24.4 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 2

İnsanın Mevkii

İnsana bu kadar kıymet ve ehemmiyet niçin veriliyor?

Allah’ın yanında mevkii nedir ki,

Hayat ve beka nimetine mazhar kılınmış oluyor?

Onun için Kıyamet koparılacak!

İnsan’ın pek yüksek bir kıymeti olmasaydı,

Semalar ve Arz / Yeryüzü;

Onların istifade ve yararlanmasına sunulmazdı.

İnsana itaatkâr ve boyun eğici olmazlar.

Emrine âmade kılınmazlardı.

İnsan ehemmiyetsiz ve önemsiz olsaydı,

Mahlûkat onun için yaratılmazdı.

Bu durumda insan;

Mahlûkat için halk olunacak / yaratılacaktı!

Oysa, insanın Hâlıkı / Yaratanı yanında mevkii, pek büyük olduğu içindir ki,

Allah; kâinat / evren ve dünyayı, kendisi için değil, beşer / insan için,

İnsanı da, kendisine ibadet için yaratmıştır.

Kısaca, insan mümtaz / seçkin ve müstesna / istisnaî ve üstün niteliklere sahiptir.

Bu büyük dünya, insan için yaratılmış ve yaratılışında, insanın yararlanması nazara alınmıştır.

Niteki Hz. Ali’nin: “(Ey insan!) Sen kendinin küçük bir cisim olduğunu sanıyorsun.

Halbuki, büyük Âlem olan kâinat sende saklıdır.” dediği gibi,

İnsan küçük bir cisim ise de, büyük âlemi içine alacak kadar büyüktür.

Öyle ise, cüz’î istifadesi, küllî olur. Öyle ise abesiyet / faydasızlık ve gayesizlik yoktur.

“Beşerin ne değeri vardır ki, onun saadet ve mutluluğu için Kıyamet kopacak?” Diye sorulan sual:

“Arz / Yeryüzü; bütün içinde bulunanlarından, yararlanılması için yaratılan

Ve bütün çeşit ve türleriyle itaat etmeleri için, emrine verilen insan;

Yaratılışın netice ve meyvesidir.

Elbette, onun saadeti için Kıyamet kopacaktır.” diye cevaplandırılmıştır.

Kaldı ki:

Cenab-ı Hak’ın bilinen bir husus olan fazl / ilim ve irfan sahibi oluşu

Ve in’amı / nimetlendirmesi işaret eder ki,

Kendisine, arz ve içindekiler ihsan edilen insanın;

Elbette ebedî saadete liyakat ve ehliyeti vardır.

Bir husus da şudur ki:

Arz ve sema “tev’em” yani ikizdirler. Birbirinden ayrılmazlar.

Zikirde, fikirde daima beraber dolaşıyorlar.

İnsanın arzdan istifadesini ikmal ve itmam eden / tamamlayan, ancak semaların tanzimidir.

Böylece, Allah’ın kudret ve azameti gözler önüne serilmiş oluyor ve anlaşılıyor ki:

İnsanın istifade ve yararlanması yalnız Arz’dan kaynaklanmıyor.

Sema dahi onun yararlanabileceği bir alandır.

Fakat, insanın menfaatlarını en çok elde ettiği yer; Arz’ın / Yer’in içidir.

Öyle ise, insan; yerin içindeki kaynaklara daha çok odaklanmalıdır.

Çünkü, Arz’ın içindeki maden ve maddelerin, insanın faydalanması için yaratılışı;

Arz’ın içinde henüz keşfedilemeyen unsur ve maddelerde;

Hayatın külfet ve zahmetlerinden; geleceğin insanlarını kurtaracak

Bazı gıdaî maddelerin varlığı mümkün ve olasıdır.

Bunun için, Arz’daki bazı şeylerin abes ve faydasız olduklarına dair vehimleri,

Artık bir kenara bırakmak lâzım.

Türk’ün Kardeşi Türk’tür

Engin ve soylu tarihiyle bilinen Türkler İslam diniyle karşılaşınca bu dine kolaylıkla adapte oldular; çünkü İslam öncesi de tek Tanrıya inanıyorlardı.

Milli yapılarıyla, İnanç anlayışıyla Türk İslamcı değil, Kur’an’ın insanıdır. Türk birlikçisidir; Turancıdır.
Milliyetsiz milliyetçi değil, Türk milliyetçisidir.
Evrenselci, Halkların kardeşliği, Din kardeşliği masallarına inanan değil, Türkün kardeşi sadece Türk’tür gerçeğini inanır.
Sağcı, solcu. Dinci, dinsiz. Kapitalist, komünist veya Avrasyacı bopçu Avrupacı değil. Orhun nehri gibi kaynağından Türk’tür bunun içinde Türkçüdür, Turancıdır.
Kanım aksa da zafer İslam’ın veya onun bunundur diyenlerden değil, varlığım Türk varlığına armağan olsun diyendir.
*
O halde atam belli, ceddim belli, soyum belli, Türklüğünün farkında olmayan mankurtlardan değiliz. Soyumun yüceliğini bilenler bilir, ama bir de en iyi kendim bilirim, Türk olduğum için kendimi dünyanın en şanslı kişisi sayar, tarihimi geçmişimi asaletimi yüceliğimi hep özümde bulur gururlanırım.
Türk olunmaz, Türk doğulur.
Gayriler elbette ki benim gibi olamazlar, hiçbir zaman Türk olma imkânları da yoktur, çünkü asalet, asillik, yücelik, Türklükten yani soydan gelir. Ne mutlu Türküm diyenlere, ne mutlu Türklüğünün farkında olup Türk’çe yaşayanlara.
*
Türklüğü tamamlayıcı yegâne kavram İslam Peygamberi Hz Muhammet’ in ana felsefesini kavrayarak İslamı anlamlandırmak ve Anadolu’ ya İslam tohumunu eken Ahmet Yesevi’nin muazzam öz deyisi ile İslamı Türkçe okuyabilmektir.
Yesevi’nin ifadesiyle;
“Türk olmak kaderimdir; ancak inancım tercihimdir.’’ der. Çünkü Türk olarak doğmuştur;
Ahmet Yesevi’nin yolu bizleri bir arada yaşatan sevgi yoludur. Anadolu’nun dört bir yanına gönderdiği talebeleriyle kardeşlik tohumlarını ekmiş, onun ardından gelen Mevlana ile Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli ile bu tohumlar fidan olmuş, Osmanlı’nın hoşgörüsü ile çınar olmuş ve Cumhuriyetimiz ile Anadolu’da adeta kökleşmiştir.
*
İslam evrensel bir dindir. Güzel ahlakı ve sevgiyi esas alır. Türk İslam kültürünü içselleştiren milli ve manevi kimliğimizle benliğimizi güçlendirdik; imparatorluklar kurduk; Türkiye Cumhuriyetini kurduk; bin yıldır Anadolu’yu yurt edindik.
Bilelim ki; ”Bu toprakların dili sevgidir”.
*
Kaldı ki;
“İki Ses vardır Bizi Kendimize Getiren.
Biri EZAN Sesi Diğeri SELA.
Biri Hala Yaşadığımızı, Yüce Yaratana Karşı Sorumluluğumuzu Hatırlatır
Diğeri Bu Âlemde Misafir Olduğumuzu’’ …
*
Türk; Atatürk’e göre, yıldırımdı, kasırgaydı, dünyayı aydınlatan güneşti. Bu sebeple…
Tarih: 23 Mayıs 1928.
TBMM, 1312 Türk Vatandaşlığı Kanunu’nu kabul etti. Böylece…
Asırlardır hor görülen Türk, yurttaşlık payesiyle onurlandırıldı.
Osmanlı ile Cumhuriyet farkı buydu…
“Türk”, Osmanlı’da olduğu gibi aşağılanan-horlanan değildi.
Zamanın ruhu değişmişti: Türk; uluydu, yüceydi…
Atatürk başarmıştı.
Bilinmeli ki ’’Bu milletin inancını istismar edenlere, halkın değil rantın yanında duranlara karşı çıkılmalı vesayeti kaldıracağız diye iktidara gelip kendi kişisel vesayetlerini kuranlara karşı Türk seçmeni dersini vermelidir”.

Lozan Antlaşması

24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması
yalnızca bir diplomasi belgesi değildir. Lozan Barış Antlaşması, esareti
reddeden, vatanından vazgeçmeyen ve bağımsızlığı uğruna her türlü fedakârlığı
göze alan Türk milletinin tarih önünde kazanmış olduğu büyük zaferlerden
bir tanesidir.

Sakarya, Dumlupınar ve Anadolu’nun dört bir yanında yurdu
işgal eden düşmana karşı verilen Kurtuluş Savaşı mücadelesi, Lozan’da
diplomatik bir zaferle taçlandırılmıştır. Türk milletinin savaş meydanlarında
kazandığı bağımsızlık, uluslararası alanda kabul edilmiş, yeni Türk devletinin
egemenliği bütün dünyaya ilan edilmiştir.

Lozan antlaşması ile kapitülasyonlara son verilmiş, yabancı
devletlerin ülkemiz üzerindeki ayrıcalıkları ortadan kaldırılmış, Türkiye
Cumhuriyeti’nin kendi hukukunu, ekonomisini ve geleceğini belirleme hakkı
güvence altına alınmıştır. Bu yönüyle Lozan, yalnızca sınırların değil aynı
zamanda milli iradenin, bağımsızlığın ve devlet olma onurunun da bir tescilidir.

Lozan’ı anlamak; vatanın masa başında değil, önce cephede
kanla, sonra diplomaside akılla savunulduğunu anlamaktır. Lozan’ı hatırlamak;
bağımsızlığın bize miras bırakılmış sıradan bir hak değil, büyük bedellerle kazanılmış
kutsal bir emanet olduğunu bilmektir.

Bugün bizlere düşen görev, bu emanete sahip çıkmak; milli
egemenliğimizi, devletimizin bağımsızlığını ve Cumhuriyetimizin temel
değerlerini aynı kararlılıkla korumaktır.

Lozan Barış Antlaşması’nın 103. yıl dönümünde, başta Gazi
Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü olmak üzere Millî Mücadele’nin bütün
kahramanlarını, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve saygıyla
anıyoruz.

Lozan’ın ruhu, milletimizin bağımsızlık iradesinde yaşamaya
devam edecektir.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
 
Kocaeli Aydınlar Ocağı

Erzurum Kongresi

Erzurum Kongresi’nde başkanlığa seçilen Mustafa Kemal Paşa delegeler arasında.

15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanlar tarafından işgali ertesinde harekete geçen yurtseverler arasında yerel ya da bölgesel kuruluşlar oluşturulmuş ve bu amaçla kongreler yapılmıştı.

Birinci Balıkesir Kongresi, Erzurum Kongresi’nden bir ay kadar önce 27 Haziran 1919’da; İkinci Balıkesir Kongresi ise Erzurum Kongresi’nden üç gün sonra 26 Temmuz 1919’da açıldı. Birinci Nazilli Kongresi 6-8 Ağustos 1919, Alaşehir Kongresi ise 16-25 Ağustos 1919 günlerinde toplanmıştı. Bu yerel kongreler, yerel Kuvayı Milliye birliklerinin kurulmalarının da kaynağını ve itici gücünü oluşturmaktaydı.

Anayasa hukukçusu ve siyaset bilimci Prof. Dr. Bülent Tanör, yerel kongrelerin, yalnızca merkezi otorite ve iktidar boşluğu nedeniyle değil, düzenli ve ulusal ordunun eksikliği yüzünden bölgelerini yerel olanaklarla savunma zorunluluğundan da doğduğunu ileri sürmektedir. Yine Tanör’e göre kongreler, askeri gereksinimi karşılamak için ortaya çıkan sivil örgütlenme modelleriydi.

KURTULUŞ ÇARESİ 

Mustafa Kemal, “yerel kurtuluş yolları”nı reddetmemekle birlikte, bunların “kurtuluş çaresi” olarak yetersizliğini vurgulamaktaydı. Mustafa Kemal, ulusal kurtuluşa ancak ulusal düzeyde bir örgütlenmeyle gidilebileceği inancında ve görüşündeydi. İşte Erzurum Kongresi, kurtuluş çaresini ilk kez ulusal düzeyde öngörmesi ve Mustafa Kemal’in yönettiği ilk yerel kongre olması açısından önem taşımaktaydı.

Gümüşte Günün Öne Çıkan Seviyelerini KeşfetGünlük fiyat hareketlerini takip ederek gümüşteki fırsatları yakalayınGCMYATIRIM

Amasya’dan sonra Mustafa Kemal Paşa, 3 Temmuz 1919 günü Erzurum’a gelmiş ve burada dört yıl sürecek olan Milli Mücadele’nin ilk adımını atmıştı.

“9. Ordu Kıtaları Müfettişi” olarak atanan Mustafa Kemal Paşa’ya, Erzurum’dayken, 7-8 Temmuz 1919’da Saray’dan aldığı bir telgrafla İstanbul’a dönmesi buyrulmuş; Mustafa Kemal, İstanbul’a gitmeyi reddetmiş ve 9 Temmuz’da bir genelge ile “görevinden istifa ettiğini, kutsal milli gaye için çalışmak üzere artık milletin sinesinde bir ferdi mücahit olarak bulunduğunu” orduya, valilere ve millete ilan etmişti.

KONGRE KARARLARI 

23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi resmen açılmıştı. 14 gün süren kongrenin başkanlığına Mustafa Kemal Paşa seçildi. 7 Ağustos 1919’da yayımlanan Erzurum Kongresi kararları şunlardı:

1) Milli sınırlar içinde bulunan vatanın bütün kısımları bir bütündür. Birbirinden ayrılamaz.

2) Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı ve Osmanlı hükümetinin dağılması halinde, millet birlikte kendisini savunacak ve direnecektir.

3) Vatanın bağımsızlığı, Osmanlı hükümeti tarafından sağlanamazsa, geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet milli bir kongre tarafından seçilecektir. Kongre toplanmamışsa seçimi Heyeti Temsiliye (Temsil Heyeti) yapacaktır. Bu hükümet heyeti milli kongrece seçilecektir. (Erzurum Kongresi’nde, Heyet-i Temsiliye üyeliklerine şu kişiler seçilmişti: Mustafa Kemal Paşa, Rauf (Orbay) Bey, Raif Hoca, Bekir Sami (Kunduh) Bey, Servet Bey, İzzet Bey, Sadullah Bey, Musa Efendi, Fevzi Efendi.)

4) Kuvayı Milliye’yi etken ve milli iradeyi hâkim kılmak esastır.

5) Hıristiyan unsurlara siyasi hâkimiyet ve toplumsal dengemizi ihlal edecek imtiyazlar (ayrıcalıklar) verilemez.

6) Manda ve himaye kabul olunamaz.

7) Milli Meclis’in derhal toplanmasını ve hükümet icraatının Meclis’in denetimine konulmasını sağlamak için çalışılacaktır.

Erzurum Kongresi kararlarıyla Misakı Milli’nin temeli atılmaktaydı.

BAĞIMSIZLIK İLKESİ

Erzurum Kongresi’nin sonunda, Vilayat-ı Şarkiyye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti ile Trabzon Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti yerine yeni bir örgüt olarak, “Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” kurulmuştu. Erzurum Kongresi kararlarından bir diğeri, Doğu Anadolu bölgesinin hiçbir sebep ve bahane ile birbirinden ve Osmanlı camiasından ayrılmayacak bir bütün olmasıydı. Yine bu kongre kararları arasında; her türlü işgal ve müdahale Rumluk ve Ermenilik teşkili amacına yönelik sayılacağından, buna karşı birlik halinde savunma ve direnme esasının kabul edilmesi bulunmaktaydı.

Erzurum Kongresi’nde alınan önemli bir karar, anayurdun sınırlarının saptanmış olmasıydı. Bu, 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması’nın sınırları olarak belirleniyordu. Böylelikle imparatorluk iddiasından ve Arap ülkeleriyle bağlantıları sürdürme isteğinden vazgeçilmiş olunuyor; buna karşılık, bağımsızlık ilkesi üzerinde direniliyordu.

Öte yandan 8 Ağustos’ta Veliaht Abdülmecit, şöyle bir açıklamada bulunmuştu: “Anadolu’daki hareket hainane, delice ve gaddarcadır. Türkiye, Amerikalılara bırakılmalıdır.” Damat Ferit hükümeti de Erzurum Kongresi’ne katılanları, başta Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşları olmak üzere, asi olarak ilan etmiş ve asilerin tutuklanarak İstanbul’a gönderilmelerini emretmişti.

Padişah Vahdettin 9 Ağustos 1919’da, Mustafa Kemal’in ordudan çıkarılmasına, nişanlarının geri alınmasına ve “fahri yaverlik” unvanının kaldırılmasına ilişkin hükümet kararını onaylamaktaydı.

Erzurum’da 8 Ağustos (1919) sabaha doğru Mustafa Kemal, Mazhar Müfit Kansu’ya şunları not ettirmekteydi:

“1) Zaferden sonra hükümet şekli cumhuriyet olacaktır.

2) Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken muamele yapılacaktır.

3) Tesettür kalkacaktır.

4) Fes kalkacak, uygar uluslar gibi şapka giyilecektir.

5) Latin harfleri kabul edilecektir.”

Bu tarihte Osmanlı Devleti hâlâ varlığını sürdürmekte olup Ulusal Kurtuluş Savaşı da henüz yapılmamıştı. Mustafa Kemal, kurulacak yeni Türk devletinin hükümet şeklinin cumhuriyet olmasını öngörürken; onun çevresindeki en yakın arkadaşları bile bu düşüncelerin yaşama geçirilebilmesini mümkün görmemekteydi. Ancak tüm bu savaşların sonunda laik, demokratik, tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu.

https://www.bing.com/ck/a?!&&p=11ca31d08235e4c3be408b6d13a910e7d237c1924c3ae87854ce7c857617bbcfJmltdHM9MTc4NDg1MTIwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=erzurum+kongresi&u=a1aHR0cHM6Ly93d3cuY3VtaHVyaXlldC5jb20udHIveWF6YXJsYXIvb2xheWxhci12ZS1nb3J1c2xlci9taXNha2ktbWlsbGktbmluLXRlbWVsaS1lcnp1cnVtLWtvbmdyZXNpLWh1bmVyLXR1bmNlci0yNTIzMDY0

Türk Milliyetçilerinde Zihniyet Değişimi

Türk milliyetçiliği fikri bu milletin kurtuluş reçetesidir. Ancak bu reçetenin kurtuluşumuza ilaç olması için fiili milliyetçilik gereklidir. Şu an Türk milletinin ve unutulmasın ki, beş bin yıllık tarihi süreç içerisinde Türk örf ve adetleriyle, töreleriyle milli benliğini / milli kimliğini oluşturmuş, Kur’an’ın kültürüyle beslenerek kıvam bulmuş, yaklaşık bin yıllık Anadolu kültürü ekseninde, değişik Türkmen ağırlıklı boylara/ etnisitelere haiz Anadolu insanı, bu kültür sarmalında egemen olan tek millet olmuştur.
Anadolu halkı, değişik milletlerden oluşan Osmanlı’nın dağılması sürecinde yaşanan tecrübeler sonucu, bağımsızlığını kaybetmesi noktasında Çanakkale Savaşları Kahramanı Başbuğ Mustafa Kemal’in ve kadrosunun öncülüğünde/ önderliğinde işkâlcı ülkelere karşı verilen amansız savaşlar sonucu bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni kuruyor. Diğer bir ifadeyle, Mustafa Kemal’in oluşturduğu ordu, o bin yıllık Anadolu Kültürünün kültür genlerini taşıyan Anadolu halkıydı; adı Türk Milletiydi.

*
Milli bütünlüğümüzün önemi ekseninde, Türk milletinin bir ağaç gibi kökünden, bedenine, bedeninden dallarına, dallarından yapraklarına kadar birlik ve beraberlik içinde yaşamaya, ağaç gibi dik durmaya her zamankinden daha çok ihtiyacı var.
Zenginiyle fakiriyle, köylüsü şehirlisi, bürokratı işadamı, eğitimcisi sporcusu ile bu ağacı birlikte sulayacak, birlikte koruyacağız.
*
Bunu herkes iyi anlamalıdır, anlamayanlar kafasına iyice sokmalıdır. Bir kısmı hariç Türk Milliyetçilerinde kafalar değişmiştir; o bir kısmına da milliyetçi değil milliyetçi geçinen veya milliyetçilikten geçinenlerdir. Çünkü Milliyetçilik, ancak vicdanı ve fikri hür, dik durabilen aydın kişiler için bir seçenektir.
Bir sürelik hastalık ve nekahet döneminden sonra Türk milliyetçiliği en başta ortaya çıktığı şekilde, aydın, entelektüel, bilime açık fikir sistemi haline dönüşmüştür/dönüşmektedir.
*
Gerçek Türk milliyetçileri bakış açısını güncellemiş, beyinlerdeki seti yıkmıştır. Uzun zamandır beklenen ve kaçınılmaz noktaya gelinmiş, halen zorbalıkla var olmaya çalışan statükocu zihniyet zayıflamış hatta kaybetmiştir. Türk milliyetçileri şu anda her ne kadar dağınık görünseler de değişerek gelişmecilik, yenilikçilik güçlenmiştir/ güçlenmektedir.
Bilimsel deyimle “paradigmalar değişmiştir”
*
Artık kimse bu hareketi ve hiç bir mensubunu kerameti kendinden menkul kişilerle, kafasına göre yönetemeyecektir. O iş bitti, geçmiş ola artık.
Şimdilerde parti kurup tek adamcılık, lidercilik oynayan zevat da akıları varsa bunun farkına varır, o sevdadan vazgeçer, kadro hareketi ve yönetişimle topluma hitap ederler.
*
Bu durum sosyolojik olarak kaçınılmaz bir gelişmeydi ve bu duruma direnenler sadece vakit ve güç kaybettirmekten başka bir işe yaramadılar.
Bu sosyolojik dinamizm sadece bize özgü değil, her topluluğun, hareketin, ideolojinin doğasında olan bir durumdur. Eğer böyle olmasaydı dünyada hiçbir gelişme olmazdı. Dolayısıyla sanki her zaman kötü bir şeyler oluyormuş, ya da olacakmış vehminde olanların, tarihte örneği bilmem kaç milyon defa yaşanmış olan değişime direnç gösterip kaybedenler sınıfında olmaktan başka şansları olamaz.
Bütün tarihi tecrübeler göstermiştir ki değişime ve gelişime dirençte ısrar edenler hiç kimseye yenilmeseler bile, sadece zaman haklarından gelir ve tarihin çöplüğünde silik bir yazı olmaktan öte gidemezler. Hatırlananlar ise bir şeyleri değiştirebilenlerdir sadece.
Bu gerçekleri sadece milliyetçilerin hamisi olduğunu sanan birileri değil, onların yerini almaya niyetlenen yeni kişiler de özümsemek zorundadır. Onlar da çok iyi anlamalıdırlar ki bu değerler dizisi değişiminden dolayı bu saatten sonra kendileri de bu hareketi ve mensuplarını kafalarına göre yönetemezler. Hele hele geçmişte olduğu gibi “biat etmiş kurşun askerler” olacağını umarlarsa büyük hayal kırıklığına uğrarlar.
*
Türk milliyetçiliğinin yeni önderleri ve kadrolar ilerleme kaydedip başarı sağladıkları oranda sözleri dinlenir, etkin olurlar. Liderlik payesi başarılı oldukları sürece kendilerine verilir. Aksi durumda ise onlar da paçalarından tutulup aşağı indirilir. Yani “tek adamcılık” bitmiştir.
Başarılı olmanın tek yolu, yetenekli insanlarla yönetişim ve takım çalışmasından geçecektir.
Şu anda dağınık gibi görünen, toparlanmamaları, atalet içinde olmaları için her türlü tezgâh, tuzak, sahte yapılar ve kumpas kurulan gerçek Türk milliyetçileri ise birlikte görevdeşlik üretmenin yolunu bulacaktır. Entelektüel düşünce dünyasında beslenen, enerji biriktiren bu insanlar ve de yeni kuşak gençler bir anda bir araya gelecek ki birileri “nerede hata yaptık” diye düşünmeye bile fırsat bulamayacaktır…

İfadesi Zor Duyuşlar

Parktayım.

Çevremdeki ağaçların yaprakları yavaştan hışırdıyor.

Dalları sallanıyor.

Hafiften serinletici ve ferahlatıcı bir esinti,

Yanlarında olan insanların;

Tatlı tatlı hoş vakit geçirmelerini sağlıyor.

Sohbet eden insanların yanında;

Onları ister istemez dinleyen biri olan ben,

Daha fazla dayanamayarak:

“Ey insanlar! Dedim.

Epeydir birbirinizle konuşuyor, hem – hâl oluyorsunuz.

İyi hoş, ben de sizi dinlemek zorunda kaldım.

Fakat bu konuşmalardan,

Biraz rahatsız oldum!

Müsaade ederseniz,

Söze karışmak istiyor ve diyorum ki:

‘Ey insanlar!

Sessizce, sizleri ister istemez dinleyen, çevrenizdeki ağaçlar;

Demek istiyorlar ki:

El insaf be canlar!

Durmadan, ha bire konuşuyorsunuz!

Bir kere bile, biz ağaçları dinlemek istemiyorsunuz!

Hazır buraya kadar gelmiş iken, lütfen bir nefes alıp

Biraz da bizi dinleseniz ne olur?

Üstelik bizler boş konuşmuyor, boşuna çene çalmıyoruz!

Hâl diliyle her birimiz Yaratanı anıyor,

O’nu bildiğimizi dünya âleme arz ediyor;

O değiliz ama O’ndan olduğumuzu

Ve böyle de devam edeceğimizi

Tekrarlayıp duruyoruz.

Bizleri ve zikrimizi duyduğunu bildiğimiz için,

Bundan sonsuz bir lezzet alıyor

Mânen mest oluyor;

Allah’tan Allah’a sığınmanın,

O’nunla tatlı söyleşilerde bulunmaktan

Aldığımız manevî şevk, meserret ve sevincimizi

Dile getirmenin manevî sarhoşluğu ile

Ser-mest oluyor;

O’ndan O’na sefere çıktığımızı

Ve bu yolculuğun hiç bitmeyeceğini

Bildiğimiz için,

Sevincimize pâyân olmadığının

Hazzını duyuyor, hissediyor

Ve ifadesi zor bir atmosferde;

Soluklandığımızı bilmenizi istiyoruz

Vesselâm.’ ”

Asr Suresi

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğünün hazırladığı Kur’an’dan önemli bir ayet olan Asr Suresi’nin öğrettiği hakikatler üzerinde bir yazı. Evrensel boyutta ihtiyacımız olan önemli bir konu.
*
Kur’an-Kerim’de kısa ama muhteşem anlam içerir. Asr Suresi’nin bizlere öğrettiği birinci hakikat, zaman bilincidir. İnsan, zamanla sınırlı bir varlıktır. Yüce Rabbimiz, surenin hemen başında “Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyandadır.” buyurmuştur. Zamanı insana şahit tutmuştur. Zira insana verilmiş en büyük nimetlerden biridir zaman. Dünyamızı güzelliklerle tezyin ederek ahiretimizi kazanmamız için bizlere emanet edilen en kıymetli hazinedir zaman. Bu emaneti hoyratça tüketmek, şuursuz ve sorumsuzca beyhude bir ömür geçirmek mümine asla yakışmaz. Bu, insan için en büyük hüsrandır.
*
Asr Suresi’nin bizlere öğrettiği ikinci hakikat, iman nimetinin önemidir. Yüce Rabbimiz, yarattığı insanın ziyanda olmaktan, hüsrana uğramaktan kurtulmanın ilk şartının iman etmek olduğunu haber vermiştir. Zira imansız geçen bir hayat, zararın en büyüğüdür. İman ise kalbin hayır ve güzelliklere, hak ve hakikate yelken açmasıdır. Kelime-i şehadeti, kelime-i tevhidi gönülden söyleyen bir mümin, küfre karşı imanın; batıla karşı hakkın; zillete karşı izzetin; zulme karşı adaletin yolunda yürüyeceğine dair kendisine ve Rabbine söz vermiştir.
Kötülüklerin değil, iyiliklerin yanında olacağını kabul etmiştir.
*
Asr Suresi’nin bizlere öğrettiği üçüncü hakikat, Salih amel bilincidir. Rabbimiz, bizi ebedi hüsrandan, imanımızla birlikte Salih amellerimizin kurtaracağını bildirmiştir. Salih amel, imanın davranışlara yansımasıdır, eyleme dönüşmesidir. İmanın hayat bulmasıdır.
Bizi Rabbimizin rızasına ulaştıracak her bir söz ve eylem, Salih ameldir. Nasıl ki ihlâsla yoğrulmuş olan namazımız, orucumuz, zekâtımız, haccımız birer Salih amelse her türlü imkânımızı insanlığın hizmetine sunmak da Salih ameldir. Mazlumlara, mağdurlara, kimsesizlere, yetimlere el uzatmak Salih ameldir.
Göremeyenin gözü, işitemeyenin kulağı, tutamayanın eli, yürüyemeyenin ayağı olmak Salih ameldir. Huzurumuza, kardeşliğimize, değerlerimize sahip çıkmak Salih ameldir. Kötülüğe engel olma ve iyiliği hâkim kılma gayreti Salih ameldir.
Hadis-i şerifte geçtiği üzere insanlara eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırmak Salih ameldir.
Kısaca Salih amel, uygun amel demektir. Bu uygunluk, amelin Allah’ın rızasına, insanın fıtratına ve toplumun maslahatına uygun olmasıdır.
*
Asr Suresi’nin öğrettiği ve bizi ebedi hüsrandan kurtaracak dördüncü hakikat, her daim hakkın yanında yer almaktır. Birbirimizi hak ve hakikate yönlendirmektir. Hem kendimizi hem de kardeşlerimizi batıl, yalan, hile, fitne ve fesadın karanlıklarından korumaktır. Rabbimizle, çevremizle, kâinatla ilişkilerimizde ne pahasına olursa olsun doğruluk ve istikametten ayrılmamaktır.
*
Asr Suresi’nin öğrettiği beşinci hakikat ise, Hak yolda sabrı kuşanmaktır. Birbirimize sabrı tavsiye etmektir. Ancak unutulmamalıdır ki sabır, batıla katlanmak değildir. Bilakis sabır, hak ve hakikat yolunda sebat etmektir.
*
Hutbeyi dinlerken namaz ibadetimizin omurgasını oluşturan Fatiha Suresi’nin de anlamı üzerinde düşünüyordum ve beynimde canlanan tablo:
Eğer hakiki imana haiz olmaya çalışıyor isek işlenen Asr Suresi ve Fatiha Suresi hayatımızın yol haritasını eksiksiz tamamlamış olduğunu görme durumundayız.
İmanın hayat bulması noktasında insan nötr olamaz, olmaya hakkı yoktur. İmanın insanı insan adına insanlık adına yaşayan canlı çevre adına dünyayı güzelleştirme imar etmekle yükümlü aksiyoner olmak zorunluluğu ile baş başadır.
*
İmanın insanı zulmete uğramış sömürünün her çeşidine maşa yapılmış insanı ve insanlığı bu zilletten kurtarmak için reaksiyoner olmakla mükelleftir.
Namaz ibadeti imanın insanını özgürleştirmek adına insanın insana biat etmesini yasaklar, insanın sadece Rab olan yaratıcısını tanımak, sadece Yaratıcısına biat etmek, sadece Yaratıcısından talep etmekle mükellef kılınmıştır.
İmanın insanı, imanın hayatla buluşması sürecinde insanı ve insanlığı her türlü biattan ve sömürüden, zilletten koruyacak enstrümanları Kur’an’ın bütününde, Hz. Peygamberin sünnetinde, uygulamalarında görebilir.
*
Namaz ibadetinde yapılan rükün ve secde bu manada bir baş kaldırı değil midir?
Kur’an, imanın insanı için bir hayat kılavuzu olduğuna göre o insan insanı merkeze alacak, onurlandıracak her türlü sömürüye karşı koruyacak önlemler üzerinde çalışmakla mükelleftir. Bu çalışmanın esaslarını Kur’an’dan, Hz Peygamberin hayat anlayışında ve uygulamalarından hareketle formüle edebiliriz:
*
“Şura/istişare/meşveret (ortak akıl)– liyakat( ihtisas)/ işin ehline verilmesi– Adalet’’ kavramlarından mürekkep bir formül. Bu formülde geçen terimlerin altını Kur’an’ın dünyevi ayağıyla dolduran rejimlerin oluşturduğu toplum hayatı insanını mutlu edecektir, kurduğu devletini güçlü yapacaktır.
Bu, Kur’an’ın muhatabı insana Kur’an’ın yüklediği sorumluluktur. Din’in anlamlarından başlıca biri de adalet kavramıdır. Bu anlamda “devletin dini vardır ve bu dinin diğer anlamı adalettir, tasarruflarda hesap verebilirliktir, kamuya verilen hizmet adına denetime açık olmaktır.’’
*
Hz. Peygamberin Devlet Başkanı olarak formüle ettiği idare sistemini günümüze uyarladığımızda yönetimde karşılaştığımız formül;
“Hukukun üstünlüğüne dayanan Laik, Demokratik Parlamenter Sistem’’dir. Birbirini tamamlayan ‘’Yasama-Yargı-Yürütme’’organları’’
Bu sistemi hangi İslam ülkelerinde görebiliyoruz? Eksiğiyle görebildiğimiz Türkiye var.
Hıristiyan dinine mensup Batı Avrupa Ülkelerine bakın; Hz. Peygamberin idarede uyguladığı anılan formülü en ileriye taşımış olduklarını görüyoruz bir medeniyet projesi donanımıyla.
*
İnsan, yaşadığı dramlarla dolu tarihi süreçlerden günümüze insanı/ insanlığı onurlandıracak arayışlar içerisinde hep var olmuştur; dinlerle var olan bu insan bedeller ödeyerek dini inançlarından yararlanmaya çalışmıştır.
Ve insan onurunu önceleyen rejim arayışlarında insan hemcinsiyle savaşarak, ağır bedeller ödeyerek olduğu kadarıyla hürriyetini elde edebilmiş, adına ortak aklı önceleyen ‘’Demokratik Parlamenter Sistem’’ dediği insani bir rejime kavuşabilmiştir.Diğer bir ifadeyle Asr ve Fatiha sürelerinin olabildiğince hayata geçirilişini, imanın hayat bulmasını açık ve net olarak görmekteyiz.
*
Batı uygarlığından çarpıcı bir araştırmayla dersimizi alalım:
2010’ da George Washington Üniversitesinin Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde hazırlanan ve Global Economic Journal isimli dergisinde yayınlanan “Economic İslamicity İndex’’ başlıklı makalede, ekonomik ilerleme, devlet yönetimi, insan ve politik haklar ve uluslar arası ilişkiler konularındaki uygulamalar dikkate alınarak, ülkelerin yönetim a anlayışları, İslam’ın temel ilkeleriyle mukayese edilmiş. Makaleye göre:
Kur’an’ın ortaya koyduğu değerlere uygun yaşayan ülkelerin başında İrlanda, Danimarka ve Lüksemburg geliyor. Türkiye71, Suudi Arabistan 91, İran 139, Pakistan 145. Sırada yer alıyor.
Makalede değerlendirilen 208 ülke arasında yönetim anlayışı Kur’an’a ve İslam’ı ideallere uygun olduğu belirtilen ilk otuz ülke içerisinde Müslüman bir ülke yer almıyor. Yani 208 ülkenin ilk otuzunun, Müslüman ülkelerden daha Müslüman’ca yaşadıkları ortaya çıkmış durumda.
Pek çok açıdan eleştirilebilir ama Batı Uygarlığı ortaya ne koydu diyebilmek için öncelikle kendimiz nerede duruyoruz sorusuna vereceğimiz yanıt çok önemli.
İslam ülkeleri olarak insanlığa ne verdik ve hangi evrensel projeyle dünyanın karşısına çıktık özeleştirisi bizi bir adım ileriye taşır.
Yukarıda verilen kapsamlı araştırmaya göre Kur’an adıyla Müslüman’a sunulan dünyevi ve uhrevi İlahi Hayat kılavuzu hazinenin neresindeyiz sorusu içtenlikli yanıtını bekliyor.

Verem Dispanserimiz ve Dr. Cemal Ilgazlı

“Sağlık gibi dost, hastalık gibi düşman, açlık gibi acı yoktur”

Verem, geçen yüzyılın en önemli hastalıklarından biridir. 1950’lerde bile ölüm sebepleri arasında ilk sıralarda yer almıştır. Eski çağlardan beri bilinen bu hastalığa, hekimlerin üstadı Hipokrat “phytisis” (erime-tükenme) demiştir. Bakteriyel bir enfeksiyon olup, 1882’de Robert Koch bu mikrobu bulup göstermiştir. 1921’de BCG adı verilen aşısı bulunmuş; 1940’lardan sonra da bu bakteriye etkili ilaçlar bulunup kullanılmaya başlanmıştır. Aşının bulunması önemli bir korunma sağlarken, bu ilaçlar sayesinde verem hastalığı tedavi ve kontrol edilebilir hâle gelmiş ve korkulu rüya olmaktan çıkmıştır.

Ülkemizdeki verem savaşında ilk dernek, Dr. Besim Ömer Paşa’nın 1918’de kurduğu Veremle Mücadele Osmanlı Cemiyeti’dir.

BCG Aşısı Üretimi 1927’de Başladı

Cumhuriyet’in kuruluşu ile ilk verem savaş dispanseri İstanbul’da açılmış; 1924’te de Heybeliada Sanatoryumu hizmete sokulmuştur. Bu sanatoryum daha sonra büyütülerek verem tedavisinde ülkemizin bilinen, şöhretli bir adresi olmuştur. İzmir’de Dr. Behçet Uz’un veremle savaş cemiyeti ve benzeri derneklerin yurt geneline yayılması, bu hastalıkla mücadelede önemlidir. Ülkemizde BCG aşısı üretimi 1927’de başlamıştır. Her 25 bin nüfusa bir dispanser açılıp hizmete sokulması, aşılama ve bu hastalığın takip-tarama hizmetlerinin bu dispanserlerle yapılması, verem ile mücadelede başarılı olunmasını sağlamıştır. Hastalığın tedavisinde yeni imkânların bu dispanserler ve hastanelerdeki verem pavyonları ile sanatoryumlar vasıtasıyla Sağlık Bakanlığı tarafından ücretsiz yapılması, verem savaşında ülkemizi dünyaya örnek bir ülke hâline getirmiştir.

İzmit Verem Savaş Dispanserimizin temeli 1945’te atılmış ve 1948’de hizmete girmiştir. Tepecik Mahallesi İnönü Caddesi No: 88’deki bu dispanser hâlen aynı adreste hizmetini sürdürmektedir.

Kemal Öz’den Abdullah Özkırklar’a

Burası Verem Savaş Derneği üzerinden yapılmış olup belediye başkanı Kemal Öz, derneğin Başkanıdır. Sonraki başkan Leyla Atakan’dır (1957-1968). 2002’ye kadar Diş Hekimi Erten Okançay dâhil 6 değişik hemşerimiz bu görevi üstlenmiştir. 2002-2012 yıllarında gazeteci Orhan Balcı’nın babası Necdet Balcı, 2012-2021 yıllarında ise Ali Ayaz, şimdi de Abdullah Özkırklar derneğin başkanıdır. Kocaeli’mizde verem savaş çalışmaları hâlen sağlık müdürlüğümüzce 3 dispanser ile yürütülmektedir. İzmit Dispanseri Derince, Körfez, Kandıra ve Kartepe ilçelerine; Gölcük Dispanseri Başiskele ve Karamürsel’e; Gebze Dispanseri ise Dilovası, Darıca ve Çayırova ilçelerine de hizmet vermektedir.

Hastalık Azalınca Pek Çok Yer Kapandı

Verem hastalığı eski yaygınlığını kaybettiği için birçok dispanser ve sanatoryum bu sebeple kapatılmıştır. Bu adresler, sağlık tarihçemiz ve şehirlerimizin geçmişi yönü ile ayrı bir öneme sahiptir. Bu nedenle buraların yıkılıp yok edilmeden, kimliğine uygun yeni düzenlemeler ile bakım ve tamirleri yapılıp yaşatılmaları sağlanmalıdır.

Dr. Cemal Ilgazlı, 1948’de İzmit Dispanseri’ne hükümet tabibi olarak gelmiştir. Kendisi 1910 Sapanca doğumlu olup, babasının geldiği yer olan Çankırı sebebiyle Ilgazlı soyadını almışlardır.

1940’ta hekim, 1942’de dahiliye uzmanı olmuş ve ilk olarak İstanbul Büyükada’daki Özel Dr. Musa Kasım Sanatoryumu’nda 2 yıl çalışmıştır. Röntgen kullanma sertifikası da olan Cemal Ilgazlı, muayenehanesinde halkımızın “ayna” dediği bu imkân ile daha güvenli teşhis ve tedavi hizmetleri sunmuştur. 1967’de emekli olup muayenehane hekimliğine devam etmiştir. Bazı kurum hekimlikleri yanında, 1966’da kurulan Kocaelispor’un 2. başkanlığı ve 1973-74 yıllarında Tabip Odası başkanlığı vardır.

Hastaların ‘Cemal Baba’

Evi ve muayenehanesi İzmit’in tam merkezinde, Alemdar Caddesi ile eski demiryolunun kesiştiği köşededir. Kolay bulunur ve ulaşılır bu kapı, her gün ve saat çalınabilir özelliktedir. O, hekimliğinin sorumluluk bilinci ile kendisinden hizmet isteyen herkesin derdine derman olmaya çalışmıştır.

Yoksul ve imkânı kısıtlı hastalarına da ilgi ve şefkatini esirgemeyen, gerektiğinde ilaç ve yol paralarını bile cebinden karşılayan özelliği ile şehrimiz insanından “Cemal Baba” lakabını almıştır.

50 yılı aşkın süren bu aktif hekimliğini, 1999 depremi sonrası muayenehanesini kapatarak bırakmıştır. 2009 yılında vefat etmiş olup Sapanca’ya defnedilmiştir.

Oğlu ve Torunu Da Hekim

Üç evladından Ahmet Ilgazlı, hekimliğin özel hayatı yok sayan şekli sebebiyle hiç istememesine rağmen hekim olmuş, Kocaeli Tıp Fakültesi’nin göğüs hastalıkları hocalığından emeklidir. Kızları Aydan Ilgazlı mimar, Nilüfer Yılmaz mühendistir. Torunu Ece Ilgazlı da hekimdir. Cemal Ilgazlı’nın şu sözleri çok anlamlıdır:

“Seviyorsan insanı, yoktur noksanın senin. Bu dünyada çok işin var senin. Sevmiyorsan insanı, çoktur noksanın senin. Bu dünyada ne işin var senin?”

Bu dispanserimizde Dr. İhsan Kurtbarlas ve Dr. Hüseyin Karadeniz isimli hekimlerimiz de çalışmış olup, bunlar hakkında detaylı bilgiye ulaşamadım. 1982’den 2010 yılına kadar göğüs hastalıkları uzmanı Dr. Filiz Becerik buranın sorumlu hekimidir. 2011-2014 yıllarında Dr. Mustafa Uzar, 2014’ten beri Dr. Ahmet Zorlu koordinatör hekim olarak çalışmaktadır.

Bu dispanserimiz, 2025 yılında rapor ve muayene olarak 9 bin müracaata cevap vermiştir. Dijitalgrafi şeklinde 8 bin ve cilt testi olarak da 1000’den fazla kişiye hizmet üretmiştir. Dr. İrfan Kaynar da ikinci bir hekim olarak burada çalışmaktadır.

Verem Hala Ciddi Hastalıktır

Verem hastalığı eski yaygınlığını ve korkutucu özelliğini kaybetmiş olsa da hâlâ ciddi bir hastalıktır.

Uzun süren öksürük (iki haftayı aşkın), terleme ve sebebi belli olmayan zayıflamalarda verem de düşünülmeli ve mutlaka hekime başvurulmalıdır. Teşhis konmuş ise tedavisi 5-6 ay gibi uzun sürmekte ve mutlaka dikkatle uygulanmalıdır. Bulaşıcılığı tedavi ile kısa sürede kaybolur. Aşısı önemli bir koruyucu unsur olup, doğumun ikinci ayında zorunlu aşı olarak uygulanmakta olup ihmal edilmeden yaptırılmalıdır.

Bir zamanlar insanlarımızın korkulu rüyası olan bu verem hastalığı savaşında emeği geçen sağlık ordumuzun vefat edenlerini minnet ve rahmetle anarken; sağlara iyilikler dilerim.

Sağlıkta olunuz.

Verem Dispanserimiz ve Dr. Cemal Ilgazlı

İzmit Verem Savaş Dispanseri’nin 1950’li yıllardaki ilk hali. İnönü Caddesi üzerinde yine aynı yerde bulunan bina yine mimari olarak mevcut durumu koruyor. Yollar ise o zaman parke kaplı.

Verem Dispanserimiz ve Dr. Cemal Ilgazlı

Verem Savaş Dispanseri’nin iki hekimi Dr.Ahmet Zorlu ve Dr. İrfan Kaynar dispanser giriş kapısında birlikte görülüyor.

Verem Dispanserimiz ve Dr. Cemal Ilgazlı

Dr. Cemal Ilgazlı, ilimizin sembol hekimlerinden birisiydi. 50 yılı aşkın bu kent insanına şifa dağıtan Cemal Ilgazlı, yardımseverliği, fakir babası olması nedeniyle ‘Cemal Baba’ lakabıyla bilinirdi.

Verem Dispanserimiz ve Dr. Cemal Ilgazlı

İzmit’in eski belediye başkanlarından Kemal Öz, derneğin ilk başkanıydı. Büstü bugün dispanser girişinde yer alıyor. Derneğin şimdiki başkanı olan Abdullah Özkırklar, Kemal Öz büstünün önünde.

Dinde Şeklin Özü Tüketmesi

“Dinler yasaklar üzerine kurulur, ancak dindarlar tarafından ritüellerle tüketilir.”

Bu sözü İlahiyatçı-yazar Ayşe Sucu’nun sosyal medya paylaşımından aldım. Ayşe Sucu dinler tarihinin belki de en derin ancak üzerinde en az konuşulan trajedisini bu tek cümleye sığdırmış.

Ritüel inancın şekilsel ve kurallaşmış uygulamalarıdır.

Önce “ibadet” ile “ritüel” ayrımını netleştirmemiz gerekiyor. Bizler genellikle ibadet denilince namaz, oruç, zekât, hac, kurban kesme gibi eylemleri anlarız. Oysa Kur’an bunları “nüsuk” (ritüel/şekilsel uygulamalar) kategorisinde değerlendirir.

İslam, birtakım ritüeller toplamından ibaret bir din değildir; aksine hayatın tamamını ibadetleştiren bir dindir.

Gerçek manada ibadet; tüccarın dürüstlüğüdür, işini kaliteli yapmaktır (salih amel), zalim idareciler karşısında hakkı söylemektir. Bugün inancı şekle hapsedenler, ibadeti ahirette köşk veya huri kazanmak için yapılan bir “tüccar hesabına” ya da psikolojik bir meditasyon seansına indirgemiştir.

Oysa mazlumların ahı göğü inletirken bir köşede doksan dokuzluk tespih çekmek, haksızlığa karşı dilsiz şeytan olup “pasif ve miskin” bir itaatkâr vatandaşa dönüşmek ibadet değildir.

İbadet bir duruştur; haksızlığa, yolsuzluğa ve yoksulluğa isyan etmek, kölelikten özgür insan olmaya yükselmektir.

Ancak insan psikolojisi, zor olan bu “ilkeli duruşu” değil, egoyu okşayan şeklî ritüelleri (nüsuk) sever. Çünkü içinizde büyütmediğiniz kibri, rüşvete uzatmadığınız eli veya devletlüler karşısında eğmediğiniz başı kimse alkışlamaz. Oysa görünür ritüeller kişiye anında belli kesimlerde bir itibar kazandırır.

Asıl amacı insanı yalandan, kul hakkından ve kibrinden koruyacak birer “manevi kalkan” olmak olan ritüeller; zamanla işlenen günahların, liyakatsizliğin ve çiğnenen adaletin, kul haklarının üzerini örten birer örtüye dönüşür.

**********************************

Akıl ve Ahlakı Kovup Nasıl Şekle Teslim Olduk?

Türk toplumu olarak dinin ruhunu ve evrensel ahlakı bir kenara bırakıp, bu kadar “şekilci ve ritüel odaklı” bir din anlayışına nasıl evrildik?

Aslında bizim inanç genetiğimizde din, asla salt şekilsel bir ritüeller bütünü değildi. Bizler; İmam Maturidi’nin aklı ve sorgulamayı daha çok merkeze alan, İmam-ı Azam’ın kuralların sadece lafzına (harfine) değil, amacına (gayesine) odaklanan o muazzam felsefesiyle yoğrulmuştuk. Bizim kurucu medeniyetimizde akıl, vahyi anlamanın anahtarıydı; din ise şekil değil, ahlak, adalet ve vicdan demekti.

“Amel (ritüel), imanın şartı değildir” diyen o engin hoşgörü, toplumsal barışımızın çimentosuydu.

Fakat tarihimizde yaşadığımız o büyük eksen kaymasıyla; aklı, felsefeyi ve kuralların ardındaki asıl gayeyi (maksadı) arayan bu zihniyet, yerini nakilci ve şekilci bir anlayışa bıraktı. Resmi inancımız “Hanefi” kalsa da medreselerimiz ve zihniyetimiz zamanla aklın rolünü Maturidilik kadar geniş yorumlamayan Eş’ari ve aklı dışlayan, sadece ezbere ve şekle odaklanan Selefi kalıpların içinde eridi.

Dinin özündeki felsefe, ahlak ve akıl buharlaşınca; geriye sadece kuralların dış kabuğu, yani “ruhsuz ritüeller” kaldı.

İşte “dışı Hanefi ama içi Eş’ari veya Selefi” olan bu zihniyet, ahlakı değil şekli kutsayan bugünkü yozlaşmanın tarihi tohumlarını attı.

**********************************

Vicdanı Susturmanın Bilimsel Açıklaması (Bilişsel Çelişki)

Aklını ve ahlaki pusulasını kaybedip ritüellere tutunan zihniyet psikolojideki “Bilişsel Çelişki” kuramıyla açıklanabilir.

Zihnimiz, inandığı değerler ile eylemleri arasındaki tutarsızlığa tahammül edemez.” Bir yanda “dindar ve iyi bir insan olma” iddiası, diğer yanda liyakatsiz birini kayırma, kamunun malına el uzatma veya işçisinin hakkını gasp etme gerçeği vardır. Birey bu vicdan azabını dindirmek için ahlakını düzeltmek yerine, kolay olanı seçip telafi edici eylemlere (ritüellere) yönelir. Görünen ibadetlerin sayısını artırdıkça, içindeki ahlaki çürümenin üzerini örteceğine inanır.

Bu psikolojik illüzyonun ve şekilciliğin en ağır faturasını ise bugün devlet idaresi ve hukuk sistemi ödemektedir.

İnandığı dinin en büyük günah saydığı “iftira” ve “yalan şahitlik” mekanizmalarıyla siyasi rakiplerin tasfiye edildiğini, yargı erkinin bir sindirme aracına dönüştürüldüğünü içten içe bilen bir kitle, bu dehşet verici kul hakkı tablosuna nasıl dayanır? İşte bilişsel çelişki tam burada devreye girip zulme kutsal bir kılıf diker: “Bunu yüce bir dava için, bizimkilerin bekası için yapıyorlar.”

Kendi gücünü korumak adına devletin imkanlarını şahsileştiren, makamlara liyakatli isimler yerine “bizden” dedikleri yetersizleri getiren anlayış; Makyavelizm’e abdest aldırmaktan başka bir şey yapmamaktadır.

Adliye koridorlarında masumların hayatlarının kurgu iddialarla karartılmasına sessiz kalıp, hemen ardından ibadethaneye koşarak adil olan Tanrı’ya yakarmak, insani yozlaşmanın işaretidir. Hiçbir ritüel, bilerek bükülen hukukun ve kasten karartılan bir hayatın vebalini temizleyemez.

**********************************

Gençler Ahlaksız Dindarlığa Tepkili

Tüm bu çelişkilerin, riyakârlığın ve şekle hapsolmuş “ahlaksız dindarlığın” en net gözlemcisi ise gençlerdir. Yeni nesil, safları doldurmak, belirli günlerde oruç tutmak, umreye gitmek veya kılık kıyafetle aidiyet bildirmekte olan büyüklerinin sımsıkı sarıldığı bu ritüel kalkanını görüyor ve reddediyor.

Sürekli inançtan bahseden ama adaleti büken bir profil yerine; ritüellerle ilgisi olmayan ama hukuka, dürüstlüğe ve liyakate inanan seküler bir zemine kayıyorlar.

Sonuçta haksızlığa, yolsuzluğa ve kumpaslara destek veren, bunları yapanların gücünü artıran herkes, inandığını iddia ettiği o İslami ve evrensel ilkelere karşı gelmektedir.

Yarattığımız bu adaletsiz ve şekilci düzeni değiştirmek için mucizeler beklemeye gerek yok. Çözüm, o sarsıcı ilahi uyarıda, Kur’an’ın inananlara yaptığı o muazzam özeleştiri çağrısında gizlidir: “Ey iman edenler, iman edin!”

Çünkü ahlakın bittiği yerde ritüeller birer maskeye, adaletin bittiği yerde ise devlet bir enkaza dönüşür.

20 Temmuz 1974 Barış Harekâtı’nın 52. Yılında Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

1974 yılına gelindiğinde Kıbrıs adasında Türkler için yaşam, artık bir direniş mücadelesine dönüşmüştü. 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, iki eşit halkın ortaklığını temel alıyordu. Ancak kısa sürede Rum tarafı bu ortaklığı bozmaya, adayı “Enosis” yoluyla Yunanistan’a bağlamaya çalıştı. 1963’teki Kanlı Noel saldırılarıyla başlayan süreçte, Türk köyleri basıldı, kadın-çocuk demeden insanlar katledildi. BM gözetimindeki ateşkes kararlarına rağmen, Türk halkı silahsızlaştırılırken Rumlar sürekli silahlandı. Ada, Rum şovenizminin denetimindeki bir terör coğrafyasına dönüştü.

15 Temmuz 1974’te Yunan cuntası destekli Nikos Sampson darbesiyle “Enosis” hedefi fiilen devreye sokuldu. Bu gelişme, Türkiye’nin garantörlük hakkını kullanmasını meşru ve zorunlu hâle getirdi. 20 Temmuz 1974 sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri, adada yaşayan Türk halkının can ve onur güvenliğini sağlamak için Kıbrıs Barış Harekâtı’nı başlattı. Harekât, yalnızca Türkler için değil, adanın tümü için bir iç savaşın ve kanlı diktatörlüğün önüne geçmiştir.

Bu süreçte Batı dünyası – başta ABD ve Avrupa ülkeleri – hem Türkiye’nin haklı müdahalesini görmezden geldi hem de Rumların ihlallerini örtbas etti. Türkiye’ye yönelik silah ambargoları, siyasi baskılar ve BM’deki yanlı kararlar bu çifte standardın en somut göstergeleri oldu. Ne Rum saldırganlığına ciddi bir tepki verildi, ne de Türk halkının yaşadığı soykırım düzeyindeki ihlaller ciddiyetle ele alındı.

Tüm bu baskılara rağmen, Türkiye kararlı duruşunu sürdürdü ve Kıbrıs Türk halkının güvenliğini sağladı. 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ilan edilerek adadaki Türk varlığı siyasal bir kimliğe kavuşturuldu. Her ne kadar KKTC uluslararası alanda tanınmasa da, demokratik kurumları, eğitim sistemi, sağlık altyapısı, kültürel gelişimi ve Türkiye’nin desteğiyle oluşan ekonomik yapısıyla ayakta duran bir devlet hâline gelmiştir.

Bugün KKTC; Doğu Akdeniz’in istikrarı, enerji güvenliği ve Türk milletinin onuru açısından vazgeçilmez bir unsur olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak AB başta olmak üzere Batılı kurumlar hâlâ Rum tarafını meşru devlet olarak tanırken, Türk tarafına yönelik izolasyonları sürdürmekte ve çözüm çabalarında tarafsızlıktan uzak tutum sergilemektedir.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı, bir işgal değil; insani, meşru ve tarihî bir müdahaledir. Türkiye’nin adada barışı tesis etme kararlılığı, mazlum halklara örnek olacak bir duruşun göstergesidir. 51 yıl sonra bugün, haklı müdahalenin izleri hâlâ taze, Batı’nın çifte standardı ise hâlâ utanç vericidir.

Türk Devleri Teşkilatı (TDT) ile Kıbrıs Türk Cumhuriyeti artık her zamankinden daha güçlü. Bu uğurda can veren şehitlerimizi rahmet ve minnetle ve gazilerimizi saygı ve hürmetle anıyoruz. 

Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE)