Hançeremde bırakma, son harfini isminin
Feryadım mahrecime dokunacak nasılsa.
Öksüz gönül telime gam yükleyen es kimin?
Güfte, nadan elinde okunacak, yazılsa.
Çiselen, ey mor sümbül, açtığın dağlar gibi!
Ferhat’ın çırağından sakınacak, fasılsa.
Hançeremde bırakma, son harfini isminin
Feryadım mahrecime dokunacak nasılsa.
Öksüz gönül telime gam yükleyen es kimin?
Güfte, nadan elinde okunacak, yazılsa.
Çiselen, ey mor sümbül, açtığın dağlar gibi!
Ferhat’ın çırağından sakınacak, fasılsa.
İnsanı insan yapan değerlerin başında, akılla düşünebilme ve irdeleyebilme özelliği gelir. Eğer bir insan aklını kullanmıyorsa, sadece söyleneni yapıyorsa, o insanın “akla ihtiyacı yok” demektir. Birileri onun yerine düşünüyor ve üretiyor, sonra emrediyor, o da kul-köle misali itaat ediyor, verilen emre uyuyor demektir…
Peki, o takdirde, insan kılığındaki bu varlıklar “gerçekten” Tarının emriyle “secde edilen” varlık insan mı?
İşte tartışma konusu olan obje de budur…
Akılla İnanmak…
Peki, bir insan aklını kullanmıyorsa nasıl, neyle inanacak?
Tanrının emridir; “akılla inanmak ve akılla ibadet etmek…”
Hal böyle olduğuna göre, insanların din ticareti yapan din tüccarlarına aldanıp inanmaması gerekir.
Gel gelelim ki iş öyle olmuyor.
Din tüccarlarının söylemlerine kanıp onların direktiflerine göre hareket ediyor insanlar…
Adam önüne koymuş bir tezgâh, mütedeyyin Müslümanlara “sırat köprüsünden geçiş biletlerini” satıyor…
Bu din tüccarları her gün farklı boyutlarda yalan söylüyor, bugün kara dediğine yarın beyaz diyor, bugün “yapmadım” dediğini yarın “yaptım” diyebiliyor; sonuçta yalan temelli, siyasal ya da kuramsal menfaat amaçlı bir din bezirgânlığı… Tanrım sen aklıma mukayyet ol…
Her durumda ve zamanda zeytin yağ misali üste çıkma manevraları yapmayı da ihmal etmiyorlar; çünkü kendilerine kayıtsız ve şartsız “biat” edenleri nasıl olsa “din ticareti” ile kandıracağını biliyorlar.
Hele işin içine kişisel ya da siyasi menfaat girdiyse, iş daha karmaşık hal alıyor.
Günlük hayatımızda din ticareti birçok şekillerde gerçekleşiyor.
Adeta bir “tabu” olan konuyu satırlarla dile getirmek dahi birilerini rahatsız edeceğini tahmin etmek zor değildir. Bu nedenle de samimi Müslümanlardan kimse işin ürerine gitmiyor… Allah selamet versin bir zamanlar M. Şevket Eygi konuyu dillendirmişti de söylenmedik laf kalmamıştı..!
İstismarcı tabelalar…
Siyaset arenasında her türlü yalan ve dolanı marifet sayan bir zihniyetin yaygın haline günlük hayatımızda da çok karşılaşırız. Şimdilerde çevremize baktığımızda, insanımızın nasıl bir kandırmaca içine sürüklendiğini görüyoruz…
İnanç hortumculuğu, duygu istismarı, din ticareti derya deniz…
Sokakta gözlerimle gördüğüm bazı tabelaları örnek vereceğim; bakar mısınız şu tabelalara; “iffet giyim”, “Medine alçı”, “kasem inşaat”, “hıra matbaacılık”, “ihlâs ticaret”, “ehlisünnet ticaret” “devrisaadet manav”, “hicret ticaret”, “helal gıda”, “kutlu ticaret” ve benzeri pek çok diğerleri…
Biraz daha etrafımıza bakarsak, bunların sayısını çoğaltabilirsiniz…
Amaç, saf vatandaşı, “duygu-din-inanç çağrışımlı” tabela ismiyle aldatmak, inançlı vatandaşın cebini hortumlamak…
En azından bunların bir kısmının bu amaçla yapıldığı, yaşanan olaylarla bir gerçektir…
Bunlar “din” adına yapılmaktadır…
Benim inancım, kutsallığım bana karşı “sömürü silahı” olarak kullanılmaktadır…
İnançların hortumlanmasıdır bunlar…
Her hareketi sahtedir bunların…
Varmak istedikleri, doğru sandıkları yanlışa ulaşmak için sürekli hayal kurarlar; unutmamak gerekir ki hayallerin son kullanma tarihi yoktur…
Hele bu hayaller insanı Yaratanla, kutsallıklarıyla, manevi duygularıyla aldatmak amacını taşıyorsa, kullanma tarihi sonsuz ve sınırsızdır.
Peki, buna nasıl engel olunur?
Önce akılını kullanacak ve sorgulayacak insan olmak…
Sonra vicdanın sesini dinleyecek…
Bu duruma, ancak ve ancak insanın ölçümleme merkezi olan vicdanı duyarlı hale gelirse engel olabilir…
Din insan içindir…
İlahiyatçılar da, mürşit ata dedelerim de, benim kalbim de “İslam demek, Kur’an demektir” diye ses vermekte…
‘Ona aykırı her şey yalan ve riyadır’ demekte…
Doğrudur, akılla düşündüğümüz zaman bunu görüyoruz…
Ancak, akan berrak nehre başka şeyler de karışır…
Her şeyin sahtesi olduğu gibi İnsanın da…
İnsanın değerini anlamak, Kur’anı anlamaktır…
Biraz sorgulama yapalım; din ne için var olmuştur?
Kötüleri doğru yola getirmek için…
Değil mi?
Çünkü din, günahkârlar için, sapıklar için gelmiştir!…
Herkes “melek” olsaydı dine gerek olmazdı!…
Tıpkı hastalık olmasaydı doktor, ilaç olmayacağı gibi…
Peygamber adını sömürenler…
Din tüccarlarının kullandığı diğer ana istismar konusu, Tanrının vahiyle gelen emirleri insanlara tebliğ etmekle görevlendirdiği peygamberlerdir. Peygamber hakkında olmadık rivayetler, uydurma hadisler icat edip, O’nun ismini kullanarak, din sömürüsü yapıyorlar. Öylesine saçma-sapan hurafeler anlatılıyor ki, sanki İslam’ın esası, çoğu zaman kaynağı belli olmayan aktarma “rivayetler” den ibaret imiş gibi bir hava yaratılmaktadır! Saf Müslümanları aldatmakla sanki görevlendirilmiş cüppeli-takkeli-sakallı din ticaret simsarlara rağbet edilmekte… Eğer mümkün olsaydı, peygamber bugün dünyaya geri gelseydi, kendi ismini istismar eden bu cahil mecnunları mutlaka kapı dışarı eder, onların sarıklarını yakardı; kendisi de papyon ya da kravat takardı…
Peygamber sevgisi…
Peygamber sevgisi lafta değil özdedir…
Samimi olarak peygamber sevgisini içten duyanlar, bunu da ifade etmişlerdir. İşte şu yaklaşım samimiyetin ifadesidir; peygambere ulaşmanın zorluğunu anlatmak için bu ifade önemlidir: “Seni sevmek belki haddim değildir ama yine de seni seviyorum…”
Dinimizde peygamber sevgisi çok farklı olduğu kadar ona yakın olmanın zorluğunu da bu söylem iyi yansıtıyor.
Onun için peygamberi sevmek kolay bir iş değil!…
İlginç bir noktayı daha burada ifade edelim; peygamber ile kölesi “Zeyd” arasında çok özel bir yakınlık, sevgi bağı vardır. Bu nedenledir ki “Zeyd” ismi, sahabenin dışında, Kur’an’dan geçen tek isimdir. Çünkü peygambere köle olmayı en üst makam olarak telakki eder. “O’na köle olmak sultan olmak demektir” yaklaşımını temsil eder… Marifet, “köle” olmaktan öte peygambere yakın olmak mutluğu saklıdır bu ifadede…
Ayrıca köle bile olsa “insan” olarak taşıdığı değeri üstün tutmanın bir göstergesi… Bu, Tanrının takdir ettiği bir derecedir…
Peygambere yakın olmak ve onun sevgisini kazanmak için yıllarca ibadet edenler de olmuştur.
Dindarlığın samimiyete dayandığı düzey, Allah’a akılla dua etmektir.
Çünkü ibadetin aslı duadır.
Tüm dinlerde ve kitaplarda dua vardır.
O dinin mensupları dua aracıyla Yaratana ulaşmaya çalışırlar.
İşte somut bir örnek; Paskal ömrünün son 7-8 senesini manastırda geçirerek Allah’a dua eder.
Bu, O’nun ne kadar meşhur bilim insanı ya da mucit olduğu ile de ilgili değil… Bu yakarış, insanın kendi ekseninden düzen merkezine girmesiyle başlayan bir yakarış, bu denli dirayetli bir yaklaşım…
Paskal romatizmadan dertli bir insan olmasına ve son derece acılar içinde kıvranmasına rağmen, bu acılarını, Tanrıya yaklaşımın aracı olduğunu düşünerek dua etmiştir…
Paskal, dualarında şöyle ifade ediyor; “Beni sana yaklaştıran her şey, beni senden uzaklaştıran acılardan daha kıymetlidir. Romatizmalarım sana yaklaştırdığı için şükrediyorum.”
Bu ifade müthiştir…
İnsana karşılıksız hizmetin, Allaha hizmet demek olduğunu kavrama anlayışıdır…
Acıların kaynağında Allaha ulaşma olduğu anlayışı…
Acısına rağmen, varlığını muhtaç olduğu Tanrı fikrine ulaşmak için engin iman sahibinin anlayışı…
İlk secde edilen varlığın insan olduğunu bilmesine rağmen, bunu sağlayan Tanrının engin gücüne sığınma isteği…
Tüm bu değerler ve yargılar, ancak farklı bir frekansta olabilir…
Paskal bu frekansı yakalamıştır…
İlk secde insana…
“Tanrıya karşı gelerek insana secde etmeyen şeytandır.”
Bu ifadeyi çok kez duyarız.
Bunun esas başlangıcını bilmeyiz.
Durup dururken tüm meleklerin insana secde edilmesi neden emredildi?
Bu konuda bilgisi olanın, ilahiyatçıların bir kısmı bilebilir, çok fazla olduğunu sanmıyorum. Yaratan önce bir sınava tabi tutuyor Âdem ve tüm melekleri… Bilginin değerini insanlara anlatmak için; bilenle bilmeyenin bir tutulmaması gerektiğinin mesajını vermek için…
İşte bu sınav esnasında sorulan soruya Adam doğru cevap verdiği için, Yaratan da tüm meleklere, Âdem’e secde etmelerini emretti. İşte bu aşamada bir melek olan Şeytan secde etmedi. Yani bilginin üstünlüğünü kabul etmedi...
Çünkü bilgi insanın onurudur, şerefidir, değeridir, üstünlüğüdür…
Yaratan, Âdem’i bilgi ile donatma ayrıcalığını yaparak insanlığa bilginin ve bilmenin vazgeçilmezliğini mesaj olarak vermiştir; bilginin üstün gücünü, değerini anlamaları için…
Şeytan buna karşı gelmiştir…
Bunun için diyoruz ki ilk secde Allaha değil, insana yapılmıştır…
Bu nokta son derece önemlidir…
Bu üstünlük de tesadüf olsun diye insana tanınmamıştır. Çünkü evrendeki varlıklar içinde, bilgiyi üreten ve yayan, bilgi sentezi yapan, kendi kendini kınayan, eleştiren, düşünen tek varlık insandır!…
İnsanda olup ta hiçbir varlıkta olmayan diğer bir değer de vicdandır.
Özel bir boyutu ve anlamı vardır vicdanın…
Vicdan yanılmaz; çünkü insanın içindeki Tanrı’nın sesidir vicdan…
Onda hile-hurda olmaz, eksik-gedik de…
Bilgi eksik, yanlış olabilir; akıl hata yapabilir; vicdan bunları yapmaz…
İlham-irfan vicdandan gelir…
Vicdan, iç muhasebe merkezidir, ayar merkezidir insanın…
Bu merkezin yansıması, kendini bilmektir…
Kendini bilen az hata yapar.
Kendini bilen, hata yapınca da geri dönüş yapmasını bilir, özrün farkına varır; özür dilemek, gururu -kibirli olmayı- yenmek demektir…
Kibir ve gurur kişinin ruhunu kirletir, insan sevgisini yok eder.
Sevgisiz insan içi boş bir kovaya benzer; insan sevgiyle vardır, sevgi olduğu için yaptığı iyilikler vardır…
Onun için atalarımız; “iyilik dile komşuna, iyilik gelsin başına” demişler…
Ne kadar anlam yüklü bir ifade…
Bu idrakte olabilmek hayatın gerçeklerini kavramak demektir…
Bu kavrayış, hayatın boyutunu anlatır.
Hayat yerinde durmuyor ki…
Belli yaşa gelmenin de bir bedeli var, emeği de…
Sıhhatte olduğun müddetçe varlığını hissedersin, hayatı anlamak için hareket şarttır. Hayatta hareketlilik esastır.
Çünkü hayat bir bisiklete benzer, pedal çevirdikçe sürer…
Kader…
Hayat olduğu yerde saymıyor, dedik…
Duraklama yok hareketlilik var; çünkü hareket hayatın kendisidir.
Hayatta baştan sone, kime ne şekilde yaşayacağı, neleri göreceği bilinmez. Yaşanacaklar inancımız bağlamında “kader” olarak ifade edilse de bunun bir sorgulaması yapılmalıdır.
Doğrudur; kaderi takdir eden Allah’tır…
Fakat tedbirini almak da kulun görevidir…
Önlem almadan kişileri yerin dibindeki maden ocağında ölüme göndermek “kader” olamaz…
Maden altında ölenler için, “güzel öldüler” denilemez!!!???
İnsanları terörün kucağına atmak kader olamaz…
Hayatın baharında terörün kurşunlarına, bombalarına hedef olmak kaderde mi yazılı?
Yaratan Allah, terörü de mi plânladı???!!!
Bunu böyle anlamak ve söylemek “sapıklık” tır…
Başta, Yaratan seni sorumlu tutar…
Can sahibini sorgular…
Hata yapan kuldur, hatanın sorumluluğunu “kader” diye Yaratan’a yüklemeye kimsenin hakkı yoktur.
Kusur da sevap da kulun işidir; doğrudur, ilk günah ve ilk af Âdeme aittir. Hem ilk günahı işlemiştir hem de Tanrıdan ilk affı almıştır…
Affın kaynağını bilemezsin, çünkü manevi rahmet farklı boyutlardan, belki de farklı galaksilerden, çok yücelerden gelmiştir…
Onu bilmek ve anlamak mümkün değil…
Tanrının varlığı ve birliğini somut olarak göstermek inançsızlık için çok mümkün değil, inanmak boyutunda, bunun işaretlerini her varlıkta görürüz…
Nasıl ki parmaklarımız Allahın birliğini işaret ediyorsa, parmaklarımızdaki izlerden ‘en az farklı 6 milyar izin-motifin’ olduğunu da…
Evrendeki olup biten doğaüstü olaylar ya da şahit olunan mucizelerin ardındaki “sır”ın, kişilerin gücünün ötesinde bir güç olduğuna inanmayanı inandırmak ve ikna etmek, pekâlâ ki mümkün olmaz. Örneğin İsa Peygamberin kör olan insanı iyileştirirken bunun Allah’ın yardımıyla ve izniyle yaptığını inanmayana anlatmak ve onu ikna etmenin zorluğu gibi…
Günümüz yobazları ve bazı haddini bilmez cahil “aydın” geçinenler, olur olmaz örneklerle Allah’ın varlığını ispata kalkarlar!…
Bazı sahte bilim insanlarının ya da sahte dincilerin tanıttığı Allah’a değil, Kur’an’ın, Peygamberin tarif ettiği Allah’a inanmak gerekir… (Devam edecek…)
Kocaeli Şairler ve Yazarlar Birliği’nden gelen mesaj 8/Ekim/2010 akşamı Seka Park’taki Mevlevi Evinde değerli dostumuz başarılı sendikacı ve eğitimci Süleyman Pekin Hocamızın Afrasya-Yeni Eksenler isimli son kitabının tanıtma programına davet ediyordu. Hocaya hürmeten toplantıya biraz geçte olsa iştirak edebildim.
Daha önce Mevlevi Evine gitmek kısmet olmamıştı. Girişte ayakkabıları dışarıda bırakarak tertemiz terlikleri giyip evlerimizde olan şekliyle ‘Klasik Türk Tipi’ sıcacık havadaki mekana dahil olduk. İçeride Süleyman Pekin Hocam dinleyicilerinin huzurunda günün son teknolojilerine müsait ortamda bilgisayarında ‘kitabı’ ile ilgili detaylardan bahsediyordu. Biz de böylece konuya girmiş olduk.
Hoca Türk Dünyası ile ilgili çok değişik ve heyecan verici tespitler ve projeler ortaya koymuş. Tabii bunu yapmak için çok sayıda kaynağı didik didik ettiği aşikar idi, imrenilecek bir gayret ve titizlikle!.. Keşke hepimiz, en azından mesleklerimizle ilgili olarak dahi böyle çabalar sarf etsek! Hele bir de bana Sosyal ve Kültürel olaylar için gayretler harcamayı ekleyebilsek…
Değerli dostları toplum olarak (bizler dahil) çok az yazıyoruz. Halbuki yazabilme şartları herkes için mevcut. Her akşam fuzuli şeyler,’sade suya tirit’ programlar için harcanan ve israf edilen zamanlarımızı bir değerlendirebilsek. Bu konuda çevresini sürekli gayrete getirmeye çalışan ve Derneğinin Sitesini ‘okuma salonuna’ çeviren, Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Ahsen Okyar dostumuza hak veriyor ve hepimizi bu doğru çabaya davet ediyoruz.
O güzel sohbet akşamı tamamen Klasik Türk Evi niteliğinde döşenmiş, her köşesi buram buram Anadolu kokan ve taşıdığı Mevlana Evi adına yakışan bir şekilde donatılan, bulundurduğu eserlerle, müze niteliğine uygun canlandırmalarla zarafet ve sadeliği ile içimizi ısıtan bu mekanı yapan Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu ve ekibini tebrik ederek Ahsen Başkanın da yazma davetine icabet ederek bu yazıyı kaleme almış bulunuyorum.
Bu mekanda sık sık şiir ve müzik geceleri, sohbetler ve mekanın ruhuna uygun icralar yapılmalıdır. İzmit başta olmak üzere Kocaeli de herkes kültür-sanat hizmetlerine en azından dinleyici olarak katılmalıdır. Aksi halde kaybettiğimiz değerler için üzüldüğüne kimseyi inandıramaz.
Yeni kitabı ile bu duygulara vesile olan Süleyman Pekin Hocamızı tekrar kutluyor hepinize sağlıklı, huzurlu ve üretken günler diliyorum.
Her insana ili, ilçesi, köyü hoş gelir, güzel gelir, öncelikli gelir. Bu normaldir de…
Bizde mi Kocaeli’mizi böyle değerlendiriyoruz diye çok düşünmüşümdür.
Ama çok yönlü ve farklı pencerelerden baktığımızda, gerçekten ilimiz her yönüyle çok farklıdır.
Her iki denize sınırı olan, körfezi olan, su deposu dağları ve gölleri olan sanayisiyle, tarım alanları, doğal güzellikleri, yaylaları ile tarım ve meyvecilikte çeşitliliği ve verimliliği ile önlerde olan bir ilimiz… İstanbul’a yakın olması Avrupa ile Asya arasında köprü olması, her türlü ulaşımın (kara, deniz, demiryolu) kilit noktasında ve 2011’de sivil havacılığa da sahip olacak olan bir ilin mensuplarıyız. Çok zengin tarihe sahip olması ve bugün de yurdumuzun her köşesinden insanı bağrına basan bir ildir Kocaeli.
Böyle bir ilin mensuplarından bir grup aydın Kocaeli’de 1985 yılında Aydınlar Ocağı’nı kurdu. Kurulduğu günden bu yana, toplumun her kesimini kucaklayan, insanımızı yarınlara hazırlayan Ocak, sosyal, kültürel faaliyetlere aralıksız ve de istikrarlı bir şekilde devam etti.
Bu milletin kültür değerlerine ters düşen, bu yönde hareket eden taraflarda da bulunmadı.
Bu ülkenin kültürel değerlerine sahip çıkma adına, bu değerlere bilmeyerek de olsa zarar verenlerden de olmadı.
Aydınlar Ocağı dünü hiç unutmadı ve oradan dersler çıkararak, bugünü yorumlamaya çalıştı. Bugünü de yarınlara taşımanın gelişen ve değişen dünya ortamında bu yüce milletin yeri ve yurdu çok daha iyi yerlerde olması için uğraştı, didindi. İnsanlar bunun çok farkında olmayabilirler. Bazen acziyetten, bazen taassuptan, bazen hazımsızlıktan, bazen de hasetlikten…
Ama öyle zamanlar geldi ki Aydınlar Ocağının öncü insanları bazen denge kurma adına, bazen de toparlama adına aranan insanlar haline geldiler. İşte Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş hocamız bunlardan sadece biri. Ülke genelinde de böyle oldu, il genelinde de böyle oldu. Bu Ocağın mensupları gözden kaçan, bu çok önemli görevleri de yerine getirmesini bildiler.
Bazen siyasi rüzgarlar Aydınlar Ocağını hafif etkilese de, bu çizginin dirayetli insanları ana çizgiyi korumasını bildiler, hayırlı yollarında yürümeye devam ettiler ve bu yolda ki faaliyetlerinin her geçen gün artarak devam ettiğine de şahit oluyoruz.
Ülkemizde, özellikle ilimizde kaç tane sivil toplum örgütü yıllarca istikrarlı bir şekilde faaliyetlerini, Aydınlar Ocağı gibi devam ettirebiliyorlar?
Bazen tenkit edildikleri de oluyor.. “Kaç kişi bunlar? hep aynı insanlar ve bildik insanlar” diye.
Dünyada da, ülkemizde de az ama öz, disiplinli, ne yaptığını bilen insanların etkili olduğunu, tenkit sahipleri bilmiyor olsa gerek..
Kocaeli Aydınlar Ocağı benim bildiğim kadarıyla bir gece yarısı isterse yüzlerce aileyi çocuklarıyla beraber toplar. Binlerce insanı da, bu doğrultuda aynı anda beraber olma adına bir araya getirebilir..
Gezi, inceleme, araştırma, eğitim-öğretim ve tanışma adına yaptığı faaliyetleri de bu çizginin beslenmesinde ve güçlenmesinde önemli rol oynar.
Ayrıca Aydınlar Ocağının çok takdir ettiğim bir faaliyeti de “SÖZ SIRASI GENÇLERDE” programlarıdır.
Diğer sivil toplum örgütlerinde görmediğimiz bir faaliyette aileler bir araya geliyor, gençler kendilerini ifade etme fırsatı buluyor. Bir başka deyişle kuşak geçişleri, sıhhatli bir şekilde oluyor. Gençler bugünkü duygu ve düşündüklerini, yorumlarını büyüklerin huzurunda ifade ederken, tecrübeli büyükleri olgun bir juri gibi, aile sıcaklığında gençlerimizle bilgi alışverişinde bulunuyorlar.
Sonunda bu sıcak ve samimi bir ortamda gençler kendilerini bulup, bir şekilde özgüven, kişilik, karakter ve şahsiyetli olma yolunda sıhhatli bir yörüngeye oturma fırsatı bulabiliyorlar.
Aileler de kendine güvenen ve emin adımlarla, büyüklerinin bilgi ve tecrübelerinden beslenerek yürüyen çocuklarını dünya gözüyle görme fırsatları oluyor.
Kısaca; çok önemli bir boşluğu dolduran, yapmış olduğu faaliyetlerle siyasi hedeflerden ve menfaat ilişkilerden uzak duran KOCAELİ AYDINLAR OCAĞI mensuplarına bundan sonra da çalışmalarında başarılar diliyorum. Kurulduğu günden beri emeği geçen tüm başkan, üye ve gönül dostlarına da…
Temmuz 2010 sonlarına doğru Pakistan’la ilgili sel felaketi haberleri Türk milleti olarak hepimizin dikkatini çekmiş ve bu dost insanların hali üzüntümüze sebep olmuştur.
Kardeş Pakistan halkı için yardımcı olmamız gereken bu afetin boyutunun büyüklüğü ise gün geçtikçe daha da belirgin hale gelmektedir. 170 milyon nüfuslu Pakistan’da 30 milyona yakın insanı etkileyen bu afet 2000’e yakın insanın ölümüne ve birçok yerin ortadan kalkacak kadar harap olmasına sebep olmuştur.
İndus nehri kaynaklı suların, Mezopotamya büyüklüğündeki tarım alanı toprakların sulama kanalları (bunlar 70 yıl önce İngiliz sömürge döneminde yapılmıştır) ile sulu tarıma uygun hale getirilmiş bölgeleri bu su baskınından etkilenmiştir. Bizim gittiğimiz 1,5 ay sonrası bile hala bazı tarım alanlarında sular çekilmemişti. İnsanların çoğu yıkılan toprak evlerinin yerine yapılan çadır kentler ve uydur-kaydır çeşitli imkânsızlıklar içinde temin ettikleri çadırımsı yerlerde yaşamaya çalışıyorlardı. Türk Kızılay’ının 2000 adete yakın yapmış olduğu Mevlana evleri ismi verilen afet barınma alanları önemli bir konfora sahip yerlerdi. TürkKızılayı’nın yaptığı bu çalışma da bizler için bir onur vesilesidir.
Bölgedeki öncelikli ve önemli ihtiyaçlardan birinin temiz ve sağlıklı su olacağı bilgisinden hareketle Kocaeli Büyükşehir Başkanımız Sn. İbrahim Karaosmanoğlu’nun hassasiyetinin getirdiği bir düşünce ile bölgeye temiz su arıtma tesisi gönderebilme çalışması başlatıldı. Biri 35 ton/saat, diğeri 50 ton /saat kapasiteli 2 paket arıtma sisteminin TürkKızılayı üzeriden Pakistan Kızılay’ına devredilerek orada böyle bir hizmet verilebileceği öğrenildi.
Bu sistemin cihazları temin edilip Pakistan’a gönderildi.Cihazların oraya vardığı bilgisi üzerine ISU’dan bir heyet olarak görevlendirildik. Görevimiz gönderilen sistemin uygun yere yerleştirilmesi ve çalıştırılması ve afet bölgesinin görülerek değerlendirilmesiydi. ISU Genel Müdür Muavini Bahattin Yanık, Elektrik Mühendisi Hakan Pir, Çevre Mühendisi Faruk Nezih ve teknisyen Levent Özer’le birlikte Karaçi üzerinden bölgeye intikal ettik.
Gittiğimiz bölge Belucistan Eyaletinin başşehri Quetta’nın 300 km güney doğusundaki bölge idi. Orada selden etkilenen Dera Murat Cemali (100 bin nüfuslu) Dera Allah Yar ( 80 bin nüfuslu) ve Dera Usta Muhammed ( 140 bin nüfuslu) yerler gezilip görülerek sistemin Dera Allah Yar’a yerleştirilmesi kararlaştırıldı. Dera Murat Cemali’de Sağlık Bakanlığı’nın kurduğu tıp merkezi ekibiyle halka sağlık hizmeti veriyor ve takdir topluyordu. Ülkemizin verdiği bu hizmette bizim için mutluluk kaynağı olmuştur. Arıtma sisteminin Dera Allah Yar’daki temiz su temin sistemi alanına yerleştirilmesi ve devreye alınması yoğun bir çalışma ile gerçekleştirildi. Pakistan Kızılay’ından Dr. Ümran bey ve teknik eleman Behlül beyin özenli yardımları çalışanlarımızın sonuçlanmasına büyük katkı vermiştir.
Gördüklerimiz afetin bölgede yaşayan insanlar üzerindeki etkisinin ne kadar fazla olduğunu göstermekte idi. Zaten fakir ve yoksul olan halk bu afetle daha da yoksullaşmış ve yaşama şartları hepten zorlaşmıştı. Kerpiç evlerde yaşanan fakir yaşantı, sel sularına dayanamayan bu evlerin yıkılması ile daha alenileşmişti. Tablo çok acıklı ve hüzün verici idi. Önce İngiltere’nin sömürge anlayışı tarafından yoksul bırakılmış daha sonra da kast sisteminin ağalık düzeni insanları “görmesinler, bilmesinler, istemesinler ve itaat etsinler” şeklinde bir hayat anlayışı düzenini benimsetmiş, bu insanlar büyük bir tevekkülle hayata bağlanmaya çalışıyorlardı. Müslümanlığın getirdiği kadere rıza ve tevekkül anlayışı afetin ortaya çıkardığı olumsuzlukların tahammülünde insanlar için önemli bir moral destekti. Küçük küçük mescitlerin varlığı İslam’ın bir işareti olarak bölgede kendini göstermekte idi.
Bu çalışma üzerine şu tespitleri yapmış bulunuyoruz;
Kardeş Pakistan halkının bu afet sebebi ile yeni yardım ve desteklere ihtiyacı vardır. Afetin meydana getirdiği tahribatı Pakistan devletinin yalnız başına çözebilmesi çok zordur. Bunun için oluşturulacak yardım kampanyaları ile uygun olan alanlarda, o insanların yaşama imkânına ve daha sağlıklı yaşama alanlarına kavuşturulmasına destek veren çalışmalar yapılması bir insanlık ve de kardeşlik borcudur. On yıl kadar önce yaşadığımız deprem felaketinin olumsuzluklarının çözümünde yardımlaşmanın ne kadar önemli olduğunu gören bir şehirde yaşamaktayız. Bu sebeple şehrimiz adına yapılan bu yardımla beraber daha başka uygun yardımların sürdürüleceği inancı ile yardımlara katkı veren herkese teşekkür edilmesi gerekir.
Allah’ın her türlü afetlerden bizleri koruması ve tedbirini alma bilinci vermesi dileğiyle…
Kalbimde açan güller,
Koparır yapraklarını sonbaharda.
Kararıp, muma dönen alevlerle,
Yanarak yakar yüreğimi
Sevgiye susamış çocuk gibi.
Tomurcuk olan güller,
Açar yapraklarını ilk baharda.
Suya kanıp açılan çiçeklerle,
Burcu burçu kokarak gelen
Misk-i amber gibi.
Arayıp da bulsun diyerek,
Gizem dolu yapraklarını açıp da,
Çıkarsa ortaya güzelliği ile,
Şaşkına döner kalbim.
Aşık Yunus Emre gibi.
İki adam küçük bir kayıkla balığa çıkmışlardır. Balığa gittikleri gün sakin bir gündür. Ta ki oltaya takılan kocaman bir balık, kurtulmak için çırpınırken, adamı çekip suya düşürünceye kadar… Adam yüzmeyi bilmemektedir ve panik içinde “yardım et” diye bağırır arkadaşına
“kurtar beni”.
Arkadaşı elini uzatır ve adamı kayığa çekebilmek için saçlarından yakalar. Ama tutup çekmek istediğinde adamın peruğu elinde kalır ve adam tekrar suya batar,kafasını zorlukla çıkarıp, çığlık atmaya devam eder; “Yardım et bana, yüzme bilmiyorum” arkadaşı tekrar uzanır, bu kez kolunu yakalar. Tam çekecekken, kol yerinden çıkar, bu takma bir koldur.
Boğulmak üzere olan adam çırpınmaya devam etmektedir… Arkadaşı üçüncü kez uzanır. Bu sefer adamın bacağına denk gelir ve çeker… Çektiği tahta bir bacaktır. Adamın boğulmasına ramak kalmıştır, ama debelenmeye ve çığlık atmaya devam eder.
Arkadaşı sıkılmış bir şekilde bağırır “TEK PARÇA DEĞİLSİN Kİ, NASIL YARDIM EDEYİM SANA”
İki malum devletin yüksek derecedeki ajanı ve işbirlikçi ajanları aralarında konuşurlar.
Konu, ülkemiz üzerindeki emelleri… projeler ve planlar ortaya serilir. Büyük abi ajan yukarıda anlattığımız hikayeyi anlatır. “İşte Türkiye gerçeği bu, ister doğudan tut, ister batıdan, ister ortadan, ister kuzeyden… nerden tutarsan tut elinde kalacaktır” dediğinde küçük kardeş ajan ve diğer işbirlikçi ajanlar dikkat kesilirler… “alevi, sünni, laz, çerkez, türkmen, kürt, arap, pomak, sağcı, solcu, muhacir, yerli, sonradan gelen vs… bu ülkenin gerçeği bu… bunları tuttuğumuzda elimizde kalacaktır, böylece biz de kolayca büyüüüük projemize kavuşacağız” dediğinde küçük ajan kardeş ve işbirlikçi ajanların salyaları akan ağızları sevinçten kapanmaz…
Büyük abi ajan da, küçük kardeş ajan da ve işbirlikçi ajanlar da bir şeyi unutuyorlar ya da akıl edemiyorlar… Bu mübarek ülkenin kuruluş harcını sağlamlığını…
11. yüzyılda bu ülkenin kurulması için ustalar doğudan girerek çeşitli yerlere dağıldılar..
Yesevi ruhu ile temele öyle bir harç attılar ki, kopması mümkün değil… Yerli yaşayanı ile yeni geleni ile, Hıristiyanı ile Müslümanı ile sevgi saygı ortamında yaşamayı öğrettiler. Bu ülkede yaşayanlar, kız alıp verdiler, akraba oldular, birlikte ağladılar, birlikte güldüler, Çanakkale’de birlikte öldüler, Meclisi birlikte açtılar, Cumhuriyeti birlikte kurdular…
O ustalar, O erenler, daha sonrakiler, Mevlanalar, Yunus Emreler, Hacı Bektaşi Veliler, Hacı Bayram Veliler, Pir Sultanlar; bizden öncekilere, bizlere ve bizden sonrakilere “DEĞERLERİMİZLE BİR BÜTÜNLÜK İÇERİSİNDE YAŞAMAYI” öğrettiler ve bizlere miras olarak bıraktılar…
Bu gerçeğin farkına yüzlerce yıl varamayan ve hala da varamayan büyük abi ajan, küçük kardeş ajan ve onların işbirlikçileri ajanlar şunu iyi bilsinler ki… İNADINA BU ÜLKEDE SONSUZA DEK BİRLİKTE, BİR BÜTÜN OLARAK YAŞAYACAĞIZ….
“Türkler, tarih sahnesinde görüleli beri, kendilerini hükümlerine uymakla mes’ul kabul ettikleri bir TÖRE’ye sahiptirler. Töre’nin tatbiki ise hakanın vazifesidir. Bilindiği üzere Türkler’de hakan olabilmek için TANRI’DAN KUT ALMAK gerekir. Kut almak; ancak bilge, alp, erdemli, dürüst ve en mühimi adil kişilerin harcıdır. Aksi takdirde kut kazanmak muhaldir. Kazanılan kut’un devamlılığı bu faziletleri yaşamakla mümkündür. Yani Tanrı’nın istediği yolda yüründüğü takdirde Tanrı kut’unu geri almaz. Denilebilir ki, hakan Tanrı’nın istediklerini yerine getirmeye memurdur. Hal böyle olunca, Töre’yi tatbik etmekle mükellef hakanın Tanrı’nın iradesine uyduğu söylenebilir. Töre’nin dört ana prensibi vardır. Bu prensiplerden birisi, BÜTÜN İNSANLIĞA EŞİT MUAMELE etmektir.
“Kendisini cihan halkına eşit muamele etmekle mükellef sayan bir devlet anlayışıyla karşı karşıyayız. Türk Devlet Anlayışı’nda, devletin vazifeleri içinde halkın giydirilmesi, doyurulması ve çoğaltılması en mühim şartlardandır.
“Türk’ün bütün cihan halkına rahmet nazarıyla onları sulh ve sükuna kavuşturmak gayesiyle baktığı malumdur. Hal böyle olunca inandıkları Tanrı’da kendilerindeki bu hususiyetleri görmemeleri mümkün değildir. Aksi halde Tanrı’ya göre üstün duruma geçmek gibi tuhaflıkları kabullenmek gerekir. Tanrı’nın, yarattıklarına verdiği meziyetleri taşımadığı, noksan ve aciz olduğu düşünülemez. ” (GÖK TANRI’nın Sıfatlarına Esmaü’l – Hüsna Açısından Bakış, Sait Başer, İstanbul – 1991 s. 33 – 34)
Fakat ne yazık ki, işte böyle bir milletin isminden rahatsız olanlar var!
Kendisini tüm insanlığın hayrına ve hizmetine adamış ve halen de adayan bir milletin adından gocunanlar var!
İçinden “Ben gelmedim davi için, ben geldim sevi için.” diyen ozanlar çıkarmış bir milletin varlığından huzursuz olanlar var!
İşte böyle insaniyet – perver bir millet ırkçı olabilir mi ve ona bu gözle bakılabilir mi? Fakat maalesef öyle sananlar ve böyle düşünenler var!
Türk Milleti’nin tarihte asla ırkçı olmadığının delili; böyle diyenlerin, bugünlere, öyle sandıkları milletin müsamaha ve hoşgörüsü sayesinde gelmeleri; bu çeşit sözleri rahatça sarf etmeleri ve bu şekilde devam ettikleri halde mevcudiyetlerine katlanılır olunmasıdır. Bu durum, bunun en büyük ispat ve kanıtıdır.
(Nitekim) İtalyan edebiyatçılarından Edmondo de Amicis’in ‘İstanbul / Constantinople’ adıyla Fransızca’ya çevrilen eserinin 1883 Paris baskısının 424 – 425. sayfalarında…eski Türk üstünlük şuurunun bir tür ‘İlahi hak’ niteliği kazanmış olduğundan bile bahsedilir:
“Hakimiyet ve hükümranlık alışkanlıklarından kuvvet alan,…savaş için yaratılmış fatih bir milletten oluşlarının Allah tarafından bile desteklenip durduğuna öteden beri inanan…Türkler, …Allah’ın takdirinin her şeyde görülüp hissedilen kesin belirleyiciliğine…iman eden bu insanlara göre, Avrupa’nın fethi bir İlahi iradenin sonucu ve gerçekleşmesi şeklinde olmuştur. Bu dünya hakimiyetini onlara bir ayrıcalık olarak veren Cenab-ı Hak’tır. Bunca düşman kuvvetlerine karşı o hakimiyeti hala muhafaza edebilmeleri, onlara göre kendi ‘İlahi hak’larının kesin bir delili ve aynı zamanda iman ettikleri dinin hak din olduğunu da gösteren parlak bir ispatıdır.” (Türkler, İsmail Hami Danişmend, İstanbul – 2007, s. 205 – 206)
(Yine) atalarımızın yiğitlik ve cesaretleri, zeka ve ileri görüşlülükleri, teşkilatçılık yetenekleri gibi dünyaya ün salmış manevi üstünlüklerine karşılık, maddi güzellikleri de bütün Doğu milletlerinin tarih ve edebiyat kaynaklarında birçok yankılar bırakmıştır. Batı Estetiğince Eski Yunan tipi ne ise, Doğu estetiğince de eski Türk tipi odur. Onun için Avrupa’da her şeyden evvel “kuvvet” timsali olan eski Türk, Asya’da her şeyden önce “güzellik” sembolüdür. Mesela, bundan dokuz yüzyıl önceki muhteşem Türk tipini çok yakından incelemiş olan meşhur Arap şairi Ebu – İshak il-Gazzi, Türk ırkının yiğitlik ve cesaret ile fevkalade güzellik gibi Doğu’da ve Batı’da mesel ve misal haline gelen en göze çarpan niteliklerini şu zarif kıtasında ne güzel karşılaştırmıştır (İbn-ül-Esir, “El-Kamil fi’t-tarih”, c. 10, s. 254):
“Türk askerinden bir bölük yiğit hücuma kalkınca,
Onların müthiş naraları yanında,
Yıldırımın ne gürültüsü duyulur, ne de adı akla gelir!
Bu millet, öyle bir millettir ki eğer güler yüzle karşılanırsa,
Güzellik ve güleçlikte meleklere eş gibidir,
Üzerine hücum edilecek olursa da, ifrit kesilir!” (a. g. e. s. 16 – 17)
Evet, dost – düşman şunu iyi bilsin ki, Türklerin dostluğu; aranacak bir dostluk; Türklerin düşmanlığı ise, kaçınılması gereken bir düşmanlıktır. Çünkü:
Dostuna açar, her yerde cennet-asa bir kucak.
Düşmanı, bulamaz dünyada, kaçacak bir bucak.
Şu kıssayı duymuş olabiliriz: Evin hanımı, her gün, kocasına komşu kadının yıkadığı çamaşırları göstererek “Bu kadın çamaşır yıkamayı bilmiyor, bak çamaşırlar leke içinde.” dermiş. Kadının bu değerlendirmesi birkaç gün sürmüş. Bir gün bakmış ki bir değişiklik var, çamaşırlar tertemiz. Kocasına bu defa, komşu balkondaki çamaşırları göstererek “Kadın çamaşır yıkamayı öğrenmiş; baksana çamaşırlar bembeyaz olmuş.” deyivermiş. Kocası tebessüm etmiş ve “Ben akşam, camları sildim, kaç gündür senin kirli dediğin, çamaşırlar değil, camlardı.” demiş.
Kadının bu haline illüzyon denir. İllüzyon, dilimizde yanılsama, yanılmaca, gözbağcılık diye karşılanır. İllüzyonun aşırısı, sağlıklı olmama halidir, hastalıktır. İllüzyon, her kişide farklı derecededir.
Gözleri ağlamaktan yaşla dolan Fuzuli’nin “Su Kasidesi”nde gökyüzünün yağmur yüklü bulutlarla kaplı olduğunu söylemesi de bir illüzyondur. Yanılsama, her insanda mevcuttur. İnsan, öznel varlıktır. Kişinin, kendisinin yanılsamadan uzak kaldığını, nesnel olduğunu söylemesi, varlık özelliklerini inkâr etmesi, meta olduğunu ilan etmesidir. Biz insanız, hatalarımızla varız. Zaaflar, yanılsamalar, insan olmanın doğal sonucudur. Kişinin yetiştiği çevre, zevk algılaması, dünya görüşü, yerleşik değerleri, beklentileri; birer yanılsama nedeni olabilir. Bunların içinde en kötüsü, ideolojik takıntılar ve menfaat esaretidir. Bu tür takıntı ve esaret, bir körlüktür, kişiyi inkâra hatta küfre kadar götürür.
Birey olarak, iç ve dış dünyamız arasındaki cam duvarı temizlemeliyiz. Camların kirliliğe oranında hata yaparız. Yanlış algılama, yanlış bilgi demektir. Yanlış bilgi de yanlış yorum ve istenmeyen sonuç demektir. Doğmalarla ve önyargılarla yüklenmiş bir eğitimin nesliyiz. Bizim neslimiz, kokuyla yetiştirildi. Öğrendiğimiz taklidi ilk kelimeler, “cıs, acı, öcü…” oldu. Gittiğimiz okullarda, bize, düşmanlarla çevrili bir ülkede yaşadığımız, içte ve dışta pek çok düşmanımız olduğu öğretildi. “Yasak, bölünme, irtica, komünizm, vatan düşmanı” en çok duyduğumuz ve bilinçsizce kullandığımız kelimeler oldu. Gözlüğümüzün veya evimizin camlarına bunlar siyah harflerle yazıldı. Tabular, önyargılar, doğmalar, değişmez ilkeler, değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen maddeler esaret zincirimizin halkaları olarak karşımıza çıkarıldı. “Sorgula” kültürü yerine “kabul et” kültürü ile yetiştirildik. Vatana bir kuruşluk faydası olmayıp vatanseverlik rantından geçinenler bey; kurulu değerleri birazcık sorgulamak isteyenler bölücü, vatan düşmanı oldu.
İnsan, özgür varlıktır, özgür yaratılmıştır. İnsanın özgürlüğü, iç ve dış dünyasını doğru algıladığı orandadır. Baktığı camı kirli olanlar, iki dünyanın da fatihi olamazlar. Kendi yaşamımızda bunun sınırsız örneğini yaşamışızdır. Bir zamanlar doğru kabul ettiğimiz değerlerin yıkılmasıyla hafiflediğimiz, korkularımızın yok olmasıyla özgürlük havası teneffüs ettiğimiz, “Yıkılsın bu dünya!” dediğimiz olmuştur. Böyle durumlar, biz yaşadıkça olacaktır. Bu evrensel yasadır.
Eğitimin temel amacı, insani değerlere ulaşmak için insanı özgür kılmak olmalıdır. Özgürlük, öğretilebilen bir değerdir. Kendini ve genel anlamda insanı önemseyenler, ona yaratılmışların en şereflisi gözüyle bakanlar, eğitim işine insanı özgürleştirerek başlarlar. Bu anlamda, yeni bir yapılanmaya ihtiyacımız var.
Prangasız ve kösteksiz bir dünya için, camlarımızı hemen silmeye başlayalım.
Hanefi Avcı ile Numan Kurtulmuş olayı arasında netice itibariyle bir benzerlik var mı?
Buraya dönmek üzere şimdilik bir nokta koyalım.
Taraflardan hiç birine angaje olmadan,
İnsaf ölçüleri dâhilinde,
Sorgulayan ama çamur atmayan,
İnancımıza uygun bir şekilde analiz yapmak istedim.
Şunu da baştan belirteyim.
Sayın Avcının gönül ilişkisini ben özel hayatın mahremiyeti açısından görmüyorum.
Bunu da O’na hiç yakıştıramadım
Başına gelenlerinde o sebeple olduğu kanaatinde değilim
Buraya da dönmemek üzere bir nokta koyalım.
Sayın Avcı avlandı mı?
Avlandıysa kimler avladı?
Devlet mi?
Cemaat mi?
Avcıyı cemaat avladıysa sebebi nedir?
Avcıyı avlayan cemaatse stratejik bir hata mı yaptı?
Devletse 35 sene niye bekledi?
Buraya da dönmek üzere bir nokta koyalım.
Sayın Avcı sıradan bir polis müdürü değildir
Emniyet teşkilatının üst düzey görevlerinde bulunmuş,
Ayrıca önemli operasyonlara imza atmış,
Kamuoyunun yakından tanıdığı bir isim.
Ayrıca susurluk davalarında çetelere karşı mücadele etmiş,
28 Şubat döneminde demokrasiden yana tavır almış bir kimlik.
Dünya görüşü itibarıyla da milliyetçi ve muhafazakâr.
Çocuklarını cemaatin okullarında okutmuş bir isim.
1992 ve 1999 yıllarında emniyet içerisinde hazırlanan Fetullahçı polis müdürleri listesinde ismi yer almıştır.
Bu vb sebeplerden dolayı Ak Parti iktidarına 2002 yılına kadar kızağa çekilen bir isim.
Ak Parti, geçmişte yapmış olduğu hizmetlerinden dolayı kendisi önemli görevlere getirmiş bir yönetici.
Bütün bunlar bir insanın hayatta hiç hata yapmayacağını ve suç işlemeyeceğini göstermez.
Ama siz suç olarak bula bula devletin görev amaçlı verdiği pasaportları sahte,
Ruhsatlı olup ta tarihi dolduğu halde süresi uzatılmayan silahları kaçak…
Dolayısıyla bu kişiyi de bir örgüt üyesiymiş gibi göstermeye çalışırsanız,
Buna da aklı başında kimse inanmaz.
Bu yaklaşım size duyulan güveni de zedeler.
Unutmamak gerekir ki Müslüman için hayat sadece bu dünyadan ibaret değildir.
Elbette cezayı gerektiren bir suç işlemişse akıbetine katlanmalı.
Ama şu anki akıbetin ben isnat edilen suçtan dolayı olduğu kanaatinde değilim.
Şimdi dönelim en başa,
Numan kurtulmuş ile Hanefi Avcının akıbetleri arasında nasıl bir benzerlik var? diye sormuştum.
Numan Kurtulmuşun akıbetinin sebebi neyse,
Hanefi Avcının uğradığı akıbetin sebebi de aynı yâda benzerdir.
Nasıl mı?
Numan Bey niçin partisinden ayrılmak zorunda kaldı?
Numan Bey karizmatik ve lider vasıflı bir genel başkandı.
AK Partiden doğacak boşluğu dolduracak yegâne alternatifti.
Ama önüne iki seçenek konuldu
1 – Ya kayıtsız şartsız itaat edeceksin.
2 – Yâda çekip gideceksin.
Aksi takdirde partiyi iktidara taşısan bile bizim için potansiyel bir tehlikesin.
Birini seç,
Gerisi malum..
Aynı durun Sn. Avcı içinde geçerlidir.
Zaman zaman belki çoğu zaman cemaatin içerisinde olmuş
Onları tanıyan açıklarını bilenlerden,
Cemaatin emniyet ve diğer birimlerindeki yapılanmasını, legal varsa illegal işlerini bilen, raptuzapt altına alınmazsa cemaat açısından ilerde tehlike arz edebilecek ruhunda liderlik vasfı olan bir isim.
Kanaatime göre cemaatte Avcının önüne iki seçenek koydu
1 – Kayıtsız şartsız itaat.
Böylece varsa hatalarının üstü şimdiye kadar açılmadığı gibi bundan sonrada açılmayacak..
2 – Yâda İpini çekeriz sonuçlarına katlanırsın denildi.
Hanefi Avcıda ilerde başına gelecekleri bildiği veya tahmin ettiği için
Tedbir amaçlı o meşhur kitabını yazdı..
Sonuç malum.
Emniyet içerisindeki bu durum ilk defa Hanefi avcının başına gelmemişti.
Bu ve benzeri sindirme ve koltuk boşaltma operasyonlar daha öncede yapılmıştı.
Suç mu?
Kılıf bulmaktan daha kolay ne var.
Hanefi Avcının dediği gibi.
Eğer cemaat Avcıyı mahkûm ettirdiyse..
Büyük bir yanlışa imza atmış oldu.
Yani stratejik bir hata yaptı.
Her gün medyada Avcı ve cemaatle ilgili açık oturumla düzenleniyor.
Çarşaf çarşaf yazılar yayınlanıyor.
Böylece cemaatin emniyet içerisindeki yapılanması da deşifre oluyor.
Bu tartışma ve deşifre olayı sadece emniyetle sınırlı kalacak gibide değil.
Cemaatin saygınlığı ciddi ölçüde zedelendi ve kamuoyunda tartışılır hale geldi.
Elbette ki sol basında bu konu üzerine balıklama daldı böyle fırsat kaçırılmazdı.
Bundan sonra cemaat sadece dini hizmet,
Eğitim -öğretim faaliyetleri ve
Uluslar arası Türkçe olimpiyatlarıyla hatırlanmayacak…
Avcı olayı ve Onun iddiaları yönüyle de hatırlanıp tartışılacak.
BİZ İNANCIMIZ GEREĞİ SEVDİĞİMİZ İNSANLARIN HATALARINI
Sevmediğimiz insanlarında doğrularını görmemiz gerekir.
Hanefi Avcının iddialarından en dikkat çekeni emniyet içerisinde izinsiz olarak telefon dinleme olayıdır.
Tabii ki eğer doğruysa bu hukuk dışı olay cemaatin hepsini kapsamaz.
Fethullah Hocanın olayların hepsinden haberdar olduğu kanaatinde değilim.
Telefon dinleme işi beni de düşündürmedi değil.
Ben burada taraflardan bağımsız olayları kendi mantık ölçülerimle değerlendirmeye çalışıyorum.
Nihayetinde okuyan bağımsız düşünen olayları yorumlamaya çalışan bir insanım.
Medyanın bir bölümünde
Özelliklede cemaatin görsel ve yazılı medyasında her gün gizli bir ses kasetinin yayınlanması
Genelkurmayın, üst düzey bürokratların, Anayasa mahkemesi üye yâda üyelerinin aşağıya doğru birçok insanın telefon konuşmalarının dinlenerek kaydedilmesi
Gerektiği zaman servise sunulması…
Cemaat medyasının habercilikten öte olayların tarafıymış gibi yayın yapması dikkat çekici.
Eğer bu dinleme işini devlet suçluların cezalandırılması karanlıkların aydınlatılması adına yasal olarak yapıyor yâda yaptırıyorsa,
Cemadatında buna vatan millet adına taraf oluyorsa ne ala..
Elbette ki hepimiz yıllardan beri milletin bağrına çöreklenen karanlık yapıların şer odaklarının çökertilmesinden büyük mutluluk duyuyoruz.
Müsaade ediniz şöyle de bir endişemi söyleyeyim
Bu dinlemeyi eğer iddia edildiği gibi emniyet içerisindeki cemaatin derin yapılanması izinsiz olarak yapıyorsa,
AK PARTİ hükümetini çok zor günler bekliyor demektir.
Cumhurbaşkanının,
Başbakanın,
Bakanların ve milletvekillerinin zamanı gelince servis edilmek üzere
Dinlenmediğini kim nasıl garanti edebilir?
Zamanı gelenlerin ipi nasıl çekiliyorsa,
Zamanı gelince Onlarında ipi çekilecek demektir.
Çünkü siyasette ebedi dostluk ve ebedi küslük olmaz.
Hükümet bu durumun farkında değimli?
Gerekirse bu konuyu başka bir yazıda ele alırız.
Hanefi avcıya içerisinde bulunduğu durumdan dolayı sabır ve metanet diliyorum.
Günahlarına kefaret olsun.
Numan Kurtulmuş’a da halka ve hakka hizmet yolunda başarılar diliyorum.
Yolu ve bahtı açık olsun
Allah doğruların yardımcısı olsun.
Her türlü kötülüklerden de bu milleti korusun.
ÂMİN