16 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1229

Müslüman İradesini Kime Teslim Eder?

Tarikat- Cemaat ve STK’lar” başlıklı yazımda belirttiğim gibi, cemaat ve tarikatlara soğuk olmayan ve hatta bu dini nitelikli örgütlerin birbirlerine karşı gösterebildiği hoşgörüden daha fazlasını gösteren bir anlayışa sahibim. Bu kurumların farklı özellikteki kitlelere İslami hizmetlerin götürülmesinde faydalı olduğunu da düşünürüm.

Ancak dinin motor güç olarak kullanıldığı hareketlerde dikkat edilmesi gereken hususlara dair zaman zaman uyarılarda bulunma ihtiyacı hissetmekteyim.

Necip Fazıl gibi, dini grupların hemen hepsi tarafından saygı gören bir inanmış mütefekkir sanatçının bile, kâfirden ziyade “ham softa kaba yobaz” diye nitelendirdiği, dini yanlış anlayan ve anlatan, cahil ama kendini âlim zanneden kişiler ve dindar değil, din ticareti yapan kişilere karşı mücadele etmiş olması da, bu ihtiyacın bir tezahürü olduğu kanaatindeyim.

Cemaat ve tarikatların eğitimlerinde, mensup veya müridin iradesinin cemaat liderine/ şeyhe devredilmesi ve tam bir teslimiyet şartı aranması benim İslam anlayışım içerisinde kabullenemediğim temel husustur.

İslam’ın omurgası olan “kelime- tevhit“in anlamı “başka ilah yok, sadece Allah var” demekse, “ilah yalnız Allah olacaktır, ibadet yalnız Allah’a yapılacaktır.”

Biz Müslümanlar olarak Fatiha suresini her gün defalarca okuyup, bu gerçeği haykırdığımız halde, araya kendisinde çeşitli özellikler gördüğümüz insanları, kurumları veya güç sahiplerini koymak, herhalde İslam’a pek uygun olmasa gerektir. “İnsana ve paraya kulluk varsa, Kur’an’ın Allah’ına kul olamayız” sözüne bir Müslüman olarak yanlış deme imkânımız var mıdır?

“Şeyh karşısında mürit, gassal karşısında meyyit gibi (ölü yıkayıcının karşısındaki ölü gibi) olmalıdır” anlayışı, Hazreti Peygamber ve sahabeleri arasındaki münasebette bile bulunmuyordu. Sahabe, vahiy karşısında tam bir teslimiyet içindeyken, Peygamberin beşer olarak söylediklerine karşı kendi aklına ve iradesine uygun davranışlar gösterebiliyordu.

Sahabe içindeki en az bilineninin bile, en büyük veliden mertebe itibariyle daha önde olduğu kabul edilmektedir. Yine tasavvuf anlayışında herhangi bir şeyhin veya kanaat önderinin mertebesi de bir veli mertebesinden aşağıdadır. Öyle ise bu irade teslimiyetini İslam kuralları içinde nasıl açıklayacağız?

En yüksek mertebede olduğu kabul edilen sahabenin içinde, Hazreti Peygamberin eşine iftira atma günahını işleyenler olduğunu hatırlayalım. Yine ashabın büyüklerinin arasında yaşanan tarihi savaş ve çatışmaları da düşününce hatasız ve günahsız, insan, şeyh, kanaat önderi olamayacağını görmek durumundayız. Bu sebeple irademizi hiçbir kimseye teslim etmeden, İslam’a hizmet edenlere saygıda da kusur etmeden, İslam’ı yaşamak daha doğru bir seçim olsa gerektir.

*****

HIRS-I CÂH: Mustafa Yazgan Hoca’dan dinlediğim bir tarihi olayı hatırlıyorum. Taraftarları nezdinde hem siyasi ve hem de dini bir lider hüviyetinde olan ünlü siyasetçi, hareketinin ilk yıllarında, Konya mitinginde omuzlara alınır. Omuzlar üstünde iken duyduğu memnuniyeti yüzünden bellidir.

Muhafazakâr kitlelerin “Üstad”ı Necip Fazıl, bu durumu gözleyince o siyasetçiyi “hırs-ı câh / hubb-u câh” (yani makam-mevki tutkunu olmak, insanların beğenisini kazanmak arzusu, hep önde görünmek iştiyakı, şan-şeref meftunu) olmakla tavsif eder ve öfkelenerek meydanı terk etmek ister.

Üstad’tan sonra, Müslümanların bir kesimi için “hırs-ı câh” omuzlara alınmanın dayanılmaz hafifliğinden ibaret değil. Bu kesim için devletin ve gücün ele geçirilmesi vazgeçilmez bir hedef.  Burada önemli olan, bu isteğin ne kadarının din temelli hizmetin daha yaygın ve kaliteli verilmesi, ne kadarının nefsî ve siyasi olduğudur.

Hırs-ı câh içindeki, makam ve güç tutkunu, Müslüman kimlikli bazı kişiler, tamamen nefsanî istek, arzu ve hırslarını din hizmetinin bir gereği gibi gösterebilir. Bu kişilerin, insanların kişisel özgürlük alanlarına tecavüz etmeleri, şeref ve haysiyetlerle oynamalarına gerekçe yapmaları, İslami bir davranış olmadığı gibi, son derece tehlikeli sonuçlara sebep olabilir.

Ham softa- kaba yobaz” diye nitelendirilmeyi hak eden bazı dindar kimlikli insanların, eksik bilgi ve eksik iman sahibi olduğu halde diğer Müslümanların hayat tarzını tanzim etmeye yönelik gayretlerinin ne büyük zarar verdiğine dair de hepimizin tecrübeleri vardır.

******

Yalnız Allah’tan yardım dilemesi gerekenlerin, muktedir görünenlerden, güç sahiplerinden, ABD’den medet umar hale gelmesi bir güç tutkunluğunun esiri olabilir. Hakk’ın ve haklının yanında değil, güçlünün yanında olmanın İslami irade ile bağdaşması mümkün değildir.

İradesini birilerine teslim etmiş insanlarla demokrasi ve insan hakları kavramları sözde kalmaya mahkûmdur. 

Bu konuda konuşması ile bana ilham veren Prof. Dr. Hasan Onat‘ın şu sözleriyle bitirelim:

“İslam, akli yetileri yerinde olmayan insanı sorumlu tutmaz. Kur’an nasıl Allah’ın bir ayeti ise, akıl da Allah’ın bir ayetidir. Allah, akla destek olması için vahiy göndermiştir. Bilim en temelde, insanın Tanrısal aklın ve insan aklının işleyişini ve yaratılanlar üzerindeki izlerini anlama ve açıklama çabasıdır.

İslam’a göre iman, sorumluluk ve kurtuluş bireyseldir. Kimse kimsenin günahını çekemez. Dileyen Müslüman olur; Tanrı dileyen kimseyi hidayete ulaştırır. Hiç kimse, ne Müslüman olması için, ne de Müslümanlığı yaşaması için zorlanabilir; çünkü “dinde zorlama yoktur” (Bakara, 2/256).

Din, laiklik ve demokrasi ile ilgili sorunlar, bilimin ışığında ve bilimsel yöntemlerle çözümlenmelidir.

 

Siyasi Parti Genel Başkanlarına Açık Mektup

Cumhuriyetimizin 87. yılı münasebetiyle kuruluşunda emeği geçen herkese saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.

Ruhları şad, makamları cennet olsun.

Bu vesile iktidarı ve muhalefeti ile tüm siyasi parti genel başkanlarına da seslenmek istiyorum.

Artık halkımız gerginlik değil çözüm istiyor.

Siyası hayatımız bu asil millete yakışır şekilde yeniden formatlanmalı..

Halk merkezli siyaset geliştirilmeli.

Ortak değerlere herkes saygı duymalı.

Sorunlara tutarlı dengeli alternatif çözüm önerileri sunulmalı.

Laf yarışı üzerinden değil, hizmet yarışı üzerinden siyaset yapılmalı.

Siyasete konu olacak ve olmayacak hususlar, etik kurallar olmalı.

Her türlü toplumsal değer siyasete malzeme yapılmamalı.

Toplumun ortak değerleri siyaset dışı tutulmalı.

Siyaset dışı tutulması gereken ortak değerler şunlardır.

1 – Dini ve milli değerler

Başörtüsü giyim- kuşam vs.

Bunların karşıtı ve taraftarı olmamalı,

İsteyen inansın, istemeyen inanmasın.

Yâda isteyen istediğine inansın.

İsteyen açılsın, isteyen kapansın.

İsteyen ibadet yapsın, istemeyen yapmasın.

Buna ister bireysel özgürlük deyin, isterse dini özgürlük.

Özgürlüklerin kullanımında hizmet alan, hizmet veren ayrımı olmamalı, olamaz ki..

Kamuya kapalı kamusal alan,

Kamu olmayınca, kamusal alan nasıl olacak?

Burada belirleyici tek ölçü şu olmalı,

Toplum düzenini tehlikeye sokmayacak,

Üniter yapıya zarar vermeyecek,

Bunların dışındaki hiçbir kıstas çağdaş ve medeni toplumlara yakışmaz vede görülmez.

2 – Atatürk Cumhuriyet ve Laiklik

Atatürk, Cumhuriyet bunlar bu halkın ortak milli ve toplumsal değerleridir.

Laiklik bireysel değil, kurumsal bir kavramdır.

Anayasal düzendir.

Bunlarda siyasete konu edilmemelidir.

3 – Kutuplaşmaya sebep olacak hususlar

Alevi – Sünni; Kürt -Türk

Sevmiyor, beğenmiyor olabilirsiniz,

Herkes bir birlerinin inancına ve ırkına saygı göstermelidir.

Bunlar birlikte yaşamanın asgari müşterekleridir.

Ayrıca farklılıklarımız kavga değil, zenginlik sebebi olmalıdır.

Bunların siyasi tartışmalarla ne ilgisi olabilir?

Yıllardan beri siyasiler bunları niçin tartıştı ve hala niye tartışıyorlar?

4 – Negatif değerler üzerinden siyaset yapılmamalı

Sürekli tartışmak, hakaret etmek, çamur atmak,

Sadece eleştirmek, siyasetin ana gündemi olmamalı.

Sürekli olarak başka parti ve liderlerin yanlışlarını ve eksiklerini konuşmak şimdiye kadar bu millete ne kazandırdı ki bundan sonra ne kazandırsın?

5 – Pozitif siyaset yapılmalı

Sizin kendinizle alakalı konuşacağınız bir şeyleriniz yok mu?

Siz halka kendinizi anlatmak yerine, başkalarını anlatıyorsunuz

Kendi tüzük ve programlarınızı yönetim anlayışınızı,

Yani ekonomide, sağlıkta,

Eğitimde, ulaşımda,

İç ve dış politikada neler yapmayı düşünüyorsunuz?

Siz iktidara geldiğinizde bu milletin karnını nasıl doyuracağınızı,

Yüzünü nasıl güldüreceğinizi,

Bu toplumu nasıl kalkındıracağınızı,

Bu ülkeyi nasıl muasır medeniyet seviyesine getireceğinizi niçin anlatmıyorsunuz?

Yoksa bu konularla ilgili plan vede projeleriniz yok mu?

Bilmiyoruz…

Varsa anlatın belki vatandaşın tercihi siz olursunuz.

Gerginlik ve kutuplaşma siyaseti artık sıkıcı olmaya başladı.

21. asırda nüfusunun % 99 Müslüman olan bir ülkede,

Başörtüsü hala gerginlik konusu oluyorsa,

20. asrı kaybettiğimiz gibi 21. arsıda kaybedeceğiz demektir.

Unutmayınız bu asil milletin vebali dünyada da ahrette de üzerinizdedir.

Bu kafa yapısı kendi halkını doyuramadı.

2. Dünya savaşından yenik çıkan Almanya’ya ve Avrupa’ya işçi olarak gönderdi.

Bizim işçimiz onları kalkındırdı.

Atom bombası yiyen Japonya kalkınmasını tamamlayarak teknolojide ticarette ve ekonomide dünya devi oldu.

Sizde hala aynı zihniyet aynı tartışma konuları,

Aleviydi, sünniydi,

Laikti, değildi,

Türktü, Kürttü,

Çağdaştı, yobazdı,

Cumhuriyetçi, hilafetçi,

Göbeğini kaşıyan, ensesini kaşıyan,

Onun oyu, bunun oyu,

Eh be kardeşim sıkılmadınız mı bu konulardan?

Allah rızası için birazda bu millet ve bu ülke için ne yapabilirizi düşünseniz,

Günaha mı girersiniz?

Milletin vergileriyle lüks hayat yaşıyor, milletin ensesinde boza pişiriyorsunuz.

Artık vazgeçin bu anlayıştan,

Bu milletin günahı nedir?

Bu milletin ne laiklikle,

Ne çağdaşlıkla,

Ne cumhuriyetle,

Ne mini etek, nede başörtüsüyle bir sorunu yok.

Lütfen ellerinizi milletin yakasından çekiniz.

Dinlisiyle, dinsiziyle,

Sağcısıyla, solcusuyla,

Bu milletin tek derdi iş, aş…

Daha iyi bir iş, daha iyi bir aş ve çağımıza uygun bir geçim standardı yakalamak.

Yüz binlerce Üniversite mezunu boşta, milyonlarca insan işsiz.

Bunlar sizi hiç ilgilendirmiyor mu?

Bunlar gündem olmaya değer şeyler değil mi?

Gerginlik belki bir yere kadar heyecan veriyor ama, kabak tadı da vermemeli..

Nasrettin Hocanın deyimiyle.

Kabak cennet yemeğidir ama,

‘Her sahurda da kabak aşı yenmez ki’

Siyasiler şunu anlamalı ki,

Artık halka rağmen siyaset olmuyor.

İktidar yâda başarılı olmanın yolu

Halkla aranıza duvar örmekle değil,

Köprü kurmakla olur.

Halk la aranıza köprü kurmak ise;

Ona tepeden bakmaktan ve cahillikle suçlamaktan vazgeçerek,

Tarihine, kültürüne, milli ve manevi değerlerine saygılı olmakla olur.

İktidarı ve muhalefeti ile tüm siyasi parti lider ve yöneticilerini ülkemizin ve halkımızın gerçek gündemine dönmeye davet ediyorum.

Hepinize saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.

Cumhuriyetimizin 87. yıl dönümü vatanımıza ve milletimize hayırlı olsun.

Millete hizmet edenlerin yolu açıl olsun.

Millete ihanet edenler varsa, kafalarına millet kadar taş düşsün.

                                                                                                                   

ÂMİN

 

Tören Cumhuriyetçiliği

Her Cumhuriyet Bayramı geldiğinde inanmadan ve içlerine sindirmeden tören milliyetçiliğine benzer şekilde “tören Cumhuriyetçiliği” yapanlardan tiksinir olduk. Cumhuriyet’e sadece 29 Ekim günleri şeklen bağlı kalan, ama hayatları boyu onunla kavgalı olanlar, ikinci, üçüncü Cumhuriyet arayışı içinde olanlar ve kendilerine değişik kesimlerden ortak bulanlar utanmadan ve sıkılmadan Cumhuriyet’i kutlarlar. Acaba bugünkü Türkiye’nin manzarası Cumhuriyet’i kutlamaya ne ölçüde uygundur? Milli Mücadeleyi küçümseyenler, dünün mandacılarının devamı olanlar, bugünün teslimiyetçi, küreselcileri, dıştan yönetilenler, demokrasiyi Cumhuriyetsiz düşünenler, Türk kimliği ile kavgalı olanlar ne yüzle Cumhuriyet’i kutladılar?

Bir taraftan ülkenin toprak bütünlüğünü, Devlet şekli ve üniter yapısını, Anayasanın değiştirilemez maddelerini demokratikleşme adı altında tartışmaya açacaksınız; “çok uluslu, çokkültürlü, çok dilli” yapay bir devlet modeli arayacaksınız; milli egemenliği paylaştırmak için yerli ortak arayacaksınız; açılım adı altında insanları birbirinden uzaklaştırıp ötekileştireceksiniz; bize yabancı olan etnik soruna çanak tutup zihinlere etnik fitneyi sokacaksınız; terör örgütü ile mücadeleden çok müzakereyi düşüneceksiniz; daha sonra da Cumhuriyet’in 87. yılını kutlayacaksınız.

87. yılında Cumhuriyet ve Türk Milleti hiçbir zaman bugünkü kadar iç ve dış tehdit ve tehlikelerle karşı karşıya kalmamıştır. Biz çocuklarımıza ilelebet yaşayacak ve yaşatılacak Türk Devletini ve Cumhuriyetimizi emanet bırakmak istiyoruz. Bir kısır döngü şeklinde Devleti ele geçirme, Yargı dahil önemli kurumları üzerinde hesaplaşma yarışını, birbirinden rövanş alma kısır mücadelelerini gelecek nesillere kötü bir miras olarak bırakmak istemiyoruz. Hukuk devletinin parti devletine dönüştürülmediği, bastırma, sindirme ve yargısız infazların yer almadığı, temel hak ve hürriyetlere saygılı bir demokrasiyi özlüyoruz.

Cumhuriyet’in 87. yılında hâlâ istikrar ve mutabakatların geliştirilmesini arıyoruz. Osmanlıdan milli devlete ve Cumhuriyet’e geçiş bize ikram edilmedi. Bedel ödeyerek Milli Mücadeleyi başardık ve onu Cumhuriyetle taçlandırdık. Geliniz 87. yılda milli bağımsızlığın ve milli egemenliğin değerini bilelim. Ona yerli yabancı ortak aramayalım. Milli bağımsızlık ve milletleşme olmadan gerçek demokrasi de olamaz. Batılı işgalcileri tekrar davet etmeyelim. Cumhuriyet’i açık arttırmaya çıkarmayalım. “Allah bu Millete bir kere daha İstiklâl Marşı yazdırmasın” temennisinde bulunan Mehmet Akif’e kulak verelim.    

87. yılındaki Cumhuriyetimiz; reel sektörün önemsenmediği, tarımın perişan edildiği, “üretme ithal et, borçlan ve tüket” anlayışının zihinlere sokulduğu, dış ticaret açığının bir yılda %67 arttığı, cari açığı kapamanın ve hafifletmenin tehlikelerle dolu sıcak para girişlerine bağlandığı, işsizliğin kol gezdiği, devlet baba anlayışının yerine bize yabancı tüccar devlet anlayışının, ekonomik değerlerinin yabancıların eline geçtiği bir dönem yaşıyor. 1923’te iktisadi bağımsızlığı siyasi bağımsızlığın garantisi olarak görmüştük. 2000’li yıllarda kötü huylar edindik. Sorun çözme ve karar alma mekanizmalarının milletüstü yapılara yerini bırakması yolunda küresel baskılar var. Mahallilik ve millilik kavramlarından evrenselleşmeye doğru yönlendirilen bir Dünyada yaşıyoruz. Önü açılmış milli devletler her yönden kuşatılıyor; kaynaklarına küresel reçetelerle el konuluyor. Kamuoyu uyuşturuluyor ve asıl gündem dışı konularla meşgul ediliyor. ***

Geçen hafta Bartın Belediyesi’nin düzenlediği 14. Kitap Fuarına katıldık ve küreselleşme üzerine bir konuşma yaparak kitaplarımızı imzaladık. Daha sonra Sinop’a geçtik. Aydınlar Ocaklarının Sinop’ta yapılan 35. Şurası dolayısıyla Sinop Aydınlar Ocağı yöneticilerini ve katılanları tebrik ediyoruz. TBMM Başkan Vekili Sayın Meral Akşener’e, açık oturuma katılan Prof. Dr. Hüseyin Peker, Prof. Dr. Hasan Onat, Prof. Dr. Özcan Yeniçeri ve Doç. Dr. Kâmil Kaya’ya teşekkür ediyoruz.  

NOT: Kayınvalidemizin vefatı dolayısıyla ilgilerini esirgemeyen Trabzon MHP milletvekili Süleyman Yunusoğlu’na, İl Başkanı Nihat Bey ve arkadaşlarına, Aydınlar Ocağımızın Başkanları Prof. Dr. Orhan Değer ve Doç. Dr. Yüksel Ali Yazıcıoğlu’na, ülkücü kardeşlerimize, telefon ederek, mesaj göndererek acımızı paylaşan vefalı bütün dostlarımıza teşekkür ederim. Allah razı olsun.     

           

Yalçıntaş Hoca’nın kahır günü

İstanbul Ticaret Odası Başkanı Murat Yalçıntaş’ın isminin de karıştığı Yeşilköy‘de bulunan fuar alanındaki davaya ait rüşvet skandalında verilen tutuklama kararı, bir takım söylentileri de beraberinde getirdi.

Nevzat Hoca’yı yakinen tanırım. O’nu ve benzeri mütefekkir Türk aydınlarını dinleyerek geçen bir öğrencilik, gençlik dönemim oldu.

Keşke hiç siyasete bulaşmasaydı şeklinde düşünmeme rağmen, AKP Milletvekili olduğu dönemde, kendisinin de yanında olmadığını kesin bildiğim konularda bile sıkı bir AKP fanatiği kesilmesine rağmen, saygıda kusur etmem.

En son olarak, Aydınlar Ocağı Kocaeli Şube Başkanı Ahsen Okyar Beyefendi’nin oğlunun nikâhında birlikte nikâh şahitliği yaptık Hoca ile.

Sohbeti ile keyiflendim o gün yine.

Oğlu Murat Yalçıntaş’a gelince, hiç tanımadım.

Bunca yıldır İş Dünyası ile haşır neşir olmama rağmen, İş Adamı kimliği ile de tanımadım geçmişte.

Ta ki İstanbul Ticaret Odası’nda Mehmet Yıldırım’ın karşısına ‘ AKP’nin Adayı’ olarak çıkana dek.

Siyasetten geldi.

AKP İstanbul İl Başkan Yardımcılığı görevinden ayrılıp Başkan oldu Ticaret Odası’na.

Başına gelen bu olaylarda taksiri var mı yok mu bilebilmem mümkün değil.

Onun için de sürpriz olduğunu düşündüğüm bu tutuklama kararı sonrası, babası Nevzat Hoca geldi gözümün önüne.

Nevzat Hoca için baba olarak gerçekten zor bir durum.

Çok üzüldüğünü düşündüm Hoca’nın.

Hoca,  geçmişte olmadı ise bile, bugün kesin pişmanlık duymuştur siyasete girdiğine.

Zira yazılanlara, konuşulanlara bakılırsa, bu gelişmelerin öncesinde de operasyon anında da Başbakan‘ın haberi var.

Hoca’nın, ilk andan itibaren kendisine destek verdiği Başbakan, oğlunun başına gelen bu olaylardan haberdar ve kılını kıpırdatmıyor.

Hoca da bilir ki, Başbakan olur vermese bu davanın seyri hiçbir zaman bu noktaya gelmez.

Bana birileri buradan yine maval okumaya kalkıp da, “Yargı bağımsızdır, Başbakan ne yapsın” şeklinde konuşmasın.

Allah’ın bildiğini kuldan saklamak neden?

Başbakan‘ın bu işte dahlinin olmadığını söylemek için Mars’ta yaşıyor olmak lazım.

Baksanıza Başbakan’ın en yakın arkadaşı Remzi Gür, CNR Fuarcılık’ın sahibesi Ceyda Erem’i arayıp, “gözün aydın”  diyebiliyor.

Başbakan’ın, oğlunu evlendirdiği Reyhan kızımızı da aileye tanıştıracak kadar aileye yakın biri olan Nevzat Hoca’ya karşı bu tavrı nasıl izah etmek mümkün peki?

Bunun cevabını Oda TV’de yayınlanan yorumda bulabiliriz gibi geldi bana.

Başbakan’ın hiç sevmediğini herkesin bildiği TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu‘na olan yakın duruşu, Murat Yalçıntaş için sonun başlangıcı olmuş olabilir.

Yasa gereği son dönem Başkanlık yapan Hisarcıklıoğlu‘nun, TOBB Başkanlığı sonrası siyaset yapma fikrine sıcak baktığını sağır sultan bile biliyor artık.

Şimdilerde TOBB‘ da Hisarcıklıoğlu‘nun yardımcılığını yapan Murat Yalçıntaş’ın olası bir siyasi çıkışında Hisarcıklıoğlu ile hareket edeceğini bildiğinden, Başbakan’ın uzun süredir İTO Başkanı’nı gözden çıkardığını yazmış Oda TV.

Hiç de yaban atılacak bir senaryo gelmedi bu bana.

Başbakan, söz konusu kendi olunca değil Nevzat Yalçıntaş’ı babasının oğlunu tanımaz.

Sahip olduğu bu gücü, yarınlarda ne birilerine kaptırmak, ne de birileri ile paylaşmak ister.

Bir sözüm de,  İTO Başkanı’nı adliyeye götüren kolluk kuvvetlerine.

Yalçıntaş, hakkında yakalama kararı çıktığını öğrenince, yurtdışında olmasına rağmen, kendi ayakları ile gelip teslim olan, İş Dünyası’nın en saygın kurumlarından birinin başındaki isim.

Arabadan indirilip, Adliye‘ye gidişi esnasında, kaçma ihtimali mi var ki, iki memur iki yanında, kollarına girmiş Yalçıntaş‘ın, beraberinde yürüyorlar.

Bu şekilde; “bizimle iyi olmayanın hali budur” mu denmek istenmektedir?

Peki, İTO Başkanı, geçen hafta 10 yıl aradan sonra beraat eden Nail Keçili gibi beraat ederse, bu tablonun Yalçıntaş‘ın hem iş hayatında hem sosyal yaşantısında yaptığı tahribatı kim nasıl temizleyecek?

Hoş olmadı.

Üzüldüm.

En çok da Nevzat Hoca’ya üzüldüm.

Küresel Efsane ve Milliyetçi Hakikat

0

BİR EFSANE OLARAK KÜRESELLEŞME

İster hayatın olağan bir gerçeği olarak kabul edilsin, isterse moda bir kavram olsun, küreselleşme artık bütün “küre”de konuşulmaktadır. Kavramın özüne uygun bir nitelendirme ile tıpkı mallar, ürünler, malumatlar gibi o da bütün bir kürede dolaşım içerisindedir. Elbette ki dolaşımda olması, ona yüklenen anlamların gerçek olduğunu göstermez. Ancak “küre” esaslı bir dünyada yaşadığımızı bize sürekli olarak ikaz eder.

Görünmez elin görünür olma mücadelesi olan küreselleşme, millî piyasaları, millî olmaktan çıkararak yöneten görünmez elin, sadece dünya piyasasına değil, ‘küre’nin yönetimine de hâkim olma çabası veren bir ideolojidir. Ekonomide görünür hale gelen ‘görünmez el’in, siyasette de görünür olma çabasına şahit olunmaktadır. Bir taraftan küreselleşmenin dijital fareleri milliyet ağlarını dişlerken, diğer taraftan, görünmez elin çok kollu örümceği küresel ağın inşası ile meşgul olmaktadır. Dijital farelerin dişlediği millî ağlardan kopan parçalar, küresel ağa takılmaktadır. Bu bakımdan cebimize giren görünmez elin, irademize de el atması ile karşı karşıya bulunmaktayız.

Küreselleşme, enformasyon ve teknolojiye vurgu ile anlatılıp, siyasî ve ideolojik boyutu göz ardı edildiğinde, kaçınılmaz ve pırıltılı bir yapı olarak kabul edilir. Bilhassa “enformasyon toplumu” kavramının cazibesine gizlendiğinde, ütopik kurgular, fiilen varmış gibi takdim edilmektedir. Hâlbuki ne kaçınılmaz bir süreçten, ne de pırıltılı bir küreden söz edilebilir. Esas olarak burada, teknoloji ve enformasyonun yayılmacılığının göz kamaştırıcı sunumunun altında yatan siyasî strateji ve bu istikamette uygulamaya konulan taktikler mevcuttur. Bu çerçevede küreselleşme, dünyanın neresinde bir değer varsa alınıp, üretim bandından geçirilerek bir metaya dönüştürülmek suretiyle bütün dünyaya pazarlanmasıdır. “Küresel düşün, yerel davran” sloganı tam da bunu ifade etmektedir.

“Küreselleşen dünyada” tabiri ile mevcuda sanal bir elbise biçilmekte ve sanki gerçekten “varmış” gibi propaganda teknikleri ile de dillendirilerek, bütün olan ve bitenler tartışma dışı bırakılmaya ya da söz konusu kavramlaştırma ile belirlenen alanın içine çekilmeye çalışılmaktadır. Hâlbuki bizatihi “globalisation” mevcudun üzerine giydirilebilecek bir elbise değildir, çünkü baştan sona sanal âlemin mahsulüdür. Ama bu elbiseyi ancak “bilgili” olanlar görebilir. “Yoktur” demek, cehaletle nitelendirilmeyi göze almak demektir ki bu durum birçok kişiyi en azından körlük ve ziyadesiyle de suskunluk sarmalına itmektedir. Hâlbuki söylenecek söz açık ve kesindir: Kral çıplak.

MİLLİYETÇİLİK HAKİKATİ

Milliyetçilik Avrupa merkezci yaklaşımlarla ele alındığında başlangıç olarak hep Fransız Devrimi esas alınmaktadır. Ancak millet ve milliyetçilik, ortaya çıkışı ve gelişimi itibariyle tarihin bir dönemine ya da dünyada bir mekâna sıkıştırılarak izah edilebilecek bir olgu değildir. Zira eğer mekân olarak Avrupa, tarih olarak 1780’ler esas alındığı takdirde, en azından Ötüken’den seslenen Bilge Kağan’ı anlamak mümkün olamayacaktır.

Milliyetçiliği, modern dünya için olumlu, sözde küresel çağ için olumsuz bir çerçevede değerlendirmek, çelişkili bir yaklaşım olmakla birlikte yaygınlık arz etmeye başlamıştır. Bu yaklaşımlarda milliyetçilik, küresel dünyada yerini alamayan milletlerin, başarısızlıklarına bağlı olarak ortaya çıkan bir hastalık gibi gösterilmeye çalışılmaktadır.

En ileri sanayi toplumlarında ve hatta “sanayi ötesi” olarak adlandırılanlarında bile milliyetçiliğin önde giden bir fikir, duygu ve siyasî yönelim olduğu gerçeği, teorinin bizatihi sahiplerinin çelişkisini göstermeye yeter niteliktedir. Milliyetçiliğin dünyanın her yerinde canlılığını devam ettirmesi, onun bir döneme hapsedilemeyecek, tarihî ve yaşanmakta olan bir olgu olduğunu göstermektedir. Milliyetçiliğin gelenekselliği, tarihi kökleri ve hatta izleri dikkate alınmadan günümüzün anlaşılmasının mümkün olmadığı da aşikârdır.

Milliyetçilik bir toplumun fertlerini birbirine kenetleyen gönül bağıdır. Millet ise sınırları belirli bir toprak parçası üzerinde değil, aynı vatan üzerinde yaşayan insanların birlikteliğidir. Kaldı ki, aynı vatanı paylaşma sadece milletin siyasî tanımı için geçerli olup, sosyolojik tanımlama için zorunlu görülmemektedir. Zira milletlerin potansiyel varlığı siyasî sınırlarının ötesine taşabilmektedir. Türk milletinin mevcut durumu bunu göstermektedir. Geniş bir coğrafi alanda, siyasî sınırları birbirinden ayrı olmakla birlikte, aynı ruhu taşıyan insanlar, tek bir millet olarak düşünülebilir. Bu, toprağın önemini azaltmaz ancak millet dairesini daha geniş tutmaya yardım eder. Bununla birlikte meseleye toprak açısından bakmaya devam ettiğimizde görmekteyiz ki, bu coğrafya ezelden vatan yapılmıştır ve bu topraklar bizim için önemlidir. Zira toprağın kıymeti “vatan” olmasından kaynaklanmaktadır.

Bir cisim olarak toprak, ruh veya mana ile bütünleştiğinde vatan haline gelir. Toprağın ruhu, ona verilen manadan ve onunla, üzerinde yaşayan insanların geçmiş tecrübeleri ve şimdiki hayatlarından ortaya çıkan ortak değerden gelir. Böyle bir mana ve iklim dünyasında, “toprak, uğrunda ölen varsa vatandır”. Yine insanlar bastıkları yerleri toprak diyerek geçmez, altında kefensiz yatan, binlerce ve hatta milyonlarca ecdadı düşünür. Düşünür ki, “vatan topraklaşınca millet vatansızlaşır”. Böyle bir toprakta çiçeklenen insanlar, toprağa ekilen kan tohumlarından fışkırmaktadırlar. Şehitler toprağa birer cemre olarak düşüp, canlarını verirken, vatana can vermektedirler.

Milliyetçiliği bir doktrin veya dogmatik bir sistem olarak ele almak mümkün değildir. Milliyetçilik kendi gerçeklikleri nevi şahsına münhasır olan, zamana ve kültüre göre değişim arz eden kadim bir duygu, düşünce ve tatbikattır. Bu sebeple milliyetçilik dogmatik bir sistem haline geldiği takdirde, yeni meselelerle karşılaştığında gerekli çözümü ortaya koymayı temin edecek esneklikten mahrum kalır. Bunun gibi, farklı dogmatik anlayışlar, hepsi milliyetçilik adına hareket ediyorlar olsalar da aralarında şiddetli çatışmalara ve ayrılıklara sebep olabilir. Bu durum milliyetçiliğin siyasî arenanın duvarları arasında bir oyuna dönüştürülmesinden kaynaklanmaktadır. Bu oyunda milliyetçilik, sert bir çarpışmanın malzemesi durumuna getirildiğinden, esasta bir ülkü olması ihmal edilir.

Mehmet İzzet’in belirttiği gibi “kendini gâh ırk, gâh dil, gâh toprak, gâh iktisat veya tarih hudutları ve kayıtları içine hapsetmek isteyen siyasetin baskısından kurtuluncadır ki, millîyet bir ülküdür; yani bizden kayıtsız şartsız, mutlak surette fedakârlık talep eden, itâat isteyen bir mukaddes gayedir”. Bu bakımdan milliyetçilik bir taraftan yeni durumlara intibak edecek esnekliğe, diğer taraftan da kendisinde bulunan derin hafızadan hareketle, geçmişe dayanan köklü yenilikleri bizatihi kendisi ortaya koyabilecek donanıma sahip olmalıdır. Esasında Türklerde milliyetçiliğin, Batıya nazaran daha köklü ve farklı oluşunun sebebi budur.

Hobsbawm’ın “milletler ve milliyetçilik alanındaki ciddi tarihçilerin inançlı bir politik milliyetçi olamayacaklarını” ileri sürmesine rağmen, milliyetçilik karşıtı bir duruşla milliyetçiliğin tarihinin nasıl yazılabileceği hususunda bir endişesinin olmadığı görülüyor. Milliyetçilik üzerinde araştırma yapanlar için gerçekçi tespitler yapabilmenin şartı olarak öne sürülen ‘milliyetçiliğe karşı mesafeli olmak’, emrin sahiplerince fiilen milliyetçiliğe karşı duruşla kendisini göstermektedir. Bu durumda objektiflik, karşı duruşla eşdeğer olarak kabul ettirilmeye çalışılırken, açıkça milliyet karşıtlığı taraftarlığı sergilenmektedir. Biz ise Hobsbawm’ın tersine mesafeyi milliyetçiliğe değil, ‘milliyetçiliğe karşı husumet duyma’ya koymaktayız. Rasyonel davranmayı emredenlerin akıllarına bağımlı olmadığımızdan, irrasyonel suçlamalarını göze alarak; araştırmacı sorumluluğu, namusu ve özgürlüğü adına, yegâne hakikat iddiasında da bulunmadan, kendi aklımıza müracaat ediyoruz.

EFSANEYE KARŞI HAKİKAT

Günümüzde Hollywood merkezli kurguların sanal görünümleri, milliyetçiliğin somut dokunuşu ile dalgalanmakta, sanal-gerçek çatışması ortaya çıkmaktadır. Milliyetçilik, küreselcilerin hayalini kâbusa dönüştürmektedir. Buna karşılık sömürgeleştirilmek istenenlerin kâbuslarına çöken küreselcilikten uyanışı da milliyetçilik temin etmektedir. Bu noktada milliyetçilik bilim ve objektiflik adına, hedef tahtasına dönüştürülmektedir.

Avrupa merkezli ama küre hedefli olarak estirilmeye çalışılan milliyetçilik karşıtı, etnisitecilik taraftarı fikir cereyanlarına maruz kalınmaktadır. Söz konusu yaklaşım tarzının bugüne dünden miras kaldığı görülmektedir. Burada millet ve milliyetçiliği Avrupa’nın icadı olarak takdim eden görüşlerde dikkatleri çeken husus, Avrupa merkezci bilginin kutsanarak, böyle bir oluşumun ancak Avrupa’dan çıkacağı ve yayılmasının da yine onlar sayesinde olacağıdır. Zaten Avrupa’nın dâhili olmadan ortaya çıkan milletler ve milliyetçilikler hem olumsuz hem de hastalıklıdır! Dünya tarihini Avrupa merkezinden yazan bu yaklaşım, haliyle kendisinden önce ve kendisinden uzakta böyle bir olgunun mevcudiyetini reddedecektir.

Diğer taraftan ırkçılığın felsefi temellerinin atıldığı Fransa, Almanya ve uygulamaların merkezi olan bu ülkelerle birlikte, ırk önyargısı ve soykırım üzerine inşa edilmiş Amerika’nın, hâlihazırda da ırkçılığı merkeze yerleştirdikleri milliyetçiliklerini her imkânı değerlendirerek -bazen de sırf bunun için imkânlar oluşturarak- sergilemektedirler. Ancak bütün bu tarihî ve güncel düşünce ve uygulamalara rağmen, kendilerinin değil ama ötekinin milliyetçilik yaptığını ifade etmektedirler. Zira hayal ettikleri dünyada, icat etmeye çalıştıkları düzen, Avrupa merkezci milliyetçilik açıklamalarının dışında kendine özgü biçimleriyle var olan milliyetçilik hakikati tarafından bozulmaktadır.

Bir dönem komünistler evrensellikten söz ederlerken, milliyetçiliğin ortadan kalkacağından dem vurdular. Şimdilerde benzer ifadeleri küreselciler kullanmakta, bu arada da eski ümmetçiler giderek evrenselleşmektedirler. Evrenselliğin millî duvarları yıkıp, yerini evrensel bir dünyaya bırakacağı iddiası, bilhassa da komünizm söz konusu olduğunda, milliyetçilik duygularının bir tarafa atılıp, müşterek bir işçi hareketinin olacağı beklentisi, milliyetçiliğin, bizatihi bu ideolojinin de içine girmesi ve belirleyici bir unsur haline gelmesi suretiyle, adeta yok olmuştur.

Marksistlerin ön gördüğü yegâne kolektif kimlik olan sınıf kimliği, milliyetçiliğin bir alt kimliği dahi olamamış, bir menfaat birliğinden öteye geçememiştir. Ancak, küreselcilerin kısmen “tarihin sonu” iddiasında, kısmen de diğer küreselleştirici teorilerde ya da alt ideolojilerde, beklentiler tekrar millî sınırların ortadan kalkmasına yönelik olarak ortaya çıkmıştır. Tıpkı komünizm gibi bir ideoloji olan küreselciliğin de yanıldığı, komünizmde ödenen ağır faturalar, insanlığın önüne gelmeden belli olmuştur. Küresel güçlerle mücadelede en etkili yolun millî direnişte olduğu kanaati, milliyetçileri haklı çıkarmış ve ona yeniden bir güç vermiştir. Hatta eski evrenselcilerin bir kısmı, küresel kapitalizmle mücadelede “ulusçuluğu” seçmişlerdir.

Küreselciler, milliyetçiliğin ortadan kalkmakta olduğunu iddia etmekle birkaç noktada yanılmaktadırlar. Evvela bizatihi küreselciler, göçmenlerin gittikçe artması ve yine onlara yönelik artan tepki dolayısıyla kendi içlerinde milliyetçi cereyanların artışına şahit olmaktadırlar. Üstelik yabancı düşmanlığı çerçevesinde beliren ve şiddetlenerek büyüyen olumsuz bir milliyetçi cereyanla karşı karşıya bulunmaktadırlar. Esasında burada, geçmişte uzun dönem uyguladıkları, ırkçılık tecrübelerine bir dönüş gözlenmektedir.

Meselenin diğer cephesinde küreselleşmeye maruz kalan toplumlarda gözlenen milliyetçi tepkiler yer almaktadır. Küreselleşmenin emperyalist amaçlarına ve bunun uygulamalarına maruz kalanlar, ’emperyalizm düşmanlığı’ çerçevesinde milliyetçilik hareketleri içerisinde yer almaktadırlar. Tepkiselliğe bağlı olarak gelişen bu hareketler hırçın ve dışlayıcı bir üslupla, olumsuz bir çerçevede gittikçe şiddetlenmektedir. Söz konusu şiddetlenme küreselleşmeden duyulan rahatsızlığa bağlı olarak artmaktadır.

Bütün bunların dışında, tabii süreç içerisinde seyretmekle birlikte, küreselcilerin millî kültürü ve geleneği ihmal ederek, milletleri edilgen bir konumda ele almalarından dolayı göremedikleri, daimî olarak nitelendirebileceğimiz bir milliyetçilik mevcuttur. Bunlar, köklü milliyetçilik tecrübesine sahip ve yine bu çerçevede köklü gelenekleri olan millet ve bunun şuurunda olan bireylerinin, tabii bir süreçte devam edegelen ve geleneklerini küreselleşmenin dayatmalarına cevap verebilecek şekilde değiştirerek devam ettiren, tepkiselliğin hırçınlığından ve dışlayıcılığından uzak olarak geliştirdikleri milliyetçi hareketlerdir. 

Küreselcilerin iddialarının aksine milliyetçilik geçmişte olduğu gibi günümüzde de önemini devam ettirmektedir. Zira “Globalizm”, olgu olarak sosyolojik boyutlarını inkâr etmiyoruz ama bir sömürü sistemi olarak yayılma mücadelesi içerisindedir ve bunun karşısında durabilecek yegâne güç milliyetçiliktir. Bu sebeple kabilecilik küreselciliğin yayılmacılığını kolaylaştıran bir ideoloji olarak desteklenirken, bunun karşısında milliyetçilik gözden düşürülmeye çalışılmaktadır.

Buna karşılık ideolojiyi yaygınlaştıran Amerika, ihraç ettiğinin aksine “banal milliyetçilik” nitelendirmesinde olduğu gibi köksüz ve saldırgan milliyetçilik olarak ifade edebileceğimiz bir tarzda, başka milletleri dışlayan olumsuz bir milliyetçilik uygulaması içerisindedir. Küresel yayılmacılık karşısında kabileleri inkâr etmeyen ama kabilecilik yapmayan, bütünlükçü bir milliyetçilik anlayışı ile durulabilir.

Batının milliyetçilik düşünce ve duygusunu ideolojileştirip, sömürünün meşruiyet kaynağı olarak kullanması, bizim farklı idrak ettiğimiz ve buna bağlı olarak da tatbikatını kendimize göre yaptığımız milliyetçiliği terk etmemizi gerektirmediği gibi, söz konusu günaha ortak edilmemiz de doğru değildir. Batının sömürgeci milliyetçiliği hâlihazırda devam etmekle birlikte, dünyaya hâkim olabilmek için muhataplarında milliyetçi direnişi yıkma mücadelesi verilmekte olduğu gerçeği bir yana, milliyetçiliğin Batının elinde Frankeştayna dönüşmesinden dolayı, kavramın kendi idrakimiz çerçevesinde devam ettirilmesi ve geliştirilmesini bir insanlık vazifesi olarak da görmemiz gerekir.

Ayrıca şu anda sömürüye meşruiyet sağlayan en önemli kavram demokrasidir. Batının bu gidişle söz konusu kavramı da frankeştaynlaştırması sonrasında, faraza ileride bu kavramı günah keçisi olarak ilan etmesi neticesinde, bizim de buna uymamız ne kadar abesle iştigal ise, milliyetçilik için de aynı durum geçerlidir.

Söz konusu millet ve milliyetçilik olunca tartışmalarda merkeze “devlet” konulmaktadır. Kürede savrulan siyasî cereyanda bir tarafta her şeye kadir devlet (olumlu-kutsal), diğer tarafta her esaretin müsebbibi devlet (olumsuz-lanetli) bulunmaktadır. Yine küreselleşme ile ilişkilendirildiğinde, sınırsız bir dünyada lüzumsuzlaşan köhne bir kurum olmaktan başlamak üzere, küreselleşmenin emperyalist emellerine direnen bir kaleye kadar uzanan çizgide devlet, ya yadsınmakta ya da kutsanmaktadır.

Küreyi bir bütün olarak idrak eden insanlık efsanesi ile bir küreye birden çok devleti fazla görenler olduğu gibi; küreye bu kadar devleti az görüp, her farklıyı devletleştirmek gerektiğini belirtenler de vardır. Elbette bu kutuplar arasında kalan görüşler de söz konusudur ve bunları sadece klasik nitelendirmelerle (sağ-sol, liberal-sosyal, bireyci-toplumcu, seçkinci-katılımcı, vb.) ele alıp sınıflandırmak, indirgemeciliğe müracaat etmeden, pek mümkün değildir.

Türkiye söz konusu olduğunda, millet hakikati ile millî devlet oluşumunu birbirinden ayırt etmeden meselenin anlaşılması zordur. Millî devletin oluşumu, gelişimi ve ideolojisinin kendisini kabul ettirme sorunu ile milletleşmeyi eşdeğer tutmak, meseleyi “milletleşme” adı altında değerlendirmek doğru bir yaklaşım değildir. Millî devletin teşekkülü ile eş zamanlı olarak ortaya çıkan “batılılaşma” meselesi de ayrıca dikkate alınmalıdır.

Millet, medeniyet dairesinden ayrı tutulamaz. Bu bakımdan batılılaşmayı “medeniyet değiştirme” çabası olarak düşünenler, millete “rağmen” bir ideoloji oluşturmaya çalışmışlardır. İşte bu noktada millet kendi hakikatleri ile bir taraftan “kopuş” olarak nitelendirilebilecek değiştirme çabalarının boşa çıkması durumunu ortaya çıkarmış ya da “denge” oluşturucu bir rol oynamıştır. Medeniyet değiştirme çabasındaki “millet”in bu rolü, meselenin “milletleşme” olarak algılanmasını doğurmuştur. Hâlbuki mesele “millet”in içinde seyrettiği geleneğin akışı üzerine yapılan müdahalelerde merkezîleşmektedir.

Köle olmamış bir millet olarak, kendi içinde veya dışında köle yaratmayan bir Türk milliyetçiliği anlayışı tarihimize damgasını vurmuştur. Bugünün ve geleceğin böyle bir anlayışa ihtiyacı, Batı tipi milliyetçiliğin kahredici sonuçları ile birlikte, gittikçe şiddetli bir şekilde artmaktadır. Bu itibarla Türk milliyetçiliği sadece kendisi küresel sömürü ile mücadele etmekle kalmayacak, İstiklal Harbi sonrasında olduğu gibi mazlum milletler için de hem bir lider hem de model olacaktır.

Geleneği ve millî değerleri ihmal etmeden ortaya koyacağımız esaslı ve ilkeli millet anlayışı, geliştireceğimiz milliyet duygusu ve bu çerçevede gerçekleştireceğimiz milliyetçilik fikri, küresel bir kargaşalığın ve insanî çöküşün şiddetlendiği dünya için de kurtuluş olacaktır.

 

Kapusuz, Arslan ve Kurt’a Soruyorum

Türkiye’de ilginç olaylar yaşamaya son sürat devam ediyoruz. Bu olaylar birbiri ile ilgili ve planlı. Amaç; Türk Milletini pes ettirmek.

Buna karşılık bizde yorulmak bilmeden bunları yazmaya ve yılmadan Türk Milletini uyarmaya  devam edeceğiz. Onun için sizleri etrafınızda olup bitenleri “pür dikkat” izlemeye davet ediyorum. Çünkü bir anlık ihmal ve gaflet, Türk Milletine çok büyük şeyler kaybettirebilir.

Geçtiğimiz günlerde HAK – PAR adındaki kürtçü partinin 4. Olağan Büyük Kongresi, Ankara’da İnşaat Mühendisleri Odası Kongre Salonu’nda gerçekleştirildi. 450 delegenin katıldığı toplantıda salona “ana dilde eğitim vazgeçilmez haktır” pankartı asıldı. Buna karşılık kongrede Türk Bayrağı yoktu. İstiklal Marşı’da okunmadı.

Buraya kadar her şey normal. Çünkü bizi bu gibi şeylere alıştırdılar yani artık kanıksadık. Habur’dan daha beterinin olacağı ve Türk Milleti’nin aşağılanacağı başka bir hal olamaz.

Bu partinin mensupları kürtçü olduklarını ve bağımsız bir “Kürdistan”ı hedeflediklerini zaten inkar etmiyorlar. Bu açıdan bakınca bu kürtçülerin fikir ve eylemlerinde samimi olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak Türk Milletine karşı samimi olmayanlar var.

HAK – PAR’ın genel kuruluna AKP’yi temsilen Genel Başkan Yardımcısı Salih Kapusuz, Diyarbakır Milletvekilleri İhsan Arslan ve Abdurrahman Kurt’un da katıldığı medyaya yansıdı. Bunda ne var? diye soruyorsunuz değil mi? Evet bunda çok şey var.

HAK – PAR’ın kongresinde İstiklal Marşı okunmadı. Peki İstiklal Marşının yerine ne okundu dersiniz? İran, Irak, Suriye ve Türkiye’deki kürtler tarafından “kürtlerin ortak marşı” olarak kabul edilen ve 1946 yılında İran’da kurulan ve bir yıl varlığını sürdürebilen Kürt Mahabad Cumhuriyeti’nin resmi marşı olan “Ey Rakip” okundu. Yine buraya kadar olanlara da niyetlerini bildiğim için “eyvallah”  dedim.

Fakat bir husus var ki yenip yutulacak gibi değil. AKP’nin genel başkan yardımcısı Salih Kapusuz, AKP’nin milletvekilleri İhsan Arslan ve Abdurrahman Kurt , ayakta hazır ol vaziyette “Ey Rakip” marşını dinliyorlar.

Ülke Türkiye, yer Ankara… Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne, Büyük Türk Milletinin önünde namusları üzerine yemin etmiş olan AKP’li vekiller, İstiklal Marşı’nın okunmadığı ve Türk bayrağının asılmadığı Türkiye’deki bir toplantıda, bölücülerin marşında hazır ol vaziyette ve gayet saygılı bir şekilde “Ey Rakip”i dinliyorlar. BDP’liler yapsa gam yemeyeceğim. Müslüman Türk Milletini aldatarak ve kandırarak iktidar ol ondan sonra git Türkiye’nin başkenti Ankara’da bölücülerin marşında hazır olda dur. Ey Türk Milleti; senin gözünü daha ne açacak?

Kapusuz’a, Arslan’a ve Kurt’a soruyorum: böyle mi yaptınız?

Başbakan Erdoğan’a soruyorum; partinizin vekillerinin eğer böyle yaptılarsa yaptıklarından haberiniz var mı? Varsa bu milletvekilleri için bir yaptırım uygulamayı düşünüyormusunuz?

Görüyorsunuz; Anayasamıza ve Siyasi Partiler Kanunu’na göre kurulmuş bir siyasi parti (HAK – PAR) nasıl bir kongre yapıyor ve Büyük Türk Milletinin önünde namusları üzerine yemin etmiş olan milletvekilleri nasıl davranıyor.

Nerede benim ülkemin savcıları, emniyet güçleri? Yasaların karşısında, bu acizlik niye? Türkiye artık bir hukuk devleti değil de bunu biz mi bilmiyoruz? Cevap verin bizlere…

Maalesef, Osmanlı – Türk İmparatorluğunun yıkıldığı dönemde olduğu gibi kendini Türk olarak görmeyenlerin kurduğu bir Hürriyet ve İtilaf Partisi benzeri bir yapı ve iktidarla karşı karşıyayız.

İddia edilen gibi, bütün bu yapılanlar herkesin kendini ifade etme mücadelesi olsa canım hiç gam yemeyecek. Verelim bu hakları herkes dilediği gibi kendini ifade etsin. Ancak bu mücadele, aynı zamanda Türk düşmanlığını da içinde barındırmaktadır. Bu düşmanlık  hainler tarafından binbir maharetle gizlenmekte ve Allah’tan, zaman zaman çeşitli vesilelerle dışa yansımaktadır da, bunlardan haberdar olmaktayız. İşte bu çerçevede bunları kabul etmek nasıl mümkün olur?

Bu tabloyu gören herkesin birbirini uyarması ve aydınlatması gerekir. Türkiye Cumhuriyeti kolay kurulmadı. Kuruluşta ödenen bedeller çok ağırdır. Bu sebeple her türlü bedel ödenerek Türkiye  Cumhuriyeti korunmalıdır. Ne diyor Mehmet Akif “Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak, sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak”. İşte hepimizi ayağa dikecek ve ecdada saygı duyduracak olan marş böyle başlıyor. Bu marşın okunmadığı bir yerde hazır ola geçen AKP’li Kapusuz’a,  Arslan’a ve Kurt’a, Türk Milletinin bir ferdi olarak haklarımı helal etmiyor ve hiç saygıda duymuyorum.

İsim Verme Alışkanlığımızın Kısa Tarihsel Analizi

Toplumda neyin eksikliği hissediliyorsa o yönde isim koyma alışkanlığımız olduğuna inanırım. Küçük çocukların toprak yiyerek demir, manganez eksikliğini gidermesi gibi.

70’li yıllarda erkek isimleri Muratlardan, Umutlardan; kız isimleri de Arzulardan, Dileklerden seçilirdi. Zira arabeskleşen ve sosyo-ekonomik kavgalardan kırılan toplum ümitvar bir çıkış arıyordu.

80’lerin en yaygın kız isimleri olan Merveler, Büşralar, 90’larda ‘nur’ ekiyle 3 heceli olmaya durdu. Erkeklerde ise önce Yâsinli, Furkanlı isimler; sonrada Alperler, Bahadırlar sahne aldı.

İşin siyasal analizine dikey açıdan girerseniz 80 İhtilâli / 83 İktidarı, Evren/Özal çizgisinin dinsel açlığın tatmini; 90’lı yılların da Yılmaz, Çiller, Ecevit üçlemesiyle şahin bir çizgide seyir ettiği durumu söz konusu.

Oysa derinlemesine yatay sondaj yapıldığında siyasal ve tecimsel İslâmcılığın muhtevasının boş olmasından kaynaklanan fıtrî bir örtme, döndürtme insiyakı var idi. Hoca Nasreddin’in maya taktiği misali.

Ağzı açık girdiğimiz Milenyumsa postmodern köleliğin Küreselleşme olarak ruhumuza ve rüyalarımıza ambargo koymasından ötürü hem metafizik gerilimin hem de maddî füyûzat hislerimizin tavan yapmasına sebep oldu. Ve 2000’ler Hz.Hasan’ın Halifelikten ferâgatinin remzi olan ‘Cemaat Yılı’na biraz ters orantılı A.Ş. Cemaatler devri olarak kodlandı. Çok uluslu şirketler de kapalı devre cemaatlerdi aslında.

Okyanus ötesinden binler binler sahabe isimleri geldikçe sahabe ahlâkı aranır oldu. Tahlilimiz bu temel çelişkiyle zaman eczanesinde reçetelenmektedir. Erkek isimlerine eklenen ‘can’lar, cansızlığımızın; kız isimlerine ayrı ilâve olarak eklenen ‘Nur’lar ise ışıksızlığımızın dışa vurumları oldu.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun sağlığında ne Nizam-ı Âlem Ocakları ne de Alperen Ocakları bugünkü Alperen adlı kişi sayısı kadar mensup bulamadı. Alplik de, erenlik de su alınca Alperenden geçilmez oldu.

Mücahitler cehdsiz – cihadsız, Kürşatlar ülküsüz – idealsiz, Enesler sevgisiz – saygısız, Asenalar televizyonkolik, Abdullahlar Allah’tan başkalarının kulu, Zâhidler ise paranın – pulun bendeleri olmaya durdular.

2010’lu yıllar ve 20’ler büyük ihtimâlle Mehdi, Mesih isimlerinin Christian, Alexandır gibi isimlerle karışık olarak verileceği bir tarih şeridi olacak. Arada sahibinden büyük ihtiyaçtan erdem, fazilet, haysiyet, izzet, şeref, iffet, ismet gibi sıfatlar isimleşecek.

Piyasada revaçta hangi isimler varsa o noktada toplumsal kıtlık başlamış demektir. Amerika’nın ikide bir de her yere demokrasi, DTP/PKK çizgisinin de barış ve kardeşlik terânelerini taşıya durması gibi.
Siz siz olun çok satan kitapları, çok tutulan takımları ve çokça konulan isimleri alıcı gözüyle değil de halıcı gözüyle inceleyiniz. Ta ki erkeklere Nuh, kızlara Sefîne ismi verilene dek. Ve Tufanlar yayıldığında ben de sizleri dağ başlarında bekliyor olacağım.

Efendime söyleyeyim.

Ekmek Zammı

0

Bir malın piyasadaki üretim miktarı ve arz talep dengesine göre fiyatlandığını söylemek mümkündür. Ancak bazen bu durumun dışına çıkılmaktadır. Şöyle ki Dünyada olup biten sel felaketleri, kuraklık, bunların dışında ise psikolojik olarak insanların ve kamuoyunun bir ürün üzerindeki söylemleri etkili olmakta ve tüketicilerin stok yapma o ürünü almak için yarışma o ürünün fiyatını artırmada en önemli etken olduğunu düşünmekteyim.

İşte bu durum o ürünü satan büyük toptancıların işine gelmekte ve az karlarla yetinmemekte daha fazlasını istemektedirler.

Son Zamanlarda ekmek zammı gündeme gelmiştir. Bunun nereden kaynaklandığı üzerinde birazcık durmak gerekirse, Buğday ihracat potansiyeli yüksek Rusya ihracatını durdurması, Bu yıl havaların nispeten kurak gitmesi nedeniyle üretimde olabilecek kayıplar bu durum Ekmekte en büyük girdi olan un fiyatlarına yansımaya başlamış olması gösterilebilir. Söz konusu durum nedeniyle vurguncu ve büyük toptancılarda; zaten zam yapmak için fırsat kollamaktadırlar.

TV 41 de Sayın Burhan ÖZBEY 5-6 yıl önce Fırıncı esnafı ekmeğe zam istiyormuş ekmek zammı ve ekmek konusuyla ilgili program yapacakmış fırıncılar odası yönetim kurulu yanında; Tarım İl Müdürlüğünden de bir kişi katılmasını istemişlerdi. Bu programa Tarım İl Müdürümüzün emriyle şahsım katılmış bulundum. Bayağı uzun ve hararetli program olduğunu hatırlıyorum. Fırıncılar ekmeği maliyetine sattıklarını mutlaka zam yapmalarının gerekliliğini savunuyorlardı. Tabi şahsım olarak fırıncılar odası yönetiminin hepsine cevap veriyordum. O dönemde 200 gr ekmek 20 kuruş idi fırıncılar ekmeğin maliyetini hesap ettiklerini maliyetinin 220 kuruş olduğunu söylüyorlardı. Maliyetinin altında ekmek sattıklarını iddia ediyorlardı. Bizde ekmeğin maliyetinin; objektif bir kavram olmadığını, Fırıncının işçiye verdiği ücretten, kiradan, kullandığı katkı maddelerinden, kullandığı unun kalitesinden, çıkarmış olduğu ekmek kapasitesinden ve diğer girdilerin kalitesinden; her şeyin maliyeti etkilediğini dolayısı ile böyle bir maliyetin doğru olmadığını söyledim.

O zamanlar ekmek Kodeksinde ekmek 200 gramdan başlar 1000 gr a kadar 50 şer gram artırmalı olarak gider. Yani siz 250-300-350-400-450-500,1000 grama kadar ekmek üretebilirsiniz. Kodekse aykırı üretim yapılamaz. O zaman şunu da söyledim. Onlara; 200 gr ekmek üretmeyin gelin bunu o zaman 2’li deniyordu 400 gram üretin; çünkü Türk toplumu ekmeği çok yiyor. Güne 3 öğün sofrasında mevcut böyle ürettiniz takdirde işçilik, diğer kayıplar dikkate alındığında %5 – 6 oranında maliyeti aşağıya çekebiliyorsunuz. Böyle söyleyince ekmeğin kalitesinin düşeceğini iddia ettiler. Oysa ekmeğin kalitesini etkileyen faktörler arasında ağırlığının olması söz konusu değildir zaten kodeks 1000 gr kadar müsaade etmiştir. Kaliteyi etkileyen faktörlerin neler olduğunu açıkladım.

Buradan hareketle konuyu bir noktaya taşımak istiyorum. Son günlerde un fiyatların gelen kısmı zamlar ekmek fiyatlarını çok cüzi etkiyebilir, ancak oda kayda değer değildir.

Türk toplumunu ekmek tüketimi çoktur. Dar gelirli vatandaşlar için önemli bir giderdir.

Buradan herkese bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Tarım Bakanlığımıza; Buğday üretiminde biçerdöver kayıplarını azaltacak tedbirleri alalım, Gıda denetimlerini sıklaştıralım Türk Gıda Kodeksi Ekmek Tebliğinde yer alan ağırlık bölümünün ekmek en az 300 gramdan başlayarak ibaresini en az 400 grama çıkarılmasını;

Tüketicilere; Ekmeğin yeri çöplük değildir. Ekmek en önemli nimettir. Yiyebileceğimiz kadar ekmek alalım israf etmeyelim.

Dar gelirli olan tüketicilerimize ise bugün piyasada Ekmek yapma makineleri, 90-150 TL civarında satılmaktadır. Alın bir ekmek makinesi bir çuval un 50 kg 50.- TL içersine bir miktar kepek, çavdar, yulaf, katabilirsiniz. Ortalama elektrik masrafıyla size 60.- TL ye mal olur. Bir çuval undan 90 ekmek rahat yaparsınız.1 ekmek 900 gr civarında geliyor oda aldığınız 3 ekmeğe tekabül ediyor buda 4 kişilik ailenin ekmek ihtiyacını günlük karşıladığını düşünürseniz 3 ay yetecek demektir. Aylık ekmek gideriniz 20 TL civarında olur. Öteki türlü 3 ayda 300 gr lık 270 adet ekmek yersiniz. Ha yapması çok kolay atıyorsun unu, mayayı, tuzu, oranına göre üç saat sonra ekmeğiniz hazır.

Bu Ülkenin kaynaklarına topraklarına hep beraber sahip çıkalım.

Meral Akşener ve Türk Milliyetçiliği Vizyonu

Dr. Meral Akşener Kocaeli’nin yetiştirdiği önemli bir siyasetçi. Eski İçişleri Bakanlarımızdan olan Akşener, bugün TBMM’nin kıdemli milletvekillerinden biri olup, aynı zamanda TBMM Başkanvekilliği görevini de yürütüyor. Benim için O, sadece başarılı bir politikacıdan ibaret değil. Siyasete girmesinden çok önce tanıştığımız Meral Hanım, 30 senedir aile dostum, kardeşim.

Bu kardeşçe münasebetimiz O’nun siyasi çizgisinden bağımsız, şahsi beklentilerden uzak, bir ideal ve ortak değerlerin paylaşıldığı gönül beraberliği şeklinde süregeldi. Bu bakımdan aşağıdaki değerlendirmelerimi de olabildiğince tarafsız bir gözlemle aktarmaya çalışacağım.

Meral Akşener’in yetişmesinde (kendisinin sıklıkla ifade ettiği gibi) Kocaeli Aydınlar Ocağı‘nın katkısı büyüktür. Bu bakımdan Meral Hanım, Sinop Aydınlar Ocağı‘nın ev sahipliğinde düzenlenen Aydınlar Ocakları 35. Şurasına davet edildiğinde tereddütsüz kabul etmiş.

Sinop’ta yapılan Şura’nın halka açık toplantısında konuşan Akşener, Türk Milliyetçisi olduğunu düşünen herkese yeni ufuklar açan ve etnik milliyetçiliğe karşı Türk Milliyetçiliğinin birleştirici teorik temelleri ile bu temelleri atan büyük fikir adamlarının görüşlerini özetleyen önemli bir konuşma yaptı. Bu konuşmasından aldığım notlardan önce, bazı gözlemlerimi aktarmak istiyorum.

Hitabet tekniği açısından Meral Hanım’ın, ülkemizin yetiştirdiği önemli siyasetçi hatipler arasında yer aldığı kanaatindeyim.

Konuşmayı dinleyenlerde heyecan ve düşünce derinliğini harmanlayan içeriği ve akıcı üslubu; Türkçeyi arı duru kullanması, kelime ve kavramları kullanırken mükemmel vurguları, diksiyonu; dinleyicilerle iletişimi sağlayan göz teması ve beden dilini ustaca kullanması iyi bir hatip olduğunun göstergeleri idi. Ancak iyi hatiplik hitabet tekniklerini iyi kullanmaktan ibaret değildir. Dinleyiciye bilgi yanında, duygularını da iyi aktarabilmektir. Meral Hanım siyasetten önceki tabii halini, içtenliğini koruyarak ve yansıtarak bunu başarabiliyor.

Programdan sonra Sinop’u gezerken tesadüfen girdiğim bakkaliyenin sahibi bir genç adam ile sohbet ederken, Meral Hanım’ın yaptığı konuşmayı dinlediğini ve çok etkilendiğini öğrendim. Büyük bir heyecan içinde “demek ki insan boşa milletvekili seçilmiyor, haybeden İçişleri Bakanı, TBMM Başkanvekili olmuyormuş. Bizim bunun gibi politikacılara ihtiyacımız var. Ben bu hanımefendinin Türkiye’nin kaderini etkileyen çok daha önemli görevlerde olmasını istiyorum” diye anlattı.

Manisa’dan gelen bir Aydınlar Ocağı mensubu da Meral Hanım’a “sizin TBMM Başkanvekilliğinde bulunmanız yerine halka bu tür konuşmaları daha çok yapacak ve aydınlatma imkânı verecek görevlerde bulunmanızın daha faydalı olacağına inanıyorum” dedi. Belli ki bu vatandaşımız, bütün TV ve gazetelerde karşımıza çıkan ve kamuoyunu oluşturan mahut 50-60 kişinin yarattığı havayı dağıtacak Meral Hanımlara ihtiyaç duymaktaydı.

“MHP Milletvekili sıfatıyla değil, tarihçi şapkasıyla ve biraz da TBMM Başkanvekili sıfatıyla” konuşan Meral Akşener’in konuşmasından bazı notları dikkatinize sunuyorum:

  • Ø Ben Aydınlar Ocağı’ndan tavizsiz milliyetçiliği, her şartta eyyamcılığa izin vermeyen, bilime, dürüstlüğe dayalı tavır almayı öğrendim.
  • Ø Türk Milliyetçiliğinin fikir babası Ziya Gökalp‘i bugünün şartlarında tekrar okudum. Ziya Gökalp’in millet tarifi ırk, kafatası, kan birliğine dayanmaz. Düşüncesinin temeli bilimsel usullerle oluşturulmuştur. Milleti belirleyen esaslar, ortak acılar, hatıralar, sevinçlerdir.
  • Ø Türk Milliyetçiliği fikriyatının diğer önemli ismi Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ın, (o yıllarda birbirleriyle coğrafi engeller ve ulaşım yetersizliği sebebiyle kopukluk yaşayan yerleşim yerlerindeki vatandaşlarımızın yakınlaşması, kültür birliğinin sağlanması/ korunması için ve de verimliliğin artışı için ortaya koyduğu) “Tarım Kentleri” projesinin iki ayağı vardı: a) Verimliliğin artışı, b) Demokrasi.

Türk milliyetçileri bu kavramları Türkiye’de ilk dile getirenler olduğu halde verimlilik kavramını ekonomide yabancılaşmayı savunanlara, demokrasiyi ise bölücülere kaptırmış gözüküyor. Bu kavramları Türk milliyetçileri asli manaları ile kullanıp, savunmak mecburiyetindedir.

  • Ø Türk Milliyetçiliğinin diğer önemli ismi Prof. Dr. Erol Güngör ise, Türk ile Müslüman’ı ayrıştırmak isteyenlere karşı şu tezi savundu: “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim.” Çünkü (mesela bir Avrupa ülkesinde) bir Arap’a “Müslüman mısın, Hıristiyan mısın?” sorusu sorulabilir. Ancak bir Türk’e “Müslüman mısın, Hıristiyan mısın?” sorusu sorulmaz.

Erol Güngör ayrıca “Demokrasi” ve “Sanayileşme” kavramlarına ağırlık vermiştir. Sanayi devrimi sonrası bugün gelinen “ileri teknoloji”yi çağrıştıran bir sanayileşme kavramı ile “demokrasi” kavramının yorumlandığı görüşlere bugün de çok muhtacız.

  • Ø Demokrasi her isteyenin istediğini yapabildiği rejim değildir. Demokrasi çoğunluğun her istediğini yapabildiği bir rejim de değildir. Rızalılık (toplumsal vicdan, toplumsal mutabakat) ile meşruiyet sağlanabilir. Çoğunluğun denetlenmesi gerekir. Bu tartışmaların yapıldığı günümüzde Nurettin Topçu’nun “sivil itaatsizlik” kavramını anlamak ve anlatmak mecburiyetindeyiz.
  • Ø Türk Milliyetçileri bu tür kavramları Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan, Erol Güngör’ler çizgisinde açıklamalı, bugünün üslubu ve kavramlarıyla zenginleştirerek milliyetçi siyasetçilerin yolunu açmalıdır.
  • Ø “Darbe yanlısı mısın, demokrasi yanlısı mısın?” sorusu yanlıştır.
  • Ø Hükümetin “Kürt açılımı” diye başlayıp, teröristle müzakere noktasına gelmesi üzücüdür. “Beni teröristbaşı ile görüştü diyen şerefsizdir” dedikten sonra, devlet görüşüyor diyerek İmralı’ya üst düzey devlet görevlilerini gönderip, müzakere ederseniz bu dürüstlüğe aykırı olur. Siyasetçi, devlet adamı dürüst ve şeffaf olmalıdır.
  • Ø Fakirleştirme ve “öğrenilmiş çaresizliğe” sürükleme, hükümetin oy kaybetmemesini sağlayan gayrı ahlaki bir politikası durumundadır.
  • Ø İtaatkâr millet, itaatkâr muhalefet yaratmaya çalışan iktidarın, halkımızın “sivil itaatsizlik” noktasına gelmesinden çekinmesi gerekir.

Dr. Meral Akşener, sohbetinde, sadece tarih hocası olduğu yıllarda, birkaç ailenin iştirak ettiği ev sohbetlerinde hepimizin birer konuda hazırlanıp, tartıştığımız günlerden bahsetti. Seçilen özel konular güncel siyasetten ziyade, “terör ve ayrılıkçılığın geleceği” gibi spesifik konular olabiliyordu. Bunların yanında, ekonomik, dini, edebi konularda beyin fırtınası yaptığımız bu sohbetler, bazen de şiir ve musiki ile renklendirilirdi.

Bu sohbetlerin Meral Hanım’ını, bugünkü vizyonu ile izlemek ve vatandaşın gönlündeki seçkin yerini görmek beni mutlu ediyor.

Eğitim ve Başarı – 2

İkinci nokta

Genellikle öğrenciler başarılı olmak ister ama hepsi başarılı olamaz.

Neden?

Başarı sadece istemekle olmaz ki.

Bu duygu yâda istek,

İnsandaki açlık hissi gibidir.

Nasıl yemeden açlık giderilemiyorsa,

Gereği yapılmadan da başarılı olunamıyor.

Gereği nedir?

Burada iki husus önemlidir.

1 – Kendine güven ve kararlılık

Güven ve kararlılık olmazsa baştan yenilgiyi kabullenmişsiniz demektir.

Kuru kuruya bir güven olmamalı şu hususlara dikkat edilmeli.

2 – Dikkat edilecek hususlar şunlardır.

          A – ) Hazırlıklı olarak derse gidilmeli.

          B – ) Ders derste çok dikkatlice dinlenilmeli.

Unutulmamalı ki ders derste öğrenilir.

          C – ) Eve gidince yazarak tekrar yapılmalı.

Bu durum alışkanlık haline getirilmeli,

Yani planlı programlı ve düzenli ders çalışılmalı.

İşte başarı o zaman gelir.

Filozof kendisine sorulan canlımı cansız mı sorusuna ne cevap vermişti?

Demek ki neymiş?

Başarılı olup olmamak kime bağlıymış?

Üçüncü nokta

Allah(cc) insanların inanç ve yaşantılarına bakmaksızın tüm insanlar için koymuş olduğu ortak bir ilahi kanun vardır.

O kanunda Allah(cc) Rahman sıfatının tecellisi olarak başarıyı çalışana verir.

Zaten buda adalet gereğidir.

İnsanlar inançsızlıklarından yâda günahlarından dolayı başarısız olmazlar.

Yâda iman ve ibadetlerinden dolayı başarılı olmazlar.

Başarı inanç ve yaşantıdan bağımsız olmakla beraber,

İnanç ve yaşantıyla ilgili bir yönü de vardır.

O yönde şudur.

Allah(cc) inanmayana yâda inanıp ta helale harama dikkat etmeyene,

Yani ömrü boyunca günah işleyene de çalışması durumunda hak ettiği kadarını verir.

Onun başarısından da ömründen de rızkından da kısmaz.

İnanıp ta Allahın rızasına uygun bir yaşantı içerisinde olanlara,

Allah(cc) hak ettiğini fazlasıyla, bahşişiyle verir.

Sınav esnasında heyecandan bildiklerinizi unutursanız Allah onu size hatırlatır.

İşte bu bahşiştir şans yâda tesadüf değildir.

Allahın lütfüdür..

Benzetme değil de daha iyi anlaşılması bakımından bir örnek daha verelim.

Öğretmen sevdiği, sevmediği hatta kızdığı öğrencilere yazılıda hak ettikleri kadar not verir.

Ama sözlüde sevdiği öğrencilere diğerlerine göre çok daha fazla sözlü notu verir.

Ama öğretmen kızdığı öğrencinin dolu kâğıdına sıfır,

Sevdiği öğrencinin boş kâğıdına da yüz vermez veremez vermemledir.

Aksi takdirde adaletsiz davranmış olur.

Evet, filozof kendisine avucundakinin canlımı, cansızmı olduğunu soran kişiye ne cevap vermişti?

Onun canlı yâda cansız olması sana bağlı,

Demek ki başarı, yâda başarısızlıkta size bağlı.

Başarılı bir eğitim öğretim temennisiyle…