23.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 666

Türk Uyanmadı!

Gök mü çöktü, sular mı yandı,

Eyy Türk neden bir ve iri değilsin?

O demir dağları eriten ruh nerde?

Bir ol  iri ol ki dostlar sevinsin!

*

Hani Kızılelma Türk’e bir handı,

Eyy Türkoğlu kendine gelmelisin.

Başbuğun çizdiği hudut nerede?

Diri ol iri ol ki dostların hep sevinsin!

*

Düşman uyandı da Türk uyanmadı,

Eğilsin de yüce dağlar eğilsin.

Sınırsız, hudutsuz yurtlar nerede?

Güçlü ol ki dünya sana diz çöksün!

*

Hainler bak sınırlara dayandı,

İçimize onca ajan girdi farkında mısın?

Eyy Türk, adaletin hani nerede?

Kendine gel! Türk tarihe yön versin…

 

Refleks Tükenmesi veya Aidiyet Aşınması

0

Sizi bilmem; ama Pavlov ismini duyunca benim yüzümde bir tebessüm oluşur. Onun, köpekler üzerinde uyguladığı, lise yıllarında öğrendiğim şartlı refleks deneyi pek hoşuma gider. Bu deneyin, günlük hayatta pek çok karşılığını görüyorum.

Deney şudur: Rus fizyolog Pavlov, köpeklerine et verirken zil çalar. Bunu çok kez tekrarlar. Bir süre sonra et vermez; ama zil çalmaya devam eder. Zil sesini duyan köpeklerin, et yiyeceklermiş gibi salyaları akmaya başlar. Bu,”şartlı refleks”tir. Sonuç şudur: Hayvanın tabiatında olmayan bir uyarıcı (zil sesi),hayvanı, tabiatında olan bir eti görmüş gibi heyecanlandırmaktadır Eğer, sürekli olarak zil çalar; fakat et göstermezseniz bir süre sonra şartlı refleks söner. Devamının sağlanması için arada bir et gösterilerek refleks pekiştirilmelidir.

Deneyin bir de ikinci bölümü vardır: Bir gün, Pavlov’un enstitüsünü su basar. Köpeklerin bir kısmı boğulur, bir kısmı da günlerce korkuyla titreşir; çünkü ölümden zor kurtulmuşlardır. Kurtulabilenler, tekrar enstitüye toplanır. Pavlov zil çalar, köpeklerde tık yoktur. Şu müthiş sonuca varır: Ağır travmalar, şartlı refleksleri ortadan kaldırmaktadır. Hayvan, en ilkel, en doğal durumuna geri dönmektedir.

“Her insan farklıdır, hayvanlarla insanlar bilhassa farklıdır.”demeyin sakın. Eşyanın özünde, özellikle canlılar arasında fıtrat ortaklığı olduğu, güçlü bir hakikattir. İnsan fıtratına en yakın benzerliği dolayısıyla bilim adamlarının deneylerde fare kullandığını hepimiz biliyoruz.

Köpek deyince alınganlık göstermeye gerek yok. Her birimiz aynı yöntemlerle yetiştirilmedik mi, eğitilmedik mi? Evde büyüklerimiz, okulda öğretmenlerimiz, iş yerinde yöneticilerimiz, sosyal hayatta siyasi liderlerimiz; aynı yöntemi kullanmıyorlar mı? Zille yönetiliyoruz, etle umutlandırılıyoruz. Zil çalanlar; umutlarımızın devam etmesi, kendilerine bağlılıklarımızın sürekli olması için arada bir önümüze et atıyorlar. Siyasi kişiler ya birtakım vaatte bulunuyorlar ya milli duyguları ajite ediyorlar ya dini değerleri öne sürüyorlar ya düşmanların bize diş bilediği iddiasıyla bizi kandırıyorlar. Ya ot ya et veriyorlar veya Demokles’in kılıcını başımızın üstünde sallayarak bizi korkutuyorlar.

Bugünlerde zile de ete de tepki vermeyen, her türlü duyarlılığını kaybetmiş insanlarla fazlaca karşılaşıyorum. İlerlemiş yaşlarına rağmen insanları yanlış tanıdıklarını, yaptıkları fedakârlıkların bir enayilik olduğunu, uğradıkları nankörlüğü ve ihaneti hak etmediklerini söylüyorlar. Yaşamaktan istifa etmiş halleri var onların. Kendilerini çok iyi anladığımı söylüyorum. Ancak, içinde bulundukları karamsarlığın kolay geçmeyeceğini de biliyorum.

Kendi hayatımda örnekleri var. Uğradığımız travmalar, değerlerimizi yıkar, düşüncelerimizi tersyüz edebilir. İnsanlarla olan bağımızı koparır, düne kadar dost bildiklerimizi düşman olarak görebiliriz. Bayrağımıza, vatanımıza olan bağlılığımızı yıkabilir, vatanseverlik gibi yüce aidiyet duygumuzu düşmanlığa çevirebilir. Varlığımızın sebebi kabul ettiğimiz maddi ve manevi kıymetlerimiz; bizim kâbusumuz, ruhumuzun ve bedenimizin virüsü olabilir.

Travmaları derinleştirmemek ve uzun süre devam ettirmemek lazım. Kontrol dışında oluşan travmaları hafifletmek, hemen ortadan kaldırmak; kendilerine tabi olunan kişilerin görevidir. Bunlar evde baba, işyerinde müdür ya da patron, toplum hayatında siyasi liderler…

Travmaları ortadan kaldırmak yetmez, tedavi etmek gerekir. Bunun merhemi, sevgi üzerine bitmeyecek bir güven iklimi oluşturmaktır, toplum hayatında bugün ve yarın için bir emniyet tesis etmektir. Bu durum gerçekleştirilmezse Pavlov’un köpeğinden öteye terfi edemeyiz. Hayatımız zil, et ve su baskını arasında geçer. Hakkımız olan insanlık onurunu yakalamadan yaşamış, ömür sermayemizi heder etmiş oluruz.

Herkes durduğu yeri görsün, gideceği yere dümen kırsın ve kendini kilitlesin.

 

Alâadddin Korkmaz ZİYA GÖKALP’in Din Anlayışını Anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Ziya Gökalp’in; eşine ve kızlarına yazdığı mektuplarında ve makalelerinde belirttiği, din ve İslâmiyet ile ilgili görüşlerini, esaslarını belirlediği Türkçülük düşünce sistemine yansıtmadığı iddialarını değerlendirir misiniz? (‘Kendisi dindar olabilir. Mektuplarında, yazılarında böyle görünebilir. Fakat oluşturduğu doktrinde din olgusuna yer vermemiştir.’ Deniliyor.)

Alâeddin Korkmaz: Evvela, Gökalp’ın ‘doktrin oluşturduğu’ doğru değildir. Gökalp’ın çabası, ‘içtimaiyat’ adını verdiği ilmin metod, teknik ve verilerini kullanarak Türk Milliyetçiliği’ni sistemleştirmeye çalışmaktan ibarettir. İlim ve fikir adamları, onun yaptığını tarif ederlerken daha çok ‘Gökalp Sistemi’ terimini kullanmışlardır. Yanlış anlaşılmasın, Gökalp, sosyolojik birtakım araştırmaların neticesi olarak bir ‘Türkçülük’ kurmuş değildir. Bu ilmin metodlarından da istifade ederek, bizim milletimize mahsus bir milliyetçilik anlayışı geliştirmiş ve bir program ortaya koymaya çalışmıştır.

(Türkçülüğü Esasları’nın ilk bölümü Türkçülüğü tanıtmakta, ikinci bölümü de ‘Türkçülüğün Programı’nı göstermektedir.) Bütün yazdıkları gibi, pek tabiidir ki, bu son eserinde yazdıkları da dokunulmaz değildir, tartışılabilir, tenkit edilebilir ve esasen bazı hususlar da ilmî zeminde tartışılmıştır. Özellikle rahmeti Erol Güngör’ün Gökalp’a getirdiği eleştiri ve düzeltmelerinin üzerinden kırk yıl geçmiştir.

‘Oluşturduğu sistemde din olgusuna yer vermediği’ külliyen8 yalandır. Kulaktan dolma sayıklamalardır bunlar. Karşımızda Arapça, Farsça ve Fransızca bilen ve İslâm’ın ilk elden kaynaklarını daha lise yıllarında okuyup bilginlerle tartışabilecek seviyedeki ilim ve irfan zeminine sahip bir düşünür var. Yakın zamanda, Felsefe Dersleri neşredildi. Yayımlanana kadar bu eserin ‘esaretteki aydınlara ortalama bilgiler veren bir basitlikte olabileceği’ tahmin ediliyordu. Hayretle gördük ki, Malta esaretinde verilen bu ‘ders notları’ bile O’nun tefekkür zemininin ne kadar derinlerde olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle Malta mektuplarında, Gökalp’ın ‘dindar’ yönünün büyük bir içtenlikle gözlemlendiği doğrudur. Hayatını milletine vakfeden, bu uğurda ailesini bile ihmal ettiği düşünülen ve yazdığı her kelime ile amelî (pratik) bir netice elde etmeye çalışan bir idealist insanın, esaret altında daha çok kendi ‘iç’ine doğru yönelmesi ve çocuklarını uzaktan da olsa terbiye etmeye çalışarak başka bir vazifesini daha yerine getirdiğini düşünmesi tabiî değil midir?

İslâm, hem ferdî hem de içtimaî hayat bakımından biz insanlardan neler bekliyor ve istiyorsa, Gökalp, sisteminin içinde bunları temel hedefler haline getirmiş, İslâmî terbiye ve ahlâkını esas alarak bir toplum ve yönetim modeli oluşturmaya çalışmıştır.

Eğer, O’nun sisteminde, tamamen dünyevî bir yönetim aracı olarak kullanılan bir ‘din’ anlayışı arayanlar varsa, evet Gökalp’ta bu yoktur. Çünkü Gökalp, dinin, tamamen bu dünyaya ait (lâ-dinî)9 bir kurum olan devlet ve onun yönetimi ile ilgili alanlarda, yani siyasette bir görev ve rol almasını asla doğru bulmamıştır. Siyasî İslâmcıların dillerinin altındaki itiraz aslında budur. Hilmi Ziya Ülken’in tespitiyle, Gökalp, sistemini ‘İslâm fıkhı’ üzerine değil (Gökalp aynı zamanda bir ‘fakih’dir)10, sosyoloji ilmi üzerine bina etmiştir. ‘Dindar olsa bile sisteminde din olgusuna yer vermemiş’ sözlerinin temelinde galiba ifade edilemeyen bir, (egemenliğin kaynağını ilâhi temellere dayayıp, Allah adına birtakım kulların hüküm verdikleri, kanun yaptıkları ) ‘din devleti’ arzusu var. Gökalp’a bunun için kızıyorlar ve yanılıyorlar. ‘Kırmızı ışıkta duracaksın’ kuralının bile ‘İslâmî bir vesâyet’le düzenlenmesi demek olan bu anlayışın tartışılacak bir tarafı yoktur.

Çetinoğlu: İslâmî hassasiyeti olan kardeşlerimizin-dostlarımızın; Ziya Gökalp’in Türkçülük düşüncesinden etkilenen Enver Paşa, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları ve Hüseyin Nihal Atsız gibi isimlerin İslâmiyet’e mesafeli olduğuna ilişkin iddialarının sebebi sizce ne olabilir?

Korkmaz: Evvela, ‘İslâmi hassasiyet’ herkeste bulunmalıdır. Nitekim Enver Paşa, Ziya Gökalp, Atatürk (ve Cumhuriyetin diğer kurucuları) ve Nihal Atsız da dinî hassasiyetleri yüksek insanlardır. Bu itibarla, hepsi de ‘millet kahramanı’ olan bu insanlar ‘İslâmiyet’e mesafeli’ falan değillerdir.

Böyle yorumlanması, baştan beri anlatmaya çalıştığım gibi, ‘İslâm devleti’, ‘İslâm milleti’ gibi lafların son derece çekici birer soyut kavram olarak kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Hâlbuki bu kavramların somut11 karşılıklarının bulunması gerekmektedir. Bir düşünür olarak Gökalp da, bir

eylem adamı olarak Enver Paşa da, ‘siyasi’ İslâmcılığı (ümmetçiliği) ciddî olarak denemişler, İmparatorluğun dağılmasını önlemek için, hiç olmazsa  ‘İslâm’ temelinde devam ettirmek adına bir ‘Türk-Arap Federasyonu’ kurmanın yollarını bile aramışlardır. (‘Türkçü’ Ömer Seyfettin’in ‘Tarkan’ imzasıyla,1914’de yayımlanmış ‘Amelî Siyaset’ risalesinde12, Gökalp’ın o günlerde ortaya attığı ‘Türk-Arap Federasyonu’ teklifi üzerinde durulur.)

Soyut13 kavramları idealize ederek, samimiyetle, bir ‘İslâm milleti, İslâm milliyetçiliği, İslâm devleti’ olabileceğine; İslâmiyet’in insan ve toplumun bütün ilişkilerini tanzim edebileceğine inanan ‘İslâmî hassasiyetleri olan kardeşlerimiz-dostlarımız’ şurada yanılıyorlar: Aslî kaynaklar (Kur’an ve

Hadis) dışında, on beş asırdır ‘İslâm’ adına birikmiş ne varsa ‘yorum’dur,’ kültür’dür ve dolayısıyla bunlar ‘din’ değildir. Bu ‘yorum’lar, pek tabii olarak İslâm toplumlarına göre farklılıklar gösterdiği gibi, kişilere göre ve devirlere göre de değişebilmektedir. Dolayısıyla ‘din’ üzerinden geliştirilmiş

yorumların eleştirilmesi, değiştirilmesi, yeni ve farklı yorumların getirilmesi, yani ‘asrın idraki’ne vurulması da gayet normaldir.

İslâm’ın yorumlanması üzerinden birikmiş olan bu ‘kültür’ü de ‘İslâm’ sanarak, özellikle devlet idaresi ile ilgili bir ‘İslâmî devlet’ hayal etmenin; yani İslâmiyet’le, kazuistik14 usullerle sosyal ilişkileri düzenleyerek, siyasî bir cemiyet ve devlet teşkil etmenin ilahî bir temeli yoktur. Çok açık bir ifâde ile söylemek gerekirse: Allah’ın yeryüzünde herhangi bir ‘gölge’si veya vekili yoktur. Ne ‘Padişah’ (Cumhurbaşkanı veya Âyetullah) olarak, ne ‘ulemâ’ (âlim, şeyh veya hoca) ne de ‘icma’ (veya meclis)olarak. Peki böyle bir anlayış İslâmiyet’i dar bir alana (ibâdet) hapsetmek anlamına gelmez mi? Gelir. O yüzdendir ki, insan (fert) ve cemiyet için İslâm ne emretmişse hepsi, ilişkiler düzenlenirken dikkate alınmalıdır.

İyilik, doğruluk, adalet, ahlak, haram-helal’ ayırt etmek, haksızlığı gidermek, yalan söylememek… gibi kişisel değerler; veya aileyi, komşuluğu, vatanı sevmeyi öğütleyen içtimaî değerler; veya insanı sevme, ayrımcılık yapmama, herkesi eşit sayma… gibi insanî değerler özümsenip, benimsenip

(yani dinî bir referans olarak ve cehennemle korkutularak değil), yönetime ait ilişkiler düzenine yerleştirilse maksat hasıl olmaz mı? Bu konularda ille de dinî veya (kaynağını Allah’dan aldığını iddia eden) bir egemen otoritenin dediklerini ‘İslâm böyle emrediyor’ diye va’zetmek mi gerekiyor? ‘Din böyle emrediyor’ denilen alan ‘cemaat’ alanıdır. Vaiz, dinin kendi kurallarına uygun olarak, dini istediği şekilde yorumlar veya yorumlardan birine uyar ve bunu cemaate anlatır; din âlimi (ulema) araştırmalar yaparak bir sonuca varabilir ve tespit veya yorumlarını yayımlar. Müftü, bu yorumları hüküm haline getirir ve ‘fetva’ verir; hitap ettiği yine ‘cemaat’tir. ‘Cemaat’ten isteyen

onların yorumlarını kabul eder, isteyen etmez. Bu üç kaynaktan gelen yorumlardan birini ‘kanun’ haline getirir veya ‘nass (doğma)’ sayarsanız yaptığınızın dinle bir ilgisi yoktur. İslâm toplumlarının temel sorunu budur. Gökalp, bir terkip adamı olarak bu sorunu çözmeye kafa yormuş ve büyük ölçüde çözmüştür.

Çetinoğlu: Ziya Gökalp’in laiklik anlayışını yorumlar mısınız?

Korkmaz: Gökalp, ihtiyatla söylüyorum, ‘laik, laiklik’ terimlerini kullanmamıştır. Lakin sistemleştirdiği fikir tamamen dünyevî, yani laik bir sistemdir. (‘Dünyevi’ kelimesi Azerbaycan Türkçesinde tam da ‘laik’ anlamında kullanılmaktadır.)

Gökalp, bu dünyaya ait siyasî kurumların, bu cümleden olmak üzere ‘devlet’ organizasyonunun dinî kurallarla herhangi bir ilgisi bulunmaması gerektiğini düşünmüştür.

Çetinoğlu: Ziya Gökalp, ‘İslâmiyet’i, Türkçülük sisteminin içerisinde eritmek’ şeklinde bir düşünceyi, yazılı olarak açıklamış mıydı?

Korkmaz: Doğrusu Gökalp’ın böyle bir ibare kullanıp kullanmadığını hatırlamıyorum. Ama Gökalp bunu, yani ibarenin içerdiği işi yapmıştır. Yani, İslâm’ın bu dünyada inşa etmeyi amaçladığı ‘insan (fert)’ ve ‘cemiyet’ tipini, sisteminin içine açık bir şekilde yerleştirmiştir. Bunu ifade edebilecek doğru kelime ‘massetmek’tir. (Yukarıda buna işaret ettim.) Dolayısıyla böyle bir ibare kullanmış ise, bundan anlaşılması gereken budur. ‘İslâmiyet’i, Türkçülük sisteminin içerisinde eritmek’ ibaresine, eğer ‘İslâmiyet’i yok edip, onun yerine Türklüğü koymak’ gibi bir saçma anlam

yükleniyorsa,’ edeb yâhû!’ demekten başka ne söylenebilir. Böyle bir saçmalık olabilir mi?

Çetinoğlu: Ziya Gökalp, genç yaşından itibâren siyasetin içinde olmuş bir insan. Fakat farklı bir siyaset yapıyor. Yorumlar mısınız?

Korkmaz: Gökalp, yaşadığı döneme göre son derece atak bir politik gençlik yaşamış ve adım adım ülkenin kaderini ele alacak olan kadronun en üst seviyedeki idarecileri arasına yükselmiştir.

Dehâ seviyesinde bir zekâ sahibi olduğu, şüphesiz bir gerçektir. Hayatında kendisi veya sevdiği birisi için, maddî veya manevî herhangi bir şey talep ettiğini söyleyen tek bir fert yoktur. Ne yapmışsa inandığı şeyler ve vatanı için yapmıştır. Gökalp’ın her şeyden evvel bu hasbî15 yönüyle

değerlendirilmesi gerekmektedir. Gökalp’ın siyasi hayatında esas olarak iki devre vardır: Birincisi, esasını eylemciliğin teşkil ettiği gençlik devresi ki İttihat ve Terakki Partisi’nin Merkez-i Umumi Azalığı’na seçildikten sonra bittiği söylenebilir. İkincisi, 1910’dan ölümüne kadar geçen on dört senelik mürşitlik16 devresi. Bu iki devredeki siyasi şahsiyet birbirine tamamen zıt gibi görünmektedir. Birinci devredeki sert, atak ve mücadeleci genç, ikinci devrede yerini utangaç, sıkılgan, yazdıklarına imzasını atamayacak kadar mütevazı bir insan hâline gelmiştir.

Çetinoğlu: Bunun sebebi ne olabilir?

Korkmaz: Sebep aslında basit ve açıktır: On üç yaşında, verilen bir tahrir vazifesini istibdâdı17 hicvedecek kadar ustalıkla kullanan zekâ kemâle ermiş ve kendine, herkesin kolaylıkla yapabileceği işlerden daha zor bir şey bulmuştur: İlim ve tefekkür. Bu vadide ilerlemiş ve bugün herkesin

hatırladığı yönüyle âlim, fikir adamı, hatta filozof olmuştur. Fakat bir gerçek vardır ki, onun ilim adamlığı, bir an bile politikanın dışında kalmadan teşekkül etmiştir. Bu bakımdan da başka bir benzeri yoktur.

Çetinoğlu: İlim adamı‘ dediniz. İlim adamlığı ile siyaseti nasıl bağdaştırmış?

Korkmaz: Yaşadığı devrin fenalıklarını da düşünerek Gökalp’ı niçin siyasetin içinde kaldığı yolunda tenkit etmek mümkündür, esasen edilmiştir de. Bu soruyu soran talebesi Baltacıoğlu’na verdiği cevap şöyledir: ‘Ben politikaya politikacıların fenalıklarını tahdit18 için girdim.’

Çetinoğlu: Tahdit görevini tam olarak yapabildiği söylenebilir mi?

Korkmaz: Şüphesiz hayır. Yapmaya çalışsaydı, esas yaptıklarını icra imkânı da bulamayacaktı.

‘Gözlerimi kaparım / Vazifemi yaparım’ düsturu ile esas nazarlarını teceddüt19 davasındaki kendi yerine, kendi misyonuna20 çevirmiş bulunması, başka hiçbir kimsenin başaramayacağı işleri başarmasını temin etmiştir.

Çetinoğlu: İlmi, siyasete âlet ettiği şeklinde de suçlandı.

Korkmaz:Âlet etmek‘ tabirindeki kasıtlılık ve suçlayıcılık çıkarılmak suretiyle hüküm yanlış değildir. Ziyâ Bey, ilmini bir pratik için kullanmıştır ve dayandığı mâşerî vicdan21 anahtarı ile bir meseleyi -değişik zamanlarda- birkaç türlü izah edebilmiştir, farklı izahları da aynı terimlerle ve

aynı mantık salâbetiyle22 dinleyeni veya okuyanı ikna edebilecek kuvvettedir. Ancak, bunların hiçbirini bir kasıt için yaptığı söylenemez; fakat fiilî durumları izah için bu yola başvurduğu da bir gerçektir.

Çetinoğlu: Gökalp düşüncelerinin tamamını uygulamaya koyabildi mi?

Korkmaz: Gökalp’e ayrılmış olan saha, partinin fikriyatını yapmak idi. Fakat O’na ayrılan saha sınırlı idi. Meselâ iktisadî konulardaki teklifleri Câvid Bey’in uyguladığı politikadan farklıdır. Buna rağmen iktidar devresi sonuna kadar Mâliye Nâzırı’nın politikası geçerli olur. Keza, ileri sürdüğü ve fikirlerinin esasını teşkil eden hars / medeniyet gibi meselelerin Talât Paşa tarafından bile anlaşılabildiği şüphelidir. Buna rağmen, 1916-1917 devresinde gerçekleştirilen içtimaî inkılâplar (ki kapitülasyonların kaldırılmasının getirdiği fiilî durum üzerine gerçekleştirildikleri unutulmamalıdır), hepsini Gökalp telkin etmiştir.

Çetinoğlu: Yazdığı bazı şiirler sebebiyle dalkavukluk yapmakla da suçlanmıştı.

Korkmaz: Gökalp’in, Enver, Talât ve Mustafa Kemal Paşa’lar için yazmış olduğu manzumelerden hareket ederek, O’nun siyasi otoriteye dalkavukluk ettiğini söylemek mümkün değildir. Bu manzumelerdeki duyguların samimi olduğu ve bir mânâda onları teşvik etmek, sa’ylerini23 paylaşmak maksadını taşıdığı açıktır. Çünkü dalkavukluk, temelinde menfaat hesapları bulunan bir davranış tarzından kaynaklanır. Gökalp’in bu tarz hesaplar yapacak bir şahsiyeti bulunmadığı, siyasî bir ikbâl24 peşinde de koşmadığı çok açık olarak bilinmektedir.

Çetinoğlu: Cumhuriyet dönemi Gökalp’ini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Korkmaz: Esas itibariyle, Gökalp’ın imparatorluk formülü içerisinde gerçekleştirmeyi dilediği millî devlet, Millî Mücadele’nin şartları içersinde adım adım ortaya çıkmış, savaş sonrasına bu fiilî durumun adını koymak meselesi kalmıştır. Bu safhada Gökalp’in formülünden faydalanılması zaten

kaçınılmazdır. Gökalp da sistemini yeni şartlara uydurmakta gecikmeyecektir. Ancak, mevcut fiilî durumlar üzerine bina ettiği yeni yorumlarının tamamı kabul görmeyecek; Hilâfetin25 yeni statüsü ile ilgili tefsirlerinden kısa bir zaman sonra bu müessese de kaldırılacak, ısrarla savunduğu hars /

Medeniyet ayırımında ağırlık batıcıların müessiriyetine kayacaktır. Kemalist inkılâp da aynen Gökalp’ın metodunu kullanmış, mevcut cereyanlar içinden doğru kabul ettiklerini telif ederek kendi sistemini teşekkül ettirmiştir.

Netice olarak şunu söylemek mümkündür: Ziyâ Gökalp’ın siyâsî portresini kazıdığınız zaman mürşit26 portresi hemen kendini belli etmektedir. Ömrü siyasi hareket ve fırkaların arasında geçmiş olmasına rağmen, o, siyasi faaliyetlerin esasını teşkil eden iktidarın peşinde ve hırsında değildir. Kendine biçtiği misyon27, siyasi hareketlere fikriyat yapmak, Türkçülük fikri istikametinde ilmin gösterdiği icraatı telkin ve tavsiye etmekten ibarettir. İlmi de, siyaseti de böyle mukaddes saydığı bir maksat için yapmış, bu vesileyle ortaya âlim ve mütefekkir bir şahsiyet çıkmış, portresindeki siyasi çizgiler tamamen silinip gittiği hâlde esas şahsiyeti yaşamıştır.

 

 

AÇIKLAMALAR:

 

1 Aristo mantığı: M.Ö. 4. yüzyılda yaşamış olan Yunan filozofu Aristo’nun mantık bilimine ve yorumuna verilen isim. Aristo mantığı iki değerli mantıktır. Bir önerme ya doğrudur veya yanlış… Bu mantığın en önemli yönü tasımlardır. Bütün insanlar ölümlüdür. Sokrates bir insandır. Öyleyse Sokrates ölümlüdür. Aristo mantığın kurucusu kabul edilir Aristo Platon’un öğrencisidir. Platon öldükten sonra kendi okulunu kurmuş, kendi felsefesini oluşturmuştur. Birçok bakımdan da hocasından farklılaşmıştır.

2 inkıraz: Bir soy veya topluluğun bireylerinden hiçbiri kalmayacak şekilde tükenmesi, son bulması.

3 mülakat: Düşünce alışverişinde bulunmak için karşılıklı konuşma, röportaj.

4 garabet: Yadırganacak bir durum, gariplik, tuhaflık.

5 şecere: Ailenin kökenini araştıran bilim dalı. Bir soyun zincirlemesini gösteren çizelge.

6 mefkûre: Ülkü, ideal.

7 cevaz: Yasak olmayan, yapılmasına izin verilen.

8 külliyen: Tamamen, bütünüyle.

9 lâ-dinî: Din dışı, dinî olmayan. Dine aykırı olmamakla birlikte, din ile ilgisi bulunmayan.

10 fâkih: Fıkıh bilgisine sâhip olan. Fıkıh, İslam hukukudur, İslamiyet’in kaideleridir.

11 somut: Gerçek olarak var olan, varlığı beş duyu ile algılanabilen.

12 risale: İlim veya sanatla ilgili küçük kitap.

13 soyut: Gözle görülmeyen, kavram olarak algılanabilen.

14 kazuistik: Kuralcı. Kurallara sıkı sıkıya bağlı olan.

15 hasbî: Bir karşılık beklemeden, çıkar-menfaat gözetmeden.

16 mürşit: Doğru yolu gösteren, uyaran, haber veren.

17 istibdat: İktidarın keyfî ve baskıcı siyasî yönetim biçimi, totatiler yönetim, despotluk.

18 tahdit: Sınırlandırma, sınır koyma.

19 teceddüt: Yenilenme işlemi, yenilenme, yenilik.

20 Mâşerî vicdan: Toplumun ekserisinin ortam kanaati, kamuoyu.

21 salâbet: sağlamlık, katılık, dayanıklılık.

22 sa’y: Çalışma, emek verme.

23 ikbal: Yüksek bir mevkie veya duruma erişmek.

24 Hilafet: Hazret-i Muhammed (sav) Efendimizini ebedî âleme intikalinden sonra devlet başkanı görevini üstlenenler.

25 mürşit: Doğru yolu gösteren, aydınlatan, irşad eden.

26 misyon: Özel görev.

 

ALÂEDDİN KORKMAZ:

1949 yılında, Giresun’un Tirebolu İlçesi’ne bağlı İbrahimşıh Köyü’nde doğdu. 1970 yılında Bursa Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü bitirdi. 1987 yılında Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde lisansını tamamladı. 1989 yılında Devlet Memurları Yabancı Diller Eğitim Merkezi İngilizce Bölümü’nü bitirdi. 1983-1984 yıllarında Türiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsünde’de yüksek lisans yaptı.

1970-1989 yılları arasında öğretmenlik yaptıktan sonra, Kültür Bakanlığı’nda Yayımlar Dairesi Başkanlığı, Müsteşar Muavinliği ve yurt dışında Almatı Kültür Müşavirliği görevlerini üstlendi. Yurtdışı dönüşünde emekli oldu.

Uluslararası Miras Üniversitesi (Çimkent/ Kazakistan) tarafından ‘Kültüre ve Türkiye-Kazakistan kültürel ilişkilerine katkılarından dolayı’ fahri doktora ve profesörlük ünvanı verildi.

Şiirle başladığı yazı hayatına fikir, kültür-sanat ve ihtisas yazıları ile devam etti. MEB’nın Türkçe Sözlük’ünün hazırlanmasında çalıştı. Yeni Türk Ansiklopedisi’nde 200’e yakın ihtisas maddesi yazdı, redaktörlük yaptı. 1992-1995 yılları arasında Türk Yurdu Dergisi’nin Umumi Neşriyat

Müdürlügü’nü yaptı ve başyazılarını yazdı. Meslekî, fikrî, edebî alanlardaki diğer yazıları; Hisar, Bursada Zaman, Ocak, Ülkü-Bir, Doğuş, Jas Türkistan gibi dergilerde yayımlandı. Biyografisi Kazakistan Sanat Ansiklopedisi’nde yer aldı.

Alaaddin Korkmaz, Ankara’da yaşamaktadır. Evli, çocuksuzdur.

Yayınlanmış eserleri:

*Tamamlayıcı Uygulama Metinleriyle Türkçe Kompozisyon, Ziya Gökalp-Aksiyonu, *Meşrutiyet ve Cumhuriyet Üzerindeki Tesirleri, *İlkokullar İçin Örnekli Türkçe Sözlük (Müjgân Korkmaz ile birlikte)

 

BİTTİ

 

9 Eylül Üzerine Bir Kaç Söz!

Bugün 9 Eylül 2017… Mustafa Kemal Atatürk’ün komutası altında Türk Ordusunun düşmanı tabiri caiz ise denize dökerek “Güzel İzmir”i düşman işgalinden kurtarışının 95.yıldönümü!

Türkler açısından çok önem arz eden bir gün. Çünkü Anadolu topraklarında 15 Mayıs 1919’dan 9 Eylül 1922 tarihine kadar başımıza gelmedik melanet kalmamıştır.

Günümüzde bunların farkındamıyız? Elbette birçok mesele de olduğu gibi bunları da, bilmeyiz. Bize bunları, gizli bir el öğretmemiştir.

Ancak sözlü tarih denilen bir olgu nedeni ile Ege bölgemizin yaşlıları, başlarına gelenleri ve olan bitenleri evde, kahvede, sohbette, muhabbette daima anlatıp durmuşlardır.

Onun için başta İzmir olmak üzere tüm Ege; Atatürk’e ve Türk Ordusuna kalben büyük bir samimiyetle bağlıdır. Gericiliğe, yozluğa, yobazlığa ve düşman seviciliğe karşıdır. Ruhsal genetikleri sebebiyle yeniden başımıza bir şey gelirse, düşmanı tekrar denize dökmeye hazırdır.

Düşman bugünde olduğu gibi sadece Yunan değildir. Onlarca yıl süren plan ve hazırlıklardan sonra 15 Mayıs 1919’ta Yunan askeri; yüzlerce İngiliz, Amerikan, Fransız ve İtalyan gemilerinin refakatinde ve korumasında İzmir’i işgale başlamıştır.

Yaklaşık üç buçuk yıl sonra bir 9 Eylül günü, bu Yunan Ordusu ve kendi ülkesine ihanet eden Rumlar İngiliz gemilerine binerek kaçmışlardır.

Bugünde Ege’deki Türk Adaları; ABD, İngiltere, İsrail, Almanya ve Rusya gibi ülkelerin yönlendirmesi ve isteği üzerine Yunanistan tarafından yerli işbirlikçilerin suskunluğu ile tıpkı Midilli gibi pervasızca işgal edilmektedir. Şimdi siz Midilli’nin işgalini hatta Girit’in verilişini de bilmezsiniz değil mi?

9 Eylül bunları hatırlattığı için önemlidir. Öleceğini bildiği halde direniş ateşini yakan Hasan Tahsin’i, Türk bayrağını yeniden İzmir valilik binasına diken Yüzbaşı Şerafettin’i ve çıplak ayakla, aç bilaç, yorgun argın ama ruhundaki mücadele azmi ile İzmir’e koşarak değil adeta uçarak giren Türk askerini hatırlattığı için önemlidir.

9 Eylül; ihaneti içselleştirmiş yerli işbirlikçilerin durdurulduğu gün olarak önemlidir. Vatanın özgürlüğü ile işgali arasındaki mukayeseyi istemeyerekte olsa yapmak zorunda kalmış olan Türk Milletinin, istiklalin ne demek olduğunu bir kez daha anladığı gün olarak önemlidir.

9 Eylül’ün ifade ettiklerini ve o günün ortaya çıkardığı “9 Eylül Ruhu”nu bir kaç kelime ile anlatmanın elbette aczi içindeyim. Olsun yine de hatırlamak ve hatırlatmak istedim. Sarı Paşa’mı ve onun yılmaz neferlerini anmak istedim.

9 Eylül sadece İzmirlilere değil, Türkiye’nin dört bir köşesinde ve tüm Türk Dünyasında aklı ve yüreği benim gibi atan herkese kutlu ve aydınlığa ulaşmak için zihinlerdeki prangaların kırıldığı gün olsun

 

Basit Şeyler

“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,

Ne sen benim farkımdasın nede polis farkımda.”/N. Hikmet

Tatildeyim, televizyon izleme imkânım yok. Ancak sosyal medyayı takip edebiliyorum. Geçtiğimiz günlerde gece vakti twitter’e göz gezdirirken; Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa’nın Tokat’taki heykeline tepeden tırnağa yağlı boya dökülmüş olduğunun resmini gördüm. Twit’i atan kişi Tokat Belediyesine sesleniyor: “Lütfen bu çirkinliği düzeltin”!

Bu hadsizliği yapan ahmağa bir fıkra ile cevap vereyim:

“Kilisenin birine bir karga dadanır, kilisenin kapısının önünde duran içi şarap dolu tas’dan  hergün kana kana şarap içer, giderken de kilisenin HAÇ’ına pisler. Bir gün değil iki gün değil kilisenin papazı kargayı yakalar ve başlar karga ile konuşmaya. Papaz: “Şimdi ben sana ne diyeyim, Müslüman olsan şarap içmezsin, Hıristiyan olsan HAÇ’a pislemezsin peki ama nesin sen” der”.

Hadi Atatürk’e düşmanlığınızı anlıyorum bir yerlerden sinyal alan meczuplar!!! gelen saldırıyor giden saldırıyor, peki ama bir Osmanlı Paşası olan Gazi Osman Paşadan istediğiniz ne? Yeni Osmanlı’cısınız desem değil Türk desem hiç değilsiniz.

O gece gözüme uyku girmedi, sabah’ı zor yaptım, atladım arabaya doğru Tokat.

Tokat meydanı; bunaltıcı sıcaklardan kaçan herkes bulduğu ağaç gölgesi altındaki banklara oturmuş serinlemeğe çalışıyor küme küme. Bende gölgede bir boşluk bulup selam verip oturdum üç beş kişilik gurubun arasına. Kısa bir sohbetten sonra Osman Paşa’nın heykelinin yerini sordum. Herkes birbirinin yüzüne baktı, anladım ki kimse heykel’in yerini bilmiyordu.

Ana caddeden yaya olarak ilerlerken; gözüme Tokat Kültür ve Turizm Müdürlüğünün tabelası ilişti. Girdim içeri tek bir bayan memure masa başında oturuyor, olayı anlattım (Osman Paşa’nın heykelinin üzerine boya döküldüğünü.) Demek o da duymamış, hayretler içinde kaldı. Tokat gibi küçük bir şehirde Kültür ve Turizm müdürlüğü memurunun bile haberi olmamış! (Nasıl olsun ki; en eski ilçelerinden Artova’da gazete bayisi yok, yani anlayacağınız, ilçede gazete satılmıyor ve gazete okunmuyor.) Bayan, Duvardaki şehir haritasından heykelin yerini tarif etti, gittim buldum şükür ki yeniden boyanmış pırıl pırıl parlıyor. O çirkinliği görmediğim için derinden bir oh çektim.

Tarihi Taşhan, olmuş Voyvoda Han!

Buram buram tarih kokan Tokat’ın Taşhan’ında oturup çay içmek ve birazda dinlenmek için yürüdüm. Taşhan’ın insana huzur veren bir havası var her gittiğimde mutlaka uğrarım. 1631 yılında yaptırılmış, büyük bir Osmanlı anıt eseri. Bir süre et ve sebze hali olarak kullanılan han, son yıllarda restore edilmiş. Kuzey-güney konumunda, kesme taş ve tuğladan, dikdörtgen ve iki katlı inşa edilen hanın ortasında büyük bir avlu yer almaktadır ve bu avlu’da irili ufaklı çay bahçeleri var. 32 odası ve bir mescit mahalli bulunan hanın her iki katında avluya bakan revaklar bulunmaktadır.

Ama gelin görün ki işgüzar bir vali geliyor ve buranın adını Voyvoda Hanı olarak değiştiriyor. Hangi akla hizmet ettiğini ve zihniyetini varın siz anlayın gayrı.

Neyse ki Kamu Sen öncülüğünde Taşhan esnafının ve Tokat halkının büyük tepki vermesi üzerine, eski Taşhan tabelası tekrar yerine asılıyor.

İşte güzel memleketimden çirkin manzaralar. Sağlıcakla kalın.

 

Barzani Referandumu Yaparsa K. Irak Bizim Olur

“Kuzey Irak’taki Özerk Kürdistan Bölgesi Başkanı Barzani 25 Eylül’de yapacağını açıkladığı referandumu yaparsa ve bağımsızlık kabul edilirse Türkiye Cumhuriyeti’nin müdahale hakkı doğar. Çünkü

  • ‘Brüksel Sınır Çizgisi’ adı verilen Irak – Türkiye Sınırı 29 Ekim 1924 tarihli Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam) kararıyla kesinleştirilmiştir.
  • 5 Haziran 1926 tarihli (Türkiye- Irak- İngiltere arasında yapılan) Ankara Antlaşmasıyla da bu sınırlar teyit edilmiştir.
  • Barzani‘nin Milletler Cemiyeti‘nin kararını ve Ankara Antlaşmasını değiştirmeye hakkı, yetkisi yoktur, haddi de değildir.
  • Kuzey Irak’ta böyle bir referandum ile 1924 tarihinde kesinleşen sınır değiştirilmeye kalkılırsa Uluslararası Hukuka göre “statüko ante‘ye yani “antlaşma öncesi duruma” dönülür.
  • Bu durumda Musul- Kerkük dâhil Kuzey Irak bölgesi hukuken Türkiye Cumhuriyeti’ne ait olur.”

Bu çok önemli tespitleri yapan ve açıklayan kişi Milli Savunma Bakanlığı E. Genel Sekreteri, E. Kurmay Albay Ümit Yalım.

Ümit Yalım Ege Denizindeki 18 adamızın Yunanistan tarafından AKP döneminde işgal edilmesini kamuoyuna taşıyan isim.

18 Ada konusundaki konferanslarının ikincisini 29 Ocak 2015’de Kocaeli Aydınlar Ocağı‘nda misafirimiz olarak vermişti.

Yalım, tek başına 18 Adamızın işgali konusunu kamuoyuna duyuran çalışmalara imza attı. Konferanslar, gazetelere haber, yazarları bilgilendirme, TV programları yaptı. Siyasi parti liderlerine brifingler verdi. Bugüne kadar bu iddialarına ne hükümet ve ne de Saray’dan yalanlama gelmedi.

E. Kurmay Albay Ümit Yalım bu defa “Bağımsız Kürdistan için” Barzani’nin yapmak istediği referandum ile ilgili yukarıdaki açıklamaları yaptı.

Yalım, kendisine merkez ve havuz medyası yer vermediği için Yeniçağ, Sözcü Gazeteleri ve Ulusal TV’ de açıklamalar yapmakta. Bu yazıdaki bilgileri 22 Ağustos’ta Ulusal TV’de Gülgûn Feyman’ın programında yaptığı açıklamalardan derledim.

**********************************

Kürdistan Değil 2. İsrail

Barzani’nin 25 Eylül’de K. Irak’ta yapmak istediği referandum hakkında, Ümit Yalım başka önemli açıklamalar da yaptı:

“Yapılmak istenen referandum Bağımsız Kürdistan için yapılıyor gözükse de, gerçekte Irak’ın kuzeyi ve Suriye topraklarında 2. İsrail Devleti kurmak için yapılmaktadır. İsrail’in referanduma açık destek vermesi sebepsiz değildir.

Referandumun gerçekleşmesi ve Bağımsız Devlet kurulmasına karar verilmesi halinde Türkiye ve İran, İkinci İsrail Devleti ile komşu olacak.

ABD ve Türkiye Irak ve Suriye’de izledikleri politikalarla İsrail’in bölgedeki bu hedefine hizmet etmektedir:

  • Kuzey Irak petrollerinin Akdeniz’e nakli için iki yol vardı. Ürdün’den Hayfa’ya çıkarmak istediler. Ürdün Kralı izin vermedi. Bunun üzerine Türkiye üzerinden taşınmasını istediler. Hükümet bunu kabul etti. Topraklarımızdan taşınan petrol Barzani’ye hayat öpücüğü oldu. Barzani PKK’yı destekleyen bir örgütün başıdır.

Barzani’nin bu yolla kazandığı petrol paraları PKK’ya yardım olarak gitmekte, oradan Mehmetçiğe kurşun ve bomba olarak dönmektedir.

  • ABD ve Türkiye barışı desteklemek yerine çatışmaları destekledi. İç savaş sırasında Suriye’den 5 milyon insan göç etti. Yapılan mıntıka temizliği ile ileride İsrail’in bölgeyi işgaline uygun zemin oluşturuldu.
  • Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Başkanı Barzani’nin Türkiye ziyareti sırasında peşmerge paçavrası Atatürk ve Esenboğa havaalanlarındaki göndere çekildi. Başbakan Binali Yıldırım’ın Barzani’yi kabulü sırasında odada peşmerge paçavrasının yer alması ile de Kuzey Irak’ta bağımsız bir devletin tanınmasının alt yapısı hazırlandı.”

**********************************

Türkiye Referandumu Engellemeli

Ümit Yalım’a göre, şu anda Türkiye açısından yapılması gereken en öncelikli iş, referandumu engellemektir. Bunun için,

  • 1926 Ankara Antlaşmasının tarafları olan İngiltere ve Irak nezdinde diplomatik girişimlerde bulunulmalı, tarafları uyarmalı ve referandumun yapılmasına kesinlikle engel olmalıdır.
  • Türkiye, İngiltere ve Irak’ın yeterli tepki vermemesi halinde 29 Mart 1946 Türkiye – Irak Dostluk ve İyi Komşuluk Antlaşmasından kaynaklanan hakkını kullanarak (askeri müdahale dahil) uygun tedbirlerle referanduma engel olmalıdır.
  • 1926 Ankara Antlaşmasının taraflarına, AB, ABD ve Birleşmiş Milletlere, Kuzey Irak’ta referandum yapılması halinde Türkiye’nin statüko ante‘den kaynaklanan hakkını kullanacağını diplomatik bir dille duyurulmalıdır.
  • Kuzey Irak – Ceyhan petrol boru hattı derhal kapatılmalıdır.
  • Barzani’nin Türkiye’de bulunan paravan şirketlerine el konulmalıdır.

**********************************

Türkiye’nın Tepkisi Çok Cılız

ABD görünüşte Barzani’nin referandum yapmasına karşı imiş gibi görünse de, cılız bir tepki göstermekte ve sadece “erteleyin” demektedir.

Peki, bizim hükümetin ve AKP Genel Başkanı, “Başkomutan” Recep Tayyip Erdoğan’ın tavrı nasıl?

Türkiye’nin tepkisi de maalesef son derece “cılız” oldu. “Referandum kararı vahim bir hatadır” demekten ibaret.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli hükümetin elini güçlendirmek için “referandumun yapılması savaş sebebidir” diye açıklama yaptı. Başbakan Binali Yıldırım, en yakın müttefiki olan Devlet Bahçeli’ye karşı, siyasi nezaketi bile bir yana bırakarak, derhal düzeltme ihtiyacı duydu. “Hayır, referandum savaş sebebi olmaz” dedi.

Sonuç, Türkiye bayram ve tatil havasını henüz üzerinden atamadı. Ama biliniz ki, “göz göre göre sınırımızda 2. İsrail Devleti kuruluyor.”

Hiç olmazsa bayram sonrası belki böyle konularla ilgilenenler olur diye yazdım.

 

N e d v e

Milâdî 440 tarihinden sonra Mekke’nin hâkimiyeti bir müddet önce gelip oraya yerleşmiş olan Kureyş kabilesine geçti. Kâbe ile ilgili bütün hizmetler Hz. Peygamber’in dördüncü dedesi Kusay b. Kilâb’ın elinde toplandı. Bundan sonra da hâkimiyet Kusay’ın evlâdına geçti. (Büyük İslâm Tarihi I, Heyet, İstanbul – 1992 s. 132)

Kureyş’e itibar ve nüfuz kazandıran Kusay, altıncı asrın son yarısında, Mekke büyüklerinin kendi idaresi altında toplanıp memleketlerindeki mühim işleri görüşmeleri için Daru’n-Nedve’yi kurdu. -Philip Hitti, History of the Arabs, I, 145- (Büyük İslâm Tarihi I, heyet, İstanbul-1992 s. 157-158)

Mekke Şehir devletinin kendine özgü bir idare tarzı vardı. Bu küçük şehir devletini belli bir kral veya devlet reisinden ziyade bazı müstakil (bağımsız) bakanlıklar idare ediyordu. Bir nevi bakanlar kurulu (olan) Nedve, toplantı demektir.

Mekkeliler’in idarî ve sosyal işlerini görüşmek üzere toplantı yaptıkları yere Daru’n-Nedve deniyordu. Daru’n-Nedve, Kâbe’nin karşısında bulunan bir yerdeydi. İşleyişi hakkında Muhammed Hamidullah şunları yazmaktadır:

“Bilindiği gibi Daru’n-Nedve, Mekke şehir devletinin parlâmentosu niteliğinde idi. Mühim meseleler olunca, burada toplanılıyor ve genel görüşmeler yapılıyordu. Bu evin daha farklı kullanılma yönleri de vardı: Dışarıdan Mekke’ye bir kervan gelecek olursa, Daru’n-Nedve’de durur ve Mekkeliler gelip bunlarla konuşur, alışveriş yaparlardı. Geceleri, yabancılar olsun, Mekkeliler olsun, Daru’n-Nedve’de toplanırlar ve bugün kulüplerde yapıldığı gibi, orada konuşurlardı. Hattâ diyebilirim ki Daru’n-Nedve aynı zamanda şehrin tiyatrosu niteliğindeydi de. Çünkü tarihçiler burada, bazan birisinin ayağa kalkıp hikâyeler anlattığını nakletmektedirler. Bunlar basit ve adi masallardı. Kur’an-ı Kerim bundan bahsetmektedir: ‘Geceleyin de hezeyanlarda bulunuyordunuz.’ (Şuara, 67) Bu ayette geçen ‘sâmir’, geceleri masal anlatan kimse demektir. Bülûğa ermiş kızlar da Daru’n-Nedve’ye götürülüp, evlilik çağına geldikleri orada ilan edilirdi.” -Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma- (Asr-ı Saadet’te İslâm I, Heyet, İstanbul – Mart 2006 s. 89 – 90)

Kusay’ın yaptırdığı ve Daru’n-Nedve adı ile anılan yapıda toplanan heyete “Nedve” denirdi. Bu heyete kırk yaşından yukarı olan Mekkelilerin, aile gurupları başkanları katılabilirdi. Burada kararlar oy çoğunluğu ile değil, daha çok içlerinden en zekisinin ve iyi konuşanının düşüncelerine veya görüşüne diğerlerini inandırması suretiyle alınırdı. Kureyş kabilelerinin bütün nikâh merasimi ve savaş işleri burada yapılır ve görüşülür, ergenlik çağına gelmiş kızlara Daru’n-Nedve başkanının eli ile burada gömlek giydirilirdi. İbn İshak: “…Kureyş kabilesi bütün önemli işlerini burada konuşup kararlaştırırdı.”…(Büyük İslâm Tarihi I, Heyet, İstanbul – 1992 s. 134 – 135)

Gelelim sadede: 1500 yıl önce Arabistan’da gördüğümüz, 800 sene evvel İngiltere’de kendini gösteren, 1876 ve 1908 tarihlerinde Osmanlı Devleti’nde yer verilen; halkın fikir ve görüşlerine değer vermek ve onun reyine başvurmak demek olan parlâmento ve meclislerin ortaya çıkışı; insanlık tarihinin alkışlanacak en parlak sayfalarıdır. Hele Türk İstiklâl Harbi’ne; meclis kurmakla başlanması; her türlü takdirin üstündedir. Çünkü her karar milletçe alınmış, milletçe ortaya konmuş; milletin emrinde olan Türk Ordusu eliyle de gerçekleştirilmiştir. İşte bugünkü meclis; o meclisin devamıdır. Kıymetini bilelim. Daima sahip çıkalım. Çünkü meclis; karar, söz ve mânâdır. Fiiliyat, hareket ise madde. Mâna ve karar olmadan zuhurat olmaz. Önce karar, sonra hareket gelir. Nitekim İstiklâl Savaşı’nın zaferle sonuçlanması; mana ile maddenin, karar ile harekete geçmenin birlikte gerçekleştirdiği bir husustur. Nitekim:

Kurtuluş Savaşı kararından önce

Kuruldu, Türkiye Büyük Millet Meclisi

Hareketten evvel, düşünüldü ince ince

Çünkü alınmalıydı ilk önce, emrin âlîsi

Çünkü alınmadan karar, çıkmazdı ortaya netîce

Zira karar vermek, atılan ilk adımdır zafere

Kahraman Türk Ordusu, gördüyse düşmanı nerde

Atılır üstüne, şehitlik gazilik var serde

 

Avrupa’ya İslam’ı Yayan SARI SALTUK et-Türkî

0

Erdoğan Aslıyüce’nin 12,4 X 19 santim ölçülerinde, 460 sayfalık eseri, Mayıs 2017’de yayımlandı. Kitap, Aslıyüce’nin; ‘Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a. Resûlüne salat ve selam olsun. Mülkün tek mâliki, evrenin yegâne hâkimi ulu Allah’ım, bize bu kitabı yazma gücü, yazdırma gayreti verdiğin için sana hamd-ü senâlar olsun‘ cümlesiyle başlıyor.

Birinci bölüm: ana metinde adı geçen şahıs ve yer isimleri ile alakalı sözlüktür. İkinci bölümde, Sarı Saltuk’un Balkanlara geçmeden önce Asya coğrafyasında Hoca Ahmed Yesevî’yi ziyâreti, Baba İlyas Horasanî, Şeyh Evhaddin Kirmanî, İbnü’l-Arabî, Şeyh Sadrettin Konevî, Akı Evren, Muhsil Paşa, Şems-i Tebrizî ve Hacı Bektaş-ı Veli ile görüşmeleri anlatılıyor. Üçüncü bölüm; Sarı Saltuk’un hayatına tahsis edilmiş. Dördüncü bölümde: Sarı Saltuk’un 1297 yılında İsakça’da vefatı ve türbesi ile Türkiye’deki makamları anlatılıyor. Beşinci bölümde Sarı Saltuk ile alakalı yazılar yer alıyor. Altıncı bölüm; konuyla alakalı mevzulardan ibarettir. Kitap, kaynakça ve dizin ile son buluyor.

Asıl Adı ‘Muhammed‘ olan Sarı Saltuk, Anadolu’da ve Balkanlarda İslamiyet’i tebliğ görevini ifa eden Türk derviş ve erenlerindendir. 1204/1205 yılında Sinop yakınında Yeni Cuma’da doğmuştur. Çepni Türklerindendir. 1297 yılında,  93 yaşında iken İsakça’da vefat etmiştir.  İsakça, günümüzde Romanya sınırları içerisindedir.

O, bir alperendir. Er-Koca ile birlikte yüzlerce menzili aşarak Yesi şehrine gelir. Sabah namazını kıldıktan sonra ilk işleri Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri’nin çilehânesine gitmek olur. Hazret, Urumeli’nden gelen misâfirlerine sevgiyle ‘Hoşgeldiniz‘ der. Sohbetin sonunda; Sarı Saltuk’un elini avuçlarının içine alır ve büyük görevi tevdi eden konuşmasını yapar:

İçinde yaşadığımız çağ, bir fetret dönemidir. Burada boylarımız, oymaklarımız arasında İslamiyet’i korumak ve yaşatmak vazifesi, baş görevimizdir. İslam âleminin mâruz kaldığı tehlikeleri görmeliyiz ve kararan gönülleri sevgi tohumları ekerek yeniden bid’at ve hurafelerden kurtarmalıyız.’ Sonra dervişlerinden İsmail Ata’ya döndü. ‘Rum’a saldığımız, Lokman Parende’nin halifesi Hacı Bektaş’ın imdâdına yetişmek üzere bizim erenlerden 700 kişiyi de Sarı Saltuk’un yanına kat‘ dedi ve meşhur tahta kılıcı, Sarı Saltuk’un beline kuşattı ve dua etti: ‘Saltuk Muhammed’im, Seni diyar-ı Rum’a gönderdim. Leh diyârında dalâlet-ayin olan Sarı Saltuk suretine girip, ol mel’unu bir tahta kılıçla katleyle. Makedonya ve Kıpçakiye’de yedi kırallık yerde nam ve şan sâhibi ol’

O artık belindeki tahta kılıçla Sarı Saltuk’tur. Hoca Ahmed Yesevî’nin öğretilerinden aldığı feyzin oluşturduğu iman ateşiyle Türkistan’dan yola çıkarak Rumeli’ye geçmiş ve Babadağ’da, Bregova Çayı kaynağının kenarında 3 katlı bir evde yaşamış, evini dergâh olarak kullanmıştır. Öğretileri; Sünniler, Aleviler ve Bektaşîler tarafından farklı yorumlarla uygulanmıştır. O; pîri olan Hoca Ahmed Yesevî gibi, bütün Müslümanları kucaklayan, birleştiren bilge kişiliğe sâhipti.

Erdoğan Aslıyüce’nin akıcı üslûbuyla rahat okunur bir kıvama erişen eserde, yalnızca bütün haşmetiyle Sarı Saltuk’la tanışmayız. Sinop’un târihi, efradını câmi, ağyarını mâni ölçüsü içerisinde bize âyan olur. Oğuz Han ve çocukları, çocuklarından meydana gelen boylar: Kayı, Bayat, Alka İvli, Kara İvli, Yazır, Dodurga, Döğer, Yaparlı, Avşar, Kızık, Beğdilli, Karkın, Bayındır, Becene, Çavuldur, Çepni… Ve diğerleri: Salur, Eymür, Ala Yuntlu, Üregir, İğdir, Büğdüz, Yıva, Kınık… İşte size büyük Türk bilgini Kaşgarlı Mahmud’un muhteşem eseri Divanü Lügati’t-Türk’te saydığı Türk boyları. Sarı Saltuk’umuz, Çepni boyundandır. Çepniler, batılıların ‘Türk‘ adını unutturmak için ‘Orta Asya‘ olarak andıkları Uluğ Türkistan’dan, o dönemde ‘Diyar-ı Rum’ olarak anılan Anadolu’ya ilk gelen Türklerdir. Orta Karadeniz bölgesine yerleşmişlerdir. Günümüzde ise cennet vatanımızın her bölgesinde Çepnilere rastlamak mümkündür. ‘Çepni‘ kelimesinin mânâsı: ‘Nerede yağı (düşman) görürse hemen savaşır‘ olarak açıklanıyor.

Sarı Saltuk açıklıyor: ‘Bu Oğuz Han neslinden gelenleri, Cenab-ı Hak, gökyüzünün nurundan yaratmıştır. Ben, yeryüzündeki insanoğlunu adâletle yönetsin diye görevlendirildiğine inanan bir neslin mensubuyum.’

Sarı Saltuk hakkında inceleme yapan, eser veren veya eserlerinde önemli bölümler açan, hiç değilse O’ndan sitâyişle bahseden;  Ebu’l-Hayr Rûmî, İbn-i Battûda, Ebul-Fidâ, Yazıcıoğlu Ali, Yusuf b. İsmail en-Nebbânî, Nev’izâde Atâî  gibi şahıslar, Sarı Saltuk’u bir menkıbe kahramanı olarak anlatırlar.

Kemalpaşazâde, Mohaçnâme isimli eserinde O’nun hakkında şunları yazar:

‘Dobruca Kırı dedikleri yerde sâhib-i serîr-i velayet tâcdâr-ı iklîm-i kerâmet olan azizlerdendi.’

Menkıbelerde olağanüstü güç sâhibi kahramanlar vardır: Yüz askerin baş edemediği ‘Tepegöz‘ adlı canavar ruhlu yaratığı, 40 gün 40 gece devam eden mücâdeleden sonra tepeleyen Basat gibi… Aslıyüce’nin samîmî ifâdeleri inandırıcıdır. O’nun kaleminden tanıdığınız Sarı Saltuk, hakkında yazılan menkıbelerden sıyrılıp gelen; güler yüzlü, vakur bakışlı, gözü pek bir gönül eridir. O’nu sever, gönlünüzün başköşesine oturtursunuz.

Sarı Saltuk; Babadağ’da, Bulgar beylerinin duruma hâkim olması üzerine Batı Anadolu’ya geçerek o dönemde ‘Karesi‘ olarak anılan Balıkesir’e yerleşmiş, 1278’de tekrar Babadağ’a dönmüştür.

Babadağ’daki türbesi hakkında Evliya Çelebi şunları yazıyor:

Sultan İkinci Beyazıd Han; Kili ve Akkirman kalelerinin fethine çıktığında, Babadağı’na gelince; sâlih kimselerden bâzıları; ‘Sultânım! Burada Sarı Saltuk adına nurlu bir türbe vardı. Kâfirler onu yıkıp üzerine taş, toprak, çöp döktüler ve kabri kaybettiler.’ Diyerek bilgi sundular. Sultan, o mezbeleliğe gitti. Bir seccâde üzerinde, Şemseddin Sivasî ile ikişer rekât namaz kıldılar. Sonra hakikati öğrenmek üzere o gece istihâreye yattılar. Hemen Sarı Saltuk, sarı renkli sakalı ve yeşil sarığı ile görünüp ‘Ya Beyazıd! Hoş geldin. Akkirman ve Kili kalelerini ve vilyetlerini, Boğdan kâfirleri elinden harp yapmadan fethedeceksin. Oğulların Mekke ve Medine’ye hizmet edecek. Beni bu pislikten kurtar.’ Dedi. Sultan uyanınca; Şemseddin Sivasî’ye; ‘Efendi! Gördüğün rüyayı bir kâğıda yaz. Ben de yazayım. Şeyhülislam’a gönderelim. Bakalım ne cevap verir ‘ dedi. Herbiri gördükleri rüyayı, yazıp mühürlü olarak şeyhülislam’a gönderdiler. Allah-ü Teala’nın hikmeti, ikisinin de görüp anlattıkları rüya aynı idi. Şeyhülislam hemen; ‘Pâdişahım! O yere büyük bir türbe yaptırasın ‘ diye haber gönderdi. Sultan Beyazıd Han, o yeri temizlettirdi. Temizlenirken üzerinde; ‘Hâzâ Kabr-i Saltuk Bey Seyyid Muhammed Gazi’ diye yazılmış bir mermer sanduka göründü. Mimar ve mühendisler toplanıp nurlu bir türbe ve cami ile diğer hayır yerlerinin inşasına başladılar. Beyazıd Han, Kili ve Akkirman kalelerini hakikaten harpsiz fethedip, oraların fâtihi oldu. Zaferle Babadağı’na döndü. Bir sene orada kışladı. Etrafı düzene koyup, Babadağı şehrini îmar ettirdi. Bütün hayır yerlerini Saltuk Sultan’a vakfetti.

Bildirildiğine göre Sarı Saltuk’u vefatından sonra, O’nun vesile olmasıyla Müslümanlığı kabul eden kişilerin bir kısmı, Türk İslam kültüründen uzaklaşmışlardır. Bu kişilerin bir kısmının, günümüzdeki Gagavuz Türklerinin ataları olduğu belirtiliyor. Bilindiği gibi Gagavuz Türkleri, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Bükreş’te 1931-1944 yılları arasında Büyükelçi olarak görev yaptığı 13 yıllık süre içerisindeki gayretli çalışmaları ile Türk kimliğini yeniden kazanmışlar, ancak Hıristiyanlık dininden dönmemişlerdir.

Sarı Saltuk’un Babadağ’daki evi ve aynı zamanda tekkesi 1484 yılında Sultan İkinci Beyazıd Han’ın emriyle külliye hâline dönüştürüldü. Bu külliye, 18. yüzyılda bölgeyi istila eden Ruslar tarafından yok edildi. Tekke’nin yerine 1828 yılında Osmanlı Devleti tarafından yaptırılan tek kubbeli türbe, yıllar boyunca onarılarak korunmuş, 2007 yılında Türk iş adamları tarafından yeniden inşa edilerek ziyârete açılmıştır.

Bosna’da, Makedonya’nın Ohri, Bulgaristan’ın Kalliakra, Arnavutluk’un Akçahisar / Kruya şehirlerinde, Türkiye’de ise İstanbul’un Rumelifeneri Köyü’nde, Edirne’nin Babaeski ve Niğde’nin Bor ilçelerinde, Diyarbakır, Tunceli ve İznik’te ve daha pek çok yerde Sarı Saltuk adına türbeler inşa edilmiştir.

YESEVÎ YAYINCILIK: Küçük Ayasofya Mahallesi, Küçük Ayasofya Caddesi,

Hüseyin Ağa Medresesi Nu: 13 Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-638 50 12

Belgegeçer: 0.212-638 35 47  e-posta: yesevidergisi@gmail.com

ERDOĞAN ASLIYÜCE:

1946 yılında Kırıkkale ili, Delice ilçesi, Büyükyağlı kasabasında doğdu. Babası Ümmetoğulları’ndan Mehmed Aslıyüce, annesi Pınklı köyü eşrafından Hasan Aykanat’ın kızı Nuriye Aslıyüce hanımdır. İlkokula köyünde başladı, Kırıkkale Atatürk İlkokulunda bitirdi. Ortaokulu Kırıkkale’de tamamladı. Liseyi Konya Karatay Lisesinde dışardan bitirdi. Çalışma hayatına 1970’de Makine Kimya Endüstrisi-Kırıkkale tesislerinde başladı. Seydişehir, Bursa ve Konya’dan sonra 1982’de İstanbul Türk-Metal Sendikası’nın kurucu başkanı oldu. 1996 yılında Türk-Metal Sendikası’nın İstanbul Şube Başkanlığını bırakana kadar aktif sendikacı olarak çalıştı.

1972 yılında gönüldaşlarıyla birlikte Kırıkkale’de ‘Dur Yolcu Gazetesi‘ni, 1980’de Konya’da arkadaşlarıyla ‘Konevi Dergisi‘ni çıkardı. 1987’de İstanbul’da çıkardığı aylık ‘Metal İşçileri Dergisi’ni 54 sayı devam ettirdi.

1 Mart 1993’te İstanbul’da Hoca Ahmed Yesevi Vakfi’nı kurdu. Küçük Ayasofya semtindeki Hüseyinağa Medresesi’nin Bakanlar Kurulu Kararı’nca Vakfa tahsisini sağladıktan sonra burayı restore edip ‘Hoca Ahmed Yesevi Vakfı Kültür Merkezi’ yaptı. 1994’te ‘Yesevi Yayıncılık Şirketi‘ni kurdu. Ocak 1994 tarihînden itibaren aylık ‘Sevgi Dergisi Yesevi‘yi yayınlamaktadır. Dergi, halen yayınına aralıksız devam etmektedir. Yine 1994’te ‘Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi‘ ‘BİR’i yayın hayatına kazandırdı.

1998’den beri Sarı Basın Kartı sâhibidir. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) üyesi, Aydınlar Ocağı ve Beşiktaş Divan Kurulu üyesidir.

Aslıyüce’nin yayımlanmış eserleri: *Her Yönüyle Kırıkkale (1974), *Metal İşçilerinin Mücâdele Târihi (1989, Refik Sönmezsoy’la), *Genç İşçiler (1990), *En Büyük Grev (1991, R. Sönmezsoy’la), *Adım Adım Türk Yurtları (1997 – 3. Baskı), *Turan’dan Kırım’a (2001 – 2. Baskı, *4 Kıta 8 Ülke (2001), *Hücreden Cümleye (2001), *Türkistan’dan Anadolu’ya Alpler Erenler (2002), *Laleden Yağlı Güreşe: Hollanda (2002), *Değişen Komşumuz Suriye (2003), *Türkiye’nin Yüreği Kastamonu (2003 – 3. Baskı), *Türk’e Gözaltı (2004), *Garip Türk’ün Feryadı (2004), *Türk’ün Çile Çemberi (2004), *İstanbul’dan Adıyaman’a (2004), *İstanbul’dan Trabzon’a (2004), *Türkistan: İki Dünya Eşiği (2005), *Akdeniz’in İncisi: İskenderun (2007), *Ah Şu Balkanlar (2007), *İlk İşgal Son Kurtuluş (2008), *Türk Tarihinde Yanlış Bilinenler Yanlış Yorumlananlar (2008), *Ceyhan Târihi – İşgal ve Kurtuluş (2008), *Çukurova’nın Yıldızı Ceyhan (2008, *Türk Târihinde İşbirlikçiler ve 150’likler (2009), *Türk Dilinin Başşehri Kırşehir (2009), *Çanakkale’den Paşaeli’ne (2009), *Marmara’dan Akdeniz’e (2010), *Kocaeli’den Anadolu’ya (2010), *Türkiye’nin Yüreği Kastamonu’da Türk Dünyası Günleri (2011), *Şehir Şehir Türk Kurultayları (2012), *Şura Şehirleri (2013), *Türk Târihinde Yazılmayanlar 2 (2013), *Macaristan’da Gül-Baba (2014), *Avrupa’da Türklerin Kökeni (2014), *Bosna Hersek’ten Kosova’ya (2014), *Yesevi Dostları 1 (2015), *Yesevî Dostları 2 (2015), *Adalar Denizi’nden Anadolu’ya (2015), *Avrupa’dan Türk’e Gözaltı (2015), *Yesevî Dostları 3 (2016), Yesevî Dostları 4 (2017), Türk Târihinde Yazılmayanlar 2 (2017), Sarı Saltuk et-Türkî (2017).

KUŞBAKIŞI:

Atilla’nın Kalkanı

Avrupa Hun İmparatorluğu’nun hakanı Atilla, Türk târihinin en muhteşem kumandanlarında biridir. Babası Muncuk Han’ınvefatından sonra ülkeyi bir müddet ağabeyi Bleda ile birlikte, 445 yılından itibâren de tek başına yönetti. Avrupa kıtasının üçte ikisinden fazlası ile Asya kıtasının üçte birine yakın bölümüne hükmetti. Doğu Roma İmparatorluğu’na ilişmemesi karşılığında bir defada 2500 ton, her yıl için de 900 kilo altın aldı. Ömrü at sırtında geçti. 53 yaşında iken, o gün evlendiği İldiko isimli kadın tarafından zehirlenerek öldürüldü. Yerine oğlu İlek, sonra da Dengizik hakan oldu. Küçük oğlu İrnek, Macaristan’da Arpad hânedânının atasıdır.

Yeni neslin târihî roman yazarı Hasan Erdem, Atilla’nın özel hayatından kesitler veriyor. Savaş alanlarındaki dirâyetini ustaca anlatıyor. Askerlerine barış zamanındaki sevecen yaklaşımlarını, küçük çocuklara şefkatli yaklaşımlarını kesitler hâlinde sunuyor.  Düşman ve düşman elçileri ile ilişkilerindeki mütehakkim tavırlarını kelimelerle resmederek büyük kumandanı en mükemmel şekilde tanıtıyor, okuyucuya sevdiriyor. Kitabın, onlarca benzerinden ayıran özelliği var. Hasan Erdem; ‘Tanrının Kırbacı‘, ‘Allah’ın Gazabı‘ gibi, batılılar tarafından yakıştırılmış unvanlarını gölgede bırakmaksızın Atilla’nın insânî yönünü gözler önüne seriyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12           e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

ARIBURNU / ÇIKARMA:

Çanakkale Savaşları’nda, İngiltere, sömürgesi Avustralya’dan ve Yeni Zelanda’dan İngiliz ordusunda, Osmanlı Devleti’ne karşı savaşmak üzere asker getirmişti. Bu askerlere ‘Anzaklar’ denilmektedir. Anzak; ‘Australian and New Zealand Army Corps / Avustralya ve Yeni Zelanda Ordu Birliği’ ifadesindeki kelimelerin baş harflerinden oluşan bir kısaltmadır. İşte bu Anzak askerleri,   25 ve 26 Nisan 1915 tarihinde Arıburun’a çıktılar. O gün ve ertesi gün Arıbırun’da âdetâ cehennem ateşi kaynadı. Anzakların tamamına yakını Türk ordusu karşısında eriyip tükendi. Savaşın Türk ordusunun zaferi ile neticelenmesinden sonra Türkiye, Anzak askerleri için düzgün bir mezarlık yaptı ve düşman olmadıkları bir ülke ile, sâdece sömürge ülkesinin insanları oldukları için savaşmak mecburiyetinde kalmaları sebebiyle milletimiz onların cansız bedenlerini bağrına basar gibi toprağına kabul etti. Stephen Chambers, işte o iki günün hikâyesini anlatıyor. Türkçeye çeviren: İsmail Hakkı Yılmaz.

 

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul Telefon: 0-212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-252 39 95 www.iskultur.com.tr e-posta: info@iskultur.com.tr

ALLAH İNANCI

Prof. Dr. Bekir Topaloğlu 157 sayfalık kitabında; insanı dünya ve âhiret mutluluğuna eriştirecek Allah inancını ele alıyor. Eser, zihni ve gönlü gerçeğe açık herkese hitap etmektedir. Eserde kâinatın yaratıcısı ve yöneticisinin varlığını ispatlama yöntemleri hakkında bilgi verildikten sonra O’nun birliği konusu işlenmektedir.

İSAM-İSLAMÎ ARAŞTIRMALAR MERKEZİ YAYINI:

İcadiye Bağlarbaşı Caddesi Nu: 40 Üsküdar 34662 İstanbul. Telefon: 0.216-474 08 50

Belgegeçer: 0.216-474 08 74 e-posta: isam@isam.org.tr www.isam.org.tr

KISA KISA… KISA KISA…

1-OSMANLIDAN CUMHURİYETE VARIZ (1865-1990):Aziz Altı / Karahan Kitabevi

2-SOSYAL BİLİMLERDE KÜLTÜR TARTIŞMALARI:  Cem Ergun, Süleyman Öğrekçi / Gece Kitaplığı

3-TÜRK HALK KÜLTÜRÜNDE RÜYA: Yrd. Doç. Dr. Mehmet Surur Çelepi / Kömen Yayınları

4-TÜRKİYE’DE KÜLTÜR POLİTİKALARI VE KÜTÜPHANELER: 1923-1980:Esin Sultan Oğuz / Hiperlink Yayınları

5-ADAB KİTABI: Seyyid Abdülkadir Geylani / Ehil Yayınları

DERKENAR:

KLAVYE MÜSABAKASINDA DÜNYA ŞAMPİYONU OLDUK

Türk Millî Takımı, Birleşmiş Milletler’e bağlı INTERSTENO Milletlerarası Bilgi İşlem ve İletişim Federasyonu tarafından düzenlenen 51. INTERSTENO Kongre ve Dünya Bilgisayar Klavye Şampiyonası’nda ‘dünya şampiyonu‘ oldu. INTERSTENO Milletlerarası Bilgi İşlem ve İletişim Federasyonu Türk Grubu Başkanlığı ile F Klavye ve Bilgi İşlem Derneği’nin açıklamasma göre, Berlin’de 22-28 Temmuz 2017 târihinde düzenlenen şampiyonaya, Türkiye ile birlikte Almanya, Çek Cumhuriyeti, Japonya, Avusturya, Hollanda, Çin, İngiltere, ABD ve Kore’nin aralarında bulunduğu 26 ülkeden yüzlerce yarışçı katıldı.

Klavye sür’at yarışlarında Türk yarışmacıların bu şekildeki başarıları yıllardanberi devam ediyor. Ancak bilgisayarda Q Klavye ithalatı ve kullanımı devam ederse, başarılarımız hayal olacaktır.

 

 

Beyinsel İğdiş!

“İğdiş” bir erkeğin erkeklik bezlerinin çıkarılarak veya burularak erkeklik görevlerini yapamayacak duruma getirilmesi, diğer bir ifadeyle “hadım” edilmesidir.

Osmanlı’da, Harem’de görev yapacak “köleler” bu operasyondan sonra Harem’de görevlendirilirlerdi!

Osmanlı’da “iğdiş” edilmek yalnızca bu alanda olmadı! Daha da önemlisi, “Beyinsel İğdiş” oldu!

Osmanlı’da bilim adamları özgürce bilimsel çalışma yapamadı. Yapmaya çalışanların da başına gelmedik kalmadı. Örnekler verelim;

  • 15. Yüzyılın matematikçisi, Ali Kuşçu’nun öğrencisi Molla Lütfi, “dinsizlik” suçlamasıyla 1494’de Sultanahmet At Meydanı’nda idam edildi!
  • Ünlü denizci ve yazdığı “Kitab-ı Bahriye” ve dünya haritası ile tanınan Piri Reis, Basra Valisi Kubad Paşa’nın iftirası sonucu 1554 yılında Mısır’da idam edildi!
  • Hekim Emir Çelebi, 1638’de zehirlenerek öldürüldü!
  • Matematikçi-Astronom Takiyüddin, 16. Yüzyılın en mükemmel Rasathanesi’ni Tophane’de kurdu. Üç yıl sonra, 1578’de İstanbul’da yaşanan Veba salgınının sebebi “Allah’ın işine karışan bu rasathane” olduğu iddia edildi. Padişah’ın emri ile Rasathanesi topa tutularak yerle bir edildi!

Osmanlı’daki bilim düşmanlığının kaynağı Şeyhülislamlar ve Medrese hocalarının bağnazlıklarıydı. Avrupa bilim ve teknolojide hızla ilerlerken, bilim ve teknoloji üretiminde sınıfta kalan Osmanlı Devleti de askeri, ekonomik ve siyasi alanlarda hızla geriledi ve tarih sahnesinden silindi.

Ya Cumhuriyet döneminde?

Osmanlı’daki beleş saltanatları yıkılan “din bezirgânları” Cumhuriyet ve Mustafa Kemal düşmanlığı ile din adına türlü yalanlarla çocuk yaştan itibaren insanlarımızın “beyinlerini iğdiş ettiler!”

Dünya bugün “yapay zekâ” devrimine yönelirken, daha ilkokul yüzü bile görmeyen çocuklarımızın beyinlerini “dinini öğretiyoruz” diye bilim ve akıl dışı yalanlarla iğdiş ettiler!

AKP’li bir genç; “Dünya yuvarlak değil, dümdüz” demiş! Bu akıl dışı iddiayı uzun zamandır dillendiren kimi sarıklı, sakallı, şalvarlı hocaefendi kopyalarını sosyal medyada izliyoruz! Bunlar, ellerinde Hıristiyanların ürettikleri “akıllı cep telefonları” ile iletişim kurarken, bu iletişimin uzaydaki uydularla olduğunun farkında değiller! Kıtalararası televizyon, telefon iletişiminin yine aynı araçlarla yapıldığının, “sibernetik çağı” yaşadığımızın farkında değiller!

Çok değil, en geç 10-15 yıl içinde “bilgisayar kontrolünde, şoförsüz araçlar” kullanılmaya başlayacak.

Dünya bilim ve teknoloji alanında dev adımlarla ilerliyor; YAPAY ZEKÂ insan yaşamında yeni bir devrimi gerçekleştirecek. Pek çok alanda insanın yaptığı işleri geliştirilmiş robotlar yapacak.

Bu değişim ve gelişime ayak uyduramayanlar “KÖLE” olacaklar!

Bu nedenle, aklı başında ve geleceği görebilen yönetimler, ilkokuldan itibaren tüm eğitim-öğretim sistemlerini bu hedefe yönelik olarak düzenliyorlar!

Ya bizde?

Tüm okulları İmam Hatip yapma inadı ile, çocuklarımızı değişen dünya gerçeklerinden uzaklaştırmanın çabası içindeler!

Çocuk yaşta “bağnazlık ve yalanlarla beslenen beyinler dumura uğrar, akıl yok olur, kölelik kök salar!”

Oysa, inandıklarını söyledikleri ama Türkçe anlamının öğrenilmemesi için “Türkçe Kur’an’lar yakılmalı” diyecek kadar beyinleri körelmiş kafalar, “Kindar ve Dindar Nesil” yalanı ile çocuklarımızın ve ülkemizin geleceği ile oynuyorlar!

Anneler, babalar; çocuklarımızın “beyinsel iğidişe” maruz kalmamaları için, çocuklarımızın eğitimine sahip çıkmalıyız.

Yarın çok geç olmadan!

 

İhtiyaçlar, İlkeler ve Yeni Siyaset Anlayışı

Adalet Yürüyüşü kadar ilgi çekmese de Cumhuriyet Halk Partisi’nin yaptığı Adalet Kurultayı‘nın sonuç bildirgesi başat bir kavramın yokluğunun toplumda ne şekilde bir zincirleme reaksiyona sebep olduğunun altını çizmesi bakımından olumluydu.

Toplumlar da çocuklar gibidir; bünyelerinde eksik görünen kimyaları toprak yemek, su içmek sadedinde doğal yollardan kazanmak isterler. Evet; yargıda, devlette, seçimdegeçimde, inançta, eğitimde ve toplumsal yaşamda adalet yok ama bunların doğal yollardan topluma iadesi nasıl olacak? Yoksa o kelimeyle / kavramla kurulmuş partiler bile var.

Zorlukların ve sıkıntıların artmasıyla doğru orantılı olarak umutlar ve beklentiler de artar. Tıpkı 99-103 yıl önceki Büyük Savaşın enkazının 98 yıl önceki Kongrelerde ‘millî irade‘ ve ‘millî egemenlik‘ diyerek kaldırılması, sonrasında da önce bir hayal olarak tasarlanan Bağımsızlığın tekrar savaş meydanlarında (95 yıl önce) kazanılması gibi..

Yitirdiklerimizi anlamamız ve onları aramamız zamanlama açısından kişiden kişiye ve toplumdan topluma değişkenlik gösterebilir. Fakat insanın fıtrat olarak tasarımında var olanlarla insanoğlunun aşama aşama kendini nasıl geliştirdiğini iyi okumak / analiz etmek lazım.

Son yılların popüler ismi Y.N.Harari’nin Sapiens ve Homodeus kitaplarında yapmaya çalıştığı şey de bu aslında. İlki tespit, ikincisi tahmin bâbında.. “Madem düşeceğimi bildin, öleceğimi de bil!” diye olası bir tepkiyle karşılaşacak olan Harariddin Hoca‘nın insan (homo) tanrılaşma (deus) eğiliminde cevabı gibi.

İnsanlarla alâkalı bildiğimi zannettiğim konularda bilmediğim üzerinden gitmeyerek gözlerimi açan iki isim oldu, kitapların haricinde.. İlki 25-30’lu yaşlarda tanıdığım Recep Sarısakal: Ben empatiyi kendini başkasının yerine koymak zannederken başkasının yerine geçerek onun bakışıyla kendine ve olaylara bakmak olduğunu öğrendim ki benim için devrim niteliğindedir.

Ve ikincisi 40-45’li yaşlarda daha yakından tanıdığım Nihat Gürer! Hayatın doğal akışının doğa belgesellerindeki gibi temel ihtiyaçlar ve bunların karşılanması için mücadeleden ibaret olduğunu can alıcı örneklerle onda gördüm: Bütün canlıların beslenme, kendine bir yaşam alanı belirleme ve soyunu sürdürme gibi temel 3 insiyak Harari’nin 400’er sayfalık bilimsel kitaplarında anlatılan insan evladının onbinlerce yıllık macerasının özeti gibi…

Parçaları birleştirirsek, siyaset bu temel gereksinimlerin ve bu temel gereksinimleri meşrulaştırmak için ürettiğimiz temel kavramların / ilkelerin üzerine oturmalı. Evet, insanlara hayal de satabiliriz gerçek de; ama bir yere kadar. Evet, insanları korkuları üzerinden kavga iklimine sokabiliriz; ama uydurulmuş korkularsa işimiz zor. Evet, insanlar kendilerine hikâye anlatılmasını isterler; ama ancak tok karnına ve barınaklarında güvenlik altındayken.

Yaratıcı‘nın cüzî de olsa insanoğullarına kendinden bir parça olarak yüklediği akıl ve bilinç; yine Tanrı merkezli sıfatlar olan özgürlük, adalet, eşitlik, paylaşma, dayanışma, liyakat, ehilleşmek, medenîleşmek gibi kavramları buldurdu ona. Bunları bırakamayacağımız gibi türümüzün imtihanı da bu konulardan sorularda.

Türkiye; bu doğal akış içre, bu ilahî ve insanî kavramlarla / ilkelerle 80 milyonun temel gereksinimlerini daha iyi karşılamayı, daha gerçekçi ve daha ileriye taşımayı gaye edinen yeni bir siyaset anlayışı geliştirirse önündeki 40-50 yılı kurtarabilir. Hatta 90 küsur yıl önceki gibi başka milletlere de yol / iz bırakabilir.

Yapay zekâ yüzünden III. Dünya Savaşı‘nın çıkabileceğinin konuşulduğu bir dünyada Ozan Tufan‘dan, Vatan Şaşmaz‘dan ve Gelibolu’da içki mevzusundan çok daha farklı ve çok daha derinlikli şeyleri konuşmalıyız. Yoksa cep telefonlarından konuşa konuşa susuyor ve sosyal medyadan paylaşa paylaşa yalnızlaşıyoruz.

Ülkemiz Alev Alatlı‘nın “Issız“ı gibi olmadan dişil toplumumuzu eril topluma dönüştürecek trafo insanlara ihtiyacımız var. 1 asır önce bir adamdı bu, belki de şimdi bir kadın.