17.6 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1225

Halkına saygısız yönetimler meşruiyetlerini yitirirler

 Demokrasi; tek kelimeyle “KATILIM” dır.

“Temsili Demokrasi” de vatandaş, kendisi adına ülkeyi yönetecek, kendisine “hizmet edecek” vekillerini seçer.

O vekillerin, seçilip işbaşına geldikten sonra asıllarına egemenlik taslamaları demokrasiye de hukuk devleti ilkelerine de aykırıdır.

Hukuk Devleti’nde, “İdarenin YARGISAL DENETİMİ”  olmazsa olmaz temel koşullardan biridir.

Yargı denetimi, o ülkenin Anayasası ve yasalarına göre yapılır.

Yargıya egemen olmaya çalışan iktidar da kendi yasallığını ortadan kaldırıyor demektir!

Yani, demokratik hukuk devletinde “İDARENİN KEYFİLİĞİ” olamaz!

Ne yazık ki, demokrasi kültürü güdük kalmış ülkelerde, bir kez siyasi iktidarı ele geçiren güç, “ben ne dersem o olur!”anlayışında inat eder!

Yaşadığımız 17 Ağustos 1999 deprem felaketi sonrası, o günkü siyasal iktidar, Gündoğdu’da, Kullar’da, Bahçecik’te, İhsaniye’de, Yuvacık’ta, halkın ve Ziraat Odası’nın tüm itirazlarına rağmen, “Birinci sınıf tarım alanlarında” vatandaşın geçim kaynağı olan tarla, bağ ve bahçeleri kamulaştırarak Kalıcı Konutlar yaptı!

Ağaç katliamları yaşandı. Sadece İhsaniye’de 100 bin meyve ağacı kesildi!

3 bin dönümlük arazisinin 2 bin 975 dönümü kamulaştırılan Tepeköy’de halk, “cenazelerimizi gömecek mezar yerimiz bile kalmadı” diyerek, kalan yerlerini de satışa çıkardı!

Siyasetçiler, velinimetleri olan halkın feryadını duymadılar!

AKP iktidarı döneminde,  ALTINOVA‘nın meyve bahçeleri katledildi, inatla tersaneler yapıldı!

Bakan çocukları tersane sahibi oldu!

Adı üstünde “OVA” olan her bereketli toprak vahşice yok edildi!

Uzunçiftlik-Uzunbey’de birinci sınıf tarım topraklarına fabrikalar kuruldu.

Arslanbey merası da böyle katledildi!

Kirazlıyalı’nın güzelim sahili, bir özel şirketin “Özel Liman” ihtirasına kurban edildi. Kanser hücresi gibi yayıldı, büyüdü ve hem sahilin  hem de D-100 trafiğinin canına okudu!

Alikahya’nın en verimli tarım alanları yine sanayiye kurban edildi!

“Yapmayın, kıymayın” diyenlere “vatan haini bunlar, ülkenin zenginleşmesine karşı çıkıyorlar!” diye saldırıldı!

Çocuklarınızı işe alacağız” diye kandırdılar toprak emekçilerini!

Şimdi de sıra Kandıra köylerine geldi!

Toprağı ekip biçerek geçimini sağlamaya çalışan köylülerin elinden o verimli toprakları alıp, “Gıda Organize Sanayii” kurmak istiyor siyasal iktidar.

Köylü; “Topraklarımızı alırsanız biz nasıl geçiniriz?” diye feryad ediyor.

Siyasi iktidarın “MİLLET-VEKİLLERİ” asıllarını ikna etmeye çalışıyor; “Kamulaştırma bedellerini artırırız, çocuklarınızı işe alırız, sanat okulu açarız!” diyorlar!

Köylüler; ” Size, Çal mevkiindeki kıraç toprakları verelim, orada yapın. Dokunmayın topraklarımıza” diyor.

Bayramın son günü, Cuma günü Kayıplar Köyü’nde köylüleri dinledim. En yaşlısından en gencine kadar herkes ” topraklarımızı satmayacağız” diyor.

Çok hisseli kimi toprak sahipleri, ellerine geçecek paranın hayali ile bir miktar satış yapmışlar.

Köylü; “Herkese ayrı fiyat teklif ediyorlar.Toprakları ucuz yollu satın alacaklar sonra sanayicilere yüksek fiyatla satacaklar, bizim sırtımızdan birileri köşe dönecek, birileri de OSB yönetimlerinden tatlı maaşlar alacaklar!Ama bizim sonumuz ne olacak?” diyor.

İzmit’te bir sanayi kuruluşunda çalışan ve emekliliğine iki sene kalan bir vatandaşla konuşuyorum;  “Emekli olunca şehirde yaşayamam. Köyüme gelip tarlamı işlemek, meyve yetiştirmek ya da seracılık yapmak istiyordum. Şimdi, tüm umudum bitti. Bu adamlar hak hukuk tanımaz, alırlar toprağımızı” diyor!..

Sözüm ona, “halkla birlikte yönetmek” vaadiyle “KENT KONSEYLERİ” kuruldu!

5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 76. Maddesinde; “Kent Konseyi, kent yaşamında; kent vizyonu ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, HESAP SORMA VE HESAP VERME, katılım ve terinden yönetim ilkelerini hayata geçirmeye çalışır.”

İşte, YASA, aynen böyle.

Şimdi, KOCAELİ KENT KONSEYİ Yürütme Kurulu’nu göreve çağırıyorum; YASAL GÖREVİNİZİ YAPIN!

Halklın sesine, feryadına kulak verin.

Kentin hak ve hukukunu koruyun!

Çevreye duyarlılık gösterin!

Siyasal iktidarın temsilcilerine de sesleniyorum;

Kandıra Gıda Organize Sanayi  Bölgesi’ni “halka rağmen” değil, halkın tercihlerine saygılı olarak, tarım dışı alanlarda kurun.

Bu halk, sanayileşmeye ve kalkınmaya karşı değil.

Bu halk, kendisine saygı gösterilmesini istiyor, topraklarını korumak istiyor!

Dünya, açlık tehdidi altındayken, bir karış toprak bile önemliyken, Allah’ın lütfettiği tarım topraklarını yok etmeyin!

Siz, yoktan toprak üretebilen bilim adamı tanıyor musunuz?

Yeter ve insaf; GÜNAHA GİRMEYİN, KUL HAKKI YEMEYİN!..

 

AKP’nin Güneydoğu kazığı

Bugün bayram.

Bayramınız mübarek olsun.

Allah, büyüklerinizle, evlatlarınızla, sevdiklerinizle daha nice bayramlara sağlık içinde ulaşmayı nasip etsin.

Dün gece Müzdelife‘de kalıp, bugün Mina‘da Büyük Şeytan‘ı taşlayacak olan ve Hac Tavafı sonunda Merve ile Safa arasında ‘Say’ larını yaparak Hac vazifelerini tamamlayacak tüm Hacı Kardeşlerimizin de Haclarının makbul Haclardan olmasını, dualarının da kabul olmasını Yüce Rabbimden niyaz ediyorum.

Dün gece Güneydoğu‘da şark görevini yapan bir kardeşim aradı Bayramımı tebrik etmek için.

Görev yaptığı yer, küçük bir ilçe iken sonradan vilayet yapılan Güneydoğu‘da bir yer.

Terörün yoğun yaşandığı bir bölge.

Hoş birkaç sözden sonra, “Nasıl oraların durumu?” diye sordum.

– “Burada Devlet maalesef yok. Devlet’in yerini BDP ve PKK almış buralarda” diye cevap verdi içini çekerek.

Başbakan’ın Güneydoğu‘ya gittiğinde, “bizden başka giden yok” diye hava attığı ama giderken de gittiği bölgenin nüfusunun neredeyse iki katı kadar polis korumasında gitmesi, aslında bölgenin durumunu özetlemek için yeterli.

Geçmişten bu yana bir değerlendirme yaptığınızda, AKP İktidarı’nın sekiz yıl boyunca hüküm sürdüğü ülkemizde, adım adım gelinen bu noktanın müsebbibi olarak AKP İktidarı’nın yaptığı birçok hatadan bahsedebiliriz.

‘Güneydoğu’daki Kürtlerin oyunu alacağım’ kaygısı ile şirin görünmek adına bölgede vuku bulan derebeyliğe hoşgörü ile yaklaşmaktan tutun da, terörle mücadele edenlere reva görülen muameleye kadar birçok neden sayabiliriz.

Şu anda orada görev yapan bu kardeşimin de benimle hemfikir olduğu esas kırılma noktası, Habur’dan giriş yapan teröristlerin, davul zurna ile karşılanması oldu.

O günden sonra, terörle mücadele de, ülkenin üniter devlet yapısını muhafaza etmek de artık zor hale gelmiştir.

Zira Devlet’in Savcısı’na, Hâkim’ine, göçebe çadırları kurup, orada Kandil’den gelenleri serbest bıraktırdığınız gün, psikolojik olarak, terör örgütü ve yandaşları karşısında yenilgiyi kabul ettiniz demektir.

Teröristler ve onların siyasi temsilcileri açısından kat edilen bu mesafeyi, en iyi Ahmet Türk açıkladı.

Açıklamasında Ahmet Türk; “Cin şişeden çıktı” dedi.

Ondan sonraki gelişmelere baktığınızda; özerk bölge, yönetimde otonomi gibi, belediyelere bayrak çekmek gibi, Türkçe eğitimi boykot gibi, duruşmalarda Kürtçe savunmak gibi taleplerle karşılaştı Türkiye Cumhuriyeti.

– “Geri adım atmaları mümkün mü?” diye sordum telefondaki kardeşime.

– “Çok zor. Habur’dan önce daha bir yumuşak geçiş yapmak mümkün iken, artık pek mümkün görünmüyor” oldu cevabı.

Siyasi taassubunuzu bir kenara koyun lütfen. AKP li olsanız da, bu taassubunuzdan bir an da olsa ayrı durun lütfen.

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılına gidin.

Gerek terörün durumu, gerekse teröre destek veren ayrılıkçı yapının şimdiki taleplerini dile getirecek cesaretini, göz önüne getirin.

Bir de bugün ülkenin karşı karşıya kaldığı duruma bakın.

Rakamlarla gözümüzü boyayan AKP’nin ülkeye attığı bu kazığın hesabını kim verecek?

AKP li kardeşlerime sesleniyorum buradan.

AKP taassubunuza, AKP hayranlığınıza, bu ülkeyi ne olur daha fazla feda etmeyin.

Anahtar sizde.

Ne olur daha aklı selim davranın.

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarının İstanbul Ziyareti (1)

0

Aydınlar Ocağı mensupları, fırsat buldukça gerek Kocaeli dahilinde ve gerekse Kocaeli haricinde olsun zaman zaman birtakım ziyaretlerde bulunmak ve yapılan bazı davetlere icabet etmek maksadıyla geziler tertip etmektedir.

İşte bu ziyaretlerden birisi de, geçtiğimiz günlerde 06 Kasım 2010  Cumartesi günü İstanbul’a yapılmıştır. Zira bu tarihte, Kocaeli Aydınlar Ocağı İlim ve İstişare Kurulu Üyesi Av. Ruhittin Sönmez ve Dr. Ayşe Gülden Sönmez çiftinin biricik kızları Merve’nin saat 15.30 da Şişli evlendirme Dairesi’nde nikah merasimleri yapılacaktı. Nikah merasiminin tarihi günler öncesinden belli olduğu için İstanbul’a gidilmişken bu arada başka ziyaretlerinde yapılmasını teminen bir program yapılması uygun görülmüştür.

Bu cümleden olarak, yapılan bu programa göre nikah merasiminin yanı sıra uzun zamandan beri Davette bulunan Avrupa Aydınlar Ocağı Başkanlığı’nın davetine icabet edilerek, aynı günün akşamı, Müteveffa Prof. Dr. Ömer Kasımoğlu’nun bundan bir süre önce vefat eden eşi için damadı ve  kızına başsağlığı dileğinde bulunulması da kararlaştırılmıştır. Bu minval üzere 06 Kasım 2010 Cumartesi günü İstanbul’a gitmek üzere harekete geçilmiştir. Bu ziyarete;

           –  Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Ahsen Okyar ve eşi Nursel Okyar

           –  İSU Yönetim Kurulu Üyesi Dr. İbrahim Kahraman ve eşi Fatma Kahraman

           –  Yeminli Tercüman Cemal Barış ve eşi Hatice Nur Barış

           –  İzmit Belediyesi Koordinatörü Harita Mühendisi Ali Kahraman

           –  Bahçecik Eski Belediye Başkanı İbrahim Gencer ve eşi Nurhayat Gencer

           –  Bilgisayar Öğretmeni Yunus Özen ve eşi Göksu Özen

           –  İSKİ Eski Yönetim Kurulu Üyesi Musa Ordu ve eşi Reyhan Ordu

           –  Dr. M. Şefik Postalcıoğlu ve eşi Zeynep Postalcıoğlu

           –  Eczacı Selçuk Arslan’ın eşi Gül Arslan

           –  Petrolcü Orhan Çakar’ın eşi Adile Çakar

           –  Sanayici Günay Gülcü

           –  Endüstri Mühendisi Mustafa Toka

           –  Tersane çalışanı Cavit Sözer eşi Seçil Sözer

           –  Petkim’den emekli İdris Türkmen iştirak etmiştir.

Bu arada şu hususu ifade edeyim ki, bu listede bulunanlardan, her zaman bu nevi Seyahatlerde mutlaka eşleri ile birlikte görmeye alıştığımız Ali Kahraman eşi Asuman Hanımı hac  farizasını yerine getirmek üzere Mukaddes Topraklara gönderdiği için, Gül Arslan’nın Bey’i Selçuk Arslan sahibi olduğu eczaneyi bırakamadığından, Mustafa Toka’nın da o gün için rahatsız olan eşini evde  bırakmak mecburiyetinde kalması sebebiyle bu defaya mahsus olmak üzere bu seyahata tek olarak katılmışlardır. Ayrıca bu seyahat da Ocak Sekreteri Hasan Uzunhasanoğlu’nu da aramızda göremedik. Herhalde mühim bir işi sebebiyle gelemedi. Yoksa Hasan Bey bu nevi toplantılara mutlaka iştirak ederdi.

Yapılan program gereğince heyet 06 Kasım 2010 Cumartesi günü, kiralanmış olan bir midübüs ile Perşembe  Pazarı’ndan saat 11.oo civarında İstanbul’a müteveccihen hareket etmiştir.

Programa göre saat 12.30 civarında Avrupa Aydınlar Ocağı’nın Bakırköy İncirli Caddesi üzerinde bulunan dernek binasında bulunulması gerekiyordu. Fakat her zaman olduğu gibi o günde İstanbul’da çok yoğun bir trafiğin olması sebebiyle ancak saat 14.00 sıralarında varabildik. Halbuki orada en az iki saat kalmamız icabediyordu. Fakat yukarıda izah edildiği üzere elde olmayan sebeplerle oradaki ziyareti 45 dakikaya sığdırmak  mecburiyetinde kalındı.

Avrupa Aydınlar Ocağı dernek binasına vardığımızda başta ocak başkanı Av. Hidayet Gümüşsoy ve eşi  Şahnur Gümüşsoy, Yönetim Kurulu Üyesi Ferit Hassa ve eşi Av. Meryem Hassa, Av. Nilgün Er ve diğer ocak görevlileri heyetimizi çok samimi bir şekilde karşıladı. Karşılıklı tanışma faslından sonra Başkan Ahsen Okyar yarı şaka yarı ciddi olarak Ocak Başkanı Hidayet Bey’e, biliyorsunuz saat 15.30 ‘da nikah var. Zannediyorum sizde oraya gideceksiniz. Bu bakımdan yapacağınız ikramları en kısa süre zarfında yaparsanız memnun oluruz dedi. Bunun üzerine orada bulunan bütün ocak mensupları, İzmit’ten gelenler bir taraftan öğle namazlarını kılarken, çok seri bir şekilde hazırlamış oldukları ikramları ortaya getirdiler. Fakat şu hususu samimiyetle ifade edeyim ki, getirilen ikramın menüsü tam bir sürpriz oldu. Zira kazan büyüklüğünde iki tepsi Özbek pilavı yapmışlar, kenarlarına da iki kuzuyu bütün olarak kızartıp ayrı ayrı tepsilerin üzerine koymuşlar.

Bu manzarayı gören İzmit’ten gelen arkadaşlar esasen zamanın ilerlemiş olması münasebetiyle acıkmış olduklarından iştahlarının bir hayli kabardığı her hallerinden belli oluyordu. Yanına ayran ve salata da ilave edilmiş olan tepsilerin birisi beylerin, diğeri de hanımların önüne konuldu. Ya Bismillah deyip yemeye başladık. Yemek esnasındaki manzarayı yazıyla anlatmak mümkün değildir. Çünkü o anı anlatmak değil yaşamak lazım.

Çok leziz olan kuzulu Özbek pilavı yenildikten sonra, hemen arkasından pasta ve çay ikramı yapıldı. Kısa süre içerisinde ikram faslının tamamlanmasından sonra, Avrupa Aydınlar Ocağı Üyelerine ayrı ayrı plaket ve kitap takdimi yapıldı. Hep birlikte hatıra fotoğrafı çekildikten sonra ancak saat 14.45 ‘e doğru oradan ayrılabildik.  Ayrılırken de yine Ocak üyeleri, başta Ocak başkanı Hidayet Gümüşsoy olmak üzere bütün üyeler arabaya kadar gelerek bizleri uğurlamak nezaketinde bulundular.

Bu ziyaret esnasında, üyelerimize karşı gösterilen hüsn-ü kabul, güler yüz ve tatlı dil hepimizi ziyadesiyle memnun etti. Bu vesile ile kendilerine Kocaeli Aydınlar Ocağı adına çok teşekkür ediyorum. Bizde onları İzmit’e davet ettik. Bakalım aynı ağırlıkta onların misafirperverliğine cevap verebilecek miyiz? Ancak benim kanaatim onlardan aşağıda kalmayacağımız istikametindedir.

Şişli Evlendirme Dairesi’nde 15.30’da yapılacak nikah merasimine yetişmek üzere son sürat, tavsiye üzerine Bakırköy-Sirkeci sahil yolunu takip etmek üzere yola çıktık. Fakat buna rağmen yine trafiğe takıldık. Ayrıca nikah salonunu içimizde bilen kimse olmadığı için sora sora nikah saatinin de iyi bir tevafuk eseri olarak 15 dakika ileri kayması sebebiyle nikaha tam zamanında yetiştik. Sonradan Ruhittin Bey’in söylediğine göre birçok davetli, nikaha yetişemeyip yollarda kalmış. Neyse ki biz İzmit ekibi olarak tam zamanında nikah dairesine gelmeyi başarmıştık.                                                                                                                     

                                                                                                                    Devam Edecek…

Not:Muhterem okuyucularımın mübarek Kurban bayramını tebrik eder hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ederim.

Suret Topluluğundan Geç Gel, Ruh Topluluğunu Seç

0

Mevlana’nın Mesnevisi’nde geçen aşağıdaki fikir ve hükümleri; bir de, “millet” mefhum ve kavramına açıklık getirmesi bakımından düşünelim:

“Sayıların çokluğu gözümden düştü, çokluk manasını kaybetti.”
Vaktaki basiret gözüm… iç yüzünü gördü, cismani olan adetlerin çokluğu gözümden düştü ve bu çokluğun kıymeti kalmadı… (Çünkü), halkın bu ta’datı (sayı çokluğunu ileri sürmesi) fitnedir (insanları karar almakta tereddüte düşüren bir imtihan ve sınavdır). Mesela halkın “Bu birdir ve onlar yüzdür.”…demeleri fitne-i azimedir (büyük bir fitnedir. Nitekim ayet der:) “Biz onların miktarını (sayısını) ancak bir fitne (sınama aracı) kıldık.” (Müddessir, 74 / 31)    

Hangi yüz, hangi elli, hangi altmış veya yüz binden bahs ediyorsun? Sen şimdi, o halk-ı kesire (sayısız halka) altmış veya yüz veya bin diyorsun… Halbuki onlar hiçtir; ve bu (bir hükmünde olan aynı keyfiyette olan azlık) bin ve yüz binlerce bindir… “Sayılınca azdır, fakat kuvvet ve mukavemete gelince çoktur.”

“Yıldızlar çoktur, güneş ise birdir. Birdir amma, güneşin önünde yıldızlar darmadağın olurlar, görünmezler.”

Yani, güneş doğduğu vakit yıldızların ziyası (ışığı) kaybolduğu gibi, … sair (diğer) insanların vesait-i tabiiyye (tabii / doğal vasıtalar  / araçlar) ile olan tasarrufatı (yaptıkları) muattal olur (bir şeye yaramaz).

“Binlerce fare başkaldırsa, kedi ne korkar, (ne çekinir) ne de (bir) tehlike sezer.”

Mesela binlerce sıçan meydana çıksalar; kedi onlardan ne çekinir, ne de korkar.

“Nasıl olur da fareler, toplanıp kedinin karşısına çıkarlar? Onlarda öyle bir yürek, öyle bir topluluk ruhu yoktur ki.”

(Çünkü) sıçanlarda cesaret olmadığından meydana çıkamazlar. Zira onların canının içinde cem’iyet ve ittihad (birlik ruhu) yoktur. Her birisi… kendi nefsini ve varlığının kaydındadır. Nitekim sure-i Haşir’de münkirler (inkarcılar) hakkında ‘tahsebühüm cemian ve kulubühüm şetta.’ (Haşir, 59 / 14) yani ‘Ey Resulüm! Sen onları müctemi’ (derli toplu) ve müttehid (birlik halinde oldukları şekilde) zannedersin, halbuki onların kalbleri müteferriktir (her biri başka telden çalmaktadır).’ buyurulur.

“Topluluk, cemiyet; suret bakımından olursa bir mana ifade etmez, (çünkü görünüşteki topluluk) faydasızdır. Aklını başına al (kendine gel) de, Allah’tan (yani işleri onarandan, anlam alemindeki) mana topluluğu, ruh topluluğu iste.”

Yani, kalplerde ittihat (birleşme) olmadıktan sonra, suretlerde olan cemiyet ve topluluk beyhudedir ve boştur. Agah (ve uyanık) ol! Fail-i Hakiki (Gerçek Yaptırıcı)dan mana ve ruh cemiyetini ve topluluğunu iste!

“Topluluk, cemiyet; cisimlerin, bedenlerin çokluğundan meydana gelmez. Şu cismimiz (i bedenimizi) de ismimiz gibi (yel üstünde duran bir şey bil. Çünkü) boş bir şeyden ibarettir.”

Yani, birçok şahısların bir yerde toplanması, her ne kadar zahirde (ortada) bir cemiyet (varmış gibi) görünür ise de, kalplerinde ittihat (birlik ve beraberlik ruhu) bulunmadığı vakit,
o cemiyet hakiki bir cemiyet değildir. Zira cisimler, isimler ve lakaplar gibidir. Ve isimler harf ü savt (harf ve ses) makulesi (çeşidi)nden ve harf ü savt ise, hakikatte nefes ve hava üzerinde kaim (ve var) olup sebatı yoktur. İşte cisimler de, isimler gibi böyle sebatsızdır.

“Farenin gönlünde bir topluluk duygusu olsaydı, gayrete gelirdi de, birkaç tane bir araya toplanırdı.”

Yani, sıçanların kalbinde bir cemiyet ve ittihat (birlik şuur ve bilinci) olaydı, bu kadar sıçan bir yere toplandığı vakit, kediye karşı öfkelerinden ve gayretlerinden veyahut nefislerini muhafazadan dolayı müttehiden ve müçtemian (hepsi birden ve hepsi aynı zamanda) hareket ederler idi.

“Fareler bir araya toplanırlardı da, birer fedai gibi göz açtırmadan kedinin üstüne atılırlardı.”

Yani, sıçanların kalplerinde bir fedai gibi cemiyet ve ittihat (birlik ruhu) olaydı, kendilerini; bir mühlet (bir süre) vermeksizin, hemen kedi üzerine bir hamle edip çarparlar idi.

“Birisi, kedinin gözüne pençe atar, oyardı, öbürü dişi ile kulağını yırtardı.”

Yani sıçanlar müttehiden (hep birden) hücum edip kimisi kedinin gözünü çıkarır ve kimisi de kulağını yırtar idi.

“Bir başkası onun böğrünü delerdi. Böylece kedinin; bu fare cemaat (ve topluluğ)undan kurtulması mümkün olamazdı.”

Kediye hücum eden sıçanlardan diğeri de, kedinin yanını ısırıp deler idi ve o kedinin sıçanların cemiyetine karşı “def’ olun!” diye onları kovması kaybolur ve hükmü kalmaz idi.

“Fakat, farenin canında cemiyet (ve topluluk ve bir arada olmaklık) fikri, (yani) topluluk düşüncesi yoktur. Bu sebeple fare, kedinin sesini duyunca, ödü kopar, canı bedeninden fırlar.”

Fakat her bir sıçanın ruh-ı hayvanisinde (hayvansal ruhunda) cemiyet ve ittihat (topluluk bilinci ve) kuvveti yoktur. Kedinin sesini duyduğu gibi, onun ruhunda kendisine göre olan aklı ve tedbiri (yapması gereken şeyler) sıçrayıp gider.

“İsterse farelerin sayısı yüz bin olsun, fare kurnaz kedinin karşısında, korkusundan cansız gibi (kaskatı bir hal alır ve) kurur kalır.”

Yani, sıçanların adedi (ve sayısı) ne kadar çok olursa olsun, hareketi çok olan kediyi görünce, o sıçanların cümlesi kupkuru ve cansız ve müncemit (donmuş) bir hale gelirler.

“Kalabalık sürüden kasap korkar mı? Aklın çokluğu uykuyu giderebilir mi?”

Yani, kalabalık ve çokluk olan koyun sürüsünden; kasabın korkusu ve gam(ı) olur mu? Ve keza (bunun gibi) aklın (da), birçok düşünceleri ve fikirleri olur. Cisme uyku galebe ettiği (baskın geldiği) vakit; dimağ bi-tab olub (yorgun düşüp), o fikirler ve düşünceler cisme müstevli olan (yayılan) uykuya mani (ve engel) olamaz. Zira kasap, koyun sürüsüne ve uyku akla ve fikre galip (ve üstün)dür.

“Allah mülkün sahibidir. Hikmetinden sual olunmaz. Arslan’a öyle bir güç, öyle bir kuvvet verir ki tek başına olduğu halde, arslanlar topluluğunun kudretini kendinde hisseder de yaban eşeği sürüsüne korkmadan saldırır.”

Yani, Hak Teala hazretleri mülkün maliki ve sahibidir. Arslan’a bir cemiyet-i kalb (aynı şekilde düşünen bir topluluk ruhu) verir ki, kuvvetli ve mühacim olan (hücum edip saldıran) yaban öküzlerinin sürüsü üzerine hücum eder ve onlarda arslandaki cemiyet-i kalb olmadığından hepsi korkup kaçar.

“On çatallı boynuzları olan yüz binlerce yiğit geyik, arslanın saldırışına karşı (yoka döner) adeta yok olur, gider.”

Yani, on boynuzlu olan yaban öküzlerinin birçoğu, arslan korkusu önünde yok gibi olurlar. Yahut nasıl yok olurlar ve kendi kuvvetlerini ve varlıklarını kaybederler?

(Metnin alıntılandığı eser: Şerh-i Mesnevi Cilt:18, Terceme ve Şerheden: Şefik Can, s: 54-56. –  Açıklamaların alıntılandığı yapıt: Mesnevi-i Şerif Şerhi, Cilt:12, Ahmed Avni Konuk, İstanbul – 2008  s.359 – 362)

Mesnevi beyitlerinin anlam ve açıklamalarından anlıyor ve farkına varıyoruz ki; kemiyet, nicelik ve sayı çokluğu asıl değildir. Bununla beraber, nitelikli olmak kaydıyla, sayı çokluğu da şüphesiz önemlidir.

İşte  “millet”; kuru sayı çokluğu yani, rastgele bir karışım değildir. Nitelikli fert ve bireylerin topluluğudur. Çünkü, keyfiyetli / manen yüklü ve nitelikli azınlık, sayı üstünlüğü  olanlar karşısında; -çok zaman- üstün gelmiş ve gelecekte de yine -ekseriya- başarılı olacaktır.

Nitekim, soracak olursak:

Tarihte, idare edilenler mi çoktur? Yoksa, idare edenler mi? Tabii ki, idare edilenler… Ama bu sayı üstünlükleri, idare edilmelerine engel değil. Aynen bunun gibi bazı milletler de keyfiyetleri gereği, daha doğrusu yaratılışlarındaki idare edicilik vasıflarından ötürü, başka milletleri yönetir olmuşlardır ki, bunların içinde “Türk Milleti” başta gelir. Nitekim, tarih bunun en büyük şahidi ve tanığıdır.

Yine İslamiyet milliyeti davasıyla, İslam dininin ilk mensupları da; edindikleri keyfiyet ve nitelik sebebiyle, çok kısa zamanda Arabistan sınırlarını aşmışlar, bir anda Asya, Anadolu ve Kuzey Afrika’ya yönelmişler Cebelitarık boğazını geçerek İspanya’yı fethetmişler ve Paris yakınlarına kadar gelerek  -Miladi 732 yıllarında-  Avrupa’yı titretmişlerdir.

Hak din İslam’ın sesini onlara; işte bu millet oluş keyfiyetinin verdiği kendine güven, cesaret ve cüretle arkalarına bakmadan meçhul ufuklara yönelmenin heyecanıyla, dur durak bilmeden, İslam’ı cihana yaymışlar ve böylece büyük başarı ve zaferler kazanabilmişlerdir. İslam’dan önceki Ömer; nasıl sıradan bir insanken; İslam’dan sonra bambaşka bir şahsiyet olmuşsa:

İslam’dan önce sentez ve terkip nedir bilmeyen Arap da; İslam’la keyfiyet ve nicelik kazanmış. Ruh ve mana sahibi olmuş. Bu ruh ve manayı başkalarına da taşıması lazım geldiğinin şuur ve bilinci içinde, kalabalık oluştan millet oluşa geçmiş. Daha doğrusu geçirilerek, dünya tarihine bir Şimal Yıldızı gibi doğmuş. Cihana İslam’ın ışığını saçmakta gecikmemiştir.

Demek ki, sayıyı az görerek tereddüt ve çekince göstermek; İlahi fitneyi / İlahi sınavı kaybetmek demektir. Oysa, nice azlar, nice çoklara galebe etmiştir. Çünkü; keyfiyetli, ruhlu ve anlam yüklü topluluklar; kuru yığınlar olmaktan çıkar. Keyfiyet edinmekle kemiyet sahiplerine galebe ederler.

Güneş doğduğu vakit yıldızların ışığı nasıl kayboluyorsa, halkların “millet” oluşlarıyla da, her kafadan bir ses çıkma hali arz eden kaos durumu son bulur. İnsanlar terkip ve senteze dönüşür. “Millet” zirvesine erişmiş olurlar.

Toplu görünümler birlik ve beraberlik arz etse de; eğer kalplerde ittihat yoksa, yani aralarında manevi bağlar mevcut değilse, kalpler müteferrik, yani farklı düşünceler içinde ise, başka başka amaçlar güdüyorsa, orada “millet” oluşumu yok; fakat kuru bir yığın var demektir.

Yine bu beyitlerden anlaşılıyor ki, millet; mana ve ruh topluluğudur. Demek oluyor ki,
millet; aynı gaye ve maksatta buluşanların, aynı müşterek din ve dilde görünenlerin, aynı vatanda gösterdikleri maddi-manevi dayanışmanın müşahhas ve somutlaşmasından başka bir şey değildir.

İşte böyle bir millet Arslan gibidir. Arslan, hiç Yaban Öküzlerinin çokluğundan  korkar mı? Çünkü onlarda Arslan’a karşı koyacak bir kalp birliği, yani maneviyat yoktur. Ama Arslan’da kalp birliği vardır. Zaten, mana maddeye her zaman hakimdir. Tıpkı bedenin birçok aza ve organına, ruhun -tek başına- hakimiyeti gibi.      

 

Bayram

Bu yıl da önümüzdeki Kurban Bayramı’yla gelen dokuz günlük uzun bir tatil dönemi var. İçinde bulunduğumuz yoğun değişim çağının bayramları etkilediği, davranışlarımızı değiştirdiği gözlemlenmektedir. Eski bayramları yaşamış olanlar giderek bu farklılaşmayı daha fazla hissetmektedirler.

Günümüzde bayramlar, özellikle büyük kentlerde yaşayanların bir bölümünce tatil gibi algılanıyor. Uzaklara gitmek, ılıcalara, deniz kenarlarına, kayak merkezlerine ulaşmak ve oradaki otellerde konaklamak, eğlenmek için bayramlar  fırsat olarak değerlendiriliyor.

Oysa bayramlarımızın kendine özgü  ritüelleri vardır ki yaşatılması kuşaktan kuşağa aktarılması gerekmektedir. Bunun anlamı kültür zenginliğimizin önemli bir kesitinin tüm renklilikleriyle korunması ve gelecek nesillere ulaştırılmasıdır.

Bayram öncesi başlayan hazırlıklar, arife günü akşamına kadar devam eder. Ziyaretçilere, geleceklere ikram edilecek yemekler, tatlılar, şuruplar hazırlanır. Ev baştan aşağı temizlenir, bayram traşı, hamamı, yeni giysiler alma işleri tamamlanır.

Bayram sabahları gerekli dinî görevler yerine getirilir. Yeni elbiseler giyilir ve bayramlaşmaya gelecek konuklar, akrabalar, eş ve dostlar beklenir.

Mahallenin davulcusu, sucusu, temizlikçisi, kapıcısı, çocukları şeker ve bayram harçlığı için gelirler. Pırıl pırıl yüzleri, tertemiz giysileri ve gülen gözleriyle bayramınızı kutlarlar.

Hele hasretle beklediğiniz çocuklarınıza ve sevdiklerinize kavuşmanızın onlara sarılıp öpmenizin, hasret gidermenizin ve onları etrafınızda, yanınızda görmenizin vesilesi olan bayramlarımız ayrıca  ölçüsüz mutluluğumuzun nedenidir.

Torunların el öpmeleri karşılığında büyüklerin güzelim mendillerin arasına sıkıştırarak verdikleri bayram harçlıklarının zerafet ve kibarlığı da bayramlarımızın bir başka inceliği ve güzelliğidir.

Bu kurban bayramının da çok özel ve kendine özgü töre ve âdeti, asırlardanberi devam edegelmektedir. Halen kentlerimizde ve kırsal alan yaşantımızda  uygulanan kurban kesme ibâdeti aynı zamanda da yetkili hayır kurumları vasıtasıyla yerine getirilmektedir.

Koşulları uygun olan konutlarda yaşayanların, bayramdan bir süre önce alarak eve getirdikleri kurbanlık koyunlar, ev halkının ve bilhassa çocukların heyecanla karşıladıkları yeni bir sevgi seline vesile olurdu.

Ancak, bayramda yerine getirilen kurban kesme işlemi evde belli bir süre hüzne neden olurdu. Çocuklar büyüdükçe kurban bayramının gerekçesini ve felsefesini, dinî bakımdan önemini öğrenirlerdi.  

Bayramlar sürelerince töreleri, âdetleri ve kuralları ile çok ihtiyaç duyduğumuz hoşgörü, barış, yardımlaşma, kavuşma ve mutluluk günlerimizdir.

 Bu nedenle, hepimizin bayramları yaşamamız ve yaşatmamız gerekmektedir.

Prizren’de Ezan Sesleri

İslam  Aleminde Kurban Bayramına girilirken her bir köşeden ezan ve tekbir sesleri yükseliyor. Bunların duyulduğu bir şehirde Kosova’nın Prizren’i…

Prizren, Balkanlarda Türkçe konuşulan, Türkçe düşünülen ve Türk gibi yaşanan önemli yerleşim yerlerinden biri. Dünya üzerinde Türkler için böyle yer bulabilmek ender görülen bir şey.

Prizren elden çıkalı neredeyse yüz yıl olmuş ama o kendini bir nazlı gelin gibi hep muhafaza etmiş.

Osmanlı-Türk döneminden 23 tane cami ayakta kalmış. Bu camilerden ezanlar okunmaya başlanınca Prizren bambaşka bir havaya bürünüyor. Bu içiçe geçmiş camiler silsilesi ve “Allahu Ekber” nidaları sizi alıp başka bir aleme götürüyor. Camilerin birbirine yakınlığı ezanların birbirine karışmasına sebep oluyor. Ancak ezan seslerinin her bir köşeden kulağınıza akışında bir ahenk var. İçiniz ezan sesleri ile huzur doluyor ve ruhunuz çoşuyor.

Bir de Sinan Paşa Camii’nin eskimeye yüz tutmuş restarasyonu TİKA tarafından tamamlansa ve Türkçe hutbe ve vaazlar dinlenmeye başlansa ne iyi olacak.

Prizren’e Türk mührünü vuran sadece camileri değil.

Hamamlar, köprüler, çeşmeler ,medreseler, tekkeler, Türk adını muhafaza eden Terzi, Maraş gibi mahalleler ve nihayetinde ecdadımızın Namazgah adını verdiği açıkhava mescidi ve nice eserler, Prizren’nin onca sene geçmesine rağmen “ben hala Türk’üm” demesinin başlıca sebebi.

İslam’ın ve Türklüğün bu kadar eserini barındıran Prizren’nin; ikliminin yaşayanları etkilememesi ve kişiliklerini ve ruh yapılarını şekillendirmemesi düşünülemez bile. Onun için Prizren’de yaşayanlar bizim anlayamayacağımız bir şekilde İslamiyete, Türklüğe, Türkiye’ye ve Mustafa Kemal Atatürk’e bağlı olarak yaşıyorlar.

Ben bunu daha once bir kez Makedonya’nın Sturuga şehrinde görmüştüm. Orada yaşlı bir teyzeye niçin herkes gibi Türkiye’ye göç etmediğini sorduğumda “sizin için Sturaga’da kaldım” demişti. Prizren’dekiler de  orada, bizi yani İslamiyeti, Türklüğü, Türkiye sevgisini ve Atatürk’e bağlılığı yaşatarak, bizim için yaşıyorlar. Acaba bunun farkındamıyız? Eğer farkında değilsek onlara çok haksızlık ediyoruz demektir. Zaten onlara Türkiye’de Türklüğün ve Atatürk’ün “tukaka” edildiğini söylemeye bir türlü dilim varmadı. Hayallerini yıkmak ve mücadele azimlerini azaltmak istemedim.

Aksini yapsaydım 8 yaşındaki Danyal Patula’nın her cümlesini hissederek ezbere söylediği “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi”nin bir anlamı kalmazdı. Henüz kelimelerin dilinde yuvarlandığı 4 yaşındaki çocuğa annesinin İstiklal Marşı’nın on kıtasını ezberletmesi de kocaman bir hiç olurdu. Mustafa Baki İlköğretim Okulu’nda yedi sekiz yaşındaki çocukların “Türk önde Türk İleri” diye bağırışlarına engel olamazdım. Türk çocuklarının yetişmesinde emeği olan Türk öğretmenlerini de asla es geçemem. Kırkbeş yıl öğretmenlik yapmış olan Liriye Dişo 1950 yıllarının sonunda her kim olursa olsun Prizren’e Türkiye’den geleni sadece Türkiye kokuyor diye ve bu kokuyu duymak için görmeye gittiklerini söylemesi karşısında durdum kaldım. İşte bu ruha sahip Türk öğretmenleri günümüzde 3000 civarındaki ilköğretim  gören çocuğumuzu eğitmeye çalışıyor. Onlara bir müslüman Türk nasıl yetişir ve yaşar anlatmaya çalışıyor. Bu çocuklar Allah’ın izni ile Kosova’da atamız cennet mekan Murat Hüdavendigar’ı yaşatacak.

Prizren’in tarihi süreç içinde yaşadıkları, günümüzdeTürkiye’de yaşananların yorumlanması açısından çok iyi bir örnek. Aslında bunu bütün Balkanlar için söylemek mümkün. Onun için bir zahmet ilginizle, Prizren’i  mercek altına alın. Dün yaşanılanları ve bu gün karşılaşılanları öğrenin. Belki o zaman Türkiye’de başımıza gelecekler olanlar hakkında bir kanaate varabilirsiniz.

Bu günlerde Kurban Bayramı’nı idrak ediyoruz. Eski bayramlar tarih oldu. Şimdi eline valizi alan kendini tatile atıyor. Ancak biraz da yüzünüzü Prizren gibi yerlere çevirin. Bu gün fiziken yanınızda olamasalar bile kendilerini sizin için yaşamaya adamış bu insanları yalnız bırakmayın. Onların varlığından haberdar olmak yetmez bayramlarda onların yanında olun. Kurbanlarınızı Prizren örneğinde olduğu gibi ezan ve tekbirler arasında ata topraklarında kesin.

Ben bunları yazmasam her Türklük ve Atatürk deyişinde boğazı düğümlenen Ferhat Derviş’e, onca imkansızlığa rağmen Kosova Türklerinin sesi  olan gazeteci Raif Kırkul’a, Mehmetçik FM ile Kosova’ya seslenen arkadaşlara, Kosova Türk Demokratik Partisi ile Türklerin sorunlarını çözmeye çalışan dostlara vel hasıl Kosova Türklerine haksızlık etmiş olurum.

Aslında Prizren demek isterken Türk ve İslam Dünyasının tamamı demek istiyorum. Nerede mazlum ve mağdur bir insan varsa onu yalnız bırakmayalım demek istiyorum. Biliyorum ki; Müslüman Türk, yeryüzünde hakkın savunucusu ve yine biliyorum ki  bu hak savunucusu Müslüman Türk, bu sebeple büyük bir saldırı ve tehdit altında. Ancak Türk Milletinin yeniden şahlanışının işaretlerini görmek istiyorsanız Prizren’I görecek ve oradaki Türklerle kucaklaşacaksınız.

İnşallah mukaddes topraklarda Kabe ve Hz.Peygamber’in makamındaki ezan, tekbir sesleri, yapılan dualar, kesilen kurbanların sevabı, Prizren’deki ezan ve tekbir seslerine karışarak, gelecek zamanın Müslüman Türk Milleti için hayırlara vesile olmasına sebep olacaktır.

Ezan ve tekbirler arasında nice bayramları birlikte yaşamak ve Türk Dünyasının arasındaki sınırların kalktığını görmek dileğiyle…

Gökkubbeye Sesleniş

Ey dünya başının tâcı

Gök kubbe

Yuttun bütün hoş sadâları

Yuttun.

Geri vermemek için

Nefesini tuttun.

Sadâların hoşları kaçtı

Birer birer

Kara yeryüzünden

Havalandı aniden

Duyulmadı kanat sesleri.

Sakladın gök kubbe

Sakladın

Yıldırımlarla sûretini

Gürültünle sesini

Çıkardın kuşağını

Saldın üzerimize bir duman

Efendim aman.

Atatürk ve Biz – 2

0

Evet, Atatürkçülükle dindarlığın nasıl bir ilgisi vardır?

Şimdi size bir soru

Atatürk zamanında Diyanet İşleri Başkanı Devlet Protokolünde kaçıncı sırada idi? günümüzde kaçıncı sırada?

Protokol sıralaması o kurum ve o’nun tensil ettiği misyona verilen değerle ilgili değimlidir?

Cevabını siz bulun

Dindar olmak önce Müslüman olmayı sonra dinini öğrenip yaşamayı gerektirir

Dindar olan insan vatanını seven insandır.

Bunun başka izahı var mı?

Birinci bolümde Atatürkçü olmanın şartı var mıdır?

Varsa nelerdir? diye sormuştum ya..

Atatürkçü olmanın üç tane şartı vardır.

Şimdi sıkı durun

1 – Müslüman olmak

2 – Dindar olmak

3 – Vatansever olmak

Dine karşı olan dindarı düşman gören rant sever insanlar Atatürkçü olabilir mi?

Kesinlikle hayır..

Bunlardan olsa olsa kezzap olur.

Bunlardaki ortak hâkim zihniyet:

Vatan savaşta senin barışta benim,

Sen ölebildiğin kadar öl, bende yiyebildiğim kadar yiyeyim.

Yıllardan beri yapılan bundan farklımıdır?

Uyan ey millet uyan..

Titre ve kendine gel

Sonra hiç uyanamayabilirsin,

Hele Atatürk ve Atatürkçülük adına dine yasak koymak,

Dini irtica, dindarı mürtecilikle nitelendirmek başlı başına bir felakettir.

Atatürk’ün halkın dinini öğrenmesi için yaptıklarını 4 -başlık halinde sıralayabiliriz.

Bunlar dine verilen önemle ilgili değilse ne ile ilgilidir?

1 – Diyanet İşleri Başkanlığını kurduruyor.

Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi’yi de başkan olarak atıyor ki memleketin en ücra köşesine kadar halkımıza diyanet görevlileri dinini öğretsinler.

2 – Kuran’ın meal ve tefsirini yaptırıyor.

Halk okuduğu Kuran’ı anlasın diye,

Atatürk merhum Elmalılı Hamdi Yazır Hoca efendiden Kuran’ın meal ve tefsirini yazmasını istirham ediyor.

Hoca efendide Atatürk’ü kırmayıp 3 ciltlik meal ile 10 ciltlik Hak Dini Kuran Dili isimli tefsiri yazıyor ki hala İslam dünyasının en meşhur meal ve tefsiridir.

Günümüz Atatürkçülerinin bu tefsirden ve mealden haberleri bile yoktur.

Atatürk kuranı anlamak dini öğrenmek için yeterli olmaz çünkü bu dinin birde peygamberi var diyor.                            

3 – Sahihi Buhari’yi tercüme ettiriyor.

Sahihi Buharı İslam dünyasında kütübü sitte diye bilinen altı meşhur hadis kitabının birincisidir.

Bunun için devrinin âlimlerinden Baban zade Ahmet Naim hoca efendiye bu kitabı tercüme etmesi için rica ediyor.

Hoca efendinin başladığı tercümeye ömrü yetmeyince,

Kamil Miras hoca efendi tarafından tercüme tamamlanıyor.

Hadisi sünneti bilmeyen insanlar peygamberi nasıl tanıyabilir, anlayabilir.

Atatürk halkımız peygamberini tanısın diye Sahihi buhar’iyi tercüme ettiriyor.

Bizim Atatürkçüler kutlu doğum haftası düzenlenmesinden rahatsız oluyorlar.

Heyhat! Heyhat ki ne heyhat!

Atatürk yaşasaydı ya bunlar olmazdı,

Yâda bunlar Atatürk’ü yaşatmazlardı.

 Sahi bunlar Atatürkçü mü?

Atatürk’ün dini alanda yaptıkları bunlarla bitiyor mu?

Devam edecek

Ana Dil Nedir, Ne Değildir?

0

“Deniyor ki, ‘TC, Kürtçe yargılama ve Kürtçe eğitim yapmıyor.’ Peki, Bekaa’da eğitimi ve yargılamayı Türkçe yaptıran da TC mi?

“Samimi ve dürüst olalım. Bekaa’yı da gördüm, üç gün kaldım. Abdullah Öcalan da sık sık belirtir, PKK’nin  Bekaa kampında eğitim ve yargılama dili Kürtçe değil, Türkçedir.

“Bekaa kampının mevcudu 600 kişiydi. Bu kadar az sayıda insan arasındaki ortak dil bile Kürtçe olamıyorsa, milyonlarca Kürdün yargılama ve eğitim dili nasıl Kürtçe olacak?

“PKK Kongrelerine katılanların sayısı, yayın organlarına göre, yüz delegenin altındadır. PKK’nin Başkanlık Konseyi ise, 10 kişinin altındadır. Oralarda da konuşmaların Türkçe yapıldığını biliyoruz. Hep aynı nedenlerle.

“Meclis’teki BDP Grubu 20 milletvekilinden oluşuyor. Kürtçe eğitim dili olsun diyorlar. BDP  TBMM Grup Toplantısını Kürtçe yapsın, Kürtçeyi geliştirmeye ve yaymaya oradan başlayalım. Mümkün değil. Etnik anlamda Türk olanları bir kenara bırakalım, BDP’nin Kürt milletvekilleri içinde de Kürtçeyi bilmeyen veya az bilenler var. Diyelim TC öğretmemiş. Öğretse yine mesele çözülmüyor. Çünkü Kürtlerin dilleri farklı.

“1989 ve 1991 yıllarında 2000’e Doğru dergisi Genel Yayın Yönetmeni olarak görüşme yaptığım zaman, konuyu PKK lideri Abdullah Öcalan’a sordum ve cevabını o zaman yayımladım. Öcalan şunları söyledi:

“Türkçe meramımı daha iyi dile getireceğime inancım tamdır. (…) Haliyle Türkçemiz kuvvetlidir. Ben tamamen Türkçe düşünme ve eylem gücümü geliştiriyorum. Kürtçe ise ikinci planda kalan eylem ve düşünce gücüdür. Hatta şunu söyleyebilirim; birinci zarf Türkçe, ikinci zarf Kürtçedir…

“Görüyorsunuz beni, bütünüyle Türkçe sistemiyle düşünüyorum… Kişisel planda Türk kültürü içinde yaşamak benim için kolaylık sağlar. Ben yaşamımı daha çok Kürtçeyle değil, Türkçeyle götürüyorum. Kürtçeyle belki de çok zor olacak.’ (Doğu Perinçek, Abdullah Öcalan İle Görüşmeler, Kaynak Yayınları, Genişletilmiş 6. basım, İstanbul, Eylül 2009, s. 49 vd; 120, 152)

“Abdullah Öcalan,…yalnız bize değil, diğer gazetecilere de, PKK lideri, yaptığım görüşmede ‘Ne Kürtçesi ben rüyamı bile Türkçe görüyorum’ diyordu.

“Bakınız size yeni bir ana dil tanımı! Ana dil, rüyada konuştuğunuz dildir.

“Televizyon programcısı olsam, Varto’nun Alevi ve Sünni mahallelerinden yurttaşlarımızı çağırır ve açık oturum yaparım. Bakalım Vartolu Kürtlerimiz hangi dille anlaşacaklar.

“Bütün televizyonlara öneriyorum, BDP Genel Başkanı’nı ve milletvekillerinden kura çekerek dördünü çağırınız, bir açık oturum düzenleyiniz. Ancak açık oturumun dili Kürtçe olsun. Beş on dakika içinde Türkçeye döneceklerdir.

“(Kaldı ki,) Anadil, anamızın memesinden emdiğimiz dil değildir; anadil en iyi bildiğimiz, en iyi anlaştığımız dildir. Kürtlerimizin yüzde 95’inin en iyi bildiği ve en kolay anlaştığı ve kendisini geliştirebileceği, çağdaş iletişim ve öğrenim ihtiyacını karşılayabileceği dil, Türkçedir. Türkçe yalnız bütün yurttaşlarımız arasında değil, değişik yörelerden Kürt kökenli yurttaşlarımız arasındaki anlaşma aracıdır.

“ABD ve AB emperyalistlerinin keyfi için, toplumları olmayacak taleplerle kandırmak mümkün mü ve nereye kadar?

“Toplumların zihin tutulmaları geçicidir. Tarihsel süreçler böylesi zorlamaları uzun süre taşımaz.” (www.doguperincek.info’dan: Doğu Perinçek, Aydınlık, 24 Ekim 2010, s. 4-5)

Nitekim: “Orta-Doğu’nun değişik yörelerine dağılmış olan Kürt adı verilen toplulukların konuştukları dile alışagelindiği üzere Kürtçe denmektedir. Bu tanımlama ile adeta bütün Kürt adı verilen toplulukların ortak bir kültür unsuru olabilecek bir Kürtçe akla gelmektedir. Ancak
gerçek bu değildir. Bölgede ne kadar Kürt adı altında birleştirilmeye çalışılan topluluk varsa bir o kadar Kürtçe vardır dersek konuyu biraz abartmış sayılmayız…

“Kürt konusunda en önemli kaynak konumunda olan Şerefname bile Kürt denilen toplulukları konuştukları dialektlere göre dört ana gruba ayırmıştır: Kurmanç, Lor, Kelhur, Goran. (Şeref Han, Şerefname, s.22)…

“Evliya Çelebi onaltı kadar ayrı dialektlerden söz ettiği gibi, bugün de geçerli olan dialektler arasındaki anlaşamamazlığı ‘birbirlerine elfazları ve lehçei mahsusaları mugayirdir, kim nicesi birbirlerinin kelimatların tercüman ile anlarlar.’ ifadesi ile net bir şekilde vurgulamaktadır. (Evliya Çelebi Seyahatnamesi, C. IV., Varak: 219 a.) Evliya Çelebi’nin üçyüz yıl kadar önceki ortaya koyduğu bu gerçeği, kendisini açıkça Pankürdist olarak ilan eden Mehrdad R. İzady; ‘İran’daki Kirmanşahlı bir Kürd’ün, Irak’taki Erbil’li, Suriye’deki Afrin’li veya Türkiyedeki Diyarbakırlı bir başka Kürd ile anlaşması için, basit bir selamlaşmadan sonra üçüncü bir dili kullanması gerekmekte…’ (Mehrdad R. İzady. A Concise Handbook, s. 186.) şeklinde kabullenmek zorunda kalmıştır.” (Her Yönüyle Kürt Dosyası, Prof. Dr. Abdulhaluk M. Çay, Genişletilmiş 8. Baskı İstanbul – Temmuz 2010, s. 168,170)

İsviçre’nin Zürih kentinde belgesel çekiyorum

Zürih İsviçre’nin önemli bir kenti.

Zürih İsviçre’nin önemli bir kenti. Sonbahar güneşi, Zürih’e hakim dağlara farklı bir şekilde yansırken, sararmış yapraklı ağaçlar düzenli caddeler ve büyük binalar arasından Zürih şehir merkezine giriyoruz. İlk işimiz Zürih’e hakim bir tepeye çıkmak. Zürih gerçekten buradan çok farklı gözüküyor. Yüksek binalar, Zürih gölünün ihtişamı, şehir içerisinden geçen ve Zürih gölüne dökülen ırmak, tarihini binalar, kiliseler, devlet binaları ve özellikle köprülerle Zürih, insana farklı bir göz ziyafeti sunuyor.

Dar sokaklar, geniş caddeler ve Zürih ırmağı kenarında kameramız elimizde, belgesel görüntüler çekiyoruz. Avrupa’nın en eski eve en eski saatinin bulunduğu kilisenin çan kulesi İsviçre’de zamanın ne kadar önemli olduğunu gösterirken, saat teknolojilerini de merkezi olduğunu fısıldıyor. Avrupa’nın en pahalı caddesi Zürih’de ki istasyon caddesi. Şehrin birçok yerinden görüntülerini çekiyor, Türkler için adeta sığınak yeri olan camiler ve külliyenin görüntülerini tespit ediyoruz. İsviçre’de ilk caminin yapıldığı yer Zürih’de ki ırmağın kenarında ki külliyeye giriyoruz.

1975’de Zürih’in ilk camisi olarak ibadete açılan külliye burada yaşayan Müslümanların ve Türklerin sığınak yeri olmuş. İsviçre İslam toplumu teşkilatı genel başkanı Abdullah Kasapoğlu beyden Zürih camii ve külliyesinde bilgiler alıyoruz. İsviçre genelinde çeşitli milletlere mensup 450 bin Müslüman’ın yaşadığından söz ediyor Abdullah bey, 45 bine yakın da İsviçreli Hıristiyan’ın Müslüman olduğunu açıklayan sayın Kasapoğlu, Avrupa’nın en kapsamlı ve en modern İslam toplumu Teşkilatı’nın merkezinin Zürih’de olduğunu açıklıyor. Zürih merkezde ki külliye de ayrıca İsviçreli Katolik Hıristiyanken Müslüman olan Vahüdittin bey ile söyleşi yapıyoruz. Vahüdiddin bey Müslüman olduğu için Allah’a şükrettiğini ve İslamiyeti tam anlamıyla öğrenebilmek için Şam’da uzun bir süre dini eğitim aldığının da altını çiziyor.

İsviçre İslam Toplumu Teşkilatının Genel Merkezinde Konferans Veriyoruz

İsviçre’ye, İsviçre İslam Toplumu Teşkilatı’nın davetlisi olarak gelmiştik. Zürih merkezde ki genel merkezin konferans salonunda İslam medeniyetinin bilim ve teknolojiye katkısı konulu bir konferans veriyor, ayrıca İslam medeniyeti coğrafyası adlı belgeselimizin galasını da burada gerçekleştiriyoruz. Kadın ve erkeklerin ayrı ayrı bölümde oturarak ilgiyle izledikleri belgeselden sonra, bir saatlik fotoğraflarla İslam medeniyeti konulu konferansımızı gerçekleştiriyoruz.

Ardından çok sayıda İsviçre’de ki Türk gencinin katıldığı gençlere yönelik Osmanlı Medeniyeti’nin insanlığa katkısı konulu iki bölümlük bir seminer veriyoruz. Gerek konferans ve gerekse seminerden sonra gençlerin ve İsviçre’de ki Türklerin değişik konularda sorularına muhatap oluyoruz. İsviçre’de yaşayan Türkler, Türkiye ile yakından ilgileniyor. Adeta kalpleri Türkiye için atıyor, Türkiye gündemini sanki Türkiye’de imiş gibi takip ediyorlar. Bugün 4. kuşak Türk İsviçre’de yaşıyor. Acı ama gerçek yetişen Türk Gençlerinin büyük bir kısmı Türk kültür dil ve dinini kaybetmiş durumda. Camilerle ilişkisi olanlar dillerini, dinlerini ve örflerini korumuşlar. Türkiye ile ilgililer. Avrupa’da kaybolmaya yüz Tutmuş geleneklerini kaybetmek üzere olan Türk gençlerine sahip çıkmalı.

Zürih Başkonsolosluğu’ndayız

Bir kamu görevi olan gazetecilik ve Televizyonculuk görevini yapan bir Türk vatandaşı olarak gittiğim her ülke de büyükelçilik ve konsolosluklara uğramayı gelenek haline getiriyorum. Çünkü doğru ve en iyi bilgileri büyükelçilik ve konsolosluklardan alabileceğimi düşünüyorum. Bunun için Zürih’de ki bir başka durağımız olan TC Zürih başkonsolosluğu oluyor. Baş konsolusun sekreterine ismimizi ve İsviçre’de çekeceğimiz belgeselle ilgili bilgi vererek başkonsolosla görüşme talebinde bulunuyorum.

Bay başkonsolos çok yoğun olduğu için bizi turizm ataşesine yönlendiriyor. Ancak turizm ataşesinin İsviçre’de ki Türklerden ve İsviçre’den maalesef haberi yok. O sadece İsviçre’de Türkiye’yi tanıtmak için görev yaptığını söylüyor.    
Acaba, 
– İsviçre’yi tanımadan İsviçre de yaşayan Türkler hakkında bilgisi olmayan turizm ataşesi Türkiye’yi nasıl İsviçre’de tanıtabilecek.                        – Bir de kendi ülkesinin gazetecisiyle görüşmeye cesaret edemeyen bay başkonsolos, nasıl Zürih’de Türkiye’nin hakkını koruyabilecek.                                                                                   
– Gerek ateşe ve gerekse baş konsolosun bu durum ve tavrını Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Dış İşleri Bakanlığı’na şikayet ediyor, büyükelçiler, Konsoloslar ve ataşeler için geniş çaplı araştırma, soruşturma ve performans değerlendirilmesinde bulunmasını istiyor başarılı olanların daha üst makamlara getirilmesini bir vatandaş olarak bekliyorum.