16.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 2

26 Eylül Türk Dil Bayramı’nın 94. Yılı Kutlu Olsun.

Ulu önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, Türkçeyi, Türk kültür ve medeniyetinin en önemli ögesi olarak görmüş; ulusal kimliğin oluşmasında dilin yadsınamaz rolünü her zaman vurgulamıştır. Türk dilinin değerine yaraşır yüksekliğe erişmesi ve dünya dilleri arasında hak ettiği yeri bulması için yapılacak çalışmaları yürütmek üzere de 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyetini kurdurmuştur.

26 Eylül 1932’de ise Dolmabahçe Sarayı’nda, Türkçenin zenginliğinin araştırılması ve ortaya çıkarılması için ATATÜRK’ün katılımlarıyla Birinci Türk Dili Kurultayı toplanmıştır. Kurultayın toplandığı ilk gün olan 26 Eylül’ün her yıl “Dil Bayramı” adıyla kutlanması teklif edilmiş; bu teklif oy birliği ile kabul edilmiştir. O günden bu yana “26 Eylül” günü, ülkemizde “Dil Bayramı” olarak kutlanmaktadır.

Türk Dil Kurumu, Türk dili için özveriyle yürüttüğü çalışmalarıyla “Dil Bayramı” coşkusunu 94 yıldır yaşatmakta; ulusal ve uluslararası mecralarda ses bayrağımızı dalgalandırmak için projeler yürütmektedir.

Bizler, Türk Dil Kurumunun yöneticileri ve çalışanları olarak, her yıl olduğu gibi bu yıl da Dil Bayramı’nı ilk günkü gibi büyük bir gurur ve coşkuyla kutluyoruz. 26 Eylül Dil Bayramı’nın 94. yıl dönümü vesilesiyle de kurucu ve koruyucu genel başkanımız Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve Türk dilinin yaşatılması ve geliştirilmesi için emek veren herkese şükranlarımızı sunuyoruz.

Prof. Dr. Osman MERT 
Türk Dil Kurumu Başkanı

                   

Ara

Çocuklarımız Mükemmel Mi, Mutlu Mu Olmalı?

Anne baba olmak yeterince zordur. Kendi kendine yetmeyen bir çocuğun ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmak, onu hayata hazırla­mak, bir yetişkinin üstlenebileceği en büyük sorumluluk.

Anne baba olmanın en zorlu yanlarından biri de, “yeterince iyi bir anne baba mıyım?”sorgulamasıdır.

“Mükemmel anne babalık yoktur” diyor Prof. Dr. Neriman Sa­murçay ve “Kendini mükemmel sanan anne babalar vardır, ama mükemmel anne babalık yoktur” diye ekliyor.

Bir başka uzman, Leyla Navaro, “Beni Duyuyor musun?”adlı kitabında; “Diğer meslekler deneme yanılmayı kaldırabilir ancak anne babalık mesleğinde deneme yanılmaların sonucu ne yazık ki çok ciddidir” diyerek konunun önemini vurguluyor.

Aynı kitapta söylenen şu sözleri de hatırlatalım; “İnancımız, mükemmel anne babanın mükemmel çocuk yetiştirdiği değil, mutlu anne babanın mutlu çocuk yetiştirdiğidir”.

Samurçay’a göre, öğrenilenle yapılanlar arasındaki çelişki, öğre­nilenin özümsenip, özümsenmemesine bağlıdır. Bu da bir anlam­da, insanın neyi, niçin öğrendiğini çok iyi bilmesi demektir.

Bilgiye, sorunları fark edebil­mek için ihtiyacımız var. Kendimizi yetersiz bulup suçlayarak, çocuğumuzla ilişkimizde yeni sorunlar açsın diye değil, Çünkü farkındalık, çözüme ulaştırmayı kolaylaştırıyor.

Unutmayın. Kendinizi suçlamakla geçirdiğiniz saatler çocuğunuzla geçirebileceğiniz mutlu dakikalardan çalınıyor.

Pembe dizilerdeki gibi bir hayat beklemeyin! Çocuğun ge­lişim sürecinde sorunlar yaşanması normaldir. Her şeyden önemlisi, bu sorunların fark edilip, fark edilmediğidir. Anne babalar işte bu noktada, sorunları fark etme noktasında, duyarlı olmalıdır.

Anlamak, çocuğuyla başarılı bir ilişki geçirmek isteyen anne babaların elindeki en büyük GÜÇTÜR.

Ancak bir de anlaşılma ge­reksinimi var. Anlaşılmak çocuklar kadar her anne babanın da hakkı.

Anne baba olarak yorulduğunuzu, yalnız kalmak istediğinizi dile getirebilmelisiniz. Herkesten önce kendinize. Bu sadece size değil, çocuğunuza da iyi gelecektir.

Çünkü çocuklar, karşılarında yıkılmaz kayalardansa, kendi­leri gibi insanlar görmekten hoşnut olacaklardır.

Anne babanın çocukla kurabileceği en iyi ilişki biçimi, iç­tenliğe, sevgiye ve temel bir güven duygusuna dayanır. Bir kez bu duygu karşılıklı olarak oluştuktan sonra, hayat herkes için çok daha kolay olacaktır.

“Dozajı iyi ayarlayarak çocuğunuza acınızı, kızgınlığınızı göstermekten kaçınmayın”.

Siz kendinizi ne kadar açık ve rahat ifade edebilirseniz, ço­cuğunuz da aynı beceriyi o ölçüde kazanacaktır.

Peki, hedef mükemmel değil mutlu anne babalar olmak ise, bu nasıl sağlanır?

Samurçay, bu yolda şu çabaların önemini vur­guluyor; “içgüdüsel”yanımızı, bir başka ifadeyle içimizdeki ço­cuğu keşfetmeli ve zaman zaman serbest bırakabilmeliyiz.

Anne babalığı sadece kuralları aktarmak gibi kabul etmeme­liyiz. Anne babalık “çalış” demek kadar, oturup gayet doğal bir biçimde çocukla oynayabilmek, bundan zevk alabilmek demek­tir.

Hepimiz çocuk yetiştiriyoruz ve bunu yaparken elimizden gelenin en iyisini yapmaya çaba gösteriyoruz. Hata yapmıyor muyuz? Elbette yapıyoruz bazen yaptığımızı bilerek ya da bilmeyerek.

Çocuk yetiştirmek konusunda ideal olan davranışlar kitaplarda yazsa da kendi çocuğuna uygulamak farklı oluyor. Oysa zaman su gibi akıp geçiyor, göz açıp kapayıncaya kadar büyüyor çocuklarımız. Bu yüzden onlar büyüdüklerinde keşke dememek için daha sabırlı daha hoşgörülü ve daha bilinçli davranmamız gerekiyor.

 Çocuk kitapları yazar, başarı koçu Diane Loomans diyor ki; “Çocuğumu yeniden yetiştirmem mümkün olsaydı”:

-Ona işaret parmağımı kaldırıp yasaklar koymak yerine, par­maklarıyla resim yapmayı öğretirdim.

-Hatalarını daha az düzeltir, onunla daha çok yakınlık kur­maya çalışırdım.

-Daha bilgili olmaya çalışır, ona daha çok şefkat gösterir­dim.

-Onunla daha çok yürüyüşlere çıkar, uçurtmalar uçururdum.

-Onunla kırlarda koşar, yıldızları seyrederdim.

-Onu daha çok kucaklar, daha az hırpalardım.

-Ona karsı katı davranmaz, onu daha çok yüreklendirirdim.

-Önce benlik saygısını kazanmasını sağlar, bir ev sahibi ol­mayı daha sonra düşünürdüm.

-Ona güce karşı sevgi duymak yerine, sevginin gücünü öğ­retirdim.

Mükemmel ebeveyn olmaya çalışmak yerine, çocuğunuzla kurduğunuz bağda huzuru ve huzurlu bir iletişimi seçmek, hem sizin hem de çocuğunuzun ruh sağlığı için çok daha değerlidir.

Mükemmeliyetçilik düşüncesi sürekli bir kaygı ve tükenmişlik duygusu oluşturur. Mutlu ebeveynler hatalarını kabul eder ve bundan korkmazlar.

Çocuklar hatasız robotlar değildir, insan olan, hata yapan ama telafi eden ebeveynlerden hayatı öğrenirler.

Çocuk doktoru, çocuk psikolojisi ve psikanalizi alanında ünlü, yazar Donald Winnicott’un da belirttiği gibi: “Çocukların hatasız değil, yeterince iyi ve sevgisini hissettiren anne babalara ihtiyaçları var.”

Sevgiyle kalın…

Bilge Kağan Yasası: En Eski Türk Anayasası “Töre”

Elimizdeki verilerden bahisle;

1. Tengri (yaratan) Tektir.

2. Her kim ki, Tengri’den kut almak dilerse, başkasına yakarmasın.

3. Bir İl(Ülke), bir Kağan, bir Tengri..

4. Bir kına iki kılıç girmez. Bir hatun iki er alamaz ve bir budunda iki töre olmaz. Töre tektir. Töre kesin ve keskindir. Kim ki, töreye uya kutlanır. Kim ki, töreye kıya katlanır..

5. Kimse töreden üstün değildir. Dirlik ve birlik için töre budur.

6. Bir çoban sürüsünden, bir er ailesinden, bir Kağan budunundan sorulur.

7. Her er eşine, atına, pusatına sahip çıkacak.

8. Ana-babaya ve ataya tazim(saygı) duyulacak.

9. Hısmına sarılacak, komşusunu gözetecek.

10. Er kişi yalan söylemeyecek.

11. Mal çalan, mülk çalan misliyle ödeyecek. Hesabı ya malıyla ya canıyla sorulacak.

12. Kim ki, bir ırza musallat olursa, canından olacak.

13. Her kim olursa olsun haksız, aldatıcı iş tutarsa hesabı hemen sorulacak.

14. Cenkten beri duran ya da kaçan tamuya(cehennem) uçacak.

15. Aman dileyene kılıç üşünülmeyecek, sığınana arka dönülmeyecek.

16. Baş kaldıranın başı alınacak, hak isteyenin hakkı verilecek.

17. Kimse kimseye üstünlük taslamayacak. Ne ak etin karadan, ne karanın kızıldan, ne kızılın sarıdan farkı olmayacak.

18. Kin ve gururdan uzak olunacak.

19. Mazluma merhamet, zalime azap duyulacak.

20. Zayıfa, yaralıya, çocuğa ve kadına el kaldırılmayacak.

21. Kızı isteyen Kağan da olsa, bey de olsa, kız istediğine verilecek.

22. Gereksiz yere ağaç kesmeyeceksin, suyu kirletmeyeceksin.

23. Bilmeyip de bildim demeyeceksin, bilene danışacaksın.

24. Bugünün işini yarına bırakmayacaksın.

25. Kusur görmeyecek, kusur aramayacaksın.

26. Güçlüyken affet, zayıfken sabret.

27. Yazgına asi olma.

28. Yaptığın iyiliği unut, yapılan iyiliği unutma.

29. Herkes adaletle iş görecek.

30. Her ne edersen et, yargılanacağını her daim akılda tut.

31. Milletine yaban kalma. İpeğin iyisine, sözün güzeline kanma, onlara boyanma.

32. Kağan o dur ki, adaleti üstün tutsun, töreyi yaşatsın. Töre yok olursa, İl yok olur. İl olmazsa, budun kul olur.

33. Ey Türk Oğuz beyleri, ey milletim işitin!

“Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin İlini ve töreni kim bozabilir?”

Sevr’in intikamını almak uğruna yaklaşık kırk yıldır ülkemizi tehdit eden Emperyal ülkelerin taşeronluğunu üstlenen PKK ve türevlerinin etkisizleştirilmesi için TSK nin sınırlarımız dışında yürüttüğü başarılı operasyonların Türk Milletine moral verdiğini, haklı olarak güvenebileceğimiz yegâne kurum Mete Han’ın kurduğu TSK olduğunu iftiharla izliyoruz. Verdiğimiz şehitlerimizi rahmet ve minnetle, şükranla yâd ediyoruz.

Türk’ün Başbuğu Bilge Kağan milletine sesleniyor bilgeliğiyle, samimiyetiyle:

Türk Bilge Kağan der ‘İşitin beni!

Benim çağlar aşan, benim en yeni.

Ey Türk! Bir gün gaflet basarsa seni

Gönül ver, kulak tut bendeki üne,

Uyan Ey! Kendine dönmeyi dene! ‘

‘Üstten gök basmayıp yer çökmeyince

Hainler türeyip bel bükmeyince

Seni gafil bulup kan dökmeyince

Türk’ün bir düşmanı çıksa da bine

İlini, töreni bozamaz yine! ‘

Köklerinden koptu okumuşların,

Batıyı put yaptı okumuşların,

Yaptığına taptı okumuşların…

Ey Türk! Kendine dön! Yad, yaban nene

Kalk, doğrul yerinden, yürü geç öne!

Dinle! Dövülmekte… Çağrı kösleri,

Dinle! Yakındadır… Ayak sesleri,

Bozkurtların sıcak, hür nefesleri

Ufkunu doğudan sarsın da yine

Kalk! Doğrul yerinden! Yürü, geç öne!

Sen, Oğuz Ata’nın has milleti, sen!

Sen, son Peygamberin has ümmeti, sen!

O seni boğmadan, boğ zilleti sen! …

Uyan! Ey Türkoğlu! Uyumak nene?

Kalk, doğrul yerinden! Yürü, geç öne!

Düşün Damlaları (63)

“Din bir imtihan / sınavdır. Bir tecrübedir. Yüce ruhları; alçak ve kötü ruhlardan ayırır. Akla kapı açar. İrade, seçme ve tercih etmeyi, kulun elinden almaz.

Sahabe devrinde İsrailoğulları / Yahudiler ve Hristiyan âlimlerin çoğu İslâmiyete girdiler. Eski malûmatları da, onlarla beraber Müslüman oldu. Bazı gerçeklere zıt olan yalanları; geçmişteki eski bilgileri, İslâmiyetin malı sanıldı.

Hadis rivayet edenlerin bazı sözleri, ya da onlardan çıkardıkları mânalar; hadis metni olarak anlaşılıyordu. Halbuki, insan hatadan boş olmadığı için, gerçeğe aykırı bâzı çıkarım ve sözleri hadis zannedilerek, onların zayıflığına hükmedilmiş.

Bâzı keşif ehli velîlerin ilhamlarıyla gelen bâzı mâna ve anlamlar, hadis telâkkî edilmiş / hadis sanılmış. Oysa, evliya ilhamları hatâlı olabilir. İşte bu çeşitten, bir kısmı gerçeğe aykırı çıkabilir.

Nitekim, halk arasında meşhur olmuş bâzı hikâyeler vardır ki, atasözleri hükmüne geçmiştir. Asıl mânasına bakılmaz, ne maksat için ileri sürülür, ona bakılır. İşte bu çeşitten halk arasında bilinen bâzı kıssa ve hikâyeler; irşadî bir maksat için, örnek olarak zikredilmiştir. Bu çeşit mes’elelerin hakîkî mânasında kusur varsa; örf, görenek ve geliş yollarından kaynaklanır.

Pek çok teşbih / benzetme ve temsiller bulunuyor ki, zamanla veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle, maddî hakîkat olarak kabul ediliyor.”

x

“Dinler, başka bir ifadeyle vahiy, insan içindir.

Hayat denen gerçeğin, kullanım kılavuzudur.

Hayat ise dinamiktir, değişkendir.

Dolayısıyla insanoğluna düşen; vahiy projeksiyonuyla sürekli dinamik olan hayatı izlemek,

Hayatını bu ışık altında yaşamaktır.”

x

“Kur’an, dünya hayatında ve ölümden sonraki hayatta, insanın mutluluğunu sağlayacak evrensel prensipleri sunan, içerisine insan eli karışmamış, dünyanın her bucağında konuşulmaya başlanmış en son İlahî dînin, mukaddes / kutsal kitabıdır.”

x

“Kur’an’da, insanların dikkatini çekmek için evrenin yaratılışına, insanın anatomisine, tabiatta cereyan eden kanunlara ve nihayet tarihte yaşamış çok eski ulusların uğradığı ibret verici İlahî cezalara işaret eden, çok sayıda âyet vardır.”

x

“Okumak, anlamak içindir.”

x

“Kurân-ı Kerîm’in tetkik edilmesi / incelenmesi netîcesinde, O’nda astronomi, fizik, kimya, biyoloji gibi tabiî ve tarih, sosyoloji, psikoloji ve lengüistik gibi beşerî ilimlere temas eden pek çok işaretlerin bulunduğu görülecektir.

(Çünkü, Kur’ân her gün inmekte, her zamanın problemlerine ışık tutmaktadır.

Çünkü ezelî ve ebedî’dir.

Sonsuz geçmişi anlamamızı sağlar.

Sonsuz geleceği aydınlatır.

Bu tesbîte Hz. Âdem dahil olduğu gibi, Kıyamet’ten önce var edilecek son insan da dahildir.)

Böyle İlahî bir kitabın;

Belli bir çağa, belli bir kültür ve bilgi birikimine bağlanması

Ve geçmişte yapılan yorumlarla gelmiş ve gelecek bütün nesillerin ihtiyaçlarının karşılanması

Mümkün olmadığı gibi,

Bütün bu nesillerin

Bunun gibi Kur’ân tefsirleriyle tatmin olmalarının beklenmesi de

Doğru olmayacaktır.”

Göz Göre Göre Gelen Felaketler

Türkiye’de yaşamakta olduğumuz felaketlerin ansızın kapımızı çalmadığını görüyoruz. Tıpkı borsada son yaşanan fon krizinde olduğu gibi, başımıza gelen felaketlerin hemen hepsi sebepleri bilindiği, sonuçları öngörüldüğü halde “göz göre göre” veya“bile bile lades” diyebileceğimiz politikaların sonucunda ortaya çıkıyor.

Ekonomistlerin “Cumhuriyet döneminin en büyük ekonomik soygunu” olarak nitelendirdiği “fon skandalı” patlak vermeden 10 ay önce devlet tespitini yapmış. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek 4 Kasım 2025 tarihinde Türkiye Sermaye Piyasaları Kongresine katılmış ve orada “bazı fonlar üzerinden manipülasyonların yapıldığını biliyoruz, bu alanda düzenleme eksikliği var. Manipülasyonla güçlü mücadele edemezsek bu alana güven zayıf kalır. Bu bizim olmazsa olmazımız. Cezaları çok daha ağır hale getireceğiz ve mücadelenin dozunu artıracağız” demiş.

Ama bu 10 ayda milyarlarca doların sisteme girip çoğunun buharlaşmasına göz yumulmuş. Gelinen noktada tasfiye kapsamındaki 131 fonda 455.758 tekil yatırımcının yaklaşık 830 milyar TL’si bulunuyormuş.

Bu felaketin geleceğinin öngörülmemiş olması mümkün değil. Küçücük bir fon şirketinin ülkenin en büyük holdinginin borsa değerinin 2 katına değerlenmesi gözden kaçmış olamaz. Hadi bunu gözden kaçırdınız bu fon sahiplerinin yaşadığı lüks ve şatafat gözden kaçacak gibi değil. 

Bunlardan birisi 2021 yılında AK Parti İstanbul Gençlik Kolları yönetiminde yer almış. 28 yaşındaki bu genç 2024’te Pusula Portföy şirketinin yönetim kurulu başkanı yapılmış. Turhan Çömez’in iddiasına göre, bu kişi “yüzmilyarlarca liralık soygundan en büyük payı alanlardan biri” olmuş. 1 milyar TL’ye süper lüks uçak, 750 milyona da ultra lüks yat almış.

Acaba “göz göre göre” gelen bu felaket, yönetme sorumluluğunu üstlenenlerin basiretsizliği mi yoksa sonucunu bilerek aldığı kararlar veya göz yummalar neticesinde mi ortaya çıktı? 

Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu ve yarınlara doğru sürüklendiği “göz göre göre gelen felaketler” bundan ibaret değil.

******************************

HUKUK, EKONOMİ VE DIŞ POLİTİKADA BİLE BİLE LADESLER 

Bir ülkenin taşıyıcı sütunları adalet, iktisat ve diplomasidir. Ne var ki bu üç alanda da akıl ve bilim bir kenara itilmiş, iyi niyetli uyarılar göz göre göre yok sayılmıştır. Adam kayırmacılık ve günlük politik kazançlar tercih edilmiştir.

Yargının siyasallaşması, anayasal güvencelerin ve hukuki öngörülebilirliğin yitirilmesi sadece bir adalet sorunu değildir. Hukuksuzluğun hüküm sürdüğü yerde sermaye güvenli limanlara kaçarken; geleceğini göremeyen hekimlerimiz, mühendislerimiz ve nitelikli yetişmiş gençlerimiz (beyin göçü) ülkeyi terk etmiştir. Bu kaçışın faturasının ağır olacağı bilindiği halde aynı çizgide ısrar edilmiştir.

“Giderlerse gitsinler” anlayışı yapılan yanlışların “bile bile lades” cinsi tercihler olduğunu gösteriyor.

****

İktisat bilimine meydan okuyan “faiz sebep, enflasyon sonuç” teziyle patlatılan enflasyon; çalışanları, üreticileri ve özellikle açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilen emeklileri ezmiştir. “Faize karşı olma” retoriğiyle çıkılan yolun sonunda Türkiye, dünyada en yüksek faizle borçlanan ülkelerden biri haline getirilmiştir. 

****

Türkiye’nin köklü hariciye birikimi, coğrafi gücü ve insan potansiyeli kullanılamamıştır. Dış politika söylemleri iç siyasete alet edilmiştir. Yıkıcı iç siyaset söylemleriyle meydan okunan, ağır ifadelerle hedefe konan ülkelerle sonradan iyi ilişkiler kurma çabasına girilmiştir. Hiçbir stratejik kazanç elde edilmeden yapılan “U dönüşleri”, Türk diplomasisinin inandırıcılığını ve caydırıcılığını ağır şekilde zedelemiştir.

******************************

DEPREMDE DE AYNI ANLAYIŞ

Türkiye bir deprem ülkesidir. Japonya da bir deprem ülkesidir. Ancak Japonya yaşadıklarından ders çıkarmış, “deprem dirençli şehirler” inşa ederek depremlerde can ve mal kaybını en aza indirmiştir. Türkiye’de ise depremler göz göre göre bir felakete sebep olmaktadır. 

Kamu yönetiminin birinci görevi vatandaşının can güvenliğini korumaktır. Ancak tedbirsizlik ve denetimsizlik hayati alanlara kadar sirayet etmiştir. Bilim insanlarının ve fay haritalarının açık uyarılarına rağmen deprem riski en yüksek bölgeler imara açılmış, yönetmeliğe aykırı binalara ruhsat verilmiş ve seçim dönemlerinde getirilen imar aflarıyla adeta felakete davetiye çıkarılmıştır. 

Asrın felaketi olarak adlandırılan Kahramanmaraş merkezli depremlerden önce de “imar aflarıyla sorunlarınızı çözdük” propagandası yapılmış, Hatay’ın Amik Ovası ve meralar gibi en riskli bölgeleri imara açılmıştı.

“Göz göre göre” felakete giden yolun taşları döşenmişti.

******************************

ÇÖZÜM SÜRECİNDE AYNI HATALAR

Göz göre göre gelen felaketlerin en büyüğü ve telafisi imkânsız olanı ise milli birlik ve devletin bekası hususunda atılan adımlardır. “Birinci Çözüm Süreci” döneminde yaşanan acı tecrübelerden, hendek krizlerinden ve kamu düzeninin zedelenmesinden hiç ders alınmamış gibi benzer bir basiretsizlik sergilenmektedir.

DEM’lilerin dağlardan “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” yazılarının silinmesini talep ediyor olması, yerel yönetimlerin kanunlara aykırı şekilde Kürtçe tabelalar astırmasına göz yumulması, Amedspor maçları başta olmak üzere tribünlerde ve sokaklarda PKK ve Öcalan övgülü sloganların atılması kamu otoritesinin nasıl zaafa uğratıldığının göstergesidir. Bölücü terör örgütünün ve uzantılarının bu şekilde şımartılması, toplumun çoğunluğunun sinir uçlarını uyarmakta ve yarın ödenmesi imkânsız bedellerin altyapısını hazırlamaktadır.

“Göz göre göre” hazırlanan bu tablonun finalinde toplumun önüne konulmak istenen tehlike son derece açıktır: Terör örgütü elebaşı Öcalan’a villa tahsisi, siyasi/hukuki statü ve PKK’yı devlete ortak yapmaya götürecek Anayasal değişikliklere gidilmesi… Anayasa’nın ilk dört maddesini veya bu maddelerde güvence altına alınan temel ilkeleri değiştirme/esnetme arayışları…

Birinci çözüm sürecinin ağır faturasını ödemiş bir millet olarak biliyoruz. PKK’ya ve terör elebaşına verilecek muhtemel tavizlerin Türkiye’yi sürükleyeceği yer felaketten başka bir şey değildir.

Finanstan şehirciliğe, hukuktan dış politikaya kadar her alanda “göz göre göre” yapılan hataların bedelini ağır ödeyen Türk milletinin, milli bütünlüğü üzerinde yapılacak bir “bile bile lades” denemesine daha tahammülü yoktur. 

Düşün Damlaları (62)

“Madde rikkat edip inceldikçe,

Maddeden ruha doğru gidildikçe, hayat ve canlılığı artar.

Hayat asıl ve esastır.

Madde ona tâbi olup, ona uyar.

Hem de onunla kaim olup, onunla ayakta durur,

Onunla var olmaya devam eder.

Bir mikroskobik mikroorganizmanın beş duyusuyla,

İnsanın havâss ve duygularını karşılaştırırsan görürsün ki:

İnsan ondan ne derece büyükse,

Havâss ve duyguları o derece onunkinden aşağıdır.

O mikroorganizma işitir kardeşinin sesini, hem de görür rızkını.

Eğer insan kadar büyüse, duyguları;

Şaşırtıcı ve hayret verici bir şekil alır.

Hayatı ışık saçar.

Görmesi de şimşek gibi bir hâl alarak, göksel bir nur olur.

İnsan, ölü cansız yığınlardan oluşmuş, bir hayat sahibi değil.

Belki de milyarlarla canlı hücrelerden meydana gelmiş;

Hayatdar / canlı bir insanî hücredir.”

x

“En bedbaht, sıkıntılı ve muztarip;

İşsiz olan adamdır.

Çünkü, tembellik ve hareketsizlik;

Vücut için yokluk, hayat için ölüm demektir.

Çalışmak ise,

Vücudun hayatı, hem de hayatın uyanıklığıdır.”

x

“Her musibet, sıkıntı ve felâkette bir nimet yönü vardır.

Ey musibete uğrayan!
Musibetin içinde bir nimet saklıdır.

Dikkat et de onu gör!

Nasıl ki, her şeyde bir sıcaklık derecesi var.

Her musibette de nimet mertebeleri vardır.

Küçükteki nimetin, daha büyüğünü düşün.

Dereceyi görerek, Allah’a şükret.

Yoksa, musibeti; büyütmek ve şişirmekten ürkersin!

‘Of, of!’ ile üflersen, o da aksine şişer.

Şişer de dehşetlenir; büyür ve ürkütür.

Eğer bir de merak etsen, bir iken ikileşir.

Kalpte olan misali, döner hakikat olur.

Hakikatten ders alır, sonra döner, başlar kalbini tokatlamaya.”

x

“Zaman olur ki, nimetin yokluğu nimettir.

Hafıza, insanı mutlu eden bir nimettir.

Fakat ahlâksız bir adamda, musibet zamanında,

Unutkanlık ona tercih edilir.

Unutkanlık da bir nimettir.

Yalnız, her günün elem ve acılarını çektirir.

Birikmiş elem ve acıları unutturur.”

Ahlak Üzerine

Gücünü Yüce Yaratan’dan alarak Putperestliği din edinmiş ilkel toplumunu İnsanlık âlemine örnek olacak medeni bir topluma dönüştürmeyi başaran Yüce Peygambere Selam olsun;

“Güzel ahlakı tamamlamak için’’ gönderildiği toplumda “Hanifelerdendi… Herkesin babasının adıyla anıldığı o toplumda onun adının önünde “Emin’’sıfatı vardı… Müslüman’ı, ‘’Elinden ve dilinden’’emin olunan olarak tanımladı…’’Birbirinizi namazlarınızla değil, şu üç şeyle imtihan ediniz; sır verdiniz ifşa etti mi, yola çıktınız sizi yarı yolda bıraktı mı, emanet verdiniz emanete sahip çıktı mı?’’O seçkin İnsanın haiz olduğu ahlak ‘’Kur’an Ahlakıydı’’O Yüce Yaratanın Seçkin Kulu Hz. Muhammed’idi.

O ahlak peygamberine gelen ilk ayet ‘’Oku, Allah’ın adıyla oku…’’ der ve devam eder… Eğer Kur’an’ın indiği İslam Âlemi gelen ayetlerin şuuruna vakıf olsaydı, ahlak Peygamberinin yaşadığı toplumunda verdiği nitelikli kavganın önemine vakıf olabilseydi, çağdaş medeniyetlerin öncüsü olmalıydı. ABD den daha önce Aya çıkmış olmalıydı. Uzay istasyonlarını kurmuş olmalıydı. Muasır medeniyetin diğer adıyla İslam’ın öngördüğü medeniyetin öncüsü İslam Ülkeleri olmalıydı…

*

Ahlak felsefesinin temel kavramları iyi, kötü, vicdan, ahlak yasası, kural, etik, irade ve ahlaki eylemdir

Ve Kur’an’ın muhatabına tanıdığı ölçü;

“Allah’ın sana verdiği şeylerle ahiret yurdunu ara; dünyadan da nasibini unutma.”(Kasas, 28/77)

Dünyadan nasibimizi unutmayalım; ama dünyayı da amaç hâline getirmeyelim. Evimizi en güzel biçimiyle inşa edelim, servetimizi faydaya dönüştürelim, bilgimizi paylaşalım, zamanımızı değerlendirelim, insanlara faydalı olalım. Bütün bunları, yarını düşünerek yapalım, Allah’ın rızasına, buyurduğu sisteme uygun olarak yapalım. İnsanın bu dünyadaki asıl hesabı, kaç eve sahip olduğu değil; o evlerde nasıl yaşadığıdır. Aldığı değil, okuduğu kitaptır kişiyi ayrıcalıklı kılan; kazanılan para değil, faydaya dönüşen sermayedir önemli olan, kaç yıl yaşadığın değil, kaç kişinin hayatına dokunduğundur seni üstün kılan.

*

Kur’an-ı Kerim’in insanı uyarmak için “Asra yemin olsun…” diye başlaması boşuna değildir. Ardından gelen hüküm çok ağırdır: “İnsan gerçekten ziyandadır.” (Asr, 103/1-2) Neden? Çünkü zaman gidiyor. İnsan, giden zamanı geri getiremiyor.

Bir hadiste de beş şey gelmeden önce beş şeyin ganimet bilinmesi öğütleniyor: Ölüm gelmeden hayatın, hastalık gelmeden sağlığın, meşguliyet gelmeden boş vaktin, ihtiyarlık gelmeden gençliğin ve fakirlik gelmeden zenginliğin. Demek ki nimet dediğimiz şeylerin hepsinin bir vadesi var. Ömrün de… Sağlığın da… Zenginliğin de… Boş zamanın da… Öyleyse mesele, ne kadar sahip olduğumuz değil; sahip olduklarımızı ne kadar anlamlı kullandığımızdır.

Düşün Damlaları (61)

“Aynı güneşi gören seyyareler (gezegenler), kendi yapılarına göre ışığı yansıtırlar.”

x

“İnsan, emanet-i kübrayı (en büyük emaneti) taşıması (Allah’ı bilmesi ve bilmesinin gereğini yapması ve yerine getirmesi) cihetiyle çok önemlidir.”

x

“Cihad-ı manevî (manevî gayret ve savaş) metodu (usûlü) müsbet (olumlu) hareket (etmek)tir.”

x

“Bir hizmet ekolünün, ‘Hak yalnız benim mesleğimdir (benim yolumdur).’ Veyahut ‘Güzel (yalnız) benim meşrebimdir.’ demediği sürece, mesleğini ve meşrebini ‘hak’ yahut ‘daha güzel’ görmesi meşrudur ve sırr – ı ihlâsa (ihlâs sırrına) aykırı değildir.”

x

“Hayr – ı kesîr (çok hayır) için, şerr – i kalîl (azıcık şer) kabul edilir.”

x

“Maddî bedenimizin hergün maddî gıdalara ihtiyacı varsa,…manevî zînetimiz olan akıl, kalp, ruh ve lâtifelerimizin de, Kur’ân dersleri(ne)…ihtiyacı vardır.”

x

“Kur’ân; akılların nûru, kalblerin mürebbîsi (terbiye edicisi), rûhların âb – ı hayâtıdır.”

x

“Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa hayvan ve câmid (cansız) hükmünde insan olmak ihtimali var.”

x

“İnsan, bu kâinata taallümle (öğrenmekle) tekemmül etmek (kemâle ermek) için gönderilmiştir.”

x

“Allah’ın ilk emri de ‘Oku!’ değil mi? ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku!’…(Fakat) okumak çok yönlü olmalı. İnsanları, çiçekleri, böcekleri, hayvanları ve bitkileri tefekkürî şeklinde (düşünerek) okumak olmalı. Tekrar tekrar, başa dönerek tekrar ederek okumak olmalı. Çünkü tekrarda te’kîd (kuvvetlendirme) vardır. Kuvvet ve enerji vardır. (Çünkü) ‘Tuğla tuğla üstüne koymak, tekrar değil tesistir.’ ”

x

“Tecellî – i esmâ (İlahî isimlerin görüntüsü) olan kitab – ı kâinat (Kâinat kitabı) satırları altında saklı olan hadisâtın (olayların, aslında) perdeli hakikatlerini okumak (gerekir).”

x

“Oku, oku, her gün oku…Okumak bir şeydir, ama her şey; o bir şeyden çıkıyor.

Bütün tehlike, okuyamamaktan çıkıyor.

Okuyamamaktan kork.”

x

“Kendi nefsi (kendisi) için okur, istifade eder. Nefsimi ıslah için okumalıyım…

Az da olsa, devamlı okumak…

(Zira) her şey, her mes’ele okumakla halledilir.”

x

“Asırlardır duygu düellosu ve sahte akıl temrinleri (alıştırmaları) yüzünden düşünce melekelerimiz güç kaybetmiş, düşünme ve doğruyu bulma kabiliyetimiz maalesef zaafa uğratılmıştır. Bilgi üreticiliği yerine bilgi ezberciliği ve eski zamanların bilgilerini sadece nakletme alışkanlığı, bizi atalete (tembelliğe) sürüklemiştir.

Hatta bu nedenledir ki, İslâm’ın Mefkûre Ağacı’nın bazı dalları yüzyıllar boyu kısır ve meyvesiz kalmıştır.

Vahyin aydınlığında düşünen aklın; tenkit hakkını ve hürriyetini boğmak isteyen ezelî düşmanımız, bağnazlıktır.”

Hukukun Bittiği Yerde Seçimin Meşruiyeti

“2028 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek.”

Bu söz Adalet Bakanı Akın Gürlek tarafından 18 Eylül 2026’da Adana’daki AKP teşkilat toplantısında sarf edildi. Bu tek cümle bile Türkiye’de devlet düzeninin ve yargının geldiği noktayı özetlemeye yeter sanıyorum.

Sıradan bir parti yöneticisi bu cümleyi kursa, “taraftarlarında coşku yaratmak için söylemiştir” deyip geçebilirsiniz. Ancak bu sözleri sarf eden kişi, Anayasa’ya göre hâkim ile savcıların terfi, tayin ve disiplin işlerini yöneten Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun da (HSK) Başkanı olan Adalet Bakanı’dır.

Anayasa’nın 79. maddesine göre seçimler, yargı organlarının genel yönetim ve denetimi altında yapılır. İl ve ilçe seçim kurullarının başında hâkimler oturur. Sandık kurullarının idari denetimini kamu görevlileri yürütür.

Peki, bu hâkimlerin ve memurların amiri durumundaki Adalet Bakanı çıkıp “Biz bu seçimi falan kişiyi tekrar seçtirmek için yapıyoruz” anlamında konuşursa ne olur?

Bu beyan “doğrudan bir ihsas-ı rey” olarak algılanabilir. Seçimi yönetecek ve sandık sonuçlarına yönelik itirazları karara bağlayacak hâkimler üzerinde kurumsal baskı etkisi yapar. Sandık başındaki kamu memurları için ise yukarıdan gelen açık bir “talimat” algısı yaratır.

Futbol karşılaşmasında hakem komitesinin başındaki yetkilinin maça çıkmadan önce “Bu maçı A takımı kazansın diye oynatacağız” demesinden ne farkı vardır bunun?

Dilerim, Adalet Bakanı bir “dil sürçmesi” sonucu bu sözü söylemiş olsun.

*******************************

Yargısal Müdahaleler ve Mühürsüz Oylar Meselesi

Aslında Adalet Bakanının bu beyanını, çoğu vatandaşımız, “yargının iktidar lehine araç olarak kullanılması” çizgisinin bir parçası olarak değerlendirebilir.

Daha önce de yazdığım bir konuyu hatırlatayım: Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, 2017 Referandumu için yaptığı tarihi tespitte, YSK’nın mühürsüz oyları geçerli sayan kararının bir “yetki gaspı” olduğunu ve hukuk dünyasında “yokluk” yaptırımıyla karşılanması gerektiğini vurgulamıştı. Çünkü, mealen, YSK bir yargılama organı değil, yönetsel (idari) bir kuruldur; kanun maddesini fiilen ortadan kaldıramaz demişti.

Görünüşe göre aynı mantık derinleşerek devam ediyor. Siyasi partilerin kongre ve kurultaylarını denetleme yetkisi yasalarımıza göre YSK’ya verilmiştir. (YSK’nın yetkisini savunmak her kararını doğru saymak değildir.) Buna rağmen Asliye Hukuk ve İstinaf Mahkemeleri kanalıyla muhalefet partilerinin iç işlerine doğrudan müdahale ediliyor.

İstinaf Mahkemesi’nin tedbir kararıyla CHP’nin seçilmiş yönetimi yerine Kılıçdaroğlu ve ekibinin getirilmesi, partinin bölünerek Yeni Parti’nin kurulması bir demokratik ülkede olmaz işlerdendir.

Ayrıca muhalif belediye başkanlarının adli kararlarla tutuklanıp belediyelerin kayyıma veya AKP’ye devredilmesi tam da bu sürecin ürünü olduğu kanaatini oluşturuyor. Bunca ağır ekonomik, hukuki, idari sorunlara rağmen muhalefet partilerinden milletvekili ve belediye başkanlarının iktidar partisine transferi hayatın olağan akışına aykırıdır. Ama bu tür “milli irade gaspı” olaylarına artık Türkiye’de şaşırmıyoruz.

İşine gelmeyince, “AYM (ve AİHM) kararlarına saygı da duymuyorum, uygulamıyorum da” diyen iktidar kanadı, kendi lehine olduğunda YSK kararlarını “kesin ve tartışılmaz” diye savunuyor. Yetkisiz mahkemelerin muhalefeti felç eden kararlarını “yargıya saygı” kılıfıyla ambalajlıyor.

*******************************

Hukuksuzluğun Ağır Faturası: Sermaye Kaçışı

Yargının siyasete müdahaleleri, muhalefetin bölünüp etkisizleştirilmesi ve Adalet Bakanı’nın “Cumhurbaşkanımızı tekrar kazandırmak için seçim yapacağız” mantığıyla gidilecek bir seçimde, Erdoğan veya AKP tekrar kazansa ne olur?

İktidar cephesi açısından cevap basit: “Atı alan yine Üsküdar’ı geçecek”. Sonuç tescil edilecek, iktidar muhafaza edilecek ve yapılan “meşruiyet” eleştirileri umursanmayacak.

Fakat iktidarın umursamadığı o meşruiyet krizi ve hukuksuzluk düzeni, milletimize ve ekonomiye çok ağır bir fatura çıkarıyor. Taha Akyol’un dikkat çektiği somut rakamlara bakalım:

22 Milyar Dolarlık Sermaye Kaçışı: İsmet Özkul’un verileriyle ortaya koyduğu üzere; Temmuz 2026 itibarıyla son 12 ayda Türkiye’ye giren yabancı sermaye 38 milyar dolar iken, yerleşiklerin dışarı çıkardığı kaynak 60 milyar doları buldu. Hukuk güvenliğinin kalmadığı ülkeden (tek sebep değil) 21,9 milyar dolar net sermaye çıkmıştır. Yatırımcı çekeceğiz derken eldeki sermaye ülkeyi terk etmektedir.

Sıfırlanan Kredibilite ve Çöken Üretim: Prof. Selva Demiralp’in tespitiyle; 2002-2004 arasında yapısal reformlar ve hukuk/kurum güvenliğiyle enflasyon %73’ten %9’a inmişken, Mehmet Şimşek’in 3 yılında enflasyon %38’den ancak %32’ye inebilmiştir. Çünkü hukuk güvenliği ve kurum bağımsızlığı olmadan sadece teknik adımlarla kredibilite sağlanamamaktadır.

Mazot 100 Lira, Sanayi İflasta, Tarım Çöküşte: Akaryakıtın litresinin 100 TL’ye dayanmasıyla sanayici ve çiftçi feryat etmektedir. Köklü sanayi kuruluşları kapanmakta, Türk tekstil fabrikaları üretimlerini Mısır’a kaydırmaktadır. Tarımda girdi fiyatları %32 artarken ürün fiyatları %9,55 arttı.

Hukuku iktidarın çıkarlarına göre esnetmek kısa vadede seçim kazandırabilir. Ancak hukukun güvenilirliği kalmadığında, iktidar kendi dayandığı zemini de zayıflatır.

Adalet Bakanı’nın ilan ettiği yöntemle girilecek bir seçimden başarı çıkabilir ama seçimi kazanmak meşru bir yönetim kurmaya yetmez.

Hukukun yok edildiği bir ülkede yabancı sermaye durmaz. Risk primi artar, ancak çok yüksek faizle borçlanabilir. Enflasyon düşmez. Dış finansman bulamayan, yüksek risk primi ödeyen bir ekonomi; cari açığını kapatmakta ve borçlarını ödemekte zorlanır.

“Siyasi ve hukuki öngörülemezlik” sıcak parayı kaçırır. Sadece sıcak para ve yerli sermaye değil, nitelikli insan gücü, genç nüfus ve yetişmiş beyinler ülkeyi terk eder.

Hukuku rafa kaldırarak elde edilen zaferlerin ağır bedelini genellikle koltuk sahipleri ödemez. Bu bedeli mazotu 100 liradan alan vatandaş, fabrikası kapanan sanayici, ürünlerini satamayan çiftçi, iş bulamayan veya asgari ücrete talim eden işçi ve çoğunluğu yoksullaşan 85 milyon vatandaş ödeyecek.

Boş Evler, Boşa Geçen Ömürler

Yaz gidiyor… Farkında mıyız?

Akşam vakti bir sahil yürüyüşüne çıkıyorum. Hava serinlemiş, sokaklar tenhalaşmış. Birkaç hafta önce çocuk seslerinin, sohbetlerin, araba gürültülerinin doldurduğu caddeler şimdi sessiz.

Kapılar kapanmış… Perdeler çekilmiş… Balkonlar boş… Bahçeler suskun… Yaz bitiyor.

Terk edilmiş kediler, sahipsiz köpekler, bahçesinde hobi amacıyla yetiştirdiği domates ve karpuzu severek toplayan “Henüz yıkılmadım.” mesajı veren birkaç ihtiyar…

Sadece bir mevsimin bittiği görünmez burada. Biraz dikkatle bakınca hayatın kendisini görür, sorgular, varlığınızın hikmetini tefekkür edersiniz.

İşte geldik, yaşadık, gidiyoruz… Tıpkı yaz gibi…

Yol alıyorum bir miktar. Büyük paralarla yapılmış, güzel döşenmiş, denize nazır evler zihnimi meşgul ediyor. Çoğu boş… Yılın birkaç haftası kullanılan villalar… Sonra aylarca kapalı.

Ev var, eşya var, para var; ama hayat yok.

Biz gerçekten servet mi biriktiriyoruz, yoksa kullanılmadan bekleyen eşyaları mı? Ömrümüzü neyle tüketiyoruz, neyin kavgasını veriyoruz?

Kurulan hayaller, beslenen ümitler, akan ter… Niçin, neyin karşılığı?

Bir ev boş durabilir, bir tarla ekilmeyebilir, bir otomobil garajda çürüyebilir, bir kitap yıllarca rafta bekleyebilir, bir servet bankada büyüyebilir. Peki ya insan?

Bir hesaba dayanmadan yürüyen ayaklarım beni bir sitenin önüne getiriyor. Puslu ışığın altında uzunca bir masanın etrafında toplanan sekiz-on güngörmüş ihtiyar, henüz evlerine dönmemiş, hayata direniyor sanki. Hararetli sohbetlerinde belki de memleket kurtarıyorlar, hükümet yıkıp kuruyorlar. İçim cız ediyor, yazık diyorum, onlardaki derin ahengi bozma cesaretini kendimde bulamayarak geçip gidiyorum.

Biz israf deyince çoğu zaman ekmeğin çöpe atılmasını, suyun boşa akmasını düşünüyoruz. Bundan çok daha büyük israf çeşitleri var: Boşa geçen zaman, kullanılmayan mekân, değerlendirilmeyen eşya, üretime dönüşmeyen sermaye… En önemlisi, toplumdan çekilmiş insan tecrübesi…

İnsan mesleğinden emekli olur, hayattan emekli olmak zorunda değildir. Öğretmen sınıftan emekli olabilir, öğretmekten değil. Yazar bir gazeteden ayrılabilir, yazmaktan değil. Usta iş yerini kapatabilir, bildiklerini aktarmaktan değil. İnsanın en büyük sermayesi, yıllar içinde biriktirdiği tecrübedir.

Tecrübe sermayesini kullanmamak, yalnızca bireysel bir kayıp değildir, toplumun da kaybıdır. Düşünün, kırk yıl çalışmış bir insanın bilgisi, hafızası, görgüsü, edindiği hayat tecrübesi bir kenarda bekliyor. Bir başka tarafta gençler tecrübe arıyor. İki taraf da birbirinden habersiz. Ne büyük kayıp! Emekliliğe bakışımızı değiştirmeliyiz. Emeklilik, hayatın sonu değil; tecrübenin ikinci baharı olmalı.

İnsan o güne kadar geçimini kazanmak için çalışmıştır. Bundan sonra ise birikimini hayata katabilir. Okuyabilir, yazabilir, gençlere yol gösterebilir. Sanatla uğraşabilir, gönüllü olabilir, bir öğrencinin hayatına dokunabilir. Bir dostuna umut olabilir. İnsanın değeri, kazandığı yıllarla değil; o yılların içine ne koyduğu ve geriye ne bıraktığıyla ölçülür.

Kur’an-ı Kerim’in insanı uyarmak için “Asra yemin olsun…” diye başlaması boşuna değildir. Ardından gelen hüküm çok ağırdır: “İnsan gerçekten ziyandadır.” (Asr, 103/1-2) Neden? Çünkü zaman gidiyor. İnsan, giden zamanı geri getiremiyor.

Peygamber Efendimiz de insanların çoğunun değerini bilemediği iki nimete dikkat çekiyor: Sağlık ve boş vakit. Boş vakit, büyük nimet, aynı zamanda büyük tuzak; çünkü insan, zamanı varken onu harcıyor; zaman azaldığında kıymetini anlıyor. Gençken ömrü uzun sanıyoruz. Yaş ilerleyince anlıyoruz ki uzun sandığımız ömür, aslında avucumuzdan kum gibi akıp gitmiş.

Bir hadiste de beş şey gelmeden önce beş şeyin ganimet bilinmesi öğütleniyor: Ölüm gelmeden hayatın, hastalık gelmeden sağlığın, meşguliyet gelmeden boş vaktin, ihtiyarlık gelmeden gençliğin ve fakirlik gelmeden zenginliğin. Demek ki nimet dediğimiz şeylerin hepsinin bir vadesi var. Ömrün de… Sağlığın da… Zenginliğin de… Boş zamanın da… Öyleyse mesele, ne kadar sahip olduğumuz değil; sahip olduklarımızı ne kadar anlamlı kullandığımızdır.

Kur’an bunun da ölçüsünü veriyor:

“Allah’ın sana verdiği şeylerle ahiret yurdunu ara; dünyadan da nasibini unutma.”
(Kasas, 28/77) Dünyadan nasibimizi unutmayalım; ama dünyayı da amaç hâline getirmeyelim. Evimizi en güzel biçimiyle inşa edelim, servetimizi faydaya dönüştürelim, bilgimizi paylaşalım, zamanımızı değerlendirelim, insanlara faydalı olalım. Bütün bunları, yarını düşünerek yapalım, Allah’ın rızasına, buyurduğu sisteme uygun olarak yapalım. İnsanın bu dünyadaki asıl hesabı, kaç eve sahip olduğu değil; o evlerde nasıl yaşadığıdır.

Aldığı değil, okuduğu kitaptır kişiyi ayrıcalıklı kılan; kazanılan para değil, faydaya dönüşen sermayedir önemli olan, kaç yıl yaşadığın değil, kaç kişinin hayatına dokunduğundur seni üstün kılan.

Yaz gidiyor. Bir mevsim daha ömrümüzden yaprak yaprak düşüyor. Bugün boş duran villaların ışıkları tekrar yanabilir. Bahçeler yeniden yeşerebilir. Dalgalar coşabilir, Karadeniz her zamanki gibi çırpınabilir. Yaz, gelecek yıl yeniden gelebilir, ancak bu yaz, geri gelmeyecek, tıpkı bugün gibi…tıpkı dün gibi… tıpkı ömrümüzden sessizce eksilen her gün gibi.

Belki de bu akşam kendimize bir soru sormanın zamanıdır: Ben sahip olduklarımla ne yapıyorum, zamanımla, tecrübemle ne yapıyorum? Paramla, hayatımla ne yapıyorum?

Boş kalmaya mahkum edilen, dünya serveti o havuzlu tripleks evlerin kapısı yeniden açılabilir, boşa geçen bir ömrün kapısı, bir daha açılmaz.

Telafisi olmayan israf hangisi?