17.6 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1227

Türkiye Nereye – 1

İçinde bulunduğumuz fasit daireden kafamızı çevirip dünyaya baktığımızda Türkiye’mizde olup bitenleri çok daha rahat bir şekilde gözlemleyebiliriz. Yoksa ülkenin gidişatını herkes bulunduğu yerin konumuna göre değerlendirir ve insanlar zengin çevrede oturuyorsa ülke insanının hepsinin zengin, fakir çevrede ikamet ediyorsa gene herkesi fakir olarak görür. Yalnız bu bakış açısı bizleri sağlıklı bir görüşe götürmez. Bu durumdan hareket edecek olursak küresel dünyanın bizleri ne kadar etkilediğini, nereye sürüklediğini veya ne kadar alçaltıp ne kadar yükselttiğini çok daha rahat görebiliriz.

ABD ve AB ülkelerinin hamurunda geçmişte olduğu gibi bu günde başka dünya ülkelerini sömürme içgüdüsü yatar. Bütün ekonomilerini, siyasi geleceğini ve askeri varlığını bu minval üzere planlar, buna göre savaşlar çıkarırlar, iktidarlar yıkıp, iktidarlar kurarlar. Bu merkezden bakarak şöyle bir dünya turuna çıkacak olursak olayı çok daha iyi kavrarız zannediyorum. Hindistan; İngiliz sömürgesi altındayken Mahatma Gandi yönetiminde İngiliz askerlerine karşı yer, yer çete savaşlarıyla, askerler pusuya düşürülüp öldürme hareketleri başlatılmıştı.

İngiliz’ler bu olaydan büyük telaşa kapılıp, çareler aramaya başladılar ve bir proje geliştirdiler. Bu projeye göre Hintli zeki ve fakir öğrenciler sanki bir büyük lütufmuş gibi Hindistan’dan alınıp İngiltere’ye okumak için götürülüyor, tahsil yaptırılıyor ve bu arada beyinleri yıkanıyor başka bir deyişle mankurtlaştırılıyor, sonra tekrar kendi ülkelerine geri gönderiyor, zavallı Hindistan halkı da bunları Avrupa’da tahsil görmüş, büyük kurtarıcı olarak görüyorlardı. Bu anlattıklarımı okuduğunuzda tebessüm ettiğinizi görüyorum sanki biz bu filmi daha önce kendi ülkemizde bariz şekilde yaşadık der gibi.

Tabii zaman geçtikçe eskiyen taktikler yenileriyle değiştiriliyor bu değiştirilen taktiklerde az gelişmiş, sömürülmeye müsait ülkelerin başını döndürüyor. Böl, parçala ve yut taktiği ile ülkeler parçalanıyor bu parçalardan bazıları (kuvvetli olanı) cezalandırılıyor bir daha uzun müddet belini doğrultamayacak şekilde, diğer bir kısmı da kendilerine bağımlı hale getiriliyor. Bu değiştirilen taktiklerden birisi ve en yenisi de turuncu devrim. Sömürecekleri ülkenin başında yandaşı olmayan bir hükümet varsa iç karışıklık ve bir kaos çıkarıp kendine bağımlı CFR ve buna bağlı kuruluşlar tarafından beslenen ve satın alınan kişiler iş başına getiriliyor ve bunun en son örneğini Gürcistan’da hep beraber gördük.

Bütün bu verdiğimiz örneklerden sonra Türkiye’mize bakacak olursak iç çatışma,veya bir iç savaş olmadan ve çaktırılmadan turuncu devrim denen
sistemin içinde olduğumuzu bariz bir şekilde görürüz. Yıllarca insanımızın sinirleri alınmış, kurbağa testine tabi tutulmuş ve bu testten de başarıyla
çıkılmış, muhtar dahi seçilemeyecek bir kişi bir iki defa ABD ye gidip gelmekle ülkenin başına oturtulmuş. Şu an iş başında bulunan hükümet; onların karşısında esas duruşta ne derlerse yapacak vaziyette ABD’den ve AB’den gelecek emirleri bekliyor kendi inisiyatifiyle hiç bir şey yapamayacak durumda, çünkü onlara diyet borcu var ve bu borcu ödemek zorunda. Özelleştirme adı altında bankalarımız, kamuya ait fabrikalarımız topraklarımız ve derelerimizdeki sularımız dahi büyük ölçüde yabancıya peşkeş çekilmiş kamu fabrikalarını ve satılan bankaların ön planında bir Türkü görsek dahi arka planında mutlaka bir yabancının olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Dış borç; sıcak para vasıtasıyla oldukça çoğalmış, ithalat açığı had safhaya yükselmiştir. Bunlar Ülkemizin sadece ekonomideki örnekleri güneydoğu ve bölücü terör olayını inşaallah bir
sonraki yazımızda ele alırız….

Atatürk ve Biz -1

0

Bu yazı dört bölüm olarak devam edecektir.

10 Kasım ölümünün 72. yıl dönümünde,

Atatürk’le halkımız arasına örülen duvarları kaldırmak,

Atatürk’ü istismarcılardan kurtarmak temennisiyle…

Birkaç soru..

Atatürk’ü tanıyor muyuz?

Tanıyorsak ne kadar tanıyoruz?

Atatürk hakkında bildiklerimizin ne kadarı doğru?

Atatürk’ün İslam dininin anlaşılması ve yaşanması için yaptığı ve yaptırdığı çalışmaları biliyor muyuz?

Atatürk’ün hutbe okuduğunu ve tasavvufu bildiğini biliyor musunuz?

Elbette ki bilenler var bilmeyenlerde çok ama pek çok..

Son soru

Atatürkçü olmanın şartı var mıdır? varsa nelerdir?

Atatürk hakkında bizim toplumu iki kısma ayırmak mümkündür.

1 – Sevenler

 2 – Mesafeli duranlar

Sevenleri de iki kısma ayırmak mümkündür

1 – Samimi Atatürkçüler

2 – Atatürk’ü istismar edenler

Atatürk konusunda milletimizin bir tarafında saflık, diğer tarafında uyanıklık hâkimdir.

Saf tarafta olanlar Atatürk’le ilgili lüzumsuz konuşma ve davranışlarından dolayı çok sıkıntı çektiler.

Sürgünler yediler mağdur ve mazlum durumuna düştüler.

Oysa bizim inanıcımıza göre ölüyü rahmetle yâd etmek esastır.

Diğer kesimin samimilerini tenzih ederim ama kahir ekseriyeti,

Atatürkçülük adına memleketin rantını yediler, iliğini sömürdüler.

 En üzücüsü de halka zulmetti ve memleketi geri bıraktılar.

Bunlar Atatürkçü falan değil, bunlar simsar..

Şimdi dönelim başa.

Bizim toplumumuz halkıyla, aydınıyla maalesef Atatürk’ü doğru tanımıyor,

Simsar kesim Atatürk’ü halka kasıtlı olarak yanlış tanıttı.

Dış düşman arayamayacaklarına göre bir iç düşman oluşturmaları gerekiyordui

Bir yönetim anlayışı kendi vatandaşını düşman görebilir mi?

İçerde düşman değil olsa olsa suçlu olur.

Ama bu simsar takımı kendi halkından düşman oluşturmaya çalıştılar ve başardılar.

Yoksa yönetimdeki başarısızlığını gizleyemez memleketin rantını da yiyemezlerdi.

Her kim ve ne adına yedi ise,

Afiyet zıkkım olsun.

Evet, toplumumuzun Atatürk hakkında bildiklerinin çoğu yanlıştır.

Hele din konusunda bilinenlerin tamamına yakını yanlış ve maksatlı,

Ortak değerler ve liderler halkı birleştirirler ama bizim simsarlar halkı böldüler.

Atatürk dinin toplum üzerindeki etkisini çok iyi bilen yaşayarak görmüş bir liderdi.

Bu etkiyi,

Çanakkale’de,

Anafartalar’da,

Sakarya’da ve büyük taarruzda yaşayarak görmüştü..

Böyle bir ortamda inanç olmasa,

Analar yavrularını kınalayarak askere yollayabilirler miydi?

Şehitlik duygusu olmayan insanlar bir gül bahçesine girercesine ölümün üzerine atlayabilirler miydi?

Bunun için Atatürk’ün dine ve din adamlarına büyük saygısı vardı.

Onun için halkın dindar olmasını istiyordu.                                                                                                                                                                                                                                                                                      “Atatürk bir sözünde hakikate nasıl inanıyorsam, dinime de öyle inanıyorum.

Bizim dinimiz son ve en mükemmel bir dindir.

Gelişmeye engel değildir.

Halkımız dindar olmalıdır.

Bütün sadeliğiyle dindar olmalıdır.

Bu Müslüman halk asırlardır kuranı okur ama okuduğunu anlamaz.

Ben istiyorum ki halkımız okuduğu kuranı anlasın.

Din eğitimi ehil kişilerce devlet tarafından devlet kontrolünde verilmelidir.”

Dine dindarlığa ve din dersine karşı olan Atatürkçülere duyurulur.

Bunlar Atatürk’ün sözleri benim değil,

Şimdi bu ifadeleri biraz açalım.

Dindar olmak ne demek?

Nasıl dindar olunur?

Dindarlıkla Atatürkçülüğün nasıl bir ilgisi vardır?

 

Devam edecek

14 Kasım Dünya Diyabet Günü

Eğitim, diyabet ve komplikasyonlarından korunmak için son derece önemlidir ve Dünya diyabet günü kampanyasının temelini oluşturmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) diyabet hastalığının artışına dikkat çekmek maksadı ile 1991 yılında 14 Kasım’ı diyabet günü ilan etmişlerdir. 14 Kasım günü insulini bulan Frederick Banting’in doğum günüdür. Kronik ve tedavi maliyeti bakımından ailelere ve ülkelere önemli bir yük getiren bu hastalıkla mücadelede insanların konuya dikkatini çekip bilgilendirmek gerektiği, böyle bir özel günün vesile ile de toplumları uyaran çalışmaların yoğunlaşacağı düşünülmüştür. Bu tarih bu konudaki çalışmalar hususunda gittikçe daha da önemsenmektedir.

14 Kasım Diyabet günü vesilesi ile 2004 ‘de Diyabet ve aşırı şişmanlık, 2005 ‘de Diyabet ve ayak bakımı 2007 ve 2008 ‘de çocuklarda Diyabet konusu yoğun olarak işlenmiştir. 2009 – 2013 yılları ise Diyabet Eğitimi ve Diyabet’ten korunma konusu üzerinde kutlamalar ve etkinlikler yapılacaktır.

Diyabet Nedir?

Diyabet pankreasın yeteri kadar İnsulin üretemediği zaman oluşan bir hastalıktır. Ayrıca üretilenin insulinin vücut tarafından etkin bir şekilde kullanamadığı zaman oluşur. İnsulin pankreas tarafından üretilen bir hormon olup hücrelerin kandaki glukozu alıp enerjiye çevirmelerini sağlar. İnsulin üretiminde bir aksaklık, etkinliğinde sorun ya da her ikisinin de var olması kandaki glukoz düzeyinin artmasına sebep olur (hiperglisemi). Bu sorun vücuda uzun dönem içerisinde zarar verir. Organların ve dokuların yapısını bozarak o organların yetersizliklerine yol açar.

İki çeşit Diabet vardır;

Tip 1 Diyabet

Tip 1 Diyabet bir otoimmun (bağışıklık sisteminin kendi dokuları ile savaşması) hastalık olup pankreasta İnsulin üreten hücrelerin yok olması ile tanımlanır. Bu nedenle, Tip 1 Diyabet olan kişiler çok az ya da hiç İnsulin üretemezler ve hayatta kalabilmek için dışarıdan  insulin almak zorundadırlar zorundadırlar.

Tip 2 Diyabet

Tip 2 diyabet insuline karşı gelişen dirençle ortaya çıkar. Tip 2 Diyabet olan kişiler kendi ürettikleri insulini etkin bir şekilde kullanamazlar. Durumlarını çoğu zaman egzersiz ve perhiz yolu ile idare edebilirler. Buna rağmen, birçok vakalarda ağız yolu ile alınan ilaçlara ihtiyaç vardır. Ağızdan alınan ilaç ile kontrol mümkün olmadığı zaman bunlarda da insulin kullanımı gerekebilir. Diyabetlilerin çoğu bu gruptan olup dünyadaki 246 milyon Diyabet vakasının %90’nını oluşturmaktadırlar. Her yıl 7 milyon kişiye diyabet tanısı konmaktadır. Bunun için risk altında olduğunu düşünen herkesin mutlaka kontrol testleri yaptırması gerekir.

Diğer bir diyabet türü gebelikte gelişen gebelik diyabetidir.  

Hafif diyabet diye bir şey yoktur.

            Diyabet belirtileri 

  • – Sık idrara çıkma
  • – Aşırı susama
  • – Kilo kaybı
  • – Halsizlik
  • – İlgisizlik ve dikkat dağılımı
  • – Görmede bulanıklık
  • – Kusma ve karın ağrıları (genelde grip ile karıştırılır)
  • – El ve ayaklarda karıncalanma ve uyuşukluk hissi
  • – Bulanık görme, sık enfeksiyonlar, geç iyileşen yaralar

Sağlıklı bir kişide bu belirtilerden bir veya ikisi görüldüğünde şeker kontrolü yaptırmasında fayda vardır. Özellikle ailesinde şeker hastası olanların konuyu daha önemsemesi gerekir.

Diyabetin komplikasyonları;

Diyabet hastalığı insanda yaşam boyu süren kronik bir rahatsızlık olduğu için dikkatli tedavi ve takip gerektirir. .

  • – Kalp damarlarını etkileyerek koroner kalp hastalığı ve kalp krizlerine sebep olur.
  • – Beyin damarlarını etkileyerek inme gibi sakatlığa ve ölümcül sonuçlara sebep olabilir.
  • – Böbrek yetmezliğine yol açarak hastayı diyalize mahkum edebilir yada böbrek naklini zorunlu kılar.
  • – Diyabet uç damarlarımızın yapısını bozduğundan parmaklarda, ayak ve bacaklarda iyileşmeyen uzayan yaralara sebep olur, hatta bu yaralar sebebiyle bu organlarımızın kaybına kadar giden sonuçlara yol açar.
  • – Aynı şekilde gözümüzün damar sistemini de etkileyerek görme kaybına kadar gidebilecek retina hasarlarına yol açar.

Diyabeti Anlayalım Riskleri Bilelim

Tip 2 Diyabet için Risk faktörleri

  • – Obesite ve fazla kilolar
  • – Egzersiz yapmamak
  • – Bilinen bir glukoz intoleransı
  • – Sağlıksız diyet
  • – İleri yaş
  • – Hipertansiyon ve yüksek kan kolesterolü
  • – Ailede Diyabet öyküsü

Yapılan araştırmalar göstermektedir ki günde 30 dakikalık egzersiz, tip 2 Diyabetin gelişme şansını %40 azaltır.

Tip 2 Diyabet Riskini Azaltalım

Hareketsiz yaşamdan uzaklaşalım

  • – Doğa yürüyüşleri
  • – Yüzme
  • – Dans
  • – Bisiklet gibi beden hareketleri sağlayan alışkanlıklarla diyabet olma şansımızı azaltabiliriz.

“Hiç bir şey yapmamak bir seçenek değildir

 

Beyaz Türkler Değil Beyaz Piramitler

Son günlerin sunî gündem konularından biridir Beyaz Türkler masalı. Dünya işte böyle döndürülüyor. Sanal gerçeklikler tarihî hakikatlerin hep birkaçyüz adım önünde.

Dünyanın yeni 7 harikasının Coca-Cola, Mc.Donald’s, Elvis Presley, Marilyn Monroe, Michael Jackson, NBA All Stars ve Beyaz Saray olarak sıralanması gibi.

Ben size Murat Daştan ile Türker Ercan ve İndigo Dergisi‘nin işlediği bir konuyu takdim edeyim: Beyaz Piramitler daha doğrusu Çin’deki Yasak Türk Piramitleri.

İlk kez II. Dünya Savaşı sırasında motor arızası nedeniyle alçak uçuş yapmak zorunda kalan Amerikalı pilot J.Gausman tarafından tesadüfen bulunan 300 metre yüksekliğindeki devasa piramit devrin Amerikan dergilerinde yayınlanmış.

İkinci kez ancak yarım yüzyıl sonra gidilebilmiş. Alman bilim adamı H. Hausdof, 1994’te Orta Çin‘in Shensi Eyaleti‘nin Xian (İpek Yolu’nun başlangıcı) şehri yakınlarındaki Yasak Bölge‘de (Forbidden City) 6 büyük piramit keşfetmiş. Sonradan 100’den fazla piramit olduğunu tespit etmiş.

 

Bu piramitler Mısır Piramitlerinden hem daha büyük hem daha ileri teknolojiye sahip. Öyle ki Büyük Beyaz Piramit‘in tepetaşı bile kristaldenmiş

Hausdof‘a göre bu piramitlerin yapım tarihi en az MÖ 2500’ler. Piramitler içerisinde Proto/Ön Türklere ait olduğu kabul edilen ve Mısır‘dakilerden daha iyi mumyalanmış cesetler var. Yanı sıra da yazıtlar..

Tarihin akışını değiştirebilecek bu önemli buluşu -miş’li, -muş’lu anlatıyoruz. Zira Çin Hükümeti bu bölgeyi sadece her türlü araştırma ve incelemeye yasakladığı gibi üstüne üstlük uzaydan veya uydudan görüntülenmemesi için de piramitlerin üzerine önce toprak dökerek sonra da ağaç ekerek yeşil bir dağ haline getirmiş. Her halükârda Türk korkusu dağları bürümüş durumda.

Eski Uygur Medeniyeti‘ne ait olduğu düşünülen piramitlerin ortaya çıkması yalnızca coğrafya üzerinde Uygurların (özerkliği bile çok görülen) imzasını ortaya çıkarmayacak. Aynı zamanda mimarînin, mühendisliğin ve tıbbın tarihi de yeniden yazılacak.

Ve hatta Türk Piramitleri içindeki bir mumyada at kılıyla dikilmiş bir ameliyat izi dahi tespit edilmiş.  Mısır‘daki firavun mumyalarından daha canlı olan bu mumyalarla alâkalı birkaç resim yeni yeni dergilerde yayınlanmış durumda.

          

Atatürk‘ün Güneş – Dil Teorisi‘yle dalga geçildi. Mu Kıtası‘yla ilgili araştırma yapanlar ‘çatlak’ kabul ediliyor. Kürt kelimesini etimolojik açıdan ‘kart, kurt’ sesleriyle ilişkilendirirseniz ne ilim adamlığınız kalır ne demokrasi düşmanlığınız. Kâzım Mirşan adı kimlere ne hatırlatıyor?

Daha Aynştayn‘ın zekâsının bile anlamakta zorlanacağı meşhur Karız Su Kanalları‘ndan bahsetmedik. Ey önüne gelen her gündemi sırasıyla yeme gevişine duran ve akabinde de içerde birbirini yemeye yeminli ülkem. Kalk da bak bakalım; dünya hangi yalanın yörüngesinde dönüyor?

“Dünyada iki şey bilinmez; biri kutuplar, diğeri Türkler.”  Prof. Richter

 

At kılıyla ameliyat izi olan, saçı ve sakalı çürümemiş bir Türk mumyası

At kılıyla ameliyat izi olan, saçı ve sakalı çürümemiş bir Türk mumyası

Çürümeyen saç örgüleriyle Türk kadını mumyası

Çürümeyen saç örgüleriyle Türk kadını mumyası

Piramitlerin ağaçlarla örtülüşü

Piramitlerin ağaçlarla örtülüşü

Yasak Türk Piramitleri

Yasak Türk Piramitleri

Olmaz Mevsim

Bir yaprak kıpırdamaz oldu,

Bir dal oynamaz.

Sessizlik derinden çöktü,

Toprak altında kökler sarmaz.

Güneş kıpırdamaz oldu,

Gökteki gülümseme dondu;

Aydınlıklar dolmaz.

Böyle bir mevsim,

Olmaz gülüm

Olmaz.

Devlet’in Yetişmiş Adam İsrafı ve Hukukun Üstünlüğü

Milliyet Gazetesinde Hasan Cemal, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Londra’ya giderken, gazetecilerin sorularına verdiği cevapları yayınladı. Çeşitli konular arasında dikkati daha az çektiğini sandığım bazı cümleleri büyütece almak istiyorum.

Birinci cümle: “Ben bu HSYK’ya bir avukat, bir baro başkanı atadım. Atamalarda bazen çok zorlandığımız oluyor. Hangi avukatla alakalı internette bir şey yoktur. Google‘a girersen her avukat hakkında bir şeyler çıkar. Tam işin ehli bir ismi atamak istiyoruz ama bakıyoruz Google’da zamanın birinde hakkında bir haber çıkmış. Araştırıyoruz haber iftira. Ama orada duruyor. Bu kullanılabilir diye atamayı yapamıyoruz.”

Zaman zaman dile getiriyoruz. Türkiye’de “Kaht-ı rical” (devlet adamı eksikliği) vardır. Devlet adamı eksikliği sadece yasama ve yürütme alanında yani siyasi makamlar için ve bürokraside değil, yargı alanında da söz konusudur. Nitekim Cumhurbaşkanı Gül, size aktarmak istediğim ikinci cümlesinde, bu hususu ile getiriyor:

“Türkiye’de yargı çevresi dışa çok kapalı. Valilerimiz, askerlerimiz, akademisyenlerimiz hep yurtdışına gidiyorlar. Bazıları doktora yapıyor oralarda. Dil biliyorlar. Ama yargı mensupları dışarıya çok kapalı. Ben yargının da dışarı açılması gerektiğini söylüyorum. Üst yargı başkanlarıyla konuşurken de söyledim. Bütçelerinizi buna göre şekillendirin, yargı mensupları yurtdışı görsün orada akademik çalışma yapsınlar dedim.”

Şimdi bu iki cümlede, bir yandan yargıda üst kademede görev yapacak vasıf ve donanımda eleman sıkıntısı çekildiği vurgulanırken, diğer taraftan bu vasıftaki insanları bazen, internette iftira olduğunu bildiğiniz bir habere istinaden, layık olduğu makama atayamadığınızı anlatacaksınız.

Bu durumu hiçbir kişinin özel durumuna bağlamadan, tamamen Cumhurbaşkanının çizdiği teorik çerçevede kalarak değerlendirmeye çalışalım.

  • v Bir devletin, bir kurumun veya bir şirketin en önemli sermayesi yetişmiş insan gücüdür. Japonya’yı tabii kaynaklar yetersizliği ve coğrafya dezavantajına rağmen dünyanın ilk üç ekonomik gücünden biri yapan, bu yetişmiş insan gücü kaynağının değerlendirmesidir. En güçlü şirketi vasıfsız bir yönetici kadroya emanet ederseniz, kısa zamanda bu gücün tükendiğine şahit olursunuz.
  • v AKP’nin kapatılma davasında Yargıtay Başsavcısı iddianamesinin hazırlık aşamasında internetten alıntılanan haberlerden yararlanmıştı. Bu sebeple iddianame AKP yetkilileri tarafından “Google iddianamesi” olarak adlandırılıp, önemsizleştirilmeye çalışılmıştı. Demek ki Google araştırmaları devletin diğer birimlerinde de yapılmakta imiş.
  • v Sevmediği veya önemli makamlara gelmesini istemediği kişiler hakkında iftira da olsa bir haberi internet ortamında yayabilenlerin, bu emellerine çok kolay ulaşabileceği anlaşılıyor. Çünkü devlet Google’da yapılacak araştırma sonucunda böyle bir habere rastlarsa, bu şahsın önemli makamlara getirilmesini sakıncalı bulmaktadır. Devletin en üst makamından bu durum açıklanmış bulunmakta. Profesyonel şirketler ve beşinci kol faaliyetlerinin, devletin bu zafiyetini çok iyi kullanacağını öngörmek için kâhin olmaya gerek yoktur.
  • v Bir ömür süren birikim ve kazanılan liyakatin internete düşürülen bir iftira haberle heba edilmesi devletin büyük bir israfı değil midir?
  • v Dişiyle, tırnağıyla elde edilen ehliyetin tabii sonucu olarak devletine ve milletine hizmet hakkı ve imkânı kazanan değerli şahısların, bu haklarını bir iftira habere kurban etmeye, devleti yöneten herhangi birinin hakkının ve yetkisinin bulunmaması gerekir.
  • v Cumhurbaşkanı Gül’ün aynı haberde yer alan başka bir cümlesinde teröristler kastedilerek, “Önünüzde bir yanlış varsa o yanlışın düzeltilebilmesi için karşınızdakine fırsat vereceksiniz” denilmektedir. Teröriste yanlışını düzeltme hakkını vereceksiniz, fakat hakkında yanlış haber yapılan “işinin ehli” devlet adamlarına başkasının yaptığı bu yanlışı düzeltme hakkını vermeyeceksiniz. Burada adalet adına izahı güç bir sıkıntı yok mudur?
  • v “Yargı çevresinin dışa kapalılığı” tespiti doğrudur. Fakat dışa açıklık olarak sadece yurtdışına açıklığın ele alınması eksiktir. Yargı mensuplarının meslek içi eğitimleri, yöneticilik, iletişim, kişisel gelişim, liderlik, yöneticilik, verimlilik vb eğitimleri çok yetersizdir. Adaletin hızlanması ve kalitesi için insan gücünün ve sistemin sürekli gelişmeyi sağlayacak şekilde ele alınması gerekir.
  • v Belirli adliyelerde ve üst yargı birimlerinde pilot uygulamalarla “toplam kalite” ve benzeri verimliliği artırıcı uygulamalarla, adli süreçlerin kalitesi ve verimliliğini artırmaya yönelik çalışmalar başlatılmalıdır.
  • v Başka ülkelerin hukuklarını bilen hukukçu sayısının artması iyidir, fakat yeterli değildir. Bu vasıftaki kişiler dahi, iç hukukun labirentlerinde bunalmış ve “öğrenilmiş çaresizlik” içine düşürülmüşse faydalı olamazlar.

Cumhurbaşkanının diğer önemli sözü de başörtüsü yasağının kalkması konusunda. Bu konunun çözülmesi gerektiği konusunda kamuoyunda bir mutabakat oluştu sanıyorum. Fiili yanlış da fiili olarak çözülmüş durumda. Özel televizyon yayınında da böyle olmuştu. Fiili uygulama, hukuki düzenlemeden önce gelmişti. Bu konuda ilgili hukuki düzenlemenin, ileride bir problem çıkmaması için sakin bir şekilde yapılması doğru olur.”

  • v Üniversitelerde başörtüsü yasağının kalkması insan hakları, inanç özgürlüğü ve bu alandaki siyasi istismarın önlenmesi açısından doğrudur.
  • v Ancak çözüm TBMM’nin iradesi ve Anayasa Mahkemesinin içtihat değişikliği ile yapılmadığı takdirde, uzun vadede tekrar kaos yaratacaktır.
  • v Cumhurbaşkanının bu cümlesi, devlet görevlilerinin yasal düzenleme yapılıncaya kadar suç işlemesi gerektiğini ifade etmek, bir hukuksuzluk çağrısı olarak algılanmak riskini taşımaktadır. Turgut Özal’a ithaf edilen, “anayasayı bir kerecik delmekle bir şey olmaz” sözü gibi tarihe olumsuz bir iz bırakır.
  • v “Devletin tepesi” hukukun üstünlüğü ilkesine herkesten daha fazla özen göstermelidir.

Bürokratik Eğitimin Şurası

0

1-5 Kasım 2010 tarihlerinde 18. Milli Eğitim Şurası, sekiz yüzü aşkın bürokrat, yönetici, temsilci ve eğitimcinin katılımı ile Kızılcahamam’ın termal sularında toplanacak. Şuranın toplanmasından hemen önce, şuranın katılımcı profilini ve toplanma mekânını muhatap alan eleştiriler yapılmaya başlandı. Bu eleştirileri yapanların başında ise Talim Terbiye Kurulu’nun sabık üyeleri ve yetkilileri gelmektedir. Bunlar aynı zamanda kendilerinin niye davet edilmediğini de sorun olarak dile getirmektedir.

Şuranın gündemi ise ”Eğitimde 2023 Vizyonu” olarak adlandırılmış. Öğretmenlerin mesleki gelişimi, yetiştirilmesi ve istihdamı, eğitim ortamları, kurum kültürü ve okul liderliği, ilköğretim ve ortaöğretimin güçlendirilmesi, ortaöğretime erişimin sağlanması, spor, sanat, beceri ve değerler eğitimi ile psikolojik danışma, rehberlik ve yönlendirme konuları bu şurada ele alınmış olacak.

Öte taraftan bilindiği gibi, Milli Eğitim Şuralarının kararlarının eğitim ortamlarına yansıması her zaman sorun olmuştur. Kararların hukuken bir bağlayıcılığı yoktur. Her dönemde birçok karar alınır. Ancak bu kararlar eğitim ortamlarında eğitim bürokrasisine takılır kalır. Konu sadece bir tartışma olarak gündemde yerini almış olur.

Milli Eğitim Bakanlığı ve Talim Terbiye Kurulu’nun bürokratlarının önerileriyle seçilen şura üyeleri, yukarıda belirtilen başlıklar kapsamında eğitim sistemini 2023 e ulaştıracak öneriler geliştireceklermiş. Onlar bu kurguya göre müzakerelerde bulunurken, acaba bir köy öğretmeni, öğrencilerini çocukları gibi seven ve yetiştirmeye çalışan bir öğretmen, evladını iyi eğitim alsın diye özel dershanelere ve öğretmenlere yüklü masraflarla gönderen bir veli ne düşünür? Bir taraftan bu fedakârlıkları yapan veliler ve öğretmenler var. Öte taraftan, müdürlük, müdür yardımcılığı, müfettişlik ve bakanlık teşkilatı bürokratlığı makamları için politikacıların, sendikaların ve üst düzey bakanlık bürokratlarının kapılarını aşındıran öğretmenler var. Benim asıl üzerinde durmak istediğim konu burasıdır. Türk eğitim sistemini 18. Şura’da tartışacak olanlar, gerçekten eğitime gönül veren öğretmenler ve bilim adamları mıdır? Yoksa bürokratik konumu gereği bu tartışmaya katılan eğitim bürokrasisinin uzantıları mıdır?

Bu soruya cevap vermek için Şura katılımcılarının profiline bakmak gerekir. Elimde bu konuda bir bilgi yoktur. Bundan dolayı katılımcıların kendilerini eğitime adayan kimseler olup olmadıklarını tartışmayacağım.

Öte taraftan eğitim ortamlarında bulunan ve fiilen ders vermeyen bürokratların ders ücreti aldıklarını biliyorum. Hiç derse girmeyen bir okul müdürü, bir müdür yardımcısı, bir şef ve bir memura niçin ders ücreti ödenir? Eğitim bürokratik bir ortam mıdır? Türkiye’deki mevcut uygulamaya bakılırsa bürokratik bir ortama dönüşmüştür. Çünkü öğretmenlerin büyük kısmı müdür ve müdür yardımcısı olmak için durmadan çaba
sarf etmektedir. Bu durum, eğitim vermenin önemsenmediğine, temel bir değer olarak benimsenmediğine ve bürokratik makamların yani sevk, idare ve kırtasiye işlerinin daha çok tercih edildiğine işaret etmektedir.

Eğitim ortamlarında olup biteni görmek için, fazla araştırma yapmaya gerek yoktur. Bir okula gidiniz, idari ofislerle derslikleri ve eğitim ortamlarını karşılaştırınız. Duvarları dökülmüş dersliklerin yanı sıra, birinci sınıf mobilyalarla döşenmiş müdür, müdür yardımcısı, şef ve memur odaları göreceksiniz. Öğrencilerle muhatap olmayı makamıyla bağdaştırmayan müdürler bulacaksınız. Teneffüse çıkan öğrencilerin gürültülerinden rahatsızlık duyan ve buna önlem alamayan nöbetçi öğretmenlere kızan, okul idarecileriyle muhatap olacaksınız.

18. Milli Eğitim Şurası toplanırken, ders veren öğretmenlerin, ikinci sınıf memur olarak görüldüğü, bir eğitim sistemiyle karşı karşıyayız. Öğretmenlikten kurtulmayı ve müdür olmayı besleyen bir eğitim bürokrasisi var. Eğitim bürokrasisi Cenap Şehabetin’in Mehtap Müdürlüğü gibi, kendini şişirmeye ve gücüne güç katmaya devam ediyor. Makamını yetiştirdiği öğrencilerin gönlünde inşa etmeyi hedefleyemeyen bir eğitimciler kitlesiyle karşı karşıyayız. Bakanlığın mevcut bürokrasisi ise öğretmenlerin gücünü arttırmayı değil, bürokratik payelerin gücünü artırmayı düşünmektedir. Eğitim yönetimi ve liderlik kapsamında ele alınacak olan konularla bürokratik şişkinlik daha da arttırılacak gibi görünmektedir.

Türk Kağıt Süsleme Sanatı Ebru

Menekşe Ebrusu Önder Cankurtaran

Menekşe Ebrusu Önder Cankurtaran

Orta Asya dillerinden Çağatayca’da “hare gibi, damarlı” anlamına gelen ‘Ebre’ kelimesi Ebru sanatının bilinen ilk adıdır. İpek Yolu ile İran’a gelen sanat, burada ‘Ebri’  (Bulutumsu, bulut gibi) olarak isimlendirilmiştir. Daha sonra Türklerle birlikte Anadolu’ya gelen bu sanatın adı ‘Ebru’ olarak dilimize yerleşmiştir.

Ebru sanatının nerede ve ne zaman başladığı kesin olarak bilinmemektedir. Tarihi tesbit edilmiş en eski ebru 1447 yılına ait olup, Topkapı Sarayı’nda bulunmaktadır. Ebru tarihinde bugüne kadar tesbit edilebilen ilk ebrucu “şebek”  Mehmed Efendi’dir. Ebru yapımı ve terkiblerini anlatan en eski belge

Menekşe Ebrusu Önder Cankurtaran  niteliğindeki “Tertib-i Risale-i Ebri” adlı eserde adı geçer. Ebru tarihinde bilinen en önemli üstadlardan biri de Hatib Mehmed Efendi’dir (vefat t. 1773). Günümüzde “Hatip” adı ile anılan ebru türünü bulmuştur.

1846 yılında vefat ettiğini bildiğimiz Şeyh Sadık Efendi’nin, ‘Ebru’yu Buhara’da öğrendiği ve iki oğlu Hezarfen Edhem ve Nazif Efendilere de öğrettiği bilinmektedir. Son Osmanlı ebru üstadlarının en önemlilerinden Necmettin Okyay (1883-1976) üstadı Edhem Efendi gibi birçok hünerlerin (okçuluk, mürekkepçilik, aharcılık, hattatlık, mücellitlik, gül yetiştiriciliği…) ustasıydı. ‘Çiçekli Ebru’ları ilk uygulayan kişidir. Ebru Sanatını oğulları Sami (1910-1933) ve Sacit (1915-1998) ile yeğeni Mustafa Düzgünman’a (1920-1990) öğretmiştir.

Günümüzde bu sanatı devam ettiren ustalar arasında Niyazi Sayın, Fuat Başar, Alparslan Babaoğlu, Timuçin Tanaslan, Ugur Derman, Sadrettin Özçimi gibi birçok isim mevcuttur.

Ebru sanatı, Osmanlı döneminde devlet belgeleri ve resmi yazışmalarda zemin olarak kullanılmıştır. Ayrıca, cilt sanatının yanı sıra, hat sanatında zemin ve pervaz olarak kullanılmıştır. Günümüzde Hat sanatının, sanat atölyelerinde çoğalmasıyla birlikte, fonda kullanılan bu desenli kağıdın da değeri artmış, çerçevelenecek kadar önemsenmiştir.

Ebru sanatında battal, gel-git, taraklı, hatip, şal ebrusu, somaki(mermer) ebrusu, hafif ebru, akkase ebru, kumlu-kılçıklı ebru, yazılı ebru, çiçekli ebru gibi çeşitler vardır.

Not: Kaynak Ebru Hocası Dilek Özsöz

Üç Kadın, Üç Haber, Bir Yorum

GİRİŞ

Gözün hâkimiyetinin yaşandığı, görmenin saltanat sürdüğü imaj çağında yaşadığımız birçok vesileyle dile getirilir. İmaj, yeniden üretilmiş görünüm olduğuna göre nesnesinden, zamanından ve mekânından uzaklaştırılmış farklı, yeni ve yeniden görme biçimlerini yansıtır. Böylece nesneye dönük olduğundan göze hitap eder ve seyredilmek için bulunur, bulundurulur. Bu yüzden olaylar seyirlik, seyredenler ise seyir toplumu olarak vasıflandırılır.

Görmek vakıf olmak, sahip olmak, hiç değilse sahip olma arzusu taşımayı ima ettiğine göre hâkimiyeti hatta üstün duruma gelmeyi de çağrıştırır. Aslında bu arzu, tanrı ya da tanrıça tasvirlerinden altın buzağının yapımına, meraklı bakışlardan sinema ve televizyonun icadına kadar birçok örneği aklımıza getirmektedir. Bilhassa modern zamanlarda kadının resimlerde görünür kılınması, belki daha doğru bir ifadeyle bakan ve gören erkekleri özne haline getirirken veya bu anlayışı yeniden üretip gündemi oluştururken; kadının, öznenin karşısında inşa edilen, önce resimde sonra bedeniyle nihayet zihniyle şekle sokulan ve seyredilmek üzere var edilen ve buna inanan nesne konumuna getirilmesine ciddi oranda destek olmuştur.

Ancak zamanla Tanrı’ya ait olduğuna inanılan her şeyi görme hakkı -sadece bazı- insanlar tarafından kullanılmaya başlanınca, hayat diğerleri -görülenler- için çekilmez hale gelmeye başlamış ve bu durum, biri tarafından en azından “1984” romanıyla en hafif deyimiyle şikayet konusu edilmiştir.    

Söz ise kulağa seslenir, daha da önemlisi muhatap kabul eder dolayısıyla cevabı gerektirir. Söz, cevap beklemeyi ve cevap vermeyi amaçladığından dolayı hiç değilse bu açıdan özneler arasında cereyan eder. Bu sayede kadın ve erkek özne ve nesne konumundan çıkarak özne- özne konumuna yükselir. Aslında erkeğin durumu değişmezken kadının nesne olma durumundan özne olma konumuna yükselmesi, yani her ikisinin insan olma noktasında buluşması söz konusudur.      

Tebliğimizin başlığını oluşturan üç kadın, göze değil kulağa seslenmesi, göze görünür hale getirilirken bile seyirlik hale getirilmemesi/ getirilememesi açısından tercih edilmiş ve bu açıdan ele alınmaya çalışılmıştır. Bu kadınlar: İnsanlığın anası olması bakımından Hz. Havva, insana insaniliği öğretenlerden Hz. Asiye ve teslim olma ve olmama ölçüsünün ince ayarını tutturanlardan Hz. Meryem olarak sıralanmıştır.

Tebliğde, bu üç kadının tercih edilme sebepleri, insanın başlangıcından ve tarihin içinden insana gönderdikleri haberler, günümüz şartları çerçevesinde ve kadın anlayışı bakımından yorumlanmaya gayret edilecektir. Metinde bahsi geçen kutlu kadınların isimlerinin önünde hazret sıfatının bulunmayışı, bu sıfatı hak etmedikleri inancıdan değil; yazarın okuma gayretine rağmen yazma gayretsizliğine ve teknolojiyle arasında kapatamadığı mesafeye verilmesi rica olunur.                               

Üç Kadın: Hz. Havva, Hz. Asiye, Hz. Meryem

İnsanlığın Dünyayı mekân tutması çok farklı yaklaşımların, düşünce, inanç ve ideolojilerin konusu; çeşitli tartışma ve çatışmaların odağı olmuştur. Aynı şekilde insanı oluşturan kadın ve erkeğin varlığı da hem mezkûr konuyla ilgili olarak hem de kendi başına bu tartışmadan nasibini almış veya yenilerinin başlangıcı olmuştur. Tarih dik duran, kıyama kalkan, bir türlü belini doğrultamayan ve kime olduğunu düşünme takatini bile bulamadan secdeyle ömrünü tüketenlerle doludur. Tıpkı günümüzde olduğu gibi: Hâkimiyet kuranlar, buna razı olanlar, rıza göstermeye zorlanan veya kandırılan ve yönlendirilenler. Kitle toplumuyla ilgili tartışmalarda bolca örneğini gördüğümüz söz konusu durum, belki de bugün daha yaygın, daha zorlayıcı ve daha sofistike olması bakımından yeni görünmektedir. Bu- bakımdan günümüze kadar sesini duyuran kadınların bu maharetlerinin sebebi anlatılan kıssalar doğrultusunda incelenmeyi fazlasıyla hak etmektedir.      

Tekvin, insanın yaratılışını kısaca şöyle ifade eder: Balıklara, kuşlara, hayvanlara ve yeryüzünün tümüne egemen olması için Tanrı, insanı kendi suretinde ve kendine benzer yaratmıştır (Tekvin, 1: 26). Âdem topraktan yaratılmış ve burnundan hayat soluğu üflenmiştir. Ortasında hayat ve iyi ile kötüyü bilme ağacının bulunduğu Aden’e yerleştirilmiştir. Âdem’e bu bahçeye bakma ve işleme görevi verilmiştir. Bahçede bulunan meyvelerden istediğini yiyebileceği izninin yanında; yediği zaman öleceği gerekçesiyle zikredilen ağaçlardan yememesi hususunda yasağın da muhatabı olmuştur (Tekvin, 2: 7-9, 15-17). Zamanla Tanrı, yalnızlık çeken Âdem’in, yalnız kalmasının iyi olmayacağından hareketle ona uygun bir yardımcı yaratmaya karar vermiştir. Sonra bütün hayvanlar ismi konmak üzere Âdem’e getirilmiş, isimleri konmuş, ancak kendisine uygun bir yardımcı bulunamamıştır. Bunun üzerine Âdem’e derin bir uyku verilerek kaburga kemiklerinden biri alınmış ve yeri etle kaplanmıştır. Bu kemikten, kadın yaratılarak getirilmiş ve Adam kendisinden alındığı için Âdem ona kadın ismini vermiştir (Tekvin, 2: 18-23).

Tanrının yarattığı hayvanların en kurnazı olan yılan kadına bahçedeki meyvelerin tümünün yenmesinin yasak olup olmadığını sorar. Bunun üzerine kadın yedikleri vakit ölecekleri gerekçesiyle, yasağın sadece bahçenin ortasındaki ağacın meyvesi ile sınırlı olduğunu söyler. Yılanın kesinlikle ölmeyeceklerini, üstelik gözlerinin açılacağını, iyi ve kötüyü bilip, Tanrı gibi olacaklarını söylemesi üzerine kadın, ağacın güzel, bilgelik kazanmak için çekici olduğunu görmüş; önce kendisi yemiş sonra da kocasına yedirmiştir. Böylece çıplaklıklarını fark edip örtünmeye çalışmışlardır. Tanrı ne yaptıklarını sorduğunda, Âdem meyveyi kadının kendisine verdiğini, kadın da kendini yılanın aldattığını söylemiştir (Tekvin 3: 9-13). Bu durum yeryüzüne düşüşle sonuçlanmıştır.

Cennet hem Allah tarafından imtihanı başaranlar için mükâfat hem de insanın kendi yaşadığı yer ve hayatı yapmakla görevli olduğu ideali belirtir. Nitekim Aden, İbranice zevk ve tat anlamında cennete karşılık gelmektedir. Keza Tekvin’de cennet dünyada coğrafi bir bölgedir (Erdem, 1994: 31-32).Yahudi ilahiyatında Âdem’in isim verilmeden yerin toprağından yaratıldığı anlatılır. Ancak Allah’ın kendinden ruh verdikten sonra insani işlevlere kavuştuğu belirtilmektedir (Erdem, 1994: 22-23).

Bu konu Kur’an’da da haber verilmekte ve yeryüzünde bir halife yaratılacağının meleklere duyurulmasıyla başlamaktadır. Hz. Âdem yaratıldıktan sonra meleklere Ona secde etmeleri söylenmiş, onlar da emri yerine getirmiş ancak İblis kibrinden dolayı itiraz etmiştir. Kur’an’da sadece Hz. Âdem ve Havva’nın zalimlerden olacakları gerekçesiyle, bir ağaca yaklaşmamaları tembih edilmiştir. Yasak meyvenin yenmesinde ise sadece Havva değil, ikisi birden sorumlu tutulmakta ve Şeytanın onları aldattığı belirtilmektedir (Bakara, 30-36). Ayrıca daha önceden ağacın yasaklandığı ve Şeytanın Hz. Âdem’den dolayı kovulmasının intikama yol açacağı ve düşman olacağı hususunda önceden uyarıldıkları ifade edilmektedir (Araf, 22).

İslâm kaynaklarında Âdem Allah tarafından yaratılmış ve bunda toprak kullanılmıştır. Meleklere secde etmeleri söylenmiş, böylece insanın meleklerden üstün olma özelliği vurgulanmıştır. Kur’an kaburga kemiğinden bahsetmemektedir. Âdem yalnızlık çekerken, yanında Havva’yı bulmuş ve mutlu olmuştur (Erdem, 1994: 116-146). Hıristiyanlar ise Tevrat’ta bulunmamasına rağmen Havva’yı suçun ve günahın sembolü kabul etmiş ve bunu bütün insanlığa teşmil etmiştir.

Kur’an suçlu olarak Havva’yı görmediği gibi Âdem’in de unutmuş olduğu için yasağa uymadığını belirtir. Dolayısıyla asli bir suç anlayışı bulunmaz, kadın tek başına suçlu görülmez ve insanoğlunun tamamına teşmil edilmez. Allah Âdem ve Havva’yı yaratmış ve onlara dokunmayacakları bir ağaç göstererek sınırlama getirmiştir. Burada aslında bir irade imtihanının söz konusu olduğu söylenebilir. Verilen söz karşısında insanın tavrı sınanmış, suçu birbirine atmanın bir faydasının olmadığı da dünyaya düşüşle ortaya çıkmıştır.

Bu sonuçta bir bakıma görmeye ve görünürlüğe vurgusu bakımından imajın etkisine dikkat çekilebilir. Zira imaj göze hitap eder ve nesneye yöneliktir, dolayısıyla kendini seyrettirir. Söz kulağa hitap eder, dolayısıyla cevabı gerektirir, çünkü muhatap alır. Göz arzuyu tetikler, arzu ise konuşmayı gerektirir. Kulağa hitap eden ses doyumu gerektirir, doyum ise sükûta götürür. Görme gördüğü şeyi onun için, göreni de kendisi için yapar. Bunun için Âdem Havva’yı görünce konuşmak için hayli heves etmişti. Aynı durum Hz. Musa’nın da on emirle döndüğü vakit Altın Buzağıyla karşılaşmasına sebep olmuştu (Ellul, 2004: 31,41-43). “Bir imge, yeniden yaratılmış ya da yeniden üretilmiş görünümdür. İmge ilk kez ortaya çıktığı yerden ve zamandan-birkaç dakika ya da birkaç yüzyıl için- kopmuş ve saklanmış bir görünüm ya da görünümler düzenidir. Her imgede bir görme biçimi yatar” (Berger, 2004:10).

Aslında görünür hale getirme onun nasıl görüneceğinin ve nasıl görüleceğinin tespit ve tayin edilmesini de içerir.  Görebilmenin sahip olma hissini, hiç değilse kontrol edebilme emniyetini sağlaması görmeye ve görülene insanı sevk etmiştir. Kulağa seslenmek muhatap alınmayı getirmişse de inşa edilen ve denetleme imkânını elde etmek Buzağı örneğinde olduğu gibi, insana hem rahat gelmiş hem de tanrı gibi olma arzusunu tattırmıştır. Keza Havva’nın meyveyi, Âdem’in Havva’yı görmesi ilkinde yeme ikincisinde konuşma iştihasının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu yüzden yasaklanmasına rağmen duyulan iştiha irade imtihanının kaybıyla sonuçlanmıştır.

Evlendikten sonra Âdem Havva’yı yanına çağırmış, Havva gitmediği gibi üstelik Âdem’in yanına gelmesini söylemiştir. Konunun uzatılmaması için Allah Âdem’e gitmesini bildirmiştir. Evlilik öncesi erkeğin kızın evine gitmesi âdetinin, görücü usulünün buradan kaynaklandığı söylenir. İslâm’da kadının erkeğe yardımcı olmak için yaratıldığı inancının yerini dostluk ihtiyacı, insanın yalnız kalamayacağı sebebi almaktadır. Kadın yaratılmadan önce erkeğin huzur ve sükûneti yoktu. Dolayısıyla bir dosta ihtiyaç duymaktaydı. Bu dostluk ihtiyacını karşılamak üzere Havva da Âdem gibi orijinal ve bağımsız yaratılmıştır. Âdem’in Havva’ya bakışı ve yakın oluşu özelde ikisinin genelde kadın ve erkeğin dostluklarının kaynağı olmuştur. Allah bu olayı onların birbirleri ile münasebetlerinin kökeni yapmıştır. Âraf suresinin 189. Ayetinde sizi tek nefisten yaratan ifadesinde erkek ve kadının aynı kök ve özden yaratıldığının haberi verilmektedir (Cevadi, 2005:29-30). Böylece kadın, erkek için giden değil, yanına gidilen konumunda olduğunu unutmaması gerektiği haberini duyabilmelidir.

Yahudi inancında Havva meyveyi yedikten sonra yaptığı hatayı anlamış ancak kendisinin kaybettiklerinin, Âdem’de mevcut olacağını yılanın hatırlatması üzerine başka bir kadınla evlenebileceği düşüncesine katlanamamış ve sonucunu bilerek meyveyi Âdem’e de yedirmiştir. Âdem ise Havva’ya güvendiği için meyveyi sorgulamadan yemiştir. Dolayısıyla Yahudi literatüründe Havva hissî davranan, günahkâr ve günaha teşvik eden şeklinde görülmüştür. Ancak bu suç, bütün insanlığa teşmil edilmemiştir (Erdem, 1994: 40-47).

Bakmak ve korumak maksadıyla cennete konulan Âdem imtihana tabi tutulmuş, hayat ve iyilik ile kötülüğü bilme ve ayırt etme ağacına yaklaşmaması hususunda yasak konulmuştur. Üzüm, elma, buğday, incir vs. çeşitli şekillerde isimlendirilen bu ağaç cennette kalmak için konan yasağın kendisi olmuştur. Havva ölümsüz olmak, meleklere benzemek hatta Tanrılaşmak için ağaçtan yemiş, Âdem’e de yedirmiştir (Erdem, 1994: 40). Tanrılaşmak kul gerektireceğinden, başka insanların araç haline getirilmesi söz konusu olacağından, insanın gayreti Tanrılaşmak değil, olgun insan haline gelmek olmalıdır. İnsanlar sadece takdir edilecek işlerin değil, suç işlediklerinde de bunu kabul etme cesareti ve arkasında durma dirayetine sahip olmalıdır. Nitekim suçu birbirine atmakla her ikisi de Cennetten düşüşten kurtulamamıştır.

Firavun da sahip olduğu bilgi dolayısıyla Tanrılık iddiasında bulunmuş, yönetimi altındaki insanları da kendisine kul yapma gayreti içinde olmuştur. İsrail nüfusu çoğalmasın diye bir yıl erkek çocuklarını öldürtmüş, işgücü azalmasın diye bir yıl yaşamalarına izin vermiştir. Otoritesini sarsmadan hâkimiyetini devam ettirmek için sadece onların ölmesi ya da kalmasına değil, nasıl yaşayacaklarına da karar verme hakkını elinde tutmuştur. Nitekim erkek çocukların öldürülmesiyle İsrail oğullarının sayısı kontrol altına alınmış, kadınların her anlamda kullanımıyla da ahlâkî ve psikolojik zafiyet yaratılmıştır. Firavun’un isminin bile kibir, bozma, saptırma anlamlarına geldiği göz önüne alınırsa yaptıklarını anlamlandırmak daha kolay hale gelecektir (Kara, 1991: 136-177).

Hz. Musa’nın dünyaya gelişi ve gönderiliş sebebi Kur’an’da şöyle ifade edilmiştir: Bu zayıf duruma düşürülenleri kuvvetli kılmak Firavun ve Hâman’a korktukları şeyleri göstermek istedik. Musa’nın annesine onu emzirmesini ve onun için korktuğu vakit onu nehre bırakmasını vahyettik. Böylece Firavun’un ailesi, onu düşman ve başlarına dert olarak yanına almış ve Asiye, Firavun’a sandıktakinin erkek çocuğu olmasına rağmen öldürülmemesini kabul ettirmiştir. Süt annesi olarak da Hz. Musa’nın annesi çağırılır ve Musa annesine, annesi de O’na kavuşur (Kasas, 6-13). Bu hareketiyle Hz. Asiye Tanrılık iddiasında bulunan Firavun’a karşı tek başına durabilme cesaretini göstermiş, Musa da annesi, ablası ve Asiye’ye emanet edilmiştir. Bu yüzdendir ki Kuran Hz. Asiye’den faziletli bir örnek olarak bahsetmektedir. Kuran’ın muhavere kültüründen dolayı O, sadece kadınlara değil bütün insanlığa örnek olarak gösterilmiş ve faziletli sayılmıştır.

Fazilet, fazladan yapılan, insanı insan yapan, dik duruş, cesaret ve ferdî gayrete işaret eder. Mutlak ve sorgulanmaz bir hâkimiyet karşısında bu fazileti gösteren Hz. Asiye’dir. Buna ilaveten kraliçeliğinden vazgeçiş ve kendini insanlığından edecek olan egemene boyun eğmeyiş. Herkesin rıza gösterdiği, ortak olduğu, hiç değilse boyun eğdiği hâkimiyete insanca bir duruş sergilemiştir. Firavun’a ve onun hâkimiyetini sağlayanlara karşı cesaret ve faziletle mücadele etmiştir.

Firavun’un mutlak hâkimiyetini oluşturan, idame ettiren, destek veren ve nemalanan müthiş bir kadrosu vardı: Vezir Hâman, onun hâkimiyetine siyasî ve askerî açıdan destek veriyor;  Karun, dillere destan servetiyle, Onun hâkimiyetinin finansmanını sağlıyordu. Bilim adamları, bildikleri sayesinde, bilhassa olacakları önceden haber vererek Firavun’un tanrılaşmasına zemin hazırlıyor; sihirbazlar ise egemenlik ve kurulu düzeni halka benimseterek, manipülasyon görevini, bir nevi günümüzdeki medya rolünü üstleniyordu. Böylece idare, servet, bilgi ve medya bu mutlak hâkimiyeti tartışılmaz ve sorgulanmaz hale getiriyordu. Bütün bunlar karşısında Musa üç kadına, annesi, ablası ve Asiye’ye emanet edilmişti. Söz konusu kadroyla sadece bu üç kadın hem mücadele etmiş, hem de mücadele edecek Musa’yı yetiştirmişti. Böylece egemenlerle mücadele edilebileceği haberini Asiye bize göndermiş, sonuçta Musa’yı yetiştirerek başarıya da ulaşmıştır. Kuran’da da misal gösterilen Hz. Asiye, “Rabbim senin katında bir ev inşa et beni Firavun’dan, onun zulmüne ortak olanlardan ve zulmünden kurtar” diye dua etmiştir (Tahrim 11). Karşımızda bir cesaret ve başarı timsali durmaktadır. Gelecek öngörülse de, birtakım planlar yapılsa bile erkek ve kadınların, aslında insanın cesareti ve gayreti bunu geçersiz kılabilmektedir. Buradan Tanrılık iddiasıyla insanların hayatını tanzim eden bütün güçlere ve mutlak hâkimiyete karşı rıza gösterilmeyeceği, üstelik bunun bir kadın tarafından yapılabileceği sonucuna ulaşabiliriz.

Asiye’nin yaptığı iş hakikaten zordu. Zira daha sonra Hz. Musa Firavun’un azgınlığı sebebiyle tebliğle görevlendirilmiş, bunun üzerine Hz. Musa onun azgın davranışlarından çekindiklerini ifade etmiştir. Nitekim “Rabbim göğsümü aç, dilimden düğümü çöz ve işimi kolaylaştır” şeklinde dua etmiş, hatta kardeşi Harun’u destek için yanında istemişti (Taha, 24-47). Bu dua Hz. Asiye’nin Firavun’a karşı mücadelesinin kıymetini anlamak bakımından önemlidir. Nitekim cesaretin cinsiyetinin olmadığını gösterir. Ayrıca bütün erkek ve kadınların şikâyet yerine cesaret ve gayrete başvurmaları için de Hz. Asiye bir rol model olarak bize seslenmektedir.

Tertemiz, iffet abidesi, faziletli kadınlardan biri de Hz. Meryem’dir. Meryem’in annesi henüz daha karnındayken Onu Allah’a bağışlamıştı. Çocuğun kız olduğunu görünce, kızın erkek gibi olmadığını söyleyerek, annesi üzüntüsünü dile getirir. Ancak Allah bağışını kabul eder ve ona bakmakla Hz. Zekeriya’yı sorumlu tutar (Âli İmran, 35-37). “Ey Meryem muhakkak ki Allah, seni seçti ve tertemiz yarattı ve seni âlemlerin kadınları üzerine üstün kıldı” hitabının muhatabı da Hz. Meryem olmuştur (Âli İmran, 42).

Hz. Meryem küçük yaşında mabede bağışlanarak, Hz. Zekeriya’ya emanet edilmişti. Demek ki hem Havva örneğinde olduğu gibi bilgi ağacı insanlara, hem Musa örneğinde olduğu gibi erkekler kadınlara, hem de Meryem örneğinde olduğu gibi kadınlar erkeklere emanet edilmiştir. Sadece erkeklerin himaye ve emaneti yüklenme görevleri söz konusu değildir. Aynı zamanda kadınların da emaneti üstlenmek ve fail olma görevleri vardır. Kadınlar da nesneleştirmeye olduğu gibi, pasif bırakılmaya direnerek rol model olabilmişlerdir.

Cebrail bir erkek suretinde Hz. Meryem’e geldiğinde, O endişeye kapılmıştı. Ailesinden ayrılıp şarka çekildiğinde, Cebrail gönderilmiş ve beşer suretinde görünmüştü. Hz. Meryem senden Rahman’a sığınırım ve takva sahibi isen bana bir zararın dokunmaz diyerek onu karşılamıştı. Cebrail’in çocuk müjdesi üzerine evli olmadan çocuğunun nasıl olacağını sormuş, ancak aldığı cevap üzerine tasdik etmiş; çocuğu olduğunda ise kavmine konuşmama orucu tuttuğunu söylemesi tembih edilmişti (Meryem, 16-26).

Bahsi geçen olay üzerine Hıristiyan ilahiyatında suçun Âdem, kurtuluşun ise İsa yoluyla geldiğine inanılmıştır. O, kurtuluşu kendisini feda ederek sağlamıştır. Böylece suçu miras bırakan Âdem, kurtaran İsa inancına ulaşılmıştır. Buna göre Âdem topraktan, İsa semadan gelmiştir. Âdem günah ve ölümün, İsa iyilik ve hayatın temsilcisi olmuştur. İnsan Havva’yla cennetten düşmüş, Meryem’le kurtuluşa ermiştir. Âdem ve Havva şeytana yenilmiş, İsa ve Meryem onu yenmiştir (Erdem, 1994: 88-96). Hıristiyan teologlara göre insanlık bir kadın vasıtasıyla ölüme bağlanmış, bir kadın ile de kurtuluşa nail olmuştur. Buna göre Havva eski, Meryem yeni hayatın anasıdır. Dolayısıyla mariologlar her ikisi arasında bir zıtlık görürler (Tümer, 1997: 41-48).

Çocuk müjdesi Meryem ile birlikte yaşlı Hz. Zekeriya’ya da verilmişti. Bu müjde üzerine Hz. Zekeriya karısının ve kendisinin çok yaşlı olduğunu dolayısıyla çocuklarının nasıl olacağını sormuş, meleğin müjdeyi tekrarlaması üzerine O, bir delil istemişti (Meryem, 7-10).

Hem Hıristiyan kaynaklarınca Havva ile Meryem mukayesesinde hem de Kuran’daki kıssaya göre Hz. Havva, söyleneni tasdik ettikten sonra uymamış, Hz. Zekeriya tasdik etmiş ancak delil istemiş, Hz. Meryem ise tasdik etmiş ve buna uymuştur. Buna göre sâdık tasdik eden, sıddîk ise kayıtsız şartsız tasdik eden olduğuna göre, Hz. Meryem sıddîk mertebesindedir (Cevadi, 2005: 128-129). O, kitlenin kabul veya reddine aldırış etmeden, yani kitlenin bir parçası olmadan, kendi ferdî tercihini yapmış ve uygulamıştır. Dolayısıyla Hz. Meryem faziletli bir kadın ve örnek bir şahsiyettir. Çocuğun emanetini üstlenerek kavmine döndüğünde başına gelecekleri bilmesine rağmen, o emaneti yüklenebilme cesaretini göstermiş ve çocuğunu yetiştirme gayretinde olmuştur.

Hz. Meryem kıssası iffet konusunda da örnek olarak gösterilir ve aynı konu Yusuf kıssasında da işlenir. Hz. Yusuf’un yanında çalıştığı azizin karısı Züleyha Ondan murad almak istemiştir. Kur’an’daki ifadeyle kapıları Hz. Yusuf için sıkıca kapatmıştır. Kadın Yusuf’u arzulamış, Allah’ın delilini görmeseydi, Hz.Yusuf da ona meyletmişti. Böylece Hz. Yusuf fuhuştan ve kötülükten uzaklaştırılmıştı (Yusuf, 23-24).

Hz. Yusuf Allah’ın yardımıyla kadının arzusuna iştirak ve azmetmemiştir. Hz. Meryem ise erkek suretinde Cebrail’i gördüğünde,  Rahman’a sığındığını söyleyerek, kendini uzak tutmuş ve meyletmemişti. Ayrıca Allah’tan korkuyorsan bana dokunma diyerek karşısındakini de men etmişti (Cevadi, 2005: 110). Yani hem kendini arzu nesnesi olmaktan koruma dirayet ve cesaretini göstermiş hem de karşısındakini bundan men ederek muazzam bir özne örneği sergilemiş ve Allah’tan başkasına teslim olmamıştır.

Hz. Meryem’in Hıristiyan kaynaklarında virjinliği yani bakire olması, İslâm’da ise iffet-i Ahsen olduğu vurgusu da sebepsiz değildir. Kutsal fahişelik ya da mabet fahişeliği tarihte yaşanan bir olaydır. Hatta Matta incilinde dört ünlü Yahudi düşmüş kadından bahsedilir. Ruth, utanç verici cinsi istismara düşkün; Baatsheba, kral Davut ile zinaya kalkışmış; Rahab, bir genelev patroniçesi, Tamar ise bir tapınak fahişesiydi (Freke ve Gandy, 2006: 129).

Hiçbir maske, dünya görüşü, ideoloji, hatta kutsallık maskesi altında bile kadınların ne bedenen ne zihnen sömürülmesinin, arzu nesnesi haline getirilmesinin kabul edilemeyeceği haberi yine Meryem örneğinde bize sunulmaktadır.

Üç Haber

İmaj hem hakikati hem illüzyonu kapsamasından dolayı ikiyüzlü bir görüntü arz eder. Her medya, metinle imajı bilhassa cinsellik çerçevesinde birleştirir. Bu durum resimlerle kadınlar arasında nispet yapılmasına yol açmaktadır: Resimler de kadınlar gibidir, gözün tatmini için dizayn edilmiş, ideal tarzda sessiz ve güzel yaratıklardır (Ellul, 2002). Aslında kadınların kendisi böyle olmadığı halde yukarda ifade edildiği gibi imajda, dizaynda sessiz bırakılmış, bu sessizlik gerçek hayatın da modeli olarak sunulmuştur.

Ancak yukarıdaki benzetmeyi gerçekleştirmek için hayli gayret sarf edildiğini de hatırlamak gerekir. “Bu resimler sessiz biçimde ve yine önemli bir yaklaşımla, göz, kulak burun, dokunaç ve damağın tüketimine sunulan dünyevi hazların propagandasını yapıyordu… Kadının çıplak teni gözlerimizi alıyor… Özel bir görüntü oluşturuyor kadının bedeni. Kadının çıplak oluşu elbette ki her şeyi değiştiriyor. Çünkü bu durum alınacak hazzı erotikleştiriyor, yani (beş duyu için) şehvanileştiriyor… Resimdeki görsel hazlar olağandışı ve böyle olduğu için de resme bakmamız için gereken sebepleri fazlasıyla sunuyor bizlere… Bizde bakma isteği yaratması ölçüsünde duyulu bedenlerimizi harekete geçirir… resimlerin şiddetli arzuları tatmin etmekten çok yarattığı” söylenebilir (Leppert,2002:140-144). Modern sanatta bilhassa tüketim ve cinselliğin göz merkezci bir anlayışla ve kadını seyrin nesnesi, erkeği de bunun faili ve öznesi olarak takdiminin bir özeti görülmektedir. Meryem ve Asiye’nin nesneleşmeden, kadına nesneleşmeye karşı dik duruşu öğreten ve bütün zamanlara gönderen haberini duymak, seyirlik hale getirilmeye çalışılan kadınların en azından tercih şanslarının olduğunu gösterir.

Aslında her dönem kendi insan ve kadın anlayışını oluşturur. “Hıristiyanlığın erken döneminde de yeni tip bir insan yaratılmaya çalışılmıştır. Pek çok kişi bu ideallere ulaşmayı başarınca bedenlerine ve ahlâkî değerlerine bir usta ya da sanatçının işlenebilir bir metale şekil vermesi gibi şekil verebileceklerine inandılar. Diğer bir deyişle, Antik Çağın fiziksel ve duygusal gereksinimler inancının yerine insan iradesinin gücüne inanan bir anlayış geçmişti… Cinsellik insan iradesinin gücünün ve zayıflığının anlaşılmasında en önemli ölçü haline gelmişti” (Rubenstein, 2004: 96). İnsan bedeni Havva’dan beri irade imtihanının temel konusu olmuş, sonunda sadece bedenle sınırlı olmadığı anlaşılan, çıplak kalmak ve düşüşün acı yüzüyle karşılaşmak, insanoğlunun anasının bize gönderdiği kıymetli bir haberdir. Kulak kesilmek kızlarının tercihine bırakılmıştır.

Ne var ki çeldirici seçeneklerin çokluğu ve bunların su gibi tabii sunumu onların işini hayli zorlaştırmaktadır. “Yalnız Avrupa sanatına özgü olan Rönesans’ın başlarında yerleşen perspektif geleneğinde her şey bakan kişinin görüş açısına göre düzenlenir… Perspektif bir tek gözü, görünen nesneler dünyasının merkezi yapabilir… Görünenler dünyası seyirciye göre bir zamanlar evrenin Tanrı’ya göre düzenlendiği biçimde düzenlenmiştir… Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler… Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır. Böylece kadın kendisini bir nesneye- özellikle görsel bir nesneye- seyirlik bir şeye dönüşmüş olur” (Berger, 2004:16,44). Sadece Havva ananın haberi değil diğer iki örnek kadından aldığımız haber de aynı şeyi söylüyordu: Biri, erkek sandığı güç karşısında boyun eğmiyor, kendisini olduğu gibi karşındakini de men edebiliyor; diğeri toplumda cari olan kurallara, kural koyucu egemenlere karşı durabiliyordu.

Bir Yorum

Genelde insanların çoğu, özelde kadınlar; tanrılaşma heveslisi, güç tutkunu ve egemen olma hastası insanların, onları her şeyiyle tanzim etme veya yönlendirme hırs ve arzusunun nesnesi haline getirilmiş ve getirilmeye devam edilmektedir. Eskilerden aşırılmış, yeni düzenler kurulmakta, bu düzenlerin-her nevi ideolojilerinden, moda ve tüketim kalıplarına kadar- ihtiyaç duyduğu kullaştırma projeleri- itiraf etmek gerekir ki- gayet sofistike ve hissettirmeden hatta gönüllü tiryakilik yolunda rahatça ilerlemektedir. “Duyulardan kaynaklanan fiziksel hazların… hem görselleştirildiği hem de kahramanlaştırıldığı bir dönemde, bizzat seyircinin duyulu bedeni bir tür estetikleştirilmiş haz bilimi tarafından fiilen nesneleştiriliyor, ayrıştırılıyor ve çözümleniyordu… resmedilen şeyleri görmekle yetinmek zorunda kalanlar için bu tür resimler (ise) sahip olma alanlarının, bakmakla yetinme alanından ayıran dev bir uçuruma işaret etmektedir… İmge gelecekteki her türlü aksine iddiaya karşı bir tür psişik ve görsel sigorta poliçesi işlevi görmektedir” (Leppert, 2002:144-147).         

Ancak unutmamak gerekir ki Havva Şeytanın baştan çıkaran düzenin mağdurudur. Asiye, daha önce kurulmuş benzeri bir düzenin en sağlam tahtında bulunmasına ve egosuyla nimetlerinden yararlanmasına rağmen, insanlığı ve onun gerekleri bakımından düzenin karşısında; ötekilerin, kullaştırılıp her türlü kullanımın nesnesi haline getirilenlerin yanında yer almakla, aslında insan olmanın yanında saf tutmayı tercih edebilmiştir. Aynı şekilde Meryem, hiçbir şeye teslim olmadan ve hiçbir şeyin kendisini teslim almasına izin vermeden gayesi uğruna yürüyebilmiştir.          

Sonuç

Bize haber göndermek, bize seslenmek ve bizi muhatap almaktır. Seslenmek seyretmenin aksine görünene indirgeme, nesneleştirme yerine özne olmayı sağlamaktadır. Yukarıda bahsedilen üç örnek kadının anlatılan kıssası her şeye rağmen özne olmayı insanlığa öğretme görevini üstlenmiştir. Nitekim herkesin, herkesleşirken yani kitleleşirken yani yapılması gerekenlerin faili olmak yerine, yapılananların seyircisi, yapılmak istenenlerin nesnesi olurken;  bunlardan hiç biri nesneleşmeye boyun eğmemiştir. Yine bu faziletli kadınlar, herkesin öyle yaptığının veya öyle olduğunun mazeretine sığınmadan ve hilesine tenezzül etmeden, kendi tercihlerini yapabilmiş ve tavırlarını hem sergilemiş hem de bizi haberdar etmişlerdir.

KAYNAKÇA

BERGER, John. (2004), Görme Biçimleri, (Çev.:Y. SALMAN), 10. b., Metis Yay., İstanbul.

CEVADİ, Amuli. (2005), Celal ve Cemal Aynasında Kadın, (Çev.: E.,OKUMUŞ), 4. b., İnsan Yay., İstanbul.

ELLUL, Jacques. (2004), Sözün Düşüşü, (Çev.: H.ARSLAN), 2.b., Paradigma Yay., İstanbul.

ERDEM, Mustafa. (1994), Hazreti Adem, İlk İnsan, T&

Türklerin Anlaşılamayan Genetiği

Türk Milletinin, batı dünyası başta olmak üzere bütün dünya  tarafından bir türlü anlaşılamayan bir genetiği var.

Bu genetiğin hem ruhsal hem de fiziki bir boyutu bulunuyor. Sahip olunan bu ruhsal genetik, çoğu zaman insan vücuduna da inanılmaz işler yaptırıyor. Tarih bunun  örnekleriyle dolu.

Batı dünyası, tarih boyunca kendisine karşı inanılmaz işler başarmış Türkler karşısında, bu sebeple hayrete düşüyor.

Bendeniz bu sene leyleği havada görmüş misali yurt içinde ve dışında geziyor, çeşitli vesilelerle insanlarla bir araya geliyorum. Yani ülkeme ve Türk Milletine hem içeriden hem de dışarıdan bakma fırsatını yakalıyorum. Bu durum bana, bir kez daha milletimizin ruhsal ve fiziksel genetiğini tekrardan anlama fırsatı verdi.

Kabul etmek gerekir ki; batı dünyası, Türk Milletine ve İslam ümmetine karşı ezici bir üstünlük içindedir. Bunun hem maddi hem de  sosyal açıdan böyle olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Buna karşılık Müslüman Türk Milletinin, batı dünyası karşısındaki geri kalmışlığının sebepleri, tek başına kendisinden kaynaklanmamaktadır. Batı dünyası bu geri kalmışlığın planlayıcısı ve körükleyicisidir.

Türk Milleti, sahip olduğu ruhsal genetik ve onun insan vücuduna etkileri sebebiyle, tarih boyunca yok olmaktan, inanılmaz şekillerde kurtulmayı başarmıştır.

Batı dünyası, bu sebeple T ürk Milletinin nasıl olup da, yok olmaktan mucizevi bir şekilde kurtulduğunun şaşkınlığını hep yaşamıştır. Bu durum batı dünyasını , Türk Milletini nasıl yok edeceği noktasında devamlı bir arayışa itmiştir.

Batı dünyası ile Türk Milleti arasındaki en önemli farklardan biri milli hafıza noktasında yaşananlardır. Batı dünyası ve onun arkasındaki kilise, binlerce yıldır başına gelenleri nesilden nesile aktarıp unutmaz iken, Türk Milleti çok değil on yıl önce başına gelenleri çabucak unutmuş bir vaziyette yaşamaktadır. Batı dünyası bu zafiyeti bildiğinden milli unutkanlığımızı, aleyhimize geliştirmek için devamlı çaba sarf etmektedir.

Bunları anlatırken bir düşman yaratmak amacını taşımıyorum. Hele son günlerde iç ve dış düşmanlardan bahsedenlerin hayalcilikle suçlandığını göz önüne alırsak, böyle bir tuzağa da düşmek istemiyorum. Ancak biliyorum ki; iç ve dış düşmanlar vardır ve bunlar daima Türk Milletine kötülük etmektedir.

Batı dünyası, Türk Milletinin önünde, fersah fersah ileriye gitmiş bir gelişmişlik içindedir. Bu gelişmişliğin temelinde,  bir zihniyet üstünlüğü yatmaktadır. Batı dünyasının zihniyeti ne yazık ki; gelişmişlikte onları bizim önümüze geçirmiştir. Sakın bu sübjektif bir değerlendirmedir demeyin. Batı dünyası ve onu oluşturan sermaye, kilise, üniversite gibi güçler; dünyayı  ve Türk Milletinin yaşadığı coğrafyayı bu üstünlük nedeniyle istediği gibi şekillendirmekte, siyasi ve sosyal hayatı yönlendirmektedir.

Türk Milleti bilmelidir ki; batı dünyasının bu üstünlüğü karşısında henüz şifreleri çözülemeyen ve Allah’ın bir lütfu olduğuna inandığım bir ruhsal genetiğe ve onun yön verdiği bir vücut yapısına sahiptir. Bizanslı tarihçi Theophyclactos, Türklerin genetik şifresinin tarifini yaratıcıya bağlayarak şöyle ifade ediyor “Türkler, alışılmadık biçimde ateşi kutsar, hava ve suya saygı gösterir, toprağa övgüler sunar. Fakat sadece ve sadece yeri ve göğü yarattığını inandıkları, Tanrı adını verdiğine secde eder.”

 

Türk Milleti eğer Sarıkamış’ta donarak can vermişse, Çanakkale’de ölümle alay etmişse, Anadolu’nun ortasından bir haftada koşarak düşmanı İzmir’de denize dökmüşse bu ruhsal genetiğin verdiği fedakarlık duygusu ve bilinç sayesindedir.

Yüzlerce kiloluk top mermilerini sırtlayan Seyit Çavuşlar, Nene Hatunlar, Kara Fatmalar, Topal Osmanlar, İpsiz Recepler, Kaymakam Kemal beyler ve günümüze gelinceye kadar Türk Milletinin yaşaması için taş üstüne taş koymayı başaranlar henüz keşfedilmemiş bu genetiğin temsilcileridir.

Türk Milletinin ruhsal genetiği ve bu genetiğin fiziken şekillenmesi, gün olmuş Alpaslan, gün olmuş Ertuğrul Gazi, Osman bey, Fatih,Yavuz ve Kanuni olmuştur.

Plevne’de  Gazi Osman Paşa, Edirne’de Şükrü Paşa, Çiğiltepe’de Albay Reşat sahip oldukları genetikle inanılmazı başarmışlardır.

Nihayet Mustafa Kemal, Türk Milletinin henüz sırrı keşfedilmeyen genetiğinin ortaya çıkardığı son dahidir.

Bu örnekleri askeri, siyasi, ilmi ve sosyal sahalarda çoğaltmak mümkündür. Ancak Türk Milletinin sahip olduğu genetik, batı karşısındaki geri kalmışlığımızı ortadan kaldırmaya yetmemektedir. Genetiğimizin başarabildiği tek şey batı dünyasının hücumları karşısında mukavemet oluşturarak, mucizevi şeyler yapmak suretiyle Türk Milletini yok olmaktan kurtarmaktır. Korkum çekirgenin sıçradığı gibi olmaktır. Onun için bir zihniyet değişimine ihtiyacımız vardır.

Batı dünyası yılmadan ve ısrarla üzerimize gelmektedir. Biz zihniyet değişimini, lehimize gelişmeler kaydedecek bir şekilde değiştiremezsek ve bu süreç içinde batı dünyası genetiğimizin şifrelerini tamamıyla çözecek olursa, çok büyük tehlikelerle karşıya kalmak kaçınılmaz olacaktır.

Türk Milletinin, inanılmaz olayları gerçekleştirme becerisi ve yeteneğinin bulunmasıyla birlikte büyük zafiyetleri de bulunmaktadır. Bu zaafiyetlerin, bazı mihraklar tarafından ortak aklımızda ve toplumsal ruhumuzda derin yaralar açması için çalışıldığı, tartışılmaz bir gerçektir.

Batı dünyası karşısında varlığımızı korumak için yeniden inanılmaz ve mucizevi işler başarmak istiyorsak, ruhsal genetiğimizi korumalı ve genetik şifrelerimizi açık etmemeliyiz. Batının gelişmişliği karşısında ancak böyle direnebilir ve hedeflediğimiz gelişmeyi sağlayabiliriz. Yoksa batı ile aramızdaki gelişmişlik farkı kapanacağına aksine artacaktır.

Gelin Allah’ın bir lutfu olan ve bizi büyük millet yapan ruhsal yapımızı koruyalım ve zihniyet devrimini gerçekleştirerek, mazlum ve mağdur insanların yeniden bayraktarı olalım. Bağımsız bir ülkede ve onurlu ve gururlu bir milletin evlatları olarak yaşayalım. “Güneş Ülkesi”nin hasretini çeken Campenella “Güneş Ülke’yi yeryüzünde bulmak mümkün mü? Fikir ve vicdan hürriyetine ilişmeyen Türklerin varlığı, hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin var olacağını bana zannettiriyor. Madem ki düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve adil Türkler var; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir Güneş Ülke, Türkler sayesinde yarın neden vücut bulmasın?” diye soruyor. Tabii ki; böyle bir dünya vücut bulabilir ama ayaklarımız yere basmak ve doğruları yapmak şartıyla…