahat küfür ettirmezler. Böylece barış, demokrasi ve kardeşlik gelecekmiş. Bazı aklıevveller de buna reaksiyon diye Osmanlı’yı topa tutuyor. Ya Cumhuriyet’i yahut Osmanlı’yı aşağılamak zorundayız. Nasıl olsa ikisinin de müeyyidesi yok.

Ana babamıza da anneanne ve babaannemize de rahatça küfredilebiliyor. Biz herhâlde gayrimeşru çocuklarız ki bundan pek rahatsız olmuyoruz.

Rahatsız olmuyoruz… Demek ki bir süredir, hem de uzunca bir süredir gençlere bu değerler aktarılamamış. Sayın Millî Eğitim Bakanımız söylemişti, sınıfa tarikatlar girmezse çocuklar dağa çıkacakmış. Demek ki çocukları dağa çıkmaktan alıkoyacak başka bir değerimiz yok. Bulamamışız öyle bir değer. Sadece tarikatlar. Hangi tarikatlarsa onların da Osmanlı’nın veya Cumhuriyet’in aşağılanması pek umurlarında değil. Sayın Millî Eğitim Bakanı’na gönderme yapmak zorundayım çünkü bakınız bakanlığın adının “Millî” ile başlaması bundandır; ilk önce ve her şeyden önde millî değerleri aktarmakla görevlidir o bakanlık.

Cumhuriyet’e saldırıların cephanelerinden biri de “tek tipçilik”. İşte ulus devlet de ulus olmayan devlet de (ki bu ikincisinden dünyada %1 civarında var mı yok mu emin değilim) o “ulus” denilen, millet denilen toplum biriminin değerlerini yeni nesillere aktarır. O değerler sayesinde bağlılık vardır, millet vardır, devlet vardır. İşte o değerler tek tip olmak zorundadır, çünkü onlar milleti millet yapan değerlerdir. İki, üç, beş tip olmaz. Birkaç tip millete hitap etmiyorsanız.

TEK TİPÇİYİZ

Tek tipçi olmayacak da nasıl olacak millî eğitim peki? Gelin daha rahat anlaşılsın. Din eğitimi tek tipçi değil mi? Hadi mezheplere, tarikatlara göre ufak değişiklikler var diyelim. Bizde mezhepler de Hristiyanlıktaki gibi her birine “din” denilecek uzaklıkta değil. Ama hepsinde Allah birdir. Hâşâ, sıfırdır, ikidir, üçtür, beştir deyip tek tipçilikten kurtulalım mı?

Bakınız Cumhuriyet, Osmanlı’nın özbeöz çocuğudur. Onun devamıdır. Osmanlı da Anadolu Selçuklusu’nun, o Büyük Selçuklu’nun… Bu ta Göktürk’e ondan da Hunlara kadar gider. Bunlardan hiçbirinin öncesi olmadan sonrası olmazdı. Bazı tarihçilere göre bunların tamamı tek bir devlettir. En fazla Doğu ve Batı Hakanlığı diye iki devlettir. Birinden diğerine değişen sadece iktidardır, hanedandır. Hanedan çağı bitince de son devlet, milletin egemenliğine dayanan Cumhuriyet doğdu.

Yaşayan büyük Türkoloğumuz Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’dan defalarca duydum, Türklerin tarih içindeki yürüyüşü hep bir üst medeniyet çemberine doğru olmuş. Mesela İslam’a geçiş böyle bir adımdır. İşte o adımla İslam’ın altın çağı doğdu. Farabilerin Orta Asya’sında hem Hicaz ve Bağdat’tan hem Delhi’den hem de Pekin’den ilham alan bir medeniyet zirvesi oluştu. Osmanlı bu birikime iki Roma’yı ve daha geniş anlamıyla Akdeniz medeniyetini ekledi ve zirvenin de zirvesine tırmandı. Bu güçle altı asır yaşadı. Türk devletleri zincirinin en yüksek medeniyetini kuran son halkasıydı. Cumhuriyet’e kadar. Dünya tarihinde altı asır hâkimiyetini sürdürmüş kaç hanedan var? Batının bilim ve endüstri devrimlerinden sonra görece zayıfladı ve nöbeti Cumhuriyet devraldı.

MİLLETLERİ MİLLET YAPAN

Ben bir Türk milliyetçisiyim ve benim kanaatimce bir Türk milliyetçisi Türk hanedanlarının oluşturduğu bu şanlı zincirin her halkasına sevgi ve saygı duyar. Yoksa kendini inkâr eder.

“Ben — elhamdülillah — bir Türk milliyetçisiyim.” dedim diye — hadi aklımdan geçen sıfatı söylemeyeyim ayıptır — … gibi saldıranlar olacaktır. Onlara da hak ettikleri cevabı ilerideki yazılarımda veririm.

Hem Attila hem Mete hem Kür Şad ve Bilge Kağan hem Kaşgarlı Mahmud hem Babür hem Alparslan hem Fatih hem Kanuni hem de Atatürk benim ceddimdir. Bu bir DNA meselesi, bir ırk meselesi değil bir sevgi, tarih ve kültür şuuru meselesidir. Bir millete mensubiyet şuuru budur. Millet devletleri – ulus devletler bu şuurun üstünde yükselir.

Millet, soyut bir kavramdır. Meşhur Rus nörolog ve psikoloğu Luria’ya göre soyut kavramları anlayabilmek belli bir zekâ düzeyini gerektirir. Irk, sülale, soy sop, aşiret, millete kıyasla daha somut kavramlardır. Bir kısım insanların milleti bunlarla karıştırması bu yüzdendir.

Bir Müftü, Sendikalar ve 10 Kasım

Devlette görev değişiklikleri olağandır. Bürokrasi durağan bir yapı değildir; yöneticiler atanır, yer değiştirir, merkeze alınır, emekli olur. Yeni gelen yöneticilerin kendi çalışma kadrolarını oluşturmak istemeleri de kamu yönetiminin bilinen gerçeklerinden biridir. Bu nedenle tek başına bir bürokratın görevden alınması, çoğu zaman üzerinde uzun uzun durulacak bir hadise değildir.

Ancak bazı görev değişiklikleri vardır ki zamanlaması, öncesinde yaşananlar ve sonrasında yapılan açıklamalar, kararı sıradan bir idari tasarruf olmaktan çıkarır. Kocaeli İl Müftüsü Mehmet Sönmezoğlu’nun 5 Eylül 2026’da görevden alınması bu duruma bir örnek olabilir.

Sönmezoğlu’nun emekliliğine yaklaşık bir buçuk yıl kalmıştı. Başka bir ile müftü olarak atanmadı; il müftülüğü görevi sona erdirildi. Üstelik bu karar, yaklaşık on ay önce şehrimizde yaşanan ve ülke çapında tartışılan bir olayın ardından geldi.

Tartışmanın merkezinde 10 Kasım 2025’te Atatürk için camilerde mevlit okutulması vardı.

Ancak ilginçtir ki, şu anki Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Safi Arpaguş da İstanbul Müftüsü olduğu dönemde Atatürk için düzenlenen mevlit programlarına bizzat katılmıştı [1]. 10 Kasım 2021’de Dolmabahçe Bezm-i Âlem Valide Sultan Camii’nde Atatürk’ün vefatının 83. yıl dönümü dolayısıyla Kur’an-ı Kerim okunmuş, mevlit icra edilmiş ve duayı bizzat İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Safi Arpaguş yapmıştı. Arpaguş duasında Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, şehitleri ve gazileri anmıştı. Programa dönemin İstanbul Valisi Ali Yerlikaya da katılmıştı. Üstelik bu uygulama istisnai de değildi. 10 Kasım 2023’te, yine Arpaguş’un İstanbul Müftüsü olduğu dönemde Dolmabahçe’de aynı mahiyette bir program düzenlenmiş, Kur’an okunmuş, mevlit okunmuş ve duayı yine Arpaguş yapmıştı. Bu kez programa İstanbul Valisi Davut Gül de katılmıştı.

Buna ek olarak, Kocaeli’de 10 Kasım’da Atatürk için il genelindeki camilerde mevlit okutulması Sönmezoğlu döneminde başlayan yeni bir uygulama değildi. 2021 ve 2023’te, önceki İl Müftüsü Sinan Cihan döneminde de Valiliğin resmi programında aynı uygulama bulunuyordu [2,3].

Dolayısıyla Sönmezoğlu’nun görevden alınmasını “Atatürk için mevlit okuttu, Diyanet bundan rahatsız oldu” şeklinde açıklamak meseleyi basitleştirmek olur.

Burada belki de başka bir noktaya bakmak gerekir: Sendikalara.

Diyanet-Sen ve Mil-Diyanet Sen sendikaları mevlit etkinliğine oldukça sert tepkiler verdi: Diyanet-Sen, camilerin “laiklik ve Kemalizm test mekânları” olmadığını söyleyerek din görevlilerinin “laikçi bağnazların emir eri” sayılamayacağını ifade ederken [4], Mil-Diyanet Sen söz konusu uygulamanın Diyanet İşleri Başkanlığının programlarında bulunmadığını ve dini teamüllerle örtüşmediğini savunuyordu [5].

Sönmezoğlu gelen bu tepkiler karşısında geri adım atmadı. Kararın Kocaeli Valiliğine ait olduğunu, Müftülüğün uygulayıcı konumunda bulunduğunu belirterek; benzer programların daha önce İstanbul ve Ankara’da da gerçekleştirildiğini hatırlattı ve tartışmayı şu sözlerle bitirdi:

“Biz devleti bize emanet edenlere her zaman dua eder, rahmet dileriz.” [6].

Belki de asıl gelişmeler bundan sonra başladı.

10 Kasım tartışmasının üzerinden henüz iki ay geçmişti ki, 6–7 Ocak 2026 tarihlerinde Mil-Diyanet Sen Genel Başkanı ve beraberindeki heyet Kocaeli’de iki günlük kapsamlı bir çalışma gerçekleştirdi. Program yalnızca protokol ziyaretleriyle sınırlı değildi. İl Müftülüğünün yanı sıra çok sayıda ilçe müftülüğü ziyaret edildi; din görevlileriyle birebir görüşmeler yapıldı.

Bu görüşmelerde din görevlilerinin sorun ve talepleri dinlenmiş, “idari uygulamalar” ele alınmış ve elde edilen saha tespitlerinin raporlanarak Genel Merkez nezdinde takip edileceği açıklanmıştı.

Aynı ziyaretin açıklamasında başka bir vurgu daha dikkat çekiciydi. Mil-Diyanet Sen, Diyanet İşleri Başkanlığının “siyaset üstü” bir konumda bulunması gerektiğini belirterek “siyasetin dine müdahale etmemesi gerektiği” yönündeki hassasiyetini özellikle dile getiriyordu [7].

Peki bu süreçte, üye sayısı itibarı ile daha küçük bir sendika olan Mil-Diyanet Sen Kocaeli’de topladığı personel sorun ve taleplerini raporlayacağını ilan ederken, yetkili sendika olan Diyanet-Sen’in aynı süreçte kamuoyu önünde sessiz kalması ne anlama geliyordu? Kamuya açık bir açıklamasına ulaşamadığım yetkili sendika gerçekten sürecin dışında mıydı, yoksa zaten Diyanet’in en üst personel yönetimiyle doğrudan görüşebildiği için kamuoyu önünde konuşmaya ihtiyaç mı duymuyordu?

Peki, kamuda sendikaların yöneticiler üzerinde bir etkisi var mıdır?

Hukuken sendikaların bir il müftüsünü atama veya görevden alma yetkisi yoktur. Bu yetki idareye aittir. Ancak kamu yönetiminde resmi yetki ile fiili etki her zaman aynı şey olmayabilir.

Sendikalar personelle doğrudan temas hâlindedir. Çalışanların şikâyetlerini toplar, bunları raporlar, genel merkezlerine taşır ve kurumların üst yönetimleriyle görüşürler. Yetkili veya güçlü sendikaların bakanlıklara, kurum başkanlıklarına ve personel bürokrasisine doğrudan erişimi bulunmaktadır. Dolayısıyla bir yönetici hakkında zaman içerisinde oluşan “personel memnuniyetsizliği”, “çalışma huzursuzluğu”, “idari uygulamalardan kaynaklanan mağduriyet” gibi değerlendirmelerin karar vericilerin önüne ulaşması olağandır.

Sendika atama yapmaz; fakat atamayı yapacak makamın önüne gelen bilgi ortamını etkileyebilir. Bir sendika sürekli rapor, şikâyet ve değerlendirme gönderirken; başka bir sendika aynı yönetici lehine ağırlık koymuyor veya sessiz kalıyorsa, karar vericinin önünde giderek tek taraflı bir kurumsal kanaat oluşması mümkündür.

Nitekim Mil-Diyanet Sen Genel Başkanının 5 Eylül 2026 tarihli X gönderisindeki “Personelimizin en fazla şikâyetçi olduğu, ciddi huzursuzlukların ve mağduriyetlerin yaşandığı iller arasında bulunan Karabük, Konya, Kocaeli, Zonguldak ve Nevşehir’in il müftüleri görevden alındı. [8]” ifadesi bu düşünceyi güçlendirmektedir.  

Diğer taraftan, Mil-Diyanet Sen “personelimizin en fazla şikâyetçi olduğu iller” arasında Kocaeli’yi sayarken, Diyanet Birlik-Sen Kocaeli Şubesi aynı gün Sönmezoğlu’nun görevine devam etmesini istiyordu [9]. Dolayısıyla ortada Kocaeli Diyanet personelinin üzerinde birleştiği tek bir kanaatten değil, sendikalara göre farklılaşan değerlendirmelerden söz etmek daha doğru görünmektedir.

Mil-Diyanet Sen Genel Başkanının yaptığı açıklama, bir sendikanın personel hakkındaki değerlendirmeleri ile kamu yöneticilerinin görevde kalıp kalmaması arasındaki sınırın nerede başladığı sorusunu ortaya çıkarmaktadır. Üstelik görevden alma kararının hemen ardından yapılan bu sahiplenme, sendikal etkinin kamu idaresindeki sınırlarının tartışılmasını da gerektirmektedir.

Bu tasarruf, Karabük, Konya, Zonguldak ve Nevşehir’i de kapsayan genel bir kadro operasyonu muydu, yoksa Kocaeli’ye özgü bir sendikal baskının sonucu muydu? Bunun cevabı idarenin kapalı kapıları ardında. Ne var ki idari gerekçe ne olursa olsun, bir sendikanın kararı kendi hanesine yazıp “şikâyet ettik, aldırdık” diyebilmesi ve idarenin bu beyana sessiz kalması, kamu yönetimini sendikal vesayet şüphesinin gölgesinde bırakmaktadır. Aynı gün başka bir sendikanın aynı müftünün görevde kalmasını istemesi ise bu iddianın teşkilat adına değil, bir kanat adına konuştuğunu göstermektedir.

Üzerinde durulması gereken konu, özellikle yönetici atamalarında karar vericilerin önüne, sendikalar tarafından ulaşan şikâyet, değerlendirme ve kanaatlerin ne kadar temsil gücüne sahip olduğu ve ne ölçüde objektif biçimde doğrulandığıdır.

Bir kamu yöneticisinin başarısı veya başarısızlığı, sendikaların raporlarıyla mı, yoksa kamu yararı ve hukuk çerçevesinde somut performans kriterleriyle mi ölçülmelidir?

Yararlanılan Kaynaklar:

[1] https://istanbul.diyanet.gov.tr/sayfalar/contentdetail.aspx?MenuCategory=Kurumsal&ContentId=1958

[2] https://www.kocaeli.gov.tr/valimiz-sayin-seddar-yavuz-un-10-kasim-ataturku-anma-gunu-mesaji-ve-anma-programi

[3] https://www.kocaeli.gov.tr/valiligimiz-koordinasyonunda-10-kasim-ataturku-anma-programi-kapsaminda-yapilacak-etkinlikler

[4] https://www.kocaeligazetesi.com.tr/haber/26756504/diyanet-senden-kocaeli-il-muftulugune-tepki

[5] https://sonkocaeli.com/haber/26759735/ataturkten-rahatsiz-olanlar-icin-muftu-son-sozu-soyledi

[6] https://www.kocaelitv.com.tr/muftu-sonmezoglundan-net-mesaj-biz-devleti-bize-emanet-edenlere-her-zaman-dua-eder-rahmet-dileriz

[7] https://www.bizimyaka.com/haber/27195112/mil-diyanet-senden-kocaeliye-ziyaret

[8] https://x.com/celaleddin_gul/status/2096129186721087709

[9] https://www.ozgunkocaeli.com.tr/kocaeli-muftusu-sonmezoglunun-merkeze-alinmasina-uysaldan-tepki

Öcalan’a Statü ve Villa- İktidar İçin Sonun Başlangıcı Mı?

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Nagehan Alçı aracılığıyla doğruladığına göre; İmralı adası Teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın çalışma ofisi ve yaşam alanı oluyor.

İmralı’da yapılan ve her türlü imkanla donatılan ve Öcalan’a tahsis edilen villa ile ilgili detay bilgileri ise AKP’li Şamil Tayyar verdi: 250 metrekare kapalı alan, 500 metrekare bahçe, internet ve görüntülü telefon altyapısı mevcut.

Böylece Adalet Bakanı Akın Gürlek’in daha önce “özel bir konut yok, idari yerleşke” açıklaması, Bahçeli ve Tayyar’ın açıklamalarıyla yalanlanmış oldu.

Hale bakın, AKP’nin kurul altındaki komisyon üyeliği modelini yetersiz bulan Öcalan bu yüzden eve geçmeyi reddediyormuş. Bahçeli ise statü verilmesi gerektiği yönündeki yaklaşımı ile Öcalan’ı devletle pazarlık edebilen bir konuma taşıyor.

Öcalan’a sağlanan bu ayrıcalık T.C. yasalarına tamamen aykırı.

Bu pazarlık masasının Türkiye toplumundaki gerçek karşılığı, keskin bir vicdani kırılmaya işaret ediyor. Bir yanda teröristbaşı için tüm konforu, çalışma ofisini, internet ve görüntülü iletişim imkanlarını barındıran 750 metrekarelik yaşam alanı inşa edilirken; diğer yanda bu vatan için toprağa düşen şehitlerimizin yoksulluk tüten, sıvasız babaevlerinde solmuş Türk bayrakları duruyor.

Gazi ve şehit yakınlarının dişinden tırnağından artırarak ödediği vergilerin bu konuta akıtılması, bu caniye statü verilmesi sıradan bir olay değil; milliyet ve adalet duygusunun sınandığı bir eşiktir.

*******************************

Toplumun Sinir Ucu

Yazdığım köşe yazılarım, Kocaeli Gazetesi yanında, kendi Facebook hesabımda da yayınlanıyor. Facebook hesabımda yayınladığım yazılarım, okur sayısını artırıcı hiçbir işlem yapmadan, ortalama bin civarında görüntüleme alıyor. Bu mütevazı okuyucu kitlemin çoğu da kendi takipçilerim.

Fakat 07.09.2026 tarihli ÖCALAN’IN NEDEN TESLİM EDİLDİĞİ ANLAŞILDI MI? Başlıklı köşe yazım Facebook hesabımda 414 bini aşan bir görüntülenme ile rekor kırdı. (Rakam her gün artıyor.) Bu tek rakam bile konunun Türk toplumu bünyesinde açık yara gibi olduğunu gösteriyor.

Ayrıca bu paylaşımımda görüntülemelerin %98’i doğrudan “Akış” üzerinden gelmiş ve kitlelerin %99’u takipçi olmayan geniş havuzdan oluşmuş. Bu da hassasiyetin ideolojik sınırları aşarak herkesin ortak tepki noktası olduğunu gösteriyor.

Bu tepkinin niteliğini anlamak çok önemli. Yüz binlerce insanın bu konuyu konuşması Öcalan politikasına tepki ve adalet duygusunun zedelenmesine duyulan refleksin ispatıdır.

Özetle; Öcalan ve PKK ile yürütülen, T.C. devletine PKK’yı ortak etme hedefine odaklanmış bu süreç toplumun vicdanında karşılık bulamaz. Al bayraklı köhne şehit evleri ortadayken, gaziler üç kuruşluk hakları peşinde parklarda perişan halde eylem yaparken, 50 bin kişinin katili olan ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsüne lüks villa ve statü verilmesi kabul edilemez.

“Demokratik Cumhuriyet, yerel özerklik, federasyon” gibi kavramlar ortalama vatandaşlar üzerinde çok etki yaratmayabilir. Ama Öcalan’a af, statü verme, devlete muhatap etme, villa ve ada tahsis etme gibi somut adaletsizlikler ve toplumsal vicdana aykırı kararlar bardağı taşırabilir. İktidar için sonun başlangıcı olan bir adım olur.

*******************************

Bir Yolsuzluk Soruşturması

“Bossland Cumhuriyeti’nde Yönetim Sanatı” başlıklı yazımı esas alarak, kurgusal Bossland ülkesinde etkili olan karakterler için Yapay Zekâ Copilot’un yazdığı hikayelerden birini daha paylaşmak istiyorum:

Savcı Rowan Hale, Bossland Adalet Sarayı’nın genç savcılarından biriydi. Yıllarca hukuk okumuş, adaletin bir gün Bossland’da da yerini bulacağına inanmıştı.

Ama Bossland’da adalet, bir dosyanın kapağında yazan bir kelimeden ibaretti.

1. Dosya: “Kuzey Limanı Operasyonu”

Rowan’ın masasına bir sabah gri bir dosya bırakıldı. Dosyanın üzerinde sadece şu yazıyordu: “Kuzey Limanı – Ön İnceleme”

Rowan dosyayı açtı. İçinde liman ihalesinin belgeleri, banka hareketleri, Uyum Fonu’na yapılan “gönüllü katkılar” ve bazı işadamlarının isimleri vardı.

Ama bir isim dikkatini çekti: Leonard Vance. Ülkenin en büyük müteahhitleri olan üç kardeşlerden en büyüğü.

Rowan içinden şöyle düşündü: “Düşüşü başlamış bir işadamı… Bu dosya, onun son perdesi olabilir.”

II. İlk İşaret

Savcı Rowan dosyayı incelerken kapısı çalındı. İçeri giren adliye memuru, hafif bir sesle konuştu:

“Savcı Bey… bu dosya hakkında dikkatli olmanız söylendi.”

Rowan kaşlarını kaldırdı. “Kim söyledi?”

Memur başını eğdi. “Söylemem istendi.”

Bossland’da bazı cümleler, bir tehdit kadar ağırdı. Bu da onlardan biriydi.

III. İstihbarat Notu

Dosyanın içinde bir belge daha vardı: İstihbarat Dairesi’nin kısa bir notu.

“Kuzey Limanı dosyası, sarayın hassasiyet alanına girmektedir. Soruşturma, yürütme ile uyumlu şekilde ilerlemelidir.”

Savcı Rowan bu cümleyi okuduğunda içi buz kesti. Çünkü Bossland’da “uyumlu ilerlemek”, gerçeğin değil, talimatın izinden gitmek demekti.

IV. Tanık: Eski Liman Müdürü

Rowan, eski liman müdürünü ifadeye çağırdı. Adamın yüzü solgundu, sesi titrek.

“Savcı Bey,” dedi, “Ben sadece talimatları uyguladım.”

“Kimden geldi talimat?”

Adam bir an sustu. Sonra fısıldadı: “Fon’dan.”

Uyum Fonu… Bossland’ın görünmez eli.

V. Akşamüstü Ziyareti

Rowan odasına döndüğünde kapısında iki kişi bekliyordu. Siyah takım elbiseli, yüzleri ifadesiz.

“Savcı Hale,” dediler, “Dosya hakkında bir değerlendirme yapmaya geldik.” Rowan onları içeri aldı.

“Kuzey Limanı dosyası, devletin hassasiyet alanındadır. Soruşturmanın yönü, kamu yararı doğrultusunda şekillenecektir.”

Rowan sessiz kaldı. Adamlar ekledi:

“Kamu yararı, bazen gerçeğin üstünü örtmeyi gerektirir.”

Bu cümle, Bossland’da bir soruşturmanın kaderini belirleyen en tehlikeli cümleydi.

VI. Karar

Rowan gece dosyayı kapattı. İçinden bir ses şöyle diyordu:

“Gerçeği yazarsan sürgün edilirsin. Yanlışı yazarsan sisteme hizmet etmiş olursun.”

Sonunda dosyanın altına şu cümleyi yazdı:

“Deliller, kamu yararı kapsamında yeniden değerlendirilmelidir.”

Bu cümle, Bossland’da bir soruşturmanın fiilen kapandığını gösteren diplomatik bir ifadedir.

VII. Gece Monoloğu

Rowan eve döndüğünde pencereden dışarı baktı.

Şehrin ışıkları titriyordu. Bossland’ın geceleri hep böyle titrerdi.

Günlüğüne şu cümleleri yazdı:

“Bugün bir yolsuzluk soruşturmasını kapattım. Aslında asıl yolsuzluk, soruşturmanın kendisiydi. Ama Adalet değil, uyum sağladım…”

Defteri kapattı. Ama içindeki ağırlık kapanmadı.

Türkçü Siyasetçilerin Bilgisine

Emevi döneminde başlayan, İslam’daki ayrıcalığa ilk karşı çıkan Hanefi Mezhebinin kurucusu Ebu Hanife (699-767) olmuştur. Büyük İmam diye tanımlanan Ebu Hanife, mevali geleneğine karşı çıkması yüzünden, Arapların hışmına uğramıştır. Sonradan Müslüman olan Türklerin Hanefi Mezhebini seçmeleri tesadüf değildir.

Emevi döneminde yaşanan Kerbela Savaşı ile Asrı Saadet dönemi sonlandı; doğrudan sömürü ve asimilasyona dayanan ve İslam Dinini yayma adıyla Emevi yayılmacılığı başlamıştır. Haraca bağlama ve Asimile etme durumu olabildiğince öncelikli olmuştur.

Gök Tanrı diye adlandırdıkları Şaman Dinine mensup Türk beldeleri de (Gök Türkler) bu savaşlara maruz kalmıştır.

Emevi döneminde başlayan Abbasi döneminde devam eden ve70 yıl süren Türk-Arap savaşlarının en önemli noktaları ve sonuçlar

1- 100.000’in üstünde Türk katledilmiştir.

2- 50.000’in üstünde Türk genci köle ve cariye yapılmıştır.

3- Şehirler yağmalanmış, ganimet diye halkın herşeyi talan edilmiştir.

4- Tüm zenginlikler, tarihi eserler yok edilmiş, yakılmış, yıkılmıştır.

5- Dünyanın en büyük katliamlarından biri olan “Talkan Katliamında” 40.000 Türkün kesilerek

24 km yol boyunca ağaçlarda sallandırılmıştır.( Tarihte örneği çok azdır.)

6- Aynı şekilde “Curcan Katliamında da esir alınan 40.000 Türk’ün nehir kenarında kafaları

Kesilmiş, nehrin suyu kıpkızıl olmuş, cesetler yine ağaçlarda sallandırılmıştır.

7- “Teslim olursanız canınız bağışlanacak” sözü hiç bir zaman yerine getirilmemiş,

“Şeriat söz tanımaz” denilerek kadın-erkek kılıçtan geçirilmiştir.

8- Araplar tarihte yaşadıkları bu en büyük yağma ve talandan çok büyük servet elde etmişlerdir.

9- Türkler böyle bir vahşet ve mezalimi Çinlilerden dahi görmemişlerdir.

10-Bu tarihi gerçekler “İslam etkilenmesin” düşüncesiyle gizlenmekte, bahsedilmemektedir.

Türkçü siyasetçiler dahi konuyu geçiştirmektedir. Bundan da Araplar nasiplenmektedir…

İslam Dininin Tebliğcisi Hz Muhammt’in doğduğu toplumun sosyolojik yapısını kavramadan; Hz Muhammet’in Peygamberliğiyle birlikte toplumunda verdiği nitelikli kavganın özünü kavrayamadan, nitelik olarak İslam Dinini kavrayamayız. Bugün Emevi Din anlayışı inanç sisteminin ağır bastığını görmeliyiz.

Türk Milleti düşmanlığı ile beyinleri iğdiş edilmiş, örümcek kafalı, bilgisiz, kültürsüz, ucubeleri Müslüman diye seçen halk bilinçlendirilebilsin.

Bunun için olmazsa olmazımız: Türk Genci şu ya da bu cemaatlerin, tarikatların ibadet adı altında uyuşturucu tuzağına düşerek kendini kullandırmadan, çağımızın artık özgürlük, çeşitlilik, liberal demokrasi, hukuk güvenliği gibi değerler olmadan ‘’orta gelir tuzağını’’ aşamayacağı noktasında bilinçlenmelidir.

Böyle bir çağda insanlarımıza, özellikle yeni nesillere ‘’falancaya’’ değil, ‘’filancaya’’ bağlanmalarını değil, bağımsız kişilik sahibi olmalarını, vicdanlarını geliştirerek hayatını kendilerinin tanzim etmelerini öğretmek zorundayız.

*

Andımızı duyduğunda göğsü kabaran, istiklâl marşını duyduğunda duyguları coşan, dağ başını duman almış marşını duyduğunda heyecanlanan, İzmir’in dağlarında çiçekler açar marşını duyduğunda gözleri dolan, çırpınırdı Karadeniz marşını duyduğunda ağlayan, Türkiyem şarkısını duyduğunda yüreği çarpan, Ne Mutlu Türk’üm Diyene sözünü duyduğunda nirvanaya ulaşan kişidir Türk Milliyetçisi.

Viyana’yı gezip görünce

‘Okuyabildiğin kadar oku, gezebildiğin kadar gez’

Şehrimizin marka değerlerinden pişmaniyemizin müzesinin olmadığına üzülürüm.

Viyana Avusturya’nın baş şehri olup müzeleri, klasik batı müziğinin üstatlarına ev sahipliği yapması ile birlikte tarihi dokusunu koruması ile bilinir. Bu özellikleri ile ilgimi çeken bu şehri ancak bu sene imkan bulup görebildim. Coğrafi olarak Avrupa’nın; Budapeşte, Prag, Zagrep, Münih gibi Avrupa’nın önemli şehirlerinin orta noktasındaki konumu ile seyahat severlerin gözdesi olan bir şehirdir. Tuna nehrinin kenarında olması, 1600’lerde yapılan Tuna kanalı ile daha da zenginleşmiş doğal yapısı ve 1.5 milyonu aşan nüfusu ile önemli bir yerleşim yeridir.

OSMANLI-TÜRK TARİHİNDEKİ YERİ

Viyana milattan önce kurulmuş olan bir yerleşim yeridir. Roma ve Avusturya- Macaristan İmparatorluklarına baş şehirlik yapmıştır. Osmanlı Türk tarihinde de önemli bir yeri vardır. Osmanlı Devletimiz Kanuni Sultan Süleyman zamanında, 1526’daki Macarlara karşı Mohaç Meydan Muharebesini kazanmış ve Macaristan bölgesine hakim olmuştur. 3 yıl sonra, 1529’da bu bölgedeki hakimiyetini güçlendirmek için 1.Viyana kuşatması yapılmış fakat sonuç alınamamıştır.

Daha sonra, 1683’de Sultan 4.Mehmet zamanında, Vezir-i Azam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasında Viyana tekrar kuşatılmış yine sonuç alınamamıştır. Bu Viyana bozgunu Osmanlı devletimiz için ilerlemenin durup gerilemenin başlangıcı olarak da kabul edilir. Bu şehrin önde gelen kültürel zenginliği haline gelmiş olan kahve ile de tanışmalarının kuşatma sonrası ganimetlerden olduğu söylenir.

AİLECE VİYANA GEZİSİ

Viyana’ya her mevsim gidilebilir. Bizde ağustosun ilk haftasında büyük kızım Şule Elif Demircioğlu’nun rehberliğinde, O’nun eş ve çocukları ile birlikte 6 kişilik küçük bir grup olarak bu geziyi gerçekleştirdik. İstanbul Havalimanından kalkan uçağımız bizi 2 saat kadar sonra Viyana Havaalanına indirdi. Burası, İstanbul’a göre küçük ama bakımlı, temiz bir havaalanıdır. Elektronik sistemler sayesinde pasaport işlemlerimiz kolayca tamamlanıp araba kiralama bölümüne geçerek gezimizde kullanacağımız arabamıza geçtik.

KARTAL FİGÜRÜNÜN ÖNEMİ

Geçiş bariyerlerinde gördüğümüz kartal figürleri dikkat çekici idi. Buradaki kartal egemenlik ve bağımsızlığı, göğsündeki kırmızı-beyaz ülkenin bayrağını, ayaklarındaki orak ve çekiç tarım ve sanayii, kırık zincir 1945’de yeniden elde edilen özgürlüğü, başındaki taç ile halkın temsil edildiği bilgisini öğrendik.

Kartal, insanlar nezdinde güç, hürriyet ve yükselişi temsil eden özellikleri ile Avusturyalılar gibi Selçuklu Türkleri ve Roma İmparatorluklarınca da kullanılmıştır.

Viyana’da önce Ferhat Döner’e gidiyoruz. Şehrin en merkezi yerinde bulunan bu yer, Türk dönerini şöhret etmiş, aranılan ve çok gelinen bir yer haline gelmiş olup mutfağımızın bu yemeği, Viyanalıların gönlünü fethetmiştir. Otuz yıl kadar önce Konya’dan gelip bu alanda hizmet vermeye başlayan ve işini bu hale getiren Ferhat Ustayı bulup tebrik ediyoruz. Sonra otelimize gelip yerleşiyoruz. Kısa bir moladan sonra 3 büyük müzenin bulunduğu şehir merkezine gidiyoruz.

Biletler internet üzerinden ve saati belirtilmiş olarak alınıyor. Her üç müze büyük binalar da olup biz tabiat tarihi müzesi ile sanat tarihi müzelerini gezebileceğiz. Binalar 1800’lerde yapılmış ve orijinalliği bozulmadan restore edilmiş tarihi yapılardır.

Müzeler genel kültürü geliştirmek ve yeni bilgiler edinmek yönü ile de çok etkileyici mekanlardır. Müze olarak kullanılan binaların ortasında süs havuzları ile de güzelleştirilmiş çok büyük bir bahçe ve ortasında devasa Maria Theresa heykeli dikkatimizi çekiyor. Bir zamanların güçlü kraliçesini en üstte tahtında oturur ve etrafında değişik konumda 16 evladını gösteren bu heykel gelenler için ayrı bir görsel zenginlik sağlamaktadır.

Bu evlatlarından birisi de ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler dediği söylene, Fransız ihtilali sonrası giyotinle idam edilen Fransız Kralı 14. Louis’nin eşi olan Marie Antoinette’tir.

Sonra bu şehrin önemli yapılarından Stephansdom katedralini ve çevresini geziyoruz. Bu katedral 1147’lerde yapılmış gotik ve barok mimari özellikli görkemli bir yapıdır. Katedralin kulesi 137 metre olup 1956’ya kadar ovayı gözetleyen görevlisi varmış. Bu katedralin çanının Viyana kuşatması sonrası ele geçirilen ganimetlerden yapıldığı söylenir.

TARİHİ MEKANLARA GEZİ

Katedralin kuzey köşesindeki bir heykelde Osmanlı askerini ayaklar altında gösteren tasvir bizlere için iç buruklatıcı bir görüntü idi.

Buradan yürüyerek Viyana’nın tarihi yerlerini görmeye devam ediyoruz. Dünyanın en eski kraliyet binicilik okulu, Hofburg Sarayı, opera binası… Her biri dünün ihtişamını gösteren ve bugün restore edilip farklı amaçlarla kullanılan mekanlar. Bazı yollar trafiğe kapatılmış olup buralarda atlı arabalar ve otantik otomobiller turistlerin hizmetinde, isteyen insanları gezdirmekte…

Ertesi gün büyük bahçeleri de olan Schönburg(güzel çeşme) ve Belvedere saraylarını görüyoruz. Belvedere sarayı, içinde barındırdığı değişik dönem ve akımlardaki sayısız resimleri ile bilinen ve gezilen bir saray müze…

Sonra şehir merkezine tekrar gelip gündüz gözü ile gezerek Veba anıtını görüyoruz. Veba Anıtı 1693’deki 80 bini aşkın insanın ölümüne yol açan salgın sonrası imparator tarafından tanrıya şükür amaçlı yaptırılmış, üzerinde dini motiflerin olduğu mermer bir anıttır.

TOPLU ULAŞIM DÜZENİ

Viyana, dünyadaki tramvay ve metro sistemleri ile toplu ulaşımın en güzel ve yeterli çalıştığı şehirlerden biridir. Şehir içinde tramvayların ve diğer kara taşıtlarının aynı yolu birlikte kullanmaları dikkat çekicidir. Bu yollarda tramvaylarda diğer taşıtlar gibi trafik ışıklarına uymaktadır. Otopark konusunda da çok titiz bir takip var. Sadece otopark olarak kullanılan paralı binalar ile bu konuyu çözmüşler. Bize verilen bilgiye göre yanlış parkların getirdiği olumsuzluklar ciddi cezalar uygulanarak çözüme kavuşturulmuş.

Gezilerin bir diğer ayağı alışveriştir. Viyana’nın Pandorf Outlet Alışveriş Merkezide bu maksatla şehir merkezinin 40 km. kadar dışına yapılmış büyük bir alış veriş merkezidir. Yolumuz üzerinde gördüğümüz ve şehrin hemen bitişiğindeki çöp yakma merkezi koku dahil hiçbir olumsuzluğunun olmaması ile dikkatimizi çekmiştir. Bizdeki İzaydaş’ın koku sorunu ile yeni yapılacak olan çöp yakma tesisinin yer tespiti çatışmalarını hatırlayıp bu konunun burası gibi sorunsuz bir tesis ile çözüleceği umudunu paylaştık.

TATLI YEDİK, KAHVEMİZİ İÇTİK

Pandorf alış veriş merkezi dünyanın büyük markalarının mağazalarının bulunduğu bir yer. Yerli ve yabancı insanların çokluğu ve insanların yaptıkları alışveriş sebebi ile ellerinin dolu olması dikkat çekici idi. Turizmin bu ve benzeri yerler ile o ülke için daha verimli olduğunu gördüğümüz bir ziyareti yapmış olduk.

Son olarak merkezde, 1873’de Cafe Landman ismi ile açılmış(153.yılı) ve şimdi müşterisini randevu ile kabul eden pastanede, tatlısını yiyip meşhur kahvesinden içerek Viyana gezisini tamamladık.

Viyana gezisi ile kültürel değerlerin korunması ve müzeler gibi görsel imkanlara kavuşturulmasının şehirlere büyük zenginlikler kazandırdığını gördük. Bu gibi mekanların şehrimiz ve ülkemizde de çoğalması ve insanlarımızın daha çok ilgi alanına girmesi temennilerimiz ile bu gezimizi tamamladık. Şimdi sıra Prag’ı görmekte!

Not: Bir sonraki yazım Prag

Viyana’yı gezip görünce

Maria Theresia ve evlatlarının tasvir edildiği heykel önünde, eşim Fatma Kahraman ile fotoğraf çekildik.

Viyana’yı gezip görünce

Saraybosna Çarşısı,1907 değişik inançtaki insanların barış içinde yaşadığını gösteren tablo. Güstav Klint isimli ressamın eseri.

Viyana’yı gezip görünce

1693’deki 80 bini aşkın insanın ölümüne yol açan salgın sonrası imparator tarafından tanrıya şükür amaçlı yaptırılmış Veba Anıtı’nın önünde eşim ve torunlarım ile birlikte görülüyoruz.

Viyana’yı gezip görünce

Konya’dan gelerek Viyana’yı fetheden, ülkede şöhret olmuş Ferhat Usta ile dükkanının önünde.

Viyana’yı gezip görünce

Viyana’da tarihi alanları gezmek isteyenler, bu atlı arabaları tercih ediyor.

Viyana’yı gezip görünce

Tabiat Tarihi Müzesi’nde ilk insanın avcılığını tasvir eden balmumu heykel.

Viyana’yı gezip görünce

Şehir merkezindeki yürüyüş yolu üzerinde içilebilir su tabelalı çeşmeler hayli dikkatimizi çekti.

Obez Kapitalizme İsyan;

‘Bankalar Yağ Bağlamasın,

Tekeller Et Bağlamasın’ [1]

Adem ile Âdem arasındaydı belki de Aden

Varoluşsal bir şaşkınlığın tek sorusuydu

Neden?

Ol’dan olan oldu

İnsan bir yüzden[2] ibâret değildir

Ki ölümsüzdür öz

Ve bir form değiştirmedir ölüm

Aşkına içkin bir söz

İnsanlar insanlıktan çıkıyor Bay Çul

Can teni sıkıyor

Ağ cemaatleri akıyor

Kölefendi[3] camdan bakıyor

Kent devletlerinden fert devletlerine

Yolgun yorgun yollanmaktayız

Kendini kafesleyip sergileyen

Bir bilinçle hâllenmekteyiz

Az zamanda bol veri

Özne artık nesnedir mîrim

Savaşlar; toplu kurban

Herkes bir ‘şey’, insan bir birim

‘Ölümden ne korkarsın’ [4]

De: Biriktirdiğin kadar varsın

Neşret nefsini!

Sen ancak şahsî hapishânen kadarsın[5]

Yaşam ölümü aşar oysaki

Rûhun gözyaşları şâhit

Self sömürü acep

Sınavda olma sıtresine mi âit?

Ve kendini ey değil hiç hissetmeyenler

HUZUR İSYANDA [6]

Tek dünyâ mağazasında değil

Elbet ‘Zamanın Kokusu’nda[7]

Boşluktaki yaradır selfi

Özün çekmemesi; özçekim

Jiletengiz bir isyan yoksa

‘İç, içine kaçar’ der derin hekim

Bunca kavramsal keder fânilik hırkasına yük

Bir anlam ve beka arayışıdır MÜSLÜMCÜLÜK

9 Nisan 2024 – Başiskele Bahçecik


[1] KAPİTALİZM VE ÖLÜM DÜRTÜSÜ (Byung-Chul Han & İnka Kitap, 2021-II) çağrışımları ve Selda Bağcan ile Ahmet Kaya’nın seslendirdiği KOÇERO şarkısının sözlerini (Hasan Hüseyin Korkmazgil) tersinden okuyarak..

[2] Face-human, face-book (ve tek yüz)

[3] Hem köle hem efendi (Arap kızı yerine)

[4] “Ölümden ne korkarsın / Korkma, ebedî varsın” (Yunus EMRE)

[5] Panoptikon (Jeremy BENTHAM)

[6] Müslümcü Felsefe temelinde kurguladığımız Küresel İtiraz Hareketi’nin mottosu olan slogan..

[7] Byung-Chul HAN’ın beni en çok sarsan kitabı (Metis Yayınları, 2024)–

Dr. Süleyman PEKİN
“Boşluk Anlamla Dolar”

Eğitimde Perspektif Değişikliği

Yeni eğitim-öğretim yılı başladı. Okullar açıldı. Veliler, öğrenciler, telaşlı, heyecanlı. Eğitim yöneticileri, oldukça faal. Benim gibi emekliliğini bir türlü hazmedemeyen öğretmenler buruk bir heyecan içinde.

Her sistemin, fikrin, emeğin değeri, ortaya çıkardığı ürünün kıymetiyle orantılı.

On metre mesafedeki iğnenin deliğine ipi bir atışta geçirdiği söylenen adam, padişahın huzuruna getirilir. Adam marifetini gösterir. Padişah önce bir kese altın verir, arkasından yatırıp bir güzel dövdürür. Padişaha, adamı mükafatlandırdığı halde niçin dövdürdüğü sorulduğunda, padişah, “Bir kese altın hünerinin karşılığı, dayak da uğraştığı yararsız işin karşılığı.” cevabını verir.

Mevcut sistem içinde ortaya çıkan insan modellerini görünce, sistem kurucu ve yöneticilerinin, padişahın altınını mı, dayağını mı hak ettiklerini bir kez daha düşünmeliyiz.

Türk milli eğitimin amaçları, Türk Milli Eğitim Temel Kanunu’nun başlangıç bölümünde kuvvetlice vurgulanmış. Bu ilkeler doğrultusunda insan modeli yetiştirip yetiştiremediğimizi objektif bir vicdanla oturup tartışmalıyız. Doğruları ve yanlışları konuşmalıyız. Doğrular ve yanlışlar, temelden mi, yöntemden mi kaynaklanıyor? Kendimizle yüzleşmeliyiz.

Sınav kazanan gençlerimizin sayısını artırıyoruz. Peki sorumluluk duygusunu, adalet anlayışını, merhametini, üretme azmini, vatanseverlik duygusunu, ahlâkını ve şahsiyetini aynı ölçüde geliştirebiliyor muyuz?

Bazıları “eksen kayması” diyerek tepki gösterecek belki, bence eğitim sistemimizde ciddi bir “perspektif değişimine”, çağlar üstü paradigmaya ihtiyaç var.

Başarıya endeksli, başarı temelli eğitim sistemimizde çocuklarımızın her biri yarış atı.

Nedir başarı?

“Başarı” anlayışı yeniden tanımlanmalı, “başarı” algımız sorgulanmalı.

Var olan zekaya işlerlik kazandırmak mı, kısa sürede zengin olmak mı, rakiplerini acımasızca ezmek mi, makam ve şöhret sahibi olmak mı, az zamanda çok iş yapabilme becerisi kazanmak mı, hangi iş olursa olsun üstlendiğin işi en kaliteli haliyle bitirebilmek mi, ayrıcalıklı, nitelikli bir marifet ya da mevkiye sahip olmak mı, varlığı aranan, eksikliği daima hissedilecek bir şahsiyet olabilmek mi? Tercihlerin sayısını artırabiliriz.

Bir öğrencinin matematikten yüz alması elbette başarıdır. Fakat aynı öğrencinin arkadaşına haksızlık karşısında sessiz kalması, başkasının hakkını yemesi, başarısız arkadaşını küçümsemesi karşısında eğitim sistemimizin karnesine kaç vermeliyiz?

Selçuk Bayraktar’ın genç yaşta Türkiye vergi rekortmeni olduğunu, genç yaşında savunma sanayinde ülkemizin ufkunu açtığını, gücüne güç kattığını hepimiz biliyoruz. Projeleriyle, gençlerimiz için rol model olduğunu gözlüyoruz, bununla da iftihar ediyoruz.

Bayraktar, teknisyenleriyle yaptığı bir salon toplantısında şunları söylüyor: “Başarı nedir? Başarı, İnanan bir insan için Allah’ın rızasını kazanabilmek. Peki, dünyada ne olabilir bu? insanlığa faydalı bir eser, milletine, toplumuna faydalı bir eser bırakmak, faydalı işler yapabilmektir. Bütün bunları da iyi niyetle ele almak gerekiyor. Bunların hepsi Allah’a ait şeyler. Varsa bir gayret, var; ancak niyetlerinizi kontrol edebiliyorsanız onlar da iyiyse, umuyoruz iyidir, en nihayetinde, bunların hepsi Allah’a ait şeyler yani başarı varsa bir gayret de varsa hepsini yaratan var. Siz ancak niyetlerinizi kontrol edebiliyorsunuz. Onlar da iyiyse, onu da bir anlamda umuyoruz; çünkü bunları, gönülleri O biliyor. Bütün gayretimiz, özellikle inanan bir insan için, inanan insanlar için Allah’ın rızasını kazanabilmek…”

Kim ne derse desin, başarıya, hayata ve olaylara Selçuk Bayraktar’ın bulunduğu noktadan bakmıyorsak, boşuna bir ömür tüketmiş, havanda su dövmüşüzdür. Allah’ın rızasını, insanlığın hayrını gaye edinmeyen bir ömür heder, emek ziyan edilmiştir.

Fizikçiler ve matematikçiler kurdukları denklemden sonuç alamazlarsa ya yöntemi değiştirirler ya da denklemi yeniden kurarlar. Erdemli insanlar, yaptıkları hatayı kabul eder, yeniden yola çıkar ve pes etmezler. Her kurucu, bir matematikçidir aynı zamanda. Eğitimdeki erdemli kurucular, yeni bir perspektifle, eğitim sistemimizi yeniden kurmalılar. Palyatif çözümler, zaman israfıdır.

Sınav sistemini değiştirmek, müfredatı birkaç maddelik düzenlemelerle yenilemek elbette önemlidir. Fakat asıl mesele daha derindedir.

Biz nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz?

Bu soruya samimi bir cevap vermeden eğitim sistemini değiştiremeyiz.

Çünkü perspektif değişmeden yöntem değişikliğinin fazla bir anlamı yoktur.

Yüzyılımıza Türkiye mührünü basma iddiası, boş bir söylem olarak kalmasın!

Okullar Açılırken

2026-2027 Eğitim ve Öğretim Yılı, 14 Eylül 2026 Pazartesi günü öğrencilerin okullarına gitmesiyle aktif olarak başladı. Uzun yaz tatilinin ardından eğitim kurumları yine cıvıl cıvıl.

Milli Eğitim Bakanlığımız, 2026-2027 eğitim ve öğretim yılında yapılması gereken “İş ve İşlemleri”, “2026/70 Sayılı Genelge” ile İl Milli Eğitim Müdürlüklerine gönderdi.

Genelgenin giriş kısmında, “2026-2027 eğitim ve öğretim yılı 14 Eylül 2026 Pazartesi günü başlayacaktır. Bakanlığımıza bağlı resmî/özel okul ve kurumlarda eğitim ve öğretim faaliyetlerinin Bakanlığımız politikaları doğrultusunda uygulama birliği içerisinde yürütülmesi, eğitim hizmetlerinin niteliğinin artırılması ve eğitim ortamlarının güvenli, etkin ve verimli şekilde yönetilmesi amacıyla;” denilerek çok önemli, yerinde ve sevindirici açıklamalar yapılmıştır. Bunların bazılarını önemine binaen ele almak istiyoruz.

-“Okulların ve öğrencilerin güvenliğini tehdit edebilecek hususlara ilişkin ihbar ve şikâyetlerin değerlendirilerek derhal önlem alınması; olumsuz davranışların fiil ve suça dönüşmesini engellemek üzere ilgili kurumlarla eş güdüm hâlinde tüm koruyucu, önleyici tedbirlerin hayata geçirilmesi için “Okullarda Güvenlik Önlemlerinin Alınması.”

Geçtiğimiz yıl bazı kurumlarda meydana gelen nahoş öğrenci olayları hepimizi derinden üzmüştü. Bir daha üzülmemek adına çok önemli bir hatırlatma.

-“Okullarda gerçekleştirilecek tören, kutlama, anma günü, mezuniyet ve benzeri etkinliklerde ilgili mevzuatta belirtilen hususlara aykırı uygulamalara izin verilmemesi.”

Bazı kurumlarda öğrencilerin mezuniyet kutlamalarında alkollü ortamlarda uygunsuz kıyafetlerle nahoş görüntüler verdiği bilinmektedir. Bu anlamda mevzuata uygun hareket edilmesinin hatırlatılması yerinde bir yaklaşımdır.

-“Öğrenci kayıt işlemlerinde kayıt bölgesi sınırlamalarına kesinlikle uygun davranılması ve okullara öğrenci kayıtları esnasında kayıt parası veya başka ad altında zorunlu olarak herhangi bir ücret alınmaması.”

Bazı velilerin, kayıt bölgelerinde olmadığı halde, hala uzaklardaki “marka” okullara servislerle ya da özel araçları ile öğrenci götürdükleri bilinmektedir.

“En iyi okul en yakın okuldur” kuralına uymayan, mevzuatı delici bu uygulamaların mutlaka son bulması gerekir. Bu anlamda elektrik faturası, korsan ev kiralama yöntemlerinin daha sıkı denetlenmesi elzemdir.

-“Eğitim kurumu yöneticileri, öğretmenler ve eğitim çalışanlarının görevlerini icra ederken öğretmenlik mesleğinin saygınlığını, temsil sorumluluğunu ve öğrencilere örnek olma niteliğini gözetmeleri, kılık ve kıyafetlerinde mesleğin vakarına, kamu hizmetinin ciddiyetine ve toplumsal hassasiyetlere uygun hareket etmeleri, önlük giymeleri; konuya ilişkin gerekli bilgilendirmelerin yapılması, bu hususun millî eğitim müdürlüklerince takip edilmesi ve mevzuata aykırı uygulamalara izin verilmemesi.”

Milli Eğitim Bakanlığı, yürürlükte olan “Kılık Kıyafet Yönetmeliği” ni uygulamak yerine, genelgelerle kılık kıyafet düzenlemesi yapmaya çalışmaktadır. Mevcut yönetmelik uygulanamayacak halde ise, ilgili eğitim paydaşları ile birlikte revize edilmelidir.

Gönümüz koşullarına uygun hale getirilen yönetmelik, tavizsizce uygulanmalıdır. Öyle sanıyorum ki bu maddenin gereğinin yapılması, bazı eğitim kurumlarında yine askıya alınacaktır. Bakanlığımız bu konuda denetim mekanizmasını devreye sokmalı, istenilen kılık kıyafete uymayan personel hakkında gereği yapılmalıdır.

Kılık kıyafet mevzusu, bazı eğitim kurumlarınca anormal derecede suiistimal edilmiştir. Veliler, öğrenciler ve çevre bu durumdan oldukça rahatsızdır.

-“Bakanlığımıza bağlı resmî ve özel okul/kurumlardaki kantin/kooperatif, kafeterya, yemekhane, büfe, çay ocağı gibi gıda işletmelerinde doğrudan öğrenciye satışa/tüketime sunulan gıdaların, ilgili mevzuata uygun yönetilmesi.”

Okul Kooperatiflerinin yok olmasından sonra, ortaya çıkan kantinler ihtiyaçlara daha iyi yanıt vermekte ise de, “daha fazla kar etme hırsı”, bir takım zararlı gıdaların satılmasını da artırmıştır. O bakımdan kantinler, ilgililer tarafından çok sıkı denetlenmelidir.

-“Bakanlıkça ücretsiz dağıtımı yapılan kaynaklar dışındaki materyallerin okul/kurumlarda kesinlikle kullandırılmaması; öğrenci ihtiyaçlarının temininde velilerin belirli markalara ve yüksek maliyetli ithal kırtasiye setlerine mecbur bırakılmaması.”

Bu maddenin gereği, ne yazık ki bazı eğitim kurumlarınca göz ardı edilmektedir. Çünkü birçok okul bu uyarıya aldırmadan velilere kaynak kitap aldırmaktadır. Ya da velilerden, “çocuğuma kaynak kitap alınmasını istiyorum” şeklinde kurumlarca dilekçe alınarak bu yasak aşılmaktadır.

Bakanlığımız bu maddenin uygulanıp uygulanmadığını tespit için, eğitim kurumlarında denetim yapmalıdır. Bakanlığımızın bin bir emekle bastırdığı ücretsiz ders kitapların akıbeti sorgulanmalıdır.

-“Veli görüşmelerinin ülke genelinde yalnızca Okul Randevu Sistemi üzerinden planlanarak yürütülmesi, randevusuz veli ziyaretlerine, öğrencinin velisi veya vasisi olmayan kişilerin hiçbir şekilde okula girişine izin verilmemesi.”

Çok olumlu ve yerinde bir kural. Eğitim ortamlarının bu önlemle daha sağlıklı işleyeceğini umuyorum.

-“Öğrencilerin dijital imkânlardan doğru bir şekilde yararlanmasına yönelik rehberlik çalışmalarına ağırlık verilmesi, dijital bağımlılığa neden olan etkenlere karşı farkındalıklarının artırılması; sınıf içinde cep telefonu bulundurmamalarına yönelik uygulamaya devam edilmesi, öğretmenlerin de sınıf içinde cep telefonu kullanmaması istenmektedir.

Olması gereken sevindirici bir uygulama. Ancak denetlenmesi gerekmektedir.

-“Norm kadro fazlası öğretmenlerin herhangi bir takvime bağlı olmaksızın alanlarında öğretmen ihtiyacı bulunan eğitim kurumlarına atamalarının yapılması.”

Çok yerinde bir kural. Bazı öğretmenlerin eğitim kurumuyla ilgisi olmayan farklı kurumlarda istihdam edildikleri bilinmekteydi. Öğretmen açığı varken bu keyfi uygulamaların kalkması yerinde olacaktır.

Milli Eğitim Bakanımız Sayın Yusuf Tekin Beyefendiye bu duyarlılığından ötürü teşekkür ediyorum. Kılı kırk yararcasına, yapılması gerekenleri ve alınması gereken önlemleri açık seçik dile getirmiştir.

Bu genelgenin ne derece uygulandığının elbette takip edilmesi elzemdir. Ancak bu şekilde sorunlar giderilecek ve eğitim öğretime ciddiyet ve kalite gelecektir.

Sevgili öğrencilerimize, değerli öğretmenlerimize ve duyarlı velilerimize sağlıklı, başarılı, huzurlu bir eğitim öğretim yılı geçirmelerini temenni ediyorum.

Sevgiyle kalın…