17.6 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1226

Tutuklu Yargılanmak (1)

Türkiye gündemindeki önemli davalarda çok sayıdaki ünlü şahıs tutuklu olarak yargılanmakta. Bir yanda Ergenekon adıyla Silivri’de yürütülen yargılamalarda, diğer tarafta da Diyarbakır’da yürütülen KCK davasında kamuoyunda iyi tanınan siyasetçi, gazeteci, sivil ve askeri bürokratlar, iş adamları, sendikacıların halen tutuklulukları devam ediyor.

Bu yargılamalarda ne ile suçlandığını öğrenemeden 400-500 gün tutuklulukları devam edenlerin olması salt hukuk açısından bakanları endişeye sevk ediyor. Hatta bazı hükümet üyeleri bile bu konudan duydukları rahatsızlığı dile getirdi.

Son olarak İTO Başkanı Murat Yalçıntaş, rüşvet iddiası ile tutuklandı. Hakkında açılan davayı duyunca ABD’deki seyahatini yarıda kesip ifade vermeye gelen Murat Yalçıntaş’ın kaçma tehlikesi olmadığı ve mahkemenin elindeki delilleri karartma tehlikesi bulunmadığı ortada. Buna ilaveten rüşveti alan da belirsiz. Bir kamu kurumu olan İTO’nun rüşvet vermesi de akla pek uygun değil. Buna rağmen tutukluluk kararı verilmesi, kamuoyunda tutukluluk kararları üzerindeki şüphe ve endişeleri artırdı.

*********

Türk yargı sisteminde çok yaygın bir uygulamadır, tutuklu yargılama. Cezaevlerimizde yatanların yüzde 60’ı tutuklu, yüzde 40’ı mahkûmlardan oluşuyor. Bu demokratik ülkelerde olmayan bir ayıbımız.

Böyle olunca bazı davalarda siyasi maksatlarla, tutuklamaların bir cezalandırma aracı olarak kullanıldığı yorumlarının yapılması için zemin yaratılmış oluyor.

Yargı sistemimizde tutuklama kararlarının çok yaygın kullanılmakta olması bazı davalarda siyasi etkilerin olmadığını göstermediği gibi, yapılan hukuksuzluğun mazur görülmesini de icap ettirmez.

Bilakis ünlü kişilere yapılan hukuksuzlukların kamuoyu vicdanında yarattığı rahatsızlığı fırsat olarak değerlendirerek, diğer davalardaki hukuksuzlukların da azaltılması için gerekli tedbirler alınmalıdır.

*********

“Ceza hukukunda ‘şüpheden sanık yararlanır‘ ilkesi geçerlidir. Bunun sonucu olarak yargılanan kimse hakkında suçlu olduğuna dair kesin bir kanaat oluşmamışsa beraat ettirilir. Bu ilke, ‘masum birinin haksız yere özgürlüğünün kısıtlanmasındansa, suçlu birinin özgürce dışarıda dolaşması daha iyidir’ şeklinde ifade edilmiştir.”

Tutuklulukta ise ilke şudur: Yargılamanın tutuksuz yapılması temel kural olup, tutuklama bu kuralın istisnasıdır. Çünkü sanık, masumiyet karinesinden yararlanır.

Tutuklama bir koruma tedbiridir. Ceza muhakemesi sırasında delillerin muhafazasını, sanığın kaçmasının önlenmesi ve böylece muhakeme sonunda verilebilecek hürriyeti bağlayıcı cezanın yerine getirilebilmesini sağlamaya yönelik geçici nitelikte bir araçtır.

Tutuklama bir koruma tedbiri olarak kullanılmamış ve ceza niteliği taşımakta ise bu durum hukuka aykırıdır.

Tutuksuz yargılanmak davanın mahkûmiyetle sonuçlanmayacağı anlamına gelmez. Tersine tutuklu yargılamanın sonucunda da sanığın suçlu olmadığına karar verilebilir, mahkûmiyet kararı çıkmayabilir.

Hapis ceza, tutuklama tedbirdir. Tutuklamanın amacı yargılamayı kolaylaştırmak ve eğer sanık mahkûm olursa cezanın infazını sağlamaktır. Cezanın amacı ise öncelikle suç işleyen kişinin ıslahı, olmadığı takdirde onun tehlikelerinden toplumu korumaktır.

Hâkim tutukluluk kararı vermeden önce, orantılık (ölçülülük) ilkesinin gereği olarak öncelikle amaca yeterli diğer tedbirlerin (yurtdışı yasağı, teminat gibi) varlığını göz önüne almak zorundadır. Anayasamızın 19. ve devamı maddelerinde temel hak ve özgürlüklere getirilecek sınırlamaların orantılılık (ölçülülük) ilkesine aykırı olamayacağı açıkça belirtilmektedir.

“Kişi özgürlüğünün tutuklama suretiyle sınırlanmasında ilk şart bu işlemin hemen yapılmasının zorunlu olması, gecikmenin telafisi imkânsız tehlike doğuracak olmasıdır. Tutuklama kararının verilmesinde suçun ispatlanmış olması yerine, işlendiğine dair yoğun şüphenin varlığı gerekli ve yeterlidir. Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olgular, şüpheli veya sanığın suç işlediğini gösterir yüksek derecede kuşku ve büyük ihtimalin bulunması durumudur.  (Devam edecek…)

Metelik

Hercai gölgelerine
ürkek adımlar gizlediğim şehrin
sabah telaşesine
karışırken
haşhaşlı çörek, cantık kokuları
vesveselerle üleştiğim
yarım uykuların
mahmurluğunu ekleyip açlığıma
sunturlu bir öfke
üfledim harçlığıma..
Badem yağlı, bol cilalı
hayallerime inat
kunduram su çekiyorken üstelik
çaya katık ettiğim öksürük
iğde dalında hazan sarısı
radyo’da
“ömrüm seni sevmekle nihayet..”
ve
avuçlarımda
son meteliğin kifayetsizliği
gidiyorum..

Huzurlu Bir Aile İçin

0

Yüce Rabbimiz, insanı diğer bütün varlıklardan üstün kılmış, farklı cinslerin bir araya gelerek sevgi ve saygı temeline dayalı huzurlu aileler kurmalarını tavsiye etmiştir. Çünkü huzurlu bir aile, aynı zamanda huzurlu bir toplum demektir. Nitekim Kur’an-ı Kerim de, Rûm Suresi’nin 21. Ayetinde “içinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda sevgi ve rahmet var etmesi, Allah’ın varlığının delillerindendir. Doğrusu bunda iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır”  buyrulmuştur.

Toplumu meydana getiren temel yapı ailedir. Ailelerin huzur ve mutluluğu, toplumun huzur ve mutluluğu demektir. Ailede görülen huzur veya huzursuzluk dolaylı olarak topluma da mutlaka yansıyacaktır. Aile mutluluğunun sağlanması ise, eşlerin ve diğer aile fertlerinin birbirlerine sevgi, saygı ve hoşgörü esasları dâhilinde davranmalarına bağlıdır. Yine Kur’anı Kerim’de Tevbe Suresi’nin 71. Ayetinde, “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostudurlar”    buyrulmuştur.

Bu dostluğun evvel emirde aile içinde görülmesi gerektiği ve bir ömür boyu hayatlarını birlikte geçirecek olan eşlerin dostluğa, sevgi ve saygıya herkesten daha çok ihtiyaçları olduğu muhakkaktır. Bu gerçeğe rağmen, geçmişte olduğu gibi günümüzde de zaman zaman meydana gelen aile içi huzursuzluklar toplumun önemli problemlerinden birini teşkil etmektedir. Sevgi ve anlayış eksikliği geçimsizliği, geçimsizlik ise kötü muamele ve şiddeti doğurmaktadır. Bilhassa kadınlar ve çocuklara yönelik aile içi şiddet boşanmalara sebep olmakta, parçalanmış aile fertleri toplumun problemli üyeleri haline gelmektedir.

Kur’an-ı Kerim de bizler için örnek olarak gösterilen Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz hiçbir zaman eşlerine ve çocuklarına el kaldırmamış, daima güzel söz söylemiştir. İnsan olarak bazen eşlerine darılsa da bunu devam ettirmemiş, eşlerine yardımcı olmuş ve gerektiğinde eşlerinin de fikirlerini almak suretiyle istişare etmiştir. Hanımlara iyi davranılmasını istemiş ve “Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en hayırlı olanızdır” buyurmuşlardır. (Tirmizi, Müslim)

Netice itibariyle, eş seçerken İslam’ın koyduğu kaidelere uyulmalı, güzellik, zenginlik gibi geçici olanlar değil, iman, ahlak gibi temel vasıfların ön planda tutulması esas olmalıdır. Zira İslam’da esas olan güzel ahlak ve iyi huydur. Esasen halkımız arasında yaygın olarak söylenen, bir sivilce güzelliği, bir kıvılcım zenginliği yok eder ifadesi de bu hususu çok güzel hülasa etmektedir.

Ailedeki erkek otoritesi  “zorbalık” olarak anlaşılmadığı gibi, kadının itaati de “esaret” şeklinde anlaşılmamalıdır. Aile hayatı, Yüce Dinimiz İslam’ın hassas bir şekilde tayin ettiği ölçüler dâhilinde gerçekleşirse ailede “zalim“de olmaz, “mazlum“da.

Kadının iffet ve itaat dairesinden çıkarak kocasına zulmetmesi, buna karşılık kocanın ise otoritesini nefsanî arzuları uğruna kullanması aile yuvasının tahrip olmasına sebep olur. Huzurlu bir aile ortamının tesisi için eşler önce Allah’ın huzuruna durmalıdır. Huzura durulmayan ailede ise huzurun olmayacağı bilinmelidir.

Huzurlu bir ailenin temel şartlarından birisi de eşlerin karşılıklı yapacakları fedakârlık ve gösterecekleri sabırdır.

Bu vesile ile bütün okuyucularıma huzurlu bir aile hayatı temennisiyle, Mübarek Kurban Bayramlarını tebrik ederim.

Atatürk’ü Ne Kadar Doğru Anladık?

0

Yeni bir 10 Kasım’ı yaşıyoruz… Bir sene önce bu tarihi günde, 10 Kasım 2009’da, “açılım” şampiyonları, milli devletin kuruluş felsefesine ters olan bir projeyi tartışmaya açtılar; hem de Türk Milletinin irade tecelli makamı olan T.B.M.M.’ de… Bu tarih, “acılı gün” olarak tarihe geçti. Bu yazımızda “Atatürk’ü ne kadar doğru anlayabildik?” Sorusunu irdelemeye çalışacağız.

Artık 10 Kasımlarda Atatürk’ü “methetme” nutuklarını “irat” etmek son derece gereksizdir.  Çünkü Atatürk’ü tarif etmek, anlatmak mümkün değil, belki O’nu anlamaya çalışmak en doğru yol olur… Bu bağlamda yazımızın başlığı böyle konuldu. Sanıyorum ki böyle bir yaklaşım da son derece isabetlidir. Zira Atatürk’ü kelimelerle tarif etmek mümkün olsaydı yaptıklarının sınırları çok daralırdı; yaptıklarının tarifi tam yapılamayacağına göre O’nu da tam anlamıyla “tarif” etmek, “anlatmak” mümkün değildir… Eğer “tarif” kelimesinin sınırları içinde bir anlam geliştirilecekse bu, Atatürk için yetersiz kalır. O takdirde kişilerin söylemleriyle sınırlı bir Atatürk tarifi olabilir; örneğin denilebilir ki Atatürk, komple bir sporcu, atletti; büyük devrimci, asker, komutan, devlet adamıydı; deha, filozoftu… Tüm bu özellikleri kendinde toplamış olan bir insan…

**

Bağımsızlığın örneği…

Evet, Atatürk’ü anlamaya çalışmak en doğru bir yöntem ve çıkış olabilir… Tüm bu özellikleri ve yetenekleri kendinde, benliğinde birleştirmiş ve Türk Milletiyle bütünleşmiş; kendini geleceğe göre programlamış mütevazı, sevgi dolu, dünyaya barış için bakan, ülkesine demokrasi getirmek için çabalayan; varlığını milletine adayan mülksüz kahramanların en önden gelen neslinin tek örneği…

Emperyalizme karşı açılan milli mücadele savaşını tüm halkıyla birlikte vermiş ve kazanmış… Zor olanı, hatta imkânsız olanı başarmış… Sadece Türk Milletinin kurtuluşunu-bağımsızlığını-geleceğini etkilememiş, mazlum milletlere örnek oluşturmuş, Hindistan’dan Küba’ya, Yemenden Kafkaslara kadar dünya milletlerine istiklâlin anlamını öğretmiş, örnek olmuş bir lider…

 Hiçbir şeyi “kendisi için”, egosunu tatmin etmek için yapmamış, her şeyi milleti için yapmış… Fani dünyadan çekip gittiğinde de milletinin kalbinde silinmeyen bir iz bırakmış… Bir insan için bundan daha büyük bir varlık, değer, miras olabilir mi?

Atatürk’ü anlamayan ve O’nun fikirlerine inanmayanların hep tekrarladıkları tekerlemeyi duyar gibiyim; “Atatürk ne yaptı ki?”

**

Atatürk ne yapmadı ki!

Fi tarihinde öğretmen sınıfta öğrencilerine bir kompozisyon yazdırmak ister; Atatürk ile ilgili olarak bir konu verir; kompozisyon konusu; “Atatürk Türk Milleti için neler yaptı?”

Verilen sayfalar dolusu cevapları inceleyen öğretmenin dikkatini tek cümle içeren bir sınav kâğıdı çeker; “Atatürk ne yapmadı ki?!”

Yaşamımızda Atatürk’e neler borçluyuz, diye bir soru sorulduğunda, verilecek cevap ne olabilir acaba? Çok kısa bir cevap da olabilir, uzun da… “Neler borçlu değiliz ki?!”

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet rejimini yıkmak isteyenler de demokrasi merkezli Cumhuriyet idaresinde varlıklarını sürdürmekteler… Bu yıkıcı ve yok ediciler de Atatürk’e borçlular… Milletin manevi değerlerini “işportacı” malzemesi yapan “karanlık” kafaların varlığı da Atatürk’e borçlu…

Atatürk ve arkadaşlarının önderliğinde, Türk Milleti ile birlikte, kurdukları Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temel kurumlarına kurşun sıkan zihniyetlerin oluşup gelişmesi bu Cumhuriyet sayesinde olmuştur; cumhuriyete düşman yetiştirilen “karanlık” kadrolar da, Atatürk’ün kurduğu rejim sayesinde “devlet idaresinde” söz sahibi olmuşlardır…

 Yine denilebilir ki; sanat yapabiliyorsak, kitap yazabiliyorsak; özgürce konuşabiliyorsak; TV programı yapabiliyorsak; düşünce üretebiliyorsak bunun temeli Gazi’nin bize hediye ettiği laik, hukuk, demokratik Cumhuriyete borçluyuz…

Varlık sebebimiz, Milli Mücadele Ruhu ve kazanılmış istiklâldir; bu da Mustafa Kemal ile gerçekleşti; bunu inkâr edebilecek olabilir mi?

Olur!… Çünkü, haini bol olan bir milletiz!!! Hele bugünümüz de…

**

Atatürk’ü anlamak için…

Atatürk’ün yetiştiği “ocak” olan Türk Silahlı Kuvvetlerinden çıkmış olması bir şeyi hatırlatıyor; Türk Silahlı Kuvvetler her zaman ve her devirde yeniliğin, modernliğin, çağdaşlığın öncülerini yetiştirmiştir… Atatürk bu ocaktan dünyaya seslenmiş… Türk toplumu için düşündüğü ve uygulamaya koyduğu devrimleri “muasır medeniyet” hedefine uygun olarak plânlamış ve yapmış…

Günümüzde açıkça ortaya çıkan ve “pervasızlığı” marifet sanan “karanlık kafalar” tarafından Atatürk düşüncesine yeni düşmanlıklar üretilmekte, hedefler saptırılmaktadır… Çağdaşlığa karşı geliştirilen “düşmanca” karşı devrim girişimleri, demokrasinin nimetlerini de kullanarak zaman içinde gelişmiş, devlet kurumlarında kökleşmeye başlamış ve tedricen Cumhuriyet kazanımlarını hedef almaya başlamıştır; kendi kafa çemberi dışında düşünce ve görüş kabul etmeyen, fakat çok ustaca kamuflajlarla takiye yapan kadrolar, rejimi hedef alan yapılanma içinde olmayı sürdürmüşlerdir…

Farklı düşünce ve inançta olmanın zenginliği esasına dayanan çağdaş toplum olmanın ölçütleri belli noktalarda yoğunlaşmaktadır; bunların başında da laiklik gelmektedir. Toplumsal değerlerin çatışmadan bir arada yaşamasını sağlayan değer yargısı olan lâikliğin önemi işte  burada ortaya çıkmaktadır… Bugünü ve geçmişi kıyaslamak gerek…

**

Laik Müslüman olmak…

Hem lâik hem de Müslüman olunabileceğini, Cumhuriyet rejimi ile gösterilmiş, fakat bunu hazmedemeyenler sürekli Atatürk düşmanlığını teşvik etmiş ve desteklemişler.

Dini motifler her toplumun fertleri arasında “harç” niteliğinde olan “yapıştırıcı” değerlerdir; bunu inkâr etmek yanlış olur; ancak, dini motifleri kullanarak insanlar üzerinde, toplum üzerinde “baskı” unsuru kurmak isteyen siyasi iradeler birinci derecede demokrasi ve Atatürk düşüncesinin rakipleri sayılmalıdır… Esans kokulu yerel yönetimler tarafından uygulanmaya konulan ve yöresel olarak belli alanlarda oluşturulmaya başlanan “yasaklar”, aslında  kişilerin yaşam biçimlerini gösteren alışkanlıklarını sınırlamak değil, kişilerin özgürlükler bütünlüğünü bozma hedefidir.

**

Cumhuriyet kutsal armağandır…

 Atatürk Türkiye Cumhuriyetini kurarken söylediği su ifade son derece önemlidir; “Cumhuriyetin kuruluşu ne bir soy, ne bir ideoloji ne de bir din üzerine kurulmuştur; cumhuriyeti kültür üzerine kurduk” diyor. Kemalist düşüncenin esası bu ifadelerde saklıdır; bunlardan, cumhuriyetten ödün verilemez… Atatürk’ü anlamak için Cumhuriyet kazanımlarını, özgür yaşamanın derinliğini, ibadetini zevk ve huşu içinde yapmanın huzurunu anlamak gerek…

Atatürk’ün Türk milletine en büyük hediyesi cumhuriyettir… Etrafınıza bakınız; Ortadoğu sefalet çamurunda debelenmeyen bir Türkiye varsa, bunu Atatürk’e ve Cumhuriyet rejimine borçlu olduğumuzu hatırlamalıyız… Dikkatli olmak, sıkı durmak, sağlam yere basmak gerek… Ülkemin hem dışarıda hem de içeride düşmanı çoktur… Maalesef kötü bir özelliğimiz var; kendine çok fazla düşman yetiştiren bir milletiz…

Şu günlerde Türk Milletinde eksik hissedilen bir nokta var; Atatürk’ün ifade ettiği bu hedef anlamında bir tarih bilincine ihtiyaç var. Toplumuzda eksik bazı değerler, anlamalar, algılamalar sorunu var; geçmiş tarihe, toplumsal algılama ve değerlere sahip çıkma sorunu var… Atatürk’ü anlamak, ideallerini görmek, yaşama geçirdiği fikirleri görmek, fikirleri duygulara dönüştürmek demektir… Bunlar başarılmadıkça cumhuriyetin ve demokratik yaşamın kazanımları yaşanmadan silinir gider…

**

Cumhuriyetin temeli kültürdür…

Atatürk’ün cumhuriyetin temelini dayandırdığı kültür üzerindeki bu vurguyu milletimiz, başta aydınlarımız anladı mı?

Biraz şüpheli! Çünkü Atatürk düşüncesini istismar edenler de, onun ticaretini yapanlar da, onun ardına sığınıp “takiye” yapan gayrı milli kafalar da, “esans” marka ideolojilerini gerçekleştirmek için Cumhuriyet kazanımlarını “araç” olarak kullananlar da “aydın” geçinen diplomalı aydıncıklardır! Vatandaş Mehmet bundan zaten haberdar değil…

Atatürk diyor ki “…Aydınlarımız içinde çok iyi düşünenler vardır. Fakat genel olarak şu hatamız vardır ki, inceleme ve araştırmalarımızı temel olarak çoğunlukla kendi ülkemizi, kendi tarihimizi kendi geleneklerimizi, kendi özelliklerimizi ve ihtiyaçlarımızı dikkate almayız. Aydınlarımız belki bütün dünyayı, diğer milletleri tanır, ama kendimiz bilmeyiz…”

 Kurtuluş savaşı verilirken Atatürk’ün çevresindeki en yakın dostları “Amerikan mandası veya İngiliz mandası” fikrini önerirken; O, sadece şunu düşünmüş ve uygulamış; “Ya istiklâl ya ölüm” demiş… Günümüzde de, tıpkı Atatürk döneminde olduğu gibi, ABD ve AB mandacılığının ötesinde “uşaklık” yapmaya hazır idealsiz, ruhsuz insanların öttürdüğü “köşe başı” isterik çığlıklar dikkate alındığında, o günün zor şartlarında “mandacı” tabir edilenlerin, bugünkü “uşak” ruhlular yanında çok daha vatansever ve milliyetperver oldukları anlaşılacaktır…

 Hiçbir devlet liderinde gözlenmeyen, fakat Atatürk’te dikkat çeken bir özgüven var… Hal ve hareketlerin temelinde bu özgüven vardır; doğal karşılanmalıdır ki özgüveni olmayan, büyük işlerde asla başarılı olamaz…

Atatürk özgürlük ve bağımsızlık derken, kendi dışında bir değeri ret ederken, bir aydınlanmayı, yönü, hedefi öne çıkarıyor… Kişiyi bu düşünce boyutuyla birleştiriyor… Özgürlüğü somut bir değer olarak bireye vurgu yapıyor, “aidiyete” itibar etmiyor, bir ideolojiye, totaliter rejime sığınmıyor…

**

Laiklik inançların teminatı…

Toplumun özgün değerlerini toplumun varlık sebebi olarak alıyor ve değerlendiriyor. Örneğin, toplumun manevi değerlerini kendi gerçekleri içinde kabul ediyor. Manevi değerlerin istismar edilmesini katiyen istemiyor. İstediği şeyler somut şeyler olup uygarlığa katkı yapacak şeylerdir. Laikliği manevi değerlerin, inançların, ibadetlerin sağlam ve özgürce uygulanması için teminat, inançları fertlerin hegemonyasından arındırtıyor. Laikliğin bir anlamda inancın garantisi sayılması bu noktada önem kazanıyor.

 İnsanın biyolojik doğası gereğince farklı algılamaları olabilir; bunun doğru anlaşılması ve yönlendirilmesi gerekir ki topluma yararlı olabilsin… İnsan yaşamı itibarıyla kocamış olabilir, fakat aklı ve düşüncesiyle genç olabilmek önemlidir… Türk Milleti bu özelliği ile her zaman “genç” kalmayı başarmıştır… Bugün de Türk Milletinin bir bütün olarak “fikirde genç ve taze” olmak mecburiyetindedir. Bu genç düşüncenin temeli de millici fikirlerin, çağdaş normlar açısından değerlendirilip “ulus-devlet” düşüncesinin esası olmalıdır. Kurtuluş Savaşı, bu millici düşüncenin oluşması, geliştirilmesi ve yaşatılması ile bu düşünce bütünlüğü bağlamında sağlanmış ve başarılmıştır…

**

Atatürk’ü sevmek…

Atatürk’ü anlamak demek onu sevmek demektir; methetmek demek değildir… Bu ayırımı çok iyi yapmak ve anlamak gerek… Bu nedenle kendisini methedenlere karşı tevazu gösteriyor, sadece milletinin hizmetinde olduğunu, görev yaptığını ifade etmekte geri durmuyor…

Özellikle Atatürk’ün Samsun’da öğretmenlerle yaptığı toplantıdaki konuşmasında bu hususa çok iyi değinmiştir; “Şahsıma karşı birçok iltifatı yapma nezaketini gösterdiniz. Bu iltifatlar samimi ve kalpten olduğu için kuşkusuz çok memnun oldum. Duyguluyum ve çok teşekkür ederim. Yalnız, sizden olan bir kişiye sizden çok önem vermek, her şeyi ulusun bir ferdinde toplamak, geçmişe, bugüne ve geleceğe ait bir toplumsal açıklamayı böyle yüksek bir toplumun mütevazı bir ferdinden beklemek, elbette ki layık ve gerekli değildir…”  

Burada verilmek istenen mesaj bellidir; amaç kendini küçümsemek değil, topluma bir kıvanç duygusu vermek istediği belirtiliyor… Toplumun tüm fertlerin cumhuriyetin yerleşip yaşanmasında görevli olduğunu, sade bir vatandaş gibi kendisinin de sorumlulukları olduğunu fakat her şeyin tek kişide, kendisinde, toplanıp onun omuzlarına tüm yüklerin bindirilmemesi gerektiğini hatırlatıyor. Ayrıca, burada gurur dolu bir tevazu da var…

 O’nun şerefi, şanı tarihe kalsın; tarih en iyi şekilde değerlendirir… O’nu anlayalım ve fikirlerini yaşama geçirtelim yeter… O’nun methiyelere ihtiyacı da yok; Türk Milletinin, gelecek nesillerin O’nun rehberliğine ihtiyacı var…

**

Cumhuriyet bilgili gençliğe emanet…

Bilime, bilgiye ve sanata imkânlar sağlamak ve ortamı hazırlamak bizlerin, devleti idare edenlerin, tüm sorumlu ve yetkililerin görevidir… Bunu yapmak Atatürk’ü anlamakla başlar… Kemalist düşüncenin temeli, ileriye yönelmeye, iler gitmeye, yeniliği yakalamaya yöneliktir…

Bunun için geleceği gençlere emanet etmenin temelinde sürekli ilerleme ve gelişme ruhu ve azminin yaşamasını, yaşatılmasını sağlama amacı vardır… Neden yaşlılara, orta yaşlılara değil de gençlere emanet ediyor Cumhuriyeti; çünkü onlar “gelecektir”, onlar gelecektir…

 Atatürk’ün “Gençliğe Hitabesi” bir şiir değildir… Geleceğe yönelik mesajdır, yol gösterici mesaj… Gelecekte, yarın hür olup olmayacağımızı anlatan bir söylemdir…

Kullandığımız tüm özgürlükler bu söylemde saklıdır… Geleceğimize yönelik tehlike ve düşmanlara işaret ediyor, tehlikelere karşı korumaya çağırıyor…

Lâik, hukuk devleti ilkesi mutlaka korunmalıdır… Bu, Cumhuriyetin temel ilkesidir… Bu ilkeden taviz verildiği takdirde cumhuriyet rejimi de biter… Laik Cumhuriyet, Atatürk’ün en büyük hediyesidir Türk Milletine…

**

Tarih bilmek…

 Atatürk’ün en büyük özelliklerinden biri de geçmişine çok değer vermesidir… Tarihi çok iyi bilmek ve bildirmek, öğrenmek ve öğretmek ana ilkesi olmuştur Atatürk’ün… 

Bakınız şu gerçeğe; Atatürk tüm askerlik hayatı boyunca cepheden cepheye koşmuş; nerede askeri sorun varsa oraya yönlendirilmiş; Trablusgarp, Kafkaslar, Şam, Halep, Çanakkale… Giderken de tarih okumuş, incelemiş…

Örneğin, Osmanlı askeri -komutanı- olarak Şam’a giderken bile, yolda, at sırtında, tarih okumuş, araştırmış, etrafına de eğitim vermiş, tarih öğretmiş… Bu gerçekleri görüp anladıkça, Atatürk’ün bir toplumun millet olabilmesi için gerekli temel vasfın tarih ve kültürel değerler olduğuna inanması sıradan bir olay değildir…

Bu bağlamda Atatürk tarihi olayları incelemiş, geçmiş ile günün şartlarını kıyaslamış ve gereken dersleri çıkarmış, nihai kararlarını da uygulamış… Bunun için şu gerçeği ilke olarak ifade etmiş “toplumlar tarihini bilmek zorundadır…”

1932 yılında yapılan ilk Tarih Kongresinde, Atatürk çok önemli bir konuşma yapar; “Türkler dünyaya medeniyet öğretmenliği yapmışlardır… Şimdiden emir veriyorum, kongre 4 sene sonra yapılacak, bir komisyon kurun ve dünya tarihini bilenler olsun, arkeologlar olsun, tarih araştırmaları yapan uzmanlar olsun. Lütfen bunları seçin ve 2. Tarih Kongresinde bunların hazırladığı raporu görmek istiyorum” der…

Aradan zaman geçer ve 2. Tarih Kongresinde komisyonca hazırlanan rapor okunur, ardından komisyon tarafından hazırlanan bu raporlar Ata’ya verilir… Atatürk raporu derin bir sessizlik içinde dinler… Ve, gözlerinden aşağı süzülen yaşları silmeye gerek duymadan, yine en üstün vakar dolu duruşuyla şu ifadeleri kullanır;

“İşte benim tarihim…” der…

Ve ondan sonra da Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi milli değerleri araştıran kuruluşların toplum hayatında ne denli önemli olduğunu insanlarımız zaman sürecinde anlamaya başlar…

Atatürk’ü anlamak için yaptıklarına bakmak gerek…

Cumhuriyete, onun nimetlerine bakmak gerek…

Onu anlamak için…

**

 

Millet olabilmek…

Atatürk, neden her şeyde ve işte sadece Türk Milletine güvendi, diye bir soru sorulduğunda, verilecek tek cevap yoktur; birçok cevap vardır… Millete dayanmak, ona inanmak, ona güvenmek… Bunun elbette ki bir sebebi olmalı… Millete dayanıp güvendiğinin temel ilkesi, toplumu “millet” yapan hasletlerin, kıstasların, değerlerin Türk Milletinin ruhunda bayraklaştığını görmesidir…

Bir milleti millet yapan unsur nedir, sorusuna Atatürk kafa yoruyor ve araştırıyor. 12 yaşından itibaren “düşünen” adamdır Atatürk… Haksızlıklara, olumsuzluklara tahammülü olmayan bir karakteri vardır… Haksızlıklar karşısında akılla tepki vermeye özen gösterir… Bu konularda okurken ve araştırmalar yaparken çok etkilendiği yabancı bilim insanları vardır; millet konusunda çok önemli tespitlerde bulunan araştırmacılardan etkilenir… Sosyologlara, sosyal bilimcilere göre millet olma ilkeleri farklıdır ve bunlar şöyle özetlenebilir:

1- “Milleti millet yapan şey ırk değildir; çünkü bütün modern devletler etnik karışımdır…”

2- “Milleti millet yapan unsur din de olamaz. Devletlerin sınırları ile mezheplerin sınırları birbirleriyle özdeş değildir…”

3- “Milleti, tabii sınırları referans alarak tanımlamak da tehlikeli ve böyle keyfi bir teori de olamaz…”

İşte bu temel ilkeler etrafında “millet” olmanın ana hatlarını inceler ve irdeler… Atatürk, milleti millet yapan unsurlar konusunda kafa yorarken sosyal bilimlerin bu özelliğinden çok etkilenir.

**

“Millet” bir ruhtur…

Atatürk’e göre bir milleti millet yapan unsurların başında tarih gelir. Uygulamalarında tarihin yerini ayrı olduğunu belirtir. Çünkü tarih, milletlerin hayatını, sürekliliğini göstermektir…

Tarihi olmayan milletler sürekli olamamışlar… Medeniyetler kuran milletlerin sürekliliğini sağlayan tarih ve dil birliğidir. Tarih ve dil yaratamamış olan milletlerin hiçbir şekilde iz bırakamadıkları bilinir…

Çünkü millet, maddi olgularla tasvir edilemez… Millet bir ruhtur, manevi bir değerdir; çokların, teklerin bütünüdür; onu anlamak ve hissetmek gerek… Bu ruhu ve bu manevi değeri aslında “tek” değer olan iki şey teşkil eder; bunlardan bir “mazi”, diğeri ise “hal” (mevcut durum) dır; bu ifadelerin taşıdığı, yüklendiği derin anlamlar bu “tek” kavramını güçlendirir…

“Mazi” konusunu derinlemesine işlemek bu yazının sınırları yetmez, fakat “hal” durumu kısaca ifade etmek mümkündür.

O “hal” nedir, yani bugünkü özlemlerimiz nelerdir?

İnsanoğluna dair özlemlerimiz, değerlerimiz nelerdir?

Zengin bir manevi hatıralar mirasının müşterek sahipliği değil midir?

Birlikte yaşama arzusu değil midir? Birlikte bırakılan mirası yüceltme iradesi değil midir?

Evet, özlemlerimiz bunlardır… Özlenen değerler…

**

Atatürk’ü doğru anlamak…

Birlikte bir şeyleri yükseltebilmek, yani milliyetçi olmak; yurt sevgisine sahip olmak, değerler bütünü kültüre sahip olmak demek; bir coğrafyaya, vatan toprağına, bir dile âşık olmanın sorumluluğu ile hep birlikte güzel bir şeyler yapabilme özlemidir; Atatürk’ü anlamak… Kırmadan, dökmeden, çatışmadan birlikte yapabilmek; varlığı da yokluğu da paylaşabilmektir, Atatürk’ü anlamak…

İşte bunu anlatıyor Atatürk… Bunu ‘anlayın’ diyor…

Tek bir kişinin, padişahın, kulu olmaktan değil aynı zamanda emperyalizmin esaretinden kurtarmış, esaret çemberini kırmış, vatandaşlığa gelmemizi sağlamış… Birey olmamızı zağlamış… Kutsal kabul edilen tüm değerlerin yok olmasına, aşınmasına karşı durmuş; istiklâl demiş, vatan demiş, millet demiş, bayrak demiş…

İşte cumhuriyetin kazanımları bunlar… Bu kazanımları koruyarak, avantajları kullanarak özlemlerimizi gerçekleştirmek ve Atatürk’ün işaret ettiği “muasır medeniyet” üzerine çıkmak bizim görevimiz…

Atatürk’ü bu anlamda doğru anlamak ve kavramak gerek…

Atatürk’ü şekilde anmak değil, beyinsel olarak yürekten anlamak gerek… Atatürk düşüncesi olan Kemalizm’i, Kemalist düşünceyi “şekilcilikte” değil, dimağda, kafada özümlemek gerek…

Bilgide, bilimde, çağdaşlıkta Atatürk’ü anlamak gerek…

“Yalanlarını Muşi Dayı..”

Ben 70 doğumluyum. Hesapta Coniler 1969‘da Ay’a çıkmış, bir de bayrak dikmiş. Armstrong Efendi de demişmiş: “Bu benim için küçük, insanlık içinse büyük bir adım.”

Pek güzel de uzay aracı Ay‘ımızın neresine, nasıl inmiş? Ay‘da hazır tesis mi varmış? Hadi indi diyelim, Ay‘ın Dünya gezegeninden daha düşük olan yerçekimini nasıl aşmışlar? Hadi aştılar diyelim, Ay‘ın tabanından hangi kaldıraçla o külüstür geminiz havalanacak? Cap Caneveral Üssü‘ndeki fırlatma rampasını katlayıp da astronot efendilerin cebine mi koydunuz? Madem Jetgiller gibi istediği gezegene çivileme inen ve zıplama usulü kalkan gemi yapmışsınız, uzayı da fethetseydiniz ya.

Ben oldum 40 yaşında. Maşallah 41 senedir insan Ay‘a bir daha ayak basmaz mı? Niye Ay‘a küstünüz kardeşim? 69‘da televizyonlar siyah – beyaz tek kanalı zor gösteriyordu, şimdi şehirlerarası otobüslerde neredeyse her koltukta bilgisayarlı TV‘ler var. Teknolojinin baş döndüren hızına göre şimdi Ay’da koloniler kurmanız ve New York – Ay arasında Uzay Otobüsü işletmeniz gerekiyordu. Hatta birkaç nükleer başlığı da uzaya çoktan taşımalıydınız. Zenci kardeşlerimizi de Ay‘a biletçi, bekçi ve hamal olarak sigortasız çalıştırırdınız.

Siz Amerikalılar, Ay’ı 53. eyalet yapar, bol yıldızlı bayrağınıza bir de hilâl eklerdiniz. Mars‘a Michael Jackson‘u göndertir, adını ölmeden Kızıl Gezegen‘inin münasip bir tarafına pirinç levhayla çaktırırdınız.

Yok Yıldız Savaşlarıymış, yok küresel insan tipiymiş.. Çocuk reklâmları gibi; ortada fol yok, yumurta yok ama bol efektle ve yüksek volümle ahaliyi ‘bi koşu‘ marketlere alışverişe koşturursunuz. Hemi de eyersiz ve koşum takımsız..

Hep Yahudi zekâsı, hep ticarî mantık.. Ve pazarlama, ve satış, ve kamuflaj, ve yalan-dolan.. Ama helâl olsun. Bizim Hz. Ali cenkleriyle büyümüş, Hz. Hamza kahramanlığını dinlemiş, Osmanlı‘nın 1’e 3 / 1’e 5 zaferleriyle ilk Millî Güvenlik eğitimini almış mücahit Müslümanlarımızın bile diz bağlarını gevşettiniz ya.. Venezüellalılar, Amerika tehdidini ciddiye bile almıyor, İranlılarsa dalga geçiyor.

Mazisi kahramanlıklarla dolu Türk Milleti ise ‘Amarika‘ dendiğinde ya Cennet tasavvuru ya Cehennem tasvirinde bulunuyor. Her ikisinde de halk etme yetisine izafe var. Sanırsın Allah değil de – hâşâ – Kâinat‘ın yaratışında Amerikakünfeyekûn‘un İngilâzcasını söylemiş. Sanırsın Amerika zâtî ve subûtî sıfatların tamamını hâvi.

Allah’tan korkanların lâfta, Amerika’dan korkanlarınsa icraatta arttığı şu mavi dünyamızda Âdemoğlu bindiği dalı kesmeyi istikrarla sürdürmekte. ‘Kral çıplak‘ diyecek çocuklar Barbie‘yle, Bakugan‘la meşgul oldukları için büyüklerden de bir numara bekliyoruz.

Sanal dünyanın şampiyonu sanal iktidar.. Kolu herşeye yetişen, herkesi dinleyen, heryerde hazır ve nâzır havalarında.. Biz de yedik. Üstüne nükleer korkuları, istihbarat fobilerimizi de ekledik. “Ne iş olsa yaparım ABD’i ayağıyla iki figüranlık, bir sülfe geçinip gidiyoruz.

Aslında ben bu yazıyı bizim Yuvacık‘ta kahve işleten meşhur Muşi Dayı‘yı anmak için yazmıştım. Yine dağıtmışım. Bir koşu toparlayayım da entel terbiyemize halel gelmesin.

“Yalanlarını sevdiğimin Süper Güç’ü…”

 

Kosova’da Sarı Paşa’nın Çocukları

Türk Milletinin Büyük Önderi Mustafa Kemal Atatürk’ü kaybedeli  72 yıl olmuş.

Onun dediği gibi vücudu toprak olmuş ama eserleri var olmaya ve fikirlerine sığınılmaya her gün artan bir şekilde devam ediliyor.

Tarih sahnesinde yok olmayla burun buruna gelmiş olan Türk Milletinin önüne bir lider olarak geçerek başta İstiklal Mücadelesini vermiş olan ve nihayetinde Türkiye Cumhuriyetini kuran bu eşsiz insana ne kadar saygı göstersek ve onu rahmetle ansak azdır.

Yaşadığımız her zaman dilimi onun haklılığını ortaya koyan gelişmelerle şekillenmektedir. Bu bizlere Atatürk’ün çağlara hitap ettiğini göstermektedir.

Bu gün varlığından gurur duyduğumuz bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti varsa ve bizler onun onurlu birer vatandaşıysak ve dünyaya “Ne Mutlu Türküm Diyene” diye haykırabiliyorsak hepsi Allah’ın verdiği izinle onun sayesindedir.

Kim ne yaparsa yapsın, güneş hangi balçıkla sıvanmaya kalkışılırsa kalkışılsın, Mustafa Kemal Atatürk gerçeğinin üstü örtülemez ve gerçekler gizlenemez.

Mustafa Kemal Atatürk, sadece Türk halkı için değil, Türk Dünyası içinde aynı değerde büyük bir lider ve önderdir. Hatta Atatürk için tüm mazlum ve mağdur milletlerin ve insanların lideridir rahatlıkla söyleyebiliriz.

İnsanlık aleminin önemli bir şekilde önünü açan bir lider olan Atatürk ölümünün 72. yılında her geçen gün artan bir hasretle dünyanın dört bir köşesinde anılmaktadır.

Atatürk sadece Türkiye’de yaşayan halkımızla ilgilenmemiş, dünyanın neresinde bir Türk veya kendini Türk hisseden varsa oraya yönelmiş ve bir bağ kurmuştur. Bu nedenle Doğu Türkistan’dan Adriyatik kıyılarına kadar her bir Türk’ün ve kendini Türk hissedenin yüreğinde Atatürk ve Türkiye sevgisi vardır.

Türk Dünyasında Atatürk’ü tanımlayan adlardan biri de “Sarı Paşa”dır. Türkiye’den kalkıp Türk Dünyasının her hangi bir köşesine gidenlere, onları karşılayanlar zaman zaman “Sarı Paşa’nın Çocukları” diye seslenmişlerdir. Bu söz benim çok hoşuma gider ve benim için “Sarı Paşa’nın Çocuğu” olarak nitelendirilmek bir övünç sebebidir.

Ancak artık görüyorum ki artık sadece Türkiye’de yaşayan Türk halkı değil, dünyanın neresinde olursa olsun “Ne Mutlu Türküm Diyene” anlayışında yaşayan herkes Sarı Paşa’nın çocukları olmuştur.

Bu nedenle Sarı Paşa’nın çocukları olmuş olan Kosova Türkleri, Atatürk’ü her yıl vefatına denk gelen tarih içinde “Atatürk Anma Haftası” tertipleyerek onu anıyor ve Türklük şuuru ile Türkiye sevgisini gençlere aktarıyorlar. Ben de bu yıl Atatürk’ümüzü onların arasında Kosova’da anmak üzere  toplantılara, panellere, konserlere katılıyorum.

Filizler Kültür ve Sanat Derneğinin Kosova Prizren’de düzenlediği Atatürk’ü Anma Haftasında bulunmak hayatıma anlam kazandıran önemli bir zaman dilimi oldu. Kosova Türkleri yaklaşık yüz yıldır onca sıkıntıya rağmen Türk varlığını ve Türkiye sevgisini, Atatürk’ün fikirlerinin önderliğinde haykırıyor. İnşallah Kosova Türklerinin bu sesini duyuyorsunuzdur.

Atatürk’ün sevdiği şarkıları hep birlikte dinlediğimiz Kosova’da görevli Türk Taburunun komutanlarının ve askerlerimizin görüntüsü bir kez daha Türk Ordusu ile gurur duymamıza vesile oldu. Türk askerinin yaptığı güzel işleri Kosova’lılardan dinlemek doğrusu bana pek büyük keyif verdi.

Kosova’da Türklüğün merkezi olan ve Türkçemizin yaşadığı Prizren’deki camilerimiz, çeşmelerimiz, köprülerimiz ayrı bir görülecek nitelikte. Prizren’i gezerken bizlere Türk Dünyasındaki kardeşlerimizle kucaklaşmak için hazırlanma emrini veren Atatürk’ü bir kez daha anma fırsatı buluyoruz. 

Kosova Türklerinin sembol isimlerinden Prizren’li Ferhat Derviş ile birlikte bu organizasyona imzalarını koyan KTDP’nin değerli genel başkanı Mahir Yağcılar, milletvekillerimiz Müferra Şinik, Enis Kervan, Fikrim Damka, Filizler Kültür ve Sanat Derneği başta olmak üzere, Türkler tarafından Prizren’de kurulmuş bulunan tüm dernek yöneticilerine ve adını sayamadığımız isimsiz kahramanların tamamına ne kadar teşekkür etsem azdır.

Geldim ve gördüm ki, Sarı Paşa’nın çocukları Kosova’da dimdik ayaktadır. Hepsi birer uç beyi olarak Atatürk’ün kendilerine verdiği görevleri yerine getirmek azmindedir. Geriye kalan sizlerin onların unutmaması ve onlardan her türlü desteğinizi eksik etmemenizdir.  Kosova’daki kardeşleriniz aynen sizler gibi Türk varlığını korumak için büyük bir kararlılık içindedir. O zaman yapılacak iş Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu köprüleri onun fikirlerinin izinde yürüyerek sağlamlaştırmaktır.

Bu vesile ile Kosova’da Sarı Paşa’nın çocukları arasında onu bir kez daha hasretle anarken, Sarı Paşa’nın aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyor ve ruhuna fatihalar gönderiyorum.

Türk Gençliği ve Ülkü Mahrumiyeti

0

Gençlik, dinamizmi, cesareti ve ataklığı ile gerek toplumun büyük bir kesimini oluşturması ve gerekse ülkenin gelecekteki gidişatına yön verecek mevkilerde bulunabilmesi itibariyle çok önemli bir kesimi teşkil etmektedir. Günümüzün modern toplumlarında gençlik kesimi önemli bir konumda yer almakta ve ülkedeki üst düzey, kaliteli, yetişmiş, teknik donanımlı iş gücünü oluşturduğu gözlenmektedir. Bu önemi fark eden toplumlar ise gençlerine ve onların problemlerine karşı büyük hassasiyet göstermektedirler.

Hakikaten gelişmiş toplumların, geleneksel yapılarından modernliğe geçişleri sürecinde, gençliğin de cemiyet içerisinde daha aktif bir konuma geldiği görülmektedir. Fakat burada batı toplumları ile Türk toplumu arasında farklı bir gelişim çizgisinin mevcut olduğunu söylemeliyiz. Geleneksel batı toplumlarında, genellikle yaşlı kimselerin (lordlar, dükler, baronlar.. vs) idaresi ve yönetimi altındaki bir cemiyet hayatı söz konusudur. Bunların genç olan  evlatları ise daha çok para, macera ve aşk peşinde mesafeler kat ederek serserilik yapmakta idiler. Ancak daha sonraları toplum modernleştikçe, gerek yönetimde ve gerekse toplumun odak noktalarında gençliğin hakimiyetine doğru bir geçişin olduğunu söyleyebiliriz.

Batı toplumlarının aksine, geleneksel Türk toplumunda gençliğin, toplum içerisinde daha çok etkili ve aktif olduğu görülmektedir. Büyük bir şuur ve sorumluluk sahibi olan gençlik, bilgelerinden aldığı dersle, erenlerinden aldığı ferasetle ve köklerinden aldığı güçle her zaman toplumun önünde koşmuş ve ona liderlik etmiştir.  Elbette ki geleneksel Türk toplumunda da gençlik  batı toplumunda olduğu gibi aşk peşinde koşmuştur! Ancak serserilik ve macera aşkı için değil; gönlünün tahtına oturttuğu yegane milleti için.. Hatta bu yolda öyle mesafeler kat etmiştir ki  o yaşlarında milletini de arkasına alarak, gün olmuş Ergenekon’dan dağları delerek çıkmış, gün olmuş yaptığı toplar ile İstanbul’u feth ederek mübarek Nebi’nin sözlerine mazhar olmuştur.

İşte geleneksel Türk toplumunda gençlik, gerek cemiyet içerisinde teşkil ettiği konumları ve gerekse cemiyete yön verip, onun sorumluluğunu kendinde taşıma doğrultusunda aktif bir konumda yer almakta iken; tam tersine toplumumuz moderleşme çabaları içerisine girdiği zaman, (siyaset başta olmak üzere) daha çok başta yaşlıların olduğu ve uzun müddet de orada kaldıkları görülmektedir. Atalarının gençliğinden ders alamayan günümüz gençliği ise maalesef kalbine millet aşkını koyma yerine; para, mevki, makam ve tek gecelik aşkları koyar hale gelmiştir. Bizler ise, gündelik olarak yaşadığı bu hayat içerisinde, onları ilgisizlik ve keşmekeşliğimizle büyüterek, narin ve zarif söğüt dallarını, dikenler yumağı haline getirmişiz.

Gerçekten de  gençliğin yetiştirilmesi ve şuurlanması açısından topluma büyük görevler düştüğü açıktır. Çünkü hali hazırdaki toplum özelliklede yeni yetişen gençlere bir takım maddi veya manevi hedefler sunar. İdealize edilen bu değerlere ulaşamama durumu ise çatışmaların, sosyal düzensizliklerin ve bütünleşme problemlerinin  başlangıç noktasını oluşturur. Esasında günümüz toplumlarında gençlikteki bir takım problemlerin (terör, intihar, şiddet, gasp, hırsızlık..vs) meydana gelmesinin temel sebebi de burada yatmaktadır. Yani toplum içerisinde sunulan hedeflerin niteliği ve bu hedeflere götürecek araçların mahiyeti gençliğin gidişatında, önemli bir yere sahiptir. Hedefler ve araçlar arasındaki uyumsuzluklar, çoğu zaman problemlerin kaynağını teşkil etmektedir.

Çünkü bu gün, bizim de içinde bulunduğumuz bazı toplumlar, insanlara yüksek oranda para kazanıp, çok zengin olmayı, şöhreti.. vb. hedef olarak gösterirler ve bu duruma ülke içerisinde çok kıymet kazandırırlar. Ancak insanlar, eğer bu hedeflere götürecek meşru yollardan mahrum ise -ki herkes bu imkana sahip olamaz- o zaman meşru vasıtaları reddederek, gayri meşru yolardan zengin olma, ün kazanma ve hedeflerini alde etme çabası içerisine gireceklerdir. Bu istikamette ise gençlik, kanun dışı yollara sapacağı gibi bazen de ahlak dışı davranışları da sergileyecek ve böylece sonucunda  gerek birey ve gerekse toplum çapında sosyal şiddet olaylarının meydana gelmesine sebep olacaktır.

İşte genç ruhların fevc fevc, yığınlar halinde gittikçe köreldiği ve paslandığı şu dünyada ancak, milli ülkülerin kendisine sunduğu değerler sayesinde, bütün kirlerinden arınıp, üstün dinamizme kavuşabilecegi kesin bir gerçektir. Böyle bir donanıma sahip genç insan, hayatın karanlık yollarında düştüğü en kötü durumlarda dahi,  geçmişin kendisine baktığını, geleceğin inşasında ise kendisinin sorumlu olduğu anlayışından hareketle, bu günü iyi değerlendirebilme şuuruna sahip olacak ve önünü aydınlatan ülküsüne sarılıp yaşama ümidi kazanacaktır. Bazen de bu duygu öyle bir şahlanacak ki Ergenekon’da Börteçine’nin sesini, Ahlat’ta akıncı Alperenlerin, İstanbul’da Fatih’in, Sakarya’da Atatürk’ün “hücum!” seslerini duyacaktır…   

Ne acıdır ki günümüz gençliğinin ülküsüzlük buhranının doğurduğu anaforlarda, nefes alacak takati bile kalmamıştır. Bu gün maalesef gençliğin model şahsiyet olarak seçtiği kişiler sadece o zaman içerisinde toplumda popülaritesi yüksek olan (popçu, topçu, film yıldızı… vb.) kişilerdir. Bu insanların popülaritesinin geçiciliği kadar, onları ideal olarak seçmek de gence, geçmişle bu gün arasında bağlantı kurup geleceğini inşa etme ve sağlam bir kişilik yapısı oluşturmasında hiçbir şey kazandırmamaktadır. Böylece mazisinden, milli değerlerden ve ülkülerden uzaklaşan; hatta kendinden bile uzaklaşan bir nesil ortaya çıkmaktadır. Zaten bir toplumda milli kimlik ve kişiliğe sahip olmayan bireylerin, şahsi kişiliklere de sahip olması beklenemez.

Şu gerçek asla unutulmamalıdır ki, milletler hayatiyetlerini ve varlığını, iyi yetiştirilmiş, milli varlığı ve milli ruhları mükemmelleştirilmiş nesillerle sürdürürler. Türk Milletinin devamı ise ancak milli ve manevi değerlerine bağlı, yüksek bir olgunluktaki tarih şuuruna sahip, Türk olmayı iliklerine kadar sindirmiş ve Türklüğü ruhunun en ücra köşesine kadar hisseden nesillerle kaimdir.

Böyle bir nesil yetiştirmek ise, gençliğe yüksek bir ülkünün aşılanması ve bu ülküye onları götürecek vasıtaların sağlanmasi ile mümkündür. Bu gün gençlere, bu imkanları sağlayamazsak, yarın onlardan bir şeyler beklemeye hakkımız olmayacaktır. Dolayısıyla bu gün bizler rüzgar ekersek, yarın fırtınalar biçeceğimizden emin olmalıyız.

İşte ülkü ile yoğrulmuş milliyetçi ve Türkçü bir nesil yetiştirme doğrultusunda, Türk gençliğinin sahip olması gereken temel mefkureyi;

“Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan,
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan…”

dizeleriyle özetleyen Ziya Gökalp, milletlerin mefkureleri ile ayakta kaldığını, bunu da gerçek manada zor duruma düştüklerinde anladıklarını söylemektedir. Gökalp, Türk gençliğinin sahip olması gereken yegane mefkurenin, Kızıl Elma gayesi ile “Turan” olduğunu belirtmektedir. “Turan Türklerin efradını cami ve ağyarını mani olan mefkurevi vatanıdır.” Turan, Türklerin oturduğu, Türkçenin konuşulduğu bütün ülkelerin toplamıdır.      

Mehmet Akif ise böyle bir neslin ata kültürü almış,  şuurlu bir gençlik olacağını ve dava adamına yakışır bir şekilde gerekirse bu uğurda canını bile feda edebileceğini;

“Asımın nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek,
Çiğnetmedi namusunu, asla çiğnetmeyecek…”

dizeleriyle belirtmektedir.

Böyle bir neslin sahip olması gereken özellikleri Ömer Seyfettin şöyle belirtmektedir; “Dilini, dinini,ve milliyetini seven, bunları mukaddes bilen; Türklüğü ile iftihar edip, Türk tarihini, Türk cihangirlerini ve Türk alimlerini anan; Türklerin ortaya koyduğu mimari, edebi ve fenni eserlere sahip çıkan; şahsi hayatının fani, fakat milliyetinin, Türklüğün ebedi olduğunu mezara girene kadar aklından çıkarmayan düşünce ve şahsiyet yapısındaki  bir nesil olmalıdır..

Gençlik, sosyal açıdan bu günkü milli kültürü gelecekteki yeni nesillere aktaracak kesim olması itibariyle, yine bu günün gençleri yarının ülkeyi yönetecek idarecilerini, bürokratlarını, teknokratlarını oluşturacağından dolayı; mazi ve istikbal dengesi kurularak, milli şuur ve milli ülküler doğrultusunda yetiştirilmesi elzemdir. Böyle şuurlu ve olgun bir gençliğin dinamizmi, milli şuurlara da bir aktiflik ve heyecan verecek, kendi çevresinde bir adım bile atamadan dolanıp duran milletini, yüksek hedef ve ülküler yolunda zaferden zafere taşıyacaktır.

Netice itibariyle, gençlerin model alabilecekleri, genlerinin ve kodlarının uyum halinde olduğu, kişi veya idealler onlara hedef olarak gösterilmelidir. Bu hususta medya dahil hiç bir kurum, sosyal sorumluluğundan muaf değildir. Müracaat edilecek yegane kaynak ise kültürel yapımız ve köklerimizdir. Kendi kültür dünyamızın güneşleri gençleri ısıtmadığı ve aydınlatmadığı müddetçe, onları sonu olmayan arayışlardan, hezeyanlardan ve karanlık yollardan kurtarabilmemiz mümkün değildir. Türk gençliğinin bu gün her zamankinden daha çok, Pop Star’ların ortaya çıkardığı ışığı sönük “Star”lara değil, olması gereken yüksek yerlerinde birer kutup yıldızı olarak parlayan ve yol gösteren Mevlana’ya, Yunus’a ve Atatürk’e ihtiyacı vardır. Vesselam…

Atatürk Sevgisi ve Önündeki Engeller

0

Sevgi, akıl ve gönül bütünlüğüdür. Her ikisinin iletişiminden anlaşılabilen, anlatılabilen ve gönüllere nakşeden sevgi doğar. İlkinin (aklın) eksikliğinden esaret, ikincinin (gönlün) eksikliğinden muhtemel bir ihanet ortaya çıkar. Dolayısıyla akılda demlenip, gönülden süzülen damlalardaki sevgi, daimi ve gönüllüdür.

Bu çerçevede, Atatürk sevgisi gönüllere bir çiçek gibi ekilmelidir. Seçilmiş tohumlardan en nadide çiçekler doğar. Ancak, asıl mesele çiçek doğduktan sonra ortaya çıkmaktadır. Onu kurutmadan büyütmek, güzelleştirmek ve başka gönüllere serpmek üzere tohum almak başlı başına bir iştir. Bunu gerçekleştirebilmek için çiçeğin gıdası olan su kesilmemeli ve hatta kirletilmemelidir. Burada su bilgidir. Bir başka gıda olan güneşin önüne ise perde çekilmemelidir. Burada güneş muhabbet ateşidir. Su ve güneşle beslenmeyen çiçek çabuk kurur. Yerinden, susuzluğa ve karanlığa dayanıklı olan diken çıkar. Kin ve nefret tohumları karanlıkta büyür.

Atatürk sevgisinin önünde bugün birçok engel bulunmaktadır. Bu engellerin bir kısmı iradi olarak yapılmakta iken bir kısmı ise gayri iradi olarak ortaya çıkmaktadır. Yine bir taraftan aleni olarak dile gelirken, diğer taraftan gizli olarak da ortaya çıkmaktadır. Burada pirincin içindeki siyah tanelerden endişe etmemek lazımdır. Asıl endişe pirincin içindeki beyaz tanelerdir. Bunların iyi tespit edilmesi, engellerin bertaraf edilmesi açısından elzemdir.

Her ne hikmetse çukura düşenler Atatürk’ün ayaklarına tutunarak yukarı çıkmaya çalışmaktadırlar. Hâlbuki kendilerince iyi durumda iken akıllarına bile getirmiyorlar, ya da farklı bir şekilde getiriyorlar. Bazen bunlar yakalarına birer Atatürk rozeti takarak görüntüyü kurtarmaya çalışıyorlar. Elbette ki Atatürk bir rozet olarak yakada taşınabilir ama daha da önemlisi bir mühür olarak kalplere kazınmış olmalıdır. Sürekli tekrarlanarak henüz gırtlağa bile ulaşmadan dilin ucundan dışarıya savrulan Atatürk, Gazi, Paşa sözleri gönüllere indirilmiyor. Gönülden gelmeyen ses etkili olmuyor, inandırıcı olmuyor. Sevgi ile konuşan ağızda dil, gönlün tercümanıdır.

Şahsi fikirlerde Atatürk referans olarak gösterilmektedir. Özellikle fikirlerinin milletçe destek görmeyeceğini ya da hoş karşılanmayacağını bilenler, bu tepkiye cevap verme kabiliyet ve entelektüel donanımdan mahrum olduklarından Atatürk’ü kendilerine kalkan olarak kullanma gayreti içerisindedirler. Dolayısıyla ilk hücumda kendileri değil, kalkan-zırh zarar görmektedir. Bunun bir başka şekli meslekî veya sosyal başarıları için Atatürk’ün ismini kullanmakta görülmektedir. Sanatında, mesleğinde, işinde kendini ispat edememiş kişilerin, mesleklerinin başına Atatürkçü, Kemalist gibi sıfatlar koymaları bunun bir göstergesidir: “Kemalist ressam, düşünür bilmem kim!”

Ehliyetsiz kişilerin Atatürk’ü anlatmaları, O’nun yalan yanlış anlaşılmasına, daha doğru bir tabirle anlaşılmamasına yol açmaktadır. Hâlbuki önce Atatürk’ü “anlamak” sonra anlatmak ilke edinilmelidir. Anlamak için de merkeze “Atatürk”ü almak, dışarıda kendini tutmak gerekir. Başka bir ifadeyle kendi anlayışının içerisine O’nu sığdırmaya çalışmak değil, O’nun anlayışının içerisine dâhil olmak gerekir. Ancak görünen o ki, birçok kişi, sağından kırpıp soluna ekleyerek kendi dar anlayışının içerisine Atatürk’ü sığdırmaya çalışıyor.

Bölücü ideolojilerin Atatürk’e mal edilerek savunulması bir başka engeldir. Nitekim bu ülkede Mao, Stalin, taraftarları, şimdi de gizlendiklerini sanan, ancak deve kuşu gibi kafalarını kuma sokan PKK taraftarları Atatürkçülük maskesi altında bölücülük yapmaktadırlar.

Atatürk’ü eleştirmek bir hak mıdır? Bilimsel analiz olarak evet. Yargılama olarak ise hayır. Ancak bırakınız yargılamayı, eleştiride bulunabilmek için, vatan ve millet yolunda O’nun kadar değil ama hiç olmasa bir parça fedakârlık göstermiş olmak gerekmez mi? Değil canını, evindeki finosunu, minnoşunu veya çok kıymetli saçının telini feda edemeyen insanların ise eleştirme hakları yoktur ve de olamaz. Elbette ki Atatürk de bir insandır. Ancak O herhangi biri değildir. Türk milletinin bağrından çıkardığı büyük bir kumandan ve liderdir. Eleştiri de methiye de bu temel üzerinde yapılmalıdır.

Bu bakımdan Onu herhangi bir insan gibi göstermeye yönelik film veya belgeseller Milletin basiretini aşamamaktadır. Yine filmlerde Onun hayatını resmetmeye çalışırlarken kendi hayat tarzlarını Ona yönelik sevgiden faydalanarak yaymak istemekte ya da yine Ona yönelik saygıyı istismar ile kendi hayat tarzlarına meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadırlar. Hepsi için de geçerli olmak üzere bilinmelidir ki bizler söz konusu film veya belgeselleri seyrederken, senaristin, yönetmenin ve kameramanın gözünden bakmaktayız, gerçeklerin değil. Ayrıca söz konusu film ve belgeseller Atatürk’ün sadece belirli yönlerini ön plana çıkarmakta, çoğu zaman da abartı sanatına müracaat etmektedir. Bütün bir hayat küçük karelere sığmaz, bunun bilinmesi gerekmektedir.

Ömürleri boyunca Atatürk’ün ülküsünün dışında düşünen ve yaşayanlar, maalesef sebebinin dahi açıklığa kavuşmamasına rağmen, cinayete kurban gittiklerinde, bunun Atatürk’e sıkılmış bir kurşun olduğu ilan edilmek suretiyle, Atatürk cinayete kurban verilmeye çalışılmaktadır. Bu arada söz konusu kurban “kahraman” haline getirilmek istenmektedir. Sıkılan kurşunun hedefi bellidir. Silahı Atatürk’e çevirtmek manasız, çirkin ve son derece akıl dışıdır.

Kalkınma ve sosyal gelişme için millî lider şarttır. Etkili, sevilen ve aydın bir lider, kalkınma ve gelişmenin dinamosudur. Milleti geri bırakmanın yolu böyle liderleri milletin kafasından ve gönlünden silip yerine “yabancı” yeni sözde kahramanlar yaratmaktır. İşte bunun içindir ki Atatürk yok edilmeye çalışılmakta, yerine başkaları ithal edilmekte ya da büyütülmektedir: Stalin, Mao, Bebek katili bunlardan bazılarıdır. Burada tarih göstermiştir ki hiç biri Atatürk’ün yerini alamamıştır. Çünkü bunların her biri Onunla mukayese edilemeyecek kadar küçüktür ve Türk milleti için bir şey ifade etmemektedir.

Hormonla salatalık büyütülebilir ama lider büyütülemez, şayet büyütülüyorsa o yukarıdaki sebze türünden bir şeydir. Burada dünya liderleri içerisinde Atatürk’ün yerini anlamak açısından dönemin diğer liderlerine bir bakmak gerekir. Bunlar İspanya’da Franco, İtalya’da Mussolini, Rusya’da Stalin, Çin’de Çan Kay-Şek daha sonra Hitler ve daha niceleridir. Bu liderlerin hepsi kendi milletlerine ya da dünyaya kan kusturup, diktatörlüklerini ilan ederken Atatürk kendi milletine son derece güvenmiş ve millet iradesini herşeyin üstünde tutmuştur. Onun için de diktatörlük tahtını işgal etmemiş ama daha da önemlisi milletin gönül tahtında en güzel yere oturmuştur. Zira O milleti ile birlikte, milleti için yürümeyi seçerken, ilke ve teminat olarak “milletin azmi ve kararlılığını” görmüş ve göstermiştir. İşte bu yüzden bugünkü minnettarlığımız “milletçe”dir.

Çağdaşı birçok liderin günümüzde eleştirilmekle kalmayıp, şiddetle kınanmasına rağmen Atamızın fikirlerinin milletimizin müracaat kaynağı olması bir tesadüf değildir, olamaz. Zira O, karamsarlığın herkesi zindanına hapsettiği bir dönemde “geldikleri gibi giderler” sözüyle aydınlık bir geleceğin ülküsünü, kararlılık ve ümitle ifade eden ve bunu da tatbik ederek, milletin makûs talihinin nasıl yenileceğini de göstermiştir.

Her kötü olay vasıtasıyla Atatürk’ü millete anlatıyorlar. Yolsuzluklarla, cinayetlerle, başarısızlıklarla Atatürk yan yana konuyor. Mesela bir televizyon kanalında “Atatürk’ün kurduğu Türk Hava Kurumunda yolsuzluk” tan bahsediliyor. Elbette THK’yı O kurmuştur. Ama böyle rezil bir yolsuzlukla birlikte anılması Atatürk’e yapılacak en büyük ihanettir. Artık olumsuz olayların yanına Atatürk konmamalıdır. Bu, bilgisizlikle ya da gafletle açıklanacak bir şey değildir.

Milletin kıymet verdiği şahsiyetler Atatürk’ün karşısına oturtulmaktadır. Bu yolla hiçbir zaman kıymet vermedikleri halde sırf Atatürk’ün karşısına konduğu için bazı gruplar söz konusu kişilere sahip çıkmaya çalışmaktadır. Bu arada zarar gören “lider” dolayısıyla millet olmaktadır. Nitekim milletin ve kahraman ordunun candan sevdiği Mehmet Akif Ersoy böyle bir duruma düşürülmüş, kahraman Ordumuza atfedilen İstiklâl Marşında ayağa kalkmayanlar, O’nun savunucusu kesilmişlerdir. Burada söz konusu olayı istismar etmeye çalışanlar kadar, onlara bu fırsatı verende de kabahat görülmektedir. Hatta ikincilerinki kabahatten de ötedir. Bunlar pirincin içerisinde beyaz olan ama pirinç olmayan ve ayıklanması güç olan taneciklerdir.

Bir futbol takımı tutar gibi lider tutulmamalıdır. Tarihte önemli yere sahip olan kıymetli Türk liderleri asla karşı karşıya getirilmemelidir. Hepsi yan yana konmalıdır. Millet müşterek değerleri olan topluluktur. Herkes kafasına göre bir kıymeti sökmeye kalkışırsa orada kıymet namına bir şey kalmaz. Müştereklik kaybolur, milleti birbirine bağlayan bağ koparılır. Müşahede edilen odur ki, Türk milletini birbirine bağlayan ne kadar kıymetli şahsiyet varsa bir bir Türk’ün bağrından sökülmeye çalışılmakta, Türk arkadan hançerlenmektedir.    

Atatürk sevgisini aşılamaya yönelik propagandalarda, söz konusu faaliyet uzmanlarca yapılmalıdır. Aksi takdirde propaganda da “Bumerang etkisi” ortaya çıkabilmektedir. Bu etki, propagandanın amaç dışında hatta tam tersine idrak edilmesidir. Sevdirilmek istenirken nefrete yol açma burada konumuz açısından önemli olan kısmıdır.

Atatürkçülüğe vurulacak olan en büyük darbelerden biri de O’nun fikirlerini ideolojileştirmek, zengin muhtevası olan sözlerini sloganlaştırmaktır. Zira Cemil Meriç’in ifadesi ile ideolojiler, idraklere giydirilmiş deli gömleği, sloganlar ise Sabri Ülgener’in ifadesi ile ruhu çekildikten sonra kalan cesetler gibidir. Her “izm”in duvarları kapalıdır. Yani bir taraftan fikir sisteminin kendisi katledilirken, diğer taraftan aklın etrafına kalın duvarlar örülmek suretiyle “anlamak” unsuru devre dışı bırakılmaktadır.

Dini istismar edenlerin Atatürk’ü din düşmanı, dine karşı olanların da Atatürk’ü din karşıtı gibi göstermeleri vahim bir durumdur. Yıllardır din bezirgânları dışarıdan (karşı olarak), din karşıtları içeriden (taraftar görünerek) Atatürk’ü istismar etmektedirler. Buna derhal son vermek elzemdir.

Uzlaşma adına Atatürk’ün temel ilkelerinden taviz verilmemelidir. Nitekim Türk milliyetçiliği bunlardan biridir. Gençliğe hitabe “Ey Türk Gençliği” diye başlamaktadır. Hitabe boyunca Türk milliyetçiliğinin unsurları dikkatleri çekmektedir. Ancak bütün bunlara rağmen bugün “Türk milliyetçiliği tabiri rafa kaldırılmaya çalışılmakta, uzlaşmacılık adına ama bölücülük yaparak “Ne Mutlu Türkiyeliyim” diyenler dahi çıkmaktadır. Ancak bunlar için bazen ilk, bazen de son olmak üzere söyleyecek söz “Ne Mutlu Türküm diyene” olcaktır.

Atatürk bir sınıf veya grubun değil, milletin lideridir. O’nu herhangi bir ideolojinin dar duvarları içerisine hapsetmek O’na yapılacak en büyük haksızlıktır. Bunun gibi O’nu bir grubun malı, bir partinin amblemi, beceriksizlik ve liyakatsızlığın üzerine serilecek bir örtü olarak düşünmek büyük hatadır. O Mars’dan gelmemiştir, bir grup veya ideoloji tarafından da yaratılmamıştır. O Büyük Türk Milletinin bağrından çıkmış ve ebediyyen de milletinin gönlünde kalacaktır.

Büyük liderler yaşadıkları dönemle sınırlandırılamazlar. Onların fikirleri zamana ve onun ötesine seslenir. Bu bakımdan Atatürk’ün fikirleri zamanın gerisinde kalmış bilgi yığını değildir. Tam tersine bugünü anlamada ve değerlendirmede de bize önemli ölçüler sunar. Bu bakımdan Atatürk her yönü ile yaşayan büyük bir liderdir.

Atatürk düşmanları ile, dolayısıyla vatan ve millet düşmanları ile mücadele edilirken, millet arkaya alınmalıdır. Milleti karşıya alarak, millete rağmen faaliyetlerde bulunarak başarı sağlamak mümkün değildir. Unutulmamalıdır ki, bu millet her zaman ecdadına, vatanına ve milletine bağlı olmuştur. Bu millet, bayrağı kanı ile çizmiş, toprağı şüheda ile yoğurarak vatan yapmıştır. Dolayısıyla her türlü düşmanla mücadele edecek kabiliyet ve güçtedir. Nitekim bu hususta Atatürk şöyle söylemektedir: “Türk milletinin toplumsal düzenini bozmaya yönelen didinmeler boğulmaya mahkûmdur. Türk milleti kendini ve memleketin yüksek menfaatleri aleyhine çalışmak isteyen bozguncu, alçak, vatansız ve milliyetsiz beyinsizlerin saçmalamalarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak ve onlara hoşgörü gösterecek bir topluluk değildir.

O şimdiye kadar olduğu gibi doğru yolu görür. Onu yolundan saptırmak isteyenler, ezilmeye kahredilmeye mahkûmdur. Bu hususta, köylü, işçi ve özellikle kahraman ordumuz candan beraberdir. Bunda kimsenin şüphesi olmasın.” (Atatürkçülük, Birinci Kitap, İst., 1988, sh.75-77.)

Tarihte ve bugün her zaman Türk düşmanları olmuştur. Söz konusu dâhili ve harici bedhahların Atatürk’e düşman olmaları gayet tabiidir. Ancak bu kişiler her zaman milletten hak ettikleri karşılıkları alacaklardır. Bu millet kendi liderine sahip çıkamayacak kadar küçük değildir. Küçülmemiştir ve küçülmeyecektir. Burada millete güven esastır. Milletin bunu ne ile yapacağını merak edenler var ise, bu milletin bir mensubu olarak derim ki “muhtaç olduğum kudret damarlarımdaki asil kanda mevcuttur”.

Dilin Dini veya Dinin Dili Olur mu?

0

“Gavurca” kelimesini gençliğimin ilk yıllarında ben de kullanırdım. Geçen gün katıldığım bir kitap tanıtım toplantısında konuşmacının bu kelimeyi kullanması üzerine biraz rahatsız oldum; çünkü bu sözcük ilmi, akli dayanaktan yoksundu. Kelimede, baştan aşağıya önyargı kokuyor.

Aklıma şu soru takıldı: Dinin dil var mıdır veya dilin dini olur mu? Din, bir inanç evreni. Hayat görüşümüzü, yaratanla, yaratılanla ilişkimizi sisteme alır. Mensubu olduğumuz dinin öğretilerine göre yaşantımız olur çok kere. Hayat ve kâinatla ilgili sorularımızın cevabını inandığımız dinde buluruz. Dinin merkezi, gönüldür, vicdandır, akıldır. Din, kendini müntesiplerinin davranışları ve sözleriyle ortaya koyar.

Dinin alanı, kendini bir dile hapsedecek kadar dar değildir. Fıtratı gereği inanmak zorunda olan insan, inanç değerlerini yaşamak ve aktarmak için özel bir dile ihtiyaç duymaz. En ilkel dil bile, kişinin kendini ifade etmesi için yetebilir. Hatta dile bile gerek yok; hal ve hareketler bir dinin işareti olabilir. “Biz, Kur’an’ı anlayasınız diye Arapça indirdik.” ayeti, İslam’ın dilinin Arapça olduğunu vurgulamak için değil, İslam’ın anlaşılmayacak tarafının bulunmadığını vurgulamak içindir. Şüphesiz, bazı diller sözcük hazinesinin zenginliği, cümle yapısının kıvraklığı, ifade kolaylığı yönüyle bazı dillere üstündür. İnsanlar bu diller sayesinde, meramlarını daha kısa, kolay ifade edebilirler, ilmi ya da dini bir konuyu daha net anlatabilirler; dilin bu özellikleri, dili o dine ait kılmaz veya diğer dilleri din dışına itmez. Ne İslam’ın dili Arapçadır ne Hıristiyanlığın dili İngilizcedir ne Yahudiliğin dili İbranicedir ne Hinduizmin dili Urducadır.

Dil, bir iletişim aracıdır, binittir. Otomobille bir merkezden diğerine gideriz, dille meramımızı anlatırız. Nasıl mekân olarak bir evin, bir otomobilin bizi saran, hareketlerimiz sınırlayan ve şekillendiren yönü varsa dil de bizi sınırlar, şekillendirir, belli kalıplara sokar. Bildiğimiz sözcük sayısınca düşünür, anlatırız. Anlatamadığımız, zaten bizim değildir. Para, binit, konut; birer hizmet aracıdır. Bunlar bir dinin sonucu değil, insani bir ihtiyacın sonucudur. İnsanın olduğu her yerde bunlar olur. Bunlar, insanın inanma ihtiyacından değil, yaşama, iletişim ve barınma ihtiyacından kaynaklanır. Dil, din olduğu için var değildir, insan olduğu için vardır. Dilin dini olmaz, insanın dini olur. İngilizce konuşan biri Müslüman olabileceği gibi, Arapça, Türkçe konuşan biri Hıristiyan veya başka bir dinin mensubu olabilir.

“Gavur”, TDK sözlüğüne göre, “dinsiz kimse, Müslüman olmayan kimse” demek. Bu sözcük, Osmanlının son dönemlerinde Müslüman olmayanlar için kullanılmaya başlanmış. Kelime, din eksenli. -ca eki, bir dili ifade etmekte kullanılır. Gavur, Müslüman olmayan demekse Müslüman olmayanların kullandığı bütün diller Gavurca olmalıdır. Buna Türkçe de Arapça da dâhildir. İngilizceye, Fransızcaya, Rusçaya “Gavuca” demek, Arapçaya, Türkçeye Müslimce demek kadar yanlıştır. Bu yanlışlık, hele entelektüel bilinen insanlar tarafından asla yapılmamalıdır.

Önyargılar, prangalarımızdır. Birtakım sözcüklerle mensubu olmadığımız dinleri aşağılamak, bize bir şey kazandırmaz. Sadece, kendimizi tatmin etmiş oluruz. Hamasi duygular, kişisel tatminler; ilmi ve insani yöntem değildir. Seçtiğimiz kelimeler, kişiliğimizin aynasıdır. İnsani ve ilmi derinlik kazanmak zorundayız.

 “Gavur” kelimesinin karşılığı olabilir; ama “Gavurca”nın yok.

Serde

Serde gençlik vardı.
ham hayaller sofrasından aç kalkardık,
karamsarlığın kör kuyularında susuz.
ilham giriftleşirken
devrik cümlelerin peltekliğinde
kelimeler uykusuz kalır,
efkar sitemin boyunu aştığında
yaramıza illa tütün basılırdı.
..
Serde delikanlılık vardı.
sarı defter arkasına
Kelebek’ten şiir kuşanırdık.
“görülmüş er mektubu”
damgasından
sakınır sevdiğimizi..
inzibat gölgesi düşmeden
çarşı izninde
mektup yollamak
marifet sayılırdı
..
Serde sevdalık vardı.
“Sevemedim kara gözlümü”
biraz geçince
Orhan abiden ayrılıp
Ferdi’ye uğradığımızda
anlardık
“Huzurumuzun kalmadığını”
Istaka hakkı son teklik bile
müzik kutusunda
“Baharı bekleyen kumrulara”
bırakılırdı.
..
Ya şimdi?
Okuma gözlüğü perdesinde
Q klavye karşısında
tek parmağa dolanır mısralarım