22.7 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1224

Vur Kaç

Sana gelen bana gelsin diyordun

Ne oldu hepsi sözde mi! Kaldı?

Paçaları kıvırdın, tabanları yağladın

Vurdun, kaçtın seviyormuş gibi yaptın

 

İşte böyledir severmiş adamın adamı

Adamların hası sevenlerin şahı

Beyaz atın muradı

Hayatının serabı

 

Merakın mı! Heyecanın mı! Yoksa korkuların mı!

Bir durdun, bir koştun, sonra coştun

Ama bir baktın sonra geriye kaçtın

Seven yüreklere gül gül açtın

Tamam anladım sen beni aştın

 

Geliyor musun? bana koşarak

Kaçmayıp kucak açarak

Memnun edipte memnun olarak

Kalbini bana açarak

Hayatıma umut saçarak

Öğretmen mi Siyaset Kölesi mi?

Bugün 24 Kasım.  Bugün, ülkemizin hemen her ilinde, ilçesinde, belde ve köyünde “Öğretmenler Günü”  kutlanacak.

Siyasetçiler, öğretmenlik mesleğinin önemi ve kutsallığı üzerine nutuklar çekecekler.

Kimi, Hazreti Ali’nin ” Bana bir harf öğretenin kölesi olurum” sözünü kullanacak! Ama, öğretmeni “siyasal iktidarın emir kulu” olarak gördüğünü saklayacak!

Eğitim, bir insan ve bir toplum için “yaşamsal önemi olan” bir hizmettir.

İnsanı, beceri sahibi, “üretken bir insan” yapan eğitimdir.

Eğitimin temel işlevi de budur.

Ama kimi siyaset tüccarı için, “bilinçli, nitelikli işgücü ve üretken” hale gelen bir insan tehlikedir! Çünkü, böyle bir insan “ÖZGÜR İNSAN” dır!

Kendisi ve ülkesi ile ilgili her konuda bilgili, merak eden, araştıran, olumsuzluklar karşısında suskun kalmayan bir yurttaş;  toplumu güdülecek bir sürü, kendisini de o sürünün çobanı sanan ilkel siyasetçi için baş belasıdır!

Eğitim bir “siyasal tercih”  işidir!

Ya, “üretken ve bilinçli insanı yetiştiren” bir eğitim sistemini seçersiniz ya da insanı “bilgi hamalı ve bilgisini yaşam pratiğinde kullanamayan, niteliksiz bir varlık” haline getirecek güdük bir sitemdir tercihiniz!

Her iki halde de yararlanılacak baş aktör öğretmendir!

Bir ülkede öğretmenler, mesleki açıdan kendilerini geliştirebilme olanağı bulabiliyorsa; hizmetleri karşılığı aldıkları maaşla insanca ve güven içinde yaşayabiliyor, “yarın ne olacak?” kaygısı duymuyorlarsa; siyasal iktidarın baskısı altında ezilmiyorlarsa; toplum içinde “saygın” bir yere sahiplerse; işlerini severek yapıyorlarsa, o ülke gerçekten “uygar bir ülkedir.”

Bunun aksi koşulların yaşandığı bir ülke ise, kirli siyasetin tahakkümü altında “geri bir ülkedir!”

Bugün ülkemiz eğitim sistemi ve öğretmenlerimizin içinde bulundukları koşullar ne yazık ki, “uygar bir ülke” olduğumuz inancını vermiyor!

Öğretmenlerimiz, siyasal baskılar altında tutuluyor. Öğretmenlerimiz, “yaşam güvencesi” içinde değiller; çünkü, pek çok öğretmen “kadrosuz” çalışıyor. Öğretmenlerimizin aldıkları ücretler, “insanca bir yaşam” olanağı vermiyor! Bu yüzden, araştırma ve kendini geliştirme olanak ve heyecanından yoksundur öğretmenlerimiz.

Ezberci, öğrenciyi “bilgi hamalı” yapan ama ciddi bir meslek sahibi yapamayan; çocuklarımızı “yeteneklerine göre mesleki eğitime yönlendiremeyen” güdük bir eğitim sisteminin parçası olmak, onurlu öğretmenlerimizi manen yıkıyor.

Öğretmenlerimizin yüzde 50.3’ü öğretmen olduğu için pişman! (*)

Hizmet içi eğitim “yok” hükmünde!

Siyasi ve ekonomik baskılar altında öğretmenim!

Geçim sıkıntısı yüzünden, pek çoğu, “koyup kendisini geliştirecek ya da dinlenecek” yerde, ek işler yapıyor!

Eğitim, yasal hükümlere ve  siyaset egemenlerinin “veliden para alınmayacak” palavralarına rağmen, ilköğretimde bile velilerin katkılarına kalmış! Velilere el açan öğretmenimin gururu kırılıyor!

Sonra, yeterli bilgi, beceri ve üretkenlikten yoksun “imalat hatası” çocuklar bir gün büyüyor, kimi de siyasetçi oluyor!

Onlar da güdük eğitim düzeninin sürdürülmesinden hatta daha da geriletilmesinden yana tavır koyuyorlar! (**)

Bir kez daha yıkılıyor öğretmenim!

Ve, senede bir kez 24 Kasım’da hep birlikte aynı yalanı söylüyoruz; “Öğretmenim, canım benim! Öğretmenler günün kutlu olsun!”

 

 

(*)Türk Eğitim Sen araştırması.

(**) Son Milli Eğitim Şurası.

 

10 Kasım 2010 / Mustafa Kemal Atatürk

0

Değerli hazirûn sizleri en derin hürmetle selamlıyorum.
Onuncu Yıl Nutku’na koyduğu sonra bizzat kendisinin çıkardığı iki sözcük kendisi için istediğinin ne derece mütevazı olduğunu gösterir:    
                                           ” BENİ UNUTMAYIN “

Çünkü en büyük eseri, kurduğu ve şekillendirdiği Türkiye Cumhuriyeti’dir. Dikkatlerin kendi üzerine yoğunlaşmamasını, hayranlığın kendisine yönelmemesini, bir ölçü konulacaksa Türkiye Cumhuriyeti’nin eriştiği düzeye bakılarak değerlendirilmesini vurgulamıştır gayet açıkça. Bunu da Gençliğe ve genç kalanlara emanet etmişti. Şu sözleri ne kadar inançlı bir ruh hâlinin ifadesi: 

                         “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır… 
                          Ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır”

Atatürk’ün birleştirici ve bütünleştirici özelliği sayesinde, Millî Mücadele başarıya ulaşmıştır. Atatürk Millî Mücadele’nin karanlık günlerinde, değişik fikirlere sahip insanları bir mecliste, kendi etrafında toplamayı başardı. Kısacası Atatürk ‘süz Millî Mücadele düşünülemezdi. O’nun birleştirici gücü, kişisel özelliğinden ve karakterinden geliyordu. O, yalnız askerlerin değil, sivil halkın da güvenini kazanmıştı.

O’nun bu üstün meziyetleri, sıkıntı ve bunalım içinde bulunan insanların, ona sevgi ve saygıyla bağlanmasını sağladı.

Atatürk, O dahi milletine, tarihte büyük devletler kuran ve yüksek bir medeniyet meydana getirmiş olan Türk Milleti’nin büyüklüğüne inanan ve bununla gurur duyan bir insandı.

Atatürk; kahramanlık, vatan sevgisi, çalışkanlık, bilim ve san’ata önem verme gibi değerlerin, Türklüğün yüksek vasıflarından olduğunu ifade etmiştir. O, milletinin bu özelliklerini her fırsatta dile getirip insanlık âilesi içinde lâyık olduğu yeri almasına çalıştı. Milletimizin yüksek karakteri, çalışkanlığı, zekâsı ve ilme bağlılığı ile millî birlik ve beraberlik duygusunu geliştirmeyi başlıca ilke kabul etti. O’na göre:
 
           “…Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti,
                   bundan sonraki gelişmesi ile geleceğin yüksek 
                   medeniyet ufkundan bir güneş gibi doğacaktır.”

Atatürk, yalnız yakın geçmişte büyük hizmetler yapmış bir lider değildir. Eserleriyle ve düşünceleriyle, gerek Türk Milleti’nin gerekse başka milletlerin geleceğine ışık tutmaya devam eden bir liderdir.

Toplumların büyük adamlara ihtiyacı en çok bunalımlı dönemlerde ortaya çıkar. Toplumları, bunalımlı dönemlerden ancak büyük liderler kurtarır. Mustafa Kemal Atatürk, bu özellikleri taşıyan çok yönlü bir liderdir. Büyük adamları ancak büyük milletler yetiştirir.

Bağrından en bunalımlı döneminde bir Mustafa Kemal çıkaran milletimiz bu günlerimizde de O’nun düşünce ufkunun gösterdiği yoldan giderek sıkıntılarını aşacaktır. Bu millet o günlerde nasıl birlik ve beraberlik ruhuyla hareket ettiyse bugün de aynı ruhu gösterecektir. Çünkü bu millet dünya tarihinin akışını birçok defa değiştirmiştir.

Emperyalizmin bugün aldığı şekilden hem kendisini hem de o günlerde olduğu gibi diğer toplumları da kurtaracak reçeteleri sunacaktır. Çünkü bu milletin harcı Fransız ihtilâlından sonra yoğrulmamıştır. Nitekim biz 21 Mart’da millet olarak demir dağları eriterek dünya coğrafyasına adımızı yazdırışımızın 4647. yıldönümünü kutladık. Taaa… o tarihten beri biz milletiz, şairin dediği gibi:

“BEN” (#)

Fırtınalar gibi dilim var benim
Törem var,yasam var ilmim var benim                                                                                       
Doğusu, batısı bu diyar benim

Önümde baş eğmiş bir sürü devlet      
Halklar değilim ben, milletim millet…

Göller alın terim, ırmaklar kanım      
Fâtih’im ben, Ulubatlı Hasan’ım          
Ay yıldızı gök kubbeye asanım

Bir elimde ezel, birinde ebed, 
Haklar değilim ben, milletim millet….

Beğ idim, Han idim, Padişah idim 
Eserim ortada, dünya şâhidim 
Kanıma küfreden şom ağızlı kim?

O ağızlar bir gün yırtılır elbet     
Halklar değilim ben, milletim millet….

Apaçık şecerem, besbelli soyum     
Ben tevhidin, nûru ile doluyum

Kâbe’me abdestsiz giren hıyânet      
Halklar değilim ben, milletim millet.”

Kurduğu millî devletle Türk Milleti’nin millet olma şuurunu perçinlemiş. Ancak bu şuurun korunmasının reçetesini de sunmuştur.

                 ” …Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden,
                     rahat yaşama yollarını aramayı i’tiyad(#)                                      
                     hâline getirmiş milletler,                                               
                     evvela haysiyetlerini,                                         
                     sonra hürriyetlerini ve daha sonra istiklâllerini kaybetmeye mahkûmdurlar…”

                                                                 Mustafa Kemal ATATÜRK

Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmetle anıyor:
Devletime ebediyetler, milletime ebedî saadetler diliyor, hürmet ve saygıların en içteni ile sizleri selâmlıyorum.

[Çok önemli bir not:
Şiirin yazarı emekli vâli değerli Rıza Akdemir büyüğümüze en derin saygılarımı gönderir, ellerinden hürmetle öperim.]

Sakarya Valiliği tarafından AFA Kültür Merkezi’nde saat 09:30’da düzenlenen anma programında Emin Sezer’in konuşması.

Tutuklu Yargılanmak (2)

Yazının birinci bölümünde tutuklu yargılama kararı verilebilmesi için öncelikle kuvvetli suç şüphesinin var olması gerektiğini belirtmiştik. Devam edelim.

CMK’da (m.100) tutuklama sebebinin varsayıldığı haller sıralanmıştır.

1-Kaçma, saklanma veya kaçma şüphesi oluşturan somut olguların varlığı

2-Şüpheli veya sanığın davranışları

a) Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme şüphesi

b) Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma şüphesi

3-Tutuklama sebebi varsayılan katalog suçlar

CMK’un 100(3) md.deki düzenleme ile tutuklama nedenlerin varsayıldığı katalog suç listesi öngörülmüştür. TCK’da veya özel Ceza Yasalarında yer verilen bazı suç türlerinde delillerin karatılması veya kaçma, saklanma ihtimalinin varlığı bir karine olarak kabul edilmiştir.

Ancak burada da aslolan, şüpheli veya sanığın suçu işlediğine dair kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığıdır.

“Listedeki suçlarla ilgili yürütülen bir soruşturma veya kovuşturmada, tutuklama kararı verebilmek için yargılama makamı, tutuklamanın birinci şartı olan kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguları tespit etmek zorundadır. Başka bir anlatımla, soruşturmanın veya kovuşturmanın konusunun listede (uygulamada söylenegeldiği şekliyle “katalog”da) yer alan suçlardan olması, kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların aranmayacağı anlamına gelmez. Kanuni karine, bu şartı kapsamamaktadır.”        
“CMK md. 100/3’deki karine, aksi kabul edilebilen bir karinedir. Başka bir deyişle yargılama makamı, soruşturma veya kovuşturma konusu suç, maddede yer alan listedeki suçlardan biri olsa dahi, şüpheli veya sanığın kaçmayacağı ya da delilleri karartmayacağı sonucuna ulaşabilir. Ancak neden bu sonuca ulaştığını tutuklama talebini reddederken veya tahliye kararı verirken gerekçelendirmelidir.

Katalog suçlara giren suçlarda, Mahkemelerimiz, sanığın kaçması ya da delilleri yok etmesi şüphesi uyandıran somut olayların varlığını aramadan tutukluluğu uzatabiliyor. Bu suçlarda suç işlendiğine dair kuvvetli şüphe tutukluluğun sürmesi için yeterli görülüyor. 

“Oysa AİHM’ye göre,

  • a) Tutukluluğun uzatılabilmesi için mutlaka kaçma, kanıtları yok etme, yeniden suç isleme kuşkusunu haklı gösterecek somut verilerin bulunması gerekiyor.
  • b) Süre uzadıkça suç işlendiğine dair kuvvetli kuşku yetersiz görülüyor.
  • c) AİHM, suçlar arasında ayırım yapmıyor. CMK 100. maddeden katalog suçların çıkarılması, maddenin AİHM kararlarına uyum sağlaması bakımından gerekli.” (Rıza Türmen)

Türkiye’deki uygulamada yasaların bu açık hükümlerine rağmen, çok kolay tutukluluk veya tutukluluğun devamına kararları verilmektedir. Üstelik kararların yüzde 99’unda “suçun vasıf ve mahiyeti, delil durumu, tüm dosya kapsamı” gibi klişe gerekçelerle (aslında gerekçesiz olarak), tutukluluğa karar verebilmektedir. Nu tuhaftır ki tutukluluğun gerekli olmadığına dair kararlarda da tırnak içinde verdiğim aynı klişe ifadeler kullanılmaktadır.

AİHM‘nin pek çok sayıdaki kararı, Türkiye’de tutukluluk kurumunun iyi çalışmadığını, insanların haksız yere özgürlüklerinden yoksun bırakıldıklarını göstermekte. Türkiye’de yargılama sisteminden ve yasadan kaynaklanan ‘yaygın ve sistematikbir sorun bulunduğu tespitini yapmaktadır.”

Anayasamızın 90. maddesi, AİHM kararları ile yasalar arasında bir çelişki varsa, AİHM kararlarının esas alınmasını öngörüyor. Yani Türkiye’de AİHM kararları yasalardan önce geliyor.

Böyle olunca, hâkimlerin tutukluluğun sürdürülmesine karar verirken AİHM kararlarındaki ilkeleri göz önünde bulundurmaları Anayasa’nın bir gereği. AİHM’nin kararları ise ortada.

*********

Ergenekon sanığı Prof. Dr. Mehmet Haberal, tutuksuz yargılanma taleplerinin gerekçesiz ve soyut bir şekilde ret edilmesi nedeniyle özel yetkili mahkeme hâkimleri aleyhine açtığı davayı kazandı. Karar Hukuk Genel Kurulunda onaylanarak, hâkimlerin tazminat ödemesine karar verildi. Böylece AİHM kararları, Anayasa ve CMK’ya aykırı olarak tutuklu yargılama kararı veren hâkimler hakkında yaptırım uygulanması söz konusu hale geldi.

Bu karar usul açısından hatalı olduğu için tenkitlere sebep oldu. Ancak kesinleşmiş bir karardır. Ayrıca tutuklama tedbirinin çok uzun süreli kullanılmasındaki yanlışlığa dikkat çektiği için olumlu. Zaten kararın esas sebebi mevcut tutuklulukların haklı veya haksız olduğu değil, kararların gerekçesiz verilmiş olması. Eğer AİHM ve Yargıtay kararlarına göre, gerekçeli karar verilseydi bugün tutuklu bulunan birçok sanık bayramı evinde geçirebilirdi.

İnsan hürriyeti çok önemli. Hayatınızın birkaç saatlik bir bölümünde bile haksız yere özgürlüğünüzün kısıtlandığını tasavvur ediniz. Yaşayacağınız psikolojik travmayı ve topluma ve devlete olan sevgi ve sadakatinizdeki aşınmayı fark edebilirsiniz. “Adalet devletin temelidir” sözü bir açıdan bu hususa dikkat çeker. Devlet adil olmalıdır.

 

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarını İstanbul Ziyareti (2)

0

Bundan önceki yazımızda Av. Ruhittin Sönmez ve Dr. Ayşe Gülden Sönmez çiftinin biricik kızları Merve’nin nikâh merasimine iştirak etmek üzere Şişli Evlendirme Dairesine kadar geldiğimizi anlatmıştık. Şimdi kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Evlendirme Dairesinin önünde, gelen misafirleri karşılamak üzere beklemekte olan Ruhittin Bey ve Gülden Hanım ile diğer aile fertlerine hayırlı olsun temennisinde bulunduktan sonra salona girdik. Salon bir hayli kalabalıktı. Ruhittin Bey ve eşi Gülden Hanımı, kızlarını gelin etmenin mutluluğu ve heyecanı içinde gördük.

Salona girdikten kısa bir süre sonra nikâh merasimi başladı. Salon bir hayli kalabalıktı. Nikâhı Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül kıydı. Bunu fırsat bilen bazı arkadaşlar Mustafa Sarıgül ile hatıra fotoğrafı çektirdi. Bu arada önemine binaen şu hususu ifade edeyim ki, gelin ile damat birbirlerine çok yakışmışlardı. Bizim halisane temennimiz evli çiftlerin bir ömür boyu mesut ve bahtiyar olarak yaşamaları ile memlekete hayırlı evlatlar yetiştirmeleridir.

Nikâh akdinin tamamlanıp, tebrik merasiminin yapılmasından sonra evlendirme dairesinin önünde gelin ve damadın da iştirakiyle İzmit Ekibi olarak hep birlikte hatıra fotoğrafı çektirdik. Bu fotoğrafı görmek isteyenler Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın internet sitesine bakabilirler

Şişli Evlendirme Dairesi mekân ve yer olarak çok güzel bir yerde yapılmış. Taksim’in hemen alt tarafına doğru bir yerde bulunuyor. Evlendirme salonu kaç kişilik bilmiyorum ama görünüş itibariyle bir hayli geniş olduğu anlaşılıyor. Büyükçe de açık bir otoparkı var.

Saat 16.30 civarında arabamıza binerek evlendirme dairesinden ayrıldık. Taksim üzerinden Kasımpaşa’ya geldik. Bu sırada ikindi vakti geçmekte olduğundan bir cami bulup İkindi Namazını kılalım derken hemen karşımızda tarihi Piyale Paşa Camii görünüverdi. Burada, vakit geçmeden Allah’ın izniyle İkindi Namazını kıldık. İkindi Namazını kıldıktan sonra, Akşam Ezanına az bir zaman kaldığı için burada biraz daha oyalanmak suretiyle Ezanın okunmasını bekledik. Nihayetinde Akşam Namazını da kıldıktan sonra günün üçüncü ziyaretini yapacağımız Müteveffa Prof. Dr. Ömer Kasımoğlu’nun Üsküdar’da bulunan evine gitmek üzere hareket ettik.

Burada, Prof. Dr. Ömer Kasımoğlu’nu kısaca tanıtmanın faydalı olacağı kanaatindeyim.

Ömer Kasımoğlu 1927 yılında Eskişehir’de doğmuş olup, İlk, Orta ve Lise tahsilini Eskişehir’de tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olmuştur. Daha sonra 1960 yılında Asistan, 1969 yılında Doçent, 1975 yılında da Prof. Olmuştur. Mikrobiyoloji ve enfeksiyon hastalıkları üzerine ihtisas yapmış olan Kasımoğlu, uzun yıllar A.B.D. ve İsviçre’de mesleği ile ilgili çalışmalar yapmıştır.  1994 yılında da kendi isteği ile emekli olmuştur. Ayni zamanda Aydınlar Ocağı’nın ilk kurucu üyelerindendir. Evli ve bir kız çocuk babası olan değerli Hocamız 19.09.2008 tarihinde Hakkın Rahmetine kavuşmuştur.

Üsküdar’a gidişimizin gayesi de Prof. Dr. Ömer Kasımoğlu’nun bundan bir süre önce vefat eden muhterem eşi için kızı ve damadına başsağlığı ziyareti yapmaktı. Bu ziyareti yapmak üzere saat 18,00 civarında Hocamızın damadı Hicabi Meral’in evine geldik.  Hicabi Bey Askeriyeden ayrılmış olup, şu anda serbest olarak çalışmaktadır.

Hicabi Bey ve eşi, ekibimizi çok samimi bir şekilde karşıladı. Evlerinde kaldığımız Kısa bir süre içerisinde birbirimize çok ısındık. Yaptığımız konuşmalar esnasında anladık ki, Hicabi Bey tam bir gönül adamı. Bu arada Muhterem Eşi Hanımefendinin ikram etmiş olduğu mis kokulu çay eşliğinde nefis börek ve tatlıları afiyetle yerken bir taraftan da Kayınpederi ile alakalı hatıralar dinledik. Buradaki sohbetimiz Cemal Barış arkadaşımızın o güzel sesiyle Kur’an-ı Kerim’den okumuş olduğu Asr Suresi ile sona erdi.

Buradaki ziyaretimizi de tamamladıktan sonra ev sahipleri ile vedalaşmak suretiyle saat 21.00  sıralarında İzmit’e      hareket etmek üzere oradan ayrıldık ve saat 22.30 sıralarında da İzmit’e  geldik.

Bu suretle, Kocaeli Aydınlar Ocağı Üyelerinin eşleri ile birlikte yapmış olduğu bir günlük İstanbul ziyareti tamamlanmış oldu.

Bu vesile ile bütün Muhterem okuyucularım için hayırlı günler niyaz ederim.

Öğretmenler Günü

01 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı yasa ile Latin alfabesi T.B.M.M.’nde kabul edilmiştir. Yeni harflerin öğrenilmesi ve okur yazar vatandaşların çoğalması için bütün yurtta büyük bir çalışma başlatılmıştır. Genç yaşlı herkesin okullara gitmesine gayret sarfedilmiştir. Atatürk’te başöğretmen sıfatıyla bu faaliyetlere önderlik etmiştir.

24 Kasım 1981 yılından beri de her 24 Kasım günü öğretmenler günü olarak kutlanmaya başlanmıştır.

Hiç şüphe yok ki, en değerli varlıklarımız olan evlatlarımızın çağdaş bilgilerle donatılmasına, yetiştirilmesine ve geleceğimizin aydınlatılmasına yön veren öğretmenlik en önemli ve en kutsal mesleklerden biridir.

Bütün insanların yaşamlarının belli bir döneminde öğretmenlerle beraberliği vardır. Bu süreçte öğretmenlerimiz örnek davranışları, sevecen, hoş görülü yaklaşımları ile bulundukları ortamın en mümtaz kişileridirler. Öğrencilerinin en iyi şekilde yetiştirilmesi için fedâkarca çalışan çabalayan en değerli ve en saygı değer kişilerdirler.

Öğretmenlerimiz, bütün  toplumlarda her dönemde çevrelerindekilerin yolunu aydınlatan ışık ve onları uygarlığa götüren öncüler olmuşlardır

Hepimizin akıllarında, gönüllerinde iz bırakmış, yetenekli, değerli ve bilgili öğretmenlerimiz vardır. Öğretmenlerimiz eğitip, öğretip yetiştirdiği kâdir bilir, vefalı nesillerin yüreklerinde unutulmaz güzel anıların  temsilcileri olarak yaşayacaklardır.

Öğretmenler aktif görevleri sona erdikten sonra bile çevrelerinden ve karşılaştıkları eski öğrencilerinden büyük ilgi görmeye devam edeceklerdir. Elbette ki yıllar geçtikçe kendilerine gösterilen sevgi ve saygı  çoğalıp artarak devam edecektir.

Ne mutlu onlara…

Hayvan ve Et İthalatı

0

Günümüzde ithalat bazen küçülen dünyada yurt içinden daha ucuz bulduğunuz diğer ülkelerden temin etmek amaçlı olabildiği gibi; Örneğin bir makarna fabrikasının temel hammaddesi olan buğdayı dışarıdan daha ucuza temin edip alması, bunun yanında ticari amaçla yapılan ithalatlar olduğu gibi, bir ülkede bir ürünün talebi karşılayamaması sonucunda yükselen fiyatlar nedeniyle fiyatları dengeleme ve arzı karşılayabilme adına da yapılmaktadır.

Ülkemizde gerek hayvan ithalatı,gerekse et ithalatı,1990 Yıllarında başlayan ithalat genelde Damızlık düve ithali şeklinde yapılmakta idi. Buradaki amaç Ülkemize Kültür sığırları dediğimiz et ve süt verimi yüksek ırklar kazandırmaktı. Bu konuda da nispi başarı sağlanmış olsa da bana göre yeterli değildir.

Günümüzde yapılan Hayvan İthalatı sırf et fiyatlarını dengeleme amacıyla Hayvan ithalatı 1 Nisan 2011’e kadar gümrük vergisi %135 ten %40 a düşürülmüştür.

İthal Edilen Hayvanlar Güvenilir Hayvanlar mı?

Bugün ithal edilen hayvanlar ABERDEN ANGUS diye tarif ettiğimiz etçi ırklardır. Bu ırklar daha çok meralarda otlayan ve sürekli hareket halinde ve bağlanmayan hayvanlar olduğu için daha hareketli yağ oranı düşük et verimi yüzdesi olarak diğer ırklara oranla daha fazla olan hayvanlardır. Yurt dışından ithal edilecek her hangi bir ürünün durumuna göre hangi Bakanlığı ilgilendiriyor ise o Bakanlık tarafından kontrol denetim ve analiz mekanizmaları işletilerek yapılır. Hayvan ithalatında da bir çok kıstas olmasına rağmen, birkaç önemli kıstasını söyleyecek olursam İthalatçı firma tarafından alınması gereken belgeler arasında, proforma fatura, gümrük beyannamesi, Hayvana ait orijin sertifikası, İhracatçı yetkili makamlarınca Veteriner Sağlık sertifikası, bu belge sağlıkla ilgili husus ve bilgileri aynen içeren ihracat öncesi orijinal resmi Veteriner Sağlık sertifikalarını düzenleyecek ihracatçı ülke resmi veteriner servilerinden alınacak. Yukarıda saydığımız şartlar ithalatçı firma tarafından alması gereken sadece önemli bulduğum bir kaçıdır.

Bütün bunlardan sonra yurda girdiğinde ise Tarım İl Müdürlüğü tarafından gelen hayvanların gerekli kontrol ve denetimler sonucunda yurda girmelerine izin verilmektedir. Buraya kadar her şey çok normal gözükmektedir. Şimdi tüketicilerimizin bazısında domuz ürünü katkılı yemle beslenmektedirler diye şüpheleri mevcut olabilir. Hayvan yemleri içerisine protein değerini yükseltme amacıyla kemik unu ve kan unu katılmakta idi. Avrupa Birliği kemik unu ve kan ununu yemlerde kullanmayı yasakladı. Bu nedenle görünürde herhangi sakınca gözükmemektedir.

 

Hayvan Sayılarında Durum

1991 Yılı Koyun 35590493 koyun merinos 841847 kıl keçisi 9579256

2009 Yılı Koyun 20721925 koyun merinos 1027583 kıl keçisi 4981299

1991 Sığır Kültür 1253865 sığır kültür melezi 4033375 sığır yerli 6685683 manda 366150

2009 Sığır Kültür 3723583 sığır kültür melezi 4406041 sığır yerli 2594334 manda 87000

1991 yumurta tavuğu 50826656 et tavuğu 88379548 hindi 3132676 kaz 15998831 ördek 112015

2009 yumurta tavuğu 66500461 et tavuğu 163468942 hindi 2755349 kaz 944731 ördek 412723

Rakamların dili bize şunu göstermektedir. Koyun ve keçi sayısında önemli oranda düşüş söz konusudur. Yine sığır sayısında 2 milyona yakın düşüş söz konusudur. Bu durum önemli olumsuzluklardandır. Ancak hayvancılıkta birim hayvandan alınan verim çok önemlidir. Dolayısıyla Kültür sığır ırklarındaki artış yeterli olmasa da sevindiricidir. Ayrıca kümes hayvancılığındaki et tavukçuluğundaki artış yine sevindiricidir. Tüketicilerimiz et ihtiyacının büyük kısmını fiyatlarını uygun olması hasebiyle tavuktan karşılama cihetine gitmektedir.

 

Atatürk ve Biz – 3

0

4 – Hutbelerin Türkçeleştirilmesi

Atatürk; bizim insanımızın bir kısmı beş vakit namaz kılmasa bile çoğu

Cuma namazını kılar.

Cuma günü okunan hutbelerin nasihat kısmı

Türkçe olmalı ki; halk dinlediğini anlasın istifade edebilsin.

Ayrıca hatipler hutbeleri birkaç yüz sene önce yazılmış kitaplardan alıp okumamalı.

Günün ve cemaatin ihtiyaçlarına göre kendileri hazırlamalıdır.

Düşüncesiyle hutbelerin Türkçe okunmasını sağlıyor.

Atatürk halkımız Cuma’da dinlediğini anlasın istiyor.

Bizim Atatürkçüler camiye ve Cuma’ya gidenleri fişliyor.

Atatürk’ün din âlimlerine karşı büyük sevgi ve saygısı vardı.

Kurtuluş savaşının kazanılmasında onların ne kadarda önemli olduğunu ve ne işe yaradıklarını görmüştü.

Ayrıca Atatürk Osmanlı eğitimi almış Osmanlı terbiyesiyle yetişmişti.

Kökü dışarıdaki zihniyet gibi Diyanet İşleri Başkanlığını tapu kadastro müdürlüğü gibi görmüyordu.                                                                                                                     

Kimse yanlış anlamasın bunlar benin şahsi düşüncelerim değil.

ATATÜRK’ÜN İCRAATLARINDANDIR.

Bilmiyorsanız buda sizin cehlinizdendir.

Cehalet Müslüman yakışmadığı gibi medeni olan hiçbir insana da yakışmaz.

Evet, Atatürk bu…

Bizde bu

Biz Atatürk’e ne kadar benziyoruz?

Ameli meseleleri beni ilgilendirmediği gibi kendini bilen hiç kimseyi de ilgilendirmez.

Orası Allah ile kendisi arasındadır.

Şimdi yukarıdaki bilgiler doğrultusunda Atatürk’ü bilen,

Atatürkçü olan Aydınların din derslerine karşı olması yâda seçmeli olmasını istemeleri mümkün müdür?

Müslüman olmayan öğrencilerin din dersi gibi bir mecburiyetleri yok.

Bir Müslüman’ın kendi dininden rahatsızlık duyması hayret ve tuhaf bir şey değil mi?

Bu düşüncede olanların Atatürkçü olmaları bundan da tuhaf değil mi?

Dine ve dince kutsal olan değerlere karşı olanların Atatürkçü olmaları mümkün değildir.

Dini istismar eden dincilerle,

Atatürk’ü istismar eden Atatürkçüler aynı zihniyetin ürünüdür.

Aynı kaynaktan ve tek merkezden beslenirler.                                       

Sokaktaki vatandaşlar için demiyorum da,

Eğitimli hatta akademik kariyeri bile olan ve Atatürkçü geçinen aydın birine,

Atatürk’ün isteği üzerine yazılan kuran tefsir ve mealini,

Tercüme edilen hadis kitabının isimlerini,

Kütüphanelerinde olup olmadıklarını sorsanız, önce şaka yaptığınızı zannederler.    Israr ederseniz kafa bulacak başkasını bulamadınız mı diye size kızabilir.

Bunlar ne Balıkesir Zağanos Paşa camiini,

Ne orada Atatürk’ün hutbe okuduğunu, nede o hutbenin içeriğini bilirler.

Çağdaşlığı hayatın her alanında dinden ve dini değerlerden uzaklaşmak olarak algılayan zihniyetin bunları bilmesi, yâda Atatürk’ü doğru anlaması mümkün mü?

Kırmızı görmüş boğa gibi dine ve dinin kutsallarına saldıranların

Değil Atatürkçü olmaları, aydın olması bile mümkün değildir.

Saygısı olmayan insan, hiçbir şey değildir.

Atatürkçü olmanın diğer bir şartı da düşünce itibarıyla yerli, davranış itibarıyla vatansever olmaktır.

1938’den beri memleketi idare eden hâkim zihniyetler istisnalar hariç ne kadar yerlidir.

Atatürk’ün kapattığı locaları açan zihniyet ne kadar Atatürkçüdür?

Atatürk ve arkadaşlarını (hepsini rahmetle yâd ediyorum) vatan ve millet esarette kalmasın diye canlarını ortaya koydular cephelerde destan yazdılar..

Peki, bizimkiler ne yazdılar?

 

Devam edecek

Yaşanandan İbret Almak

0

Randevu saatine az zaman kalmıştı. Arabasını katlı otoparka bırakacak, hızlı adımlarla ilerleyecek, bir iki dakikalık gecikme için özür dileyecekti. Bir taraftan da randevuya sadakat, kişinin kendisini ve karşısındakini önemsemenin ifadesidir, diye düşünüyordu.

Adam: “Arabamı otoparka bırakmak için şu 50-60 metrelik ters yönü kullansam fena olmaz, zaman kazanırım.” diye düşündü. Öyle ya, işi aceleydi, randevuya vaktinde ulaşmak, trafik kurallarını ihlal etmekten daha önemliydi. Adam, hızla daldı tek yönlü yola. Karşıdan bir kamyonet burnunu gösterdi. İkisi de burun buruna geldi. Yapılacak bir şey yoktu, sinirler gerildi. Hâlbuki kamyonet, kenara çekilip bekleyebilirdi; çünkü öbür adamın işi çok önemliydi. Kamyonetteki şoför bunu anlamalıydı. Bu insanlar ne kadar anlayışsız, diye mırıldandı kendi kendine. Onun ters yönden girdiğini gören başka biri de onu takip etmişti. Kamyonet hız yapmasaydı, 5 metre sonra otoparka gelinmiş olacaktı. Kamyoneti başka vasıtalar takip etti, taksideki adam bağırmaya başladı. “Şu an arabamda hasta olsa, bunun sorumlusu kim?” diye bağırıyordu. Terlediğini hissetti yola ters giren adam. Bu insanlar ne kadar anlayışsızdı. Sabır nedir, bilmiyorlardı. Biraz geri gitseler, ona yol verseler, ne kaybederlerdi? Ama işin içinde bir inat vardı sanki.

Adam durdu, nefes aldı. Hata kendisinindi. Kişilere bağırmaya, yaptığı hatayı savunmaya hakkı yoktu. İşinin önemini bu kişilere bu şartlarda zaten anlatamazdı. Görünürde ve gerçekte bu insanlar haklıydı. Ancak onların haklı olması, sıkışan trafiği çözmeye yetmiyordu. Vakit, haklıyı arama ve hakkını teslim etme zamanı değil, sorun çözme zamanıydı. Bunun için de iyi niyet ve sabır gerekiyordu. Tarafların göstereceği sabır ve iyi niyet, alevlenen ateşi söndürebilirdi.

Kaldırıma çıkartmaya çalıştı arabasını adam. Bu arada arabanın yandan çizildiğini fark etti. Olsun, her hatanın bir bedeli olurdu ona göre. Görmezlikten geldi. Sağdan soldan gelen bağırmalara kulaklarını tıkadı, sağır fare rolü oynamanın tam zamanıydı; hedefe varmak önemliydi. Hedef, birkaç adım ötedeki otoparka arabayı bırakmak ve randevuya ulaşmaktı. Otopark görevlisinin yardımıyla sorun çözüldü, yol trafiğe açıldı. Gerilen sinirler hatıralara, bağrışmalar gök kubbenin sonsuzluğuna karıştı.

Yaşanan bu kısa olayın kazananı olmadı, herkes kaybetti. Adam zaman kazanmadığı gibi, maddi zarara uğradı. İnsanlar birbirlerine saygıda ölçüyü kaçırdı, güvensizlik yaşadı.

Adam anladı ki, herkesin önceliği kendineydi. Öncelikler, yasaları değiştirmeyi gerektirmez. Bir ihlal, başka bir ihlali doğurur. Kuralları ihlal, başkalarına zarar vermese de bundan kaçınılmalıdır. Her hata, başka bir hatanın anasıdır. Hatalara değil, güzelliklere öncülük etmek lazım.

Kıssalar, ondan hisse alanlara faydalı; gerisi, boş laf…

 

Sinir Testi

Her insan az – çok sinirlidir. Modernite ve teknolojinin insanları daha asabî yaptığı söyleniyor, bence yalan. 

Meselâ; arkadaşlarınızla olan muhabbetinizde en küçük anlaşmazlıkta sesinizin ve yüzünüzün çizgileri sertleşiyorsa.. 

Meselâ; evde eşiniz ve çoluk çocuğunuza ikide bir surat asıyor, ağzınızın eko ayarlarını yükseltiyorsanız.. 

Meselâ; tuttuğunuz takım gol attığında küçük diliniz bile karşı gurupça görülüyor fakat gol yediğinizde eski yazıdaki ‘sin‘ ve ‘kefharflerinden kelime bulmaca oynuyorsanız.. 

Evet, o halde doktora gitmeden önce bu testi bir değerlendirin: 

  1. Tırnağınız kırıldığında mı daha çok tepki verirsiniz, Afrika’da açlıktan

gözündeki sinekleri bile kovmaya mecali kalmamış bir çocuk görüntüsü gördüğünüzde mi?

  1. Trafik ışıklarında önünüzdeki aracın hemen kalkışa geçmemesinden mi

rahatsız olursunuz, bir Uzakdoğu ülkesinde sellerde ölmüş insan cesetlerinin sıralanmasından mı?

  1. Otobüsü yada vapuru kaçırmak mı sizi daha çok üzer, fok balıklarının

kafalarına odunla vura vura öldüren türdeşleriniz mi?

  1. Kurban Bayramı ortamı mı sizi daha duygulu kılar, Irak’taki Amerikan

vahşeti mi?

  1. Bir filimdeki en kötü karaktere mi gıcık olursunuz, Buş – Obama

silsilesine mi?

  1. Yazın kavurucu sıcaklar ve kışın dondurucu soğuklar mı sizi daha çok

söyletir, İsrail’in kimyasal ve nükleer silah manyaklığı mı?

  1. Şehiriçi minibüslerinin havalı korna sesleri mi sizi rahatsız eder, insansız

uçakların Kuzey Afganistan ve Kuzey Pakistan’da militan diye sivil halkı öldürmeleri mi?

  1. Yolda yürürken birinin yanlışlıkla omzunuza çarpmasını mı tehdit olarak

algılarsınız, Kürselleşmenin hürriyet adı altında ruhunuza kölelik kelepçesini takmasını mı?

  1. Dünya Bankası’nın ve İMF’nin verdiği kredi miktarının artmasıyla mı

mutlu olursunuz, kemer sıkarak ve yerli üretimi teşvik ederek kanaatkâr geçim tarzıyla mı?

  1. Başörtüsünün ülke içindeki özgürlüğünü mü daha çok önemsersiniz,

komşu ülkedeki Müslümanların yaşam özgürlüğünü mü? 

Eğer 10 sorunun tamamının da ilk kısımlarına ‘evet‘ diyorsanız şampuan

pardon şampiyon sizsiniz. Muayeneye bile gerek yok. Televizyondaki en aptal tartışma programının karşısına geçin ve çekirdek çitleyin. Siz mutluluğu hak ediyorsunuz. 

Yok, eğer 10 sorunun tamamının da ikinci kısmına ‘evet‘ dediyseniz sizi

doktor – moktor da kurtaramaz. Bu dünyadan gidesiye kadar size huzur yok. Bol bol eski parçalarından Müslüm dinleyin. 

Hem ilkine hem de ikincisine yani hem ordan hem buradan takılıyorsanız;

sizin yolunuz açık. Zira iyi bir siyasetçisiniz. 

Yarışmacı arkadaşlara başarılar…