25.9 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1222

Moğolistan Gezi Notları -1

Daha ilkokul sıralarında Hunlar, Göktürkler, Oğuzlar, Selçuklular ve Osmanlıların tarihlerini okuyarak büyüdük. Bilge Kağan’ın nasihatinin yer aldığı Ötüken diyarı ve Orhun Abideleri hayallerimiz de yaşamıştı. Bilge Kağan’ın 1300 yıl önceki nasihati kulaklarımızda çınlar, onu duyar gibi oluruz. Orhun Abideleri ve Ötüken diyarına gitmeyi hep hayal etmişimdir. Ötüken diyarı ve Orhun Abidelerine gitmek, Hunlar, Göktürkler, Uygurların dünyaya hakim olduğu dünyaya gitmek artık hayal değil. Yol uzak olsa da artık Ötüken diyarına gidebiliyoruz. Ünlü Göktürk devletinin kurucusu Bilge Kağan asırlar öncesinden bugünleri görmüş gibi. Bugün Türkiye Cumhuriyeti olarak Bilge Kağan’ın nasihatine ne kadar muhtacız.

Bilge Kağan’ın nasihatini, Orhun Abidelerine kazıdığı Moğolistan’ın Orhun vadisi ve Ötüken diyarında görmek üzere yıllardan beri beklediğim fırsat nihayet ayağıma geliyor. Türkiye’nin önemli akademisyenlerinden Kırklareli Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sefa Saygılı’dan; “Moğolistan’a gidiyoruz, seni de aramızda görmek istiyoruz” davetini aldığımda bir anda aklıma Bilge Kağan’ın Türk Milletine 1300 yıl önce söylediği nasihatler geldi. Bilge Kağan 1300 yıl önce şunları söylüyordu.

“Tahta oturduğumda, şuraya buraya dağılmış olan milletim ölüp biterek, yaya ve çıplak olarak geri geldi. Milletimin adı yok olmasın, töre yok olmasın diye gündüz oturmadım, gece uyumadım. Gözden yaş gelse önleyerek, gönülden çığlık gelse geri çevirerek düşündüm. İyice düşündüm. Milletimi kalkındırayım, besleyeyim diye; kuzeye, güneye ve doğuya oniki büyük sefer yaptım, savaştım. Ondan sonra, Tanrı bağışlasın, talihim ve kısmetim var olduğu için, Ötüken’i il tuttum. Açları doyurdum, çıplakları giydirdim. Yoksul milleti zengin kıldım. Az milleti çoğalttım. Artık kötülük yok. Ve Türk Kağanı mukaddes Ötüken Ormanında oturdukça ülkede sıkıntı olmayacak, töre yaşayacak.
Türk, Oğuz Beyleri, Milletim, işitin!
Üstte mavi gök çökmese, altta yağız yer delinmese senin ilini ve töreni kim bozabilir?

“Ey Türk Titre ve Kendine Dön!”

Evet, Bilge Kağan’ın nasihati bugünler içinde geçerli. Bilge Kağan’ın nasihatine ne kadar çok muhtacız. Türk Devleti’ni yıkıp yok etmek için içte ve dıştaki hainlerin işbirliği yaptığı bir dönemde tarihte ilk kez devletlerine Türk adı veren Orhun ve Ötüken diyarından tüm dünyayı idare etmek üzere yola çıkan bir milletin mensubu olarak Ötüken’e gideceğiz. Planımızı yaptık. Moskova üzerinden Göktürk ve Uygur Türk İmparatorluklarının kurulduğu Moğolistan’a gitmek üzere yola çıkıyoruz.

Moğolistan’da  Orhun Abidelerine Gidiyorum

Yine yollardayız. Türk  Dünyası Coğrafyasında Kültür ve Medeniyet tarihimizi araştırmak  ve belgesel çekmek için çok uzaklara  gidiyoruz.  Şimdiki durağımız Moğolistan. Çok  önemli  Akademisyen ve Profesörlerden oluşan gönül dostları gurubunun davetlisiyiz.

Türk tarihinin manevi tapu senedi olan Moğolistan’da, Orhun abidelerinde araştırma yapıp belgesel çekmek üzere Atatürk havalimanında gönül dostlarıyla buluşuyoruz. Heyette Prof. Dr. Sefa Saygılı, Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu, Prof. Dr. Orhan Gedikli ile birlikte 8 profesör ve diğer arkadaşlarımızla toplam 16 kişiyiz. Moskova üzerinden Orhan Abidesine gidecek olmak gerçekten heyecan verici. 20 yıl önce bunu hayal etmek akla ziyandı. Artık her şey değişti. Rus hava yolları uçağıyla Moskova üzerinden 10 saat sürecek Uçak yolculuğu ile  Moğolistan’ın başkenti Ulanbatur’a gitmek üzere uçağımız saat 13:00’de Atatürk havalimanından havalandı.

Uçağımız Karadeniz, Kırım ve Ukrayna semalarında kuş gibi uçarken Türk tarihinin muhteşem geçmişini hayal ediyorum. Uçağımızın penceresinden bir pamuk tarlası gibi beyaz bulutları seyrederken, Türk tarihinin ihtişamlı geçmişini adeta yaşar gibi oluyorum. Türk tarihinin büyük imparatorluklar kurduğu Ötüken diyarı ve Orhun vadisine Moskova üzerinden üstelik Rusya uçağıyla giderken içimde adeta fırtına kopuyordu. Geçmişte “Komünistler Moskova’ya” diyorduk, şimdi artık “Türk kültür tarihini araştırmak isteyenler Moskova üzerinde Moğolistan’a” diyeceğiz. Dünyanın birçok yerine zarar etse de uçak uçuran Türk hava yolları her nedense kültür ve medeniyet tarihimizin destanlarının yazıldığı Moğolistan’a uçmaması Türk Hava Yolları ve Türkiye devletinin büyük ayıbı olsa gerek. Bu karmaşık duygularla Türk Tarihi’nin  muhteşem geçmişi bir film şeridi gibi gözlerimin önünde canlanıyor.

Dünya Tarihi incelendiğinde Türk milletinin özel bir yere sahip olduğu görülür. Türkler, kurdukları medeniyetlerle insanlığa hizmet etmişler, kendi istekleriyle İslam’ı kabul ettikten sonra ilay-ı kelimetullah için zaferden zafere koşmuşlar. Türk milleti tarih boyunca hep cihanşümul devletler kurdu. Ancak hiçbir zaman sömürgeci bir devlet olmadı. İnsanlık için çalıştı. Bu yüzden gittiği yerlerde hep bir kurtarıcı olarak karşılandı. Hep bir kahraman olarak anıldı. Tarihin akışı, Türk’ü Büyük Okyanus’tan Atlas Okyanusu’na kadar yayıp dağıttı. Bu yayılış ve dağılışta yeni yurtlar edinirken sayısız savaşlar yaptı. Girdiği savaşlarda bir an olsun gözünü kırpmadı. Ölüme bir gül bahçesine girer gibi koştu. Yeryüzünde şehit Türk askerinin kanıyla sulanmamış çok az toprak parçası vardır. Yabancılar Mehmetçiğin başarılarını her zaman hayranlıkla ve şaşkınlıkla izlediler. Bugün yalnız Türk tarihi değil bütün dünya tarihi onun kahramanlığını takdirle yad eder.

8000 Yıllık Türk Tarihinden  Satır Başları…

Türkler, çok eski çağardan beri Orta Asya’daki ana yurdundan türlü yönlere dalga dalga yayıldılar. Büyük devletler kurarak, dünya medeniyetine önderlik ettiler. Türkler, Dünyanın en köklü, en büyük uluslarından biri oldu. Geçmişi M.Ö. 6000 yıllarına uzanıyor. Tarih boyunca farklı coğrafyalarda; Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında hiçbir ulusun ulaşamayacağı 100’ün üzerinde devlet, 16 imparatorluk kurdu. Bin bir güçlükle pençeleşerek ayakta durmayı başardı. Kimi zaman Hunlar, Göktürkler, Uygurlar adıyla dünya tarihinde söz söylediler, kimi zaman da Oğuzlar, Selçuklular, Osmanlılar adıyla tarihlerini zaferlerle taçlandırarak büyük bir gayenin, sevginin, adaletin ve hoşgörünün destanını yazdılar.
Bugün de Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak hep mazlumun yanında yer aldı, barışın ve adaletin temsilcisi oldu. Türkiye devletini yıkıp yok etmek için içte ve dışta çeşitli planlar yapılmakta. Bilge Kağan’ın nasihati çoktan unutuldu. Küçük siyasi hesaplar uğruna bağımsız tek devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalamak ve yok etmek için planlar yapılırken, tarihten ders ve ibret alma yerine hep birbirimizi suçlamaktayız. Keşke Bilge Kağan’ın nasihatine kulak verebilsek. Uçağın penceresinden dışarıyı seyrederken Bilge Kağan’ın o ünlü nasihati dudaklarımdan dökülüyordu. Bilge Kağan ne kadar da güzel söylemiş;

Türk, Oğuz Beyleri, Milletim, işitin!
Üstte mavi çökmese, altta yağız yer delinmese senin ilini ve töreni kim bozabilir?
EY TÜRK TİTRE VE KENDİNE DÖN!”

Evet, Türkiye’yi yönetenler, etkili ve yetkili olanlar titreyip kendine dönme yerine, basit menfaatler, siyasi ve ekonomik hırslarla ortalığı yıkıp dökmekte. Beni içinde bulunduğum derin düşüncelerden, hostesin uçağımız Moskova havalimanına geçti, lütfen kemerlerinizi bağlayın anonsu ile kendime geliyorum. Uçağımız bulutların arasından bir kartal gibi süzülerek, yeşillikler içerisinde ki bir zamanların Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği yani kısaca Komünist Rusya’nın başkenti Moskova üzerinde uçarken Moskova şehrinin ne  kadar planlı olduğunu gördüm. Dev gökdelenlerin yanında, çam ağaçları arasında ırmak, göl ve kanallarla Moskova’nın ne kadar güzel planlandığına şahit oluyorum. Yağmurlu bir havada uçağımız Moskova havalimanına iniş yaparken 2 saat 40 dakikalık Türkiye Moskova uçuşunun da sonuna gelmiş oluyoruz. Türkiye ile Moskova arasında 1 saatlik zaman farkı var. Polis kontrolünden geçip Moskova’dan Moğolistan’ın başkenti Ulanbatur’a gitmek üzere yine ikinci bir uçağa bineceğiz. Bekleme salonunun penceresinden Moskova üzerinde batmakta olan güneş bana farklı duygular yaşatıyor. Yasak olmasına rağmen kameramı çalıştırarak tarihe ve zamana not düşüyorum.

 Moğolistan’ın Başkenti Ulanbatur’u Geziyoruz

Moğolistan her bakımdan enteresan bir ülke. Otelden şehir merkezine doğru giderken, elimdeki araştırma notlarımı karıştırıyorum. Türkiye’nin iki katı büyüklüğündeki Moğolistan coğrafyasında sadece 3 milyon kişi yaşıyor. Özetle elimdeki notlardan derlediğim bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Orta Asya’da ilkel göçebelerin nüfusun %30’unu oluşturduğu, Kuzeyde Rusya, Doğu-Güney ve Batı’da Çin Halk Cumhuriyeti, en Batı’da birkaç mil Kazakistan’a komşu 1.564.116 km2 alanda dünyanın 17. Asya’nın en büyük toprakları. Yüzölçümü itibariyle karşılaştırmada Fransa’nın üç katı, Fransa ve Almanya’nın toplamı kadar olmasına rağmen; Moğollar, Kazaklar, Tuvalar, Türkler, Ruslar ve Çinli’lerden oluşan 3,2 milyon kişi ile nüfus yoğunluğu en düşük topraklardır. Batıda yüksek Altaylar ile, kuzeyde yoğun orman örtüsü, doğuda çorak bozkır ve güneyde Gobi Çölü ile çevrilidir. Ülke topraklarının büyük bölümü bozkırdır. Denize çıkışı olmayan nehirler ve vadileri ile çok sayıda tuz gölü bulunur. En yüksek noktası ise en batıda 4374 m. ile ölçülür. Coğrafi olarak üç parçaya bölünmüştür. Bunlar; Moğolistan Halk Cumhuriyeti, Çin’e bağlı iç Moğolistan ve Rusya’ya bağlı olan Buryat Özerk Bölgesi’dir.
Moğolistan günümüzde “Bağımsız Parlamenter Demokrasi” ile yönetilmektedir.

Moğolistan’da gezdiğimiz 5 gün boyunca bu coğrafyanın özelliklerini bire bir yaşayacağız. İnsanlarla konuşup, Moğol çadırlarında konaklayıp yemekler yiyeceğiz. Kendimizi bazen dağlara, bazen yeşil ovalara atarak, buz gibi çağlayarak akan ırmaklara ayaklarımızı sokarak, Moğolistan coğrafyasını hissedeceğiz.
Aracımız şehir merkezine doğru ilerlerken, trafik keşmekeşliğinin burada yaşandığını görüyoruz. Trafik tam bir rezalet. Rus yapımı en eski araçtan, son model jeeplare birçok araç Ulanbatur yollarında arzı endam ediyor. Ruslardan kalma eski binaların yanında yeni plaza ve gökdelenler Ulanbatur’u süslerken, Ulanbutur şehrinin etrafı Moğolların Ger dediği Yörük çadırları sanki bir çadır kent haline gelmiş. Çadırlar ve evlerin etrafı tahta çitlerle koruma altına alınmış. Ulanbutur’un genel manzarasını seyrederken şehir meydanına geliyorum.

Moğolistan’da Nüfusun Yarısı Ulan Batur’da Yaşıyor
 
Şimdi Kızıl Kahraman anlamına gelen ve tarihi geçmişi fazla olmayan Moğolistan’ın başkenti Ulanbatur’la ilgili bilgiyi sizlerle paylaşalım.
Moğolistan’da nüfusun yarısı başkent Ulanbatur’da yaşar. Ülkede yegane iş finans, kültür, bilim, politika merkezidir. 1639’da URGUU adındaki taşınan manastır şehri, Selenge, Orhun ve Tuul nehirleri boyunca konuşlanmıştır. Daha sonra Pekin -Kyakhta güzergahında karavan güzergahı olmuştur. Şehirde halen 1940-1950 Sovyet tarzı gökdelen mimarisi görülmektedir. Ancak son yıllarda Sovyet tarzı gökdelenler değiştirilerek yerlerine küçük yeni binalar yapılmaktadır. Şehirde büyük bir inşaat faaliyeti göze çarpmakta büyük bina inşaatlarının yol ve alt yapı inşaatlarına hız verildiğini görüyorum.

Ulanbaatar Sukhbaatar Meydanındayız

Başkent Ulanbatur’da ilk durağımız şehir merkezindeki meydan oluyor. Merkezde ünlü Moğol İmparatoru Cengiz Han heykeli yer alıyor.  Komünist Rus döneminden kalma büyük parlamento binası komünizmin güç sembolü olarak, halen insanların hafızasında yer ediyor. Meydanın bir köşesindeki Lenin heykeli Moğollarının halen Lenin’e saygı ve sevgisini ifade ediyor. Bu meydanın 1921 Rus Bolşevik ihtilalindeki adı ‘Daimdin Meydanı’ idi. Meydan her yaştan Moğollar tarafından doldurulmuş durumda. Üniversiteyi yeni bitiren Moğollu gençler hatıra fotoğrafı çektirip, keplerini havaya atıyorlardı. Bizde bu törenlere kameramızla şahitlik yapıyoruz. Moğollu çiftler çocuklarını gezdiriyor. Banklarda yaşlı Moğollar geleneksel elbiseleri ile dikkat çekerken, yakalarındaki madalyonları gururla gösteriyorlar. Meydan tam bir panayır havasında. Canlı hareketliliğe bizde kendimizi kaptırıp, çocuklarla gençlerle, hatıra fotoğrafı çektirip, kameramızla tarihe not düşüyoruz. Çok geniş bir alana sahip olan bu meydan da hükümet sarayı, merkezi postahane, kültür sarayı gibi devlet binaları yer alıyor.
Meydanda Cengiz Han anıtından başka, onun iki önemli generalinin heykeli de vardır.

Ulanbatar Ulusal Tarih Müzesindeyiz

Moğolistan’ın başkenti Ulanbatur’daki şimdiki durağımız müzeler olacak. Bu müzeler, Moğolistan’da tabiatta bulunarak seçilmiş objeleri sergilemek üzere 1924 yılında kurulmuş olan müze, 1956 da şimdiki yerindeki binaya geçene kadar geçen süre içinde jeolojik ve paleontolojik flora ve fauna yelpazesinde büyük bir obje çeşitliliğine ulaşmıştır.
Müze 1991 yılında yasalara göre ve gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, farklı alanlardaki obje cinslerine göre bölümlere ayrıştırılmıştır.
Orta Asya’da Taş devrinden başlayarak Türk ve Moğol hükümdarlıkları ile yakın tarihe ait zengin etnoğrafik eserler bu müzede sergileniyor. Müzede çekim izni alarak belgesel çekimine başlıyoruz. Gerçekten bu müze Moğolistan’ın binlerce yıllık tarihini gözler önüne seriyor. Bu müzede kendinizi Moğolistan’ın tarihi labirentinde yolculuğa çıkıyor gibi hissediyorsunuz.  Tarih Müzesinde Hun İmparatorluğundan Göktürk’lere Moğol İmparatorluğundan Uygur Türk imparatorluğuna bir çok tarihi bilgiler ziyaretçi ile buluşuyor. Göktürk abideleri Bilge Kaan’ın heykeli müzenin en önemli köşesini süslüyor. Moğolistan’daki krallar dönemi, ve diğer yönetimler döneminde eserler müzeyi süslüyor. Müzeyi Moğol rehberin eşliğinde geziyoruz.
Müze, etnoğrafik materyaller, kostümlerle tarih öncesi günlük yaşamı gösteriyor. Ne yazık ki kripto nedeniyle hangi objenin orijinal hangisinin reprodiksiyon olduğunu ayırt etme imkanı yoktur.
Bu müzede yer alan bazı eserler 2001-2002 yıllarında Pensilvania Üniversitesi ile işbirliği yapmıştır. 2005 yılında önemli objeleri Almanya’da sergilenmiştir.

Doğa Tarihi ve Dinazorlar Müzesindeyiz

Yabancıların uluslararası düzeyde tanzim edildiğini görebileceği, yerkürenin yeri, oluşumu, gelişimi, biyolojik ve karakteristik özelliklerini sergileyen jeolojik tarih ana başlığındaki Museum of Natural History 1992 yılında hizmete açılmıştı.
Dinazorlar ve Doğa tarihi müzesi Moğolistan’ın en büyük müzesidir.2700 m2 alanda 40 salonda 12000 obje sergilenmektedir.1,5-2 saatte gezilebilen müzeyi biz biraz hızlı geziyoruz. Bu müzede de belgesel çekim izni alıp, dinazorlar ve büyük hayvan kalıntılarının görüntüsünü çekiyoruz. Dinazor kalıntıları arasında dehşete düşüyorum.
500 milyon yıl öncesinden 800 fosil kalıntısı ve dinazor müzeyi süslüyor; 10,000-15,000 yıl öncesinden fosil, amfibi, bitki kalıntıları, Paleontolojik bitki ve hayvan ile insan kaynakları sergilenen müze turistlerin ilgi odağı. Dünyanın en vahşi dinazor isketelerini sadece bu müzede görülebilmek mümkün. Bu dinazorların bir çoğu Moğolistan’daki Gobi çölünden bulunmuş. Dinazorlar bölümünde çekim yapmak yasak olmasına rağmen, biz kameramızı gizlice çalıştırıp, iskeletleri bile insanı ürküten dinazorların belgesel görüntülerini çekmeyi başarıyoruz.

Türk Moğol Dostluk Parkındayız

Başkent Ulanbatur meydanının hemen yanı başında Türkiye’nin katkısı ile yapılmış TİKA Türk Moğol dostluk parkını geziyoruz. Parktaki Türk bayrağı motifi göz ve gönlümüzü okşuyor. Yeşillikler içerisindeki parktan Moğollar rahatlıkla gezip, dinlenebiliyorlar. Dostuk parkının bir köşesindeki Lenin heykeli Moğolların Linen’e saygı ve sevgisinide sembolize ediyor.

Moğolistan’da dövizle alış veriş yapmak mümkün değil, sadece Amerikan doları ve euora geçerli bir döviz bürosuna giderek, döviz satın alıyoruz. Bir ABD doları 1370 moğol tengisi 1 Euro ise 1850 Moğol tengisine eş değerde. Dövizlerimizi de aldıktan sonra dinlenmek üzere kaldığımız Kempisky Khan Palece otele göre dönüyoruz.

Ulanbator’dan Tonyukuk Anıtına Gidiyoruz 

Tarihimizde Orhun abideleri olarak geçen, Göktürk kitabelerinin en önemlileri Bilge Kaan, Kültigin ve Tonyukuk anıtları. Bilge Kaan ve Kültigin anıtı Ulanbatur şehrine 400 km uzakta, Göktürk imparatorluğunun başkenti Karakurum şehri yakınlarındaki Orhun bölgesindedir, ancak Tonyukuk anıtı ise Ulanbatur şehrine 50 km mesafededir. Biz önce Tonyukuk anıtını ziyaret için Ulanbatur’dan yola çıkıyoruz. Tuz ırmağını geçerek, Bozkırlar içerisinden Tonyukuk anıtına giderken, Göktürk imparatorluğu tarihi gözümüzde canlanıyor. Göktürk imparatorluğunda ilk kez Türk adının devlet adı olarak kullandığı imparatorluk. Göktürk alfabesi ise tarihimizde ilk yazıların yer aldığı alfabedir.

Göktürk imparatorluğu ile  ilgili elimizdeki bilgi notlarını incelerken, Tuz ırmağını geçip, yemyeşil ovalar ve her biri birer Göktürk abidesi gibi duran dağları seyrederek Ulanbatur yakınlarındaki Tonyukuk anıtına giderken, Göktürk imparatorluğunun ihtişamlı geçmişi gözlerimizin önünden bir filim şeridi gibi geçiyordu.

 

Devam edecek..

Füze Kalkanı ve Açığa Alma

Füze kalkanı konusunda anlaşmaya varılması ve bu konudaki tartışmalar Türkiye’nin ne ölçüde bağımsız ve hükümranlık haklarını kullanabilir olduğunu ortaya çıkarmıştır. ABD, NATO’yu öne sürerek istediklerini yaptırmakta ve ülkeleri kullanmaktadır. Özellikle tek kutuplu ve tek patronlu yenidünya düzeninde küresel gücün etkisi daha artmış ve genişlemiştir. Bütün bunlara rağmen, bazı ülkeler milli çıkarları doğrultusunda ısrarcı olmuşlar; meselâ, Polonya ile Çek Cumhuriyeti, konmak istenen bu sisteme büyük tepki göstermiş, nükleer serpinti tehlikesi yaratacağından reddetmişlerdir. Her zaman olduğu gibi sorun çözmede Türkiye’nin tepesine binilmiştir.

Füze kalkanı sisteminin kime karşı olduğu anlaşmada ifade edilmemekle birlikte; bunun İran’ı hedef alacağı kör ve sağır olan herkes tarafından anlaşılmaktadır. İran’ın atacağı nükleer başlıklı füzeler varsayımı, İsrail’in korunmasını gerektirmiştir. İsrail’in NATO üyesi olmaması, onun korunmamasını gerektirmez! İsrail, ABD’nin en önemli müttefikidir. Bundan dolayı Türkiye, İsrail ile ilişkilerini iyileştirmeye zorlanmaktadır. Bu sistemin hedeflerinden biri de, İslâm ülkelerini birbirine düşürmek, krizler yaratarak ve bunları sürdürerek Ortadoğu’da sürekli kalabilmektir.

Ancak, bizim asıl anlamakta güçlük çektiğimiz; Türkiye’nin NATO’nun “acil servisi” veya “nöbetçi eczanesi” konumundan bir türlü kurtulamamasıdır. Bazıları ise; NATO’nun narkozcusu olduğumuzu ileri sürüyor. NATO’da bizi alkışlayan sözde dostlarımız, diğer milletlerarası kuruluşlarda aynı yakınlığı göstermiyor. Bir ara Türkiye’den bahsedilirken, “En iyi ihraç ürünü askeridir” denmişti.

Ülkenin itibarı ve tesirliliği hep tartışılır olmuştur. Süleymaniye’de başınıza çuval geçirenlere karşı tepki göstermez; “Büyük devletler özür dilemez” derseniz; uluslararası ilişkilerde size basit bir garson muamelesi yapılır. Bazılarımızın hoşuna giden “one minute” ve benzeri çıkışlardan sonra tam ters davranışlar izledik. Füze kalkanı tartışmalarında da istediklerini yaptık; ama biz yine “istediğimizi aldık” deyiverdik.

NATO konusu hep sorgulanmıştır. Bugün Soğuk Harp dönemlerindeki konumundan çok farklı bir NATO var. Sovyetler’in ve komünizmin hedef olmaktan çıkması, bugünkü Rusya’nın NATO üyeliğinin bile tartışılması gözden kaçmıyor. Bugünkü NATO, üyelerinin çıkarından çok ABD’nin çıkarlarına kilitlenmiştir. Bugünkü düşman; önü açılmış milli devletler ve güçlenebilecek olan İslâm hedefidir. Bundan dolayı tefrika yaratmak, farklı İslâmları piyasaya sürmek, tartıştırmak, süper gücün çıkarınadır.

Değişen NATO gerçeğine karşı belki bazı sağcılar değil; ama Türk Milliyetçileri daima dikkatli olmuş; bu konudaki tartışmaları, aşırı solun reddettiği, günümüzde yükselen değerler haline gelen milli çıkar ve milliyetçilik ekseninde düşünmüşlerdir.

Farklı tonlarıyla aşırı sol ideolojiye bağlanmış olanlar, genelde bir zamanların devrimci merkezi olan Sovyetler Birliği ve onun çıkarları açısından NATO ve ABD konusuna eğilmişlerdir. Bu süper gücün çığırtkanlığını yapanlar, dün emperyalizmlerden birini tercih ederek konuya yaklaşmışlardı. Bizler ise; her iki emperyalizmi de reddederek Türkiye ve Türk Dünyası açısından konuya eğildik. Günümüzde, küreselleşmeye bakış da buna benzer şekilde farklıdır. Biz küreselleşmenin önü açılmış milli devletler için doğurduğu kuşatmayı, sadece teorik olarak yaşanması ve aşılması gereken bir kapitalizm aşamasına bağlamadık.  Küreselleşmeye sadece kapitalizm karşıtlığından, sınıfçı ve sınıf çatışmasını esas alan, evrenselci, beynelmilelci bir yandan bakmadık ve bakmıyoruz.

Bazı etnik ırkçı belediye başkanlarının vatandaşı oldukları ülkeye karşı yaptıkları küstahlıkları ve yasa çiğnemelerini, milli kimliği reddeden malum partili milletvekillerini gördükçe; bazı generallerin açığa alınmasını doğrusu yadırgıyoruz. Nedense kamplaşmaları sürdürmeyi demokratikleşme zannediyoruz. Milli kimliğin ne olduğunu fark edemeyen, kimlik enflasyonuna talip olup etniklikle milliyeti kasıtlı olarak birbirine karıştıranlar, “Andımız” olarak her gün tekrarlanan metinle uğraşıyorlar. Burada Türklük bir üstünlük olarak vurgulanıyormuş. Peki bunu aşağılamak, bazı bakanların görevi mi oldu?      

“One minute” nerede kaldı?

‘Füze Kalkanı’ konusu ucundan tartışılmaya bir başlandı, daha ne olduğunu anlamadan baktık ki; Cumhurbaşkanı basmış imzayı.

İşlem tamam.

Cumhurbaşkanı; “Brüksel’de NATO bizi konuştu” demiş.

İyi de ne konuştu?

“Kerizleri yine kandırdık”mı dedi, yoksa başka bir şey mi?

“Türkiye istediklerini aldı” demiş Cumhurbaşkanı.

İyi de ne aldı?

Cumhurbaşkanı; “Metinden İran çıkarıldı” demiş.

Buna karşılık Sarkozy; “Biz kediye kedi deriz, tehdit İran’dır” şeklinde beyanat vermiş.

Başbakan, kontrol ve kumanda bizde demiş.

Hangi karar?

Füze havada iken Başbakan’a açıp soracaklar zahir; “Füze geliyor, ne yapalım?”

Dünyanın hiçbir ülkesinde ülke için böyle hayati bir konuda, muhalefetle konuşulmadan, Meclis’te tartışılmadan, kalkıp imzalanmaz böyle bir anlaşma.

Başbakan konutta, Cumhurbaşkanı Köşkte, koltuklarını değiştirirken dahi eşine ve çocuklarına danışır mı?

Kesinlikle öyledir.

Peki aynı Cumhurbaşkanı ve Başbakan, ülkeyi ileride önemli bir taahüde sokacak anlaşmayı, neden gizlemek gereği duymuştur Meclis’ten ve Muhalefet’ten?

Muhalefet’in, tüm bu gelişmeleri basından takip etmek zorunda kalışını, kim nasıl izah edebilir bana?

Füze Kalkanı’nın, şuna buna faydası konuşulurken, Türkiye’ye ne faydası olduğunu kim açıklayabilir bana?

İşin aslı şu:

Başından bu yana teslimiyetçi bir dış politika izleyen AKP Hükümeti, bu anlaşmayı, tartışmadan uzak tutup, ‘seve seve’ imzalamak zorunda bırakılmıştır.

Zira ipin ucu puştun eline geçmiştir Dış Politika’da.

Kimse kimseyi kandırmasın.

Haysiyetli Dış Politika iddiasında bulunanlar da, bu olanları iyi tahlil etsin.

Bu kalkan meselesinin bir tek amacı vardır.

Diğer konuşulanların tamamı laf-ı güzaftır.

İsrail’i İran tehdidinden korumanın dışında, tali hiçbir amacı da yoktur.

Nerede kaldı “One minute”?

Önce Davos’ta yalandan kabadayılık yap, şimdi de Brüksel’de İsrail’i savunmak için Füze Kalkanı’na aç topraklarını.

Oldu mu bu şimdi?

Atatürk ve Biz – 4

0

Evet, Atatürk ve silah arkadaşları destan yazmışlardı.
Peki, bizimkiler ne yazdılar.                                           

Bizimkiler çok ama çok karanlık senaryolar yazdılar.

Ve bu senaryoları

Çorum’da,

Maraş’ta,

Sivas’ta

Malatya’da

Başbağlar’da ve daha nice yerlerde uyguladılar.

Evine gönderilen bombalı paketle

bir insanı hanımı ve çocuklarının gözü önünde parçalayarak havaya uçurtmak

vatanseverlik midir?

Rahmetli Hamido’yu yeni yetişen nesil pek hatırlamaz ama..

Uğur Mumcu’yu, Hablemitoğlu’nu ve Muammer Aksoy’u hatırlayanlar olabilir.

Sahi bunları HAVAYA uçuranlar Atatürkçü ve vatansever olabilirler mi?

İnsanını sevmeyenler vatanını ve Atatürk’ü sever mi?

Bunların işi gücü karanlık senaryolar yazmak ve uygulamak

Bereket son senaryolarını uygulayamadan yakayı ele verdiler

Senaryo hem ne senaryo

Klasörler dolusu

Bu senaryoları okumak zorunda olan hukukçulara üzülüyorum

Bunları okumaya bir ömür yetmez.                               

Size bir soru

Düşünce itibarıyla yerli demiştik ya

Cumhuriyet döneminde lions kulüplerini kim kapayarak yasaklamıştı?

Atatürk’ün ölümünden sonra bunların açılmasına kim izin verdi?

1980 ihtilalinde

Atatürk’ün kurduğu parti bile kapatılırken kökü dışarıda olupta kapatılmayan localar var mıydı?

Hepsi bizden olmasın birazda siz kafa yorun

Lionslar ve onların meslekte kıdemli olanları fikri yapıları itibarıyla yerli midirler?

Bunların anavatanı neresidir?

Atatürk’le halk arasına duvar örmek yerine köprü kurmak daha doğru değimlidir?

Ülkemizi muasır medeniyet seviyesine çıkartmak

Atatürk’ün siyasi projesi idi.

Sağcısıyla solcusuyla yıllardır memleketin yönetiminde bulunanlar

Bilimde teknolojide bu hedefi yakalamak için ne yaptılar?

Cumhuriyetin kurulmasından 37 sene sonra devlet olan İsrail’i bilimde ve teknolojide yakalayabildik mi?

Şu anda biz bu hedefin neresindeyiz?

Gülerler ağlanacak halimize..

Dünyanın ilk 500 üniversitesi arasında bizim kaç üniversitemiz var?

5-  10- 20

Yoksa hiç yok mu?

Ağlarmısın, güler misin?

İster ağla, ister gül..

Sonuç bu.

Bu anlı şanlı bilim adamlarımız ne iş yaparlar

Tanklarımızı hala biz modernize edemiyor İsrail’e havale ediyoruz.

İnsansız uçakları İsrail’den alıyoruz

Bu vatansever Atatürkçüler şimdiye kadar ne iş yaptılar?

Bu konulara bir el atsalar ya

Yoksa çok daha mühim işlerimi var?

Bu asıl milletin Atatürk’le hiçbir sıkıntısı yok ama elin oğlu rahat durmuyor ki

Artık millette uyanmıştır

Oyunlarda bayatlamıştır

Yenmiyor artık

Muasır medeniyet seviyesini yakalamak hatta bir adımda öne geçmek temennisiyle…

Atatürk ve silah arkadaşlarının ruhu şad olsun

Memleketimiz vatansever insanlarla dolsun

Aydınlık yarınlarda buluşmak dileğiyle…

İstikbal göklerdedir’ Atatürk

Füze kalkanını bekleyiniz.

 

Hocam S. Ahmet Arvasi – 2

Türk milliyetçiliğini şamanizmle eşdeğer gören, İslam’da milliyetçiğin olmadığını iddia eden ham softa ve kaba yobazlar olmuştur. Arvasi Hoca ırk kavramını açıklarken, İslam’ın ırk gerçeğini inkar etmediğini, ancak bu gerçeğin istismarına karşı olduğunu belirtir. İslamiyet biyolojik ırk gerçeğini kabul ve fakat biyolojik ırkçılığı reddeder. İnsanlar farklı renk ve yapıda olmasına rağmen bir tek köktendirler. Biyolojik ırkçılığı reddederken Türk milliyetçiliğinin ictimai ırk gerçeğini inkar ve ihmal etmemesini ister. Biyolojik ırk biyolojinin, ictimai ırk sosyolojinin konusudur. Bu bir milleti teşkil eden fertlerin, ailelerin, sınıf ve tabakaların soy birliği şuurudur. Ortak bir şuur tarzında beliren mensubiyet duygusunun soy ve kan birliği şuuru biçiminde duyulmasıdır. Türk Milliyetçisi Türk ictimai (sosyolojik) ırkını benimser, sever ve sevdirirken ailesini de bu espri içinde kurmaya çalışır. Kozmopolitlikten hoşlanmaz. Bununla beraber başka ictimai ırkları da Allh’ın birer ayeti olarak değerlendirir. Biyolojik ırkçılık parçalayıcı ve bölücü bir karakter taşıdığı halde ictimai ırk birleştirici ve bütünleştirici  bir özellik taşır. Kimse biyolojik verasetini tayin iradesine sahip değildir ama ictimai ırk tercihe açıktır.

Hiç şüphesiz, Türk ictimai ırkı içinde eriyen, asırlarca kız alıp vererek Türk ictimai ırkına katılan, Türk tarih, kültür ve ülküsünü benimseyen, gönlünde başka bir milletin özlemini taşımayan, Türk devlet ve milleti ile kader birliği eden herkes Türktür.

Kavimler sadece çağımızda mevcut değildir. O binlerce yıllık bir gerçektir. Ancak Yeniçağ’da politika sahasında millet ve milliyet gerçeği sesini daha fazla duyurmuştur. Ağırlığını daha fazla koymuştur denebilir. Tarihin hiçbir döneminde  milletlerde bağımsızlık şuuru bu kadar uyanık olmamıştır. Zaten milliyetçilik “bir milletin sosyal, kültürel, ekonomik ve politik bağımsızlık şuuru milletini bir bütün halinde mutlu kılma arzusu” demektir.

Tarih milletlerin tarihi olarak gelişmiştir ve gelişmektedir. Ancak çağımızda milletler arası savaşlar, karakter ve silah değiştirmiş bulunmaktadır. Milletler birbirlerini iç savaşlar ile çökertmeyi denemektedirler. Bunun için yıkmak istedikleri milletin sosyal, kültürel, ekonomik ve politik yapısındaki problemleri istismar etmektedirler derken otuz yıl önceki bu tespit bugün ne kadar  haklı olduğunu gösteriyor.  

Arvasi Hoca İslamiyetin ırk gerçeğini inkar etmediğini ancak bu gerçeğin istismarına da şiddetle karşı çıktığını belirtir. Allah yanında en şerefli olan insanlar, kavimler ve ırklar takvada yani en samimi manada Allah ve Resulune hizmet etmede ileri olanlardır. İslamiyet, şu veya bu felsefi ideoloji gibi, ırkları ve kavimleri inkar ederek kozmopolit bir dünya kurmak davası peşinde değildir. Kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz, vatan sevgisi imandandır, kavmin efendisi kavmine hizmet edendir diye buyuran  ve  Veda Hutbesinde soyunu ve sopunu inkar edenlere Allah’ın, meleklerin ve insanların lanetini dileyen  Şanlı Peygamberimizin dinini, ırkların, kavimlerin ve milli şuurun aleyhinde göstermek doğru değildir.

İslam dini ırkları, kavimleri, mili şuurları, vatan ve millet sevgisini asla yok etmez, aksine güçlendirir. Müslüman olan ırklar, kavimler ve cemiyetler zayıflamak şöyle dursun, tarihin de ispat ettiği üzere güçlenmişlerdir. İnsanları sevdikleri adlarla çağırmayı emir buyuran Şanlı Peygamberimiz kendi huzurlarında Müslüman olmakla şereflenen başka ırktan ve kavimden insanları birer kardeş  ve sahabi olarak mübarek bağırlarına bastıktan sonra onları milliyet adları ile çağırırlardı ve öylece anılmalarına ses çıkarmazlardı. “Bilal El – Habeşi”, “Selman El – Farisi”, “Süheyl El – Rumi”… gibi bu İslam büyükleri, o zamandan bu zamana kadar hep böylece anılagelmektedirler. Hiç kimse çıkıp da bin dört yüz  küsur sene sonra Şanlı Peygamberimizin yasaklamadığını yasaklayamaz, reddetmediğini reddedemez.

Günümüzdeki en önemli tehlikelerin başında muhafazakarların kozmopolitleşmesi gelmektedir ki; Hoca İslamın kozmopolit bir dünya kurma hevesinde olmadığını ısrarla belirtmektedir. İnsanlık milletim, dünya vatanım diyen bir anlayışın sonunda diğer milletlerin içinde eriyip gideceği, bunun sonucunda hem kendi nesline hem de dinine zarar vereceği açıktır.

Milliyetçilik, psikolojik olarak bir mensubiyet duygusu temeli üzerine oturur. Psikolojide sevmeyi; yakınlık duymak veya yakınlık duygusu diye tarif etmek mümkündür. İnsanın soyuna, tarihine, kültürüne, din, ahlak ve töresine, ecdat hatıralarına yakınlık duyması ve dolayısıyla onları sevmesi, bir bakıma zaruridir. Bu insanın tabiatı gereğidir. Bunu nasıl inkar edebiliriz? Milliyet bir duygu olarak bütün milletlerde vardır. İnsanlar milliyetperver olmayı bir fazilet bilirler. Bu duygunun tabii bir neticesi olarak her insanda milletini korumak, mutlu kılmak ve yüceltmek arzu ve ümidi, bir gayret olarak tezahür edecektir. İster istemez millet sevgisi, millete hizmet gayretini doğuracak ve bu irade kendini fikir ve aksiyon planında ifade etmeye çalışacaktır. İşte milliyetçilik budur.

Milliyetçilik tabii ve beşeri bir arzudur ve dolayısıyle normaldir. Bu sebepten, her Türk’ün, Türk Milletini dünü, bugünü ve yarını ile birlikte kendine yakın bulması, onu sevmesi, geliştirmeye, korumaya ve yüceltmeye çalışması, kısaca Türk Milliyetçisi olması tabiidir ve zaruridir. Aksi halde, marazi (patolojik, hastalıklı) bir davranış içindedir ve gerçekten tedavi edilmeye muhtaçdır. Anormal olan, insanın soyuna, tarihine, kültürüne, din, ahlak ve töresine, ecdadına düşmanlık beslemesidir, hor görmesidir. Bunu ancak art niyetli ve maskeli biri yapabilir. Bu durumda ihanet ediyor demektir, ihanetin tedavisi yoktur, cezası vardır. Türk Milliyetçiliği din olarak Allah ve Resulü’nün muhteşem çizgisinde yürümektedir. Allah’ tan başka ilah yoktur diyen Türk Milliyetçilerine Şamanist diyenler, Allah’ a hesap veremeyeceklerdir. 

Kültür ve medeniyet kavramları üzerinde mutabık olunamayan kavramlardır. Bizde Ziya Gökalp’le beraber kültür denildiğinde daha çok milletin inançları, töreleri, estetiği, ahlakı, hukuku, yani manevi değerleri anlaşılmaktadır. Kültür milli ve manevi, medeniyet ise beynelmilel ve maddi değerler biçiminde açıklanır. Arvasi Hoca’ya göre ise kültür bir milletin uzun bir tarihi tecrübe ile, tabiattan ayrı olarak geliştirebildiği “antropo – sosyal çevre” olarak tarif edilebilir. Milletler içinde yetiştikleri coğrafya parçasını yoğurarak işlemektedirler. İnsanın bu gayretinden “maddi kültür unsurları” doğar, insan fert ve toplum olarak ilimle, sanatla, dinle, hukukla, eğitimle, felsefi ve zihni değerlerle bizzat kendini işleyip geliştirmeye yönelir. Böylece bizzat insanın kendini yoğurma gayretinden “manevi bir antropo – sosyal çevre” doğar. Bunlara manevi kültür unsurları diyebiliriz.

Hoca kültürü sadece manevi değerler olarak mütalaa etmez. Milletin tabiatı yoğurarak ulaştığı “maddi değerleri” de kültüre dahil eder. Camilerimizde, halılarımızda, bağlama ve benzeri çalgılarımızda geliştirdiğimiz ve kullandığımız üretim araçlarımız da daha niceleri ile beraber milli kültürümüzün maddi unsurlarıdır. Türk milli kültürü maddi ve manevi yönleriyle bir bütündür. Manevi değerlerimiz kültürümüzün özünü ve ruhunu, maddi değerlerimiz ise gövdesini ve vücudunu temsil eder. Medeniyeti tanımlarken medeniyetin bir mana ve madde meselesi olmadığını söyler. Belki ölçülerde incelme ve milli kültür malzemesine ruh ve şuur kazandıran bir terkip meselesi olarak alır.

Medeniyeti kültürün işlenmesi, inceltilmesi, estetize edilmesi biçiminde tanımlar. Medenileşmeyi bir yabancılaşma değil de muasırlaşma (çağdaşlaşma) olarak anlatır. Bir millet, kendi malzemesini kendi şahsiyet ve üslubunu koruyarak, asla yabancılaşmadan en ince ölçüler ve tekniklerle geliştirerek çağı hayran bırakacak bir seviyede geliştirmişse ileri  ve güçlü bir medeniyete sahip olmuş demektir. Bütün mesele vatanınızın taşlarını bir Mimar Sinan gibi yontarak onlardan bir Selimiye çıkarabilmek hünerini gösterebilmektir. Her milletin kendine mahsus milli bir medeniyeti vardır. Bu suretle medeniyetler, milletlerin sayısı kadar çok ve çeşitlidir. Hiç şüphesiz tarihi ve coğrafi yakınlıklar milli medeniyetler arasında zamanla akrabalıkların doğmasına yardım eder ve böylece medeniyet zümreleri teşekkül eder.

Lakin bu durum medeniyetlerin milli karakterlerini yok etmez. Nasıl bir Alman, Yunan, Fransız, İngiliz, medeniyeti varsa Türk Medeniyeti de vardır, iddiaların aksine hiçbir millet medeniyet değiştirmeye yanaşmamıştır. Çünkü milli medeniyetini terk eden bir millet, yabancı medeniyetlerin içinde kaybolup gitmeye mahkumdur, Türk Milleti ikide bir medeniyet değiştirmeye kalkışan bir millet değildir. O, daima kulağında Bilge Kağan’ın meşhur narasını korumakta, töresini bozmadan yürümekte, kendini bularak yenileşmektedir. 

Kültür ve medeniyet konusundaki bu tanımlar oldukça farklı, orijinal,  ufuk açıcı ve incelemeye değerdir.

“Başarılı dava adamları kendilerini, hem çocuklara, hem gençlere, hem yetişkinlere hem de her iki cinse, onların dil, üslup, ihtiyaç ve meselelerini bilerek çeşitli biçim, vasıta ve tekniklerle anlatabilenlerdir. Türk- İslam Ülkücüsünün çocuklar için ayrı, gençler için ayrı, yetişkinler için ayrı hazırlanmış programları, yayınları, araçları ve çalışma biçimleri olmalıdır. Genç nesiller önce İslam klasiklerini ve milli klasiklerini öğrenecek, sonra karşılaştırmalı bir kültür ve medeniyet eğitimi ile dünya klasiklerini tanıyacaktır. Böylece yetişen nesiller, ister istemez yabancılaşmadan çağdaşlaşmanın yolunu bulacaklar, uyanış ve dirilişin sırrını keşfedecekledir. Kendi milli ve mukaddes tecrübesinden mahrum kalan hiçbir insan dehaya ulaşamaz. Deha, her ne kadar, kişilerde tezahür ederse de aslında o, orijinal kültür ve medeniyetlerin mahsulüdür ve kendi dehasını yeniden ortaya koyamayan bir medeniyet dirilemez. Biz Osman’ın rüyasına benzer bir rüya görüyoruz. Bu rüyayı Osman gerçekleştirmişti. Şimdi sıra Türk- İslam Ülküsüne bağlı ve diriliş İslam’da diyen çoşkun bir heyecan içinde ayağa kalkan genç Oğuz çocuklarındadır” diye haykıran Arvasi Hoca bize şevk ve dinamizm vermektedir.

Biz inanıyor ve tarihin şehadeti ile de idrak ediyoruz ki, Türk Devleti güçlü ve Türk Milleti birlik ise, İslam dünyası da mutludur ve ayaktadır, Türk Devleti ve milleti zayıf düşmüşse İslam dünyası ezilmiş, Müslümanlar parya statüsüne tabi tutulmuştur derdi. Kürtçülük yapanlar ya da göz yumanlar sadece Türk devlet ve milletine ihanet etmiyorlar, aynı zamanda İslam’a da ihanet etmektedirler tespitinde bulunur.

Bin dokuz yüz seksen sekiz yılı otuz bir Aralığında Hoca’mın vefat haberini aldığım zaman yıllarca gözyaşına çektiğim hasret son bulmuştu. Hemen İstanbul’a gittim ve Hoca’m Edirnekapı’ya defnedildi. Aşağı yukarı iki yıl kendime gelemedim. Binlerce öğrenci yetiştirdi. Hakkını ne yapsak ödeyemeyiz.

Rahmet, minnet, şükranla anıyorum.

Milli Eğitim’de F@tih devrimi !

Eğitimde “Fırsatları Artırma ve Teknolojiyi İyileştirme Hareketi” olarak belirlenen ve kısaca “F@tih” olarak nitelenen projeyi açıklayan Başbakan; “Fatih, dalga geçenlere gereken tokadı atacaktır!” dedi?

Kim dalga geçiyor?

Kim tokat atacak?

Tokat atmanın bir Milli Eğitim projesinde işi nedir?

Başbakan’ın üslubu bu!

Ya; “Bizi eleştiren şizofrendir!” diyor, ya; “Ananı da al git!”diyor, ya da; “Fatih gereken tokadı atacak” diyor.

Neyse, biz konunun özüne bakalım.

Nedir bu “F@tih” projesi?

Üç yılda tamamlanacak projeyle her öğrenci bilgisayarı sınıfta kullanacak. 42 bin okuldaki 570 bin dersliğe dizüstü bilgisayar, projeksiyon cihazı, internet ve akıllı tahta sağlanacak.

Son derece güzel bir proje.

Adıyla da hiçbir aklı başında insan dalga geçemez.

Ancak, F’den sonra gelen “@” sanki kimilerince  “e” harfi olarak algılanıp, “Fetih” anlamıyla da kullanılabilir!

İkincisi; sanki proje açılımı bu kısaltma ad için “zorlanmış” gibi!?

Bunu da geçelim.

İlköğretimde sınıfları bilgisayarlar ve akıllı tahtalarla donatacaksınız ama ya “Eğitim Sisteminin içeriği?” ne olacak?

Bu teknolojik donatımla eğitim vermesi beklenen öğretmenlerimiz buna hazır mı?

Geçimlerini zor sağlayan, kişisel bilgisayar edinememiş, bilgisayar kullanım eğitimi görmemiş öğretmenleri bu sisteme sanıl hazırlayacaksınız?

Öğretmenlerimizin “kadro” ve “özlük hakları” iki önemli sorun olarak karşımızda.

“Sözleşmeli, geçici, kadrosuz, düşük ücretle” öğretmen çalıştırıyorsunuz!

Kadrolu öğretmenler bile aldıkları maaşlarla geçinemiyorlar.

Mutsuz ve mesleki açıdan kendisini geliştiremeyen öğretmenlerle bu yeni teknolojiyi nasıl buluşturacaksınız?

Öncelikle, her okulda bir ya da birkaç “bilgisayar öğretmeni” istihdam etmelisiniz. Böyle bir “kadro” oluşturdunuz mu?

Anımsayın; Kocaeli Büyükşehir Belediyesi okullarda bilgisayar dağıttı. Ne oldu? Kimileri, bilgisayarları satmaya çalıştı! Çünkü, ya kullanmayı bilmiyor ya da yaşamak için başka öncelikleri var!

Sonra; son Milli Eğitim Şura’sında öne sürülen, kimi çağdışı istemlerle bu teknolojik atılım uyum gösterebilir mi?

Dünyadaki her türlü bilgiye “özgürce ulaşım” olanağı da sağlayacak mısınız? Yoksa, belirli siteleri kapatacak mısınız?

Daha da önemlisi; insanı aptallaştıran “ezberci” ve insanı “üretken kılmayan” güdük eğitim sistemini de değiştirecek misiniz?

Üniversiteye gelen gençleri inceleyin; pek çoğu, doğru dürüst kendi ana dillerini kullanamıyor, düzgün cümle kuramıyorlar! Çünkü, “çoktan seçmeli ezberci, çağdışı” bir eğitim sistemsizliğinin kurbanı olmuş çocuklarımız!

“Eğitim üretim içindir!” Eğitim, “nitelikli insan” yetiştirmek içindir! Eğitim, “kitlesel aptallaştırma aracı” değildir!

Önce, gerçek anlamıyla bir “Milli Eğitim Sistemi” oluşturun, sonra öğretmenlerimizi yeniden eski saygın kimliğine ulaştırın.

Bunlar gerçekleşmeden hangi teknolojik yeniliği getirirseniz getirin, olumlu sonuç alamazsınız!

Okul binalarının yapım ve donatımını hamiyetli işadamlarına, çocukların eğitimini – kimi-  cemaatlere bırakan; Atatürkçü öğretmenleri itip kakalayan; okulların aydınlatma, ısıtma, onarım giderleri ve hizmetli ücretleri için kaynak bulamayıp velilerin sırtına yükleyen anlayış, bu teknolojik atılım için kimlerden kaynak sağlayacak?

Projenin maliyeti nedir?

Maliyeti hayli yüksek olan bu proje için Bütçe’de kaynak ayrıldığını anımsamıyorum!

O halde, “sponsor” kim ya da kimler?

Bu ülkenin bir adım daha ileri gitmesi, çocuklarımız ve gençlerimizin en iyi şekilde yetiştirilmesi, hepimizin ortak arzusudur. Ama, kişisel hesap ve heyecanlarla değil, ciddi bir planlama süreci ile gerçekleşmesi koşuluyla.

Siyasal gösteri hesabıyla değil!

 

 

Olasılık

Haberin var mıydı? Sana olanlardan

Yoksa dünyadan bir haber miydin

Ben bir şey yapmadım ne oluyor

Böyle diyerek yüreğine su serperken

Varıyor muydu ki her şey olacağına

 

Haklımıydı sence ? Biliyordu böyle olmadığını

Neydeki sebebi Seni aldığında ablukaya

Manasızca sebeplere sarılıp  sana baktığında

Gördüğü neydi ki böyle ısrarla sana yapıştığında

Seviyor mu ki sana yaptığı haksızlığı

 

Bu sıkıntılardan bıktığını canına yettiğini

Artık omuzlarındaki yükleri hafiflettiğini

Ah görseydim keşke seni sevdiğini

Yaşamına olumlu katkı verdiğini

Gerçek olur muydu ki bu güçlü olasılık 

 

 

Tesettürlü Olduklarını Zannedenler

http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr sitesinde yayımlanan, çizgi ve espri gücü olarak son derece başarılı karikatürleriyle dikkati çeken karikatürist Murat Yılmaz son olarak “Tesettürlü Olduklarını Zannedenleri” çizmiş. Karikatürde başında tepesi kabartılmış bir türban bulunan bir bayanın, vücut hatlarını tamamen ortaya koyan (hatta göbeği açığa çıkaran) dar bluz ve pantolon giydiği ve ağır bir makyaj yaptığı görülüyor. Murat Yılmaz kardeşimiz başörtüsü taktığı halde tesettürlü olmayan bu tür bayanların kıyafetiyle ilan ettiği kimliğindeki çelişkiye dikkat çekiyor.

Toplumumuzda türban taktığı halde tesettürlü olmayan, “cafe”lerde, açık alanlarda erkek arkadaşıyla sarmaş dolaş gezen, öpüşen genç kızlarımıza şahit oluyoruz.

Kişilerin yaşama tarzlarını eleştirmek değil ama toplumumuzun yaşadığı değişimi anlamak açısından bu gözlediğimiz vakaları anlamaya çalışmak önemli olsa gerektir.

Belki de bu genç kızlarımızın aileden veya “mahalleden” aldıkları eğitim ile TV, sinema, gazeteler, okul ve diğer çevreden aldığı etkilerin farklılığı söz konusu. Veya nefsi dizginleyen inanç ile genç kız olmanın ruhunda yarattığı fiziksel ve ruhsal talepler ve toplumda beğenilme arzusunun etkileşiminden çıkan bir terkipten bahsetmek mümkün olabilir.

Bu yazıda maksadım, türbanın siyasal simge olması, mahalle baskısı oluşturma riski gibi yönlerini dile getirerek endişelenenleri, “bakın türban cephesinde de bir değişim yaşanıyor” diyerek rahatlatmak değil. Bu genç kızlarımızı Müslüman kimliğini ön plana çıkaran başörtüsü kullandığı halde, İslam kurallarını “yozlaştırdığı” suçlaması ile yargılamak da değil.

Zaten erkeklerin yaşadığı çelişkileri görmezden gelip, bayanların yaşama tarzında çelişkili olduğunu varsaydığımız hususları ön plana getirmek en hafifinden insafsızlık sayılmalıdır.

*****************

Ben erkek veya kadın, bütün insanların dışa yansıyan kimlikleri gibi, dışa yansımayan kimlik özelliklerinde de farklılıklar olduğunu düşünüyorum. Bu farklılıkları yaratan sebeplerin çeşitliliği sebebiyle, kendi kimliğimiz olarak benimsediğimiz inançlarımız, davranış biçimlerimiz, taraf tutmalarımız gibi birçok yönümüzün çelişkiler taşıdığını gözleyebiliyoruz.

Hepimizin karakterini ve davranışlarını etkileyen onlarca faktör var ve biz bu faktörlerin bileşkesine göre bir kimlik oluşturuyoruz. Bu faktörlerin gücü ve şiddeti değişken. Bu yüzden faktörlerin bileşkesi olan davranış ve karakterimiz de değişken olmakta.

Bulunduğumuz çevre, oturduğumuz makam ve mevki, kullandığımız siyaset, makam veya para gücü gibi faktörler davranışlarımızı, tercihlerimizi ve karakterimizi değiştirebiliyor.

Fakirken faizin haramlığı konusunda çok hassas ve hatta radikal olan bir Müslüman, zenginleşip ticari hayatın enstrümanlarını kullandıkça, önce “vade farkı“, “kâr payı” gibi kavramların rahatlatıcı etkisi altında daha sonra “enflasyon oranı kadar” ve nihayet “para da maldır, bir kârı olmalıdır” tezlerini benimseyerek faizli kapitalist sistemin bir parçası olmaktadır.

İktidara gelinceye kadar bağımsızlık fikrinin şampiyonu olan siyasetçi, iktidarda kalmanın sadece halkın desteği ile mümkün olmadığını görmesinden sonra, iç ve dış güç odaklarının ülke ve millet menfaatlerine aykırı taleplerini karşılamakta bir beis görmemektedir.

Siyasette para gücünün önemini kavradıktan sonra önce siyasi hareketinin bekası ve başarısı için diye başlayıp, sonra kendi şahsi servetini artırıcı haram yollara tevessül edebilmekte. “Harun gibi gelenlerin, Karun gibi olduklarından” bahsedilmekte.

Gönülleri kazanmak” maksadı ve hedefi ile yola çıkan cemaat mensubu Müslüman, güç kullanmaya başlayınca, hedefi daha fazla güç kazanmak ve ne pahasına olursa olsun kazanılan maddi gücü muhafaza etmek noktasına gelmekte. Bu uğurda İslam’ın kerih (çirkin, iğrenç) bulduğu usulleri kullanmakta bir mahzur görmemekte.

Vatan ve millet sevdasıyla bir ömür çile çekmiş bazı milliyetçiler, bölücüler veya onların işbirlikçileriyle kol kola olabilmekte.

Günde kırk defa Yaratıcımıza “yalnız senden yardım dileriz” diyenlerin bir kısmı, sadece ABD ve AB’den medet ummakta. Irak’ta, Afganistan’da milyonlarca Müslüman’ın ölümünden sorumlu işgalcilere bir kınama cümlesini bile çok görmekte.

“Türk’ün ruh köküne düşman” her kimse O’na düşman olan, “Biz, gerçek Türk varlığının, Türk tarihinin, Türk ruhunun son ihtiyat akçesiyiz” diyen Necip Fazıl‘ın manevi çeşmesinden su içerek yetişenler, Türk olmaktan, Türk’üm demekten utanmakta. Hepimizin ortak kimliği olan Türklüğü bir etnisite seviyesine indirmekte.

Demek ki çelişkiler sadece bir kısım genç kızımızın giyim ve hayat tarzında değil. Çok daha vahim çelişkileri görmek ve dikkat çekmek gerekmekte. (Murat Yılmaz diğer karikatürleriyle bütün bu çelişkilere dikkat çekmekte.)

Necip Fazıl Üstad’ın, öğrenci olduğum 1977 yılında, Beyazıt Meydanında okuduğu ve kendisinden canlı olarak dinleme şansı bulduğum şiirini hatırlıyorum. Şiir, sadece o yıllar için değil, bugün de ve muhtemelen yarın da geçerli olacak tespitler barındırmakta.

İçimizdeki yangını söndürmek için aranan su nerede? Belki de çare, bu büyük, inanmış şairin gönlüyle feryat ederek, yaşanan bu yaman çelişkilere dikkat çekmekte.

Hak yolunda bir lider; Memur hakkı tahribe.

Düne kadar dıştandı, Şimdi de içten darbe.

 

Bu muydu Büyük Doğu, Kırk yıllık muhasebe?

Deli olsa yanaşmaz, işlerini tasvibe!

 

Bir nesil bekliyoruz, Büyük nizama gebe.

Nedir o nizam nedir? Boyun eğmektir Rabbe!

 

Milliyet ruha bağlı; Kıymet sadece kalbe.

Fatih’te erimiştir, Cengiz Han ve Kurt Cebe.

 

Davet gücü İslamda; Ferde ve kavme rütbe.

Bizde, kutsi emanet; Bizde yarın galebe!

 

Gün geldi saat çaldı; İşte yol koş takibe!

Yetmez mi esaretin; Ey Türkoğlu davran be!

 

Yeni Operasyon: Wikileaks

Dünya ve Türkiye yeni bir operasyonla karşı karşıya. Bazıları bu operasyona “Diplomasinin 11 Eylül’ü” adını takmış. Eğer öyleyse 11 Eylül’den sonra dünya da yaşananlara bakmak ve sadece Irak’ta öldürülen bir milyonun üzerindeki sivil insanı görüp “eyvah” diye bir çığlık atmak gerekiyor.

Dünyanın Efendileri, benim “garip” olarak nitelediğim mazlum insanları, zulmederek sömürmek için adına “Wikileaks” adını taktıkları yeni bir oyunla, yine düğmeye bastılar.

Wikileaks’ın yayınladığı toplam belge açısından en çok kripto ABD’nin Ankara Büyükelçiliğinden gönderilmiş. Bunların bir çoğu kamuoyununda sahip olduğu bilgiler ve değerlendirmeler. Yani malumun ilanından ibaret.

Esas cevaplanması gereken soru: bu operasyonu yapanların hedefinin ne olduğu…

Dünyanın Efendileri’nin yeryüzünde inanılmaz bir kontrol gücü vardır. Uçan sineğin her türlü bilgisine sahiptirler. Daha doğrusu sinek onlardan habersiz uçamaz. Eğer kontrolsüz uçmaya çalışan bir sinek varsa derhal şaplağı yer. Onun için Wikileaks ve onun kurucusu Julian Assange’nin bu derece serbest bir hareket alanı bulması imkansızdır ve bu açık bir operasyondur.

Türkiye ve çevresi bu operasyondan ne kadar etkilenecektir merak ediyorum.

Jeopolitiği çok sıkıntılı bir coğrafya üzerine oturmuş Türkiye’nin başına, sahip olduğu bu coğrafya sebebiyle daha neler gelecektir? Ve biz bunu oturup her zaman olduğu gibi seyredecek miyiz? Yoksa doğru öngörülerde bulunup önümüzdeki günlerde başımıza gelmesi muhtemel olan tehlikeleri hep birlikte  savuşturabilecek miyiz? Oturup bu konu hakkında karar vermeliyiz. Çünkü millet ve devlet olarak hayatiyetimizi sürdürmek her geçen gün zorlaşıyor.

Türk Milletinin, aklına, ruhuna, vicdanına kalın zincirler vurulduğundan şüphe yoktur. Aksi varit olsa başına gelenlere ve hızla köleleştirilmesine isyan eder gereğini  buna göre yapardı.

İsterseniz  halkın arasına şöyle bir girin ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Toplumun yoksullaşması gözle görünür haldedir. Türk halkının çoğunluğu, açlık sınırının altında bezgin bir şekilde  yaşamaktadır. Halk hiçbir şeyi düşünmeden, günlük iaşesini temin etmek peşindedir. Bununla birlikte açlık sınırının altında kalan bir gelirle yaşamaya itilen yoksul halkımız bireysel olarak aşırı bir şekilde borçlandırılmıştır. Yoksul halk, din faktörü kullanılarak sabırla kanaat etmesi yönünde telkine uğramakta ve bu dünyadan ziyade ahreti kazanarak, cennetini kurtarmaya ikna edilmektedir.

Bunlar olurken Türk vatanı; Dünyanın Efendileri’nin desteğiyle, bölücüler tarafından parçalanmak üzeredir. Türk topraklarının yer altı ve yer üstü zenginlikleri yabancılara devredilmiştir. Türkiye füze kalkanlarının ülkesine konuşlandırılmasına izin vererek, sözde sorunlar yaşadığı(!) İsrail’i koruma altına almış ve Avrupa medeniyetinin şımarık çocuğu Yunanistan da hükümranlığını genişletmek için gün sayar hale gelmiştir.

Türkiye’nin başındaki iktidar ise bu oyunlara seyircidir. Bu iktidarın kullanım süresi dolunca nelerle karşı karşıya kalacağımız şimdilik meçhuldür.

Türkiye ve Türk Milleti ile alakalı olan gelişmeleri, halk olarak yeterince izleyemediğimiz ve gelişmelerin bizle olan ilgisini kuramadığımız, çok aşikardır. Ancak buna rağmen canımızı, malımızı ve neslimizi korumak istiyorsak açlığımızın, yoksulluğumuzun ve her türlü cehaletimizin önüne, başımıza gelecek olanları anlamayı koyabilmeyi başarmalıyız.

Eğer biz geleceğin enerji kaynağı olan ve dünya üzerindeki rezervin % 80’nin ülkemizde bulunduğu ve bir filesiyle bütün bir ülkeyi ısıtacak olan toryum madeninin  yabancılara devredildiğini bilmiyorsak kim bilir daha neleri kaybettiğimizi bilmiyoruz demektir.

Siyasi iktidarı dünya efendilerinin kontrolünde olan, ekonomisi millilik ve bağımsızlık vasıflarını yitirmiş ve ordusu yıpratılarak güçsüzleştirilmiş bir ülkenin geleceği olur mu?

Şimdi de günlerce Wikileaks’ı  konuşup duracağız. Biz Wikileaks konuşurken acaba dünyada neler olacak?

Fakirlikle, yoksullukla, işsizlikle, türbanla, YÖK, HSYK, Anayasa ile uğraşırken niçin küresel iklim değişikliği ile dünya efendilerinin kendilerine yeni yurt arayışlarını konuşmuyoruz? Niçin Vatikan’ın üçüncü bin yılda Asya’yı hıristiyanlaştırma projesini tartışmıyoruz? Henry Kissinger’in ” önümüzdeki yüzyıl Pasifik coğrafyasının olacak” ve 1993’te söylediği ” 3. Dünya Savaşı Kore’den çıkacak”  sözlerine niye dikkat çekmiyoruz? Bütün bunlar olurken güzel Türkiye’mize niçin el konulmak ve bölünmek isteniliyor tartışmıyoruz?

Eğer bunları konuşuyor ve tartışıyor olsak, fakirliğimizin, borçlandırılarak yoksullaştırılmamızın, dinler arası diyalogla yumuşatılmamızın ve bölünmeye alıştırılmamızın nedenlerini hemen yakalıyabileceğiz.

Şimdi hep beraber Wikileaks’ı izleyelim ve Dünyanın Efendileri’nin bu operasyonla neleri yapacaklarını hep beraber görelim. Atalarımız ne demiş “su uyur düşman uyumaz”.

 

Akçeli işlerde 1.lik kimde?

Dünden beri ortalık Wikileaks belgeleri ile dolu.

Dünya televizyonları hemen ‘Flash’ diye girerken, bizim televizyonlar uzun süre sağıra  yattılar.

Twitter’da Türkiye ile ilgili olanların tercümeleri arka arkaya gelirken, televizyonlar, hiç bir şey yokmuş gibi davrandılar.

Burada bir kişinin hakkını teslim etmek gerek.

Cüneyt Özdemir.

Belgeler ortaya çıktığı andan itibaren, bütün Türkçe çözümlerini ardı ardına hem Twitter‘da takip edenleri ile paylaştı, hem de kendi sitesi Dipnot.tv’de okurları ile.

Bizim haber portalımız da dâhil, diğer siteler de, tabii ki bir süre sonra paylaştılar olurları ile belgelerin içeriğini.

Ama interaktif yayıncılığın ana ilkesi zaman konusunda Cüneyt Özdemir, açık ara fark attı dün gece.

Buradan çıkan sonuç da şu olmalı.

Bu işi ciddiyet içerisinde yapmak isteyen haber portalları, kaliteli, iyi yetişmiş elemana iyi paralar vererek, bünyelerinde bulundurmak durumundalar.

Bir tek konu bile, o elemanın varlık sebebini ortaya koyması açısından önemli hale gelebiliyor gördüğünüz gibi.

Gelelim Wiki’ye.

Yazılanlardan ilk ortaya çıkarılanlara bakılırsa şöyle bir tablo çıkıyor.

Erdoğan inatçı, Sarkozy çıplak, Araplar kalleş, Azeriler Sinsi, Merkel de aşık.

Hem de kime biliyor musunuz?

Başbakan Erdoğan’a.

Emine Hanım, ilk karşılaştığında bu kadının başını gözünü paralar diye korkmaya başladım ben.

Wikleaks’teki belgelere göre de, Dışişleri Müsteşarı Sinirlioğlu, Davutoğlu’nu döver.

Yani Amerika ile ilişkilerde daha etkin ve daha başarılı.

Bu belgelerin kıyamet koparacak en önemli tarafı akçeli işlerin bahsedildiği kısımlar.

Bu konuda somut bir takım olaylardan da bahsetmiş.

Buna göre AKP‘deki siyasetçiler arasında, Abdülkadir Aksu, Kürşat Tüzmen ve Mehmet Müezzinoğlu, akçeli işlere en çok bulaşanlar olarak bahsetmiş.

Müezzinoğlu ismi, Başbakan ile olan ilişkileri açısından ilginç geldi bana.

Başbakan ile de ilgili birçok akçeli konular da geçiyor belgelerde.

İfrat ve tefrit var mıdır aralarında?

Olabilir de…

Ama ilginç olan şu ki; akçeli konuların geçtiği kişiler ve olaylarla ilgili, kimse bir şaşkınlık ifadesi göstermedi.

Sanki herkes biliyormuş da, tekrarı olmuş gibi.

Bu arada, bu belgelerin dayandığı raporların sahibi Edelman, bazen öyle şeyleri rapor etmiş ki; zannedersiniz Sofular’da Hikmet Abi’nin kahvesinde oturmuş, oradaki konuşulanlar da rapor etmiş.

Olay henüz çok yeni.

Bu hafta anlaşılan Türkiye’de sadece Wikileaks konuşacağız.

Hükümetin strateji uzmanları, Türkiye‘nin gündemine hiç olmadık bir konuyu sokmazlarsa tabii.

Veya birileri, dikkatimizi başka bir yöne çevirecek olağanüstü bir eylem gerçekleştirmez ise…