24.4 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 3

Elimizde … Varken

Elimizde, kâinatın büyük kitabının ezelî bir tercüme ve çevirisi olan Kur’an varken,

Elimizde, tekvînî / Allah’ın varlığına işaret eden delilleri okuyan

Çeşitli dillerinin ebedî tercümanı / bütün varlıkların;

Mânâ, mâhiyet ve vazifelerini açıklayan, mevcudatın tercümesi hükmünde olan Kur’an varken,

Elimizde, şahadet / görünür ve gayp / görünmez âlemler kitabını açıklayan ve yorumlayan

Ve tefsir eden Kur’an varken,

Elimizde, zeminde / yerde ve gökte gizli İlahî isimlerin;

Manevî / mânâya, içe ve rûha ait hazînelerinin keşşâfı / keşfedeni olan Kur’an varken,

Elimizde, yazılı satırlara benzeyen,

Mânâlı olayların altında; örtülü gerçeklerin anahtarı olan Kur’an varken,

Elimizde, şahadet / görünen dünyada, gayp / görünmez âlemin;

Hâl dillerine tercüman olan Kur’an varken,

Elimizde, şahadet âlemi perdesi arkasında olan, gayp âlemi cihetinden gelen;

Rahman’ın ebedî iltifatları / sınırsız merhamet sahibi olan Allah’ın;

Sonsuza kadar geçerli olan güzel sözleri

Ve Sübhan olan Allah’ın ezelî hitapları / bütün kusûr ve noksanlardan uzak,

Bütün mükemmel sıfatlara sahip,

Varlığının başlangıcı olmayan Allah’ın, hitaplar hazînesi içinde bulunan Kur’an varken,

Elimizde, mânevî İslâm âleminin güneşi, temeli sayılan Kur’an varken,

Elimizde, uhrevî / âhiret âlemlerinin mukaddes / kutsal harîtası denen Kur’an varken,

Elimizde, Allah’ın zâtını, sıfatlarını, isimlerini ve İlahî işlerinin;

Açıklayıcı sözü, yorumu, kesin delîli, parlak tercümanı olan Kur’an varken,

Elimizde, insanlık âleminin mürebbîsi / terbiye edeni ve eğiteni Kur’an varken,

Elimizde, en büyük insanlık olan İslâmiyet’in, su ve ışığı olan Kur’an varken,

Elimizde, tüm insanların gerçek hikmetini / var oluş sebebini içeren Kur’an varken,

Elimizde, insanlığı saâdete sevk eden;

Hakikî mürşid / irşad edici / doğru yolu gösterici olan Kur’an varken,

Elimizde, insan için;

Hem bir kanun,

Hem bir dua,

Hem bir hikmet,

Hem bir ubûdiyet / kulluk,

Hem bir emir ve davet,

Hem bir zikir,

Hem bir fikir,

Hem insanın;

Bütün manevî ihtiyaçlarına,

Müracaat / başvuru eseri olacak; kitapları içeren;

Tek ve kapsamlı, mukaddes bir kitap olan Kur’an varken,

Kısaca:

“Elde Kur’an gibi, bir mûcize-i bâkî (ebedî bir mûcize) varken,

Başka bürhan (delil) aramak, aklıma zâit (gereksiz) görünür.

Elde Kur’an gibi, bir bürhan-ı hakikat (gerçek delil) varken,

Münkirleri (inkârcıları) ilzam (çürütmek) için, gönlüme sıklet (ağırlık) mı gelir?”

Türk Mizahtan Korkmazdı, Gülmeyi Severdi

Prof. Dr. A. Bican Ercilasun Yeniçağ Gazetesinde “Türk, Mizahtan Korkmaz” başlıklı çok değerli bir köşe yazısı yazdı. Yazı “Mizahtan korksaydık Nasrettin Hoca’mız olur muydu? cümlesiyle başlıyor.

Ercilasun Hoca yazısında Türk kültürünün tarihsel köklerinden (Divânu Lugâti’t-Türk’teki küg ve külüt kavramlarından) yola çıkarak Türk milletinin fıtri olarak mizahtan korkmadığını ve gülmeyi sevdiğini anlatıyor. (Küg, dilden dile dolaşan güldürücü nükte; külüt ise komik/güldüren kişidir.)

Bu kavramlar Türklerin 11. yüzyılda bile mizahı hayatın merkezine aldığını, mizahı toplumsal bir harç olarak kullandığını gösteriyor.

Deli Dumrul fıkralarda Azrail ile vuruşmaya kalkardı.  Nasreddin Hoca dini figürleri latifeyle eleştirirdi. Karagöz’le Hacivat dini kendi çıkarları için kullanan kişilere, yobazlığa ve batıl inançlara yönelik eleştiriler yapardı. Rüşvet olaylarını, adaletsiz yöneticileri ve halkı ezen memurları eleştirirdi. Bektaşi fıkraları, Bekri Mustafa, Karadeniz fıkraları dini motifler üzerinde latif bir şekilde düşünmemizi sağlar.

Günümüze kadar Türk kültürü, Nasreddin Hoca’yı, Deli Dumrul’u, Karagöz ile Hacivat’ı ve diğer mizah karakterlerini dışlamamış, bağrına basmıştır.

Ercilasun Hoca, tarihi örneklerden yola çıkarak, “Türk mizahtan korkmaz, gülmeyi sever. Yöneticilerin hedeflerinden biri de milletin yüzünü güldürmek olmalı” demiş yazısında.

Ama ben yazımın başlığını “Türk Mizahtan Korkmazdı, Gülmeyi Severdi” diye geçmiş zaman ekiyle kullandım.

Çünkü günümüz Türkiye’sinde mizaha karşı derin bir hoşgörüsüzlük, cezalandırılan mizahçılar/çizerler ve gülmeyen, tedirgin ve kasvetli çehreli bir toplum olduğumuz gerçeği ile karşı karşıyayız.

**********************************

Kasten Adam Güldürme Suçu

Ülkemizde son yıllarda mizahçıların, çizerlerin ve sosyal medya kullanıcılarının “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”, “kamu görevlisine hakaret” gibi soyut gerekçelerle yargılanması, adeta gizli bir “Kasten Adam Güldürme Suçu” ihdas edildiğini gösteriyor.

Nasreddin Hoca ile Timur fıkraları bugün yazılsaydı, Hoca muhtemelen “devlet büyüklerine hakaret ve devlet otoritesini sarsmak” suçundan tutuklu yargılanıyor olurdu. Peki, Nasreddin Hoca yasaklansaydı ne olurdu? Bugün bu muhteşem kültür hazinemizden ve ruhlarımıza kattığı hoşgörü ve farklı düşünme yeteneğinden mahrum olurduk.

Azrail ile pazarlık eden ve ilahi düzeni mizahi bir dille sorgulayan Deli Dumrul hikayeleri bugün anlatılsa, inanç değerlerini aşağılamaktan dava açılırdı.

Bekri Mustafa bugün yaşıyor olsa ve mecburen namazını kıldırdığı cenazenin kulağına “Ahirette bu dünyanın ahvalini sorarlarsa ‘Bekri Mustafa Ayasofya’ya imam olmuş.’ dersin, onlar her şeyi anlar” diye fısıldasa, üzerine alınan birilerine hakaret ve iftira etmekten tutuklanabilirdi.

Oysaki, hukukun görevi toplumun huzurunu ve mutlu olmasını sağlamaktır. Böyle bir toplumun en net göstergesi ise gülebilmesidir. Gülmeyi cezalandıran sistem, adaleti değil korkuyu kurumsallaştırır.

**********************************

Mizahtan Neden Korkuyoruz?

Mizahtan korkan kesimler farklı sebeplerle bu duyguya kapılıyorlar:

  • Bir kesim, dini ve milli kutsal değerleri birer siyasi rant elde etme alanı olarak kullanıyor. Bu alanda yapılmış mizahi eserler, sözler, paylaşımlara şiddetli tepkiler göstererek “bu değerleri biz temsil ediyoruz” mesajı veriyorlar.
  • Bazı kişiler gülünç duruma düşmekten patolojik derecede korkarlar. Bu hal mizahi sözler veya çizgilerle eleştirilmeyi statü kaybı ve otorite sarsılması olarak gören yöneticilerin ve fanatik grupların ortak sendromudur. Bunlar en masum hicvi bile linç gerekçesi yaparlar.
  • Bir başka kök sebep, geniş kesimlerin kendi dilindeki mecazı ve mizahi eserdeki metaforu anlamayan eğitimsizliği.  Eğitim sistemimiz kendi dilinde sorulan soruları anlayamayan, şaka, mecaz ve ironi içeren cümleleri kavrayamayan, düşüncesini doğru dürüst anlatamayan insanlar yetiştiriyor.

Bu nitelikteki kitleler ince esprileri, görsel sembolleri, mizahi metaforları ve alt metinleri okuyamayabiliyor. Mizah eserindeki veya karikatürdeki sembolizmi tamamen soyutlayıp, onu düz anlamıyla bir “dini hakaret” şablonuna oturtuyorlar.

Bu kesim, üst düzey devlet yetkililerinin bir mizah ürününe karşı “hadsiz, hayasız, alçaklık” gibi ağır sıfatlarla linç kampanyası başlatmasından kolay etkileniyorlar. Bu yaratılan ortam yargıyı re’sen harekete zorluyor ve adliyeleri mizahı cezalandırma ya da mizahçıları korkutma merkezine dönüştürüyor.

**********************************

Gülmek Ve Güldürmek Bir Erdemdir

Sistem bir tarafta, mizahi eserdeki/ karikatürdeki ince mesajı kötü niyetle veya cahillikle çarpıtıp re’sen soruşturma açıyor, mizahçıları “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik”ten tutukluyor.

Diğer tarafta ise aynı sistem dergi binaları önünde “Ya onlar ölecekler ya biz öleceğiz. Biz can vermeye de can almaya da hazırız!” diye açıkça şiddet ve terör çağrısı yapan radikal grupları görmezden geliyor…

Bu asimetri, Nasreddin Hoca’nın torunlarının ülkesinde, hukukun mizaha karşı nasıl bir cezalandırma aracına dönüştürüldüğünün delilidir.

Mizahtan, çizgilerden korkan, gülmeyi unutan ve kendi dilinin estetiğini yitiren bir toplumun geleceği olamaz. Yöneticilerin görevi fıkraları, esprileri, latif eleştirileri ve çizgileri sansürlemek değil, toplumun yüzünü güldürmektir.

Bu gülmeyen, karamsar çehrelerden kurtulmanın tek yolu, gülmeyi ve güldürmeyi yeniden bir erdem kabul etmektir.

Ercilasun Hoca’nın cümlesiyle bitirelim: “Türk mizahtan korkmaz. Adamın yüzüne bakarsınız, Türk mü ceberut mu olduğunu anlarsınız. Mizahtan korkmazsa bilin ki o, Türk’tür.”

20 Temmuz…

20 Temmuz nedir?

Yılın 365 gününü oluşturan takvim yapraklarından biri midir?

Ya da kimimizin doğum, kimimizin ölüm tarihi midir?

 Tabi ki değil! Ama Türk Milleti için önemlidir…

 Neden önemlidir?

 Çünkü tarih sayfalarını araladığımızda 20 Temmuzun önemli bir tarih olayını, Akdeniz’in tam da orta yerinde Kıbrıs adı verilen ada parçasında yaşanan bir ölüm kalım mücadelesini anlattığı görülür.

   Bir halk düşünün ki, vatan topraklarımız diye belledikleri bu adada topyekûn ortadan kaldırılmak istenmiştir. Hem de komşuları olarak belledikleri, iç içe yaşadıkları Rum dostları tarafından!

  Bu halkın adı; Kıbrıs Türk’üdür.

  Yıllar boyunca sırf Türk olduğu için öldürülen, evleri yakıp yıkılan, toprakları yağmalanan, yaşadıkları yerlerden sürgün edilen bu halk uğradığı tüm mezalime rağmen Rumlara teslim olmamıştır.

  Bu halk adada vermiş olduğu varoluş mücadelesini 20 Temmuzda kazanmıştır.

  20 Temmuz; Anavatan Türkiye’nin adadaki soydaşlarını ölümün kıyısından kurtardığı gündür. 

  20 Temmuz; Mehmetçikle Mücahit’in kucaklaştığı, ada Türklerinin özgürlüklerine kavuştuğu günün adıdır.

  20 Temmuz; geçilmez denilen Beşparmak dağlarını aşarak kahramanlık destanları yazan şanlı ordumuzun, bu dağlara ay yıldızlı bayraklarımızı kazıyan yiğitlerimizin adıdır, soyadıdır.

  20 Temmuz; Kıbrıs adasında vatan ve vazife uğruna hayatlarını feda eden nice şehitlerimizin anıldığı günün adıdır. 

  20 Temmuz; Kıbrıs adasında kurulan son Türk Devletinin, KKTC’nin temellerinin atıldığı tarihtir, tarihe altın harflerle yazılan zaferin adıdır.

 İşte 20 Temmuzlar bunun için önemlidir.

 Evet, bundan yıllar önce 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs adasında yaşanan savaştan, kazandığımız bu şanlı zaferin ardından bugüne tam 52 yıl geçti.

 Kıbrıs adasında çok şey değişti!

Adanın kuzeyinde ayrı, güneyinde ayrı bir devlet var. Dini, dili, gelenek ve görenekleri ayrı iki halk yaşıyor bu adada. Kuzeyinde Türkler, güneyinde Rumlar…

Adada barış var huzur var. Her iki halk da işinde gücünde yaşam mücadelesi veriyorlar.

Ancak bu iki halk bir türlü rahat bırakılmıyor! İlla ki yeniden eski günlere döneceksiniz bir arada yaşayacaksınız deniyor da başka bir şey denmiyor!

Bu birleşmeyi kimler mi istiyor? 68 yıldan beri aynı gayretin içinde olan BM ile 2004 yılından beri de olmaması gerektiği halde Kıbrıs adasına da burnunu sokan AB.

Görünen o ki, bu iki Hıristiyan kuruluşu bu adada İslam’ın temsilcisi Türkleri istemiyorlar. Yıllardan beri çözüm adı altında türlü planlarla tuzak üstüne tuzak kuruyorlar.

Ama her defasında hizmet ettikleri Rumlar çözüm diye sunulan her planı ret ediyor, kabul etmiyor. Çünkü onlar adanın tamamını geri istiyorum diyor da başka bir şey demiyor!

Rum tarafının bu akıl almaz taleplerine Türk tarafında hizmet edenlerde var! Onlar ‘’Birleşik Kıbrıs Hayalperestleri’’ ile ‘’Yes Be Annemciler’’. Ne zaman bir tuzak plan ortaya çıksa onlarda yeniden türüyorlar…

 Şimdilerde BM yeniden bir plan kurgulamış adı da ‘’gevşetilmiş çözüm planı.’’ Hangi gevşek hazırlamış olursa olsun bu planın da diğer tuzak planlardan bir farkı yok. Çünkü içeriğinde Rumlara toprak iadesi, Türkiye’nin garantörlüğünün yok edilmesi ve Türk askerinin adayı terk etmesi var!

Pekiyi karşılığında Türkler ne elde ediyor; sınırlı tanınma ve kısmi ambargolardan kurtulma…

 Böylesine bir teslimiyet planına ne Türkiye ne de KKTC yetkililerinin evet demeyeceği çok net. Zaten bu tuzak planını hazırlayanları da muhatap almamak gerek. Çünkü zaman kaybetmekten başka bir şeye yaramıyor.

    Bu nedenledir ki;

    Kıbrıs Türk Gençleri sizlere sesleniyorum:

  • Yaşadığın ata yadigârı bu topraklar senin öz be öz son yurdundur, devletine sahip çık.
  • Devletinin Egemenlik hakkı;  kayıtsız şartsız Kıbrıs Türk Halkınındır, değerini bil.
  • Kıbrıs adasında Kıbrıslılar değil iki ayrı halk yaşamaktadır. Sen kökü Anadolu’dan gelen Türk evladısın bunu sakın unutma
  • Senin dinin de, dilin de, gelenek, göreneklerin de ayrıdır. Kimilerinin farklı söylemleri seni aldatmasın.
  • Özgürlüğünün değerini bil. Bu uğurda kan ve can bedeli ödendi. Sakın vazgeçme.
  • Göndere çekilen ay yıldızlı bayraklarımıza sahip çık. O bayrakları gönderden indirmek isteyenlere mani ol. Bunun bir bedeli olduğunu unutma.
  • Bir karış toprağını dahi paylaşma. Unutma ki, yaşadığın toprakların her karışı için nice yiğitler hayatlarını seve, seve feda ettiler.
  • Türkiye senin ana vatanındır. Seni koruyup, kollayan tek devlettir. Onun garantörlüğünden, Türk askerinin adadaki varlığından asla vazgeçme.
  • Bu adada Türk olarak doğdun, Türk olarak kal. Sakın ola ki bu kimliğinden vazgeçme.

Değerli okur:

   Ben bu ada parçasında 52 yıl önce savaşan, Gazilik gururunu taşıyan komutanlardan birisiyim. O dönemde soydaşlarımızın özgürce yaşamı için mücadele ettim. Geride kalan 52 yıl boyunca da kalemimle bu milli davamıza hizmet etmeye devam ediyorum.

  Kalan ömrüm ne kadardır, Yüce Rabbim bilir. Ama yaşadığım müddetçe hem Kıbrıs Milli Davamızı savunmaya, gerçeklerini yazmaya, hem de 20 Temmuzları hatırlatmaya devam edeceğim.

 Bu vesileyle bu mücadele uğruna seve, seve hayatlarını feda eden şehitlerimizin aziz hatıraları önünde saygı ile eğiliyor, tüm gazilerimize sağlıklı ömürler diliyorum.  Kıbrıs Milli Davamızın liderlerini, bu davaya hizmet eden devlet adamlarımızı sevgi ve saygı ile yâd ediyorum. Vatan onlara minnettardır.

   20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramımızın 52’nci yıldönümü kutlu olsun.

                                                           Ne Mutlu Türküm Diyene.

15 Temmuz İhanetini Kavramak

Laik cumhuriyetimize karşı yapılan bu ihanetin içyüzünü kavrayabilmek için sorulan bir kısım soruların, belirsizliklerin açıklığa kavuşması gerekiyor:
*

Ne var ki kudretini Metehan’ın geleneğinden alan TSK nın Vatansever komutanları darbeye geçit vermedi de rahat nefes aldık!. Bu cemaatin, diğer cemaatlerin siyasi iktidarın arka bahçesini oluşturduklarını, iktidara destek verdiklerini önceden biliyoruz
*

Ve maalesef 15 Temmuz gecesi olanları Cuma hutbelerinde, hâşâ Bedir ve Uhud ile Çanakkale ve İstiklâl savaşıyla bir tutularak aynıymış gibi anlatıldı.
*
Hani sizler, Çanakkale için ”Bedrin Aslanları ancak bu kadar şanlı idi” dedi diye Mehmet Âkif’i dinsizlikle suçlamadınız mı?
*

Bugünü görürcesine Bağımsız Ülkemizin kurucu kadrosunun lideri ATATÜRK’ÜN sözlerinden biri de;
“Efendiler, sırası gelmişken, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!”
*

”Şu kopan fırtına Türk ordusudur ya Rabbi!
Senin uğrunda ölen ordu budur ya Rabbi!
Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın!
Galip et çünkü bu son ordusudur İslam’ın”
*
Yahya Kemal Beyatlı’nın yukarıda anlattığı bu mübarek Ordunun, 15 Temmuz bahanesiyle aşağılanmasını birileri zafer- bayram olarak kabul edip kutlayabilirler ve hatta bunu ileride resmi bayram da ilân edebilirler.
*

15 TEMMUZ;
Kendi içinden ve dışından Türk Ordusunu tasfiye,
Cumhuriyeti yok etme,
Anadolu’da Türk’ün varlığına son verme hareketinin başarıyla yürütülebilmesi için ustaca hazırlanmış bir askeri darbe senaryosundan, sinsi bir kılıftan öte bir şey değildir.
*
15 TEMMUZ GECESİ TÜRK ASKERİNDEN;
1071 Malazgirt’in,
1453 İstanbul’un,
1915 Çanakkale’nin,
1921 Sakarya’nın,
Dahası 9 Eylül 1922 İzmir’e girişinin intikamının alındığı kirli, bir o kadar da meçhullüklerle dolu bir intikam gecesidir.
*
15 Temmuz gecesi, Türk’ e karşı;
Kin,
Nefret,
İntikam,
Linç,
Katliam
Ve birçok düşmanlığın acımasızca sergilendiği uğursuz gecedir!
*
15 Temmuz gecesi;
Cübbe- Sarık- Sakal üçlüsüyle gizlenmiş Müslüman kılıklı LAVRENSLERİN Türk’ün asker evlâtlarına alçakça saldırdığı ve kinlerin LAĞIM olup aktığı gecenin adıdır!
*
BAKIN BİR BİNBAŞI NE DİYOR!
‘’Günahsız ve masum erleri tekme tokat döven şeytani sakallı adileri, don- atlet bırakılmış savunmasız erlerin sırtlarına yumrukla vuran sivil polisleri, başı kesilerek hunharca öldürülen Mehmetçiği seyrettim gün boyunca.
Türk milletine bu günleri yaşatan tüm FETÖ cüzlere, onlarla yıllar boyu ortaklık edip her istediklerini veren tüm siyasilere, bu zamana kadar toplumun ayrıştırılmasına, anayasal kurumların ele geçirilmesine, Atatürk’e- Cumhuriyete- Türklüğe karşı yapılan hıyanetleri görmezden gelen topluma yazıklar olsun. Eğer bu cennet vatana hizmet ettiğimden dolayı bir hakkım varsa sizlere haram ediyorum’’diyecekti.
*
Kültür genlerini Türk milletinin sağlam inanç sistemiyle, gelenekleriyle, töreleriyle Tarihi şuuruyla beslemiş Türk genci, ordusunun aşağılanmasına,
Mehmetçiğinin linç edilmesine,
Cumhuriyetinin tasfiyesine sevinip bayram edemez!
Böylesi iğrenç olayların tezahür ettiği geceleri kutlayamaz!
*
15 Temmuz gecesi menfur darbe girişiminde bulunan Fetöcüler görünürde bu saldırıyı İslam’a karşı yapmamışlardır.
Tam tersi, 12 Eylül darbesinden sonra iş başına gelen tüm iktidarlar sayesinden İslam’ı kullanarak, semirmelerine, büyümelerine, Uluslararası holdingleşmelerine ve devlete karşı güç haline gelmelerine, devlet içinde yapılanmalarına fırsat verilen iktidarlar sayesinde melanet yuvası terör örgütü haline gelmiş, milletimizin başına bela olmuştur.
Sonra da iç hesaplaşmayla veya aile içi anlaşmazlıkla, kendilerine göre, ‘’…İslami yoldan uzaklaştıklarına…’’ inandıkları iktidara karşı darbe gerçekleştirme teşebbüsünde bulunmuşlardı…

İnsana Dair

İnsanın dinlemesi, konuşması, düşünmesi cüz’î / sınırlı ve yetersizdir.

Bu yüzden hepsiyle aynı anda ilgilenemez.

Ancak onlarla, birini bırakıp diğerine geçmek sûretiyle ilgilenebilir.

Himmeti / çalışıp çabalaması da yetersiz. Her şeye, birden el atamaz.

İnsanın kıymetini tâyin eden mâhiyeti / aslı, esası ve niteliğidir.

Mahiyetinin değeri ise, himmeti nispetindedir.

Himmeti ise, hedef edindiği maksadın önem derecesine göredir.

İnsan hangi bir şeye yönelirse, ona bağlanır ve onunla hem-hâl ve onda fânî olur.

Bu sır ve gizli hakikatten dolayıdır ki, insanlar;

Bayağı, basit ve küçük şeyleri büyük adamlara dayandırmazlar.

Ancak sebep ve vesilelere verirler.

Sanki, basit işlerle uğraşmak; onların onuruna uygun olmadığı gibi,

Küçük şeyler de, onların büyük himmetlerini meşgul etmeye lâyık değildir.

İnsan, bir şeyin ahvâlini / hâllerini muhakeme ettiği / değerlendirdiği zaman,

O şeyin rabıta ve bağlarını, sebep ve esaslarını önce kendi nefsinde,

Sonra kendi cinsinden olanlarda, sonra etraftaki imkân dâhilindeki şeylerde arar ve araştırır.

Hatta hiçbir sûrette, mümkün olanlarla, benzerliği olmayan Allah’ı düşünecek olursa,

Vehim ve hayâl duygusu ve kuruntusu ile bir insanın mukayeselerini, esaslarını, ahvâlini

Mikyas ve ölçü yaparak, Allah’ı düşünmeye başlar.

Oysa, Allah’a bu gibi mikyaslarla bakılamaz. Çünkü sıfatları kayıt-kuyut altına alınamaz.

Allah’ın kudret, ilim ve iradesi; Güneş’in ışığı gibi bütün varlığı kapsar.

Bu husus hiçbir şeyle kıyas edilemez.

Arş-ı Azam’la münasebeti olduğu gibi, zerrelerle de münasebeti vardır.

Allah, Güneş ve Ay’ı yarattığı gibi, Sineğin gözünü de O yaratmıştır.

Allah, kâinata koyduğu yüksek nizam gibi,

Mikroskobik hayvanların bağırsaklarına da, pek ince lâtif bir nizam koymuştur.

Semadaki cirm ve kütleleri birbiriyle bağlantı içinde bulunduran genel çekim kanunu gibi,

Zerre ve atomları da, o kanunun bir benzeriyle nazmetmiştir.

Sanki bu zerreler âlemi, o semavî âleme küçük bir misaldir.

Kısaca, aczin müdahalesi ile, kudret mertebeleri ayrılır.

Aczi imkânsız olan Kudretçe, büyük-küçük birdir.

Ezelî Kudret, en evvel eşyanın iç yüzüyle alâka kurar. Bu yüz ise, herkes için güzel ve şeffaftır.

Evet, Güneş ve Ay’ın yüzleri parlak olduğu gibi, Gece ve Bulut’ların da iç yüzleri parlaktır.

İnsanın zihni ve fikri, Allah’ın azametine bir mikyas, kemalâtına bir mizan,

Vasıflarının muhakemesine bir vasıta bulmak imkânına sahip değildir.

Ancak sanatlı bir şekilde tüm yarattıklarından ve eserlerinin tamamından

Ve bütün fiillerinden hâsıl olan, tecellî eden bir vecihle bakılabilir.

Evet, zerre ayna olur, fakat mikyas / ölçü olamaz.

Anlaşıldığı şekilde, Allah’ın mümkün olan şeylere kıyas edilmesi

Ve mümkün olanların onun işlerine mikyas yapılması, en büyük cehalet ve ahmaklıktır.

Çünkü aralarındaki fark yerden göğe kadardır.

Zira, Vâcibi / varlığı zorunlu olan ve başkasının varlığına bağlı olmayanı;

Mümkine / imkân dâhilinde olana kıyas etmekten; pek garip ve gülünç şeyler çıkar.

Meselâ tabiatperestler, o aldatıcı kıyas ile, gerçek tesir ve etkiyi sebeplere vermişlerdir.

Güya yanlış kanaat ve inançlarınca, Allah; azametinin büyüklüğü

Ve kusur ve noksanlıklardan uzak oluşundan ötürü, bu gibi basit ve çirkin şeyleri kabul etmez.

Demek, akılları vehimlerine esir olanlar, bu gibi gülünç şeyleri doğururlar.

Velhasıl, vesvese ile bu vehme kapılmaktan uzak durmak lâzımdır.

AK Parti’de Küskünlerin Suskunluğu

İçinde bulunduğumuz ortamda doğruları söylemek ve iktidarın yaptıklarına ayna tutmak çok risklidir.Gözaltılar, tutuklamalar ve yargılanmaları göze almak gerekiyor. Bu yüzden muhalif bilinen gazeteci ve yazarlar yazı ve sözlerini defalarca kontrol ederek, her sözcüğü tartarak yazmaya ve adeta bir “otosansür” sürecine itildi.

Buna karşılık, geçen hafta AK Parti’nin kurucu kadrosunda yer alan, eski Milli Eğitim ve Kültür Bakanı Hüseyin Çelik’in, Şule Aydın’a verdiği röportajda, iktidara yönelik radikal eleştirilerini okuyunca şaşırdım. “O’nun şu ifadeleri, muhalif bir gazeteci tarafından söylense doğrudan ağır ceza mahkemelerinin konusu olurdu” diye düşünmeden edemedim:

“Bizim ismi cumhurbaşkanı olan padişahlarımız oldu.” Biz nasıl bir cumhuriyet olacağız? Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti mi olacağız, yoksa otokratik, totaliter bir cumhuriyet mi olacağız?”

“Bugün hükümetin yönlendirmesi ve şekillendirmesiyle hareket eden savcı ve hakimlerin zihniyeti aynıdır kardeşim… Eğer yargı bağımsız olmazsa, eğer yargı tarafsız olmazsa yani adalet bozulmuşsa tuz kokmuş demektir.”

“15 Temmuz sonrası kendisini muhafazakâr olarak adlandıran insanlar sadece bir bankaya para yatırdıkları için gerçekten zulme uğradılar.”

“15 Temmuz… Bunun bir görünen yüzü var… Bir de görünmeyen yüzü var. Demek ki bu görünmeyen yüzünün bilinmesi istenmiyor.” Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, dönemin MİT Başkanı Hakan Fidan… Bu insanlar niye gelip ifade vermediler?… Siz o saate kadar bu darbeyi önleyebilecekken niye önlemediniz?”

“Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, Türk tipi başkanlık Türkiye’nin felaketi olmuştur… Meclis şu anda etkisiz ve yetkisizdir. Rus Dumasıyla bizim meclis arasında bir fark yoktur diyorum.”

“Tayyip Erdoğan’dan sonra da AK Parti’nin yaşama şansı yoktur.” Cumhuriyet saltanat gibi veliahdınızın aile içerisinden seçildiği bir sistemin adı değil…

Elbette bana göre de bunlar ve benzerlerinin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Ama yargımızın “fiile göre değil faile göre yargılama” yaptığını gösteren örneklerini ve bir kısım muhalefetin “bize düşman hukuku uygulanıyor” iddialarını hatırdan çıkarmamak gerekiyor.

Bu kadar radikal cümlelerin sahibinin hukuki bir yaptırımla karşılaşmamasının veya partiden ihraç edilmemesinin temel sebebini iyi anlamamız gerekiyor.

****

İktidar partisi içinde yaşanan kopuşlar, suskunluklar ve zaman zaman yükselen radikal itirazlar tek bir kalıba sığmıyor. Karşımızda birbirine hiç benzemeyen temsilî üç farklı figür ve üç farklı “sistemde tutma” yöntemi var.

Hüseyin Çelik, Bülent Arınç gibi isimler bu hareketin “ötekisi” veya dış düşmanı değildir; bizzat kurucu hafızasının bir parçasıdır. Siyasi iktidar, kurucu bir bakanı yargı önüne çıkardığı takdirde, kendi geçmişini, meşruiyetini ve ilk on yıllık başarı hikayesini de yargılamış olacaktır. Bu durum parti içinde ideolojik bir sarsılma riski taşır.

Sistemin onlara karşı geliştirdiği savunma mekanizması hapse atmak değil; onları “etkisiz eleman” statüsünde tutmaktır.

Onların itirazı ise, tarih önünde “biz o gün de itiraz ettik” demek içindir. Ancak bunlar “gönül bağı kopmuş” olsalar da Ak Parti’den istifa etmezler.

**********************************

Ayağından Çivilenenler

AKP’nin itirazcılarından eski İzmir Milletvekili Hüseyin Kocabıyık’ın itiraflarını hatırlayınız. Kocabıyık parti tabanındaki sessizlik sarmalının ideolojik bir sadakatten değil, bir “ödül-ceza” stratejisinden kaynaklandığını kendi cümleleriyle şöyle ifşa ediyordu:

“AK Parti herkese bir şey dağıtıyor. Bana da verdiler. Eşimi vali yapmışlardı. O zaman iki bakan arkadaş beni arayıp ‘Seni nasıl ayağından çiviledik’ diye espri yapmıştı. Bir takım şeylere itiraz ettiğim için de geri aldılar. Sistem bu. İtiraz edenin mutlaka kaybedeceği bir şey var. O nedenle susuyorlar…” 

Demek ki sistemin ikinci yöntemi “Ayağından çivileme” imiş. Makam, ihale, istihdam veya rant verilerek muhtemel muhalif seslerin kesilmesi sağlanıyormuş.

Kocabıyık kırmızı çizgiyi aşarak Kavala kararlarına, Gezi davasına ve Ekrem İmamoğlu’na verilen siyasi yasağa (“Kendine darbe yaptın”) itiraz ettiğinde sistemin “sopa” kısmı derhal devreye girdi. 

Önce eşi Uşak Valiliği görevinden merkeze çekildi, ardından Kocabıyık partiden ihraç edildi. Süreç bununla da kalmadı. Verdiği röportajlar ve sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek sabahın erken saatlerinde evi basılarak gözaltına alındı. 72 gün boyunca tutuklu yargılanan Kocabıyık, “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla 2 yıl 5 ay 5 gün hapis cezasına çarptırıldı ve ardından tahliye edildi.

Sistem, “ayağından çivilediği” bir eski milletvekili itiraz ettiğinde faturayı en ağır şekilde keserek geride kalanlara çok net bir gözdağı vermiştir.

**********************************

Sisteme Bağlı Olanlar

Üçüncü grupta ise Melih Gökçek’in temsil ettiği “kırgınlar/ küskünler” yer alır.

Gökçek, devasa bir bütçeyi yönettiği 23 yıllık Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden, kendi rızasıyla değil, bizzat Cumhurbaşkanının “metal yorgunluğu” talimatıyla istifa ettirilmiştir.

Buna rağmen muhalif olmak bir yana, sistemin en partizan savunucusu olarak sosyal medyada mücadeleye devam etmektedir. Çünkü kaybedecek şeyiniz ne kadar büyükse, sadakatiniz o kadar agresif olmak zorundadır.

Çelik’in ideolojik kırgınlığı veya Kocabıyık’ın “aydın namusu” nitelikli çıkışı burada yoktur. Gökçek’in “ayağındaki çiviler”, bir valilik makamından çok daha derindir.

Gökçek’in radikal sadakatinin ödülü sadece geçmiş 23 yıla ait muhtemel hukuki, idari ve kentsel dosyalardan yargılanmamaktan ibaret değildir. Aynı zamanda oğlu Osman Gökçek’in AKP’den milletvekili yapılmasıyla ailesinin siyasi ve ekonomik güvencesi tahkim edilmiştir.

Sonuç olarak; AKP siyaseti, kırgın ve küskünlerini terbiye eden, istifa edemez hale getiren yöntemler geliştirmiştir.

AK Parti’nin iç muhalefeti yönetme biçimi, modern parti içi demokrasiyle bağdaşmıyor.

Bu yöntemler Makyavelist aklın “korkulmak sevilmekten çok daha güvenlidir”, “Prens’in etrafındaki güçlü figürleri kendisine mutlak surette muhtaç bırak”, “düşmanın mertebesini yükseltmeden, sessizce felç et” kurallarının bir güncellemesi gibi gözükmektedir.

Öğretmenim “ayrılık”, senden çok şey öğrendim

Bir yürek sızısıdır ayrılık. Ney’in yürek yakan inlemesinin sebebinin, kamışlıktan ayrılması olduğu rivayet edilir. Her buluşmanın, her birlikteliğin mutlak sonudur ayrılık. Ölüm kadar gerçek, ama ölümden acı. “Ölüm, Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı, denir anonim halk ezgisinde.

Bizi bütünleyen parçalarımız, bizim sevdiklerimiz, bizi biz yapan evlatlarımız; kızımız, oğlumuz, torunlarımız, gelinimiz hep birlikteydik hafta sonu. Yendi, içildi, anlamlı veya anlamsız konuşuldu, gerekli ya da gereksiz gülündü. Ben daha çok onları seyrettim, birlikteliğin en pasif, ancak en mutlu kişisi olarak. Sonra… sonra ne mi oldu? Ayrılık.

Kasırga telaşıyla eşyalar toplandı, arabalar çalıştırıldı, kucaklaşıldı, “Allah’a emanet olunuz.” dendi, eller sallandı. Arkada kalan, bir demet hüzün, adı ayrılık.

Eve döndüğümüzde ev aynı evdi, ama boştu; yürek aynı yürekti, ama buruktu. Sevgi yelkovanı, yerini gram gram birikecek hasrete bırakmak için dönmeye başlamıştı. İnsan, sevdikleri gittikten sonra onların bıraktığı boşluğu değil, aslında gönlünde açılan yeri fark ediyor. Demek ki sevgi, yoklukta daha çok hissediliyormuş.

Yahya Kemal, “Ölmek, kaderde var, bize ürküntü vermiyor; lakin vatandan ayrılmanın ıstırabı zor.” der. Ölmek, bir kabulleniştir, ayrılık zorunlu tercih. Zordur, vatandan, anadan, babadan, yardan, evlattan ayrılmak; her biri bizi biz yapan birer parçadır, etle deri gibi. Vatan hürriyettir, ana baba gıdadır, yar şifadır, evlat devamlılığımızı sağlayan hayattır.

Yunus Emre de hasreti ve ayrılığı çok derinden hisseden şairlerimizdendir. Onun “Ayrılık ateşten bir ok” anlamına gelen dizeleri, yüzyıllar geçmesine rağmen hâlâ gönüllerde aynı sızıyı uyandırır. Karacaoğlan, Pir Sultan, Âşık Veysel… Hepsi ayrılığı farklı kelimelerle anlatmış ama aynı acıyı dile getirmişlerdir. Çünkü ayrılık, çağ değiştirse de değişmeyen tek duygudur.

Evimizi yakın bir semte taşırken hüzünlendiğini fark ettiğim anneme, “Ben sık sık gelirim.” dediğimde “Kapı arkası, gurbet oğlum.” dediğini hatırlıyorum. Ayrılık, hüznün tecelli ettiği sosyal bir hakikat, belki de hayatın dinamiği. “Ano Yemen’dir, gülü çemendir / Giden gelmiyor acep nedendir / Burası Muş’tur yolu yokuştur / Giden gelmiyor acep ne iştir?” dörtlüğünü askerden yıllarca dönmeyen oğlu için söyleyen analar, “Gördün güzelleri beni unuttun.” deyişini sitemli şekilde dillendiren sevgililer bu gerçeği en acı şekilde yaşamışlar. Ayrılık, adı hüzün, hissedildiği yer gönül olan en acı insani hakikattir.

Gidenden çok, geride kalan hisseder bu acıyı. Gidenin kafasında ve yüreğinde onu meşgul eden bir hedef vardır. Ümittir, hevestir, hırstır bu. Gidip de gelen yok; ama sanırım ölüm de böyle bir şey. Ölenin ağladığına kimse şahit olmadı bugüne kadar; ama geride kalan samimiyet sahibi insanlar ağladı hep. Hüzün, geride kalanların; endişe ve ümit, gidenlerin sermayesi.

Yaş ilerledikçe ayrılığın rengi değişiyor. Gençlikte ayrılık, kavuşmanın kısa bir molası gibidir. İnsan işine gücüne dalar, günler hızla geçer. Fakat ömrün akşamına yaklaşıldığında her vedanın içinde biraz hasret, biraz da fanilik düşüncesi gizlidir. Ayrılık, sosyal, hüzün insani bir gerçeklik. Akıl ve mantık aranmaz bu eylem ve duyguların gerçekleşmesinde. Babası, gelin ettiği kızını ata bindirmiş, bir taraftan da kızı için hüzünle hayır dua ediyormuş. Kız ise sürekli ağlıyormuş. Buna dayanamayan babası kızına, “İstemiyorsan seni vermeyeyim, kızım.” demiş. Kız da babasına, “Ben hem ağlarım hem giderim, bu benim vazifem.” diye cevap vermiş.

Yaşlılıkta ayrılığın daha ağır hissedilmesinin bir sebebi de zamanın değerinin daha iyi anlaşılmasıdır. Genç insan, önünde uzun yıllar olduğunu düşünür. “Yine geliriz, yine görüşürüz.” der. Oysa yaş alan insan, her vedanın son veda olabileceğini bilir. Bu yüzden sarılmalar daha uzun sürer, el sallamalar biraz daha yavaş olur, gözler arabanın arkasından biraz daha uzun bakar.

Belki de yaşlılığın en büyük zenginliği budur. İnsan artık eşyaya değil, insana değer verir. Sessiz bir çay sohbetinin, birlikte edilen bir kahvaltının, torunun küçük bir gülümsemesinin paha biçilemeyecek kadar kıymetli olduğunu öğrenmiştir. “Mal sahibi, mülk sahibi, / Hani bunun ilk sahibi? / Mal da yalan, mülk de yalan, / Var biraz da sen oyalan.” dizeleri daha anlamlı gelir.

Ayrılık, bir terbiyedir anlayana; öğretmensiz eğitmen, kitapsız mekteptir. İşte vardın, birden yok oldun, diye haykıran bir uyarıcıdır ayrılık. Dünya hayatı gibi. En sevdiklerinden ayrılacaksın, neyin kavgasını yapıyorsun, diye sormak lazım, dünyaya direk kalacağını sananlara.

Öğretmenim, ayrılık; senden çok şey öğrendim bu hafta.

Başbuğ Atatürk’ü Kavramak

Bal Mahmut hatıralarında anlatıyor;
Bir gün Kılıç Ali’nin evinde, Refik Koraltan, ‘’Paşam, dedi, itimat buyurun, Anadolu’nun en ücra köşesinde bir çobanın kalbini açtığınız zaman orada Mustafa Kemal yazar. Bu böyledir, paşam.’’
Atatürk şu cevabı verdi: ‘’Beyefendi, Anadolu’nun ücra köşesinde bir köylünün, bir çobanın kalbini açtığınız zaman orada Mustafa Kemal yazdığını ben de zatı âliniz kadar biliyorum. Amma benim kadar sizin de bilmenizi istediğim bir şey vardır ve o da şudur.
Orada bir çobanın bulunduğu yerin on dakika ilerisindeki bir köy imamı gelip o ismi oradan on dakikada siler. İsterse istediği bir başka ismi yazar. Bunu da sizin benim kadar bilmenizi isterim.’’
*
Edinimlerimizden bahisle;
Atam sen neymişsin, sahi, neydin, kimdin sen? Normal bir insan mıydın sen? Kaç önder, lider, kaç peygamber yapmış, yapabilmiş senin yaptığını? Yapabildiğini?
Bir de bu ortamda utanmadan ve rezilce kahraman kadrosuyla ülkemizin kurucususu Gazi Mustafa Kemal Ataürk’e saldıranlara şaşıp bakakalıyorum”.
*
Arap İngiliz’le birleşmiş Türk’ü arkadan vurmuş;
Ermeni Rus’la birleşmiş, Doğu Anadolu’yu kana bulamış;
Rum Yunan’la, Yunan İngiliz’le birleşmiş, Batı Anadolu’yu ele geçirmiş.
Ülkenin mahvolmadık, yıkılmadık, yanmadık, kan dökülmedik, kül olmadık hiçbir yeri kalmamış,
Elde avuçta İstanbul ile İzmir bile yok!..
Anadolu’nun altı yedi milyon nüfuslu en yoksul bölümüyle, yüzde doksan beşi okuma yazma bilmez,
yorgun, yoksul, bitkin, ezik bir halk.. minnacık Ankara ve çevresi..
Nasıl kurtulmuşuz?..
Şaşıp kalıyorum…🤔

Yunan’ı nasıl denize döküp hizaya getirmişiz,
İngiliz’i İstanbul’dan nasıl çıkarmışız,
Dünyanın süper güçleriyle masaya nasıl eşit oturmuşuz?⭐Yıl 1923: Anadolu’da 10-11 milyon savaş artığı yaşıyor; aç biilaç, parasız;
Yüzde 95’i elifi görse mertek sanacak kadar alfabesiz… .
Ne yapacaksın?.. Demokrasi yap!.. Nasıl yapacaksın?..
2000’li yıllarda Nurcu tarikatının ardına bu kadar cahil adam takılmışken,
1923’ün yanmış yıkılmış Anadolu’sunda nasıl demokrasi yapacaksın?..
Kalan ne? Yıl 1923.. Komşunun komşuyu boğazladığı iç savaşlardan, Anadolu’yu mezbahaya döndüren dış savaşlardan yeni çıkmışsın.
Fabrikan yok,
İşçin yok,
İş adamın yok,
Mühendisin yok,
Doktorun yok,
Uzmanın yok,
Tüccarın yok,
Suyun yok,
Barajın yok,
Elektriğin yok,
Kadınların çarşafta çuvala giriyor.. Erkeğin dört karı alıyor,
Yurttaşlık yasası yok,
Üniversiten yok,
Banka yok,
Burjuva yok,
Proletarya yok,
İhracatçı yok,
İthalatçı yok,
Sermayen yok.
Kalkın bakalım…
Nasıl kalkınacaksın?…
Sermayesiz ekonomik kalkınmanın yumurtasız omletten ne farkı var?
Mustafa Kemal kuşağı ne yapmış?…
Yöneticiler devletçiliğe neden ve nasıl sarılmış?..
Türkler bankacılığı nasıl öğrenmiş?..
Merkez Bankası 1930’a değin neden açılamamış?..
Özel sektör nasıl oluşturulmuş?..
Yeni devlet nasıl kurulmuş?..
Çağdaş öğretime nasıl geçilmiş?
1920’de 10-11 milyon nüfusun yüzde 95’i
Alfabesizken savaş artığı bir toplumla, Okuma yazma seferberliği nasıl açılmış?
Kitaplıklarda kitap yokken,
Ulusal kütüphane nasıl kurulmuş?..
Okullarda tarih kitabı bile yokken tarih nasıl yazılmış?..
Yok olmanın kuyusundan çıkıp var olmanın doruğuna nasıl tırmanılmış?..
Yunan ile dostluk nasıl kurulmuş?..
Avrupa’da saygınlık nasıl kazanılmış?..
Şaşıp kalıyorum…
2000’li yılları geçtiğimiz,
Yetmiş milyonluk Türkiye’nin haline bakıyorum…
Hiçbir şeyimiz yokken neler yapmışız?..
Herşeyimiz varken neler yapamıyoruz?..
Bir de bu ortamda,
Mustafa Kemal’e saldıranlara bakıyorum…
Daha çok şaşıp kalıyorum… Ve biliyorum ki;
Ülkemizin ve Laik Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk bizim birliğimizdir, simgemizdir. Atatürk’e tahammülsüzlük Türkiye’ye tahammülsüzlüktür, Laik Cumhuriyete tahammülsüzlüktür, Atatürk alerjisinin gerekçesini nasıl okumalıyız? Vaazları ile milli birliğimizi yaralamaya hiç kimse cüret etmemelidir. Atatürk’e dil uzatanlar daha iyi Müslüman olduklarını mı sanıyorlar? Ey kendini bilmez akılsızlar, Atatürkümüzden ne istiyorsunuz? O tarih sahnesine çıkmasaydı, Türklüğün kıvancı, İslam’ın bekçisi olmasaydı doğdunuz zaman kulağınıza ezan mı okunur yoksa bir kilisede vaftiz mi olurdunuz?”

Zaferin Tanıkları, Barışın Stratejisi Paneli

Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 52. yıl dönümünde, “Kod Adı: Zafer” ruhunu yeniden hatırlamak; harekâtın askerî, stratejik ve tarihî önemini birinci elden tanıklıklarla dinlemek üzere düzenlediğimiz programımıza teşriflerinizden onur duyarız.

“Zaferin Tanıkları, Barışın Stratejisi” başlıklı panelimizde; Kıbrıs’ın jeopolitik önemini, Doğu Akdeniz’deki stratejik varlığımızı ve soydaşlarımızın özgürlük mücadelesini sahadaki izleriyle ve millî hafızamızdaki yeriyle bir kez daha yad edeceğiz.

Bu anlamlı günde, aziz milletimizin kutlu mücadelesine gönül veren tüm üyelerimizi, dostlarımızı ve hemşehrilerimizi aramızda görmekten mutluluk duyarız.

Konuşmacılar:

Emekli Tümgeneral Cumhur Evcil

Prof. Dr. İbrahim Öztek (E. Kıdemli Albay, GATA Haydarpaşa Eğt. Hast. Kurucu Öğr.Üyesi / Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi)

Saygılarımızla

KAO Yönetim Kurulu

Demokrasi

Demokrasilerde işler; millet meclislerinde milletvekillerinin aralarında yaptıkları istişare / danışma ile alınan kararlarla yerine getirilir.

İşte bu kararların kuvvete bedel, hayatı haktır, kalbi marifettir, lisanı muhabbettir, aklı kanundur, şahıs değildir.

Çünkü dayanağı millet hâkimiyetidir. Tüm halkın saadetinin sebebidir. Çünkü, bütün şevk ve yüce hisleri uyandırır.

Devlete ebedî bir ömür biçer. Milletin beka ve daimîliğini sağlayarak, milleti ümitsizliğe düşürecek kapıları kapatır.

İnce bir tel gibi her tarafa, heva ve hevesin heyecanlandırmasıyla çevrilmeye meyilli; bir tek kişinin rey ve görüşüne dayalı istibdat yönetimini; sarsılmaz bir demir direk gibi, ağzı kırılmaz ve körelmez bir elmas kılıç gibi olan kamu oyuna tebdil eder / değiştirir. Herkesi hürriyetçi ve hürriyeti ister hâle getirir.

İnsanlığın özü ve esası olan cüz’-i ihtiyarı, yani hak kazanmaktan başka hiçbir şeye gücü yetmeyen, az bir arzu serbestliğini / cüz’î iradeyi temin ve azat eder / hür kılar.

Dünya müslümanlarını birbirine bağlar. Çünkü mü’minler / inananlar zaten kardeştir. Bu rabıta ve bağı muhafaza etmek ise, hepimize düşen millî ve dinî bir görevdir.

Nitekim, meşveret / işlerin danışma ve görüşme / meclis yoluyla çözümlenmesi; milliyeti de gösterdi ve harekete geçirdi.

Milliyet içindeki İslâmiyeti ışıklandırdı; şevk ve meyil ile hareketlendirdi.

Zira milliyetimizin ruhu İslâmiyettir.

x

Nitekim, bu ruhu taşıyan Türk Milleti’nden; tarihin hiçbir safhasında, hiçbir millete en küçük bir zarar gelmediği gibi, Türk Milleti ve Türk Devletleri; her zaman mazlumların yanında, zâlimlerin karşısında yer alarak, “Allah’ın Ordusu” olduğunu her zaman, her yer ve her şartta göstermiş, ispat etmiş ve kanıtlamıştır.

Bugün de, -sırasında- aynı ruhla hareket etmeye hazır olduğunu; takip ettiği dış politika ve dış siyasetiyle dünyaya göstererek; dünya devletlerinin, kendisine gıptayla baktığı, insanî devlet olma hüviyetini, el-an muhafaza etmektedir.

x

Umalım ki, umum İslâm âlemi; insanlık âleminde, mukaddes / kutsal bir millet meclisi hükmüne geçsin! Selef / Ata ve Halef / Torun; asırlar üzerinden birbirine bakıp, aralarında bir istişare / danışma meclisi teşkil etsinler. Öyle ki, birinci kısım olan ihtiyar babalar, sessizce ve överek onları dinlesinler.

x

İnsanlık âleminde medeniyet, fazilet ve hürriyet; kısaca dünyada demokrasi galebe çaldığından; artık insan daha hür, daha serbest ve daha insanî bir hava teneffüs eder olmuş! Yarınlar; insan için, daha aydın, daha güzel, daha yaşanır bir atmosferde nefes alacak bir durum almış! Zaten insan da, bunu fazlasiyle hak etmiştir.

x

Zira demokrasilerde hürriyet, milliyeti gösterdi. Milliyet sadefinde olan İslamiyetin nuranî cevherini / özünü tecellî ettirdi. İslâmiyetin hareketleneceğini haber verdi. Anlaşıldı ki, her bir Müslim başıboş değil. Aksine her biri, yükselip artan ve iç içe giren terkip ve bileşiklerden bir parçadır. Diğer parçalar ile, İslâm’ın herkesi içine alan çekiciliği ve etkileyiciliği noktasında birbirleriyle münasebet ve alâkaları vardır.

Şu haber veriş güçlü bir ümit verdi ki, dayanak ve yardım dileme noktası, gayet kuvvetli ve sağlamdır. Şu ümit, yeisle öldürülen mâneviyatımızı diriltti. Şu hayat, İslâm âlemindeki çoşan hürriyet fikrinden yardım alarak, bütün İslâm âlemi üzerine çökmüş olan ve umumu etkisi altında tutan baskı ve zulmün perdelerini parça parça etti. Hem de ümitsizliği âdet edinmiş kimselere rağmen.