Hocam Seyid Ahmet Arvasi – 1

69

Sanırım Ağustos ayı sonları idi. Beş arkadaş İstanbul Tıp Fakültesi’ne ( Çapa Tıp )  geçiş yapmış, diğer üç arkadaşım yurtta kalmayı tercih etmişti. Ben biraz da mecburiyetten ev bulmak zorundaydım. Babamla beraber İstanbul’a gittik, Erzurum’dan sınıf ve oda arkadaşım, dünya ve ahiretteki kardeşim, can dostum, gönüldaşım Sabri ve rahmetli babası Nedret Amca her işimize koşuyorlar, ellerinden geleni yapıyorlardı. Ali Seydi  beraber gelen arkadaşlarımdandı. Malatya Darende’li  vatanını, bayrağını, milletini, devletini canından aziz bilen güzel ahlaklı, çok sevdiğim bir Türk milliyetçisi idi. Yurtta kalmayacağını, beraber evde kalabileceğimizi söyleyince,  ev arayışımızı birlikte yapmaya başladık. Sonunda fakülteye yürüme mesafesinde Şehremini’ de iki oda bir mutfağı olan bir ev kiralayıp eşya getirmek için memleketlerimize döndük.

İlkokul ve ortaokulu Bergama’da bitirip İzmir Atatürk Lisesi’ne kaydolmuştum. Lisede okurken Kemal Fedai Coşkuner ve Doğu Türkistan’lı Burhanettin Semerkantlı Amca’yı tanımak şerefine erişmiştim. İkisinin de üzerimde büyük tesirleri olmuştu, onlardan çok şey öğrenmiştim. Burhanettin Amca’nın bizim neslin üzerinde büyük emeği vardı. Kendisi o yıllarda altmış beş yaşlarındaydı. Bergama’dan İzmir’e geçmek isteğimi, babam ihtilal ortamında sık sık başımıza gelenlerden dolayı geri çeviriyor, evden dahi dışarı çıkmamı istemiyordu. Sonunda güç bela izin koparıp, İzmir’e gidebildim. Burhanettin Amca’yı Kemeraltı’nda buldum, büyük haz duyduğum sohbetlerinden birisini daha dinleme fırsatı nasip olmuştu. Kendisine İstanbul’a gideceğimi bildirince, S. Ahmet Arvasi Hoca’yı görmemi, selamını iletmemi söyledi. Arvasi Hoca ile ilgili güzel şeyler anlattı, Hoca’yı yakından tanıyor ve çok seviyordu. Ondan bahsederken saygı ve hürmet doluydu. Lisede iken hergün, Hergün gazetesi alır, birinci sayfayı okumadan ikinci sayfadaki Hoca’nın Türk-İslam Ülküsü köşesini okur, sonra da itina ile köşe yazısını keser ve saklardım.

Yirmi gün sonra, fakültenin öğretime açılmasından bir gün önce İstanbul’a geldim. Ali Seydi de gelmişti. Ertesi gün Arvasi Hoca’yı nasıl bulabileceğimizi tanıştıklarımıza sormaya başladık. Nihayet üçüncü gün, tanıştığım sınıf arkadaşım Fatih, Hoca ile aynı apartmanda oturduklarını, haftasonu beraber gidebileceğimizi söylediğinde çok sevinmiştim.

Cumartesi öğleyin ikide Erenköy’ de kararlaştırdığımız yerde buluşup apartmandan içeri girip, merdivenlerden bir kat çıktığımızda sağdaki kapının zilini çaldık. Kapıyı uzun boylu, hafif sakallı, gür, siyah saçlarıyla yakışıklı, güzel ve nur yüzlü Hoca açtı. Fatih, başıyla beni işaret ederek;

 -Bahsettiğim arkadaşım dedi.

Hoca bizi içeri aldı. Holden sonra perdeyle bölünmüş odaya geçtik. Kendimi tanıtıp, Burhanettin Amca’nın selamını söyledim. Burhanettin Amca’yı çok sevdiği anlaşılıyordu. Ancak sanırım yeni görüşmüşlerdi, ya da benim intibam böyleydi. Aklıma takılan birkaç soruyu sordum, ancak aldığım cevaplardan  birinden hiç hoşlanmamıştım, belli etmedim. Düzgün, sade bir anlatımla konuşuyor, fakat konuştukça  daha fazla etkisi altına alıyordu. Kendisini çok iyi yetiştirdiği, çok kitap okuduğu, çok dolu olduğu ilk andan itibaren fark ediliyordu. Etrafına enerji veriyordu. Kelimelerle anlatılamayacak kadar müthiş dinamizmi insanı hayrete düşürüyordu. Bizimle iki saatten fazla sohbet etti, kalkarken bir daha ne zaman ziyaretine gelebileceğimi sordum.

-Ne zaman isterseniz. Benim kapım  her zaman açık dedi.

Ertesi günü gelip gelemeyeceğimi sordum, olumlu cevap alınca geleceğimi söyleyerek kalktık. Yine elini öpmek istedim, öptürmedi, “âlimlerin, ana-babanın eli öpülür” dedi. Daha sonraki yıllarda da birkaç kez elini öpmeye çalıştım, ama muvaffak olamadım.

Pazar günü saat ikide Hocam’ın ziline basıyordum. Kapıyı güler yüzüyle açıp adımla hitap ederek içeri aldı. İki saatlik sohbetin sonunda zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım. Oğlu, sevgili kardeşim Murat’ı  genç bir delikanlıyken ilk olarak gördüm. Yaşına göre çok olgun, ağırbaşlı, efendi idi.

İhtilal ortamında bin dokuz yüz seksen ikide ocağın yeniden kurulması, yeniden teşkilatlanılması bizzat Hocamızın bilgisi dahilinde olmuş, can kardaşım, gönüldaşım Sait Gönen’le tanışmamızı sağlamıştır. Ocak başkanı iken Hocamızı ziyarete gittiğimiz bir gün arkadaşım bu ortamda, zor şartlar altında, herkesin ümidinin azaldığı sırada kendisinin çok gayret sarfettiğini, kimsenin yardımcı olmadığını ve de çok yorulduğunu belirttiğinde  “dava adamları asla yorulmazlar. Unutmayın ki Şanlı Peygamberimiz hayatında bir kez dahi bunu kastederek artık yoruldum, bıktım dememiştir” demişti ki; bu söz ikimizi de çok etkilemişti. Bizi fikri planda yetiştirmenin yanında, öyle bir ateşliyor, heyecan, dinamizm ve kahramanlık ruhu veriyordu ki; her milli davada sesimiz, dağları delecek, deryaları aşacak kadar kendinden emin ve daha gür çıkıyordu. Hakikatte gençlik; idealsiz, davasız, en dinamik olması gereken çağı, kahvede, diskotekte geçen şaşkın, ürkek, korkak, kısık sesli olmamalıydı.

Artık her hafta sonu genellikle arkadaşlarımla Ocaktan Hocam’a gidiyorduk. İzmir’deki arkadaşlarıma bahsettiğimde onlar da ziyaret etmek istediler. Mehmet Karanfil, Sıddık, Ömer Kaplan, Cevat Güldoğan, iki üç ayda bir Veli Öztürk zaman zaman İstanbul’a geliyorlar ve Hocamızı ziyaret ediyorduk. Burhanettin Amca’yla zaman zaman görüştüklerini zannetmeme rağmen dünya gözüyle hiç görüşmediklerini öğrenince çok şaşırmıştım. Birbirlerini hiç görmedikleri halde çok seviyorlardı.

Şuurlu bir Türk milliyetçisiydi. Tıpkı on yedinci yüzyılda yaşayan müfessir Vani Mehmet Efendi gibi düşünüyor, onun bundan üç yüz yıl önce <<Arais-ül Kur’an>> adlı kitabının ikinci cilt, ikiyüz ellinci yaprağında yazdığı gibi;  <<den Türkler, Kur’an’ da bahsi geçen Zülkarneyn’den maksat Oğuz Han olduğunu söylerler ki; bu konuda tereddüdü mucip olacak hiçbir nokta yoktur.>> derdi, Oğuz Han’ın Zülkarneyn Peygamber olduğuna inanırdı. Sık sık Oğuz’un çocukları dediğinde gözleri ışıldar, sesi gürleşirdi. Aydınlar Ocağı’ndaki bir konferansta “ben Afrika’nın ortasında kapkara bir zenci olarak dünyaya gelmiş ve bu akla da sahip olsaydım tereddütsüz Türk milliyetçisi olurdum. Çünkü ben; Türk milletinin de, İslam aleminin de, mazlum milletlerin de kurtuluşunun Türk milliyetçilerinde, Türk-İslam ülkücülerinde olduğuna Amentüye iman ettiğim gibi inanıyorum.” demesi üzerine salondaki coşku zirveye çıkmış, heyecan doruğa ulaşmıştı. Etrafımdakilerin gözleri yaşarmıştı. Geçen hafta içinde Hoca’nın adını bile duymamış milliyetçi bir genç, milliyetçiliği nasıl tarif edebiliriz ki; benim vicdanımda gönül rahatlığıyla “hah işte bu” diyebileyim dediğinde bu hatıramı anlattır anlatmaz; “işte tam tamına bu” dedi.

Çok müşfikti, hassastı, affediciydi. Yanlışından döneni affederdi, ancak dinine, vatanına, bayrağına, milletine, devletine ihanet edenleri asla affetmezdi. Bu konuda tavizsiz ve radikaldi. Türk-İslam Ülküsü birinci cilt onuncu sayfada “bu dava ve ülkünün eskimediğini; modası geçmediğini bütün Türk ve İslam düşmanları Allah’ın izni ile idrak edeceklerdir. Türk’e ve İslam’a kefen biçenlerin sonu korkunç olacaktır.” demektedir.

Türk milletini aşk derecesinde severdi. Tarih boyunca bütün milletlerin putları, müşahhas tanrıları olmuştur. Halbuki Tanrı mücerrettir. “Tarihte yontulmuş Tanrısı olmayan bir millet vardır; o da Türk Milleti’dir.” demiştir. Bu çok önemli bir sosyolojik tespittir.

 DEVAM EDECEK …