16 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1228

Kıyamet Ne Zaman Kopacak?

Merak etmiyorsanız mesele yok.

Merak ediyorsanız bu yazı sizin için.

Gün saat tarih isterseniz boşuna.

Ama size bir ipucu vereyim.

İnsan hayatı için 950 senelik bir ömrün mümkün olmasından sonra,

Bu imkânsız bunuda nerden çıkardınız mı dediniz?

Bakalım mümkün mü değil mi?

Bu yazıda Kıyamet alametlerinden bahsetmeyeceğim,

Şimdiye kadar yazılanlardan farklı olarak,

İki önerme ile konuya yaklaşmanın doğru olacağı kanaatindeyim.

1.Önerme: Vahyin bitmesi yani sona ermesi

“Bu gün dininizi kemale erdirdim”

Ayetinin inmesiyle kuran nüzulünün sona ermesi dinin tamamlanması anlamına geldiği gibi

Peygamber (sav) de hayatının sona ermesi yani vefatının habercisi idi.

Hatta bazı sahabeler bunun farkına vararak hüzünlenmiş ve ağlamışlardı.

Artık peygamberin görevi tamamlanmıştır.

Peygamberin yaşamasının bir anlamı kalmamıştır.

Kısacası dinin tamamlanması peygamberin öleceğinin göstergesi yâda bir delili idi.

2.Önerme: Vahyin tamamen anlaşılması

Vahyin biterek dinin tamamlanması peygamberin görevinin sona erdiği anlamına geliyorsa,

Kuran ayetlerinin sosyolojik psikolojik teknolojik tıbbı ve mucizevî olarak,

Bütün yönleriyle tamamen hayata girmesi dünyanın görevinin bittiği anlamına gelir ki,

Oda dünya hayatının sona erdiğinin,

Yani kıyametin kopma zamanının geldiğinin göstergesi ve delilidir.

İlahi yasa gereği görevini tamamlayan canlı, cansız her varlığın mevcudiyeti sona ermektedir.

Bu bir yorumdur.

Kehanet falan değil,

Aklın görevi düşünmektir.

Bende düşünerek böyle bir kanata vardım.

Şimdi kuranda geçen birkaç konuya değinelim.

Fransız deniz bilimci kaptan Kusto’nun Müslüman olmasına sebep olan,

Cebeli Tarık boğazındaki farklı iki su kütlesinin bir birlerine karışmadan yan yana akması olayının bulunması.

Atlas Okyanusunun suyu Cebeli Tarık boğazından Akdeniz’e, Akdeniz’in suyu da Atlas okyanusuna akmakta, fakat bu iki su kütlesi arasında su alış verişi olmamaktadır.

Yani sular bir birine karışmamaktadır.

“Suları acı ve tatlı olan iki deniz birbirine karışmamak üzere salıverilmiştir.”

Rahman süresi Ayet 19

“Bir birlerinin sınırlarını aşmamaları için aralarında engel vardır.”

Rahman süresi Ayet 20

Bu olay; durumu haber veren kuran ayetlerinin nüzulünden 1400 kusur sene sonra bulunmuş, yani açıklığa kavuşmuştur.

Belki günümüzden asırlar sonra sırrı çözülecek ayetler vardır.

Kuranın evrenselliği her asırda yaşanır olmakla beraber,

Her asırda canlı ve taze olması değimlidir?

Aksi halde kuran canlılığını ve tazeliğini yitirir ve evrensel olma özelliğini kaybeder.

Süleyman(as) ile Sebe Melikesi Belkıs kıssasını anlatan ayetlerde,

Belkıs’ın tahtının Süleyman(as)’ın sarayına binlerce km uzaktaki yoldan bir saniyeden daha az bir zamanda getirilmesinin anlatılması

(Süleyman(as) milletinin ileri gelenlerine)  “ey seçkin topluluk! Bana teslim olmalarından önce bu melikenin tahtını kim bana getirebilir?” dedi.

Neml süresi Ayet 38

Cinlerden bir ifrit: Sen yerinden kalkmadan önce ben onu (tahtı) sana getiririm.

Buna gücüm yeteceğinden eminim dedi.

Neml süresi Ayet 39

İlahi kitabın bilgisine sahip olan biri (vezir Asaf veya Hızır (as)

“gözünü açıp kapamadan ben onu (tahtı) sana getiririm” dedi.

Süleyman tahtı yanında görünce “bu Rabbimin lütfündendir” dedi.

Neml süresi Ayet 40

Bu ayetlerde insanların cinlerden daha hızlı hareket edebileceklerine dair işaret vardır.

Bu olayın dünya hayatında zaman içerisinde gerçekleşeceğinin göstergesidir.

Bu maddenin ışınlanması olayı olsa gerek..

Bilim ve teknoloji bu olayı çözecek ve bu iş gerçekleşecektir.

Ayrıca aynı kıssada anlatılan suyun üzerine camdan sarayın yapılması,

İlerleyen zaman içerisinde göllerde, denizlerde yâda okyanusta böyle bir sarayın yapılamayacağını kim garanti edebilir.

Bilim ve teknoloji bunu da gerçekleştirecektir kanaatindeyim.

Bu olayların gerçekleşmesi ne kadar zaman alır?

Bunu elbette bilemeyiz.

Yine Yusuf(as) kıssasında anlatılan Yakup(as)’in görmeyen gözlerinin açılması.

“Şu gömleğimi alın götürün, babamın yüzüne bırakın(sürün) gözü görür bir hale gelir”

Yusuf süresi Ayet 93

“Müjdeci gelip gömleği Yakup’un yüzüne sürünce gözleri açıldı….

Yusuf süresi Ayet 96

Yakup(as)’ın oğlu Yusuf’un gömleğini gözlerine sürerek kör olan gözlerinin açılması insan terinin körlüğe şifa olacağının göstergesi olup bununla ilgili tıbbi çalışmaların devam ettiğini biliyorum.

Bu olay kuranda zikredildiğine göre gerçekleşecektir.

Yine kuranda Nuh(as)’ın 950 sene kadar yaşadığının anlatılması:

Cenabı Hak bu hususla ilgili olarak şöyle buyuruyor.

“Andolsun ki biz Nuh’u milletine (Peygamber olarak) gönderdikte içlerinde bin seneden elli yıl eksik kaldı.’ Yani Nuh(as) 950 yıl yaşadı.

Ankebut süresi ayet 14

Kuranda bu olayın zikredilmesi

İnsan ömrünün bu kadar uzayabileceği anlamına gelir ki;

Bu olay zaman içerisinde hayat standartları yükseldikçe gerçekleşeceğinin göstergesidir.

İnsanlar bu kadar uzun yaşayabileceklerdir ama ne zaman?

Talut ve Calut kıssasında anlatılan inanmış az bir gurubun, inanmamış büyük bir guruba galebe çalması olayı

İsteyenler bakara süresinin 249 – 250 – 251. ayetlerine bakabilirler.

Allahu alem Hizbullah İsrail yada Hamas İsrail meselesinin örneği olabilir.

Yâda ileride Müslümanlar açısından büyük bir zaferin müjdecisidir.

Kuranı Kerimde “seba semavat” yedi kat göklerden bahsedilmekte

Buda dünyanın,

Ayın Güneşin,

Yıldızların gezegenlerin,

Saman yolunun tüm galaksilerin sırlarının çözüleceği anlamını taşımakla beraber,

Bunun sadece gökyüzüyle sınırlı kalmayıp

Diğer semalarında mahiyetinin özelliklerinin zamanla çözülerek

İnsanlığın hizmetine ve bilgisine sunulacağının göstergesidir.

Dünyadan yedinci kat göğe yolculuk,

Şu an düşünmesi birazdan öte çok zor.

Yüz sene öncede, ay için aynı şey söz konusu idi.

İsa(as)’in gökyüzüne yükseltilmesi

Peygamber(sav)’in Miraç hadisesi insanlığın zaman içerisinde göklere çıkabileceklerinin habercisidir.

Bu olayların çözümlenmesi bu günden yarına olacak işler değildir.

Bunun için kıyametin yakın bir zamanda kopması da söz konusu değildir.

Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.

Son olarak şunu ifade edeyim

Kuranı Kerimde Ashabı kehf olayından bahsedilirken mağarada bir gurup insanın 300 seneden biraz fazla yattığı anlatılır.

Onlar mağarada 300 yıl kaldılar ve buna 9 yıl kattılar.

(Yani mağarada 309 yıl kaldılar.)

Kehf süresi Ayet 25

Bu olay ahret inancının yani öldükten sonra dirilmenin delili olduğu gibi,

Bu dünyada da gerçekleşecektir, gerçekleşeceğinin göstergesidir.

Ama uyutularak ama dondurularak yâda başka bir yolla.

Onu zaman gösterecek.

Nerede nasıl ve ne zaman?

Onu zaman gösterecek.

Tüm bu hadiseler bütün çıplaklığı ile beraber gerçekleşince,

Dünyada görevini tamamladığı için varlığının bir anlamı kalmayacaktır.

İşte buda kıyametin kopması demektir.

Ne zaman mı?

Allah bilir ama epeyce uzun bir zaman sonra,

Acele etmeyiniz.

Bir defa insan ömrünün 950 seneye çıktığı bir zaman gelsin.

Ben 950 sene sonra dünyanın bilim ve teknolojinin dürümünü şimdiden merak etmeye başladım.

Ben olaylara ehlisünnet çizgisinde,

Fakat alışılmışında biraz ötesinde bakmaya çalışan bir insanım.

Lütfen kimse sivrilik yaptığım kanaatine varmasın.

Evrensellikte istikameti kaybetmeden,

Bakış açısını dondurmadan sürekli canlı ve diri tutmak değilmidir?

Bu konuyla ilgili yapılan spekülasyonlara inanıp korku ve paniğe kapılmayınız.

Bu yazı batılı bir müsteşrik tarafından yazılsaydı çok daha ilginizi ve dikkatinizi çekerdi. Değil mi?

Müslüman din ve bilim adamlarının da bu konu üzerine hassasiyetle eğilmelerini de istirham ediyorum.

Hepinize hayırlı uzun ömür,

Sağlık sıhhat ve afiyet diliyorum.

Değişmeyi Anlamak ve Bugünü Düşünmek

Sözde hayali Ermeni iddialarını çürüten belgeleri ve Türk’e yapılan soykırımları il il ortaya koymak durumundayız. Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nu Tarih Kurumu Başkanlığı’ndan almak, dünün Ermeni komitacılarına ve bugün küresel gücün elinde kullanılanlara birer tavizdi. Aynı tavizin benzeri bugün terör örgütüne ve onun başındaki katile verilmek üzeredir. “Terörle bir yere gelinmez” diye beyanat veren bu ülkenin tepesindeki yöneticiler, dışarının rehberliğiyle onlarla müzakereye başlamışlardır. Bu utanç verici bir tablodur.

Tehcir sırasında ve sonrasında bazı Ermenilerin isim ve din değiştirdikleri, “Ermeni Kürtleri” ismini taşıdıkları bilinmektedir. Müslüman kisvesi altında dolaşan, teröre fazlasıyla bulaşan bu kişiler, bugün kimliklerine Hıristiyan yazdırmaktadırlar. Prof. Dr. Halaçoğlu’na göre; 1977’den beri misyonerler bu tür Ermenileri tespit etmeye çalışmışlardır. O’na göre; yaklaşık 500 bin Ermeni bu şekilde gönüllü bir değişikliğe uğramışlardır. Bu gerçek, soykırım iddialarının en ciddi kaynaklarda bile sürekli değiştirilen rakamlarıyla ne kadar temelsiz olduğunu ortaya koymaktadır.

*** 

Taşların yerinden oynadığı, stratejik duruş farklarının ortaya çıktığı, dost ve düşman tanımlarının çok farklılaştığı bir Dünyada yaşıyoruz. 1970’lerin ideolojik çatışmalarının yoğun olduğu ortamın gözlüğüyle gerçekleri bugün doğru göremeyiz. Doğru göremeyeceğimiz 12 Eylül’de yapılan halk oylamasında ortaya çıkmıştır. Birçok kullanılan insanımız, halk oylamasının, 12 Eylül darbecileri ve işkencecileriyle ilgili olmadığını yeni yeni fark ediyor. Sağ eğilimli olmak, milliyetçi olmak için yeterli değildir. Bugün her sağcı da milliyetçi değildir. Sağda yer alan birçok kesim milli kimlik ve milli devletle bugün kavgalıdır. Dahası etnik ırkçılık yapmaktan çekinmemektedir.  

Etnik mülahazalarla yaşadığımız bölgede hilâle karşı haçın malzemesi olmuş birçok kimse vardır. Duruş farkları ortaya çıkmıştır. İnsanların çizgilerini biraz da bugün açısından değerlendirelim. Düne gereğinden fazla takılıp kalmayalım. Birçok oda ve baro seçimlerinde düne bağlı kalarak yanlış oy kullanmayalım. Dün sağda yer almış diye ihanet ittifakına kucak açmış liberal, sözde İslâmcı ve bölücü unsurların değirmenine su taşıyanları desteklemeyelim. Nedense ülkücü grup en çok kullanılan ve kolay dolduruşa gelen bir konuma doğru ilerlemektedir.

Samimiyet ve vefa ön plânda olmalıdır. İşimiz düştüğü zaman birbirimizi aramayalım. Nefsimize yenik düşmeyelim. Enerjimizi birbirimize karşı değil; Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerle kavgalı olanlara, ihanet ittifakına karşı kullanalım. Aynı fikre sahip olanların birbirine rakip olamayacağını fark edelim. Birbiriyle uğraşma ve birbirini harcama hastalığını bırakalım; kenetlenelim ve safları sıklaştıralım. Bunu ülkemiz için yapalım. Hemşehricilik gösterilerinden, grup ve cemaat dayanışmasından sıyrılarak Türk Milletine mensubiyet duygusunu öne çıkaralım.

Son on senede Türkiye’nin nereden nereye getirildiğini, nelerin dış reçetelerle tartıştırıldığını hep beraber görüyor ve yaşıyoruz. Demokratikleşme ve açılım diye diye neredeyse ülke, paylaştırılmaya uğraşılıyor. Türk olmama, biyolojik gerekçelere dayandırılarak piyasaya sürülüyor.

Avrupa İslâmı ve ABD İslâmı adı altında Müslümanlar devşirilerek tanınmaz hale getirilmeye gayret ediliyor. Türkçe’ye ve Türk kimliğine savaş açılan Avrupa’ya benzer bir şekilde, Türkiye’de Türkçe ve Türk kimliği saldırıya uğruyor. Bir ara Alman Doğu Enstitüsü Başkanının da ileri sürdüğü gibi; “Türkler vatandaşlığa geçirilmeden önce İslâm Almanlaştırılmalı”. Yabancı düşmanlığının ve ırkçılığın hortladığı Avrupa’da daha önce liberal olan bütünleşme (entegrasyon) politikaları değişiyor. İslâmi terör kavramı maksatlı olarak kullanılıyor. Osmanlı’da eğitim öğretim dili Türkçe iken, Türkiye’de öğretimden değil; ama Kürtçe eğitimden bahsediliyor.

Bir dönem İşkodra‘da hutbenin hangi dilden verileceği tartışması çıkmıştı. Tartışmaya II. Abdülhamit noktayı koymuş; hutbenin bugünkü tabirle, kamusal alanla ilgili olduğunu belirterek Türkçe okunmasını emretmişti. Bugünkü yöneticilerimiz ise; tarafsızlığın da ötesinde başka tarafların tarafı… Türk milliyetçiliğine karşı bize telkin edilen büyük Türkiye milliyetçiliğini küresel gücün rehberliğinde sürdürüyoruz. Büyü, genişle, ağabeylik yap; ama devlet sistemini değiştir dayatmaları var. Bunun laboratuarı da Irak’ın kuzeyi oluyor.              

Sahte Demokratlar ve cesur yürek bir kadın

Referandum çalışmaları sırasında AKP’li arkadaşlarımın şu sorusuna sıkça rastlıyordum.

–  “Yahu sen 12 Eylül mağduru bir adamsın, ihtilal yapanların yargılanmasına neden karşı çıkıyorsun?”

– “Beni, 12 Eylül’ü yapanların yargılanacağına inandıramazsınız. Öyle olsa, yargılanmalarının önünde hiçbir engel olmayan 28 Şubat ve 27 Nisan post modern darbelerini yapanlar yargılanırdı şimdiye dek”  diyordum.

Hele 28 Şubat’ı hiç ama hiç yargılanacağına inanmadım.

Zira bu İktidar’ın varoluş sebebiydi 28 Şubat.

Bakmayın bunların şimdilerde askerler karşısında takındıkları ‘şahin’ tavırlarına.

28 Şubat’ta bunlar köşe bucak saklanırken, bir yerlerden tanıdıkları ile üst düzey bir generalle bir vesile ile bir araya gelmek için can atarken,  o dönemin unutulmayan siması bir kadındı.

28 Şubat’ı yapanlara karşı dik duran, Onlara, demokrasiye karşı yapılan bu ihanetin bir bedeli olduğunu hatırlatan korkusuz yürek,  bir kadındı.

O, hiçbir siyasi hesabın içinde olmadan, sadece demokrasinin erdemine inandığı için başkaldırmıştı 28 Şubat’ta Komitacılara.

Çevresinde bulunan dostları Onunla ilgili endişelenirken, sesleri çıkmayan sahte demokratlar, uzaktan uzağa bu korkusuz yüreği izleyip, hayranlık duyuyorlardı gizli gizli, bu yüreği kocaman kadına.

O dönemin İçişleri Bakanı olan o cesur yürekli kadın, şimdi Milliyetçi Hareket Partisi’nin İstanbul Milletvekili.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin de Başkan Vekili.

Meral Akşener, o korkusuz yürekli yiğit kadın.

O dönemde askerlere direnen Meral Akşener de benim gibi inanmadı bu İktidar’ın Darbecileri yargılamak istediğine.

Vilayet vilayet dolaştı hepimiz gibi.

Özellikle ‘ikna odaları’ na alınıp, “12 Eylül’ün hesabını soracağız!” diye kandırılmaya çalışılan Ülkücülere,  28 Şubat’ta ve sonrasında yaşadıklarından kesitler anlattı.

İkna olanlar da oldu, kandırılmak için zaten pusuya yatmış bekleyenler de..

Geldik şimdi bugüne.

12 Eylül’ü yargılayacağız diyen İktidar nerede?

KPSS ve türbanla uğraşıyor.

Daha doğrusu uğraşır gibi yapıp, türbanı seçim sonrasında görüşmek üzere taca çıkarıyor.

’12 Eylül’, ‘ Darbeciler!, ‘ yargılama’ ve benzeri kavramları içeren tek bir cümle duydunuz mu Başbakan‘ın ağzından?

Asla!

Duyamazsınız.

Referandumdan önce de yazdım.

Duymayacaksınız da…

Onların meselesi ne 12 Eylül, ne 28 Şubat, ne de 27 Nisan.

Yalan söylediler Millet’in gözüne baka baka.

Ve bu yalanların gölgesinde bir seçime daha gidiyor ülke.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kalan Miras

Cumhuriyet, fazilettir…

Cumhuriyet, adam olmaktır…

Bu kısa, fakat derin anlam yüklü sloganımsı ifadeleri duymuşsunuzdur, eminim… Yine de tekrar etmekten beis görmedim. Cumhuriyet Bayramını kutladık. Resmi törenimsi “yasak savma” türünden kutlamaların dışında, her vatandaşın kendine sorması gereken bir soru var; “Cumhuriyet bana ne verdi; ben ne kazandım; ben ona sahip çıkıyor muyum?”

Bu girişten sonra genel anlamda belli sorularla yaklaşımı genişletelim; Cumhuriyet Türk milletine ne / neyi getirdi, neyi sağladı? Ya da Cumhuriyet Osmanlıdan neyi devraldı, önünde neyi buldu?

Bu sorulara doğru ve net yanıt bulmak ve vermek bir akademisyenin temel görevidir, namus borcudur.

**

Devlet, millet, vatan, vatandaş…

Derin anlam yüklü bu ifadelerin Osmanlıda ne anlama geldiği, Cumhuriyetle ne anlam kazandığını iyi anlamak ve anlatmak gerekir. Osmanlıda “devlet” demek saltanat, hanedanlık demekti, o da bir aileye aitti… Hal böyle iken Cumhuriyetle birlikte devlet, bütün bir milletin oldu. Evet, yanlış okumadınız, Cumhuriyetle birlikte devletin sahibi Türk Milleti oldu.

Devlet öyleydi de “vatan” kimindi? Vatan toprağı da bütünüyle bir ailenin mülküydü. İmparatorluk sınırları içinde var olan toprak parçaları “padişahın mülkü” diye anılır ve tüm kayıtlara öyle geçerdi, bireye ait mülk olmazdı, ancak saltanatın izin verdiği kadar “tımar” sistemi içine alınan belli zümrelere kullanım hakkı verilirdi. Cumhuriyetle birlikte “vatan toprağı” milletin malı oldu. Kişisel boyutta mülkiyet oluştu, bireyin malı-mülkü oldu…

Osmanlı tebaası ümmetti, henüz “millet” değildi. Halk, yani herkes padişahın “kulu” sayılırdı; bu toplumu “millet” yapmak, padişahın “kulu” olan halkı “yurttaş” yapmak, “birey” yapmak Cumhuriyetle mümkün oldu… İşte Cumhuriyetle değişen, yeni anlam yüklenen ifadeler…

Atatürk’ü ve Cumhuriyeti iyi anlamak için önceki sistemi iyi bilmek gerekir. Cumhuriyetin Osmanlıdan devraldığı maddi ve manevi miras iyi anlaşılmalı ve anlatılmalıdır. Anlatılmalıdır ki gelecekteki nesillere iyi bir miras bırakıldığı anlaşılsın.

Osmanlıdan Cumhuriyete kalan mirasın ne olduğu iyi anlatılmadığı takdirde, gelecek için kurgulanan devlet ve millet yönetimleri yanlış hedefe yönelebilir, yönetimler zora girerler. O takdirde de devlet idaresinde bulunacak olanlar da bizleri iyilikle yâd etmez…

O zaman görev kime düşüyor? Cumhuriyet devrimlerini, onların gerekçelerini doğru anlatmak için görev kimin?

Eğer Cumhuriyet devrimlerinin gerekçeleri doğru anlatılmazsa, düşmanı daha da çoğalır..! Bunu anlatacak olan da öncelikli olarak gençliğin ailesi, gittiği okulu, okuduğu basın-yayını, kısaca medya olacaktır… Hiç başka sorumlu aranmamalıdır…

**

Osmanlıdan kalan maddi miras!

Osmanlıdan Cumhuriyete kalan maddi ve manevi miraslar hem ayrı hem de iç içe değerler olarak algılanmalıdır. Her yönüyle büyük fakat o kadar da ağır bir miras devraldı Cumhuriyet. Maddi borca batık bir miras kaldı Cumhuriyete…

Anadolu’nun ne yer üstü ne de yeraltı zenginlikleri Türk milletine aitti. Örneğin Anadolu’da 4 bin km demiryolu vardı, fakat bunun bir metresi dahi bizim değildi. İşletmeleri yabancıların elindeydi. Kazançları da yabancılarındı. Harcamalarıyla nam salmış padişahlara para yetiştirmek için sürekli borçlanmıştı devlet… Borçları ödeme vadesinde olmayınca, yabancıların borçları ödemeyince gelsin kapitülasyonlar dendi ve geldi…

Toprak satışları başladı…

Maden ocakları hisselerle yabancılara devredildi…

Arkeolojik kazıların tüm değerleri yabancılara “bedelsiz” verildi…

Tüm bunlar devletin müsrifliklerini karşılamak içindi…

Anlaşılacağı üzere “el kesesinden hovardalık” örneği yaşanmıştı…

Sonuçta, Osmanlı Devletinden çok yüklü bir borç kaldı Cumhuriyete…

Teknoloji zaten yok, hiç gelişmemiş…

Böyle bir mirası devralan Cumhuriyet ne yapmalıydı?

Çıldırması gerekiyordu normal şartlarda, ama çıldırmadı…

Osmanlıdan böylece sosyal bilimcilere de epey bir iş kalmıştı…

Ne psikoloji ne de sosyoloji kuralları geçerliydi Türk toplumunda…

**

Anadolu’da halkın sadece %7 si kadarı eski Türkçe harflerle okur-yazar durumundaydı. Bu oran iyimser varsayımla verilen bir oran. Çünkü bu oranın yarısı okur, fakat yazar durumda değildi. Böylesine felaket bir manzara vardı Anadolu’da… Bunların bir kısmı okur olabilir fakat yazar olduğu şüpheliydi, çünkü o eski yazı ile hem okuyup hem de yazmak pek mümkün değildi. Toplumun yarısını oluşturan kadınlarda okur-yazar oranı ise sadece binde 4 tu (%0.4), yani neredeyse sıfır…

**

Dünyada 17.yy, bilimin doruğa çıktığı bir zafer yüzyılıdır. Aydınlanma ve sanayileşme çağlarının ardı ardına sürdüğü bir dönemdir. Batıda müthiş keşifler yapılırken Osmanlı coğrafyasında elle tutulur bir gelişme, ilerleme görülmüyordu… Batılılar bizdeki medrese niteliğindeki okullarını üniversiteye çevirdiler; müspet bilimler dediğimiz matematik, fizik, kimya, biyoloji ve astronomiye önem verdiler. Tüm fen bilimlerinde hızlı değişim ve ilerlemeler oldu. Batılı insan, doğayı araştırırken biz medreselerde bu saydığımız müspet (pozitif) bilimleri kapının dışına koyduk; ders programlarından çıkardık. İşte ondan sonra da gerileme başladı, çöküntüye doğru hızla yol aldık…

**

Manevi miras…

Osmanlıdan Cumhuriyete bırakılan manevi miras; çok yönlü ve çok boyutluydu… Adeta her yönden sarmala dolanmış bir kuşatma altında kalınmış bir durumdaydı… Dünyadaki gelişme, kalkınma, çağdaşlaşma o kadar mesafe almıştı ki ona yetişme şaşkınlığı yaşanıyordu; öylesine hızlı bir gidiş vardı ki Dünyada, durmak bile batmak anlamına gelirdi ki nitekim battık da…

**

Manevi olarak çok zor bir miras devraldı Cumhuriyet… Devralınan maddi borç dışında, manevi yüklemle yoğun yoksulluk devraldı, gerilik devraldı, ilkellik devraldı… Bunlardan “maddi” anlam yüklenenler hariç gerisi tamamen ağır manevi miras yüküdür. Bunun tam karşılığı ortaçağı devir almaktı…

Tarihte her ne kadar Ortaçağın kapanışı Fatih’in İstanbul’u fethetmesiyle başladığını yazsalar da bu tartışılabilir bir değerlendirmedir; bana göre… İstanbul’un fethiyle Yeniçağın başladığı kitaplarda yazılıdır; fakat bu, teorik olarak belki doğru olabilir, pratikte doğru değildir; çünkü Batı bile birkaç yüzyıldan sonra, yani birkaç yüzyıl geçirdikten sonra, ancak Yeniçağa girebildi. Anadolu’daki tüm taşra şehirleri Ortaçağı yaşıyordu. Dahası, İstanbul’un Beyoğlu ve Şişli ile İzmir’in Kordon-Konak semtlerinden başka hiçbir yer Yeniçağa girmemişti…

Anadolu’daki tüm kent ve kasabalar tam anlamıyla Ortaçağı yaşıyordu. Yaklaşık 42 bin köyümüz vardı, bunların hiç birinde değil ki Yeniçağın nimetlerini yaşamak, kuru bir ifade olan “yeniçağ” lafı bile söylenemezdi. Böyle bir ifadeyi akla getirecek hiçbir gelişme, görüntü, değer, hizmet, anlayış, kültür, eğitim ve değişim yoktu… Bunu akla getiren kimse de olmazdı. Kısaca ve özetle Cumhuriyetin Osmanlıdan devraldığı maddi ve manevi miras yüklü bir ortaçağdı…

**
Böylesine ağır bir miras karşısında Mustafa Kemal ve arkadaşlarını bekleyen iki önemli iş vardı; 1-Vatanı kurtarmak, 2-Sonra milleti kurtarmak… Vatanı kurtarmak, hemen hemen imkânsız bir olaydı; paylaşılmış Osmanlı coğrafyasından geriye kalan ana yurt Anadolu da işgal altındaydı… İç ve dış düşmanlar seferber olmuşlardı; Türk varlığını Anadolu’dan silmekti hedefleri!

Mustafa Kemal ve arkadaşları bunun farkındaydılar; en yakın mesai arkadaşlarından gelen “yabancı manda” tekliflerin hiç birini kabul etmedi; kendine ve milletine inandı, güvendi, iman etti ve imkânsızı başardılar; milletin desteği Allahın yardımı ile başardılar… Bu, dünyada görülmemiş, görülemeyecek bir mucizeydi…  Tanrıdan İsa ve Musa Peygamberlere lütuf olarak verilmiş olduğu pek çok mucizeden tarih bahseder; ama hiç böylesinden bahsetmemişti… Bu mucizeyi Türk halkı ve onun önderi Gazi Paşa göstermişti… Yine tabii ki Allahın yardımıyla… Başka anlamda bunu izah edecek olabilir; inancımız odur ki önce inanmak ve güvenmek, sonra da olağan üstü derecede çalışmak ve özveride bulunmak… Bunların hepsi Atatürk ve onun kuşağındaki kadrolarda fazlasıyla vardı. Bu özellikleri millete anlattılar, aktardılar ve sonuçta en belirgin olarak görülen bir mucizeyi yarattılar… Vatanı kurtardılar…

Ama milleti kurtarmak, yani Ortaçağdan Yeniçağa çıkarmak, aydınlanma dönemini başlatmak, oku-yazar yapmak kolay değildi… Hele “ümmet” olan toplumu “millet” yapmak, padişahın “kulu” olan halkı “yurttaş” yapmak, “birey” yapmak çok zor bir işti… Bunun zorluğu ancak şu örnekle anlatılabilir; “kuştan vatandaş yaratmak…” Bu örneği, işin ne denli zor ve imkânsız olduğunu anlatmak için verdim… Yoksa başka anlam yüklemek için değil…

Devlet bir ailenindi, milletin oldu…

Vatan bir aileye aitti, milletin oldu…

Millet “tebaa” idi “birey” oldu, “yurttaş” oldu…

Bunları bir satırda ifade etmek kadar kolay olmadığını herkes anlamalı, özellikle siz gençler çok iyi anlamalısınız… Bunlar size “abes” gelebilir, gelmemeli; Cumhuriyetin devraldıklarını ve size-bizlere kazandırdıklarını bilmeye mahkûmuz; gerçeği bilmek ve öğrenmek gerek; bu, sizin-herkesin ilk vazifesidir… Bunların nereden sağlandığını iyi anlamak gerek, bunların başarılması için kendi içinden pek çok devrim yapıldı. Cumhuriyet zaten başlı başına bir devrimdir.

Her devrimin kendi içinde ayrı bir devrimi vardır.  Kuldan vatandaş, yurttaş çıkarmak kolay iş midir!?  Dünyada örneği yoktur. Bunu başarabilmek için en azından 2-3 neslin geçmesi gerekir. Normal şartlarda böyle bir devrimi gerçekleştirmek için toplumun kendi içinde kuşak değişimine uğraması gerekir. Fakat Mustafa Kemal bunu tek dönmede başardı… İşte size bir mucize daha…

**
Ekonomik devrim…

Unutulmaması gereken bir hususu var; Cumhuriyetin kuruluşundan 1938 yılına gelinceye kadar geçen zaman sadece 15 yıldır. Gazi Paşa’nın gerçekleştirdiği devrimlerin hepsi bu kısacık bir döneme sığdırılmıştır. Kalkınma hızı %9, sanayileşme hızı %20 civarındadır. Böyle bir oran dünyanın hiçbir ülkesinde yaşanmamıştır bugüne kadar…

Cumhuriyet döneminde kurulmuş ne kadar kamu fabrikası-kuruluşu varsa, hepsi bu dönemde yapılmış ve üretime geçirilmiştir. Cumhuriyet kurulduğunda Anadolu’da tek bir kiremit-tuğla fabrikası dahi yoktu… Sadece marangozhaneler ve soğuk demirciler var işletme olarak… Onlar da at nalı ve mıhı yapmak, sürü çıngırağı, pala, dehre, yaba, orak, tırpan, köşkere, tabut yapmakla meşguller…

Cumhuriyetin bu ilk 15 yılında kurulan iktisadi devlet teşekküllerin hepsi ekonomik bir devrimdi… O işletmeler ki Türkiye’yi bugünlere taşımıştır; fakat şimdilerde birileri onları satıp yine birilerine “peşkeş” çekiyor; ikbalini ve iktidarını sürdürmek için… Dikkate değer bir husus ise, Cumhuriyetin ilk bütçesi 118 milyon lira… Bütçe görüşmeleri sırasında TBMM de gelen eleştirilere karşılık bakınız Atatürk ne diyor; “…bütçesi bir ABD ailesinin bir yıllık bütçesi kadar olan bir devletin hükümetini eleştirirken, ne olur biraz insaflı olunuz…” Evet bundan başka söylenecek söz olabilir mi?!

**
Cumhuriyet kadını…

Yukarıda ne dedik; Mustafa Kemal’in iki ana görevinden ilki vatanı kurtarmaktı. Kurtardı dedik. Bu kurtarışta Türk kadınının rolü neydi, katkısı var mıydı?
Bu soruların çok net bir yanıtı vardır; Anadolu kadını şehit-gazi Mehmetçik doğurarak evlat cömertliğiyle yetinmemiştir. Vatan savunmasına kendisi emeğiyle, alın teriyle, fiziksel gücüyle fiilen katılmıştır. Kurtuluş savaşında Türk kadının yaptığı fedakârlığı iyi anlamak ve anlatmak gerek.

İstiklâl Mücadelesi için oluşturulan 100 bin kişilik ordunun arkasında en az 100 bin kişilik ikmal ordusu lazım ki savaş kazanılabilsin. Moda deyimle “lojistik güç” dediğimiz ikmal ordusunun en az yarısı kadınlardan oluşuyordu. Onların desteği ile kurtuluş oldu, vatan kurtarıldı… Anadolu’nun vefakâr ve de cefakâr kadınlarımızı, analarımızı, ninelerimizi burada minnet, şükranla anmak, rahmet dilemek görevimiz. Onların hakkını teslim etmek gerek, onu geç yaptık…

Türk kadını hakkında Gazi Paşa’nın şu söylemleri son derece dikkat çekicidir; “Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başında bir bez, peştamal veya buna benzer bir şeyler sararak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın manası neye delalet eder? Medeni bir millet anası, bir millet kızı için bu garip şekiller, bu vahşi vaziyet nedir? Bu hal milleti çok gülünç gösterir ve derhal düzeltilmesi lazımdır”.  (M.K. Atatürk. İkdam Gazetesi’ne beyanat, 1 Eylül 1925).

 “Türk kadını; dünyanın en aydın, en erdemli ve en vakur kadınıdır. Bizce, Türkiye Cumhuriyeti anlamında kadın, bütün Türk tarihinde olduğu gibi bugün de en muhterem yerde her şeyin üstünde yüksek ve şerefli bir mevcudiyettir. Zaman ilerledikçe, ilim ilerledikçe, medeniyet dev adımlarla yürüdükçe, hayatın, asrın bugünkü gerçeklerine göre evlat yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz… Bugünün anaları için gerekli özellikleri taşıyan evlatlar yetiştirmek, pek çok yüksek özelliği şahıslarında taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız daha çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar.”  M.K. Atatürk

Kadınlarımızın birey sayılması için epey zaman kaybedildi. Onlara seçme ve seçilme hakkının geç verilmesi bir eksikliktir. O dereceye gelmek için yine Gazi Paşa çok gayret sarf etti. Çünkü millette egemen olan zihniyet Ortaçağ zihniyetiydi. Türkiye Büyük Milet Meclisi’nde de erkek egemenliği vardı… Kadını ikinci sınıf vatandaş olmaktan çıkaran, onların sosyal hayatta etken olmaları, devlet yönetimine katılmaları için gerekli devrimler Gazi Paşa’nın gayretleriyle olmuştur…

Kadınlarımız şu hususu hep hatırlamalılardır ki; eğitimli Türk kadını cumhuriyeti özümlemiş kadındır; benliğinde ve dimağında yer bulmuş bir Cumhuriyet kültürü ile yoğrulmuş kadındır… Cumhuriyetle kültürlenmiş insan birey olmuş insandır; bireyin kendi kendini yönetme bilincine erdiği doruk noktasında Cumhuriyet kültürü vardır. Türk kadınlarının bu zirveye ulaşması için Gazi Paşa gerekli rotayı göstermiştir. Gerisi tabii ki kadınlarımıza kalmış… Kadını “köle” anlamında istismar etmek isteyen Cumhuriyet düşmanlarına karşı en büyük mücadele tabii ki görev kadınlarındır.

Bunu anlamayanlar ya da anlamak istemeyenler, bugün kadını yeniden “peçelerin” içine hapsetmeye çalışmaktalar… Kadına “köle” muamelesi reva görülmektedir… Kadını yine kendilerinin hükmedebileceği bir “varlık” konumuna getirmek arzusundalar… Önce kadınlarımızın bunu fark etmesi gerekir; birey olduklarını hatırlamaları ve erkek egemenliğine başkaldırmaları gerekir… Cumhuriyetin kazanımlarına herkesten daha çok kadınların sahip çıkması gerekir…

**
İlginç gelebilir fakat gerçektir; Osmanlıda kadınlar nüfustan sayılmıyordu. Yani nüfus sayımı yapıldığı zaman, sadece erkekler sayılırdı. Kadınlar “varlık” olarak kabul edilmezdi. Yani kadın, Osmanlıya göre “insan” değildi, ondan dolayı nüfus sayımlarında dikkate alınmıyordu!!!… Böylesi bir zihniyeti devralıp kadını “eşit vatandaş” yapmak ve ona seçme ve seçilme hakkı vermek ne kadar zor bir iş olduğunu tahmin etmek gerek… İşte Gazi Paşa bu zorları teker teker başararak Cumhuriyetin devraldığı ağır mirasın yükünü atmaya çalışıyordu. Bunu anlamak gerek, anlamak… Bunun için de geçmişi, tarihi yeni nesillere doğru öğretmek gerek…

Milli eğitimde ve medyada öğretilen tarih eksik ve yanlış… Doğru tarih öğretilmediği için tarihsiz bir gençlik yetişiyor, gerçek tarihini bilmiyor; kuru tekrarlarla gençlerin beyni meşgul ediliyor. Gençlik, Cumhuriyet tarihini bilmiyor. Tarihini bilmeyen bir millet olur mu?  Olursa sonu hüsran olur… Milletin gerçekleri yerine kuru ifadelerle doldurulmuş kuru bilgiler tarih diye veriliyor okullarda… Cumhuriyet mucizesini, Kurtuluş Savaşını, devrimleri, başarılan çağdaşlaşma hamlelerini anlatmak gerek.

Gazi Paşa ve arkadaşlarının başardıklarıyla, yapılanlarla övünmeyi bilmeliyiz. Milli değerleri yansıtan milli tarih yazmak ve öğretmek gerek gençliğe… Tarihe susamış bir genç ve orta kuşak var Türkiye’de… Geçmişi bilmek gerek; bugünü anlamak ve geleceği planlamak için…

**

Atatürk’ün dindarlığı…

Atatürk’ün din konusundaki ilkeleri bellidir. Taassuba dayalı yanlış din bilgileriyle milletin sömürülmesine karşıydı. Dinle ve gerçek samimi dindarlarla hiçbir zaman sorunu olmadı. Annesi-babası ne kadar dindar ise, yani mütedeyyin ise, Gazi Paşa da o kadar dindardı. Dindar bir anne ve babanın çocuğudur. Dinsizliği ret ederdi. Onun yaptıklarını kötülemek, yermek için birçok yalan yanlış uydurmalar yaratıldı ve yayıldı. Çünkü Cumhuriyet kurulduğu günden itibaren karşı devrim tohumları ekilmeye başlandı… Çünkü Cumhuriyet faziletti… Cumhuriyet insan olmaktı, yurttaş olmaktı… Düşünen, irdeleyen, sorgulayan birey olmaktı… Bu özellikler çağdışı düşüncelere, hurafelere, taassuba, inanç ticaretine ters şeylerdi, onun için de kurulduğu günden beri Cumhuriyet düşmanları da oldu; çoğaldı ve yöresel olarak egemen güç olmaya başladılar…

Atatürk bu yanlışlara karşı geldiği için “dinci” yobazlarca hiçbir zaman sevilmedi… Osmanlı subayı olan bir insan; vatan, millet, bayrak ve hürriyet aşkıyla yetişmiş bir asker… Hayatını milleti ve vatanı için feda etmeye her an hazır bir insanda manevi güç, inanç olmazsa bunları yapabilir mi?

Milletin kutsallıklarının, iffetinin, namusunun korunmasının ancak “özgür” olmakla mümkün olabileceğine inanmış ve bunun için hiçbir emperyalist gücü “engel” olarak tanımamış bir kahraman…

Osmanlı terbiyesiyle ve mekteplerinin disiplini ile yetişmiş bir asker… Kuran’ın kolay anlaşılması için, ücretini kendi şahsi bütçesinden karşılayarak, işin ehli olan kişilere Kur’an tercümeleri yaptıran, kendisine hediye edilen Çanakkale haritası çizili seccade üzerinde tefekküre dalıp gizlice dua eden, Kur’an okuyan, okutan bir Gazi Paşa…

Ramazan aylarında hatim indirip okuyanı “huşu” içinde dinleyen ve sevabını hep Çanakkale şehitlerine armağan eden bir kahraman nasıl olur da dine karşı olabilir, “dinsiz” olabilir?!

Böyle bir insan dine, dindara karşı olabilir mi? Atanın da, Cumhuriyetin de dinle sorunu hiç olmadı, yoktur da… Fakat din diktatörlerine, din tüccarlarına, dincilere karşıdır. Bunu her zaman söylemiştir; gizli değildir…

Bugünümüzde “dindar” geçinip aslında “dincilik” yapan naylon Müslümanların yaptığı haksızlığın, yedikleri yetim-kul hakkının, tek ayak üzerinde söyledikleri onlarca yalanların, yaptıkları iftiraların, devlet-millet-bayrak aleyhtarı davranışların hangisini yaptı?

Bu naylon Müslümanlar mı dindar da, Gazi Paşa “dinsiz” öğle mi?

Haydi canım sende, Allahın soytarısı!…

**

Atatürk ve kuşağı olağanüstü idealist, vatan ve millet aşığı bir kadroydu… Cepheden cepheye koşmakla geçmiş hayatları. Vatan savunması için her türlü fedakârlıkta bulunmuş bir nesil… Böylesine idealist, milleti için, vatanı için canını feda eden insanlara karşı “ölüm fermanı” çıkaran, imzalayanları bu millet hayırla anmayacaktır hiçbir zaman… Atatürk’ü “din düşmanı” diye ilan edip bildirileri halka Yunan ve İngiliz uçaklarıyla dağıttıranlar mı dindar?… Türk halkına; Yunan ordusunu “kurtarıcı”, halifeliğin, padişahlığın “koruyucu” ilan eden bildirileri düşmanla işbirliği yaparak uçaklarla halka dağıtanlar mı vatansever, milletsever?!

Bunların tamamı Cumhuriyete karşı olanlardır. Bunların hepsi, bir “karşı devrimin” süreciydi… Bu karşı devrim yıllarca devam etti… Bir süre yeraltına saklandılar korkusundan… Bu gafillere Gazi Paşa’nın bir hatırlatması var; okuyalım: “Beni inkâr edeceksiniz. hatta bühtanla yadedeceksiniz. Hint’e, Yemen’e ve Misir’a giden fikirlerim, orada filizlenerek gelip sizi boğacaktir.” Mareşal Gazi Mustafa Kemal.

**

Uydurma tarih öğretisi…

Bu arada sahte tarihler, havadisler, olaylar anlatılarak vatandaşın beyni yıkandı; yeni neslin doğruyu öğrenmeleri engellendi… Doğru tarih yazılımı ve tarih araştırmaları Atatürk’ten sonra durdu. Örneğin Osmanlı tarihini yabancılardan, Hammer’den öğrendiğimiz gibi…

Tarih diye anlatılan şeyler, sadece padişah ve ailesiyle ilgili hikâyeler ve bir de yapılan savaşları kapsamış…  Üstelik savaşlarda alınan yenilgilerden hiç bahsedilmemiş, anlatılmamış. Hep galibiyetler söylenmiş… İşin methiye tarafına kaçılmış… Kahramanlık tarafı anlatılmış, yenilgiler, bunların sebeplerine hiç dokunulmamış…

Gerçekler dostun hatırı için saklanmaz; onlar dosttan daha değerlidir… Eğer birilerinin hatırı için tarihi doğru anlatmazsanız, yanlışı aktarırsanız varacağınız menzil kısa olur; giderken de tökezler uçuruma düşmek içten bile olmaz…

Günümüzde benzer fakat ibret verici bir olayı birlikte yaşıyoruz. Bugünkü tahakkuk edilen yalan şekliyle tarihe geçti çünkü…

Nedir bu yepyeni olay?

2009 yılı Nobel Barış Ödülü…

Çok ilginçtir; Nobel barış ödülü, insan öldürene veriliyor… Irakta 2 milyon sivilin ölümü, 3 milyon yetimin, 1.5 milyon dul ve sakatın “onuruna” barış ödülü!… Böyle bir şey “tarih” olarak yazıldı… Batı emperyalizmin işine nasıl geliyorsa işler öğle organize ediliyor… Bırakalım devam etsinler, barış düşmanı bir zihniyete Nobel Barış Ödülü de nasıl yakışıyor ama!…

“Demokrasi getirecekler” denildi, ne geldiği ortada… Paramparça bir Afganistan ve Irak… Bunlar güya demokrasi adına yapılmaktaydı… Öldürme ve işgal işlevi ne zamandan beri “demokrasi” oldu? İşte yalan tarih böyle yazılıyor…

Yapılan yeni işin özelliği; öldürme ve işgal işinin daha zarif, yaldızlı, fiyakalı kostümlerle dolaşan “sempati yüklenmiş” kişiler tarafından gerçekleştiriliyor olmasıdır. Bu katliamları yürütenlere de barış ödülü veriliyor… Ne güzel dünya, değil mi?

**

Yalan, yanlış, eksik tarih her zaman bir millet için ve tabii ki dünya için felaketlerin hazırlayıcısı olur. Türk milleti geçmişini, en azından yakın geçmişini tüm incelikleriyle öğrenmek ve bilmek zorundadır… Başka türlü Cumhuriyetin yaptıklarını ve kazanımlarını anlamak mümkün olmaz…

Sonuç cümlesini yazmadan Gazi Paşa’dan bir alıntı yapmak istiyorum; işte Onun Cumhuriyet hakkındaki öz ifadeleri: “Cumhuriyet, ahlâki erdeme dayalı bir idaredir. Cumhuriyet erdemdir. Sultanlık korku ve tehdide dayalı bir idaredir. Cumhuriyet erdemli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide dayalı olduğu için korkak, alçak, sefil, rezil insanlar yetiştirir. Aralarındaki fark bundan ibarettir” (M.K. Atatürk 14. 10. 1925).

Bu farkı fark etmektir bütün mesel…

Sonuç olarak, bir milletin tarih bilgisi yoksa dünü iyi bilmediği için bugünü iyi değerlendiremez. Yarını hiç kestiremez, günübirlik yaşayan bir millet olmaktan çıkamaz. İşte o zaman sizin için demokrasi de, Cumhuriyet de göğe bakan durak oluverir…

Gelir-Geçer (Nazire)

GELİR

Güneş gibi doğsaydı tebessüm gül cemale,
Perçeminden her tutam sihr olurdu visale,
Mecnun od’una yanmaz kavuşursa hayale,
Leyla’ya nispet derken bu defa Aslı gelir.

Aşık nadan dilinde alır Kerem adını,
Dize gelmez ki dağlar tanır Ferhat yadını,
Zöhre! Tahir ne bilsin saadet miadını,
Hani ya kısmet derken ömrün son faslı gelir..

GEÇER

Deminden düş sızdıran bir akşamın rengiyle,
Aşkın güzaf yanının sırra kadem dengiyle,
Sözün, sesin, şiirin döndüren ahengiyle,
Semaya kalkar kollar şemsin de vaslı geçer..
….
Her cezbeden koynuna ahh doluşur gecenin,
Günahına girerken her sözün her hecenin,
Gerçek hayat nerdedir? sorulan bilmecenin,
Cevabını bulmakla ömrün son faslı geçer.
@..Sükun ve inşirah

Nehri Tersine Akıtmak

Millet; aynı doğuşta olanlarla, ayrı doğuşta olanların aynı oluşta birleşmelerinden meydana gelmiştir.

Elbette, teferruat ve ayrıntılarda farklı unsurların aralarında farklılıklar vardır. Ve bu çok tabii, çok doğaldır.

Fakat kökenlerdeki bu değişik oluşumlardan ötürü bir araya gelerek sentez, terkip yani çözülmez ve ayrışmaz bir bütün oluşturmuş değillerdir.

Farklılıkları bir gerçektir. Lakin birliği oluşturmaya engel şeyler değildir.

Unsurları, bir arada tutan harç aynı VATAN’da bulunuşlarıdır. Aynı DİN’e bağlı oluşlarıdır. Aynı DİL’i konuşmalarıdır.

Elbette, dini farklı olanlar vardır. Ama bu millet oluşumunda yer almaya engel değildir. Çünkü, VATAN ve DİL birliği de, MİLLET olmayı sağlar.

Başka dil bilmeler ve konuşmalar da MİLLET yapısında yer almağa ters düşmez.. Zira  bir ve aynı oluşun asıl temellerinden biri de; müşterek ve ortak KÜLTÜR içinde kendilerini bulmuş, bilmiş olmalarıdır. Ortak KÜLTÜR’le asırlar içinde yoğrularak, iç içelik kazanmalarıdır.  

Bu müştereklikler; ayrıntılardaki farklılıkları yok bilmeyip inkar etmedikleri halde; öne geçerek daha doğrusu geçirilerek BÖLÜNMEZ BÜTÜNÜ yani VATANI ve MİLLETİ ortaya çıkarmıştır.

Bu güzel sonuca, tarihsel bir süreç neticesinde, tabii bir şekilde ulaşılmıştır. Nitekim:

Dağlardan taşlardan, başını taştan taşa vurarak inen.

Çağıl çağıl köpürerek çeşitli yönlerde ileri geri kavisler çizerek akan.

Böyle rasgele akışlar sonunda, başka dere ve ırmaklarla birleşen.

Nihayet vadilerde nehir olup dinginleşen; ağır vakur bir hal alan suların hikayesi; çeşitli kavimlerin MİLLET oluş hikayesi gibidir.

Şimdi aynı oluşu sağlayan temelleri, daha da sağlamlaştırmak gerekirken; fert ve bireyleri; sarsıcı, ayırıcı, kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalacakları bir duruma, adeta zorluyoruz. Onları kendi başlarına bırakacak, onları yalnızlık hissine düşürecek; yanlış adımlar atıyoruz.

Aynı bedenin parçası olmaktan çıkarıyor, her birinin ayrı birer beden olmak peşinde koşmalarına çanak tutuyoruz!

Onları başka bedenlerin parçaları olmaya, hem de kendi ellerimizle itiyoruz!

Her insan, farklı bir insandır. Hepsinin ayrı birer dünyası vardır. Görünüşte, herkes; insan görünüşlü ise de, manen farklı his ve düşünce sahibidirler.

Ama bu insanlar arkadaş edinirler. Bazıları bazılarıyla bir araya gelir. Öyle olur ki, içtikleri su ayrı gitmez, yedikleri aynileşir. Hatta yaptıkları birbirine benzer.

İşte farklı dünyaların insanlarını bir araya getiren şey; birbirlerinde bulup gördükleri müşterek ve ortak yapıları, anlayış, tavır ve davranışları, fikirde, iş’te aynı duyuş, düşünce ve doğrultuda olmalarıdır.

Hakikat, bu merkezde iken, bir nehri geriye akıtmak istercesine bir sentez, bir terkip hükmünde olan MİLLET kayasına balyozlar indiriliyor, MİLLET mefhum ve kavramı un ufak edilmek isteniyor.

Her unsura  -sanki mahiyet ve kökenini bilmiyormuş gibi- sen ille de busun densin isteniyor! Yani, ondan; kökeni nazara verilerek, onu nazarı itibara alması, onu daima ön plana çıkarması, hep gündemde tutması bekleniyor! Adeta MİLLET oluş keyfiyeti, ikinci plana itilerek; sanki ona unutturulmak isteniyor. İster istemez MİLLET yapısında, çatlakların oluşmasına sebebiyet veriliyor! Oysa, herkes aslını neslini bilir. Bilmesi de, çok tabii ve doğaldır. Yanlış olan; MİLLET oluş keyfiyetinin zaafa uğratılmasıdır.

Terkip hükmünde olan MİLLET mefhumu; lalettayin, yani sıradan bir karışımmış gibi görülmekte! MİLLET kavramı; her biri müstakil ve ayrışması her zaman mümkün olan mozaikmiş şeklinde, zihinlere nakş edilmek istenmekte.

Ve sanılıyor ki, bu şekilde uyandırılmış bilinçler ve bilinçlendirmeler, asrın bir gereğidir. Hiçbir tehlike ve mahzuru da yoktur! Çünkü  “vatandaşlık bağı (!)”  bir  ve bütün olmaya fazlasıyla yeter!

Halbuki, bu şekilde fitne uyandırılmış; her unsur küçük ayrı bir milletçik haline getirilmiş oluyor ki, sıçratılan en ufak bir kıvılcım, millet yapısını ateşe verebilir. Milleti hak ile yeksan yani yerle bir edebilir.

Peki öyleyse neye hizmet ediliyor?

Şüphesiz, iyi niyetle fakat muhakemesizce verilmek istenen bu gayri milli şuur; Türk Milleti’nin birlik bağlarını gevşetecek! Kötü ve art düşünceli kimselere, yeri ve zamanı gelince harekete geçmek için bekledikleri fırsat ve cesareti  verecektir.

Bir an önce silkinip kendimize gelmeli, birlik bağlarımızı, daha da kuvvetlendirecek hususlara el atmalıyız.

Yoksa, yanlış bir  “kimlik politikası”  güderek; Türk Milleti’ni 36 ayrı etnik parçadan ibaret görüp, yekpare / yekvücut ve tek millet oluşunu ve bunun adının  Türk Milleti olduğunu bir kenara bırakırsak; imamesini kaybetmiş tesbih taneleri gibi darmadağın olarak  emperyalizme yem olmaktan kurtulamayız.

Elbette, bütün; parçalardan oluşur. Ama artık bütündür. Ona artık bütün gözüyle bakmalı. Bir ve bütün olarak görmeli. Bir yumruk gibi algılamalıdır.

Bundan böyle, bu oluş; hükmünü icra etmeli. Mana, maddeye hakim olmalı. Manadaki birlik; maddesel farklılığı görmezden gelmeli. Dünyanın karşısına terkip ve sentez olarak yani MİLLET olarak çıkmanın şuurundan, kendimizi uzak tutmamalıyız.

Çünkü biz, milletiz. Bir ve bütünüz. Bir elin nesi var, iki elin sesi var. Diyenlerdeniz.

Nitekim, bu manaya Anayasa’nın değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek olan 3. maddesi:

“Türk Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı İstiklal Marşı’dır. Başkenti Ankara’dır.” İşaret etmiyor mu?

Kavmiyet peşinde koşmak, akıtmak olur nehri tersine
Kurban etmek olur “MİLLET” kavramını, kuru hevesine
Vatandaşlık bağı  yeter diyen, berhava eder “MİLLET”i
Başka değil, yine de millet olur, bunun acı diyeti
Yine diyoruz: Doğuştan çok, oluşta birliktir “MİLLET”
Olur bunun aksi millet için, ancak acı bir zillet
Din, Dil, Tarih şuuru verilmezse; doğru dürüst iyice
Bu milletin başına çorap ören  çok olur, gündüz gece
Silkin de bak, etrafında bunca sayısız olup bitene
Haklılık yetmiyor asla, baksana gücü yeten yetene
Bil kıymetini MİLLET oluşun, üstelik keyfiyetini
Gör; sinsi gaye peşinde koşanların, gizli niyetini…

Başka Bir Dünya

Kitap okumak insanın gelişimini sağlayan en önemli etkendir. Kitap insanın düşünce yapısını ve hayal dünyasını geliştirir. Bilgi ve sözcük dağarcığını arttırır.

Kitaplar sayesinde kendimizi o kahramanın yerine koyarız. Yeni kentlere seyahat ederiz. Teknolojiyi sırtımıza alıp yeni nesillere taşırız. Geçmişi değiştiremeyiz ama yeni düşüncelerimizle inşa ederiz. Bunları yapmak kitap okumakla olur. Bu duyguyu yaşamak için kitap okumak ve okuduğumuzu anlamamız lazım.

Ancak biz bunları yapmıyoruz. Bir Japon yılda 25 kitap okuyor, bir İsveçli yılda 10 kitap okuyor, bir Fransız yılda 7 kitap okuyor, Türkiye’de ise 6 Türk yılda 1 kitap okuyor.

Kitap okumak sıkıcı ve eğlenceli olmayan bir şey olarak biliniyor. Tabii ki boş zamanlarımız televizyona, sinemaya, bilgisayara gidiyor. Çoğunlukla kitap okumama alışkanlığından, yeterince zaman bulunmamasından, boş zamanlarımızın yoğun olmasından ve başka diğer sebeplerden dolayı kitap okuma alışkanlığımızı kazanamıyoruz.

Türk Milleti’nin iyi nesillere gelebilmesi için kitap okumayı gözden geçirmesi gerekir. İşime yaramadı kelimesini kabul etmiyoruz. Şu ana kadar kime yaramamış ki! Okuyanlarla bilgisini paylaşmıştır. Kitap okuyasın ki bunları yaşayabilesin.

Şimdi eğer karanlıkta bilginle ışık saçmak, gülmeyi eğlenmeyi başka bir hayatta yaşamak, hayal gücünle sahilsiz bir deniz yaratmak, üç boyutlu dünyanın dördüncü boyutuna girmek istiyorsan kitap okumalısın.

İlk Kelimeler

Mürekkepler yaladım;
Kalemin gözünden sağanak,
Tuzunu yarama bastım.
Siyah kirpiklerde,
Harflerin hüzünlü kıvrımlarını takip ettim.
Nemi kurumamış sayfaların yüreğinden,
Harf harf kelimelerin oklarını çektim,
Kalemlerin kara bahtını,
Gözüme sürme diye çektim.

Mürekkepler yaladım;
Hasreti içine çekmiş kalemlerden,
Benzi sararmış yapraklara,
Sıkıla sıkıla damlayan taneleri,
Gözümden boşaltıp, sele çevirdim.

Mürekkepler yaladım;
Sevdayı karayazmış,
Kar tenli sayfalara,
Ümidi içine hapsetmiş dikenli telden harfleri,
Gözümün karasıyla sardım.

Mürekkepler yaladım;
Hak’kı inkâr eden,
Harflerden putları aldım,
Hakikati gören gözümün nuruyla,
Secdeye kapattım.

Mürekkepler yaladım;
Coşkusunu kaleme sığdıramayan,
Boş bulduğu meydana fışkırıp,
Omuz omuza halay çeken harfleri,
Göz kapaklarımla selamladım.

Mürekkepler yaladım;
Okkanın bağrından çekilen,
Kâğıdın teline serilip,
Türküler söyleyen yanık harfleri,
Gözümün yaşıyla söndürdüm.

Mürekkepler yaladım;
Kendinden habersiz,
Başkasına sevgisiz,
Kâğıda merhametsiz
Saldıran
Kalemin gölgesine sığınmış cılız harfleri,
Gözümün perdesini indirerek noktaladım.

Ve mürekkepler boşalttım,
Yaladığım her tadı birbirine kararak.

 

Sinop, yeniden

Aydınlar Ocağı Dernekleri 35. Büyük Şurası’na katılmak amacıyla 22 Ekim Cuma – 24 Ekim Pazar tarihleri arasında Sinop’taydık (http://tinyurl.com/kao-sinop). Sinop’u yeniden görmek ve Kocaeli kafilesinin Sinop gezisine rehberlik etmiş olmak benim için büyük mutluluk.

Geçtiğimiz Temmuz ayında bir seminer vesilesiyle Sinop’ta eşim Göksu Özen ile birlikte 15 gün kalmıştık (http://tinyurl.com/yunus-sinop-1). Sinop’un görülmeye değer çok güzel yerleri var. İnceburun ve zindanları biliniyor ama bilinmeyen çok köklü bir tarihi var, Çepni Türkleri var, Selçuklu mirası var. Erfelek var, Boyabat var, daha pek çok güzellik var.

Seminer süresi boyunca fırsat buldukça Sinop’u tanımaya çalışmıştık. İyi ki yapmışız, zira bu ziyaretimizde Kocaeli kafilesini gezdirme görevi bana düştü. Gezilerimizin yiyecek içecek ve gezi mekânları konusundaki tartışmasız üstad ismi Selçuk Arslan işlerinin yoğunluğu sebebiyle 35. Şuraya gelemedi. Şura’larda Kocaeli kafilesinin gidilen şehirdeki gezi ve eğlencesini organize eden Mustafa Toka da katılamadı. Kocaeli’den çıktığımız andan itibaren, tekrar dönünceye kadar kafileye başkanlık eden Hasan Uzunhasanoğlu’nun da son anda acil bir işi çıkınca kafiledeki en genç katılımcı olmam münasebetiyle bütün gözler bana döndü. Mecburen Selçuk Bey, Mustafa Bey ve Hasan Bey’in görevlerini üstlendim. Eksikliklerini hissettirmemeye çalıştım ama muadil aslının yerini tutmuyor.

22 Ekim Cuma gece saat 01.30’da Perşembe Pazarı’ndan yola çıktık. Sakarya’ya uğrayıp Sakarya Aydınlar Ocağı heyetini de kafilemize dâhil ettik. Kaptanlarımız bize rahat bir yolculuk deneyimi yaşattılar.

Kahvaltı için güzel bir mekân bulup durma imkânımız olmadı. Cuma namazına yetişme gayretini hesaba kattığımızda kahvaltı molası programdan çıkarıldı. Kafiledeki maharetli hanımlar bize akşamdan hazırlayıp yanlarına aldıkları böreklerden ikram ettiler. Şura süresince kalacağımız Tepe Otel’e öğle saatlerinde vardık. Cuma namazı ve akabinde başlayacak olan Panel’de Meral Akşener’in ilk sıralarda konuşacak olması öğle yemeğini de imkânsız hale getirdi. Otelde Sinop’un yöresel yiyeceği olan nokul ikramlarını atıştırıp çıkmak zorunda kaldık. Bu duruma biz razı olsak da Dr. Gülden Sönmez’in sivil itaatsizliğine mani olamadık. Çoğunluk rağbet etmese de Gülden Hanım, içimizden bazılarını yandaşları arasına katmayı başardı. Demokratik muhalefet çerçevesinde yaşadığımız bu hoş gelişmeyi de demokrasinin bir gereği kabul edip Cuma namazını müteakip panele katılmak amacıyla Polis Evi’ne geçtik.  

Sinop küçük bir şehir olduğu için Şura katılımcılarının tamamını misafir edecek büyüklükte bir otele sahip değil. O yüzden katılımcıların diğer bölümü Diyojen Otel’de misafir edildiler. Panel öncesi, Şura için Türkiye’nin dört bir yanından gelen diğer Aydınlar Ocağı temsilcileriyle görüşüp hasret giderdik. Yerel izleyicilerle birlikte salon tamamen doldu.

Sinop Aydınlar Ocağı’nın çiçeği burnunda başkanı Yrd. Doç. Dr. Şennan Yücel’in ev sahipliğinde gerçekleştirilen Şura, Sinop Aydınlar Ocağı Kurucu Başkanı Prof. Dr. Recep Bircan, Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal ve TBMM Başkanvekili Meral Akşener’in açılış konuşmalarıyla başladı.

Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın da üyesi olan, Türkiye’nin ilk kadın İçişleri Bakanı olarak görev yapmış, halen MHP İstanbul Milletvekili olarak TBMM Başkanvekilliği görevini yürüten Dr. Meral Akşener’in konuşması çok güzeldi. Dinleyen herkes konuşmadan kendi hissesine düşen dersi ve ibreti çıkardı. Kocaeli Aydınlar Ocağımızın İlim ve İstişare Kurulu üyesi ve http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr başyazarı, Kimya Yüksek Mühendisi, Hukukçu Ruhittin Sönmez’in değerlendirmelerini okumanızı tavsiye ederim (http://tinyurl.com/ruhittin-sonmez-sinop).

Prof. Dr. Hasan Onat Hocamızın panel konuşması ve Prof. Dr. Özcan Yeniçeri Hocamızın nevi şahsına münhasır üslubu da Şura’nın unutulmazları arasında yerini aldı. Hasan Hocamın konuşması Kocaeli Aydınlar Ocağı web sitesinde yazı olarak yayınladı (http://tinyurl.com/hasan-onat-sinop). Okuyup değerlendirmenizi tavsiye ederim.

Panel sonrası otellerimize geçip akşam yemeği yedik. Dr. Gülden Hanım’ın öncülüğünde sivil itaatsizliğe kalkışan grup da yemek sonrası dağıldı.

Kocaeli kafilesinin en renkli katılımcısı Dr. M. Şefik Postalcıoğlu; liseden arkadaşı olan, yıllardır görüşemediği Dr. Ömer Kolsarıcı ile görüşme imkânı buldu. Kolsarıcı ailesi akşam bizim kafileyi Sinop Karadeniz Yelken İhtisas Kulübü bahçesinde çay içmeye davet etti. Ömer Bey ve ailesi bizim kafileye sıcak ilgi gösterdiler ve biz de onlarla çok çabuk kaynaştık.

Sahil gezisi sonrası Diyojen Otel’e geçip lobide Dr. Meral Akşener’le sohbet ettik. Karikatüristimiz Murat Yılmaz’ın Meral Hanım için özel çizdiği güzel karikatürünü ve hediyelerimizi takdim ettik. Meral Hanımın konuşması kadar, sohbeti ve entelektüel birikimi de gördüğüm kadarıyla dinleyenler üzerinde büyük etki bıraktı. Ruhittin Bey bu konuları tafsilatıyla anlattığı için onun ilgi sahasına girmemek adına Meral Hanımla ilgili bahsi kapatmak istiyorum.

Meral Hanımı dinledikten sonra otelimize geçtik. Bizi yüksek tempolu bir cumartesi bekliyor. Sinopta, Yeminli Tercüman Cemal Barış’la oda arkadaşı olduk.

Cemal Bey, Şura’ya eşi Harita Mühendisi Hatice Nur Barış, kayınvalidesi ve iki çocuğu ile birlikte katıldı. Barış ailesi Kocaeli kafilesinin en fazla katılım gösteren ailesi olarak geniş aile ünvanını kazandı. Çocuklar da seyahatimize ayrı bir renk kattılar. Rahmetli Milli Eğitim Müdürümüz Hayrettin Gürsoy’un kızı olan Hatice Hanım, babasının geçmiş görevi vesilesiyle Sinop’ta daha önce de bulunduğu için özellikle yer isimleri ve yön tayini konusunda seyahat sırasında bana yardımcı oldu.

Cumartesi günü Ocak Başkanları ve serbest konuşma için hazırlığı olanların konuşmalarını Diyojen Otel toplantı salonunda dinledik. Otelin denize sıfır, güzel bir salonu var. Cumartesi toplantıları bizim hediyelerimizi ve 6 ayda bir hazırladığımız “medya’da Kocaeli Aydınlar Ocağı” kitabımızı ilgililerine dağıtmak için en çok tercih ettiğimiz bölüm oluyor. Özellikle web sitemizin yazarlarına kendi yazılarının da olduğu kitaplarımızı ulaştırdık. Şura kitabında resimleri yer alanlara ya da Ocak etkinliğine konu olanlara ulaştırdık. Bütün Ocakların başkanlarına ulaştırdık.

“medya’da Kocaeli Aydınlar Ocağı 17”kitabımız da kütüphanenizde muhakkak bulunması gereken güzel bir çalışma oldu. Kitapta, 52 farklı gönül dostumuz tarafından üretilmiş yazı, şiir ve karikatürler yer aldı.  http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/medyadaKAO/17.zip adresinden kitabın pdf sürümünü indirebilirsiniz.

medya’da Kocaeli Aydınlar Ocağı kitaplarımızın nasıl oluştuğundan biraz bahsetmek istiyorum. Katıldığımız Şura Toplantılarına bir önceki Şura’dan o güne kadar geçen sürede yapılan Kocaeli Aydınlar Ocağı faaliyetleri ve basındaki yansımalarını içeren bir kitapla gideriz. Şura’lar 6 aylık periyotlarda yapıldığı için bizim kitapta da 6 aylık faaliyetlerimiz yer alır. Kocaeli Aydınlar Ocağı kurulduğu günden bugüne kadar istikrarlı bir şekilde toplam 17 tane kitap hazırlandı.

15. sayıya kadar bu kitapları Başkanımız Ahsen Okyar, kendisi gazete kupürlerinden toparlayarak hazırlamış. Eskiden baskı imkânları günümüzdeki kadar gelişmiş değilmiş. Kitapta yer alan fotoğraflar analog fotoğraf makinaları ile çekilip tab edilirmiş. Bu zor şartlar altında dahi Ahsen Bey, bin bir özveri ile hazırlayıp sizlere ulaştırmış. Kocaeli Aydınlar Ocağı bir faaliyet yaptığı zaman Kocaeli’de yayınlanan hemen hemen bütün gazetelerde yer alır. Etkinliğin durumuna göre ulusal basında yer alır, televizyonda yayınlanır. Son 4 yıllık bölümüne benim de şahit olduğum kadarıyla Ahsen Bey, her gün bütün yerel gazeteleri alır, faaliyetimiz yer almışsa ulusal gazeteleri alır, Ocak faaliyetlerinin bulunduğu kupürleri keser ve nizami bir şekilde arşivler. Bütün bunları kendi imkanları ile ve mesaisinden zaman ayırarak yapar. Her etkinlik ortalama 4 gazetede yer aldığı için, içlerinden birini ya da ikisini seçerek kitapta yer verir.

1 Kasım 2006 tarihinde faaliyete geçen web sitemizde etkinlik haberleri, duyuru ve bildirilerimizin yanında yazılara da yer vermeye başladık. Zamanla şiir ve karikatür de gelmeye başladı. Şu anda 117 tane yazar, şair ve çizerimizin 2.000’in üzerinde eseri sitemizde yer alıyor. Biz de kitabımızın son sayılarında web sitemizden seçtiğimiz son 6 ayda yayınlanmış eserlere de yer vermeye başladık. Basılı yayın dizgisi konusunda deneyimleri olan Bilgisayar Öğretmeni Emrah Porgalı’nın da katkıda bulunmaya başlaması ile birlikte 15, 16 ve 17. kitaplarımızda başkanımızın üzerindeki yükü bir nebze olsun hafiflettik. Kitabın dizilip baskıya hazırlanmasında Başkanımızla birlikte Genel Sekreterimiz Hasan Uzunhasanoğlu’nun ve Emrah Porgalı’nın gayretleri, benim de âcizane katkılarım var.

Kısaca özetlemeye çalıştığım bu sürecin sonunda ortaya çıkan kitabımızı cumartesi günü ilgililerine ulaştırdık. Kitaplar kitlesel dağıtımdan ziyade ilgililerine ulaştırılmak üzere hazırlandığından dolayı belirli sayıda basılıyor. Hasan Uzunhasanoğlu’nun eksikliğini hissederek kitaplarımızı ve hediyelerimizi dağıtırken bir köşede duran kutudan birkaç tane kitap ve hediye bizim kontrolümüzün dışında Şura katılımcılarımız tarafından alınmış. İyi de olmuş. Zaten onlara dağıtıyoruz. Ama bu plan dışı gelişmeyi bir şekilde haber alan Hasan Bey “Biz sana güvenip emanet ettik. Birkaç kitap ve hediye irade dışı elden çıkmış… Görevini yerine getiremedin.” diye Şura dönüşü Kocaeli’de serzenişte bulundu. “Koskoca Genel Sekreter. Böyle diyorsa bir bildiği vardır” düşüncesiyle “Haklısın Abi. Acemiliğime ver. İlk defa sensiz böyle bir operasyonu yürüttük.” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalıştım.

35. Şura’nın bence en güzel tarafı, Aydınlar Ocaklarından birçok yeni ve genç katılımcının olmasıydı. Konuştuk, sohbet ettik, hasret giderdik. Yeni katılanlarla tanıştık. Katılan herkesin irtibat bilgilerini aldık. Sunumları dinledik. Sunumlar oldukça kaliteli ve zevkliydi.

Şura’nın biz Kocaelililer olarak mutluluk sebebi olan diğer bir yönü de Kocaeli Aydınlar Ocağı’nı takdir eden, örnek gösteren konuşmaların yapılmasıydı. Cumartesi günü yapılan bir çok konuşmada Kocaeli Aydınlar Ocağı’na atıfta bulunuldu. TBMM Başkanvekili Meral Hanım’ın panelde “Ben Kocaeli Aydınlar Ocağı’nda yetiştim.” Diye başlayıp Ocağımız ve Başkanımız hakkında güzel sözler söylemesi ile başlayan övgü sözlerini Şura sonuna kadar duymaya devam ettik.

34. Şura’da Malatya’da tanıştığımız ve Sinop’ta beraber olduğumuz Doç. Dr. Taner Tatar ve eşi Doç. Dr. Hüsniye Canbay Tatar da Şura dönüşü Kocaeli Aydınlar Ocağı sitemizin yazarları arasına katıldı. Çok mutlu olduk. İlk yazıları bugünlerde yayınlandı zaten.

Panelde konuşması en çok beğenilenlerden Prof. Dr. Hasan Onat Hocamız da kitabımızı ve yazarlarımızı inceledikten sonra bizim web sitesinde yazmaya karar verdi. Hasan Hocam bence hedef kitlesine ulaşmak için doğru bir adres seçti. Hasan Hocamızın da güzel yazılarını sitemizden okuyabileceksiniz.

Öğle yemeğini Sinop’un en güzel yerlerinden birisi olan Akliman’da yedik. Akliman gerçekten görülmeye değer, doğa harikası bir mekân. Arkasından dünyaca ünlü, bir benzeri sadece Norveç’te bulunan, dünyanın iki fiyordundan birisi olan Hamsilos’u gezdik.

Sinop’a gelip de zindanlarını gezmeden dönülür mü? Sinop tarihi cezaevini gezdik. Alaattin Camii ve Pervane Medresesi’ni gezdikten sonra otobüsle ada turu yaptık. Nursel Ablanın ve Melek Yengenin kenarları uçurum olan yollardan geçerken kötü etkilendiklerini bilmediğim için onların korku dolu anlar yaşamasına sebep oldum. Kafiledeki diğer katılımcılar ada turunu sevdiler. Turu tamamladıktan sonra Seyyid Bilal Türbesi’ne uğradık. Emir Tayboğa’nın mezarı başında dua ettik. Otele döndük.

Cumartesi akşamı şiir ve halkoyunları gösterileri izledik. Bize böyle güzel bir etkinliği hazırladıkları için Sinop Aydınlar Ocağı mensuplarına teşekkür ediyoruz. Şiir okuyan ve halkoyunları gösterisi sunan gençlere ayrı ayrı hediyeler takdim edildi. Bizler ayrıca Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın hediyelerini takdim ettik. Sinop Aydınlar Ocağı’nın çiçeği burnunda Başkanı Yrd. Doç. Dr. Şennan Yücel’e ve Sinop Aydınlar Ocağı Kurucu Başkanı Prof. Dr. Recep Bircan’a Ocağımızın plaket ve hediyelerini takdim ettik.

Pazar sabahı kahvaltı ve basın açıklamasının ardından otellerimizden ayrıldık. Sinop limanını gezdik. Kotro ve nokul almak isteyenler alışverişlerini yaptılar. Limanda çay içmek için yer ararken İzmit’le de irtibatları olan, aynı zaman da Recep Bircan Hocamızın bir öğrencisi olan bir çifte rastladık. Sahilde çay içerken bize eşlik ettiler. Bu arada bizi Şura boyunca hiç yalnız bırakmayan Dr. Ömer Kolsarıcı ve ailesi de uğurlamak için geldiler. Alışverişleri tamamlayıp Kolsarıcı ailesi ile vedalaştıktan sonra dönüş yolculuğuz başladı.

Sinop’a giden Kocaeli kafilesinde daha önce görmeye alışık olmadığım iki aile vardı. İlki, Ocağımızın eski başkanlarından, Meral Akşener’in de ağabeyi olan Sigortacı  Nihat Gürer ve eşi Melek yenge. Diğer aile de Ocağımızın en eski üyelerinden Nuri Ertan İrfanoğlu ve eşi Filiz yenge. Hem Nihat Abi hem de Nuri Abi ile birlikte Şura’ya katılmak çok güzeldi. Allah her ikisine ve eşlerine de sağlıklı, uzun ömür versin.

Dönüş yolunda kafile rehberliğini Sakarya Aydınlar Ocağı Başkanı Yrd. Doç. Dr. M. Kemal Cerrahoğlu Hocama devrettim. Cerrahoğlu Hocam, dönüşte Kastamonu üzerinden dönüp Şeyh Şaban-ı Veli Hazretleri’nin türbesini ziyaret etmeyi uygun gördü. Yemek için de Kastamonu’nun çıkışındaki İzbeli Çiftliği’nde mola verilmesine karar verdi.

Hanönü ilçesine girmek üzereyken otobüsümüzün tekerleği patladı. Bir süre mola verdik. Neyse ki herhangi bir sıkıntı olmadan kenara park edildi, tekerlek değiştirildi ve yolumuza devam ettik.

Kastamonu şehir merkezini daha önce görmemiştim. Gerçekten görülmeye değer, düzenli ve temiz bir şehir. Şeyh Şaban-ı Veli Hazretleri’ni ziyaret edip dua ettikten sonra İzbeli Çiftliği’ne doğru yola çıktık. Kastamonu’da karşımıza çıkan İstanbul Avrupa Yakası Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Hidayet Gümüşsoy ve beraberindekiler İzbeli Çiftliği’nde de karşımıza çıktılar.  Yemekte, bizim resim ve video çekimlerinin bir kopyasını Şura’da kamerasını kaybeden Hidayet Bey’e verdim.

Giderken aç kalmaktan şikâyetçi olan Dr. Gülden Sönmez, kahvaltının üzerine hiçbir şey yemeden yatsıya kadar yolculuk yapınca, giderken isyan ettiği için üzüldüğünü, yeni kafile rehberinin daha kötü olduğuna kanat getirdiğini söyledi. Biz Cerrahoğlu Hocamın rehberliğinden şikayetçi olmadık, aksine memnun olduk. Sakarya Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu Üyesi İnşaat Mühendisi Cengiz Arslan dönüş yolunda bize fıkralar anlattı, şiirler okudu. Türklerin yaşadığı hemen hemen her coğrafya ile ilgili biriktirdiği gezi hatıralarını bizlerle paylaştı. Yolculuğumuzun neşeli geçmesine vesile oldu.

Pazar akşamı saat 23.30 civarında Sinop yolculuğumuzu sağ salim tamamlayıp evimize ulaştık. Bütün Kocaeli Aydınlar Ocağı seyahatleri gibi unutulmaz bir seyahat oldu.

Çok uzun bir yazı oldu, farkındayım… Seyahat o kadar dolu geçti ki, hiçbir şey unutulmasın diye aklımda kalan her şeyi yazdım.    

Taksim’deki saldırıda istihbarat zaafiyeti

Taksim’de vuku bulan patlama canımızı acıttı yine.

Yaralananların sayısını akşam saatlerine dek, kesin olarak öğrenemedik.

Emniyet Müdürü de, Vali de, Emniyet Genel Müdürü de farklı rakamlar verdiler.

Sonunda: “Orada görev yapan temizlik işçisi kardeşlerimize sorsaydınız, onlar size en doğru rakamı verirdi” dedi,  gazetecilikte kırk yılını doldurmuş bir ağabeyim.

Şili’de madencilerin iki ay sonra sağ salim çıkartılmalarının akabinde, “Biz olsak üç günde çıkarırdık” diyen Bakan‘ın sözlerini hatırlattı bu olay bana.

Biz bırakın polise saldıran şerefsizin saldırısını önlemeyi, patlamada yaralanan vatandaşlarımızın ve polislerimizin sayılarını bile akşama kadar tam olarak belirleyemedik.

İsimlerini, görevlerini vesaire gibi bilgileri değil, sayılarını dahi öğrenemedik.

Bu olayın olduğu gün, İmralı Canisi’nin verdiği eylemsizlik kararının son bulduğu güne rastlaması bir tesadüf olamaz.

Diğer taraftan Karayılan‘ın: “Öldürülen siviller için özür dileriz” açıklamasının üstünden, iki gün bile geçmemiş olması da tesadüf olamaz.

Bütün bunları üst üste koyduğunuzda, terörle yapılan mücadelenin, “Açılım” ile kat edilen, ‘terörü meşrulaştırmanın’ gölgesinde kaldığını gösteriyor bize.

Bugün toplumda infiale sebep olan bu menfur saldırının faili canlı bombanın Kandil’deki arkadaşlarını,  gerdeğe giren damat gibi davulla zurna ile karşılarsanız, onları Devlet Töreni ile, Devlet’in Valisi, Savcısı, Hâkimi ile gidip kapıda karşılarsanız, Taksim’e gelip bomba atmalarını da meşru hale getirirsiniz.

Bunda çok yadırganacak bir durum yok.

Terörün idamesi, durdurulması kararını, sözde hapiste tutulan İmralı Canisi’nin inisiyatifine bırakmak, zaten bu gelinen noktayı da kabullenmek demektir.

Hala ‘Açılım’ ın faziletlerinden bahsetmeye kim kalkarsa, konumu, sıfatı, toplumdaki karşılığı ne olursa olsun, ‘ihaneti kendine şiar edinmiş bir haindir’ kendisi benim nazarımda.

Lanet olsun sizin Açılımınıza.

Lanet olsun sizin terörü önleme konusunda geliştirdiğiniz siyasete, stratejiye.

Taksim’e kadar gelerek üzerindeki bu bombayı patlatan şerefsiz, Taksim’e gelene kadar ‘görünmez adam’ mıydı?

Bu Devlet‘in terörü önleyici istihbarat çalışmalarını yapan tüm birimleri, ne ile meşguldüler bu adam elini kolunu sallaya sallaya Taksim‘e gelene kadar?

Geçenlerde açıklama yaptı yetkili organlar.

Türkiye’de mahkeme kararı ile 73.000 kişi dinleniyormuş?

Bir de ‘önleme dinleme’ şeklinde geliştirdikleri bir yöntem var güvenlik kuvvetlerinin. Bunun için mahkeme kararı almaya da gerek duymuyorlar.

Bunların sayısını resmi olmadığı için kimse bilmiyor.

Herkes, ‘Ben de mi dinleniyorum?’ paranoyası yaşıyor ülkede bu yüzden.

Türkiye‘de mevcut İktidar‘a muhalefet eden, siyasetçi, gazeteci, sivil toplum kuruluşu yöneticisi, sendikacı, aydın kim varsa özel ilişkileri dâhil, takip ediliyor, görüntü alınıyor, dinleniyor.

Baykal’ın yatak odası görüntüleri dahi tespit edilip arşivleniyor, günü geldiğinde kullanırız diye.

Türkiye’yi Saddam’ın Irak’ına çevirme yönünde son sürat devem eden bu Korku İmparatorluğu’nun neferleri, Taksim’e kadar gelip, üzerindeki bombanın pimini çekene dek, bu şerefsizi takip edemiyor. Hakkında hiçbir istihbarat çalışması yapılamıyor.

Neden?

İktidar‘ın ömrünü uzatacak girişimlerden, istihbari faaliyetlerden fırsat mı bulamıyorlar?

Muhalefet edenlere ait dinleme, istihbarat, fiziki takip gibi işler, terör faaliyetlerinden daha fazla önem arz ediyor İktidar ve neferleri nezdinde.

O yüzden Cumhurbaşkanı da dahil, Başbakan, Bakan, Emniyet Genel Müdürü kim var ise bugün yapılan bu şerefsiz saldırıyı kınayan, hiç samimi gelmiyor.

Zira gerçekten terörü önlemek istediklerini artık düşünmüyorum, başörtü sorununu çözmek istemedikleri gibi.

“Teröre son vereceğiz” diye çıktıkları yolun, ülkeyi bölmekten başka bir işe yaramadığını görmemeleri için kör olmaları gerek.

Bu siyasetin, bu stratejinin devamında ısrar etmelerini ise ihanet olarak görürüm ben.