16.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 3, 2026
Ana Sayfa Blog

Konferansa Davet

Kocaeli Aydınlar Ocağı tarafından, 25 Mayıs 2024 Cumartesi günü saat 14:00’de Belsa Plaza’daki Leyla Atakan Kütüphanesi Konferans Salonu’nda, Kocaeli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölüm Başkanı Doç.Dr. Esma Torun Çelik’in konuşmacı olarak katılacağı, “Atatürk, Cumhuriyet ve Türk Tarih Tezi” konulu bir konferans düzenlenecektir.

Konferansa tüm halkımız davetlidir.

Kalemin Mürekkebi

Hüzündür kalemin mürekkebi

Yolu hüzünden geçmeyene sözcükler ifşa olur mu?

Evveliyatı dilsiz olan kamış

Sonra yedi yerden delinir ney’e dönüşür

İçi oyuldukça olgunlaşır sese dönüşür

Neyzenin nefesinde dile gelir

Can alıcı nağmelere dönüşür

İsyandır kalemin mürekkebi

Yolu isyandan geçmeyene sözcükler ifşa olur mu?

Mazlumun ahıyla sarsılan nizam terazisine bir şikâyetin

En azından koyacak bir virgülün olmalı

Sessiz çığlıklara sağır olamıyorsa gönül

Kelimelerle gürültü olmalı

Güneşin aydınlatmadığı köşeler de var

Kayan yıldızları, yitik düşleri de görmelisin

Tam da dolduğu yerden anlatmalısın o kimsesiz boşluğu

Yalnızlıktır kalemin mürekkebi

Yolu yalnızlıktan geçmeyene sözcükler ifşa olur mu?

Gurbete düşmelisin

Aynı toprak parçasında fikren yalnız kalarak mülteci olmalısın

Gözlerin tıklım tıklım doluyken gönlün ıssız kalmalı

Konuşmanın artık acziyet verdiği noktada yazmak özgürlük olmalı

Uzaklığın ılık samimiyetinde durmalısın

Azın çokluğunda sarhoş olarak bir kelebek ömrüne vurulmalısın

Köre göz, sağıra söz nafile

Mutlaka birileriyle dertleşmek istiyorsa gönül

Kendinle, kâğıtla, mürekkeple konuşmalısın

Olmadı mı?

İşte bak her yerde derdin sahibi var

Gerisini derdi veren düşünsün.

Yeni Anayasa

Hükümet, ekonomide, adalet ve hukukta, dış politikada ne zaman sıkışsa gündem değiştirmek için Türk kamuoyunda bir tartışmayı gündeme getirir.

                Enflasyonun ayyuka çıktığı, emeklinin, dar gelirlinin alım gücünün oldukça düştüğü, okulların açılışının çocuk sahibi ailelere artı bir yük getirdiği günümüzde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imdadına bu defa 12 Eylül Darbesinin 43. Yıldönümü yetişti.

                Erdoğan 12 Eylül darbesinin yıldönümünde Ulucanlar Cezaevinde düzenlenen sempozyumda yaptığı konuşmada: “12 Eylül yönetiminin ülkemizin kalbine sapladığı en büyük hançer, üzerinde hala konuştuğumuz, tartıştığımız 1982 darbe anayasasıdır. Her ne kadar 1987’den itibaren 23 kez değiştirilmiş, hatta 2017’de tarihi bir yönetim sistemi değişikliğine gidilmiş olsa da elimizdeki metin halâ bir darbe anayasasıdır” dedi.

                Erdoğan’ın darbe Anayasası dediği 1982 Anayasasının etinden kemiğinden en fazla faydalanan yine Erdoğan ve partisidir. 2017 referandumunda mühürsüz oylar geçersiz sayılmış, “atı alan Üsküdar’ı geçti” denilerek anayasal suç işlenmiştir.

                Erdoğan’ın işlediği anayasal suçlar, sadece bir defa değil, birçok kez yinelenmiştir. 2016 yılında bir konuşmasında: “Ben bu anayasa mahkemesinin kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum.” Diyerek anayasaya karşı kural tanımazlığını her fırsatta göstermiştir. Cumhurbaşkanının bu sözlerinden cesaret alan bürokrat ve bakanlar da aynı yolu izlemişlerdir. Bu ve buna benzer anayasa ihlâllerinin neticesinde 2016 yılında Devlet Bahçeli’nin: “Erdoğan anayasaya uymuyorsa, anayasayı Erdoğan’a uyduralım.” Sözü halâ kulaklarda yankılanmaktadır.

                Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ulucanlar Cezaevinde yaptığı konuşmada: “milletin çeşitliliğini ve zenginliğini kapsayacak bir anayasa hedefliyoruz” sözleriyle neyi hedeflediği apaçık ortada. Daha önceki yıllar da Türk Milletinin 37 etnik unsurdan meydana geldiği sözleri hatıralardayken buna ilaveten birde sayıları 17 milyonu bulan Suriyeli, Afganistanlı, Afrikalı sığınmacıları sayarsak “çeşitlilik ve zenginlik” ten ne kastettiği apaçık ortaya çıkıyor.

                1982 anayasası bu kadar değişikliğe uğramasına rağmen neden halâ yeni anayasa hedeflediklerini anlamak için seçimlerde işbirliği yaptığı ittifak ortaklarına, etraflarındaki 2. Cumhuriyetçi ve kripto FETÖ’cülerin fiil ve söylemlerine dikkat etmek gerekiyor.

                Türk kelimesinden, Türk Milletinden, bu devletin kurucusu Atatürk’ten ve Türk Bayrağından rahatsızlık duyanlar, şimdi ittifakla seçim kazandırdıkları AKP den bunun diyetini istiyorlar.

Her Şeye Rağmen Yeni Bir Anayasa Yapılabilir mi?

                Ana yasa değiştirmekle, anayasa yapmak ayrı şeylerdir. Yeni bir anayasa yapmak için “Kurucu Meclis” gereklidir. Anayasalar, “Toplum Sözleşmeleridir” Bugünkü mecliste olduğu gibi, değil millet çoğunluğunun %52 si, muhalefetin aldığı %48’in desteği bile olsa o anayasa bütün bir milletin kapsayıcısı olamaz. Dünyaca ünlü anayasa hukukçularının görüşleri bu yönde.

                Özellikle bugünkü meclis oluşumuyla Türk Milletine bir anayasa dayatmak, şanlı Türk Tarihine ve Türkiye Cumhuriyetini kuranlara en büyük hakareti yapmaktır. 2. Cumhuriyetçi, Hizbullahçı, PKK’lı, Kripto FETÖ’cülerin bulunduğu bir meclisten çıkacak anayasayı bu millete dayatamazsınız.

                O halde şu anda Türk Milleti’nin yeni anayasaya değil, anayasaya uyan, sadece yandaşlarını değil millet çoğunluğunu düşünen bir iktidara ihtiyacı var.

                Sağlıklı kalın.

Keşke Bu Ülkeyi Recep Tayyip Erdoğan Yönetseydi

Uzun bir tatil dönüşünden sonra gönül isterdi ki, siz değerli okurlarıma tatil dönüşü hatıralarımı, gezip gördüğüm yerlerde edindiğim izlenimlerimi anlatayım.

                Ancak memleketimizin can yakıcı meseleleri gün geçtikçe o kadar çekilmez bir hal alıyor ki, yazmak ama ne yazmak konusunda kafanızda oluşan düşünceler, sizi ister istemez kendi mecrasındaki problemlerin yoğunluğuna odaklandırıyor.

                Geçtiğimiz 14 Mayıs ve 28 Mayısta yapılan Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanan Cumhur İttifakına karşılık, büyük hayallerle kesin kazanılacak ümidiyle girilen seçimin kaybedilmesiyle Millet İttifakına mensup muhalefet partilerinde büyük kırılmalar ve hayal kırıklıkları yaşanıyor.

                İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener ve İYİ Partili milletvekillerince sıklıkla dile getirilen “Kazanacak Aday” açıklamaları, Cumhuriyet Halk Partisi yöneticileri, basın ve medyadaki konuşmacılar tarafından görmez ve duymazdan gelindi ve işte görüldüğü gibi sonuç ortada.

                Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybeden Kemal Kılıçtaroğlu’nun seçim kampanyası döneminde yaptıkları şimdi “Deli kızın Bohçası” gibi bir, bir ortaya saçılırken kendi partisinin büyük çoğunluğu tarafından dahi eleştiri yağmuruna tutuluyor.

                Buna karşın seçim kazanmak için sistemin getirdiği illa ki şart olan “İttifak Sisteminden” ümidini kesmiş olan İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in gerek Afyon konuşmasın da ve gerekse Fatih Altaylı ile yaptığı konuşma halâ güncelliğini koruyorken, Türkiye’nin acil çözülmesi gereken ekonomi, enflasyon, sığınmacı sorunu ve adalet sistemindeki bir yığın meseleler orta yerde duruyor.

                Toplum Mühendisliği konusunda oldukça geniş bir kadroya sahip olan Recep Tayyip Erdoğan muhalefetin bugünkü dağınık durumundan istifade ederek yeri geldiğinde muhalefet adına popülist açıklamalar yapıyor.

                RTE: 22 Senede Türk toplumunun büyük çoğunluğunu algı yöntemiyle öyle bir noktaya getirdi ki; ağzından en saçma sözler dahi dökülecek olsa, sözlerinin bir müddet sonra 180 derece tersini söylediğinde alıcısını ve kabullenicisini buluyor.

                Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 23 Ağustos 2023 tarihinde Macaristan’a yaptığı ziyaret sonrası kendisini hava alanında karşılayan gazetecilerin emekli zamlarıyla ilgili sorularını cevaplandırdı.

                “Şu anda memurlarla ilgili çalışmayı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımız yetkili sendikalarla sürdürüyor. Bu ay sonuna kadar da devam edecek. Nitekim birinci, ikinci, açıklamalar Bakanım tarafından yapıldı. Emeklilerle ilgili de ayrıca Bakanlığımız çalışmalarını sürdürüyor. Memurlarımıza bu zamanlar gelirken, emeklilerimize hiçbir şeyin gelmemesi olacak bir şey değil. Onları da inşallah memnun edecek adımları atacağız.”

                Bu açıklamadan kısa bir süre sonra sosyal medyada şöyle bir haber dolaştı: “Cumhurbaşkanı Erdoğan: Araç sahibi vatandaşlardan Ek (MTV) Motorlu Taşıt Vergisi almak kabul edilemez bir durumdur”

                Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın böyle bir konuşma yapıp, yapmadığı her ne kadar netlik kazanmış olmasa da sosyal medya bu günlerde şu sözlerle çalkalanıyor: “Ülkeyi keşke Recep Tayyip Erdoğan yönetse.”

***

                Erdoğan ile klasik manada demokrasi mücadelesi yapmak, Kaf dağının arkasındaki yedi başlı dev ile mücadele etmek kadar zor. Çünkü kazanmak için devletin ve özel sektörün bütün imkânlarını kullanmaktan çekinmeyen Erdoğan, Muaviye’nin arkasında bulunan güç ne ise işte Erdoğan da o güce güveniyor.

                Muhalefet liderleri eğer kazanmak istiyorlar ise, klasik manada mücadele taktiklerinden vaz geçip, yeni bir yol bulmaları şart görünüyor.

Ve kıssa dan bir hisse:

                “Muaviye bin Ebu Süfyan Şam’da Hz. Ali ise Küfe şehrinde validir. Anlatılan o ki; aralarında anlaşmazlık var ve savaş çıktı çıkacak.

Bir gün Hz. Ali’nin taraftarlarının yoğun olduğu Küfe’den, bir Arap, devesiyle katıldığı kervan ile ticaret yapmaya Şam’a gelmiş. Şam sokaklarında dolaşırken yerli halktan biri yanına yanaşıp:

– Bu dişi deve benimdir, ver devemi bana demiş.

Küfe’den gelen adam,

– Bu deve benimdir, üstelik dişi değil, erkektir” diye itiraz etmişse de anlaşamamışlar. Tartışma büyümüş, konu Muaviye’ye kadar yansımış. Olayı duyan halk da yavaş yavaş meydanda toplanmış…

Muaviye, Küfe’den gelen ile Şam’da deveye sahip çıkan yerliyi dinledikten sonra, kararını açıklamış:

– Bu dişi deve Şamlınındır!

Küfe’den gelen adam,

– Etmeyin bu deve benimdir, üstelik dişi değil; çok da net görebileceğiniz gibi erkektir” diye itiraz edince meydanda toplananlara dönmüş ve sormuş:

– Ey cemaat, bu dişi deve kimindir?

Cemaat hep birlikte bağırmış:

– Şamlınındır!

Deve Küfeliden alınıp Şamlıya verilmiş… Küfe’li şaşkın bir vaziyette devesinin ardından baka kalırken, Muaviye onu yanına çağırmış:

– Ey Küfeli, dinle! Sen de, ben de biliyoruz ki; bu deve senindir ve dişi değil, erkektir.

– Ama o zaman neden, diye sormuş Küfe’li şaşkın ve titreyen sesiyle.

Kendinden emin tavrı ile Muaviye cevaplamış:

– Sen Küfe’ye dönünce gördüklerini Ali’ye anlat ve de ki: “Ey Ali, Muaviye’nin, dişi deveyi erkekten ayırt etmeksizin o ne derse evet diyen 10 bin adamı var! Ayağını denk al!” Haydi, şimdi yolun açık olsun.”

Sağlıklı kalın.

Ömür Hırsızları

Şimdi Neşet Ertaş tan bir türkü dinlesem geçer mi hüzün.

Bir şiir yazsam, Eylül’e yağmurlu yollara

Ya da fazla. sorgulamadan yaşasam hayatı ne olur ki.

Gurbet nedir bilmeden

Mevsimi taksam koluma geçer mi üşümelerim

Bu sonbahar hep böyle anne hep böyle.

Hele yaz gelsin diye diye yazı çoktan bitirdik.

Kadere soru sorulmaz diyorsun

Sen sorularını tükettikçe ben çoğaltıyorum.

Ben de vazgeçtim be anne sormuyorum artık neden diye.

Her güz saçlarını yolan eylüle sonbahar yapraklarından taç yaptım. Gözlerindeki hüzünlü ifadeyi şiire bıraktı. Güz dedi dağlara kar getirtir. Ya kuşlar dedim. Kuşlar, kanatları sırtıma değmeden geçmezler ama sonuçta misafirler işte, insan gibi konup göçüyorlar, dedi.

Göç, sonbaharın gurbet yolu. Kime gurbet, kime hasret, kime vuslat kim bilir.

Şair demiş ki “Herkes sonbaharı, takvimlerden bir ay sanır, oysa sonbahar bir sanattır”

Ağaçlar değişir, toprak değişir, güneş nazlanır, yağmur gözlerini doldurur hazır bekler kapıda.

Bak ne diyeceğim sana

Gerçeklerle yaşamak başka

Yazmak başka

Yüzleşmek başka biliyor mu sun

Alnımda ki kavga, havlu atmaya daha yakın duruyor artık.

Eğilmeyi öğretmediğin için diklenmeyi ne güzel belletmişsin.

Şimdi geçip karşıma ayıp kızım, günah kızım diyorsun

Mart ayın da doğmuş bir koça, pardon bir keçiye

Bunu hadi anlat, nasıl anlatacaksan.

Her an patlamaya hazır bir yanardağın kıyısı, bahar olsa, yaz olsa, güz olsa ne farkeder ki.

Sen de inanma annem sen de inanma her şeyin daha güzel olacağına.

Bak gördün mü anne tavus kuşları nasıl kabarıyorlar.

Şu yazdıklarımı anlamayıp da,

Anladıklarıyla beni yargılayanlara ne demeli bilmem ki.

Bıktım bu tuzukuru sonradan görmelerin çalımından

İkiyüzlülerden, dışından gülümseyip içinden kuyu kazanlardan.

Kendini çok zeki sanan aptallardan.

Kurnazlardan, övünenlerden, nankörlerden.

Her şeyi en iyi ben bilirim diyenlerden.

Yalanına yanlışına kılıf bulanlardan

Sen bu durumlarda bana sus diyorsun da

Ben kus anlıyorum.

Tamam, tamam hemen kızma, susarım.

Ben de işime nasıl gelirse öyle anlamıyorum, huyuma nasıl gelirse öyle anlıyorum.

Huy işte huy, gözlerimin gördüğünü, kulağımın duyduğunu yok sayamam ki. Hani:”iyilik yap denize at, haluk bilmezse balık bilir” Diyordun, balık da bilmiyor halukta annem Kuyruğunu suya vura vura şapşup şapşup bir de bakmışsın yok oluyor.

Bilmeseler de olur diyorum annem…

Bu yılın son aylarına doğru koşuyoruz. Yıl kendini hep kış ayında yeniler.

Bunun bir sebebi var mıdır bilmiyorum.

Baharı karnında saklayan güz ve kış hüzün ve hazan, hatta şairin dediği gibi sanat.

Güz, sararan yaprakların, rüzgârın ahengine bıraktığı hışırtıyla ürperten ve hüzünlendiren ay.

Kış bu elbet zamanı gelince soğuk geçecek.

Odunu kömürü, yiyecek erzağı olanlar için

Toprağın bereketine ne umutlar, ne yağmurlar, ne karlar yağar. Yağsın, sen değilmisin annem

 ”acı patlıcanı kırağı çalmaz ” diyen…

Peki, çalan ne o zaman ömrümüzden?

Kendine hırsız, ömründen çalmaz mı.

Senin de benim de kayıplarımızdaki rolümüz ne kadar ki ben bilmiyorum.

Ne idi bizi yarı yollarda bırakan

Neydi saçlarımıza aklar düşüren

Kaç hırsızın çantası dolu geçti ömrümüzden

Sorular sorular sorular, kendi cevabı içinde sorular.

Sırrı dökülmüş aynalar ve yüzümüz

Offffffff aklımın ipi yine kuyu da.

Çıkrık sesi şiir gibi aslında, ipin uzun olması sadece ömrümüzü uzatıyor.

Karanlık kuyu dibi gibi hayat ay ışığından çalıyor, güz ömrümüzden..

Siyasi Ahlak Yasası Ve Şengen Vizesi

“Siyasi Ahlak Yasası ile Şengen (Schengen) vizesi arasında ne alaka var?” diyebilirsiniz. Alakası olduğunu biraz sonra anlatacağım.

AB ülkelerine gitmek isteyen vatandaşlarımız haftalarca vize randevusu bekliyor. Randevu alabilenlerden yarısının vize talebi reddediliyor. Milletimizin aşağılandığı ve onurumuzun rencide edildiği bir süreçteyiz.

Öğrencisinden sanatçısına, iş adamından, esnafına her kesimden vatandaşımızın vize çilesini Türkiye’nin Siyasi Ahlak Yasası olmaması sebebiyle çektiğini biliyor muydunuz?

Hatta “Siyasi Ahlak Yasası” ile sığınmacılar sorunu, özgürlüklerimizin kısıtlanması ve devlet içine nüfuz etmiş çetelerin ihale, imar, rüşvet ve diğer yolsuzlukları arasında da doğrudan bir bağlantı olduğunu yetkili bir ağızdan dinledik.

Bu yetkili kişi Eski Başbakan ve halen Gelecek Partisi Genel Başkanı olan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu.

****

Ahmet Davutoğlu, Fatih Altaylı’ya verdiği röportaj videoda, Başbakan olduğu döneme dair bakın neler anlattı:

“Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne kabul edilmesi için tamamlanması gereken (şu anda da bitmemiş) altı madde kalmıştı. Bunlardan en önemlisi Siyasi Ahlak Yasası idi. Diğerleri çok kolay yapılacak teknik iş birliği çalışmalarıydı. Terörle mücadele kapsamındaki bazı maddeleri de zamana yaymaya karar vermiştik.

Avrupa Birliği bize ‘siyasi ahlak yasası isteriz’ dedi. Çünkü bu Avrupa’daki şeffaflığın ana dokusu. Şeffaf olmayan bir sistemin Avrupa içine girmesi mümkün değil. Mesela Yunanistan’ın 2009 ekonomik krizinde yaşadığı problem istatistiklerinin şeffaf olmaması sebebiyle idi. Yani diyorlar ki, ‘siz bizim aramıza girecekseniz, verileriniz doğru olacak, bilgileriniz doğru olacak, süreçler belli olacak, yolsuzluk olmayacak.’

Ve aslında bunlar bizim değerlerimiz. Yani Batılılar bize bir değer empoze ediyor değil. Ya bu benim değerim.

Yerleşmiş, yolsuzluklarla artık bir network (ağ) oluşturmuş ekonomi- politik bir yapı vardı. Siyasetçiler ihalelere bulaşmış, herkes iç içe geçmiş. Ben bunu bir neşterle kırmak istedim. Bu neşterin adı ‘siyasi ahlak yasası’ idi. Ve bu aynı zamanda AB -Türkiye müzakerelerinin ana şartlarından biri idi.

‘Uygulamaya girmeden biz size serbest vize veremeyiz’ dediler. Dünyaya uyguladıkları da bu. Benim için de bu bir dayatma değil, benim istediğim de bir şeyi söylüyorsa “batı dayatıyor” diyemeyiz.

22 Nisan’da (2016) Siyasi Ahlak Yasasını Meclis’e gönderdik. Lütfü Elvan Başbakan yardımcısı olarak bunlardan sorumlu idi. ‘Cumhurbaşkanımıza da bilgi verelim’ dedim, ben de bilgi verdim. Fakat o andan itibaren ipler koptu.

Çünkü, ‘Siyasi Ahlak Yasası’ paketinin içinde İmar Yasası ve İhale Yasasının revize edilmesi, Siyasetin Finansmanı Yasası, hediye yasağı da gelecekti. Bütün bunlarla ilgili paket geçtiğinde bir anda siyaseti çıkar için yapanların yolları kapanmış oluyordu.”

*******************************

Siyasi Ahlak Yasası Nasıl Engellendi?

Ahmet Davutoğlu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine, bu yasa çıkarsa “ilçe başkanı bile bulamazsın Ahmet Bey” dediğini de söyledi.

Devamında Başbakanlıktan ve AKP Genel Başkanlığından ayrılmasına sebep olanları şöyle açıkladı:

“Avrupa Birliği karşıtlarının düşmanlıklarının birisi özgürlükler diğeri siyasi ahlak.  Kulvarın ikisi birden bana karşı geldiler.  

29 Nisan yani (Siyasi Ahlak Yasası’nın Meclis’e gelmesinden) bir hafta sonra bana karşı imza toplandı, tesadüf müydü bu? Ben de zannediyordum ki bunları herkes savunuyor. Bir gün yurtdışından geldim baktım 50 MKYK üyesinin 47’si aleyhime imza atmış.

Çok net söylüyorum… Eğer engellenmeseydim, 30 Haziran (2016) günü Schengen Vize serbestisi bütün T.C. vatandaşlarına uygulanacaktı. Siyasi Ahlak Yasası devreye girecekti ve bugün karşı karşıya kaldığımız o rencide edici muamele de olmayacaktı Avrupa tarafında. Bugünkü çürümüş siyasi ahlak da olmayacaktı. Onların önünde ben bir engeldim.”

Ahmet Davutoğlu AKP Genel Başkanı ve Başbakan iken kendisini engel gören iki çete olduğunu söyledi.

Davutoğlu’na göre bunlardan ilki, serbest vize hakkını almış, Avrupa Birliği’nin içine girmiş bir Türkiye’de darbe olamayacağını düşünen “FETÖ çetesi.”

“Diğeri ise Pelikan Çetesi. Pelikan çetesini organize edenler de Ak Parti’nin içinde yolsuzluklara bulanmış… Bu iki çete Türkiye’nin kaderini etkiledi.”

“Parti içinde darbe yapıldı, hem siyasi ahlak yasası engellendi, yolsuzlukların önü açıldı.”

*******************************

Ahmet Davutoğlu’nun AKP’den Tasfiye Süreci

1 Kasım 2015 seçimine, Ak Parti Ahmet Davutoğlu’nun Genel Başkanlığında girdi. Bu seçimde AKP en büyük oy sayısı ve %49,5 ile en büyük oy oranına sahip olarak TBMM’de tek başına çoğunluğu aldı ve Davutoğlu Başbakan oldu.

29 Nisan 2016 tarihinde yapılan AK Parti MKYK’sında, Erdoğan’a yakın üyeler tarafından alınan kararla, genel başkanın “il ve ilçe başkanı atama yetkisi” MKYK’ya verildi.

1 Mayıs 2016’da “Pelikan dosyası” adlı internet sitesinde Davutoğlu’nun Erdoğan’a ihanet ettiği ve istifa etmesi gerektiği savunuldu. 4 Mayıs’ta Erdoğan ile Davutoğlu görüştü.

Davutoğlu, Başbakanlığının daha 6 ayı yeni dolduğunda, 5 Mayıs 2016 günü “4 yıllık sürenin daha kısa sürmesi benim tercihim değildir, zarurettir” şeklinde bir açıklama yaptı. 22 Mayıs 2016 tarihinde Başbakanlık görevinden resmen istifa etti. Ak Parti’yi yeni genel başkan seçimi yapması için Olağanüstü Büyük Kongre’ye çağırdı.

Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlık ve AKP Genel Başkanlığından ayrılması, askerî darbe, gensoru ve seçim mağlubiyeti gibi bir sebep olmadan gerçekleşmiş olduğundan, siyasi tarihimizde benzeri görülmemiş bir olaydır.

Davutoğlu’nun dünya görüşü ve izlediği politikalara birçok eleştirim vardır. Fakat Siyasi Ahlak Yasası paketini çıkarma için gösterdiği çabaya saygı duyuyorum.

“Saray Darbesi” veya “Pelikan Darbesi” gibi isimlerle anılan olayın arka planında “Siyasi Ahlak Yasası” paketinin çıkmaması amacı varsa bu başarıya ulaşmıştır.

Siyasi Ahlak Yasası paketi kapsamındaki İmar Yasası ve İhale Yasasının revize edilmesi, Siyasetin Finansmanı Yasası, hediye yasağıgibi düzenlemelerin yapılamamış olması Türkiye’ye çok pahalıya mal oldu.

Kaynama

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, üstün vasıflı bir ilim adamı olduğu gibi velût bir yazardır. 1976 yılından günümüze kadar geçen zaman içerisinde pek çoğu yüksek hacimli olmak üzere 31 adet kitap telif ederek kültür hayatımıza kazandırmıştır. Kitaplaştırılması gereken dergi, gazete ve internet sitelerinde yayınlanmış makaleler ve inceleme yazıları dâhil edildiğinde eserlerinin sayısının 100’e yaklaşacağı muhakkaktır.

2023 yılında yayınlanan ‘Kaynama’ isimli 16,5 X 24 santim ölçülerinde 424 sayfalık eseri ‘Söz Başı’ başlıklı yazı ile başlıyor. Bu yazı, Frenklerin  ‘manifesto’ olarak andıkları ‘beyannâme’dir. Eseri ve yazarını en mükemmel şekilde tanıtıyor. Kısa bir bölüm, tamamı hakkında yeterli bilgiye sâhip olmak için yeterlidir:

Altmış küsur yıldan beri Türk dili, târihi, edebiyatı ve destanları üzerine çalışıyorum. Altmış küsur yıldan beri kendimi Türkçü olarak kabul ediyorum. Türkçülük ve Türkoloji benim ruhumda ve zihnimde iç içe girmiş kavramlar. Bir akademisyen olarak ilmî çalışmalarımda ne kadar objektif olmaya çalışırsam çalışayım, duygu ve düşünce dünyamı oluşturan Türkçülük fikriyatının tesirinden büsbütün kurtulabildiğimi söylemem zordur. Elinizde tuttuğunuz yazılarda da elbette bilimin gerektirdiği ölçülere uymaya çalıştım. Ele alınan konular zâten Türkoloji ile ilgiliydi ve bu konularda yapılacak bir akademik çalışma için ayrıca duyguları işe karıştırmaya ihtiyaç yoktu. Ben de öyle yapmaya çalıştım.

Kitaptaki bazı yazıları ise yarı akademik olarak nitelendirebilirim. Bilim adamları, halktan kopuk fildişi kulelerde yaşamıyorlar. Özellikle sosyal ilimlerle uğraşan akademisyenler çalışmalarının sonuçlarını popüler bir dil ve yöntemle de kamuoyuna ulaştırmak sorumluluğundadır. Yarı akademik yazılarım bu sorumluluğun gereği olarak yazılmıştır. Yazıların bir kısmı ise akademik olmayan düşünce yazılarıdır. Onlar da tabîi olarak benim mensup olduğum fikir sisteminin bendeki yansımalarıdır.

Kitap 4 bölümden oluşuyor:

1-Destan, târih ve milliyetçilik

2-Dil yazıları  

3-Bizim dünyamızdan

4-Geleceğe bakmak.

Dikkat çeken alt başlıklar şöyle sıralanabilir:

*Türklerin yaratılış efsânesi ve ilk atalar. *Bilge Tonyukuk hakkında değerlendirme. *Turan kavramı ve Turancılık. *Türk dünyasının birliği. *Türk Dünyâsı Birliği hayâl değildir. *İçine kapanan milliyetçilik. *Türk kelimesindeki çok anlamlılık. *Türk dili. *İlk ve ana Türkçe çağı.*Çeğatay Türkçesi. *Türkiye Türkolojisi üzerine kısa bir değerlendirme. *Dilin doğuşu ve evrimi: Basamak teorisi.   *Sadri Maksudi Arsal… *Atsız’ın Atatürk ve Cumhuriyet hakkındaki görüşleri. *Irkımızın Kahramanlarından Nejdet Sançar. *Emine Işınsu. *Hızırbek Gayretullah. *Çâresizliğin şiiri. *Türk-Macar edebî ilişkileri. *Geçmişten geleceğe Dünyâ ve hayat.

Bölüm başlıkları muhteva hakkında fikir veriyor. Her biri dikkatle okunmaya sezâ metinlerdir.

‘78 yıl önce kurulmuş bir komplo (mu?)’ başlıklı bölümde, olağanüstü bir fevkalâdelikten bahsediliyor. 7 Eylül 1944 târihinde başlayan ‘Irkçılık Turancılık Dâvâsı’nda yaşanan olaylar, 1939 yılında Sabahattin Ali* tarafından yazılan, 1940 yılında yayınlanan bir romanda anlatılmaktadır. Prof. Ercilasun îkaz ediyor: ‘Alıntılar, romanın sonraki yıllarda yapılan baskılarında değil ilk baskısında yer almaktadır.’

Romanın yazarı Sabahattin Ali’nin müneccim ve kâhin olmadığı biliniyor. O halde???? Yazdığı roman 5 yıl sonra niçin ve nasıl aynen yaşanıyor?

Prof. Ercilasun mantıklı yorumuyla okuyucuyu aydınlatıyor. (s: 339-343) .

Eser, Kırk Anbar gibi. Türk Dünyâsı ve Türklük âşıklarını duygulandıracak, valizini hazırlayıp  Altay, Bahçesaray, Buhara, Kaşgar, Kerkük, Ötüken, Semerkant, Tanrıdağları’nı ve Türklüğün diğer mekânlarını kapsayacak bir seyahatin tatlı hayâlini yaşatacak satırlarla dolu. Gidemeyenler de gitmiş gibi olacak.

‘Geçmişten Geleceğe Dünyâ ve Hayatı’ başlıklı bölüm, sıra dışı bir yazı. Ulaşımda, iletişimde, ev hayatında kullanılan araç ve âletlerin gelişmesi yıllar itibâriyle veriliyor. 388. sayfadan îtibâren gelecekteki gelişmeler hakkında ilgi çekici satırlar var:

50-60 yıl sonra kara taşımacılığı büyük ölçüde ortadan kalkacak. İnsanlar uçan otomobillerle ve jetpacklerle (sırt jetleriyle / roketleriyle = SIRTJET / SIRTROK) şehir içi ve şehirlerarası ulaşımlarını sağlayacaklar. Şehirler ve ülkeler arası toplu taşımada hızlı trenler, transatlantikler ve uçaklar kullanılmaya devam edecek; ancak uzaya çıkıp inecek roket uçaklar sâyesinde dünyanın en uzak yerlerine dahi bir iki saatte gidilecek. Şehirler ve ülkeler arası taşımacılıkta yeni bir sistem daha devreye girecek: Hyperloop (havasız tüp aracı = HATA / HATPAR). İnsanlar havasız tüpler içindeki kapsüllerde, ses hızına yakın bir hızla taşınacak. Sistemin tasarlayıcısı Elon Musk, Los Angeles – San Francisco arasını (643 km) yarım saate indirmeyi düşünüyor. Yani jet uçağından da hızlı… 50-60 yıl sonra dünyanın birçok yerinde hyperloop ağı kurulacağını tahmin edebiliriz. Kara taşımacılığının ortadan kalkması karayollarının da sonunu getirecek ve otoyollar tekrar yeşil alanlara dönüşecek. Buna karşılık şehirlerin birçok yerinde uçan otomobiller için pist alanları inşa edilecek. Büyük binaların tepeleri de pist olarak kullanılacak. Şehir içi yollar da büyük ölçüde kalkacak ve birçok yerde yürüyen şeritler kullanılacak.

Önce savaş teknolojisinde kullanılan dronelar (İHA’lar) hızla ticârî ve sivil hayata girmeye başladı. Bir yazılımla ve uzaktan kumanda ile yönetilerek uçabilen bu vızıltıların boyutları, hız ve mesâfeleri durmadan çeşitlendiriliyor Haberleşme ve fotoğrafçılıktan sağlık ve taşımacılığa kadar çeşitli alanlarda kullanılmaya başlanan veya kullanılması tasarlanan dronelar (vızıltılar) 50 yıl sonra cep telefonları gibi herkesin elinde olacak.

50 yıl sonra insanların bir kısmı uzayda, ayda ve deniz içinde kurulan şehirlerde yaşayacak; 100 yıl sonra bu tür şehirlerin ve buralarda yaşayanların sayısı artacak. Fakat yer üstünde yaşayanlara oranla bunların sayısı yine de çok az olacak. Yüzlerce yıl sonra hatırı sayılır bir nüfusun uzayda yaşayacağını tahmin edebiliriz.

21. yüzyılın ikinci yarısında birçok eşya ve özellikle elbiseler nanoteknoloji ürünü olacak. İnsan kıyafeti bugünküne göre bir hayli farklılaşacak. Nanoteknoloji tıpta ve beslenmede de birçok değişikliğe ve kolaylığa yol açacak. Nanoteknoloji dışında üretilen birçok hap da beslenmede kullanılacak ve insanlar sadece zevk için yemek yapıp sofra kuracaklar veya restoranlara gidecekler. 50 yıl sonra şişmanlık problemi de kalmayacak.

2010’larda başlamış olan 3D yazıcılar önümüzdeki 50 yılda hızla gelişecek ve birçok eşya, hatta yiyeceği insanlar oturdukları yerden bilgisayarla ısmarlayacaklar ve 3D yazıcılarından kâğıt çıktısını alır gibi alacaklar.

30-40 yıl sonra bütün görüntülü teknikler yerlerini holograma bırakacak Filmleri, YouTube’da seyrettiğimiz her şeyi yanı başımızdaki boşlukta, üç boyutlu olarak seyredeceğiz. Uzaktaki arkadaşlarımızın, yakınlarımızın hologramı önümüzde olacak ve yüz yüze görüşüyormuşuz gibi görüşeceğiz.

21. yüzyılın ikinci yarısında yazılı basın ve kitap da kalmayacaktır. Her türlü kitap, dergi, gazete ekranlarda olacaktır. Hem yazılı hem sözlü hem görüntülü olarak… Bilgisayarlara da parmaklarımızla değil sesimizle kumanda edeceğiz.

Ve nihâyet makine tercümesi. 21. yüzyılın sonuna doğru bütün büyük diller arasında yazılı ve sözlü makine tercümesi yapılır hâle gelecek. Ve anlaşmayı engellemeyecek kadar az hatâ ile… Herhangi bir dildeki metnin istenilen dile tercümesi bilgisayarda kısa zamanda insanların önünde olacak. Birbirinin dilini bilmeyen iki yabancı kulaklarına takılmış veya vücutlarının herhangi bir yerine iliştirilmiş tercüme makineleri aracılığıyla anında konuşup anlaşabilecekler. Söz gelişi biri Türkçe biri İngilizce kullanan iki insan, makinelerinin anında yaptığı tercüme ile belki kısa duraklamalarla, karşılıklı olarak konuşabilecekler. Makine tercümesindeki bu gelişme yabancı dil öğrenmeyi de büyük ölçüde ortadan kaldıracak. Yabancı diller ancak çok spesifik çalışma ve araştırmalar için öğrenilecek.

Yukarıda sıralanan gelişmeler elbette birçok aşamadan geçtikten sonra ortaya çıkacak. Bazılarında sıkıntılar ve ârızalar da yaşanacak. Ben saydığım alanların uzmanı değilim; dolayısıyla gelecekle ilgili tahminlerim, ilgili alanların uzmanları tarafından yapılacak tahminlere göre çok basit ve kabataslaktır. Ancak yukarıdan ve toplu bir bakış açısını yakaladığımı sanıyorum.

Yalnızca bilgilendiren değil, akıl ve zekâyı geliştiren, yeni ufuklar açan muhteşem bir kitap. Eski bir Türk atasözünü hatırlatıyor: ‘Biliyorsan öğret, bilmiyorsan öğren.’

İyi okumalar efendim. Teşekkürler Sayın Ercilâsun

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

AHMET BİCAN ERCİLASUN: 1943’te İzmir’de doğdu. 1962’de İzmir İmam Hatip Okulunu, 1963’te Edremit Lisesi’ni bitirdi. 1963-1967 arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde okudu. 1965-1967 yıllarında Ömer Lütfü Barkan’ın yönettiği Türk İktisat Târihi Enstitüsünde uzman olarak çalıştı. 1967’de Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Türk dili asistanı olarak göreve başladı. ‘Kars İli Ağızları – Ses Bilgisi’ adlı çalışmasıyla 1971’de doktor oldu. Aynı yıl Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdârî İlimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak tâyin edildi. 1972-1973’te askerlik görevini yaptı. 1976 Haziran’ı ile 1977 Ağustos’u arasında ABD’nin Seattle şehrindeki University of Washington’da misâfir araştırıcı olarak bulundu. ‘Kutadgu Bilig’de Fiil’ adlı teziyle 1979’da doçent oldu. 1983-1986 yıllarında ek görevle Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’nün başkanlığını yürüttü. Bu görevi sırasında Türk lehçeleri üzerine yüksek lisans ve doktora tezleri yönetmeye başladı. 1986’da Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde profesör olarak vazifelendirildi. Aynı yıl bu fakültede Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü kurdu. 1986-1990 yıllarında Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Müdürlüğü yaptı. 1990 sonlarında bir yıl süreyle Kültür Bakanlığında görevlendirildi; Türk Dünyası’ndan çağrılan akademisyenlerle birlikte Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü’nü hazırladı. 1993’te Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü’nü kurdu. 21 Eylül 1993 – 06 Kasım 2000 târihleri arasında Türk Dil Kurumu başkanlığı yaptı. 2001 yılında Türkiye – Kırgızistan Manas Üniversitesi’nde Edebiyat Fakültesi dekanı olarak görev yaptı. 2004-2005 öğretim yılında, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Girne Amerikan Üniversitesinde bir yıl çalıştı. 2010 yılının Şubat ayında Gazi Üniversitesinden emekli oldu. Ahmet B. Ercilasun, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Ocağı, Azerbaycan Kültür Derneği ve Millî Düşünce Merkezi üyesidir. Kitap olarak yayımlanan eserleri şunlardır: *Arpaçay Köylerinden Derlemeler (Selahattin Olcay ve Ensar Aslan’la birlikte. *Bu günkü Türk Alfabeleri. *Kars İli Ağızları – Ses Bilgisi. *Kutadgu Bilig Grameri – Fiil. *Dilde Birlik. *Başlangıçtan 13 Yüzyıla Kadar Türk Nazım ve Nesri. *Uygur Halk Masalları (Şekür Turan’la birlikte). *Örneklerle Bugünkü Türk Alfabeleri. *Türk Dili ve Kompozisyon Bilgileri. *Moğolistan ve Çin Günlüğü. *Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü 1-2 (ortak çalışma) *Türk Dünyası Üzerine İncelemeler. *Türk Dili 1-4 (Leylâ Karahan’la birlikte). *Gülnar (Roman). *Başlangıçtan 20. Yüzyıla Türk Dili Târihi. *Beden-Beyin Akımı (Roman). *Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Grameri – Fiil – Basit Çekim (ortak) *Makaleler: Dil-Destan-Târih-Edebiyat. *Türk Lehçeleri Grameri (ortak). *Kâşgarlı Mahmud – Dîvânu Lugâti’t-Türk – Giriş-Metin-Çeviri-Notlar-Dizin. (Ziyat Akkoyunlu ile birlikte) *Türk’ün Kayıp Kitabı – Ulu Han Ata (roman). Türk Kağanlığı ve Türk Bengü Taşları. *Atsız – Türkçülüğün Mistik Önderi.  *Nehir Destan Oğuzname (Oğuz Bitig) *Dîvânu Lugât’t-Türk’teki Şiirler ve Atasözleri. *Türklük Bilimi Yazıları. *Türkçülük Yazıları. *Türk Dili Temel Kitabı – Herkes İçin Türk Dili. *Bengü İl Tuta Olurtaçı Sen – Köl Tigin-Bilge Kağan-Tunyukuk Anıtları. *Kaynaklarda Türk ve Türkçe. *Kara Kam.

—————————-

 *Sabahattin Ali (1907-1948): Önce Komünizm propagandası yapmaktan hüküm giydi. Atatürk’ü metheden bir şiir yazdığı için affedildi. Daha sonra devlet büyüklerine hakaret ettiği için cezalandırıldı. Bulgaristan’a sığınmak istedi. Sınırı geçinde kendisine rehberlik eden şahıs tarafından parasına tamahen öldürüldü. 

Hayat Pahalılığı, Kıbrıs Konusunu Unutturmamalıdır…

       Ülkemizdeki hayat pahalılığının geçim sıkıntısını giderek büyütmesi, milyonlarca işçi, memur ve emeklinin her geçen gün gelen zamlar altında ezilmesi, sağlıktan eğitime, ticaretten turizme kısacası yaşam mücadelesi verilen her kesimde büyük sarsıntılar yarattı. Pek çok iş yeri kepenk kapattı. İnsanlar geçim sıkıntısı karşısında ne yapacağını şaşırmış durumda.

      Üstüne üstlük paramızın dolar ve avro karşısında her geçen gün biraz daha değer kaybetmesi, akaryakıt fiyatlarına yapılan büyük zamların iğneden ipliğe her şeye yeni bir zam olarak yansıması yaşam mücadelesi veren milyonları adeta nefes alamaz hale getirdi.

      Giderek güçleşen bu hayat şartlarına tepki veren halkımızın sesi olması gereken muhalefet partilerinin cumhurbaşkanlığı seçimi yenilgisi sonrasında neler yaşadıkları ortada.

      Üstüne üstlük bir de ana muhalefet partisinde Cumhurbaşkanlığı seçimi yenilgisiyle başlayan yapısal değişim hamlelerinin yanı sıra parti genel başkanlığı değişikliğinin de gündeme gelmesi; ülkemizin politik konularını da sadece şu iki şeye kilitledi.

      Hayat pahalılığı ve muhalefet partisinin yapısal değişimi…

      İç politikada yukarıda özetlediğim konular yaşanırken ülkemizin dış politikasının en önemli konularından biri olan Kıbrıs konusunu adeta unutuldu, konuşulmaz oldu!

     2017 yılında Crans Montana da taraflar arasında yapılan son görüşmede Türk tarafının yapmış olduğu tüm önerileri ret eden Rum ve Yunan ikilisinin masadan kalkmasıyla birlikte 1968 yılından beri konuşulan ‘’federasyon çözümü’’ de bir daha masaya gelmemek üzere kalkmış oldu.

    Pekiyi aradan geçen 6 yıl boyunca adada neler oldu? Ne yaşandı?

    Kıbrıs’ta ne yazık ki değişine hiç bir şey yoktur!

    Ada 1974 sonrasında nasılsa şimdi de odur.

    Kuzeyinde Türkiye dışında hiçbir ülkenin tanımadığı KKTC…

    Güneyinde uluslararası arenada Kıbrıs’ın yasal hükümeti olarak tanınan Rum kesimi! Hem de AB üyesi…

    Ve adanın yarı buçuğunu temsil eden Rum tarafı o küçücük yapısıyla Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecine engel olmaya devam etmektedir.

    GKRY ( güney Kıbrıs Rum yönetimi ) sadece Türkiye’nin Avrupa’ya üyelik sürecini mi engellemektedir? Tabii ki hayır!

    Mavi vatan dediğimiz Akdeniz’deki enerji yataklarının münhasır bölgelerimizdeki milyarlarca metreküp doğal gaz ve petrol rezervlerinde hakkımız olanı engellemek için Yunanistan’la birlikte bölge ülkeleriyle iş birliği yapmanın yanı sıra ABD ve diğer dünya devlerini de konuya dâhil ederek ülkemizin önünü kesmeye, sondaj çalışmaları ile bölgede üstünlük sağlamaya çalışmaktadır.

     Rum tarafı sadece bunları mı yapmaktadır? Ya KKTC de yaşayan kardeşlerimize uyguladıkları insanlık dışı ambargolara ne demek gerekir?

    Sıralayalım:

    Adanın kuzeyine Türkiye hariç hiçbir yabancı ülkeden uçak inemez, limanlarına yabancı bandıralı gemi uğrayamaz,  dolayısıyla turist de gelemez!

    Adanın kuzeyinden ne hava yolu, ne de deniz yolu ile KKTC de üretilen hiç bir şey ihraç edilemez, aynı zamanda Türkiye’den gelenler hariç hiçbir mal da bu bölgeye gelemez!

    Adanın kuzeyinde kurulu KKTC’ni devletini temsilen herhangi bir spor takımı Türkiye hariç hiçbir uluslararası müsabakaya katılamaz, yine Türkiye hariç ( eskiden de olsa bazı takımlarımız adaya gelip KKTC takımları ile futbol karşılaşması yapıyorlardı. Ancak yıllar var ki uluslararası federasyonlar buna müsaade etmemektedirler.) diğer ülkeleri temsil eden spor takımları adanın kuzeyinde müsabaka yapamaz.

     Adanın kuzeyinde uluslararası sanat alanında tanınmış bir ünlü KKTC’de herhangi bir konser veremez, sergi açamaz vd konularda faaliyet gösteremez. Eğer böyle bir girişimde bulunursa Rum tarafınca aforoz edilir, büyük bir tepki alırlar. 2010 yılında dünya starı; Julio İglesias’ın vereceği konseri nasıl iptal ettiği en çarpıcı örnektir. Ondan sonra da hiçbir dünya starı adanın kuzeyine gelmemiştir. Kısacası adanın kuzeyinde kurulu KKTC ye sadece Türkiye’nin ünlü sanatçıları gelir, konserlerini verir, bir hayli de yüklü para alıp dönerler.

     Rumların adanın kuzeyine uyguladıkları ambargolara baktığımızda turizmden ticarete; ulaşımdan sanata, müzikten spora her türlü faaliyetin onların kontrolü altında olduğu görülür.

    Bu arada Kıbrıs adasına yapılan tüm uluslararası yardımların sadece GKRY ne yapıldığı, daha da önemlisi ABD’nin Rum kesimine uyguladığı silah ambargosunun bu yıl kaldırıldığı unutulmamalıdır!

    Bu haksızlıkları sorguladığınızda adanın kuzeyinde kurulu KKTC vatandaşlarının yaşam hakkının böylesine hak hukuk tanımaz uygulamalarla daha ne kadar süreceğini kestirmek güç değildir. Çünkü adadaki sorun çözülmediği sürece Rumların bu insanlık dışı uygulamaları devam edecektir.

    Pekiyi 1974’te uğruna Yunanistan’la savaşmayı dahi göze alıp, adada ki Rum-Yunan darbesine karşı çıkarak garantörlük hakkını kullanarak adaya çıkan, Kıbrıs Türk’ünü hürriyetine kavuşturan Türkiye bundan sonra ne yapacaktır.

    Bugüne değin Rumların onca ambargosuna karşın yapmış olduğu ekonomik yardımlarla ada Türklerinin yanında olan, onları hiçbir zaman yalnız bırakmayan Anavatanın bundan sonra yapacağı yegâne şey KKTC’nin uluslararası arenada tanınması yönünde atacağı adımlardır.

   Türkiye atacağı bu adımlarla sadece ada Türklerine uygulanan insanlık dışı ambargoları kırmakla kalmayacak, Akdeniz’de kurulan bu son Türk devletinin dünya devletlerince de tanınmasıyla birlikte mavi vatanda gücüne güç katacaktır.

Söz Verilen Deprem Konutları Yapılabilecek mi?

6 Şubat’ta iki büyük deprem yaşanan bölgede 680 bin konut ve 170 bin işyerinin yeniden inşa edilmesi gerekiyor.

Seçim öncesi Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan “inşaatların yapımına Mart ayının ortasında başlanacağı ve en geç bir yıl içinde tamamlanacağına” söz verdi.Bölge halkı da bu sözlere inanıp AKP ve Erdoğan’a oyları yağdırdılar.

27 Şubat 2023 tarihli köşe yazımda, tamamen teknik verilerle, bu kadar konut yapımının bir yıl içinde yapılmasının imkânsız olduğunu şu cümlelerle yazmıştım:

“Türkiye’nin yaklaşık 700 bin konutu kısa sürede yapacak altyapısı ve insan gücü yok. Zaten deprem öncesinde inşaatlarda işini bilerek yapacak eğitimli usta bulunamıyordu. Yıkımların önemli bir kısmının ehil olmayan ustaların uygulama hatalarından kaynaklı olduğu görüldü. Şimdi bu insan gücünü yetiştirmek temel bir sorun olarak karşımızda.

Yani yeni yapılması gereken konutların tamamlanması yıllar sürecek.”

****

Tabii ki hepimizin gönlünden geçen depremzede vatandaşlarımızın hepsinin en kısa zamanda yeni yapılacak depreme dayanıklı evlerinde yaşamaya başlaması.

Ancak teknik olarak kısıtlarımız vardı ve bunu Muharrem Sarıkaya’nın (Habertürk) köşe yazısındaki hesabı aktarmıştım:

Sarıkaya “30 bin konut yapımı için gereken işçi sayısının 75 bin kişi olacağını; 1,8 Milyon m3 beton ve 432 Milyon kg demir gerektiği hesabını yazmıştı.  700 bin konut için gerekli olan insan gücü ve malzeme tutarını siz hesaplayın.

Zaten hükümet İzmir’de 5 bin konut vaadini de yerine getirememiş, iki yılın sonunda ancak 2 bin 245 konut teslim edebilmiş. Van depremzedeleri için 99’ar m2’lik 15 bin konutun yapımı 9 sene sürmüş.”

İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı Taner Yüzgeç ise “TOKİ, siyasilerin açıklamasına göre, 20 yılda 1 milyon 170 bin, kendi verilerine göre 20 yılda 570 bin konut yapmış. Yıllık ortalamayı iki, üç katına çıkarsanız bile ancak bir yılda 100 bin konut yapılabilir” demişti.

Bu rakamlara göre, Erdoğan’ın vaadinin gerçekleşmesinin imkânsız olduğu anlaşılıyordu. Bunu Erdoğan bizden daha iyi biliyordu.

******************************

Malzeme ve İnsan Gücü Yetersiz

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının verilerine göre, depremden etkilenen bölgede yapımı süren konutların sayısı 122 bine ulaştı… Bunların ne kadar sürede biteceğine dair bilgimiz yok.

Bu yüzden iki hafta önce “Yerinden Dönüşüm” adı verilen vatandaşın devletin katkısı ile kendi evini yerinde yeniden inşa etme projesi eklendi.

Müteahhitler Birliği Başkanı Erdal Eren’e göre bu kadar çok sayıda konutun bir yılda yapılması mümkün değil. Çünkü mevcut vinç, beton mikseri, beton pompası yetersiz. Bölgedeki tüm iller de dahil var olan kum ve çakıl ocaklarının üretimi bunu karşılayacak boyutta değil…

Daha önemli diğer sorun ise nitelikli inşaat işçisi ve ustası bulmak…

****

100 Milyar Dolar Gerekli

CB Erdoğan’ın bir yılda teslim sözünü verdiği binaların yapılmasını imkânsız kılan sadece altyapı ve insan gücü yetersizliği değildi. Bütçe imkanları da ciddi bir sıkıntı.

Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, deprem bölgesinde yapılacak 680 bin konut ve 170 bin işyerinin maliyetinin 100 milyar dolar civarında olduğunu söyledi.

Özhaseki “İstanbul’dan müteahhitler arıyorlar, ‘ekipleri deprem bölgesine çektiniz ama biz burada usta bulamıyoruz. Günlük 1500 TL’ye çalışacak işçi bulamıyoruz…” dedi.

“6/2/2023 tarihli DEPREMLERİN yol açtığı ekonomik kayıpların telafisi için” Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV) iki katına çıkarıldı ve KDV, ÖTV vd vergi artışları yapıldı. 2022 toplam vergi geliri güncel kurla 87 Milyar dolar mertebesinde idi. Vergi artışlarından beklenen ilave gelir 30 Milyar dolar civarında.

******************************

Artçı Depremler Sürerken İnşaat Yapmak Riskli

Seçim öncesinde de deprem ve inşaat uzmanlarının bir sene sürmesi beklenen artçı depremler devam ederken yapılacak binaların güvenilir olmayacağına dair itirazları vardı.

Üstelik sadece bireysel konutlar değil bütün olarak şehirlerin yenilenmesi söz konusu idi. Yeni şehirler için İmar planları, ulaşım planları yapılması, risk haritalarının çıkarılması; hastane, park, ticarethane alanlarının planlaması gerekiyordu.

Erdoğan ve Bakanları “kaynak yaratacaklarını ve daha önce zemin etütleri yapılmış olan yerlerde yeni yerleşimlerin oluşacağını ve kullanılacak tekniklerle artçı depremlerin sakıncasının giderileceğini” söyleyerek “bir yıl içinde konutlar teslim edilecek” vaadini tekrar ettiler.

****

Depremin üzerinden 6 aydan fazla zaman geçti,  hala önemli büyüklükte artçı depremler devam ediyor. Bu arada seçimin üzerinden yaklaşık üç ay geçti.

Muharrem Sarıkaya deprem bölgesinde, bizzat kamu görevlileri de dahil uzmanlardan, şu cümleyi işitmiş:

“Özel yapım teknikleri uygulanmıyorsa, başlayan inşaatları bir süre durdurmamız daha faydalı olur…”

“Nedeni de açık, betonun artçı depremler nedeniyle sallanması, katılaşma sürecinde suyunun kaçarak kırılmaya müsait çatlaklar oluşturması.”

Muharrem Sarıkaya deprem bilimci Prof. Dr. Naci Görür’ün görüşünü de paylaşmış:

“Daha önce de uyardım. Son günlerde inşaat işine hız verileceğini söyleyenlerin sayısı arttı. Yapmayın, beton sallantıdan dolayı piriz oluşturmaz; demirle kaynaşmaz. Dünyanın hiçbir yerinde böyle durumda beton atılmaz. İleride yine problem çıkar…”

“Hatay, Diyarbakır’dan Hakkari’ye, Oradan Bingöl’e, Kayseri’ye, Adıyaman’dan Kahramanmaraş’a ve Hatay’a kadar kalan dikdörtgenin içinde gelin bir yıl süreyle inşaat yapmayalım…”

*******************************

Bu Kadarcık Yalan

Muharrem Sarıkaya’nın yazısından iktidara “artçı depremler bahanesine sığınarak zaman kazanın” mesajını verdiği kanaati edindim.

Erdoğan’ın “önemli olan seçimin kazanılmasıydı. Reis bir şekilde bu işin altından kalkar” inancında olan kesin inançlı taraftarları var.

Sosyal medyada gördüğüme göre, “Erdoğan’ın atomu parçaladığına, internet ve iletişimin bu sayede geliştiğine” inanan veya “Erdoğan’ın Hz. Peygamberin varisi olduğunu, soğan 500 TL’ye de çıksa Erdoğan’ı destekleyeceğini” söyleyenler var.

Bu kesin inançlıların haricindeki taraftarlar da “bu kadarcık seçim yalanlarını” önemsemezler. Yeter ki beş sene sonraki seçimlere kadar vaadin önemli bir kısmı yerine getirilebilsin.

Eğitim felsefemiz nasıl olmalı? Sosyolog Prof. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN ile Eğitim Çıkmazından Kurtuluşun Yollarını Araştırdık.

Oğuz Çetinoğlu: Eğitim felsefemiz hakkında genel bir değerlendirme ile sohbetimize başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Süleyman Doğan: Bir ülkenin eğitim gerçeğinin temel zeminini eğitim felsefesi oluşturur; onun üzerine eğitim politikaları şekillendirilir; eğitim politikalarına dayanarak eğitim planlaması somutlaştırılır; eğitim planlamasıyla da eğitim uygulamalarına meşruluk kazandırılır.

Çetinoğlu: Eğitim kavramını nasıl açıklıyorsunuz?

Prof. Doğan: Eğitimi genel olarak ‘insanı terbiye etme sanatı’ olarak târif edebiliriz. Eğitim sâyesinde ve eğitim vasıtasıyla çocuklarda var olan düşünme kabiliyetini geliştirmek ve düşünmeyi alışkanlık hâline getirmek mümkün ve de gereklidir. 21. yüzyılın başlangıcında akıllara durgunluk veren baş döndürücü hızla ilerleyen iletişim teknolojileri çağında, bilgisayar, biyoteknoloji, nanoteknoloji, endüstri 4.0, 5.0, yapay zekâ, insan ve diğer canlıların genlerinin haritalarının çıkarılması gibi alanlardaki gelişmeler geometrik olarak diğer bilim alanlarındaki gelişmelere katkıda bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Türkiye’mizde durum nasıl?

Prof. Doğan: Türkiye’nin, 1930’lardan 2023’e teşkilatlanmasını tamamlayıp belli bir yapıya kavuşturulan, eğitim ve gelişme amacını ve hedefini belirlemiş modern üniversite alanında maalesef neredeyse bir asır sonra bugün hâlâ istenilen büyük hedeflere erişilemediği görülmektedir. Bugün üniversitelerde çektiğimiz en büyük sıkıntılardan biri, geleceğin akademisyenlerini tanımada ve seçmede gösterdiğimiz zâfiyettir. Rakamla ifâde edilen verilere dayalı olarak yapılan akademisyen adayı seçimi, entelektüel birikimi ve kişinin yetişme tarzını tanımaya yetmemektedir. Mülâkat yoluyla alımlarda da suiistimaller maalesef bir başka zâfiyettir.

Çetinoğlu: Suiistimallerin öğretim-eğitim kurumlarına girmesi çok vahim bir hâdise. Çözümü nerede görüyorsunuz?

Prof. Doğan: Çağdaşlaşmanın ve gelişmenin doğru eğitim ve yetişmiş insan gücüne dayandığı açıkça ortada iken üniversitelerimiz hâlâ istenilen düzeyde değildir. Dünyâdaki gelişmenin motoru olan eğitim-bilim-sanat-teknoloji ve üretim alanında çağdan kopmamak için üniversitelerimiz günün ihtiyaçlarına göre yeniden tasarlanmalıdır.

Çetinoğlu: ‘Yeniden yapılanma’ sık sık yaptığımız bir iş… Peki Efendim, Eğitim felsefesi kimin vazife alanında?

İdealsiz Fert Dağınıktır.

Prof. Doğan: Herkes eğitim felsefecisi rolünü oynar, oynamaya âmâdedir ve eğitim felsefesini verebileceğini düşünür. Bu yanlış algı hâlâ devam etmektedir. Bunun müsebbibi üniversitelerimizdir, alana, ihtisasa saygıyı dahi bir ölçüde hafife alan bilim anlayışımızdır.

Çetinoğlu: Çok feci. Peki Hocam hangi insan tipini yetiştirmemiz gerekir?

Prof. Doğan: Yetiştirilecek insan tipi, çağı çok iyi bilmenin yanında, kendimizi de bilmeyi gerektiriyor. Bu iki önceliğin muhassalası olmadan neyi, niçin yetiştirmemiz gerektiğini tâyin edemeyiz. Bu yüzden de imtihan sistemleriyle, personelin yer değiştirmesiyle, içeriğin değişimi, not sistemleri gibi tâli meselelerle uğraşırız. Halbuki bütün bunların değişmesi, öncelikle hedeflerin, yâni yetiştirilecek insan tipinin tâyinine bağlıdır. O değişmedikçe, diğer bütün belirleyicilerin değiştirilmesiyle hiçbir şey elde edilemez.

Çetinoğlu: Yanlış anlamadıysam, ‘Neye ihtiyacımız olduğunun belirlenmesi lâzım’ diyorsunuz…

Prof. Doğan: Eğitimde önemli bir unsur da ciddî ideallere sâhip olmaktır. İdealsiz bir fert, cemiyet ve devlet dağınıktır. El yordamıyla yürür ve önemli başarılara imza atamaz. Hattâ hayatta kalamaz. Bizim târihte güçlü ideallerimiz vardı ve onlar bizi bir dünyâ devleti hâline ulaştırmıştı. ‘Din ve devlet, vatan ve millet…’bunlar en yüksekte dalgalanan bayraktı. Fertler ve cemiyet bu değerlere gazilik ve şehitlik ruhuyla adanmışlık içerisindeydi.

Mevlânâ, ‘Sen anılması güzel olan söz ol. Çünkü insan kendi hakkında söylenilen güzel sözlerden ibârettir’ der. İyi anılacak insan yetiştirilmelidir. Ülkemizde hâlâ vefânın, kadirşinaslığın, fedakârlığın ne olduğunu bilenler mevcuttur.  Gerçekten bu, takdire şayan bir değerdir. Bu umut canlandırılmalı, bu damar beslenmelidir. Bu damarın gidip dayandığı ana kaynak medeniyetimizi inşa eden ruhtur. Yapılmak istenen, insanı, toplumu, millete, aileye kadar bütün yapımızı bu ruha dayalı olarak yeniden imar ve inşadır.

Çetinoğlu: Belirttiğiniz ruha dayalı yapı nasıl inşa edilebilir?

Prof. Doğan: Çocuklarımız için bir öz geçmişten ziyâde, öz gelecek tasarımı konusu üzerinde durmalıyız ve çocukların öz gelecek yazmasını teşvik etmeliyiz. Eğitim, Türkiye’nin en büyük problebi değil de, en büyük çözümü olarak görüldüğünde, neler üretilebileceği konusunda yeni açılımlara yönelebilmenin mümkün olacağı görülecektir.

Çetinoğlu: Gençlere belli hedefler gösterilmeli, ideal verilmeli, şuur kazandırılmalı.’ Diyebilir miyiz?

Eğitim Metodu

Prof. Doğan: Evet! Her millet tâkip edilen eğitim usulüne göre, ya yükselir ya da düşer. Toplum bilimleri, esas prensiplerini eğitim metotlarından alır. Milletlerdeki içtimâi görünüşler eğitim tarzlarının bir sonucudur. Hayat mücâdelesinde başarılı olan milletlerin üstünlük sebeplerini araştırırken, eğitim ve öğretimde uyguladıkları metotları dikkate almak gerekir. İyi bir tahsil, insanın yaratılışında olan kabiliyetlerinin gelişmesine, güzel ahlâkının güzelleşmesine ne kadar hizmet ederse, kötü bir tahsil de o nispette zarar verebilir. Okul, hayat için hazırlanmış münevver, faziletli ve şuurlu insanlar yetiştirmelidir. Milletler eğitimle kalkınır.

Çetinoğlu: Gdişâtı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Doğan: İnsanlar, geçmişte ve gelecekte yaşamayı tercih ederek, şimdiyi ziyan etme peşindeler. Geleceğin muhakkak surette cihanşümul bağlamda ele alınması fakat millî yorumlanması gerekiyor. Eğitimde kadim olanla güncel olanın dengesini sağlamalıyız. Eğitimdeki iyileşmeyi görmek için de en az bir nesil gerekiyor. En sık değiştirilen bakanların eğitim ve kültür alanlarında olduğuna bakılırsa bu iki alanın hâlâ problemli olduğu anlaşılıyor. Eğitim felsefesi dâhil sistem teorisi içerisinde eğitimi yeniden kurgulamamız gerekiyor. Eğitimin bütün alt sistemlerini ve bileşenlerinin birlikte senkronize olarak dönüşümünün yeniden inşa edilmesini ve bunların fizibilitesinin simülasyon modellerinin yapılması lâzım. Eğitimimiz, anaokulundan üniversiteye bu ruh, bu ideal ve dünya görüşüne istinâden yenilenmeli ve yeniden teşkilatlanmaya tâbi tutulmalıdır.

Çetinoğlu: Mevcut gidişâta bakıldığında çizilen hedefler çok büyük. Bu hedeflere ulaşacak gücümüz var. Akıllı tercihlerle ulaşmamız mümkün olur inşallah.

 Prof. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN Yıldız Teknik Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü) Aksaray Üniversitesi Rektör Adayı. 1965 yılında Aksaray’ın Ortaköy ilçesi Devedamı (eski kasaba) köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Kırşehir ve Ortaköy’de ve lise öğrenimini Ortaköy lisesinde tamamladı. Ayrıca fark derslerini vererek İstanbul Küçükköy İmam-Hatip lisesini bitirdi. Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesinden mezun oldu (1988). 1995 yılında İngiliz Kültür’ün bursunu kazanarak İngiltere’de, Birmingham Üniversitesinde Politika ve Uluslararası İlişkiler alanında Master Programını tamamladı. Pedagoji alanında yaptığı çalışmalarla Pedagoji (Eğitim bilimleri) Doktoru unvanını aldı (1999). Yine çocuk ve aile eğitimi ve aile sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla Eğitim Sosyolojisi alanında doçent oldu (2012). Eğitim ve aile sosyoloji alanında yaptığı çalışmalarla YTÜ, Sosyoloji bölümünde profesör kadrosuna tâyin edildi. (2022).Devlet Planlama Teşkilatı Ulusal Ajans proje değerlendirmesinde bağımsız (AB) hakemi dış uzmanı olarak görev yaptı (2005–2008). Uluslararası Malezya Üniversitesinde (UM, Univercity Malaya 6 ay) misafir ve araştırmacı öğretim üyesi olarak bulundu (2008). Anabilim Dalı Başkanlığı ve YTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcılığı yaptı. Sırasıyla Elazığ Fırat, Bolu İzzet Baysal, İstanbul ve Trakya Üniversiteleri Eğitim Fakültelerinde öğretim üyesi olarak çalıştı. 2009’dan beri Yıldız Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümünde Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. Özellikle rektörler üzerine yaptığı bilimsel makale ve kitaplarıyla bilinmektedir. Uzun yıllar çeşitli günlük gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalışmıştır. Gazeteci ve bilim insanı olarak 60 ülkeye seyahat etmiştir. Evli ve dört çocuk babasıdır. İleri düzeyde İngilizce, orta düzeyde Arapça ve Farsça bilmektedir. Üyelikler: Türkiye Yazarlar Birliği (1994-), Türk Felsefe Derneği (2008-), Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM, 2010-) ÜN-DER (Üniversite Öğretim Elemanları Derneği) üyesi, Telif Hakları Derneği, Bilim Teknoloji Derneği kurucu üyesidir (2016). 30’u uluslararası olmak üzere 100’den fazla ilmî (bilimsel) yayını vardır. Başta TÜBİTAK olmak üzere millî ve milletlerarası birçok kurum, kuruluş ve dergilere hakemlik ve ilmî jüri üyeliği yapmaktadır. Günlük Türkiye gazetesi başta olmak üzere, Yeni Şafak, Star, Yeni Akit, Yeni Birlik, Analiz ve İttifak gazetelerinde yazıları yayınlanmaktadır. Ödüller: Moldova, Gagavuz Özerk Cumhuriyeti Meclisi tarafından verilen devlet nişanı sâhibidir (2001). Çevre konusunda yaptığı çalışmalarıyla ‘Kelaynak Kuşları Zorda’ başlıklı çalışması, 2002; ‘Boğazlarımız Yolcu Geçen Hanı’ başlıklı çalışması, 2004), Uluslararası Çevre Olimpiyatları Projesi uluslararası çevre basın ve Jüri özel ödülü kazanmıştır. 2017 yılında Dünya Basın Mensupları Derneği tarafından “Rektörler Konuşuyor” başlıklı yaptığı söyleşiler ile yılın gazetecisi ödülünü aldı. Yayınlanmış Kitaplarından bazıları: Eğitimde Başarının Şartları (1998), Şimdiki Çocuklar Harika (2001), Çocuklar Küçük Bir Şey Değildir (2002), Mutlu Aile Mutlu Çocuk (2003), Başarıya Yürüyenler (2005), Varolmanın Yolunda Zengin Olmak (Editör, M. Uyar ve M. Çetin ile birlikte) (2005), Ailenin Aynası Çocuk (2006), Ailede Sevgi Eğitim (Editör) (2009), Mesnevi’den Pedagojik Telkinler (2013), Konuşmak Lâzım (C. Doğan ile birlikte 2015), Rektörlerin Gözüyle Üniversitelerimiz (2016), Hayatı Güzelleştiren Hikayeler (2020), 100 Soru Cevapta Eğitim Felsefesi (2020), Postmodern Medya (Editör, 2020), Rektörler Konuşuyor (2020), Koronaya 100 Mektup (2020), Profesörler Geçidi (2021), Sorularla Sosyoloji ve Eğitim Sosyolojisi (2021). 20 adet ilmî kitap bölüm yazarlığı, ayrıcı akademik bazı dergilerde hakemlik ve editörlüğü devam etmektedir.

Fazla Abartmayın

Aradan çok yıllar geçti. Fakat İlhan Kesici’nin (belki de daha siyasete atılmadan) Kocaeli MÜSİAD’daki konferansında, kendine has üslubu ile anlattığı fıkrayı unutmadım. Ne zaman mübalağalı (abartılı) bir övünme duysam aklıma gelen o fıkra şöyleydi:

Amerika’da yaşayan bir Türk bir nehir kenarındaki ormanlık alanda piknik yapmaktadır. Nehir kenarında oynayan 5-10 yaşlarındaki dört çocuk bir anda akan suya kapılarak sürüklenmeye başlar. Herkes çığlıklar içindeyken bizim Türk orada bulduğu kesilmiş bir ağaç gövdesini suya atar, çocuklara yaklaşıp onları ağacın üstüne alarak karaya çıkarır. Çocukları boğulmaktan kurtarır.

Bu olay sonrası ABD’de “kahraman” ilan edilir. Hayatının geri kalanında bu kahramanlık hikayesini anlattığı konferanslardan elde ettiği gelirle, geçim sıkıntısı yaşamadan ömrünü tamamlar.

Vefatından sonra ruhlar aleminde diğer insanlarla beraber hesap verme sırasını beklemektedir. Bu arada büyük kapının arkasındaki hesap verme mahallinde neler olacağını öğrenmeye çalışır.

Görevli meleğe hesap verme yerinde neler sorulduğunu, neler anlatması gerektiğini sorar. Melek O’na “dünyada yaptığın önemli iyiliklerini düşün ve onları anlat” der.

O da çocukları kurtarma hikayesini anlatıp “bu yaptığım iyilik hikayesi işe yarar mı?” diye sorar.

Melek “tamam tamam anlat da fazla abartma. Çünkü içeride Nuh peygamber de var” der.

*********************************

ERDOĞAN BU ENFLASYONLA BİLE ÖVÜNDÜ

Partili Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan icraatlarını, sonucu iyi de olsa kötü de olsa, övünçle anlatmayı seven ve bunlara halkı inandırmayı başaran bir politikacıdır.

Erdoğan yüksek enflasyonun halkımızı kasıp kavurduğu ortamda bile övünecek bir şeyler buldu.

“Son 21 yılın enflasyon ortalaması yüzde 15’in altındadır. Bu ortalama rakamın 1970’lerde yüzde 34, 1980’lerde yüzde 44, 1990’larda yüzde 74 seviyelerinde olduğunu unutmayalım. Bugün çok tartışılan enflasyon konusunda en büyük başarı bizim dönemimize aittir” dedi.

Bu övünmeyi yapabilmek için dünyadaki çoğu ülkenin yüksek enflasyon içinde olması gerekirdi. Oysaki dünyada birkaç ülke hariç, yıllık enflasyonu yüzde sıfır ile 10 arasında olan ekonomisi gelişmiş veya az gelişmiş devletler dolu. Hatta savaş halinde iken bile bizdeki enflasyonun dörtte birine bile ulaşmamış devletler var.

RTE biraz fazla abartmış değil mi?

Diyelim ki çok yüksek enflasyon devralıp bunu makul sürede tek haneli rakamlara düşürse, belki övünmeyi abartısız sayabiliriz. Mesela Brezilya’da solcu lider Lula da Silva Ekim 2022’de iktidara geldi. Aldığı rasyonel tedbirlerle (ortodoks yöntemlerle) Nisan ayında yüzde 12 mertebesinde olan yıllık enflasyonu yüzde 3,2’ye düşürdü. Merkez Bankası’nın bağımsızlığını sağladı, ekonomi çevrelerine güven veren bir programı uygulamaya başladı. Geçen yıl 91 Milyar dolar doğrudan yabancı yatırım alan Brezilya dünyada en çok yatırım alan 5. Ülke oldu.

Bir yanda Brezilya örneği var. Diğer tarafta dünyanın en yüksek enflasyonlu devletlerinden biri olmayı “başarmış” bir başkan.

Bizimki 5-10 milyar dolarlık Arap sermayesini çekmek için, milli onuru incitici U dönüşleri yapmakta olan ve ülkenin değerli varlıklarını haraç mezat satışa çıkarmış bir devlet başkanı.

Karnesi böyle zayıf olan Erdoğan’ın sözde “ekonomik başarısıyla” övünen sözleri için “abarttığını” söylemek herhalde fazla olmaz. Hatta çok naif bir değerlendirme olur.

*********************************

DOĞRU MUKAYESE

Erdoğan ülkeyi kendi yönettiği ilk on yıl ile mukayese etmek yerine istikrarsız dönemlerin on yılları ile kıyas yapmaya çalışıyor.

Bu kıyas birçok yönden haksız ve yanlış. Yaptığı yanlışları görüp düzeltmek istiyorsa kendisinin yönettiği ilk on yıl ile Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçildikten sonraki yılları kıyaslamalıdır. Bu kıyaslamayı yaparsa durumun her geçen yıl gittikçe kötüleştiğini ve ülkeyi yönetemez hale geldiğini görecek.

Bir kere başarısız olduğunu söylediği eski on yıllarda uzun süreli iktidarlar mümkün olmamıştı. Buna rağmen devletin kurumları ve özellikle TÜİK (eski adı DİE) çok güvenilir bir kurumdu. Verdiği enflasyon rakamları da herkes tarafından doğru kabul edilirdi. TÜİK’in rakamları diğer kurumların  (mesela İTO) yayınladığı enflasyon oranları ile uyumlu olurdu. Gerçek enflasyon rakamları ile geçen on yıllar mukayese edilse Erdoğan mahcup olur sanıyorum.

Eskiden TÜİK’in verdiği enflasyon oranları civarında verilen maaş artışları ile alım gücü korunabilirdi.

Erdoğan “Tek adam” gücüne ulaştıktan sonra, devlet kurumlarına ve bilhassa TÜİK’e güven kalmadı. Hiç kimse TÜİK’in enflasyon rakamlarına inanmıyor. TÜİK’in enflasyon rakamları ile İTO ve ENAG’ın rakamları arasında uçurum var. Aslında TÜİK enflasyonunun üzerinde zam verildiğinde dahi ücretlilerin alım gücünün düştüğünü biliyorlar. Bu yüzden ilave olarak “seyyanen” zam yaptılar. Yine de alım gücü düşmeye devam ediyor.

AKP iktidarı devraldığında Kemal Derviş reformlarıyla ekonomi rasyonel bir zemine oturtulmuştu. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı sağlanmış, güçlü bir bankacılık alt yapısı oluşturulmuş ve AB hedefiyle uyumlu hukuk düzenlemeleri yapılmıştı. Bunların sayesinde yabancı sermayenin yatırım için tercih ettiği ülkelerden biri olmuştu.

Şimdi ekonomistler Kemal Derviş’in “Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” gibi bir programa ihtiyaç olduğu kanaatinde. Ekonomiden sorumlu Bakan Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkan’ın da böyle bir program uygulamak istediği anlaşılıyor.

CB sistemine geçtikten sonra, 3 Sayılı CB Kararnamesi ile Cumhurbaşkanına ‘sınırsız’ atama yetkisi verilerek Merkez Bankası’nın bağımsızlığı sona erdirilmişti. Şimdi enflasyonla etkili bir mücadele için yeniden Merkez Bankası’na bağımsızlık verilmesi gerekiyor.

Mehmet Şimşek’in “yapısal reformlar” için elinin serbest olması lazım.

Ama bunlar için Erdoğan’ın mevcut yetkilerinden vaz geçmesi gerekiyor ki, bunu yapacağına inanan pek yok.

Ötüken Neşriyat’tan Üç Kitap

1-Türklerde Arkadaşlık

Türklerin târihini 1071 Malazgirt Zaferi ile ve hattâ 1920’de kurulan Cumhuriyet’le başlatanlar kabul etmeseler bile, aziz ve necip milletimiz, kimilerine göre 40.000, kimilerine göre 6000 yıldır târih sahnesindedir. Irak’ın Güneyinde, Güney Mezopotamya’da, yerleşik düzen hayatı yaşayan Sümerlerin Türk olduğu artık genel kabul görmüştür. ‘Sümerler, fî târihinde Ankara’ya geldiler ve Sümerbank’ı kurup gittiler’ diyenler, yerleşik ve üst seviyede medeniyet oluşturmak içiin sonra da banka kurmak için ne kadar zamana ihtiyaç olduğunu nereden bilecekler? Onlar muhtemelen Sümerolog Prof. Dr. Muazzez İlmiye Çığ ismini bile duymamışlardır.

Asya’nın doğusundaki Kadırgan Dağları’ndan, batısındaki Ural Dağları ile Hazar Denizi’ne kadar, kuzeyde Sibirya’dan güneyde Çin, Tibet ve İran’a kadar uzanan bölge, Türklerin ilk anayurdudur. Bu bölgeye coğrafyacılar ‘Orta Asya’ adını verdiler. Buradan üç kıtaya, Avustralya’yı da dâhil edersek dört kıtaya yayılan insanların dostluk ve arkadaşlık ilişkilerinden güç aldıkları şüphesizdir.

Bahtiyar Murat Aras, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 245 sayfalık eserinde bu ilişkinin kökenine iniyor. Kitabın arka kapak yazısında bu kavram hakkında şu bilgiler veriliyor:

Türk kültüründe kan kardeşliğinden başlayarak, musâhip kardeşliğine kadar asırlar boyunca devam eden kardeşleşme törenlerinin sosyolojik, kültürel ve dinî kökleri tek tek incelendiğinde bu uygulamaların bütününe bir anlam kazandırmak mümkün olacaktır. Zira musâhip kardeşliği iki kişi arasında olan basit bir bağlılık akdi değildir. Bu, derin sosyokültürel temelleri olan ve bir milletin hayatiyetini devam ettirmesiyle de alâkası bulunan çok fonksiyonlu bir müessesedir. Ona bu açıdan bakıldığındadır ki ancak bütün olarak Türk millî kültüründe oynadığı fonksiyonu kavramak mümkün olabilecektir.

Musâhipliğin sosyokültürel temellerine inildiğinde Türklerin yaşadıkları coğrafyayla olan münâsebetlerini tahlil etmek gerekmektedir. Pek de verimli olmayan bir bölgede yaşamaları, varlık ve birliklerini devam ettirebilmek için dâima güçlü ve teşkilatlı olmak mecbûriyetinde bulunmaları, onları birbirlerine kuvvetli bağlarla bağlanma ve bunu dâimi kılmaya zorlamıştır. Nitekim Türklerdeki bu sıkı bağlılık ihtiyacı kendisini bir esnaf teşkilâtı olan ahîlikte de göstermiştir. Yâni onlardaki bu kardeşlik teması sosyal, kültürel, siyâsî ve dinî olmak üzere birçok sâik tarafından zarûri kılınmıştır. Dolayısıyla bu müessesenin bilhassa merkezin uzağında yaşayan Alevî-Bektâşiler arasında yaygınlık kazanması sebepsiz değildir. Musâhip kardeşliğine bir törenle dâhil olunması da onun müesseseleşmesini sağlamıştır. Bu müesseseleşme zarûreti onu kan kardeşliği ve benzerlerinden daha ileri bir safhaya taşımıştır. Böylece ulaşılan safha sosyal ve kültürel bütünleşme safhasıdır.

BAHTİYAR MURAT ARAS:  26 Ağustos 1969 târihinde Kahramanmaraş’ta doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini Kahramanmaraş’ta tamamladı. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi (İ.Ü.) Eczacılık Fakültesi’ne başladı. 1994 yılından bu yana serbest eczacı olarak çalışmaktadır. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Târih Bölümü’nde ‘Doğu ve Güneydoğu’da Kürt Ayaklanmaları (1908-1939)’ adlı teziyle yüksek lisansını bitirdi. Ocak 2017’de Nevşehir Hacı Bektâş-ı Veli Üniversitesi Târih Anabilim Dalı’nda ‘Pazarcık Türkmen Alevileri’ adlı teziyle doktorasını tamamladı. Türk-İslâm târihi ve Türk kültür târihi üzerine araştırmalarına devam etmektedir. ‘Selçuklu ve Osmanlı’da Din ve Devlet İlişkisi’, ‘İkinci Meşrutiyet Döneminde İttihatçı Basın’, ‘Aleviler Gözünde Sünnilik’, ‘Maraş Alevilerinde Halk İnanmaları’ ‘Selçuklu Devleti’nin Yıkılışında Maraş Bölgesinin Rolü’, ‘Türklerin İslamlaşma Süreci’, ‘İranlı Şiîlerin Safevilere Bakışı’, ‘Musâhip Kardeşliğinin Doğuşunda Şah İsmâil’in Rolü’ adlı makaleleri bulunmaktadır. Türk Ocağı Kahramanmaraş Şubesinde yöneticilik yapmış, Türk kültür târihiyle alâkalı çeşitli seminerler vermiş ve hars heyetinde görev almıştır. Atıcılık trap branşında millî sporcudur. Kahramanmaraşspor yöneticiliği yapmıştır. Galatasaray Spor Kulübü kongre üyesidir. İ. Ü. Sosyoloji Bölümü 3. sınıf öğrencisidir. 2015, 2017, 2019 ve 2021’de dört defa Kahramanmaraş Eczacı Odası başkanı seçilmiştir. Halen bu görevine devam etmektedir. İyi derecede İngilizce bilmektedir. Evli ve beş çocuk babasıdır.

2-Bir Göç Ne Bırakır Ardında

Edebiyat-Sanat Dergisi Yönetmeni, şâir ve yazar Nâzım Payam, 12 X 19,5 santim ölçülerindeki 215 sayfalık, deneme türündeki eserinin bir sayfalık ‘Sunuş’ yazısında; insanlığın hazin tecellisi ‘Göç’ hakkındaki düşüncelerini sunuyor.

John Steinbeck, Gazap Üzümleri isimli eserinde anlattığı göç mâcerâsı 1930’lu yılların sonunda yaşanmıştı. 1944’te yaşanan Balkan ve Kırım Türklerinin ve Ahıskalı Türklerin göçlerine âit romanlar yazılsa, filmler çevrilse, Gazap Üzümleri, sıradan bir roman hâline dönüşürdü. Günümüzde Doğu Türkistan Türkleri için de aynı sözler söylenebilir.

Türk edebiyatının tanınmış şâirlerinden biri olan Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın sürgünde olduğu dönemde yazdığı ‘Uçun Kuşlar Uçun Doğduğum Yere’ başlıklı şiiri de vatan hasretini dillendirdiği için göç şiiri sayılır.  

Hakîkatte her insanın yaşadığı mekân gurbet, encâmı göçtür.  Bütün insanlar bu hakîkati idrak edebilseler, dünyâmız âsûde bir bahar ülkesine dönüşmüş olurdu. 

Şâir ve edip Nâzım Payam’ın eserine dönersek efendim, ‘Bizim Sınırları Türküler Çizer’ başlıklı yazısında ‘Göç’lerin ardında kalanları duygu yüklü kelimelerle anlatıyor:   

Nisan ayı başlarındaydı, Türkiye Yazarlar Birliği’nin 40. yılı dolayısıyla düzenlenen ‘Edirne’den Mostar’a Kültür Kervanı’na dâvet edildim. Yola koyulduğumuzda ‘Kültür Kervanına katılan arkadaşlar gezimizle ilgili yazı hazırlayacaklar’ şartına riâyet bâbında Nâzım Payam’ın yazdıkları:

Osmanlı’nın Balkanları fetih yıllarına ve yaklaşık beş yüz elli yıllık egemenliğine giremeyeceğim. Onun Balkanlardaki bayındırlığına şâhit yolları, vakıf eserlerini; hanları, hamamları, konakları gösteremeyeceğim. Hatta yer yer minâreler çevresinde birbirine sığınmış Türk evlerinin mimârî hüznünü hissetmekten kaçınacağım. Yeşil ulu dağların kuşlarıyla, Sinanî köprülerin kemerleriyle ve yönümüzü umursamayıp sürekli yanık bağrımıza doğru akan ırmaklarla devam ettirilebilir ilişki kuramayacağım. Yazık ki Türklüğün nişanı harâbe türbelere, zamana terkedilmiş saat kulelerine, Fâtiha bekleyen kırılmış mezar taşlarına, birkaç sanat eserine üzülmekle kalacağım.

Elinde bastonu, yol kenarında sessizliğe gömülmüş Müslüman ihtiyarın, pencere perdesini aralayıp bakan ninenin tablosunu çizemeyeceğim. Hele geçtiğimiz câmi ve dernek önlerinde bize el sallayan öz yurdunda gurbete düşürdüğümüz bacıların, kardeşlerin, yeğenlerin yürek uğultulusunu veya Yunus Emre Enstitülerindeki sıcaklığı aktaramayacağım.

………………….

Fakat Osmanlı Devleti’nin bir Balkan devleti oluşunu asla ve kat’a unutmayacağım.

Şimdilik bu bana yeter.

Eserde; Memduh Şevket Esendal, Erkan Oğur, Yusuf Öztürk, Beyhan Kanter, Metin Önal Mengüşoğlu, Fâruk Uysal, Ömer Küçükmehmetoğlu, Tamer Namlı, Suut Kemal Yetkin, Ahmet Tevfik Ozan, Mehmet Âkif Ersoy, Yunus Emre, Dücâne Cündioğlu, Fuzûlî Bayat ve Bizim Külliye Dergisi hakkında yazılar yer alıyor.

‘Bir Kurşuna İki Damla Gözyaşı’, ‘İnsan Nasıl Okunur’, ‘Yazarın Yazdığı, Çevirmenin Çevirdiği’, ‘Yaşamanın Darlığı’, ‘Edebiyatta Başkasını Anlatmak’ ve ‘İnsanı Var Eden Hikâyesidir’ başlıklı yazılar dikkat çekiyor.

NÂZIM PAYAM: 1955 yılında Elazığ’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini aynı ilde tamamladı. Balıkesir Necati Bey Eğitim Enstitüsü Türkçe ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Yurdun çeşitli yörelerinde öğretmenlik yaptı. Türk Edebiyatı, Türk Dili, Kültür Dünyası, Dergâh, Mahalle Mektebi, Ay Vakti ve Harput Çırası gibi kültür-sanat- edebiyat dergilerinde şiir, deneme ve eleştirileri yayımlandı. 2013 yılında ‘Ses ve Yaz’ isimli eseri ESKADER ve Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın deneme kitabı olarak ödüllendirildi. 1999’dan beri Elazığ’da yayını devam eden sanat-edebiyat dergisi Bizim Külliye’nin genel yayın yönetmenidir. Yayımlanmış Eserleri: *Şehrin Eylül Tarafı (Deneme), *Ses ve Yaz (Deneme), *Ateş Islağı (Şiir), *Sılası Türkçe (Deneme), *Yalnızlık Risâlesi (Şiir), *Hatırlamak Ömrü Uzatıyor (Deneme).

3-Edebiyatımızda Unutulanlar Ve Kaybedenler 2

Taner Ay, eserinin ‘Takdim’ yazısında, kitabının birinci cildi ile ilgilenenler, hakkında yazanları, kitapla alâkalı röportaj yapanları belirttikten sonra; haftalık ve aylık olarak kitap ekleri veren bir kısım gazetelerde; ‘Edebiyatımızda Unutulanlar ve Kaybedenler’ hakkında tek satır olsa bile bahsedilmediğinden şikâyet ediyor. Bunun sebebinin görmemekten ve duymamaktan kaynaklanmadığını belirtiyor. ‘Onlar, kitabın Ötüken Neşriyat’tan yayınlanmasını, bilinçli ve kasıtlı bir yok saymaya dönüştürmüşlerdi’ dedikten sonra şöyle devam ediyor:

‘Edebiyatımızda Unutulanlar ve Kaybedenler’i yok sayan arkadaşların 80 öncesinin değerleriyle ve söylemleriyle zamanda kaybolduklarını söylemek, onları hafife almak olur. Çünkü bir kısmının okumadıkları ve diyalektik düşünemedikleri muhakkaktır ama, çoğu ‘ideolojik’ görünmelerine rağmen aslında ruhlarını kapitalizme satmış olan simsarlardır. Bildiğiniz gibi, ‘kültür’ denen üst yapının muktedirleri tarafından açılan her ‘büyük’ yayınevi, editörlerden, eleştirmenlerden, gazetecilerden, reklamcılardan, fotoğrafçılardan ve halkla ilişkiler uzmanlarından bazılarını ‘satın alarak’ onlardan kapitalist pazar için bir ‘simsarlar çetesi’ oluşturuyor. Bu simsarların görevi, kapitalist pazara ‘iyi yazar’ veya ‘iyi kitap’ kazandırmak değildir, arza ve talebe göre ‘edebiyat yıldızı’ ve ‘başarılı kitap’ îcat etmektir. Kapitalist pazarda, edebiyat yıldızları ve onların yazdıkları, gündemi ne kadar fazla değiştirip yayıncılarına ne kadar fazla kazandırırsa, o kadar ‘başarılı’ sayılıyor. Simsarların yuvalandıkları gazetelere ve dergilere bir bakın, hiçbirinde üç beş ‘büyük’ yayınevinin dışındaki yayıncıların kitaplarını bulamayacaksınız. Ancak, bizim kapitalist edebiyat pazarımızın bile genellikle ‘Şark işi’ işlediğini de unutmamamız gerekiyor. Pazarın simsarları birer acımasız kapitalist olmalarına rağmen, onların kasım kasım kasılarak ‘ideolojik’ takılmaları yok mu, sâdece yayınevlerini ve yazarları değil, kitapları bile dışarıda bırakmalarının ‘Şark işi’ vesilesi oluyor.

Kapitalist edebiyat pazarının ahlâkî değerleriyle ve vefâsızlığa dayalı kurallarıyla ‘savaş hâlinde’ olduğumuzdan, ‘Edebiyatımızda Unutulanlar ve Kaybedenler’in yeni cildlerini çıkarmaya devam ediyoruz. Bir aksilik çıkmazsa, Edebiyatımızda Unutulanlar ve Kaybedenler, önümüzdeki yıl da üçüncü cildiyle elinizde olacak.

Unutulanlar ve Kaybedenlerin listesi:  (Alfabetik sıralama ile)

Abdülhalîm Memdûh, Abidin Behpur Tapaner, Ahmed Vefâ, Celâl Sılay, Coşkun Büktel, Emin Ersoy, Ender Sarıyatı, Hasan Basri Alp, Hilmi Büyükşekerci, İhsan Ünlüer, Kaya Canca, Kemal Râgıp Enson, Mehmet Lütfullah Erişçi, Muzaffer Hacıhasanoğlu, Müstecâbizâde İsmet, Niyazi Akıncıoğlu, Pembe Marmara, Safvet Nezihi, Said Naum Duhanî, Sefer Aytekin, Selâhattin Karakayan, Suphi Taşhan, Süleyman Ali Uluçamgil, Şehâbeddin Süleyman, Zühtü Bayar,

TANER AY: 1957 yılında Bafra’da doğdu. Anne ve babasının eğitimci olmaları sebebiyle ilk ve orta öğrenimini, Kızılcaham, Siirt, Erzincan ve İstanbul gibi il ve ilçelerde tamamladı. Fenerbahçe Lisesi’nden mezûn olduktan sonra hukuk okudu. Otuz beş yıl boyunca bazı kurumlarda cezâ avukatlığı vaptıktan sonra emekli oldu. 1982 yılından başlayarak, Yarın, Edebiyat ’81, Üç Çiçek, Stüdyo İmge, Çalıntı, Düşler, Vapur ve Pathos gibi dergilerde, sinema, müzik ve edebiyat üzerine yazdı. Üç Çiçek ve Çalıntı dergilerinin kurucu ısimlerindendir. Pathos dergisinin yayın kurulunda olup, Kalabalık Cadde’de ve Karar gazetesinde kültür târihine ilişkin yazıları yayımlanıyor. Yazarın, Vesikalık Fotoğraflar, Becerikli Bozguncu Riminili Federico Fellini, Rock ve Şiddet, Metruk Zamana Seyahat, Marsyas’ın Cesetleri, Astigmat Bakışlar, CinemaScope Kadınlar & CinemaScope Erkekler ve Yeşilçam Sokağı Fotoğrafları isimli eserleri bulunmaktadır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş. 

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Berlin’de LGBT Etkinliği

22 Temmuz’da başlayan tatilimiz için ailemle beraber Berlin havaalanına indik. Buradan kiraladığımız bir otomobil ile önceden rezervasyon yaptırdığımız otelimize gitmeye çalıştığımızda bir sürprizle karşılaştık.

Otele giden bütün yollar polis tarafından trafiğe kapatılmıştı. Navigasyonun gösterdiği tüm alternatif yolları denememize rağmen otele ulaşmamız mümkün olmadı. Bu sırada yolların trafiğe kapatılma gerekçesinin LGBT’lilerin yürüyüşü olduğunu öğrendik.

Mecburen uygun bir park yerine arabayı koyup şehir içinde gezinmeye çalıştık.

Bir yandan da “Bir avuç LGBT’ci için bu kadar yol trafiğe kapatılır mı?” diye söyleniyorduk. Ama hiç de küçümsenmeyecek boyutta bir etkinlik olduğunu zaman içinde anlamaya başladık.

Üstü açık onlarca otobüs veya kamyon üzerinde gökkuşağı renkli flamalar taşıyan binlerce kişi müzikli şamatalı bir geçiş yaptılar.

Gezindiğimiz her yerde gökkuşağı renklerinin hâkim olduğu ilginç kıyafetleri giyen LGBT üyeleri veya destekçilerinin sayısı çok fazlaydı.

Üstelik ünlü markaların da LGBT hareketine destek için kendi logolarını bu renklerle yazması da ilginçti. Birçok işyerinde gökkuşağı renkli flamalar asılıydı. Bu durum bir hafta boyunca devam etti. (Ünlü marka ve firmaların verdiği desteğin örneklerini Bremen ve Kopenhag’da da gözlemledik.)

Akşam olmadan bir şekilde otelimize vardıktan sonra zamanımızı değerlendirmek için tarihi Brandenburg Kapısı’na giden bulvara (17 Haziran Caddesine) çıktık. Meğer akşam ve gece için düzenlenen esas etkinliklerin merkezi tam da buralarmış.

Tarihi Brandenburg Kapısı önüne büyük bir konser sahnesi kurulmuştu. Bulvar bayram yeri gibi rengarenk ve alabildiğine kalabalıktı. Aykırı tipler ve eşcinsel davranışlar içindeki binlerce insanın yarattığı atmosfer bizler için çok sıra dışı idi.

Bulvar boyunca kılık kıyafet ve davranışlarıyla dikkat çeken binlerce LGBT’cinin kullandığı alkol ve uyuşturucu kokusundan epey rahatsız olduk. Zaten yorgun da olduğumuzdan gecikmeden otelimize döndük.

Ancak sonradan basından öğrendiğim kadarıyla Almanya’nın çeşitli şehirlerinden gelenlerle birlikte etkinliğe 500 bin kişi civarında bir katılım olmuştu.

Berlin’de 45’incisi düzenlenen, “Christopher Street Day” (CSD) olarak tanınan, bu “Onur Yürüyüşü”ne katılanların sayısının yüzbinlerce olduğu, etkinliğe Federal Meclis Başkanı ile Berlin Eyalet Başbakanın da katılarak açılışı yaptıkları yazıyordu.

Ertesi günü aynı yoldan Brandenburg Kapısı’na tekrar geldik. Sahne sökülüyordu. Devamında Tiergarten adlı çok güzel ve geniş parkın içinden Berlin Zafer Sütunu denilen anıta kadar yürüdük. Bütün yol boyunca dün geceden kalan çoğu bira şişe ve kutuları olmak üzere çeşitli yiyecek ambalajlarının bir kirlilik yaratıyor olması Almanya’ya yakışmıyordu.

Çok sayıda ilave çöp kutuları konulmasına rağmen hepsi de dolmuş, taşmıştı. Belediyenin Pazar günü güçlü bir temizlik operasyonu yapmamasına şaşırdık. Bizim milyonluk mitinglerden sonra sabaha meydanları tertemiz hale getiren belediyelerimizin kıymetini anladık.

***************************

Almanya’da LGBT Hakları

Bir tesadüf eseri 45 yıllık geleneği olan “LGBT Onur Yürüyüşü” etkinliklerine kısmen tanık olunca kısa bir araştırma yaptım. Almanya’da LGBT’nin tarihçesi kısaca şöyle:

Alman İmparatorluğu döneminde 1871’den itibaren (hatta daha öncesi Prusya Krallığı döneminde de) yasal olarak eşcinsel ilişki yasaktı.

Alman Ceza Kanunu’nun erkekler arası cinsel ilişkiyi yasaklayan 175. maddesi, uygulanmaya başlandığı 1871’den, 1994’te feshedilmesine kadar aşağı yukarı 140 bin erkeğin hüküm giymesine neden oldu.

Buna rağmen 1. Dünya Savaşı sonrasında Almanya, heteroseksüel olmayan ya da cinsiyet uyumsuzluğu gösteren kişilere ait dünyanın en canlı topluluğuna sahipti. Çok ciddi bir eşcinsel ve lezbiyen alt kültürü oluşmuştu.

Nazi dönemi boyunca eşcinseller, nasyonal sosyalizmin ırksal ideallerine aykırı sayıldı. Bu döneme dair kaynaklarda eşcinsel barların ve kulüplerin kapatıldığı, bu alanda yazılmış tüm belge ve kitapların Naziler tarafından yakıldığı söylenmekte. 1933-45 yılları arasında 100 bin erkeğin eşcinsellik şüphesi ile tutuklandığı, 50 bininin hüküm giydiği, yüzlerce erkeğin mahkeme kararı ile kısırlaştırıldığı ve birçoğunun da akıl hastanelerine yatırıldığı bilgileri yer almakta.

Nazi döneminden sonra bu baskılar kalksa da eşcinsel ilişkiyi yasaklayan kanun 1994’e kadar yürürlükte kaldı.

2002’de Alman Parlamentosu, Nazi dönemi boyunca 175. madde doğrultusunda hüküm giymiş tüm eşcinsellere af getiren bir yasayı kabul etti.

Almanya’da yaşayan eşcinsellere günümüzdeki uygulama eşitlik ve tolerans yönündedir. Eşcinselliği hedef alan herhangi bir yasa yoktur. İş verme ile iş yeri dallarında ayrımcılık karşıtı yasalar uygulanmaktadır.

Almanya’da eşcinsellerin evlenmesi kanunen mümkün değildir. Fakat 2001’den beri, isteyen aynı cinsten Alman vatandaşları için, evlilik haklarının çoğunu barındıran “tescil edilmiş eşcinsel hayat ortaklığı” şeklinde bir statü kabul edilmiştir. (Hollanda’da, Belçika’da ve İspanya’da eşcinseller, “evlilik birliği” kurabilmektedirler.)

***************************

Değerlerimizi De Birliğimizi de Koruyalım

LGBT konusu seçim meydanlarında bir propaganda konusu olmayacak kadar ciddi bir meseledir.

Prof. Dr. Zeki Bayraktar Türkiye’deki LGBT oranının yüzde 4 olduğunu söylüyor. Ülkemizde LGBT vatandaşların sayısında gözle görünür bir artış olduğu açıktır. Bu artışın ne kadarının kalıtımsal ne kadarının özenti sonucu olduğunun araştırılması gerekir.

Hukukumuzda “yetişkinler arası rızaya dayalı heteroseksüel veya eşcinsel ilişkiler” suç olarak tanımlanmamıştır. (Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti dahil olmak üzere Türk Hukuk tarihinde eşcinselliği yasaklayan veya cezalandıran hukuki bir düzenlemeye yer verilmemiştir.)

Yargıtay 2015 yılına kadar eşcinsel veya çoklu cinsel ilişkileri “doğal olmayan yoldan cinsel ilişki” olarak “müstehcenlik suçu” kapsamında değerlendirip cezalandırırken, sonraki tarihli kararlarında bu görüşünden dönmüştür.

Halen yurtdışı ile irtibatlı olan büyük şirketlerimiz eşcinsel kontenjanları oluşturarak bu eğilimde elemanlar istihdam etmektedirler. Bunu “her türlü ayrımcılığa karşı, eşitlik kuralına ve insan haklarına saygılı birer şirket” olduklarını kabul ettirebilmek için yapmak zorunda kalmaktadır.

Toplumda var olan bir olguyu görmezden gelemeyiz. Akıl ve bilim ışığında, toplumun değerlerini ve “toplumun cinsiyet normlarına uymayan bireylerin”  aidiyet duygusunu koruyacak çözümler üretmek, hepimizin özellikle de devleti yönetenlerin görevidir.

Sivil Anayasa, Başörtüsü ve LGBT

Türkiye’de bazı kanunları sık sık değiştirmeye gerek var anlaşılan! Mesela, İhale Kanunu. Biraz abartarak, her büyücek ihale için yeniden yazıyoruz diyebiliriz. Hani bazı üniversiteler sözde eleman arama ilanlarında, neredeyse alacakları kişinin ad ve soyadının baş harflerini gereklilik diye yazıyorlar ya… Onun gibi. Yalnız onlar ilan. Bunlar kanun.

Bazı kanunlar da pek az değişiyor. Mesela Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun, ağır kanunlardan. Başlığından da belli. Ta 1928 tarihli. Gerçi birkaç maddesi değişmiş. Mesela, birinci madde; “Madde 1 – Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde tababet icra ve her hangi surette olursa olsun hasta tedavi edebilmek için Türkiye Darülfünunu Tıp Fakültesinden diploma sahibi olmak ve Türk bulunmak şarttır.” iken 2014 yılında yapılan değişiklikle bugünkü hâlini almış: “Madde 1 – (Değişik: 11/10/2011-KHK-663/58 md.) Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde tababet icra ve her hangi surette olursa olsun hasta tedavi edebilmek için tıp fakültesinden diploma sahibi olmak şarttır.” Görüldüğü gibi sadece “Türk” çıkarılmış. Türk Üniversiteleri dediydi, demediydi tartışmasına girmemek için sadece küçük harfle “tıp fakültesi” denmiş. Kaç anayasa, kaç ihale kanunu görmüş bu Tababet ve Şuabatı kanunu!

Hızlı kanunlar, yavaş kanunlar

Şimdi bakınız: Bir uçta Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun, diğer uçta ihale kanunu. Birincisi çok ağır değişen kanun örneği, ikincisi sık sık değişen. Herhâlde, tıp, 1928’den beri pek az değişmiş. Mesela, tıptaki değişiklikler Türkiye’deki hekimlerin Türk olma gereğini ortadan kaldırmış. Fakat başka yönler eskisi gibi. Hacamat, Galen, safra, balgam aynen devam. 

Şimdi değiştirilmesi, hatta baştan yazılması konuşulan bir kanun daha var: Anayasa! Halkımıza sivil bir anayasa borçlu olduğumuz söyleniyor. Ben muhtemelen halktan kopukum. Okuyucularım lütfen yardımcı olsun. Siz sokakta, çarşıda, pazarda, bargâhta ve dergâhta, “Ahhh bir sivil anayasamız olsaydı. Nasıl ayağımız suya ererdi.” diye çırpınan halkımızı gördünüz mü? Gördüyseniz lütfen bana haber veriniz. Ben arıyorum ama bir türlü bulamıyorum. 

Sivil anayasa askerî anayasa

Anayasa değişikliğine nasıl başlarsınız? İsim vererek tabii. Reklamıyla, algı mühendisliğiyle başlamak lazım. Öyle bir ad bulalım ki itiraz edecekler baştan suçlu hâle düşsün. Baş Örtüsü Anayasası? Yok artık! LGBT anayasası? Iıh. Muhalifler, bunlar insanların başıyla, “saçıyla” uğraşıyor derler. Olmaz. “Sivil Anayasa?” Hah! Ne yani, muhalefet edene darbeci deriz ha! Meselenin yüzde ellisi bu etiketle hallolur. 

Sivil anayasa ne demek Allah aşkına? Sivillik olsa olsa anayasanın değil de anayasayı yapanların özelliğidir. Dolayısıyla anayasanın nasıl olacağına dair bir işaret taşımaz. Doğrudur, 1924, 1960, 1980 hepsi meclisçe yapıldı ama yönetimde askerlerin ağırlığı vardı. Demek ki askerden tecrit edilmiş bir anayasa olmalı. Öyle mi? Aslına bakarsanız bizim devlet de sivil değil. Yani 1071’de Anadolu’da egemenlik kuran Alparslan ve arkadaşları sivil miydi? Bizim dinbazlar ondan da “rejim” falan diye bahsedebilirler. Tıpkı Atatürk ve arkadaşları gibi. Osman Bey de Orhan Bey de elde kılıç ordulara kumanda eden insanlardı. Hazır sivil anayasa derken devleti de yeniden kuralım. Sivil devlet olsun. Böylece 100 yıllık reklam arası gibi 1000 yıllık reklam arası da bitsin. O devlet nasıl sivil olur? Ben sivil anayasa nedir bilmediğim gibi bunun cevabını da bilmiyorum. Ama birinciyi isteyenler ikincinin nasıl olacağını da bize söyler. 

Başörtüsü serbestisi anayasaya da konulacak! Gerçi yasak olmayan şey serbest olduğuna göre buna neden gerek duyuluyor bilmiyorum. Ha, muhalefet eden olursa “Sen benim başörtülü bacımın!..” diye susturma silahı için mi? Mükemmel bir koçbaşı.  

Bir hukukçu arkadaşım bana anlatmıştı. Bir ülkede anayasa vardır ama icraat, anayasa ile yapılmaz. O anayasaya göre kanunlar çıkarılır. “İcraat kanuna göre yapılır” hükmü de yanlıştır. Hayır, icraat kanunla da yapılmaz. Kanuna dayanan yönetmelikler çıkarılır. İşte icraat bunlara göre, yönetmeliğe göre yapılır. 

Başörtüsü, LGBT, başka?

Muhtemelen şöyle bir anlayış var. Yönetmelik iyidir de gücü kanun kadar değildir. Onun için bir şeyi sağlam tutacaksak yönetmeliğe değil de kanuna koymak tercih edilir. Ammaaa. Kanunun üstünde de anayasa var. O hâlde, o önemli şey çok ama çok çok önemliyse en iyisi biz onu anayasaya koyalım. 

Eh, başörtüsünden daha ciddi pek az şey vardır Türkiye’de. Bir de LGBT var. Diğer konular da torba kanun gibi yeni anayasaya girer. İtiraz mümkün mü! Sen başörtüsüne mi karşısın? Sen LGBT’ci misin?

Başka önemli konuları da bir düşünün. Hazır yeni ve sipsivil anayasa yaparken onları da anayasaya koyalım. Mesela hatalı sollama yapmamak, kırmızıda durmak. Kaç hayat kurtulur. Sonra ortalığa çer çöp atmamak. Avrupa’yı gezip Türkiye’ye dönenlerin gördükleri önemli farklardan biri, oralarda kırda da kentte de sokakların tertemiz, bizde ise çöp dolu olduğu. (Bulgaristan da bize benziyormuş. Özel not olsun.) Bir de oraların sahilleri yeşil, bizimkiler beton renginde diyorlar. Bunları bir bir anayasaya koysak. Sağlam olur. Sinekten, sivrisinekten kurtuluruz. 

Başörtüsü ve LGBT önde, diğerleri arkasında ilerleyelim! Haydi bakalım. Ne yani Türkiye’ye cidden gerekli konular bunlar değil mi? Bunlara ancak başörtüsü düşmanları ile LGBT’liler muhalefet eder. Ah, daha önceki anayasalarımız da sivil olsaydı LGBT, kaçacak delik arardı. Ne Lâle Devri yaşanırdı ne de Şair Nedim sesini çıkarırdı. 

Niyetim, halkımızın nasıl bir iştiyakla yeni ve sivil anayasa istediğini anlatmaktı. Ama bu konu uzadı ve o gelecek yazıma kaldı. Evet. Halkın yeni anayasayı ne şiddetle istediğine dair anket de var elimizde!

Diyanet İşleri Başkanının Kızı Haklı

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın İngilizce öğretmeni olan kızı Feyza Erbaş’ın bir sosyal medya paylaşımı çok tepki aldı.

Oysaki Feyza Erbaş bu paylaşımında sadece döviz kuru arttığı için çocuklarıyla birlikte yurt dışına çıkamadığından yakınmakta idi.

Erbaş, bugüne kadar 8 yaşındaki kızının 13 kere yurtdışına gittiğini, beş yaşındaki oğlunun ise pandemi (salgın) sebebiyle sadece 2 ülkeyi ziyaret ettiğini açıkladı.

Hiç yurt dışına götüremediği 3 yaşındaki en küçük oğluna “yüro (Euro) 30 TL maalesef, cennet vatanımızda nereleri görebilirsen artık. Hiç sesini çıkarma” diyerek bu döviz kurlarıyla yurtdışına gitmenin neredeyse imkânsız olduğunu anlatmaya çalıştığı görülüyor.

Bu paylaşıma tepki verenlerin çoğu “halkımız en temel ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çekerken kadının derdine bak!” tarzında idi.

Öyle ya, “vatandaş her şeye gelen zamlardan, vergi artışlarından geçim derdinde iken… Barınma sorunu yaşarken… Temel gıdaları bile alamamaktan şikayetçiyken… Yurtdışına gidememekten şikâyet mi olurmuş?”

Olur efendim!

****

Toplumun ortalama bir gelir seviyesi var fakat her insanın durumu farklı. Bir kısım insanlarımız açlık sorunu yaşarken, çok daha küçük kesim “artık tatil yapamamaktan, yurtdışına gidememekten, mobilyalarını, arabasını, telefonunu yenileyememekten, çocuklarını özel okula gönderememekten” şikayetçi.

Alt gelir grubunun üstünde orta gelir grubu ve en üstte yüksek gelir grubunu teşkil eden katmanlar var. Turgut Özal’ın “orta direk” diye tanımladığı orta gelir grubu toplumu ayakta tutan en önemli kesimdir.

Orta gelir grubunu da “alt orta” gelir grubu, “orta” gelir grubu ve “üst orta” gelir grubu diye sınıflandırabiliriz.

Yaşadığımız ekonomik kaos sebebiyle, orta gelir grubunu oluşturan katmanlar daha dar gelirliye dönüşerek erimekte.

Buna karşılık en yüksek gelir grubunda olanların mevcut ekonomik politikalar yüzünden hiç zarar görmediği, hatta daha da zenginleştiği açık.

****

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, bana göre, işgal ettiği makama layık biri değil. Yaptığı hata ve yanlışlarını sıkça eleştiriyorum. Fakat İngilizce öğretmeni olan kızı Feyza Erbaş’ı eleştirenleri de haklı bulmuyorum.

Çünkü anladığım kadarıyla Feyza Erbaş öğretmen olarak çalışan bir kadın. Muhtemelen eşinin geliriyle birlikte orta gelir (belki de üst-orta gelir) seviyesinde yaşayan bir aile söz konusu.

Türkiye’de son yıllara kadar orta gelir seviyesindeki aileler tatil yapabiliyor ve yurtdışı gezilere gidebiliyordu. Euro’nun 30 TL olması bu kesimin yurtdışı gezi yapma imkanını son derece zorlaştırmakta.

Bu aile de (pandemi dönemi hariç) her sene birkaç defa rahatça yurtdışına çıkabilirken, son iki yılda hızlanan devalüasyonlarla yurtdışı gezisi yapamaz hale gelmiş.

Peki, bu konu yakınılmaması gereken bir konu mu? Hayır.

Çünkü AKP’nin ilk on yılında en büyük övünme kaynaklarından biri isteyen Türk vatandaşlarının çoğunun yurtdışına kolayca gidip gelebilmesiydi. Böyle olunca dünyayı tanıyan insan sayımız artıyor, dış ticaret, kültürel ilişkiler gelişiyor en azından insanlarımızın dünyaya bakış açısı genişliyordu.

Bu insanlarımızın da sadece temel ihtiyaç giderlerini karşılayabildiği için şükredip yakınmaması gerektiğini söylemek doğru bir tavır olamaz.

********************************

Osmanlı’da ve Günümüzde Devalüasyon

Osmanlı Devleti 1854 yılına kadar hiç dış borç kullanmadı. İç borç yoluna da sınırlı miktarda başvurdu. Gerileme döneminde önce iç borçlanma yoluna başvuran Osmanlı yönetimi bu da yetmeyince tağşiş yapmayı tercih etti.

Tağşiş, Osmanlı Devleti’nde özellikle ekonominin bozulduğu dönemlerde, paranın içine değersiz madenler katarak değerini düşürmeyi ifade ediyordu.

Osmanlı’da para sistemi altın ve gümüşe dayanan bir sistemdi. Paranın değeri bu madenlere göreydi. Tağşişte devlet dolaşımdaki sikkeleri toplar, bunların değerli maden (altın ve gümüş) içeriğini azaltır, yeniden piyasaya sürerdi.

Bunun kâğıt para sisteminde karşılığı devalüasyon ve ek para basmadır.

Tağşişten sonra fiyatlar yükselirken satın alma gücü düşer, hayat pahalılığı artardı.

****

Türkiye’de 1980’li yıllara kadar sabit döviz kuru rejimi uygulandı. Bu rejimde TL’nin değerini Merkez Bankası belirler ve o değerde sabit tutulmaya çalışılırdı.

Sabit kur rejiminde iken ekonominin biriken basıncı bir defada yüzde 40- 50 gibi yüksek devalüasyonlar yapılmasına yol açardı.

1980- 2001 arası müdahaleli dalgalı döviz kuru rejimi uygulandı. 2001 ekonomik krizinin ardından, tam dalgalı döviz kuru uygulamasına geçildi.

2015’ten itibaren yeniden müdahaleli dalgalı döviz kuru rejimine dönüldü. Halen “sürekli müdahaleli dalgalı kur rejimi” uygulanmakta.

Dalgalı kur uygulandığından ani şoklar yerine kademeli devalüasyon başka ifadeyle kur güncellemeleri yapılmakta.

****

Ancak Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanı olduğu dönemde başlayan hatalı politikalarla (yaklaşık 28 ayda) dolar kuru 4,53 TL’den 8,52 TL’ye çıktı. Yani TL yüzde 88 değer kaybetti.

Berat Albayrak’tan bu yana (5 yılda) TL’nin dolara karşı değeri 6’da birine düştü.

Çünkü, Lütfü Elvan’dan sonra gelen Nureddin Nebati döneminde, aynı hatalar daha da artarak devam etti.

Bu sene seçim dolayısıyla alınması gereken önlemler ertelendi ve kurlar (maliyeti ağır yapay yöntemlerle) baskılandı.

Türkiye’nin dış borçlara ödemekte olduğu faiz oranları çok yükseldi. Faizler Osmanlı Devleti’ni ekonomik ve siyasi çöküşe götüren düyun-u umumiye faizlerinin bile iki katına çıktı.

Bu yüzden seçim sonrası, dalgalı kura rağmen, birikimli devalüasyonu birkaç ay içinde yaşamak zorunda kaldık. 

Seçimden sonra “rasyonel politikalara” dönmek için Mehmet Şimşek getirildi. Bu dönemde de TL’nin değer kaybı devam etti ve dolar 27 TL, Euro 30 TL oldu. Paramız “pula” döndü.

Sadece 28 Mayıs Cumhurbaşkanlığı seçiminden bu yana (2 ay içinde) Dolar kuru yüzde 35 ve Euro kuru yüzde 39 arttı. Ve bizim için her şey pahalandı.

Ders almayan ülkelerde tarih hep tekerrür ediyor.

Bir sağlık sorunu, Hepatitler

Virüslerin sebep olduğu bulaşıcı özelliği olan ve karaciğer iltihaplanması yapan bir hastalıktır. Dünyada her yıl yaklaşık bir milyondan fazla kişi viral hepatitlerin sebep olduğu siroz ve karaciğer kanseri sebebiyle hayatını kaybetmektedir ülkemizde dört milyona yakın hepatit B, bir milyona yakın Hepatit C vakası olduğu tahmin edilmektedir.

 Bu önemli sağlık sorununda hastalığın özelliği bilinçli olmayı önemli kılar. Farkındalığı ve bilinçlenmeye katkı sunması için 28 Temmuz hepatit farkındalık günü olarak kutlanması Dünya Sağlık Örgütü’nün bir kararıdır. Bu sebeple Kocaeli Şehir Hastanemizde de bir toplantı tertiplenmiştir.

Toplantıya özellikle sağlık ordusuna yeni katılacak hemşire,tıbbi tekniker, tıbbi sekreter gibi eğitim alan stajyerler katılmış ve Uzm.Dr. Gülten Ünlü’nün konu üzerine yaptığı bir bilgilendirme toplantısı gerçekleştirilmiştir.

 Hepatitler A, B, C, D, E harfleriyle isimlendirilerek tanımlanır. Hepatit A ve E daha ziyade su, gıda gibi ağız yolu ile bulaşan ve yayılan özelliktedir. Hijyen şartları yeterince iyi olmayan bölge ve toplumlarda görülür. Çoğunlukla basit mide, bağırsak ve iştahsızlık şikâyetlerine sebep olur.

Çoğunlukla da belirtisiz atlatılır. Ülkemizin gelişmiş bölgelerinde neredeyse görülmeyecek kadar azalmıştır. Aşısı vardır. Kronikleşme ve kanserleşme tehlikesi de azdır. Hepatit B ve C ise bulaş şekli birbirine benzeyen kronikleşme ve karaciğer kanserine yol açma özellikleriyle de ciddi sağlık sorunu yaratan tiplerdir. Hepatit B ve C ile mücadelede en önemli adım bulaş yollarının bilinmesi ve bu yolun kırılmasıdır. Nitekim kan ve kan ürünleri mutlaka güvenli olduklarına yönelik testlerden geçilerek kullanılmaktadır. Enjektör, diş fırçası, tıraş bıçağı gibi eşyaların tek kullanımlık olması veya kişiye özel olması gerekir. Dövme, hacamat gibi işlemlerin de bu hastalıkların bulaşmasında etkili olacağı unutulmamalıdır.

 Hepatitlerin teşhisi kolaydır. Bu hastalıkları geçirip geçirmediğimiz kan tahliliyle öğrenilebilir. Geçirilen hastalığın bağışıklık bırakıp bırakmadığı veya kronikleşme özelliğiyle kişide önemli bir sağlık sorununa yol açıp açmayacağı da anlaşılabilir. Bu bilgi bize risk gruplarının taranması ve bu hastalıkların önlenip kontrol edilebilme imkânını sağlamaktadır. Bu amaçla öncelikle tüm sağlık çalışanlarının testlerinin yapılıp bağışıklıkları yoksa hepatit B aşısı ile bağışık olmaları sağlanmalıdır. İşözellikleri gereği riskli insanlar, hikâyesinde sarılık olanlar veya ailesinde bu bilgi olanlarında tarama testleriyle kontrolleri yapılmalıdır. Taşıyıcı, kronikleşme riski ve bağışıklığı olanların bilinmesi bu hastalığın yaygınlaşmasını önleyecek ve ciddi bir sağlık sorununu ortadan kaldıracaktır. Bu virüs cinsel yolla da bulaşabildiği için korunma ve kontrollerde buna da dikkat edilmelidir. Hepatit B aşısının 1998 ‘den beri çocuk aşı programlarına konması ve gerekli tedbirlerin uygulanması sayesinde ülkemizde Hepatit B hastalığı önemli oranda azalmıştır. Hepatit C de, Hepatit B özelliği ile aynı olup benzeri hassasiyetler bu tip için de uygulanmalıdır. Hepatit C’nin aşısının olmaması önemli bir dezavantaj olup korunma burada daha önem arz eder. Oldukça pahalı (100 bin dolar )olan tedavisinin devlet tarafından karşılanıyor olması insanımız için bir güvence olmakla birlikte bulaş yollarına karşı gerekli tedbirlerin uygulanması daha öncelikli olmalıdır.

 Son olarak şu sloganı unutmamalıyız “ Hepatit beklemez, siz de testlerinizi yaptırmak için tedavi olmak için, aşılanma için ve sağlıklı hayat için beklemeyiniz.”

Çıplak kadııın!

Yıllar önceydi. Bir “eğitimci”, galiba bir MEB il müdürüydü, “Kız öğrencilerle erkek öğrenciler birlikte merdivenleri çıkıyor. İçim eziliyor.” gibisinden bir şeyler söylemişti.

Durun. Hemen kızmayın. Bir de şöyle bakın: Demek ki ilkokul, ortaokul, lise… Neyse, kız çocuklarla oğlan çocukların birlikte merdiven çıkmasından ve belki de okul koridorlarında beraber dolaşmasından içi ezilen “eğitimciler” var. Eğitimciyi bırakın, böyle düşünen başka insanlar da var. Müdür bu lafları kendi kendine söylemiyor. Etrafına, “Bakın! Olur mu böyle şey?” edasıyla söylüyor.

Bu yıllar önceydi. Sonra, şu andaki bakanımızın kızlarla oğlanları ayrı okutma teklifini duyduk. Sayın bakan, birlikte okumaları günah falan demiyor. Fakat böyle düşünen insanlar olduğunu ve böyle düşünen insanların, ayrı kız okulları açılmasını gerektirecek kadar çok olduğunu düşünüyor anlaşılan. Gerçi istatistikler sayın bakanımızı haklı çıkarmıyor. Her eğitim kademesinde kızlarla erkek çocuklarının okullaşma oranı birbirine yakın. Üniversite hariç. Orada kızlar erkeklere anlamlı fark atıyor.

Burnundan utananlar

Tekrar edeyim. Sayın bakan onlara katılsa da katılmasa da öyle düşünen birileri var demek ki.

Derken, A Millî Kadın Voleybol Takımımız dünya şampiyonu oldu. Gurur duyduk. Hep birlikte sevindik. Fakat ne görelim, hep birlikte sevinmemişiz. Kızlar bu kıyafetlerle çıkmamalıymış. Geçen yıllarda da biri çıkıp, başarıdan başarıya koşan “Filenin Sultanları”na, “Siz, burunlarını göstermekten utanan annelerin çocuklarısınız.” demişti.

Yine bir durun… Hele bir durun. Kızmayın, daha sonra kızarsınız. Demek ki içimizde kadın voleybol takımımıza bakıp “çıplak kadın” gören insanlar var.

Bakınız, burunlarının ucundan utanan anneler var demek ki çevremizde. Daha da ilerisi, bu annelerin varlığıyla övünen çocuklar var ortalıkta.

Ayırdıkça artıyor

Ortaokulu İzmir Türk Koleji’nde (İTK) okuyordum. Okulumuzun maçları vardı. Bayramlarda, stadyuma gösteriye çıkardık. İTK karmaydı. Daha işin başında, bizim kızlara “Aaaa, bak bak bak kıııız! Çıplak kıııız!” diye bakan yaşıtlarımız olduğunu görüp şaşırdık. Sonra da kızdık. Bu sapıklar, erkek okullarında okuyan çocuklardı. O çocuk kafamızla fark ettik ki kız-erkek ayrı okuyan okullarda, karşı cinse abartılı bir iştah vardı. Yalnız erkek okullarında değil, kız okullarında da. Fakat erkekler bunu etrafa ilan ederek, öğünerek yapıyordu. Yalnız bizde değil. Hatırlayın, İngiliz erkek yatılı okullarındaki sapıklıkların edebiyatı vardır.

Sonra bu hâlin okulların dışında da geçerli olduğunu öğrendim. Askerlik yapan bilir. Askerlik boyunca en popüler konu kadındır. Hâlâ devam ediyor mu bilmiyorum ama bir zamanlar askerde “aç aç” gösterileri, porno film gösterileri vardı.

Henüz Türkiye’ye pek az turist gelirken turist kızların plajlarda güneşlenmesi büyük hadise oluyordu. Her yıl gazeteler, bulup buluşturup bikinili bir turist kadın fotoğrafı basar ve altına da masumaneden, “yaz sıcakları ortalığı sardı” gibisinden bir altyazı atarlardı. O devirde malzeme kıt olmalı ki sıcakların bastırdığı veya plajların dolduğu haberinin, geçen yılki kadın turistin fotoğrafıyla verildiğini fark ederdiniz.

Sapıklığın kaynağı

Turist kafilelerinin peşine çocukların takıldığı yıllardı. Turist kadınların peşine de o kadar çocuk olmayan erkeklerin… Fakat Türkiye’de erkekle kadın arasındaki mesafe kapandıkça, bu rezillikler de ortadan kalktı. Yurt dışına çıkıldığında zamparalık yapma gereği galiba biraz daha devam etti ama çıkışların da girişlerin de sıklaşmasıyla bu da bitti. Hiç olmazsa “bir zamanlar“ diye anlattığımız düzeylere geriledi.

Fakat tam da öyle olmamış. Bunlar hâlâ varmış. Yayınlardan anlıyorsunuz, laflardan hissediyorsunuz. Ve rezaletlerden. Falanca vakıfta, filanca cemaatin yurdunda, erkek demeden, kız demeden taciz- tecavüz haberleri gelir. Sonra “Siz dinî çevrelere takıyorsunuz. Başkalarında da oluyor.” diye savunma yaparlar. Hayır efendim. Dinî çevrelerde değil. Din bahanesiyle kaçgöç kültürünün yaşatıldığı çevrelerde oluyor bunlar. Dindar da olsa dinsiz de olsa ayırırsanız sapıtıyorlar. Bir ömür boyu ayrımcı ortamda yaşayan insanlar, “Amaniin kızlar, kızlar!”, “Vay oğlanlar, oğlanlar!” diye büyüyen çocuklar, yetişkinlikte de bu hâlin yaralarını taşıyor. Hâlâ “vay kız çocuğu, aman erkek çocuğu” diye bakıp ilk fırsatta tecavüzcü oluyorlar. Kadına karşı şiddette, cinayetlerde, faillerin kaçgöç çevrelerinden gelip gelmediği araştırılmaya değer.

Cinsiyet ayrımı sapık davranışlara götürüyor. Hele çocuk yaşlarda başlarsanız sapıklığı garanti ediyorsunuz. Ağaç yaşken eğilir ya. Ayrım talep eden politikacıların, “eğitimcilerin” günahı yok. Taciz, tecavüz yapmasınlar yeter. Onlar muhtemelen o şartlarda büyümüş ki voleybolculara da “Çıplak kadıııın!” diye bakıyorlar.

ALİ POLAT Bilgilendiriyor: Sağlıklı Hayat için Sağlıklı Beslenme

Oğuz Çetinoğlu. Sağlıklı bir hayat için sağlıklı beslenmemiz gerekiyor. Vücudun ihtiyacı olan gıdalar var, sevdiğimiz gıdalar var. Bâzı insanlarda tercihler isâbetli olmayabiliyor.

Ali Polat: İnsanlar bütün canlılar gibi en az 3 duygunun etkisiyle yemek yemeye başlarlar.

1-En önemlisi göze hitap eden (hoş görünen) gıdalara meyillidir, tabîi ki burada kişinin sevdiği renkler de etkilidir.

2-İnsanlar genellikle vanilya kokusu aldığında memnun olurlar. Demek ki insanların sevdikleri kokuyla mide ve beyin bağlantısı ilişkiye geçiyor. Biz de hoş kokulu olan o gıdaya yöneliriz.

3-Tanımadığımız, bilmediğimiz bir yemeği denemek için ağzımıza koyduğumuzda fizikî ve rûhî isteğimize bağlı olarak (kimisi acı, kimisi ekşi, kimisi tatlı, kimisi mayhoş tatlarla ilgilenir) istediği tatları aldığında diğerlerinden daha çok memnun oluruz. Demek ki ağız tatları da önemlidir.

En az bu üç eylemle biz midemizi doldurmaya çalışıyoruz, diğer taraftan biliyoruz ki biz günde 2 öğünde protein ve her öğünde sebze ve meyvelere, aynı zamanda yağlarla ihtiyacımız vardır.

Çetinoğlu: Hoş görünümlü, hoş kokulu tadı güzel olan besinler bizim hücrelerimizi beslemeye uygun mudur?

Polat: Biz duygularımızın istediklerini değil, hücrelerimizin ihtiyacı olan besinleri almayı tercih etmeliyiz. Vücudumuz devamlı çalışan ve yenilenen bir fabrika gibidir. Sindirim sistemi hücreleri meselâ, bağırsaklarımız dokuz günde baştan aşağı yenileniyor. Kemik hücrelerimiz on ay, kırmızı kan hücreleri dört ay, deri hücreleri iki ayda yenileniyor.

Çetinoğlu: Beyin ve kalp hücrelerimiz de yenileniyor mu?

Polat: Beyin ve kalp hücrelerimiz yenilenmiyor diye bilinirse de çok özel durumlarda az miktarda kendilerini yenileyebildikleri tespit edildi. Yediğimiz her şeyin o fabrikaya götürdüğümüz hammadde olduğunu bilmeliyiz.

Fabrikamıza ne kadar kaliteli hammadde koyarsak, o kadar kaliteli hücre ve mitokondrimiz (hücre motoru) olur. Motorumuz ne kadar kaliteli olursa o kadar enerjik oluruz.

Çetinoğlu: Vücudumuzun antibiyotiklere de ihtiyacı olduğu söyleniyor…

Polat: Evet! Fakat tabîi antibiyotikleri tercih etmeliyiz. Vücudumuzun hangi tabîi antibiyotiklere ihtiyacı olduğunu araştırmalıyız. Vücudumuzu fabrikalarda yapılmış antibiyotiklerle hırpalamayalım. Tabîi antibiyotikler insan bedenindeki enfeksiyonları yok edebilirler.

Çetinoğlu: Tabîi antibiyotikler için tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

Polat: Tabîi antibiyotiklerden bazılarını söyleyeyim…

Çetinoğlu: Özellikleri ve faydalarıyla birlikte lütfetmeniz mümkün mü?

Polat: Mümkün:

Sarımsak- Soğan: Bunlar, bin yıldan fazladır antibiyotik olarak kullanılmaktadır. Sarımsak, savaşlarda antibiyotik olarak da kullanılmıştır. Neredeyse bütün yemek ve çorbalara ekleyebileceğiniz soğan ve sarımsak özellikle kış aylarında soframızdan eksik edilmemesi gereken antibiyotik ve analjezik (ağrı kesici) özellikte iki besindir. Faydaları saymakla bitmeyen bu asırladır tüketilen sarımsak ve soğan en iyi doğal antibiyotiktir. Antibakteriyel özellikleri sâyesinde vücudun iltihaplardan arınmasına katkı sağlayıp, bağışıklık sistemini de güçlendirir.

Çetinoğlu: Kokusu için tedbir var mı?

Polat: Sarımsağın kokusunu ağız içinde azaltmak için sonrasında çiğ maydanoz çiğneyebilirsiniz.

Çetinoğlu: Halk arasında zerdeçalın ayrı bir yeri var…

Polat: Zerdeçalın ağrı ve iltihap giderici etkileri ile kullanılması M.Ö. 2000 yıllarına dayanır. Antimikrobiyal (mikroorganizmaları öldüren veya büyümelerini durduran bir madde) olan zerdeçal, 1 bardak kaynar suda 5 dakika demlenerek günde 2-3 defa içilebilir. Vücudun enfeksiyonunu azaltması için de hiçbir şekilde sofranızdan eksik edilmemelidir. Bin bir derde devâ olan zerdeçal ister çorbalarda ister pilavda kullanılması tavsiye edilir.

Bir başka tabîi antibiyotik baldır. Çiçek balı, çam balı, kestane balı ve birkaç yıldan beri hayatımıza giren 40’tan fazla çeşitte sağlığa faydalı bitkilerin polenlerinden elde edilen sağlıklı ballar -tabîi olması şartı ile- antibakteriyal ve antiviral (vücudun savunma mekanizmasını güçlendiren) özelliği ile bağışıklığınızı korumaya yardımcı olurken gün gerisinde enerjinizi de artırır.

Diğer bir tabîi antibiyotik elma sirkesidir. Yapısında bulunan malik asit,   elma sirkesinin antibiyotik özellikler taşıdığının delilidir. Mikropları öldüren, boğaz ağrısına iyi gelen elma sirkesini, evimizden eksik etmememizde fayda var.

Çetinoğlu: Lavantayı da tavsiye ediyor musunuz?

Polat: Lavantanın çok etkili antiseptik özelliği bulunur. Tropikal olarak kesiklere, çiziklere uygulanabilir. Yaralara uygulandığında hücrelerin   iyileşmesini     hızlandırır. Tabîi antibiyotik özelliğinden dolayı yaraların enfeksiyon kapmasına engel olabilir.

Çetinoğlu: Vücudumuza faydalı fakat yan tesirleri sebebiyle korunmamız gereken gıdalar hakkında bilgi lütfetmeniz mümkün mü?

Polat: Marul, dereotu, karpuz, ıspanak gibi besinlerle; kaya balığı, pisi balığı, morino, ahtapot, lipsoz, kalkan balığı, trança ve iskorpit gibi derin denizlerde yaşayan balıklar vücudumuz için gereklidir. Fakat bunlar nitrat ve nitrit bileşikleri ihtiva ettiğinden daha az tüketilmelidir.

Çetinoğlu: Röportajımızı, müspet tesirleri olan ve sizin ihtisas alanınızdaki su ile sona erdirebilir miyiz? 

Polat: Çok önemli bir konu. Ayrı bir röportajın hattâ birkaç röportajın konusu olacak kadar geniş ve derin. Onlara giriş mâhiytinde çok kısa bilgiler vereyim:

İnsan fizyolojik ihtiyacı olan suyu her gün muntazam olarak karşılamak mecburiyetindedir.. Bunun yaklaşık %50’sini içeceklerden, %35’ini yiyeceklerden ve %15’ini de oksidasyon suyu olarak vücuttaki gıdaların yakılmasından sağlar.

Eğer yeterli miktarda sıvı almazsak, hücreler dolaşım sisteminden yâni kandan sıvı çekerler. Bu da kalbin zorlanmasına sebep olur. Aynı zamanda böbrekler suyu iyi süzemez. Böyle bir durumda böbreğin görevini karaciğer ve diğer organlar üstlenir ve bu durum bu organlarda şiddetli tahribata sebep olur. Vücuttaki su kaybı uzun süre devam ederse, yaşlanma etkisi ve hastalık riski hızlanarak artmaktadır.

Tükürük, gözyaşı, sümük, üreme yollarıyla, emzirirken de sütle su kaybedilir. Günlük su kaybı miktarı; yaşa, çevre sıcaklığına, hastalıklara ve bireyin başka özelliklerine göre değişir.

-İdrarla su kaybı 1-1.5 litre (5-7 su bardağı)

-Solunumla su kaybı 350 mİ (yaklaşık 2 su bardağı

Terlemeyle su kaybı 0.5-1 litre (3-5 su bardağı)

-Dışkı ile su kaybı 180 mİ (yaklaşık 1 su bardağı)

Kaybedilen su; diğer içecekler, katı besinler ve besin öğelerinin vücutta yanmasından oluşan su ile yerine konmaya çalışılır. İnsanlar yedikleri katı gıdalardan gün boyunca 3-4 su bardağı kadar su alırlar. Besinlerin vücutta yanması sırasında ise yaklaşık 1 su bardağı kadar su oluşur. Su ve diğer içecekler kalan su ihtiyacının karşılanmasına yardımcı olurlar. Hayatî faaliyetlerin devam ettirilebilmesi için su kaybının gün içinde mutlaka yeniden yerine konması gerekir. 

İçilecek suyun vücudumuza faydalı olabilmesi için bâzı niteliklere sâhip olması gerekir.

Çetinoğlu: Lütfeder misiniz?

Polat: Maddeler hâlinde sıralayayım:

1-Temiz olmalıdır.

 2-Oksijen (02) yönünden zengin olmalıdır.

 3-Mineral açısından zengin olmalıdır. 

4-Suyun alkalik ve pH değeri 7-9 arasında olmalıdır.

 5-Moleküler yapısı küçük ve altıgen kümeler halinde olmalıdır.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim efendim.

Polat: Candan aziz milletimize faydalı olacak bilgiler sunmama aracı olduğunuz için ben de teşekkür ediyorum efendim.

ALİ POLAT 12 Eylül 1944 târihinde Tebriz’de doğdu. Erzurum’da büyüdü. Eğitimini Erzurum Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Ekonomi Bölümünde yüksek mühendis olarak tamamladı. 2004 yılında Azerbaycan Milletlerarası Üniversitesi’nden fahri profesörlük, 2009 yılında Azerbaycan Ticâret Üniversitesi’nden fahrî doktora unvanı aldı. Türkiye Yazarlar Birliği ve Azerbaycan Yazarlar Birliği’nin şeref üyesidir. 1968’de iş hayatına atılmış ve o tarihten 1982 yılına kadar yaptığı et ve et ürünleri ihracatı yoluyla Doğu Anadolu Bölgesi’nin kalkınmasında aktif rol almıştır. 1983-1991 yılları arasında Türkiye’nin turizm hamlesini başlatan öncü firmalarından birinin ortağı olarak, Antalya, Fethiye ve Kapadokya’da toplam üç tatil köyü ve bir otel kurmuştur. Azerbaycan’ın istiklalini tâkip eden 1991 yılından günümüze kadar olan dönemde, Azerbaycan halkının yaşantısını iyileştirmeye yardımcı olmak amacıyla ticâret ve yatırımların yanı sıra çeşitli eğitim ve kültür faaliyetlerinde bulunmuş, radyo ve televizyonlarda programlara katılmıştır. Aynı zaman zarfında Türkiye’de Su Arıtma ve Telekomünikasyon sektörlerinde ticârî faaliyetlerini devam ettirmiştir. TSİAD (Türk-İran Sanayicileri ve İş Adamları Demeği)nin kurucularındandır ve ömür boyu fahrî başkamdır. Hayat felsefesi; üretken olmak, dostluk ve barış üzerine kurulu fikir adamı Ali Polat, zamanının büyük kısmını araştırma ve kitap yazmaya adamıştır. Ali Polat kültür birikimlerinin ürünü olarak ve katkılarıyla yayınlanmasını sağladığı 100’den fazla kitabı toplum yararına sunmuş, bütün çalışmalarını dünyânın çeşitli yerlerinden isteyen herkese bedelsiz olarak göndermiştir. Meselâ ‘Üçbin Yıllık Birikim’ isimli kitabının ilk baskısının büyük bölümünü hapishânelere ve daha sonraki baskılarını da çeşitli kamu ve özel kuruluşlara göndermiştir.  Türkiye’de yayınlanan eserleri: (Kitap ve CD *Üç bin Yıllık Birikim – 7 baskı – 13.500 adet. *Ya Ali: (Hz. Ali’nin hayatı, Felsefesi ve 1555 Veciz Sözü) 2 baskı – 4500 Adet *… Ve Biz – Kitap – 2 baskı – 4.000 Adet. *Ömer Hayyam ve Rubâileri. *Bir Damla Su 4 cilt. *Medeniyetlerin Buluştuğu Tebriz ve Çevresi. 1.000 adet. *Sağlığın Başucu Kitabı. *Yeniden Doğuş – Ergenlik.*Bedenimizi Tanıyalım (12 kitaplık set), Sağlıklı Yaşamak ve Yaş Almak İçin 12 Temel İhtiyaç (12 Kitap.), Sağlıklı Yaşamak ve Yaş Almak İçin Ruhsan, Sosyal ve Mânevî Sağlığın Önemi ve Terapiler (12 Kitap), Koruyucu ve Tamamlayıcı Tıpta Kitaplar (3 Kitap), Su ve İnsan Sağlığı (8 Kitap), 41 Konuda Kurân-ı Kerîm Âyetlerinde İnsan Hakları (2 Cilt), Tatlı Düşmanla Başa Çıkma Yolları, Yeniden Doğuş (Ergenlik), Sağlığın Başucu Kitabı. 2023 yılında yayınlanacak kitaplar: Nitrat ve Nitritin İnsan Sağlığındaki Önemi, Doğal Antibiyotikleri Tanıyalım ve Kullanalım, Havada-Suda-ve Toprakta İnsan Sağlığını Etkileyen Virüsler ve Bakterilerden Korunmalın Yolları, Mutlu-Huzurlu Ortak Yaşam ve Cinsellik (2 Cilt) Madd3i ve Mânevi Destek Olduğu Diğer Kitaplar: Azirbaycan Dilinde Sözlük (5 Cilt), İran Türkleri, Güney Azerbaycan, İİran Coğrafyasında Türkler, Azerbaycan Üzerine Genel Kaynaklar.  Azerbaycan ’da yayınlanan eserleri: (Kitap ve CD) *Üç Min İlin Hikmeti. 3 baskı. 6000 adet.  *Hazreti Ali. 2 baskı – 4000 adet. *Ezab Yüklü Eşşek. 1 Baskı. 2000 adet. *Ömer Hayyam ve Rubaileri. 1 Baskı. 1250 adet. *Mirza Ali Mö’cüz / Şiirleri (Azerbaycan ve Arap Alfabeleri ile) 2 Baskı  4000 adet. *Bir damlı su (2 Kitap) *Tebrizli bayatılar Iran ’da Farsça yayınlanan eserleri: *Rubâiyat-ı Hekim Ömer Hayyam. *Ve…ma. *Şinasname Tebriz ve Piramun. İran’da Azerbaycan Ağzı (Türkçe) yayınlanan eserleri: (Kitap ve CD) *Ömer Hayyam ve Rubailer, *Tebriz Bayatıları (Dörtlükleri) Rusça: (Kitap ve CD) *Ömer Hayyame Rubaileri. 1 Baskı 1100 adet Ali Polat ayrıca 15 adet poster hazırlamıştır. İngilizce kitap: *Tabriz and The Region Around (İngiltere’deki müzelerde bulunan târihî Azerbaycan kültür eserlerinin tanıtıldığı 30 dakikalık bir dokümanter filmin çekilmesini sağlamıştır.) Türkiye’de sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili 90 dakikalık 3 bölümden oluşan ‘Hakîkatin Özü’ isimli dokümanterin yapımcılığını ve sponsorluğunu üstlenmiştir. Bu eser de Türkçe dışında Azerbaycan Türkçesi, Ermenice, Rusça ve İngilizceye çevrilmiştir. Ali Polat kendi eserlerinin yanında Doç. Dr. Ali Kafkasyalı’nın hazırlamış olduğu ‘İran Türkleri’ adlı kitabın yayınlanmasında da aktif rol oynamıştır. Bu eserlerle birlikte genç nesillere faydalı olabilmek maksadıyla özlü sözler ve öğretiler içeren Türkçe ve Azerbaycan Türkçesiyle çeşitli çalışmaları vardır. Bunlar: Kainat Havayolları, Beyin Dalgaları ve Etkileri, Çocukların Geleceği, Güzel Kokalım, Hz. Ali’nin Huzurlu Hayat İçin Tavsiyeleri, Gülmenin ve Kahkahanın Fizikî ve Ruhî Etkileri, Evlatlara Miras, Ticârette Başarının 30 Altın Anahtarı, Beş Bin Senelik Öğüt, İş Fırsatları, Sağlıklı Mutfakların Besin Pramidi, Hayat Çarkımızı Her 6 Ayda Kontrol Edelim, Egzersiz İlaçtır, Nevruz için TSİAD demeği adına özel Nevruz sikkesi bastırmıştır ve Nevruz kutlamalarına katılanlara hediye etmiştir. Ali Polat NAB Holding ile birlikte 2009 senesinde başlattığı Tebriz’in ilk alışveriş merkezi ve 2014 yılında başlattığı 5 yıldızlı otel işletmeye açılmıştır.. *Ali Polat’ın yaptığı ticârî faaliyetlerde elde edilen gelirin büyük bölümü, kültür ve eğitim faaliyetlerinin devamını sağlamak için kullanılmaktadır. *Her sene zeki ve başarılı gençlere imkân dâhilinde burs vermektedir. Ali Polat, 5 ülkede 100’den fazla eserle topluma faydalı olmaya çalışan, Türk dünyâsına faydalı olabilecek tarzda 10 kitaba maddî ve mânevi destek olmuştur.

Osmanlı Saltanatı Batmıştı

30 Ekim 1922 günüydü…

Ülkenin Kurucu Kadrosunun Lideri Başbuğ Gazi Paşa Müslüman olduğundan ve Hz. Muhammed’den övgüyle söz ederdi. Peygamber’den bahsederken, genellikle “Cenab’ı Peygamber”, “Peygamber Efendimiz”, “Fahr’i Kâinat Efendimiz” ve onun dönemi söz konusu olduğu zaman da “Peygamberimiz zaman-ı saadetlerinde” diyerek söze başlardı…

*

Meclis’te saltanatın kaldırılması görüşmeleri vardı. Kürsüye çıktı, Hz. Peygamber’den sonra gelen Raşit halifelerin devlet başkanlığına seçilme usullerine değindi ve konuşmanın bir bölümünde gecenin Mevlit Kandili’ne isabet ettiğini hatırlatarak sözlerini sürdürdü:

*

“Bugün o gündür, gerçek şudur ki Arabi tarihlerinde bu akşam doğum gününün yıldönümüne rastlıyor. İnşallah bu hayırlı tesadüftür.”

Salonda Hep bir ağızdan “İnşallah!” sesleri yükseldi.

*

Hz. Muhammed’in peygamber oluşundaki hikmetten söz etti sözlerini sürdürdü:

“Ey Arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür. İlahi adaletin tecelli ettiğine bakarak diyebiliriz ki insanlar iki sınıfta, iki devirde mütalaa olunabilir. İlk devir, beşeriyetin çocukluk ve gençlik devridir.

İkinci devir, beşeriyetin rüşt ve kemal devridir. Beşeriyetin, birinci devrede tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi, yakından maddi vasıtalarla kendisiyle iştigal edilmeyi istilzam eder. Allah, kullarının lazım olan nokta-i tekâmüle vüsülüne kadar, içlerinden vasıtalarla dahi kullarıyla, iştigali, lazime-i ulühiyetten addeylemiştir

Onlara Hz. Âdem aleyhisselamdan itibaren mazbut ve gayr-ı mazbut bildirilen ve bildirilmeyen namütenahi denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve resuller göndermiştir. Fakat peygamberimiz (sav) vasıtasıyla en son dinin ve medeniyetin hakikatlerini verdikten sonra artık beşeriyetle bilvasıta temasta bulunmaya lüzum görmemiştir. Beşeriyetin derece-i idrak, tenevvür ve tekemmülü, her kulun doğrudan doğruya ilhamat-ı ilahiye ile temas kabiliyetine vasıl olduğunu kabul buyurmuştur. Ve bu sebepledir ki Cenab-ı Peygamber, Hatemü’l Enbiya olmuştur ve kitabı, Kitab-ı Ekmel’dir.”

*

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıldığını, yeni bir Türkiye Devleti’nin doğduğunu, Anayasa’yla, egemenlik hakkının, milletin olduğunu belirten bir önerge hazırlandı. Sekseni aşkın vekil imzaladı.

*

Önerge okundu. Karşı çıkanlar oldu. Mersin Vekili Albay Salâhattin Bey, İzmir Vekili Ziya Hurşit o grubun ateşli savunuculuğunu yaptı. Meclis, 31 Ekim 1922 günü toplanmadı. Hakları Savunma Grubu toplantısı yapıldı. Osmanlı egemenliğinin kaldırılmasının kesinlikle gerekli olduğunu vekillere bir kez daha anlattı.

*

Ve gün gelip çattı. Takvim yaprakları 1 Kasım 1922 gününü gösteriyordu. Meclis kürsüsüne çıktı. İslam ve Türk tarihinden söz ederek halifelikle sultanlığın ayrılabileceğini, ulusal egemenlik makamının Türkiye Büyük Millet Meclisi olabileceğini, tarihsel olaylara dayanarak açıkladı. Ortam gergindi. Konuyla ilgili üç komisyon kuruldu.

*

Anayasa, Diyanet İşleri ve Adalet. Komisyonlar iki farklı görüştekileri aynı fikir çatısı altında buluşturacaktı. Diyanet İşleri encümeni hararetle halifeliğin sultanlıktan ayrılmayacağını savundu.

*

Gazi ve kendi gibi düşünenler karşı grubun konuşmalarını dinliyordu. Tartışmaların anlamsız olduğuna kanaat getirdiği sırada Karma Komisyon başkanından söz isteyerek, önündeki sıranın üstüne çıktı ve yüksek sesle görüşünü dillendirdi:

*

“Efendim, egemenlik hiç kimse tarafından hiç kimseye, bilim gereğidir diye; görüşmeyle, tartışmayla verilmez. Egemenlik, güçle, kuvvetle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin egemenliğini, ele geçirmişlerdi; bu sarkıntılıklarını altı yüzyıldan bu yana sürdürmüşlerdi. Şimdi de, Türk milleti bu saldırganlara ‘Artık yeter!’ diyerek, egemenliğini, ayaklanarak kendi eline almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan; ‘Millete egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız?’ sorunu değildir. Sorun zaten olupbitti durumuna gelmiş gerçeği açıklamaktan başka bir şey değildir.

Bu, ne olursa olsun, yapılacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes bunu doğal karşılarsa, bence uygun olur. Yoksa gerçek yine yöntemine göre saptanacaktır. Ama belki birtakım kafalar kesilecektir!”

*

Salona derin bir sessizlik çöktü. Konuşmasını aynı ses tonunda sürdürdü:

“İşin din bilimi yönüne gelince, hoca efendiler hiç kaygılanıp üzülmesinler…”

*

Ankara vekili Hoca Mustafa, “Affedersiniz efendim” diyerek söz istedi:

“Biz konuyu başka görüş açısından ele alıyorduk; açıklamalarınız bizi aydınlattı. Karma Komisyon’ca sorun çözümlenmiştir…”

*

Kanun önergesi çabucak yazıldı. İkinci birleşimde okundu. Ad okuyarak oya sunulması önerisi üzerine kürsüye çıkarak konuşmasını yaptı.

“Buna gerek yoktur, memleket ve milletin bağımsızlığını sonsuza kadar koruyacak ilkeleri yüce Meclis’in, oybirliğiyle kabul edeceğini sanırım?”

Salondan “Oya konulsun!” sesleri yükseldi. Başkan oya koydu, önerge oybirliğiyle kabul edildi.

Yalnız, cılız bir ses işitildi:

“Ben muhalifim…”

O ses, “Söz yok!” sesleriyle boğuldu.

Osmanlı saltanatı artık bitmişti.

Günaydın Hüzün, Neler Oluyor Dünyada?

Son birkaç ay bayağı hengameli geçti. Genel (14 Mayıs 2023) ve cumhurbaşkanlığı seçimi (28 Mayıs 2023) sonrası siyasi kozlar paylaşıldığından “ortam biraz daha rahatlar” diye düşünürken daha da ciddileşti rahatsızlık. Siyasetin bizatihi kendisinde mi var bu rahatsızlık, yoksa ülkemizde üretilen ve uygulanan politikalarda mı tartışılır doğrusu. Bir defasında Arap ülkelerinin birindeki seçimlerini takip etmiştim de çok kirli bir dil kullanıldığını gördüm. Enver Sedat ve Muammer Kaddafi birbirlerine söylemediklerini bırakmıyorlardı. Oysa seçim Mısır’da gerçekleşiyordu ve sivri dil savaşı belden aşağıya indikçe inmişti!.

Maalesef ülkemizde de sivri ve kirli dilli bir seçimi de geride bıraktık. Türkiye’de ekonomik, siyasi, kültürel, sosyal sıkıntılar ve sorunlar iktidar aleyhine had safhada olmasına rağmen muhalefet bu işin üstesinden gelemedi, beceriksiz oldu. Üstelik 21 yıldır iktidarda bulunanlar dünyeviliğinin ışık hızıyla arttığı; ekonomik krizi, yükselttiği enflasyonu, hayat pahalılığının seçim propagandasını ”Bu sorunları da yine biz çözeceğiz” diye toplumu inandırarak ipi göğüsledi. Başarılı oldular. Çünkü iktidar partisinin güçlü propagandasında kendileri giderse devletin çökeceğini, dinin elden gideceğini, bayrağın indirileceğini, camilerin kapanacağını ve ezanın susturulacağını iddia ediyorlardı. 

Gri Listedeki Ülkem

Bizim gelenekçi söylemlerimizden birinde “her toplum kendi layığıyla idare olunur” ölçüsü yine haklı çıktı. Görüldü ki en büyük düşman cehalet.

O günden bugüne en önemli hususlara şöyle bir göz atacak olursak, eski bakanların tümü milletvekili oldu. Yeni hükümet kuruldu; en dikkat çeken isimler ise MİT Başkanlığına İbrahim Kalın’ın, Dışişleri Bakanlığına da Hakan Fidan’ın gelmesi yanında Maliye Bakanlığına Mehmet Şimşek’in İngiltere’den ve Merkez Bankası Başkanlığına Hafize Gaye Erkan’ın Amerika’dan gelmeleri dikkat çekti. Mehmet Şimşek “Tek amaç gri liste utancına son vermek” derken ne demek istemişti? Türkiye 21 Ekim 2021 günü OECD’ye bağlı Mali Eylem Görev Gücü(FETF) tarafından gri listede yer almıştı. Sebep “kara paranın aklanması ve terörizmin finansmanını engellemede eksiklikler” olmasıydı. Böyle bir resmi düşünebiliyor musunuz?

Hükümetin “müjde” diye duyurduğu memur zamları daha cebe girmeden iğneden ipliğe artan vergilerle buharlaştı. Akar yakıttan beyaz eşyaya birçok kalemde KDV arttı. Pasaport, noter harçları yüzde elli zamlandı. Oluşan tablo kaşıkla verileninin kepçeyle alındığını gösterdi. Uzmanlar da “devlette tasarruf pas geçildi. Seçim ekonomisinin ağır faturası 85 milyon insanın sırtına yüklendi” dedi. Kurt politikacılar, duayen siyasetçiler bunu “IMF’yi bile aratan acı reçete” derken hükümetin IMF’ye borç verildiğini belirten açıklamalara hatırlatmalarda bulundular. “İMF’de gelse aynısını yapardı” denildi. Emekliye gelince “bütçe yok” diye geçiştirildi. Yerel seçim öncesi ücretli ve memur için açılan ‘torba’ sıra emekliye gelince kapandı. Enflasyona yenilen milyonların seyyanen zam talebi karşısında iktidar sus pus. Madem öyle yapılacaktı Şimşek ve Erkan’ın yurtdışından getirilmesine ne gerek vardı, zammı siz yapardınız olur biterdi. Geniş bir halk kesimi böyle düşünüyor.

Can Yücel Mi, Şebnem Mi?

Eğitimin kalitesi de gittikçe bozuldu. Yeni Bakan Yusuf Tekin’e “eğitimin kalitesine kafa yorun” diye hatırlatmalarda bulunurken, sayın bakan karma eğitime karşı kız çocuklarının okul sayısının artmasını gündeme taşıdı ve tepki gördü. Ayrıca ÖSYM de sınıfta kaldı. Liyakat sınavında milyonların bilgi birikimini test eden ÖSYM adayların girdiği KPSS’de görülmemiş bir liyatsızlığa imza attı. Elif Şebnem Akal’ın şiiri, Can Yücel’e aitmiş gibi soruldu. “Giderlerse gitsinler”in neticesi 20 Tıp Fakültesi mezunu kadar doktorumuz yurt dışına gidiyor, gitti. Bundan büyük kayıp olur mu?  Millet ekmeğinden, devlet kırtasiyeciliğinden bir türlü vaz geçmedi . Bütçe tarihi açık verince fatura vergi artışlarıyla millete çıkarıldı. Vah ki ne vah. Sofra küçülten acı reçete “Ya Devlet” tepkilerini doğurunca kamu kurumlarından tasarruf istendi. Asıl yükü oluşturan seçim ekonomisi, garanti ödemeleri pas geçilerek kırtasiyenin, temsil giderlerinin azaltılacağı vaad edildi. Ama inandırıcılığı olmadı. Fedakârlık yine vatandaşa kaldı. Ekonomi, patlayan kur (Euro ve dolar fırladı, her gün yükselerek değişiyor), iğneden ipliğe zam, yerinde durmayan enflasyon döngüsüne hapis olurken Merkez Bankasının rezerv satışının oluşturduğu yüke işaret eden ekonomistler, tek tercihin etkili faiz artışı olduğunu ileri sürüyorlar. Merkez Bankası 2.5 kadar faizi artırdı ama bu gidişle dolar 30 da olur 40 da olur.” Türk lirası son bir yılda üç kat daha eriyince Bulgarlar ucuz alış veriş için Edirne’ye akın akın geliyorlar. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri seyahatinden mutlu döndü. KKTC’ye giderek büyütülen, ancak henüz tamamlanmayan Ercan Havaalanının açılışını yaptı ve yakında yeni gelişmelerin beklendiğini söyledi.

Acı Da Olsa Tebessüm İhtiyacı

Bu arada CHP’de seçim yenilgisi sonrası tartışmalar bir türlü bitmiyor. Ana muhalefet ülke gündemi olan ekonomiyi, hayat pahalılığını ve enflasyonu görmezden geliyor, kendi iç meselelerine döndü.

Tabii ki bu ara 18 yaşındaki Fenerbahçeli Arda Güler’in Real Madrit’e transferi yüzümüzü güldürdü.” Sonra A Milli Kadın Voleybol Takımımızın Milletler Ligi’nde finale girerken önce ABD’yi sonra Çin’i 3-1 yenerek dünya şampiyonu olması kadar gurur verici oldu. Duyma engelli Milli Voleybol Takımımız da Avrupa Şampiyonu. Oh be nihayet. “Böyle de olmaz ki” diyen mütebessim yüzü ile bizlere yıllardır unuttuğumuz tebessümü öğreten Usta sanatçı Özkan Uğur’un vefatı içimizi acıttı. Bir başka acılı haber de günlerdir Mehmet Şimşek’in de hocası olan ünlü ekonomist Prof. Dr. Korhan Berzeg’in tatil için gittiği memleketi Balıkesir’in Gönen ilçesinde kaybolması ve hala bulunamaması! Böyle bir gelişme yaşanır mı, demek ki yaşanıyormuş.

NATO ve AB Bize Sıcak mı ki?

Bu ara Rusya, Ukrayna’yı ve özellikle Odessa’yı bombalamaya, sivilleri öldürmeye devam etti. Karadeniz’den dünyaya buğday, mercimek ve tahıl taşıyacak gemilere müsaade etmedi Moskova. Rus ve Ukraynalı gençler ve aileler bu savaştan kaçarak başta Türkiye olmak üzere sığınacak ülkelere koşuyorlar. Hatta söz konusu ülkelere yerleşiyorlar. Fakat bu defa da nüfus artışından dolayı konutlar kâfi gelmiyor, ülkeler buna hazır değil. Fiyatlar patlıyor. NATO ise kendi emeli peşinde. Hiçbir zaman Türkiye’ye hakiki müttefik ülke gözüyle bakmayan NATO’ya bu defa da Türkiye tavır koydu; yeni olacak üyeler İsveç ve Finlandiya da teröre kesin tavır almalı diye. Finlandiya buna yanaştı, Ankara’nın olumlu rızasını aldı, İsveç’in durumu ise hala gündemde tartışılıyor. Hele Danimarka’da Türk Bayrağından sonra Stockholm’de Müslümanların kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’in yakılması gerilimi daha da artırdı. Rusya savaşın gölgesinde toplanan NATO, ülkelerinin önündeki en kritik gelişme İsveç’in katılım sorununu sıcak tutmaya çalışıyor. Ankara ise “Stockholm’ün teröre sıfır tolerans göstermesi şartını ileri sürüyor. Ayrıca Ankara “Siz Avrupa Birliği’ni açın, biz de İsveç’in önünü açalım” diplomasisi yürütüyor. Yürütüyor ama garp cephesinde yeni bir şey olmayacak gibi. Hükümetin Avrupa Birliğine iktidara ilk geldiği 2002 yılındaki gibi sıcak bakması toplumu şaşırttı. Çünkü epeyi süredir köşeli tavır almıştı. Hızlı bir dönüş toplumu hayrette bıraktı. Gelinen noktada ise gözlemciler NATO’nun alacağı tavrın örgütün geleceğini şekillendireceğini savunuyorlar. Bana göre de bu çok doğru. NATO, ABD güdümünden, üyelerin güdümüne daha fazla girmeli. Vilnius Zirvesi’nde ise Ankara’nın yeşil ışığı ile batının terörle kapsamlı mücadele vaadi altına alındı.

Gelişmeler Işık Hızında

Öte yandan İsrail ise bir yandan Filistin’i ve sivil halkı vuruyor, bir yandan da işgal ediyor.

Türkiye’ye gelmesi ertelenen ve kalbine pil takılan İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Yüksek Mahkemeye ilişkin tasarısı parlamentoda birinci oylamadan geçince İsrailliler sokaklara döküldü. Körfez Ülkeleri ise İhvana karşı para yağdırdı. BAE, Belçika İklim Bakanı dâhil Avrupa’da binden fazla kişiyi Müslüman Kardeşlerin parçası gibi göstermek için sahte belge hazırladığı ortala çıktı. Abu Dabi’nin bir özel istihbarat şirketini kişi başı 50 bin Euro ödediği sızdırıldı.

Bu ara Akdeniz’de Afrikalı göçmenleri taşıyan teknelerin batması sonucu onlarca masum insanın denizde boğulduğu haberleri 21 yüzyıl için yüz karası bir gelişme. Üstelik bu haberlerin ardı arkası da kesilmiyor.

Dünya dönerken gündem de dönüyor.

Rusya ile arasında balayı yaşan Çin elini kolunu her tarafa uzatıyor. Şanghay İşbirliği Örgütüne en son İran da dahil oldu. Sanırım bu gidişle Rusya nükleer silahlarını kullanıp üçüncü dünya savaşı çıkarmazsa, iki kutuplu bir dünya yeniden inşaya doğru gidiyor. Çünkü artık doğu da zenginleşti.

Yeniden başa ve bize dönersek Hükümetin zamları içimizi ve dışımızı morarttı. Biraz da devlet kemer sıksın demeye kimse cesaret edemiyor. Çünkü yönetim hukuk devleti olma özelliğini unuttu. “İtibardan taviz olmaz” diyerek en büyük israfı ve hovardalığı kendisi yapıyor. Memur zamlarıyla aynı torbadan vergi artışları çıkınca iğneden ipliğe zam üstüne zam geldi. Bütçe açığı için önce kamudaki yani devletteki kara deliklerin kapatılması konusunu hiç tartışılmadı bile.

Prof. Dr. ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN Diyor ki… ‘İktisâdî krizler Haber Vermeden Gelmez!’

umûmî kanaatinizi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan: Ekonominin üretim boyutundan daha çok, finans boyutuna ağırlık verenler, bütün ülkelerin ekonomilerinde depreme benzer sarsıntılara yol açar. Çalışma alanı dışı, faiz gelirlerini amaç, ürün, hizmet ve bilgi üretiminden gelir sağlamayı araç gören, bütün kuruluşlarda tehlike çanları sürekli çalar. Dünyâdaki para ile alâkalı bunalımlar, değişik alanda üretim yapan kuruluşları, şimdiye kadar bildikleri doğruları unutmaya zorlamaktadır.

Çetinoğlu: Bunalımların başlıca sebepleri nelerdir?

Prof. Gürdoğan: ‘Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’yı ekonomik bunalımdan kurtaran, iktisatçı’ diye bilinen Keynes, ‘Faiz öyle bir araçtır ki, bir noktaya kadar ekonomideki özel parayı yatırımlara yönlendirir. Bir noktadan sonra da yatırımcıyı âtıl hâle getirir’ demektedir. Keynes’’in sözünü ettiği kritik nokta, bütün ülkelerde çoktan aşılmıştır. Bu yüzden Dünyâ toplam üretimin on kat fazlası kaynak, üretim alanından, finans alanına kaydırılarak, Dünyâ ekonomisi kırılganlaştırılmıştır.

Çetinoğlu: Halk tâbiriyle ‘paradan para kazanmak…’ Bunalımlar, bu tercihin neticesi mi oluyor?

Prof. Gürdoğan: Dünyâdaki yatırımların ürün ve hizmet üretiminden daha çok, para ve risk alım satımına kayması, bütün yatırımcıların üretim güçlerini dinamitlemiştir. Üretim alanında her talebin, kendi arzını oluşturduğu gibi, finans alanında her yatırım fırsatı, kendi bunalım riskini oluşturur. Finans alanındaki kuruluşlar, taşıdıkları risklerin, büyük bunalımlara gebe olduklarını görmezler. Kuruluşlarda hiç eksik olmayan bunalımların, yönetim kitaplarında vurgulandığı gibi, çoğu zaman yedi önemli habercisi vardır.

Çetinoğlu: Bu haberciler nelerdir? Maddeler hâlinde sıralayabilir misiniz?

Prof. Gürdoğan: Elbette:

1-Kuruluşların gelecekte ne yapacaklarıyla değil, geçmişte ne yaptıklarıyla öğünmeye başlamaları.

2.-Geçmişte kendilerini başarılı kılan çözümlerin, gelecekte çözmek zorunda kalacakları problemler olacağını unutmaları.

3-Ölü yatırımlar yaparak kuruluşların işletmelerini, büyük şehirlerdeki plazalarından, göstermelik yönetim kurullarıyla yönetmeleri.

4-Kuruluşların kaynaklarını çalışma alanlarındaki, ürün ve hizmet üretiminden, alan dışındaki paradan para kazanma araçlarına yönlendirmeleri.

5-Para başkalarının parasıyla kazanılır diyerek, kuruluşların özvarlıklarını çok aşan miktarlarda borçlanmak için, onlarca bankanın peşinde koşmaları.

6-Dünyâdaki gelişmelere ayak uydurmak bahânesiyle, yöneticilerin kuruluşlardaki karar ve uygulama yetkilerini, tek elde toplamaya çalışmaları.

7-Kuruluşların denetimlerindeki her işletmeyi, kurucuların heykelleri ve sık sık değiştirdikleri bayraklarıyla donatmaları.

Çetinoğlu: Ülke ekonomilerinde yaşanan bunalımlar hangi sebeplerle oluşuyor?

Prof. Gürdoğan: Kuruluşlarda darboğazlar borçlardan kaynaklanır. Kolay kazanç peşinde koşan, amacı paradan para kazanma olan kuruluşların, başlarını bunalımlardan kurtarmaları mümkün değildir. Bunalımlar tehlike işâretlerini, başarının doruk noktasında vermeye başlar. Yukarıda sıralanan yedi bunalım işareti, kuruluşlar için olduğu kadar, ülkeler için de geçerlidir. Kolay kazanç arayanlar, kolay bunalıma düşerler. Her yerde bunalım çanları çalar ancak duymazlar, duyduklarında kritik nokta çoktan aşılmış olur.

Çetinoğlu: Yönetim problemi de söz konusu mu?

Prof. Gürdoğan: Elbette. Paylaşımcı üretimden, katılımcı yönetimden hoşlanmayanlar, krizlere karşı hassasiyetlerini kaybederler.

Çetinoğlu: ‘Hassasiyet’ten kastınız, ‘gelmekte olan tehlikeyi fark etmemek’ olsa gerek…

Prof. Gürdoğan: Denilebilir…

Çetinoğlu: Neticesi ne oluyor?  

Prof.  Gürdoğan: Habercilerin uyarılarına önem vermeyen kuruluşlar, krizleri sarsıntısız atlatmayı başaramazlar.

Çetinoğlu Konunun uzağında olanlar için biraz açar mısınız?

Prof. Gürdoğan: Borçlanmada sınırları aşanlar, para ile alakalı dalgalanmalarda hayat kaynaklarını kuruturlar.

Çetinoğlu: ‘Ülke iktisâdiyatının krizden etkilenmemesi için mal ve hizmet üretimi ön planda tutuulmalı’ diyorsunuz.

Prof. Gürdoğan: Kaliteli üretim yapan ve uygun fiyatla iç veya dış piyasalara sunanlar krizle karşılaşmazlar. Çünkü bu şekildeki üretimlerin alıcısı dâimâ vardır. Ülke sınırlarını aşarken de bu tür mallar, pasaport ve vize almakta asla zorlanmazlar.  

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Yapay zekâ bu bilgileri verebiliyor mu? Denemediğim için bilmiyorum. Prâtik zekâlar için doğruyu bulup uygulamak zor olmasa gerek.

Prof. Gürdoğan: Teşekkür ederim.

Prof. Dr. ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN:

1945 yılında Eskişehir’de doğdu. Üniversite eğitimini İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Makina Mühendisliği alanında yaptı. İşletme İktisadı Enstitüsü’nün uzmanlık programını 1968 yılında tamamladı. Devlet Planlama Teşkilatı’nda 1968 yılından 1972 yılına kadar uzman olarak çalıştı. Erzurum Üniversitesi’nde 1975’de doktor, 1987’de doçent ve 1994’de profesör unvanını aldı.  İstanbul’da Maltepe Üniversitesi’ndeki görevinden kendi isteğiyle emekli oldu. Kitap ve makale yazmaya devam etmektedir. Evli ve üç çocuk sâhibi olan Gürdoğan, Mâverâ Dergisi’nin kurucuları arasında yer aldı.

Gürdoğan’ın yayınlanmış kitapları:

1-Üretim Planlamasında Doğrul Programlama ve Demir Çelik Endüstrisinde Bir Uygulama, 2-Ticarî ve Sosyal Açıdan Proje Değerlendirme Yöntemleri, 3-İşletmelerde Yatırım Yönetimi, 4-Girişimcilik ve Girişim Kültürü, 5-Teknolojinin Ötesi, 6-Kültür ve Sanayileşme, 7-Görünmeyen Üniversite, 8-Kirlenmenin Boyutları, 9-Hicaz’dan Endülüs’e, 10-Zamanı Aşan Şehirler, 11-Günler Akarken, 12-İki Dünyanın Hesaplaşması, 13-New York’tan Los Angeles’a Yeni Roma, 14-Düşünceyi Eylem için Bilmek, 15-Dünya Bir Şehirdir, 16- Ticari ve sosyal açıdan proje değerlendirme yöntemleri, 17-İşletmelerde yatırım yönetimi.

Hamidiye Su, Atatürk Bulvar, Başkan Belediye

Geçen yazılarımdan birinde, “Ulus devlet sözünü sevmiyorum, Türkçe değil.” demiş ve “Millet devleti” diye devam etmiştim. Okuyucularımın bu karara birkaç yorumu oldu. Fakat hepsi de millet mi Türkçe, ulus mu Türkçe üzerineydi.

Sevgili dostlar, bir kelimeyi Türkler kullanıyorsa, konuşma dilimizde ve hele yazı dilimizde o kelime varsa, o kelime Türkçedir. Bu benim anlayışım. Galiba biz hâriç bütün dünyanın anlayışı da bu. Kelimelerin ırkları, yani etimolojisi beni ancak hoşluğundan ötürü ilgilendiriyor. Bir kavramın Türkçesi varsa ve “maruf” ise, yani bilinense, yaygınsa, gayet tabii onu kullanırım. Fakat yoksa, DNA’sı yabancı da olsa, yine maruf olmak kaydıyla o kelimeyi kullanırım. Oturmamış, yaygınlaşmamış uydurmacaları ise hiç kullanmam. Niçin mi? Çünkü okuyucularım yazdığımı anlasın istiyorum. 

Artık kulağımıza batmıyor

Bakınız, galiba bunu daha önce de yazdım: İngilizce bugün dünyanın en zengin ve en çok kullanılan dillerinden biri. Günümüzün Lingua Franca’sı. Bir zamanların Fransızcası gibi, bir zamanların Latincesi gibi ve bizim kültür çevremizde bir zamanların Arapçası gibi. İngilizcedeki yabancı kökenli kelimelerin yüzdesi nedir dersiniz? Sevdiğim, ilgiyle okuduğum bir dil bilimci, McWhorter, Babilin Gücü kitabında olmalı, bu sorunun cevabını aramış ve cevaplamak için bakın ne yapmış: İngilizcenin en büyük sözlüğü Oxford Sözlüğü. Son baktığımda dört kocaman ciltti. Sözlük, kelimelerin etimolojisini de veriyor. McWhorter, bu ciltlerde etimolojik bakımdan da İngilizce olan kelimeleri saymış. (Saymış dediğime bakmayın, sözlüğün bilgisayar ortamındaki kopyasından saydırıvermiştir.) Sonuç: Oxford sözlüğündeki “öz İngilizce” kelimelerin oranı %1’in altında. Yazıyla: Yüzde bir’in altında! Fakat bu yüzde bir, günlük konuşmadaki kullanımın yüzde yetmişini buluyormuş. McWhorter’in Şahane Piç Dilimiz (Our Magnificent Bastard Tongue)  başlıklı başka bir de kitabı var. 

Biz ise dili tartışırken nedense hep kelimelerin ırkını tartışıyoruz. Fakat dilimizin yapısını bozan, vahim hataları görmezden geliyoruz. İrkilmek gerekirken artık yanlışı duymuyoruz bile. Türkçe şuur altımızı kaybetmişiz.

Erkek kazma kadın kürek

Benim “ulus devlet”ten hoşlanmamamın sebebi, Türkçede isim tamlamasının böyle yapılmayacağı. “Millet devleti” Türkçenin yapısına uygundur. Gerçi “ulus devleti” de uygundur ama ben birinciyi tercih ediyorum. 

Okuyucu yorumları üzerine bunları yazayım dedim ama araya başka konular girdi. Vazgeçmek üzereydim. Üstelik daha önce de bunları yazmıştım. Fakat birden ortaya Hamidiye Su çıkmaz mı? Allah rızası için hiç mi kulaklarınızı tırmalamıyor. Artık İngilizce gramere alıştık da batmıyor mu? Yok Abdülhamit Han’ın ismi imiş, yok değilmiş. Sultan Abdülhamit bizi sopayla kovalardı. Çünkü o henüz yabancı gramerleri tabii karşılayacak ölçüde dejenere olmamıştı. 

Hamidiye Su. Belki “Su Hamidiye” desek daha da Fransızca mı, İngilizce mi, Arapça mı olur? Kanal İstanbul gibi. 

Normal şartlarda “Hamidiye Su”yu duyunca ciddî rahatsızlık hissetmeniz lazım. Demek hissedilmiyor. Sokak isimlerindeki tamlama ekinin de yok olmasının artık batmaması gibi. Kedi Seven Sokak. Eskiden Kadı Köyü, Galata Sarayı denirdi. Onlara alıştık. Hatta “erkek ayakkabı”, “kadın pantolon” gibi eşyaya cinsiyet izafe eden tamlamalara da? Anlaşılmıyorsam: Erkek ayakkabısı olur. Kadın pantolonu… Yoksa ayakkabı ve pantolonun cinsiyeti yoktur. Onları giyenlerin cinsiyeti vardı. Ayakkabı ve pantolon eşyadır, tıpkı kazma ve kürek gibi. “Erkek kazma”, “kadın kürek” olur mu?

Bu yazıyı okuyuş yapıyorsunuz

Nedense henüz cadde isimlerin bu tahribat bulaşmadı. Henüz Atatürk Bulvar, Ordu Cadde denmiyor ama yakındır. Bulvar Atatürk’e, Cadde Ordu’ya ne dersiniz? Su Hamidiye’nin yanına yakışır. 

Kötü, yanlış Türkçelere bakıyorum. Çoğunun falsosu eklerde. Gerek tamlamalarda, gerekse fiil çekimlerinde insanımızın eklerle problemi var. Sanki kelime köklerini yan yana sıralayıp sonra bunların karşısına geçip düşünüyorlar: Şimdi bunlardan nasıl cümle yapayım? Ve kafalarında Türkçe’nin yapısı değil, İngilizceninki var. İngilizcede, bütün Hint-Avrupa dillerinde kelimeler ek alarak değil, ön kelimeciklerle, yardımcı fiillerle cümle olur. Türkçe bu bakımdan onlardan ayrılır ve daha yoğundur. “Gidiyorum.” der ve işi bitiririz. “I am going.” gibi üç kelime bir de yardımcı fiil (am- olmak fiili) kullanmayız. Şimdi bakıyorum, vapurlarımız ve trenlerimiz kalkmıyor. “Kalkış yapıyor.” Masaya oturmuyorlar, “oturmuş oluyor”lar. Belki de “oturuş yapıyor”lar. Görüşmüyorlar, “görüşme gerçekleştiriyor”lar. 

Ve Su Hamidiye; Hamidiye Su! 

Pek yakında bunları “Hamidiyesel Su”, “Ordusal Cadde” falan yaparız. 

Benim James McWhorter’in bir uzmanlık dalı da sömürge dilleri. Kreoller ve pidginler. Fakat bu iki yol dışında kolonileşen dillerle ilgili tespitleri de var. Yabancı ve güçlü kültürlerin etkisine giren dillerin gramerleri basitleşiyormuş. Bizim eklerimizi, çekimlerimizi kaybetmemiz gibi. 

FacebookTwitterWhatsAppMessenger

Bazı Gündem Maddeleri

Sayın okurlarım, ibret sayılabilecek olaylarla karşı karşıya kalıyoruz. Bir ve bütün olma gereğimiz ister istemez öne çıkıyor. Sözde dost ve müttefiklerimiz Türkiye’yi Ortadoğu’da güçlü kılmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Paramızla uçak alamıyoruz. Bize direniyorlar. Diğer taraftan Ukrayna ve Rusya böyle giderse daha yıllarca savaştırılır. Ukrayna’yı kullanmak isteyenler Ukrayna’ya sınırlı silah ve füze veriyorlar. Bunları bir kısmı Rus askeri güçlerine zor ulaşıyor. Amaç Rusya ve Ukrayna’nın birlikte zayıflatılmasıdır. ABD silah şirketleri gelişmelerden son derece memnundur. Yunanistan Türk korkusuyla uğraştırılıyor. ABD üs adı altında Yunan topraklarına el koyuyor. Hiç de medeni olmayan Batı ve İsveç Kuran-ı Kerim yakmakla maalesef tatmin oluyor ve utanmadan bu saygısızlığı ve çirkinliği düşünce özgürlüğü içinde görüyor. Uluslararası hukuka yazılı belge almadığınız sürece Batılıların size söz vermesi hiçbir anlam taşımaz. Sözde tam üyelik yolunda 1999 yılında gitme denmesine rağmen, rahmetli Bülent Ecevit’in Helsinki’ye gidişi ve eli boş dönüşü unutulmamalıdır. Türkiye’ye söz verenler biz artık görevde değiliz deyiveriyorlar. Bunların devlet ve devlet adamı anlayışı budur.

Savunma sanayiine daha fazla kaynak sağlanmalı, önem verilmeli ve Türkiye caydırıcı olmalıdır. Artık muhalefeti de iktidarı da seçim sonuçlarını bir tarafa bırakmalı; Batı’nın oyunlarına karşı koymalı ve ortak tepki göstermelidir. İç politika ile bu kadar fazla meşgul olmamız yetmedi mi?

Vefat eden dostlarımıza ve eski arkadaşlarımıza karşı daha vefalı olalım; medeni tavır ortaya koyalım. Türk’ün yıllardır susmayan sanatçısı, hizmetkarı Bozkurt İlham Gencer’i ve bize Türk Dünyası gerçeğini öğreten hocamız, ağabeyimiz Prof.Dr.Turan Yazgan’ın eşini ebediyete yolcu ettik. Cenazelere ve diğerlerine bir çiçek ve temsilci göndermesi gerekenler maalesef hiç ortada görünmedi.

14 Temmuz 2023 tarihinde TV’de haberleri izliyordum. TBMM’de bir yeni hanım milletvekili kendisine rey verenlere Arapça ve Kürtçe teşekkür etmeye kalktı. Bunun bir oyun olduğu ve oyun kurucusunun da toplantıyı yöneten olduğu anlaşılıyordu. Haklı itirazlar karşısında bu başkan vekilinin işgal ettiği mevkiye hiç de layık olmadığı yaptığı konuşmadan ve garip benzetmelerinden anlaşılıyordu. Kendisinden farklı bir şey de beklenemezdi. Türkiye’de Türk ve Türkçe düşmanlığını, egemenlik haklarımızı hedef almayı anlamak zordur. Rahmetli II.Abdülhamit Türkçe konusunda çok hassastı. Mecliste bulunacak olanların mutlaka Türkçe bilmesini ve konuşmasını gerekli görürdü. Egemenlik haklarımızı hiçe sayan, Devletle kavgalı, zorla milletimizi tahrik edenlerin kavgaları sürmektedir. Demokrasinin defosu olan malum parti ve çevrelerin TC düşmanlığı ara ara nüksediyor; ama gerekli müdahale ve yasaların çiğnenmesi alışkanlığı, meydan okuyucu eylemler cezasız kalıyor. Anayasa Mahkememiz ise tatil işaretleri veriyor. Hep dağa layık bazıları Meclisi işgal ediyorlar. Yine bir hanım milletvekili çok önemli bir şey yaptığına inandırıldığı için bir dönem Kürtçe yemine özenmişti. Kürtçeyi bilen oturum başkanı ise; buna tahammül edemeyip konuşmayı sonlandırmıştı. Yeni başkan yardımcısı ise farklı davranmıştır. Siz bu kafada devam edip egemenlik haklarımıza saldırırsanız, bölücü terör örgütüyle akraba olursanız; size tek tavsiyemiz gücünüz yetiyorsa dağa çıkmak olur. Bu kadar iddialı iseniz; kendinize dağda yakışacak bir yer arayınız, biraz mert olunuz, boyun kırıp sırıtarak ekranları kirletmeyiniz. Demokrasinin değerini biliniz. Yediğiniz kabı kirletmeyiniz. Terörle beraber olanlar için dağdaki çukurlar boş ve bazılarını bekliyor.      

Asrın Akaryakıt Zammı

15 Temmuz gecesi benzin ve motorine, ÖTV ve KDV artışına bağlı olarak, litre fiyatına 6’şar TL zam yapıldı. Bu zam asrın en yüksek akaryakıt zammı olarak tarihe geçecek.

Bu zam ile benzinin İstanbul fiyatı 28,05 TL’den 34,05 TL’ye, motorinin (mazotun) fiyatı 22,37 TL’den 26,37 TL’ye çıktı. Oransal olarak bir defada yapılan zam ortalama yüzde 22.

28 Mayıs’ta yapılan seçim günü benzin 21,25 TL, mazot ise 19,4 TL idi. 48 gün içinde yapılan zamların oranı ise benzinde yüzde 60, mazotta yüzde 67 oldu.

Akaryakıta gelen bu fahiş zamların iğneden ipliğe her şeyin fiyatını artıracağı muhakkak.

Önceki KDV ve Kurumlar vergisinde oranların artışı, MTV’nin çift ödenmesi, her türlü vergi ve harçların yüksek oranlı artışları ile birleştiğinde akaryakıt zamlarının enflasyonu artırıcı etkisi büyük olacak.

***************************

Vergilerin Sebebi Deprem mi?        

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz yapılan vergi artışları ve akaryakıt zamlarını “deprem nedeniyle ve bazı ek ihtiyaçlar sebebiyle ek bütçe yaptık. Bütçe gelirlerini artırmak için torba kanunla bu düzenlemeleri yapmamız gerekti. Asrın felaketini yaşıyoruz, asrın dayanışmasını yapmak zorundayız” dedi.

Hükümetin yaptığı ve Meclis’te onaylanan Ek Bütçe 1,120 Trilyon TL tutarında. Ayrıca Anayasaya aykırı olduğu halde, Cumhurbaşkanına bunun 5 katına kadar borçlanma yetkisi verildi.

Deprem için harcanacağı söylenen tutar bunun yarısı civarında. Diğer yarısı içeriğini bizim bilmediğimiz “bazı ek ihtiyaçlar” için ayrılmış. Ayrıca Cumhurbaşkanına verilen yetki ile istenirse deprem için ayrılan paralar da diğer ek ihtiyaçlara aktarılabilecek.

Gelirleri artırmak için bu fahiş zamları yapan iktidarın devletin giderlerini, lüks ve şatafatı azaltıcı en küçük bir adım atmaması da ilginç.

***************************

Zenginden Alınmayan Vergi Fakirden Alınacak

Prof. Dr. Aziz Konukman’a göre, “2023 bütçesinde muafiyet ve istisnalar ile vazgeçilen vergi alacaklarının tutarı 994 Milyar TL. Bunun 850 Milyar lirası sermaye grubundan alınması gerektiği halde vazgeçilen vergiler.”

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’nın iddiasına göre ise, “5’li çete diye anılan şirketlere ,18 yılda 220 milyar dolar ihale verilmiş, 128 kez vergi affı sağlanmış!”

Bu vergiler sermayedarlardan tahsil edilmiş olsa ÖTV, KDV ile diğer vergi ve harçlara getirilen fahiş zamlara ihtiyaç kalmayacaktı. Bütün mal ve hizmetlerin fiyatı şimdikinden ucuz olacaktı.

Devlet neden muafiyet ve istisnalar koyarak vergi almaktan vazgeçiyor?

Getirilen muafiyet ve istisnaların gerekçesi ihracat artışına ve istihdama katkı sağlamak. Ama uygulamada böyle bir katkı sağlandığı söylenemez.

Toplumun en zengin yüzde birinden almadığı vergileri fakir halkın sırtına yüklemek bir siyasi tercihtir.

Bu tercih “ben ne yaparsam yapayım, oyunu alabileceğim yüzde 52’lik halk desteğim var” rahatlığından kaynaklanıyor olabilir.

***************************

ÖTV Artışları Devam Edecek

Rubil Gökdemir’in hesabına göre Kurumlar Vergisi, KDV artışları ve MTV’nin ikinci defa alınmasıyla 250 milyar TL toplanacak.

Akaryakıta gelen litre başı 6 TL’lik ÖTV artışı ile 58 Milyar TL gelir elde edilecek. ÖTV’de toplam 307 milyar TL’lık artış planlanıyor. Demek ki daha 249 Milyar TL’lik ÖTV artışı yapılması gerekecek. Yani akaryakıtta yeni ÖTV artışları olması kaçınılmaz gibi.

Devletin bütçesinde 36 Milyar TL olarak belirlenmiş olan Dayanıklı Tüketim Mallarından alınacak ÖTV gelirlerinin, Ek Bütçe ile 22 Milyar TL artırılacağı öngörülüyor.

Demek ki başta Dayanıklı Tüketim Malları olmak üzere birçok kalemde vergi artışları ile buna bağlı fahiş fiyat artışlarına hazır olmalıyız.

Okuduğum ve dinlediğim ekonomistlerin ortak kanaatleri şöyle:

“Şimdikinden daha büyük ek vergi paketleri de gelecek, yüksek borçlanma da. Ayrıca özelleştirme /varlık satışları da olacak.”

“Sadece Kur Korumalı Mevduat 130 milyar dolara erişti. Borçların döndürülebilmesi ve ekonominin normalleşmesi için 500 Milyar DOLAR gibi müthiş paraya ihtiyaç var. Bu yüzden Türkiye’nin birinci meselesi enflasyon değil, ödemeler dengesi krizi ihtimalidir.”

Bu yüzden “kısa vadeli borç bulma ve zam paketleri birlikte gündemde olacak.”

Erdoğan ve ekonomi kurmayları BAE, Katar ve Suudi Arabistan seferleriyle, muhataplarına cazip teklifler sunarak döviz bulmaya çalışıyor.

Ancak Prof. Dr. Emre Alkin’e göre, “Varlık Fonunda satılabilir durumda olan pek bir şey yok. Buradaki şirketleri satmak da pek kolay değil. Türk özel sektörünün elinde bulunan işletmelerin satışı gündeme gelecek.”

***************************

Bizde Akaryakıt Avrupa’dan Ucuz mu?

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz “Son zamma rağmen Avrupa ülkeleri içinde akaryakıt fiyatları yönünden en ucuz olan 4. ülkeyiz” diye savundu. “Türkiye’de zamlardan sonra 1,3 Euro olan benzin Avrupa ülkelerinde 1,6- 2,0 Euro gibi fiyatlarla satılıyor” dedi.

Bu rakamlar doğru olsa bile “Türkiye’de akaryakıt ucuz” denilmesi asla doğru olamaz.

Avrupa ülkelerinde çalışanların ve emeklilerin gelirleri Türkiye’dekilerin çok üstünde. AB ülkelerinde 2.000- 2.500 Euro arasında asgari ücret alanların bile akaryakıt alma sıkıntısı olmaz. Bizde halen asgari ücret 390 Euro, asgari emekli maaşı 258 Euro.

Ayrıca bu ülkelerde asgari ücretli oranı yüzde 5-10 arasında iken Türkiye’de asgari ücret ve çok yakınında olanların oranı yüzde 60’ın üzerinde. Türkiye’de asgari ücretin 2 katına kadar (yani 22.800 TL= 790 Euro’nun altında) ücret alanların oranı yüzde 91.

Emeklilerde durum daha da vahim. 15,9 milyon emekliden 5 milyonu, kök ücreti 6.000 TL ve altı olduğu için en düşük emekli maaşı olan 7.500 TL maaş alıyorlardı. Yılın ikinci yarısı için, kök ücret üzerinden verilen yüzde 25 zamdan sonra bile, en düşük emekli maaşı 7.500 TL’yi geçemediler ve hiç zam alamadılar.

Bu gelir seviyesindeki insanlarımızın Avrupa’dan daha ucuza akaryakıt aldığı masalına inanması da ilginç.

Türkiye’de bilim nasıl yükselir?

Son haftalarda yazdıklarımı gözden geçirdim. Sonra da bir okurumun bana şöyle seslendiğini düşündüm: Eee, yeter artık anladık. Emeklilikten başladın, fırsatçı uygulamalar ve onlara karşı kullanılan zararlı ilaçlar dedin; bizimki millî değil, koloni bilimi dedin. Dedin, dedin, dedin… Bir türlü ne yapmamız gerektiğini demiyorsun. Söyleyecek misin, söylemeyecek misin?

Peki söyleyeyim. 

Tek başına bilimi yükseltemezsiniz. Önce üretimde yüksek katma değerli, ileri teknoloji içerikli ürünlere yönelmeniz gerek. Verimliliği arttırmalısınız ki bu da inovasyonla olur. İnovasyon sadece ürün tasarımında yapılmaz. Üretim süreçlerinde, pazarlama süreçlerinde de inovasyon yapılır. Ülkede bilimin, teknolojinin gelişmesi için de ülkenin refahı için de yenilik gerekir. 

İşte, üretimi bu yöne teşvik ettiğinizde sanayiniz bilime ihtiyaç duyacaktır. Araştırma ve keşif talep edecektir. Bu talep de birçok birinci sınıf teknik ve bilim insanının toplandığı, birlikte çalıştığı, fikirlerin ve buluşların birbirini tohumladığı mükemmeliyet merkezleri gerektirecektir. Yenilikçi sanayiler ve mükemmeliyet merkezleri. Dünyada bunların öbekleştiği görülüyor. Milletlerin Rekabet Avantajı kitabının yazarı Michael Porter, bunlara “clusters- öbekler” diyor. Porter’in verdiği örneklerden hatırımda kalanlar: ABD’nin doğusunda, New England’daki MIT, Harvard, Yale ve aynı eyaletlerdeki büyük sanayi; Kaliforniya’da Silikon Vadisi ve hemen yanındaki Stanford, Berkeley.  

Bilim ve üretim öbekleri

Sonra şunu iyice anlamalıyız: Din, güzel ahlâk için inmiştir. Enflasyonu önlemek için değil. Çip imalatında inovasyon yapmak için de değil. Bu sonuncular, bilimin ve teknolojinin işidir. Dinle çip üretmek, fizikle dine kaynak yapmaya çalışmak, otomobili denize sürmek, sandalla pistte yarışa katılmak gibidir. Batırırsınız. Otomobili de ülkeyi de. 

Bir başka zihniyet değişikliği, dünyada her şeyi bilmediğimizi kabul etmektir. Bilinmeyenler bilinenlerden fazladır ve o bilinmeyenlerin üzerindeki örtüyü ilk kaldıranlar refahı da yakalar. Bilimin geliştiği ülkelerdeki buluşları gayet tabii öğreneceğiz. Fakat o buluşları onlar zaten kullanıyor. Rekabetçi üretim teçhizatlarına onları zaten ekliyor. Sizin bir adım daha öne geçebilmeniz için onların henüz bulmadıklarını keşfetmeniz lazım. Herkesin yaptığını yaparak zengin olamazsınız. 

Yapılması gerekenler şunlar: Yüksek teknolojiye, verimi arttırmaya velhasıl inovasyona, yani yeniliğe dayanan üretimin teşviki… İnovatif teşebbüslerin ve onların ihtiyaç duyacağı araştırma merkezlerinin öbekleşerek kurulması… 

Bütün dünyada üniversiteler endüstrinin talebiyle oluştu. Endüstri devriminden önce kabiliyetler üniversiteye değil, din okullarına gidiyordu. Temel bilimlerin yükselişinde birden fazla sürücü güç vardır ama teknolojinin talebi, bunlardan en önemlisidir. 

Bilim mi teknolojiden teknoloji mi…

Bilim teknolojiyi doğurur, diye bir düşünce vardır. Bu belki bugün doğrudur. Çünkü şimdi teknoloji, yalnız tekniğin değil bilinenin de sınırlarını zorluyor ve bir daha, bir daha adım atabilmek için bilimin sınırlarının aşılmasını istiyor. Bazen bilim öyle sonuçlar doğuruyor ki teknoloji, “Bu mutlaka bir işe yarar ama acaba hangi işe?” diye soruyor. Lazer ilk icat edildiğinde ve icat edenler Nobel aldıklarında lazer için, “Problemini bekleyen çözüm.” deniyordu. 

Tarihte, bilim teknolojiyi doğurmamış. Bugün öyle oluyor. Tarihte, teknoloji bilime yön vermiş. Termodinamik ve buhar makinesinin çalışmasının teorisini yapan termodinamik, daha doğrusu Carnot döngüsü, 1820 ve 1840 yıllarında anlaşılıyor.  Thomas Newcomen (1712) ve James Watt’ın (1776) ilk buhar makinesi bundan epey eski. Newcomen ile Carnot’un keşifleri arasında neredeyse bir asır var. 

Bugüne dönelim. “Bilim mi teknolojiyi, teknoloji mi bilimi doğurur? Bugün bu, tam bir “tavuk-yumurta” mekanizmasıdır. Hem teknoloji bilimi hem de bilim teknolojiyi doğuruyor. Bu alışveriş, aynı zamanda üniversiteleri ve dünya çapında bilim adamlarını da doğuruyor. 

Umudumuzu geri verin

Bunlara da ihtiyacınız olmayabilir. Mesela ülkede yerden petrol fışkırmaktadır ve zaten yeteri kadar zenginsinizdir.

Veya ülkenizdeki kazanç ortamı öyledir ki para yenilikle, teknolojiyle değil, iktidara yakın olmakla kazanılır. İktidara yakınsanız işler sizin tekelinize verilir. Böyle ülkelerde genellikle bir tekel şirket  yani monopoli değil, birkaç el, birkaç şirket yani oligopoli görülüyor. İşte o birkaç kişiye de oligark deniyor. Hani krala monarş denir ya. Onun gibi. Belki Türkçede oligarş demeliydik… 

Ne petrol ne oligark. Türkiye girişimci çocuklarının yepyeni fikirleriyle, bilim ve teknoloji insanlarının çözdüğü problemler ve keşifleriyle, siyasilerin  bu kıymetler için toprağı verimli hâle getirmesiyle yükselecektir. 

Ne olur bize ümidimizi geri verin! Çocuklarımız, torunlarımız için yine umutlanmak istiyoruz. 

15 Temmuz 2016’nın Anlamı

0

15 Temmuz 2016 kalkışmasını, dost ve müttefik kazığını; Türk Milletinin bir bütün olarak def ettiği, çöpe attığı şerefli bir tarihin adı olarak değerlendirmeliyiz.

            Bu sözde dost ve müttefik işgal ve darbe hareketine alet olarak kullanılanların bir kısmı hak ettikleri cezayı görmüşler; bazıları ise hala ya görevde, ya da etkin bir mevkidedir.

            Bu şerefli hareket Türk Milletinin bir kalabalık veya sürü olmadığının sosyolojik ispatıdır. Milletleşmenin de açık ve net sonucudur. Türk milletine mensup olma şuuru bir kere daha ayağa kalkmış ve Cumhurbaşkanı’nın da üstün iradesiyle Türk milletinin gerçek iradesini geçerli kılmıştır.

            Tarih boyu Türk’ün verdiği şehitler yüce Tük Milletinin kalbinde yaşayan ölülerdir. Onlara ölü de dememek lazımdır. Bu kalkış, işgal ve darbe teşebbüsünü dönemin iktidarınca planlanmış bir siyasi oyun gibi gösterenler ayıbın ayıbını işlemişler, gülünç duruma düşmüşlerdir. Türk Milletinin yeni bir zaferi olarak gerçekleşen bu şanlı direniş Türk Milletine aittir. Bu gerçeği ifadeden neden uzaklaşıp çekiniriz bilemiyorum. Çekinenlere düşen görev haksız yere işgal ettikleri koltukları biran önce terktir. Türk Milleti nezhep-i gayri sahih bir kalabalık değildir. “Bu millet” saçmalamalarını terk edelim, “Türk Milleti” diyelim. Ayıp oluyor; bazıları utanmasa da bizler onların yerine utanıyoruz. Aziz şehitlerimizi, Türk’ün yılmaz evlatlarını rahmet ve saygıyla anıyoruz. Nur içinde yatsınlar.

Furkan Öztürk Ne Yaptı?

0

Geçen hafta haberler, Furkan Öztürk’ün Harvard Üniversitesi’nde, doktora çalışması sırasındaki büyük buluşunu anlatıyordu. Önce genç fizikçimizi, ardından böyle kabiliyetler yetiştiren, İhsan Doğramacı Hoca’nın mirası, Bilkent Üniversitemizi ve bilimin meşalesini zirvelerde tutan dört asırlık Harvard’ı tebrik edeyim.

Böyle haberler almamız, bunlarla gurur ve heyecan duymamız ne güzel. Ancak bir eksiklik hissettim. O da şu: Kamuoyumuz, sanki bu yazının başlığındaki sorunun cevabını tam alamamış gibi: Furkan Öztürk ne yaptı? Sağ el, sol el, homokiralite gibi sözler havada uçuşuyor ama ne? Kendimi vazifelendirdim. Furkan Öztürk’ün çözdüğü problemin ne olduğunu ve nasıl çözdüğünü okuyucularıma anlatmaya çalışacağım. 

İlk canlı

Hayat deyince aklımıza ilk gelen DNA molekülü olmalı. Hani göre göre ezberlediğimiz şu çifte sarmallı,dönerek çıkan merdiven gibi nesne… İşte, canlıların sadık kopyalarının yapılmasındaki şablon molekül bu. Şablon diyorum, çünkü atın at olacağını, karıncanın karınca, insanın insan olacağını belirleyen her birine ait DNA’lardır. Bir de RNA var, Kovid salgınında bol bol adını duyduk. O da virüslerde DNA ile aynı işi yapıyor. Kovid virüsünün çocuklarının da kendisi gibi kovid virüsü olmasını sağlıyor. Yani DNA, RNA hangi canlıya aitse onun şablonunu, isterseniz kodunu, şifresini deyin, içinde taşıyor. Hâkim görüş, önce RNA’nın ortaya çıktığı. Sonra ondan DNA oluşmuş. RNA’ya da DNA’ya da nükleik asit deniyor.

Buraya kadar pek âlâ, pek güzel. Hayatı açıklıyoruz: DNA, RNA, kendi kendilerini kopyalıyor. Sonra her biri taşıdığı şifreye göre başka başka canlıyı yapıyor. Evrimle, virüsten çınar ağacına, solucandan insana cümle canlılar oluşuyor. Bu sürecin bütün adımlarını gözlüyoruz, biliyoruz. Hayat dediğimiz kendi kendini üretmek zaten. Şimdi büyük soru geliyor: Tamam; bunlar kendi kendilerini kopyalıyor. İyi de ilk kendi kendini kopya eden molekül nasıl doğdu? Öyle ya, bu moleküller öyle tesadüfen kendiliğinden olacak şeyler değil. 

Bu soru aslında şu soru: İlk hayat nasıl başladı? İlk canlı nasıl oluştu? 

Canlıdan canlı olur – Ya ilk canlı?

Eski bir teori vardı. Bazı killer, bazı madenler, düzenli fakat karmaşık kristal yapılarına sahiptir. Acaba bunlar ilk kendi kendini çoğaltan moleküllere şablonluk yapabilir mi? Bir kalıp gibi davranabilir mi? Yani cansız kil, cansız mineral, canlının beşiği midir? 

Bu soruyu dinlenmeye bırakalım. İkinci bir meseleye bakalım. Yazımın sonunda ikisi birden çözülecek: Birbirinin aynı olan moleküllere izomer denir. Aynı yapı anlamında. Örnek vereyim: b harfi ile q harfi izomerdir. Farklı görünürler ama çevirirseniz aynı olduğunu görürsünüz. P ile d de öyle. Bir de birbirinin aynı gibi fakat tam aynı değil, bir birinin aynadaki aksi gibi olan moleküller vardır. İşte el benzetmesi burada işe yarıyor. Sol elinizi nasıl evirip çevirirseniz çevirin, ondan sağ el yapamazsınız. Birbirinin aynadaki aksi gibi olan moleküllere birbirinin enantiomeri denir. Sağ eliniz sol elinizin enantiomeridir. Küçük b harfi de d harfinin enantiomeridir. Nasıl çevirirseniz çevirin, b’yi d yapamazsınız. Eller gibidirler. Birbirinin aynadaki aksi gibi… 

Bir başka örneği helezon merdivenlerden verebiliriz. Merdiven sola dönerek çıkabilir veya sağa dönerek. Birbirlerine çok benzerler ama aynı değildirler, aynadaki akis gibidirler. 

Moleküllere dönelim. Birbirinin aynadaki aksi gibi olan moleküllerin birbirine bir üstünlüğü yoktur. Dolayısıyla laboratuvarda böyle bir molekül üretiyorsanız iki cinsi birden elde edersiniz. Böyle karışımlara rasem karışım denir. Öyle ya, neden biri veya diğeri tercih edilsin ki? Tam yarı yarıya oluşurlar. İlaç firmaları yaşam moleküllerinin sentetiklerini yaptığında, genellikle %50-%50 oranında karışımlarını elde ederler. 

Sol mu sağ mı? Doğa taraf tutuyor!

Ancaaak! Büyük bir ancak! Hayat böyle çalışmıyor. Hayatın yapı taşı olan moleküllerin sağa bakanıyla sola bakanı eşit miktarlarda bulunmuyor. Yalnız bir çeşidi oluyor. Hem sağ hem sol el yok. Sadece biri var. Bazı ilaçları biz üretirken rasem üretiyoruz ama vücut bunlardan sadece bir tipini kullanıyor. DNA’nın, RNA’nın, daha nice yapı taşının, şekerlerin, aminoasitlerin hep tek yönlü olduğu gözleniyor. Bunlara homochiral deniyor. Homo, aynı; chiral, el demek. 

İşte bizdeki haberlerde bol bol bu terim geçiyordu. Homokiral, homokiral… 

Yüz küsur yıldır çözülmeyen ve Furkan Öztürk’ün çözüm teklifi yaptığı buluş tam bununla ilgili. Hayatın molekülleri niçin hep aynı yönlü? DNA helezonu niçin hep sağa dönerek tırmanıyor? Canlının yapı taşı aminoasitler, şekerler niçin hep tek yönlü? 

Öztürk şunu bulmuş: Manyetik özellikli minerallerin üstünde oluşan organik moleküllerde, sol el ve sağ el yapısından birinin enerjisi daha düşük oluyor. Yani biri diğerine tercih ediliyor. Ürün karışımında o tercih edilen ürüyor. Sonuç homokiral! Yani hepsi aynı el gibi. Bir kere sol veya sağ el üretilince de ondan sonrası kolay. Artık o hep kendi gibisini yapıyor. 

Öztürk bunları benim yaptığım gibi lafla iddia etmemiş. Önce teorik hesaplamasını yapmış, sonra da deneyini. Ve olan bitenin fotoğrafını da çekip makalesinde yayımlamış. Hatta daha ileri gitmiş: Bir ırmağın beslediği ve su seviyesi mevsimler değiştikçe yükselip alçalan bir gölün kıyısında, homokiral ürünün nasıl saf hâle geleceğini de anlatmış. 

Kaç adım birden! Homokirallık denilen esrar çözülüyor. Canlıyı canlı yapan moleküllerin, mineralleri kalıp tutarak oluştuğu teorisi destekleniyor. 

Furkan Öztürk’ün başarısı gerçekten büyük. Tebrikler, tebrikler, tebrikler… 

Bütün okuyucularımın bayramını kutlarım. Bayramınız bayram olsun dostlarım. 

Sahnenin Arkasına Çekilmek

2026’nın ilk aylarını hatırlayalım…

Geceleri telefonlarımıza peş peşe son dakika haberleri düşüyordu.

İran’dan fırlatılan balistik füzeler İsrail’e doğru ilerliyor, İsrail hava savunma sistemleri devreye giriyor, Tel Aviv ve diğer şehirlerde sirenler çalıyor, insanlar sığınaklara iniyordu. Ardından İsrail’in İran’daki askeri tesislere, füze altyapısına ve nükleer programla bağlantılı hedeflere yönelik yeni saldırılarının haberleri geliyordu. Birkaç saat sonra bu kez Tahran’ın yeni bir misillemesi konuşuluyordu. Gökyüzünde önlenen füzelerin görüntüleri, patlamalar, karşılıklı tehditler ve “Bir sonraki saldırı ne zaman?” sorusu kısa sürede gündelik hayatın parçası hâline gelmişti.

ABD’nin de doğrudan savaşa dahil olması tabloyu daha da ağırlaştırmıştı. Artık konuşulan yalnızca İran ile İsrail arasındaki bir savaş değildi. İran’ın Amerikan üslerini vurup vurmayacağı, Hürmüz Boğazı’nın kapanıp kapanmayacağı, petrol fiyatlarının nereye gideceği ve Körfez ülkelerinin çatışmaya sürüklenip sürüklenmeyeceği tartışılıyordu. Her yeni saldırıdan sonra aynı soru soruluyordu:

Bu savaş nereye kadar yayılacak?

O günlerde savaşın iki ana aktörü vardı: Bir tarafta İran, diğer tarafta İsrail.

Aylar geçti…

Ortadoğu hâlâ sakin değil. Füzeler ve İHA’lar hâlâ uçuyor, askeri operasyonlar devam ediyor, yeni ittifaklar kuruluyor ve eski gerilim hatları yeniden hareketleniyor.

Ama bir şey dikkatinizi çekti mi?

İsrail artık sahnenin önünde değil.

İsrail, Lübnan ve Suriye’de askeri varlığını ve operasyonlarını sürdürmesine rağmen Ortadoğu bugün bize savaşın ilk aylarından oldukça farklı bir görüntü veriyor. İran ile İsrail arasındaki karşılıklı füze düellosu artık bölgesel gündemin merkezinde değil; onun yerine başka gerilim hatları öne çıkıyor.

Güneyde, İran’la yakın ilişkileri bulunan Husiler yeniden Suudi Arabistan’ın güvenlik gündeminin merkezine yerleşti.

Batıda ise Türkiye ile Yunanistan arasındaki eski sorunlar yeniden sertleşirken İsrail – Yunanistan – Güney Kıbrıs Rum Yönetimi hattındaki askeri ve stratejik yakınlaşma belirginleşiyor.

İran’la doğrudan füze düellosunun ağır askeri, ekonomik ve toplumsal maliyetinin ardından bugün ortaya çıkan manzaraya baktığımızda, İsrail şehirlerinin savaşın ilk dönemindeki yoğun füze baskısını yaşamadığını ancak İran’la yakın ilişkili Husilerin oluşturduğu güvenlik yükünü giderek Suudi Arabistan taşıdığını görürüz. Diğer tarafta İsrail, İran savaşında edindiği askeri tecrübeyi ve savunma teknolojisini Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile derinleşen ilişkilerinin önemli bir unsuruna dönüştürmektedir.

Böylece çatışmanın ağırlık merkezi İsrail topraklarından uzaklaşırken İsrail’in bölgesel rolü de değişmektedir. Birkaç ay önce İran füzelerinin doğrudan hedefi olan ülke, bugün giderek teknoloji sağlayan, askeri ortaklıklar kuran ve çevresindeki güvenlik mimarisini etkileyen bir aktör konumuna geçmektedir.

Bugün ortaya çıkan sonuç şudur:

Savaş sona ermemiştir; fakat savaşın doğrudan maliyetinin giderek daha küçük bir bölümünü İsrail taşımaktadır.

Üstelik ortaya çıkan yeni güvenlik düzeni de şimdilik İsrail’in aleyhine işlememektedir. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Antlaşması’dır. İlk bakışta bölgedeki güç dengeleri bakımından İsrail’in dikkatle izlemesi gereken böyle bir yapılanmanın karşılaştığı ilk ciddi güvenlik sorunlarından biri İsrail değil, Suudi Arabistan’a yönelen Husi tehdidi olmuştur. Böylece İran’ın bölgesel baskısının oluşturduğu güvenlik maliyeti artık yalnızca İsrail ve ABD tarafından değil; Suudi Arabistan’ın yanında Türkiye ve Pakistan tarafından da dikkate alınmak zorundadır.

Bu gelişmeler ortaya oldukça ilginç bir tablo çıkarmaktadır.

İran – İsrail savaşının ilk aylarında İsrail kendi şehirlerini İran füzelerine karşı savunmaktaydı. Bugün Suudi Arabistan İran’la bağlantılı Husi tehdidine karşı kendi hava sahasını ve enerji altyapısını korumaya çalışırken, Mekke Antlaşması ve ardından başlayan üçlü askeri koordinasyonla Türkiye ve Pakistan, Körfez güvenliğinde daha doğrudan rol üstlenmeye başlamıştır. Yine bugün İsrail ise Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile askeri ilişkilerini derinleştirmekte ve kendi savunma teknolojisini Doğu Akdeniz’deki güvenlik mimarisinin bir parçasına dönüştürmektedir.

İsrail’in bugün sahnenin önünden çekilmiş olmasını bu nedenle yalnızca askeri bir geri çekilme olarak okumamamız gerekir. Doğrudan çatışmanın maliyetini azaltırken bölgesel gelişmelerden stratejik avantaj üretebildiği ölçüde, bu durum İsrail açısından bir kazanımdır.

Fakat burada önemli bir sınır vardır.

Bir devlet çevresindeki gerilimlerden yararlanabilir, rakiplerinin başka güvenlik sorunlarıyla uğraşmasından avantaj sağlayabilir ve çatışmanın maliyetini kendi topraklarından uzaklaştırabilir. Ancak ortaya çıkan yeni ittifakların, yeni güvenlik ilişkilerinin ve değişen güç dengelerinin tamamını kontrol edemez.

22 Mart 2026’da Kocaeli Aydınlar Ocağı web sayfasında yayımladığım “Ye’cûc ve Me’cûc: Bir Kavim mi, Yoksa Bir Süreç mi?” başlıklı yazımda bu nedenle şu noktaya dikkat çekmiştim:

“Bir noktada başlayan süreç başka bir yerde yeni bir gerilim üretir, oradan başka bir alana sıçrar ve kısa sürede birbirine bağlı bir zincire dönüşür. Bir süre sonra artık başlangıç noktası bile önemini kaybeder.”

Bugün henüz sistemin kendisini tutamadığını söyleyemeyiz. Tam tersine, sistem hâlâ kendisini tutuyor.

Fakat gerilim başladığı yerde de durmuyor.

İsrail – İran doğrudan çatışması geri plana çekilirken, savaşın ağırlık merkezi giderek İran–ABD/Körfez ve çevredeki bölgesel gerilim hatlarına kayıyor. Üstelik bu değişim yaşanırken savaşın başlangıcındaki ana aktörlerden biri giderek sahnenin önünden geriye çekiliyor.

Belki de bugün sorulması gereken soru artık şudur:

Savaşın maliyetini bugün kim ödüyor ve ortaya çıkan yeni dengeden kim kazançlı çıkıyor?

Doyumsuzluk Sınırı Ölçülebilir Mi?

Fonlara para yatıranların “az kârla yetinmeyen, kısa zamanda çok yüksek meblağlarda para kazanmak isteyen hırslı yatırımcılar” olduğu söyleniyor. Fakat esas gözünü hırs bürümüş olanların küçük yatırımcılar değil, küçük yatırımcıları soyarak kısa zamanda milyarder olmaya çalışanlar olduğu açık.

Fon soruşturmalarında ismi geçen, tutuklanan kişiler arasında öyle isimler var ki “Yahu bu kadar unvan, bu kadar para, bu kadar itibar da mı kesmedi?” diyesiniz gelir.

Bakanlık, milletvekilliği yapmış ve bir çırpıda tek bir fona 163 milyar TL yatırabilecek kadar bir serveti olan Fatma Betül Sayan Kaya küçük yatırımcıların 2,2 milyar TL’sine neden göz dikmiş olabilir?

Peki ya ekranlarda bize yıllarca “Dolar ne olur, enflasyon nereden döner?” dersi veren, kendilerine büyükelçilik, üst düzey kamu görevleri verilmiş profesörler ile kâğıt paralarımızda imzaları bulunan T.C. Merkez Bankası’nın iki eski başkan yardımcısına ne demeli?

Bu “saygın” şahsiyetleri o muazzam finans çarkının dişlileri arasına iten şey, herhalde ay sonunu getirememe telaşı veya simit-çay hesabı olamazdı.

TC-YRZ tescilli 19,5 milyon dolarlık jeti, 4 tane süper lüks yatı ve garajındaki Rolls-Royce’lu, McLaren’li koleksiyonuyla gökyüzüyle deniz arasında adeta “Mekke-Cenevre” mekik seferi düzenleyen 28 yaşındaki Muhammed Yarız gibilerin doyumsuzluğunu ve görgüsüzlüğünü anlamaya çalışıyoruz.

Sadece fonlarda değil, kamu gücünü kullanan küçük çaplı bürokratlarda da bu doyumsuzluğun yansımasını şatafatlı yaşama merakında görüyoruz. Kırıkkale’nin 39 bin nüfuslu Yahşihan ilçesinde AK Partili belediyeye yönelik sürdürülen yolsuzluk soruşturması kapsamında tutuklanan eski İmar Müdürünün serveti dudak uçuklattı.

Üç lüks araç (Porsche 911, Mercedes AMG, Mercedes G serisi) 131 milyon, Bodrum’daki villa ve marinadaki yat 410 milyon lira: toplam 541 milyon. Belediyenin yıllık bütçesi ise 120 milyon. Yani 39 bin nüfuslu bir ilçenin dört buçuk yıllık bütçesine denk bir servet, bir imar müdürünün garajında ve limanında duruyor.

Soygun düzeninin aktörlerinin, yaşam tarzları ile ilan ettikleri “haram kazançlarının” sorgulanmayacağından çok emin oldukları anlaşılıyor.

******************************

DOYUMSUZLUĞUN BİLİMSEL AÇIKLAMASI

CB Erdoğan’ın “nefsinin esiri” olduğunu veya “şeytanın aldattığını” söylediği kişilerin bu davranışlarını açıklayan bilimsel çalışmalar da var:

Sosyal psikologlar Brickman ve Campbell (1971) bu doyumsuzluk maratonuna “Hedonik Koşu Bandı” (hedonic treadmill) adını veriyor. Sistem şöyle çalışıyor: Birey makamı, koltuğu ve milyonları kapınca, beyin bu muazzam seviyeyi anında “varsayılan sıfır noktası” olarak güncelliyor. Artık sıradan makam, itibar ve zenginlik doyuma yetmiyor; o koşu bandında sürekli koşmak, hep daha büyük “finansal skorlar” tabelaya yazdırmak gerekiyor.

Yüksek pozisyondaki bireyler için finansal kazanç bir ihtiyaç değil, bir “skor” ve güç simgesi niteliği kazanıyor.

Makam, unvan ve yüksek gelir elde edildikten kısa süre sonra doyuruculuğunu yitiriyor. Birey aynı tatmin seviyesini koruyabilmek için sürekli daha fazlasını (daha yüksek sermaye, daha büyük kazanç) elde etme döngüsüne giriyor.

Sosyal psikolog Dacher Keltner’in (2003) güç ve nöroloji üzerine yaptığı deneyler ise olayın biyolojik trajedisini özetliyor: Güç, statü ve hesap sorulmazlık biriktikçe; beynin empati, adalet ve etik kaygıyı yöneten lobları adeta pilleri bitmiş kumanda gibi tepkisizleşiyor. Ortaya nur topu gibi bir Güç Zehirlenmesi çıkıyor. “Sistemi benden iyi kimse bilemez, bana bu dünyada hiçbir kural işlemez” illüzyonu baş gösterince de ahlak ve vicdan bir çöp kadar değersizleşiveriyor.

Bakanlık, büyükelçilik, milletvekilliği, akademik unvanlar, en kritik makamlarda bürokratik görevlerin verdiği şan ve şöhretle yetinmeyip doyumsuzluk girdabına sürüklenenlerin tedbirsizliği de ilginç. Bunlar kendilerini yerçekiminden, ahlak kurallarından ve Ceza Kanunu’ndan muaf zanneder hale geliyor. Yıllarca “kural koyucu” veya “akıl hocası” pozisyonunda bulundukları için, yasal ve etik denetimlerin kendilerine işlemeyeceğine dair narsist bir özgüven geliştiriyorlar.

Bu özgüven yasal risklerin hafife alınmasına ve finansal suça ortak olmaya zemin hazırlıyor.

“Halkı fonuna kadar soyanların” bu kadar pervasız olmalarını galiba anlamaya başladım.

Bu tür “nitelikli soyguncuların” işlediği suçlara karşı kurumların hazırlıklı olması gerekirdi. Ama bunu sağlamak için hukukun herkese eşit işlemesi gerekiyor.

******************************

İKİ FATMA VE İKİ HUKUK UYGULAMASI

Yeni Parti Kocaeli İl Başkanı Erdem Arcan, eski Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya ile İzmit’in seçilmiş Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet’e farklı hukuk uygulanmasını eleştirdi: “İki Fatma’nın yaşadıkları üzerinden hukukun herkes için aynı uygulanmadığını görüyoruz. Hiç kimse makamı nedeniyle suçlu, iktidar gücü nedeniyle de dokunulmaz kabul edilmemeli” dedi.

Çoğu yorumcunun ortak görüşüne göre, Fatma Betül Sayan Kaya’nın durumunda muhalif yetkililer olsaydı uygulama çok farklı olurdu:

Muhalefete mensup belediye başkanları ve idareciler hakkında yürütülen soruşturmalarda doğrudan adli soruşturmalar, gizli tanıklar ve şafak operasyonları gündeme geliyor. Masumiyet karinesi ve lehe olan düzenlemeler yerine, kamuoyunda suçluluk algısı oluşturan tedbir usulleri (tutuklu yargılama, görevden uzaklaştırma) uygulanıyor.

İktidara yakın şüpheliler hakkında ise adli tedbirler ve tutuklama yerine idari süreçlerin, finansal düzenleme maddelerinin veya muafiyet durumlarının geniş yorumlanması söz konusu olabilmektedir.

Muhaliflere “Düşman Ceza Hukuku”nun kılıcı sallanırken, milyarlık soygunlarda yakalanan “bizim çocuklara” özel koruma kalkanları biçiliyor. Aynı suç unsuru veya finansal işlem muhalif bir aktörde “kamu zararı ve terör/örgüt faaliyeti” olarak yorumlanırken, iktidar aktöründe “ticari risk veya hukuki uyuşmazlık” olarak değerlendiriliyor.

İktidar kanadına dair önceki büyük yolsuzluk iddialarında, delilleri ortaya saçılmış olanlarında bile, neredeyse hiçbirinde, ceza verilmemiş olması tesadüf değil. Ayakkabı kutularından çıkan paraya ‘suç’ denmedi. Dönemin bakan oğlunun evinden çıkan paralar bile faiziyle iade edilmedi mi?

Peki, doyumsuzluğun sınırı ölçülebilir mi? Doyumsuzluk ölçülemez ama sınırlanabilir. O sınırı psikoloji değil hukuk çizer. Hukukun sustuğu yerde doyumsuzluk büyür, doyumsuzluğun sınırlandırılamadığı yerde toplum fakirleşir.

Mısır’dan Bulgaristan’a: Trafik ve Toplum

Kahire trafiğini daha önce kompleks sistemler açısından ele almıştım. Bu kez Bulgaristan’daki yolculuğum, üç ülkedeki trafik davranışlarını yan yana düşünmeme neden oldu.

Bulgaristan trafiğinde sürücüler trafik kurallarına uyuyordu. Şeritler, geçiş hakları, yaya önceliği ve hız sınırları yalnızca devlet tarafından konulmuş kurallar değil, sürücülerin davranışlarının doğal sınırları gibiydi. Her ne kadar bu davranış şeklinin ne ölçüde sürücülerden, ne ölçüde etkin denetim ve yaptırımdan kaynaklandığını yalnızca gözleme dayanarak ayırmak mümkün olmasa da, sonuçta ortaya çıkan davranışın öngörülebilirliği dikkat çekiciydi.

Kahire’de karşılaştığımız trafik akışını sağlayan şey sürücülerin anlık müzakeresiyse, Bulgaristan’da ise öngörülebilirlikti. Yani, Kahire’de sürücü diğer sürücüyü, Bulgaristan’da ise sürücü kuralı okuyordu.

İki sistem birbirinden çok farklıydı ama her ikisinin de kendi içinde bir düzeni vardı.

Kahire’de yolcu koltuğunda bile yoran o akışın ardından, Bulgaristan’da direksiyon başında olmaktan büyük keyif aldığım bir yolculuğu tamamlayıp Türkiye’ye döndüm.

Dereköy Sınır Kapısı’ndan içeri girdiğimde karşılaştığım ilk görüntü, Bulgaristan sınırından sadece 2-3 metre uzaklıkta yerleri kaplayan sigara izmaritleri oldu. Hemen arkasından pasaport kontrolünde görev yapan bir polisin bekleyen insanları parmak şıklatarak yanına çağırdığını gördüm.

Bunlar ilk bakışta küçük ayrıntılar sayılabilir ancak toplumlar hakkında bazen büyük siyasal söylemlerden çok küçük gündelik davranışlar bilgi verir.

Alman sosyolog Norbert Elias 1939 yılında yazdığı “Uygarlık Süreci” isimli kitabında uygarlığın yalnızca şehirlerin büyümesi, teknolojinin ilerlemesi veya devlet kurumlarının güçlenmesi olmadığını yazar. Uygarlaşma aynı zamanda insanların kendi davranışlarını giderek daha fazla denetleyebilmesidir.

Yani;

İnsan öfkesini kontrol eder.

Sırasını bekler.

Başkalarının alanını hesaba katar.

Kimse kendisini görmediğinde bile ortak mekânı kirletmez.

Elinde güç bulunduğunda onu sınırsız biçimde kullanmaz.

Bu nedenle yere atılmış bir izmarit yalnızca çevre temizliği meselesi değil, insanın kendi davranışını sınırlayabilmesi meselesidir. İnsan kendi birkaç saniyelik rahatlığını ortak alanın temizliğinin önüne koymuştur.

Pasaport kontrolündeki parmak şıklatma ise bundan daha vahimdir. Çünkü oradaki kişi yalnızca herhangi bir birey değildir. Üniformasıyla devleti temsil etmektedir.

Modern devletin görevlisinden beklenen şey sadece görevini yapmak değildir. Sahip olduğu kamusal otoriteyi belirli bir mesafe ve nezaket içinde, kendi davranışlarını sınırlandırarak kullanmasıdır. Bir vatandaşı parmak şıklatarak çağırmak, kişisel bir kabalığın ötesine geçer; temsil edilen makamın ciddiyetini de zedeler.

Devletin itibarı yalnızca törenlerde, bayraklarda, makam odalarında veya resmi nutuklarda korunmaz. Bazen bir polis memurunun vatandaşa “buyurun” demesinde korunur. Bazen de parmak şıklatmamasında.

Türkiye yollarında ilerlemeye başladığımda, aslında yıllardır içinde olduğum ancak kısa sürede unuttuğum başka bir davranış biçimi yeniden görünür hâle geldi: tehlikeli sollamalar, hız sınırlarının keyfi biçimde ihlali, tampon mesafesini yok sayma, kilometrelerce öteden selektör yaparak önündeki aracı taciz etme…

Bunların hepsini yalnızca “trafik kültürü” diyerek açıklamak eksik kalır. Çünkü bunların altında daha temel bir kamusal ilişki biçimi vardır.

Yol ortak bir alan mıdır? Yoksa güçlü olanın, hızlı olanın veya daha fazla cesaret gösterenin kendisine yer açtırdığı bir mücadele alanı mı?

İki kilometre geriden selektör yapan sürücünün mesajı çoğu zaman yalnızca “geçmek istiyorum” değildir. Mesaj şudur:

“Ben geliyorum, sen çekil.”

Burada otomobil ulaşım aracından çıkarak küçük bir iktidar aracına dönüşür. Motor gücü, hız, aracın fiziksel büyüklüğü ve hatta aracın markası sürücünün kamusal alandaki iradesinin uzantısı hâline gelir.

Asıl sorun da kural ihlalinin kendisinden önce burada başlar. Çünkü uygarlığın temelinde insanın kendi gücünü sınırlaması vardır. Birkaç tonluk lüks bir aracı kullanabilmek fiziksel güç verebilir. Ancak uygar davranış, bu gücü hiç tanımadığınız başka insanların yaşam hakkını gözeterek kullanabilmektir.

Bu açıdan bakınca Kahire trafiği oldukça ilginç bir karşı örnektir. Bu nedenle uygarlığı yalnızca katı kurallara uymakla açıklamak da eksik kalır.

Asıl mesele, başkasının varlığını kabul etmektir.

Onun güvenliğini hesaba katmaktır.

Kendi hareket özgürlüğünüzü, başkasının varlığı nedeniyle sınırlayabilmektir.

Kahire bunu yazılı kurallardan çok sürücülerin birbirlerinin hareketlerine anlık olarak uyum sağlamasıyla gerçekleşirken, Bulgaristan kuralların sağladığı öngörülebilirlik üzerinden gerçekleşmektedir.

Türkiye’de ise üçüncü bir durumla karşılaşılmaktadır. Bu, kurallar mevcut olduğu hâlde, bireyin kendi iradesini kuralın ve diğer insanların önüne koymasıdır.

Aslında sosyolojik açıdan da problem budur:

Kuralların olmaması değil, ortak normların bağlayıcılığını kaybetmesi.

Yasakların bilinmemesi değil, kişinin kendisi için istisna talep etmesi.

Kamusal alanın ortaklaşa kullanılan bir mekân değil, bireysel avantaj elde edilecek sahipsiz bir alan gibi görülmesi.

Elias’a göre uygarlık bir kez kazanılıp sonsuza kadar sahip olunan bir özellik değildir. Toplumların gündelik davranışlarında sürekli yeniden üretilmesi gerekir.

Çünkü uygarlık en çok, kimsenin birbirini tanımadığı yerlerde görünür; insanın ne kadar güçlü olduğunda değil, gücü elindeyken kendisini ne kadar sınırlayabildiğinde ortaya çıkar.

Satılan Araba, Satılmayan Ahlak

On dört yıl…

Bir insanın hayatında on dört yıl az zaman değildir. Hele bu on dört yıl, aynı otomobille yolları, yılları paylaşmışsanız…

Kimi zaman uzun yollarda, kimi zaman şehir trafiğinde; kimi zaman sevinçle, kimi zaman düşünceler içinde direksiyon başında geçen on dört yıl…

Sonunda aile meclisinde kararımızı verdik: Arabamızla vedalaşacaktık.

İnsan, yıllarca kullandığı otomobilini satarken sadece bir eşya satmıyor. Bir bakıma yaşadıklarını hatıraya dönüştürüyor.

Benim arzum belliydi: Arabamı, değerini bilecek ve ona iyi bakacak birine vermek…

Bir otomobil galerisine gittim. Galerici aracı uzun uzun inceledi. Kaportasına baktı, motoruna baktı, içini dışını kontrol etti. Sonra hükmünü verdi: “Hocam, araba yaşlı. Ekmeği yenmiş. Bu tür araçların piyasası da düşük ve yavaş. Satışı zor olur. Araban güzel, hasarsız, bakımlı; bir sözüm yok. Ama verebileceğim rakam 500 bin lira.”

Teşekkür ettim. Pazarlık bile etmedim. Çünkü bazen bir rakamın düşük olması değil, o rakamın arkasındaki anlayış insanı düşündürür.

Sohbetimizi otomobilden ticarete çevirdik. Kendisinden, işlerinden, ticaret hayatından söz etti. İyi para kazanmıştı. Fakat yine de şikâyetçiydi. “Bu zamanda ticaret yapılmaz. İnsanlara, insanlara güvenilmez…” diyordu.

Dinledim. Sonra öyle bir cümle söyledi ki, otomobilin fiyatını unuttum: “Ben bir alışverişi bitirip parayı aldıktan sonra bir daha dönüp arkama bakmam. Kişiyi de malı da tanımam. Sorumluluk kabul etmem.”

İşte burada durdum. Parayı alınca insanın sorumluluğu gerçekten bitiyor muydu? Ya sattığı malın ciddi bir kusuru varsa, ya satıcı bu kusuru biliyor veya bilmesi gerekiyor da alıcı bilmiyorsa, ya birkaç gün sonra ortaya çıkan arıza, karşı tarafı büyük bir zarara uğratırsa? “Parayı aldım, işim bitti.” demek, ticaretin kuralı olabilir mi? Belki ticaretin hesabında öyledir; ama ahlakın hesabında değildir.

Bizim medeniyetimizde esnaflık, sadece mal alıp satmak değildir. Ticaret, hizmettir, ibadettir. Bunun adı Ahiliktir.

Ahilik; dükkânın kapısını açmadan önce insanın gönlünü açmayı, müşterinin cebine bakmadan önce yüzüne bakmayı, kazancını hesaplamadan önce helalliğini düşünmeyi öğreten bir gelenektir. Ahilikte esnafın, malı kadar sözü de sağlamdır.

Ayıplı mal ayıpsızmış gibi gösterilmez. Ölçü eksiltilmez. Tartı bozulmaz. Müşterinin bilmediği bir husustan faydalanılmaz. Çünkü Ahilikte asıl mesele, “Beni kim yakalayacak ki?” değildir. Asıl mesele, “Rabbim benim yaptığımı biliyor.” kaygısıdır.

Yüce Allah, En‘âm suresinin 152. ayetinde şöyle buyurur: “Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın.” Mutaffifîn suresinin 1. ayetinde ise: “Ölçüde ve tartıda hile yapanların vay hâline!” denir.

Peygamber Efendimiz, “Bizi aldatan bizden değildir.” sözüyle ticaret ahlakının önemini vurgulamıştır.

Dikkat edelim: Aldatmak, sadece malın kusurunu gizlemek değildir. Bazen eksik bilgi vermektir, bazen karşı tarafın bilgisizliğinden yararlanmaktır, bazen “Ben sattım, gerisi beni ilgilendirmez.” demektir, bazen de insanın yüzüne başka, arkasından başka konuşmaktır.

Ahilikte esnaf, malını sattıktan sonra da esnaftır; çünkü alışveriş biter, fakat insan ilişkisi bitmez.

Ben o gün otomobilimi 500 bin liraya vermedim. Aradan fazla zaman geçmeden aracımı 785 bin liraya sattım. Demek ki piyasanın başka bir yüzü daha varmış. Fakat benim için asıl mesele, 285 bin liralık fark değildi.

O gün bir kez daha anladım: Bazı şeylerin fiyatı vardır; bazı şeylerin ise değeri…

Otomobilin bir fiyatı vardır. Dükkânın, evin, arsanın, telefonun, bilgisayarın da… Ama güvenin fiyatı yoktur. Güven ya vardır ya yoktur. İtibarın da fiyatı yoktur. İtibar, yıllar içinde kazanılır, bir cümleyle kaybedilebilir.

Bugün Ahiliği yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var. Çünkü teknoloji değişti, ticaret biçimleri değişti, alışveriş internet ortamına taşındı. Fakat insanın temel ahlaki sorumluluğu değişmedi.

Eskiden esnaf müşterisinin yüzüne bakarak mal satıyordu, bugün bilgisayar ekranının arkasında satıyor. Eskiden dükkânın kapısı vardı, bugün internet sitesi var. Eskiden mahalle vardı, bugün sanal pazarlar var. Ama vicdan hâlâ aynı vicdan.

Ahilik bize şunu söylüyor: “Kazancın çokluğundan önce temizliğine bak.”

İnsan dünyada mal biriktirirken, farkında olmadan kendisi hakkında da bir hüküm biriktiriyor. Günün sonunda insanın elinde ne kadar para kaldığından daha önemli bir soru var: “Bu parayı kazanırken kendimden ne verdim?”

Benim on dört yıllık arabam satıldı. Yeni sahibine hayırlı olsun. Ben de anahtarı teslim ettim; ama o gün otomobilden daha kıymetli bir şeyi yanıma aldım. Bir insanın gerçek servetinin, sattığı mallar değil, arkasında bıraktığı güven olduğunu yeniden hatırladım.

Araba satılır, ev satılır, arsa satılır, dükkân kapanır, para el değiştirir… Ama ahlak satılmaz, satılmamalıdır.

İnsanın asıl itibarı, kasasında biriken parayla değil, insanların onun hakkında söylediği şu cümlede mevcuttur: “Onun sözüne güvenilir.”

Ahilik, yalnızca malın arkasında durmak değil; sözün, emeğin ve insanlığın arkasında durmaktır.

Bugün esnafın dükkânına asması gereken en değerli tabela şudur: “Burada sadece mal satılmaz. Burada güven satılmaz, kazanılır.”

Yüce, Ulu Gerçek

Bu kâinatın / bu evrenin en önemli sonucu, yaratılış hikmeti / gaye ve amacı hayattır. Elbette o ulu gerçek; bu fânî, kısacık, noksan ve elemli / acılarla karışık dünya hayatıyla sınırlanmış olamaz. Belki hayatın sayısız özellikleri ve mahiyetinin azameti / büyüklüğü anlaşılan hayat ağacının gayesi ve neticesi; o ağacın azametine lâyık meyvesi, ebedî / sonsuz ahiret hayatıdır. Taşıyla toprağıyla hayattar / canlı olup, saadet / mutluluk yeri diye nitelenen mekândaki hayattır. Yoksa, bu hadsiz / sınırsız, mühim cihazlar ile donatılan hayat ağacı; şuur sahipleri için, özellikle insan hakkında; meyvesiz, faydasız ve hakikatsiz olması gerekecekti! Kâinatın ve hayat sahiplerinin en önemlisi, yükseği ve en ehemmiyetlisi olan insan; hayattan alınacak lezzet bakımından; yaratılmışların en bedbahtı / en talihsizi, en zelili / en aşağılanmışı; kısaca en zavallısı olacaktı!

Üstelik, en değerli bir nimet olan akıl dahi, geçmiş zamanın tasa ve üzüntülerini, gelecek zamanın korkularını düşünmekle, insan kalbini devamlı incitip bir lezzete dokuz elemleri karıştırdığından, en musibetli / sıkıntılı bir belâ olacaktı! Bu ise yüz derece bâtıl ve boş bir anlayıştır. Demek bu dünya hayatı, ahirete iman / inanç rüknünü / şartını kesin bir şekilde ispat ediyor. Nitekim, her baharda haşrin / dirilmenin yüz binlerce örneklerini gözümüze gösteren böyle bir Zât. İnsanın en büyük gayesi olan ebedî hayata lâzım sebepleri hazırlamasın! İnsanın en büyük, en ehemmiyetli, ona en lâyık ve umumî olan beka / ebedîlik duasını, ahiret hayatının inşasıyla ve Cennetin icadıyla kabul etmesin olacak şey mi?

Kâinatın en önemli yaratılmışı, hatta yeryüzünün sultanı ve neticesi olan insanın; Arşı / Gök Tabakası’nı ve Ferş’i / Yeryüzünü çınlatan genel ve son derece kuvvetli duasını işitmeyip; küçük bir mide kadar önem vermesin, memnun etmesin, mükemmel hikmetini ve son derece büyük rahmetini inkâr ettirsin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ!

Hem, akıl kabul eder mi ki, hadsiz rahmetli, muhabbetli ve son derece şefkatli; Kendi sanatını çok sever, kendini sevdirir, kendini sevenleri ziyade seven bir Zât; en çok Kendini seven, sevimli ve sevilen, kendini sanatkârane bir şekilde yaratana, fıtraten / yaratılışından ötürü kulluk eden ve tapınan; hayatı ve hayatın zatı ve cevheri olan ruhu; ebedî ölümle yok edip, o sevgili sevenini ve habibini Kendinden ebedî bir surette küstürsün, darıltsın dehşetli rancide edip inciterek rahmet sırrını ve muhabbet nurunu inkâr etsin ve ettirsin?

Bu kâinatı, en büyük tecelisiyle süslendiren; mutlak güzel ve bütün mahlûkatı sevindiren mutlak bir rahmet, böyle haksız bir çirkinlikten, böyle mutlak / sınırsız bir zulümden ve merhametsizlikten, elbette nihayetsiz derece münezzeh ve mukaddes / uzaktır.

Madem dünyada hayat var. Elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını suiistimal etmeyenler / kötüye kullanmayanlar; sonsuz olan öteki bâkî âlemde ve ebedî Cennette, bâkî hayata mazhar olacaklar kavuşacaklardır.

Evet, hayat; bu kainattan süzülmüş bir hülâsadır.

Şuur ve his dahi; hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsası / özetidir.

Akıl dahi; şuurdan ve histen süzülmüş şuurun, bir özetidir.

Ruh dahi; hayatın hâlis ve safî bir cevheri ve sabit ve müstakil / bağımsız zâtıdır.

Bunun gibi, maddî ve manevî Hz. Muhammed’in hayatı dahi; hayattan ve kâinatın ruhundan süzülmüş özetin özetidir.

Hz. Muhammed’in peygamberliği dahi; kâinatın his, şuur ve aklından süzülmüş; en safî hülâsasıdır. Belki maddî ve manevî Hz. Muhammed’in hayatı; eserlerinin şehadetiyle kâinat hayatının hayatıdır.

Hz. Muhammed’in peygamberliği; kâinatın şuurunun şuuru ve nûrudur.

Kur’an’ın vahyi dahi; hayattar hakikatlerinin şehadetiyle kânatın hayatının rûhudur, Kâinat şuurunun aklıdır.

Eğer kâinattan Hz. Muhammed’in peygamberliğinin nuru çıksa, kâinat vefat edecek. Eğer Kur’an gitse, kâinat divane olacak ve dünya kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir gezegene çarpacak, bir kıyameti koparacak.

Tüm Yerel Yönetimlere Sesleniyorum!

Bahse konu başlıkta da ifade ettiğim gibi; tüm yerel yönetimlere sesleniyorum; kısa yoldan göze hoş gelecek makyaj çalışmalarınızı öncelik kabul ederek zorunlu olan modern sosyal insan yaşamının hemen hemen her safhasını direk ilgilendiren alt yapı yenileme, iyileştirme, modernizasyonu (İNOVASYON) çalışmalarınıza gerekli hassasiyeti öteleyerek başka işlerle uğraşmaya kalktığınızda; işte şu yaşadığımız zaman süreçlerinde olduğu gibi ülkemizin tüm yaşam mahallerinin yaklaşık %’ de 75′ de mevcut bölgelerindeki, caddelerinde, sokaklarında ve birçok yaşam alanlarının sular altında kaldığını ibretle izlemek zorunda kalırız.

Siyasi mevki, makam ve rant elde etmek için sel sularının muhtemel olacağı DERE YATAKLARINA, SU HAVZALARINA kesinlikle konut v.b. yerleşim ruhsatları vermeyiniz.

Yaptığınız bu ihanetlerin, kamu malına zarar vermenizin acı faturalarını gene bu gariban halktan ilave kesilen vergilerle ödenmeye çalışıldığını da asla unutmayınız.

Basit bir yağmur yağdığında her tarafın adeta göle döndüğü, sokak ve caddelerde yürümenin imkânsız hale geldiğini ibretle ve hayretle izlemekteyiz. Böyle sorumsuzluk olmamalı.

Anılan böyle olumsuzluklara sebebiyet veren Yerel yönetimlere caydırıcı kanuni ve idari cezalar, yaptırımlar kesinlikle uygulamaya sokulmalıdır.

Sizler kolaycılığı seçerek ” efendim aşırı yağışlar olduğu için böyle su baskınlarına muhatap olmaktayız ” kurnazlığı ile kafası çalışan üretken bir yaşamı tercih eden akıllı, kültürlü T. C. Devletimizin Asil ve Yüce İnsanlarımızı asla ve asla aldatamaz, kandıramazsınız.

Bu çerçevede; uygar insan yaşamı için öncelik, gerçek anlamda bir HUKUK DEVLETİ’ nin ülkemizin her saha ve kademesine hâkimiyeti ile sağlanır.

Yargı mevki, makam ve siyasi tercihlere göre değil; kesinlikle tarafsız ve yansız karar vermelidir. Yagıya ülke insanımızın her kademesinde yaşayan vatan evlatlarımız tam güvenmelidir.

Her kim hangi mevki ve makamda olursa olsun ayırım, kayırım yapmadan yargısal alanda yaptıklarının karşılığı ile muhatap olmalıdır.

Yukarıda kısaca değindiğim yerel yönetimler zaafiyetleri çerçevesindeki olumsuz tespitlerimizi Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Milletinin bilgisine sunuşumu T. C. Devletimizin sade ama duyarlı bir vatan evladı olarak vatandaşlık görevlerim kapsamında değerlendirilmelidir.

Normal bir yağmur yağdığında genel olarak yaşadığınız bölgede, mahallede, caddede, sokakta rahat yürüyebiliyor musunuz? EVET diyorsanız sizlere hiç bir söz, söylem ve de eylemim olmaz ve olamaaaaz.

Ancak gerçekleri kabul ederek; siyasi tercihlerinizi öncelik kabul etmeden şu yaşadığımız süreçlerdeki su baskınlarının, yıkımlara ana sebebinin dere yataklarına, su havzalarına v.b. yerlere gayri ahlaki, gayri hukuki yollarla genel etik dışı verilen yerleşim ruhsatlarının sebep olduğunu hangi ülke sever inkâr edebilir kiiii?

Sizler; öncelik olarak bahse konu bölgelerde modern insan yaşamına olumlu katkı sunacak gerekli ve zorunlu altyapıları yapınız, dere yataklarına, su havzalarına kesinlikle ruhsat vermeyiniz, hizmete sokulan altyapılar neticesinde elbette ki çevre düzenlemesine, makyaj içerikli yürüyüş, park, oyuncak alanları v.b. İlave İNOVASYONLARA geçiniz. İşte o zaman başta sizler olmak üzere; Asil, Aziz ve Yüce Milletimiz memnun olacaktır.

Sonuç Olarak; yukarıda bahse konu yerel yönetimlerin olumsuz anlamda kronik halini almış uygulamalarındaki eksiklikleri, aksaklıkları gündeme getirdik; Ancak anılan bu sorunları gerektiği gibi çözen azda olsa çok başarılı yerel yöneticilerimizin de varlığını inkâr edemeyiz.

Mevcut bu serzenişlerimiz, uyarılarımız onları asla ve asla kapsamaz.

Onlara ancak ve ancak anılan başarılı çalışmalarınıza artarak devam ediniz diyorum.

İlave olarak; sizlerin bu pozitif anlamdaki çalışmalarınıza birçok entrika içerikli yollarla köstek olan çelme takan, engel teşkil eden hangi zevat veya idari mekanizma varsa bizlerin bilgisine sunduğunuzda; işte bizler bu olumsuzlukları kamuoyu ile paylaşarak Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Milletimizin Bilgisine Sunarız.

Bölücülük, Yıkıcılık, Kışkırtıcılık Yapmayan, Küresel ve Emperyal Güçlerin Yollarına devamı için Yakıt Temin Etmeyen, Nefes Almaları İçin Oksijen Sağlamayan, Makam ve Mevki Kullanarak Kamu Malına Zarar Vermeyen, Çalmayan, Çaldırmayan Gerçek Yerli ve Milli Elbise ile Donanımlı Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Milletimizin Her Saha ve Kademesindeki (Asker + Sivil) Vatan Evlatlarımıza En İçten ve Samimi Selamlarımı Yolluyorum.

AKP Dindarlığının Boyası Döküldü

Borsada yaşanan FON SKANDALI içeriğine dair bilgiler geldikçe yolsuzluğun boyutu karşısında ağzımız açık kalıyor. Telaffuz edilen rakamlar çoğumuzun algılama kapasitesinin üzerinde. Milyarlar deyince TL’den 6 sıfır atılmasından önceki rakamları tasavvur eden kesimler var. Oysaki bu fonlarda bulunan yaklaşık 830 Milyar TL’nin 6 sıfır atılmadan önceki karşılığı 830 katrilyon TL’dir (eski para birimiyle 830.000.000.000.000.000 TL).

Bu algı sorununu aşmak için İYİ Parti Milletvekili Turhan Çömez bahsi geçen paraların kaç kamyon olduğunu hesaplayıp paylaşıyor:

“830 milyar TL, 200 TL’lik banknotlarla yaklaşık 4 milyar 150 milyon adet banknot demek. Bu da banknot başına, yaklaşık 1,13 gram hesabıyla tam 4 bin 690 ton para eder. 25 ton taşıyan TIR’lara yükleseniz yaklaşık 188 TIR eder.”

Turhan Çömez, AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Eski Aile Bakanının kocası ile birlikte fon manipülasyonundan kazandığı parayı da kamyon hesabı ile anlattı: “AKP’li siyasetçi, eski bakan ve eşi, Nisan ayında aldıkları hisseleri, Eylül ayında, yani FONZİ skandalı patlak vermeden elden çıkarmışlar. 5 ay içinde 2 milyar TL’den fazla para kazanmışlar. Oturdum hesapladım; tam “2 kamyon dolusu” para ediyor.”

Gerçekten rakamlar inanılmaz büyüklükte. Ekonomistlerin “Cumhuriyet döneminin en büyük ekonomik soygunu” olarak nitelendirmesi boşuna değil.

Ekonomi yazarı Dr. Şeref Oğuz “Halkı Fonuna kadar soydular” diyor.

Dünyada fonlar en güvenilir finansal araçlardır. Bunlar için çok sıkı denetim mekanizmaları kurulmuştur. Bizde denetlenenler ile denetleyenlerin aynı veya organik ilişki içinde olduğu kimseler olduğu için bu soygunlar yaşandı. Artık ülkemizde fonlar en güvenilmez enstrümanlar haline geldi.

Ben herkesin tartıştığı çerçevenin dışına çıkarak finansal sistemi bile yozlaştıran zihniyeti anlamak istiyorum. “Yolsuzlukları kaldırma” vaadiyle gelen AKP’nin “yolsuzlukların da en büyüğünü biz yaparız” veya “yaparsa Ak Parti yapar!” noktasına gelişini analiz etmeye çalışacağım.

******************************

İslamcıların Şatafatlı Mağlubiyeti

2017 yılında yazdığım köşe yazımda Levent Gültekin’in “Şatafatlı Mağlubiyet: İslamcıların İktidarla İmtihanı” isimli kitabından alıntılar yapmıştım. Bu yazılarda işaret ettiğimiz tehlike, bugün tüm çıplaklığıyla karşımızdadır.

AKP’nin “dindar nesil” hayaliyle yola çıkıp, devletin kılcal damarlarına yerleştirdiği kadroların denetimsiz güç ve cezasızlık ortamında nasıl çürüdüklerine, ahlaki sınavlarda nasıl teker teker başarısız olduklarına ibretle şahit oluyoruz.

Borsa Fon Skandalı, bu dünyevileşmenin ve yozlaşmanın geldiği son noktadır.

Denilebilir ki, bu skandala karışan az sayıdaki kişi yüzünden, bütün AKP kitlesi ve yönetimi töhmet altında bırakılamaz. Ancak yapılan yolsuzluk bireysel bir işlemler dizisi değil. Bütün hareketleri devletin takip ve gözetiminde olan ve kayıt dışı imkânı olmayan bir sistem söz konusu.

Samsun Milletvekili, Ekonomist Erhan Usta, olayın siyaset, bürokrasi ve özel sektör üçgeninde gerçekleştiğini ileri sürerek, “Dünyanın hiçbir yerinde hükümet desteği olmadan 20 milyar dolarlık bu kadar büyük bir vurgunun yapılması imkânı yoktur” dedi.

“Soygun”da halka arz mekanizması etkin olarak kullanılmış. 2026 yılında sadece 37 halka arzdan halkın cebinden 161 milyar liranın üzerinde para toplanmış, içi boş tabela şirketleri manipülasyonlarla milyarlarca liralık değerlere ulaştırılmış.

Hiçbir çalışanı ve üretimi kalmayan bir gıda şirketinin değeri manipülasyonla 105,6 milyar TL’ye çıkartılarak Türkiye’nin en büyük gıda devleri geride bırakılmış.

Bunları SPK ve diğer devlet kurumlarının görmemesi mümkün mü?

Skandala adı karışan Pusula Holding Yönetim Kurulu Başkanı’nın İsviçre’ye 15 milyon dolar aktardığı, belirtilmektedir. Aynı şekilde Pusula Portföy Yönetim Kurulu Başkanı’nın 25 milyon euroyu, Tezmen ailesinin ise İngiltere’deki bir Forex şirketine 58 milyon sterlini yurtdışına çıkardığı ifade edilmektedir.

Yurtdışında öğrenci okutan bir babanın 5-10 bin dolar gibi bir parayı transfer etmesini takip eden bir devletin bu transferleri bilmemesi mümkün mü?

Eski MASAK Başkan Yardımcısı Ramazan Başak gibi isimler, bu kara para aklama, vergi kaçakçılığı ve piyasa dolandırıcılığını (350 milyon dolarlık valizli para transferleri dahil) belgeleriyle CİMER’e ve savcılıklara bildirmesine rağmen, soruşturulmak yerine bu kişilerin kendileri gözaltına alınarak susturulmak istenmiştir.

Soygun AKP kadrolarının yönettiği devlet kurumlarında bulunan yetkililerin “desteği veya göz yumması” ile yapılmıştır. AKP’nin yarattığı ultra zenginlerin yaptığı yolsuzlukları, soygunları 10-15 kişinin üstüne yıkmak sorunu çözmez. AKP iktidarının oluşturduğu “yolsuzluk iklimini” dikkate almalıyız. “Bize bir şey olmaz, bize dokunamazlar” özgüvenini verenleri sorgulamak ve gerekli tedbirleri almak zorundayız.

******************************

MASA, KASA, NİSA İmtihanında Çöküş ve Şatafat Merakı

Dindar aile ortamlarında yetişen ve iktidara yaslanarak şöhrete kavuşan, zenginleşen bir kesim, Abdurrahman Dilipak’ın tabiriyle “masa, kasa, nisa” (makam, zenginlik, kadın) sınavını geçememiştir.

Bunlar toplum menfaatini değil, sadece kendi kişisel çıkarlarını düşünen ve özel amaçlarını elde etme adına kendilerini hiçbir ahlaki ve yasal kısıtlamaya tabi hissetmeyen bireyler haline geldiler.

İktidar kanadının “yerli ve milli” söylemlerine rağmen, yarattıkları zenginlerin şirketlerinin isimlerinin hep yabancı menşeli algısı yaratması bana ilginç geliyor. “Faiz karşıtlığı” söylemleriyle çalınan paraların İsviçre bankalarındaki, Rothschild ağındaki faizli hesaplara aktarılması ise kandırmanın başka bir boyutu.

Vurgun paralarıyla lüks gayrimenkuller, Almanya ve İspanya’da oteller ve villalar satın alınmıştır.

Pusula Portföy şirketinin 28 yaşındaki patronu 1 milyar TL ödeyerek kendisine özel bir jet ve İtalya’dan 750 milyon TL’ye ultra lüks bir yat almış. Bu kişinin ikinci bir lüks yatı ve çok pahalı otomobilleri de varmış.

İnsanların dini hassasiyetlerini sömüren bu zihniyetin bir kısım mensupları, ahlaksız, görgüsüz ve parayı her türlü değerin üstünde tutan bir zümreye dönüşmüştür. Bu yapısal ahlaki çöküşün geldiği boyut ürkütücüdür.

Fon skandalı, AKP kanadındaki dindarlık boyasının döküldüğü “şatafatlı bir mağlubiyet” vesikasıdır.

Prag, Orta Avrupa’nın Diğer Bir Şehri

“Bilgeliğin bir yolu da gezip görmek ve tanımaktır.”

Orta Avrupa’nın önemli şehirlerinden Viyana’yı bir önceki yazımda, Budapeşte’yi ise 2014’te yazdığım bir yazıyla tanıtmaya çalışmıştım. Bu yazımda da benim gözümden Prag’ı anlatmaya çalışacağım.


Çekoslovakya, I. Dünya Savaşı sonrası Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun dağılmasıyla, 1918’de başşehri Prag olmak üzere kurulmuştur. 1939’da Hitler’in müdahalesi ile ikiye ayrılmış; 1945’te Sovyetler Birliği’nin etkisiyle Çekoslovakya Sosyalist Cumhuriyeti adıyla bilinmeye devam etmiştir. 1989’da Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Kadife Devrim ile Çekoslovakya Demokratik Cumhuriyeti adını almıştır. 1993’te ise yine barışçıl bir şekilde Çek ve Slovakya Demokratik Cumhuriyetleri olarak ikiye ayrılmıştır. Batıdakinin başşehri Prag olurken, Slovakya’nın başşehri ise “Tuna’nın güzeli” olarak adlandırılan Bratislava olmuştur.


Artık Adı Çekya


Bu bölge, 1526’daki Mohaç Meydan Muharebesi sonrası, 16. ve 17. yüzyılların başında Uyvar adı altında Osmanlı Devleti’mizin hâkimiyetinde olmuştur. Çek Cumhuriyeti 1999’da NATO’ya, 2004’te ise Avrupa Birliği’ne girmiş ve 2016’dan itibaren Çekya adını almıştır.
Prag, Çekya’nın başşehridir. Baltık Denizi’ne dökülen Vltava Nehri’nin üzerine kurulmuş tarihi bir şehirdir. Dünya savaşlarından etkilenmediği için Orta Çağ’dan kalan tarihi dokusu bozulmamıştır. 1100’lerden kalan tarihi binaları ve taş parke yolları ile “masal şehir”, “yüz kuleli şehir”, “Altın Şehir” gibi isimlerle de bilinir. UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ndedir.


3 Saat Dedik, 4,5 Saatte Zor Gittik


Prag, Viyana’ya 350 km uzaklıkta ve kuzeydoğusundadır. Kiralamış olduğumuz arabamızla kara yolundan gidecek şekilde akşam saat 8 gibi yola çıktık. Üç saat gibi bir sürede otoyoldan oraya varacağımızı düşünürken, akıllı telefonumuzun yönlendirmesiyle girdiğimiz ve gidiş gelişli, küçüklü büyüklü birçok yerleşim yerinden geçen devlet yolunu kullanmak mecburiyetinde kaldığımız için 4,5 saatte, gece yarısı gibi kalacağımız adrese varabildik.
Çekya’nın AB üyesi olması sebebiyle Avusturya sınırından herhangi bir işlem olmadan Çekya’ya geçişimiz büyük bir kolaylıktı. Burada kaldığımız yer, Prag’ın eski tarihi binalarından birinin restore edilip turizm amaçlı kullanıma açılmış hâlindeki bir daireydi. Bağlantının internet üzerinden yapılabilmesi ve kolayca girip yerleşebilmemiz, tüm yol yorgunluğumuzu gidermişti.

Gezmeye Başlayalım


Önce eski şehrin (Old Town) meşhur meydanına gidiyoruz. Buranın zemini taş kaplamalıdır. Âdem ve Havva’yı temsil ettiği söylenen, 1400’lerde yapılmış çift kuleli Týn Kilisesi, yine tarihi bir bina olan Eski Belediye Binası’nın bitişiğindeki astronomik saat kulesi ve ilginç Hus Anıtı heykeli buradadır. Bu özellikleri ve tüm çevrenin tarihi dokusunun bozulmaması, turistlerin büyük ilgisini çekmekte ve meydan her zaman kalabalık olmaktadır.


Astronomik Saat


Astronomik Saat 1410’da yapılmış olan ve hâlen çalışan en eski saatlerden biridir. Kule üzerine monte edilmiş bu ilginç saatin üzerinde güneş ve yıldızlarla ilgili bilgiler vardır. Her saat başı çalan zil ile açılan penceresinden Hz. İsa’nın 12 havarisi geçiş yapar.
Yine buradaki dört ilginç heykel figürünün verdikleri mesajlar çok anlamlıdır. Bunlardan elinde ayna tutan figür gösteriş ve kibire, para kesesi tutan figür maddi hırs ve zenginlik tutkusuna, müzik aleti tutan figür zevk ve eğlence düşkünlüğüne, kum saati tutup zil çalan iskelet ise zamanın hızla geçip ölümden kaçış olmadığına işaret eder. Bu mesajlar, insanlara yaşadıkları hayatın daha iyi, ölçülü ve faydalı
olması gerektiğini hatırlatmaktadır. Hâlen bunun gibi çalışan tarihi eski saatlerden biri Londra’dadır. Bizim Diyarbakır Ulu Cami avlusundaki, 1200’lerde mühendis ve matematikçi El Cezerî’nin yaptığı güneş saatini de unutmamalıyız. Meydanın ortasındaki Jan Hus Anıtı da verdiği mesajlarla anlamlıdır. Hus, 1400’lerde yaşamış reformcu bir din adamı ve Çekyalılar için önder bir kahramandır. İbadetlerin Latince yerine yerel dil ile yapılmasını isteyen görüşleri vardır. Bu ve benzeri görüşleri sebebiyle Katolik Kilisesi’nce yakılarak öldürülme cezası uygulanmıştır. Protestan mezhebinin önderlerinden Luther’in etkilendiği isimlerdendir. Bu anıt, 1915’te, ölümünün 500. yılında halkın bağışları ile yapılıp buraya konmuştur.


Terastaki Kafeden Bir Bakış


Meydanı ve şehri daha yukarıdan görmek için buradaki üç katlı bir otelin terasındaki kafeye çıkıyoruz. Kafeye sıra verilerek ve mutlaka bir şeyler yemek ön şartı ile çıkılıyor. Biz de bu şartı yerine getiriyor, buraya has bir içecek alıp hem dinleniyor, hem de Prag şehrinin kulelerini ve tarihi dokusunu buradan görmüş oluyoruz.
Prag Kalesi ve bölgesi, diğer görülecek yerlerdendir. Kale ve bölgesi nehrin karşı kıyısında ve tepelik bir yerdedir. Kraliyet Sarayı, 900’lü yıllardan kalma bir yapıdır. Buradaki Aziz Vitus Katedrali, Çekya’nın en büyük yapısıdır. Çok ince taş işçiliği ile hayranlık uyandıran bir yapıdır. 1344’te yapımına başlanmış ve 600 yıl süren yapım işi 1929’da tamamlanmış bir eserdir. İçinde birçok azizin ve Roma imparatorunun mezarları vardır.
Prag’da otantik arabalar ve gezi otobüsleri ile de şehri gezip görebiliyorsunuz. Biz otantik arabayı tercih edip bu şehrin tarihi dokusunu, parke yollarının tıkırtısını da yaşayarak gezmeyi tercih ettik. Bu gezi ile birçok tarihi yapı ile birlikte, 1400’lerde Roma İmparatoru IV. Charles tarafından yapılan ve daha sonra konulan heykelleri ile ünlü köprüyü de görüyoruz. Bu köprü çok uzun yıllar şehrin iki yakasını bağlamış olup hâlen nehir üzerinde 21 köprü mevcuttur. Köprüdeki heykellerin çoğu dinî azizleri temsil etmekte olup birisinde ise zindana attığı esirleri ile bir Osmanlı Türkünü tasvir etmektedir. Tarihi mekânları gezip gördüğümüz bu araba turu, bizim için Prag ile ilgili unutulmaz bir hatıra olmuştur.


11 Metrelik Kafa Heykeli


Prag’a gelip Kafka’nın ilginç kafa heykelini görmemek olmazdı. Franz Kafka, Prag’da doğup yaşamış (1883-1924) bir düşünür, yazar ve romancıdır. Eserleri, kültür ve edebiyat sahasında ölümünden sonra ilgi görmüştür. Şehrin yeni kısmında bulunan bu yapıt, onun değişken fikirli yapısını da yansıtmaktadır. Bu heykel, 42 sürekli dönen paneli ile değişen görüntüler vermekte olup 11 metre yüksekliğinde bir kafa
heykelidir. Bu şehirdeki görülecek eserlerden biridir.
Son olarak Nâzım Hikmet’in de gelip oturduğu Cafe Slavia’ya gidip çayımızı içiyoruz.
Burası nehir kenarında, nehrin dingin sularının görüldüğü dört katlı tarihi bir yapının zemin katındadır. Köprüleri, karşı kıyısındaki doğal güzelliği ve içindeki tarihi yapıların varlığının getirdiği nefis güzelliği ile bizim Haliç’i ve Boğaziçi’ni hatırlatan özellikte bir yerdir. Şairimiz için ilham kaynağı olacak kadar güzel olan bu mekân, O’na şu mısraları yazdırmış olmalıdır:

“Vltava suyuna karşı oturup
Tatlı tatlı yarenliği severim
…….
Prag şehri yaldızlı bir dumandır
Ve kızıl, kocaman bir elma gibi”

Hoşça kalınız.

Prag, Orta Avrupa’nın diğer bir şehri

KAFKA’NIN KAFASI- 42 döner panelden yapılmış olan Kafka’nın ilginç kafa heykeli Prag’ı süslüyor.

Prag, Orta Avrupa’nın diğer bir şehri

İNŞASI 600 YIL SÜRDÜ- 600 yılda bitirilen, süresi ve üzerindeki taş işçiliği ile meşhur olan kale içindeki kilise önünde bir anımız olsun istedik.

Prag, Orta Avrupa’nın diğer bir şehri

DUVARDAKİ NAZIM HİKMET- Kafe Slavia’nın duvarında pek çok ünlü isim gibi şairimiz Nazım Hikmet’in portresi de yer alıyor.

Prag, Orta Avrupa’nın diğer bir şehri

ASTRONOMİK SAAT- 1410 yılında yapılan ve bugün hala çalışan Astronomik Saat önündeki çektiğimiz bu selfi gezimizin bir hatırası oldu.

Prag, Orta Avrupa’nın diğer bir şehri

TARİHİ MEYDAN- Tarihi meydanın terastan görünüşü. Meydanda her zaman yoğun bir ziyaretçi görmek mümkün.

Prag, Orta Avrupa’nın diğer bir şehri

OTANTİK ARABA- Prag’da bu otantik arabayla gezmek de geziye katılan bizler için farklı bir anı oldu.

Bırakın Şu Kıbrıs Türk’ünün Peşini, Düşün Yakamızdan…

Akdeniz’in orta yerinde bir ada, adı Kıbrıs. Konu orada yaşayan Türkler ve KKTC devleti…

Bölgenin uluslararası toplantılarında, dünya coğrafyasında yaşanan her gelişmenin içinde onlar, onların geleceğiyle, devletiyle ilgili görüşmeler var!

Sanki onlar böyle bir şey talep ediyor da gelin bizim geleceğimizi siz planlayın diyorlar…

Birleşmiş Milletler toplantılarında onlar, AB müzakerelerinde onlar. Adada türlü menfaatler güdenlerin konusu yine onlar!

Geçtiğimiz hafta yapılan BM görüşmelerinde de Kıbrıs konusu vardı. Bu konuyla ilgili en çarpıcı olanı Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sn. Tayyip Erdoğan’ın adalı Türkler tarafından kurulan KKTC’nin tanınması yönünde uluslararası camiaya yaptığı çağrıydı.

KKTC’nin tanınması yönündeki bu çağrı, BM zeminde 5’nci kez tekrarlandı.

Görünen o ki, 500 kez de tekrarlansa BM’nin Hristiyan kulübüne üye ülkelerin hiç birisinden cevap çıkmayacaktır.

Çünkü Hıristiyan kulübü ülkeler tarafından Kıbrıs adasında kurulu Müslüman bir devlet istenmiyor. Ne bu devlet, ne de bu devletin garantörü Türkiye isteniyor.

Yapılan bu haklı çağrıya hiçbir ülkeden cevap gelmedi. Sadece adanın yarı buçuğunda kurulu GKRY den yoğun eleştiriler geldi ki, Rum tarafı zaten her Allah’ın günü bunu yapıyordu…

Rum tarafı bununla da yetinmedi. KKTC’yi temsilen gelen yetkililerin BM üye ülkelerin temsilcileri ile yapmak istedikleri görüşmelerin engellenmesi için her ülkeden talepte bulundular.

Dikkat edilecek olursa neredeyse bir asırdan beri süregelen Kıbrıs konulu görüşmelerde konu hep adada yaşayan Türkler, Türklerin nasıl yönetileceği ile ilgilidir.

Bugüne değin yaşanan müzakere süreçlerinde hiç Rumlarla ilgili bir konunun görüşüldüğünü duydunuz mu?

Ancak ada tarihine bakıldığında daima Kıbrıs Türk’ünün yaşam mücadelesine yön veren Rum eziyeti ve ambargoları görülecektir.

Ticaretten eğitime, turizmden türlü etkinliklere, spor müsabakalarından müziğe hangi alana baksanız, hangi alanda uluslararası bir etkinlik yapmaya kalksalar Türklerin karşısına bir Rum engeli çıkar.

Adayı kendi ülkeleri gibi gören, Kıbrıs Türk’lerine azınlık haklarından bir fazlası dahi verilemez diyen bu Rumlarla aynı çatı altında nasıl yaşanır?

Hele ki, yıllarca katliama uğramış, evleri malları yakılıp yıkılmış, yaşadıkları topraklardan sürülüp atılmış olan bu insanlara şimdi yeniden zorlayarak iç, içe yaşayacaksınız nasıl denir?

Aslında şu anda adada görülen gerçekler, yaşamın içinden izlenimler o kadar net, o kadar açık ki…

Adanın kuzeyinde Türkler, güneyinde Rumlar yaşıyor. Her iki halkında kendine ait devleti var. Halklar hayatlarından memnun.

Ne Rum halkı, ne de Türk halkı iç içe yaşamak istemiyor. Hele ki, Türklerin bu yönde hiçbir talebi yok, onlar kendi geleceklerini kurdukları KKTC devleti içinde planlamak bu devletin içinde yaşamak istiyorlar.

Zaten dili, dini, kültürü birbirinden tamamen farklı bu iki halkın bir arada yaşaması imkânsız. Yıllar önce bunun mümkün olamayacağı Rumların türlü eziyetleri, yaptıkları katliamlarla ile acılı bir şekilde yaşandı öğrenildi.

Türkler bu acılı dönemden çok çekti. Hala da Rum ambargolarıyla çekiyorlar.

Bu satırlar aracılığı ile BM üye devletlerine, AB ülkelerine, adada türlü menfaatler peşinde koşan devletlere sesleniyorum:

Ne istiyorsunuz Kıbrıs Türklerinden?

Bugüne değin hangi hukuk çerçevesinde davrandınız ki, Kıbrıs Türk’ünün elde etmiş olduğu tarihi ve hukuki kazanımlarından taviz talep ediyorsunuz?

Siz kimsiniz?

Kıbrıs adasıyla ilgili türlü tuzakları neden kuruyorsunuz?

Rum Yunan ikilisinin akıl almaz taleplerine evet derken; Kıbrıs Türk halkının, garantör Türkiye’nin haklı taleplerini neden göz ardı ediyorsunuz?

Şunu bilin ki, Kıbrıs adasında Kıbrıs Türk Halkı hep vardı, sonsuz kadar da var olacak. KKTC devleti de yaşayacaktır.

Siz ister bu devleti tanıyın, ister tanımayın; Anavatan Türkiye’nin garantörlüğü de bu devletin üzerinde olacaktır.

Bırakın şu Kıbrıs Türk’ünün peşini, düşün yakamızdan.

Yeter artık.