15.6 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1230

Türkiye Bir Filozofunu Kaybetti

İnsan Hayatında önemli kilometre taşları vardır. Benimde kilometre taşlarımdan biri Durmuş Hocaoğlu ile tanışmam ile başlar. Dostum Tarık Çelenk 17 yıl önce İstanbul’da özel bir iftar yemeğine davet etmişti  kendisi ile tanışma bahtiyarlığına o iftar yemeğinde eriştim. Sonra Hereke’ye Rahmetli Yavuz ağabeyin de olduğu müstesna bir sohbet yaptık. Yine beni kırmayarak evimde misafir oldu. Sonraları ahbablığımız devam etti. Ekopolitik’in kuruluşunda büyük destek vermiş olup, fikirleri ve yazıları ile ciddi katkılar sağlamıştır.( http://www.ekopolitik.org/public/news.aspx?id=5074&pid=11) Ekopolotik toplantılarında da görüşmelerimiz devam etmiş olup zaman zaman İstanbul dönüşlerinde kendisini eve bırakırken özel sorularıma nezaketle cevap vermiştir.

Durmuş Hocaoğlu, her şeyden önce iyi bir vatansever, iyi bir düşünür, iyi bir fikir adamı, iyi bir yazar, iyi bir felsefeci, iyi bir entelektüel, iyi bir hoca, iyi bir vatandaş, iyi bir insan, iyi bir ……….

Fikirleri ve düşüncelerini ile yaşam biçimini bu kadar örtüştürebilen insan bence az bulunur.

Yazılarını yazdığı çok güzel bir web sitesi var. (http://www.durmushocaoglu.com/ ) Belki bu güne kadar onun yazılarını okuyamamış olan arkadaşlarımız varsa siteye girip yazılarını okumalarını tavsiye ederim. Cilalanmış ne kadar okur yazar takımı varsa piyasada onun yazdıkları ve görüşlerinin yanında çok çılız kalırlar. Ancak ona gerekli ihtimamı vermeyen her kim olursa olsun vebalini bir şekilde çekecektir. Gelecek kuşaklara aktaracağı bir çok makaleleri var. Kitapları var. Özel sohbetlerde bizim duyduklarımız var.Televizyon programları var. Şimdi gazetelerden öğreniyorum “Abant platformu” ismi ile anılan toplantıların fikir babası olduğunu söylüyorlar.( http://www.samanyoluhaber.com/(X(1)A(2dIggySqywEkAAAAOTI3NjlkOGUtYzg5OC00ZDNhLTgxNzMtOGU4MzM4MDY4YTg3LU5pCKZCh4WuVI_HrO0BJHGMPnM1))/s_465061_durmus-hocaoglu-son-yolculuguna-ugurlandi.html )

Kısaca Hocaoğlu’nun hayatı;

1948 yılında Bayburt’ta dünyaya gelen Durmuş Hocaoğlu 1974 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Elektrik Mühendisi olarak mezun oldu. 1982 yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Fizik Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak giren Hocaoğlu, 1986 yılında aynı üniversitede “Tekil Lineer Sistemler İçin Geliştirilen Bir Transformasyonun Yorumu Üzerine” adlı tezi ile fizik alanında yüksek lisansını tamamlarken, aynı yıl İstanbul Üniversitesi’nde “Descartes’ın Fizik Anlayışı” adlı tezi ile felsefe alanında yüksek lisans yaptı. Hocaoğlu, 1994’de de “Türk-İslam Düşünce Tarihinde Modern Fizik’de Kozmos” isimli teziyle de doktorasını tamamladı.
Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Fizik Bölümü öğretim üyesi olan Yrd. Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu, Fizik Felsefesi, Bilim Felsefesi, Tarih ve Siyaset Felsefesi alanlarında çalışıyordu.
“Devletçilik Bumerangı”, “Düşük Şiddetli Devrim ve Bir Entelijansiya Kritiği” ve “Laisizm’den Milli Sekülerizm’e” adlı 3 kitabı ile çok sayıda makalesi bulunan Hocaoğlu,. Alpaslan, Tuğrul, Kürşat isimlerinde üç çocuğu var.

Bir çok profesörden daha çok makalesi vardır.

Türkiye yeri doldurulması çok güç bir mütefekkirini kaybetti. Tarık’ın sözü ile bir filozofunu kaybetti. Bir filozof yüzyılda bir gelir.

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun (Bakara 156)

Ahıska’dan Batum’a Devr-İ Âlem

Türkiye’den…. Gürcistan’a…..

Gebze’den karayolu ile Sarp sınır kapısına. Sarp sınırından Gürcistan’ın Acara Özerk bölgesinin başkenti Batum üzerinden Ahıska’ya, Ahıska’dan da Ahılkelek ve Gümrü yolu Ermenistan’ın başkenti Erivan’a geçtik.

Sizlere Ermenistan ve Ermenistan’da Türk İslam eserlerini anlatacağım.

Ancak bundan önce geçtiğimiz yıl gittiğimiz Gürcistan’ın özerk bölgesi Ahıska, Gürcistan ve buradaki Türk İslam eserlerini anlatacağım.

Devr- Âlem Belgesel TV programı için hazırladığımız Gürcistan Belgeselinin senaryo metnini sizlerle paylaşıyorum.

Güneşli bir son bahar… Yapraklar sararmış. Yayla obaları boşalmış… Köyler büyük şehirle göç etmiş. Biz Karadeniz’in karşı yakasındaki Ahıska’da, Batum’da Gürcistan’da ve Kırım’daki göç hikâyelerini araştırmak için yoldayız.

Gebze’ den başladığımız Anadolu yolculuğumuz da Şehzadeler şehri Amasya, Malazgirt Savaşı’ndan sonra çevresinde ki kalelerin bir bir alınmasıyla Türk’ ün cesaret ve gücünü temsil edercesine adı Türk’ ün tokatı ile özdeşleşen Tokat, bir gümüş şehri olan Gümüşhane, Dünya da 600 yıl hüküm süren, sınırları 20 milyon metre kareye kadar genişleyen Cihan İmparatoru Osmanlı Devleti’nin kurulmasında dönüm noktasını teşkil eden 10 Ağustos Cuma 1230 tarihli Yassıçemen zaferinin gerçekleştiği can ilimiz Erzincan, zengin yurt anlamına gelen ve tarihi Kop Savunması’nın gerçekleştiği Bayburt, Selçuklular tarafından Malazgirt Zaferi’nden önce fethedilen ve Kartal yuvasına benzer muhteşem kalesiyle Artvin vilayetimize uğrayarak tarihi ve manevi iklim duraklarında nefes alıp, medeniyetimizin muhteşem tarihine bir kez daha şahitlik ederek tarih ve geçmiş şuurunu hafızalarda yeniledik.

Yolculuğumuz sırasında buram buram tarih kokan Anadolu coğrafyasının rengârenk motiflerini otomobilimizin camından çekmeden geçemiyoruz. Yollarda hummalı çalışmalar, ekin tarlalarında çalışkan Anadolu kadınları, tüm zorluklara rağmen yaşama ümidini yitirmediği feri sönmemiş göz bebeklerinden anlaşılan masum ve mazlum Anadolu çocukları ve doğal ve bereketli coğrafyanın bağ ve bahçeleri arasında bazen mola vererek ve bazen de seyir halinde bizden bir parça olan et ile tırnağın ayrılamayacağı gibi bizim onlardan onlarından bizden kopmadığını dünyaya haykırmak için acının, hüznün ve dramın kol gezdiği Türk yurdu Ahıska’ ya doğru ilerliyoruz.

Ardahan’ a varmadan önce sınır ilimiz Artvin’ in Şavşat ilçesinde yeşilin tüm tonlarının mevcut olduğu doğal ormanlarından ve ahşap Karadeniz evlerinden geçerek birdenbire değişen iklimi ve doğal görüntüsü ile sisler içerisinde ki büyükbaş sürülerinin yayıldığı geniş düzlükleriyle Ardahan şehir merkezine varıyoruz. Ardahan, dağ eteklerin de ” ÖNCE VATAN ” – ” MEHMETÇİK ÖLMEZ ” sözleri objektifimize takılıyor ve Türkçe yazan şehir tabelaları ve okunan Ezan – ı Muhammedi Türkgözü sınır kapısından sonra görmek ve duymak neredeyse artık imkânsızlaşıyor. Bu düşüncelerin de vermiş olduğu duygu yoğunluğuyla Kura nehrinden geçerek Türkgözü sınır kapısına doğru ilerliyoruz. Dağ eteklerinde ki karlardan da anlaşıldığı üzere yöre halkının kışa hazırlık için hayvanlarının yiyecek ihtiyacını karşılamak amacıyla yapmış oldukları saman istiflerini de görüntüleyerek 2540 rakımda Ilgar dağı eteğinde ” BAYRAK İNMESİN, EZANLAR SUSMASIN” diye vatan uğruna şehit düşen Mehmetçiklerimiz için yapılan şehitler çeşmesinde buz gibi kaynak sudan içip, aziz Mehmetçiklerimize de vefa borcumuzu ödeyerek Fatiha okumayı da unutmuyoruz. Ama hedefte gönül telimizi titreten Ahıska olduğu için yolumuza devam ediyoruz ve sonunda Gürcistan’ a bizi bağlayan Türkgözü sınır kapısına varıyoruz.

TÜRKİYE İLE GÜRCİSTAN’I KAVUŞTURAN TÜRKGÖZÜ SINIR KAPISI

Yurdumuzun doğudaki serhat şehri Ardahan’ın Posof ilçesinde bulunan Türkgözü sınır kapı Türkiye ile Gürcistan’ı kavuşturma görevi ifa ediyor. Sınır Kapısı Sabah 8.00 ile akşam 18.00 saatleri arasında açık. Sınır kapısını daha çok Ermeniler, Gürcistan üzerinden Ermenistan’a geçiş yapmak için kullanıyorlar. Sınır kapısında bir grup Ermeni’yle karşılaşıyoruz. Türkçe bilen bir Ermeni’den Türkgözü Sınır Kapısı ile alakalı malumat alıyoruz. Söylediğine göre Erivan Türkgözü arası yaklaşık üç yüz km imiş. Ve yine söylediğine göre Türk vatandaşları da günübirlik Ermenistan’a girip çıkma imkânına sahiplermiş. Türkgözü Sınır kapısından 481 km mesafe kat ederek, içimizde sel olup taşan merak ile Gürcü diyarına giriş yapıyoruz. Yeni bir toprağı ve farklı doğan bir güneşi görüp tanıyacak olmanın verdiği bedii heyecan yanı başımızda. Bu hislerimizin refakatinde varıyoruz Gürcistan’a ve öykümüzün ilk ilmeğini atıyoruz.

Gürcüce Sakartvelo anlamına gelen Gürcistan, Karadeniz’in doğu kıyısında, Güney Kafkasya’da yer alan bir ülke. Tam adı Gürcistan Cumhuriyeti. Eski Sovyet cumhuriyetlerinden biri olan Gürcistan’ın kuzeyinde Rusya, güneyinde Azerbaycan, Ermenistan ve güneybatısında Türkiye yer alıyor. Ülkenin batı sınırını ise çırpınan asi Karadeniz suları çiziyor. Bugünkü Gürcistan, Taş Devrinden bu yana yerleşim yeri olarak kullanılır. Klasik dönemde ülkenin doğusunda kurulan İberia Krallığı ve batısında kurulan Kolheti Krallığı, Gürcülerin kültürel gelişiminin ve devlet kurma geleneğinin başlangıcını oluşturur. Yazılı kaynaklara göre Proton-Gürcüleri İ.Ö 12. yüzyılda tarih sahnesine çıkarlar. Arkeolojik buluntular ilk Gürcü siyasal yapılanmasının İ.Ö 7. yüzyıla kadar gerilere gittiğini gösterir. İ.Ö 4. yüzyılda ilk birleşik Gürcistan krallığı kurulur. Yüzyıllar boyunca İran, Moğol, Rusya ve Osmanlı Devleti’nin çekişmesine sahne olan Gürcistan, 1801’den itibaren Rusya tarafından ilhak edilir. 1918-1921 tarihleri arasında Demokratik Gürcistan Cumhuriyeti adı altında bağımsız bir devlet kurulur. 1921’de ülkeye Kızıl Ordu girince Gürcistan, Sovyet cumhuriyetlerinden biri olur.1991 yılında Sovyetler çökmesiyle birlikte Gürcistan 1991 yılında yeniden bağımsızlığını kazanır.

 HÜZNÜN KOL GEZDİĞİ BİR SUSKUN KENT: AHISKA

Gürcistan’da ilk durağımız ülkenin güneybatı bölümünde yer alan Ahıska. Türkgözü sınır kapısından girdikten sonra içimizi tarif etmekte zorlandığımız, hüznün kol gezdiği Ata topraklarında bir ürperti kaplamaya başlamıştı. Sıcak havaya rağmen Rusların sömürgesiyle de talan ve harap olan bu topraklarda sanki bir ölüm sessizliği kol geziyordu. Aslında bu vahim tablo, dünya konjonktüründe ülkenin kültür mirası ve iktisadi alanda ne kadar geri kaldığının da göstergesi. Ortodoks Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden biri olan Gürcistan’ın Ahıska bölgesinin girişinde de çarmıha gerilmiş şekilde duran Hz. İsa motifli haç işareti dikkatimizi çekiyor. Sessiz olan Ahıska da ne bir Türkçe isim ne de bir ezan sesine rastlamak imkânsız. Çünkü bu sessizliğin en büyük gösteresi hemen sınıra yakında bir mevkide yer alan Vale köyünde 1950′ li yıllarda kapatılmış, tahrip edilmiş ve perişan bir halde bakımsız olarak kendi kaderine terk edilen camii bizi ilk baştan derinden etkiliyor ve üzüyor.

Ahıska’ya ilk kez 12. yüzyıldaki tarih kayıtlarında rastlanır. 12-13. yüzyıllarda Samtshe’nin yöneticileri Şalva ve İvane’nin Ahıska olduğu belirtilir. 13. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar Samtshe Jakeli ailesi tarafından yönetilir. Kent, 1578’de Türk ordusu tarafından kazanılan Çıldır Meydan Savaşı sonucunda Osmanlıların eline geçer ve 1628’de Çıldır Eyaleti’nin (Ahıska Paşalığı) yönetim merkezi olur.1828’de 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Rus birlikleri komutanı General Paskeviç, kenti ele geçirir. 1829 tarihli Edirne Antlaşması’yla Ahıska, Rusya’ya bırakılır. Bu savaştan sonra bölgeden Müslüman ve Katolik nüfusun önemli bölümü Osmanlı topraklarına göç eder. Buradan gelen Katolik Gürcüler, 1861’de İstanbul’un Bomonti semtinde Katolik Gürcü Kilisesi’ni kurarlar. II. Dünya Savaşı’nda bölgenin Müslüman nüfusu tümüyle bölgeden göç ettirilir. Bu Ahıska Türklerinin göçünden sonra, Sovyet yönetimi bölgeye Ermeni nüfusu yerleştirir ve Ermeniler bölgenin hâkim nüfusu haline gelirler.

Ahıska, Çarlık yönetimi sırasında önce Kutaisi, sonra Tiflis valilikleri içinde yer alır. Kentin eski yerleşmesinde surlar, kale ve cami ile Azize Marine Kilisesi vardır. Kentin yakınlarında ise Sapara Manastırı bulunur. Kentin nüfusu yaklaşık 18.500’dür. Türkiye’de özellikle Artvin ve Ardahan illerinde önemli addedilebilecek Kıpçak (Ahıska) Türkü nüfusu bulunur. Ahıska ‘nın Türk tarihindeki en önemli yeri, 1500’lü yıllarda Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı toprağına alınmış Çıldır eyaletinin Başkenti yapılmış olması. 1820 yıllarında Rus Çarlığı Ahıska’yı işgal etti. Bundan sonra burada büyük sıkıntılar ve sorunlar yaşandı. 1944’de 100 bine yakın Ahıska Türk’ü vatanlarından sürüp soykırıma tabi tutulan Ahıska’da büyük beşeriyet bir dramı yaşandı ve Ahıskalılar ” vatan vatan diye” Ahıska’ya dönme mücadelesi vermeye başladılar

Yaya olarak girizgâh yaptığımız Ahıska, kuraklığın hiç işinin düşmediği verimli zümrüt yeşili bir ova. Ardahan’a inat doğunun Çukurova’sı gibi arz-ı endam ediyor adeta Ahıska. Seralar, meyve bahçeleri, üzüm bağları ve sulak alanlar göz ve gönül ziyafeti sunuyor .’Yeni Kale’ anlamına gelen Ahıska, bu adı bölgedeki Osmanlı hâkimiyeti sırasında almış. Ahıska’nın en büyük önemli özelliklerinden biri bu coğrafyada tezahür eden Türk mevcudiyeti. Ahıska topraklarında kadim zamanlarda önemli ölçüde Türk nüfusu bulunuyormuş ancak bu nüfus, 1944 yılında totaliter Stalin tarafından iki saat içinde tren vagonlarına doldurularak, gidecekleri yere kadar aşağı dahi inmemek koşulu ile kapalı tren vagonlarında Orta Asya’ya sürülerek Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a yerleştirilmiş. Bu sürgün Stalin’in Karadeniz kıyılarını Türklerden temizleme operasyonunun bir parçası olduğu Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra açıklanan arşivlerde ortaya çıkarılmış. Bu hazin sürgününde binlerce Türk’ün yolda yaşamını yitirdiğini öğrendiğimizde içimiz burkuluyor. Yalnız hunharca gerçekleştirilen bu kıyıma rağmen bugün bu topraklarda birçok insan Türkçe konuşuyor.

Ancak burada binaların harabe halinde olması bölgenin terk edilmişliğini en büyük göstergesi Ahıska Türkleri, buradan sürüldükten sonra buraya Ermeniler ve Gürcüler yerleştiği için bölgenin nüfus dengesi değişmiş. Ermeni ve Gürcüler Ahıskalıların buraya dönmesini istemiyorlar. Ahıska’da yaşayan 40-50 hane gibi bir yerleşime sahip olan Ahıska Türkleri korkularından ne fotoğraf çektirtiyor ne de açıklama yapıyorlar. Bizim Ahıska’da belgesel çekimimizden de son derecede rahatsızlar. Ahıska’da bizi en çok etkileyenler Ahıskale , Ahıskale’deki Osmanlı Türk eserlerinin perişan halleri, Ahıska’ya dönen Sabiha Ninenin “vatan vatan” diye inlemesi ve Ahıska’da yaşayan Türklerin korku ve endişeleri oluyor.

Çekim yapmaya başlamamızın üzerinden bir saat bile geçmeden bizler hemen Gürcistan’ın Başkenti Tiflis’teki istihbarat merkezine ihbar ediliyoruz. Gürcistan istihbaratı ile adeta köşe kapmaca oynayarak belgesel çekimlerimizi tamamlayıp başkent Tiflis’e gitmeye karar veriyoruz.

AHISKA

1578 yılından 1828 Rus işgaline kadar Anadolu’dan bölgeye yerleştirilen ve Anadolu Türklüğü’nün ayrılmaz bir parçası olan Ahıska Türklerinin asıl vatanı bugünkü Gürcistan Cumhuriyeti’nin toprakları içinde kalan ve Türkiye ile komşu olan Ahıska, Ahılkelek, Aspinza, Adıgen ve Bogdanovka vilayetleridir. Buraya yerleşen Türklere Ahıska Türkleri denmesinin sebebi ise bu vilayetleri içine alan bölgenin coğrafi isminin Ahıska olmasından ileri gelmektedir.

Son 70 yılda 3 defa sürgüne uğrayan ve 1944 yılında kanlı diktatör Stalin’in hışmına uğrayan ve sürgüne tabi tutulan bir Türk grubu da Ahıska Türkleridir. Ahıska Türkleri bu kanlı sürgünde SSCB’nin birçok bölgelerine dağıtılmışlar ve binlerce şehit vermişlerdir.
Ahıska Türkleri bugün 13 Cumhuriyetin 264 değişik bölgelerinde yaşamaktadırlar. Rusya Federasyonunu 28 yerleşim biriminde 70 bin, Kazakistan’da 145 bin, Azerbaycan’da 106 bin, Kırgızistan’da 57 bin, Özbekistan’da 30 bin, Ukrayna’da 18 bin, Türkiye’de 200 bin, çeşitli ülkelerde 3000 olmak üzere 629 bin Ahıska Türkü yaşamaktadır.. Bunların sosyal, kültürel ve eğitimle ilgili pek çok problemleri mevcuttur.

Bulundukları ülkelerde oluşturdukları kültür merkezlerinde Ahıskalılar kimliklerini koruma mücadelesi vermektedirler. Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan’da Ahıska Türklerinin kurduğu çok sayıda Türk Kültür Merkezinde bu çaba gösterilmektedir. Özbekistan’da bulunan Ahıskalılara ait kültür merkezi, Özbekistan Medeniyet Vakfı bünyesinde 1992 yılı başında “Türk Medeniyet Merkezi” adı ile kurulmuştur. Merkezin başında Dr. Ömer Salman bulunmaktadır. Kazakistan Ahıska Kültür Merkezi 1991 yılında Dr. Tevfik Kurdayev Haşimoğlu tarafından Almatı’da kurulmuştur. Merkezde Türkçe, din bilgisi gibi dersler verilmektedir. Ayrıca merkez, Türkiye’den Kazakistan’a giden Türk vatandaşlarına da kapılarını açmaktadırlar. Kırgızistan’da bulunan Ahıska Türkleri tarafından 1991 yılında kurulan Türk Medeniyet Merkezi’nin başında eski milletvekili İzzet Maksudov bulunmaktadır. Bu üç merkezin stratejik açıdan önemleri çok büyüktür. Türk, Kazak, Kırgız, Özbek kardeşlikleri arasında nifak tohumları ekmek isteyenlere karşı bu merkez mühim görevler üstlenebilecek yapılanmalar haline getirilebilir.

Ahıska Türklerinin neden sürgüne tabi tutuldukları tam 47 yıl gizli tutuldu. Gerekçe olarak bu 47 yıl boyunca ileri sürülen ise yalnızca tahmin edilen, varsayılan gerekçelerdi…

1991 yılında sürgünle ilgili belgelerin önemli ölçüde yayınlanmasıyla konu açıklık kazandı. SSCB’nin Halk İçişleri Komiseri Gürcü asıllı Lavrentiy Beriya, savaş sebebiyle bütün yetkileri elinde toplayan Devlet Savunma Komitesi Başkanı Gürcü İ. V. Stalin’e gönderdiği teklif niteliğindeki mektubunda (24 Temmuz 1944) “Gürcistan SSC’nin Türkiye sınırlı bölgelerinde oturan Türk nüfusun önemli bir kısmı yıllardır Türkiye tarafındaki akrabalarıyla temas etmek suretiyle muhaceret eğilimi içerisinde olup, kaçakçılık yapmakta, Türk istihbarat organları için casus angaje etme kaynağı oluşturmakta ve eşkıyaya insan gücü temin etmektedir” diyerek, bu sebeple 16700 hanenin (86 bin kişilik nüfus, bazı kaynaklarda bu rakam 91 bin olarak ifade ediliyor, ayrıca 40 bin kişi de askerde) Ahıska bölgesinde Orta Asya’ya sürülmesini ve bunların yerine de Gürcistan’ın toprak sıkıntısı çekilen kazalarından 7000 Gürcü hanenin iskân edilmesini teklif ediyordu.

Bu teklifini bir hafta sonrasında Stalin tarafından imzalanan yukarıda zikredilen tarih sayılı Devlet Savunma Komitesi Kararıyla da “sürgün” başlıyordu. İşin ilginç tarafı Beriya’nın hazırladığı gerekçeli teklif ile Stalin’in imzaladığı gerekçeli kararın aynı ifadelerden oluşmasıydı. Şüphesiz ki bütün bunlardan daha ilginç olanı gerek teklifte, gerek kararda yer alan iddiaların gerçek dışılığı ve ciddiyetten uzaklığıdır.

Türk toplulukları içerisinde kendi yönetimi olmayan tek Türk topluluğu olan Ahıska Türkleri kendi okulları ve yayın organları yoktur. Yeni yeni kültür merkezleri, dernek veya cemiyet kurmaya başlamışlardır. Geniş bir alana sürüldükleri halde Türklüklerinden hiçbir şey kaybetmemişler, bugüne kadar Türk adını şan ve şerefle yaşatmışlardır.

Dede Korkut Kitabı’nda “Ak-Sıka” (Ak Kale), 481 yılına ait kayıtlarda “Akesga” adlarıyla anılan eski Oğuzlar beldesi Ahıska, Gürcüce “Yeni Kale” anlamına gelen Ahal-Thise’nin Türkçe ve Farsça şekli olarak da yorumlanmaktadır. İslam’ın ilk fetihleri esnasında Hz. Osman’ın hilafetine rastlayan dönemde Şam valisi Muaviye’nin kumandanlarından Habib b. Mesleme tarafından ele geçirilen Ahıska, 1267-68 yıllarında da Moğolların hâkimiyeti altına girmiş, daha sonraki yıllarda bölgenin yarı bağımsız valileri “Atabeğ”ler tarafından yönetilmiştir.

Ahıska, Atabeğleri Lala Mustafa Paşa’nın, Çıldır Savaşı (1578) sonunda Osmanlı idaresine girdiler. Son atabek Minüçihr Osmanlı’ya bağlılığını bildirerek Müslüman oldu ve Mustafa Paşa adını aldı. Bu tarihten sonra Ahıska yeni kurulan Çıldır eyaletinin merkezi haline getirildi ve tahriri yapıldı. Ancak, Çıldır’ın savaşlarda harap olması üzerine Ahıska eyalet oldu, bir ara Safevilerin de eline geçen şehir, 1635 yılında tekrar Osmanlı hâkimiyetine girdi. 1828 yılında Rusların idaresine girinceye dek tam 250 yıl Osmanlının serhat şehri olarak kalan Ahıska Türkiye sınırlarından kopunca bu bölgede yaşayan Serhat Türklerinin kötü talihi de işlemeye başladı.

1853-1856 Osmanlı-Rus savaşı esnasında bir kısım Ahıskalı Osmanlı ordusuna yardımcı oldukları gerekçesiyle üzerlerinde yoğunlaşan baskılardan kaçarak Erzurum’a sığındılar. Yine bu savaş sonrasında Kars’ın Osmanlı sınırlarından koparılmasıyla Ahıska Türkiye sınırından bir hayli uzakta kaldı. Bu dönemde Kuzey Doğu Anadolu’dan Ahıska bölgesine doğru bir Ermeni göçü yaşandı.

Şark Meselesinin Temeli

Şark Mes’elesi / Doğu Sorunu’ndan bahseden bir kısım kalemler; ısrarla-sorunun sırf Türkiye ve Türk Hükümetleri’nden kaynaklandığını yazmaktadırlar. Sorunun, tarih temelinde Batılı emperyalist devletlerin kışkırtıcı, tahrik edici hususların bulunduğunu; kısaca, yangına körükle gittiklerini, hiç hesaba katmıyor ve bu gerçeği  -maalesef- görmezden geliyorlar!
Oysa, sorun; Çarlık Rusyası, İngiltere, Fransa, Avusturya, Almanya gibi, zamanın kudretli devletlerinin başları altından çıkmıştır. Osmanlı Devletini zaafa uğratmak için, devlete sadık Ermeni vatandaşlarımızı ve Kürt kardeşlerimizi, aleyhimize geçirmeyi akıl etmişlerdir.

Cepheden netice alamayacaklarını düşünen Batı Devletleri; savaş ateşini maşayla tutmayı yeğlemişler ve bizi ancak içten yıkabilecekleri fikriyle, Ermenilere ve Kürtlere yaklaşmışlar. Her türlü ayartıcı adımlar atmakta ve attırmakta, asla tereddüt etmemişlerdir. Çünkü,

anlamışlardır ki, iki pehlivan kavga ederken; bir çocuk bile ikisini birden dövebilir.
Demek ki, 19. yüzyılın başlarından itibaren Batılı Devletler  -her zaman geçerli olan-  “Parçala, böl ve yönet.” düstur ve prensibini ser-taç edinmişlerdir. Nitekim, ektiklerini biçmişler; XIX. yy. başlarından itibaren, birçok isyan çıkartmayı başarmışlardır. Tabii, bütün bu isyanların; büyülü kelimelerin cazip, çekici ve tahrik edici atmosferinde gerçekleşmesini sağlamışlar; zehiri altun kupa içinde sunmasını bilmişlerdir.

Onları “Kurtuluş Savaşı”, “İstiklal Mücadelesi” yaptıklarına inandırarak; kardeşin kardeşe kurşun sıkmasını mümkün kılmışlardır. Oysa, zahiren böyle görüntü veren başkaldırıların temelinde; aşiret çekişmelerini, aile fertleri arasındaki çekememezlikleri; mahirane bir şekilde kullanmasını bilen Batılıların olduğu, tarih hakikatleri cümlesindendir.

Öyle bir gaflet ve dalalet içine düşürülmüşlerdir ki, içinde yaşadıkları devletin; hayat memat mücadelesi verdikleri zamanlarda bile, harekete geçmekten; daha doğrusu harekete geçirilmekten geri kalmamışlardır. Nitekim, bu çeşit başkaldırıların somut örneklerini, Türk İstiklal Savaşı’nda acı bir şekilde yaşadık ve gördük. Milli Mücadele sırasında, aynı zamanda iç isyanlarla uğraşmak zorunda kalmadık mı?

Kaldı ki, çeyrek asırdır mücadele ettiğimiz, binlerce şehit verdiğimiz; teröristlerle yapılan çatışma ve çarpışmalardan anlaşıldı ki, Türkiye’deki terörün arkasında uluslar arası güçler var. Dost kılıklı düşmanlar var. Bunlar “Tavşana kaç, Tazıya tut!” tarzı, iki yüzlü politikalarla, aynı millet bireylerini çarpıştırmaya muvaffak olmuşlardır. Çünkü, bütün bunların oluşmasını; çok eski tarihlerden günümüze gelen ve halen devam eden, şu gerçekte görüyoruz:

“Tarihi gelişim doğrultusunda Türk Devletleri’nin Batılı Devletlerle münasebetleri, zaman içinde Batı dünyasında, Batılı insanın kafasında oldukça menfi bir  ‘Türk imajı’nın doğmasına, şekillenmesine ve bilahere bir Türk düşmanlığına dönüşmesine sebep olmuştur. Albert Sorel’in eserinin önsözünde ‘Türkler Avrupa’da görünür görünmez ortaya bir Şark Mes’elesi çıktı…’ şeklinde bir açıklama ile konuya girmesi, XIX. yüzyıl başlarından itibaren dünya siyasi literatürüne girecek olan ‘Şark Mes’elesi’ kavramının altında yatan zihniyeti açıkça ortaya koymaktadır. Bu politikayı ortaya koyan Avrupalı düşüncesinin temelinde ise ne yazık ki, kıskançlık, haçlı ruhu, ezilmişlik vb. gibi hususlar yatmaktadır.
“Bu gerçeği Yusuf Ziya: ‘Papazların ve küçük küçük zorbaların idaresine kendisini rahatça teslim etmiş, şarabını içip uyuklayan Avrupa’nın kapısından içeri giren bu dipdiri, erkek güzeli insanlar; yepyeni bir nizamı içinde akıp gelen başarılı muazzam kuvvetler, o zamanki Avrupalı’nın örümcekli ve bulanık kafasında bir şok tesiri yaparak onda şifa bulmaz bir dehşet hastalığı (!)  doğurmuştur. Türklerin, uyuklayan Avrupa’nın afyonunu patlatması hadisesi öylesine derin bir tesir yapmıştır ki, aradan yedi asır gelip geçmiş olmasına ve birgün eski dipdiri delikanlının, hasta adam (!)  şekline sokulmasına rağmen, Avrupalı’nın
yirminci batın torunları dahi bu Türk hastalığından, Türk şokundan tamamen şifa bulamamıştır.’ şeklinde vurgulamaktadır.” ( Kürt Dosyası, Prof. Dr. Abdulhaluk  M. Çay, 8. Baskı, İstanbul, Temmuz 2010 s. 18 )

Teröristlerin; Batılı Devletler’in nasıl oyuncağı olduklarını, bir de fıkrayla müşahhas ve somut bir şekilde ortaya koyalım:

“Allah kimseyi gözden etmesin, günün birinde, birkaç ama (kör), cami kapısına dizilmiş de, gelip geçenlerin eline, ağzına bakıyormuş. Molla Nasrettin de oradan geçmiş ama, geçerken boş mu bulunmuş, ne olmuşsa, avucundaki bozukluğu şıkırdatarak: ‘Alın, hayrıma, paylaşın!’ demiş ama, vermemiş. Gel gelelim bu kör olasıcanın şıkırtısı, körleri birbirine düşürmüş:

‘Yok sana verdiydi…’ ‘Yok bana verdiydi…’diye, alt alta, üst üste gelmişler, nerdeyse, birbirinin gözünü de oyacaklarmış. Kimin umurunda, el oğluna seyir lazım! Bizim Molla da karşılarına geçip, gülmeye başlamış:

‘Doğrusu, kör döğüşü diye buna derler, hepsi de karanlığa kurşun atıyor, ortada fol yok, yumurta yok!’ demiş.” ( Nasrettin Hoca Fıkraları, Eflatun Cem Güney, 1995, s. 67 )
Hakikaten, Batılıların, kabul olunmayacak dualarına ‘Amin!’ diyerek çanak tutanlar; Batı’nın oradan üflemesiyle, burada hemen oynuyorlar! Dil, Din ve Tarih konusunda sathi ve yüzeysel olanlar; Batının ve içerdeki tasvipkarlarının yalan yanlış vaatlerine kanıyorlar. Körler gibi kör bir dövüşe dalıp; hem bindikleri dalı kesmiş oluyor, hem de içinde bulundukları milleti kaosa sürüklemeye çalışıyorlar.

 

Bu Yahudiler var ya!

Benim Türkiye‘ye ve dünyaya kafayı yormaya başladığım yıllarda bir takıntımız vardı.

Ne zaman ülkem bir musibetle karşılaşsa, sebebi belliydi.

Siyonistler!

Bu sadece benim kuşağımın, benim dünya görüşümün yarattığı bir ‘fail’ değildi.

Benden öncekilerde de aynıydı, bugün geniş bir kesimde de bu fail değişmedi.

Bu kadar gücü nereden buluyorlardı bu Yahudiler?

Kaç kişiydiler?

Ne ile uğraşıyorlar da ülkemin, dünyanın düzenine nizam verebiliyorlar?

Günlerce, aylarca hatta yıllarca araştırabilirsiniz.

Bu sorunun bir tek cevabı var.

– Eğitim.

Ama illa kaliteli eğitim.

Tabii ki ardından bilim.

Dünya nüfusu nerede ise yedi milyara yaklaşırken, dünyada yalnızca 14 milyon Yahudi var,

Bunun 11 milyonu Amerika ve İsrail’de, diğerleri başta Rusya olmak üzere Avrupa ve diğer ülkelerde.  

Dünya üzerinde 1.5 milyar Müslüman yaşadığını düşünürseniz. Neredeyse her 100 Müslüman’a karşılık, sadece 1 tane Yahudi var.

Ama dünyaya bilim yoluyla yön verenlere baktığınızda, Yahudiler, hem Müslümanlardan, hem de dünya üzerindeki nüfusları 2.2 milyarı bulan Hıristiyanlardan açık ara öndeler.  

Tüm zamanların en etkin bilim adamı ve Time dergisi tarafından ‘Yüzyıl’ın Adamı’ seçilen Albert Einstein bir Yahudi’ydi.

Psikanalizin babası Sigmund Freud bir Yahudi’ydi.

Karl Marx, Paul Samuelson ve Milton Friedman da öyle.

Bir de buluşları ile insanlığın yaşamını değiştirenler var aralarında.

Benjamin Rubin aşı iğnesini buldu.

Jonas Salk ilk çocuk felci aşısını geliştirdi.

Baruch Blumberg Hepatit B aşısını geliştirdi.

Bulaşıcı hastalıklarla ilgili çalışmalarıyla Nobel ödülü kazanan Elie Metchnikoff da, kas-sinir sistemi arası iletişim alanındaki çalışması ile Nobel ödülü alan Bernard Katz da, insan gözü hakkındaki çalışması ile Nobel ödülü kazanan Gerald Wald da bir Yahudiydi..

Böbrek diyaliz makinesini geliştiren Willem Kolff da bir Yahudi.

Tüm dünya bu buluşlardan faydalanıyor, sağlığına kavuşuyor.

Saymaya kalksak, yerimiz yetmeyecek bu isimleri.

Son yüzyılda 14 milyon Yahudi, bilim dalında 100 ün üzerinde Nobel ödülü kazanırken, 1.5 milyar Müslüman arasında Nobel alan bilim adamı sayısı sadece 3.

Sadece bilim alanında değil tabii ki.

Ekonomide farklı mı sanıyorsunuz?

Ralph Lauren (Polo), Levi Strauss (Levi’s Jeans ), Howard Schultz (Starbuck’s), Sergei Brin (Google), Michael Dell (Dell Bilgisayar), Larry Ellison (Oracle), Donna Karan ( DKNY), Bill Rosenberg (Dunkin Dougnuts ) da Yahudi inancına sahip birer  iş adamı .

Peki, Harrison Ford, George Burns, Tony Curtis, Charles Bronson, Sandra Bullock, Billy Crystal, Woody Allen, Paul Newman, Peter Sellers,Dustin Hoffman, Michael Douglas, Goldie Hawn, Cary Grant, William Shatner, Jerry Lewis ve Peter Falk’ın da Yahudi olduklarını biliyor muydunuz ?

Yönetmenler ve yapımcılar arasındaki Yahudiler: Steven Spielberg, Mel Brooks, Oliver Stone, Aaaron Spelling, Neil Simon, Andrew Vaina  Michael Mann, Milos Forman, Ivan Reitman, Kohen Kardeşler, William Wyler.

Bir de William James Sidis var ki ;  250-300 lük  I.Q derecesiyle dünyanın gördüğü en parlak insandır.

Bu kadar etkin bir nüfusa sahip olmanın tek bir nedeni var.

Sorgulayıcı, araştırıcı, yaratıcı eğitim sistemi.

İslam Konferansı Teşkilatı’ na mensup 57 üye ülkedeki üniversite sayısı 500 iken, sadece Amerika’da 5758 üniversite var.

Okuma yazma oranlarındaki fark ise utanılacak bir çerçevede.

Araştırma geliştirmeye İslam dünyasındaki ülkelerin ayırdıkları pay, gayri safi milli hasılanın % 0.2 si iken, bu dünyada % 5 e çıkıyor.

Bizler okuma konusunda, ısrarla okumamaya devam ederken, dünyada kişi başına düşen gazete ve kitap sayısı, bize oranla kıyas dahi kabul etmez bir noktada.

Sahip oldukları bu bilgi sayesinde ülkelerindeki ileri teknoloji ürünleri ihtiyaçları da o oranda artıyor doğal olarak.

Örneğin Pakistan‘ın ileri teknoloji ihracatının toplam ihracatın içindeki oranı % 1, Suudi Arabistan*ın % 0.3, Kuveyt, Fas ve Cezayir‘in aynı şekilde % 0.3 iken, bu oran, Singapur‘da % 58.

Geleceğin, bilgi temelli toplumlara ait olduğu gerçeği karşısında aczimizin her geçen gün daha da artacağını görmek için kâhin olmaya gerek yok sanırım.

İKÖ’ne mensup  57 ülkenin gayrı safi milli hasılalarının toplamı 2 trilyon doların altında iken,  ABD’nin tek başına 12 trilyon dolar değerinde mal ve hizmet üretmesini,  Çin’in  8 trilyon dolar, Japonya’nın 3.8 trilyon dolar ve Almanya’nın  2.4 trilyon dolarlık üretim yapmasını eğitime ve bilime verdikleri önemin dışında başka ne ile izah edebiliriz?

Bütün bunlardan sonra Türk ve Müslüman nüfusun bir taraftan artmasını teşvik ederken, diğer tarafta nüfusun iyi eğitilmesi yönünde çabalardan yoksun kalmak, bizi daha ileri değil, çok daha geriye götürür.

Ve biz hala kahve köşelerinde de, siyaset erbabının kendi aralarında da ” Bu Yahudiler var ya! “ diye diye, 21. asrı da ıskalarız.

“Deliorman Delisi”

“Deliorman Türklüğü deli, Adı için düşen şehitleri, Göçmenleri perişan deli, acı özlem doluydu günleri…” diyerek kendisini Deliorman’ın Delisi olarak tanımlayan Şumnu Türk Kültür Evi’nin başkanı şair yazar Nurten Remzi’nin daveti üzerine kalkıp dünyaca meşhur pehlivanımız Koca Yusuf’un memleketi Bulgaristan’ın Şumnu şehrine gittik.

İyi ki de gitmişiz, neler gördük neler!

Türkiye’de, Türk Milletine kahpelik ederek Balkan Türklerinin Türklüğünü sorgulamaya kalkanlara inat, Bulgaristan Türklüğü’nün kahramanca bir mücadeleyle var olduğunu gördük.

Dünyanın neresinde olursa olsun her türlü baskıya, zülme, katliama, soykırıma rağmen “ben Türküm” demeye devam eden bütün kardeşlerim benim için Türk Milletinin varlığı için can vermiş şehitlerimiz ve gazilerimiz kadar kahramandır ve değerlidir. Bu iddialı sözleri niçin söylüyorum, isterseniz durup bir tefekkür edin ya da bir an önce “biz de sizin yanınızdayız” demek için onların yanına koşun. Çünkü onların her biri Türklüğe üstün hizmet madalyasını fazlasıyla hak ediyor.

Henüz 1,5 yaşında iken, anasının kucağında Şumnu’dan ayrılmak zorunda kalan ressam Remziye Ülker’in, babasının imamlık yaptığı Tombul Camiinde, dedesinin işlettiği hamamın yıkıntılarında, anasının yollarını aşındırdığı Türk mahallesi Pınarbaşı’nda gözlerinden akan yaşı gördüğünüzde her madde anlamsızlaşıyor ve her mutluluğun sebebinde yatan şeyin mana olduğu ortaya çıkıveriyor.

Romanya’daki köyünün yüzde yüz bir Türk köyü olduğunu her cümlesinde tekrarlayan Başpınarlı İrfan Mehmet’i tanıyınca hemen gönlünüz Balkanların başka bir toprağına kayıyor.

Ya Akkadınlar kasabasının adı gibi olan “Akkadınları”na ne demeli? Gerçekten bu “Akkadınlar”ı Türk televizyonları yoluyla Türk milleti ile buluşturmalı ve Türk kadını ne anlama geliyormuş diye bizlere bir defa daha göstermeli. Akkadınların reisi İsmigül Yaşar Ali ablamın şahsında Akkadınlara söz verdim, onları Türkiye’ye tanıtacağız.

1958 yılında köyünde Türkçe konuşulması yasaklanan, isim değiştirmelerin ilk örneğinin aynı köyde 1972’de yapıldığı Kırcaali’li Emel Balıkçı hem eşi ile Alev Dergisi’ni çıkartıyor, hem de Türklük varolsun diye kendisini gözyaşları ile ortaya koyuyor.

Halk ozanı olma geleneğini Deliorman’da başarıyla sürdüren Emrullah Topçu, 75 yaşına rağmen herkese inad içindeki böceğin ölmediğini ısrarla vurguluyor, gerçek bir saz virtüözü olduğunu gördüğüm Hasancık’ta; Sivas’ın yolları türküsü ile Şumnu’ya bir hat kuruyordu. Onların arkasından gelen Erkin Ahmet’te yeni bir Emrullah Topçu olmaya aday.

Şumnu 4. Genç Kalemler Şiir Yarışması’nın Jüri Başkanı, Bulgaristan Türk Şairlerinin yaşayan çınarı Ali Bayram’ı es geçmek mümkün mü? Türkçe öğretmeni kızının okulunda, Türkçe sınıfının kapanmasından dolayı yüzüne yansıyan hüznü artık ebediyen unutamam.

Neredeyse herkese öğretmenlik yapmış olan 83 yaşındaki Osman İsmailov’un Şumnu’nun sert havasına rağmen bayrama gider gibi çok şık bir takım elbise ile şölene gelmesi ve misafirlerin hocanın elini öpmek için yarışması ise güzelliklerin sadece küçük bir parçasıydı. Osman İsmailov artık ömrünün son günlerini yaşadığını ama bundan sonra benim içinde dualar edeceğini ısrarla bana söylemesi, beni de gözyaşlarına boğdu.

Türk çocukları kızı ve erkeği ile şiirler söyledi, sazlar çaldı, davulları gümbürdetti ve sanki bu günü beklermiş gibi dört bir yandan gelenler hünerlerini gösterdi.

Bunları seyrederken yanımda Türkiye Cumhuriyeti’nin Burgaz Başkonsolosu Sibel Erkan’da vardı. O da bu heyecana samimi birşekilde katıldı. Hepimiz izlediğimiz güzellikler karşısında şaşkın ama bir o kadar da mutluyduk.

Bütün bunlara vesile olan Deliorman Delisi Nurten Remzi’dir. Onca imkansızlığa rağmen bize milyonlarca güzellik yaşattı. Hele elimize tutuşturduğu Türkçe çıkan çocuk ve gençler için kültür, sanat eğitim ağırlıklı “Mozaik” dergisi yok mu! Sırada bizi davet etme sözü veren Kemaller(İsperik) Belediye Başkanı Adil Residov’un Mayıs ayında yapılacak şenliğine gitmek var.

Gördüklerimizin kısaca özeti şudur; Bulgaristan’da Türk olarak doğmak ve Türk olarak kalmak zordur ve aklınıza gelmeyecek kahramanlıkları gerektirir.

Eğer Türkiye’ye sahip çıkmazsanız, Bulgaristan’daki Türklerin akibetine düşmeniz kaçınılmazdır.

Bir Kırım Türkünün, Balkan felaketinin sosyal açıdan röntgenini çektiği ve Balkan savaşları esnasında yazılmış “İstanbul Mektupları” adlı eserinde, İstanbul’daki Türklerin tembellik ve miskinliği hakkındaki tespitleri çok dikkat çekicidir. Bir vesile ile Eğitimci Oğuzhan Saygılı’nın yazdığı yazı sebebiyle haberdar olduğum Fatih Kerimi’nin “İstanbul Mektupları” Çağrı Yayınları tarafından yayınlanmış.

Yazar eserinde Türk – İslam aleminin üzerine serpilmiş ölü toprağından, yaşadığı atalet ve tembellikten oldukça huzursuz olur. Bu huzursuzluğu yer yer üzülerek zaman zamanda umutsuzluğa kapılarak şöyle tasvir eder “İstanbul’un beş yüz kahvesinde vasati olarak ellişer kişiden yirmibeş bin kişinin ve bunlar cümlesinden sarıklı, cüppeli hoca efendilerin sabahtan akşama kadar kağıt, dama, tavla oynayıp tembel, tembel oturmaları…” işte bu durum az kaldı Türk milletinin mahfına sebep oluyordu. Şimdi yine benzer aymazlıklar görüyoruz. Onun için bu eser okununca Balkanlar nasıl elden gitmiş ve Türkiye nasıl elden gitmek üzere çok net anlıyorsunuz. Bizde size Bulgaristan Türklerinin var olma mücadelesini anlattık. Gerisini anlamak size kaldı. Yoksa her zaman bir “Deliorman Delisi” bulamayız.

Kentleri Seller Alıyor; Neden?

Bu ülkenin kentleri her şiddetli yağışta sellere yenik düşüyor?

Neden?

Her yaşanan sel felaketi, bu ülkenin ulusal zenginliğinden bir şeyler koparıp alıyor.

Sel felaketine uğrayan vatandaşımızın evi, eşyaları mahvoluyor.

Ama daha da önemlisi, ruhsal sarsıntı yaşıyor!

Düşünün, bir gece aniden bastıran şiddetli yağışla birlikte, eviniz çamurlu sularla doluyor.

Alın terinizle sahip olduğunuz eşyalarınız kullanılmaz hale gelmiş. Yerine yenilerini koymanız da mümkün değil!

Belki, yarın öbür gün gelin olacak kızınızın çeyizi sellere kapılıp gidiyor.

Aile fotoğraflarınız çamurlu sularla bakılamaz hale geliyor.

Ölümün kıyısından dönüyorsunuz!

Küçük çocuğunuz derin uykusundan sarsılarak uyanıyor!

Önce “can” sonra “mal” derdine düşüyorsunuz!

Ve, farkında olmadan daha büyük bir “yaşamsal risk” içindesiniz; ruhsal dengeniz bozuluyor!

Peki, bütün bu rezaletin nedeni nedir?

“Takdir-i İlahi” mi?

Kendi akılsızlığını neden Yaradan’a fatura ediyorsun?

“Küresel çevre sorunları” mı?

Öncelikle, “evet.”

Sonra?

“Kentler planlı ve önce altyapı ilkesine uygun mu gelişiyor?”

Ne yazık ki, bu sorunun yanıtı “HAYIR!”

Kentler, bireysel çıkarlara sunulan “rant alanları” olarak iğfal edilmiş!

Güzelim “BURSA OVASI” nda, meyve bahçeleri sökülüp fabrikalar, işyerleri, yerleşim alanları yapılmış!

ÖNCE ALTYAPI” ilkesi de yok sayılmış!

Ankara’da 10 dakika şiddetli yağmur yağıyor, kanallar doluyor, yollar su altında kalıyorsa, bu kenti son üç dönemdir yöneten ve “battı çıktılarla” dolduran belediye yönetimi hiç mi utanmıyor?

Ankara’nın merkezinde, en gözde yerinde araçların içine dolan çamurlu sular jant kapakları ile boşaltılmaya çalışılıyorsa, “NEREDE SENİN ALTYAPI HİZMETİN?” diye sormak yanlış mı?

Kentler, “yağma-rant alanları” olmuş.

Dere yataklarında fabrikalar, konutlar, hatta okullar kurulmuş.

Siyasal çıkar hesaplarıyla altyapısız alanlarda konut yapımına göz yumulmuş.

Bir kez yitirdiğiniz tarım toprağını bir daha kazanmanız mümkün değil!

“Tarım alanlarını korumak” Devlet’in asli görevi olduğu halde, ekonomik ve siyasal çıkar hesaplarıyla tarım topraklarını yok edenler;

altyapı önceliğini bilmeyen cahil ve kötü niyetli yerel yöneticiler;

açgözlü, ihtirası aklı ve vicdanını aşan insancıklar;

ormanları yakıp kesen vahşiler;

gelecek nesillerin de hakkı olan denizleri, akarsuları, gölleri, toprağı ve havayı kirletenler;

Bütün bu sel ve deprem felaketlerinin sorumlusu, suçlusu ve günahkarı sizlersiniz!

Ne yazık ki, sizin suç ve günahınızın bedelini günahsız insanlar ödüyor.

Malıyla, canıyla.

Lanet olsun size!..

 

Örgütler ve Cemaatler

0

Hanefi Avcı’nın malum kitabının yayınlanmasından sonra dini cemaatleri örgütsel bir yapı olarak değerlendirme çabaları arttı. Daha önceki dönemlerde Türk Ceza Kanununda yer alan 163 madde kapsamındaki davalarda da dini cemaati örgütsel bir yapı olarak görme eğilimi zaman zaman olmuştur. Ancak davaların çoğunda savunulan bazı İslami değerler yani hükümler suç unsuru olarak görülmüştür. Necip Fazıl Kısakürek, Bediuzzaman Said-i Nursi vb. lerinin davalarında ön plana çıkan suç unsurları daha çok savunulan dini hükümlerdir. Bu üstatlar da yazdıkları ve savundukları fikirlerden dolayı yargılanmışlardır. Bu üstatlarla okurları ve gönüldaşları arasında örgütsel bir bağ çoğu kere kurulmamıştır.

Hanefi Avcı’nın kitabı ve bu kitap çerçevesinde inşa edilen söyleme bakıldığında, Sayın Fethullah Gülen gönüldaşlarını ve okurlarını, dini ve manevi yönü ağır basan bir cemaat olmaktan ziyade, bir örgüt olarak görme eğilimi ağırlık kazanmaktadır. Dini bir cemaatle bir örgüt arasında ne tür farklar vardır?  Öncelikle bunu ortaya koymak gerekir.

Örgütlerin çok farklı çeşitleri vardır. Herhangi bir derneğin mensupları da bazen örgüt olarak görülür. Ancak biz burada örgütten, önceden belirlenmiş amaçlar doğrultusunda mücadele etmeyi kabullenmekle birlikte amaçlarının ve eylemlerinin gizliliğinden dolayı mensuplarının bir birlerini tanımadığı gizli örgütleri kastetmekteyiz. PKK ve DHKPC bu tür örgütlerin örnekleridir.  Söz konusu kitap zaviyesinde gündeme gelen tartışmaya bakıldığında Gülen cemaatini de bu tarz örgütlere benzeştirme çabasının olduğu görülmektedir.  Cemaat mensuplarının planlı olarak cemaate karşı olan kesimlerin telefonlarını dinledikleri, onları bürokratik yetkilerini kullanamaz duruma getirdikleri, bilinçli bir tarzda cemaat karşıtlarını takibata aldıkları ve izledikleri iddia edilmektedir. Cemaate yüklenen bu sıfatların art niyetli yakıştırmalar oldukları açıktır.

Dini cemaat, her şeyden önce bir ibadeti, dini bir metni okumayı, dinlemeyi ve dini bir duyguyu daha canlı ve coşkulu bir şekilde yaşamak üzere zaman zaman bir araya gelen insanlardan oluşur. Dini cemaat mensupları arasında samimiyet, gönüldaşlık, sadakat ve yardımlaşma değerleri canlıdır, etkilidir. Cemaat mensupları biri birlerini tanırlar.  Ayrıntılı olarak bilirler, kişisel özelliklerini saklamazlar, gönülden davranırlar. Bu özellikler Gülen cemaati mensupları için olduğu kadar, Türkiye’deki benzeri birçok dini cemaat için de geçerlidir.

Dini cemaate katılma ve ayrılma konusunda sınırları kesin kurallarla belirlenmiş ölçütler de mevcut değildir. Allah rızası olarak algılanan cemaate hizmet görevi her kes için her zaman açıktır. Gülen cemaatinin cemaate katılma hususunda bu manada belirlenmiş şartları da yoktur. Manevi bir hizmet olarak algılanan cemaat kurumlarına yardım ve destek bir aşktır, heyecandır. Bu manada cemaate destek olanlar ve cemaatin etkinliklerine katılanlar toplumun bütün kesimlerinden olabilmektedir. Herkesin girişine ve çıkışına açık olan bir cemaati bir örgüt olarak etiketlemek eşyanın tabiatına aykırıdır. Sosyolojik kavramsallaştırma ile izah edilebilir değildir.

Örgütlerle cemaatler arasında önemli farklar vardır. Cemaatler her kesime ve herkese açık oldukları halde örgütler açık değildir. Örgüte katılma dikkatli ve planlı takibatlar ve izlemeler yapıldıktan sonra mümkün olur. Örgütlerin faaliyetleri bütün örgüt mensuplarınca bilinmez. Örgüt faaliyetlerinin ve eylemlerinin amaçları örgüt üyelerine söylenmez. Sadece örgütün üst düzey yöneticilerince bilinir. Örgütlerin faaliyet yerleri de açık değildir. Örgütler dar kapalı ve küçük gruplardan oluşur. Bir örgüt üyesi diğer örgüt üyelerini de tanımaz. Örgütlerde görevler emir ve komuta zinciri içinde dağıtılır. 

Gülen cemaati yukarıda belirtilen özellikler bakılırsa yapı olarak hiçbir şekilde örgüt olarak tanımlanamaz. Cemaat mensupları ve gönüldaşları, toplumun her kesiminden olabilmektedir. Cemaatin eğitim, spor ve girişimcilikle ilgili bütün faaliyetleri açıktır. Bu faaliyetler, Türkiye’nin resmi organlarınca ve basın camiasınca açık bir şekilde izlenebilmektedir. Cemaat her türlü faaliyetini ve girişimini bizzat basın yoluyla duyurmaktadır. Cemaatin hiçbir yerinde gizlilik yoktur. Örgütlerdeki gibi emir ve komuta zinciri mevcut değildir. Anadolu’nun her hangi bir şehrinde bir iş adamı Allah rızasını gözeterek bir okul binasını yapmaktadır. Bu okuldaki görevlilerin ve öğretmenlerin bir kısmını manevi yönü ağır basan dindar ve Gülen hoca efendinin muhiplerinden seçebilmektedir. 

Dini ve manevi yönü ağır basan davranışlara, kişilere ve gruplara karşı Türkiye’de bazı radikal laik gruplar, öteden beri bir korku imajı oluşturma çabası içindedirler. Fethullah Gülen hoca ve gönüldaşlarına karşı inşa edilmeye çalışılan muhayyel korkular, milyonlarca insanın gönül verdiği ve katıldığı etkinlikleri maalesef bir örgüt faaliyeti olarak görmeye yol açabilmektedir. Ne diyelim? Kendi muhayyel korkularını yenemeyenler, korkularını meşrulaştırmak için muhayyel ve uydurulan imajlara sarılmaya devam edeceklerdir.

 

 

Eğitim ve Başarı -1

Eğitimde başarı için bir kıssa üç nokta.

Bunlara geçmeden önce

Değerli öğrenciler;

1 – Sizi seviyoruz.

2 – Bizi sevmeseniz de sizi seviyoruz.

3 – Bizi sevenleri daha çok seviyoruz.

Eğitim- öğretim uzun soluklu bir süreçtir.

Bu süreçte öğrencilerde bilgi birikiminin yanında

Olumlu yönde davranış değişikliğide gözlenmelidir.

Bu süreçteki bilgi birikimine öğretim,

Olumlu yöndeki davranış değişikliğine ise eğitim denir.

Eğitim sağlığı da içerir.

Sağlık fertlerin geleceğini,

Eğitim ise toplumların geleceğini şekillendirir.

Bu süreç içerisinde olumlu yönde davranış değişikliği gözlenemiyorsa

Orada eğitimden söz etmek pekte sağlıklı olmaz.

Bu girişten sonra gelelim kıssaya

Fi tarihinde her şeyi bilmesiyle meşhur bir filozof varmış.

Bilmediği hiçbir şey yokmuş.

Sorulan bütün sorulara cevap verirmiş..

Dolayısıyla halk arasında çok popülermiş

Bu durum vatandaşların birisinde kıskançlığa yol açmış

Arkadaşına O’na öyle bir soru soracağım ki kesinlikle bilemeyecek

Dolayısıyla karizması çizilecek demiş.

Arkadaşı ona bu adamın bilmediği bir şey yok ki,

Ne soracaksın da bilemeyecek demiş.

O da ona bekle görürsün diye cevap vermiş.

Bir gün arkadaşıyla beraber yumurtadan yeni çıkmış bir civcivi alarak filozofun yanına gitmişler.

Selam aleykümselâm  dan  sonra

Bizim haset vatandaş,

Filozofa efendim size bir sorum olacak demiş.

Filozofta tabi buyurun sorun deyince

Kıskanç vatandaş civcivi avucunun içerisinde saklayarak

Elini filozofa doğru uzatmış

Söyle bakayım şu avucumun içerisindeki canlımı cansız mı? diye sormuş

Vatandaşın niyetini anlayan filozof

O’na şöyle bir sevap vermiş.

Elindekinin canlı yâda cansız olması sana bağlı,

Canlı derim sıkar öldürürsün bak cansız dersin.

Cansız derim elini açar canlı olduğunu gösterirsin.

Zaten vatandaşında niyeti böyle imiş,

Ölü dese canlı olduğunu gösterecek,

Diri dese sıkarak öldürecek,

Evet, hikâye bu…

Şimdi gelelim birinci noktaya

Okullar eğitim öğretimin yapıldığı yerlerdir.

Eğitim öğretimle ilgili dört ana unsur vardır.

Birinci ana unsur devlettir.

Devlet çocuklar okusunlar diye okullar açar.

Öğretmenler görevlendirir,

Okulların ihtiyaçlarını imkânları ölçücüsünde karşılamaya çalışır.

Dolayısıyla üzerine düşen görevleri yapmaya çalışır.

İkinci ana unsur anne-babalardır

Anne-babalarda çocuğum iyi bir eğitim alsın diye,

Kıt imkânlara rağmen dershanelere gönderir,

Kendileri eski giyer çocuklarına yeni alırlar.

Mutfak masraflarından kısarak çocuğuna harçlık verir,

Evin ihtiyaçlarını geciktirerek çocuklarının ihtiyaçlarını öne alır.

Onlarda istisnalar hariç,

Görevlerini fazlasıyla yapmaya çalışırlar.

Üçüncü ana unsur öğretmenlerdir.

Onlarda bilgi beceri ve kabiliyetleri kadar öğrencilerine faydalı olmaya çalışırlar.

Hatta birçoğu teneffüslerde çocukların sorularını çözmekten öğretmenler odasın gidip çay içmeye zaman bulamazlar.

Dolayısıyla kahir ekseriyet itibarıyla onlarda görevlerini fazlasıyla yaparlar.

Bütün bunlar başarının gelmesi için yeterli mi?

Hayır.

Dördüncü ana unsur öğrencilerdir

Evet, eğitim çoğunlukla öğrenci merkezlidir.

Devletin, anne- babaların ve öğretmenlerin görev ve sorumlulukları olduğu gibi,

Öğrencilerinde sorumlulukları vardır.

Yukarıda saydığımız bütün hususlara rağmen,

Öğrenciler görevlerini yapmazlarsa,başarı gerçekleşmez.

Filozof sorulan soruya ne cevap vermişti?

Demek ki bütün bunların yanında başarılı yâda başarısız öğrenciye bağlıdır.

İkinci nokta

Genellikle öğrenciler başarılı olmak ister ama hepsi başarılı olamaz.

Neden

Başarı sadece istemekle olmaz ki.

Bu duygu yâda isteki

İnsandaki açlık hissi gibidir.

Nasıl yemeden açlık giderilemiyorsa…

                                                                                         

Devam edecek

Küreselleştirici Süreç

Milli ve uluslar arası seviyede sonuçlar doğuran küreselleşme, kurumsallaşma çerçevesinde anlaşılması gereken bir konu haline gelmiştir. Sorun çözme ve karar alma mekanizmalarının milletüstü (ulusüstü) yapılara yerini bırakması ve bu yapıların belli hiyerarşilere göre yönetilmesi amaçlanmaktadır. Böylece, “mahallilik” (yerellik) ve millilik (ulusallık) kavramlarının evrenselleşmeye doğru bir değişim geçirmesi öngörülmektedir.

Dünyanın tek merkezli bir alan haline geleceği iddiaları yaygındır. Meselâ, bölge kalkınması da milli ve mahalli seviyeden milletüstü seviyeye taşınmakta; soru işaretleriyle dolu bölge kalkınma ajansları devreye sokularak ferdi girişimciliğin desteklenmesi, bölge kalkınması için AB fonlarının ve devlet desteğinin sağlanması hedeflenmektedir. Öte yandan kamu harcamalarını arttırıyor diye İngiltere bile bu ajansları kapatmıştır. 

Aslında Dünyayı küreselleştiren güç ve güçler ile küreselleştirilenler aynı resim içinde yer almaya zorlanmaktadır. Küreselleşmenin küresel bir egemenlik peşinde koşması ve milletüstü kurumsallaşma eğilimleri, oldukça tenkit çekmiştir.

Sanayileşmenin adeta ilk dönemlerini andıran hangi şart altında olursa olsun şartsız ve kontrolsüz büyüme ve üretim nöbeti, kaynakları insafsızca kullanma tekrar gündeme gelmiştir. Bu süreç biyolojik çevrenin, tabiatın ve tabiattaki canlıların tahribatını da hızlandırmıştır.

Tüketim hırsı, kârı ve faydayı en çoklaştırma nöbeti, her değeri silip süpürmektedir. Tüketim hırsı, sanal gelirlere dayandırılınca, fert ve gruplar ile devletlerin borçlandırılması bir kısır döngü gibi sürdükçe; küresel kriz de kaçınılmaz olmaktadır. Küresel olarak ifade edilen bu kriz, bir bakıma Dünyaya egemen olmak isteyen siyasi destekli yeni ekonomik güçlerin (çokuluslu şirketlerin vb.) artık ayak bağı olan dünün ekonomik güçlerinden ve kurumlarından kurtularak yeni ufuklara ve pazarlara açılmak olarak da tanımlanabilir.

Dünyanın kaynaklarını ele geçirme, aşırı şekilde kullanma ve istismar edebilmede milli devletler üstü bir kurumsallaşmaya ihtiyaç olduğu ortaya çıkmaktadır. Milli devletler ve onların vatandaşlarının milli menfaatlere bağlı kalmaları statükoculuk olarak etiketlenmektedir.

Bu süreçte; tek taraflı ve hâkim ekonomiler lehine işleyen serbest piyasa ekonomisine, liberal değerlerin yerleştirilmesine, emperyal demokrasinin kurumlaştırılmasına ihtiyaç vardır. Bundan dolayı değişik milli devletlerde yasa ve anayasa değişiklikleri ön plana çıkarılmaktadır. Ekonomik kaynaklar ve kuruluşlar talan edilmekte; ülkeler küreselleştirmeye uyumlu hale getirilmektedir. Ekonomik yapı kadar sosyal yapı ve doku, yerel sorunlar, etniklik ve mezhep farklılıkları esas alınarak bütünlükçü değil, çatışmacı, parçacı eğilimler desteklenerek milli devletlerin savunma ve direnme gücü yıpratılmaktadır. 

Bu süreç, hâkim ekonomi ve onu siyasette kullanan hâkim ülkelerce sürdürülmektedir. Onlara göre; ekonomik büyüme arttıkça; hem refah düzeyi, fert başına düşen milli gelir artacak, eşitsizlikler ve yoksulluk müdahaleye ve sosyal devlet araçlarına gerek kalmadan ortadan kalkacaktır.  Bunun için devlet ekonomiden çekilmelidir. Onun yerine çokuluslu şirketler ve sus payı verilen yerli ortaklar geçmektedir. Sosyal politika ve devletin müdahaleleriyle kamu kaynakları sosyal adalet amaçlı ve üretken olmayan alanlardan uzaklaştırılmalıdır.

Bu mantık küresel rüzgarlarla estirilmekte, reel sektör ve üretici, gerekli desteği bulamamakta, kur politikaları, ihracatı değil; ithalatı prim yapar hale getirmektedir. Devamlı artan cari açık sıcak paradan medet umar hale gelmekte ve ülkeler kuşatılmaktadır. Gelişmekte ve önü açılan ülkeler bu kuşatmayla daha çok karşılaşmaktadırlar.

Küçük ve orta ölçekli sanayi, yan sanayi daralmakta; ara malı ithalatı artmakta, işsizlik büyük sorun olmaktadır. Dış bağlantılı büyük sermayenin önemli bölümünün ölçek büyütmeye teşvik edildiği ve yabancı sermayeyle ortaklığa zorlandığı görülmektedir. Ancak, zamanla önce ortak olan, hisselerin bir kısmını eline geçiren yabancı sermayenin, o ekonomik şirket veya kuruluşları bütünüyle ele geçirmesi; hem siyasi, hem de ekonomik bakımdan önlenemez olmaktadır.

Sağ- sol ideolojik ayırımı bile milli (yerli)-küreselci (teslimiyetçi) şekline dönüşmüştür. Bundan dolayı sağın ve solun milliyetsiz kesimleriyle eski aşırı sol, liberal ve sözde İslamcı ittifakı doğmaktadır.  

Medeniyet, İnsana Değer Vermektir

Size birisi “Ne kadar medenisiniz?” diye sorusa ne cevap verirdiniz? Veya kendinize “Ben ne kadar medeniyim?” diye sorduğunuz oldu mu? Bir insanın medeni olması veya olmaması ne demektir, bunun ölçüsü nedir?

Kullandığımız teknoloji, bildiğimiz kelime sayısı, giydiğimiz kıyafet, insan ilişkilerindeki centilmenlik, yaşadığımız evin konforu birer medeniyet ölçüsü müdür? Bana “Medeni insanın niteliklerini sayar mısınız?” desem kaç nitelik ve neler sayabilecek durumdasınız?

Medeni olmakla gelişmişlik ve bayındırlık ne kadar alakalıdır? İnsanı bir değer olarak önemsemek, insan haklarına saygılı olmak, medeni olmanın neresinde kalır?

Medyadan takip ettik. Şili’de 33 madenci, yerin 700 metre altında 69 gün mahsur kaldı ve geliştirilen özel bir çelik kapsülle kurtarıldı. Kurtarılma sonunda yaşanan sevinç ve heyecanı burada anlatmaya gerek yok. Onlardan on beş gün haber alınamamıştı. On beşinci gün sağ oldukları anlaşıldı ve yaşamaları için her türlü imkân kullanıldı. İstenseydi, bir hafta sonra o insanlar gözden çıkarılabilirdi, onlara ölü muamelesi yapılabilirdi. Onları yaşatmak için bütün vasıtalar değerlendirildi. Kamuoyu oluşturuldu, insani duyarlılık geliştirildi. Onlar aracılığı ile, Şili yöneticileri, bir insanlık sınavı verdi ve bu sınavı kazandı. Tarihe, insana verilen değerin en güzel örneğini armağan etti.

“Bizde olsaydı şöyle olurdu.” demek, içimi burkuyor. İnsanlık adına çıkarılacak ders varsa demek zorundayız. Bu ülkede, gençler için “Asmasaydık da beslese miydik?” diyerek henüz hayat deneyimi olmayan gençlerin asıldığını, bir sel felaketinde ve maden kazasında ölenlerin arkasından “Ne yapalım bu da onların kaderiymiş.” dendiğini hatırlıyorum ben. Aynı zamanda “Ademi öldürmenin alemi öldürmek olduğunu, yaratılmışı Yaratan’dan ötürü sevmek gerektiğini” öğrendim ben bu topraklarda, bu toprağın kültüründe. Lafta kalan bu anlayışın, bir uygulamasını ise hatırlamıyorum kendi yakın tarihimizde. Kıyaslamanın iyi bir yöntem olmadığını bilsem de aklım ve vicdanım beni Şili ile kendimizi kıyaslama mecburiyetine itiyor.

Kötüden örnek olmaz. Güzel örnekler nerede olursa olsun, kaynağı kime ait olursa olsun alınmalıdır, bu güzellikler bir yaşam biçimi haline getirilmelidir. İnsanlık, yaşamak değil, yaşatmaktır. Tarihin altın sayfalarını yaşamak için yaşayanlar değil, yaşatmak için yaşayanlar tezyin eder. O insanlar, bizim için bir kutuptur; o güzel olaylar, bizim için bir köşe taşıdır.

Medeni insan tipini, medeniyet algılamamızı bir daha sorgulayalım. Medeni insan, insana değer verendir; medeniyet, yaratılanda Yaratan’ı görmektir.

Medeniyet inşasına yeniden başlamalıyız.