25.9 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1220

Bir Selçuklu Şehri “Sinop” ve 35. Şura

Aydınlar Ocağı üyeleri için milli, dini, kültürel v.b. maksatlarla gezilere katılmak, toplantı ve yemekler düzenlemek, yurdumuzun her bir yerini görmek için gayretlerde bulunmak çok tabii icraatlardandır. Kocaeli Aydınlar Ocağı üyeleri olarak da yıllardır her başkanın döneminde, hele Başkan Ahsen Okyar’ın gayretleri ile İstanbul’un abide yerlerini, camilerini, saray, kasır ve köşklerini Yüşa Hazretlerinden, Eyüp Sultanı’na, Yerebatan Sarayından, Miniatürk’e, Söğüt’ten, Bursa Emir Sultanı’na, Elazığ’dan, Ankara Kalesi’ne, Giresun’dan Malatya’ya v.s. pek çok yurt köşesini hallaç pamuğu gibi attık. Türk – İslam Kültürü’nün ve diğer tarihi eserlerin tadına vardık. Her gittiğimiz yerden hafızamıza yeni yeni bilgi ve nakışlar yerleştirerek, gördüğümüz kültürel ve tabii tabloların verdiği neşe ile daha da dolarak ve coşarak yuvalarımıza döndük.

Son Aydınlar Ocakları Büyük Şurası; Karadeniz’in incilerinden, yeşilin, denizin en güzel örneklerinden güzel Sinop İlimizde yapıldı. TBMM Başkan Vekili Dr. Meral Akşener, Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa E. Erkal, Sinop Aydınlar Ocağı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Şennan Yücel, Prof. Dr. Recep Bircan, Kocaeli’den de; Nursel – Ahsen OKYAR, Meral – Ahmet BAŞAR, Melek – Nihat GÜRER, Filiz – Nuri Ertan İRFANOĞLU, Dr. A. Gülden – Ruhittin SÖNMEZ, Yunus ÖZEN, Hatice Nur – Cemal BARIŞ, Hasan Buğrahan BARIŞ (6 yaşında), Hayrettin Gürsoy BARIŞ (19 aylık), Meryem GÜRSOY ve eşim Zeynep POSTALCIOĞLU ile birlikte katıldık.

Ülkemizin bugününü irdeleyen, yarınını düşünen, mevcut sıkıntılarından ve gelecek tehlikelerden rahatsızlık duyan, Türk Milleti’nin devleti ve milletiyle “bölünmez bütünlüğünü” her zaman savunan, Evlad-ı Fatihan’ı unutmayan, Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk Dünyasına, İslam Alemine ve hatta Osmanlı Devleti’nin (Devlet-i Ali’nin) yaşattığı Türk Asırlarında olduğu gibi Cihan’a yetecek güce erişmesi için heyecan duyup, çalışan Aydınlar Ocaklılar böylece Türk Milliyetçiliği’nin inceliklerini özetlemektedirler.

Tarihimizin en önemli unsurlarından biri de bizlere Anadolu’yu yurt yapan, büyük hakan Alpaslan’ın yadigarı olan Anadolu Selçuklu Sultanlığı’dır.

Anadolu’daki Türklük Selçuklularla mühür haline gelmiştir. Bu mührün çok sayıda örneği ve alametleri Erzurum’da, Elazığ’da, Diyarbakır, Şanlıurfa, Gaziantep, Kahramanmaraş, Sivas, Van, Erzincan, Erciş, Tunceli, Siirt, Hakkari, Konya, Antalya, Kastamonu, Samsun, Alanya, Ankara, Aksaray, Afyonkarahisar, İzmir, Amasya, Eskişehir, Kütahya ve sayamadığımız yurt köşesine çakılmıştır.

35. Şura için gittiğimiz de gördük ki Sinop İlimizde Selçuklu iktidarından çok sayıda hatıra taşımaktadır.. Camiler, kaleler, kervansarayları, külliyeleri ve bütün insanlarına yansımış olan Türk konukseverliği…

Her gezimizde o kadar zengin bir kültür hatırasıyla karşılaşıyoruz ki!.. İşte Türk Milleti’nin gerektiğinde istiklali için canını verebilecek imanının hamuru bu mayadan gelmektedir.

Gerek Selçuklu atalarımız, gerekse Osmanlı atalarımız at koşturdukları coğrafyayı imar etmişler ve imanlı- kültürlü – saygılı ve canını verecek kadar yürekli ve sevgi dolu yaşamışlardır. Bu ruh haleti içinde Müslim, gayrımüslim tüm vatandaşların huzur, can güvenliği ile emniyetleri sağlanmış ve yüzyıllarca dünyanın imrendiği “hayat örneği” olmuştur.

Buna birde inanılmaz güzellikteki yemyeşil ormanlar, bakımlı sokaklar ve tarihi eserler, şehitler- veliler – sahabeler, muhteşem Karadeniz, tabii liman ve dünyada Norveç’te olan ve bu da bizde bu sahada görülen muhteşem fiyort tablosu…

Yanında, ülkesinin hiçbir ferdini ayırmadan kucaklayan şuurlu Aydınlar Ocağı üyeleri ve lise yıllarımın hatırası Dr. Ömer Kolsarıcı ve eşi Ecz. Nalan Kolsarıcı kardeşlerimle ve yeğenimiz Ertuğ Kırçal’ın varlıkları da kültür gezimizin duygu odaklarını oluşturdu.

Hasılı arzu ile katıldığımız bu gezimizde başta Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Ahsen Okyar ve yönetici arkadaşlarımız ile Sakarya Aydınlar Ocağı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Mustafa Kemal Cerrahoğlu ve ekibi, ailelerimiz, Sinoplu ve diğer Ocaklı dostlarımızla bir sonraki şurada kavuşma dileklerimizle nihayetlenmiş ve şükürlerle, yeni bilgilerle, geleceğimizin aydınlığına inanarak yuvalarımıza dönüş nasip olmuştur.

Sağlıcakla kalınız.

Türk Dünyası Kıbrıs’ta

Türk Dünyası, Kıbrıs Adası’nın yarısından az bir toprak parçası üzerinde kurulmuş bulunan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne sığar mı? diye sorsam elbette hayır dersiniz. Bana göre Türk Dünyası her bir Türk’ün küçücük kalbine sığabilir. Bunu başardığımızda işler yoluna girmiş demektir. Onun için Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği ile Kıbrıs Lefke Avrupa Üniversitesi tarafından düzenlenen “21. Yüzyılda Türk Dünyası Uluslararası Sempozyumu”nda Türk Dünyası da KKTC’ye sığdı.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne karşı uygulanan politik ve ekonomik izolasyona karşı da, Türk Dünyası’nın KKTC’nin arkasında olduğunu göstermesi bakımından bu sempozyum; Kıbrıs Türklerine eziyet eden uluslararası camiaya güzel bir mesaj verdi.

Ayrıca bu sempozyumun, artık bir çok şey gibi Türkiye’de unutulmaya yüz tutmuş büyük bir ilim adamımız rahmetli Zeki Velidi Togan adına yapılmış olması, halen onca olumsuzluğa rağmen dirençli bir Türk kitlesinin varlığını göstermesi bakımından çok anlamlıdır.

Günümüzde KKTC’nin de içinde bulunduğu 7 bağımsız Türk devleti vardır. Ancak bazı Türk coğrafyalarında şartlar el verdiğinde bağımsız Türk devletlerinin kurulması hiç uzak olmayan ihtimallerdir.

Ancak mevcut 7 bağımsız Türk devleti arasında mutlaka işbirliği artırılmalı ve bu işbirliği bireyler düzeyine indirgenerek geliştirilmelidir. Bu yönde atılmış somut adımların olduğunu da görmek Türk Milleti açısından sevindiricidir.

Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Konseyi) Türkiye, Kazakistan, Azerbaycan ve Kırgızistan tarafından kurulmuştur. Bu birliğe mutlaka Özbekistan ve Türkmenistan dahil edilmelidir. Ondan sonrada bu Türk Devletleri diğer kardeşleri KKTC’yi tanıyarak birliği tamamlamalıdırlar.

Türk Devletleri tarafından tanınmayan KKTC’nin başka devletler tarafından tanınmasını beklemek Türk Dünyası için büyük bir ayıptır. KKTC’nin tanınması yönündeki her türlü mazeret izahtan yoksundur.

Keza Türk Dünyasının tek ortak meselesi sadece KKTC’nin tanınması ve üzerindeki politik ve ekonomik izolasyonun kaldırılması değildir. Bir çok ortak meselemiz vardır. Azerbaycan’ın topraklarının %20’sinin Ermeni işgalinde olması, Türkiye’nin sözde Ermeni soykırımı iddiaları ile karşılaşması, Afgan Türklerinin sorunları, Doğu Türkistan, enerji problemleri vs. gibi meseleler Türk Dünyasının ortak düşünmesini ve hareket etmesini gerektiren konulardır. Azerbaycan’lı milletvekili Paşayeva’nın Türk Dünyasındaki sorunların bölgesel bir sorun olmaktan çıkartılarak Türk Dünyasının tamamının ilgilendiği sorunlar haline gelmesi gerektiğine dair düşüncesi çok doğru ve yerinde bir tespittir.

Sempozyumdaki ortak kanı; Türk Dünyasındaki ilişkilerin duygusallıktan kurtarılarak gerçekler üzerinde bilimsellik içeren bir düzleme oturtulmasıydı. Sunulan bildirilerde bu konulara özellikle dikkat çekildi. Bir akademisyenin “Türkiye’nin milli meselelere sahip çıkmadığı anlayışı başta KKTC olmak üzere diğer Türk Devletlerinde önemli sorunlar yaratabilir” tezi bir T.C. vatandaşı olarak yıllardır şikayet ettiğim bir konuyu dile getirmesi bakımından hoşuma gitti.

Türk Dünyası; 21. yüzyılda dünyanın yeniden şekillendirildiği, küreselleşmenin ön plana çıkarıldığı ve ekonomik ilişkilerin iç içe geçirilip, rekabet koşullarının acımasızlaştırıldığı bir dönemde bir araya gelerek karşılaşılan sorunlara karşı yapabileceklerini tartışıyorsa bu iyi bir gelişme olarak kabul edilmelidir.

Yüzlerce yılı aşan bir süredir birbirinden uzak tutulmuş olan Türk Dünyası; ortak tarih, ortak dil ve lehçe,ortak alfabe üzerinde ve bunların okullarda hayata geçirilmesine dair mutabakata varıyorsa, Türk Milletinin bir bütünlük içinde dünya sahnesinde şahlanışına insanlık alemi yeniden tanıklık edecek demektir.

Bu yazdıklarımız Türkiye’nin gündemi ile ilgili değildir.Ancak Türk Dünyasının birliği,Türkiye’nin en önemli gündem maddelerinden birisi olmak zorundadır.

Türk Milletinin büyüklüğü,Türkiye’de yaşayan Türk Milletinin gözünden bilinçli bir şekilde kaçırılmaktadır. Bölücüler Türk vatanını bölmek üzeredir. Bölücübaşı’nın, PKK’nın ülkemizde polis hizmeti verecek örgütlenmeye gitmesi yönünde talimat verdiği medyaya yansımaktadır. Ülkemizdeki iktidar bütün bunlar karşısında sessizdir ve Türkleri ülkemizde yaşayan 36 etnik parçadan biri olarak görmekte ve göstermektedir. 12 Haziran 2011 seçimlerinden sonra yapılacağı iddia edilen Yeni Anayasa ile Türkiye Cumhuriyeti üzerinde Türk Milletinin hükümranlığı sona erdirilmek istenmektedir.

Bir taraftan kocaman bir Türk Dünyası ve diğer taraftan Türklüğü hakir gören bir iktidar anlayışı. Türkiye’de yaşayan halkın gündeminde ise günlük iaşenin temini ve dünyevi nimetlerin sarhoşluğu. İşte bu tabloda her milliyetperver insanımıza düşen görev; ülkemizdeki gerçekleri ve Türk Dünyasının gücünü Türk halkına anlatmak ve KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun dediği “Türkler birliğe mecbur” sözünün bu dönem tarihte hiç olmadığı kadar ne derece önemli olduğunu Türklere ve kendini Türk olarak görenlere hissettirmektir. Çünkü Türkiye, Türk Dünyasının merkezidir. Merkezi yıkılmış, bölünmüş, parçalanmış bir Türk Dünyası kıyamete kadar belini doğrultamaz. Size “gönül gözü ile rahmat” dilerken, “dikkatinize göre minnettarım” diyerek Türk Dünyasını sığdırdığım küçücük kalbimden sevgi ve saygılar sunuyorum.

Osmanlı Ordusu Komutanlarından General Rafael De Nogales Mendez

Türkiye ile Venezuela arasında enerji alanında işbirliği yapılmasına karar verilip, yetkililer arasında anlaşma imzalandı haberini gazetelerde okuyunca General Rafael de Nogales Mendez aklımdan geçti. Bakın nasıl;

R.D.N.Mendez,  1877 yılında Venezuela’nın Tachira eyaletinin San Cristobal şehrinde doğmuş soylu bir ailenin evlâdıdır. Çocukluğundan beri askerliğe ve savaşa büyük merak duymuş. Ailesi tarafından köklü bir eğitim görmesi için Almanya’ya gönderilmiş, daha sonra Barcelona ve Louvain Üniversitelerinde edebiyat ve fen dersleri almış. Askeri eğitimini ise Belçika Kraliyet Harp Akademisi’nde tamamlayarak, 1894 yılında 17 yaşında asteğmen rütbesiyle mezun olmuştur.

1898 yılında ABD’ye karşı İspanyol ordusunda görev almış, gösterdiği başarılar nedeniyle de Askeri Liyâkat Nişanı ile ödüllendirilmiştir. Maceralı yaşamdan hoşlanan Mendez, Çin, Kore, Hong Kong, Japonya arasındaki istihbarat faaliyetlerinde İngiltere lehine aktif olarak yer almıştır.

1914 yılında I. Dünya Savaşı çıkınca, Fransa ve Belçika’ya müracaat ederek, ordularında görev istemiştir. Milliyetini değiştirirse, isteğinin kabul edilebileceği yanıtını almıştır.

Fransız veya Belçika vatandaşı olmayı reddeden Mendez, tesadüfen tanıştığı Türk elçisi Fethi Okyar’a savaşta Osmanlı İmparatorluğu saflarında görev almak istediğini söylemiştir.

Aldığı tavsiye mektubuyla Ocak 1915 yılında İstanbul’a gelmiş, Liman Von Sanders Paşa ve Enver Paşa tarafından dostça karşılanmış, sür’atle Türkçe öğrenmesi ve kurmay eğitimi almasını devam ettirmesi koşuluyla, III. Ordu emrine atanmış ve Doğu Cephesi’ne gönderilmiştir.

Türkçe konuşmayı çok çabuk öğrenen Mendez, Osmanlı ordusunda sürekli aktif görevlerde bulunmuş ve başarılı olmuştur. 1917 yılında ise Güney Cephesi’ne III. Süvari Tümen Komutanlığı emrine atanmıştır. Piyade, süvari, makineli tüfek birliklerinde görev yapmıştır.

Savaş sonrası kaleme aldığı hatıralarında, omuz omuza çarpıştığı Türk askerlerinden ve onların kahramanlıklarından övgüyle bahsetmiştir. Savaş sırasında önce yüzbaşı sonra binbaşılığa terfi eden Nogales Mendez, anılarını “Cuatro Anos Bajo la Media Luna” (Hilâl Altında Dört Yıl) ve “Memorias del General R. D. Nogalez Mendez” (Genaral R. D. Nogalez Mendez’in Hatıratı” isimli yapıtlarıyla anlatmıştır.

Yaşamı boyunca Türk dostu olarak kalmıştır. Doğu görevinde Ermenilerin ihanetlerini, halka ve ülkeye verdikleri zararları yakından görmüş yaşamış ve yazmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu ordusundaki görevinin sonunda kendisine Harbiye Riyasetince verilen, “Orduyu Hûmâyun’da göstermiş olduğu hidemat-ı mühimme ve fedakâranesinden dolayı beyan-ı takdir ve teşekkür” yazısını, 1937 yılı Temmuz ayında hayata gözlerini kapatıncaya kadar,  en değerli gurur kaynağı olarak yaşamı boyunca muhafaza etmiştir.  

 

Dış Politika Tuzakları

Şimdi de “Wikileaks” sakızını çiğneyip duruyoruz!
– Yayınlanan belgeler gerçek mi sahte mi?
– Hangileri gerçek hangileri sahte?
– Bu yayınlar kimin işine yarar? AKP’nin mi, CHP’nin mi?
– Bu işi tezgahlayan ABD mi İsrail mi?
–  Wikileaks’ın sahibi Jullian Assange, cinsel sorunları olan bir maşa mı, bir halk kahramanı mı?

Daha pek çok soru, gazetelerde ve televizyon programlarında “uzmanlar” arasında tartışılıyor. Ama; net bir kanaat yok!..

Hemen hepsi; “şu da olabilir bu da! Hele, öteki belgeler de bir yayınlansın, bakarız!” diyorlar…

Peki, bu tartışmaların Türkiye’ye, Türk halkına faydası nedir?

Uzmanların bile kafasını karıştıran bu olan, konuyu ayrıntılarıyla bilmeyen geniş halk kitlesi için ne ifade eder?

AKP’liler;

Başbakana iftira ediyorlar!” diye onaylar!

Muhalefet partileri;

“Ateş olmayan yerden duman çıkmaz! Bu kadar belgenin hepsi mi yalan? Ergenekon davasının açılmasına sebep olan ifadeleri veren Tuncay Güney nerede? O’nun ya da öteki tanıkların sözlerine, belgelerine inanıyorsunuz da bunlara neden inanmıyorsunuz?” derler.

Kafalar daha da karışır! Ama hiç kimse hiçbir şey anlamaz!

“Peki, sen ne düşünüyorsun?” diyeceksiniz!

Açıklayalım.

Dış Politikada temel amaç; “Ulusal Çıkar” dır.

Peki, dış politikada her devlet kendi çıkarını koruyabilir mi? HAYIR!

Gücün ve aklın varsa koruyabilirsin!

Ekonomik gücün varsa, borçsuz bir ülke isen, teknolojide önde isen, yer altı zenginliklerini kendin işliyor ve ülkenin zenginliğine zenginlik katabiliyorsan, güçlü bir ordun varsa, “nitelikli insan gücün” varsa, ulusal moralin yüksekse, ulusal çıkarlarını ve “ulusal onurunu” korursun!

Yoksa, güçlü olanın altında kalırsın!

Türkiye, 1947 Marshall Planı-Truman yardımı ile ABD’nin siyasal çekim gücüne girdi!

1950’de Demokrat Parti, Meclis onayı bile almadan Kore’ye asker gönderdi, ABD’nin gözüne girdi! Ve Türkiye “NATO” ya girdi! Hem de tüm ordusunu NATO’ya bağlayarak!

1950 sonrası Demokrat Parti’nin ABD ile yaptığı “İkili Antlaşmalar” sonucu Türkiye topraklarına “ABD ÜSLERİ” yerleşti!

1955′de, Fransa’nın sömürgesi olan Cezayir’de, Müslüman Cezayir halkı, Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı örmek alarak, ellerinde Mustafa Kemal’in kalpaklı fotoğrafları ile Fransız emperyalizmime karşı kurtuluş mücadelesi veriyordu. “Milliyetçi-Muhafazakar” Demokrat Parti, Fransız emperyalistlerinin yanında yer aldı!

1963′de KIBRIS’ta, ENOSİS ihtirası içindeki Yunan subaylarının eylemleriyle Türkler katliama uğradı. Türkiye, “Garantör Devlet” olarak Diplomatik temaslar sonuç vermeyince, Başbakan İNÖNÜ, askeri müdahale aşamasında ABD Başkanı Johnson’un mektubu ile tehdit edildi!

“Teslimiyetçi dış siyasetin” faturasıydı bu mektup!

1965‘de iktidara gelen AP/Demirel hükümetleri de “ABD güdümünde dış siyaset” çizgisinden çıkmadı!

1991′de ABD ve ortakları IRAK’a saldırırken ( 1. Körfez Savaşı) iktidarda olan Turgut Özal, yine ABD’nin peşindeydi!

“Bir koyup Üç alacaktık!”

Aynı tarihte, “çekiç güç” yerleşti ülkemize! ABD, İngiliz ve Fransız askerlerinden oluşan 1862 kişilik güç, 77 uçak ve helikopterle, Kuzey Irak’tan Türkiye’ye iltica etmek isteyen mültecilere koruma kalkanı olacak ve işi bitince çekip gidecekti! Topraklarımızı çok sevdiler! Bu arada ek iş olarak PKK’ya yiyecek ve mühimmat taşırken tespit edildiler! Ancak, 1 Mart 2003’de defolup gittiler!

Aynı tarihte, “Tezkere Vakası” yaşandı!

“Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’a gönderilmesine; muhtemel bir askeri harekat çerçevesinde yabancı silahlı kuvvetlere mensup hava unsurlarının Türk hava sahasını kullanmaları ve 62 bin yabancı askleri personelin 6 ay süreyle Türkiye’de bulunmasıiçin hükümete yetki verilmesi isteniyordu. Meclis, 250 ret, 264 kabul, 19 çekimser oy verdi. Öngörülen salt çoğunluk sağlanamadığı için reddedildi.

ABD çok kızdı!

4 Temmuz 2003’de, Süleymaniye’deki 11 kişilik askeri birliğimizin başına çuval geçirip günlerce tutuklu tuttular!

Aynı olayda “kızını aramak için orada bulunan ve tutuklanan İngiliz baba 10 milyon dolarlık dava açtı.

Biz hiçbir şey yapamadık!

Hatta, daha sonra bu haltı işleyen ABD’li subayı Türkiye’de ağırladık!

4 Haziran 2003’de TBMM’nde “ikiz yasalar” onaylandı!

Ayrıntısına girmeyeceğim, merak eden İnternet’ten araştırıp incelesin. Bu yasalar, Türkiye’nin “Üniter Yapısı” için bir tehdit, bir hançerdir!

Ardından, “Özel Sınır Birlikleri Oluşturulması” gündeme geldi! Eli kulağında, yakında bunu da hallederler! Ve birileri ; “Hoş geldin Kuzey Kürdistan” diyebilirler!

Bu arada, hiç istemediğimiz (!?) Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri olmasını onayladık!

Son olarak; ABD istediği için, Türkiye’de “Füze Kalkanı”  kurulmasını onayladık!

Şimdi, bütün bu olup biten “uluslar arası oyunlar” sonrası, “Nereden çıktı bu Wikileans olayı?” diyorsanız, çok safsınız demektir!

Bu arada; karşınıza çıkan Milletvekillerine; “ONURLU DIŞ POLİTİKA nedir? ULUSAL ONUR nedir?” diye sorar mısınız?

Alacağınız yanıtları çok merak ediyorum!

İyi uykular Türkiye’m!..

Füze Kalkanı Nato ve Türkiye – 2

0

Evet, İsrail bir NATO ülkesi mi?

Neden İsrail’in derdi NATO’yu gerdi

NATO eşittir ABD yani batı

Girdiği yerlerden çıksa bile

Öyle bir fitne tohumu bırakarak çıkıyor ki

Temizle temizleyebilirsen

Evet, başbakanımız sn Recep Tayip Erdoğan’ın

NATO zirvesi öncesi dile getirdiği çekincelerine katılıyorum.

Ama aynı zamanda da soruyorum.

Bu füzelerin komutası kimde olacak?

Komuta NATO’da olacak.

Yani ABD de

Bunların komutasında Türk subaylarının da görev alacak olmaları ne mana ifade eder ki

İncirlikte ne mana ifade ediyorsa burada da o manayı ifade eder.

En iyimser aynı zamanda da olmayacak ihtimalle

Var sayalım ki füzelerin komutası bizde

NATO bunu İran, Suriye vs ülkelere karşı kullanmayacaksa

Bunun NATO açısından ne faydası var?

O zaman füze kalkanı ABD için ne anlam ifade eder ki

Kabul edelim ki bizdeki füzelerin komutasını NATO bize bıraktı

Aynı zamanda bunlar NATO’nun merkezi Brüksel’den de havalandırılamaz mı?

O zaman buradaki komutayı size bırakmasının bir anlamı kalır mı?

Diyelim ki İsrail kendisi için tehlike gördüğü

İran yâda Suriye tesislerini bombaladı.

İran yâda Suriye

Bombalanan ülke karşılık vermeye kalkışınca

Bizden kalkacak füzeler İran’ın uçak yâda füzelerini düşürecek

İsrail bombalayacak

İran Suriye vs devletler sığınaklarda ölümü bekleyecekler.

Sadece uçaklarını düşürmekle kalmayıp

Bu füzeler İsrail’i savunmanın ötesinde

Başka ülkenin stratejik hedeflerini bombalarsa ne olacak?

Batılılar medeni insanlardır.

Hiç öyle şey yaparlar mı?

Bizde bu duruma katkı vereceğiz..

Dostluk ve kardeşlik adına  

Bombalanmalarına sebep olduğumuz ülkelerden anlayış bekleyeceğiz

Ne yapalım NATO’nun takdiri böyle

Şu ana kadar NATO Müslümanlara karşı güven verici bir davranışta bulundu mu?

Türkiye’ye karşı güven verici bir davranışta bulundu mu?

NATO’nun yani ABD’nin sözüne nasıl güveneceğiz

Yarın o füzeler sizin dostlarınızı vurduğunda

O zaman Davos’un yâda vanmınıtın ne anlamı kalır ki

Demek ki eksen doğrultmada böyle oluyormuş

Böylece dış politikada doğuya doğru kayan eksenimiz

Batı rayına oturmuş olacak

Öyleyse eksen kaymasından rahatsızlık duyanlar kına yakabilir.

NATO zirvesi öncesi ABD ve Batıda çıkan Türkiye’deki eksen kayması yazılarını

Referans göstererek hararetli tartışmalar yaparak Ak Partiyi yıpratmaya çalışanların

Bu tartışmaların NATO zirvesinde Türkiye’nin elini, pazarlık gücünü azaltacağını hiç hesaba katmadılar mı?

Biliyoruz batı medyası bunu bilinçli olarak ileriye yönelik yapıyor da

Bizim medya bu kadar ferasetsiz mi?

Yoksa onlarda başkalarının hesabına mı çalışıyorlar?

Bütün sorumluluk basınındır demiyorum

Herkes yetkisi kadar sevap yada vebal sahibidir

Bu kozu da NATO iyi kullandı

Zirvede Türkiye’ye muhtemelen şöyle dedi

Eksenini belli et kararını ver

Kayma var mı yok mu?

Batıdan yani NATO’dan yanamısın doğudan yanamısın?

Doğudan yana olmanın bir bedeli varda

Batıdan yana olmakta hiç bedelsiz olmadı ki.

En fazla bizi NATO’dan atarlardı.

Atmalarına gerek kalmadan biz restimizi çekip ayrılabilindikte

Nasıl olsa sürekli bedel ödeyen biz değimliyiz

Belki daha hayırlı olurdu

Yeni ufuklar ve yeni kapılar açılır yeni oluşumlar olabilirdi

İran’ın NATO zirvesiyle eş zamanlı askeri tatbikat yaparak

NATO’ya karşı insanlık adına dik duruşu takdire şayandır

NATO kendi üyesi bile olmayan İsrail için

Bu kadar riski göze alıp fedakârlık yaparken

Türkiye için kılını bile kıpırdatmaması ki?

En son ve somut örneği Mavi Marmara’dır

Üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir olay değimlidir?

Bu bekâra karı boşamak türünden bir olay değil

Bilakis ilişkilerin sağlamlığı açısından elzem bir olaydır

Dünyamız için hayırlı olması temennisiyle…

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler.

 

Ulus Devletten Anla(ma)dıklarımız!

0

“Cumhuriyetin kuruluşunda henüz on üç milyon ve büyük oranda eğitimsiz köylü kitlesinden oluşan nüfuz uzun yıllar, Cumhuriyet elitlerinin belirlediği kimlik değerlerine göre biçimlenmiş bir anlam dünyasının içinde kendini bulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlettir. Ancak, ulus “Türk” olarak tanımlanmakta, Türk kavramının bir ırk ve soy anlamında değil, T. C.  Vatandaşı olan bütün ırk ve soylara şamil bir isim olduğu vurgulanmaktadır. Dolayısıyla bu Türk tanımlamasına göre Kürtler de Türk kavramı kapsamında kalmaktadır.” ( Yusuf Çağlayan -Emekli Askeri Hakim- Yeniasya, 6 Ağustos 2010 s.2 )

Bu şekilde güzel bir özetle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin var oluş keyfiyetini ortaya koyan Sn. Yusuf Çağlayan, yazısının devamında:

“Ne var ki, teorideki bu kapsayıcılık, pratikte bir anlam kazanabilmiş midir? Pratikte Türklük kavramının bütün etnik kesimleri kucaklayıcı bir üst kimlik işlevi görmediği yaşanan olayların dili ile kendini ifade etmektedir.” (a.g.m.) diyerek Türkiye halkını içeren “Türk Milleti” kavramının pratikte / yaşanan hayatta, beklenen birlik ve beraberliği sağlamadığını, samimi bir şekilde beyan etmektedir.

Bize göre, Tarih Süreci’nin Türk Milleti’ne tarih boyunca kazandırdığı sonuç göz ardı ediliyor. Bu millet, tarihte hep devlet kurmuş, bünyesinde değişik milletleri barındırmış, onlara önderlik yapmış; onları asimile etmemiş, aksine kendisi asimile olmuştur! Onlardan, birlikte yaşamanın verisi olarak çok şeyler almış, kendisinden de çok şeyler vererek hem kendisini, hem de içinde barındırdığı halkları, millet seviyesine çıkarmış, yepyeni oluşla, hem de kendisinden manen uzaklaşmadan ve fakat kendisini aynen nazara vermeyen bir hüviyetle tarih sahnesinde hep ola gelmiş.

Tabii, kendi bünyesinde bulundurduğu milletlerle bir ve beraber olarak, bugünlere gelmiştir. Özünden ayrılmadan fakat şeklen başkalaşarak nev-i şahsına münhasır / kendine has niteliklerle dünya milletleri arasında saygın yerini almasını bilmiştir.

Öyle ki, Türk Vatanı / Türkiye’deki her halka menşei ne olursa olsun Batılı; “Türk” demiş; Anadolu’yu “Türkiye” diye resmetmiştir. Bundan dolayıdır ki,  bir Bosnalı genç -bugün bile- “Ben Türküm” diyebiliyor. Avustralya’da Müslüman olan kız; “Türk oldu” diye vasfediliyor.

Buna rağmen, Osmanlı İmparatorluğu’nu Türk İmparatorluğu olarak niteliyen, Osmanlı topraklarından, mesela Güney Amerika’ya göç eden, aslen Türk olmayanları dahi Türko / Türk diye vasfeden Batı; günümüzde, Türkiye’nin geleceğinden ürktüğü için, Türkiye’de yaşayan ve kendilerini Türk Milleti’nin mensubu bilen insanımızı; sen Türk değilsin, şusun busun diyerek, içimize fitne fesat tohumlarını durmadan ekmekte, Türk insanını ayrıştırarak, kardeş kanı dökülmesini sağlamakta ve bunu devam ettirmektedir.

Aslında, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Türkiye’de Türk Birliği’ni sağlamıştır. Fakat, Batı’nın dolaylı dolaysız kışkırtmaları, bölücü rüzgarların esmesine yol açmış ve halen açmaktadır. Velhasıl, onlar üflüyor, buradaki kimi düşüncesizler kanıyor ve oynuyor, oyuna geliyorlar.

İşte, içinde bulunduğumuz acı duruma geliş; Türkiye’nin temelleri sağlam atılmadığından değil, Batı’nın ırksal kışkırtmaları, terörü gizli-açık desteklemelerinin bir sonucudur.

Bu durumda, Resmiyet ve Aydınlar  “Türk Milleti” kavramını pekiştirip savunacakları

yerde, bu kavramı sadece Türklere hasretmekle, büyük bir yanılgı içine düşüyorlar.

Yukarıda denildiği gibi, “Türk Milleti” Türkiye’de yaşayan her kökenden Türk vatandaşını içine almaktadır. Gerçek böyle iken, toplayıcı ve kavrayıcı nitelik arzeden “Türk Milleti” tabirini maalesef gevşettikçe gevşetiyor; Batı’nın iştahını kabarttıkça kabartıyor; işlerini kolaylaştırdıkça kolaylaştırıyoruz!

Oysa biraz önce belirttiğimiz gibi, Cumhuriyet İdaresi; aslında, millet oluş sürecinde başarılı olmuştur. Fakat ne yazık ki, “Millet”  gerçeğini yeterince sahiplenmiyor ve muhafazasına ciddi bir şekilde gayret sarfetmiyoruz!

Yeni nesiller, öğretmenlerimizin eseri olacağına göre, en büyük görev ve iş de, şüphesiz yine onlara düşüyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Anarşist kahramanlar

Batı’nın ilk üniversitesi olan Cambridge, 1229 yılında kurulmuştur. Bunu 1239′ da Salamenko, 1249 yılında yine İngiltere’deki Oxford, 1252’de de Sorbonne üniversitelerinin kuruluşu takip eder.

Daha sonra Prag Üniversitesi 1348’de, Viyana Üniversitesi 1365’te, Heidelberg Üniversitesi 1386’da, ve Köln Üniversitesi 1388’de faaliyete geçmiştir.

Oysa Türk ülkelerinde üniversiteler demek olan ‘medreseler’, Gazneli Sultan Mahmut zamanında (997-1030) kurulmaya başlanmıştır.

Medreselerin kuruluş esasında Şiiliğe karşı Sünniliği geliştirmek gibi bir teolojik amaç öne sürenler unutmasınlar ki, Batı‘da kurulan üniversiteler de de, ‘teoloji’ esastır.

Tamamıyla bir Türk müessesesi olan medreselerin ciddi birer eğitim merkezi olması, Karahanlı Türk Devleti zamanına rastlar.

Bunların bugünkü anlamı ile birer ihtisas üniversitesi haline gelmesi de Selçuklu Vezir-i Azam-ı  (1064-1092) Nizamülmülk‘ün Bağdat‘ta yaptırdığı ‘Nizamiye Medresesi’nin öğretime açılmasıyla başlamıştır.

Buraya kadar anlattıklarımdan çıkan en tartışmasız sonuç, Türkler‘de medreseler, eğitim müessesi üniversiteler olarak, Batı’dan tamı tamına 200 yıl evvel vücut bulmuştur.

Gelelim bugüne.

Bugün ise, bilim açısından tartışılsa da özgürlükler bağlamında, Batı‘dan 300 yıl geride üniversitelerimiz.

Batı‘da üniversiteler, ‘özgürlüklerin beşiği’ olarak tanımlanır.

Zira bilimin en çok ihtiyacı olan şey, özgürlüktür.

Bu da demokrasi standartlarının, üniversitelerde, diğer kurumlardan çok daha fevkinde olmasına bağlıdır.

Peki bizde öyle mi?

En başta YÖK buna engel.

Bunu da en çok geçmişte, bugün İktidar olan partinin mensupları dillendirdi.  Ta ki, YÖK, kendi kontrollerine geçene kadar.

12 Eylül ürünü bu kuruluşu kaldırmak gibi İkitidar’ın herhangi bir çabasını gözlemlediniz mi siz, Yusuf Ziya Özacan’ın YÖK Başkanı olmasından sonra

Her ülkede üniversite öğrencileri, uygun görmedikleri hertürlü uygulamaya karşı tepki koyarlar.

Protesto ederler.

Eylem yaparlar.

Daha önce cuma günleri camilerin önünde yapılan ‘türban eylemleri’ni hatırlayın.

Meşru ve yerinde eylemlerdi hepsi de.

Şu anda sorun çözülmediği halde, AKP İktidarı’ndan sonra bu eylemlerin bıçak gibi kesilmiş olması, geçmişteki meşruiyetinden bir şey kaybettirmiyor..

Bugün de farklı konularda protesto eylemleri yapıyorlar farklı görüşteki öğrenci gurupları.

Ama söz konusu olan Hükümet‘i protesto etmekse, Başbakan‘ı protesto etmekse, bu çocuklar Devlet’i soyanlardan bile daha fazla cezalara maruz kalıyorlar.

Remzi Gür’e, TBMM Üyesi bir parlamentere rüşvet vermekten 10 ay hapis cezası verilip ertelenirken,  Başbakan’ı protesto eden öğrencilere 15 ay hapis cezası veriliyor.

Cumartesi günü de Başbakan’ın Rektörlerle yaptığı toplantıyı protesto etmek için toplanan öğrencilere reva görülen muamele, Habur’da davul zurna ile karşılanan teröristlere reva görülenden çok farklıydı.

Çocuklara biber gazı sıkıldı, yerlerde sürüklendi, joplar kafalarında patladı.

İki öğrenci de hastahanede halen tedavi görüyor.

Unutulmamalıdır ki;  dünyadaki tüm olumlu gelişmeler, Gençlik Hareketleri ile başlar.

Gençliğin düşünce biçimlerinden biridir demokratik tepki koymak. O yüzden bu protestoları da bu bağlamda değerlendiriyorum ben.

Gençlerin protestolarına tepkisi olanlar, sadece Diktatörya özlemi duyanlardır.

Biz 1975 Üniversite Gençliği idik.

Ben öğrenciliğim esnasında öğrenci hareketleri içinde bizzat yer almış bir adamım.

Aydınlık tüm fikirler o dönemde ‘anarşist’ diye nitelenen, bizim jenerasyonun ürünüdür.

İşkence görürken biz, aklımıza gelmeyen İnsan Hakları’nı, düşmanı olduğumuz karşı görüşteki öğrenci arkadaşlarımızdan duyduk.

‘Dünyamızı kirletmeyin’ dediklerinde, ‘çevreciyiz’ dediklerinde, ‘Komünist’ dedik onlara. 

Şimdi siz de, ben de, hepimiz de ‘çevreci’ olmadık mı?

O dönem gençlerin fikirlerinin duyulmasını istemeyen Emperyalistler, birbirimize kırdırdı, dinlemek yerine bizleri.

O gün, o olayların bizzat içinde yer alan, sağcısı ile solcusu ile tüm arkadaşlarım da, hayata söyleyecek sözleri olan, bu sözleri ifade edecek donanımda kişiler şimdi.

Her dönemde farklı baş kaldırıya sebep olacak meseleleri var ülkemizin.

Şu anda, 12 Eylül 1980 öncesinden daha karanlık ülkemiz..

Gençlerin bu protesto eylemlerinin, bir de ‘sözde bilim adamları’ tarafından terörist faaliyet olarak değerlendirilmesi ise, ayrı bir trajedi.

Bahse konu olan bilim adamları, ‘besleme bilim adamları’ sıfatında, hergün bir yerlerde boy göstermeye devam ediyorlar.

Tanırsınız onları sız de.

Hükümet’in ‘tepkisiz, koyun gibi bir toplum’ talebi, Diktatörlere özgü bir davranıştır.

Buna bir de bilim adamları çanak tutarsa, vay halimize!

Bu çocukların protestosuna şiddet derseniz, ‘koyun gibi bir gençlik’ gelir arkadan. Bu da toplumu ileri değil, geriye götürür.

Üstelik bu çocukların şiddete başvurduğunu söylemek haksızlık olur.  Polisin kurbanlık dana gibi üstlerine çöktüğünü gördüm ben televizyondaki görüntülerde.

 Protestocu ile teröristi ayıramayan idareciler Diktatörlük özlemi duyanlardır.

Savunulması gereken tek şey, öğrencilerin demokratik protestosuna kulak vermektir. Onlara biber gazı sıkmak değil.

Unutulmasın ki; Başbakan‘ın seçim dönemlerinde aklına getirip, isimlerini zikrettiği, hiç de inandırıcı olmayan gözyaşlarına sebep olan telef olmuş 12 Eylül Gençliği de, o dönemlerde kendilerine  ‘anarşist’ denilen kahramanlardı.

 Bugünün kahramanları gibi.

Gençlere kulak vermeyenler, ‘vitesi geride takılmış araba’ gibilerdir. İleri gitme ihtimalleri hiç yoktur.

Bu çocuklara biber gazı verip, joplamak yerine, dediklerine kulak vermek, hem ülke için, hem gençlerimiz için, hem de İdarecilerimiz için hayırlı olacaktır.

 

Nice Elbiseler Gördüm İçinde İnsan Yok

Son Wikileaks belgelerinden sonra, Hazreti Mevlana’nın başlıktaki muhteşem sözünü daha sık hatırlıyorum: “Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok, Nice elbiseler gördüm içinde insan yok.” Sözün birinci bölümündeki “üzerinde elbise olmayan insanlar” ile yüksek insani hasletleri (özellikleri) taşıyan, fakir ancak namuslu, haysiyetli, dürüst, vatansever insanların kastedildiği malum.

Sözün ikinci bölümü ise, üzerinde paranın ve makamın gücünü ifade eden gösterişli elbiseler taşıyan ve fakat bu elbiselerin gerektirdiği vasıflara sahip olmayan, yani insani ve mesleki özellikleri yetersiz, en azından “adam olmamış” insanları ifade etmekte.

Özel hayatımda bu sözü doğrulayan çok fazla örnekle karşılaştım. Tumturaklı unvanlara sahip, erişilmez makamlar olarak gördüğümüz görevlere gelmiş veya olağanüstü para gücüne kavuşmuş bazı insanları yakından tanımaya başlayınca, “bu elbiselerin içinde” adam olmadığını görmek, benim için olağandışı bir durum değil. Ama bu yaşadığım tecrübeleri hayal kırıklığı ve üzüntü yaratan durum olarak tavsif etmem gerekir.        

Wikileaks adlı internet sitesinden ABD diplomatlarının yazışmalarından oluşan “gizli belgeler” yayınlanmaya başlayınca birçok ülkede deprem etkisi yarattı. Bu depremden Türkiye’de nasibini bolca almakta.

Wikileaks elinde bulunduğunu söylediği belgelerin henüz çok küçük bir bölümünü (yüzde 3 e yakın) açıkladı. Açıklanan belgelerden Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren kısmı ABD Büyükelçilerinin genellikle açık istihbarat kaynakları ile çoğunluğu siyasetçi ve medya mensupları olan kişilerle özel görüşmelerinden edindikleri bilgilere dayanıyor. Belgeler, Büyükelçilerin bu bilgileri ve yorumlarını kendi merkezlerine biraz da bizim alışık olmadığımız bir üslupla aktardıkları yazışmalardan oluşuyor.

ABD yetkilileri ile konuşan bu Türkiye vatandaşlarının, kendilerinin ne kadar önemli olduklarını göstermek iştiyakı ile çok boşboğazlık ettikleri anlaşılıyor.

ABD büyükelçilerinin yazdıkları ve bilgi olarak aktardıkları konulardan bazılarında ciddi hatalar yaptığı görülüyor. Bu hatalar, aldıkları bilgilere istinaden 5-6 sene önce yaptıkları değerlendirme ve yorumlardan bir kısmının isabetli olmaması şeklinde ortaya çıkıyor. Belgelerdeki üslup ve yapılan bu hatalar, ABD Büyükelçilerinin taşıdıkları elbisenin kalıbında olmadığı izlenimini verdirdi. Bu sebeple Cumhurbaşkanı Gül, “açıklanan belgeler arasında doğru olanlar da var, çok yanlış olanlar da yakışıksız olanlar da var. Bu da ABD’li diplomatların çapını gösterir, o kadar” dedi.

Bazı hata ve yanlışların olması bu belgelerin önemsiz ve külliyen yanlış bilgilerden oluştuğu anlamına gelmez. Dünyanın bir numaralı devleti kendine ait bu evrakın, gerçek olduğunu kabul ettiğine göre bunlar belgedir.

Açıklanan kısmı ile devletlerarası ilişkilerde belli hedeflere ulaşmak için belgelerin bir filtrelemeden geçirildiği kanaatindeyim. (Azerbaycan- Türkiye, S.Arabistan- İran ilişkilerini bozabilecek belgeler ile Türkiye’nin El-Kaide‘ye yardım ettiğine dair belgeler gibi.) Bu durum ise ayrı bir yazı konusu olacak kadar geniş.

Bunun yanında belgelerde Başbakan Tayip Erdoğan’ın İsviçre Bankalarında 8 ayrı hesabı olduğu; E. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu‘nun uyuşturucu kaçakçılığına bulaşan bir bölücü-Kürtçü siyasetçi olduğu; Maliye Bakanı Mehmet Şimşek‘in yabancı yatırımcılara, “Doğan Grubu hisselerine yatırım yapmamalarını çünkü bu grubun batacağını” söyleyerek telkinde bulunduğu gibi vahim iddialar var.

Bir yanda bundan sonra açıklanması beklenen diğer “gizli belgelerin” neler olacağını bilememenin sıkıntısı ile Başbakan ilk önce “eteklerdeki taşın dökülmesini beklemeyi” tavsiye ederken, diğer taraftan iddiaların ağırlığı acil cevap verme mecburiyetinde bıraktı.

Başbakan ve ilgili Bakanlar kendileri ile ilgili iddiaları net bir üslupla yalanladılar. Zaten yalanlamazlarsa istifa etmeleri gerekecekti.

Temennimiz bu yalanlamaları etkisiz bırakacak yeni bilgi ve belgelerin ortaya çıkmaması. Başbakanımız ve Hükümetimize isnat edilen leke ve şaibenin gerçek olması, Türk vatandaşları olarak haysiyet ve şerefimizi rencide eder.  Aynı zamanda iddiaların haklı çıkması, Türkiye’nin güvenlik ve millî menfaatlerinin büyük tehlike altında olduğunun işareti demektir.

Diğer taraftan belgelerde Başbakan Erdoğan’ın karakter ve tavrını öven, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nu çirkin bir üslupla yeren ve O’nun tehlikeli biri olduğuna dair ifadeler var. Ben olsaydım bu belgelerde övülen değil, yerilen/ kötülenen kişilerden olmayı tercih ederdim.

Tabii Dışişleri Bakanı Davutoğlu için, meslektaşı Hillary Clinton ile görüşmesini müteakip belgelerle ilgili olarak “Clinton özür diledi” açıklaması yaptıktan sonra, ABD kaynaklarınca “özür dilemedik” diye yalanlanması da bir talihsizlik oldu. Anlaşılan o ki, bizim yetkililer ABD’li diplomatlarla konuşurken ya aynı dili kullanmıyorlar veya her an satışa getiriliyorlar. Yetkililerin Türk Milletine yalan söylediği ihtimalini ise düşünmek bile istemiyorum.

Ortalık yoğun bir sis bulutu içinde. Elbiseler var, elbiselerin kime ait olduğu anlaşılıyor. Fakat elbiselerin içinde adam var mı, yok mu göremiyoruz. Çok geçmez sis dağılır, görüntü daha net hale gelir. Hangi elbisenin içinde adam yokmuş anlaşılır.

 

 

Erasmus’un Barbarları

0

Erasmus Programı, Avrupa Birliği ülkelerinin yüksek öğretim kurumlarında,  Avrupalılık bilincini yaymak ve geliştirmek için 1987 de kurulmuş. Programın en önemli hedefi,  Avrupa’da yüksek öğrenimin kalitesini arttırmak, Avrupa ülkelerinde yaşayan farklı kültürler ve yaşam biçimleri hakkında bir farkındalık inşa etmek ve hoşgörü kültürünü kurumsallaştırmaktır.

Program kapsamında, Türkiye’den Avrupa Birliği ülkelerine her yıl çok sayıda öğrenci ve akademisyen gitmektedir. Avrupa Birliği ülkelerinden de Türkiye’ye istenen seviyede olmasa da akademisyenler ve üniversite öğrencileri gelmektedir. Öğrenci,  akademisyen dolaşımı ve ortaklık projeleriyle, kültürler arasında hoşgörü ve tanınırlık sağlanmaya çalışılmaktadır.

Program, aynı zamanda ders kitaplarında,  yer alan, önyargılı yüklemelerin çıkartılmasını önermektedir. Türkiye bu amaçla ilk ve orta öğretim müfredatında önemli bazı değişiklikleri de yapmış bulunmaktadır. İngilizlere, Almanlara, Fransızlara ve belli başlı Avrupa milletlerine karşı daha hoşgörülü olmamız istenmektedir.

Öte taraftan, Birlik üyesi ülkelerde, yabancı düşmanlığı gittikçe artmaktadır. Türk ve Müslüman düşmanlığı körüklenmektedir. Hoşgörüyü yaygınlaştırma programı olarak bilinen bir dizi uygulama sadece resmiyette kalmaktadır. Hoşgörüye karşı hoşgörüsüzlük gittikçe artmaktadır. Bu durumun sebepleri hakkında ayrıntılı düşünmek gerekir. Konu samimiyete indirgenemeyecek kadar karmaşıktır.

Konuya Erasmus programının isminden başlayalım. Erasmus veya meşhur ismiyle söylersek Desiderius Erasmus, 1465-1536 yılları arasında yaşamıştır. Rotterdamlı  Erasmus olarak da bilinmektedir. Hümanizmin ve Rönesansın belli başlı öncülerinden kabul edilmektedir. Aydınlanma sürecini ve çağdaş Batı uygarlığını felsefi manada besleyen birisi olarak da bilinmektedir. Kendisi bir Hıristiyan ilahiyatçısıdır. Ancak Yunan ve Latin kültürüne de hâkimdir. Hıristiyan itikadını, Antik yunan felsefesi ve mitolojisiyle yeniden yorumlamıştır. Bir Avrupa birliği ideolojisini itikadı manada temellendirmeye çalışmıştır. Bu amaçla, Hıristiyanlar arasında bölünme ve ihtilaf nedeni olarak gördüğü, söylemleri ve mutaassıp grupları eleştirmiştir.

Erasmus’un önemli eserleri de şunlardır: Hıristiyan Askerin El Kitabı, Adagia(Yunan ve Latin özdeyişleri) ve Deliliğe Övgü. Bu eserlerden en meşhuru ise Türkçeye de tercüme edilen Deliliğe Övgü’dür. Türkiye’de yayınlanan birçok felsefe, uygarlık, hukuk ve siyaset felsefesi kitaplarında Erasmus’un görüşleri fazlasıyla işlenmiştir.  

Çağdaş Avrupa Birliği zihniyetinin kurucuları, onun anısını yaşatmak amacıyla “kültürel hoşgörüyü,  tanınırlığı ve Avrupalılık bilinci etrafında işbirliğine gitmeyi kurumsallaştırma programına”, onun ismini vermişlerdir.  

Hoşgörü programına adı verilen bu yenilikçi teolog acaba Türkleri(Müslümanları) nasıl bilirdi? Türkler hakkındaki kanaati neydi?   “Deliliğe Övgü” adlı kitabında şöyle yazmaktadır:: “İngilizler;  güzellik, müzik ve yemekleriyle, İskoçyalılar; soyluluk, kraliyet unvanları ve diyalektikleriyle, Fransızlar;  nezaketleri ve ilahiyatçılıklarıyla, İtalyanlar; belagatleri ve edebiyatlarıyla, Venedikliler; soyluluklarıyla, Yunanlılar; bilimlerin yaratıcısı olmakla, Almanlar; uzun boyları ve müneccimleriyle, Türkler ve diğer barbar artıkları ise dinleriyle övünür(Erasmus, 2007:154-155)

Türkleri yani Müslümanları barbar olarak gören ve değerlendiren bir Erasmus var. O’nun anısını yaşatma konusunda ittifak eden bir Avrupa Birliği misyonu var. Ön yargıları ayıklama projesi kapsamında, Türklere hakaret eden bu ilahiyatçının isminin programdan kaldırılmasının tartışılması gerekir. Müzakere sürecine bu konular taşınmalıdır. Türkiye üniversiteleri bu hakaretin eleştirisini yapmalıdır. Her şeyin hoşgörüyle tartışıldığı bir dünyada kendimize yapılan hakareti de tartışmalıyız. Hoşgörüsüzlüğü besleyen tarihsel metaforları yıkmaya buradan başlamak gerekir. Hoşgörüsüz bir zihniyetin kurucusu ile hoşgörü kurumsallaşmaz.

Erasmus, Deliliğe Övgü, Çeviren Çiğdem Dürüşken, Kabalcı yay., İstanbul 2007

“En Güzel Terörist Bizim Terörist”

Mısır Çarşısı bombacısı Pınar Selek‘e 12 yıl ağır (!) ceza çıkınca “Şaşkınım ama umutluyum” demişti. Ben daha da şaşkınım, haniyse umutsuz vakayım.

Hanfendi medya / kamuoyu desteği ile ojeli tırnaklarına, bebek yüzüne ve solculuğuna bağışlanmıştı.

CHP lideri, Fransa‘da Yılmaz Güney‘in kabrini ziyaret ettiğine MHP lideri – haklı olarak – öldürdüğü savcının ailesine de ziyaret tavsiye etmişti.

Yine de hüküm vermek istemiyordum ki takipçisi olduğum ‘Kalemler ve Kılıçlar‘daki programcılar sanatçının katl özgürlüğünden bahsetti. Dolayısıyla conta sıyrıldı.

Hatta malûm programcılar Necip Fazıl‘ın rutin kumarhane baskınlarını örneklendirdiler. Ve yazar – çizerlere dokunmayın mesajı verdiler.

Aklıma önce Danton, sonra Robespierre geldi. “Cellât, başımı kes ve halka göster zira gösterilmeye değer” diyen Danton ile “Ben fikir üretirim; başkaları onu uygular, ben uymak zorunda değilim” diyen Robespierre aynı kaptan kaşıklıyorlar.

Benim tam da söylemek istediğim buydu: Tarihin en tehlikeli viyadükleri olan fikir hareketlerini sistematize edenler eğer ona uymayacaklarsa bence saygıyı hak etmezler. Bu Robespierre için de Necip Fazıl içinde geçerlidir.

Düşlediği cemiyet nizamının prototipi olmak, inancını yaşamak, söylediğini yapmak, çelişik yaşamamak ve samimi olmak.. Her şeyden önce olan ve gönüllere tesir eden budur. Gayrisi lâf u güzaf.. Nasreddin Hoca‘nın baklava yemesi gibi; “Of, biraz da biz ölelim.”

İktidarları; siz yiyemediğiniz, siz paylaşamadığınız, siz zûlmedemediğiniz ve dokunulmaz hâle siz gelemediğiniz için eleştiriyorsanız fâsit döngüde daha çok böğürürsünüz.

Askerî bürokrasinin ve yüksek yargının dokunulmazlığı olmayacaksa, siyasetçinin dokunulmazlığının kaldırılması talepleri gündemden kalkmayacaksa sanatçının, müzisyenin, filim artistinin fiilî dokunulmazlığı neden geliyor.

Tarkan kokain kullanırsa ‘cici‘, lise öğrencisi kullanınca ‘kaka‘. Pınar Selek C-4’le toplu katliam yapabilir ama çarşı esnafı cin mısırı bile patlatamaz, ses bile çıkartmamalı. Yılmaz Güney savcı öldürebilir ama savcı Yılmaz Güney’leri öldürmemeli. Necip Fazıl kumar oynayabilir ama NFK’cılar oynamamalı. Siz sigara için ki çocuklarınız içmesinler.

Aha diyorum; Sol’un şiddeti kendindense absorbe etme, karşıdansa devleştirme yeteneği müthiştir. M.Ali Ağca‘lar, Halûk Kırcı‘lar 150 yıl yatsalar da çıksalar olmaz. Derileri yüzülüp keçilere yalatılmalı.

Ama iş Deniz‘lere, Mahir‘lere, Ulaş‘lara gelince romantik şiirlere dönüşür şarjör şakırtıları. Böylece birbirimizi anlamamakta yeni dünya rekorları kırmaya devam ederiz.

BDP, PKK‘lı teröriste, sağ Hüseyin Üzmez‘e sahip çıkmaya devam etsin. Pınar Altuğ‘un yerine Pınar Selek’li diziler görürsek şaşırmayalım.

Anlayana sivrisinek saz, anlamayana wikileaks bile az.