15.6 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 18, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1231

Müderris Râşid Hoca

Râşit Bey (1868-1952) Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde 1919-1921 yılları arasında Bâb-ı Âli hûkümetlerinde, İaşe-Maliye-Maarif ve Evkâf Nezaretleri gibi dört ayrı bakanlığın başında nazır olarak yani bugünkü tanımıyla bakan olarak görevde bulunmuştur.

Râşit Bey, olağanüstü zeki, fevkalâde bilgili, müthiş bir hafızaya sahip, hârikulâde bir Türklük ve İslam şuuru ile mücehhez (donanımlı) idi.

Bu efsanevi hoca ile tanışmamız 1945 yılında Galatasaray Lisesi’nde oldu. Tarih dersi hocamızdı. İlerlemiş yaşına rağmen dinç ve sağlıklıydı.

Râşit Bey, kısa boylu ve zayıftı ancak vâkur, ciddi ve soylu davranışlarıyla karşısındakini hemen tesiri altına alırdı. Okuldaki yabancı uyruklu hocalar kendisinden çok çekinirler ve saygılı davranmaya özen gösterirlerdi.  Ayrıca  Fransızca diline olan olağanüstü hakimiyet ve bilgisine şaşırırlardı.

Râşit Bey, Maliye Yüksek Okulu ile  Deniz Ticaret Yüksek Okulu’nda da Fransızca ve coğrafya dersleri verirdi. Hocalık dönemi 1924’te başlamış ve 1949 yılında sona ermiştir. 25 yıllık bu dönemde yirmi bin civarında  öğrencisi olduğu tahmin edilmektedir. Hoca aynı zaman da  akademik çalışmalar için kendisinden randevu alarak gerek ülkemizden gerekse  dış ülkelerden gelen  çok sayıdaki uzmana da  bilgi aktarır ve onlara referans olurdu.

Râşit Bey hakkında pek çok anektod nakledilmiştir. İaşe nazırlığı döneminde İngilizlerin rüşvetini red etmiştir. “- Ben seksen bin altına kadar namusluyum. Daha fazla rüşvet teklifi almadım. Bunun için bu sınırı koyuyorum” sözü O’na aittir. Râşit Hoca’nın bu ifadesine bir hayli yazılı eserde rastlanır.

Çok anlatılan bir diğer anektod da; Fransa sefirinin,  Maliye ve İaşe nazırı Râşit Bey’i, 14 Temmuz Fransa Ulusal Bayramı nedeniyle davet ettiği yemekteki olaydır.  Râşit Bey gecenin onur konuğudur. Yemekte, yanına Fransız sefirinin eşi madam Bompard oturur. 

Madam Bompard, Râşit Bey’in geniş dünya görüşü ve birikiminden etkilenir.  Çok ilgi duyduğu modadan  bahis eder. Râşit Bey moda hakkında da bilgi sahibidir. Süre ilerledikçe o gece için ikram edilen özel şaraptan fazlaca içen Madam Bompard alkolün verdiği etkiyle moda konusunu iyice koyulaştırır, giderek konuşma uslübu saldırganlaşır ve Türk hanımlarının kapalı giyinmesini eleştirir.

Avrupa’da yaygınlaşan yeni modanın hanım giysilerinde kolları bacakları ve göğüsleri kısmen açık bırakacak şekilde dizayn edildiğini ve buna dekolte denildiğini anlatır. İstanbul’da  ise Türk hanımlarının hâlâ bu modadan bî haber olduğunu tenkîd eder.

Raşit Bey konuyu değiştirmek için çaba gösterirse de başarılı olamaz. Aldığı alkol nedeniyle sesi de yükselen Madam Bompard, hanımların açılmasının artık bir uygarlık ölçütü olduğunu söyleyince dayanamaz. Herkesin duyacağı bir sesle;

“-Madam, çıplaklık medeniyet ölçüsü ise sömürgelerinizin bulunduğu Afrika’nın çok gerisinde kaldınız. Orada insanlar anadan doğma dolaşıyorlar” der.

Râşit Bey, bir hayli  yüksek görevlerde bulunmuştur. Ancak, Cumhuriyet Hûkümeti’nin çok doğal bir tavrı olan  İmparatorluk erkânına soğuk davranmasıyla işsiz ve parasız kalmıştır.

Ankara’da büyük bir güvene sahip olan, bir süre  milletvekilliği de yapmış olan  Galatasaray Lisesi müdürü Behçet Güçer ile devrin önemli bakanlarından Abdullah Suphi Tanrıöver’in girişimleriyle, Galatasaray Lisesi ile  Maliye Yüksek Okulu’na ve  Deniz Ticaret  Yüksek okullarına hoca olarak atanarak maddi sıkıntısı önlenmiştir.

Raşit Hocanın “Türklere Karşı Haçlı Seferleri” kitabı pek çok kişiye kaynak olmuş ve olmaya da devam etmektedir.

 

Enderun İktidarı’na karşı Türk Milliyetçiliği

Günümüzde Türk kelimesine karşı duyulan kin ve nefret, beni Osmanlı‘nın çöküş dönemine geçerken yaşanılanlara götürdü.

Tarih hafızanızı biraz zorlarsanız göreceksiniz ki; Osmanlı Beyliği‘ni kuran, bu beyliği önce devlet, sonra da Cihan Şümul bir imparatorluk haline getiren Türk gücü, Türk zekâsıdır.

Osman Gazi, kardeşi Aydoğdu‘nun şehadetinden sonra, mezarına, ‘Türk Han Mezarlığı’ ifadesini yazdırmıştır.

‘Oğuznâme’ diye bilinen eserinde Yazıcıoğlu Ali,  Osmanlı Hanedanı‘nın 24 Oğuz Boyundan biri olan Kayı Boyu’ndan olduğu ifade edilir.

Ahmedi’nin İskendernâmesi’nde Osman Gazi’nin, babası Ertuğrul Gazi’nin, Gündüzalp’in, Gökalp’in Oğuz soyundan geldiklerini anlatır.

Bütün kaynaklarda Türk olmak, Oğuz soyuna, Kayı boyuna mensup olmak, bir iftihar vesilesi olarak, kullanılmıştır.

Bu Fatih Sultan Mehmet Han‘ın devrine kadar sürmüş, ondan sonra da Türk, kendi özüne yabancılaşmış, hatta Türk sözü, hakaret anlamında dahi kullanılmıştır.

Bir süre sonra devleti kuran kudrete ‘etrak-ı biidrak’,  yani idrak etmekten yoksun Türk denilecektir.

Sultan II. Bayezid Adli mahlası ile şiirler yazan bir Hükümdardı.

İsmet Zeki Eyüboğlu’nun ‘Alevi- Bektaşi Edebiyatı’ adlı kitabında geçen şiirinde, Sultan Bayezid maalesef şöyle der:

Değme etrak ne bilsin gam-ı aşkı Adli,

Sırr-ı anlamaya haylice idrak gerek

Saltanatın devamı için, etrafında soyu sopu belirsiz, güdülmeye müsait, dalkavuk zümresini görmeyi arzu eden padişahların varlığından istifa eden Enderun menşeliler, bir süre sonra da gemiyi azıya alıp, devletin gerçek sahibi gibi davrandılar.

Devleti kuran Türk ırkını aşağılamaya, hor görmeye, savaşlarda esir edilişlerinin adeta intikamını almaya başladılar.

Enderun müessesi kurulup, Osmanlı idaresinde egemen olmaya başladıkları an, Türkleri cepheye sürülen, vergi alınan birer yığın halinde görmeye başladılar.

Türkler ne zaman ki kurdukları devleti, mağlup milletlerin döküntüleri olan bu Enderun müessesinin idaresinden kurtarmaya kalkıştılar, aynı bugünkü gibi, derhal hain, celali, asi ilan ediliyor, ağır hakaretlere uğruyorlar, hatta katliama maruz kalıyorlardı.

Yaşadığımız bu günlere ne kadar benziyor.

O zaman da saygın bir konuma sahip olmanın Arap veya Acem olmakla mümkün olduğu gerçeği mevcuttu.

15.YY şairlerinden Tokatlı Leali, sitem ettiği bir şiirinde;

“Olmak istersen itibara mahal

Ya Arap’tan, yahut Acem’den gel “ der.

Aynı yüzyılın şairlerinden Mesihi, Türk olduğu için kendine yer bulamamasına isyan edip;

“Mesihi, gökten insen sana yer yok

Yürü var gel, ya Arap’tan, ya Acem’den” diye mısralara döker isyanını.

O dönemde de bugün olduğu gibi kendi soyunu hakir görenler mevcuttur..

Bunlardan Şair Baki; ” Türk ehlinin ey hace biraz başı kabadır” derken, Nef’i;  “Türk’e Hak, çeşme-, irfanı haram etmiştir” diyebilmiştir.

Günümüze kadar gelen birçok risale ve benzeri eserde de devşirmelerin, devletin asıl sahibi olan Türkleri nasıl aşağıladıklarını gösteren, Enderun’a hâkim olan genel kanaati aksettiren birçok belgeye rastlamak mümkün.

O dönemin aydınları arasında da aynı bugünlerdeki gibi, Türk düşmanlığı, Türk’e küfür etmek, Türk’ü hakir görmek, bir sükse ve yarış haline gelmiş.

Bugünün Orhan Pamukları, o gün Hoca Sadettin Efendiydi, Solakzade, Ahmedi ve diğerleriydi.

Devşirmeler tamam da, soyu Türk olan o dönemin sözde bu aydınları, Osmanlı’nın çöküşüne sebep olacak Enderun tarafından sıkça kullanılmıştır.

Bugün de durum farklı değildir.

Devşirmeler bir taraftan, ihaneti hizmet bellemiş Türk soylular bir taraftan el ele vermişler, Türk Devleti‘ni,  Türk Milleti’ni diz çöktürmeye çalışıyorlar.

Türk Milliyetçileri uyanın, tarihin tekerrür etmemesi için, fazla da bir vaktimiz kalmadı.

Kaynaklar:

Koca Sekhenbaşa Risalesi, Naima Tarihi, Mehmet Halife- Tarih-i Gulmani, Hoca Sadettein Efendi- Tec’üt Tevarih, Gelibolulu Mustafa Ali- Mevaid’ün Nefais, Çağatay Uluçay- Yavuz Sultan Selim Nsıl Padişah oldu, İskender Pala- Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türk Kimliği, Necdet Sevinç-Osmanlı’nın Yükselişi ve Çöküşü

 

 

Esnafın “Ahi” ve Vahi!

Geçtiğimiz hafta, “Ahilik Haftası” olarak çeşitli etkinliklerle kutlandı.

Leyla Atakan Kültür Merkezi’nde düzenlenen törende, ahiler devir teslim töreni yapmışlar. Vali Topaca’ya “Ahi kıyafeti” giydirmişler. Vali Topaca, yaptığı konuşmada; “Atalarımız yıllar önce esnaflık kriterlerini belirlemişler. Çıtayı yükseltmişler. Müşteri aldatılmamalı demişler. Esnaf bu çıtayı asla düşürmemeli.”demiş.

İzmit esnafının temsilcileri bu törene neler söylediler, ya da söylemediler bilemiyorum.

Esnaf bir ailenin çocuğuyum.

“Bu toplantıda olsaydım ve söz hakkım olsaydı neler söylerdim?” diye düşündüm.

Şunları söylemek isterdim;

“Ahilik, Hacı Bektaş Veli‘nin önerisi ile “Ahi Evran Hazretleri tarafından kurulmuş bir esnaf dayanışma örgütü. Arapça; “kardeşlik” anlamına gelen Ahiliğin Türkçe karşılığı ile “cömertlik, eli açıklık” anlamını da içeriyor.

Ahi örgütü, üyelerinin hem mesleki hem de ahlaki eğitimini düzenliyor. Kendine özgü kuralları var; “İyi ahlaklı, doğru insan olacaksın; kardeşlik, yardımseverlik temel değerlerin olacak ve kanaatkar olacaksın.”

Ahilikte, “usta-çırak ilişkisi” var.

Yunus Emre’nin; “Hamdım, piştim, oldum” deyişine uygun, mesleki ve ahlaki bir olgunluktan sonra “Peştamal Kuşanacak” Kalfa olacak, zaman içinde niteliklerin ve yeteneğin uygunsa, “Usta” olacaksın. Sen de çıraklar yetiştirecek, toplumsal yaşama kazandıracaksın.

Ahilikte, bir meslek grubunda, “toplumun ihtiyaçlarına uygun” ve bir meslek alanında faaliyet gösterenlerin ekmekleriyle oynamayacak, “haksız rekabete neden olmayacak” ölçü ve sayıda esnaf ticaret yaşamına girerdi.

Yani Ahilik, bugünkü “güçlünün güçsüzü yuttuğu” vahşi ekonomik düzenle çelişen bir sistem!

Acaba, esnafımız bu çelişkinin farkında mı?

Küresel ekonomik düzenin” karşımıza çıkardığı Çok Uluslu Tekellerin, ülkemizde özgürce! Faaliyet gösterdiği ve bu ülkenin esnafını yiyip yuttuğunun bilincinde mi?

Borsası, bankaları, sigorta şirketleri, limanları, iç ve dış ticareti, pek çok üretim ve hizmet şirketi “yabancı büyük sermayenin” eline geçmiş bir ülkede “Ahilik değerleri” kimin umurundadır?

Esnafımızın son sekiz yıldır büyük bir sabırla beklediği “Perakende Yasası” neden bir türlü çıkmaz?

Neden çok uluslu yabancı sermayenin “AVM’leri” hızla çoğalır?

Ve elbette en önemli soru şu olmalı;

“Bu ülkenin, bu kentin esnafı neden bir araya gelerek bu rekabet karşısına dikilemez?”

Selçuklular’dan başlayarak sürdürülen Ahilik, “ekonomik yönden güçlü olan ülkesine de egemen olur” anlayışı ile Anadolu’da Türklerin kök salmasında en önemli temel taşlarından biri olmuştur.

Bugün, ekonomik kalelerini yitiren bu ülkenin esnafı bu ülkenin “Bizim Yurdumuz” olarak kalması için ne yapıyor?

 

Çılgın Projeler ve Ekonomi Tetikçileri

Son haftalarda özellikle Ulaştırma Bakanlığı‘nın büyük projeleri gündemde.

  • Ø “Türkiye ile Çin arasında imzalanan ‘Demiryolu İşbirliği Anlaşması’ kapsamında 2023 yılına kadar 7 bin kilometre hızlı tren hattı yapılacak. Proje maliyeti 45 milyar dolar. Projenin finansmanı için de Çin hükümeti 28-30 milyar dolar kredi sağlayacak. Hat, Edirne’den Kars’a, Diyarbakır’dan İzmir’e, Trabzon’dan Antalya’ya kadar uzanacak. 10 yıl içinde, Ankara-Sivas, Ankara-İzmir, Ankara-Antalya hattının yapılması planlanıyor.”
  • Ø Ülkemizin en büyük otoyolu projesi olan Gebze-Orhangazi-İzmir Otoyolunun sözleşmesi, İzmit Körfez Geçişi ve bağlantı yolları da dahil olmak üzere 27 Eylül 2010 tarihinde imzalandı. Müteahhitin (Konsorsiyumun) proje kapsamında yol ve köprüler için yapım+işletme süresi 22 yıl 4 ay.
  • Ø Çanakkale Köprüsü ve 370 kilometrelik otoyolun da, yap-işlet-devret (YİD) yöntemiyle ihale edilmesi işi Yüksek Planlama Kurulu’nda (YPK) görüşülüyor. Projenin tahmini maliyeti 6 milyar TL.
  • Ø Bunlara ilaveten Başbakan Erdoğan’ın İstanbul için “çılgın bir projesinin” olduğu basına sızdırıldı. Kamuoyu oluşturma kapsamında bu projenin ne olabileceği tartıştırılırken, “muhalefetin hayalleri bizim yaptıklarımıza yetişemez” mesajının verildiği bir propaganda çalışması yürütülüyor.

*********

Türkiye’miz için “heyecan verici projelerin” hazırlanması ve bu projelerin etap etap hizmete sokulmasını her Türk vatandaşının memnuniyetle karşılayacağı şüphesizdir. Ancak bazı hususların göz ardı edilmemesi çok önemlidir.

Türkiye’nin tasarrufları yatırımları yapmak için yetersizdir. Dış kaynak kullanmak suretiyle büyümek durumundayız.

Yabancı sermayenin gelmesi için iyi para kazanacağını görmesi lazım. Türkiye’nin en ucuz maliyetli, ödemesi en kolay krediyi kullanması ve projeden sağlanacak faydanın azamisini ülke ekonomisine kazandıracak tedbirleri almak ta hükümetin görevi.

Projelerin öncelik sıralamasını çok iyi yapmak zorundayız. Osmanlı Devletinin aldığı ilk dış borçlarla Dolmabahçe Sarayı gibi verimsiz, geri dönüşlü olmayan yatırımlar yaptığını ve bunun sonuçlarını hatırlarsak bu sözün önemi daha iyi anlaşılır.

Dar gelirli bir ailenin uzun vadeli kredilerle, evine öncelikli ihtiyacı olmayan eşyalar alması, bugünkü yaşantısını renklendirici harcamalar yapması ilk başta aile fertlerini mutlu eder. Fakat uzun vadede yaşacak sıkıntıların ve var olan varlıkların da kaybına yol açacak hesapsızlıkların bedeli ağır olabilir.

Ekonomi Tetikçilerine Dikkat!

Büyük devletler ve uluslar arası dev şirketlerin geri kalmış ve gelişmekte olan ülke kaynaklarını sömürmek ve siyasi, askeri taleplerini gerçekleştirmek için ekonomik projeleri kullandığına dair John Perkins‘in yazdığı “Bir Ekonomi Tetikçisinin İtirafları” isimli kitabını okumuş veya hakkında yazılanları duymuş olabilirsiniz. Kendisi de bir ekonomi tetikçisi olan Perkins’in yazdıklarını kısaca hatırlatmak istiyorum.

“Zengin ülkeler (Türkiye gibi) fakir ülkelere ‘Ekonomi Tetikçisi‘ gönderiyor. Ekonomi tetikçileri ‘uzman olarak’ ülke sorunlarını inceliyor. Raporlar hazırlıyor, projeler geliştiriyor. Bu projelerin bir an önce yapılması gerektiğine kamuoyunu ve hükümetleri inandırıyor. Sonra da bu projeleri hangi firmaların yapabileceğini, hangi kuruluşların kredi verebileceğini söylüyor…

Ülkenin gündeminde olmayan, önceliği olmayan projeler, öncelikli işler haline geliyor. Ülkeler teklif edilen kredileri (bir fırsat, bir nimet imişçesine) kabul ediyor.”

“Sonuçta ülke, kendi önceliği olmayan projeler yüzünden büyük borçlar altına giriyor. Borçlanan ülke “Ekonomi Tetikçisi”ni yollayan zengin ülkeye ‘bağımlı’ duruma geliyor. İşte o çizgiden sonra devreye zengin ülkenin politikacıları giriyor. ‘Bağımlı ülkeyi’ istedikleri biçimde kullanıyor.”

Perkins anlatıyor: “Ekonomi tetikçisi olarak bizlerin amacı küresel imparatorluk kurmaktır. Bizler, diğer ülkeleri şirketlerimizin, hükümetimizin, bankalarımızın kölesi haline getirmek için uluslararası finans kuruluşlarını kullanan elit bir grubuz. Mafyanın yaptığı iyilikler gibi Ekonomi Tetikçileri de görünüşte bazı iyilikler yapar. Örneğin elektrik santralleri, otoyollar, limanlar, havaalanları, teknoparklar gibi altyapı hizmetleri için borç temin ederler. Bu borçların önkoşulu, bütün bu projelerin Amerikan inşaat ve mühendislik firmaları tarafından gerçekleştirilmesidir. Aslında paranın çoğu Amerika’yı hiç terk etmez (..) transfer edilir.”

“Para hiç vakit geçirmeden şirketlere (kreditörlere) döndüğü halde borçlu ülkenin anapara artı faizin tamamını ödemesini isteriz. Eğer Ekonomi Tetikçisi çok başarılı ise borç tutarı o kadar büyük olur ki, birkaç yıl sonra borçlu ülke ödemeleri aksatır. Bu olduğunda biz de mafya gibi diyetini isteriz. Birleşmiş Milletler’de Amerika’nın isteği doğrultusunda oy verme, askeri üs kurma veya petrol gibi değerli kaynaklara el koyma şeklinde olabilir bu diyet…”

“Bir ülkenin ekonomisi tamamen ele geçirildikten sonra, tüm temel organları yavaşça ele geçirilir. Devleti devlet yapan kurumlar paramparça edilir. Siyasetine, ordusuna, polisine, yargısına, eğitim sağlık sistemlerine sızılır. Ülke felç edilir.”

“Eşzamanlı olarak etnik ve dini gruplar kışkırtılır. Feodal ağalardan uyuşturucu baronları yaratılır. Milli dokular bozulur, millet içine ‘halkların özgürlüğü‘ tohumlanır, ‘kendi kaderini tayin hakkı‘ isteyen halklar, ne hikmetse hep petrol bölgelerinde ortalığı kasıp kavurur..”

Ekonomi Tetikçisi kullanmak sadece ABD’ye mahsus değil. Büyük ülkeler ve güçlü şirketlerin çoğunun benzeri usuller kullandığını söyleyebiliriz.

Önemli bütçe kullanan Belediyelerde de, yeterli teknik ve entelektüel kapasitede yönetici ve teknik elemanları olmadığı halde, yöneticilerin birden ufuklarının açılıp, büyük projelere soyunmaları, bu kurumlara da ekonomi tetikçilerinin yardımcı(!) olduğunun bir göstergesi olabilir.

Ulaştırma Bakanlığı bana bu hükümetin en başarılı bakanlıklarından biri gibi görünüyor. Teknik açıdan büyük projeleri gerçekleştirmenin heyecanını taşıyan bir kadro olduğunu seziyorum. Fakat işler sadece teknik bir konu değil.

Ülkemizin büyük kaynaklarına mal olacak ve gelecek nesillerin hayatını etkileyecek projelerin her yönüyle incelenmiş, öncelik sıralaması yapılmış, kredilerin ödenebilirliği, projelerin verimliliği, “bağımsızlık- karşılıklı bağımlılık” çizgisinin hesap edilmiş olduğunu ümit etmek istiyorum.

 

Gündem Gene Baş Örtüsü

1989 yılından beri baş örtüsü sorunuyla uğraşıyoruz.

Dayatmacı, ben bilirimci, inadım inatçı bir görüş var. Bu görüşün taraftarlarına göre yüksek öğrenim görmek isteyen kızlarımız, eğitim sürelerince başlarını örtemezler.

Oysa baş örtüsü, hiç kimse tarafından eşitlik ilkesinin çiğnenmesi, çağ dışı görüntünün ve gericiliğin simgesi olarak gösterilemez. Gösterilirse bu bireysel hak ve özgürlüğe karşı haksız bir eylem olur. İşte asıl gericilik ve zorbalık da bu olur.

Üstüne üstlük yirmi yıldan beri, cumhuriyet devletinin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu konudaki değişmeyen açıklaması şöyledir; 

“14 asırdan bu yana islâm dünyasında kadınlar başlarını dinî gereklilik olduğu için örterler. Bu bir realitedir ve bu konunun dinî boyutu böyledir… Ancak baş örtmek veya örtmemek hanımların kendi iradelerindedir.”

Görüldüğü gibi Diyanet İşleri Başkanlığı, gerçeği ifade ederken bireysel özgürlüklerin değerini de önemseyerek, konuya çağdaş bir görüşle yaklaşmıştır.

Öğrencilik yıllarımızda zaman zaman  beraber olduğumuz değişik ülkelerin yüksek okul öğrencileri farklı kıyafetleriyle eğitimlerine devam edebilirlerdi. Özel kıyafetlerinde, boyunlarına astıkları haç, başlarına taktıkları kipa  ve üstlerine giydikleri kendi ülkelerine  özgü orjinal giysileri kimseyi rahatsız etmezdi. Yakın zamana kadar yüksek öğretim sistemimizde böyle bir sorun yoktu.

Ayrıca, kız öğrencilerimizin üniversitelerde türban takma yasağı diğer bir yönden de rahatsızlık kaynağı olmaktadır. Türbanın dinî bir simge olduğunu öne sürerek ve gerici bir dünya görüşünü temsil ettiği savıyla, baş örtüsü ile yüksek öğrenime devam etme yasağı dayatılmaktadır. Bu cinsiyet ayırımıdır. Fevkalâde yanlıştır.

Velev ki bu yasağın doğru olduğunu varsaysak bile, başını örten kız öğrencilerle aynı görüş ve düşünceyi paylaşan erkek öğrencilerin, hiçbir engel görmeden üniversitelerde eğitim görmeleri en büyük eşitsizlik ve haksızlık olur.

İşin bir diğer önemli tarafı da kız çocuklarının okumasının teşvik edildiği ve buna özel bir çaba gösterildiği günümüz Türkiye’sinde, böyle çağ dışı bir zulmü kız çocuklarına dayatmanın hiç bir haklı yanı yoktur. Bu anlamsız ve garip yasağın  artık sona ermesi ve bu inâdın terk edilmesi gerekmektedir.

Aslında türban takanla takmayan kızlarımızın yaşantılarının hiç bir bölümünde sorunları da yoktur. Her ortamda birlikte, birbirlerine saygılı ve dostturlar.

Baş örtüsünü dinsel bir sembol, laiklik karşıtı ve gericiliğin simgesi olarak tanımlamak ve ileri sürmek ancak yasakçıların ve dayatmacıların inatlarını devam ettirebilme gayretleri olabilir. Oysa bu anlamsız ve insan onuruna saygısız yasağın daha fazla sürdürülmesi mümkün gözükmemektedir. Nitekim ana muhalefet partisinin yeni lideri, kendi partisindeki karşı görüşlere rağmen bu yanlışı sezmiş, yasağın kaldırılabileceğine dair  ılımlı bir söylemi çeşitli vesilelerle sık sık dile getirmeye başlamıştır.      

Başın örtülmesi, beynin ya da yüreğin örtülmesi değildir. Başı örtülü ya da başı açık bütün yüksek öğrenim gören kızlarımızın hepsi  yarınlarımızı aydınlatacak iyi niyetli, hoş görülü,  bilgili ve çağdaş değerlerimizdir.

Sonuçta, sosyal eşitliğe ve insanların temel hak ve özgürlüklerine saygılı olanların her engeli aşacakları görülecektir.

Değişen Küresel Güç Dengeleri ve Türkiye

Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) tarafından, İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlenen “Değişen Küresel Güç Dengeleri ve Türkiye” konulu konferansa katıldım. Dolmabahçe sarayının bu şekilde bir konferansa misafirlik etmesi önce bana cazip gelmişti. Ancak Saraya girdiğimde hiç de konferansa uygun bir ortam olmadığını anladım. Çünkü o eserlerin binasıyla iç dekorasyonu ile eşyaları ile hem ses hem ışık hem yoğun insan potansiyelinin saray içinde yapacağı tahribatların uzmanlar tarafından incelenmesi gerekiyor.  Tarihi bir mekanda bulunmanın ayrı bir hazzını yaşarken gelecek kuşaklara bu güzelliklerin aktarılması noktasında ki kaygıda duymadım değil.

Toplantıdan küçük alıntılarla devam edeyim.

İlk günkü ilk iki oturum ” Türkiye’nin Değişen Dünya Vizyonu” üzerine oldu.

Oturumlar konularına göre katılımcıları; Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, Prof. Dr. Beril Dedeoğlu, Prof. Dr. Richard Falk, Prof. Dr. Kemal Karpat, Emekli Büyükelçi Nüzhet Kandemir, Emekli Büyükelçi Özdem Sanberk, Stephen Larrabee

3. oturum;”Avrupa Birliği – Türkiye İlişkilerinde Sorunlar ve Fırsatlar.” Üzerine idi

Katılımcılar; Prof. Dr. Ahmet Nuri Yurdusev, Prof. Dr. Fuat Keyman, Prof. Dr. Hilal Elver, Dr. Michalis Mıchael

İlk oturumdan biraz bahsedecek olursak;

Prof. Dr. Yasin Aktay “”Bazen bir yüzyılın içinde küresel dengeler birkaç kez önemli ölçüde değişim de gösterir. Sözgelimi bugün neredeyse tek-kutuplu bir dünyadan bahseder hale gelecek kadar bir Amerikan yüzyılını yaşarken, bu gücün bazen ezeli ve ebedi olduğu yanılsamasıyla algılıyoruz.. Oysa hatırlamalıyız ki geçtiğimiz yüz elli yıla kadar Amerika Birleşik Devletleri uluslararası güç dengeleri içinde esamisi neredeyse okunmayan bir ülke konumundaydı” dedi

İbn-i Haldun’un devletler tarihi için yaptığı meşhur sosyolojik gözlemine vurgu yaptı. “Bütün devletlerin ortalama bir ömürleri olduğunu ve istenirse bu ömrün bir miktar uzatılabileceğini ama sonsuz kılınamayacağını” belirttikten sonra. “Küresel güç dengelerinin de hiçbir zaman ebedi bir süreklilik içinde olamayacağını görmek tarihsel bir gerçekçiliğin hakkını vermek adına bir gerekliliktir.”

“11 Eylül saldırılarından sonra dünya ölçeğinde gelişen islamofobi’nin etkileri her geçen gün tehlikeli derecede artış göstermektedir. Batı’daki islamofobinin İslam dünyasında da karşılığını bulması kaçınılmaz olmaktadır. Böylece tarihin sonunda asla yer bulmaması gereken dinsel gerilimler ve algılar ürkütücü derecede yer bulabilmektedir.”

Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu konuşmasında şu noktalara değindi:

“Değişen güç dengeleri ve Soğuk Savaş sonrasında güç dengelerinin devamlı değiştiği, yeni düzen arayışları Soğuk Savaş sonrasında bir düzene oturtulamadığından dolayı da ortaya bir verimsizlik çıktı.”

“Var olan BM düzeni Güvenlik Konseyi’nde karşımıza çıkan hiyerarşik tablo günümüz koşullarını değil, İkinci Dünya Savaşı sonrası durumu yansıtıyor. Bu yapı ise bölgesel krizlerin sağlıklı bir şekilde yönetilememesine neden oluyor. Bu nedenle istikrar sağlayıcı yeni açılımlara ihtiyaç var. Şimdi tüm aktörlerin soğukkanlılıkla bu durumu değerlendirmesi gerekiyor.”

“Küresel- Ekonomik düzen; bu konuda ise yeni bir küresel ekonomik mimari gereklidir. Sadece G 8’in belirlediği ekonomik yapı yetersizdir. Daha fazla aktörün katılımıyla gerçekleştirilecek yeni ekonomik yapı gereklidir.”

“Küresel- Kültürel düzen; Doğu-Batı, Müslümanlık-Hıristiyanlık gibi küresel kültürel gerilimler söz konusudur. Bunların ortadan kaldırılması gerekmektedir.”

“Bu konularda yapılması gerekenler; yeni, tüm aktörlerin katılımıyla oluşturulmuş, daha adil, etkileşimde olan bir düzen gerekmektedir. Türkiye’nin bu bağlamda rolü çok önemlidir. Özellikle iki binli yıllarda küresel sorunlarda ciddi roller üstlenmiştir.”

“Türkiye üstlendiği görevleri yerine getirirken bir takım misyonlarla bunu gerçekleştirir; üst düzey siyasi yapı, bölgesel krizlere karşı kültürel çoğunluk…”

“Hedefimiz Afro-Avrasya’nın merkezinde bulunan bölgesel ve küresel barışı sağlamak doğrultusunda Türkiye’nin etkili hale gelmesi ve elindeki tüm imkanları bu doğrultuda kullanması.”

Princeton Üniversitesi, Uluslararası Hukuk Bölümü’nden Prof. Dr. Richard Falk

Toplantıda sıklıkla bahsedilen “dünyada değişmekte olan güç dengeleri” kavramında pek çok farklı fikrin olduğuna vurgu yaptı. Bu konuda aynı zamanda “güç” kavramının üzerinde durulması gerektiğine de dikkat çekti. Güç nasıl organize olmalı ki, içinde bulunduğumuz bölgede etkin olabilsin sorusunu tartıştı. Akılcı, taktiksel olarak başarılı, zekice kontrol edilen bir yumuşak güç anlayışı oluşturulması gerektiğini ifade etti.

“Güç”ün nasıl kullanılması gerektiğini açıkladıktan sonra Falk, devlet dışı aktörlerin ve sivil toplum örgütlerinin süreç içindeki rolüne değindi.

Dr. Şahin Alpay ise,

Dr. Şahin Alpay ise, Türkiye’nin dış politika gereklerini gerçekleştirirken üç temel prensiple hareket ettiğini vurguladı: komşularla sıfır sorun, diyalog yoluyla diplomatik şekilde sorunların çözülmesi, Türkiye’nin bölge ile daha yakın ilişkiler içine girmesi.

Üç temel prensibi belirten Alpay, eksen sapması gibi konuların bu şartlar altında dikkate alınmaması gerektiğini açıkladı. Türkiye’nin hem bölgede hem de dünya da barış telkin eden bir ülke konumunda olduğunu ifade ederek Türkiye’nin önemine değindi. Üzerine düşen görevi daha uygun bir şekilde gerçekleştirebilmesi için kendi yapısını da daha uygun hale getirmesi gerekir diyen Alpay Türkiye’nin PKK sorununu halledip, PKK’nın silah bırakmasını sağlaması gerektiğini ifade etti.

Sıfır sorun politikasını çok iyi uygulayan Türkiye’nin en açmaza düştüğü noktanın ise Ermenistan ile olan ilişkiler konusunda yaşandığını sorunun çözümü için sınır kapılarının açılması gerektiğini, görüştüğü kişilerden de “kapıları aç, terörü çöz” söylemlerini sıkça duyduğunu belirtti.

3. Oturumu da çok dikkatli izledim. Türkiye’nin bugün geldiği nokta hiçde küçümsenemeyecek bir seviyede olduğu gerçeğini herkesin kabul etmesi gerekiyor.

Özellikle Sayın Davutoğlu’nun Birleşmiş Milletler organizasyonunun Bugünkü hali ile sorunları çözemeyeceğinden bahsetmesi ve yeniden yapılandırılması gerektiğini söylemesi önemli bir mesajdı.

Yine önemli bir mesaj evindeki problemleri çözmeden komşularındaki problemlere çözüm bulma gayretlerinin çok gerçekçi olmadığı noktasında söylenenler önemli idi diye düşünüyorum.

Not.: konuşmacıların görüşleri  Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE)  Sitesinden alınmıştır. Tüm oturumların; daha detaylı bilgilenmek isteyenler. Siteden bilgilenebilirler.

http://www.sde.org.tr/tr/haberler/1281/degisen-kuresel-guc-dengeleri-ve-turkiye-uluslararasi-konferansi.aspx

Etnik Soruna Çanak Tutmak

Bu ortam herkesin asıl kimliğinin ortaya çıkmasına imkân sağlıyor. Bir siyasi partimizin yakın geçmişe kadar danışmanlığını yapan, TV kanallarına zaman zaman konuşmacı olarak gönderilen, sağ eğilimli bir öğretim üyesinin bir TV kanalında Anayasanın tamamının değiştirilmesi gerektiğini söylediğini gördük.  Bu durumda giriş ve ilk üç madde de dışarıda bırakılmıyordu. Yine aynı kişinin “Biz etnik sorunu ihmal ettik, tanımadık, inkâr ettik” şeklinde terörün kaynağını etnik soruna indirmesini hayretle izledik. Ne ilginç milliyetçiler ortaya çıkıyor. 

Son yıllarda uygulanan yanlış politikalar, terör örgütünün siyasi koluna ve bazı belediye başkanlarına hukuku işletmeksizin verilen tavizler, anlaşılmaz hoşgörüler, dışarıdan yöneltilen siyasi çözüm talepleri, belirli bir süreci ortaya çıkarmıştır. Ülke çıkarlarıyla tamamen ters bir şekilde Kuzey Irak’taki mahalli yönetim tanınmış ve muhatap alınmıştır. Örgütün siyasallaştırılması, Habur’da örgüt üyelerinin karşılanışı, Habur’da ve Ümraniye davasında farklı hukuk anlayışları, örgütün ve teröristbaşının muhatap alınması, sürmekte olan çirkin pazarlık, konunun etnik sorun kanalına sokulmasını zorlamıştır. Kürtçülük sorununu Kürt sorunu olarak takdim etmek de… Böylece bütün Kürtlerin devletiyle ve ülkesiyle sorunlu olduğu genellemesine gidilmiştir.

Bu yanlış adımlar ve dış zorlamalara uyulması, terörle mücadele edenlerle mücadele edilmesi, TSK’ne karşı yürütülen yıpratıcı psikolojik harekât, Kürt asıllı vatandaşlarımızda Devlete güveni sarsmış, örgütü Sayın Başbakan’ın beyanlarına rağmen; en azından bir kısım Kürtleri temsil noktasına sürüklemiştir. Bu yanlışı yapanlar terörle mücadeleden artık bahsetmesinler.

Oysa, Marksist kaynaktan gelen, halkın manevi değerleriyle tamamen ters olan örgüt ve onun siyasi kolunun uzun süre etnik kaynaklı destek bulamadığı bir gerçektir. Aynı aileden örgütü destekleyenlerden daha çok örgüte karşı olanların bulunduğu araştırma ve gözlemlerle ortadadır. Az da olsa örgüt üyesinin çıktığı ailelerden daha fazla köy korucusu ve askere törenle uğurlananlar çıkmıştır. Bu ve benzeri örnekler sorunun bir etnik sorun olmadığını, bütün vatandaşlara dönük, Ortadoğu’da egemenlik peşindeki küresel gücün bir tezgâhı olduğunu ortaya koymaktadır.

Etnik sorun, dışarıdan nikâhı önler; iç göçleri zayıflatır; kabristanı farklılaştırır; ortak iş kurma imkânlarını ortadan kaldırır. Kürtçü bölücü hareket, ırkçı bir niteliğe bürünmüştür. Bu hareket, Kürtlerin de sorunu olmaktan çoktan çıkmış; Kürtleri dün Osmanlıya, bugün Türkiye Cumhuriyetine karşı kullananların sorunu olmuştur. Bir de bu sorunu kullanıp çıkar sağlayanlar, servet sahibi olan işbirlikçiler vardır.

Önemli bir bölümü Zaza isyanları olan Kürt isyanlarının; vergi vermeme, karmaşık dönemde çocuğunu askere göndermek istememe ve Cumhuriyet’i kuranların dine karşı oldukları şeklindeki daha çok İngiliz propagandasına dayandığını gözardı edemeyiz. Bunları da tamamen etnik bir açıdan görme yanlışı ısrarla sürdürülmektedir. Bu isyanların bir kısmı Cumhuriyet’in kurulmasından da öncedir.

Cumhuriyet’i hedef alıp taşlayanlar bir Haçlı saldırısına dönüştürülen ve Batılılarca kullanılan Kürtçü ve Ermenici hareketlerin; önce Vatikan (Katolik), daha sonra da Protesanlarca yürütüldüğünü ve 1780’lerden itibaren sürdürüldüğünü bilmek durumundadırlar. O tarihlerde hedef alınan Cumhuriyet kurulmuş muydu? Hiç kimse etnik tarafı gıdıklanıyor diye Anadolu coğrafyası üzerinde yüzyıllardır süren hilâl-haç mücadelesine malzeme olmamalıdır. İşin özeti budur.

Türk Devletini ve Türk Milletini yapay milletleştirmelere götürmek, milli kimliği etnik grup gibi görmek, egemenliği paylaştırmak için yerli müşteri aramak ve bunun için Anayasa değişikliklerine gitmek ile farklılıklar zenginlik mi yaratacaktır? Gerçek etnik sorunla karşı karşıya kalan ülkeler, milli kimliği dışlamış ve devlet otoritesinin zaafa uğratılmasını, devleti ayakta tutan kurumların yıpratılmasını demokratikleşme olarak mı kabul etmişlerdir? Ülkeyi yönetenler, bunları düşünmek, dolduruşa gelmemek, Kürtçülük sorununun bir demokrasi sorunu olmadığını önce kavramalıdırlar. Türkiye böyle yönetimlere layık bir ülke değildir.       

 

Bu Bir Kerbelâ Yazısıdır

Sünnî / Hanefî din teşekküllerinin son yüzyılda 2 temel damarı olmuştur. İlki; Atatürk deccal/süfyan/zındık çizgisi. İkincisi ise Alevîlik dindışılıktır/mülhidlik çizgisi.

Osmanlı‘daki ayrıcalıklı sosyo-ekonomik yerini tekrar kazanma eğilimindeki bu dinî yapılanmalar bu iki büyük haksızlık üzre geliştirdiler dinî argümanlarını.

Atatürk’ün İslâm’ı akılcı çizgiye dönüştürme çabaları nakilci din gelenekçilerinin, Alevîliğin Türk akıl ve kalp dururluğunu niteleyen duruşu da Arap şekilciliğinin sürgit taarruzuna uğramıştır. ‘Koman, söyletmen‘ repliği yüzyıllar boyunca en belirleyici slogan olarak kalmıştır.

Kuruluş itibariyle saf ve katışıksız, ilim ve cihad ehli, aklı ve imanı buluşturan, ehl-i beytçi Selçuklu ve Osmanlı siyasası sonraki dönemde Emevî / Abbasî mantığına teslim olmuştur. Ki izmihlâlleri de ondan sonradır.

Hoca Ahmet Yesevî‘nin, Hacı Bayram Velî‘nin, Hacı Bektaş Velî‘nin izi – tozu kaybedilmiş ve radikalizm / entegrizm şeridine geçilmiştir. Allah’ın sorgulama aracı olarak halk ettiği aklı donduran bir anlayış asırlardır din ve tarih öğretimimizin belkemiğini oluşturmuştur.

Fabrikasyon hataları olarak bizler tarihin ve ilâhiyatın panosuna küçük ebatlarda sorular yapıştırmak durumundayız:

1-)  “Alevilerin kanı-malı helâl, katli vaciptir” fetvasını Ebussuud Efendi dinsel talebe göre mi, siyasal talebe göre mi vermiştir?

2-)  Madem Alevîler Rafizî/Zındık olarak kodlandığı için Yavuz İran’a sefer eyledi. Ya Mısır? Memlûklular hem Sünnî, hem Hanefî/Malikî, hem de ilâ-yı kelimetullahçı Türkler değil miydi?

3-)  16 Büyük Türk Devletleri arasında özbeöz Türk Devleti olan Safevî İmparatorluğu niçin yer almaz?

4-)  Osmanlı, Arapça ve Farsça terkipli Osmanlıca konuşurken Safevî ülkesinde halis – muhlis Türkçe konuşulmuyor muydu?

5-)  Osmanlı, diğer din ve milletlere olağanüstü hoşgörü gösterirken Alevîler/Türkmenler niye her dem sürüldü?

5-)  Derviş Paşa’nın ‘Bir Dağ Muharebesi’nde kestiği, Kuyucu Murad Paşa’nın çukurlara yığdığı onbinler devletin aslî ve kurucu unsurları Oğuzlardan başkası mıydı?

6-)  Çepni, Bayındır, Beydilli gibi kaç boy ve oymak Alevîliğini yüzyıllarca gizlemek zorunda kalmıştır?

😎  Hz.Muhammed’i öldürtemeyen Ebu Süfyan’ın torunu Yezid, Hz.Muhammed’in torunu Hz.Hüseyin’i öldürtünce Mekkeliler Bedir’in mi öcünü aldılar?

9-)  Güneydoğu Anadolu’da Kızılbaş olarak sağ – sâlim barınmak mümkün olmadığından Kürtleşen / Şafîleşen obalar, aşiretler günümüzdeki hangi sorunun eski esbâbını selâmlarlar?

10-)  Avdetî Sabataycı kliğin 21 Mart’ta Kutsal Adar Günü olarak kutladıkları ‘Mum Söndü’ ritüeli Balkanlarda dönme – devşirme şeyhlerin kontrolündeki Bektaşî – Melâmî tekkelerinden Anadolu Alevîliğine nasıl bir iftira olarak kaydı ve buna niçin göz yumuldu?

11-) Arap harsı ve hırsı olan Emevî geleneğinin 1330 yıldır İslâm’a koyduğu ipoteğe evet mi, hayır mı?

12-) Türkiye’de Emevî geleneği nasıl iktidar yapıldı?                                                                                                                    

Bundan sonra sıra Abbasoğulları‘na da gelecektir. Fakat zülfikârın iki ağzından biri Emevîyse diğeri Abbasîdir.

Yeniden ve yeni bir Selçuklu rüzgârı beklemekten başka yol gözükmüyor.

 

Yol Kardeşliği

Küresel güçlerin ve İslam dinini siyaset aracı olarak kullananların yolları geçmişte olduğu gibi bugün de kesişiyor.

Bugünün küresel güçlerinin dünün emperyalist uygulayıcıları olan müttefikler olduğu konusunda şüphe yoktur. Peki kimdir bunlar?

ABD, İngiltere, Fransa, Hollanda, Rusya, İtalya, Almanya, İsveç ve bunlara benzeyen diğerleridir.

Bu devletler, gelişen olaylar ve değişen şartlar sebebiyle kimi zaman Türk Devletinin yanında kimi zamanda karşısında yer almıştır.

Siyasetini, İslam’ı kullanarak yapmayı amaç haline getirmiş siyasal dinciler her daim, millet ve milli devlet yapılanmasının aleyhinde olmuştur. Çünkü millet ve milli devlet kavramı siyasal dincilerin asla kabullenebilecekleri bir husus değildir. Yani milli değildirler.

Küresel güçler ve siyasal dinciler, en büyük darbeyi, Osmanlı – Türk İmparatorluğu yok olurken,  Atatürk ve arkadaşlarının önderliği ile Türk Milletinin verdiği Kurtuluş Mücadelesi ve nihayetinde milli bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile almıştır.

Bu sebeple günümüzde yaşananlar,  küresel güçler ile yol kardeşliği içine girmiş olan siyasal dincilerin bir rövanşı alma mücadelesidir.

Küresel güçler ülkemizi ele geçirip ve tam sömürge haline getirmek için siyasal dincileri kullanmaktadır. Siyasal dincilerde, Osmanlı – Türk İmparatorluğu döneminde sahip oldukları hak ve imtiyazları yeniden elde etmek için her zaman olduğu gibi küresel güçler tarafından kullanılmaya rıza göstermektedir.

Küresel güçlerin, siyasal dincileri kullanarak Türkiye’yi ele geçirmelerinden sonra siyasal dincilerde küresel güçler tarafından bir kenara konulacak ve ülke atanmış komiserlerin eliyle yönetilecektir.

Küresel güçler; bu kadar büyük bir Türkiye’yi bir arada yönetemeyeceğinden, Türkiye’nin bir kısmını Ermenistan, bir kısmını Kürdistan, bir kısmını da Pontus yapacak, İstanbul’u da İsviçre örneğinde olduğu gibi kimsenin dokunamayacağı bir yeni Bizans haline getireceklerdir. Çok değil doksan küsur yıl önce, Sevr ile bunu kararlaştırmışlar ve Mondros ile uygulamaya geçmişlerdir.

Siyasal dincilerin yanıldığı nokta, küresel güçlerin siyasal dincileri nasıl iktidara getirip bunca yıl büyük bir destekle iktidarda tuttuysa bundan sonrada en az 50 yıl iktidarda tutacağı düşüncesidir. Bu düşünce ne yazık ki; aptalca dillendirilmektedir.

Bir müddet sonra deniz bitecek ve Siyasal İslamcıların küresel güçlere verebilecekleri bir taviz kalmayacaktır. Çünkü vere vere her şeyin bittiği bir noktaya doğru süratle gidilmektedir. İşte o zaman geldiğinde küresel güçler artık işlerine yaramaz hale gelen bu siyasal İslamcıların defterini dürecek ve onları da bundan önceki örneklerde olduğu gibi bir kenara koyacaktır.

Bu çerçeve de gündemde yaşananlara bakarsak, milli bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm anayasal kurumları küresel güçlerin işine yarar mahiyette siyasal dincilerin eliyle bir saldırı altındadır. Ülkeyi yönetenler artık Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bile sadece “Silahlı Kuvvetler” diye hitap etmeye başlamıştır.

Türk yargısı tel tel dökülmektedir. HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısı ile oynanarak milli devlet yapısı ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri sindirilmiştir. Türk bürokrasisi çökertilmiştir. Türk kimliği ve Türk millet yapısı açık bir saldırıyla karşı karşıya olup aleni bir tehdit altındadır.

Sümela’da ayin, Akdamar’da dikilen haç, nihayetinde  Lozan Mübadilleri denilen zırvaların Türkiye’den göç etmiş T.C. vatandaşı Rumlar için eski evlerine dönüş çağrısı yapması, Emir Kusturica hakkında iktidarın belediyesi olan Bursa’da yapılanları görmeyip Antalya’nın belediye başkanına yüklenmeler, Bartholomeos’un Türkiye’nin AB’ye girmesiyle birlikte Anadolu’dan gidenlerin geri geleceğini açıklaması, Agos Gazetesinde Prof. Dr. Eser Karakaş’ın 250 bin Rum’un geri gelmesiyle uygarlığın yükseleceğini yazması, Salihli Kaymakamının durup dururken “Salihli” adının “Sardes” olarak değiştirilmesini önermesi, kiliselerin ihyası, siyasal İslamcılığın ülkemizdeki merkezlerinden biri olan Trabzon’un Of ilçesinde ev kiliselerinin açılması ve bunlara benzer bir çok olayın küresel güçlerle yol kardeşliğine çıkan siyasal İslamcıların döneminde gerçekleşmesi bize başımıza gelecek olanlar hakkında ipuçları veriyor.

“Benim işim iyi” diyenlere de cevap olarak ekonominin günlük tedbirlerle götürülmesinin sağladığı rahatlığı tıpta “ölüm öncesi iyilik” olarak tanımlanan duruma benzettiğimi söylemek istiyorum.

Aslında bunlar geçmişin bu güne yansımış meseleleridir. Yaşadığımız olaylar ise küresel güçlerin, nihai olarak almak istediği sonuca doğru giden ara hedeflerin tahakkukundan ibarettir.

Bakın yaklaşık olarak yüzyıl önce Paris’te bir araya gelen ABD Başkanı ile İngiltere ve Fransa Başbakanları toplantıdan sonra ne açıklıyor!

ABD Başkanı Wilson, İstanbul ve Boğazları istiyor, İstanbul’un bir Türk şehri olmadığını ve diğer milletlerin çoğunlukta olduğunu söylüyor. Fransız Başbakanı  Clemenceau’da ekliyor “İstanbul artık Türklerin elinde kalmamalıdır.”

Burada İstanbul’dan kasıt, Osmanlı – Türk Devletidir. İstanbul’a el koymak ise Türk Devletinin tamamına el koymak anlamına gelmektedir. Yani kısaca Türklere yaşam hakkı tanımak istenmiyor.

Yaşadıklarımız bize aynı hesapların  günümüzde de sessizce görülmeye çalışıldığını gösteriyor. Türk Milletini 36 etnik parçaya bölerek, Türkleri 36 etnik parçadan biri olarak gösterenler, Türkiye’de Türklerin çoğunluk olmadığı küstahlığını dillendirenler ve bunlara benzer şeyler yaparak Türk Milletini tarih sahnesinden yok etmek isteyenler, günümüzün Wilson’ları, Clemenceau’ları olan Obama’ların, Kraliçe Elizabeth’lerin, Sarkozy’lerin yol kardeşleridir.

Bu yol kardeşliği çok açıktır. Kimse kara propagandalarla bu yol kardeşliğinin üzerini örtmeye kalkmasın.

Son sözü de  Büyük Önder Atatürk’e bırakalım: “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanı şaşırtacak bir nitelik alır” ve devam ediyor “Milli benliğini bilmeyen milletler, başka milletlere yem olur.”

Prof. Dr. Türker Özdoğan’la Kandıra Sohbeti

Kandıra nere, Amerika nere?

Henüz, 26 yaşında bir genç insan, Türker Özdoğan.

İzmit’ten ABD’ye, yüksek lisans (master) için gidiyor ve bir ömür bu ülkede yaşıyor.

Ama, doğup büyüdüğü ülkeyi, kenti, kasabayı ve insanlarını asla unutmuyor.

Baba kökeni Kandıra’ya dayanan Türker Özdoğan, İzmit Lisesi’nin efsane öğretmenlerinden Nurdoğan Özdoğan öğretmenin oğlu.

Güzel sanatlara yeteneği ve ilgisi var.

İstanbul Güzel Sanatlar Yüksek Okulu seramik bölümünü bitiriyor.

Babası; “Çömlekçi mi olacaksın oğlum?” diye kaygı ile sorguluyor!

O ise, insanın ilkel çağlarından bu yana varlığını sürdüren bir sanatın tutkunu.

Çamurdan ürün üretiyor, o ürüne “sanat eseri” niteliği kazandırıyor.

Arkeoloji müzelerinde hayranlıkla izlediği  seramik eserleri yaratanlara aynı ilgi ve saygıyı göstermeyen bir toplumsal kültür içinde sanatçı olmak kolay mı!?

Türker Özdoğan’ın ABD’deki akademik kariyer süreci Profesörlük titri ile taçlansa da, o hiçbir zaman bu titrin arkasına sığınmayan, “olduğu gibi yaşayan, yaşadığı gibi olan” bir duru insan örneği…

Hemen her yıl en az bir kez gelip dost ve akrabaları ile buluştuğu İzmit’e bu gelişi ve Kocaeli Kandıralılar Derneği’ne konuk oluşu, Kandıralı bir akrabası olan İsmail İlk’in daveti ile gerçekleşiyor.

Özdoğan, gecede yaptığı konuşmada, Dombay’dan söz ediyor!

Kandıra yoğurdunun asıl kahramanı ve hak sahibi olan “Manda” ya da Kandıralıların dilindeki adı ile “Dombay” dan.

Çocukluk ve gençlik yıllarında Dombay sütünden yapılan yoğurdun lezzetini unutamadığını anlatıyor.

Dombay hakkında bugüne kadar bilmediğim özellikleri Türker Özdoğan’dan öğreniyorum; “Dombay, kolay hastalanmayan, derisi çok kıymetli, sütünden üretilen kaymak, yoğurt ve peyniri nefis, eti yüksek kolestrol içermeyen çok değerli bir hayvan.”

Özdoğan, Kandıra Bezi ve kandıra Taşı için de çok ilginç ve güzel sözler söylüyor.

Söylüyor da, Kandıralılar ne kadar etkileniyorlar?

Kandıralılar, Özdoğan’ın özel ilgi duyarak araştırdığı Türk kökenli Meluncanları ve “Asya’dan göçen Türkler” oldukları genetik araştırmalarla kanıtlanan ve ABD’li katillerin soykırımına uğrayan Kızılderilileri soruyorlar!

Gecede Kandıra Belediye Başkanı, Kandıra Meslek Yüksek Okulu Müdürü, bazı köy ve mahalle muhtarları, dernek başkanları, Kandıralı işadamları var.

Biri de çıkıp şu soruyu sorsun isterdim;

Türker Bey, biz Kandıra’da yeniden Dombay sayısını artırıp, ürettiğimiz süt ve et ürünleriyle KANDIRA DOMBAYI SÜT ve ET ENTEGRE TESİSLERİ’ni kursak, bu ürünlerimizi ABD’ye nasıl ihraç edebilir ya da ABD’de nasıl satış merkezleri kurabiliriz?”

Kimse böyle bir soru sormadı!

Hani, bir söz var ya; “Onlar ki derya içindedirler, deryayı bilmezler!”

Kandıralı hemşehrilerim, sahip oldukları olanakları kullanmasını bilmiyor ne yazık ki?

Şimdilerde, otoyol geçişi ve Gıda Organize Sanayi Bölgesi nedeniyle rant kazanan topraklarını satıp “sıcak para” ile yaşayacağı kısa ömürlü mutlulukların hayalini kuruyor!

Oysa, o bereketli topraklarda besicilik, seracılık, keten ve keten ürünleri üretimi ile çok daha büyük varsıllığa ulaşmaları mümkün.

Bugün dünyanın en büyük sorunu “beslenmek.”

Kocaeli’nin “sorumlu siyasetçileri!” ile Kocaeli ve Kandıra’nın “sorumlu yerel yöneticileri!” ve “Kandıralı üreticiler” elele verebilirse; “Geleceği planlama-uzun erimli projeler üretme”  iradesini gösterebilirse, Kandıra ve Kandıralı “MARKA” ürünleriyle Kocaeli’nin ve hatta Türkiye’nin en varsıl ilçesi olabilir.

Kandıralılar Gecesi’nde dile getirdiğim sözlerle yazımı noktalamalıyım;

Kandıralılar, ABD’deki Kızılderilileri değil, Kandıralı Kızılderilileri kurtarmayı düşünmelidirler!”