25.9 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1221

Ahirette Şefaat Hak Mıdır?

Şefaat, birisi için aracı olmak, hatır ve yetkisini kullanarak darda kalan kimseyi sıkıntıdan kurtarmaktır.

Dini bir tabir olarak şefaat, ahirette, günahkâr müminlerin affedilmesi, günahı olmayanların daha yüksek derecelere erişmeleri için peygamberlerin ve şefaat etmesine izin verilen kimselerin Allah’a yalvarmaları ve günahkarların bağışlanmasını istemeleri demektir.

Bütün ehlisünnet mezheplerine göre ahirette şefaat haktır.

Allahu Teala, bütün nimet, yetki ve şereflerin sahibidir. Hüküm ve karar sahibi O’dur. Cennet ve Cehennem O’nun emrindedir. Ancak O, bazı kullarının şeref ve  itibarını artırmak, katındaki yakınlık ve dostluğunu göstermek için kendilerine şefaat yetkisi verebilir.

Şefaat Allahu Teala’nın işine karışmak değildir. Şefaat izni ve yetkisi verilen bir kimseden şefaat istemek Allah’a şirk koşmak değildir. Şefaat, sevenlerin sevdikleri için aracı olup; naz makamında niyaz etmeleri, sevdikleri adına gözyaşı dökmeleridir.

İnşaallah ahirette Peygamber Aleyhisselam, şehitler, Allah dostları, ilmi ile amil alimler; Allah Azimuşşanın şefâat edilmesine izin verdiği kimselere şefaat edeceklerdir.

Allah’ın izni olmadan bir kimsenin şefaat etmesi veya Allah’ın razı olmadığı birine şefaatte bulunulması mümkün değildir.

Ayeti kerimelerde şöyle geçmektedir:

“Onun izni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir?” (Bakara 255)

“Rahmanın katında, söz ve izin alandan başkasının, şefaate gücü yetmez.”(Meryem87)

Kafirler ve münafıklar için şefaat yoktur. Onlara, dünyadaki amellerinin bir faydası olmadığı gibi, yakın dostlarının da bir faydası olmayacaktır.

“Onlara (kâfirlere) şefaatçilerin şefaati fayda vermez.” (Müddessir, 48)

Ahirette şefaatin olmadığı bildiren ayeti kerimeler işte böyle inanmayan veya nifak içinde olanlar içindir:

“O gün hiç kimseden şefaat kabul edilmez.” (Bakara 48)

“…sözü dinlenecek bir şefaatçileri yoktur.” (Mü’min 18) ayetlerinde anlatılan durum, kafir, müşrik ve zalimler içindir.

Hadisi şeriflerde şefaat :

Efendimiz (s.a.v) bir hadisi şerifinde;

“Benim şefaatim ümmetimin büyük günah sahipleri için olacaktır.” buyurmuştur. (Ebu Davud, No: 4739; Tirmizi, No: 2435; Ahmed, III, 213; Hakim)

Bir diğer hadislerinde de şöyle buyurmuştur:

“Övünmek için söylemiyorum, ama ben (dünyada ve âhirette) âdemoğullarının efendisiyim. Kıyamet günü yer yarıldığında ondan ilk çıkacak olan benim. İlk olarak şefaat edip şefaati kabul olunacak da benim. O gün livâü’l-hamd sancağı elimde olacak ve onun altında Âdem ve ondan sonra gelenler (müminler) bulunacak.” Tirmizî, Menâkıb, 1, Tefsir, 18; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/282)

Bir başka hadisi şerifte de şöyle geçmektedir:

“Rasülullah s.a.v., Şaban ayının on üçüncü gecesi ümmetine şefaat etmek için dua edip yalvardı. Kendisine, ümmetinin üçte birine şefaat etme izni verildi. On dördüncü gecesi yine dua edip yalvardı. Bu sefer üçte ikisine şefaat etme yetkisi verildi. On beşinci gecesi bir daha yalvardı. Bu sefer de, kaçak develer gibi Allah’tan kaçanlar dışında bütün ümmetine şefaat etme izni verildi. Yani günah işlemeye devam ederek Allah Teala’dan kaçanlar ve O’ndan uzaklaşanlar şefaat dışında kaldı.” (Ebu Davud, 2775)

Makam-ı Mahmud, en büyük şefaat yetkisidir.

Allahu Teala (cc) bir ayet-i kerimede Peygamber Efendimiz’e (sav) şöyle buyuruyor:  “Gecenin bir kısmında da sadece sana mahsus bir nafile olmak üzere uykudan kalk, Kur’ân ile teheccüd namazı kıl, umulur ki Rabbin seni makam-ı mahmuda gönderecektir.” (İsra, 79)

Makâm-ı Mahmud; hadislerde de ifade edildiği üzere en büyük şefaat yetkisidir.

Kimler Şefaat Edebilecek :

Allah’ın şefaat izni verdiği; peygamberler, melekler, Allah dostları, alimler, salihler, şehitler ve izin verilen diğer kimseler müminlere şefaat ederler; Cehennem’i hak etmiş müminlerin affı için Allah’a yalvarır, kurtuluşu için aracı olurlar. Allahu Teala da onların şefaatini kabul buyurur, şefaat edilen günahkarları affeder. (Bkz: Buhari, Tevhid, 24; Müslim, İman, 302; İbnu Mace, Zühd, 37)

Enes b. Mâlik’in (r.a.) bildirdiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

O kıyamet günü insanlar saf saf dizilir. Cennet ehli de saf saf olur. O sırada cehennem ehlinden bir kişi cennet ehlinden birine uğrar ve,

‘Ey falan! Hatırladın mı sen su istemiştin de ben sana bir içimlik su vermiştim’ der. (Bu iyiliğini bahane ederek şefaat diler). Adam, o kimseye şefaat eder. Yine cehennemlik olan bir başka adam, cennetlik olan bir başkasının yanından geçer ve ona, ‘Sana abdest suyu verdiğimi hatırlıyor musun?’ der. (Bu iyiliği için kendisine şefaat ister. O da hatırlar) ve ona şefaat eder.”

Diğer rivayette şu kısım da vardır:

‘Cehennemlik olanlardan biri cennetlik olanlardan birine gelir ve, ‘Ey falan! Beni şöyle şöyle bir işe gönderdiğin günü hatırlıyor musun? Ben o gün senin için git-miştim (Bu sözüyle şefaatini ister). Cennetlik olan kimse de ona şefaat eder.” (İbn Mâce, Edeb, 8 (nr. 3684))

Küçük yaşta ölen çocuklar anne ve babalarına şefaatçi olacaktır. Bu konuda Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Küçük yaşta ölen çocuğa, ‘Cennete gir!’ denilir. Fakat o cennetin kapısında durur, kızgın ve öfkeli bir şekilde beklemeye başlar, ‘Annem ile babam yanımda olmadıkça girmem!’ der. O zaman meleklere, “Onun anne babasını da onunla birlikte cennete koyun!’ denilir.” (Aynı konuda bk. Müslim, Birr, 154; İbn Mâce, Cenâiz, 58)

Uzun ömrünü islam üzere geçirene, ailesine şefaat yetkisi verilir.

Enes b. Mâlik’ten: Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdular:

“Kendisine verilen uzun ömrü İslâm üzere geçiren insandan, Doksan yaşına varanı  Allah (c.c) geçmiş günahlarını affeder. Artık bu insan, ‘Allah’ın yeryüzünde yürüttüğü kimse’ diye isimlendirilir ve ailesine şefaat etme yetkisi verilir.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/89; 3/217-218)

Salih amel üzere olanlara şefaat yetkisi verilir. Bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: “(Kıyamet günü sâlih ameli bulunan) insanlara, ‘Ey falanca kişi! Kalk ve şefaat et’ denilir. O da kalkar ve ameli nisbetince halkına, ailesine, bir ya da iki adama şefaat eder. ” (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 12; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, 7/116)

Kuran-ı Kerim ve oruç mü’minlere şefaatçı olacaktır.

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Kur’an ve oruç, kıyamet gününde kullara şefaatçi olur. Oruç der ki: ‘Ey Rabbiml Ben onu, gündüzleri yemekten, içmekten ve şehvetten alıkoydum. Bana şefaat hakkı ver.’ Kur’an der ki: ‘Ey Rabbim! Ben onu geceleri uyumaktan alıkoydum. Bana şefaat hakkı ver.’ Böylece ikisi de şefaat eder. (İbn Abdilberr, İlim)

Özetle; ahirette Rabbül Aleminin izin verdiği kimseler, yine Rabbül Aleminin izin verdiği kimselere şefaat edecektir. Bu, Kuran, sünnet ve alimlerin icmaı ile sabittir. Bu, Cenabı Hakkın bir rahmetidir. O, rahmetini bu şekilde kullanmakla, rızasına ermiş, kamil müminleri taltif ettiği gibi, rızasına giden yolu da göstermiş olmaktadır.

Rabbim cümlemizi Allahın Habibi, kainatın efendisi Muhammed Mustafa aleyhisselamın şefaatine erdirsin. Amin            

Kültürel Haçlı Seferleri: Küreselleşme

0

Küreselleşme değerlendirmelerinde oldukça farklı yaklaşımlar sergilenmektedir. Küreselleşme bir taraftan enformasyon, iletişim ve teknoloji boyutları ile ele alınırken, diğer taraftan kapitalizmin daha yüksek bir aşaması olduğuna vurgu yapılarak, sömürü düzeninin yeni adı olarak kabul edilmektedir. Bunun gibi bir taraftan millî sınırların ve kimliklerin ortadan kalkacağı, dünya vatandaşlığı ve dünya devleti gibi kavramlar üzerinde durulurken, diğer taraftan yerelleşmenin yaşanacağı ileri sürülmektedir.

Küreselleşme eğilimini, bir kültürel bütünleşme ve homojenleşme olarak görenlere göre mahallî farklılıklar bir takım evrensel güçler tarafından yok edilmektedir. Bütün dünyada bir Amerikanlaşma eğilimi vardır. Bu çerçevede bir küresel kültür oluşmaktadır. Bu istikametteki izahlar, küreselleşme olgusundan çok, dünyanın küreselleşmesinin kaçınılmazlığından hareket etmektedir. Halbuki bu tür izahlar millî kültürün en önemli güçlerinden biri olan psikolojik saiklerin yok olmasına yol açmaktadır. Bilhassa Amerikan kültürü karşısında direnmenin imkânsız olduğu kanaati, aynı zamanda böyle bir direncin gereksiz olduğu düşüncesi ile de birleşmekte ve asıl bu noktada küreselleşme başlamaktadır. Dolayısıyla başlangıç itibariyle mücadele psikolojiktir.

Bunun da kendi içinde iki temel boyutu vardır. Birincisi küreselleşmenin son derece masum bir içerikle sunulması ya da sadece iktisadî sömürü amacına işaret ederek, asıl önemli olan kültürel boyutunun ihmali ya da yok sayılması; ikincisi ise bunun kaçınılmaz bir gidişat olduğudur. Bu masumiyet ve kaçınılmazlık çerçevesinde son nokta, küreselleşmeye katılmayan toplumların medeniyetin dışında kalacağı şeklinde konmaktadır. Yine bütün bu anlayışlar çerçevesinde küreselleşme, başka bir cenahta da evrensellik karşısında olmak “önyargılı” olmakla izah edilmektedir. Halbuki asıl önyargı küreselleşmenin bu şekilde gerçekleşeceğini kabul etmenin bizatihi kendisidir.

Bir başka nokta küreselleşme yerelleşme ilişkisinin değerlendirilmesinde göze çarpmaktadır. Küreselleşme politikalarındaki, kültürün yerelleştirilmesi çabasının desteklenmesini anlamak oldukça güçtür. Zira küreselleştirici güçlerin temel politikası, karşısında duran ve ciddi bir güç olan millî kültürleri parçalayıp, nüfuz etme istikametinde direnci azaltmaktır. Böylece evvela kültürel sonra da iktisadî emperyalizmin yolunu açmaktır. Bütün bunların siyasî nüfuz ile birleşmesi ise meseleyi daha da ciddi ortamlara taşımaktadır. Dolayısıyla “evrenselleşmeye” evet, “küreselleşmeye” hayır görüşü hem tutarsız hem de samimiyetsiz bir izlenim bırakmaktadır. Buradaki ifadelerden yerel kültürel kıymetlerin inkârı gibi bir sonuç çıkarmak yanlış olur. Bunun gibi kültürel zenginliğimizin birer ifadesi olan mahallî kültürün ihmal edildiği veya edilmesi gerektiği düşüncesine ulaşmak da son derece hatalıdır. Ancak, mahallî kültür unsurlarının millî kültür zenginliği içerisinde yerini alması ya da ifadesini bulması gerektiği sonucu çıkarılabilir.

Küreselleşme karşısında mahallî kültürün millî kültüre ve küreselleşmeye rağmen boy gösterdiği iddiası temelsizdir. Zira, mahallî kültür, top yekün kültürün bir parçasıdır ve onun içinde mânâlı ve fonksiyoneldir. Dolayısıyla küreselleşmeyle sadece mahallî olan, millî olanın içerisinde kendini gösterme ve ifade etme imkânını arttırmıştır. Aksi takdirde, küreselleşme öncesi mahallî kültürlerin yaşamadığı gibi, yanlış bir mana çıkabilmektedir. Ya da bu insanların daha önce bambaşka bir kimlikle yaşadıkları gibi yanlış bir sonuç çıkabilmektedir.

Esasında küreselleşme ile birlikte farklılıkların farkına varılmaya başlanmıştır. Bazı düşünürlerin küreselleşmenin farklılaştırıcı etkisi dedikleri olgunun temelinde, farkın fark edilmesi yatmaktadır. Çünkü kültürler pasif birer alıcılardan ibaret değillerdir. Hiçbir kültür kendisine sunulan bütün unsurları olduğu gibi, aynen kabul etmez. Bir taraftan dışarıdan gelenin “yabancı”lığı, diğer taraftan kendisinin “farklılığı” birbirine bağlı olarak idrak edilir. Söz konusu yabancı unsur reddedildiği oranda da farklılığın altı çizilir. İşte bu noktada daha önce kendi tabiî ortamında hayat bulan kültürel unsurlar, karşı koymanın ve kendini ifade etmenin temel unsurları haline gelir. Birer direnç odakları olarak fonksiyon ifa eder. Dolayısıyla bu durumu, küreselleşmenin farklılaşmayı yaratıcı değil, onu ifade ettirici etkisi olarak yorumlamak daha doğru olacaktır. Nitekim, kitle iletişim araçlarının yaygınlık kazanması ve en küçük yerleşim birimlerine kadar uzanması, yine en küçük yerleşim birimlerinin dahi söz konusu vasıtalara sadece muhatap olmayıp aynı zamanda kullanabilmeleri ve kendilerini geniş bir sahaya ifade etme imkân ve kabiliyetini elde etmeleri, mahallî olanın millî ile çatışması ya da ona başkaldırması olarak yorumlamak, aynı özün farklı bir şekilde dile gelmesini görmezden gelmeyi ya da görememeyi ifade eder.

Bu çerçevede “yeni dünya düzeni” ve “küreselleşme” gibi isimler, yeni siyasî ve sosyal modelleri oluşturma çabalarının birer ifadesidir. Dünya siyasî konjöktüründe yeteri ölçüde etkinliğe sahip olmayan ve Türkiye gibi Türk dünyası ve İslâm ülkeleri ilişkilerinde yeni boyutlar kazanan ülkelere yeni şekiller biçilmektedir. Etkili ülkeler küreselleşme (globalleşme) sürecinde kendi kimliklerini koruyarak dünyaya daha fazla açılma, dünya ticaret hacminden daha fazla pay kapma peşinde iken; Türkiye gibi ülkelere bunun tersi aşılanmaya çalışılmaktadır. Nitekim millî bağımsızlık yerine karşılıklı bağımlılık, hükümranlık haklarından yeni dünya düzeni uğruna fedakârlık, ana dilimiz Türkçe gibi temel kültür unsurlarından uzaklaşma veya bunları yozlaştırma, üniter devleti zedeleme, Kıbrıs’ta olduğu gibi tavize yakın politika izlemek, yeni ve değişik bir şey söylemiş olabilmek için idarî yapımızda eyalet gibi garip yapılanma örneklerinin teklif edilmesi bu çerçeve içerisinde düşünülmelidir.[1]

Küreselleşme Karşısında Nasıl Bir Kültür Politikası

Kültür politikaları uzun zamandır, Batı dünyası karşısında kendi acziyet içinde gören ve aşağılık kompleksine yakalanmış aydın ve politikacıların elinde belirmektedir. Bu politikalarla millî kültür unsurlarına toplu mezarlar açılırken, yabancı kültür unsurlarına, seçici ve özümseyici çabalar sarf edilmeden, kapılar ardına kadar açılmakta, yabancı kültür istilası içeriden destek görmektedir. Bu bakımdan kültür politikasının Türkiye’nin acilen kendine güvenen, millî kültürünü özümsemiş, bunlara ilave olarak diğer medeniyetleri de anlayabilmiş kadrolar tarafından belirlenmesi gerekir.

Esasında yıllardır bir kültür bakanlığımız bulunduğu halde, bunun çalışma sahası ve prensiplerinin neler olduğu belirlenmemiştir. Birbiri ardınca gelip ideolojik tavırları birbirinden çok farklı görünen iktidarların hiç biri -eğri veya doğru- kültür sahasında belli prensipler ortaya koymadığı için, çalışmalar tam bir keşmekeş halinde yürümüş, neticede hiç kimseyi tatmin edecek bir iş yapılamamıştır. Hatta bu o kadar ileri gitmiştir ki, aynı siyasi parti içinden farklı bir kişi bakan yapıldığında bile, bir öncekinin çalışmaları bir kenara atılmakta oldukça farklı bir istikamette çaba sarfedilmektedir Bu bir kültür politikasının olmamasından kaynaklanmaktadır. [2]

Halbuki kültür hem bir savunma hem de atılım aracıdır. Kültürün bu manası dikkate alındığında anlaşılmaktadır ki, kültür programı, bir milletin kendisine mahsus hüviyetini muhafaza edebilmesi, çeşitli etkiler ve saldırılar karşısında millî varlığın temeli olan manevî servet unsurlarını, vatandaşların topluma yönelik bağlantılarını, sadakatlerini, yani bir insan toplumunu millet yapan bütün özellikleri korumak üzere meydana getirilmiş hem bir savunma ve hem de istikbale yönelik gelişmelerin, yenileşmelerin en etkin aracı olmak durumundadır. Böyle olunca bu plan günlük politikaların dışında kalmalı ve bir devletin politikasının gerekli aracı sıfatıyla benimsenmelidir.

Gündelik politikaların aracı olarak görülen kültür, önemli darbelere maruz kalmakta, milletin mukaddesleri politik çekişmelerin merkezine itilmektedir. Saldırılar karşısında etrafına psikolojik surlar örülen kültürel unsurlar, istikbali kurmanın temel taşları olma özelliğini kaybetmekte, içine kapanmaktadır. Buna bağlı olarak kültürün mana aleminin fiiliyata yansıması da ya mümkün olmamakta ya da bu, sıhhatsiz bir tarz almaktadır. Halbuki millî kültür, hem kendisine mahsus unsurları, kimliğini muhafaza etmek ve hem de belirli bir dinamizm içinde değişmek suretiyle varlığını koruyabilir. Güçlü bir kültürün ana vasfı istikrar içinde, asıl kimliğini koruyarak değişmesidir; millî kimliğinden büyük fedakârlıklarda bulunmadan yeni şartlara uyma kabiliyetini gösterebilmesidir. Böyle olunca millî kültür planının değişen şartlara uymak zorunu baki kalmakla beraber, ana kimliğini ve Türkiye’nin millî hedefleriyle olan irtibatını muhafaza edebilmesi için, bir demokraside zaruri olan iktidar değişmelerinden müteessir olmayacak surette sürekli bir uygulama şansına sahip bulunması zorunludur. Bu bakımdan politika ve politikacılar üstü bir kültürel istikametin belirlenmesi elzemdir.

Millî kültürümüze yabancı kültürler karşısında bağımsız ve itibarlı bir şahsiyet kazandırmanın birinci ve en önemli şartı, bu kültürü çağdaş standartlar karşısında değerlendirebilecek insanlar yetiştirmek, bu insanlardan meydana gelen araştırma ve eğitim müesseselerine her türlü resmî ve özel imkânı sağlamak, bunları yaparken de modern insanın kültürel ihtiyaçlarına cevap vermek durumunda olduğumuzu hiç bir zaman akıldan çıkarmamaktır.[3] Bu şartlar altında yabancı kültür unsurları ile karşı karşıya gelmekten endişe duyulmayacaktır. Elbette ki yabancı kültür unsurları alınacaktır. Ancak bu kendi ağacımız üzerine vurulan aşı gibi olmalıdır. Yoksa, noel ağaçları gibi şatafatlı lakin köksüz ve cansız olmamalıdır.

Kültür, cemiyeti oluşturan fertleri bir taraftan geçmişe bağlarken diğer taraftan da geleceğe taşımaktadır. Bu, dünü olduğu gibi bu güne aktarmak demek değildir. Mühim olan milletimizin ve tarihimizin kendi değerlerini ve potansiyellerini lâyıkı veçhile değerlendirebilmektir.[4] “Kökü mazide olan atiyim” sözü mucibince, semaya boy veren servilerin gücünü köklerinden alması gibi, gücünü kendi öz kültüründen alarak gelecek inşa edilebilir. Asırlık çınarların ihtişamla gök kubbe altında devleşmesi gibi, büyük binalar sağlam temeller üzerine yükselebilir. Güçlü ve derin köklerden mahrum ağaçların küçük rüzgarlarda birbiri ardınca devrilmesi gibi, sağlam bir kültürel maziye sahip olamayan milletin fertleri, dış etkiler karşısında mağlup düşecektir. Kendi öz kültürünü dimağında ve gönlünde süzüp, damarlarında dolaştıran nesil, dışarıdan gelebilecek her türlü mikroba karşı bağışıklığa sahip olacak, müdahaleler onu asla yıkamayacak hatta daha da güçlendirecektir. Gelecek böyle bir neslin elinde inşa edilecektir.

Bugünün gençliği zengin kültür mirasını pervasızca tahrip etmeye itilmektedir. Buna bağlı olarak da, gençlik, zengin babanın mirasyedi çocukları gibi, büyük birikime sahip Türk kültür mirasını yok etmektedir. Ülkü mahrumiyeti onları yabancı ideolojilerin insafsız pençesine düşürmekte, öz kültürünün derin manasını anlamak yerine birer ruhsuz ceset olan sloganların arkası sıra sürüklemektedir.

Devletin iki ana istikamette çalışması lazımdır. Bunlardan birincisi, kültür sahasında neyimizin var olduğunu tespit ederek bunları ortaya çıkarmaktır. Bu daha ziyade tarihi bir çalışmadır. Hepimiz bu milletin saklanmaya değer pek çok kültür eseri vücuda getirdiğini ve bunların bizim milli karakterimizin oluşmasında başlıca rolü oynadığını biliyoruz. Fakat bu eserlerin büyük bir kısmı gerek alfabe gerek dil değişikliği dolayısıyla bugünkü nesillere yabancı kalmıştır. İkincisi de çağdaş Türk kültürüdür. Çağdaş kültürümüzün teşekkülünde Türk milli kültürü esas olacak fakat bu kültür kökü yabancı kültürlerle devamlı temas edecek onlardan faydalanacaktır. Milliyetçilik esasına dayanan bir çağdaşlaşma bu şekilde olabilir. Şu halde, bir taraftan Türklerin çağımızda yarattığı fikir, sanat ve edebiyat eserleri milletimizin istifadesine sunulacak, bir yandan da bu kültürün gelişmesinde ona faydalı olabilecek bütün yabancı eserler bize aktarılacaktır[5]

Değişmeye ayak uydurmak ve kabul etmek gücü, kültür standartlarını yükseltmek ve kollektif hayatı düzenleyecek değerleri muhafaza etmek veya yaratmak suretiyle sağlanır. Değer sistemleri de, aksettirdikleri medeniyetler gibi, moral dokularındaki bozulma dolayısıyla çöker. Modern dünyada bu bozulmaya sebep olan faktörlerin en önemlilerinden birisi “değer yükü” taşımadığı zannedilen ancak gerçekte değer ile yüklü olan yeni teknolojinin yayılmasıdır. Zira her maddi kültür unsurunun arkasında bir inanç dünyası gizlidir. Yine önemli bir başka faktör de çağdaş iletişimin çok fazla gelişmesi dolayısıyla evrenin psişik hacminin küçülmesidir. [6] Milli kültürümüzü geliştirme ve yaymada böyle bir imkân ve vasıtadan bigane kalmamak gerekmektedir. İletişim vasıtalarına bigane kalmak bir taraftan bunların yıkıcı tesirine maruz kalma gibi bir neticeyi doğururken, diğer taraftan da çok önemli bir vasıtadan müspet manada faydalanmaktan uzak durulmuş olunur. 

Maddi ve manevi varlığımızın, milli bünyemizin özelliklerinden ilham alarak geliştirilmesinde, Devletimizin ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün halinde korunması, yaşatılması ve güçlendirilmesinde, manevi beraberlik ve dayanışmamızın güçlü, bağlayıcı, bütünleştirici ortak milli tutum ve davranışların hulûs ve sadakatle bağlantıların geliştirilmesinde milli kültürümüz, tükenmez bir kaynak teşkil etmekte ve bu bakımdan önemli bir rol oynamaktadır.[7] Bugün Türkiye üzerinde küreselleşme adı altında oynanan oyunların, milli kültürün bütün bu sayılan boyutlarını bertaraf etmeye yönelik olduğu göz önünde bulundurulmalı ve bu ilkeler çerçevesinde tedbirler alınmalıdır.

Küreselleşme ile ilgili tehlikelerden söz eden karşı durumlar incelendiğinde görülmektedir ki, meselenin sadece iktisadî boyutuna işaret edilmekte ve küreselleşme kapitalist sömürünün yeni aracı olarak tanımlanmaktadır. Ancak böyle bir karşı durmaya rağmen meselenin kültürel boyutu ya ihmal edilmekte ya da bizatihi kültüre yönelik küreselleşme/küreselleştirme politikaları desteklenmektedir. Halbuki günümüzde iktisadî sömürü, ilk kapitalizm çağındaki gibi doğrudan sömürü şeklinde ortaya çıkmamakta, “kültür dolaylı sömürü” şeklinde kendisini göstermektedir. Bu çerçevede evvela kültürel benzeşme sağlanmakta, ya da başka bir ifadeyle “evrensel kültür” oluşturulmaya çalışılmakta, akabinde ön kabulü sağlanmış olan iktisadî ürünler de bu pazarlara sokulmaktadır.

Küreselleşme karşısında, derinlere kök salmış bulunan Türk kültürünün gücünü yitirmesi Amerikalı olmadan Amerikanlaşmayı, Hıristiyan olmadan Hıristiyanlaşmayı doğuracaktır. Mücadele psikolojik gücün ilanı merkezinde cereyan etmektedir. Kaçınılmazlığın kabulü, “aynîleşme” istikametine kaymayı ortaya çıkarmaktadır. Bu noktada ise alabildiğine benzeşme ortaya çıkmaktadır. Burada millî kültürün rolü kendine güven unsurunu oluşturmasında ortaya çıkar. Son derece köklü Türk kültürünün gücü sayesinde bir taraftan mahkûmiyet önlenebilir, diğer taraftan ise mücadele ya da karşı koyuşta alt yapı temin edilmiş olur. Bu şekilde oluşan kendine güven duygusu lüzumsuz hayranlığı önlediği gibi, sonuçsuz düşmanlığı da bertaraf edecektir.

DİPNOTLAR

 


[1] ERKAL, M.: Sosyoloji (Toplumbilimi), İst., 1995, sh.144-145.

[2] GÜNGÖR, E.: “Milli Kültür Politikası”, Sosyal Meseleler ve Aydınlar, (Haz. E. GÜLER-E. KILINÇ), İst., 1993, sh. 86.

[3] GÜNGÖR, E.: Dünden Bugünden, İst., 1997, sh.158.

[4] ÖZAKPINAR, Y.: İslâm Medeniyeti ve Türk Kültürü, İst., 1997, sh.139.

[5] GÜNGÖR, E.: A.g.m., sh. 88.

[6] Milli Kültür, V. Beş Yıllık Kalkınma Planı Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Ank, 1983, sh.13.

[7]Aynı eser, sh.20.

Wiki-Miki

Siyaset; “farklı çıkar grupları arasındaki çıkar ve iktidar mücadelesi” olarak tanımlanır.

Dış siyasette de tek amaç; “Ulusal çıkarlar” dır.

Şu gerçeğin altını çizelim;

Dış siyaset, iç siyaset yöntemleriyle yapılamaz!

“Ulusal Gücün kadar konuşur ve etkin olursun!”

Yani; coğrafi koşulların, yer altı zenginliklerin, ekonomik ve teknolojik gücün, nüfusunun niteliği, askeri gücün, kültürün ve ulusal moralin kadar!

Bunun ötesi palavradır!

Dış siyaset “satranç oyunu” gibidir.

Uzun erimli düşünmek ve planlamak gerekir.

Bunun için de, muhatap olduğunuz ülkenin her şeyini bilmek ve buna göre oyununuzu oynamak zorundasınız!

Örneğin; yer altı servetleri nelerdir? Bu servetten nasıl pay alabilirim? Ülkenin ekonomik koşulları neler? Borçlu mu? Borca mı ihtiyacı var? Siyasi iktidar, Hazine borçlanması için ne kadar faiz ödemeye hazır? Teknolojik araştırma-geliştirme çalışmaları yapıyor mu? Yeni bir buluşu var mı? Nüfusu nitelikli mi niteliksiz mi? Yani “meslek sahibi” ve ülkenin kalkınmasına katkı verecek bir nüfus mu, yoksa mesleki nitelikten yoksun, “ne iş olsa yaparım” diyen ucuz işgücü mü?

Ordusu güçlü ve modern silahlara sahip mi?

Gümrük kapıları sıkı mı, gevşek mi?

Ülkenin kültürel değerleri neler? Etnik gruplar ve çatışmalar var mı? Vatandaşların “ulusal bilinci” güçlü mü? Moral gücü yüksek mi, zayıf mı?

Ve nihayet; siyasetçilerinin nitelikleri, olumlu-olumsuz yönleri, zaafları, güçlü oldukları yönleri nelerdir? Zengin olma ihtirası içinde mi, gözü onurundan başka bir şey görmüyor mu? Gizli-açık siyasal eğilimleri neler? Hastalıkları, aile koşulları neler?

Kimin ağzı gevşek kimin çok sıkı?

İşte, bir ülkede bulunan yabancı diplomatlar, o ülke ile ilgili olarak nu ve daha pek çok sorunun yanıtını arar, bulur ve hükümetlerine iletirler.

Şimdi; ABD’li diplomatların özel notları, telgrafları ve e-mail iletilerini ele geçiren “Wikileaks adlı bir özel internet sitesi, bu elde ettiği bilgileri dünyaya yayıyor.

ABD yönetimi de “bilgileri yalanlamıyor, özür diliyor!”

Bu durum, o bilgilerin mutlak doğru olduğunu da göstermez!

Bu, ABD siyasal iktidarının “bilinçli bir eylemi” yani, bir “siyasal satranç oyunu” da olabilir!

Çünkü, dünyanın en güçlü, en iyi korunan, bütün dünyayı gözleyen ve dinleyen bir süper güç, binlerce sayfalık belgelerini kolay kolay kaptıramaz!

O halde, kaptırmak istediği başka bir şey olmalı!

Tam da Türkiye’ye “Füze Kalkanı Yerleştirme” kararı alınmışken!?

İkiz Yasalar” denilen zokayı yutturmuşken!

Güneydoğu sınırından ordusunu çekmeye ve bu alana “özel birlik” yerleştirmeye ikna etmişken!

Stratejik Ortak” masalıyla uyutup, Müslüman bir halkın yaşadığı komşumuz Irak’ın petrol kaynaklarını ele geçirmişken!

Bu kaynakların kontrolünü sağlayabilmek için, Irak’ın kuzeyinde kendisine “bağımlı” bir devletçik kurdurmuşken!

Tam da “Şah ve Mat!”diye son hamleyi yapmaya hazırlanırken!

Bu işin içinde başka bir iş var!

Dilimin ucuna geliyor ama şimdilik söylemiyorum!

Ya sizler ne düşünüyorsunuz?

“Amerika bizim dostumuz, feda olsun canımız” mı!?

 

 

 

2010’un Sonuna Yaklaşırken

2010 yılının sonuna geldik. Önemli olan geçen yıllarla beraber ülkenin neleri kaybettiği ve neleri kazanabildiğidir. İster istemez, “Türkiye nereden nereye geldi veya getirildi” sorusu her zaman zihinleri meşgul etmektedir.

Aslında, Türkiye’de değişmeden çok değiştirme ve dönüştürme dikkat çekiyor. Değişme, kendiliğinden, organik olarak bir canlı organizma gibi toplumların varoluş gerekçelerini tahrip etmeden faklılaşabilmektir. Toplumların canlılık işaretidir. Daha ziyade iç dinamiklerle ilgilidir. Değiştirme ve dönüştürme ise; tepeden, zorlayıcı ve dış dinamiklerle, dışarının istediği şekle yapının dönüştürülmesidir. Bu, değiştirme ve dönüştürmeden yasa ve anayasalar, tarım ve sanayi de pay alır. Siyasi partiler ve önemli kurumlar bile farklılaştırılır.

Terörle mücadeleyi uzun soluklu ve en önde gelen bir mesele olarak sürekli gündeme getiren Türkiye, 2010 sonlarında örgütle müzakere sürecine yöneliyor. Açılım safsataları, müzakere ile noktalanıyor. “Efendim, bu müzakereleri hükümet değil; Devlet yapıyor” lafları boş laflardır. MİT Müsteşarı, Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcıları gibi kimseler eli kanlı katil ile Başbakanın izni hatta emri olmadan görüşecekler; bu mümkün değildir. Eğer Başbakan ve bakanlar bu görüşmelerden haberdar değilseler; ortada önemli bir yönetim zaafı ve iktidar boşluğu var demektir. Bu görüşmelere bizi zorlayanları gerçek iktidar olarak mı kabul edeceğiz?

Terörle mücadele edenlerle adeta mücadele edildiği bir yıl geçirdik. TSK’nin itibarını kırma ve güç mücadelesi şekline dönüşen kamplaşmaları arttıran bu süreç acaba kime yarar? Her kurumdan yanlış yapan çıkabilir. Ama bu genellenerek o kuruma karşı psikolojik harekâta dönüşmez. Garip suçlamalar, yargısız infazlar, kamuoyuna pek açıklanmayan Ümraniye davaları sürüp gitmektedir.  Sorun, sadece bu davalarda zarar görenleri değil; demokrasiyi, hukuk devletini ve sonuçta ülkenin itibarını ilgilendirmektedir.

Kuvvetler ayrılığı prensibinin kuvvetler birliğine dönüştürülmesinin, hukuk devletinin yıpratılmasının altında acaba Yargının iptal ettiği bazı özelleştirmeler, üzerine gittiği yolsuzluklar ve milli çıkarları koruyucu tavır yok mu? Konuyu basite indirmeyelim.

Ülkemiz iki farklı değiştirme odağının saldırılarından uzaklaştırılmalıdır. Bunlardan birincisi; aşırı laikçi, seçkinci, tepeden toplumu düzenlemeyi esas alan, halkla yabancılaşmış çevre ve güçlerdir. İkincisi ise; dini referansları kullanan, uygulamada ise bunlara riayet etmeyen, samimiyetten uzak, Cumhuriyet, milli devlet ve milli kimlikle kavgalı, Milli Mücadele’yi içine sindirememiş, sürekli siyasi meşruiyetini dışarıda arayan çevrelerdir. Bu kısır döngü şeklindeki yarışma sürdükçe istikrar ve huzur sağlanamaz; demokrasi de rayına oturamaz. Bazen askeri darbeler, bazen de sivil darbeler arasında çalkalanır dururuz.

Bu yıl da basın önemli ölçüde itibar kaybetmiş, demokrasinin basını olmaktan biraz daha uzaklaşmıştır. Yandaş basın olma fazilet zannedilmiş; zaaflar ortaya konulmuştur. Vatandaşın haber alma ve ülke yönetimine şekil verme imkânları sınırlandırılmıştır. İktidarların sandık yoluyla değiştirilmesinin önüne engeller konulmuştur. Aslında, Türkiye demokrasiye yabancılaştırılmaktadır.  

Genel Seçimler sonrasına ertelenen Anayasa değişiklikleri, Türkiye’yi Türkiye yapan değer ve gerekçeleri dışlayıcı bir yönde ilerlemektedir. Siyasi iktidar, kendi kendilerini aydın olarak ilân eden bazı çevre ve köşe yazarlarının etki alanına girmiştir. Yetkisiz bazı kişi ve çevreler bizzat iktidarı yıpratmaktadır.  

Sıcak para giriş tehlikesi büyümüş;  ülke kaynakları ve kuruluşlar elden çıkmıştır. Gelir dağılımı daha da bozulmuş; işsizlik ahlâki değerleri aşındırmıştır. Muhafazakâr örtülü aşırı liberal politikalar, ülkeye sürekli kan kaybettirmektedir.

Din değiştirmenin çok ötesinde siyasi amaçlar taşıyan misyonerlik faaliyetleri, dini azınlıkların haklarıyla karıştırılmıştır. Anadolu üzerinde iddialı Haçlı zihniyetine tapular ikram edilmektedir. Coğrafyanın vatansızlaştırılması için her şey yapılmaktadır. Etnik ırkçılık, demokratikleşme zannedilmektedir. Milli egemenliğe ortak aranmaktadır.   

Solun önemli bir kısmı ve sağın milliyetsiz kesimi, ihanet ittifakının birer parçası olmuşlardır. Buna rağmen; bazıları hâlâ değişmenin farkında olmadan sağ veya sol blok dayanışması arayışındadır.                       

Gözlerim

Ah! Benim yanan gözlerim

Dünya’ya bakarken ağrıyan gözlerim

Yorgunluğa gelmeyen, dinlenmeyi seven

Nasıl olduğunu bilmediğim acayip gözlerim

 

Sevgiyle bakarken parıldayan

İnsanın iyisini sıcağını arayan

Israrla mutluluk isteyip ışıldayan

Çocukça bakan masum gözlerim

 

O kadar istiyordum ki sağlam olsaydın

Bana bir problem çıkarmasaydın

Ağrımasaydın, yanmasaydın

Rengi belirsiz canım gözlerim

 

İri iri açsaydın, öyle baksaydın

Renkli renkli açsaydın

Her şeyden önce sağlıklı olsaydın

Gücüme güç katan gözlerim

Füze Kalkanı Nato ve Türkiye – 1

0

NATO’nun Türkiye’ye bakış açısını üç maddede özetlemek mümkündür.

1 – Sana karşı olacak dış tehditleri engelleyemem.

2 – Seni dış tehditlere karşı savunamam.

3 – Kendini savunman için benim silahlarımı kullanamazsın.

İşte dost dediğin böyle olur.

Abartmıyorum.

İnanmazsanız yazıyı sonuna kadar okuyunuz.

ABD + AB = NATO

Dikkat ederseniz batı.

Yâda başka bir deyimle aynı medeniyetin mensupları

Türkiye NATO içerisindeki

Tek Müslüman ülke

Farklı ses

Yani üvey evlat

Abartmıyorum.

NATO’nun Türkiye’ye bakış açısı tıpa tıp böyledir.

İnanmazsanız 1974 Kıbrıs Barış Harekâtını hatırlayınız.

NATO’ya karşı Türkiye olarak hep verici olduk.

Hiç alıcı olamadık.

1948 de kurulan Siyonist İsrail devletini

ABD den sonra ikinci tanıyan ülke biz olduk.

50’li yılların başlarında Sovyetler tehdidine karşı

Kore’ye asker gönderdik.

Binlerce vatan evladı şehit oldu.

Temennimiz şehit olmalarıdır.

55- 56’lı yıllarda NATO’nun isteği üzerine

Suriye sınırına bir milyon civarında mayın döşedik.

Aradan 60 seneye yakın bir zaman geçti hala temizleyemedik.

Neyin hatırına ve kime karşı?

58’li yıllarda birleşmiş milletlerde Cezayir’in bağımsızlık oylamasında

NATO’nun yani ABD’nin isteği üzerine Fransızlardan yana oy kullandık

Çekimser oy kullandık diye hemen itiraz etmeyiniz

Netice itibarıyla kullandığımız oy kime yaradı?

NATO kime karşı kurulmuştu?

Biz Türkiye olarak NATO’ya niçin girmiştik?

Biz bu NATO’yu Kıbrıs barış harekâtında

Irak’ta, Afganistan’da, Bosna Hersek’te

Daha dün Mavi Marmara olayında ne işe yaradığını görmedik mi?

NATO’mu bizim güvenliğimizi sağlıyor?

Biz mi NATO’nun güvenliğini sağlıyoruz?

Varşova Paktı yıkıldığına göre NATO’nun da

İşlevsiz kalarak kendini feshetmesi gerekmez miydi?

Ama NATO ne yaptı

Kendisine yeni bir düşman belirledi,

Tehlikenin rengini kırmızıdan yeşile çevirdi.

Artık yeni düşman İslam ülkeleri..

Dolayısıyla Müslümanlardır.

Bir kısmı açlıkla terbiye edilecek.

Bir kısmi ölümle,

Bir kısmı da korkuyla,

Yüz yıllar boyunca kendi ırk ve dindaşlarını katleden batılılar için

Müslüman hayatının bir değeri olması mümkün mü?

Mümkün diyenler Irak’a Afganistan’a Çeçenistan’a

Doğu Türkistan’a ve Filistin’e baksınlar..

Oralarda kan zulüm barut kokusu ve gözyaşından başka insanlık adına ne görebilecek?

Evet, NATO tehlikenin rengini kırmızıdan yeşile çevirmişti ya,

Allah var hakkını da verdiler.

Şimdi sırada İran var.

Ama kolay lokma olmadığını da biliyorlar.

İran mı NATO için tehlike?

Yoksa İsrail mi dünya için tehlike?

Bir saldırı ihtimali öncelikle Iran’dan mı kaynaklanır?

Yoksa İsrail yâda ABD’den mi?

Füze kalkanı sadece koruma amaçlı mıdır?

Yoksa aynı zamanda taarruz amaçlı da kullanılabilir mi?

Yanı anlaşma metninde İran’ın isminin olmaması hadi diyelim diplomatik bir başarı,

Peki, ne işe yarar?

Olayı doğru tespit etmek lazım.

Burada amaç NATO’nun güvenliğimidir?

Yoksa NATO şemsiyesi altında İsrail’in güvenliğini sağlamak mıdır?

NATO bizi İsrail’in bekçiliğine mi zorluyor?

Yâda bizim topraklarımızda İsrail’in bekçiliğini mi yapmak istiyor?

Sizdeki nükleer silahlar başka ülkeler için tehlike oluşturmuyor da

İslam ülkelerindeki özelliklede İran’daki olası nükleer silahlar dünya barışı için neden tehlike oluştursun ki?

Medeni dünyada bunun mantığı ve cevabı nedir?

Yoksa siz dünyayı ateşe verirken,

Kimse size İnsanlık adına adalet adına dur demesin mi?

Çekiç güç ülkemize 3 – aylığına geldi 12 sene sonra gönderilebildi..

Peki, bize çok mu faydası oldu?

Bir soru daha

İsrail NATO ülkesi mi? değil mi?

 

Devam edecek

Terör Silahında Namluya Sürülen Gençlik!

0

Giriş

Uyuşmazlık, siyasi tarafların birbiriyle bağdaşmaz çıkarlarından doğan bir irade mücadelesi olarak tanımlanmaktadır. Bu durum insanlar arasında ve insanlarla devlet arasında olabileceği gibi devletlerin kendi aralarında da ortaya çıkabilir. İnsanlar ile devletlerin daimi bir uyuşmazlık içinde olduğu söylenebilir ki bu da zaten siyasetin ruhudur.[1] Dolayısıyla siyaset ve uyuşmazlık daima birbiriyle iç içe olan doğal olaylardır. Uyuşmazlığı gidermek için kullanılacak metotlar, barışçı sınırlı güç kullanımı olabileceği gibi savaşa yönelik sınırsız güç kullanımı, terör ve kargaşa(anarşi) ortamı yaratmak şeklinde de olabilir.

Tarih kadar eski olan klasik terörizm hareketi, modern terörizmden büyük farklılıklar gösterir. Klasik terörist tipi genellikle gelişi güzel ve tek başına eylemci kişi olarak idealist, siyasi yönden anarşisttir. Modern teröristin tersine, iyi bir dünya yaratmak isteyen bir idealist ile ilgisi yoktur. Siyasi inançları derin ve köklü değildir. Fakat milletler arası ilişkileri gelişmiş ve çok daha iyi organize olmuş haldedir. Modern teknolojiyi kullanarak milletler arası etki yapabilen olaylar oluşturabilecek kapasitededir. Kitle iletişim araçlarının büyük ilgisi sayesinde, yerel milletler arası ilişkiler üzerinde büyük etki yapabilmektedir. Modern terörizm, büyük bir korku doğurarak, hedef seçilen ülkedeki günlük hayatı felce uğratabilmektedir.[2]  Dolayısıyla bu günkü terör hareketleri, bulundukları ülkelerle sınırlı kalmamakta, başka ülkelere de etki etmekte ve o ülkelerden sempatizanlar, destekçiler ve terör guruplarıyla bağlantı kurarak, karşılıklı işbirliği ve dayanışma içerisine girmektedirler. Burada ileri teknolojinin sunduğu imkanların ve kitle iletişim araçlarının terör tarafından kullanılmasının büyük rol oynadığını söyleyebiliriz.

Özellikle geçtiğimiz yüzyılda, sıcak savaşlar sebebiyle ülkelerin cephelerde göğüs göğüse çarpıştığı ve birbirleri ile mücadelelerini, bu şekilde verdikleri bir yüzyıl olmuştur. Ancak artık, devletler, sıcak harplerle yıkılamamakta ve memleketler bu yollarla ele geçirilememektedir. Bunun yerine dünyanın her yerinde devam eden ve zaman zaman parlayıp söner gibi görülen, ama dalga dalga ilerleyen anarşi ve terör olayları, sıcak harplerden belki de daha tehlikeli, daha yıkıcı bir savaş şekli olarak görünmektedir.[3] Yıllar boyunca milli bütünlüğü kazanmanın ve milli hedeflere ulaşmanın tek ve son vasıtası olan sıcak savaş, bu gün artık yerini toplumları ve sistemleri hedef alan psikolojik harplere, anarşi ve teröre terk etmiştir. Bu istikamette her ne kadar milletler arası terörizm anlaşmaları yapılmış olsa da, desteklenen ve teşvik edilen terör, günümüzde ülkelerin birbirlerine karşı kullandıkları soğuk savaş biçimi olmuştur. Bu yüzden de birisi için terörist olanlar, başkaları için “kurtuluş ve özgürlük savaşçıları” veya amaçlarına hizmet eden kişiler olmaktadır. Bu alandaki yoğun rekabetler ve çalışmalar ise, çok çeşitli teknik, taktik ve stratejilerin gelişmesine sebep olmuştur.  

Bu çerçevede Türkiye’ye bakacak olursak; Türklerin 1071’den itibaren Anadolu’ya gelmesi ve o günden itibaren Anadolu’nun siyasi, sosyal ve kültürel hakimiyetini ele geçirerek, Akdeniz, Ege, Karadeniz’i kontrol altında tutmuş olması, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’yı etkisi altına alması, ayrıca sahip olduğu tabii güzellikler ve fiziki kaynaklar, sürekli olarak dikkatlerin Türkiye’ye çevrilmesine sebep olmuştur. Bu jeopolitik ve stratejik özellikleri itibariyle de tarihten buyana kendisine yönelik bir takım ince hesaplar yapılmıştır. Bu istikamette Türklere karşı çeşitli savaşlar ve ittifaklar yapıldığı gibi pek çok politik ve ekonomik entrikaların da çevrildiği görülmüştür.

Günümüzde de diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’ye yönelik yapılan sıcak savaş mücadeleleri, yerini soğuk savaşa ve “kamuoyu mühendisleri”nin inşa ettiği, kitlesel hareketlere, anarşi ve teröre bırakmıştır.  Bu duruma ülkemiz elbette ki kendi kendisine gelmemişti. Ülkemizdeki terör hareketleri çoğu zaman komşularımız olan Suriye[4], Yunanistan ve pek çok ülke tarafından desteklendiği bilinmektedir.[5] Böylece Türkiye’nin, sürekli olarak iç ve dış tehdidin ittifakından oluşan, sosyo-psikolojik terör hareketleriyle karşı karşıya bulunduğunu söyleyebiliriz.

İşte bu soğuk savaş dönemlerinde ve hareketlerinde, hedef olarak ülkenin teminatı olan gençlik kesimi alınmış, bu kesim, ya dinamizmi kırılarak pasifize edilmek veya karşıt güç olarak kullanılmak istenmiştir. Yani soğuk savaş döneminin en etkili mücadele aracı olan terör silahında, patlamaya hazır gençlik, bir mermi olmuştur.

Gençlik, zinde bir güç olması, olumsuzluklara karşı duyarlı olması ve inandığı davasından kolay kolay vazgeçmemesi gibi bir takım özellikleri taşımaktadır. Gençler kendilerini, geleceğin umudu ve milleti geri kalmışlıktan, her türlü baskıdan, çağdaş, zengin ve hür toplumlar doğrultusunda, değiştirmek görevi ile yükümlü görmektedirler. Bundan dolayı toplumdaki her hangi bir huzursuzluktan ve dengesizliklerden hemen etkilenmektedirler. Bu durumlarda, cemiyete tam anlamıyla intibakları daha sağlanamadığından, ayrıca siyasi ilgileri yüksek, fakat fikirleri henüz yeterli seviyede olmadığından dolayı, kolaylıkla ideolojik ve terör gurupların istismarına uğrayabilirler.  Daha sonra da içinde bulundukları toplumdan ve onun kurallarından yabancılaştıklarını gösteren davranış tarzlarını sergilerler veya topluma karşı gelirler.

Terörün Tanımı ve Özellikleri

Terör sözcüğü, dehşet, korkutma, yıldırma anlamında kullanılır. Terörizm, yıldırma siyaseti olup, bireylerin veya toplumsal alt kültürlerin, başkalarına, topluma yönelik siyasi şiddet eylemlerinin tümüne verilen addır. Bu şiddet eylemi ülkeyi bölmek siyasi rejimi yıkmak, bir siyasi görüşü hakim kılmak amacına yönelik olabilir.[6]  Thornton’a göre terör, siyasi davranışlara olağan dışı yollarla etki yapmak amacıyla, tedhiş ve tehdit kullanımını gerektiren sembolik bir harekettir. Waugh’da aynı çizgide terörü, siyasi bir amaca hizmet eden, maddi etkilerden çok psikolojik etki oluşturan ve kurbanları daha çok sembolik fonksiyon taşıyan, olağan dışı tedhiş hareketleri olarak tanımlamaktadır.[7]

Terör dehşet salmak için girişilen seçilmiş ve planlı eylem veya eylem tehdididir. Saldırılan veya korkutulan sivil ve masum kurbanlar aracılığı ile hedeflenenden daha büyük bir kitleyi yıldırıp korkutarak, yasa-dışı stratejik ve siyasi amaçlarını gerçekleştirmek için bir grubun veya devletin bilinçli ve planlı bir biçimde şiddet kullanması veya şiddet kullanma tehdidinde bulunmasıdır.[8] Amacı ve yöntemi ne olursa olsun terör gücünü şiddet ve korkuyu yayabilme derecesinden alır.[9] Türkdoğan ise terörün, kurulan düzeni devirmek üzere, insanların siyasetlerini değiştirmek veya yöneltmek olduğunu belirtir.[10] Yapılan tanımlamaların ortak noktasında terörü, şiddet araç olarak kullanılmak suretiyle, toplumun genelinde veya bir bölümünde, mevcut düzeni değiştirmek amacıyla yapılan korkutma, yıldırma ve sansasyon oluşturma hareketleri olarak belirtebiliriz.

Terörizmin en önemli özelliği, belli siyasi amaçlara ulaşmak için kullandığı kendine has, stratejisidir. Bu strateji içerisindeki terörist tipi de sıradan bir eylemci insandan farklı özellikler gösterir. Her şeyden önce terörist kendi amaçlarına uygun tepkiler doğurmaya çalışır. Sosyal düzenin yıkılmasını hedefleyen terörist, sürekli olarak kendi reklamı peşindedir. Bunun için de, çoğu kez kitle iletişim araçlarını kullanır. Terörist bazen tutukluların bırakılması, fidye almak vs. belirli kazançlar sağlamaya çalışır. Terörist işbirliği yapmaya zorlar ve düşmanı cezalandırmak ister.[11] Bu amaçlara ulaşmak için, grup içinde kendine verilen kuvvetli telkinler nihayetinde, ölmenin ve öldürmenin gereğini algılar ve bu yönde hareket eder. Teröristte, her zaman amaç aracı meşru kılar görüşü hakimdir.

Amerika’da, National Advisory Committee’nin hazırladığı terör raporunda, terörizmin beş çeşidinden bahsedilmektedir. Bunlar, Siyasi Terörizm, Siyasi Olamayan Terörizm, Sözde Terörizm, Sınırlı Siyasi Terörizm ve Resmi veya Yapı Terörizmidir. Raporda Siyasi Terörizmden, toplumun bir kesimde veya tamamında korku doğuran, siyasi amaçlar için yapılan hareketler olarak bahsedilmektedir. Siyasi olamayan terörizm, özel amaç ve amaçlar için şiddet vasıtalarını kullanarak, korku tepkisini oluşturmaya çalışmaktadır. Organize suç tipleri bu türdendir. Sözde terör ise temelde bir takım unsurların eksikliği ile beraber, gerçek terörizmin metot ve şekline benzer olan, şiddetin veya suç kullanımının tesadüfi aktiviteleridir. Bu da rehine alma, adam kaçırma, fidye gibi olaylarda kendini gösterir. Sınırlı siyasi terörizm, toplu olarak yapılan bir savaş olamamakla birlikte, devletin kontrolünü ele geçirmek için yapılan siyasi ve ideolojik söz ve taahhütler olan terörist hareketleridir. Resmi veya yapı terörizmi ise zengin bir teröristik muhteva içeren, baskı ve korku üzerine kuralları olan, devlet tarafından yapılan terörizm hareketleridir. Bu da zorlamalardan başka kışkırtıcı(ajitasyonel) eylemlere kadar varan bir şekilde, nüfuzu kontrol etmek için yapılmaktadır.[12] Terörün hangi biçimi olursa olsun devamı için, belirli ihtiyaçların karşılanması ve temel unsurların oluşturulması gereklidir.

Terör örgütleri için hayati önem taşıyan unsurlar, silahlanmak, kendilerini saklayabilecekleri yer temin etmek ve terörde kullanılacak kişilerin şahsi ve örgütün genel masraflarını karşılayacak geliri temin etmek şeklindedir. Bütün bu giderleri temin etmekte, örgütün örtülü ülke desteği, soygun, gasp vb. yollarla topladığı paralar bazen yetersiz kalmakta, bazen de örgütün geleceği için çok büyük riskler taşımaktadır. Bu bakımdan çok kârlı ve bir soyguna oranla daha az riskli olan uyuşturucu madde kaçakçılığının, örgütler tarafından benimsenmesi ve elde edilen gelirin silaha dönüştürülmesi, daha mantıklı ve uygun formül olarak görülmektedir.[13] Bu açıdan tarihi bir geçiş yolu üzerinde bulunan Türkiye, yapılan büyük mücadelelere rağmen eroinin doğu ülkelerinden batıya geçişinde köprü konumundadır. Bu yönüyle de bulunmaz bir fırsata sahip olan ülkemizdeki terör gurupları, ihtiyaçlarını karşılamak için uyuşturucu madde kaçakçılığı yapmaktadırlar.

Terör ve Gençlik

Gençlik Tanımlaması

Bütün eksikliklerine rağmen gençliği; insan hayatında belirli bir döneme işaret etmekle birlikte, bu dönemde insanın gelişmesini, yetişmesini ve üyesi olduğu toplumun kültürünü benimseyerek, kişilik yapısını oluşturması sürecini ifade eden, bağımlı çocukluk ile olgunluk arasında kalan bir geçiş dönemi olarak tanımlayabiliriz.[14] Gençler yarının toplumuna yön verecek ve milli kültürü gelecekte ki yeni nesillere aktaracak olan “sosyal bir potansiyel”[15]dir.

Genç sosyalleşmesini henüz tamamlamamış kişidir.[16] bu sebeple sosyalleşme gençlik döneminde önemli bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu dönemde fert yaşandığı toplumun yetişkin ve aktif bir üyesi olma yolunda, sosyalleşme sürecinden geçerek kişilik yapısını oluşturur. Ferdin gençlik döneminde inşa ettiği bu kişiliği, onun hayatı boyunca davranış ve tutumlarına tesir etmesine sebep olacaktır.

Gençliğin, yapısal özellikleri itibariyle, inişli çıkışlı duygusal bir atmosferde, bazen kırılgan içe kapanık, bazen de coşkulu davranışlar gösteren bir kesim olduğu belirtilmektedir. Gergin bir psikolojiye sahip olan gençlik, çoğu zaman olumsuz bir ruh hali, kızgınlık ve sinirlilik duyguları içerisindedir.[17] Böyle bir yapıya sahip olan gençliğin, kendi dönemine has bir takım problemlerinin olmasının yanında, teröre de yatkın bir yapıda olduğu söylenebilir.

Terörizm, sürekli olarak hareket, aksiyon ve eylem içerisinde olmayı gerektirir. Bu açıdan insanın en hareketli, en dinamik, kabına sığmaz bir çağında bulunan gençlik kesimi, terörün gerektirdiği insan tipine uymaktadır. Bu da terör örgütlerinin hedeflerinin gençler üzerine yönelmesine ve insan gücü ihtiyacının bu kesimden karşılanmasına sebep olmaktadır.

Ülkemizde terör olaylarına katılanların %57’si 16-25, %28’i de 25-35 yaşları arasındadır.[18] Dolayısıyla terör olaylarında, büyük oranda gençlik kesiminin kullanıldığını ve bu kesimin onlar için büyük öneminin olduğunu belirtebiliriz. Bu durum, esasında terörizm ve gençlik kesiminin özelliklerinin benzerlikleri ve uyuşması ile yakından alakalıdır.

Gerçektende gençliğin biyo-psikolojik yapısıyla, terör benzer özellikler taşımaktadır. Her şeyden önce gençliğin kişiliğinde bir boşluk, bulunmaktadır. Terör ise fırsatçıdır ve fırsatını bulduğunda ihmalleri, gevşeklikleri ve boşlukları doldurmak ister. Gençlik aktif ve dinamik bir yapısal özelliğe sahiptir. Terörde sürekli dinamik ve aktif bir aksiyon içerisinde bulunmayı gerektirir. Yine inandığı davadan kolay kolay vazgeçmeyen gençlik, bünyesinde ki cesareti ile  davası uğrunda kimsenin yapamayacağı işlere kalkışmaktadır. Terörde de cesareti ile eylemlere girişen, gerektiğinde kabul ettiği dava için canını bile hiç çekinmeden etmekten kaçınmayan intihar komandolarına ve ölüm makinelerine ihtiyaç vardır. Gençlik kitleye kendisini kabul ettirmek doğrultusunda, kitle içerisinde öne çıkmayı, beğenilmeyi ve farkında olmayı ister. Terör de yaptığı eylemlerle, medya aracılığı ile toplumda dikkati çekmek ve farkında olmak ister.

Gençliğin bir geçiş dönemi olması, kendine has çalkantılı ve fırtınalı bir dönemi yaşamasına sebep olmaktadır.[19] Yaşadığı çalkantılara ilaveten bu dönemde gençlik, her şeyden önce kendine uygun, bünyesindeki boşluğu dolduracak bir kişilik yapısı oluşturma çabası ve arayışı içerisindedir.[20] Sosyalleşme olarak kabul edilen bu süreçte gençlik, her şeyi emmeye hazır, kuru bir sünger gibidir. Eğer gençlik, bu arayış sürecinde toplum tarafından yeteri kadar uyumla karşılanmaz ve hedeflerle donatılmazsa, bir takım alternatif yollara müracaat eder. Boşluğu dolduran bu alternatif yollar ise çeşitli alt-kültür grupları, örgütler, dernekler ve cemaatler olacaktır. İşte gençliğin, çoğu zaman farkında olmadan katıldığı, bu gruplar arasında, ideolojik ve terör tandaslı gruplar da yer almaktadır. Bu ideolojik gruplar ise bazen terör eylemleri düzenlemekle birlikte, bazen de teröre destek sağlayan bir arka bahçe hükmündedirler.

İdeolojik gruplarda, kavramların ve sloganların kölesi olan bu gençlik kesiminin bakış açısı dar ve kısırdır. Her defasında, özgürlükleri topluma getireceklerini savunan ve söyleyen, bu kişiler; kendi hürriyetlerini çoktan söylemlerin ve sloganların kölesi yapmışlardır. Çünkü sloganlarda canlılık ve hayat yoktur. Onlar “ruhları gitmiş cesetler”[21] gibidirler. Kelimelerin ritim ve yankılanışı, içeriğinden daha önde gitmektedir. Böylece özden ve icraattan uzak olarak, insanların ağızlarında sürekli bir şekilde tekrarlanan bu kelimeler, onları birer ideoloji köleleri haline getirmekte ve bakış açılarını kısıtlamaktadırlar. Ayrıca sloganlar, belirli bir kimliği de kendinde taşıyarak, toplum fertleri arasında hızlı kutuplaşmalara sebep olmaktadırlar.

Bu ideolojik gruplarda yer alan kişiler, bir yandan otoriteye karşı gelirken, diğer yandan katı fikir sisteminin ortaya koyduğu mukabil otoritenin tahakkümü altındadırlar ve bundan da habersizdirler. Oysa mukabil otorite “ideolojik araçlarla”[22] kendini ortaya koymaktadır. Özgür olmak, demokratik ve laik olmak, şeriata ve yobazlara karşı olmak, devlete karşı gelmek, ise mukabil otoritenin ideolojik araçlarıdır.

Gençliği Teröre Götüren Sosyal Sebepler

Hızlı sosyal değişme dönemleri, toplumlar için büyük sıkıntılar doğurduğu gibi, onun içindeki gençlik kesimi açısından da pek çok problemin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Değişme ile birlikte toplumda, eski kültür kıymetleri sevk ve idare edici, düzenleyici kuvvetini kaybetmiş, yeni nizamın getirdiği değer hükümleri de daha henüz yerleşmemiştir.[23] Hedef alınacak değerler açısından bir başıboşluk, belirsizlik ve kargaşa(anarşi) durumu vardır. Bu durum, en çok özellikle belirli değerleri kendi kişiliğinde tam olarak daha oturmamış ve bir arayış dönemi olan, sosyalleşme sürecinden geçen gençlik kesimini etkilemektedir. Bu ortam içerisinde, cemiyette uygun ve model alabileceği örnekleri bulamayan genç, ya amacını, beklentisini yitirebilir; topluma güveni kalmaz, endişe, korku, öfke, kin, nefret, düşmanlık duyguları içerisinde tedirgin bir hayat sürdürmeye çalışır veya bu boşluğu doldurmada alternatif olan alt-kültür guruplarına katılır. Bazen de kuvvetli telkinlerle istismara uğrayarak ideolojik terör örgütlerine ve karşıt kültür guruplarına katılarak, şiddet eylemleri içerisinde yer alacaktır.

Kentleşme ve onun doğurduğu problemler de teröre etki etmektedir. Özellikle 1950’lilerden sonra hızlı bir ivme kazanan kentleşme, beraberinde getirdiği, sağlıksız kentleşme, dengesiz göçler, plansız sanayileşme, ekonomik olumsuzluklar ve kurumların fonksiyonlarını yerine getirememesi gibi problemler, terör gibi başka problemlerin doğmasına sebep olmuştur. Özellikle de büyük umutlarla kente yapılan yoğun göç hareketleri ve bu göç edenlerin, istek ve beklentilerine cevap verecek  kurumların ve alt yapının kentlerde henüz tesis edilmemesi, bu insanların umutlarının kırılmasına  ve kendi başlarına hareket etmelerine sebep olacaktır. Bu süreçte göç eden bu insanların aile yapıları değişecek, hızlı kent hayatında çocukların ve gençlerin eğitim kurumlarında, arkadaş çevrelerinde kazandıkları değerler ile aile büyüklerininki, bir çatışma içerisinde olacaktır. Ayrıca kentin ekonomik ve sosyal açıdan heterojen bir yapı arz etmesi, insanlar arasındaki farklılıkların ve uçurumların daha belirgin ve yan yana olmasına sebep olacaktır. İşte bu uçurumları gören ve bazı şeylerin eksikliğini hisseden insanın, sorunlarını ve ihtiyaçlarını meşru yollardan karşılayamaması, onu, gayrı meşru yollardan hedeflerini elde etmeye çalışan terör örgütlerinin istismarına müsait bir hale getirecektir.

Gençleri teröre götüren en önemli faktörlerden birisi de işsizliktir. Yaşamakta olduğumuz kriz ortamlarının da etkisiyle, gençler hızlı bir şekilde işten çıkarılmalarla karşı karşıya kalmaktadırlar. DİE 2001 yılı, ikinci dönem İşgücü Veri Tabanı Endeksi’ne göre, Şubat krizinden sonra işini kaybedenler arasında, ilk sırada gençler, yer almaktadır. Yine bu istatistiklere göre, en fazla işsizlik, 20-24 yaşları arasında genç kesimde olmaktadır. Bu yaşlar arasında,  genel işsizlerin  %46’sını erkek, %70’ini de kadın genç nüfus oluşturmaktadır.[24]  Bu oranların belirttiği üzere, ülkenin fayda sağlayacağı en verimli saha olan gençlik kesimi, üretimden çekilmekte ve atıl kalmaktadır. İşsizken ve iktisadi sıkıntı çeken ve başkalarına muhtaç olarak yaşayan gençler, çoğu zaman kahvehaneleri doldurmaktadır. Kurduğu pek çok hayali ve beklentileri ile bu gençlik kesiminin, işsizlikle karşı karşıya kalması; beklentilerinin kırılmasına, kendisini çevreleyen dünyaya küsmesine ve bağlarını koparmasına yol açacaktır. Hayallerinin ve ümitlerinin gerçekleşmediği, böyle bir olumsuz bir süreci ve ortamı yaşayan gençlik kesimi ise terör örgütlerine katılmaya müsait bir hale gelecektir.

Bunların yanında kasıtlı olarak, toplumlarda belirli taktikler uygulanarak terör ortamı meydana getirilebilmektedir. İlk olarak “beyin yıkama” ile insanlarda neyin doğru neyin yanlış olduğu hükmünün, değer yargısının kaybı ve kavram kargaşası, doğması beklenen ve kaçınılmaz sonuçtur. Bu kargaşa ortamında insanlar belirli “şartlandırmalar” ile belirli davranışlar içerisine sokulacağı gibi serbest iradeyi de reddeder. Şartlandırmalar ile insanlar cinayet makineleri haline getirilmekte gerekli “tetik” kelimeyi, “sloganı” duydukları zaman, mekanik bir tarzda cinayet işleyebilmektedirler. Bunun için toplumda “dil” etkili bir araç olarak kullanılır. Çünkü insanlar kelimeler vasıtasıyla düşünmeyi öğrenir ve düşünerek dili imal eder. Dolayısıyla dil, düşüncenin hem sebebi, hem sonucu olmaktadır. Dilsiz bir düşünce tasavvur edilemez. Kelimelerin söylenişi, tonları, sesleri ve manaları ayrı ayrı şartlandırıcı değer taşımaktadır. Böylece kullandığımız kelimelere, dile hakim olan, düşüncemize de hakim olacak ve onu istediği gibi yönlendirecektir. Bu stratejiyi planlayan “kamuoyu mühendisleri” de son yıllarda soğuk harp uzmanları arasında yer almışlardır.[25] Bu stratejiler günümüzde genellikle de can alıcı nokta ve istikbalin sahipleri olan, gençlik kesimi üzerine yoğunlaşmaktadır.

Toplum içerisinde sunulan değerler de, gençliğin sapma davranışların ve terör hareketlerinin içerisine girmesine imkan tanıması açısından, oldukça önemli bir konudur. Çünkü hali hazırdaki toplum özelliklede yeni yetişen gençlere bir takım maddi veya manevi hedefler sunar. İdealize edilen bu değerlere ulaşamama durumu ise çatışmaların, sosyal düzensizliklerin ve bütünleşme problemlerinin başlangıç noktasını oluşturur. Esasında günümüz toplumlarında gençlikteki bir takım problemlerin (terör, şiddet, gasp, hırsızlık..vs) meydana gelmesinin temel sebebi de burada yatmaktadır. Yani toplum içerisinde sunulan hedefler ve bu hedeflere götürecek araçlar arasındaki uyumsuzluklar problemin kaynağını teşkil etmektedir. Çünkü bu gün, bizim de içinde bulunduğumuz bazı toplumlar, gençlere yüksek bir ideal kazandırmak yerine, çok para kazanıp, zengin olmayı, şöhreti..vb. hedef olarak gösterirler ve bu duruma ülke içerisinde çok kıymet kazandırırlar. Bu yüzden ne acıdır ki günümüz gençliğinin, ülküsüzlük buhranının doğurduğu anaforlarda, nefes alacak takati bile kalmamıştır. Gençliğin gerçek örnek alacağı kişiler bulunmamaktadır.. Bu gün maalesef gençliğin model şahsiyet olarak seçtiği kişiler, sadece o zaman içerisinde toplumda popülaritesi yüksek olan (popçu, topçu, film yıldızı.. vb.) kişiler olmaktadır. Bu insanların popülaritesinin geçiciliği kadar, onları ideal olarak seçmek de gence, geçmişle bu gün arasında bağlantı kurup geleceğini inşa etme ve sağlam bir kişilik yapısı oluşturmasında hiçbir şey kazandırmamaktadır.

Yine gençler, eğer seçtikleri bu hedeflere götürecek meşru yollardan mahrum ise -ki herkes bu imkana sahip olamaz- o zaman meşru vasıtaları reddederek, gayri meşru yolardan zengin olma, ün kazanma çabası içerisine gireceklerdir. Bu istikamette ise gençlik, kanun dışı yollara sapacağı gibi bazen de ahlak dışı davranışları da sergileyecek ve böylece sonucunda gerek bireysel ve gerekse toplum çapında sosyal şiddet olaylarının meydana gelmesine sebep olacaktır.

Ayrıca toplumda ve medyada idealize edilerek yer alan futbolcuların ve sanatçı sayılan kimselerin renkli ve cafcaflı yaşamları ile kendi durumu arasındaki,  uçurumu gören gençlik kesiminde, beklenen ihtiyacın tatmin seviyesi yükselecektir. İşte beklenen ihtiyaç tatmini ile gerçekleşen ihtiyaç tatmini arasındaki fark, gençte bir engelleme ve yoksunluk duygusunun oluşmasına yol açacaktır. Böyle bir yoksunluk duygusu oluşması; gençte, hem ulaşamadığı bu çevreye, hem de kendisini kuşatan ve sınırlayan, siyasi-idari yapının unsurlarına karşı bir kızgınlık ve öfke duygularının belirmesine sebep olacaktır. Çünkü beklentilerin tatmininin imkansız olduğu inancının oluşturacağı engelleme veya tatminsizlik duygusu çok ciddi sorunlar ve tepkiler doğurur. Birey kendini engellenmiş hissettiği zaman  yıkıcılığa, güce veya boyun eğme özlemine kaptırır.[26] Bir engel dolaysıyla hedefe erişememek ve gerginliği ortadan kaldıramama hali fertlerde yanlış intibaka götüren bir çok davranışlara yol açar.  Bu engelleme (Frustrasyon) neticesinde her şeyden önce yeni tatmin yolları meydana çıkar. İdrakte ve tanımada değişiklikler olur. Engellemenin sonuçlarının mahiyeti ise engellemenin şiddetine bağlıdır.  Engelleme sonucunda da öfke, kızgınlık, saldırganlık, eşya ve insanlara maddi zarar ve tahrip gibi hareketler ortaya çıkabilir.[27] Bu da sosyal bir düzensizliği meydana getirecektir.

Bunların yanında demokratik talepleri ile demokratik sistemi kendi amaçlarına hizmet eden araç olarak gören ve kullanan, aydın olarak bilinen kişilerin ve sözde insan hakları savunucularının, örtülü terör destekleri gözden kaçmamalıdır. Böyle bir oluşumla teröre siyasi bir destek sağlanmakta ve demokrasi bir kalkan olarak kullanılmaktadır. Başka ülkelerdeki  ağabeylerini ve ablalarının kuklası ve uşakları durumunda olan bu insanlar, ülkenin konjektürüne göre de kılıktan kılığa girmektedirler. Bazen aşırı laik, bazen aşırı cumhuriyetçi, bazen de Atatürkçülük kılığı altına girerek, faaliyetlerini sürdürmektedirler. Ancak sürekli olarak bu insanlar, savundukları değerler ile çelişki içerisinde olmaktadırlar. Türk milletinin bütünlüğüne silah çeken insanların savunuculuğunda, bağırışları göklere çıkan bu insanların, vatanı ve namusu için şehit düşen insanımızın cenaze törenlerinde sesleri bile çıkmamaktadır. Özellikle de medyadaki bazı entellektüellerin, teröristlerin yaptığı eylemleri pek çok kez ekrana koyup gündeme getirmelerindeki amaç ve motif farklıdır. Burada daha çok terör örgütünün yaptığı eylemin reklamını yaparak, psikolojik baskı oluşturmaktır. Yapılan bu destek ile terör grupları içerisindeki gençlerin moral düzeyleri ve ümitleri artmaktadır. Dolayısıyla bu insanlar pirincin içindeki taşlar gibi ayıklanmalı ve samimiyetsizliklerinden dolayı, saf dışı bırakılarak, itibar edilmemelidir.

Ayrıca yöneticilerin hatalı tutumları çoğu kez terörü besleyen ve kışkırtan bir sonucu doğurabilmektedir. Geleneğin her hangi bir kısmında yapılan engel

Yorumsuz Yorum!

0

“NATO demek ‘Kürdistan’ demek! Artık cümlemiz biliyoruz ki ta 1960’lı yıllardaki bir NATO toplantısında aralarında bir Türk subayının da bulunduğu bir toplantıda brifing için yanlışlıkla dağıtılan bir dosyada NATO’nun Türkiye’den 18 ili içine alan bir ‘Kürdistan’ hedefi olduğu, bunun sebebinin de, ‘SSCB dağıldıktan sonra kurulacak Türk cumhuriyetleri ile Türkiye’nin bağlarını koparmak’ olarak belirlendiği dosya kapağında apaçık yazıyordu…

“Aynı NATO’nun Türkçeyi çok iyi konuşan bir yarbay ve bir albayı 1. Körfez Savaşı sırasında, yani 1960’lardan 30 yıl sonra 1991, Dahran’daki Amerikan üssünde Güneri Civaoğlu’na duvardaki bir haritada Irak’ın kuzeyi ve Türkiye’yi de içine alan bölgeye elini koyarak, “Burada bir Kürdistan kuracağız.” dediğini…

“Daha 2006’nın Eylül ayında Roma NATO Savunma Koleji’nde Orta Doğu’daki son gelişmeler hakkında bir brifing veren ABD’li albayın kullandığı harita Türkiye’den 18 ili de içine alan bir Kürdistan ihtiva etmiyor muydu? Bu haritayı gören Türk subayları topluca salonu terk edip durumu Ankara’ya bildirmemişler miydi? Sonra bu NATO halkın ‘Çekiç Güç’ olarak adlandırdığı kılıf altında Türkiye’de iken bile PKK’ya yardım ve yataklık etmedi mi? Az kalsın Eşref Bitlis’in içinde bulunduğu helikopteri Irak’ın kuzeyinde düşürmeyecekler miydi? Çekiç Güç helikopterleri Cudi ve civarında PKK militanlarına malzeme atarken yakalanmadı mı? ve Çekiç Güç komutanları PKK üst yöneticileri ile toplantılar yaparken Eşref Bitlis tarafından yakalanmadı mı?

“(Nitekim) Richard Holbrooke…, ‘Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine girmesini önlemek için bölgeye NATO gücü yerleşmelidir’ diyen bir raporu 2006 yılında kaleme almamış mıydı? Türk milletinin ‘Çuvalcı General’ olarak hatırlayacağı ve bir Amerikan generalinin başına çuval geçirmeden asla unutamayacağı o meş’um hadisenin komutanı General Ray Odierno da, ‘Irak’ın kuzeyine NATO gücü’ istiyor, bu ne iştir?…

“NATO’nun BM şemsiyesi altında girdiği Irak’ta bir milyon Müslüman’ı katlettiği, Barzani ve çetelerine Irak’ın kuzeyinde Türk tapu ve nüfus idarelerini talan ettirdiği, Mehmetçiğin başına çuval geçirdiği aynı NATO’nun Afganistan’da her gün onlarca Afgan Müslüman sivilleri katledip parmak ve kulaklarından koleksiyonlar yaptıkları gerçek değil mi?

“Irak’ın kuzeyine yerleşecek NATO gücü silahlarının namlularını, Bağdat’a mı, Barzani’ye mi, PKK’ya mı yoksa Türkiye’ye mi çevirecek?…

“Haberiniz olsun. NATO’nun Irak’ın kuzeyine konuşlanması ‘Güney Kürdistan’ demektir. ‘Güney Kürdistan’ın’ bir de Kuzeyi vardır, orası da ‘Türkiye’nin 18 ilidir’ 50 yıllık NATO haritalarında olduğu gibi.

“Ve Türk’ün hangi meselesi NATO ve BM’ye havale edilmiş (bırakılmış)sa, ‘Musul ve Kerkük’ mes’elesi, ‘Kıbrıs mes’elesi’ gibi olmuştur; bundan da haberiniz olsun.” (Hasan Demir, Yeniçağ, 6 Ekim 2010, s.6)

 

                    Gösteriyor ki, yorumsuz yorum

                    Bu gidişatın sonu uçurum

 

                    Daha ne olsun çatırdıyor devletin çelikten temelleri

                    Ne güne duruyor davransın artık devletin güçlü elleri

 

                    Gelinen noktada ey millet bıçak kemiğe dayandı

                    Hatırla birinci görevini belirten milli andı

 

                    Elbette bu durumdan ötürü değiliz çaresiz

                    Biliyorum şüphesiz bu konuda asıl çare Siz

Sözde dost ülkelerin, Türkiye’nin kuyusunu kazmaları karşısında, nasıl bir siyaset izlemeli diye soracak olursanız; aktaracağım aşağıdaki alıntı; bu hususta bir fikir verir mahiyette olsa

gerek:

“İnönü, Rusya seyahati dönüşü, Bulgaristan elçiliğimizde mahsur kaldı. Bulgar çeteciler İnönü’yü öldürmek için elçiliğimizi kuşatmışlardı. Bulgaristan’a ihtar verildi ama, hükümeti umursamadı. Ankara’daki bazı kafalar çareler düşündüler. İşin içinden çıkamadılar. Atatürk’e sordular. O, ‘sizler ne düşünüyorsunuz?’diye sordu. ‘Bulgaristan’a ekonomik baskı uygulayalım…’ dediler. Atatürk, güldü: ‘Telefonu verin bana’ dedi. Donanmaya emir verdi.

Ertesi sabah, Yavuz zırhlısı İzmit’ten Varna’ya gitti. Limanda havaya yüz bir pare top atışı yaptı. Topların gürültüsünden evlerin camları kırıldı… Gemi amirali Bulgar yetkililere, ‘İsmet Paşa’yı almaya geldim’ dedi. Bulgar hükümeti, İsmet Paşa’yı Sofya’dan Varna’ya zırhlı bir trenle derhal getirdi. Oradan da bando ve merasimle Yavuz’a uğurladı.

“Amiralimiz, kırılan camların parasını ödedi ve İsmet Paşa’yı yurda getirdi.” (Avni Altıner, “Her Yönüyle Atatürk”ten: Bütün Dünya, 1 Ekim 2010, s.47)

  

İl Genel Meclisi üyeleri “KOCAELİLİ” değil mi?

İl Genel Meclisi’nin bazı üyeleri, İstanbul Fındıkzade’deki “KOCAELİ YURDU” nu satmayı düşünüyorlarmış!

Satıp, parasıyla okul yapacaklar mış!

Merak ediyorum ve soruyorum; bu İl Genel Meclisi üyeleri “KOCAELİLİ” değiller mi?

İstanbul ve Ankara gibi büyük  üniversite merkezlerinde, pek çok ilin kendi adıyla anılan öğrenci yurtları vardır.

O ilin çocukları, kendi illerinin adını taşıyan yurtlarda birlikte kalırlar. Belki, aynı kentte yaşadıkları halde birbirini hiç tanımayan gençler, aynı yurt çatısı altında tanışır, “yurt arkadaşı” olurlar. Yurt arkadaşlığı, asker arkadaşlığı gibidir. Kalıcı dostluklar oluşur.

O kentin çocukları, üniversite sonrası doğup büyüdükleri, yaşadıkları ve bundan sonra da yaşayacakları, ebediyete göç etmiş büyüklerinin mezarları olan kentleri için gelecekte bir şeyler yapmanın düşünce ve heyecanlarını yaşarlar. Yaşamalıdırlar.

“Kocaeli Yurdu’nu satmayı düşünen İl Genel Meclisi üyelerinin bu kentle ilgileri yok mu?” diye şüphe ediyorum!

“İstanbul’da ve Ankara’da kaç Kocaelili gencimiz öğrenim görüyor? Onları ele güne muhtaç etmeyelim, ihtiyaçları olan yurtları inşa edelim” diyecekleri yerde, kendilerinin zerrece emek ve katkıları olmayan Kocaeli Yurdu’nu satmayı düşünüyorlar!

Bu nasıl bir anlayış?

Baba mirasını satıp savan kötü evlatlar gibiler!

Efendiler; o yurdu siz yapmadınız, siz satamazsınız! Bu kentin insanları size bunun için “vekalet” vermedi.

Emanete hıyanet” edemezsiniz!

O yurdun temelinde, KYÖD-Kocaeli Yüksek Öğrenim Derneği’nin emek ve alınteri var.

Ben, o tarihte Ankara’da okudum.

İstanbul’da  okuyan ve böyle bir yurdun ihtiyacını duyan arkadaşlarımız, boyunlarında kumbaralarla kenti dolaşarak bu kent esnafından, işadamlarından katkılar sağladılar.

Bu eylem, kentin belediye başkanı, Valisi ve o zamanın İl Genel Meclisi üyelerini de harekete geçirdi ve bu kent halkının emekleriyle o yurt yapıldı.

 O günkü yasal mevzuata göre dernekler mülk sahibi olamayacağı için İl Özel İdaresi’nin mülkiyetine geçti.

O yurtta yıllarca bu kentin çocukları barındı.

Sonraki yönetimler, bu yurdu Kocaeli adıyla bu kent çocuklarının yararlanması için sürdüreceklerine başka birilerine verdiler!

Şimdi, onların yaptıkları yanlışın ve işledikleri günahın daha beterini yapamazsınız!

O yurdu satamazsınız!

Bu kent halkı size bunun için “vekalet” vermedi!

Vicdanınızın ve asıllarınızın sesine kulak verin, bu yanlıştan dönün.

Yarın, “sade vatandaş” olarak aramıza katıldığınızda yollarda utanmadan yürüyün!

Bu Şehir

ne güneşi ısıtır,
ne rüzgarı ferahlatır.
gam kokar geceleri bu şehrin.
insanı kan ağlatır.

ne ağaçları bizim yeşilimizden,
ne şarkıları gönül telimizden.
bu şehir öyle uzak ki denizden,
denizi hatırlatır.

martılar selam getirin yosun kokulu kayalıklardan.
martılar alın götürün beni,götürün bu diyardan.