22.7 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1223

Değişme, Değiştirme ve Dönüştürme

Geçmiş Kurban Bayramınızı kutluyorum. İlk defa kurbanlık bulmada zorlandığımız, ithal kurbanlıklara sığındığımız bir Bayram geçirdik.
Kosova’nın Prizren şehrinde yapılan “Atatürk’ü Anma Haftası”ndan döndükten sonra, bizi daha önce davet etmiş olan Nazilli Türk Ocağımızın misafiri olduk. Ege’nin incisi olan bu ilçemizde “Küreselleşme ve Kimlik” konulu bir sohbet yaptık. Hizmet için koşturan başta Ocak başkanı Ahmet Çekim olmak üzere, Ali Yavaş, Ziya Aksüt ve Şükrü Elmalı Beyleri tebrik ediyor; ilgisini esirgemeyen, Nazilli’ye güzel hizmetler veren Belediye Başkanı Haluk Alıcık’a da teşekkür ediyoruz.

Milli endişe sahibi ve sorumluluk anlayışı içinde çalışan, Türkiye’nin nereye götürüldüğünü sorgulayan her kuruluşumuzu ülkenin teminatı olarak görüyoruz. Birçok derneğimiz ve vakfımızın sesi bile çıkmıyor. Ülkemizin getirildiği bu üzücü noktada ve yol ayrımında bazı şeyleri fark etmiyorlar, faaliyetlerin ancak tozpembe bir ortamda yapılabileceğini düşünüyorlar, kolaya kaçıyorlar ve vatandaşlık görevlerini yerine getirmiyorlar. Bir kısmı da, mahalli veya ülke çapındaki siyasi baskının altındalar. Baskı, sindirme ve şantaj anlayışının demokratikleşme diye yutturulduğu günümüzde, üstüne düşeni yapamayan bir çok kuruluş ve ünvanlı şahıs var. Bazıları havadan sudan konularla uğraşıp asıl konuşulması gerekenlerden kaçıyorlar. Dergilerinde yazdıklarını uygulayamayanlar da var.

Günümüzde herkes imtihandan geçiyor. Teferruatın, şahsi hesapların bir tarafa atılıp dayanışma ve gönül birliğinin pekiştirilmesi gerekiyor.
Bu arada küreselleşme, daha doğrusu küreselleştirmenin değişik yüzleriyle tanışıyor, ülkemizin çok değişik alanlarda nasıl kuşatıldığını hissediyoruz. Küresel güç olan ABD’nin çıkarlarına uygun bir dünya düzeninin kurulmakta olduğunu, dostluğun ve sözde müttefikliğin çok değiştiğini yeni yeni anlayanlarımız var.

İnanç dünyamız ve dini hayatımız bile şekillendirilmeye uğraşılıyor. İslâm’ın diğer dinlerden sanki takviyeye ihtiyacı varmış gibi üç dinli, üç peygamberli bir Müslüman yaratılmak isteniyor. Neredeyse bu Müslüman hem camiye, hem kiliseye, hem de havraya ibadet için gidebilecek. Devşirme ve dönüştürme faaliyetleri İslâm’ın birlik ve bütünlük (tevhid) anlayışını hedef alıyor. Her cemaate ve guruba göre farklı İslam anlayışı inanç özgürlüğü şeklinde takdim ediliyor. Tefrika, sosyal dokumuzdaki etnik taassuba benzer şekilde ayağa kaldırılıyor.

Farklılaştırarak, bölerek sözde bütünleşme, ama aslında karmaşa hedefleniyor.  “Sen benden değilsin; ben de senden değilim”  zorlaması, bazılarına göre ülkeyi hiç de bölmüyor. Bu onlara göre demokratikleşme… Oysa, ufalanarak çözülme demokrasiyle uyuşmuyor.

Yeni Osmanlıcılık diye ortaya çıkanlar aslında Osmanlı’nın da gerisindeler… Osmanlı’da eğitim-öğretim dilinin Türkçe olduğunu bilmiyorlar mı? Kaldı ki, Osmanlı’nın karmaşık yapısından çok farklıyız. Ortaya çıkan ihtilaf karşısında II.Abdülhamit’in  İşkodra’da hutbenin Türkçe okunması gerektiği şeklindeki talimatını bile hesaba katmıyorlar. Kürtçe hutbe ve benzerlerine hoşgörüyle bakıp destekleyenler, Diyanet İşleri Başkanını değiştirenler acaba neyin peşindedirler?

TRT’nin bizzat yaptırdığı araştırmalara göre, Güneydoğu’da vatandaşın Türkçe ile zannedildiği gibi sorunu var mı? Bu işgüzarlık neden? Türkiye değişmiyor; değiştiriliyor ve dönüştürülüyor. Değişme, organik ve iç dinamiklerle ortaya çıkan, toplumların adeta nefes alışlarıdır. Artı veya eksi yönde olabilir. Dönüştürme veya değiştirme ise; mekanik, tepeden, zorlayıcı ve daha çok dış dinamiklerin etkisiyle bir yönlendirmedir. Bu da, yasa ve anayasa değiştirmeleri ile ülkemizde somutlaşıyor. Türkiye, kendi kendisi ile yabancılaştırılıyor.

İstanbul Barosu seçimlerinde daha önce aşırı sol adaylara oy verenlerden bir kısmının artık Kürt değil; ama Kürtçü aday arayışına çıkmaları, ideolojiden etnikliğe dönüştürme sürecine bir örnektir. Bu süreç, maalesef ülkeyi yönetenlerce de desteklenmektedir. Yeni başkan Doç. Dr. Ümit Kabasakal ve eski başkan Muammer Aydın’a verilen oylar da bu dönüştürmeye karşı milli tepki örneği olarak kabul edilebilir. Gerçekleri ve değişmeyi fark edemeyenlerin, sağ veya sol ittifak içinde oyları birleştirme çabaları da dikkatten kaçmamıştır.

Bazıları, bizi yanlış anlasa dahi yıllardır bir gerçeği haykırıyoruz. İkibinli yıllarda değişmenin iyi yakalanması gerektiğini söylüyoruz. Hangi sağ, hangi sol soruları cevap arıyor. Sağın milliyetsiz kesimi, Türkiye’ye karşı kurulan ihanet ittifakının artık bir parçası olmuştur.

Oysa bu gerçek, seçmen davranışına yansımıyor. Herhalde, demokrasinin basını görevini tam yapamıyor. Seçmen davranışı hala klasik sağ-sol, lâik-antilâik ve geçmişin klasik DP-CHP çatışmacı ayırımına kilitlenmiş. Bundan dolayı sandık, demokrasiye hizmet etmekten uzaklaşıyor. Asıl düşündürücü nokta budur.

 

“Masa da Masaymış ha!”

Güzîde ve mübârek Hükümetimiz sonunda bunu da yaptı. Ve Füze Kalkanı Projesi; Sam Amca’nın istediği yerde, istediği zamanda, istediği şartlarda Türkiye’ye konuşlandırılacak. Ammavelâkin güzîde ve kıymetbilir basınımız olayı ‘Türkiye’nin istediği oldu’ şeklinde vermeyi başardılar. Mister Obama’nın isteği bizim için zaten emirdir efem.

Bu bağlamda Edip Cansever’den müsaade alaraktan meşhur ‘Masa’ şiirini kasayla kafiye aramaksızın ve dahi tasalanmaksızın halkımızın ‘cuk oturtma’ seven kısmıyla paylaşmak isteriz:

Hükümet bayram sevinci içinde
Masaya açılımları koydu
Üstün Cesaret madalyasını koydu
Şövalyeliği, Chatham House’ı koydu
Kuzey Irak’tan gelen Peşmergeyi koydu
AB müktesebatını ABD iktisatını
Sümelâ, Akdamar yumuşaklığını koydu
Hükümet masaya
Davos’ta olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu 2023’te 
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi içeri tıkıyordu 
Hükümet masaya onları da koydu 
Bir koyup üç almak on ederdi 
Adam koydu masaya onu 
Irak yanındaydı Afganistan yanında 
Uzandı masaya Vaşington’u koydu 
Bir başörtüsü kararı almak istiyordu yıllardır 
Masaya umudun tükenişini koydu
Uyanıklığını koydu korkaklığını koydu  
Lâfa tokluğunu ihaleye açlığını koydu.  
Masa da masaymış ha  
Bana mısın demedi bu kadar yüke  
Bir iki sallandı durdu  
Hükümet ha babam koyuyordu.  

İdeoloji

Bu ne büyük sevgili

Sisli gözlerle bakıp

Erişilmez yerlere koyduğumuz

Ondan güzeli yok

Nazlı nazlı süzülen yok

Bir kere âşık olmaya gör

Ne de uzaklarda

Ne kadar da yükseklerde

Erişilmez büyülü bir suret bu

Dokunabilir misin?

Zihninin gücü ellerine ye­ter mi?

Ellerin titreyerek yaklaşır

Geri çekersin

Sanki büyü bozulacakmış gibi

İçmişsin bir kere iksirini

Bu bir derin kuyu

Dibi karanlık

Hâlbuki ne umutlarla at­lamıştın

Dibinde güller var sanmış­tın

Bu boşluğun sonu yok sanki

Ama bu boşluk

Bu karanlık

Her taraf zindan

Ümitler tükenir mi?

Ah bir gözünü açsan

Etrafına bir baksan

Anlarsın ki parmakların suçlu

Onlar kapatıyor gözlerini

Çek ellerini

Sonunda

Belki

Ulaşırsın telli duvaklı geli­ne

Korkarak

Kaldırırsın duvağı aniden

Olmaz böyle şey dersin

Olamaz

Büyü bozulmuştur artık

Duvağın altından çıkan bir ceset

Ceset artık bir iskelet

Ama o koku

Sanki hep aynıydı da bilmiyor­dun

Neden feda ettin dününü?

Bilmediğin yarınlar için

Bu sonsuz hayal

Bu uçsuz bucaksız kin

Elveda.

Ne Zaman Bitecek

0

Ne zaman bitecek emperyalizm bayağılı?

Ne zaman duracak kapitalizm azgınlığı?

Ne zaman dinecek gökten sağanak, sağanak yağan bu füze vahşeti?

Ne zaman susacak masum insanları delip geçen şu silah sesleri?

Ne zaman sona erecek 21. asrın bu rezilliği?

Ne zaman yüzü gülecek yoksul aç yığınların?

Ve ne zaman sarılacak yarası, 

Sahipsiz kalan zavallı Müslümanların?

ALLAHIM…

Hiç durmayacak mı oluk oluk akan bu kan ve gözyaşı,

Ve hiç dinmeyecek mi ekilen bu kin ve nefret tohumları?

 

Nineler üzgün,  dedeler yorgun, analar çaresiz, bebeler öksüz,

Ya babalar!

Kin dolmuş içleri, kızgınlar hiç olmayasıya,

Ağlıyorlar katledilen günahsız yavrulara,

Baş kaldırmak istiyorlar, sömürülen o yüzyıllara,

Ve çekilen sonsuz acılara…

Ama nafile!

Elde yok, avuçta yok, başta yok.

Kötüler güçlenmiş hep, iyiler yoksul.

Hak, adalet yok bunun hiçbir yerinde,

Sanki şeytan geziyor bir yerlerde,

Kıyamete gidiyor beşeriyet, böyle biline…

 

Önce yediler, bitirdiler Osmanlıyı,

Sonra cetvelle çizdiler haritayı,

Ve böldüler, ayırdılar o güzel insanları,

Sonra sömürdüler bütün dünyayı…

Emperyalizm dediler, Kapitalizm dediler,

Komünizm dediler, Faşizm dediler,

Küreselleşme dediler, Globalleşme dediler,

Sağ dediler, sol dediler,

Alevi dediler, Sünni dediler,

Türk dediler, Kürt dediler,

İlerici dediler, gerici dediler,

Parçaladılar, böldüler,

Ama hep yediler,  yediler…

 

Bir tarafta yiyecek aş bulamayan milyonlar,

Diğer tarafta semizlenmiş aşağılık yığınlar.

Bir tarafta hastalıktan kırılan çaresiz insanlar,

Diğer tarafta gözü bir türlü doymayan entel liboşlar.

Bir tarafta bir debdebe bir tantana,

Diğer tarafta hüzün ve keder hep yan yana.

Başta uşak olmayı seven satılmış yöneticiler,

Altta şaşıran ama çaresiz yüz binler,

Karşıda Haçlılar, Siyonistler,

Bitmedi, birde küresel iblisler.

Solgun yüzler, yorgun bedenler,

Kıyameti bekliyor sanki ALLAH’a açılan eller.

Nerede akın yapan o leventler, sipahiler?

Boş mu meydan,

Hani Akıncılar, Alperenler?

Kanınız mı çekildi, ilikleriniz mi kurudu,

Siz misiniz Alparslan’ın, Fatih’in, Yavuz’un torunu?

Kimdi Malazgirt’te, Çanakkale’de, Dumlupınar’da destan yazan o nesil?

Sızlatma kemiklerini ecdadın, olma bu kadar rezil.

 

Kalkmalısın artık kış uykusundan,

Titre ve kendine gel, gerisi yalan.

Unutmadan kaybedilen asrı,

Geleceğe bak, yoksa sonun yaman.

Boyun eğme artık emperyalistlere,

Yoksa bütün bu olan biten az bile.

İri olma, diri olma, bir olma zamanıdır,

Akıllı ol, zulme garg olma yine.

El ele, omuz-omuza verip kenetlenmek varken,

Ayrılıktan-gayrılıktan sana ne.

Mücadele etme, çalışıp üretme yerine,

Ölü toprağı serpilmiş gibi durmak niye?

 

Bilmez misin kan kokan bu rezil asırda,

Can veren Şehitler hep din gardaşındır.

Ezilen, horlanan ve sömürülen de;

Hep Türk’tür, Müslüman’dır…

Hayvan ve Et İthali – 2

0

Hayvancılığımızın sıkıntılardan kurtarılıp ileri seviyelere taşıyabilmek için ne tür tedbirler almak gerektiğini maddeler halinde sıralamam gerekirse;

1-Hayvan sayılarına baktığımızda koyun keçi sayısında önemli düşüşler gözlenmektedir. Özellikle koyun yetiştiriciliğine önem vermemiz gerekmektedir.

2-Ucuz yem girdisi sağlanmalıdır. Maliyetin yaklaşık %70-75’ini yem oluşturmaktadır. Bu ürünün maliyetinde önemli bir etkendir. Ucuz yemin kaynağı silaj ve yem bitkisi üretimidir. Uzun yıllar meralarımız aşırı otlatma sonucunda verimi düşmüştür. Bunun yanında meraların sanayi ve iskana açılması nedeniyle istenilen fayda sağlanamamaktadır. Öncelikle meraların amaç dışı kullanımı önlenmeli ve gerekli tedbirler alınmalıdır.

3-Desteklemeler: İleriki yıllara göre hayvancılık desteklemeleri tarım içindeki payı %4’ten %21’lere çıkarılmış olduğu gözlenmektedir. Bu çok önemli bir gelişme olup diğer ülkelere baktığımızda daha fazla destekleme yapılması kaçınılmazdır. Ayrıca verilen bu destek ve kredilerin amacı dışında kullanılmasının önlenmesi denetim mekanizmasının tam olarak işletilmesi.

4-Irk Islahı: Hayvancılıkta alınan verim çok önemlidir. Bu nedenle ülkemizde hem et, hem süt verimi yüksek ırkların tohumlarıyla tohumlanarak et süt verimi artırılmaya çalışılsa da istediğimiz seviyede değiliz. Gerek suni tohumlama gerekse tabi tohumlamaya önem vermeli destekler artırılmalıdır.

5-Çiftçi Eğitim ve yayımına veteriner hizmetlerine önem verilmeli. Kullandırılan kredilerin mümkünse daha çok bu konuda bilgili ve ilgili insanlara verilmeli. Bu konuda işsiz Veteriner Hekim, Ziraat Mühendisi, Ziraat Teknisyeni, Veteriner Sağlık Teknisyenlerine öncelik sağlanabilir.

Sonuç olarak hayvan ithalatı devam etmeli mi sorusuna gelince asla bu şekilde Hayvan ithalatına bu şekilde devam edilmemelidir. Baktığımızda bu günlerde hayvancılık konusunda alınan tedbirlerin olduğunu görüyoruz faizsiz 7 yıl kredinin verilmesi yem bitkileri ve süte verilen teşvik pirimi bunların takip ve denetimi çok iyi yapılmalıdır. Hayvan ithalatı yapılmak isteniyorsa Ülkemizde yaşama kabiliyeti ve iklime uyma özelliği olan ırklardan Damızlık Kültür Gebe Düve ithal edebilir. Bu hayvanların doğumu sonucunda melezleme yolu ile yüksek verimli ırklar oluşturabiliriz. Artık küçük aile işletmeciliğinden çıkıp küçük orta ve büyük ölçekli işletmeler kurup bu işi daha teknik ve profesyonelce yapmak gerekir. Avrupa ülkelerine baktığımızda et ve süt veriminin ülkemize göre çok yüksek olduğunu görmekteyiz.

Bu nedenle artık anadan. babadan, kalma yöntemlerle bu iş yapılamaz.

 

Sen Vatan Haini Misin Naci?

Yıllar öncesi, 1960’lı yılların başı.

O zamanki adıyla Yarımca sahilinde İPRAŞ kurulmuş, Körfez çevresinde yeni sanayi tesislerinin kuruluş haberleri gelmektedir.

Kentin “ileri gelenleri” içinden kimileri de, sanayi tesislerinin hızla yayılmasından mutludurlar! “Sanayileşeceğiz, zenginleşeceğiz, çocuklarımız iş sahibi olacak” diye anlatmakta, çevre kaygısıyla “aman dikkat edelim”  diyenlere kızmaktadırlar!

Onlar, kendi açılarından haklıdırlar!

Arazi satacak, arazi satışlarına aracı olacak, kurulacak sanayi tesislerinin bayiliklerini alacak, “daha çok varlık sahibi” olacaklardır!  Olmuşlardır da!

İşte, o günlerden birinde, rahmetli Naci Girginsoy, Türkyolu Bizimşehir  gazetesindeki köşe yazısında, “eğer gerekli önlemler alınmazsa, Körfez’in kirletileceği, balık varlığının yok olacağı” endişelerini dile getirmekte, “Körfez’e kıymayın efendiler” diye yazmaktaydı.

İşte, o günlerden birinde, Naci Girginsoy ve birkaç arkadaşı, Halkevi binasındaki Şehir Lokantası’nda yemektedir. Bir süre sonra, lokantaya kentin o “ileri gelen” kişilerinden biri girer. Herkes gibi Naci Bey de gelen kişiyi saygı ile selamlar. O “ileri gelen kişi” asık bir yüzle Naci Bey’e seslenir; “Sen vatan haini misin Naci?”

Naci Bey ve arkadaşları donup kalmışlardır!

O günlerin üzerinden yıllar geçer ve İzmit Körfezi, bu kentin çevresindeki doğal alabalıkların hoplaya zıplaya yaşadıkları akarsular, toprak ve hava sanayinin kirli atıklarıyla çöplüğe döner. O güzelim balıklar; Kırlangıçlar, Karagözler, Tekirler, Uskumrular ve Istakozlar yok olur!

Birilerinin zenginleşmeleri uğruna gelecek nesillerin doğal hakkı olan doğa katledilir!

Sonra, bu kirliliği önleyebilmek adına, gelecek nesillerin rızkından kesilerek arıtma tesisleri yapılır!

Bu kentte kuşaklar boyu yaşamış ve yaşamakta olan ailelerin çocukları bugün de büyük ölçüde işsizdir, yoksuldur!  Ama, bu kentle hiçbir tarihsel geçmişi olmayan kimileri bu kentin doğasının canına okuyarak büyük varlıklara sahip olmuşlardır ve onlar artık bu kentte yaşamamaktadırlar!

Kitap okuma kültürü olanlara, Naci Girginsoy’un “MAVİNİN ÖLÜMÜ” adlı öykü kitabını okumalarını ve bu kentte doğal varlıkların ırzına nasıl geçildiğini görmelerini dilerim!

Altını çizerek soruyorum; “Bilim ve teknolojide bunca hızlı adımlar atıldı. TOPRAK ÜRETEN bilimsel bir buluş oldu mu?”

Eski insanlar, tepelerde yaşar, “OVALARDAN BESLENİR” iken, ovaları fabrika ve konutlarla doldurmak, “verimli topraklarım içine etmek” uygarlık mıdır?

Şimdi sıra, Kandıra’nın verimli tarım alanlarına mı geldi?

Kimi gazeteci kardeşlerimiz; “Kandıra Gıda Organize Sanayi Bölgesi’ne karşı çıkmayı anlayamıyorum” diyor!

Ben de bu kardeşlerimin mantığını anlayamıyorum!

Kandıra köylüsü; “Sanayi olmasın” demiyor! “Biraz ötede tarım dışı alanlar var, alın orada kurun” diyor.

ÇAL mevkiinde bir zamanlar “KETEN İŞLEME FABRİKASI” kuruldu. Köylünün sırtından kolay para kazanmaya alışmış mütegallibe takımı ne yaptı etti, bu girişimi yok etti! Kandıra köylüsü de keten üretimine tövbe etti. Oysa, Kandıra keten üretimi ve sanayisi ile ulusal ve uluslar arası ölçekte tekstil sektöründe büyük başarılara imza atabilirdi.

Bugün bile bunun için geç değildir.

Ama niyet, Kandıra köylüsünü kalkındırmak, ülke ekonomisine yeni katkılar sağlamak mı, belirli bir kesime kolay zengin olma yollarını açmak mı? İşte bu sorunun net bir yanıtı yok!

Neden tarım alanlarında sanayi kurmada ısrar ediliyor?

Neden köylünün sesine kulak verilmiyor?

Toprak yok olursa, sizin çocuklarınız, torunlarınız nasıl beslenecek?

Çevreye duyarlı, geleceği ve ülke çıkarlarını düşünen insanları “vatan haini” diye suçlama uyanıklığından ne zaman vazgeçeceksiniz?

 

Türk Dış Politikasında Kıta Sahanlığı ve Füze Kalkanı

Aslında yazının başlığı “Hep Türkiye mi Kaybedecek?” olmalıydı diye çok düşündüm. Zaten Türkiye kaybedince, ister Türkiye’de, isterse Türk coğrafyasının herhangi bir noktasında yaşasın hep kaybeden Türkler olduğuna göre, o zaman başlığın “Hep Türkler mi Kaybedecek?” diye olmasının daha doğru olacağına karar verdim.

Stratejinin en  önemli kurallarından biri; düşmanın iç karmaşasından yararlanmak, bununla oluşan zayıflığını ve kontrol yetersizliğini kullanmaktır. Bunu yapmayı başarabilirsen gecenin karanlığından ürkmeden rahatça uyuyabilirsin.

Eğer savaşma gücün ruhen azalıyorsa ve ülkene  fikri karışıklıklar hakim olmuşsa, karşımızdaki hasım güçlerin hedeflerinin tahakkuku için uygulayacağı strateji, işten eve dönüp dinlemek kadar kolay hale gelecektir.

Bu sebeple Yunanistan, dengemizin bozulmasından en fazla yararlanan ve üzerimize stratejik olarak gelen ülkelerden biridir.

Günümüzde adına çok yanlış bir şekilde Patrikhane denilen ve aslında bir melanet yuvası olan İstanbul Başpiskoposluğunun tezgahı ile Osmanlı – Türk İmparatorluğu’na karşı 1821’de çıkartılan ve 30.000’nin üzerinde Müslüman Türk’ün katli ile neticelenen Mora İsyanı ile kurulan Yunanistan; Türk topraklarını işgal ederek ve Türkiye aleyhine üç misli büyüyerek 132.000 kilometrekare genişliğe ulaştı.

Türkler, Yunanistan’a karşı; 1877 – 1878’de Osmanlı – Türk /Rus savaşı neticesinde bu gün Orta Yunanistan olarak geçen toprakları, 1912 yılında Balkan Savaşları ve sonrasında Selanik ile Midilli ve Girit’inde içinde bulunduğu adaları ve 1918’de Birinci Dünya Savaşı sonucunda da Batı Trakya’yı kaybetti.

Eğer İstiklal Harbi kazanılmamış olsaydı, Anadolu’nun büyük bir kısmı da Yunanistan’ın hakimiyeti altına girecekti.

Yunanistan karşısındaki dramımız bunlarla da bitmiyor. Adına “Menteş Adaları” denilen ve içinde Rodos, İstanköy gibi Ege’nin Akdeniz’e açılan adalarını barındıran topraklarımız, İtalya’nın 1947 yılında buralardaki işgaline son vermesine ve adalar Türkiye’ye ait olmasına rağmen, dönemin Türkiye Cumhuriyeti idarecileri tarafından sessiz kalınarak Yunanistan’a terk edilmiştir. Bu bir diplomasi faciasıdır. Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve CHP yönetimi topraklarımızın kaybına sebep olmuştur. Toprak kaybımıza sebep olan bu konu  hiçbir zaman ilim adamları ve gazetecilerimiz tarafından dile getirilmez, bırakın ilk ve orta öğretimi üniversitelerimizde bile konuşulmaz. Yunanistan karşısında düşülen bu aciz durumdan dolayı hiçbir zaman Türk Milletinden özür dilenmemiştir.

Böylece Yunanistan; 1829 ile 1947 yılları arasında, 118 yıl boyunca üzerinde Türk nüfusun çoğunluk olarak yaşadığı Türk topraklarını alarak, Türklerin aleyhine üç misli büyüdü.

Bu büyüme Yunanistan için halen yeterli gelmemektedir. Hedef; Megola İdea (Büyük İdeal) çerçevesinde Kıbrıs’ı bir bütün halde iltihak etmek, İstanbul’u alarak adını Konstantinopolis’e çevirip burayı Ortodoks Hristiyanlığın Merkezi haline getirmek ve Karadeniz bölgemizde bir Pontus devleti kurmaktır.

Bunun için her türlü yol Yunanistan tarafından denenmektedir. Ayrıca Avrupa Birliğine üye ülkeler, medeniyetlerinin doğuş merkezi olarak gördükleri Yunanistan’ı ve Rumları her platformda pervasızca desteklemektedir.

Son günlerde Yunan basınında yer alan ve sözde Türk basınına yansıyan haberlere göre “Türkiye,Trakya (Çanakkale Boğazı çevresi) ve Ege’nin çok büyük bir bölümü hariç kıtasal Yunanistan’ın karasularını 6 milden 12 mile çıkarmasını” kabul etmiştir.

Eğer söylenenler doğruysa taraflar bir “siyasi ilke belgesi” imzalayacak ve bu belgede Türkiye bir daha Ege’deki hayati çıkarlarını,Yunanistan ise karasularını gelecekte gündeme getirmeme yükümlüğü altına girecekler.

Bu mu Türkiye’nin komşularla sıfır risk ve sorun merkezli dış politikası? Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarması halinde hükümranlık hakkına kavuşacağı toprak 218 bin kilometrekareye yükseliyor. Bu politikanın Menteş Adalarını, Yunanistan’a terk eden İsmet İnönü’nün CHP’si ile Türkiye’nin haklarını hiçe sayarak, tek bir imzayla Yunanistan’ın Nato’ya dönmesini sağlayan Kenan Evren’den ne farkı var?

Lizbon’da yapılan Nato zirvesi neticesinde Füze Kalkanlarının konuşlandırılmasına dair alınan kararda  Türkiye’yi hedef ülke haline getirmiştir. Füze Kalkanlarının ana hedefinin İran olduğu Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin “Biz kediye kedi deriz. Burda tehdit İran’dır.” diye konuşmasıyla bilinenin ilanı şeklinde olmuştur. Adamlar hem bize hem de dünya kamuoyuna karşı çok netler. Ancak biz yurt içinde işbirlikçi basınla her zaman olduğu gibi yine tribünlere oynuyor ve kayıplarımızı gizliyoruz.

Cumhurbaşkanı Gül’e, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na soruyorum; komşularla sıfır risk ve sıfır sorun dediğiniz politika bu mudur? Yoksa bizim aklımızın yetmediği ve bilgimizin olmadığı başka şeyler mi var?

Eğer siz; Yunanistan’la kıta sahanlığı konusunda bir anlaşmaya varmak üzere iseniz, sizi en azından Selanik’in Türk olmayan bir paşa tarafından Yunanlılara nasıl bırakıldığını ve Rodos’un hangi ihanet ve gafletle elden çıktığını daha dün Muavenet  isimli gemimizin kaptan köşkünün nasıl füze ile vurulduğunu ve İkinci Dünya Savaşında Almanların teslim olmalarına rağmen Dresden’i bombalayarak 200.000 kişiyi nasıl katlettiklerini öğrenmeye davet ediyorum.

Onun için dış politika asla sıfır sorunlu olamaz. Bu iddiada bulunmak ve bunu dillendirmek bile hayalperestliktir. Dış politika gerçekler üzerine  oluşmalıdır.Bu nasıl bir dış politikadır ki; yüzyıllardır hep Türkler kaybetmektedir?

Biz Türkler artık kaybetmek istemiyoruz. Ne küreselciler, Ne Megalo İdea’cılar, ne bebek katilleri, ne bölücüler, ne de onların işbirlikçileri artık Türklere kaybettiremeyecek. Çünkü akşam yataklarında sıkıntıdan uyuyamayan Türk sayısı çığ gibi büyüyor. Biz Türkler  gözlerimizi açmaya başladık. Bundan sonra sıkıntı Türk düşmanlarına düşmüştür. Gazamız mübarek olsun…

Hocam Seyid Ahmet Arvasi – 1

Sanırım Ağustos ayı sonları idi. Beş arkadaş İstanbul Tıp Fakültesi’ne ( Çapa Tıp )  geçiş yapmış, diğer üç arkadaşım yurtta kalmayı tercih etmişti. Ben biraz da mecburiyetten ev bulmak zorundaydım. Babamla beraber İstanbul’a gittik, Erzurum’dan sınıf ve oda arkadaşım, dünya ve ahiretteki kardeşim, can dostum, gönüldaşım Sabri ve rahmetli babası Nedret Amca her işimize koşuyorlar, ellerinden geleni yapıyorlardı. Ali Seydi  beraber gelen arkadaşlarımdandı. Malatya Darende’li  vatanını, bayrağını, milletini, devletini canından aziz bilen güzel ahlaklı, çok sevdiğim bir Türk milliyetçisi idi. Yurtta kalmayacağını, beraber evde kalabileceğimizi söyleyince,  ev arayışımızı birlikte yapmaya başladık. Sonunda fakülteye yürüme mesafesinde Şehremini’ de iki oda bir mutfağı olan bir ev kiralayıp eşya getirmek için memleketlerimize döndük.

İlkokul ve ortaokulu Bergama’da bitirip İzmir Atatürk Lisesi’ne kaydolmuştum. Lisede okurken Kemal Fedai Coşkuner ve Doğu Türkistan’lı Burhanettin Semerkantlı Amca’yı tanımak şerefine erişmiştim. İkisinin de üzerimde büyük tesirleri olmuştu, onlardan çok şey öğrenmiştim. Burhanettin Amca’nın bizim neslin üzerinde büyük emeği vardı. Kendisi o yıllarda altmış beş yaşlarındaydı. Bergama’dan İzmir’e geçmek isteğimi, babam ihtilal ortamında sık sık başımıza gelenlerden dolayı geri çeviriyor, evden dahi dışarı çıkmamı istemiyordu. Sonunda güç bela izin koparıp, İzmir’e gidebildim. Burhanettin Amca’yı Kemeraltı’nda buldum, büyük haz duyduğum sohbetlerinden birisini daha dinleme fırsatı nasip olmuştu. Kendisine İstanbul’a gideceğimi bildirince, S. Ahmet Arvasi Hoca’yı görmemi, selamını iletmemi söyledi. Arvasi Hoca ile ilgili güzel şeyler anlattı, Hoca’yı yakından tanıyor ve çok seviyordu. Ondan bahsederken saygı ve hürmet doluydu. Lisede iken hergün, Hergün gazetesi alır, birinci sayfayı okumadan ikinci sayfadaki Hoca’nın Türk-İslam Ülküsü köşesini okur, sonra da itina ile köşe yazısını keser ve saklardım.

Yirmi gün sonra, fakültenin öğretime açılmasından bir gün önce İstanbul’a geldim. Ali Seydi de gelmişti. Ertesi gün Arvasi Hoca’yı nasıl bulabileceğimizi tanıştıklarımıza sormaya başladık. Nihayet üçüncü gün, tanıştığım sınıf arkadaşım Fatih, Hoca ile aynı apartmanda oturduklarını, haftasonu beraber gidebileceğimizi söylediğinde çok sevinmiştim.

Cumartesi öğleyin ikide Erenköy’ de kararlaştırdığımız yerde buluşup apartmandan içeri girip, merdivenlerden bir kat çıktığımızda sağdaki kapının zilini çaldık. Kapıyı uzun boylu, hafif sakallı, gür, siyah saçlarıyla yakışıklı, güzel ve nur yüzlü Hoca açtı. Fatih, başıyla beni işaret ederek;

 -Bahsettiğim arkadaşım dedi.

Hoca bizi içeri aldı. Holden sonra perdeyle bölünmüş odaya geçtik. Kendimi tanıtıp, Burhanettin Amca’nın selamını söyledim. Burhanettin Amca’yı çok sevdiği anlaşılıyordu. Ancak sanırım yeni görüşmüşlerdi, ya da benim intibam böyleydi. Aklıma takılan birkaç soruyu sordum, ancak aldığım cevaplardan  birinden hiç hoşlanmamıştım, belli etmedim. Düzgün, sade bir anlatımla konuşuyor, fakat konuştukça  daha fazla etkisi altına alıyordu. Kendisini çok iyi yetiştirdiği, çok kitap okuduğu, çok dolu olduğu ilk andan itibaren fark ediliyordu. Etrafına enerji veriyordu. Kelimelerle anlatılamayacak kadar müthiş dinamizmi insanı hayrete düşürüyordu. Bizimle iki saatten fazla sohbet etti, kalkarken bir daha ne zaman ziyaretine gelebileceğimi sordum.

-Ne zaman isterseniz. Benim kapım  her zaman açık dedi.

Ertesi günü gelip gelemeyeceğimi sordum, olumlu cevap alınca geleceğimi söyleyerek kalktık. Yine elini öpmek istedim, öptürmedi, “âlimlerin, ana-babanın eli öpülür” dedi. Daha sonraki yıllarda da birkaç kez elini öpmeye çalıştım, ama muvaffak olamadım.

Pazar günü saat ikide Hocam’ın ziline basıyordum. Kapıyı güler yüzüyle açıp adımla hitap ederek içeri aldı. İki saatlik sohbetin sonunda zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım. Oğlu, sevgili kardeşim Murat’ı  genç bir delikanlıyken ilk olarak gördüm. Yaşına göre çok olgun, ağırbaşlı, efendi idi.

İhtilal ortamında bin dokuz yüz seksen ikide ocağın yeniden kurulması, yeniden teşkilatlanılması bizzat Hocamızın bilgisi dahilinde olmuş, can kardaşım, gönüldaşım Sait Gönen’le tanışmamızı sağlamıştır. Ocak başkanı iken Hocamızı ziyarete gittiğimiz bir gün arkadaşım bu ortamda, zor şartlar altında, herkesin ümidinin azaldığı sırada kendisinin çok gayret sarfettiğini, kimsenin yardımcı olmadığını ve de çok yorulduğunu belirttiğinde  “dava adamları asla yorulmazlar. Unutmayın ki Şanlı Peygamberimiz hayatında bir kez dahi bunu kastederek artık yoruldum, bıktım dememiştir” demişti ki; bu söz ikimizi de çok etkilemişti. Bizi fikri planda yetiştirmenin yanında, öyle bir ateşliyor, heyecan, dinamizm ve kahramanlık ruhu veriyordu ki; her milli davada sesimiz, dağları delecek, deryaları aşacak kadar kendinden emin ve daha gür çıkıyordu. Hakikatte gençlik; idealsiz, davasız, en dinamik olması gereken çağı, kahvede, diskotekte geçen şaşkın, ürkek, korkak, kısık sesli olmamalıydı.

Artık her hafta sonu genellikle arkadaşlarımla Ocaktan Hocam’a gidiyorduk. İzmir’deki arkadaşlarıma bahsettiğimde onlar da ziyaret etmek istediler. Mehmet Karanfil, Sıddık, Ömer Kaplan, Cevat Güldoğan, iki üç ayda bir Veli Öztürk zaman zaman İstanbul’a geliyorlar ve Hocamızı ziyaret ediyorduk. Burhanettin Amca’yla zaman zaman görüştüklerini zannetmeme rağmen dünya gözüyle hiç görüşmediklerini öğrenince çok şaşırmıştım. Birbirlerini hiç görmedikleri halde çok seviyorlardı.

Şuurlu bir Türk milliyetçisiydi. Tıpkı on yedinci yüzyılda yaşayan müfessir Vani Mehmet Efendi gibi düşünüyor, onun bundan üç yüz yıl önce <<Arais-ül Kur’an>> adlı kitabının ikinci cilt, ikiyüz ellinci yaprağında yazdığı gibi;  <<den Türkler, Kur’an’ da bahsi geçen Zülkarneyn’den maksat Oğuz Han olduğunu söylerler ki; bu konuda tereddüdü mucip olacak hiçbir nokta yoktur.>> derdi, Oğuz Han’ın Zülkarneyn Peygamber olduğuna inanırdı. Sık sık Oğuz’un çocukları dediğinde gözleri ışıldar, sesi gürleşirdi. Aydınlar Ocağı’ndaki bir konferansta “ben Afrika’nın ortasında kapkara bir zenci olarak dünyaya gelmiş ve bu akla da sahip olsaydım tereddütsüz Türk milliyetçisi olurdum. Çünkü ben; Türk milletinin de, İslam aleminin de, mazlum milletlerin de kurtuluşunun Türk milliyetçilerinde, Türk-İslam ülkücülerinde olduğuna Amentüye iman ettiğim gibi inanıyorum.” demesi üzerine salondaki coşku zirveye çıkmış, heyecan doruğa ulaşmıştı. Etrafımdakilerin gözleri yaşarmıştı. Geçen hafta içinde Hoca’nın adını bile duymamış milliyetçi bir genç, milliyetçiliği nasıl tarif edebiliriz ki; benim vicdanımda gönül rahatlığıyla “hah işte bu” diyebileyim dediğinde bu hatıramı anlattır anlatmaz; “işte tam tamına bu” dedi.

Çok müşfikti, hassastı, affediciydi. Yanlışından döneni affederdi, ancak dinine, vatanına, bayrağına, milletine, devletine ihanet edenleri asla affetmezdi. Bu konuda tavizsiz ve radikaldi. Türk-İslam Ülküsü birinci cilt onuncu sayfada “bu dava ve ülkünün eskimediğini; modası geçmediğini bütün Türk ve İslam düşmanları Allah’ın izni ile idrak edeceklerdir. Türk’e ve İslam’a kefen biçenlerin sonu korkunç olacaktır.” demektedir.

Türk milletini aşk derecesinde severdi. Tarih boyunca bütün milletlerin putları, müşahhas tanrıları olmuştur. Halbuki Tanrı mücerrettir. “Tarihte yontulmuş Tanrısı olmayan bir millet vardır; o da Türk Milleti’dir.” demiştir. Bu çok önemli bir sosyolojik tespittir.

 DEVAM EDECEK …

Yevmiye

Kol kuvvetini tartmazken insaf tartınız
bel boyu çamur,
gün boyu güneş altında çeltik tarlasında
karın tokluğuna
bulgur aşına kaşık sallar
etli pilavda da taş çıkar mı der gülerdik
adımız ırgat bizim
..
kenar kahvede
veresiye çayları yarım bırakıp
çağrılırdık bir, bir
kırmızı çamura gömüp hıncımızı
tel kesiği ellerle dizdiğimiz
tuğlalar gibi piştik.
yevmiye defterine
amele yazılırdı adımız
..
fabrika önünde sefer tası hizası
besmeleyle tedbir aldığımız
can verdiğimiz tersanede gemiler,
limanda tahmil, tahliye
madende kömür,
kömürde alnımızın kara yazısı
ölmek var kardeşlik
murada ermeden ölmek.
..
denileni yapacak kadar akıl
iş görecek kuvvetin en fazlası
ve
ne olsa
suskun kalacak bir vicdansa istediğiniz..
..
makine dişlisine yağ
ambarda sevkiyat kartonu
bilanço kaleminde maliyet değil ki; insan
..
haksızlığa
kime yapıldığına bakmadan
bedeni ile karşı durduğunda
ve
susmadığında,
haykırdığında
‘ İNSAN ‘

Neden Pakistan’a Gittim ?

Gazeteci ve  Devr-i Alem  Belgesel Tv  program  yapım  ve  yönetmeni  olarak  dünyanın  60’a yakın  ülkesini gezdim. Pakistan’a ilk  kez  2010 yılı’nın kurban bayramında gitmek  kısmet oldu.

Kültür Tarihimiz’de Pakistan

13 Kasım 2010 tarihinde tv 5 televizyonu ve  Cansuyu Yardımlaşma Derneğinin daveti  üzerine, Dubai üzerinden  Pakistan’ın   tarihi  Lahor şehrine gittim. 23 Kasım 2010 tarihine kadar Pakistan’ın Karaçi, İslamabad ve diger şehirlerini gezerek   belgesel  tv programı çekip Kültür tarahimizde Pakistan’ın yeri ve önemini   araştırdım.

Pakistan Ne Zaman Kuruldu?

Müslüman ve milli kimlikleri Hint ve Budist Hindistan’da asimile olmasın diye, 1947’de İngiliz sömürgesindeki Hindistan’la girdikleri kanlı bir mücadele sonrası ayrılarak, 14 Ağustos 1947’de kurulmuştu Pakistan, Adını  eyalet adlarının baş harflerinden  alan Pakistan “Pak insanların ülkesi” anlamına geliyor.

Pakistan’la İlgili  Bilgiler

Pakistan’a gitmeden Pakistan hakkında yapılmış  ilmi araştırmalar ve kitaplar  aradım. Ancak  bu konuda ” Hindistan ve Pakistan’la ilgili Prof. Dr. Azmi Özcan bey dışında  yeterleri araştrma yapılmamış. Bir çok gazeteci ve gezgin Pakistan’ı kötülerken, gazeteci dostum sayın Abdullah Muratoğlu’nun Pakistan  yazısı   ilgimi çekti. Fikret Ertan  ve Tarık  Yalçın gibi   gazetecilerin yazıları da çok  önemliydi. Keşke bu konuda başka gazetecilerde araştırmalar yapsa.

Horasan’dan Pakistan’a

Pakistan aslında bizim kültür  tarihimizin bir parçası. Horasan medeniyetinin günümüze yansıması. Horasan coğrafyasının bir bölümü. Horasan Medeniyeti  konusunda geçen yıl gidip araştırma  yaptığım  Horasan Medeniyetinin Başkenti  Afganistan yazımı (www.belgeselyayincilik.com)’da okuyabilirsiniz.

Pakistan’a gitmeden önce  bir derleme yaptım. Çeşitli  ansiklopedi, gazete ve kitaplardan   derlediğim Pakistanla ilgili yazıları  bir bütün halinde  sizlerle  paylaşıyorum. Amacım   okurlarımıza derli toplu bir bilgi sunmak. Türkiye’nin başı ağrıdığında Pakistan’ın da başı ağrır…

Türkiye ve Pakistan iki başlı bir gövde gibidir, birinin başı ağrısa, öbürünün de ağrır. Bizim de ne zaman başımız sıkışsa kardeş ülke Pakistan’ı hep yanımızda bulmuşuz. Osmanlı-Rus Harbi’nde Pakistanlılar topladıkları 125 bin Osmanlı lirası değerindeki parayı İstanbul’a ulaştırdılar. O dönemde muazzam bir paraydı… Üstelik bu yardımın yapıldığı sırada Hindistan’da kuraklık ve açlık felaketi söz konusuydu.

Pakistanlılar, ziyaret için gelen Türk Başbakanları yahut Cumhurbaşkanlarını coşkuyla ve içten gelen bir samimiyetle, “Pakistan-Turki zindabad” diyerek selamlarlar.”Türkiye ve Pakistan çok yaşa” demektir.
Türkiye ve Pakistan iki başlı bir gövde gibidir, birinin başı ağrısa, öbürünün de ağrır.
Bizim de ne zaman başımız sıkışsa Pakistan’ı hep yanımızda bulmuşuz.
Osmanlı-Rus Harbi’nde(1877-1878), Osmanlı-Yunan Savaşı’nda, Trablusgarp’ta, Balkan savaşları’nda, Birinci Cihan Harbi’nde, Milli Mücadele’de ve Cumhuriyet’te Kıbrıs’ta Pakistanlıların sadece kalpleri değil, elleri de bizimle birlik olmuştur.

Osmanlı-Hindistan ilişkileri üzerine çalışmalarıyla bildiğim Prof. Dr. Azmi Özcan, “İkbal’in torunları yardım bekliyor” başlıklı bir yazısında bakın Pakistanlıları nasıl anlatıyor:
“O Pakistan ki nice yüzyıllardır tarihi paylaştığımız, ecdadımızın dilini Urduca konuşan bir ülkedir. Ve halkı en sıkıntılı günlerimizde hep bizimle olmuş, gün gelmiş yürekleri kendi dertlerini unutup bizim için çarpmış, gün gelmiş kendilerini Türkiye’nin bir vilayeti olarak takdim edecek kadar bizimle olmuş, hatta belki de yeryüzünde eğer varsa bizi bizden çok sevebilmiş, dostluğun, kardeşliğin, kadirşinaslığın, vefanın, fedakarlığın dünya durdukça parlayacak en mümtaz misallerini sergilemiş çilekeş bir halktır.”
Prof. Azmi Özcan boşuna konuşmuyor.

Kendileri Aç İken Bize Para Gönderdiler

Osmanlı-Rus Harbi’nde Pakistanlılar topladıkları 125 bin Osmanlı lirası değerindeki parayı İstanbul’a ulaştırdılar. O dönemde muazzam bir paraydı. Üstelik bu yardımın yapıldığı sırada Hindistan’da kuraklık ve açlık felaketi sözkonusuydu. Yapılan fedakarlığa bakar mısınız, var mıdır bir örneği daha?

Hint Müslümanlar aynı fedakarlığı Osmanlı-Yunan savaşı sırasında da gösterdiler. İstanbul’a çekilen telgraflarda “Bütün servetimiz, evlerimiz, mülklerimiz feda olsun” diyorlardı.

1911’de Trablusgarp’ta İtalyan işgalcilere karşı Libya’yı savunan Osmanlı subaylarına destek için İtalyan mallarını boykot edenler de Pakistan’lılar dı. Bu boykotun İtalyanlara faturasının yıllık en az 5 milyon sterlin olduğu ifade edilir.

Balkan Savaşları sırasında Osmanlı için açılan yardım sandıklarına Pakistanlılar ellerinde ne varsa yetiştirmişlerdir. Prof. Azmi Özcan’ın aktardığı belgeye göre bir İngiliz görevlisinin tuttuğu raporda yardımların nasıl toplandığı şöyle anlatılıyor: “Herkes elindeki her şeyi Osmanlı’ya yardım için getirip bırakıyordu. Bir ara kalabalık telaşlandı, bir hareketlilik görüldü. Kucağında bebek bulunan fakir bir kadın can havliyle sağa sola koşuşturuyor, ‘Yok mudur bir hayırsever, Allah rızası için bu çocuğumu satın alsın, bedelini Osmanlı’ya göndereyim’ diyordu. Herkes şaşkın, herkes perişandı. Yürekler parçalanmıştı sanki. Hemderd olmanın bu derecesi mümkün müydü? Neyse ki bir hayır sahibi kadın adına istediği meblağı yardım sandığına, çocuğu da annesine bıraktı.”

İstanbul’da tam teşekküllü bir hastane kurdukları gibi, okudukları üniversiteleri bırakarak Osmanlı saflarında gönüllü olarak savaşmaya gelen Hintli gençler de vardı.

Birinci Cihan Harbi sırasında İngiliz hükümetinin resmi tarihçisi Theodore Morison’un gözlemleri ise şöyledir: “Peşaver’den Argot’a bütün Müslümanlar Türkiye üzerine yoğunlaşmışlar. Evlerine kapanmış kadınlar bunun için gözyaşı döküyorlar. Artık başka hiçbir şey konuşulmuyor ve düşünülmüyor.”

Milli Mücadele’de Orduyu Tahkim Ettiler

Milli Mücadele’de Türkiye’ye en büyük desteği de yine Pakistanlılar verdi.
Pakistanlılar(Hint Müslümanları) kurdukları cemiyetlerle Türkiye’yi savundular hep.
İngiliz mallarını boykot edeceklerini, gerekirse ayaklanacaklarını ifade ettiler.
Amerika ve İngiltere’ye Ankara’ya destek heyetleri gönderdiler, İzmir ve İstanbul’un asla Müslümanların elinden çıkmasına razı olmayacaklarını bildirdiler.

Hindistan, İngiltere’nin en büyük müslüman sömürgesiydi.. Bu yüzden Hint Müslümanların tepkileri İngiltere açısından büyük önem taşıyordu. Hint Müslümanları İngiltere’nin Ankara Hükümetine karşı düşmanca davranmaya devam etmesi halinde İngiliz sömürgesinden ayrılacaklarını da bildirmişlerdi, bunun için ayaklanmayı bile göze alacaklardı.
Hindistan Müslümanlarından Mustafa Kemal adına Hükümete veya Kızılay’a gönderilen maddi yardımlar büyük çaptaydı. Bu paralarla Hem Yunan işgalinden zarar görmüş ailelere destek veriliyor, hem de orduya silah ve mühimmat sağlanıyordu.
Bazı zavallılar bilmek istemeseler de, Pakistanlılar budur.

Pakistan büyük bir sel felaketi yaşadı, elbette yardım elimizi uzatmak mecburiyetindeyiz.
Allah göstermesin, bizim de başımıza bir felaket gelse, Pakistanlı kardeşlerimiz yanımızda olurlar, bundan hiç kuşkumuz yok.

Keşke Türkiye’mizin imkanları dünyanın bütün muhtaçlarına yetecek genişlikte olsaydı.
Pakistan’ın Milli Şairi İkbal, gecenin karanlığında yolunu kaybeden bir bülbülle, onu evine ulaştırmak için ışığını saçan ateşböceği arasındaki diyalogu anlatan “Yardımlaşma” başlıklı şiiri de şu dizeyle bitirmişti: “Dünyada gerçekten mutlu olanlar Ancak başkalarına yardım elini uzatanlardır.”

İş Bankası, Pakistanlıların parasıyla kurulmuştu!
Hindistan alt kıtasında yaşayan Müslümanların Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdikleri paraların bir kısmı Büyük Taarruz’dan önce Batı Cephesi Komutanlığı emrine verilmişti. Atatürk’ün Çankaya’daki Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak anılarında bu paradan geri kalan üç yüz seksen bin küsur liranın Atatürk’e iade edildiğini belirtir. Soyak bu paranın ne olduğunu anılarında şöyle anlatmıştır: “Atatürk bu paranın memleket hesabına en hayırlı, en faydalı şekilde nerede ve nasıl kullanılabileceğini düşünüyordu; bu sıradan kendisine bir Milli Banka’nın kurulması zaruretinden bahsedilmiştir… Binaenaleyh derhal kararını verdi; elindeki paranın 250 bin lirasını temel sermaye olarak bu işe tahsis etti.”

Atatürk ayrıca, bankanın 2 numaralı hesabına da 207 bin lira yatırmıştı. Böylece Atatürk’ün bankaya yaptığı toplam katkı 457 bin 400 lirayı bulmuştu. Bu banka Türkiye İş Bankası’ydı, kurucusu ve ilk genel müdürü de Celal Bayar idi. Pakistanlı Müslümanlardan gelen para sayesinde bugünlere geldi İş Bankası. Atatürk, İş Bankası’ndaki hisselerini, geliri Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’na verilmek üzerece Cumhuriyet Halk Partisi’ne bırakmıştı. Bu hisseler sayesinde CHP, İş Bankası Yönetim Kurulu’nda temsil ediliyor.
Bugün pek çok büyük şirketin kökünde de İş Bankası’nın verdiği krediler yer alıyor. Dolayısıyla hem İş Bankası’nın, hem bu bankanın kredileriyle büyüyen şirketlerin, hem de İş Bankası’ndaki Atatürk’ün hisselerini kontrol eden ve bu sayede bir parça da nemalanan CHP’nin Pakistan’a özel vefa borçları var. Onları da Pakistan’a yapılan yardımlarda ön saflarda görmek isteriz.

Mehmet Akif, İkbal’i kendisine benzetirdi. İkbal’in Trablusgarp, Balkan savaşları ve Milli Mücadele için yazdığı şiirleri hiç unutabilir miyiz? Milli Mücadele’nin başkomutanı için “Atın nereye kadar giderse oraya atıl, düşünme” diye seslenen İkbal değil miydi?
1922’de yazdığı “Tulu-i İslam” adlı manzumesinde Anadolu’nun verdiği kurtuluş mücadelesini “İslam’ın zaferi” diye alkışlayan da yine İkbal idi sevgili okurlar.

Bakın Pakistanlı aydınlardan Zafer Hasan Aybek ne anlatıyor:
“Sene 1912.. Trablusgarp Harbi’nin getirdiği felaketten sonra Balkan Harbi’nin faciaları Türk ve İslam dünyasını kan ağlatıyordu. Pakistan’ın Lahor şehrini çevreleyen “Gül bahçe”sinde bir toplantı yapılacağı, Türkiye’ye Hind-Pakistan yarımadasının Müslüman halkı tarafından bir Kızılay heyeti gönderileceği ve bir çok meşhur şahsiyetlerin şehir ahalisine hitap edecekleri haberi üniversite muhitinde duyulunca, sınıf arkadaşlarımla birlikte ben de bu mitingde bulunmak üzere talebe yurdundan yola çıkmıştım. Halk, şehrin caddelerinden toplantı yerine doğru sel gibi akıyordu. Meydanda zor yer bulduk. Uzun boylu, beyaz tenli ve sağlam yapılı bir zat kürsüye çıktı. Alkış tufanı arasında “İkbal zindebad (Yaşasın İkbal) sesleri duyuldu. İşte Dr. Muhammed İkbal’i ilk defa burada gördüm. Otuz beş, otuz sekiz yaşlarında olgun bir zat idi.

Burada Trablusgarp harbi hakkındaki manzumesinde İkbal, kendisinin Peygamberin huzuruna çıktığını ve Hazreti Peygamberin kendisine ümmetinden ne gibi müjdeler getirdiğini sorması üzerine, elinde bulundurduğu şişeyi göstererek sualine şu cevabı verdiğini belirtiyordu:
Ben Efendimize ancak bu şişeyi getirdim. Fakat bu şişenin içinde bulunan şey cennette yoktur. Bu şişenin içinde senin ümmetinin şeref ve haysiyeti bulunmaktadır. Zira burada Trablus’taki Türk ve Müslüman şehitlerinin istiklalleri uğrunda döktükleri kandan birkaç damla var.”

Akif’in de, İkbal’in de mısraları sanki aynı kalpten dökülmüş gibidir. Akif ne için gözyaşı dökmüşse, İkbal de aynı şeyler için gözyaşı dökmüştür. Ankara’da Milli Mücadele için vaaz verirken Akif, İkbal de binlerce kilometre öteden mısralarıyla destek veriyordu.

Akif meğer kendisini İkbal’e benzetirmiş.. Şahsen tanışmamışlar ama İkbal, Akif’e “Peyam-ı Meşrık(Şarktan Haberler)” kitabını göndermiş, Akif de İstanbul’daki Hintliler aracılığıyla Sahafat’ı İkbal’e göndermiş. Akif, “Zamanın Mevlana Celaleddin Rumi’si” dermiş İkbal için. Yakın dostu Mahir İz Hoca ile birlikte Peyam-ı Maşrık okurlarmış. Hatta Akif, Mısır’dayken Mahir İz’e yazdığı bir mektupta şöyle bir ricada bulunmuştur: “Kuzum Mahir Bey, Hindli şair İkbal’in birlikte okuduğumuz Peyam-ı Meşrık adlı eseri acaba sizde mi kaldı? Eğer sizde bırakmışsam, lütfen onu bizim Ömer Bey’e verin ki bana buraya göndermeleri için eve yazmıştım.”

İkbal’in Mısır’lı aydınlar arasında tanınmasında Akif’in büyük rolü olmuştu.