25.5 C
Kocaeli
Pazar, Haziran 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 2

Ultra Zenginleşme ve Derin Yoksullaşma

Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü Rubil Gökdemir arkadaşım son yazısında önemli bir habere yer verdi: “Türkiye, son yirmi yılda ultra zengin sayısındaki artış oranında dünyanın ilk sıralarına yükseldi. Ülkemizde ultra zengin kategorisinde değerlendirilen kişi sayısı 4208’e ulaştı.”

Yazı içinde “Türkiye’nin son çeyrek yüzyıldaki sosyolojik ve siyasi dönüşümünü anlamamıza yardımcı olabileceği için” “bu 4208 kişinin kaç tanesi son 25 yılda ortaya çıktı?” sorusu öne çıkarılıyor.

Gerçekten bu soru çok önemli. Çünkü Türkiye’de devlete dayanmadan veya devletle anlaşmadan ultra zengin olmak pek mümkün değil.

2003 yılından 2026 Mayıs sonuna kadar geçen yaklaşık 24 yıllık sürede, iktidarın topladığı vergiler, yaptığı borçlanmalar ve sattığı özelleştirme gelirleri dahil devletin yönettiği toplam kaynak hacmi 4 trilyon dolar eşiğini aşmıştır.

Bu meblağ, Cumhuriyet tarihinin önceki tüm hükümetlerinin harcadığı toplam paranın çok üzerindedir. Bu devasa bir ekonomik gücün yeniden dağıtımı anlamına gelmektedir.

Asıl yakıcı soru, bu devasa kaynağın neden yüksek teknolojiye, üretime ve nitelikli eğitime değil de; betona, faize, israfa ve kendi zenginlerini yaratmaya aktarıldığıdır.

**********************************

Servet Yaratma ve Transfer Mekanizmaları

4208 kişilik ultra zenginin, bu zenginliğinin küresel rekabet, inovasyon veya yüksek teknoloji üretimiyle mi, yoksa içe kapalı “rant ve transfer mekanizmalarıyla” mı oluşturulduğunu sorgulamamız gerekiyor.

Bunun için temel servet transfer mekanizmalarına göz atalım:

Kamu İhaleleri ve İstisna Maddeleri: Kamu İhale Kanunu’nda (KİK) yapılan yüzlerce değişiklik ve “pazarlık usulü” (21/b) gibi istisnalar aracılığıyla, rekabet ortamı oluşmadan büyük altyapı, inşaat ve enerji projelerinin belirli sermaye gruplarına aktarılması.

Kentsel Rant ve İmar Değişiklikleri: Tarım arazilerinin imara açılması, emsal artışları ve kentsel dönüşüm projeleriyle yaratılan devasa gayrimenkul rantının, vergilendirilmeden doğrudan belirli müteahhitlik firmalarına geçmesi.

Negatif Reel Faiz: Enflasyonun çok altında tutulan kredi faizleri sayesinde, bankada mevduatı eriyen küçük tasarruf sahibinden, kredi kullanabilen büyük sermayeye doğru muazzam bir servet transferi yapılması.

Vergi Afları ve Teşvikler: Düzenli olarak çıkarılan vergi afları ve belirli projelere sağlanan kurumlar vergisi muafiyetleri ile kamu gelirlerinin şirketlere bırakılması.

Kayıtdışı ve Gri Ekonomi: Kurumsal denetimlerin zayıflaması veya göz yumulması sonucu kara paranın aklanması, yasadışı bahis, uyuşturucu ticareti veya kaçakçılık yoluyla elde edilen gelirlerin yasal sisteme entegre edilerek yeni “ultra zenginler” yaratılması.

**********************************

Büyük Müteahhitlik Firmaları

Dünya Bankası’nın 1990-2020 dönemi raporlarında, dünyada devletten en çok altyapı ve Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) ihalesi alan ilk 10 şirket içinde 5 Türk firması yer almaktadır. Bunlar Limak, Cengiz, Kolin, Kalyon ve MNG Holding’dir.

Uluslararası inşaat sektörü dergisi ENR’nin her yıl açıkladığı “Dünyanın En Büyük 250 Uluslararası Müteahhidi” listesinde Türkiye, 40-45 şirketle Çin’in ardından, dünyada ikinci sıradadır. Bu “yeni merkezin” alt kademelerinde en az 30-40 adet daha devasa müteahhitlik ve enerji firmasının küresel boyuta yaklaştığını göstermektedir. Makyol, Rönesans, IC İçtaş, ERG ve Özaltın gibi firmalar listede üst sıraları zorlamaktadır.

Bu sermaye grupları ihale ve sonrasında korunmaktadır. Büyük projelerin çoğu, Kamu İhale Kanunu’nun (KİK) doğal afetler ve olağanüstü durumlar için öngördüğü “21/b Pazarlık Usulü” maddesine dayandırılarak rekabete kapalı yapılmıştır. İhalelerde vergi, resim ve harç İstisnaları maddeleri konulmuş, çıkarılan yasalarla kurumlar vergisi muafiyetleri ve devasa vergi afları sağlanmıştır.

Yap-İşlet-Devret (YİD) modelinde geçiş, uçuş veya hasta garantileri verilmiş ve bunlar enflasyona veya Amerikan Doları/Euro’ya endekslenmiştir. İhale alındıktan sonra sık sık “keşif bedeli artışına” gidilerek maliyetler halkın üzerine yıkılmış, kâr ise şirketlere aktarılmıştır.

**********************************

Sanayiden İnşaata

Eski Türkiye’nin merkez sermayesi (TÜSİAD çevresi) daha çok sanayi ve üretim odaklıydı. (Şimdi bunların en büyükleri bir fıkra bile anlatamaz hale getirildi.)

Yeni dönemin zenginlerinin inşaat, enerji, madencilik ve hizmet sektörlerine kayması tesadüf değildir.

Uluslararası alanda teknoloji veya sanayi üretimi yapmak zorlu bir rekabet gerektirir. Oysa yurt içindeki yol, köprü, hastane ve konut projeleri dış rekabete kapalıdır ve tamamen siyasi kararlarla şekillenir.

Sanayide yatırımın geri dönüşü 10-15 yılı bulurken, döviz garantili altyapı projeleri ve imar değişiklikleriyle yaratılan kentsel rant, siyasi ilişkiler sayesinde bir gecede milyarlarca liralık kâr yaratır.

Siyasi iktidar, kendi varlığını garanti altına alacak, medya organlarını finanse edebilecek ve tabana kaynak aktarabilecek sadık bir burjuvazi yaratmak için, devletin dağıtım gücünü bilerek bu alanlarda (ihale, özelleştirme, enerji lisansları) kullanmıştır.

**********************************

Kayıtdışı ve Gri Ekonomi

Ülkede kitlesel derin yoksullaşma yaşanırken 4208 kişilik ultra zengin zümresinin bir kısmının da “gri ekonomi” üzerinden oluştuğu söylenebilir.

Düzenli aralıklarla çıkarılan “Varlık Barışı” yasaları sayesinde, kaynağı sorulmayan ve vergi denetimine tabi tutulmayan, milyarlarca dolar kayıt içine alınmıştır. Bu durum, yasadışı ticaret (bahis, insan/uyuşturucu kaçakçılığı vb.) yapanların servetlerini aklayarak meşru işadamlarına dönüşmelerine zemin hazırlamıştır.

Gri sermaye, kendini topluma ve devlete kabul ettirebilmek için stratejik iki alana sızmaya çalışır: Medya ve Eğitim. Ülkenin tanınmış, saygın üniversitelerini veya ana akım medya kuruluşlarını satın almak isterler.

Ancak “hukuk devleti” normlarının aşındığı, mülkiyet hakkının hukuki güvenlikten ziyade siyasi sadakate bağlandığı bir rejimde, hiçbir servet kalıcı değildir.

Sistemin düne kadar göz yumduğu, büyümesine, üniversite ve televizyon kanalları almasına müsaade ettiği bu yapıların, bir sabah operasyonuyla malvarlıklarına el konulması ve ağır soruşturmalarla yüzleşmesi sürpriz olmamaktadır.

Ahbap-çavuş kapitalizminde servet, sahibinin değil, ona o imtiyazı veren siyasi aklın ipoteği altındadır.

Bir avuç insan güvencesiz ultra zenginlik içindeyken, bu kuralsızlığın ve kara para aklama düzeninin faturası, bozulan ekonomi ve patlayan enflasyonla geniş kitlelerin derin yoksulluğu olarak ödenmektedir.

Duyarlılık

Derlediklerimizden bahisle;
Mutlu bir insan, huzurlu bir toplum için gerekli olan erdemlerden biri de duyarlılıktır. Duyarlılık, kendimiz için istediğimiz iyilikleri başkaları için de istemektir. Sorumluluklarımızı fark edip onları yerine getirmenin gayretinde olmaktır. Duyarlılık, insanların can ve malını, kendi can ve malımız gibi kıymetli; insanların izzet ve şerefini, kendi izzet ve şerefimiz gibi mukaddes bilmektir.
*
Ailemize, toplumumuza ve bütün insanlara karşı duyarlı olmak, insani değerlere haiz olmamızın bir gereğidir. Evet, nemelazımcı ve vurdumduymaz olmak kişilikli insanlara yakışmaz. O kişilikli insan sorumluluklarını bihakkın yerine getirmenin gayretinde olandır. Duyarlı bir insan; anne babasına, eşine ve çocuklarına saygı gösteren, onlara hoşgörüyle muamele edendir. Toplumsal barışı sağlamak için kardeşlik ahlakını hayatının her alanına aktarandır. Dünyanın neresinde olursa olsun her bir mazlumun acısını, her bir mağdurun sızısını yüreğinde hisseden ve üzerine düşen vazifelerini yerine getirendir.
*
Duyarlı ve inançlı insanlardan beklenen, kendisine emanet edilen dünyaya karşı da duyarlı olmasıdır. Nasıl ki evini, işyerini temiz tutuyor ise tüm çevresini de aynı titizlikle temiz tutmasıdır. İnsani değerlere haiz kişiden beklenen; ormanına, toprağına ve suyuna hassasiyet göstermesidir. Yarın, ‘Ciğerlerimiz yanıyor!’ haberleriyle uyanmamak; ‘Barajlarımız kurudu, suyumuz kalmadı!’ endişesiyle yaşamamak için bugünden gerekli tedbirleri almasıdır.
*
Bütün hayatı ve davranışları ile tanzim edilmiş kişilikli insanlardan beklenen; zamana karşı da duyarlılık göstermesi, onu boşa harcamamasıdır. Zira çalışmak, kişilikli olmanın şiarıdır. Onun dinlenmesi, bir işi bitirip diğerine başladığındadır. “Bu insanlar, bal arısına benzer. Bal arısı gibi hep güzel, temiz, helal şeyler yer. Hep güzel şeyler üretir, hep iyiliklerin peşinden koşar. Hiçbir şeyi ne döker, ne kırar, ne de ifsat eder”
*
Unutmayalım ki, kendimiz ve çocuklarımız için yaşanabilir bir dünya inşa etmenin yolu; çevremize, vaktimize ve bütün insanlara karşı duyarlı olmaktan geçmektedir.
Kişilikli ve ilkeli insandan beklenen “Nerede olursan ol, seni yaratana karşı sorumluluğunun bilincinde ol! Bilerek veya bilmeyerek kötü bir fiil işlersen peşinden iyi bir şey yap ki onu yok etsin. Bir de insanlara güzel ahlâkla davran!”

Rüzgarı Bol Olsun Çocuklarımızın

Çocuğun varsa derdin var, mı dediniz? Ne güzel derttir çocuk. Çocuksuzluk derdinden, çocuk derdiyle kurtulmak, İlahi lütuf olsa gerek. “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş.” der, Niyazi Mısri.

Neslin devamı için evlenmek, çocuk büyütmek, terbiye etmek, varlık sebebin olarak yetiştirdiğin bu mübarek canlıyı insanlığa armağan etmek, en soylu ikram, hakkı verilmiş en kaliteli hayat. Güzel insan yetiştirme derdinde olmak, yüksek medeniyet inşasının mimarlarının ebeveyni olabilmek, ölümsüzlüğe imza atmaktır.

İştigal ettiğimiz meslek, bize unvan kazandırır. Anne-babalık, evlat yetiştirme mesleğinin en saygın icraatıdır, dünyadaki tarifsiz mutluluklardan biri olduğu kadar en büyük sorumluluklardan biridir. Bir çocuk dünyaya geldiği andan itibaren anne ve babanın zihninde sayısız soru belirir: İyi yetişecek mi, başına kötü bir şey gelir mi, üzülür mü, başarılı olur mu, yanlış arkadaşlar edinir mi? Kısacası, çocuğun varsa derdin vardır, meşguliyetin vardır. Kolay gele…

Günümüz anne-babalarının düştüğü önemli bir yanılgı var: Çocuklarını her türlü zorluktan koruyarak onları daha güçlü yetiştireceklerini düşünüyorlar. Oysa hayatın gerçekleri bunun tam tersini söylüyor.

1990’lı yıllarda bilim insanları “Biosfer 2” adı verilen devasa bir cam fanus inşa ederler. Amaçları, dünyanın küçük bir modelini oluşturmaktır. İçeride kusursuz bir ekosistem kurulur. En verimli topraklar kullanılır, su dengesi mükemmel ayarlanır, sıcaklık ve ışık kontrol altında tutulur. Her şey idealdir.

Bu ortamda ağaçlar olağanüstü hızla büyümeye başlar. Boyları uzar, gövdeleri kalınlaşır, dışarıdan bakıldığında sağlıklı ve güçlü görünürler. Ancak bir süre sonra beklenmedik bir sorun ortaya çıkar. Bu dev ağaçlar, kendi ağırlıklarını taşıyamayarak devrilmeye başlamışlardır.

Bilim insanları şaşkındır. Her şey mükemmelken neden böyle olmuştur?

Araştırmalar sonunda sebep bulunur: O kusursuz ortamda eksik olan tek şey, rüzgârdır.

Rüzgâr ağaçlar için aynı zamanda bir öğretmendir, eğitmendir. Rüzgâr, ağacı zorladıkça kökler daha derine iner. Gövde daha sağlam hâle gelir. Dallar güçlenir. Ağaç her esintide biraz daha dayanıklı olmayı öğrenir. Kısacası rüzgâr, ağacın düşmanı değil; görünmez terbiyecisidir.

Rüzgârsız büyüyen ağaçlar boy atmış; ama güç kazanmamıştır. Görünüşleri heybetlidir; fakat dayanıklılıkları yoktur. En sonunda kendi ağırlıkları altında ezilmeye mahkumdurlar.

Çocuklarımız için de durum farklı değildir.

Çocuklarımızı steril ortamda yetiştirmeyi annelik-babalık zannediyoruz, önlerine çıkan her engeli kaldırmaya çalışıyoruz. Üzülmesinler istiyoruz, yorulmasınlar istiyoruz, başarısızlık tatmasınlar istiyoruz. Onlar adına konuşuyor, onlar adına karar veriyor, hatta bazen onların yerine yaşıyoruz. Fakat farkında olmadan onların rüzgârlarını kesiyoruz.

Oysa hayatın küçük sıkıntıları, geleceğin büyük dayanıklılıklarını oluşturur. Arkadaşıyla yaşadığı bir anlaşmazlık, tek başına çözmeye çalıştığı bir problem, aldığı düşük bir not, uğradığı bir haksızlık ya da yaşadığı bir hayal kırıklığı; hepsi onun karakterini inşa eden görünmez tuğlalardır. Yapmamız gereken, düştükleri sıkıntıdan tutup kaldırmak değil, onlara usul öğretmek, rol model olmaktır.

Kalkmayı öğrenmek için düşmek gerek, tedavi için hastalanmak gerek. Sıkıntı, fakirlik, açlık, haksızlığa uğrama, korku, şantaj birer öğretmendir ders almasını bilenler için.

Elbette çocuklarımızı kaderin insafına bırakacak değiliz. Anne-babanın görevi, çocuğu fırtınanın ortasına atmak değildir. Ama onu camdan bir fanusun içine hapsetmek de değildir. Asıl görevimiz, karşılaştığı rüzgârlarla nasıl baş edeceğinin cesaretini kazandırmaktır.

Hayat boyunca bütün rüzgârları engelleyemeyiz. Çünkü buna gücümüz yetmez. Biz öldükten sonra da hayat devam edecek. O zaman çocuklarımıza verebileceğimiz en büyük miras, onları zorluklardan korumak değil; zorluklarla mücadele edebilecek bir karakter kazandırmaktır, bilgelik edindirmektir.

Kökleri derine inen bir ağaç, fırtınadan korkmaz. Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmiş bir insan da hayatın darbeleri karşısında kolay kolay yıkılmaz.

Bu nedenle çocuklarımız için dua ederken sadece rahat bir hayat dilemeyelim. Aynı zamanda güçlü bir karakter, sağlam bir irade ve sarsılmaz bir duruş da dileyelim. Her çocuk yaşadığı çağın bilgi düzeyine, sosyal algısına, doğal şartlarına göre yetiştirilme hakkına sahiptir; anneler ve babalar, çocuklarına bu hakkı vermek zorundadır. Ebeveynin derdi, çocuklarına karşı üstlendikleri hakları olmalıdır.

Rüzgârları bol olsun çocuklarımızın. Yeter ki biz onlara rüzgârdan korkmayı değil, rüzgârı arkalarına alarak yürümeyi öğretebilelim.

Nuh Çimento Ağız ve Diş Sağlığı Hastanemiz

“Sağlık ağızda başlar”

Bu merkezimiz, şehrimizin ilk ve ülkemizin 12. Ağız ve Diş Sağlığı Merkezidir (ADSM). Şu anda Kocaeli’mizde Gölcük, Körfez, Derince ve Darıca’da olmak üzere toplam 5; ülkemizde ise 180 ADSM hizmet vermektedir.

Uzunçiftlik Belediyesi’nin Destekleri

Kartepe ilçemiz, 1990’lı yıllarda küçüklü büyüklü belde belediyeleri şeklinde bir idari yapıya sahipti. Köseköy Belediyesinin, SSK İzmit Hastanesine bağlı Köseköy Dispanserini (önceki yazılarımdan okuyabilirsiniz) açtırması ve burasının vatandaş için sağlık ihtiyacına cevap veren bir adres olması, komşu belediyeleri de bu alanda çalışma yapmaya yöneltmişti. Uzunçiftlik Belediye Başkanı Osman Demiröz, Nuh Çimento Sanayi Vakfı ile anlaşarak şu anki 4 dönümlük alanı sağlık alanı olarak düzenleyip bu yere binayı yaptırmış ve bu binayı 1996’da Sağlık Müdürlüğüne tahsis ettirmişti.

Nuh Çimento Ağız ve Diş Sağlığı Hastanemiz

Ruhsat Alınamayınca Açılamadı

Kartepe Sapanca Yolu Caddesi No: 3’teki bu bina; o günün Sağlık Müdürü Arif Aşık zamanında acil yardım ve trafik hastanesi şeklinde hizmete sokulmaya çalışılmış, fakat gerekli ruhsat alınamadığı için açılamamıştı. Bir ara hırsızların binanın perdelerini çalması üzerine Nuh Çimento Yönetim Kurulu Başkanı Atalay Şahinoğlu’nun ilgililere “Burayı bir an evvel hizmete sokunuz; yoksa hırsızlar duvarları da çalacaklar.” nüktesi hoş bir hatıradır.

Şehrimizin yaşadığı acılardan biri de 17 Ağustos 1999 depremidir. Bu depremde İzmit Devlet Hastanemizde hasar oluşmuş, doğum ve ameliyatlar İstanbul’a ve Kandıra’ya sevk ediliyordu. Boş kalan bu binanın sağlam olması ve ameliyathanesinin bulunması sebebiyle doğum, ortopedik müdahaleler ve küçük ameliyatların burada yapılabileceği düşüncesiyle Dr. Köksal Alptürer yönetiminde bir ekip burada görevlendirilmişti. Ancak kısa sürede burasının yataklı tedavi hizmetleri için uygun olmadığı görülmüş ve buranın ağız ve diş sağlığı hizmetleri için tahsis edilmesi kararlaştırılmıştı.

Mayıs 2002’de Hizmete Girdi

ADSM konusunda da çok muhalefet olmasına rağmen, o tarihteki Sağlık Müdürü Ercan İnci’nin yakın ve ısrarlı takibi sonucu ancak 2002 yılı başlarında Sağlık Bakanlığı’ndan ruhsatlandırılabilmiştir. Deprem sonrası Marmara Diş Hekimliği Fakültesinden bağışlanan 20 adet kullanılmış diş üniti elden geçirilip kullanılır hâle getirilmiş; ayrıca İzmit Devlet Hastanesinin 2 adet diş üniti ile birlikte toplam 9 diş ünitiyle 2002 Mayıs’ında hizmete başlanmıştır. 29 Ekim 2002 Cumhuriyet Bayramı’nda ise Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un da katıldığı resmî bir törenle açılmıştır. Bu süreçte Sağlık Müdürlüğünün ve o tarihteki Uzunçiftlik Belediye Başkanı Musa Coşkun’un destekleri unutulmamalıdır.

İsmail Yazıcı İlk Başhekim

ADSM açılmadan önce ağız ve diş sağlığı için yapılan başvurular çoğunlukla “yapılamıyor” notu ile dışarıya sevk edilirdi. Vatandaş, bu sevk ile muayenehane hekimlerinde ağız ve diş sorununu giderip ücretini öder; bunun bir kısmını Maliyeden geri alırdı. Buranın açılıp çalışmaya başlamasından sonra, hizmet imkân ve kalitesinin artması ile sevk işlemleri oldukça azalmıştır.

Buranın ilk başhekimi İsmail Yazıcı’dır. 1980’de İzmit’e gelip muayenehane açan bir diş hekimidir. 1987’den itibaren İzmit Devlet Hastanesinde de çalışmaya başlamıştır. 2002-2005 yıllarında Nuh Çimento ADSM başhekimliği yapmış olup 2009’da buradan emekli olmuştur. Hâlen muayenehanesinde diş hekimliğini sürdürmektedir.

Buranın başhekimi 2005’te Özcan Tekin olmuştur. İzmit Lisesinden sonra diş hekimliği eğitimini tamamlayıp 1997’de İzmit Devlet Hastanesinde hekimliğe başlamıştır. Aynı zamanda muayenehane de açmış, fakat 2007’den sonra yalnız burada hekimlik yapmaya devam etmiştir.

43 Hekim ve 35 Diş Üniti ile Hizmete Devam

2005-2017 yılları arasında burada başhekimlik yapan Özcan Tekin zamanında diş üniti sayısı 26’ya çıkarılmış; döner sermaye imkânları ile ek bina yaptırılarak hizmet konforu ve imkânları genişletilmiştir. Onun döneminde İzmit Devlet Hastanesi Müdürü iken buraya müdür atanan ve 2026 yılına kadar burada yöneticilik yapan Ali Karaaslan’ın gayret ve katkıları da unutulmamalıdır. Özcan Tekin hâlen Sağlık Müdürlüğümüzde ADSM’lerin koordinatörlük görevini yürütmektedir.

Bu merkezimiz hâlen 11’i uzman olmak üzere 43 hekim ve toplam 35 diş üniti ile ağız ve diş sağlığı alanında önemli hizmetler yapmaktadır. 2017’den beri başhekimliğini Kerem Özkahraman yürütmektedir. Açıldığı 2002’nin ilk aylarında günde 40-50 hasta gelirken, bu sayı kısa sürede 250- 300’lere çıkmış olup şu anda 800-900’lerdedir. Teknik imkânları her geçen yıl gelişmiş olup çene tomografisi dahi 2018’den beri bulunmaktadır. Yakın zamanda implant tedavisi de başlayacaktır.

Nuh Çimento ADSM önemli bir hizmet yürütmektedir. Bulunduğu alana Kartepe Hastanesi yapılması düşünülmektedir. Bu durumda buranın hizmetlerini aksatmayacak tedbir ve düzenlemeler ihmal edilmemelidir.

Hekim Siyasetçilerin Desteği Önemli

Şehrimiz, AK Parti iktidarı dönemlerinde milletvekillerimizden Saadettin Hülagü’nün hekim olması, Cumhurbaşkanımızın özel hekimi olması ve Nevzat Doğan’ın hekim olması ile şimdiki il başkanımız Şahin Talus’un hekim olmasının da etkileriyle sağlık alanındaki hizmetlerden daha fazla istifade etmiş ve etmektedir.

Öncelikle sağlıklı olmanız, ancak sağlık sorununuz olduğunda ise gidebileceğiniz güvenilir kurum ve hekimlere ulaşabilmeniz dilek ve temennilerimle…

Sağlıkta kalınız.

Nuh Çimento Ağız ve Diş Sağlığı Hastanemiz

Nuh Çimento Yönetim Kurulu Başkanı Atalay Şahinoğlu’nun başkan olduğu dönemde bu bina yapıldı ve Sağlık Müdürlüğüne devredildi.

Nuh Çimento Ağız ve Diş Sağlığı Hastanemiz

Ercan İnci’nin İl Sağlık müdürü olduğu dönemde, bu binaya ADSM ruhsatı alınıp, hizmete girdi. İnci, halen İzmir Çeşme Sahil Sağlık Denetleme Merkezinde göreve devam ediyor.

Nuh Çimento Ağız ve Diş Sağlığı Hastanemiz

Nuh Çimento ADSM’nin bugünlere gelmesinde çok kişinin emeği var. Eski müdür Ali Karaaslan, hemşire Ayşen Yılmaz, Dt. Meliha Çakır, Başhekim Dt.Kerem Özkahraman, eski başhekim Dt.Özcan Tekin, Dr. İbrahim Kahraman ve Abdülkadir Korkut birlikte görülüyor.

Kıbrıs Konusunda Bir Müzakere Daha mı?

        Dünya diplomasi tarihine bakıldığında müzakereler süreci bu kadar uzun olan tek bir konu vardır, o da Kıbrıs konusudur.

     Gerçekten de 1968 yılından günümüze kadar onlarca kez çözüm masası kurulan Kıbrıs konusunda hiçbir sonuç alınamamıştır

    En son İsviçre’nin Crans-Montana kasabasında 2017 yılında gerçekleştirilen Kıbrıs konferansı, taraflar arasında nihai bir anlaşmaya varılamadan sonuçsuz kalmıştır.

   Altı temel başlıktaki (Yönetim-Güç Paylaşımı, AB, Mülkiyet, Toprak, Güvenlik-Garantiler) temel görüş ayrılıkları aşılamadığından, masada herhangi bir nihai mutabakat sağlanamamıştır.

   Böylesine sonuç alınamayan, neredeyse 60 yıldır süregelen bu müzakereler sürecinin devamındaki ısrar nedendir?

  Bunun bir tek yanıtı vardır, o da:

  Hristiyan âleminin Kıbrıs adasında dalgalanan ay yıldızlı bayrağımızın, kurulan son Türk devleti KKTC’nin hazmedemedikleri varlığıdır.

 Pekiyi bu gerçek değişebilecek midir?

 Tabii ki hayır…

  Son müzakereler tarihinden bugüne 9 yıl geçmiştir. Ancak hem adadan, hem de BM’den gelen haberlere göre yeni bir müzakere sürecinin yılsonuna doğru başlaması için tüm hazırlıklar tamamdır.

  Hele ki, hem Rum lider Hritodulidis, hem de KKTC Cumhurbaşkanı Erhürman yeni bir müzakerenin başlamasını dört gözle beklemektedirler.

  Pekiyi, müzakere süreci nasıl başlayacaktır?

  Rum lidere göre yeni müzakere süreci Crans-Montana’da kaldığı yerden başlamalı, süreç o görüşmelerde ele alınan başlıklar üzerinden ilerlemeli, federasyon temelinde yapılacak görüşmeler sonucunda da ‘’Birleşik Kıbrıs’’ hedefine ulaşılmalıdır.

    KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Erhürman müzakere sürecinin başlaması için bazı ön şartlar ileri sürmekte; öncelikle egemen eşitlikte ısrar etmektedir. Ama federasyon temelinde yapılacak bir görüşme, Erhürman’ın da seçilmeden önce taraftarlarına verdiği sözlerin en başındadır.

    Şu husus unutulmamalıdır ki, müzakere sürecinin başlaması için Kıbrıs adasının garantör ülkelerinin de görüşleri önemlidir.

   Bu yeni süreçte ‘’adada federasyon görüşmeleri sona ermiştir, İki devletli yapı çözümün temel şartıdır diyen Türkiye’’ ile hala ‘’Kıbrıs adasının günün birinde kendisine bağlanacağının hayalini kuran Yunanistan’’ bu gelişmelere ne diyecektir? Bu da önemlidir.

    Bu kadar görüş ayrılıkları olan tarafları BM genel sekreterlik görevi yılsonu bitecek olan Guterres nasıl bir araya getirecektir?

   Bir araya getirse, müzakere süreci yeniden başlasa ne olacaktır?

   Rum tarafı ve Yunanistan’ın Kıbrıs’ta mutlak isteği tektir: ‘’Adanın sahibi biziz, Türkler ancak azınlık statüsüne razı olursa çözüme evet deriz.’’

  Zaten bugüne değin yapılan tüm müzakerelere bakıldığında Rum tarafının ‘’Tek devlet-Tek Egemenlik-Tek Millet’’ isteği gözetilerek konu başlıkları çözülmeye çalışılmıştır. Amaç Annan Planında elde edilemeyen ‘’Birleşik Kıbrıs’ın’’ müzakere süreci ile elde edilmesidir.

  Ama Kıbrıs Türk tarafının da kan ve can bedeli ödeyerek kurdukları; 1983 yılından beri yaşayan, dimdik ayakta duran KKTC devletinden vazgeçmeye hiçbir niyeti yoktur.

   Adada ki yaşama baktığımızda:

  Bir tarafta kilise çanları, bir tarafta ezan sesleri işitilmektedir.

  Dili, dini, örf ve adetleri farklı iki halk apayrı yaşam biçimiyle güne başlamakta, geleceklerini buna göre planlamaktadırlar.

  Böylesine farklı yaşam biçimleri olan iki ayrı halkı yeniden bir araya getirmek; yıllar önce yaşanan acıların, yıllar sonra bir kez daha yaşanmasından başka neyi sağlayacaktır?

  Sonuç itibariyle Kıbrıs konusunda yeni bir müzakere dönemi başlasa da hiçbir şey değişmeyecek, taraflar kendi devletleri içinde hayatlarına aynen devam edeceklerdir.

  Kazananı, kaybedeni olmayan bu süreçlerde kaybedilen sadece zamandır!

   Aslında kaybedilen zamanı iyi kullanan taraf kazanacak, adadaki yaşam gelecekleri ona göre şekillenecektir.

    Kıbrıs Türk’ünün yaşadığı devlet; KKTC her geçen gün daha ileri gitmekte, zaman iyi kullanılmakta, insanların yaşam biçimleri, gelecekleri ona göre şekillenmektedir.

   KKTC de mevcut hükümet başta turizm olmak üzere; eğitim, inşaat, iletişim, alt yapı, enerji yatırımlarıyla büyüyen KKTC vatandaşlarına daha iyi imkân sağlamak amacıyla anavatan Türkiye ile tam bir işbirliği içindedir.

     KKTC’ye Türkiye’den gelen can suyunun yanı sıra, önümüzdeki yıl yapımına başlanacak doğal gaz hattı ile adaya gelecek bu enerji kaynağı Rum tarafından bir adım daha ileri gidilmesini sağlayacak; deniz altından döşenen elektrik hattıyla da adanın kuzeyinde yaşanan tüm sıkıntılar sona erecektir.

      Böylesine güzel gelişmeler yaşanırken; KKTC Cumhurbaşkanı enerjisini sonu olmayan müzakereler sürecinde harcamamalı; KKTC devletinin uluslararası camiada tanınması için gayret göstermelidir.

Mutsuz ve Umutsuz Gençler Ülkesi

Anadolu’nun bağrında sessiz, derinden ve hepimizi yakacak büyük bir sosyolojik yangın büyüyor. Siyasetin yapay ve kısır gündemlerine (kayyımlar, “mutlak butlan” tartışmaları) hapsolmadan gerçek ve can yakıcı toplumsal gerçeğimize odaklanmamız gerekli. Çünkü siyaset geçici, sosyolojik çürüme kalıcıdır.

MAK Araştırma’nın yaptığı bir anket çalışmasının sonuçlarını Fatih Altaylı’nın Mehmet Ali Kulat ile yaptığı programda izledim. Bu araştırma Türkiye’deki genç kuşakların içinde bulunduğu sosyo-psikolojik durumu ve yapısal krizleri çok çarpıcı verilerle ortaya koymaktadır. Araştırma sonuçları geleceğimizi, yani gençliğimizi kaybetmekte olduğumuzu gösteren bir alarm niteliğinde.

Önce anketin bazı sonuçlarını özetleyelim:

Demografi ve Aile Yapısındaki Büyük Çözülme: MAK Araştırma, aynı yöntemle 2004 yılında (AK Parti iktidarının başında) ve Mayıs 2026’da, 18-33 yaş arası 8.000 gençle yüz yüze görüşerek iki araştırma yaptı.

2004’te gençlerin tamamı evlenmek ve çocuk sahibi olmak istiyordu. %80’i 3, 4, 5 veya 6 çocuk hayal ediyordu. Nüfus artışı güçlüydü.

2026 anketinde (önceki araştırmadan 22 yıl sonra) değişim korkunç: Gençlerin yaklaşık %10’u artık hiç evlenmek istemiyor. Evlense bile çocuk istemeyenlerin oranı da yaklaşık %10. Genç nüfusun 5’te 1’i (aile ve çocuk kavramından) tamamen uzaklaşmış durumda. Artık evlenen ve çocuk isteyenlerin %80’i sadece 1, 2 veya 3 çocuk istiyor. Türkiye Batı gibi nüfus gerileme trendine geçti, en büyük güç olan genç nüfus kaybediliyor. Nüfus artışımızın negatife dönmesi, yakın gelecekte yaşlı, dinamizmini kaybetmiş ve sosyal güvenlik sistemi çökmüş bir Türkiye demektir

Ev Genci Oranı:Ev Genci” (Ne eğitimde ne istihdamda olan- NEET) oranlarında Türkiye, %28-30 bandı ile OECD ülkeleri arasında maalesef ilk sıralarda yer almaktadır.

Beyin Göçü ve Gelecek Kaygısı: Gençlerimizin %64’lük kesimi başka bir ülkeye “kalıcı olarak gitmek isterim” diyor. Özellikle tıp, mühendislik ve yazılım alanındaki yeni mezunların Avrupa ve Kuzey Amerika’ya göçü, Türkiye’nin beşerî sermayesinde ciddi bir kan kaybına işaret ediyor..

Liyakat ve Torpil Algısı: Gençlerin %74,7’si işe girebilmek için liyakatin değil, kayırmacılık ve torpilin etkin olduğunu düşünüyor (Devlet-özel sektör ayrımı yapmaksızın). Uluslararası şeffaflık örgütlerinin Yolsuzluk Algı Endeksi’nde veriler de aynı gerçeği gösteriyor. Gençler arasındaki en büyük adalet kırılması “mülakat sistemi” ve “akraba/parti kayırmacılığı” üzerinden yaşanmaktadır.

**********************************

Gençlerimizin Ruh Hali

Araştırmada gençlerimizin ruh haline dair veriler de şöyle:

Duygu Durumu: Gençlerin %50’si mutsuz, “Çok mutluyum” diyenler sadece %7,8.’si. Çok sık hüzün ve umutsuzluğa kapılanların oranı %82. TÜİK Gençlik Araştırmaları ve Dünya Mutluluk Raporu verileri de Türkiye’nin genel “mutluluk endeksinde” her yıl gerilediğini göstermektedir.

Antidepresan Patlaması: Sorunlar aile içinde çözülemediği için üniversite gençliği dahil antidepresan kullanımı patlamış durumda. 15-24 yaş arası gençlerde antidepresan kullanım oranları son 10 yılda yaklaşık 3 kat arttı.

Sanal Kumar ve Uyuşturucu: Niğde, Nevşehir ve Şereflikoçhisar gibi dışarıya kapalı, muhafazakâr Selçuklu kentlerinde yapılan araştırmalarda bile; sanal kumar ve madde kullanımı halkın gözünde ilk 3 sorun arasında çıkıyor (5-10 yıl önce ilk 10’da bile değildi).

Değerlerin Erozyonu: Para en güçlü mutluluk kaynağı sayılıyor. Gençlerde en önde gelmesi beklenen “Aşk” %15’lere gerilemiş durumda. Saygınlık ve maneviyat çok aşağılarda.

Toplumda parası olan ahlaksız adamlar “saygın” hale getirildiği için gençler de saygınlığın ve statünün parayla satın alınabileceğini düşünüyor. Alın terinin, helal kazancın ve karakterin paranın gerisine itilmesi bir alarm olmalıdır.

Gençlerin aşk/maneviyat yerine “parayı” tek değer görmesi, hamaset ve şekilcilik üzerine kurulan samimiyetsiz maneviyat eğitiminin iflası değil midir?

**********************************

Gençlerin Kültür Kimliği

MAK Araştırmanın 2026 çalışmasında çıkan diğer bazı sonuçlar şöyle:

Kimlik ve Siyaset Algısı: (18-33 yaş arası) Gençler kendilerini en çok Atatürkçü olarak tanımlıyor. Milliyetçisi, dindarı, liberali Atatürk noktasında buluşuyor. M. Ali Kulat’a göre bunun nedeni: Atatürk kavramı, gençler için bir devlet ideolojisi değil, “sivil ve birleştirici” bir sığınak.

Siyasete İlgi: “Siyasetle ilgilenmiyorum” diyenler sadece %19. Gençlerin %75’ten fazlası siyasetle ilgili ancak siyasilerin istediği gibi (parti binalarında) değil; dijital dünyada ilgileniyorlar. Mobbing görmemek için kendilerini “ilgisizmiş gibi” kamufle ediyorlar.

Partilere Güvensizlik: Gençlerin %77,9’u mevcut 188 partinin gençlerin ve ülkenin sorunlarına yönelik yeterli politika üretemediğini düşünüyor.

Özgürlük Algısı: “Ülkede kendimi özgürce ifade edemiyorum” diyenler %43,2. Sosyal medyada düşüncesini özgürce ifade edemediğini söyleyenler %53,2.

Kaçış Arzusu: Yaklaşık her 3 gençten 2’si, başka bir ülke vatandaşlığı verilirse Türkiye’yi terk edeceğini söylüyor (5-6 yıl önce bu oran %56’ydı). Eskiden aileler “çocuğum yurt dışına gider de dönmez mi” diye korkardı, şimdi aileler “aman kal orada, dönme” diyor.

Gönül Coğrafyasının İflası: Gençlerin gitmek istedikleri yerler, Avrupa (%43), Amerika-Kanada (%39,8), İskandinav ülkeleri (%14,3). Ortadoğu ve İslam ülkeleri ise sadece %0,4. Gençler huzur, adalet ve iyi bir gelecek için “emperyalist coğrafya” dedikleri Batı’ya gitmek istiyor. “Gönül coğrafyası” teoride kalıyor.

**********************************

Çaresiz Değiliz

Gençler devlete küsmüş değil, devleti yönetenlerin adaletsizliğine, torpil düzenine ve liyakatsizliğe isyan etmekteler.

“Devletleşen parti, partileşen devlet” istemiyorlar. Valilerin, Kaymakamların parti temsilcisi gibi davranmasına karşılar.

Siyasetin asli görevi “seçim kazanmak” değil, “halkımızı ve gençlerimizi kendi toprağında mutlu etmek” olmalıdır.

Evlatlarımızı yabancı ülkelerin cazibesine kaptırmak istemiyorsak kendi ülkemizi hukukuyla, adaletiyle, eğitim kalitesiyle, refahıyla ve özgürlük ortamıyla gıpta edilen bir ülke haline getirmek mecburiyetindeyiz.

Karamsar olmaya hakkımız yok; bu toprakların mayası sağlamdır. Yeter ki idarecilerimiz kısır kavgaları bıraksın ve bu ülkenin asıl beka meselesi olan “mutsuz ve umutsuz gençlerimize” kulak versin.

Geleceğimizi kurtarmak için vakit hâlâ var; ama çok daralıyor.

Düşün Damlaları (46)

Ubudiyet / kulluk, verilen nimetin neticesi ve onun fiyatı ve karşılığıdır.

Sonradan verilecek bir nimetin karşılığının başlangıcı; vesilesi, vasıtası ve aracı değildir.

Nitekim, insanın en güzel bir surette yaratılışı, kulluğu gerektiren önceki;

Daha önce verilmiş olan bir nimettir.

Sonra da itikat, iman ve inancın bahşedilmesi ile, Yaratıcı’nın kendisini kullarına tarif etmesi;

Ubudiyeti / kulluğu icap ettiren önceki geçmiş nimetlerin bir sonucudur.

Nasıl ki, midenin verilmesiyle; bütün taam ve yiyecekler verilmiş veya verilecek demektir.

Çünkü tüm yiyecekler, midenin varlığını gerektirir.

Çünkü, yiyecekler olmasa idi, mideye ihtiyaç kalmıyacaktı.

Hayatın verilmiş olması da, kâinat ve içindeki nimetlerin verilmesini gerekli kılar.

İnsana nefsin verilmesi ise, mide için görünen dış âlem ve görünmeyen iç âlemlerin;

İnsanın önüne nimetler sofrası olarak sunulmasından ötürüdür.

Bunlar gibi imanın verilmesiyle, nimet sofralarıyla beraber;

Esma-i Hüsna / Allah’ın güzel isimlerindeki saklı defineler de, önüne serilmiş oluyor.

İnsan, iman gibi ücretleri peşinen aldıktan sonra, kulluğunda dâim olması lâzım gelir.

Çünkü, hizmet ve amelden sonra verilen nimetler;

Sırf Allah’ın fazlından / ihsan ve cömertliğindendir.

x

Envaın / çeşitli türlerin fertlerinde, özellikle haşereler / zararlı küçük böcekler,

Değersiz ve zararlı kimselerde görünen; olağanüstü, çoklukta görülen harikulâde,

Sınırsız bir cömertlik vardır.

Mükemmel, eksiksiz sağlamlık ve düzenlilik ile,

Bütün nev, çeşit ve türlerde bulunan şu fertlerin çokluğu;

İlahî tecellî ve İlahî lütufların zuhuru ve sonsuz olduğuna,

Mahiyeti, aslı ve esası her şeye uymayan, benzemeyen ve zıt olan;

Bütün varlıklar; Allah’ın kudretine nispeten,

O’nun karşısında eşit olduklarına açıkça delâlet eder.

Evet, bu icadın bolluğu ve çokça yaratma;

Her şeyi sanatlı olarak yaratan Allah’ın varlığının olmazsa olmazlığındandır.

Çeşit, tür ve nevilerde Cenab-ı Hak haşmet, büyüklük ve kahrını; kısaca Celâli’ni gösterir.

Fertte ise Cemalî olup, lütuf ve ihsanı ile tecellî eder.

x

İnsanın yaptığı sanatların kolaylık, güçlük ve zorluk dereceleri;

O’nun ilim ve cehliyle ölçülür.

Ne kadar sanatlarda,

Özellikle ince ve lâtif olanlarında;

Bilgi ve mahareti çok olursa, o nisbette kolay olur.

Bilgisizliği nisbetinde ise, çok zahmetlidir.

Bundan dolayı, varlıkların yaratılışında;

Tam bir sür’atle, mutlak genişlik içinde görünen tam kolaylık;

Her şeyi sanatlı olarak yaratan Sâni’in /

Allah’ın ilmine nihayet ve son olmadığına,

Kesin bir bilgi ile delâlet ve işaret eder.

Çünkü: Allah’ın bir şeyi yapması;

Gözün bir bakışı gibi

Kolay ve sür’atli

Tek bir emirledir.