25.5 C
Kocaeli
Pazar, Haziran 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 3

Hangi Derin Devletin Aklı?

Türkiye’de bir “derin devlet” yapılanması ve yapının siyasi gelişmeleri belirleyen “devlet aklı” denilen bir planlayıcı, uygulayıcı iradesi olduğuna dair tartışmalar yeniden alevlendi.

Çünkü son yıllarda siyasi gelişmelerin doğal seyrinde gitmediği açık. Daha önce tasavvuru dahi mümkün olmayan, hayatın olağan akışına aykırı bu sistematik olayların faili/ failleri olmalı.

Mesela, “Türk milliyetçiliğinin kalesi” olduğunu iddia eden MHP’nin bugünkü çizgiye geleceğini kim öngörebilirdi?

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Teröristbaşını “kurucu önder” ve “koordinatör” ilan etti. DEM/PKK taleplerini savunmaya devam ediyor.

Üç siyasi parti ve liderleri adeta eski MİT mensubu merhum Prof. Dr. Mahir Kaynak’ın şu sözlerini doğrulamak için gayret içindeler:

“Devlet, Türkiye’de dini ortadan kaldırmak isterse bunu en dindar/muhafazakâr parti eliyle yapar. Devlet, şeriatı veya dini kuralları getirmek isterse bunu laikliği savunan CHP eliyle yapar. Devlet, sınırları içerisinde bir Kürdistan kurulmasına karar verirse bunu milliyetçi/ülkücü MHP eliyle yapar.”

****

Mesela, İBB Başkanı ve ana muhalefet partisinin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun hapse gireceğini, diplomasının iptal edileceğini, suç örgütü liderliği ve casuslukla suçlanıp yargılanacağını düşünemezdik. Şimdi sadece İmamoğlu değil, CHP’nin onlarca belediye başkanı ve ekipleri hapiste.

Ayrıca CHP’nin tüzel kişiliğine böyle bir operasyon olabileceğini düşünemezdik.

Şimdi, Özgür Özel ve ekibinin seçildiği kurultay için mahkemenin verdiği mutlak butlan ve tedbir kararı ile seçilmiş Genel Başkanı ve yönetimi polis zoruyla Genel Merkez’den çıkarıldı. O’nun yerine eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu getirildi. Ne operasyona ne de Kılıçdaroğlu’nun kayyımlığa bu kadar hevesli oluşuna şaşırmadık.

CHP’ye gönül vermiş milyonlar, bir önceki Cumhurbaşkanı seçiminde oy verdikleri Kılıçdaroğlu’nu bir “hain” olarak görüyor. “Bay Kemal’in” seçtirdiği milletvekilleri, il ve ilçe başkanları da aynı görüşteler. Kılıçdaroğlu’nun alevi destekçileri bile O’nu “düşkün” ilan ettiler.

İşte bunun gibi kolayca izah edilemeyen her şeyin faili olarak “Devlet aklı” denen şey gösteriliyor.

**********************************

Türk Derin Devleti Var Mı?

Daha önce de yazdım. Bu konuyu en iyi bilecek kişilerden E. İçişleri Bakanı Sadettin Tantan ile “Derin Devlet” kitabı yazarı,(Kurtlar Vadisi ve Deli Yürek dizilerinin senaristi) Ömer Lütfi Mete’den bizzat kendim duydum: Türkiye’de derin devlet var mı? sorusuna, her ikisi de farklı zaman ve mekanlarda, “keşke olsa ama yok!” demişlerdi.

Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı yapmış, emekli korgeneral İsmail Hakkı Pekin ise (Eylül 2024’te Habertürk TV’de) “Türkiye’de bir derin devlet vardır ama bu Amerikan derin devletinin uzantılarıdır. Millî bir derin devlet yoktur. Derin millet vardır. Türkiye’nin millî bir derin devleti olsaydı, 1970-1980 arasındaki olayları, 12 Eylül’ü ve diğer müdahaleleri ve 15 Temmuz’u yaşamazdık” demişti.

Pekin devamla şu bilgileri de vermişti: “Türkiye’de silahlı kuvvetler veya askerî öğrenciler içinden seçilen gençlere Seferberlik Tetkik Kurulu ve sonra da Özel Harp Dairesi’nde görev verilirdi. Bunların kim olduğunu sadece MİT bilirdi. MİT ise zaten CIA ile Ankara’da aynı binada altlı üstlü çalışırdı. Maaşlarını ABD verirdi.

Bu kadrolar içinden devşirilen insanları sonra ABD ve İngiliz istihbaratı Türkiye aleyhine kullandı. Türkiye 12 Eylül’e bu kadrolar tarafından sürüklenmiştir.

Fetullah Gülen, Mehmet Şevket Eygi gibi isimler 1959’da bu yapı içinde görevlendirildi. Görevleri, Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde komünizmle mücadele faaliyetleriydi. 12 Eylül’den sonra yakalanan Fetullah Gülen’in serbest bırakılması için Genelkurmay Başkanı aradı ve serbest bırakıldı.

Bu tür insanların bir kısmı CIA tarafından devşirildi ve şimdi FETÖ dediğimiz istihbarat örgütü kuruldu.”

****

Devlet bürokrasisi içinde görev almış emekli veya halen görevde olan bazı kişilerin siyasi gelişmeleri yönlendirme çabası içinde olduğu söylenebilir. Ama bunların ABD/CIA veya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kurguladığı planların dışında etkin oldukları bir alan bulabildiklerini söylememiz doğru olmaz.

**********************************

Bülent Kuşoğlu’nun Devlet Aklı Açıklaması

Devlet aklı” yorumu yapanlardan biri de “Kemal Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık yol arkadaşı Bülent Kuşoğlu” oldu. Kuşoğlu, KK’nun 2023’teki cumhurbaşkanlığı adaylığının en kuvvetli destekçilerindendi. O dönem aynı zamanda CHP’nin Genel Başkan Yardımcısıydı. Şimdi Mahkeme kararı ile Genel Başkan olan KK tarafından yine Genel Başkan Yardımcısı olarak atandı.

Kuşoğlu, Devlet Aklı’nın “Tayyip Erdoğan sonrasına yönelik planlar yaptığı” kanaatinde. “Çünkü bu cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi sadece Erdoğan üzerine inşa edilmiş vaziyette. Erdoğan sonrasında Türkiye’yi bir kaos, karmaşa bekliyor. Onun için de o devlet aklı, bürokratik aklı bir şeyler yapmaya çalışıyor sanki kendine göre. Doğru mu yapıyor, yanlış mı yapıyor onu bilmiyoruz.”

“Böyle bir ortamda CHP’ye bu müdahale neden yapıldı, oturup bunu konuşmamız lazım” diyor.

Bu açıklamalar doğru ise, Bölge Adliye (İstinaf) Mahkemesinin “mutlak butlan” kararını devlet aklı böyle buyurduğu için vermiş olduğunu varsaymamız gerekiyor. Böyle kabul ederseniz yargının bağımsız ve tarafsız olmadığı gibi emirle karar verdiğini iddia etmiş olursunuz. Dahası, “Kemal Kılıçdaroğlu da ‘bu akla uyup’ kendisine verilen görevi yerine getiriyor” demiş olursunuz.

Aynı şekilde MHP Genel Başkanının Öcalan’ı “kurucu önder” ve “koordinatör” ilan etmesi de aynı devlet aklına uymanın sonucudur” derseniz,O’nu da bir “görevli” olarakdeğerlendirmiş olursunuz.

Bu siyasi liderler “görevli” ise, seçmen iradesinin etkisi çok önemsiz demektir.

Kanaatimce, “ABD derin devletinin uzantıları” dışında bir “yerli devlet aklı” varsa, bunun Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın bilgi ve iradesi dışında oluşması mümkün değildir. O, devletin görünür ve görünmez bütün aktörlerine hakimdir.

ABD derin devletinin etki alanı dışında kalanlar hariç, Türkiye’de ne olup bitiyorsa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgisi dahilinde ve talimatlarıyla yapıldığına inanıyorum.

Eğitim Öğretimde Cezanın Yeri

Tarih boyunca, karşı çıkanlara rağmen, ceza eğitim ortamında her devirde kullanılmıştır. Bu gün ABD, Fransa, Almanya, Japonya gibi en ileri ülkelerde, ceza yasaklansa bile eğitim ortamında işe koşulmaktadır.

Bizim eğitim dünyamızda ise; “Eti senin kemiği benim!..”, “Hocanın vurduğu yerde gül biter!..” gibi yanlış anlayışlar artık kalmadı.

Sevgi, bilgi ve özgürlük yaşanarak öğrenilir; yaşanmadan, bunlar yalnız bilinir; fakat uygulanamaz. Oysa çağlar boyunca okul sistemlerinde, “sevgiye” istendik düzeyde yer verilmemiştir.

Hala bazı okullarımızda dayak, baskı, otorite, aşağılama, alaya alma, tehdit, okuldan uzaklaştırma gibi cezalar görülebilmektedir. Böyle kurumlarda, öğrenci değil, öğretmen ve konular ön plandadır.

Sevginin, tutarlı bilgi ve özgürlüğün olmadığı eğitim ortamında, sevgi dolu, tutarlı bilgi ve becerilerle donanımlı özgür insanlar yetiştirilemez. Baskı, korku, tehdit, kin, nefret, öç alma vb. gibi duygulardan sevgi, acıma, hoşgörü, anlayış, içtenlik gibi duygular asla oluşamaz.

Sevgi sevgiyi, korku korkuyu doğurur.” Geleneksel çocuk yetiştirme uygulamalarında, çocuğun olumlu davranışları değil, olumsuz davranışları izlenmektedir. Fizikî cezalarla, korkutma, ayıplama ya da azarlama yoluyla, kötü ve istenmeyen davranışların yok edilmesine çalışılmaktadır.

Bu tutum ise, çocuğun olumsuz davranışlarını baskı altında tutmasına sebep olmakta ve ruh sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu tür bir uygulama, çocuğun neyi yapmaması gerektiğini öğretir.

Yapılan araştırmalar ise, çocuğa ne yapması gerektiğini, ödüllendirme yoluyla kazandırmanın en iyi ve etkili bir yöntem olduğunu göstermektedir.

Uygulamalar çocuğun başarısında cezalandırmadan çok, ödüllendirmenin daha etken olduğunu göstermiştir. Çocuk suç işlediğinde hemen cezalandırma yoluna gidilmesi, çocuğa sevilmediği duygusunu verebilir. Hele çocuğa hak etmediği bir cezayı vermek, onun ruhunda onarılması güç yıkıntılar meydana getirir.

Çocuğa ceza yerine, hatalarını düzeltecek şekilde sevgiyle rehberlik yapılmalıdır. Kasıtlı olarak işlediği suçların nedenleri araştırılarak suça iten şartlar ortadan kaldırılmalı, bulunduğu kötü durumlardan kurtarılmalıdır.

“Cemil, öğretmenine hep sen derdi. Öğretmeni uyardığında siz derdi, sonra yine unutup sen derdi.

Öğretmeni, bir gün bir ceza verdi: Herkes evine gitti, Cemil okulda kaldı. “50 kere KENDİMDEN BÜYÜKLERE SİZ DEMELİYİM” diye yazacaktı.

10 dakika sonra, öğretmen gelip “bitirdin mi?” dedi. “Evet” dedi Cemil. “Hem de 100 kere yazdım.”

Öğretmeni neden dediğinde ise, şu cevabı verdi:

– Seni memnun etmek için.”

Suç ve ceza anlayışının yaşlara ve toplumsal düzeye göre değişmesini gösteren ilginç bir soruşturma yapılmış. Arkadaşının oyuncağını bilerek kıran bir çocuğa ne ceza verilmeli? Sorusu, varlıklı ve yoksul aile çocuklarına sorulmuş.

Bu soruyu 6-11 yaş kümesindeki yoksul çocukların büyük çoğunluğu, “Dayak atmalı!” diye yanıtlamışlar.

Varlıklı aile çocukları ise, “Yeni bir oyuncak alsın versin ya da ödesin” diye karşılık vermişler. Gelir ve eğitim düzeyi düşük olan ailelerde daha çok dayağa ve baskıya dayalı bir eğitim uygulanmaktadır.

Şu anda “öğretmenin öğrenciye zarar vermesi, hakaret etmesi ve dövmesi” vb. gibi fiiller, Türk Ceza Hukuku ve Devlet Memurları Kanunu’na göre suç oluşturmaktadır.

Görev yaptığım yıllarda; birçok öğretmene, öğrencisine şiddet uyguladığı için yapılan soruşturmalar sonunda; “disiplin cezası” ve “yargılanması” teklifi getirildiğine tanık olmuştum.

Bu hukuki durumu. Bir de ceza vermenin, acıtan vicdani ve insani boyutu var.

O bakımdan, ne eğitimde ne de normal yaşamda, çocuğa ve hiçbir canlıya, “nedeni ne olursa olsun” maddi ve manevi şiddet uygulanmamalıdır.

Sevgiyle kalın…

Osmanlı’da Hor Görülen Türk

Derlediklerimizden bahisle;

Osmanlı Devleti’ni kuran Osman Gazi tam boyu tartışmalı olsa da Oğuzların Bozok kolundan Kayı boyuna mensuptur. Böylelikle de Osmanlılar daha ilk baştan kurucu unsur olarak Türk etnisitesindendir. Bugünkü Türkiye Türklerinin atalarıdırlar.

Ankara Savaşında Türkmen’lerin Timur’u desteklemesi sonucu yıkılan Osmanlı devleti on ya da on bir yıl sonra tekrar oluşuyor.
Osmanlı Devletinin bu ikinci kuruluşu, devşirmelerin etkisi altında kuruluyor. Bu devşirmeler bundan sonra Türkmenlere asla mı asla iyi gözle bakmıyorlar; bu konuyu Faruk Sümer, Oğuzlar kitabında[18] çok güzel yazmış.
Osmanlı Devletinin ikinci kuruluşundan sonra genel olarak Türkmenler, özel olarak da Işık taifesi denen Kızılbaşlar üvey evlattan daha kötü bir muamele görüyor. İşte bu tarihten sonra, birini aşağılamak için ona “Terk” demek yetiyor, Terk Arap aksanına göre Türk demek, Terk’in çoğulu Etrak; etrâk-ı bi idrak böyle söyleniyor
*
Şevket Süreyya Aydemir (1897-1976), hayat öyküsünü yazdığı “Suyu Arayan Adam” kitabından alıntılar;
Türk; Yavuz Sultan Selim’e göre, eşek idi… Türk; Koçi Beye göre, mezhepsiz ecnebiydi… Türk; Hoca Saadettin Efendi’ye göre, leşti, hilebazdı, aşağılıktı… Türk; Naima’ya göre, azgındı, çirkindi, kabaydı, cahildi… Türk; Nefiy’e göre, Allah’ın irfan pınarını yasakladığıydı… Türk; Baki’ye göre, kabaydı… Türk; Hafız Çelebi’ye göre, baban bile olsa öldürülmesi gerekendi… Türk; Sadrazam Kuyucu Murat’a göre, başı vurulması gerekendi… Türk; Aksaraylı Kerimettin Mahmut’a göre, hunhar köpekti. Me’lundu… Türk; Merzifonlu Seyyit Abdurrahman Eşref’e göre, eşsiz bir gaddardı… Türk; Gelibolulu Mustafa Ali’ye göre, pasaklıydı, çirkindi… Türk; Taşlıcalı Yahya’ya göre, soyu kuruyasıca idi… Türk; Büyükelçi Moralı Çuhadır Ahmet’e göre, hayvandan farkı olmayandı… Türk; Tokatlı Nuri’ye göre, şehir dili bilmez hayvandı… Türk; Şeyhülislam Mustafa Sabri’ye göre, tiksinti duyulandı… Türk; Vahdettin’e göre, dini, soyu sopu, yurdu belirsiz, cahiller sürüsüydü…
*
Siniriniz bozulmasın devam etmeyeyim!
Osmanlı…
– Ermenilere, “Millet-i Sadıka”…
– Araplara, “Kavm-i Necip”..
– Rumlara, “Romalı” anlamına gelen “Romeos” derken Türkler’i böyle aşağıladı.
*
Peki, Türk kendini nasıl görüyordu?
“İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydi. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Hâlbuki bu gördüklerim sadece cahildiler.
Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.
‘Biz hangi milletteniz’ deyince her kafadan bir ses çıktı:
‘Biz Türk değil miyiz’ deyince de hemen, ‘Estağfurullah’ diye karşılık verdiler.
Türklüğü kabul etmiyorlardı.
Hâlbuki biz Türk’tük. Bu ordu Türk Ordusuydu. Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi.
Fakat ne çare ki bu “biz Türk değil miyiz?” diye sorunca “Estağfurullah” diye cevap verenlerin görünüşe göre Türk demek Kızılbaş demekti.(…)
Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini, başkumandanını ve onun vekilini de bilmemektedir.
Hele iş, vatan bahsine dönünce büsbütün karıştı. Kısacası, vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler, belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı…”

*

Falih Rıfkı Atay (1894-1971), “Batış Yılları” adlı eserinde kendi kuşağını Osmanlı’nın son çocukları olarak tanımladı ve devamla;
“Kendime ilk defa ne zaman ‘Türk’ dediğimi ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum.
Biz padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, ‘Padişahım çok yaşa’ diye bağırırdık…”
Buraya kadar yazdıklarımın kuşkusuz amacı var:
Mustafa Kemal de, Osmanlı’nın son kuşağındandı. Türk’ün, Osmanlı iktidarı tarafından nasıl aşağılandığını yaşadı. Osmanlı münevverlerinin Babıâli’de “Türk” sözünü Arap aksanıyla ifade ederek “Terk” diye yazdıklarını unutmadı. (“Terk” sözcüğünün çoğulu Arapçada “Etrâk” demekti ve Türklere, “etrâki bi idrak” -anlayışsız Türkler- diyorlardı!)
*
Tarihi bir gerçeğin anatomisi;
Engin ve soylu Tarihiyle bilinen Türkler İslam Diniyle karşılaşınca bu dine kolaylıkla adapte oldular; çünkü İslam öncesi de tek Tanrıya inanıyorlardı.

Milli yapılarıyla, İnanç anlayışıyla Türk İslamcı değil, Kur’an’ın insanıdır. Türk birlikçisidir; Turancıdır
Milliyetsiz milliyetçi değil, Türk milliyetçisidir
Evrenselci, Halkların kardeşliği, Din kardeşliği masallarına inanan değil, Türkün kardeşi sadece Türk’tür gerçeğini inanır.
Sağcı, solcu. Dinci, Dinsiz. Kapitalist, komünist veya Avrasyacı bopçu Avrupacı değil. Orhun nehri gibi kaynağından Türk tür bunun içinde Türkçüdür, Turancıdır.
Kanım aksada zafer İslamlın veya onun bunundur diyenlerden değil, varlığım Türk varlığına armağan olsun diyendir.
*
O halde atam belli, ceddim belli, soyum belli, Türklüğünün farkında olmayan mankurtlardan değiliz. Soyumun yüceliğini bilenler bilir, ama birde en iyi kendim bilirim, Türk olduğum için kendimi dünyanın en şanslı kişisi sayar, tarihimi geçmişimi asaletimi yüceliğimi hep özümde bulur gururlanırım..
Türk olunmaz, Türk doğulur.
Gayriler elbette ki benim gibi olamazlar, hiç bir zaman Türk olma imkânları da yoktur, çünkü asalet, asillik, yücelik, Türklükten yani soydan gelir. Ne mutlu Türküm diyenlere, ne mutlu Türklüğünün farkında olup Türk’çe yaşayanlara.
*
Türklüğü tamamlayıcı yegâne kavram İslam Peygamberi Hz Muhammet’ in ana felsefesini kavrayarak İslamı anlamlandırmak ve Anadolu’ ya İslam tohumunu eken Ahmet Yesevi’nin muazzam öz deyisi ile İslamı Türkçe okuyabilmektir.
Yesevi’nin ifadesiyle;
‘’Türk olmak kaderimdir; ancak inancım tercihimdir.’’der. Çünkü Türk olarak doğmuştur;
Ahmet Yesevi’nin yolu bizleri bir arada yaşatan sevgi yoludur. Anadolu’nun dört bir yanına gönderdiği talebeleriyle kardeşlik tohumlarını ekmiş, onun ardından gelen Mevlana ile Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli ile bu tohumlar fidan olmuş, Osmanlı’nın hoşgörüsü ile çınar olmuş ve Cumhuriyetimiz ile Anadolu’da adeta kökleşmiştir.
*
İslam evrensel bir dindir. Güzel ahlakı ve sevgiyi esas alır. Türk İslam kültürünü içselleştiren milli ve manevi kimliğimizle benliğimizi güçlendirdik; imparatorluklar kurduk; Türkiye Cumhuriyetini kurduk; bin yıldır Anadolu’yu yurt edindik.
Bilelim ki; ”Bu toprakların dili sevgidir”.
*
Kaldı ki;
‘’İki Ses vardır Bizi Kendimize Getiren.
Biri EZAN Sesi Diğeri SELA.
Biri Hala Yaşadığımızı, Yüce Yaratana Karşı Sorumluluğumuzu Hatırlatır
Diğeri Bu Âlemde Misafir Olduğumuzu’’ …
*
Türk; Atatürk’e göre, yıldırımdı, kasırgaydı, dünyayı aydınlatan güneşti. Bu sebeple…
Tarih: 23 Mayıs 1928.
TBMM, 1312 s
Türk Vatandaşlığı Kanunu’nu kabul etti. Böylece…
Asırlardır hor görülen Türk, yurttaşlık payesiyle onurlandırıldı.
Osmanlı ile Cumhuriyet farkı buydu…
“Türk”, Osmanlı’da olduğu gibi aşağılanan-horlanan değildi.
Zamanın ruhu değişmişti: Türk; uluydu, yüceydi…
Atatürk başarmıştı.

Hakikati Kaybetmek

Öğrenci hocasına sorar:

“Hocam, ‘hakikat’ sözcüğünü dilimizden çıkarsak, yerine ‘gerçek’ kelimesini koysak ne kaybederiz?”

Hoca tebessüm eder, kısa ama derin bir cevap verir: “Evladım, hakikati kaybederiz.”

Öğretmenin zekice verdiği cevap karşısında şapka çıkarmamak mümkün değil.

İlk bakışta “tevriye” sanatına güzel bir örnek ve bir kelime oyunu gibi görünen bu cevap, aslında plaza diliyle iletişim kuran ve dijital esaretinin farkına varamayan günümüz gençlerinin en büyük buhranlarından birine işaret eder. Çünkü insan bazen bir kelimeyi kaybettiğini zannederken, aslında o kelimenin taşıdığı dünyayı kaybetmektedir.

Türdeşlerimizle ve eşya ile ilişkilerimize bir de bu açıdan bakmamız lazım:

Her şeyin sadeleştirilmesi, kısaltılması ve kolaylaştırılması gerektiği düşünülüyor. Dil de bu değişimden nasibini alıyor. Bazı kelimeler eski bulunduğu için terk ediliyor, bazıları ise yerine konulan yeni sözcüklerle aynı anlamı taşıdığı varsayılarak unutuluyor. Oysa dil yalnızca iletişim aracı değildir. Dil, bir milletin hafızasıdır. Kelimeler ise o hafızanın taşıyıcılarıdır.

“Gerçek” ve “hakikat” kelimeleri buna güzel bir örnektir.

Gerçek; çoğu zaman görünen, ölçülen, tespit edilen şeydir. Müşahhastır, somuttur. Bir olayın meydana gelmiş olması bir gerçektir. Yağmurun yağması, güneşin doğması, bir savaşın yaşanması gerçektir. Beş duyuyla algılanır, deneyseldir. Batı’daki “realizm” akımı, bizde “gerçekçilik” diye ifade edilir. Fakat hakikat, bu görünenin arkasındaki manayı da içine alır. Hakikat, yalnızca olanı değil, olanın nedenini, amacını, anlamını ve insanla ilişkisini de sorgular. İnsan veya eşya hakikati ile gerçeği aynı şey değildir. Varlık nedenimiz, “hakikat” kelimesiyle dillendirilirken biyolojik, fiziki belki de kısmen psikolojik yönümüz “gerçek” kelimesiyle anlatılmalıdır.

Bugün bilgi çağında yaşıyoruz. İnsanlık tarihinde hiç olmadığı kadar çok bilgiye sahibiz. Telefonlarımızda, bilgisayarlarımızda, kütüphanelerimizde sayısız veri bulunuyor. Ancak bu bilgi bolluğuna rağmen insanların huzuru, mutluluğu ve anlam arayışı konusunda ciddi sıkıntılar yaşadığını görüyorum. Çünkü bilgi arttı ama hikmet aynı ölçüde artmadı, hakikatten uzaklaşıldı. Bilim dalları gerçeklerin sayısını artırdı, lakin hakikatin kutbunu kaybetti.

Bir insanın kaç yaşında olduğu gerçektir. Hayatını neye adadığı ise hakikatle ilgilidir. Muhabbet, vefa, merhamet, vicdan, bağışlama … birer hakikattir.

Bir ağacın boyunu ölçebilirsiniz; bu gerçektir. O ağacın insana sabrı, kök salmayı ve direnç göstermeyi öğretmesi ise hakikattir. Eşyanın hakikati, insanoğluna verdiği derstir, irfandır.

Modern dünya, çoğu zaman bizi gerçeklerle meşgul ediyor. Sürekli rakamlar görüyoruz. İstatistikler okuyoruz. Veriler topluyoruz. Ölçüyor, biçiyor, karşılaştırıyoruz. Fakat insan ruhu yalnızca verilerle yaşayamaz. İnsan, anlam arayan bir varlıktır. Anlam ise hakikatin kapısından içeri girer.

Belki de bugün yaşadığımız birçok sorunun temelinde bu ayrımı unutmuş olmamız yatıyor. Teknoloji gelişti, binalar yükseldi, araçlar hızlandı; ama yalnızlık, güvensizlik arttı, insanlar birbirini anlamakta zorlanmaya başladı. Çünkü gerçeklere yatırım yaptık; hakikati ise ihmal ettik.

Hakikat, insanı kendisiyle yüzleştirir. Ona sadece “Ne biliyorsun?” diye sormaz; “Nasıl yaşıyorsun?”, “Neye inanıyorsun?”, “Ne uğruna mücadele ediyorsun?” sorularını da yöneltir.

Bu yüzden hakikat kelimesinin kaybolması yalnızca bir sözcüğün kaybı değildir. Bir bakış açısının, bir düşünme biçiminin ve bir medeniyet tasavvurunun kaybıdır.

Kelimeler, ev gibidir. İçlerinde asırların birikimi yaşar. Bir kelimeyi attığınızda yalnızca birkaç harfi değil, o harflerin taşıdığı anlam katmanlarını da kapının dışına bırakmış olursunuz.

“Hakikat” yerine “gerçek” desek ne kaybederiz?” sorusuna verilen cevap son derece nükteli ve vecizdir: “Hakikati kaybederiz.”

Eski kültürümüzden kopma refleksi adına eş anlamlısı diye uydurulan kelimelerin hemen hiçbirinin, tarihi süreç içinde organikleşen kelimelerin anlamlarını karşılaması mümkün değildir: Medeniyet/uygarlık, talebe/öğrenci, muhabbet/sevgi, tecrübe/deneyim, mektep/okul, irfan/kültür, şuur/bilinç, hürriyet/özgürlük, hayat/yaşam, gibi … Kendisiyle değer bulup varlığımızı gerektiğinde armağan ettiğimiz sevgilimiz için kullandığımız “hayatım” kelimesi yerine “yaşamım” demek, bana oldukça iğreti, sevimsiz, çirkin gelmektedir.

Dilciler arasında genel kabul gören görüş şudur: Her eski kelime, yerine gelen yeni kelimeyle bire bir karşılanamaz. Çünkü kelimeler yalnızca sözlük anlamı taşımaz; tarih, kültür, edebiyat ve medeniyet birikimini de taşır.

Bir insan “bilgili” olabilir; ama “irfan sahibi” olmak çok daha farklı bir mertebeyi anlatır. Kelime değiştiğinde sadece ses değil, bazen bir medeniyet tasavvuru da değişmiş olur.

Kelimeler, farklı ufuklara açılan farklı pencerelerdir. Dilin zenginliği düşüncenin zenginliğidir. Düşüncenin zenginliği ise insanın dünyayı anlama kapasitesidir. Hakikati arayan toplumlar yalnızca bilgi sahibi olmazlar; aynı zamanda bilgelik de üretirler.

Hepimizin yeniden sorması gereken soru, şudur: “Gerçek”i öğrenmek için büyük çaba harcıyoruz. Peki, “hakikat”i aramak için ne kadar emek veriyoruz?

Muhalefet Zararlıdır, Birliği Bozar

Bizde parti yok, lider var demiştim. Niçin? Çünkü parti zor bir kavram. Partinin, adı üstünde, diğer partilerden ayrı, onu tarif eden bir anlayışı olur; farklı bir felsefesi olur. Amaaan canım. Kim uğraşacak anlayışla, felsefeyle. Onun yerine Ahmet liderin partisi, Mehmet liderin partisi deriz. Her şey ayan beyan bellidir. Bunlardan birine taraftarları dünya lideri der, öbürüne kâinat lideri; yuvarlanıp gideriz.

Partiydi, anlayıştı, felsefeydi zaten kendileri soyut kavramlar. İçini doldurmak için daha da soyut kavramlar gerekecek. Ünlü Rus nörolog Luria, iptidai toplumlarda soyut kavramların bulunmadığını belirlemişti. Daire yoktu, tabak vardı; dikdörtgen yoktu, kapı vardı… Sonra zekâ testlerinde ölçülen şeyin de büyük çapta soyut kavramlara hâkimiyet olduğu anlaşıldı. Çünkü zekâ testleri aslında soyutun manipüle edilmesi üzerine kurulmuştu. Ülke gerilikten kurtulursa, bu kurtuluşla birlikte çocuklarına soyutu kavratan bir eğitim verebilirse, toplumun ölçülen ortalama zekâsı yükseliyordu. Siyaset hayatımıza, siyaseti anlayışımıza bakılırsa o eğitimin hâlâ verilemediği görülüyor.

Herhâlde çok doğru değildir bu düşüncelerim ama nideyim, düşündükçe bu soyutu kavrayamama ile birçok tersliği açıklayabiliyorum.

GELLNER DER Kİ

Bir başka bilim adamı, sosyolog Ernest Gellner’in de bu düşüncelerime yakın tespitleri var. Gellner daha ziyade millet ve milliyet teorileriyle bilinir. Fakat milliyet teorilerine dönmeden önce İslam Toplumu (İslamic Society) adlı bir kitap yazmıştı. Orda, İslam dininin, bilhassa İslam’da Tanrı kavramının mesela Hıristiyanlığa göre daha soyut olduğunu söylüyordu. Öyle ya, Hıristiyanlıkta Tanrı insanları sevdiği için insanlara oğlunu kurban etmiştir. Hatta oğlu mudur, kendi midir hangisi ise ete kemiğe bürünüp insanların arasına inmiş, insanların arasında yaşamış ve ölmüştür. İslamiyet’in Allah’ı Hıristiyanların anlayışıyla mukayese bile edilemez. Kimseye benzemez, doğmamıştır, doğrulmamıştır… Onun için der Gellner, Müslümanlar bu kadar erişilmez – aynı zamanda şahdamarlarından da yakın – Tanrı’ya erişmek için şeyhleri aracı kılıyorlar. Şeyh işte karşılarında, elle tutulur, gözle görülür. Sizi soyutluktan kurtarır. Günahtan da. Olabildiğince somuttur. İşte, orada karşınızdadır.

Şimdi Gellner’in fikirlerini alıp bizim siyasetimize uygulayabiliriz. Demokrasi? Ne demek demokrasi? İşte herkes kendine göre bir demokrasiden bahsediyor. En teröristi de demokrasi diyor, en diktatörü de demokrasi.

YOK ASLINDA BİRBİRİMİZDEN FARKIMIZ

Parti ne demek? Bir parti bir partiden farklı bir şeyler söylemeli değil mi? Biri Türkiye’yi şöyle şöyle kalkındıracakken öbürü, “Hayır” demeli, “Böyle böyle kalkındıracağım.” Mesela biri devletçiyken öbürü liberal falan olmalı; değil mi? Bizim partilerimiz arasında böyle farklar görüyor musunuz? Doğrusu ben görmüyorum.

Hepsi aynı şeyi söylüyor. “Memur, emekli, işçi maaşları daha yüksek; domates, hıyar, ekmek fiyatları daha düşük olmalı.” CHP böyle diyor. Peki, AKP ne diyor? Tersini mi söylüyor? Hayır. O da tamamen aynı fikirde de farkı şu, imkânımız şimdilik bu kadar ama bu yüzyıl Türkiye yüzyılı olacak; o zaman maaşlar yükselecek, fiyatlar artmayacak diyor. Nasıl mı olacak? İşte iktidar da muhalefet de bu “nasıl”ı söylemiyor. Hiç söylerler mi… Söylesinler de karşı taraf kopya mı çeksin!

Ha, CHP daha Atatürkçü. Ne demek Atatürkçü? Özgür Özel, Atatürk’ün koltuğunda oturuyormuş. Buna mobilya Atatürkçülüğü diyen bozgunculara bakmayın siz. Bundan daha sağlam bir Atatürkçülük delili olur mu? Daha ne istiyorsunuz? Altı oku mu saysın tek tek? Hele hele “Türk milleti”, “Ne mutlu…” falan desin de DEM’i mi küstürsün maazallah!

PARTİ NİFAK DEMEKTİR

Aziz milletim. Bu demokrasi işinin tadı kaçtı. Milleti partilere bölmek son derece tehlikeli bir iş. Bakın “parti” yerine eskiden “fırka” denirdi, bu kelimenin cinsleri arasında “fark”, “tefrik” falan vardır. Yani ayırt etmeye dayanır. Hâlbuki dört tarafımız düşmanlarla çevriliyken, İsrail bize saldırdı saldıracakken; tefrike, hizbe hiç mi hiç ihtiyacımız yok.

İç cepheyi sağlam tutmak beka meselesidir. Fırka ile, hizip ile iç cepheyi nasıl sağlam tutarız? Vazgeçin bu parti, pırtı işlerinden. Muhalefet yapmaktan. Bakın, muhalefet bu farklılıklara o kadar alışmış ki kendi içlerinde bile parça parça olmuş, birbirine girmişler.

Elin gâvuru, fiilî durumu kanuna uygun hâle getirmek için çırpınır durur. Biz, tam tersine, kanunu fiilî duruma uydururuz. Bunu, hatırlayacaksınız, daha önce de yaptık. Gelin, bize meşruiyet lütfeden Tom Barrack’ın sözlerine kulak verelim. Bize yakışan rejimin hangisi olduğunu tekrar düşünelim. Müşfik monarşi miydi? Hemen başlayalım: Evvel emirde birlik ve beraberliğimize zarar şu fırkalardan kurtulalım. Tek yumruk olalım. İki satırlık bir kanuna bakar: Muhalif olmak yasaktır. Muhalifler muhalefetten vazgeçene kadar hapsolunur. Vesselam.

Şimdi bu yazıyı tekrar okudum. Gellner’den sonra zıvanadan çıkmışım. Neyse bu böyle kalsın. İlerde doğrusunu yazarım. Şimdi bu yazdıklarımı “beka meselesi” diye okuyun. “Beka meselesi” deyince yazdığım her zırvayı kabule mecbursunuz.

Türkiye Uçuyor, Yolcular Uykuda

Bundan üç yıl kadar önce, 31 Ağustos 2023’te, Türkiye’nin durumunu bir uçak metaforu üzerinden anlatmıştım. Seçimlerin hemen ardından ekonomide ve siyasette yaşanan şiddetli sarsıntılar üzerine kaleme aldığım yazının bugün maalesef hiç “eskimediğini” görüyorum. Uçağın rotasında, türbülansın şiddetinde ve yolcuların psikolojisinde değişen şeyler var elbet; ancak temel sorunlar yerli yerinde duruyor. Üç yıl önce yaptığım bu “uçuş değerlendirmesini” hatırlatıyor ve uçağın bugünkü rotası ve irtifasına dair birkaç yeni notu ise yazının sonunda sunuyorum.

****

Havacılık konusunda yazı ve programlarıyla tanıdığımız Güntay Şimşek, Habertürk’teki yazısında, “uçağa bindiğinizde neden uykunuz gelir?” sorusunun cevaplarını veriyor.

Gerçekten “yolculuk öncesi iyi bir şekilde uykunuzu almanıza rağmen, henüz rutin uyku saatinize de epeyce zaman varken” bile çoğu zaman uçakta uykunuz gelir. Güntay Şimşek bunun sebeplerini şöyle açıklıyor:

  • İlk ve en önemli sebep “düşen kabin basıncı.” Düşük kabin basıncı uykunuzu getirir.

“Pilotlar bazı hava muhalefeti durumunda uçakların irtifasını sert bir şekilde düşürüyor. Özellikle son dönemlerde yaşanan küresel ısınmadan kaynaklanan türbülanslar pilotları bu duruma sevk etmeye başladı. Pilotlar uçuş güvenliği için bunu yaparken bu durumda yolcuların içi çekiliyor ve uykuları geliyor. İrtifa düşüşlerinde de uykunuz gelebilir.”

  • Yolcuların uykusunu getiren başka bir sebep ise uçuş yönünün güneşin doğuşu yönünde olması imiş. “Cam kenarında, güneşin geldiği taraftaysanız mayışıp uyur kalırsınız.”
  • Uçakların bazen “koltuklarının tasarımı, renk uyumu ve kabin içi atmosferi o kadar rahat olabilir ki” yolcuları adeta uykuya davet eder.
  • Eğer uzun uçuşlar öncesi uykunuzu almadan uçağa bindiyseniz daha çok uyuyabilirsiniz.
  • Korku veya hastalık gibi sebeplerle, yolculuğa başlamadan uyku ilacı aldıysanız, yine uzun süreli bir yolculuğun çoğunu uykuda geçirerek daha rahat ve konforlu bir yolculuk yapabilirsiniz.

****

Bu havacılık bilgilerini okudukça benim aklıma “Türkiye uçuyor” sloganı ve bu sloganla avutulan kitleler geliyor.

Bir kesim Türkiye’nin uçtuğuna ve konforlu bir yolculuk yaptığına inanıyor.

Bir başka kesim ise, “Türkiye uçuyor” sloganının bir safsata olduğuna ve uçuyorsak bunun bir uçurumdan aşağı uçuş olduğuna inanıyor.

Türkiye uçağının kaptan pilotu “uçuyoruz” anonsları yapıyor.

Tamam uçuyoruz ama nasıl, hangi şartlarda ve nereye kadar?

*******************************

Türkiye Uçağında Yaşanan Sorunlar

Türkiye uçağında çok ciddi sorunlar yaşanmakta:

  1. Uçak çok şiddetli türbülanslar içinde uçuyor ve zaman zaman ani sert irtifa kayıpları yaşıyor. Kaptan pilotun daha önce hiç denenmemiş manevralarıyla uçak sık sık savruluyor, yön değiştiriyor.
  2. Diğer taraftan uçağın yakıtı bitmek üzere. En yakın havalimanına gidebilmesi mümkün ama o yabancı havalimanı ile irtibat ve güven sorunları yaşanmakta. Kaptan pilot bu bilgileri yolcularla paylaşmıyor.
  3. Uçak sağ salim en yakın yabancı havalimanına indirilmeden yakıt ikmalinin mümkün olmadığı anlaşıldı. Bunu gören kaptan pilot uçağı en yakın yabancı havalimanına indirip, yakıt ikmali yapması için eski yardımcı pilota (Mehmet Şimşek’e) kokpiti devretmek zorunda kaldı.
  4. Uçakta iki bölüm var. Birinci bölümdeki yolcuların “koltuklarının tasarımı, renk uyumu ve kabin içi atmosferi çok rahatlatıcı.” Yemek ve içecek servisleri harika. Bu bölümdeki yolcuların yeme içme dışındaki zamanlarda konforlu bir uyku içerisinde seyahat ettikleri için türbülanslardan ve tehlikelerden habersiz huzur içinde uykularına ve yolculuklarına devam etmekteler. Bunların uçaktan ve kaptan pilottan hiç şikayetleri yok.

Ancak uçağın diğer bölümündeki yolcuların koltukları rahatsız, kabin içi atmosferi kötü ve yemekler bu bölümdeki yolcuların alamayacağı kadar yüksek fiyatla satılmaktadır. Türbülanslar sırasında bu yolcular şiddetle sarsılmaktalar.

Fakat bu yolcuların bir kısmı ani irtifa kaybı ve düşük kabin basıncı sebebiyle adeta içleri çekilmiş ve uykuya dalmış durumda.

Uçağın uçuş yönü sürekli doğuya doğru olduğundan, cam kenarındaki güneşin geldiği yöne bakan yolcular da mayışıp uyumuş durumdalar. Bu uyuyan yolcular da yaşanan olumsuzlukların farkında değiller.

  • Yolculuk başlamadan kendilerine uyku ilacı içirilen yolcular da olan bitenden habersiz uykularına devam etmekteler.
  • İkinci bölümdeki yolcuların diğer kısmı ise (bunlar tüm yolcuların %48’i kadardır) yaşanan sarsıntılar ve uçağın şiddetli manevralarının yarattığı korku yüzünden bir türlü uyuyamamaktalar. Beti benzi solmuş, endişe ve korku içinde beklemekteler.

*******************************

2026 Güncellemesi: Uçuşta Son Durum

Türkiye uçağının güncel durumuna dair seyir defterine şu notları eklemek zorundayım:

Sarsıntıdan uyananlar artıyor. 2023’te uyanık olan ve sarsıntıları tüm dehşetiyle hisseden yüzde 48’lik kesim, geçen süre zarfında yalnız kalmadı. (2024 Yerel Seçimleri ve sonrasında derinleşen ekonomik buhran sebebiyle) Cam kenarında uyuyan veya uçuş öncesi “uyku ilacı” verilen yolcuların bir kısmını da uyandı.

Türbülans o kadar şiddetlendi ki, en konforlu koltuklarda oturanlar hariç, artık kimsenin deliksiz bir uyku çekme şansı kalmadı. Uyanan yolcuların gözlerindeki mahmurluk yerini yavaş yavaş endişe, öfke ve sorgulamaya bırakıyor.

Kaptan pilot hala “Uçuyoruz, rekor kırıyoruz” anonsları yapmaya devam ediyor. Ancak türbülansın şiddetinden dolayı uçağın gövdesinden gelen “metal yorgunluğu” sesleri, artık kokpitten gelen anonsların sesini bastırmaya başladı.

Uyanan yolcuların umut bağladığı, yeni bir rota çizmeyi vadeden “alternatif uçuş ekibine” karşı düğmeye basıldı. Kaptan pilot, “tek çare” olarak kalabilmek uğruna, uçuş kurallarını hiçe sayarak yedek mürettebatı (Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel’i) paraşütsüz aşağı atıyor.

****

Türkiye uçağının sevgili yolcuları…

Siz bu uçağın içinde bütün türbülans ve tehlikelere rağmen uyku içindeyseniz ve konforlu bir yolculuk rüyası görmekte iseniz, ne mutlu size…

Bu sert yolculukta -benim gibi- bir türlü uyuyamamış ve olan bitenin farkında olan yolculardansanız, hepimize Allah kolaylık versin.

Türkiye’nin Toplu “Taşıma” Sorunu

Toplu taşımayı sadece bir ulaşım hizmeti olarak görmemek gerekir. Toplu taşıma; sosyal adaletin, şehir planlamasının ve kamusal yaşamın en temel araçlarından biridir. Bu nedenle toplu taşıma, basit bir “kâr-zarar” tablosuna sıkıştırılamayacak kadar stratejik bir kamusal hizmettir.

Neden mi? Çünkü bir şehirde yaşamak; işe gitmek, hastaneye ulaşmak, eğitim almak, sosyalleşmek ve ekonomik hayata katılmak demektir. Ulaşım, bütün bu temel haklara erişimin anahtarıdır. Herkesin özel araç sahibi olma, yakıt, bakım, sigorta ve otopark giderlerini karşılama imkânı yoktur. Geliri sınırlı olan işçi, emekli, öğrenci ve işsiz için toplu taşıma bir tercih değil, hayatın içinde kalabilme zorunluluğudur.

Bu yüzden kamu otoritesi toplu taşımaya yalnızca kasaya giren gelir açısından bakmamalıdır. Toplu taşıma doğrudan zarar ediyor gibi görünse bile; trafiği azaltır, ekonomik verimliliği artırır, hava kirliliğini ve karbon salınımını düşürür, yol kazalarını azaltır ve şehri yaşanabilir kılar. Yani otobüs hattının kasada yazdığı zarar, aslında şehrin genelinde ürettiği kamu yararıyla fazlasıyla telafi edilir.

Bugün Türkiye’nin birçok şehrinde toplu taşıma, tarife ve fiyat politikası bakımından rasyonel şehir planlama ilkeleriyle çelişen bir noktaya gelmiştir. Birçok büyükşehirde 40-45 TL bandına dayanan tam bilet ücretleri, toplu taşımayı teşvik edici bir kamusal hizmet olmaktan çıkarmakta; özellikle 2-3 kişilik aileler ve gruplar için özel araç kullanımını ekonomik olarak daha özendirici hale getirmektedir. Bu durum aynı zamanda, kent içi trafiği azaltmakla yükümlü olan yerel yönetimlerin, kendi fiyat politikasıyla tam biletli yolcuları özel araca yönlendirmesi anlamına gelmektedir. Eğer toplu taşıma ucuz, erişilebilir ve cazip hale getirilmezse, daha fazla insan özel aracına yönelir; sonuçta şehir içi yollar açık hava otoparkına dönüşür, trafik ağırlaşır, zaman ve enerji kaybı büyür.

Üstelik burada yalnızca fiyat düzeyine değil, ödenen ücret karşılığında sunulan mesafe, ağ çeşitliliği, aktarma imkânı ve hizmet kalitesine de bakmak gerekir. İstanbul gibi büyük metropollerde yüksek bilet ücretleri, geniş metro, metrobüs, vapur ve aktarma ağıyla kısmen dengelenebilirken; Kocaeli, Adana, Antalya ve benzeri şehirlerde benzer ücretlerin çoğu zaman daha sınırlı hat seçenekleri, daha kısa mesafeler ve daha düşük hizmet konforu karşılığında ödenmesi ciddi bir çelişki yaratmaktadır. Dolayısıyla mesele yalnızca “pahalı bilet” meselesi değil; ödenen ücret ile alınan kamusal hizmet arasındaki dengesizliktir.

Karşılaştığımız bir diğer yapısal sorun ise fiyatlandırma politikasının sosyal adalet boyutudur. Öğrenci, emekli ve dezavantajlı grupların desteklenmesi elbette sosyal belediyeciliğin gereğidir. Ancak artan işletme maliyetleri, akaryakıt, yedek parça ve personel giderleri gerekçe gösterilerek ortaya çıkan finansman açığının en kolay biçimde tarifeye zam olarak yansıtılması, özellikle hiçbir indirim hakkı bulunmayan ve her gün işe gitmek zorunda olan tam biletli çalışan kesimi doğrudan etkilemektedir.

Belediye tarafından baktığımızda, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullar, akaryakıt fiyatları, döviz kuru, yedek parça ve personel giderlerindeki artışlar yerel yönetimler açısından ciddi bir maliyet baskısı oluşturmaktadır. Üstelik toplu taşımada kullanılan akaryakıt ve enerji üzerindeki vergi yükleri de belediyelerin ulaştırma maliyetlerini artıran yapısal bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Ancak, kamu otoritesi bir yandan genel vergi politikalarıyla toplu taşıma maliyetlerini ağırlaştırırken, yerel yönetimlerin de bu yapısal tıkanıklığın faturasını en kolay yol olan tarife zamlarıyla yurttaşa yansıtması doğru değildir. Yerel yönetimlerin asli görevi, bu maliyet krizini doğrudan tam biletli çalışan kesimin cebine bırakmak değil; kamusal kaynakları doğru önceliklendirerek toplu taşımayı erişilebilir tutmaktır.

Belediyelerinin toplu taşımaya belirli düzeyde sübvansiyon sağladığı bilinmektedir. Nitekim belediye yönetimleri, toplu taşımaya milyarlarca liralık destek verildiğini ifade etmektedir. Ancak burada tartışılması gereken mesele sübvansiyonun var olup olmadığı değil; bu desteğin hangi ölçüde yeterli olduğu, hangi kesimlerin yükünü azalttığı ve toplu taşımayı özel araca karşı gerçekten cazip bir seçenek haline getirip getirmediğidir. Eğer verilen kamu desteğine rağmen tam biletli çalışan yurttaş için toplu taşıma hâlâ pahalı, konforsuz ve özel araca kıyasla dezavantajlı kalıyorsa, ortada yalnızca bir finansman değil, aynı zamanda bir planlama ve önceliklendirme sorunu vardır.

Ayrıca kentsel ulaşım gibi stratejik bir kamu hizmetinin büyük ölçüde ticari mantıkla işleyen özel kooperatiflerin inisiyatifine bırakılması, hizmet kalitesi, konfor, denetim ve planlama açısından yapısal sorunlar üretmektedir. Buradaki sorun yalnızca ticari kâr motivasyonu değildir; bazı hatlarda oluşan rekabetsiz yapı ve fiili tekel konumu, kamu otoritesinin denetim kapasitesini de zayıflatmaktadır. Hizmetin aksaması durumunda kentin günlük yaşamını ciddi biçimde etkileyebilecek bu yapı, belediyeleri çoğu zaman kamu yararı ile örgütlü taşımacı grupların sektörel talepleri arasında sıkıştırmaktadır. Oysa kamunun asli görevi, bu baskı karşısında idari irade göstermek ve ulaşımı piyasa pazarlığına değil, şehir planlaması ve kamu yararı ilkesine göre düzenlemektir.

Şehirlerin ihtiyacı, günübirlik fiyat ayarlamaları değil; toplu taşımayı yeniden kamusal hizmet anlayışının merkezine alan bütüncül bir ulaşım politikasıdır. İndirimli ve ücretsiz taşımadan doğan sosyal maliyeti, tam biletli yolcuya yansıtmadan doğrudan genel bütçe ve kamusal kaynaklarla finanse eden, akıllı aktarma sistemleri ve çalışanlara yönelik uygun abonman modelleri geliştiren bir sisteme geçmek gerekmektedir. Bunun yanı sıra, özel kooperatiflerin fiili veya kısmi tekelini kıracak şekilde kamunun sistemdeki payı artırılmalı; bu yapılar kamu yararı, hizmet kalitesi ve performans ölçütleri esas alınarak daha güçlü biçimde denetlenmelidir.

Parti Yok, Lider Var

Hani ne diyoruz: Siyasi partiler, demokrasimizin vazgeçilmez unsurlarıdır.

İyi, hoş da Türkiye’de maalesef siyasi parti yok. Sadece siyasi liderler var. Sonra liderlerin başında bulunduğu ve adına parti dediğimiz yapılar var. Bunlar son derece pederşâhî oluşumlar. Bazen kadın genel başkanlar da gelir, o zaman da esasta bir değişiklik olmaz, sadece pederşâhî yerine maderşâhî olunur. Her hâl ve kârda lider ne derse o olur. Milletvekili adaylarından tabandaki teşkilatlara kadar bütün organları lider tayin eder. Dikkatinden kaçmışsa, il, ilçe, her neyse, beğenmediği parti organını fesheder ve yenisini kurar. Genel kongre delegelerini de lider seçer. Sonra o seçtiği delegeler dönüp genel kurulda onu seçer. Biz de buna demokrasinin vazgeçilmez unsuru parti deriz.

BAŞKANLIĞIN VAZGEÇİLMEZ UNSURU: PARTİLER

Bizim partilerimiz liderlerinin adıyla anılır. Erdoğan’ın partisi, Bahçeli’nin partisi… Eskiden de öyleydi. Erbakan’ın partisi, Özal’ın partisi, Demirel’in partisi vardı. Lider, hakkın rahmetine kavuşunca da parti sıklıkla onunla birlikte yok olup giderdi.

Politikacılar parti tabanından falan söz etmeyi severler ama bu yapı içinde tabanın etkisi pek azdır. Düşünün, her türlü teşkilatı ve adayı merkezin belirlediği bir sistemde tabanın ne etkisi olabilir? Öyle ya tabanı lider belirlerse, lider tabandan çekinir mi? Ancak içine kendine muhalif birileri sızmasın diye izler ve öyle bir tehlike doğduğunda o riskli teşkilatı değiştirir. Yoksa ayaklar baş mı olsun?

ABD’ye bakınız. Onların parti başkanlarının adını hiç duydunuz mu? Başkan adaylarının ismini duyarsınız. Seçilirse bu sefer başkan sıfatıyla duymaya devam edersiniz. Bunların bir tuhaf davranışı da iki defa başkanlık yapanın artık üçüncü defa seçilemeyeceğidir. Onlar iki defa iktidara gelen başkan adaylarını değiştirirler çünkü anayasalarında öyle yazar. Bizimkinde de öyle yazar ama biz başkanımızı değil onun yerine anayasayı değiştirmeyi tercih ediyoruz—veya sayacı “reset” etmeyi.

PARTİLER PARTİ OLSAYDI

ABD başkanları muhalefetten ziyade kendi partilerinden çekinir. Çünkü orada partiler partidir. Çünkü başkanı o mevkiye getiren partisidir. Amerikan deyişiyle, son tahlilde “otların kökleri ~ grass roots”dur. Vekilleri, senatörleri ve başkan adayını hep bu kökler, tabandaki, en tabandaki partililer belirler. Taban, davranışlarını beğenmez ve vazgeçerse bunların hiçbirinin tekrar seçilme şansı yoktur.

Bir ara, CHP buna istisnadır diye düşünmüştüm. Öyle ya, bu parti iki defa mevcut genel başkanını seçimle, demokratik oylamayla değiştirdi. Birincisinde, Ecevit, kaç yılların İnönü’süne genel kurulda rakip olup kazandı. İkincisi de Özgür Özel’in Kılıçdaroğlu’nun yerine seçilmesi. Derken şu mutlak butlan işi patladı. CHP, parti gibi parti olsaydı ne beklerdiniz? Özel’in de Kılıçdaroğlu’nun da kanunsuzluk karşısında sağlam durup, birbirine kilitlenip partiyi savunmalarını değil mi? Tam tersi oldu.

CHP ÖNEMLİ DEĞİL. KKP Mİ ÖÖP Mİ?

Öyle anlaşılıyor ki asıl mesele Cumhuriyet Halk Partisi değil. Asıl mesele partinin Kılıçdaroğlu’nun partisi mi yoksa Özgür Özel’in partisi mi olacağı. Yüz yıllık geçmişin pek de o kadar değerli olmadığı, ilkeleri etrafında birleşilecek bir parti bulunmadığı anlaşılıyor. İlkeler değil, kimin liderlik yapacağı önemli olan. Bizde parti yok, bizde lider var.

Bunun istisnası var mı? Belki var. Bu ayın başında İyi Parti’nin 3 Mayıs toplantısındaydım. Genel Başkan kürsüye yürürken salonda gençler bir ağızdan “Gençliğin umudu Dervişoğlu!” diye slogan atıyordu. Dervişoğlu, mikrofona gelince cevap verdi: “Bir gün size sadece ama sadece kendiniz için slogan atmayı öğreteceğim.

Fakat bu, istisna…

CHP parti olsa, bütün mensuplarının şu tepkiyi vermesi gerekirdi: Bir an önce genel kurulumuzu yapıp bu tuhaf durumdan kurtulalım. Ama öyle anlıyoruz ki önemli olan CHP’nin bu durumdan kurtulması değil, hangi babanın elinde kalacağı. Onun için şu anda dümeni eline geçirmiş olan butlan başkanının, eski başkanın delegeleriyle genel kurula gitmesi söz konusu değil. Mahkeme kararı hukuki veya değil, fakat kararda delegelerin delegeliklerinin geçersizliği hükmü yok. Ama ne var… Bunlar ötekini seçtiği için artık ötekinin delegeleri sayılırlar. Bununkinin değil. Onun için genel kuruldan önce en küçük teşkilat biriminden başlanarak partinin yeni elbisesini giymesi gerekir. Demokrasi falan sonra…

Bu yazıyı yazarken gazetelerde şu manşeti okudum: “Bahçeli Kılıçdaroğlu’na akıl verdi: Üyeleri yenile, partiyi arındır, 9 Eylül’de kurultaya git.” İşte bu kadar! Her liderin partisi kendine.

Bayramınız kutlu olsun, sevdiklerinizle bayram olsun.