7.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Nisan 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 2

Her Yasal Olan Hak Helal Değildir

Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mustafa Bozbey’in tutuklanarak görevden alınmasının ardından bu belediye de CHP’den AKP’ye geçti.

AKP Sözcüsü Ömer Çelik olayı şöyle değerlendirdi: “Belediye Başkanının yargısal süreçler neticesinde görevden alınmasından sonra anayasanın, yasaların öngördüğü demokratik mekanizma işledi. Orada Cumhur İttifakı’nın adayı, Cumhur İttifakı’nın oylarını ve bağımsızların oylarını alarak milletin verdiği irade neticesinde bu sonucu elde etti.”

Milletin seçtiği onlarca muhalif belediye başkanlarını yargı kararı ile gözaltına alacak veya tutuklayacaksınız ve yerine ya AKP’den birini seçtirecek veya kayyım atayacaksınız ve buna da “millet iradesinin neticesi” diyeceksiniz.

“Son iki yılda görevden almalar, kayyım atamaları ve parti değişiklikleriyle toplam 85 belediye el değiştirmiş. 19 belediye başkanı tutuklu yargılanıyor.”

Bu kadar hoyratça yapılan antidemokratik uygulamaları savunanlara rahmetli Alev Alatlı’nın o sarsıcı uyarısını hatırlatmak gerekir:

“Her yasal olan hak helal değildir. Asıl olan helalleşmektir. Yasaların boşluklarından yararlanıp elde edilen kazanımlar, şeklen hukuka uygun olsa da vicdan terazisinde kul hakkıdır.”

Aslında iktidar kanadının uygulamaları yasaların boşluklarını kullanmaktan da ötedir. Kul hakkı iktidar partilerine farklı, muhalefete farklı hukuk (muhalefete göre “düşman hukuku”) uygulanmasından kaynaklanıyor.

İktidar partilerinin belediyelerinde sanki hiç yolsuzluk yapılmıyor gibi -“parsel parsel şehri satanlar, “metal yorgunluğu” gerekçesiyle görevden alınanlar da dahil- yargılanmıyorlar. Çok istisnai yargıya taşınan olaylarda da gözaltı ve tutuklama olmadan yargılanıyorlar. Hatta şaibe iddiaları çıkan muhalif belediye başkanları iktidar partisine geçince yargılanmaktan kurtuluyorlar.

Muhalif belediye başkanları ise hemen görevden alınıyor, derhal gözaltı veya tutuklama uygulanıyor. Oysa ceza hukukunda -masumiyet karinesi gereği- “asıl olan tutuksuz yargılamadır, tutuklama istisnai bir tedbirdir.” Herkes yargılanabilir ancak bu temel hukuk kuralına uyulması gerekir.

Alev Alatlı’nın muhteşem bakış açısına göre, onbinlerce hatta milyonlarca seçmenin iradesinin bir imza ile yok sayılması, sadece idari veya yargısal bir tasarruf mudur, yoksa tarihin en büyük ‘kul hakkı’ operasyonları mıdır?

Eğer bir karar, kanun maddelerine uygun kılıfına uydurulmuşsa ama halkın vicdanında derin bir yara açmışsa, orada “yasal bir zulüm” ve devasa bir “kamusal kul hakkı” doğmuş demektir.

****

Yargı kararları ile kul hakkı yemenin bir başka versiyonu uzun tutukluluk süreleridir. Suçsuzluğu kanıtlanana kadar geçen yıllar, geri getirilmesi imkânsız olan bir “ömür hırsızlığıdır”. Yargının bir sopa olarak kullanılması, bireyin en temel hakkı olan özgürlük hakkının ihlalidir.

Mesela İBB Davasında Mahkemenin açıkladığı “azami” hedef süre 12 yıldır. “Delil karartma” ve “kaçma riski” olmadığı halde tutuklu yargılanan insanlar 12 yıl sonra beraat ederlerse çalınan yılları kim geri verebilir? Uzun tutuklamalar telafisi imkânsız birer hak ihlalidir.

*********************************

TÜİK KULANILARAK İHLAL EDİLEN MİLYONLARIN KUL HAKKI

Yeniçağ’da Remzi Özdemir’in yazdığı gibi, “Kur’an’da ‘ölçüyü doğru tutun’ denir. Bu ifade yalnızca teraziyi kastetmez. Ölçmek dediğiniz şey; bugün ekonomide veri üretmektir, istatistiktir, rakamdır.”

Bu konuda görevli olan kurum TÜİK yani Türkiye İstatistik Kurumudur. TÜİK’in enflasyon rakamları halkın hissettiği rakamlardan da İTO ve ENAG rakamlarından da çok düşük çıkıyor.

Ancak maaşlar, emekli aylıkları ve ücret artışları TÜİK verilerine göre belirleniyor. Daha kötüsü “maaş artışları çoğu zaman gerçekleşen enflasyona göre değil, hedeflenen enflasyona göre yapılıyor. Yani birkaç teknokratın masa başında koyduğu hedef, milyonların cebine girecek parayı belirliyor.”

“Eğer enflasyon düşük gösteriliyorsa, bu durum ücretliden, emekliden, dar gelirli vatandaştan çalınan görünmez bir pay anlamına” geliyor.

TÜİK verileri üzerinden yapılan maaş düzenlemeleri, sadece bir istatistik hatası değildir. Milyonlarca insanın kul hakkının ihlal edilmesi, sofrasındaki ekmeğin sistematik olarak küçültülmesidir.

*********************************

CEBİMİZDEKİ GÖRÜNMEZ ELLER

Hazine Garantili Projeler: “Devletin cebinden 5 kuruş çıkmayacak” diye yaptırılan Hazine Garantili Projelerin maliyetleri çok yüksek ve taksitleri uzun yıllar sürmektedir. Bunlar, sadece bizim değil, çocuklarımızın ve henüz doğmamış çocukların gelecekteki haklarının bugünden ipotek altına alınmasıdır. Geçmediğimiz köprülerin, gitmediğimiz yolların bedelinin nesiller boyu vergilerle ödenmesi; sadece bu neslin değil, gelecek nesillerin de kul hakkını yemek demektir.

Vergi Adaletsizliği: Dolaylı vergilerin (KDV, ÖTV) ağırlığı nedeniyle asgari ücretli ile holding sahibinin temel ihtiyaç maddelerinde aynı vergiyi ödemesi, alt gelir grubunun sırtına yüklenen haksız birer yüktür.

Kamuda İşe Alımlar: Yazılı sınavda (KPSS) Türkiye derecesi yapan gençlerin, mülakatlarda elenerek yerlerine düşük puanlı “tanıdıkların” alınması, bir gencin sadece işini değil, gelecek umudunu ve emeğini çalmaktır.

Çift veya Çok Maaşlı Bürokratlar: Milyonlarca genç işsizken veya asgari ücretle hayata tutunmaya çalışırken, bir bürokratın huzur hakkı adı altında 3-4 farklı yerden maaş alması, kamu kaynaklarının adil dağıtılmamasından kaynaklanan bir hak ihlalidir. Milletvekillerinin emekli maaşları, sağlık vd giderleri de bu kapsamda değerlendirilmelidir.

Rant Odaklı İmar İzinleri: Yeşil alanların, kıyıların ve ormanların kişiye özel imar planlarıyla ranta açılması; sadece bugünkü insanların değil, o bölgedeki tüm ekosistemin ve gelecek nesillerin yaşama alanı hakkını elinden almaktır.

*********************************

UYARIMDIR!

Yukarıda açıkladığım “kul hakkı” ihlalleri aslında yürürlükteki hukukumuza da aykırıdır. Ancak güçlü iktidarlar bazen kendini kanunlarla sınırlı görmeyebilir. Kanunları uygulayacak idari ve yargı birimleri üzerindeki etkilerini kullanarak yasaları uygulamaktan kaçınabilir.

Ülkemizde mevcut iktidar “İslamcı” diye tanınıyor. Belki ilahi kanunlara saygıları daha fazladır düşüncesiyle hak ihlallerini “kul hakkı” kavramı üzerinden açıkladım.

İslam inancında “kul hakkı”, ilahi adaletin en hassas çizgisidir. Allah “Her şeyi affedebilirim ama kul hakkıyla huzuruma gelmeyin” diyor.

Kul hakkına girenlere sesleniyorum: Eğer ahirete ve hesap gününe inanıyorsanız, hak ihlallerini ortadan kaldırın ve milyonlarca hak sahibinden helallik alınız. Yoksa ilahi affın kapısının kapalı olduğunu hatırlatırım.

Statüko Unutkanlıktan Beslenir

Fizikte bazı sistemler vardır: Dışarıdan bakıldığında tamamen sakin görünürler. Ne bir hareket vardır, ne bir değişim. Sistem dengededir. Ama bu denge, gerçek bir kararlılık değildir. Sadece, sistemin salınım yapacak enerjiyi kaybetmiş olmasıdır.

Statüko da benzer şekilde mevcut düzenin değişmeden devam etmesidir. Ama daha önemlisi: artık kimsenin onu değiştirmeyi ciddi ciddi düşünmediği bir haldir.

Statüko kendini zorla değil, hatırlanmayan alternatifler sayesinde korur. İnsanlar bastırıldığı için değil, başka bir şeyin mümkün olduğunu unuttuğu için statükoya razı olurlar.

Çünkü bir düzeni sürdürmenin en etkili yolu, ona karşı çıkmayı yasaklamak değil; alternatifleri görünmez kılmaktır.

Bu unutkanlık, sönümlü bir sistem gibi çalışır. Başlangıçta güçlü tepkiler vardır: itirazlar, tartışmalar, değişim talepleri… Ancak zamanla bu salınımlar azalır. Enerji kaybolur, sistem sakinleşir. Ve sonunda hareket ortadan kalkar. Bu durgunluk, sağlıklı bir denge değil; enerjisini yitirmiş bir sistemin sonucudur.

Unutkanlık ise farklı düzlemlerde işler.

Toplumlar geçmişin “daha iyi” olup olmadığını değil, bir zamanlar farklı ihtimallerin de var olduğunu unutur. Kurumlar zayıfladığında, her nesil yeniden başlıyormuş gibi davranır.
Birikim kaybolur, süreçler tekrar eder. Ama en kritik dönüşüm bireysel düzeyde yaşanır: Belki de en ilginç olanı, insanın bir zamanlar itiraz ettiği şeylere nasıl bu kadar kolay alışabildiğini fark etmemesidir. Bu noktada statüko dışsal bir yapı olmaktan çıkar, içselleşmiş bir dengeye dönüşür.

Fizikte metastabil (yarı-kararlı) sistemler vardır: Aslında daha kararlı bir durum mümkündür, ama gerekli enerji eşiği aşılmadığı için sistem bulunduğu halde kalır.

Statüko da böyledir. Daha iyi ihtimaller vardır, ama onları hatırlayacak ve zorlayacak enerji yoktur. Bu yüzden statüko, baskıyla değil, hafıza kaybıyla ayakta durur.

Hatırlamak veya farkındalık ise sadece bir zihinsel faaliyet değil, sistemi yeniden harekete geçirebilecek tek kuvvettir. Bu yüzden mesele sadece değişim istemek değildir. Asıl mesele, değişimin mümkün olduğunu hatırlamaktır.

Çünkü bir toplum, sorunlarını değil ihtimallerini unuttuğunda, çözüm aramayı da bırakır. Ve unutulan her ihtimal, statükonun biraz daha kökleşmesi demektir.

Unutmayalım ki, en tehlikeli sistemler, kaotik olanlar değildir. En tehlikeli sistemler, artık kimsenin hareket beklemediği sistemlerdir.

Kıbrıs’ta Neler Oluyor?

Kıbrıs adası tarihin her döneminde Türkiye’nin gündeminde olmuş, buradaki gelişmeler yakinen izlenmiştir.

Özellikle 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtıyla başlayan süreç ve sonrasında yaşananlar, adada kurulan KKTC’deki gelişmeler Kıbrıs’a olan ilgimizi daha da arttırmış, devletinin sınırları içinde özgürce yaşama kavuşan yurttaşlarımızın gelecek beklentileri bizleri daima ilgilendirmiş, ilgilendirmeye de devam etmektedir.

Öncelikle Kıbrıs ata yadigârı vatan toprağıdır. Bunun altını kalın çizgilerle çizmek gerekir. Günümüzde unutulmaması gereken en önemli husus da bu ada ‘Mavi Vatan dediğimiz Doğu Akdeniz’deki’ son kalemiz, bizi uluslararası karasulara bağlayan çıkış kapımızdır. Kıbrıs, Lozan’da kurulan Türk-Yunan dengesinin mihenk taşıdır.

Bu nedenle orada yaşanan her olay takip edilir. Gerekli olduğunda da Ana Vatanın yardım eli tereddüt etmeden uzatılır.

Böylesi bir yazıyı kaleme almamın nedeni bu öncelikleri hatırlatmamın yanı sıra esas olarak son bir ay içinde adada yaşananlara değinmektir.

Şimdi yaşananlara kısaca bir bakalım:

Nisan ayı Rum tarafı için önemlidir. Çünkü 1 Nisan tarihi 1955 onlara göre direniş ve kahramanlık örgütü ama esasında kurulduğu tarihten itibaren ada Türklerine kan kusturan yaptığı toplu katliamlarla Türklere bir nevi soykırım uygulayan EOKA terör örgütünün kuruluş yıl dönümüdür.

Bu eli kanlı terör örgütünün kuruluş yıl dönümü bu yıl her zamankinden daha coşkulu kutlanmış; başta GKRY Cumhurbaşkanı Hristodulis olmak üzere, Rum Ortodoks kilisesi başpapazı, parti liderleri, STK’lar ve tabii ki Yunanistan yönetimince bu örgüt hakkında övgü dolu mesajlar yayınlanmış, anma toplantıları, yürüyüşler yapılmıştır. Kutlamalar öylesine abartılmıştır ki, sokaklara da taşan bu törenlerde ilkokul öğrencilerine dahi EOKA marşı söyletilmiş, adanın Türklerden kurtarılması yeminleri edilmiştir.

Konu bununla da sınırlı kalmamış, Lefkoşa Türk kesiminin Yiğitler burcu bölgesi Rum Vandalları tarafından taşlanmış, havai fişekler atılmıştır.

Bu akıl dışı gösterilere KKTC hükümetince gerekli protestolar yapılarak bu taşkınlık BG’ne iletilmiştir. Ancak Rum tarafınca barış müzakerelerinin yeniden başlaması talep edilirken öte yandan ada tarihinin bu eli kanlı terör örgütüne övgüler düzülmesi de oldukça anlamlıdır.

KKTC tarafında yaşanan gelişmeler hayat pahalılığının artması yönünde olmuş. Hükümetin hayat pahalılığı değişikliği yasa tasarısını meclise getirmesi üzerine sendikalar genel grev çağrısı yaparak protestolar sokağa taşınmış, KKTC meclisi önünde arbede yaşanmıştır.

KKTC de devlet memurları, işçi ve emekliler ayda bir hayat pahalılığı ödeneği almaktadır. Hükümet bir yasa tasarısı ile bu uygulamayı sınırlamak istemektedir.

Bunun üzerine sendikalar ayaklanmış, genel grev çağrısı yapmıştır. Protestolar hala devam etmekte, 13 Nisan pazartesi günü halk yeniden sokağa davet edilerek meclis önüne hükümeti protestoya çağrılmaktadır.

Bu gelişmenin yanı sıra muhalefet partisi CTP Lefkoşa milletvekili Doğuş Derya mecliste yaptığı konuşmada hükümeti eleştirerek; ‘’Sizin yaptığını EOKA bile yapmadı’’ demek cüretini göstererek siciline yeni bir kara leke daha eklemiştir. Çünkü bu milletvekili her yasama döneminde yapmış olduğu kışkırtıcı söylemleri ile bilinir. Daha önceki dönemlerde de KKTC’nin kuruluş yıl dönümü olan 15 Kasım törenlerini eleştirmiş, o gün yapılan kutlama törenlerindeki ‘sevinç gösterilerini gürültü yapılıyor, trafik tıkanıyor’ diye nitelendirerek rahatsız olduğunu belirtmiştir.

Bu satırlardan bu vekile sormak isterim:

‘’Hükümete sizin yaptığınızı EOKA bile yapmadı’’ derken ne söylediğinizin farkında mısınız? KKTC meclis sıralarında aynı ortamı paylaştığınız iktidar üyelerini EOKA terör örgütü ile nasıl eşdeğer görürsünüz? Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır? Sizin yapmış olduğunuz her protesto açıklaması bir provokasyondur; bunu artık herkes biliyor. Ama bu defa çok ileri gittiniz. Derhal yeni bir açıklama ile hükümetten özür dilemelisiniz.

ABD-İran savaşı nedeniyle adanın güneyindeki üslerine gelen Rum kesimince davet edilen ülkelerin savaş gemileri hala burada varlığını sürdürmektedir. Adanın garantörlük ve güvenlik anlaşmasına aykırı olarak burada bulunan ülkelerin varlığının ne zaman sona ereceği bilinmemektedir. Ancak bu gayrı yasal durumun bir an önce sona ermesi öncelikle Rum tarafının menfaatine olacaktır. Zira önümüzdeki dönemde Kıbrıs müzakerelerinin yeniden başlaması gündeme geldiğinde, bu savaş gemilerinin neden geldiği, neden hala orada bulunduğu Türkiye tarafından sorgulanacak bu gemiler bölgeyi terk etmeden yeni bir görüşme ortamının mümkün olmayacağı belirtilecektir.

BM genel sekreterin Guterres’in görev süresi 31 Aralık 2026 da sona erecektir. Bu göreve yeni bir genel sekreter atanmadan Guterres Kıbrıs müzakerelerinin yeniden başlamasını arzulamakta, bu yönde çalışmalar yapmaktadır.

Ancak yeni bir müzakerenin başlayabilmesi Rum tarafının tutumuna bağlıdır. Bunu da önümüzdeki dönemde yaşanacak gelişmeler gösterecektir.

Değerli dostlar;

Nisan ayı Kıbrıs adası için turizmin başlama mevsimini gösterir. Adanın tüm güzellikleri bu aydan itibaren tüm adayı sarmalar. Özellikle KKTC’ye gelecek olan turistler bahar ayı ile birlikte adanın tüm güzelliklerine ulaşırlar. Bunun için sokakların sakinliği çok önemlidir. Hele ki İran-Lübnan-Filistin üçgeninde yaşanan savaş nedeniyle turizm rotası bu adaya çevrilmişken KKTC de yaşanan sendikal gösterilerin bir an önce son bulması, hükümetin de halkın talepleri doğrultusunda karar alması önemlidir.

Turist gezip görmeye geldiği ülkede huzur ister, emniyet arar. Bunu gözetmek ve sağlamak her kesimin öncelikli görevi olmalıdır.

Her yıl Yunan adalarına defalarca giden yurttaşlarımıza da seslenmek istiyorum. Bu yıl özellikle KKTC’ye gidiniz. Oradaki güzelliklerin farkına varınız. KKTC sadece kumar ve deniz demek değildir. Kıbrıs Türk insanının yaşam biçimi başlı başına bir kültür, görülmesi yaşanması gereken ayrı bir lezzettir.

Bu yıl Yunan adalarında sirtaki oynamak yerine gelin ata yadigârı vatan toprağımızın kültürel zenginlikleri ile tanışın. KKTC kültürü size kucak açmış bekliyor.

Unutmayınız;

Yunan adalarında harcayacağınız her avro bizlere karşı kullanılacak silah alımına giderken KKTC de harcayacağınız her lira KKTC’nin gelişimine katkı sağlayacaktır.

Türkiye’nin Bölünme Riski Azaldı mı?

2015 yılında kaleme aldığım, “İki Bin Devletli Bir Dünya” başlıklı yazıda, Prof. Dr. Anıl Çeçen’in verileriyle bazı tespit ve öngörüleri ortaya koymuştum:

Yirminci yüzyıla geçerken dünyada sadece yirmi devlet vardı. Yirmi birinci yüzyıla geçerken iki yüz civarında devlet ortaya çıktı.

Yirminci yüzyıl içinde gerçekleşen üç büyük dönüşüm sayesinde, imparatorluklar parçalanarak ulus/milli devletler ortaya çıktı. Yeni siyasal yapılanmalarla devlet sayısı on misli arttı.

Bazı uzmanlar, küresel emperyalizmin hedeflerine göre iki yüz devletin yeterli olmadığını, geçen yüzyılda olduğu gibi devlet sayısının on misli daha artırılması yani 2000 devletli bir dünya olması gerektiğini ileri sürmekte.

Devlet sayısının artması mevcut ulus/milli devletlerin bölünmesiyle mümkün olabilecektir. 

Alt kimlikleri ve etnik grupları ön plana çıkaran mikro milliyetçilikler batı kapitalist sistemi tarafından kışkırtılacaktır. Var olan ulus devletler parçalanarak dünyanın her bölgesinde yeni eyalet devletçikleri oluşturulacaktır.

Bu geçişi sağlamak için Ulus devletlerin dışa açılmaları teşvik edilmekte, etnik gruplar ve cemaatler büyük para imkânları ile desteklenmektedir.

Daha sonraki aşamada dünya haritasında yer alan küçük eyalet devletleri, kıtalar düzeyinde ya da büyük bölgesel oluşumların çatısı altında kurulacak makro devletler yapılanmasının içinde bir araya getirilecek.

Sonunda, iki bin eyalet devleti bir dünya konfederasyonu çatısı altında birleştirilecek. Böylece yüzyıllardır ultra zenginlerin hayal ettiği sınırsız, gümrüksüz bir dünya devleti yapılanmasına geçilecek.

****

Bu planı açıkladıktan sonra şu soruları sormuştum:

Suriye ve Irak’ta ortaya çıkan IŞİD, El-Nusra, PYD vs. örgütler nereden çıktılar ve nasıl bir devlet gücüne eriştiler?

Irak’ta Barzani’ye niye Özerk Kürdistan kurduruldu?

PKK neden meşrulaştırılmaya çalışılıyor?

7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, neden “ülkenin 8 eyalete bölünebileceğini” söylemişti?

Turgut Özal’a “Federasyonu tartışalım, Türk dediğin nedir ki?” dedirten etken ne idi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan (Başbakan iken) neden “Türkiye Eyalet Sisteminden Korkmamalı” demişti?

Şimdi sormaya devam edelim:

ABD Büyükelçisi Barrack niye “Osmanlı millet sistemine dönün, sizin için en iyisi eyalet sistemi” telkini yapıyor?

R.T. Erdoğan son dönemde neden “Türk- Kürt- Arap birlikteliğinden” bahsediyor?

Devlet Bahçeli neden Öcalan’a “kurucu önder” diyor, “Kürt ve Alevi Cumhurbaşkanı yardımcıları olsun” istiyor?

Çünkü, “200 devletten 2000 eyalet devletçiğine” geçiş hedefi, aslında bugün Suriye, Türkiye ve İran üzerinden yürütülen operasyonun nihai ekonomik ve siyasi gayesidir.

*********************************

ABD’nin 130 Yıllık Projesi

Emekli Amiral İlker Güven’in ortaya çıkardığı ve Arslan Bulut’un aktardığı belgeye göre, Amerikan 54. dönem Kongresi’nin 31 Ocak 1896 tarihli gizli kararı özetle şöyleydi:

Osmanlı devleti, Hıristiyan eyaletler olarak kabul edilerek ABD’nin atayacağı ABD vatandaşı bir temsilci vasıtası ile yönetilecekti. Bu temsilci hem İstanbul eyaletinin hem de ülkenin başkanı olacaktı. Ülkenin adı Türkiye Birleşik Devletleri olacaktı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut bölgeleri, sınırlarla ayrılacak bu bölgeler, Hıristiyan eyaletleri kabul edilip Hıristiyan gücünün Türkiye Birleşik Devletleri adında toplanması sağlanacaktı.”

Bu eyaletler 16 taneydi ve Trakya, Bitinya, Misiya, Lidya, Karya, Likya, Pamfilya, Ermeniya, Antakya, Mezopotamya gibi adlar verilmişti.

Bu, tam olarak bir “Türksüz Türkiye” projesi olarak yorumlanmaktadır.

ABD’nin bu 130 yıllık projesi de Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve Yahudilerin vaat edilmiş topraklar hayalinden ilham alan Büyük İsrail Projesi (BİP) de “2000 Devletli Dünya” Projesinin birer parçası olarak düşünülebilir.

Küresel sermaye önünde milli devletlerin en büyük engel olduğunu biliyor, bu yüzden “parçala-yönet” değil, “ufala-yönet” sistemine geçmek hesapları yapıyor.

*********************************

Savaşla Değil, İkna ve Emrivaki ile…

ABD/İsrail ittifakının saldırılarına karşı İran müthiş bir direnç gösterdi. İran’ın 40 günde çökertilememesi ve ateşkesin gelmesi, yukarıda bahsi geçen projelerde tıkanmaya yol açtı.

Eğer İran direnmeseydi veya başarılı olamasaydı, Türkiye’nin hedefte olduğuna kuşku yoktu. İran Türkiye’yi korumuş oldu. Ülkemiz için dış tehlike askeri ve jeopolitik olarak (İran kalkanı sayesinde) azaldı.

Ancak bu noktada, ABD/İsrail, küresel sermaye ve “2000 devletli dünya” projesini güdenler Türkiye planlarından vazgeçmeyeceklerdir.

Özellikle İran tecrübesinden sonra, Türkiye gibi derin bir devlet geleneği ve yüksek milli refleksi olan yapının direncini kırmak için savaş yöntemi yerine İkna/Emrivaki yöntemlerini uygulamaya çalışacaklardır.

Türkiye’de “2. Çözüm Süreci” veya “Terörsüz Türkiye” gibi adlar altında yürütülen “yeni anayasa”, “eyaletleşme” veya “anayasal vatandaşlık” tartışmaları ile kitleler ikna edilmeye çalışılacaktır.

****

Bu konuda geçmişe göre en büyük risk iktidarın dayandığı dindar ve milliyetçi kitlelerin biat kültürüdür. Bunların çoğunun liderine (Erdoğan ve Bahçeli’ye) sadakati “mutlak güven” üzerine kurulu.

“Liderim yapıyorsa bir bildiği vardır” mantığı, “Türksüz Türkiye” gibi yapısal tehditleri görünmez kılar.

Liderine biat eden kitleler, vatanın elinden kayıp gidişini bir ‘stratejik hamle’ sanarak izleyebilir. “Yeni anayasanın” uluslararası sermayenin mülkiyet ve sömürü haklarını garanti altına almak için istendiğini anlayamaz.

Milli devletin temel direkleri (üniter yapı, anayasa, ortak kimlik) bizzat bu kitlelerin eliyle veya tepkisizliği ile sökülebilir.

“2000 devletli dünya” projesini kurgulayanlar ve Türkiye’yi eyaletlere bölüp yönetmek isteyen dış güçler için iç direncin kendi rızasıyla teslim edilmesi en ideal ve külfetsiz yöntemdir.

İran bu tuzağa düşmediği için direnebildi.

Türkiye’de ise milli refleks sandığa hapsedildiği ve halkın uyanıklığı yok edildiği için büyük anayasal değişiklikler veya idari dönüşümler (eyaletleşme ve bölünme adımları) kitlelerin sessiz onayıyla geçebilir.

Küresel projenin (İran örneğinde olduğu gibi) dışarıdan askeri güçle yapamadığını, Türkiye’de “ikna” ve “emrivaki” ile yapma riski her zamankinden daha büyüktür. Uyanık olmak zorundayız.

Acı Kaybımız…

Kocaeli Devlet Hastanesi eski Başhekimi Kulak Burun Boğaz mütehassısı, Ocağımızın üyesi merhum Dr. M. Şefik Postalcıoğlu’nun sevgili eşi; Orhan, Melike ve Merve Postalcıoğlu kardeşlerin anneleri, Barış ve Eliz’in anneanneleri (emekli ebe) Zeynep Postalcıoğlu (67) Kocaeli Devlet Hastanesi’nde vefat etmiştir.

Merhumenin cenazesi 10 Nisan 2026 Cuma günü, Cuma namazına müteakiben, Başiskele Bahçecik Damlar Mahallesi Camii’nden ebediyete uğurlanacaktır.

Değerli hemşerimize Allah’tan rahmet, kederli ailesine, yakınlarına ve sevenlerine baş sağlığı dileriz.

Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

Kocaeli Aydınlar Ocağı

Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Beyi Anma Mesajı

Milli Şehit Kemal Beyin Son Sözleri:

“… Sizlere yemin ederim ki, ben masumum, son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna deniyorsa kahrolsun böyle adalet! Çocuklarımı asil Türk Milleti’ne emanet ediyorum…”

“Fertler ölür millet yaşar”

“…Kabir taşım, hamiyetli Türk ve Müslüman kardeşlerim tarafından dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır: Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in ruhuna fatiha!…”

Gözünü kin ve nefret bürümüş Ermeni komitacılarının ve onları destekleyen ülkelerin tertip ve oyunlarıyla İngilizlere yaranmak için, Damat Ferit Hükümeti’nin gayretleriyle 10 Nisan 1919 tarihinde, Beyazıt Meydanı’nda haksız yere idam edilen Milli Şehit Kemal Beyi şehit edilişinin 107. Yılında saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz. Ruhu şad, mekanı Cennet olsun.

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı
Prof. Dr. Mustafa E. Erkal

“Mevlana Felsefesi”nde İnsan

İnsanların içlerinde kendilerinin dahi farkında olmadıkları öyle bir güç, öyle bir potansiyel, öyle bir enerji vardır ki, o puslarla kaplı ortamın perdesinin bir an evvel açılması gerekmektedir. (s. 43)

İnsan ölümsüzlüğün, ölümlü bir beden içinde tekâmülünün seyrini yaşamak için gönderilmiş bir görünümüdür. İnsan varlık ağacının meyvesidir. (s. 46)

Yaratan, anlamını insanla seyreder. Zira insan Yaratan’ın gözü ve aynasıdır. Bu konuda Mevlana şöyle seslenir:

“Sen dünyanın hazinesisin,

Dünya bir yarım arpaya değmez.

Sen dünyanın temelisin,

Dünya senin yüzünden taptazedir.”

Mevlana’dan “Mü’min mü’minin aynasıdır.” hadisini açıklamasını istediklerinde şunları söyler:

“Tanrı’nın adlarından biri de El-mü’mindir.

İman eden kula da mü’min denir.

Mü’min mü’minin aynasıdır demek,

Tanrı onda, o aynada tecelli etti demektir.”

Mevlana bu bağlamda yine şöyle seslenir:

“Murat sensin. Neden oraya buraya koşuyorsun?

O, sen demektir. Ama sen, sakın ben deme, hep sen diye söyle.

Göz dürüst görürse, sen O olursun. O da sen olur.”

“Ey Tanrı kitabının örneği insanoğlu.

Ey şahlık güzelliğinin aynası mutlu varlık.

Her şey sensin. Âlemde ne varsa senden dışarı değil.

Sen ne ararsan kendinde ara, çünkü her varlık sende.” (s. 47)

İnsan geçirdiği onca maceraya, yaşadığı onca olaya rağmen kendi değerinin henüz farkında değildir. Kendisini kuşatan dünyanın içsel ve dışsal nice tufanına, doğa olaylarına tanık olmasına rağmen kendi içinde sakladığı tufanların henüz idrakine varamamıştır. (s. 48)

Mevlana’nın bakış açısına göre insan, son derece değerli bir varlıktır. Çünkü insan, Allah’ın yeryüzündeki ( / yeryüzünün -M.B.-) halifesi olarak özenle yaratılmıştır. Meleklerin dahi vakıf olamadığı ilimlere sahip edilmiştir. Meleklere dahi Âdem Peygamber’e secde emredilmiştir. “And olsun ki biz insanoğlunu üstün kıldık…” ayetiyle Yüce Allah; insanın diğer bütün varlıklardan üstünlüğünü, şan ve şerefini ilan etmiştir. Mevlana, tüm eserlerinde insanı, bu üstünlüğünü vurgulayarak ele alır. Düşüncesini şöyle özetler:

“ÂLEMDEN MAKSAT İNSANDIR.” (s. 49)

Yine Mevlana’ya göre, insan ancak kendisindeki bu değerleri algıladığı, varlığındaki cevheri keşfettiği zaman, gerçek anlamı ile insan olma özelliğini taşır.

Mevlana’nın anlayışına göre insan, İlahî tecellilerin vücut bulduğu bir varlıktır. Önce kuru bir çamurdan yaratılan insana Allah, kendi ruhundan üfürmüş, insan bu ilahi nefesle adeta Allah’ın bir görüntüsü ( / tecelli ve yansıma yeri -M. B.-) haline gelmiştir. (s. 50)

(Hanri Benasuz, Mevlana Felsefesi)

Türkiye Üzerinde Oynanan Oyunlar ve Kurulan Bazı Tuzaklar

Kendilerini her şeyi biz biliriz diye tanımlayan ve kökü dışarıya bağlı odakların emrine girmiş art niyetli kişilerin, bazı değişik whatsApp gruplarında, diğer sosyal medya, gazete ve dergi sayfalarında akıl ve bilgiden yoksun yazılarının yayımlandığını ve paylaşıldığını üzülerek görüyoruz. Bunların bütün derdi, bulanık suda balık avlamak siyaseti üzerinden yaptıkları propaganda; Türk Milleti’nin kahramanlıklarını inkar etmek, görmezlikten gelmek, olayların gerçek yüzünü örtbas etmek üzerine kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyetini zayıflatarak zor durumda bırakmak, ülkenin bölünmesini sağlayarak ve üniter yapısını bozarak sinsi emellerine ulaşmaktır. Daha da ileriye giderek bazı siyasi parti genel başkanlarına yön verme cüretine kapılmışlardır. Bu zihniyet nasıl oluyor da birden bire milliyetçi olup milliyetçilik dersi vermeye cüret ediyor. Kanaatimize göre; bağlı oldukları yerlerden talimatı bu yönde alıyorlar. Bunun başka değişik sebepleri de olabilir. Bu tavırlarıyla kimi kandıracaklarını sanıyorlar?

Bunların eşinden, dostundan, akrabasından ve yakın çevresinden vatan ve bayrak uğruna kaç kişi kurşunlanarak toprağın kara bağrında yatıyor bilen var mı? Ama Türk Vatanını, Türk Bayrağını ve İslam Dinini hiçbir karşılık beklemeden seven canlarını bu değerler için çekinmeden veren kahramanlar vatan toprağının kara bağrında yatıyor ve onları Şehitler Tepesinde isimsiz kahramanlar bekliyor.

Bu yazarların kaçı 1944 Türkçülük olaylarında zindanlarda yattı, kaçının tırnakları söküldü, kaçı tabutluklara konuldu bilen var mı? Türklük ve Türkçülük dersi vermeye kalkmak bu tiplerin haddi değildir. Onlar ancak bölücülere ödül veren ve onları korumaya çalışan kurum ve kuruluşlara destek verirler.

15 Temmuz olaylarına senaryo diyorlar. Bunlar, bu vatan, bu bayrak ve bu din için canlarını veremezler ama yaygara yapmaktan ve yalan haber üretmekten de geri durmazlar. 15 Temmuz 2016’da bir grup askerin yönetimi ele geçirmek amacıyla başlattığı askeri darbe girişimi, halkın meydanlara inmesi ve emniyet güçlerinin direnişiyle bastırıldı. Köprülerin kapatıldığı, Gazi Unvanına sahip TBMM’nin bombalandığı girişim başarısızlıkla sonuçlandı. Türkiye Cumhuriyetinin temel niteliklerini değiştirmeye yönelik faaliyetler, anayasal düzeni bozmayı amaçlayan gizli yapılanmalar, sonunda mutlaka yok edilir.

Bu odakların en büyük hedeflerinden biri de Türk gençliğidir. Hayatın gerçeklerini bilmeyen, duygusu olmayan, vurdum duymaz, bencil, büyüğünü saymayan, küçüğünü sevmeyen, vatanını, bayrağını, şehitlerini tanımayan, geçmiş ve gelecek kaygısını düşünmeyen, milli ve manevi değerleri angarya olarak gören, sorumsuz bir gençlik yetiştirmek ve ülkemizin temellerine dinamit koymak en büyük özlemleridir.

Kökü dışarıya bağlı olan bu teşkilatların bir başka hedefi de Türk aile yapısını dejenere etmektir. Türkiye’de “ LGBT “ adlı derneği kurarak kadın haklarını savunma amacı altında sapıklığı yayma gayreti içine girmişler ve utanmadan kendilerinin içine düştükleri bu yapı bozukluklarını Türkiye‘ye de tavsiye etmişlerdir. Son yıllarda; Avrupa Birliği ve Soros Vakfı (Açık Toplum Vakfı) fonlarından destekli bir takım yeni dernek ve vakıf kurularak Türkiye’nin sosyal, siyasal ve ahlaki yapısına şekil verdirilmeye çalışılmaktadır. Gezi olaylarını bir örnek olarak gösterebiliriz. Vatandaşların, milli ve manevi değerlere saygılı, kökü dışarıda olmayan sivil toplum kuruluşlarının gösterdikleri büyük tepkiler üzerine; Açık Toplum Vakfı Türkiye’deki faaliyetlerine son vermiştir. Sözde Türkiye’nin dostlarına kurdurulan bu yıkıcı ve bölücü kuruluşlar hiç gecikmeden kapatılmalı ve bunlara her türlü desteği sağlayan yabancı bazı firma ve kuruluşlar içinde gerekli yasal önlemler mutlaka alınmalıdır.

Türk aile yapısını tehdit eden bir diğer hususta kırsal bölgelerden büyük kentlere yapılan göçlerdir. Göçler, geleneksel aile yapısını bozarak çekirdek aileye (ana, baba ve çocuklar) geçişi hızlandırmıştır. Toplumsal değerlerin yerini bireysel çıkarların almasına sebep olmuştur. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte bu teknolojinin ve sosyal medya kanallarının kullanımı aile üyeleri arasında yüz yüze iletişimi azaltarak duygusal bozukluklara yol açmıştır. Eşler arasında şiddetli geçimsizlik, eşlerin beklentilerinin değişmesi boşanmalara sebep olmaktadır. Bütün bu unsurlar, Türk aile yapısının geleneksel yapısından bireysel bir yapıya doğru dönüşmesine sebep olmaktadır.

Türkiye üzerinde oynanan oyunları ve kurulan tuzakları boşa çıkarmak için birlik ve beraberlik içinde, yıkılmadan, yılmadan, usanmadan çalışmak ve güzel ülkemizi huzura kavuşturmak Türk Aydınlarının en büyük görevi olmalıdır.