23.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 667

Kayısı Maddesinden Tutuklananlar

Geçen yazımda bahsettiğim “ÇAĞLAYANGİL’İN ANILARI” kitabında yer alan çok hoş bir hikâyecikten bahsedeceğim.

1960 Darbesinden sonra tutuklanan Bursa Valisi İhsan Sabri Çağlayangil ve çoğu bürokrat 93 kişi Yassıada’dan Balmumcu’ya nakledilirler.

Balmumcu hapishanesindeki ilk günlerinde kapıdan Bal Mahmut görünür. Çağlayangil Bal Mahmut’a “Seni niye tuttular?” diye sorar.

“Ben kayısı maddesinden yatıyorum” cevabını veren Bal Mahmut açıklamasını yapar.

“Padişahlık zamanında Başiktaş’ta oturan bir aile varmış. Fakirmiş. Karısı kocasının başının etini yermiş: ‘Dolmabahçe şunun şurasında. Padişaha komşu sayılırız. Bir ihsan kopartamadın. Sen ne beceriksiz adamsın.’ Adam padişaha ulaşmanın imkânsızlığını anlatmaya çalışsa da karısının laf anlamaya niyeti yok. Bu tartışmalar adamcağızın canına tak demiş. Bahçedeki ağaçtan kayısı toplamış, sepete doldurmuş, sarayın kapısına gitmiş. Bakmış kapıda bir sürü adam bekleşiyor.

Meğerse onlar protesto için gelenlermiş. O da bilmeden onların arasına karışmış. Bir süre sonra atlılar gelmiş. Bunları Yedikule zindanlarına atmışlar. Arayan soran yok.

Dört yıl sonra padişah zindanı teftişe çıkmış. Herkese tek tek ‘niçin zindana düştün?’ diye sormuş. Sıra Beşiktaşlıya gelmiş. ‘Sen neden yatarsın?’, ‘Ben kayısı maddesinden yatıyorum.’ Padişah sormuş kendisine, ‘kayısı maddesi nedir?’ diye.

Adam başından geçenleri anlatmış.

Padişah üzülmüş. ‘Zaman-ı adaletimde bir hatayı adli olmuş. Dile benden ne dilersen; seni serbest bırakıyorum’ deyince adam ‘bir balta, bir Kur’an, bir de 1001 akçe’ istemiş.

Padişah ‘çok az değil mi? Ne yapacaksın bunları’ diye sorunca da ‘değil’ demiş adam.

1001 akçe ile mihrini (nikâhlanırken ödemeyi vadettiğim parayı) verip karıyı boşayacağım. Kur’an-ı Kerim’e el basıp bir daha kadın sözü dinlemeyeceğime yemin edeceğim. Baltayla da kayısı ağacını keseceğim.”

Çağlayangil anılarında Bal Mahmut’un bu fıkrasını anlattıktan sonra, “kayısı maddesinden biz de Yassıada’da beş, Balmumcu da bir ay yattık” diyor.

****************************************

FETÖ Yargılamalarının Mağdurları

Geçtiğimiz mübarek Kurban Bayramını da “kayısı maddesinden yatan” tutuklular sevdiklerinden ayrı, hürriyetlerinden yoksun geçirdiler.

Gerçekte suçsuz oldukları halde birilerinin ihbarı, hatalı ifadesi veya yanlış düzenlenmiş raporlara dayanarak tutuklu olanları kastediyorum.

Bunların mağduriyetinin giderilmesini, adaletin bir an evvel tecelli etmesini diliyorum. Yani Cumhurbaşkanının ifadesiyle “at izi, it izine karışmasın” diyorum.

Biliyorum ki, bu izlerin karışması en çok FETÖ’ye yarar.

Örgüt ile mücadelede yapılması gereken gizli yapının çökertilmesi iken, yapılan şu: Bank Asya’ya para yatıran, okul ve dershanelerde öğrenci okutan ve FETÖ’cülerin tam hâkim olduğu BTK’nın verdiği raporlara göre ByLock kullanıcısı olduğu raporlananlar tutuklandı. Geniş bir mağduriyet yaratıldı.

Bylock kullanıcısı olduğu iddia edilen 215 bin kişi ile ByLock listelerine girmeyen yüz binli sayılardaki şüphelilerin cezalandırılması kimin işine yarar?

***

Hanefi Avcı’ya Bir Kulak Verseniz

Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, Emniyetteki ve devletin diğer kritik kurumlarındaki FETÖ yapılanmasını açıkladığı için, örgütün yargı ayağı tarafından cezalandırılan bir isim.

Hanefi Avcı “FETÖ soruşturmalarının hukuk zemininden çıktığını” anlatarak, örgütle mücadele usulü hakkında aşağıdaki cümlelerle uyarmaya devam ediyor, ama dinleyen yok.

“Bu cemaatle mücadele hukuk zemininde yapılır. Hukuk zemininden kaydı.

Hukuki ölçü şudur; darbeye karışmış herkesin suçu bellidir, kanun açık.

Örgüt derseniz ne zamandan itibaren örgüt, ne zamandan itibaren suç. Düne kadar herkes bu örgüte özendirildi.

Sadece cemaate gönül bağı kurmak suç değil, fiil ve eylem suçtur. Hangi eylem suç, ceza kanunu saymış. Ceza kanununun saydığı suçlara bakarsanız ayıklamak çok kolay. Şu anda binlerce tutuklamaya da gerek kalmaz.”

“FETÖ’nün iki yapısı var. Birincisi legal yapısı… Okulların açılması, şirketlerin kurulması, yurt dışı bağlantıların kurulması gibi… İkincisi de kendi elemanlarından da, devletten de saklanılan bir yapı vardır.

Emniyet, Ordu, İstihbarat, Yargı ve diğer devlet kurumlarında bir gizli teşkilat yapılanmasıdır. Kurumlar içindeki bilgileri çalıyorlar, bir takım faaliyetlere giriyorlar. Bunlar büyük suçlar olduğu için bu faaliyetlerin gizlenmesi gerekiyor. Kamunun içinde görev yapıp ama devletten gizli işler yapıyorlar. Devletin içinde devlet gibi bir yapı ama tamamen gizli…

Bunların sayısı tahmin edilenin çok altındadır. En fazla bin civarındadır. Daha büyük olmaz. Alt kademelerindekilerle birlikte bin kişidir. Alt kademe hariç bin kişiden azdır. Omurga burasıdır. Bu gizli örgütten 10 kişiyi durdursanız örgüt çöker.”

Meseleye hukuki açıdan bakarsanız, darbeye karışmamış, örgütün devleti ele geçirmesi için yasadışı yardımlar yapmamış olanlar tutuksuz yargılanmalı ve cezalandırılmamalıdır. Bu durumda olup, FETÖ’cülerle irtibat, iltisak gibi iddialarla tutuklananlar “kayısı maddesinden yatan” durumundadırlar.

ByLock kullanıcısı olduğu iddia edilenler hakkında da kanaatim, sanığın bu program üzerinden yaptığı konuşma ve mesajların içeriklerine bakılmalı, suç teşkil eden bir örgütsel iletişim tespit edilmiş ise tutuklanmalıdır.

FETÖ ile mücadele daha doğru bir zemine çekilmelidir.

 

Bayram Gibi Bayram Olsun

Her bayramda eskileri aradık, çocukluğumuzun bayramlarını hatırlayarak yutkunduk. Tadı damağımızda kalan mutluluklara “ah” çektik…

Yıllar geçti büyüdük, fakat gönüllerimizdeki güzellikler küçüldü, ya da küllendi. Fakat sönmeye yüz tutan bu kıvılcımları, yeniden ateşleyebiliriz. Bu değerleri tutuşturacak o heyecan ve arzu, hala içimizde var. Yeter ki başlamaya karar verelim.

Benliğimizde yer eden tebessümleri, dudaklarımıza saygı üfleyen el öpmeleri, gözlerimizde sevinç olan paylaşımları, kirpiklerimizi ıslatan hatırlamaları, vefaları, yanaklarımıza bir gül nazikliği ile dokunan muhterem yaşlı dudakların ılıklığını yeniden yaşayabiliriz…

Eskilerde yaşadığımız doyumsuz bayramları, çocuklarımıza yaşatabilir, akranlarımıza hatırlatabilir, umutla çarpan kalplerimizde yeniden yeşertebiliriz. Çünkü,hala özlemini çektiğimiz o eski bayramların nüvesini yüreğimizde taşımaktayız…

Bir umut doğsun içimizde yeniden, yaşama sevincimiz bizi ateşlesin. Var olmanın, insan olmanın, “olmazsa olmaz” değerlerini, önce gönlümüzde, sonra da ailemizde, mahallemizde, beldemizde ve ülkemizde hâkim kılalım…

Kabuğumuza çekilip umutsuzluk yağmurları ile bağrımızı ıslatacağımıza, hayata gülümseyelim, çocuklarımıza değer verip sevelim, sevindirelim.  Unuttuklarımızı hatırlayıp arayalım, el öpelim, öptürelim. Akrabalarımızı, komşularımızı, dostlarımızı ziyaret edelim. Kabirlere, hastalara, düşkünlere koşalım. Paylaştıkça dalga dalga coşalım…

Minik hediyelerle gönüller alalım, küskün isek,tez elden barışıp hep kardeşçe kalalım. Komşu, eş dost kapısını çalalım, bayramlarını canı gönülden kutlayalım. Kapılarımızı ve gönlümüzü sonuna kadar iyiliklere açalım, etrafımıza öfke değil, tebessümler saçalım. Kötülükten, kalp kırmaktan titizlikle kaçalım…

Mutluluk zihnimizde ve kalbimizde. Yani çare,uzaklarda değil, bizde. Hoşgörü, değer verme, hatırlama, gönül alma, ikram, hediyeleşme, gülümseme, sevgiyi paylaşma, affetme, saygı, dayanışma, yardım etme vb. değerler bayramların çeşnisidir.

Bu güzellikleri, bayramın manevi hazzına katarak, özlemlerimizive üzüntülerimizi giderelim. Kalpleri fethederek sevgi çiçekleri derelim.

Öyleyse hadi, yeter bu kadar yıl mola. Sevelim ve paylaşalım ki, bayramlar, bayram gibi ola…

Hastası olanlara, yol bekleyenlere, umudu yakalama yolunda yüreği çarpanlara, göz bebeği evlatları, vatan hizmetinde şehit olanlara, her türlü sıkıntısı çekenlere, Mevla’mdan sabırlar, ecirler, yüreklerini ürperten müjdeler, hayırlar ve yardımlar diliyorum…

Bayramımız, bütün güzel beklentilerimizi, kapsayan mutluluklar getirsin. Tebessümle hatırlayacağımız, tadı damağımızda kalan hatıralar yaşamamıza vesile olsun. Amin…

 

Bir Türlü

Saldık sürüleri taze çayıra,
Bizi belalardan Allah kayıra,
Bu gece gördüğüm düşü hayıra
Yormasam bir türlü, yorsam bir türlü.

Nakıs adam hesap eder dirhemi,
İnanmazsan bir dene de gör hemi,
Yürek yarasına ödünç merhemi,
Sürmesem bir türlü, sürsem bir türlü.

Dinle sen de gün görmemiş yalanı,
Milletin malını tonla çalanı,
Memlekette uygulanan talanı,
Görmesem bir türlü, görsem bir türlü.

İtibar yok okuyana, yazana;
Şimdi kulak veren var mı ozana,
Siyaset denilen kirli kazana,
Girmesem bir türlü, girsem bir türlü.

Yaşananlar imtihan mı bela mı?
Ya küfürdür ya beddua kelamı,
Böyle densizlere Allah selamı,
Vermesem bir türlü, versem bir türlü.

Taneye karışmış saman ile sap,
Can derdinde koyun, et ister kasap;
Türklüğe ihanet edene hesap,
Sormasam bir türlü, sorsam bir türlü.

 

ZİYA GÖKALP: ‘Aksiyonu, Meşrutiyet ve Cumhuriyet Üzerindeki Tesirleri’ isimli kitabın yazarı ALÂADDDİN KORKMAZ ile Ziya GÖKALP Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Milliyetçilik düşüncesinin, Fransız İhtilâlı ile insanlığın gündemine girdiği; Ziya Gökalp’ın da Avrupa’nın gündemindeki milliyetçilik düşüncesinden esinlenerek ‘Türkçülüğün Esasları’nı oluşturduğu iddia ediliyor. Bu sebeple, ‘Ziya Gökalp Türkçülüğü’ ile aynı anlamdaki ‘Türk milliyetçiliği’ kavramının, ‘Batı tipi milliyetçilik‘ olduğu sonucuna varılıyor. Konu ile ilgili yorumunuzu alabilir miyim?

Alâaddin Korkmaz: Soru girişindeki tespit ve varılan sonucun doğru olduğunu kabul etsek bile, yapılan yorumun hiçbir iler tutar yanı yoktur. Aslında, Milliyetçiliğe yöneltilmiş güya kuvvetli bir tenkidi ifade eden bu soru, bir nevi Aristo mantığına1 dayandırılmış görünmekle birlikte, mantıktan da mahrum görünüyor. ‘Batı tipi milliyetçilik’ diye bir terim uyduranlar, bunun ‘Doğu tipi‘ olanını da tarif ve tadat etmek durumundadırlar. Bu gibi soruları ciddiye alıp cevaplandırmak gerçekten az-çok düşünebilen insanlar için bir Çin işkencesi gibidir. Şöyle özetleyelim: Millet ve Milliyetçilik fikrinin Fransız İhtilali’nin sonucunda ortaya çıktığı doğrudur. (Aslında, sadece Göktürk Kitabeleri’nin ‘milliyetçilik’ açısından tahliline biraz kafa yorulduğunda, bizim milliyetçiliğimizin

Tarihî kaynaklarını da daha derinlerde keşfetmek mümkündür.) Bu fikrin dalga dalga yayıldığı (çünkü yeryüzü de küresel bir toplumdur ve ülkeler arasında devrevî benzeşmeler tarihin bütün devirlerinde görülür.), bizim imparatorluğumuzu da etkilediği; imparatorluk unsurları içinde bulunan kavimlerden, milletlerden, en son ‘Türk’ olanının bu etkiden nasiplendiği de bilinen çok basit bir gerçektir. Diğer İmparatorluk aydınları gibi, Ziya Gökalp’in tabiriyle ‘milliyet mikrobu’nun imparatorluğu kemirip bitirmesinden; sadece gayrimüslimleri değil, Müslüman milletleri de etkilemesinden ıstırap duyan Gökalp bu konuda, ‘…milliyet fikri İslâm aleyhinde ne mümkünse yaptı. Artık bu silahı kullanma sırası İslâm Âlemine geldi.’ demektedir. Bu gibi sosyal hadiseleri tek bir kişiye veya gruba irtibatlandırmak doğru olmamakla birlikte, Ziya Gökalp’ın bu süreci, yani ‘Türk Milliyetçiliği’nin kuruluşunu ve topluma yayılışını yönlendirdiği de gayet açıktır. Gökalp, kendi sistemini hayatın pratiklerinden hareketle ve zamanındaki fikir ve eğilimleri ‘telif’ ederek oluşturmuştur. Ziya Bey’in bu yeni fikre ‘Türkçülük’ dediği de; bunun, Türk Milliyetçiliğinin özel adı olduğu da doğrudur. Diğer bir doğru da, üniversitemize sosyoloji bilimini getirip bizzat tedris eyleyen Ziya Bey’in, ‘Türkçülüğün Esasları’nı da bu yeni ilmin gereklerine

göre belirleyip sistemleştirmiş olmasıdır. İtiraf (!) etmek gerekirse buradan ‘Batı tipi bir milliyetçilik’ yorumu çıkabilir yani. Çünkü Gökalp, bizde bulunmayan bir ‘ilim’ ithal (!) etmiş ve ona dayalı olarak bir ‘Türk Milliyetçiliği’ fikri geliştirmiştir! (Unutmamak gerekir ki, aynı Gökalp İbn Haldun’u da çok iyi bilmekte idi.)

Sanırım bu ‘Batı tipi’ meselesi, ‘milliyetçilik’ kelimesinin çekiciliğinden, tabîiliğinden, gerçekliğinden, kolay kolay reddedilemezliğinden dolayı, özellikle siyasî ‘İslâmcı’ akımların bazı temsilcilerinin ‘millet demek İslâm milleti demektir’, bu durumda milliyetçilik de ‘İslâm milliyetçiliğidir’ kabullerinden kaynaklanmaktadır. Gerçekten de, bizim kültürümüzde yirminci

asrın başına kadar ‘millet’ kelimesi ‘ümmet’ anlamında kullanılmıştır. Bu açıdan baktığınızda, evet bizde bir milliyetçilik yapılacaksa kültürümüzdeki ‘millet-i İslâmiye’ temelinde ‘milliyetçilik’ yapmak ‘doğu tipi’ olarak kabul edilebilinir! Zaten ‘Batı tipi milliyetçilik’ şeklindeki ucûbe terminolojinin de başka türlü bir izahı yoktur. Fakat ne yazık ki, bizim, toplumbilime ait beynelmilel kavramlara canımızın istediği gibi anlamlar yükleme ve onun üzerine ‘millî, yerli’ saydığımız bir fikir sistemi kurma imkânımız yok! Milliyetçilik, kesinlikle bir ‘millet’e dayalı olarak yapılabiliniyor ve o milletin de bir adının bulunması gerekiyor. ‘Millet’in ne olduğu konusunda tarifler yapılırken de az çok ortak kabul görmüş tarif de var. Lakin ‘millet’in ‘ümmet’ anlamına geldiği; yani, Türk, Arap, Acem, Malay… gibi farklı Müslüman milletleri tek ‘millet’ olarak kabul eden bir ilim yok.  ‘İslâm Milliyetçiliği’ demeye getirilen kavramın Gökalp’taki karşılığı ‘İslâm Ümmeti’dir ve O’nun ‘üçleme’sinde, ‘Türk Milletindenim, İslâm Ümmetindenim, Garp Medeniyetindenim’ şeklinde ifadesini bulmaktadır.

Çetinoğlu: Batı tipi milliyetçilikte, saldırganlık, ayırımcılık, din olgusundan kopukluk, ırkçılık, Faşizm ve Nazizm ve de Şovenizm akla gelebilir. ‘Milliyetçilik’ veya ‘Türk milliyetçiliği’ olarak da adlandırılan Ziya Gökalp Türkçülüğünün, adı geçen unsurlarla bağlantısı var mıdır?

Korkmaz: ‘Batı tipi milliyetçilik’ ifadesi doğru olmadığına ve esasen her topluma göre farklı bir millet ve milliyet anlayışının bulunması tabiî kabul edileceğine göre; ‘batı tipi’ kavramını ‘batı ülkelerinde kabul görmüş’ şeklinde anlayıp algılayarak soruyu yorumlayabilirim. Sualde sayılanlara ‘Batı tipi milliyetçilik’ demek mümkün değildir. Kısaca İtalyan Faşizm’i ile Alman Nazizm’i üzerinden böyle bir yanılsamaya düşülmesi, yani bunların ‘Batı tipi milliyetçilik’ sanılması veya sayılması son derece yanlıştır. Kaynağını siyasetten alan birer ‘ideoloji’ olarak kurgulanmış

olan bu iki anlayış, hareket noktalarında İtalyan ve Alman milliyetçilikleri bulunmakla birlikte, hastalıklı bir ruh halindeki siyasetçilerin saplantılarını, saldırganlıklarını tatmin etmek üzere zorla ideolojileştirmiş ve aslî kaynağından saptırılmış türevlerdir. Yani bu iki akıma ait sözüm ona ‘milliyetçilik’ anlayışı, her bir farklı millete ait milliyetçilik anlayışında bulunması tabîi olan farklılıklara örnek gösterilemeyecek derecede marazî bir haldir ve tasnif dışıdır.

Bunu böyle tespit edip bahis dışına taşıdıktan sonra, ‘Batı tipi milliyetçilikte, saldırganlık, şovenizm, ayırımcılık, din olgusundan kopukluk, ırkçılık…’ gibi iddiaların birlikte ve topyekûn bir anlam taşımadıkları da ortaya çıkar. Ama şöyle bir hüküm vermek yanlış olmaz sanırım:

Temel insanî zaaflara ait bu ve benzeri sapmalar milliyetçiliğin yumuşak karnıdır. Yani milliyetçilik kötü ellerde ‘saldırgan’lığa,’şovenliğe’ ‘ayrımcılık’ ve ‘ırkçı’lığa ve ‘din olgusundan kopuk’luğa uygun bir ‘araç’ olarak kullanılabilir. ‘Batı’daki milletler de, ‘Doğu’dakiler de hayatın akışı içinde

bunlardan biri veya daha çoğu ile malûl olabilirler. Bizi burada ilgilendiren, Gökalp’ın sisteminde ve dolayısıyla Türk Milliyetçiği’nde ‘saldırganlık, ayırımcılık, din olgusundan kopukluk, ırkçılık,

şovenlik’ bulunup bulunmadığı hususudur.

Bilindiği gibi, Türkçülük fikri, İmparatorluk aydınının sırasıyla, ‘Osmanlıcılık’ ve ‘İslâmcılık’ fikirleri ile mevcut durumu kurtarma ümitlerinin tükenmesi üzerine, tabîi bir sonuç olarak başvurdukları bir yol idi. Az önce da bir nebze işaret edildiği gibi, o Fransız İhtilali’nden dalga dalga yayılan fikir, bizim imparatorluğumuzda da etkilerini göstermiş, sâdece, kendisini ‘aslî unsur’ sayanlar, yani Türkler, kendilerinin nasıl bir millet olduklarını araştırmak yerine, ‘inkıraz’ı2 nasıl durdurabileceklerine kafa yormuşlar ve şüphesiz, ‘Osmanlıcılık’ da ‘İslâmcılık’ da bu ‘durdurma’ arayışlarının sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Balkan Bozgunu’ndan sonra işin farkına varıldı (1911 yaz başında devrin münevverlerine başvurup, ‘Biz Türklerden başka herkesin bir derneği, kulübü var. Öncülük yapın biz de teşkilat kuralım.’ diyerek Türk Ocağı’nın kuruluşuna vesile olan Askerî Tıbbiye talebesini hatırlayınız.) ve sür’atle yeni rotamızı tespit etmeğe koyulduk. Gökalp bunun sistemleşmesini sağlayan beyindir. Bütün dünyada olduğu gibi, bizde de ‘millet’leşme ve onun sonucu olarak bağıra çağıra gelen ‘millî devlet’ farklı bir sosyal zemine oturmak durumundaydı ve onun bir tarifi bulunmak mecburiyetindeydi. Türkçülük, o tariften ibâretti. Ziya Gökalp gibi bir dâhi tarafından gelecekteki toplum yapımızı şekillendirecek olan bir fikir sisteminin, hemen hemen eksiksiz ve kusursuz bir biçimde ve ayrıntılı olarak belirlenmiş bulunması Türk Millet için büyük bir şanstır.

Gökalp daha hayatta iken kendisine yöneltilen tenkitleri dikkatlice değerlendirmiş, bu cümleden olmak üzere ‘ırkçılık'(kavmiyetçilik), ayrımcılık, ‘din olgusundan kopukluk’, ‘saldırganlık’ gibi suçlamalara cevaplar vermiş ve bu konulardaki düşüncelerini temel metinlerinde dile getirmiştir. Burada bir mülakat3 söz konusu olduğu için, herhalde bunları uzun uzun izah etmek ve dipnotlarla kaynaklarını göstermek gibi bir garabet4 gerekmiyor. Özetle ifade etmek gerekirse, Gökalp, çok kesin ifadelerle ‘ırk’ kavramının milletin teşekkülü ve milliyeçilikle bir alâkası bulunmadığını; herhangi bir millete mensubiyetin bir şuur olduğunu; bu itibarla atlarda ‘şecere’5 aramanın mümkün, ama insanda mümkün olmadığını çok açık bir biçimde ifade ediyor. Gökalp’ın sisteminde, başka milletleri, kavim veya kabileleri, yani herhangi bir toplumu hor veya hakir gördüğüne, yani ayrımcılık yaptığına dair tek bir kelime yoktur. ‘Şovenlik’ ve ‘Saldırganlık’ konusunda ise ilave birkaç kelime söylemek icap ediyor. Bilir bilmez birçok kimsenin ‘Turan’ ve ‘Turancılık’ üzerinden Gökalp’a ve Türk Milliyetçiliğine saldırmaya devam etmesi, kasıtlı değilse, çarpıtma, en azından bilgisizliktir. Gökalp sisteminde ‘mefkûre’6 (ülkü, ideal) kelimesinin önemli bir yeri vardır. O’na göre ‘mefkûreler tarihi hengâmelerden, içtimaî buhranlardan doğar’.

Burada geniş bir tahlile girmemiz mümkün değil, ama anlaşılır şekilde söylemek gerekirse, Gökalp’a göre, ‘millî ülkü’ler milliyetçiliğin çok önemli bir varlık ve yaşama sebebidir. Milletlerin gelecek telakkileri bu ülkülerde şekil bulur. İşte Turan fikri ve Turancılık mefkûresi de gelecek nesillere ‘galeyan'(çoşku) vermek için tasarlanmış bir fikirdir (mefkûre). Hani şu ‘büyük rüya’ cinsinden bir itici güç. Bunu ‘elde ok ve yay Orta Asya’yı fethe kalkışmak’ gibi bir saldırganlık temelinde ve karikatürize ederek takdim edenler, en hafif ifade ile büyük haksızlık yapmışlardır.

‘Din olgusundan kopukluk’ gibi saçma bir iddianın ise Gökalp’ta herhangi bir karşılığı yoktur. ‘Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak’ şeklinde formüle ettiği sistemi, ‘din adına hüküm verip (kanun koyup) toplumları yönetmeye cevaz7 vermediği için’ onu beğenmeyenlerin cılız, soyut ve anlamsız yakıştırmalarından biridir.

Çetinoğlu: Bu kanaatinizi destekleyen birkaç örnek verebilir misiniz?

Korkmaz: Yukarda adı geçen üçleme bir kitap adıdır. 1919’da yayımlanmıştır: ‘Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak.’ Gökalp’ın son ve Türkçülüğü sistemleştirdiği eseri ise 1923’de yayımlanmıştır: ‘Türkçülüğün Esasları’. Diğer eserleri ve makaleleri de pek tabiîdir ki dinî konuları ele aldığı bahislerle doludur. Doğrudan İslâm’la ilgili makaleleri de hâlâ kaynak olarak kullanılacak niteliktedir. Bence, itirazı olanlar Gökalp’ı okuyup iyice anladıktan sonra buldukları eksiklikleri, ‘İslâm’dan kopuklukları’ ve varsa başka itirazlarını müşahhas olarak ortaya koymak zorundadırlar.

İddiaların aksine, Gökalp sisteminin bütün alanlarında dinin, yani İslâm’ın özümsenmiş ilkeleri hayat bulmaktadır.

 

Allah ile Elçisi

Madem şu kâinat / yaratılmışların tamamı ve mevcudat / mevcut olan her şey var. İçinde fiil, iş ve ameller ve icat / yoktan var etmek var. Hem madem muntazam / derli-toplu ve düzenli bir fiil / iş, oluş ve davranış; failsiz / yapansız olmaz. Manidar / ince manalı bir kitap, Kâtipsiz / yazarsız olmaz. Sanatlı bir nakış; nakkaşsız / nakış yapansız olmaz. Elbette şu kâinatı dolduran gayeli fiil ve işlerin bir faili / yapanı, işleyeni var. Yeryüzünün mevsimden mevsime tazelenen hayret verici nakış ve işlemelerinin manidar / çok anlamlı birer mektup hükmünde olan varlıkların bir kâtibi / yazanı, bir nakkaşı / nakış yapanı vardır.

Hem madem bir işte iki hükmedicinin bulunması, o işin intizam ve düzenini bozuyor. Hem madem sinek kanadından tâ sema ve gökteki yıldızlara kadar tam bir düzen var. Öyle ise o Hâkim ve Hükmedici birdir. Bir olmazsa -çünkü her şeyde sanat ve hikmet ve amaçlılık o derece acip ve şaşırtıcıdır ki, o şeyin Sânii / Sanatla Yaratanı, her bir şeye muktedir olacak / gücü yetecek her bir işi bilecek bir derecede Mutlak Kudret Sahibi / Mutlak Kadîr olmak lâzım gelir. Öyle ise bir olmazsa- varlıklar sayısınca ilâhların bulunması lâzım gelir. O ilâhlar hem birbirine zıt, hem birbirine benzer olacaklar. O hâlde şu acip intizam ve düzen bozulmaması; yüz bin defa muhal ve imkânsızdır.

Hem madem şu mevcudatın tabakaları, bir ordudan bin defa daha muntazam ve düzgündür. Bir emir ile hareket ettiği apaçık şekilde görünüyor. Yıldızların, güneş ve ayın düzenli hareketlerinden tut, tâ badem çiçeklerine kadar, her bir varlığa; Ezelî Kadîr / Öncesiz Kudret Sahibi Allah’ın o kadar düzgün o kadar mükemmel bir surette verdiği nişanları var. Formaları, güzel libas ve elbiseleri var. Onlara verdiği hareketleri var. Bütün bunları ordudan bin defa daha düzgün bir tarzda ortaya koyuyor. Öyle ise, şu kâinatın mevcudatı O’nun emrine bakar. O’na imtisal eder / boyun eğer. Görünmez âlemlerin perdeleri arkasında bir Hâkimiyeti Sınırsız Mutlak Hâkim olan Allah vardır.

Hem madem o Hâkim / Her Şeye Hükmedici Allah; yaptığı bütün gayeli, amaçlı icraat ve işlerin tanıklığıyla; hem gösterdiği haşmetli, büyük eserlerle o Allah; Celâl / Büyüklük Sahibi Bir Sultan’dır. Hem gösterdiği ihsan ve iyiliklerle, son derece Rahîm / Çok Merhametli bir Rab’dir. Hem ortaya koyduğu güzel sanatlarıyla; sanatını çok seven bir Sâni’ / Sanatla Yaratan’dır. Hem gösterdiği tezyinat ve süslemeler, merakaver / düşündürücü sanatlarıyla; şuur ve bilinç sahiplerinin beğenici bakışlarını eserlerine celp edip kendine çekmek isteyen, yani her şeyi bir amaca yönelik olarak yaratan Hakîm Hâlık’dır. Hem âlemin yaratılışında gösterdiği, akılları hayrette bırakan tezyinat ve süslemelerin ne demek olduğunu bildirmek istiyor. Mahlukat / yaratılanlar nereden gelip nereye gideceğini, Rablığının gözettiği maksatla, şuur sahiplerine bildirmek istiyor.

Elbette böyle Hakîm / Hikmetle Yaratan, Hâkim / Hükmedici; bilerek yaratan bir Allah; Rablığını göstermek ister. Hem madem gösterdiği bu kadar lütuf eserleri, merhameti, garip, şaşılacak sanatı ile şuur ve bilinç sahiplerine kendini tanıttırmak ve sevdirmek ister. Elbette şuur / bilinç sahiplerine; arzularını ve onlardan beklentisinin ne olduğunu bir haberci aracılığıyla bildirecektir. Öyle ise şuur-bilinç sahiplerinden birisini tayin edip, onunla, Rablığını ilan edecektir. Sevdiği sanatlarını sergilemek için, bir dellâlı / ilan ediciyi kendi huzuruna / katına çağırarak şereflendirip, Rablığını sergilemek için onu aracı edecektir. O yüksek maksatlarını diğer şuur sahiplerine bildirmek ve mükemmelliğini göstermek için, birisini öğretici tayin edecektir.

Şu kâinatın içine koyduğu tılsımı, şu mevcudatta gizlediği Rablık muamma ve sırlarını; manasız kalmaması için, her hâlde bir rehber / yol gösterici tayin edecektir. Gösterdiği, bakış ve nazarların seyrine sunduğu sanat güzelliklerinin faydasız, abes ve boş olmaması için, onlardaki maksatları ders verecek bir rehber tayin edecektir. Hem Allah; yapılmasını istediklerini şuurlulara tebliğ etmek / ulaştırmak için, birisini bütün bilinçlilerin üstünde bir makama çıkaracak ve İlahî isteklerini ona bildirecek, onlara gönderecektir.

X

Allah ile elçisi

Birbirinin nesi

Düşündürmeli herkesi

Birbirini kanıtlar ikisi

 

Yeni başlayanlar için hukuk devleti

Harezmî, adından da belli, Harezmli bir ailenin çocuğu. 780-850 arasında yaşamış. İkinci derece denklemini çözmüş. Batlamyus’un astronomi hesaplarını düzeltmiş. Ondalık sayıları öğretmiş. Cebirin icadına büyük katkı yapmış. Fakat adının bugün saygıyla anılmasının sebebi bunların dışında.

O sebebi az sonra söyleyeyim. Galiba Al-Harezmî adını lâtin alfabesine çeviren keşiş, ismin başındaki Hı harfini, hani şu Azerbaycan Türkçe alfabesinde X ile gösterilen harfi, her halde gayın veya cim (gim) diye okumuş. Yani خ harfini  غ veya  ج diye seslendirmiş ve bizim Al-Harezmi batıda Al-Garezmi oluvermiş. Bakınız, İspanyolca’daki quarismo ve Portekizce’deki alguarismo “rakam”ın o dillerdeki adı!

Algoritma!

Evet, bu büyük mucidin adının bugün sık hatırlanmasının sebebi yukarıda saydıklarımın hiçbiri değildir, bir tanesi bile hatırlanmasına kâfi idi amma… Bugün anılmasının sebebi, onun adıyla anılan kavram: Algoritma.

Algoritma, bir iş yapmanın reçetesine verilen isim. Harezmî bu reçeteleri matematiğe uygulamış ve uzun uzun açıklamış. İkinci derece denklemi mi çözeceksiniz:

1. Denklemi ifade = sıfır şekline sokunuz.

2. İkinci katsayının karesini alınız. Bundan birinci ve üçüncü katsayıların çarpımının dört katını çıkarınız…

Böyle devam eder ve denklem ne olursa olsun çözümü her seferinde elde edersiniz. Algoritma olmasaydı, şu denklemin çözümü bu, öbürününki şu diye her biri için ayrı sonuç hesaplardınız. Kim bilir, belki de o kadar kötü olmaz; katsayıları 1, 4 ve 2 olan denklemin çözümü gibi yayınlarla akademik unvanlar alınırdı.

Celal Şahin ve bilgisayar dilleri

Bugünün bilgisayar programlarının ruhu da budur: Algoritma!

Hani üniversitede mi lisede mi yoksa ilkokulda mı öğretelim diye heyecanlandığımız şu bilgisayar kodlama, aslında insanların düzenlediği algoritmaları elektronik makinaların diline aktaran aracı lisanlardır. Onlara programlama dili diyoruz.

Tabi algoritmalar yukarıda (1) ve (2) diye verdiğimiz adımların art arda sıralanmasından ibaret değildir. Arada karar vermek de gerekir. İşte diyeceksiniz, yine insana muhtaç oldunuz. Hiç de değil. İkinci derece denkleminin üçüncü adımına şöyle yazarız:

(3) Eğer sonuç sıfırdan büyükse….

Ve sonuç sıfırdan büyükse ne yapacağımızı, sıfırsa ne yapacağımızı, sıfırdan küçükse ne yapacağımızı algoritmanın üç çatalı şeklinde yazmaya devam ederiz.

Demek ki algoritmalar epey akıllı olabiliyor, karar da veriyor.  Ruhun şâd olsun Al-Harezmî. Gerçi senin yaptıklarından bugün ecnebiler yararlanıyor ama zarar yok. Biz de övünüyoruz işte. Hem şu sıralar deve sidiği ve Ace Hurması ile meşgulüz. O konularda sonuca varınca belki biz de algoritma yazarız.

Tabi bugün kendi giden otomobiller de yüzlerce algoritma kullanır. Rahmetli Celal Şâhin’in dediği gibi, “Kırmızı yanınca dur, beyaz yanınca bekle, yeşil yanınca geç; geç hanım teyze…” (Sarı değil beyaz derdi. O zaman sarı yerine beyaz mı kullanırdık?)

Sanayi 4.0, Asimov ve Harari

Ve Sanayi Devrimi 4.0. Biz 2’inciyi tamamlamaya çalışırken, robotların işe soyunması bu yeni devrimi ateşledi. Robotlar da algoritmalardan ibaret tabi… Isaac Asimov’un “Ben Robot” şaheserinde bütün hikâyeler robotiğin üç kanununun çelişmesiyle ortaya çıkar. O kanunlar algoritmadır aslında. Şöyle:

1. Bir robot, bir insana zarar veremez veya hareketsiz kalarak bir insanın zarara uğramasına müsaade edemez.

2. Bir robot, insanların verdiği emirlere, Birinci Kanun’la çelişmemek kaydıyla, itaat eder.

3. Bir robot kendi varlığını, bu savunma Birinci ve İkinci Kanunları’yla çelişmediği sürece savunur.

Ve hikâyeler buradan başlar. En basitiyle, bir insan öbürünü öldürmeye kalkarsa robot ne yapar… Ve olaylar böylece gelişir.

Kurgu yazmasa da Asimov’un ruhundan bir parça taşır gibi davranan Yual Noah Harari daha da ileri gidiyor. (Yuval Noah Harari zaten hep ileri gidiyor ve her sayfada bir bomba patlatma gayreti içinde… Çoğu zaman da bombalar gerçekten patlıyor. ) Noah, yani Nuh dostumuz, bütün organizmaların algoritma olduğunu söylüyor. Yani bütün hayatın. Anne iyi beslenmiyorsa cenin, bu besin azlığını “dışarıda kıtlık var” diye değerlendiriyor. O bebek, bazal metabolizmasını düşürüyor. Yani yiyeceklerden aldığı kalorileri tasarruflu harcayacak genleri açıp, hareketli ve çok enerji harcayan bir yaşam tarzının genlerini kapatıyor. Bu da bir algoritma… Sonuçta hamile rejim yaparsa bebek büyüdüğünde obez oluyor. Bu bir misal. Bütün biyokimyasal mekanizmalar, bütün hayat zincirleri böyle karma karışık algoritmalarca yürütülüyor.

Canlılar algoritma, cansızlar algoritma, bilgisayarlar algoritma, robotlar algoritma… Geçen günkü güneş tutulmasının zamanını öyle saniyesi saniyesine, yerini metresine kadar nasıl tahmin ettik? Çünkü o işlerin algoritmasını Newton hazırlayıp bize vermişti. Biz de oradan hesaplıyoruz. (Belki izafiyetten kaynaklanan birkaç milimetrelik sapma da vardır, bilmiyorum.)

Ve hukuk

Kutadgu Bilig’de Hakan Güntogtı ne diyordu:  “İster oğlum olsun, ister gelip geçen misafir. Vereceğim kararda kimse farklılık bulamaz.”  Evet, kanun algoritmadır. Tarafsız ve adil yargı böyle olur. Karar vermede kullanılan algoritmaya onlar töre diyordu. Biz kanun diyoruz.

Devletle kanunu, devletle töreyi yan yana söylemek âdetimizdir. Bilge Kaan, “Türk Milleti, üstte gök basmadıysa, altta yer delinmediyse senin ilini (yani devletini), töreni kim artadı?” der. Hazreti Ömer de “Adalet mülkün (yani devletin) temelidir!” buyurmuştur.

Adalet algoritma hâline gelince kanun olur. Kanun yönetmelik, talimatname, velhasıl “mevzuat” olur. Hepsi algoritmadır. İster adalet mekanizmasında ister bürokrasinin işlemesinde, işe almada, terfide, vatandaşın müracaatında yapılacaklarda, bütün hizmetlerde uygulanan şey algoritmadır. Ticaret Kanunu’ndan Ceza Kanunu’na, Seçim Kanunu’ndan Medenî Kanun’a kadar her şey. Meselâ öğretmen tayinlerinde bir dizi not ve sınav sonucu vardır. Bunlara göre adayların sıraya sokulup en üsttekilerin alınması adalettir, bunun yapılmasını buyuran mevzuat işin algoritmasıdır. Memuriyette, askerlikte kimin nasıl terfi edeceği algoritmalara bağlıdır. Yazılı algoritmalara mevzuat, yazısız algoritmalar gelenektir. İkisi de kuvvetlidir ve şaşmaz. Eğer siz muz cumhuriyeti değilseniz!

Algoritma olmasa her müracaat, her işe alma, her terfi ve her ticarî alışveriş için bir yetkili veya kuvvetlinin ayrı ayrı karar vermesi gerekecekti.

Öyle olsun, ne mahzuru var?

Bakın size algoritmayla yürüyen bir teşkilâtla büyük dâhilerin her olay başına dehalarıyla karar verdikleri kazuistik teşkilatı karşılaştıralım. Teşkilât büyük iş, iki futbol maçını karşılaştırayım:

Algoritmayla yürüyen maçın ne zaman başlayacağı, kaç kişiyle ve kaç dakika oynanacağı baştan bellidir.  Golün hangi hallerde sayılıp hangi hallerde sayılmayacağı, neyin aut, neyin ofsayt, neyin faul olduğu hep bellidir. Hangi şartların hangi sonuçları doğuracağı bellidir. Hakemlerin görevi her bir şartın oluşup oluşmadığını tespit edip o şartın algoritmasına göre hüküm vermektir. Kurallar, yani algoritma bellidir ve maç boyunca değişmez.

Bu kurallarla oynanan maçta oyuncuların bütün dikkati topa, kaleye, koşmaya, pas vermeye velhasıl oyuna ve gole odaklanmıştır. Böyle kurallarla oynanan ligin takımları gün geçtikçe ustalaşır. Oyuncular rekabet için yoğun antrenmanlar yapar, fiziklerini, sağlık şartlarını en iyiye çıkarmaya gayret eder. Böyle ülkelerin takımları diğer ülkelerin takımlarıyla da rekabet eder ve anlattığımız ruh hali geçerliyse, galip gelirler.

Bir de mutlak yetkili, kurallara değil dehasına güvendiğimiz hakemlerce yönetilen bir maça, bir lige, bir ülkeye bakalım. Hakem Ahmet Bey, “Şu takımın oyuncusu gecikmiş; iyi çocuktur, biraz bekleyelim de onsuz başlamayalım.” der. Yan hakem Hasan, “Ofsayttı ama bizim mahallenin reisi Hüsnü onu tutuyor, bu çocuğa dikkat et, bizdendir demişti. Şimdi şevkini kırmayalım delikanlının” buyurur… Fakat asıl fark oyuncuların tutumlarındadır. Onlar çok çabuk şunu öğrenir: Siz ağzınızla kuş, volenizle doksanı tutsanız, hakemler sizi tutmuyorsa gayretleriniz hiçbir işe yaramaz. Algoritmasız ligin oyuncuları sahaya, rakibe, koşmaya, vurmaya değil, hakemlere odaklanmışlardır. Ne yapsam da yan hakem beni tutsa… Hele hele orta hakem! Veya federasyon başkanını tavlasam. Başkanı tavlayamazsam, acaba kızını tavlayabilir miyim?

Bu ikinci ülkenin takımları, o takımların oyuncuları, açıktır ki birinciler kadar marifetli olmayacaktır. Ve onların bu halleri yabancı takımlarla yaptıkları maçlarda ortaya çıkacaktır. O zaman da durumu izah edebiliriz: Onlar bize hep düşmandır zaten. Hakemler taraf tuttu. Kaç golümüzü saymadılar, penaltımızı vermediler. Federasyonun başına başkanımızın kayınbiraderini getirmişsek ne olmuş yani? O bu işlerden iyi anlar. Hayatı boyunca televizyonda maç izlemiştir.

Futbolu bilmem ama diktatörlerin yönettikleri ülkelerde iş yapanların, diktatörün ailesiyle yakınlıkları veya ortaklıkları sayesinde başardıklarını anlatan çok “iş adamı” hikâyesi dinledim. Günahları boynuna, bir kısmı bu halle öğünmek için anlatıyordu ama korkarım bir kısmı da gerçeği söylüyordu.

Ya erdemin yükselişi ya ahlâkın çöküş

19. yüzyıl Avrupasında algoritmayla çalışan devleti kuran Bismarck’tır. Onun “Prusya Erdemleri”, algoritmayla çalışan bir bürokrasi diye özetlenebilir. Öyle ki bu algoritmalar Bismarck olsa da olmasa da çalışır. Bir devletçikler federasyonundan dünyanın bir numaralı gücünü doğuran bu erdemler ve algoritma Alman devletiydi-o mülkün temeli adalet, adaletin temeli de hukuk devletiydi. “Berlin’de hâkimler var“dı. Algoritma bürokrasisi kurulduktan sonra gereken son adım, memurları siyasî iradenin keyfî müdahalesinden korumak için alınacak tedbirlerdir. Terfi ve tayinlerin delinmez algoritmalarla yürümesi ve en önemlisi memurluğun ömür boyu sürmesi ve emeklilik garantisi.

Devlet harcamalarında yolsuzluk yapanların ihale kanunlarını delmeye çalışması gibi, bürokrasiyi emir-kumanda altına alanların delmeğe çalıştıkları da bu özelliklerdir. Objektif algoritmalar ve ölçme sistemleri yerine keyfî mülakatlar, dehaların kararları ve bir emirle alınıp atılan, sürülen bürokratlar. Acemiler bu halin işlere etkisine odaklanır ve ne kadar kötü olacağını söylerler. Haklıdırlar. Fakat biraz daha tecrübeliler, bunun bürokrasideki memurların ve halkın ahlâkına etkisini görürler ve asıl yıkımın insanların akıl ve gönüllerinde meydana geldiğini anlarlar. Eski Sovyet ülkelerinde ve diktatörlükle yönetilen bütün ülkelerde durum budur.

İl gider töre kalır… Yani devlet yıkılsa bile töre ayaktaysa devlet tekrar kurulur. Fakat töre gitmişse, bu yerin delinmesinden, göğün basmasından kötüdür. Çünkü mülkün temeli göçmüştür ve ilk sarsıntıda yerle bir olacaktır.

Algoritmalarınıza mukayyet olunuz!

 

Muayenehaneler ve Çocukların Dr. Necati Amcası

Bir zamanlar sağlık hizmetinde devlet hastaneleri ile beraber muayenehaneler önemli adreslerdi. Sağlıkta dönüşümün başladığı 2003 tarihinden sonra buraları kapanıp kaybolurken özel tıp merkezleri ve özel hastaneler vatandaş için diğer bir sağlık kapısı olarak çoğalarak hizmete girmişlerdir. Bu değerlendirmeyi şehrimizin hekimlerinden Çocuk Hastalıkları Uzmanı Dr. Necati Günaltay Bey’in muayenehanesinin kapattığı haberi üzerine yapmak ihtiyacı hissettim.

Muayenehane hekimliğini seçen hekimlerin bir kısmı tamamen bağımsız özel hizmet verir iken bir kısmı ise hem devlet hizmetinde, ayrıca belirli saatlerde muayenehanelerinde sağlık hizmeti verirlerdi. Bu durum, özellikle 1970’lerden sonra,  muayenehanelerden geçmeden devletin sağlık hizmetinden güvenli bir şekilde istifade edilemeyeceği gibi bir kanaate sebep olmuştu. Bazı hekimlerimizin bu düşünceyi haklı çıkaran yanlış tutumları, serbest hekimlik yapan ve önemli bir sağlık hizmeti alma adresi olan muayenehaneler için olumsuz bir düşünceyi pekiştirmişti. İşte bu sebeple, 2003’de başlayan sağlıkta dönüşüm programındaki muayenehanelerin kapatılması kararı vatandaş nazarında olumlu karşılanmış, Tabip Odalarımızın da serbest hekimlik alanı olan bu hizmet şeklini savunmaması, bu yerlerin kapanıp yok olma sürecini getirmiş, bu adreslerin sağladığı faydaların görülmesini önlemiştir.

Hâlbuki muayenehane hekimliği teşhis ve takipte hem hastalar, hem de bu çalışma şeklini benimseyecek hekimler için önemli kapılardır. Mesleğinde belli bir olgunluğa-tanınmışlığa-güvenilirliğe gelmiş bir hekim için buraları özgürce, bilgi ve sanatını daha gönlünce sunacağı yerlerdir. Burada hekim hastasına çok daha tatmin edici ve güvenli bir hizmeti sunabilir. Devlet ve özel hastanelerimizde ki halen uygulanan performans sistemi, vatandaşta güvensizliği arttırmakta, hekimde ise meslek etiği duygusunu törpüleyen bir anlayışa sebep olmaktadır. Performans konusunun Dr. Can Cabukaş gibi iyi bir dâhiliye uzmanımızın mesleğini bırakmasına, Dr. Ahmet Durukal gibi kabiliyetli bir cerrahı iş yeri hekimliği yapmaya mecbur bıraktığını örnek bilgi olarak paylaşmak isterim. Muayenehaneler, özellikle kıdemli hekimlerin mesleklerini icra edebilecekleri bir umut ve mutluluk, hastalar için ise daha doyurucu ve güven verici hizmet alabilecekleri adresler olarak yaşamalı, yaşatılmalıdır. Hastane hizmeti ile entegre edilmiş muayenehane hekimliği sağlık hizmetine kalite ve güven arttırıcı olacaktır.

Buna bir örnek Kocaeli’nin çocuklarının Doktor Necati Amcasıdır. O güvenilir hekimliği ile güzel hizmetler veren bir çocuk hekimimizdir. İzmit SSK hastanesindeki ve muayenehanesindeki hizmetlerinde çalışkanlığı, bilgisi, teşhis ve tedavisindeki güvenilirliği ile iyi bir hekimlik yapmıştır. Hasta-hekim ilişkilerinde örnek bir hizmet erbabıdır. 80’li yıllarda İzmit SSK hastanesinde kan uyuşmazlığı sebebi ile oluşan ve kan değişimi gerektiren çocuklar gibi benzeri riskli vakalar hep İstanbul’a gönderilirken; O,cesaretle ve maharetle bu hizmeti şehrimizde yapmaya başlamış, yüzlerce çocuğun sağlığına kavuşmasını sağlamıştır. Samimiyeti, gayreti ve çalışkanlığı ile hem hastane hem muayenehanesinde sağlık hizmeti vererek, kendisinin verdiği bilgiye göre 300.000 bin çocuğumuza hekimlik yaparak, Kocaeli’li çocukların Doktor Amcası sıfatını kazanmıştır. Hastanede iken oradaki hizmetini özel muayenehanesi ile karıştırmayan, paralı işlerle hekimliğini bulaştırmayan bu hekimimiz, daha sonra hastanenin Başhekim Yardımcılığı ile SSK İzmit Hastanesinin Efsane Başhekimi Sn. Dr. Kemal Cebeci’nin idareciliğine de önemli katkılar vermiştir. Emekli olup yalnız muayenehanesinde hizmet verirken de ailelerin kolayca ulaştığı, danıştığı, teşhis ve tedavilerinden istifade edilen bir hekim olarak hizmetini sürdürmüştür. Yaptığı hekimlik ile vatandaşımız için güvenilir bir kapı, çocuklarımız için şifa dağıtan bir doktorumuz olmuştur.

Dr. Necati Bey’in muayenehaneciliği, buraların vatandaşı için önemli hizmet adresleri oluşuna güzel bir örnektir. 35 yıldır aynı alanda hizmet verdiğimiz bu arkadaşımız şimdilik muayenehanesini kapatmak durumunda kalmıştır. Şu anki sağlık sistemimiz bu tür adresleri sistemine dâhil etmediği için,  buraları bir bir kapanmakta, yenileri açılamamaktadır. Bu alanda yeni bir düzenleme yapılmaz ise çok azalmış olan bu adresler kapanıp yok olacaktır.

Sağlıkta dönüşümün aksaklıkları iyileştirilirken, tam gün muayenehane hizmeti vermek isteyen hekimlerimize yönelik bir düzenleme yapılarak, tıpkı eczaneler gibi, sistemin daha da iyileştirilmesi faydalı olacaktır. Bu düzenleme ile sağlık hizmetinde vatandaşın ihtiyaç duyduğunda gidilebileceği yeni bir adresi olacaktır. Hekimlerimize, kamuda memurluk ya da özel hastanelerde işçi statüsünde çalışmak yanında, kendisi için gerektiğinde kullanabileceği bir alternatif çıkacaktır. Bu imkân, hem mesleki uygulamalarında hem de mesleki yaşamında onun daha özgür ve mutlu olmasına katkı sağlayacak, hekimliğinin onuruna ve hizmetinin daha verimli olmasında da olumlu rol oynayacaktır.

Sağlıklı, mutlu gönlünüzce yaşayacağınız günler dilerim.

 

Barışa Hasret Bayramlar

Düşünün; bir komşunuz var.

İnançlarınız farklı ama onun da sizin de inancınız; “tüm yaratılmışlar aynı Allah’ın eseridir” diyor.

İkinizin de inancı hırsızlığı, tecavüzü, insan öldürmeyi yasaklıyor.

“Yaradan’ın verdiği canı ancak Yaradan alır” diyor.

Siz onun ürettiği sebzeyi, meyveyi, eti, sütü tüketiyorsunuz, o da sizin inşa ettiğiniz evde yaşıyor. Ya da elektrik, su, oto tamircisi.

Özünde ikiniz de birbirinize muhtaçsınız.

Birbirinizin “velinimetisiniz.”

Hatta çocuklarınız birbirini sevmiş, evlenmiş, akraba olmuşsunuz.

Birbirinize kıyar mısınız?

Hemen tamamı Müslüman olan Ortadoğu’ya bir bakın; “Müslüman Müslüman’ı boğazlıyor!” NEDEN?

Osmanlı’yı arkadan vuranlar kimlerdi?

El Suud ve El Haşimi aşiretleri!

Yani, daha sonra emperyalist güçlerin,  kurulmalarına olanak sağladığı bugünkü Suudi Arabistan ve Ürdün!

İngiliz Ajanı Lawrence‘nin Osmanlı’ya karşı ayaklandırdığı Şerif Hüseyin’in torunları hala emperyalizmle kol kola!

Onlar, Türkiye’ye geldikleri zaman Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal’in kabrini ziyaret etmiyorlar ama bizim siyasi iktidar sahipleri bu emperyalist uşaklarına madalyalar takıyor, otellerindeki ayaklarına gidiyorlar! NEDEN?

BOP-Büyük Ortadoğu Projesi ve “Arap Baharı” denilen kirli oyunlarla emperyalist güçlerin Ortadoğu’ya “demokrasi” getireceğini düşünebilmek hangi aklın eseridir?

İnsanca ve huzur içinde yaşayabilmek için, “ülke savunması için gerekli değilse savaş bir cinayettir” diyen Mustafa Kemal’i anlamamak mümkün mü?

O halde, “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesini neden yok sayıyor ve hemen tüm komşularımız ve ekonomik ilişkilerimizin en yoğun olduğu ülkelerle neden dalaşıyoruz?

Sürekli “dış borçla” yaşayan bir ülkenin dünya ile kavgalı olmasının o ülkeye bir yararı olabilir mi?

“Barış süreci” diye diye, sonunda barışı yok etmenin mantığı ne olabilir? “Yurtta barış” olamazsa, dünyada barış olabilir mi?

İşte, “sözde dostumuz, müttefikimiz, stratejik ortağımız” dediğimiz ABD, açıkça PKK’yı ve PYD’yi en gelişmiş silahlarla donatıyor! NEDEN?

Barzani’nin Irak’ın kuzeyinde “Bağımsız bir Kürt Devleti” kurma niyetini ve Türkiye’nin Güneydoğusunu “Kuzey Kürdistan” diye tanımlamasını yeni mi öğreniyoruz? Bu adamın AKP Kongrelerinde kürsüye çıkması, Diyarbakır’da “Devlet Başkanı” gibi ağırlanması ve “sözde bayrağının” direklere dikilmesini bu ülkenin yurttaşları doğru buluyor mu?

Petrol, silah, ilaç ve inşaat sektörünün “küresel devlerinin” çıkarları adına yaratılan “savaş kumpasları” ile Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkaslar ve Yakındoğu’da kan gövdeyi götürüyor! Ve, bu ahlaksız savaşlarda ve terör eylemlerinde hep Müslümanlar ölüyor! NEDEN?

Müslüman dünyası ne zaman uyanacak?

Bu koşullar altında dini bir bayramı kutluyoruz!

Müslüman dünyası kendi içinde emperyalistlerle işbirliği yapan ve Allah’a değil güce ve paraya tapan yöneticilerle huzur ve güven içinde yaşayabilir mi?

Müslüman’ın Müslüman’ı kurban ettiği insanlık dışı bir kurmaca düzen içindeyiz.

Kur’an’da yaklaşık 21 ayette “aklını kullan” diyor Yaradan!

Yeter artık bu aldanış!

Aklını kullan ey Müslüman!

–         Köle zincirlerini kırabilen, küçük yaşlarda kendisine anlatılan yalanlarla değil, gerçeklerle yaşamasını bilen, “Kindar” değil, “hoşgörü ve insan sevgisi” ile yaşayan “Yaratılmışı severiz Yaradan’dan ötürü” diyebilen tüm gerçek Müslümanların Kurban Bayramlarını içtenlikle kutlarım.

 

“Bana Çok Sadıktır” Dediği General Darbe Yaptı

0

“ÇAĞLAYANGİL’İN ANILARI” usta gazeteci Tanju Cılızoğlu‘nun Güneş Gazetesi için İhsan Sabri Çağlayangil ile yaptığı ve bu gazetede 1990’da yayımlanan röportajın kitaplaştırılmış hali.

İhsan Sabri Çağlayangil bereketli ömründe “3 padişah, 5 Cumhurbaşkanı görmüştü.” Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk döneminden, Süleyman Demirel’li yılların sonuna kadar şahidi olmuş önemli bir devlet ve siyaset adamı idi.

Yıllarca Emniyet Müdürü (Dersim İsyanında Emniyet Müdürü), çeşitli illerde onbeş yıl Vali, senatör, on yıl Dışişleri Bakanı ve 6 ay Cumhurbaşkanı Vekili olarak görev yapmış. Atatürk’le, Celal Bayar’la, Adnan Menderes’le, İsmet Paşa’yla, Süleyman Demirel’le, Turgut Özal’la ve Kenan Evren’le dönemin Türkiye siyasetini aydınlatan önemli hatıraları var. Özellikle de Süleyman Demirel ile uzun yol arkadaşlığı esnasında tarihimize bıraktığı izler var.

Önsözünü merhum Süleyman Demirel’in yazdığı kitap Türk siyasi tarihi için çok önemli bir belge. Kitap’ta Demirel’in ifadesiyle “merhum Çağlayangil’in hazinesinden, hikmet dolu, zerafet, mizah ve incelik dolu anılar aktarılmış.”

Bu önemli eseri ülkemize kazandıran, çok akıcı bir üslupla okuyucuya sunan Tanju Cılızoğlu‘na teşekkür borçluyuz.

Şimdi bu kitaptan bir anı okuyalım.

***

Dışişleri Bakanı Çağlayangil Pakistan’ın Başbakanı (1973-1977) Zülfikar Ali Butto ile bir odadadır. Gerisini Çağlayangil’den dinleyelim:

“Konuşmalara geçmeden önce odada Ziya-ül Hak da vardı.  Ziya-ül Hak o zaman Genelkurmay Başkanıydı.

Butto, biraz da nezaket kuralları dışında kendisine, “Siz çekilebilirsiniz” dedi. Benim durumdan rahatsız olduğumu anlayınca bana döndü:

‘Ziya-ül Hak’ın önünde iki kıdemli orgeneral vardı. Kendisini Genelkurmay Başkanı yapmak için onları emekliye ayırdım.’

Ben de kendisine cevaben; ‘İyi yapmamışsınız. Askerler hassas olur. Keşke Ziya-ül Hak’ı ikinci başkan yapsaydınız, iyi ederdiniz’ dedim.

Butto şu ilginç yanıtı verdi: ‘Reformlar yapmayı tasarlıyorum. Orduyu yanımda görmek istedim. Bu adam bana çok sadıktır.’

Butto’nun, ‘bana çok sadıktır’ dediği Genelkurmay Başkanı sonradan darbe yaptı. Butto’yu tutukladı ve cinayetle suçlayarak mahkemeye verdi. Mahkeme kararıyla Butto idam edildi.”

***

Kenan Evren’i Atayan Demirel

“Tarih tekerrürden ibarettir” derler. Bu olaya şahit olan ve hatta Çağlayangil vasıtasıyla Ziya-ül Hak’a “Butto’yu biz Türkiye’de misafir edelim” mesajını gönderen Demirel de benzeri bir hata yaptı.

Yılmaz Özdil‘in kendine has üslubuyla bakın ne oldu:

“Demirel başbakanken, kara kuvvetleri komutanını zart diye görevden aldı, üçüncü ordu komutanını kara kuvvetleri komutanı yapmaya kalktı, hiyerarşi allak bullak oldu, kriz çıktı, birinci ikinci üçüncü ordu komutanları emekliye sevk edildi, yüksek askeri şura’da adı bile geçmeyen, emekli olmasına kesin gözüyle bakılan Ege Ordu komutanı Evren “tarihi sürpriz”le kara kuvvetleri komutanı yapıldı, hiç hesapta yoktu, Demirel’in şapkasından çıktı, genelkurmay başkanı oldu.”

Bu Genelkurmay Başkanı da 1980 darbesini yaptı. Demirel’e ve diğer parti liderlerine siyaseti yasakladı. Bereket astırmadı.

***

Darbeci Akın Öztürk’ü Kim Atadı?

“15 Temmuz Darbe Girişimi’nin öncülerinden olduğu” gerekçesiyle yargılanan Orgeneral Akın Öztürk‘ün atanmasında da böyle bir hataya düşüldüğü görülüyor.

Hatırlanacağı üzere, Akın Öztürk Balyoz operasyonu sonrasında birçok komutanın tutuklanmasının ardından 2013’de Orgeneral rütbesine terfi ettirildi. İki yıl Hava Kuvvetleri Komutanı olarak görev yaptı. Kuvvet Komutanı olmadığı halde 2015 yılında Yüksek Askerî Şura üyeliğine atandı.

Tabii ki, bu atamalar darbenin muhatabı Recep Tayyip Erdoğan’ın bilgisi ve iradesi ile yapıldı.

***

Atamalarda Kurallar ve Teamüller

Ağustos başında TSK’da üç kuvvet komutanı birden değişti. Tarihinde ilk olarak, kendisinden kıdemli ve yüksek rütbede komutanlar bulunmasına rağmen, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na koramiral atandı. Kıdemli kuvvet komutanı adayı istifa etti. Daha alt kademelerde de, kıdem ve teamüllere uymasa da, çok sayıda düşük rütbelinin üst olarak atandığı haberlere yansıdı.

TSK’da 15 Temmuz 2016 sonrası -zorunlu olarak- çok önemli bir değişim yaşandı. Darbeye karıştığı veya FETÖ üyesi olduğu için Türk Silahlı Kuvvetlerinden 150’si general, amiral ve 4  bin 287’si subay olmak üzere 7 bin 655 personel ihraç edildi.

Malum daha önce de “Balyoz” davasıyla çok sayıda üst rütbeli subay tasfiye edilmişti. Böyle iki büyük darbenin bazı zaruretlere yol açmış olabileceğini kabul edebiliriz.

Atanan ve istifa eden komutanların liyakat ve güvenilirlikleri hakkında bir bilgim yok. Dilerim ülkemiz için en doğru kararlar verilmiş olsun.

Fakat ben sadece TSK’da değil, bütün atamalarda önceden belirlenmiş objektif kuralların ve yerleşmiş teamüllerin işletilmesinin daha doğru olacağı kanaatindeyim. Tabii ki, çok az sayıda zaruri istisnalar olabilir.

***

Kutlama

Okurlarımın 30 Ağustos Zafer Bayramı ve Kurban Bayramlarını kutluyorum. Milletçe birlik ve beraberlik içinde bayram gibi bayramlar yaşamamızı diliyorum…

 

Kıdemli Bir Hekim Gözüyle Sağlık Hizmetlerimiz II

Sağlık hizmetinde hekimler bu hizmetin başrolündedirler. Bu hizmetin yürütülmesinde ve kalitesinde kurumlarımızın ve diğer sağlık elemanlarının rolü önemli olmakla beraber hekimlerin bu konumunu unutmamamız gerekir. Hekimlik mesleği insanlık tarihi ile beraberdir. İlk insanlar döneminde bile insanlar, sağlık sorunları olduğunda bu alanda ihtiyaç duydukları sağlık hizmeti için müracaat ettikleri önderleri, rehberleri olmuştur.

Hekimlik yalnız bilim değil sanat ve ahlaki değerleri de kendisinde toplayan bir meslektir. Mesleğin bilim tarafı tıp fakültelerinden alınırken sanat ve ahlaki yönü ise usta-çırak işi olup bu mesleğin hocalarından öğrenilir. Hekimler hastalarını, yalnız bilgileri ile değil, hastalarına gösterdikleri ilgi ve şefkatin oluşturduğu sevgi ve güven duygusu ile iyileştirirler. Bunun olabilmesi için de hekimin mesleğini bir memur ve teknisyen havasında yapmaması, hekimlik mesleğinin böyle bir ortama sokulmaması gerekir.

Sağlık sistemimizi sorgulamak üzere yazdığım bir önceki yazıda hastalarda oluşan GÜVENSİZLİK duygusunu değerlendirmiştim. İşte bu duygunun oluşmasında hekim-hasta ilişkisindeki bu önemli sevgi-şefkat duygusunun kurulamaması yatar. Çünkü hasta-hekim ilişkisinde maalesef performans dediğimiz ve hastayı puan alma aracı haline getiren bir sürece girilmiştir. Sağlıkta değişim ve dönüşümün başladığı 2003’den önce, yalnız bazı muayenehane hekimleri Hasta-Hekim ilişkisinde para konusunu öncelerken şu anda kamu hastaneleri ve özel hastanelerimizdeki hekimlerimizin pek çoğu,daha çok performans puanı alabilmek için böyle bir çalışma tarzına yönelmişler, buna mecbur bırakılmışlardır.

Hekimlerin mesleklerini icra eder iken özgür ve güven duygusu içinde olmaları gerekir. Hekimlik mesleği para kazanıp zengin olmak yolu değildir ama kendi statüsüne uygun bir ekonomik imkân ve güvencesi mutlaka olmalıdır. Yeni sistemde hekimlik, performans uygulaması ile yaptığı her işten puan kazanan, puan kazandırması gereken bir konuma konulmuştur. Performans sisteminin bu yönü ile ve ayrıca mesleki uygulamalardaki riskleri ve zorlukları yönü ile düzeltilmesi gereken yönleri mevcuttur. Meslek etiği yönünden de sistemin düzeltilecek yerleri vardır. Hekimler bu sistemde kamu hastaneleri ve özel hastanelere mecbur bırakılmışlardır.Halbuki bu meslek,özellikle bazı branşları ile bağımsız-birebir(tam gün muayenehane)uygulanacak bir meslektir.Bir hekim istediğinde bağımsızda çalışabilmeli, yeni sisteme bu imkanı sağlayan düzenlemeler konulmalıdır.

Hekimlik mesleğinin özellikleri ve önemi ortadadır. Öyleyse:

-Bu mesleği yapacak olanların kendi istemeleri yanında karakterlerinin uygun olup olmadığı yönünde bir ek değerlendirme imkânı bulunup bu değerlendirme yapılmalıdır.

-Hekimlik bilgisinin kazanıldığı Tıp Fakültelerinin bu eğitimdeki yeterliliği önemsenmelidir. Ayrıca mezuniyet sonrası eğitim programları da mutlaka planlanıp uygulanmalı, yenilikler ve değişiklikler hekime kazandırılmalıdır.

-Hekimliğin usta-çırak yönü vardır ve önemlidir. Her hekim mutlaka bu yönde de öz güvenini kazanacak bir eğitim dönemi yaşamalı ve mesleğini bundan sonra uygulamalıdır.Özellikle uzmanlık seçimi ve  uzmanlık eğitimi için bu husus çok daha fazla önemsenmelidir.

-Hekimlik diğer mesleklere göre daha fazla saygınlığı olan, olması gereken bir meslektir. Öncelikle hekimlerin bu saygınlığı sağlayıcı ve sürdürücü bir davranışa dikkat etmeleri gerekir. Halkın ve yöneticilerin de bu saygınlığı pekiştirici olmaları lazımdır.

-Sağlıkta dönüşümün başladığı 2003 yılından sonraki uygulamalar gözden geçirilmeli, sistemin aksayan ve yanlış yönleri  düzeltilmelidir.Nitekim sağlık bürokrasisini artıran genel sekreterlik kurumlarının kaldırılacağı bilgisi buna güzel bir örnektir.Ama öncelikle hekimlerin özlük haklarındaki iyileşme mutlaka yapılmalıdır.

-Malpraktis denilen hekim hatalarının değerlendirildiği alandaki olumsuzluklar, hekimleri defansif bir çalışma tarzına yöneltmiştir. Hekimler artık kanıta dayalı hekimlik yapmak adına steteskopunu, refleks çekicini bir kenara bırakıp laboratuar, skopi, rontgen birimlerinden gelen raporlarla mesleklerini icra eder hale gelmişlerdir. Bu mesleğin bu yönü ile de daha özgür,hem hasta hem de hekim için daha güven içinde uygulanabileceği düzenlemeler yapılmalıdır.

Sağlıklı, ihtiyacı halinde güvenerek kapısını çalacağı hekimleri bulacağımız, hekimlerimize de  çalışma ortamlarında da mutlu ve onurlu olacakları, günler dilerim.