23.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 665

Kur’an’da Ne Var

0

Açıklamalarıyla; akılları, benzerini yapmaktan aciz bırakan Kur’an-ı Kerîm’in altı yönü de parlaktır. Aydınlık ve nurludur. Evham, vehim, kuşku, kuruntu ve şüpheler içine giremez. Çünkü, arkası Arş’a, yani Allah’ın kudret ve saltanatının tecellî ettiği / yansıdığı yere dayanıyor. O cihette ise vahyin nuru var. Önünde ve hedefinde saâdet-i dâreyn denilen iki cihan saadeti yani dünya ve ahiret mutluluğu var. Ebede / sonsuzluğa, ahirete el atması var. Yani öbür dünyaya, dünya hayatından sonra başlayıp ebediyyen devam edecek / sürecek olan ikinci hayatı göstermesi var. Kur’an’da insanı cennete ulaştıracak yol ve yöntemler var. Saâdet ve mutluluğu sağlayacak nur ve ışık var. Kur’an’ın üstünde parıl parıl parlayan Kur’an’ın mucize olduğunu gösteren işaret, sikke ve damgalar var. Altında bürhan, delil ve kanıt direkleri var. İçinde hâlis, saf, katıksız; sadece, gerçek hidayete erdirecek sırlar var. Sağında “E felâ ya’kıluun?” / “Akıl etmezler mi?” (Yasin: 68) sorgulaması var. Ki, akılları nutka getirip konuşturarak “Sadakte.” / “Doğru söyledin.” dedirtiyor. Solunda kalplere ruhanî, manevî zevkler vermesi var. Bu durumda, vicdanları şahit göstererek “Barekâllah.” / “Allah mübarek etsin, hayırlı ve bereketli olsun.” dediren Kur’an’a, yani beyanı mucize olan Kutsal Kitab’a; hangi köşeden, hangi yönden vehim, şüphe ve kuruntuların hırsızları girebilir?

Evet, beyanı mucize yani acze düşürücü olan Kur’an; asırları, meşrepleri yani yaratılış, huy, mizaç ve hareket tarzları farklı olanların ortak inançlarını içinde barındırır. Meslek ve yolları değişik olan nebilerin, velilerin, muvahhitlerin / Allah’ın varlığına ve birliğine inananların ortak noktalarını içerir, içine alır. Yani bütün o kalb ehli olanlar ve akıl sahipleri Kur’an-ı Hakîm’in veciz / özlü hükümlerini, esas ve asıllarını tasdik eder / onaylar bir surette, o esas ve temelleri kitaplarında zikredip / anıp kabul etmişler. Demek onlar, Kur’an denen semavî / göksel ağacın kökleri hükmündedirler. Hem, her âyet ve sûresinde sayısız hikmet / hatıra gelen soruların ince mâna ve faydaları bulunan Kur’an-ı Hakîm / Hikmetli Kur’an; bir fikrin, bir hakikatin veya bir emrin Allah tarafından peygamberlere bildirilmesi demek olan vahye dayanıyor. Evet, Kur’an vahiydir. Çünkü, Kur’an’ı indiren, sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan Allah, Hz. Muhammed’e verdiği mucizeler ile Kur’an’ın vahiy olduğunu belirtir. İspat eder ve kanıtlar.

Nâzil olan / indirilen Kur’an dahi, üstündeki i’caz / mucizelik özelliği, taklidi mümkün olmayacak derecede güzel ve düzgün olan sözleri / âyetleri ile gösterir ki, Kur’an Arş’tan / Allah’ın kudret ve saltanatının tecelli ettiği yerden geliyor. Allah tarafından kendisine Kur’an indirilen Hz. Peygamber’in vahyin başlangıcındaki telaşı, vahyin gelişi anındaki kendinden geçme hâli gösteriyor ki, bu vahiydir. Ezelden geliyor. Ona misafir oluyor.

Hz. Muhammed’in herkesten çok Kur’an’a karşı tam bir ihlâsı / samimiyeti, Kur’an’a karşı tam bir hürmeti / saygısı gösteriyor ki, Kur’an vahiy olup ezelden geliyor. Ona misafir oluyor. Çünkü o Kur’an apaçık bir şekilde gösteriyor ki, sırf hidayettir. Yani hakka giden yolun aslıdır. Yol göstericiliğin en üstünüdür. Çünkü onun muhalifi / zıttı, karşıtı görürcesine anlıyoruz ki, küfrün / Allah’ın varlığına, birliğine inanmamanın yani dinsizliğin ta kendisidir. İman ve İslâmiyetten ayrılma, sapma ve sapıtmaktan başka bir şey değildir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an; iman nurlarının madeni ve kaynağıdır. Nitekim, iman nurlarının aksi zulümât / karanlıklardır. Yakîn, yâni delil ile şüphesiz ve tereddütsüz bir şekilde bilmeliyiz ki, Kur’an; hakikatler, doğrular ve gerçeklerin mecmaı / toplandığı yerdir. Hayâller, hurafeler, aslı ve esası olmayan inanışlar içine giremez. Teşkil ettiği / meydana getirdiği hakikatli İslâm Dünyası, belirttiği ortaya koyduğu esaslı şeriat / din ve gösterdiği yüksek mükemmelliklerin şahadetiyle; her hususta isabet etmiştir. Ayrıca varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen, görünmeyen başka dünyalar demek olan gayb alemine ait bahis ve konularda bile yanılmamıştır. Şehadet / görünür âlemin mevzularında olduğu gibi, bu sahalarda da, gerçekleri tam olarak bildirir. Böylece, içinde hilâf / yalan bulunmadığını ispat eder / kanıtlar.

Kur’an; Yaratıcının kuluna hitâbı

Kâinat sırlarını içeren kitâbı

İnsanı sonsuzluğa kavuşturacak âbı

Ebed meyvalarını bitiren türâbı

 

Şehrimizin Hastahaneleri

1910’ların Gureba Hastanesinden 2020’lerin Şehir Hastanesine

Yaşadığım İzmit şehrinin ilk hastanesinin Gureba Hastanesi olduğunu öğrendiğimde sağlık kurumlarımız hakkında bilgilendirici bir makale yazmaya karar verdim. Gureba Hastanesi, İnbayırı Sarnıcı’nın hemen yanındaki şimdi okul olarak kullanılan yerde açılmıştır. 1914 yılında 25 yataklı bir hastane olarak hizmete açılmış, 1920-1928 yılları arası parasızlıktan çalıştırılamamıştır. 1928 deki 300 bin nüfuslu Kocaeli’mizde sağlık hizmetleri, kapasitesi 75 yatağa çıkarılmış bu memleket hastanesi, ilçelerindeki 5 yataklı dispanserlerde, toplam 16 hekim ve 13 sıhhiye memuru tarafından sağlanmaktaydı. Gureba Hastanesinin bir bölümü Askeri Hastane dir. Bu bölüm daha sonra Askeri Hastane olarak Gültepe mahalline taşınmıştır. Bu Askeri Hastane şimdi ki Derince Askeri Hastanesine dönüşmüştür.

1924 yılında şehrimizde bir de Hilal-i Ahmer Hastanesi vardı. Mübadele sebebi ile gelen insanlarımıza hizmet vermek üzere kurulan bu 25 yataklı hastane mübadele’nin tamamlanması ile kapanmıştır. Bulaşıcı hastalıklar yönünden yaptığı hizmetler ve mübadelenin getirdiği kötü hayat şartlarının sebep olduğu dizanteri-zatüriye gibi hastalıklara karşı önemli hizmetler verdiği bilinmektedir.

Şehrimizin nüfusu Seka Kağıt Fabrikasının kurulmasından sonra hızla artmış, 1940’larda 350 bini geçmiştir. Bu sebeple bu hastane ihtiyaca cevap vermemeye başlamış ve daha merkezi bir yere yeni bir hastane yapılması gündeme gelmiştir. 1945’de ise santraldeki yerde hastane yapılmaya başlanmış,1952’de inşaatı bitirilerek 100 yatağı verem hastalarına, 60 yatağı genel hastalara hizmet vermek üzere yine Memleket Hastanesi adı ile hizmete girmiştir. Bu hastane 1957 yılından itibaren İzmit Devlet Hastanesi adı ile hizmetini sürdürmüş ve 1986 yılında şu an polikliniklerin bulunduğu binanın eklenmesinden sonra Kocaeli Devlet Hastanesi adını almıştır. Eski Sağlık Bakanımız Kazım Dinç ve Başhekim Dr. Burhanetdin Ulusu döneminde Acil ve Yoğun Bakım hizmetlerinin verildiği girişteki birimler eklenmiştir. 1999 depremi, bu eski blokların birinde ağır hasara sebep olduğu için bu ilk blok yıkılmış, ameliyathaneler ve bazı bölümler, yapılan ek binaya taşınmıştır. Dr. Şefik Postalcıoğlu’nun Başhekimliği döneminde görüntüleme ve onkoloji bölümlerinin eklenmesi ile hizmet gücü daha da yükselmiştir. 2015’de ise, Kamu Hastaneleri Genel Sekreteri ve eski başhekimlerinden Dr. Şenol Ergüney Bey’in gayretleri ve öncülüğünde yapılan, önümüzdeki günlerde açılacak olan, 400 yataklı yeni bina ile hizmetini sürdürmeye devam edecektir. Yeni binaya taşınıldığı zaman, eski binaların hepsinin yıkılarak bu alanların park ve bahçe olarak değerlendirileceği söylenmektedir. Geçmişi hatırlatması ve bilinilirliği artıracağı için, mümkün ise ilk binanın yıkılmayarak değerlendirilebilme imkanı düşünülmelidir.

İzmit Seka Devlet Hastanesi: 1946 yılında, fabrika Reviri olarak açılmıştır. 1950’de SSK’ya devredilmiş, 75 yataklı olarak sigortalı ve ailelerine hizmet vermeye başlamıştır. Sigortalıların sayısının artması sebebi ile 1978’de B Blok eklenerek hizmet imkanı arttırılmıştır. Şahsen benim de çalıştığım ilk blok 99 depreminde hasar gördüğü için yıkılmıştır. Başhekim Kemal Cebeci’nin gayretleri, hastane derneğinin ve hayır sevenlerin desteği ile yeni ek binalar yapılmış, şu an ki şartları ile hizmetini sürdürmektedir. 2005’de hastane hizmetlerinin birleştirilmesi sebebi ile önce İzmit Devlet Hastanesi ve daha sonra, 2008’de Seka Devlet Hastanesi adını almıştır.

Kocaeli Derince Eğitim Araştırma Hastanesi:1993 de 1100 yataklı kapasite ile SSK Kocaeli Hastanesi adı ile hizmete girmiştir. Halk arasında bulunduğu bölgeye izafeten Derince Sopalı Hastanesi olarak bilinir. 1996’da bir bölümü Tıp Fakültesi’ne tahsis edilmiştir. Bu hastanemizin binası 99 depreminde kullanılamaz hale geldiği için 2007 tarihine kadar, deprem sonrası kurulan prefabriklerde hizmetini sürdürmüştür. 2007’de güçlendirilip revize edilmiş olarak yeniden hizmete sokulmuştur. Dr. Nevzat Doğan’ın milletvekili ve Dr. İlhan Tan’ın başhekim olduğu günlerin zor şartlarında bu hizmetin sürdürülmesindeki gayretleri unutulmamalıdır. 2008 yılında Derince Eğitim ve Araştırma Hastanesi adı ile 450 yataklı bir hastane olarak, giderek güçlenen bir sağlık kadrosu ile hizmetini sürdürmektedir. Bitişiğindeki kapanan Askeri Hastane ile birleştirilerek çok daha kapsamlı hizmet imkanına kavuşacak bir sağlık kurumu olarak çalışacağı söylenmektedir.

Üniversite Hastanesi: Üniversitemizin Tıp Fakültesi 1992’de kurulmuş ve ilk olarak 1996’da Derince Sopalı SSK Hastanesinde 80 yatak kapasite ile hizmet vermeye başlamıştır. Binanın depremde hasar görmesi sebebi ile 240 yataklı prefabrik hastane binası ile hizmetini sürdürmüştür. Umuttepe Kampüsünde ki yerine ise 2005 tarihinde 722 yatak kapasite ile geçmiş ve hizmetine devam etmektedir. Kuruluşu ve daha  sonra bu kurumun ortaya çıkmasında emeğinin çok olduğunu bildiğim  başhekimleri Prof. Dr. Mustafa Dülger, Prorf.Dr.Oğuz Özbay ve Üniversite Rektörü Prof. Dr. Baki Komsuoğlu ile diğer emeği geçenlere şükran borcumuz olduğunu unutmamalıyız…

Şimdi de 1100 yataklı Şehir Hastanesi İzmit cephanelik bölgesinde yapılmaya başlanmış ve 2 yıl içinde hizmete girecektir. Bu imkanları ile ilimiz, kendi insanı dışında bölgeye de sağlık hizmeti verecek bir şehir haline gelmiştir. Özel hastanelerimizi de sayarsak bu sağlık hizmeti sunma gücü şehrimizi önemli bir sağlık turizmi merkezi haline getirebilir.

Sağlık kurumlarımız bakımından son 100 yılda nereden nereye geldiğimizi görüyoruz. Özel hastanelerimizi de yazacağım yazı ile bu alandaki hizmet gücümüzün fevkalade ileri olduğunu göreceğiz. Her bir ilçemizdeki sağlık hizmeti veren birimler de göz önüne alındığında konu daha iyi anlaşılır.

Buralara ihtiyacınızın olmayacağı sağlıklı günler dileğiyle.

 

Çocuğunuzu İyi ya da Kötü Etmenin Yolları

“Çocuğunuzu Kötü Etmenin Yolları” ya da “Yengeç Kitabı’nın yazarı C.G. Salzman, bu kitap için yengeçlerden etkilenmiştir.

Kırda gezinti yaparken, kendisini gören yavru yengeçlerin anneleriyle beraber geri geri kaçtıklarını görünce, çocukların kötü alışkanlıkları ailelerinden nasıl öğrendiklerini anlatan bir kitap yazmıştır.

Çocukların aile dışından öğrendikleri davranışların geçici olduğunu, kalıcı olan davranışların aileden öğrenilenlerin olduğunu söyleyen Salzman, “Kötü huy ya anneden ya da babadan ya da her ikisinden çocuğa geçmektedir” demektedir.

Çocukların kötü huyları anne babadan nasıl aldıklarını anlatan Salzman’ın verdiği örneklerden bazıları:

-Sürekli asık suratlı olursanız, herkesin yanında çocuğunuzu eleştirip kabahatlerini yüzüne vurursanız, en ufak hatasında onu cezalandırırsanız çocuğunuzu kendinizden nefret ettirmeyi başarırsınız.

-Zorda kaldığınız zaman çocuğunuzu babasıyla tehdit ederseniz, yatamadığı zaman “öcü geliyor” diye korkutursanız, çocuğunuz babasından nefret eder.

-Yerine getiremeyecek sözler verirseniz, karı koca olarak birbirinize saygı göstermezseniz, çocuklarınızın yanında birbirinizi eleştirir, kavga eder, birbirinize hakaret ederseniz çocuklarınızın güvenini kaybedersiniz.

-İki kardeşten birini sürekli över, diğerini sürekli eleştirirseniz, birine sürekli ödül verir diğerini sürekli cezalandırırsanız çocuklarınız birbirlerini kıskanmaya başlar.

-Çocuklarınıza sürekli kötü insanlardan bahsederseniz, herkesin menfaat için birbirini aldattığını, dünya da güvenilecek insanların kalmadığını söylerseniz çocuğunuzu insanlardan soğutmuş olursunuz.

-Aileniz dâhil herkese kaba davranırsanız, çocuklarınızın gözü önünde hayvanlara eziyet ederseniz, komşu veya iş arkadaşlarınızı döverseniz, düşmanlarınızın çok olduğundan bahsederseniz, tabanca ve bıçaksız gezmezseniz çocuğunuzun acımasız ve zalim olmasını sağlarsınız.

Çocuklarınızın yanında sizden daha zengin olanları çekiştirirseniz, gayrı meşru yollardan zengin olduklarını söylerseniz, memurların rüşvetle büyüdüğünden bahsederseniz çocuğunuzun kıskanç olması kaçınılmazdır.

-“Önce ders sonra oyun” kuralında acımasız olursanız, ders yapmadığı zaman çok katı yasaklar koyarsanız çocuğunuzu okuldan soğutursunuz.

-Çocukların her istediğini yerine getirirseniz, onları oyuncak ve hediye yağmuruna boğarsanız, çocuklarınızın bencil ve şımarık olmasına sebep olursunuz.

Çocuğunuzu kandırırsanız, başkalarına yalan söylerseniz, suçlarını itiraf ettiklerinde bile azarlarsanız çocuklarınızı yalana alıştırışınız.

-Sürekli dedikodu yapar, herkesin arkasından konuşursanız çocuğunuzu da dedikoducu yaparsınız.

Çocuklar çevrelerinde gördüklerini ve anne babaya ait tüm özellikleri öğrenirler. Bu öğrenme bilgi, duygu ve davranış kazanma olarak gerçekleşir.

Çocuklar her şeyi, diğer insanların yaptıklarını izleyerek; söylediklerini dinleyerek; nesne ve olaylara bakarak; televizyon, video, CD, internet, gazete, dergi, kitap vb. okuyarak, seyrederek veya dinleyerek; yani kısaca “gözlem” yoluyla öğrenirler.

1-Modele bakarak, taklit yoluyla öğrenme,

2-Kendisini bir başkası ile bir veya aynı tutarak, onun davranışını benimseme yani özdeşleşme yoluyla öğrenmeler de, çok önemli öğrenme şekilleridir.

Model yoluyla öğrenmede birey, bir başkasının davranışlarını görür ve o davranışları kendisi de yapar. Bireyi, modelin davranışlarını benimsemeye götüren başlıca iki sebep olabilir.

1.Birey, başka birisinin bazı davranışları sonucunda iyi şeyler elde ettiğini, bazı davranışları sonucunda kötü şeylerle karşılaştığını görür.Böylece birey, iyisonuca götüren davranışları kendisi de yapar, kötü sonuç verenleri yapmaktan kaçınır.

2.Birey, başkasından gördüğü hareketlerin sonucuna bakmaz ancak, yaptığında davranışın karşılığında ödül görebilir.

Büyükler gibi hareket eden çocuk, büyükler tarafından daima hoş karşılanır ve böylece büyüklerin davranışlarını taklit eder. Burada çocuğu taklit yapmaya iten kuvvet, etrafından onay görmüş olması ve takdirle karşılanmasıdır.

 

Anne baba bir söze, bir harekete gülerse çocuklar da birlikte güler, hatta kahkaha atarlar.

Ayaklarını içe veya dışa basarak ve başı dik yürüyen bir babanın çocuğunun, babası gibi yürümesi; ellerini ceplerine koyarak konuşan bir babanın çocuğunun da öyle hareket etmesi muhtemeldir.

 

Çocukların iyi alışkanlıklar edinmesi, iyi hareketlerin birlikte yapılmasıyla olur.

Çocuk kendi çevresinde bulunan kişilerin kötü hareketlerden çekindiklerini ve kötülükten hoşlanmadıklarını görürse, kendisi de iyi hareketler yapmaktan zevk almaya başlar.

Çocuk anne ve babasını taklit ederek sosyal yaşama alışır. Aile içinden seçtiği örnek kişi, bozuk kişilik yapısına sahipse, kötü davranış şeklinin çocukta da görülme olasılığı yüksektir.

Anne-babanın çocuğa iyi örnek olması çok önemlidir. Ebeveynlerin sözlerden çok davranışlarıyla model olmaları gerekir.

Anne baba tutumları, çocuğun model alması sonucu; taklit ve özdeşleşme yoluyla çocuk tarafından benimsenir ve alışkanlık haline gelerek kişiliğinin ayrılmaz parçasını oluşturur.

Bu tutumlar, çocuğun eğitilmesinin temel taşıdır. Anne baba,çocuklarına doğru ve yanlışları,bu tutumları sayesinde öğretirler.

 

Sevgiyle kalın…

 

Hâkimlerin Vicdan Sahibi Olması Gerekir

“Hâkimler bakımından, vicdan hüküm verirken dikkate alınması gereken son derece önemli bir kavramdır.

Anayasamıza göre, hâkimler görevlerinde bağımsızdırlar. Anayasa’ya, kanuna, hukuka ve vicdanlarına göre hüküm verirler. Bu nedenle hâkimin anayasayı, kanunu ne derece iyi bilmesi gerekiyorsa vicdani süreçleri de o derece iyi bilmesi ve en önemlisi de VİCDAN SAHİBİ olması gerekir.

Bir yargı mensubunu üstün kılan, onu kendi istek ve hırslarından kurtararak, sadece hukuku uygulamasını emreden vicdanıdır.”

Bir hukukçu olarak her kelimesine katıldığım bu sözleri, Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit‘in yeni yargı yılı açılışında yaptığı konuşmasından aldım.

Bu sözler sadece birer temenniden ibaret kalmamalı. Çünkü “Halkın yargıya duyduğu güven ve memnuniyetin artması gerekir.”

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül‘ün ifade ettiği beklentisi bizim de beklentimizdir:

“Yargı camiamızdan beklentimiz, aziz milletimizin bir tek ferdinin dahi adaletsizlik hissine kapılmaması için titizlik ve gayret gösterilmesidir.”

Ülkemizin 15 Temmuz 2016 da yaşadığı Darbe Teşebbüsü ağır bir travma idi. Bu travma sonrası Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile görevden almaları, gözaltılar, tutuklamalar, yargılamalar izledi. Bu işlemlerin arasında elbette hatalar da yapıldı.

Bunların sayısı o kadar fazla ki gittiğimiz her yerde mağduriyetinden yakınan insanlar veya yakınları ile karşılaşıyoruz.

****************************************

KHK İle Uzaklaştırılanlar

Bir yandan Yargıtay Başkanının teorik olarak dile getirdiği, belki de temennisi olan “teröre karşı mücadele ülkemizin en doğal ve meşru hakkıdır. Devletimiz, hukuk kurallarından vazgeçmeden terörle mücadeleyi sürdürecektir” sözleri…

Diğer taraftan yandaş gazetelerde bile yakınma konusu olan mağduriyetler… Mesela Yeni Akit‘te yazan Abdurrahman Dilipak‘ın anlattıkları.

Dilipak, “KHK ile ilk uzaklaştırılanlardan” bir örnek veriyor. “Adamın bu yapı ile ilgili tek bir bağlantısı var, o da Afrika’da açlık çekilen bölgelerle ilgili bir kampanya ve telefondan SMS yolu ile 5 lira göndermiş.

‘KHK ile görevden uzaklaştırılmışsın’ diye savcı gözünün yaşına bakmıyor, tutuklama talebi ile nöbetçi mahkemeye gönderiyor, nöbetçi mahkeme de ne olur ne olmaz, asıl mahkemesi değerlendirsin diye tutuklama veriyor. İdareye ‘bir yanlışlık oldu galiba’ diyorsun, bu defa onlar da ‘Mahkeme kararı var, yargıya intikal eden bir konuda biz bir şey yapamayız, bekleyeceksin’.

Bir kısır döngü içine giriyorsunuz.”

“Hani bunun hukuk neresinde, vicdan neresinde?” diye sormadan edemiyoruz.

Bunun gibi örnekler, “Cemaatle mücadele hukuk zemininde yapılır. FETÖ yargılamaları Hukuk zemininden çıktı” diye yakınan Hanefi Avcı‘yı haklı kılmakta.

Hanefi Avcı gibi, FETÖ mağduru da olan, usta bir istihbaratçıyı ciddiye almak gerekir.

****************************************

Bylock’da Şüpheler

Sadece KHK ile uzaklaştırılanlarda değil, ByLock sanıklarında da benzer durumlar yaşanıyor.

Birçok sanığın ByLock raporlarında eksiklikler, çelişkiler ve şüpheler var. 6 ayrı raporda “bylock yok” denen sanık hakkında 7. Raporda “bylock var” çıkabiliyor. Üstelik kim/kimlerle görüştüğü belli değil,  içerikleri çözümlenmemiş.

Yeni Akit yazarı Sabri Balaman‘ın verdiği bilgilere göre, MİT’in hazırladığı ByLock raporlarının kaynağı FETÖ’cülerin hâkim olduğu TİB’in verdiği bilgiler imiş.

Yani FETÖ’nün raporu ile insanlar terör örgütü üyesi olmakla suçlanıyormuş.

Çünkü 17 Kasım 2014 öncesi erişim logları silinmiş, MİT, FETÖ’cülerin kontrolünde olduğu için kapatılan BTK’dan/TİB’den aldığı listelere göre raporlarını yeniden düzenlemiş. TİB‘deki FETÖ’cü uzmanlar dijital kayıtlar ile oynamış, masum insanları listelere dâhil etmişler. Gerçek kullanıcılar için de hakkında şüphe uyandıracak teknik müdahaleler yapmışlar.

Başbakan Binali Yıldırım’ın, “ByLock’a bile montaj yapmışlar. Gözlerine kestirdikleri bazı isimleri ByLock kullanıyor gibi gösterdiklerini biliyoruz” sözü bu yüzden.

Var olan başka teknik sebepler de ilave edilirse, ByLock listelerinin “her türlü şüpheden uzak” bir delil olma vasfı taşımadığı anlaşılıyor.

Sabri Balaman, haklı olarak, “TİB’in (yani FETÖ’nün) değiştirilmiş kayıtları esas alınarak insanlar terörist ve hain ilan edilemez” diyor.

Peki, ByLock gibi böyle önemli bir “delilden” vaz geçebilir miyiz?

İlave verilerle delil olma vasfı kazanabilir.

Nitekim Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi ile Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi “ByLock indirilmiş ve kullanılmış olması tek başına delil sayılamaz. İletişimin kimlerle yapıldığı ve içerikleri incelenmeli, ancak suç teşkil eden örgütsel iletişim varsa terör örgütü üyeliğinden ceza verilmelidir” şeklinde karar verdi. Bence bunlar doğru kararlardı.

Böyle karar veren hâkimler hemen görevden alınıp pasif görevlere tayin edildiler. Bundan sonra hiçbir mahkeme benzeri karar veremedi.

Bir kısır döngü daha böylece yaratıldı.

****************************************

Kurunun Yanında Yaş da Yanmasın

Hâkimlerin, savcıların üzerinde baskı yaratan bir atmosfer var. Bu atmosferin dağıtılmasını sağlayacak tek şey hâkimlerin ve savcıların yalnızca hukuka ve vicdanlarına göre davranma iradesi göstermesidir.

Elbette darbeye karışan, Ceza Kanununda suç olarak sayılmış eylemleri yapanlar, yine kanunda sayılmış cezalara mahkûm edilmelidir, edilecektir.

Ancak aklın yolu birdir. Abdurrahman Dilipak da, benim gibi, hukuk ve vicdan gözüyle bakanların söylediklerimizin aynısını ifade ediyor:

“Bu yanlışlıklar FETÖ’yü yıpratmıyor, aksine onların istismarlarına zemin hazırlıyor.

FETÖ sıradan bir sorun değil. Kökü derinlerde olan bir baş belası. Sınırımızda savaş var, bu arada terör ve darbe, hepsi bir arada geldi. Bir takım yanlışlıklar olabilir. Tamam da, bu iş teknik bir yanlıştan değil, bir FETÖ komplosuna döndü/dönüyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Bu alçakça iş aileleri zor durumda bırakıyor. Suçlu cezalandırılsın ama ‘kurunun yanında yaş da yanar’ diye bu işi geçiştiremeyiz.”

 

Haydi, Canım Sen de Hiç Lügat Okunur mu?

“Türkçemiz konusundaki tartışmalarda neredeyiz?” diye artık kimse sormuyor. Çünkü öyle bir tartışma yok. Oysa her yanımız eleştirdiğimiz  ve bizden olmayan yabancı, hatta uyduruk kelimelerle dolu. Geriye dönüp şöyle bir bakıyorum da meğer bir zamanlar yapılan “Türkçe” tartışmaları ne kadar önemliymiş.

Güzel Türkçemiz tartışmalarını 1950’li yıllardan beri yaşarım. 1960’lı üniversite yıllarımda ise bu tartışmalara katıldım. Türkçeyi önce edebiyat öğretmenleri sevdirir. Öğretmenlerim Abdurrahman Celkan, Sevgi Özen(Kasap), Erdem Paze, Reşit Koltuk(Kaz), Turgut Sağım(Kamış) ders vermeselerdi Güzel Türkçemizi sahiplenmem de gereği kadar olmayacaktı. Abdurrahman Celkan “aman unuttum defteri” yaptırmıştı, unutmamamız için. Sevgi Esin derslerde adı geçen kitap ve yazarla tanıştırdı bizi. Varlık Yayınları ve dergisine abone olmuştuk. Reşit Koltuk okuduğu Fuzuli şiirleri başta olmak üzere Divan Edebiyatını sevdirdi öğrencilerine. Ben de hemen anlayamadığım kelimeler için Mustafa Nihat Özon’un Osmanlıca-Türkçe Sözlüğünü almıştım. Daha yaşım 15. Parasını da babam kitap deyince hemen çıkarıp verirdi. Lise ikide Nurettin Topçu’nun Felsefe ve Sosyoloji kitabında bilmediğim kelimelerin manasını bu sözlükten açıp öğreniyordum. Turgut Sağım eleştirileriyle yönlendirirdi.

Aynı yıllarda 27 Mayıs Askeri Darbesi dolayısıyla göz altına alınmıştım. İfadeyi Cumhuriyet Müddeiumumisi almıştı. Bunun manasının da “savcı” olduğunu yaşayarak öğrendim.

Türkçe Tartışmaları

1960’lı yıllarda Türkçe Kur’an tartışması hızlanmıştı. Yazar Kadircan Kaflı Tercüman’da Türkçe “Kur’an okunmaz” derken, Osman Nuri Çerman da Kemalizm Dergisinde; kiliselerdeki gibi camilere sıralar konarak, Türkçe ibadet edilmesini savunuyordu. Sonra bir öztürkçe akımı başladı. Buna göre hostes gök konuksalavarttı, istiklal marşı ulusal düttürüydü. Ayrıca dilimizde ne kadar Arapça, Farsça kelime varsa ayıklanmalı görüşünü savununlar batı kökenli kelimelerin daha fazla Türkçeye girmesinden yanaydılar. Siyasi iradeye yaranmak için Türk Dil Kurumu bu minval üzere kelimeler türetiyordu.

Diyanet İşleri Başkanlığını kuran Mustafa Kemal Atatürk’tür. İlk yaptığı tasarruflardan biri de Elmalılı Muhammet Hamdi Yazır’a Kur’an Mealini, İstiklal Marşı Yazarı Mehmet Akif Ersoy’a da Kur’un tercümesini sipariş etmek oldu. Elmalılı Hamdi Efendi’nin muhteşem çalışması  Hak Dini, Kur’an Dili olarak yayınlandı. Mehmet Akif Ersoy’un muazzam çalışması ise “tercümeler namazlarda dua olarak okutulacak” var sayımı ile yayınlanmadı, müterciminin vasiyeti üzerine yakıldı. Akif’in çalışmasının üçte biri kontrol etmek üzere gönderdiği İstanbul’daki arkadaşlarının muhafazasıyla ortaya çıktı, nihayet neşredildi. Şiir gibi bir Türkçe Akifinki. Bazı müfessirlerin iddiasına göre mevcut haliyle bu tercüme bir milat olarak “Akif’ten önce ve Akif’ten sonra” olarak değerlendiriliyor.

Dil Kimliktir

Bu tartışmalar meğer ne kadar ufuk gösteren çalışmalarmış da farkında değilmişiz. Ezanın Türkçe okunması kararı da çok tartışıldı, hatta uygulandı. 1950 yılında Demokrat parti iktidara gelince Ezanın kendi öz dilinde okunmasını yeniden hayata geçerdi. Çünkü bütün İslam coğrafyasında aynı dilde ezan ve Kur’an okunuyordu. Sorun anlamakta ve algılamakta düğümleniyordu.

Pamukkale Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Aysel Özçelik yaptığı bir çalışmada “Osmanlı Mebusan Meclisinde Türkçe Tartışması”nı görünce sevindim. Osmanlı toplumunda değişik diller ve dinler mevcuttu. Ancak hepsinin ortak yanı Osmanlı tabiiyetinde olması ve kendi ana dillerinin dışında Osmanlı Türkçesini konuşmalarıydı. Bir Rum, bir Boşnak, bir Hırvat, bir Ermeni, bir Bulgar, bir Kafkasyalı, bir Musevi, bir Ortadoğulunun tümü Osmanlı Türkçesi biliyordu. Ayrıca hepsi de din ve vicdan hürriyetine sahipti. Musikide, mutfak kültüründe, adabı muaşerette ise ortak yanları çok daha fazlaydı.

Bunlar nereden aklıma geldi?

Bendeniz her hafta İstanbul’un İstanbul olduğu bölgelerden birini mesela; Fatih, Sultanahmet, Beyoğlu, Üsküdar, Karaköy gibi semtleri gezerim. Son bayramda da maile Beyoğlu Tünel’den Galata ve Karaköy’e kadar adım adım dolaştık. Eskimez tarihi dokunun önemli bir bölümü buralarda yeniden restore ediliyor, yeni yerleşim birimleri olarak açılıyor. Bunlardan biri de Lügat 365 idi. Katmer’de Kayseri mantısı yedikten sonra hemen ilerisindeki bu dükkana uğradık. Burada ilk gözünüze çarpan “bazı kelimler çok güzel” sloganı oldu.

Kelimeler Hayatın Rotasını Değiştirebilir mi?

Can Yayınları Banu ve Onur Ertuğrul’un ortak bir çalışmasını yayınlamış. Bu yayın bir çok etkinliğe de yol açmış. İki araştırmacı yazar şöyle diyor “Bazı kelimeler çok güzel. Tüm hikaye  bunun ayırdına varmamızla başladı. Tüm kelimeler güzel, fakat bazıları diğerinden daha güzel”

Ertuğrullara göre bu güzel kelimeler gündelik yaşantımızın gereksinimlerinden uzak, bugünün ideolojilerinden muaf, başka dertleri olan, türlü hikayesi olan kelimeler. Artık cümle içerisinde pek kullanılmadıklarından, vakur bir sessizlikle kaderlerini bekliyorlar. Hayatlarımızdan tümden ellerini, ayaklarını çekmezden evvel, son bir saygı duruşu bizimkisi. Çünkü gidiyorlar, gidecekler!”

Devamla şöyle diyor iki Banu-Onur Ertuğrul “Globalleşen dünyanın, yeniden hiyerogliflere dönüşünün arifesinde, son bir sun’i teneffüs bizimkisi. Emoji devri yaklaşıyor. Kelimeler ise hikayeleriyle, geçmişiyle, melodileriyle, anlamlarıyla ve zenginlikleriyle fazla ağır geliyorlar gündelik yaşantılarımıza.”

İki yazarın ortak çalışmasının bir yerinde de şöyle deniyor “Henüz ölmeden evvel kelimeler de hayatımızı şekillendirebilir mi? Hemdem kelimesini öğrendiğimde bir insanın yaşadığı boşluk duygusu, o ana kadar tatmadığı bir özlemi yaratabilir mi? Bir ihtimal olsun kelimeler de hayatımızın rotasını değiştirebilir mi? Arzularımızı, gayelerimizi önceliklerimizi sorgulatabilir mi?. Bizim kelimelerle ilişkimiz platonik bir aşk ilişkisi. Kelimeler ve birbirine sevdalı iki kişiyiz. Ulvi bir amaçla yola çıkmadık. Gündelik hayatın hengamesinden uzak, mağrur şekilde bir köşede duran kelimeleri, onları derdest eden popüler maceralar aracılığıyla yeniden tedavüle sokmaya niyetlendik. Kelimelerin ne kadar güzel şeyler olduğunu insanlara hatırlatmak, güzelliklerini popüler dille gösterebilmek,yeniden gündelik hayata karışıp görünür olmalarını sağlamak umuduyla çıktık bu yola. Kelimeleri dert ettik kendimize. Çünkü kelimeler derdimiz, kelimeler dermanımız.”

Bazı Kelimeler Gerçekten Çok Güzel; Adeta Bizi Anlatıyor

 

İki yazara göre mesela hissikablelvuku bunu çok iyi anlatıyor.. “adeta efsunlu bir kelime. Tek kişilik bir şarkı gibi nağmesiyle akıyor ve hülyalara gark ediyor insanı. İnsan bu kelimeyi duyunca, hep duymak istiyor. Düşündük ki bizim gibi bu kelimenin heyecanını yaşayan başkaları da vardır.” Gerçekten var. Galiba ben onlardan biriyim. Çarptı beni.

Şöyle altını çiziyor Banu Ertuğrul ve Onur Ertuğrul sona doğru “Türlü acıyı tarif etmekte ne kadar mahir bir dilimiz varmış meğer. Velhasıl kelimeler bazen feryadımız, bazen sitemimiz, bazen de isyanımız oldu. Her kelime bir umut oldu. Her kelime bir nefes oldu. Nefes aldık. Nefes verdik. Pek çok açıdan eleştirildik. Pek çok da övgüye mazhar olduk.”

Eskiden “İstanbul efendisi” derlerdi böyle güzel Türkçeyi kullananlara. Prof. Dr. Kaya Bilgegil rahmetli onlardan biriydi. Kendisini Erzurum’da asker iken Atatürk Üniversitesi’nde tanımıştım. Nurlar içinde yatsın ayrıca bu kelimeleri bizlere öğrettiği ve hatırlattığı için.

Lügat 365’deki o kelimelerden bazıları şöyle; teşebbüs, müstehzi(aşağılama), intizar(görme), tahayyül, havsala(kavrama), mütereddit, tumturak(gösteriş), sergüzeşt(macera), müstesna, müphem(belirsiz), müşkülpesent(zor beğenen), rayiha(koku), tevazu (alçakgönüllülük), yeknesak(devamlı), filhakika

(hakikaten), şapparig (şapur şupur), nazenin(ince),  vuslat(kavuşma), mezkur (adı geçen), namütenahi (sonsuz), meşakkat(zahmet), bedbin(karamsar), peyderpey(azar azar), lalettayin (belirlenememiş), hissikablelvuku(hissetmek), hasbelkader(tesadüfen), tevatür (kesin olmayan), mamafih(bununla birlikte), teveccüh(yüzünü dönme), eyvallah (evet), behemehal(mutlaka), babayani(ağırbaşlı), kadirşinas(değerbilir), sermest (sarhoş), mücerret(soyut), meczup(cezbeden), halel(hasar), evsaf(özellikler), şikemperver(yemek seven), müptezel(saygınlığını yitirmiş), tahammülfersa (dayanılmaz), fevkalbeşer(üstün), layetezelzel(sarsılmaz), derekap( peşi sıra), biteviye(sürekli), muvazene(denge), kalendermeşrep (hoşgörülü), izzetinefis (saygı), müdana(minnet etme), safderun(kalbi temiz), bilakaydüşart (kayıtsız şartsız), harfendaz(laf atan), velhasıl(kısacası), teessüf(üzülme), muteber (değerli), edep(terbiye), pinhan(saklı), deryadil(anlayışlı), müselles(üçgen), bilahare(sonra), melankoli(hüzün), müsamaha(hoşgörü), ALİYÜLALA(iyinin de iyisi), çarnaçar(ister istemez), aksülamel(tepki), münvezi(yalnız), İLANİHAYE (sonsuza kadar), naif(sade), hakeza(bunun gibi), sairfilmenam(uyurgezer), pirüpak(tertemiz), münferit(tek başına), ümit var, muaf(bağışlanmış), hercümerç(kargaşa), letafet(incelik), aklıselim(yanlışı fark etmek), haletiruhiye (duygu), münhasır(kişiye özel), berhudar(mutlu), tevafuk(denk düşme), lafügüzaf(lüzumsuz söz), binaenaleyh(bundan dolayı), cihannüma(en üst), nazende (nazlı), melül(üzgün), fesuphanallah(şaşkınlık), layemut(ölmez), estağfurullah (teşekkür), diğerğam(önce başkasını düşünen), mağmum(gamlı), sinameki(mızmız), mütemadiyen(sürekli),  mütevellit(doğan), sukutuhayal (düş kırıklığı), mezbele(çöplük), vakanüvis(tarihçi), mugalata(yalan yanlış söyleme), teşrikimesai(birlikte çalışma), tecessüs(merak), ketum(çok sıkı), kıtıpiyoz (düşük), hüsnükabul(güzel karşılama), Adabımuaşeret(görgü kuralları), maatteessüf(üzülerek), muaşaka(karşılıklı aşk), latife(hoş söz), mızmız (yakınma),AH(ıstırap), ezkaza(yanlışlıkla), sunturlu(şiddetli), VEFA(bağlı kalma), şekerrenk(kötü giden dostluk), tarütaze(taptaze), HENDEM(gerçek dost), hicap(utanç), cürmümeşhut (suç üstü), feyyat(çığlık), MEMDERT(derttaş),  meftun(aşık), amenna(öyledir), ÇİĞERPARE(sevdiği kimse), alelekser(çok kez), pestenkerani(uydurma), KISMET, keenlemyekün(yokmuş gibi), NEZAKET, SÜKUT(susma), tevekkeli(boşuna), rehavet(gevşeklik), fecaat(açıklı durum), MUHAYYİLE(kurgu), DARBIMESEL(çarpıcı söz), Farzımuhal( farzedelim ki), vardakosta(iriyarı), MEYMENET(bereket), dilhun(içi kan ağlayan), mübrem(çok gerekli olan), makus(uğursuz), rüsva(kepaze), dirayet(hızla kavrama), AŞK, ehlikeyf(keyfine düşkün), tüfeyli(başkasından geçinen), istihfaf(küçümseme), amiyane(basit), akıbet(sonuç), EFSUNKAR(büyülü), efkar(dert, tasa), perdebirun (açık saçık konuşan), lafazan(çok konuşan), harikulade(eşi yok), kadim(eski zaman), bolahenk(hoş sohbet),  payidar(devamlı), MUKADDERAT(kader), berceste(seçilmiş), cahıraş(yürek parçalayan), mütenasip (uygun), FAZİLET (meziyet), fevkalade(alışılmışın dışında), İNSAF(hakkaniyet), ÇİĞERGAH (çiğerin bulunduğu yer), Feriştah(en yetenekli), sallapati(özensiz), SAADET(mutlu), zinhar(asla), dilbaz (gönül eğlendiren), yaren(arkadaş), haddizatında(aslında), zarif(ince), haspa(hafif sevgi), HÜZÜN(burukluk), ehemmiyet(mühim), mest (sarhoş), elveda(ayrılık), palavra(uydurma),buse(öpücük), HAYSİYET(onur), mizaçgir(nabza göre şerbet veren kimse), mültefit(ilgilenen), HAYHUY( boş uğraş), meyus(ümitsiz) YUVA, zeyrek(aklı başında, haslet(özellik), EHVENİŞER (en az kütü olanı), zevahir(dış görünüş) teneffüs(nefes alıp verme) ve  ALLAHA ISMARLADIK(veda sözü).

Bu kelimeler tişört oldu, poster oldu, defter oldu, çanta oldu, bardak oldu, kalem oldu, kitap oldu. İyi ki de oldu. Eskimeyen kelimeler yeniden hayatımızda.

 

Kürşad

0

İskoç asıllı İngiliz târihçi ve eğitimci yazar Thomas Carlyle (1795-1881) diyor ki: ‘Milletler kahramanlarıyla yaşarlar.’ Bu cümle, ‘bir milletin ne kadar çok kahramanı varsa, o millet, tarih sahnesinde o kadar uzun süreyle kalabilir.’ Şeklinde yorumlanabilir. Kahramanlar, gerçek hayatta olabileceği gibi, ukbâ âleminde veya destanlarda – efsanelerde de olabilir. Zaten destan ve efsane kahramanları da gerçek hayattan edebiyat alanına intikal etmişlerdir.

Türk milleti, gerek efsane ve destanlarda, gerekse tarihte yaşayan kahramanları itibariyle dünyanın en zengin milletlerinin başında gelir. Dünyaya nam salan kahramanlarımız vardır. Mete Han, Oğuz Han, Göktürk Hakanları: Bilge Kağan, İstemi Kağan ve diğerleri; Atilla, Abdülkerim Satuk Bağra Han, Selçuk Beğ, Çağrı ve Tuğrul Beğler, Sultan Alparslan, Birinci ve İkinci Kılıçarslan, Osman ve Orhan Beyler, Sultan Üçüncü Murad Han’a kadar hüküm süren pâdişahlar ve sonraki Osmanlı pâdişahlarından bâzıları, Mustafa Kemal Atatürk, Kâzım Karabekir… ilk akla gelen kahramanlarımızdır.

Kahramanlık yalnızca savaş alanında kazanılan bir unvan değildir. İnsanlığın veya milletinin iyiliğine imkân sağlayan icatların sahipleri, yazılarıyla-sözleriyle insanları iyiye-doğruya-güzele yönlendirenler de kahramandır.

Okumayı seven Türk gençleri, Yahudi asıllı Fransız şarkiyatçı yazar David Leon Cahun’un 1841-1900) Gökbayrak isimli eserini okuduktan sonra tarihin derinliklerindeki Türklerle ilgilenmişlerdi. Ziya Gökalp’in ifâdesiyle; ‘Bu kitap, âdetâ, Pan-Türkizm mefkûresini teşvik etmek maksadıyla yazılmış bir eser‘ idi. Hüseyin Namık Orkun da aynı eser için: ‘Millî şuurun uyanmasına birinci derecede âmil olan mühim eser‘ sözleriyle hükmünü açıklamıştı.

Türk gençlerinde uyanan Turancılık düşüncesi, Hüseyin Nihal Atsız’ın (1905-1975) ‘Bozkurtların Ölümü‘ ve ‘Bozkurtlar Diriliyor‘ isimli eserleriyle gelişti, kök saldı, ulu bir çınar oldu. O ulu çınar, elbette Türk gençliğine yetiyordu. Fakat yalnızdı. Hüseyin Adıgüzel, ulu çınarın yalnızlığını gidermek maksadıyla olmalı, ‘Kürşad‘ı yazdı. Kürşad, Göktürk hanedanın 10. büyük hakanı olan ve 621 yılında vefat eden Çuluk Kağan’ın küçük oğludur.

*   *   *

Çinliler ani bir sadırı ile Göktürklerden 10.000 kişiyi esir almışlardı. Esirler arasında Kürşad da vardır ve zorla Çin sarayının muhafız alayında çalıştırılmakta, Çin kültürünü benimsemesi için baskıya maruz bırakılmaktadır. Kürşad, 39 arkadaşı ile birlikte, esir olan soydaşlarını kurtarmak için plan yapar:  Çin imparatoru her gece, sivil giyinerek ve yalnız olarak şehir sokaklarını dolaşmaktadır.  İmparatoru rehin alacaklar ve karşılığında hürriyetlerini elde edeceklerdir. O gece, fırtına şeklinde yağmur yağdığından imparator sokağa çıkmaz. Fakat Kürşad ve arkadaşlarının hazırlığı öğrenilmiştir. Plandan vazgeçmek demek, hürriyet ümidini diri diri toprağa gömmek olacaktır. 40 kahraman saraya hücum ederlerse de yüzlerce Çinli askerle karşılaşırlar. Kürşad’ın emri ile kahramanlarınız sınıra doğru kaçmaya başlarlar. Takipçi Çin askerlerinden öldürülen her 100 kişinin yerine 300-500 asker takviye olarak gelir. Sınırdaki Vey ırmağı üzerinde bulunan köprünün selden yıkıldığını gördüklerinde geri dönüp tekrar Çinlilerle çarpışmaya girişirler. Yüzlerce Çinliyi daha burada öldürürlerse de kahramanlarımız, çarpışa çarpışa şehit olurlar.

Destanlar burcunun büyük şairi Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu (1929-1992) bu olayı ‘Bozkurtların Destanı‘ isimli şiirinde işlemiştir. Böylece Kürşad, Türk’ün Turan ülkesine gönül veren büyük iki edibin kaleminde Türk milletinin hâfızâsına ve gönüllerine yerleşti. Uçsuz bucaksız Çin topraklarına sığamayan Kürşad ve 39 ülküdaşı, milletin gönlüne sığmıştır.

Hüseyin Adıgüzel, 13,7 X 21 santim ölçülerindeki, 359 sayfalık eserinde, Türk milletinin algılayıp hâfızâsındaki-gönlündeki mutena köşeye yerleştirdiği Kürşad’ı anlatıyor. Böylece tarihin soluk yapraklarında ruhsuz ifadelerle anlatılan Kürşad ve arkadaşları, adeta ete kemiğe bürünüp günümüzün genç Turan neslinin arasına katılıyor. Romanların romantizmi, gençlik için duyguları harekete getiren, bulunduğu kaba sığamayacak kadar kaynatan-çoğaltan en güçlü iksirdir.

Kitaptan kısa bir bölüm:

……..

Aybars sustu. Şad’a baktı. Şad;

-Sağ ol Aybars Alp… Delikurt, senin düşüncelerin ne? Ne oluyor? Nereye doğru gidiyoruz? Buyur;

-Şad’ım, saygı değer büyüklerim; durum gözümüzün önünde, bu durumun iyiye gittiğini söylemek için, ya kör veya akılsız olmak gerekir. Çinliler tek ok atmadan, tek kılıç çalmadan, tek insan kaybetmeden Ötüken’imizi işgal ettiler. Sokaklarda Çinliden geçilmiyor, Çinceden başka dil duyulmuyor. Yiyeceklerimizi, giyeceklerimizi, onlar veriyorlar. Yakında suyumuzu da vereceklerinden hiç şüphem yok. Katun, Şad, asker Çinliler de var. Bu işgal değilse, işgal nedir? Çocuklarımız Çince öğreniyor, Çinli çocuklar gibi giydiriliyor, sokaklar Çinli olmadıkları halde, Çinli gibi giyinen, Çince konuşanlarla dolu… Ben kendimi, Ötüken’de yabancı hissediyorum. Kendi yurdumda, kendimi yabancı gibi hissetmem, beni, çok açık olarak işgale mi uğradık, düşüncesine götürüyor. Henüz silahlı Çin askeri görmedik. Ama onu da göreceğimizin yakın olduğunu düşünüyorum. En büyük tehlike Çinlileşmedir.

Şad, Delikurt’a baktı. Sözlerinin bittiğini anladı.

Sağ ol Delikurt… Almıla bacı, sen ne düşünüyorsun? dedi.

Almıla, şaşırdı. Burada kendisine söz düşeceğini hiç zannetmemişti. Bir an, şaşkın şaşkın baktı. Sonra kendini toparladı. Bir iki söz etmesinin gerekli olduğunu düşündü;

Sağ olun Şad’ım, bana söz verileceğini hiç düşünmediğim için, bir an şaşırdım. Bağışlayın, dedi.

Şad gülümsedi;

-Türk kadını, erkeğinin yanında mücâdeleye katılmazsa, hiçbir mücadele başarıya ulaşamaz, dedi. Sen, bizim başımızın tacısın. Buyurun;

Almıla memnun gülümsedi;

-Çizilen ve çizilmesi düşünülen manzara gözümüzün önünde duruyor. Bunu, Hakanımız dâhil herkes görüyor. Hızla Çinlileşiyoruz ve kendimizi inkâr ediyoruz. Çinlileri taklit etmeye çalışıyoruz. Onlara benzemeye, onlar gibi giyinmeye, onlar gibi konuşmaya, onlar gibi yaşamaya özeniyoruz. Yakında hayata bakışımızı, hayatı uygulayış tarzımızı da onlara benzeteceğiz ve dünya görüşümüzü değiştirip yok olacağız.

İkinci büyük tehlike; üzerinde önemle durulması gereken tehlike, uzayıp giden barış yıllarıdır. Barış elbette iyidir. Ama bu şekilde değil… Çin, şu anda iç meselelerini, bizimle yaptığı barış ile halletmek üzeredir. Sonrasını düşünmek dahi istemiyorum. Şu anda Ötüken alevlere boğulmuş, yanıyor; gören yok! Şu anda millet teslim oluyor; anlayan yok… Tehlike büyük… Hem de çok büyük… Tedbir alınmazsa, ne olacağını en az benim kadar sizler de biliyorsunuz… Ya Çinli olacağız, veya Çin’in kölesi olacağız. Nereye gidiyoruz? Sorusunun cevabı bana göre budur!

Şad, Almıla’nın söylediklerine gönülden katıldığını düşündü. Sanki Almıla, Şad’ın düşüncelerini okumuş gibiydi… İçinden dillendirdiği takdir hislerini açıkça söylemekte bir mahzur görmedi,

-Almıla, düşüncelerini ne güzel ifâde ettin… Tebrik ederim. Bir kere daha, kadını arkasında olmadığı zaman Türk erkeğinin yarım olduğuna, beni inandırdın. Sağ ol, dedi. Sonra Bamsı Beyrek, Binbaşı Konuralp konuştular.

Günümüz ‘batıcı’larına, uyanmaları için çuvaldız batıran eser 2017’de yayımlandı.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

Hüseyin Adıgüzel:

15 Nisan 1948 târihinde Manisa’nın Turgutlu İlçesi’nde doğdu. İlkokulu ve Ortaokulu doğduğu şehirde okudu.  Balıkesir Öğretmen Okulu ve Balıkesir Necati Bey Eğitim Enstitüsü’nün Türkçe bölümünden mezun oldu. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı.

1990 yılında Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Azerbaycan’a gönderildi. Azerbaycan yönetici kadrosu için açılan Türkiye Türkçesi kurslarına öğretmen ve yönetici olarak katıldı. 1991 yılında Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Tarafından Bakü’de açılan Atatürk Lisesi’nin kurucu müdürlüğünü yaptı. 1992 yılında Türkiye Türkçesi ile eğitim yapan Türk Dünyası İşletme Fakültesi’nin Türk Dili hocalığını ve yöneticiliğini üstlendi. Türk Dünyası’nı on yıl boyunca adım adım gezdi.

1994 yılında emekli olan Hüseyin Adıgüzel, Evli ve iki çocuk babasıdır.

Orkun, Türk Diplomatik, Türk Yurdu, Ötüken, Türk Dünyası Dergisi, İleri Dergisi ve Türk Solu Gazetesi’nde makaleleri yayımlandı.

Kitap olarak yayınlanmış eserleri:

Millî Eğitim Bakanlığı tarafından basılanlar: ‘Türk Dünyası Okulları için Alfabe‘, ‘Kısa Dilbilgisi‘, ‘Deyim Hazinemiz

Araştırma kitapları: Manzara-i Umumiye, Türk Dünyasında Demokrasi Hareketleri. Azerbaycan Halk Cephesi ve Özbekistan Birlik Halk Hareketi, Azadlığın Köşe Taşları, Türkler Kimlerdir? Türkler ve Solculuk, Türk Milliyetçiliği Nedir? Ne Değildir? ‘Sovyetler Birliğinde Millî Komünizm‘ serisi içerisinde ‘Atatürk Nerimanov ve Kurtuluş Savaşımız‘, ‘Nerimanov; Hayatı, Mektupları, Makaleleri‘, ‘Turar Rıskulov‘ ve ‘Vahidov

Romanlar: Tün Gün Sabah, Elveda Girit, Kalbim Rumeli’de Kaldı, Attila, Tonyukuk. Biyografi: Sabir Rüstemhanlı Edebî ve Siyasî Portresi.

Tercüme ettiği kitaplar: Sabir Rüstemhanlı’dan; Hatayî Yurdu, Göktanrı, Seçme Şiirler.

Yayınlanmış diğer eserleri: Yunus Oğuz, Nadir Şah, Tahmasib Şah, Emir Timur, Attila, Gumilev ve Eski Türkler, Türk Târihine Yeni Bir Bakış,   Türklerin Gizli Târihi, Şah Hanımı ve Büyücü.

Yayına hazırladığı eserler: Firudin Ağasıoğlu’dan: Taş Babalar, Etrüsk – Türk Bağı Gıyaseddin Geybullayev’den: Kadim Türkler ve Ermenistan

 

BOZKURTLARIN DESTANI

Bumin Kağan’ın torunu,
Çuluk Kağan oğlu Kür Şad
Kırkların başı…
Ölü Çinli yığınları üstünde
Vuruşuyordu.
Çin devletine karşı!

Hey! Hey!
Yine de hey! Hey!

Bir yanda Çin ordusu,

Öbür yanda Vey!…
Ortada Kür Şad!…
Olmaz böyle şey!…

Kim derdi ki Kür Şad,
Kemikle etti?
O bir kişi değil,
O bir devletti!…

Bayraktı, vatandı…
Bir özge candı
Tepeden, tırnağa
Kıpkızıl kandı!…

Tanrı Kut soyunun
Altın halkası…
Yedi iklim üzre
Düşer gölgesi!…

Çinliye ölümdü,
Türk’e kalkandı!…
Bin üç yüz elli yıl
Önceki dünden
Odu gönlümüze
Düşen volkandı!…

Bozkurt ocağının sönmeyen odu,
Çuluk Kağan Kür Şad,
Korku bilmiyordu!
Ölümcül yaralar almıştı,
Ölmüyordu!

NİYAZİ YILDIRIM GENÇOSMANOĞLU

 

KUŞBAKIŞI:

Kendisini; Osmanlı Devleti’ni Kurtarmaya, Mümkün Olmayınca Türkiye Cumhuriyeti’ni Kurmaya Adayan

Ziya Gökalp’ten Mühim Üç Eser

YENİ HAYAT

Gökalp’e göre siyasi inkılâp kolay olduğu halde sosyal inkılâbı gerçekleştirmek dışarıdan göründüğü kadar kolay değildir. Çünkü sosyal inkılâp, duyguların ilerlemesine ve yükselmesine bağlıdır. Duygular asırlardır süren sosyal alışkanlıklara bağlı olduğu için, yeni duyguların ve hissedişlerin yaratılabilmesi için ciddî gayret gerekmektedir. Gökalp’e göre sosyal inkılâp, eski hayatı beğenmeyerek yeni bir hayat yaratmaktır. Yeni hayat demek; yeni iktisat, yeni aile, yeni felsefe, yeni, ahlak, yeni siyâset, yeni hukuk demektir. Eski hayatı değiştirmek, yeni bir yaşayış yaratmakla mümkündür. Yeni hayatı yaratmak ve anlamak için hakîki kıymetleri aramak ve bulmak lâzımdır.

Mütefekkir-Sosyolog Ziya Gökalp, Yeni Hayat başlığı altında bir araya getirilen şiirlerinde Türkçülük mefkûresini geniş halk kitlelerine daha kolay tanıtabilmek ve onu duygu temelinde işleyebilmek için Türkçenin adeta bütün imkânlarını seferber ediyor.

Deme bana ‘Oğuz, Kayı, Osmanlı…’

Türk’üm, bu ad her unvandan üstündür…

Yoktur Özbek, Nogay, Kırgız, Kazanlı,

Türk milleti bir bölünmez ‘bütün’dür…

Salim Çonoğlu tarafından yayına hazırlanan, 12 X 19,5 santim ölçülerinde 88 sayfalık eser, Zafer Yılmaz tarafından resimlendi.

Millî Tetebbûlar / Millî Tetebbûlar Mecmuası Yazıları:

Millî Tetebbûlar Mecmuası, İstanbul’da, 23 Mart 1915 târihinde  Âsâr-ı İslâmiyye ve Milliyye Tedkik Encümeni tarafından  yayın dünyamıza kazandırıldı. Dergi, Kasım 1915’teki 5. Sayısı ile yayın dünyasından çekildi.

Tetebbû; Bir şey hakkında etraflıca bilgi edinmek için derinlemesine tetkik etmek demektir.  Dergiyi yayımlayan Encümen; Maarif Nâzırı Ahmed Şükrü Bey’in teşebbüsleri İslâm medeniyeti ve Türk kültürüyle ilgili din, ahlâk, hukuk, iktisat, lisan, güzel sanatlar, fen ilimleri ve sosyal bünye hakkında yayın yapmak ve Milliyetçi Düşünceler ile İslâmiyet’i anlatmak maksadıyla, Fuad Köprülü’nün yönetiminde yayımlanıyordu.

Ziya Gökalp’in bu dergide; Bir Kavmin Tedkikinde Tâkip Olunacak Usul ve Eski Türklerde İçtimaî Teşkilât ile Mantıkî Tasnifler Arasında Tenazur başlıklı iki makalesi yer aldı. Prof. Dr. Ali Duymaz tarafından hazırlanan eserde bu makaleler, Türk alfabesiyle, Gökalp’in üslûbuna dokunulmaksızın günümüz Türkçesiyle, dip notlarda geniş açıklamaları ihtiva edecek şekilde veriliyor. Eser;  12 X 19,5 santim ölçülerinde ve 176 sayfa hacimle, Kasım 2016’da yayımlandı. Eserin sonunda ‘Kavramlar ve İsimler Sözlüğü‘ bulunmaktadır. (s: 146-176)

 

Çınaraltı Yazıları:

Ziya Gökalp’in, 8 Mayıs 1924 gününden, 24 Ekim 1924 târihinde vefatına kadar geçen 170 gün içerisinde Cumhuriyet Gazetesi’nde ‘Çınaraltı‘ genel başlığı altında yayımlanan 25 adet makalesi, ‘Çınaraltı Yazıları‘ isimli, 12 X 19,5 santim ölçülerinde 160 sayfalık kitapta günümüz okuyucularına Türk alfabesiyle sunuluyor.

Ziya Gökalp bu yazılarında, Türk kültür ve medeniyetinden beslenen milliyetçi mefkûreye sâhip bir neslin yetişmesi için verimli bir çalışma ortaya koyuyor.

Makalelerden bâzılarının başlıkları: Mefkûre, Teşkilatçılar, Türk Ailesi, Yirminci Asrın En Mühim Müessesesi Gazetedir, Eski Türklerin Dini, Ecnebi Sermâyesi, Hedefler ve Mefkûreler, Aşktan Daha Kuvvetli.

Kitabın son bölümünde ‘Kavramlar ve İsimler Sözlüğü‘ yer alıyor.

Bu bölümde, hakkında açıklama yapılan kavram ve şahıslardan bâzıları: Adem-i Merkeziyet,  Ahmet Mithat Efendi, Aristo, BayatlarBeg Dili, Boy, Cerablus Beğdilileri, Komün, Lenin, Salur Kazan, Türk Boylarından Sarılar, Soy, Şaman / Şamanlık / Şamanizm, Tatlar, Varsaklar…

Eseri yayına hazırlayan Prof. Dr. Salim Çonoğlu, Gökalp’in Türkçesine hiç dokunmamış. Buna rağmen çok rahat okunuyor, kolayca anlaşılabiliyor. Kullanımdan kalkmış kelimeler karşılıkları, dipnotlarda veriliyor.

 

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><>            ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr <><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><>

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-CENNET YOLLARI: Prof. Dr. Mehmed Zahid Kotku / Server Yayınları.

2-PROF. DR. ZAĞLUL EN-NECCAR İLE BİLİMSEL TEFSİR ÜZERİNE: Prof. Dr. Ahmet Aktaş / Nida Yayıncılık

3- TÜRK-RUS MÜNÂSEBETLERİ VE MUHAREBELERİ: Sâmiha Ayverdi. Kubbealtı Neşriyat.

4-YAYGIN DİN EĞİTİMİNDE DİN GÖREVLİLERİNİN ROLÜ: Ahmet Ali Çanakçı / Emin Yayınları5-SİGORTA VE SİGORTACILIK: Dr. Ferudun Kaya, Mehmet Kâhya / Beta Basım Yayım

 

13 Eylül – Viyana’dan Sakarya’ya

Koşturduğumuz atların nalları döküldü

Kaderimiz Kızılırmak gibiydi içe büküldü

 

Demiş Şair ama niye demiş, nerde demiş? 1299’larda kurduğumuz ve 15’le 16.yy’ların Süper Gücü olan Cihan İmparatorluğumuzun kaderinin tersine dönmesine. Ve onunla birlikte Türk Milleti’nin talihinin makûsiyet kesbetmesine..

14 Temmuz 1683‘te başladı II. Viyana Kuşatmamız; devâsa bir ordu, devâsa bir komutan ve devâsa iddialarla. 2 ay sonra 13 Eylül‘de savaş bittiğinde nâmağlûp bilinen bir ordu yenilmiş, komutan idam edilmiş ve hepsinden daha önemlisi Osmanlı artık Gerileme ve Dağılma iklimine doğru girmişti.

Tam 238 yıl sürdü bu sürükleniş. Tesbih taneleri gibi ülkelerden biriktirdiğimiz Devlet-i Âliye’den bu sırada elimize bir tek Anadolu kalmış; onun da kaderi batısından ve güneyinden çorap gibi sökülmeye başlamıştı.

23 Ağustos’ta başladı 2,5 asırlık kötü gidişatımızı durduran savaş ve 13 Eylül 1921’de tam 22 günlük / gecelik canhıraş bir boğuşmadan sonra bitti. Avusturya’nın Başkenti olan Viyana önlerinden başlayan geri çekilişimiz 2 bin kilometre sonra Ankara’nın Polatlı İlçesi yakınlarında sona erdi.

Tuna Nehri‘nin öbür yanında başlayan mücadelemiz Sakarya Nehri‘nin beri yanında bitti. Ve Necip Fazıl’ın meşhur Sakarya Türküsü‘ndeki gibi iki büklüm vaziyetteki Türk Milleti’nin Ayağa Kalk‘masıyla nihayetlendi. Zaten bu şiir yazıldığında Sakarya Zaferi daha 28 yaşına basmamıştı, yani bilinçaltı “Sırtına Sakarya’nın, Türk tarihi vurulur” mısraındaki kronolojik bakışla doluydu.

Atlarla “Dörtnala geldik Uzak Asya’dan” ve “Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim” dedik. Onbinlerce atın kişnemesiyle girdiğimiz Viyana topraklarından ayrılırken onbeşbin şehit, onbinlerce yaralı ve beş bin esir bıraktık ardımızda. Ve Kısrakbaşı Anadolu‘da yine bir at sembolleşecekti 5.713 şehit ve 18 bin yaralımızın yanında; adı Sakarya.

Atatürk’ün Büyük Taarruz’da sırtında duracağı ve sonradan Latife Hanım’a evlilik için hediye edeceği kahraman atı Sakarya.

II.İnönü Savaşı’nda sonra Mustafa Kemal’in İsmet Bey’e çektiği bir telgraf var: “Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz. İstilâ altındaki talihsiz topraklarımızla birlikte bütün vatan, bugün en ücra köşelerine kadar zaferinizi kutluyor. Düşmanın istilâ hırsı, azminizin ve vatanseverliğinizin yalçın kayalarına başını çarparak paramparça oldu.

Aslında o telgraf Sakarya Savaşı‘nın, yani o en kritik zafer aşamasının telgrafı olmalıydı ve M.Kemal Paşa’ya çekilmeliydi. Zira Mart sonundaki II.İnönü Savaşı‘ndan 4 ay sonraki Kütahya – Eskişehir Savaşları‘nda öyle bir yenildik ki Sakarya Nehrinin doğusuna kadar çekildik. Öyle ki top sesleri artık Ankara’daki TBMM’den bile duyuluyordu. O yüzden “Vatan, Millet, Sakarya!” diyoruz.

Biz Türkler – II.Viyana yada Sakarya – nedense savaşları başlangıç tarihi itibariyle duyumsayabiliyoruz. Oysa aslolan neticedir. Ha, başlangıçsever bir halk olarak ille bir start vereceksek her sene okulların açılmasını 13 Eylül tarihiyle otomatiğe bağlayalım; böylece yüzlerce yıllık bir şuur serpintisiyle Bismillah demiş oluruz her yeni eğitim dönemine.

Vira Sakarya!

 

Bir 6-7 Eylül Karşılaştırması!

Bugün 7 Eylül ve Türkiye’de Türklere ait olmayan medya “6-7 Eylül” olaylarını “kara leke” olarak ilan etmiş durumda. Diğer yandan da, Ermeni meselemizin istismarcıları yine soykırım yalanları peşinde! Kimse sormuyor, karşılıklılık mı yani mütekabiliyet var mı diye…

Kardeşim sen yaparsan benim elim armut mu, toplayacak? Elin adamı kırk bin tane film çevirerek Türk vatanı Balkanları elimden almış, sen de suçlu benmiymişim gibi bir de bana algı operasyonu yapıyorsun. Yok öyle yağma!

Ben Rum’a, Ermeni’ye, Yahudi’ye, Süryaniye ve Türk Milletinden gördüğüm herkese birinci sınıf vatandaş muamelesi yapmışım. Ya o, ne yapmış? Beni yani Türk’ü ve Türk devletini sırtından vurmuş… Bak sen 6-7 Eylül’e “kara leke” dersen, ben de sana 29 Ocakları hatırlatırım. Belki senin 29 Ocakları hatırlamak işine gelmiyordur ama olsun ben yine de, hatırlatayım.

Türk Milleti, tarihi sorunlar içinde boğuşup duruyor  ve bu sorunların içinden akıl ve bilgi yolu ile değil de, yumurta kapıya geldiğinde kaba kuvvet ile çıkmaya çalışıyor.

Vereceğimiz örnekte bunun bariz bir göstergesi…

Sizlere bir “6-7 Eylül” ile “29 Ocak” karşılaştırması yapmak istiyorum.

Çoğunluğunuzun 6-7 Eylül olaylarından haberdar ama buna karşılık 29 Ocak’tan pek bir bilginizin olmadığı malumumuz!

Hâlbuki 6-7 Eylül olaylarının üzerinden 61 yıl geçmiş iken, 29 Ocak olaylarının üzerinden sadece 26 yıl geçti. Yani demek istediğim şu, 6-7 Eylül olayları meydana geldiğinde yaşayanların büyük bir kısmı öldü ve çoğunluğumuzda henüz doğmamıştık bile…

Ancak çoğunluğumuzun fiilen yaşadığı 29 Ocak 1988-1990 olaylarını, bırakın unutmayı duymadık bile ama buna karşılık 6-7 Eylül olayları film şeridi gibi önümüzde duruyor.

Gizli bir elin, bizi 29 Ocak olaylarından habersiz bırakırken, 6-7 Eylül olaylarını pişirip pişirip önümüze getirdiğini görüyoruz. Bunda da çok başarılılar.

Çünkü en basit bakış açısı ile 6-7 Eylül olayları Türkiye’de, 29 Ocak olayları Yunanistan’da oldu.

29 Ocak olaylarında Batı Trakya Türklerine verilen maddi zararın boyutu, 6-7 Eylül’de meydana gelen olaylardaki zarardan büyüktü.

Fikirlerinin tamamı yakınına katılmasam da Prof. Dr. Baskın Oran bile; 29 Ocak olayları ile 6-7 Eylül’ün birçok benzerlikler gösteren kitlesel bir saldırı olayı olduğunu belirtiyor.

O dönem, İstanbul’daki Patrikhane’nin başındaki zatın muadili olan İskeçe Müftümüz rahmetli Mehmet Emin Aga ve daha birçok kişi öldüresiye saldırıya uğradı ve müftümüz günlerce Türkiye’de GATA’da tedavi gördü.

Şimdi size soruyorum; Patrik efendi Bartholomeos Türkiye’de böyle bir saldırıya uğrasa, dünya üzerimize çullanır mı, çullanmaz mı? Biz buna karşılık ne yapmışız, 29 Ocak’lardan Türk kamuoyunu habersiz bırakmışız! Rahmetli Mehmet Emin Aga’nın başına gelenleri anlatmamışız.

29 Ocak’ları hain aydın tipi bilmez ama kendine Türk Aydını yakıştırması yapanlarda bundan pek bir habersizdir. Siyasetimizi ise hiç sormayın, biz Türkler o cephede zaten perişan haldeyiz!

Peki olaylar bittikten sonra ne oldu? Türkiye, 6-7 Eylül olaylarında meydana gelen hadiselerden doğan zararı tazmin etti ve gereken tedbirleri aldı. Yunan tarafı ise Batı Trakya Türklerine karşı uyguladığı insanlık dışı politikaları aynen sürdürüyor.

Ne yazık ki; Yunanistan’daki Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığının “29 Ocak Milli Direniş Günü” adını verdiği bu günü yaratan koşullar, günümüzde de devam etmektedir.

29 Ocak 1990’dan sonra Yunanistan’da ne oldu derseniz; Yunanistan asimilasyon politikalarına devam etti, 60.000’nin üzerinde Batı Trakya Türkünü hukuka uygun olmayan bir şekilde vatandaşlıktan çıkardı ve en önemlisi Türk Dünyasında bir yıldız gibi parlayan Batı Trakya Türklerinin lideri Dr. Sadık Ahmet’i planlı bir trafik kazası ile şehit etti.

Durmadı, Türkiye’ye; Ruhban Okulunu aç, Patrikhanenin Ekümenikliğini tanı, vakıf mallarını iade et, Kıbrıs ve Ege’deki taleplerimi karşıla diye baskı yaptı. Yetmedi Pkk’ya kamplar açtı ve askeri – diplomatik destekler verdi. Şimdi de Ege’deki  Türk Adalarını işgal etmeyi sürdürüyor!

Biz bunlara karşı ne yaptık! 29 Ocak olaylarını konuşamadık bile…

Türkiye ile Yunanistan arasında sorunlar vardır ve olacaktır da… Ancak biz, bu sorunları bilmeli ve tedbirlerimizi ona göre almalıyız. Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığını asla yalnız bırakamayız ve bırakmamalıyız. Çünkü onlar bizim için inanılmaz çileli bir hayat sürüyor ve her 29 Ocak’ta “Biz Türküz” diye haykırıyorlar.

Buradan Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığına sesleniyorum: “29 Ocak Milli Direniş Günü”nüz kutlu olsun. Unutmuyoruz ve unutturmayacağız!

 

Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu

Belirli aralıklarla sözde Ermeni Soykırımı iddialarının gündeme getirildiğini görüyoruz. Bazı Batılı ülkeler aslında kendi soykırımlarını örtme çabasıyla hayali bir soykırımı suçlamasında bulunmaktadırlar. Bununla da yetinmeyip bazı sözde dost ve müttefiklerimiz meclislerini mahkeme gibi kullanarak gerçek dışı ve ispatlanamayan sözde Ermeni Soykırımını onaylamışlardır.

Türk tarihinde utanılacak bir sayfa yoktur. Türkiye, tarihi ile yüzleşmeli diyenler, başkaları adına ülkelerine savaş açmış siyasi devşirme ve işbirlikçileridir. Osmanlıyı Doğuda Ruslarla bir olup arkadan vuran Ermeni militanlar, terör örgütü mensupları, Ermeni oldukları için değil; asi oldukları için, Osmanlıya savaş açtıkları için öldürülmüşlerdir. Ne Osmanlı’nın, ne de Türkiye Cumhuriyeti’nin Ermeni vatandaşları ile bir sorunu olmamıştır. Sorun terör örgütleri ile ilgilidir. Ermeni sorunu, Ermenilerin olmaktan çok; Ermenileri dün Osmanlı’ya, bugün de Türkiye’ye karşı kullananların sorunudur.

Bir dönem Boğaziçi Üniversitesi’nde Sabancı Üniversitesi’nin de desteği ile dış yönlendirmelerle ülkemizi suçlayıcı bir toplantı düzenlenmişti. 2005 Eylülünde yapılmak istenen bu toplantı konuşmacısından dinleyicisine kadar “Ermeni Soykırımı vardır” şartlanması içinde hareket etmiştir. Hatta o kadar ki, o dönem Türk Tarih Kurumu Başkanı olan Prof.Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun konuşma ve tebliğ verme talebi bile reddedilmiştir. Milli ve yerli birçok STK bu tek taraflı fanatik Ermeni tezlerini işleyen toplantıya karşı tepki göstermiş ve mahkeme kararı ile toplantıyı iptal ettirmişlerdi. Maalesef dönemin Cumhurbaşkanı Sayın A. Gül toplantının nasıl bir tezgâh olduğundan sanki habersiz gibi toplantıya katılacaklarını bildirmişlerdi.

Toplantı Boğaziçi Üniversitesi’nden Bilgi Üniversitesi’ne alınmak zorunda kalınmıştı. Toplantıyı iptal eden hâkim maalesef Elazığ’a sürülmüştü. Ayrıca kararı alan 4 nolu İdare Mahkemesi de kapatılmıştı!

Şimdi yine Sabancı Üniversitesi’nin ev sahipliğinde diğer bazı yabancı üniversitelerin desteği ile Berlin’de Postdam isimli bir üniversitede tek taraflı bir toplantı düzenlenmiştir. Herhalde konu YÖK ve diğer bazı kurumlarımızın ilgi alanına girmektedir. Gerekenin yapılacağını, eski yanlışların tekrarlanmayacağını ümit ederiz.

Kendi ülkesi ve tarihi ile haksız bir şekilde kavgalı sözde ünvanlı bazılarının ve üniversite adını kirletenlerin Ermeni sorununda kullanılması düşündürücüdür ve üzüntü kaynağıdır. Türkiye düşmanları ve işbirlikçiler ne yaparsa yapsınlar; tarihi gerçekleri değiştiremeyecek, yeni bir tarih yazdıramayacaklardır. Bugüne kadar gerçekleri ortaya koyma çabası gösteren her kuruluş ve şahsı saygıyla selamlıyoruz. Bu çirkin ve gerçek dışı soykırımı iddialarını nefretle kınıyoruz.

Bu vesileyle bazı yabancı ülkelerin oyuncağı olan Ermeni militanlarınca şehit edilen Sait Halim, Talat ve Cemal Paşaları, Dışişleri mensuplarımızı ve Devlet görevlilerimizi, Ermenilere kötü muamele yapılmasını engelleyemediği iddiasıyla işgalci ülkelerin ve işbirlikçilerinin baskı ve fetvalarıyla 10 Nisan 1919‘da Beyazıt Meydanında idam edilen, Atatürk’ün teklifiyle TBMM tarafından Milli kahraman olarak kabul edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i de rahmetle anıyoruz.

 

İkinci İsrail Devleti

Lozan Konferansısırasında, 6 Ocak 1923’te, Azınlıklar Alt Komisyonu’na ABD tarafından bir teklif getirilir.

Bu teklifte Suriye’nin kuzeyinin Ermeniler için ulusal yurt parçası olarak verilmesi ve denize çıkış için de yol açılması istenir. Böylece Türkiye ile Suriye arasında güya tarafsız bir tampon bölge oluşturulacaktır.

Bugün Irak’ın veSuriye’nin kuzeyinde oluşturulmaya çalışılan sözde Kürt Koridoru‘nun epeyce eski bir planın geliştirilmiş modeli olduğu anlaşılıyor.

Sadece piyon olarak kullanılan Ermeniler yerine Kürtler konulmuş.

25 Eylül’de Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Başkanı Barzani’nin “bağımsız Kürdistan” için yapmak istediği referandum ile oluşturulacak devlet, Suriye’nin kuzeyinde YPG öncülüğünde kurulacak devlet ile bir yapbozun parçaları gibi yanyana dizilecek.

Geçen yazımda alıntı yaptığım E. Kurmay Albay Ümit Yalım‘ın,”referandum yapılır ve  ‘bağımsız Kürdistan’ için ‘evet’ kararı çıkarsa bu 2. İsrail Devletinin kurulması anlamına gelir” şeklindeki yorumu kanaatimcebu tarihi gerçekliğe dayanıyor.

Çünkü bölgede birbirini destekleyen, birbiriyle bütünleşen üç önemli proje vardır:

a- Büyük Kürdistan Devleti, b- Büyük İsrail Devleti, c- Büyük Ortadoğu Projesi

Kürt milliyetçiliği üzerinden kışkırtılan, bölgedeki dört ülkeye yayılmış Kürtler için tasarlanmış bu proje diğer iki proje için ilk basamaktır. Irak, Suriye, Türkiye ve İran topraklarından koparılacak parçalarda “Kürt” devletçikleri kurdurulacak.

Bu projeyi önce “Yeni Osmanlı” ambalajına sararak E. Başbakanlar Ahmet Davutoğlu ve Recep Tayyip Erdoğan’ı ikna ettiler. Kendi ellerimizle Kürt koridorunun oluşumuna destek verdik.

Halen Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım da Barzani’nin bayrağını göndere çektirerek, petrolünü Akdeniz’e taşıyarak destek vermeye devam etmekte.

Büyük İsrail Projesi“Tevrat’ta Yahudilere vaat edilmiş topraklar olarak geçtiğine inanılan “Nil’den Fırat’a kadar olan” topraklara sahip olma ideali yatıyor. Zaten bu ideal, İsrail’in bayrağında da sembolize edilmektedir.

ABD, İsrail projesi olan bu iki projenin ön planda gözükmeyen fakat önemli diğer partneri de İngiltere.

Bu iki projenin ideolojik temelinin üstüne ekonomik, siyasi ve askeri hedefleri de ekleyerek BüyükOrtadoğu Projesi (BOP) oluşturuldu.

ABD’ninOrtadoğu’nun zengin enerji kaynaklarına hakim olması hedefi ile İsrail’in güvenliği uğruna yapmayacakları şey yok.

Ortadoğu’da milyonlarca insanın kanının akması; evsiz, yurtsuz kalması ve fakirliğe düşmesi Onların umurunda olmaz.

Yetiştirdikleri profesyonel çeteler, Peşmerge, PKK, YPG, IŞİD gibi yarı devlet terör örgütleri aracılığıyla yürütülen vekâlet savaşlarının yarattığı kaos hep bu ana planların parçası.

Türkiye’nin bu projelerin farkında olması istikbalimiz açısından çok önemli.

Barzani’nin 25 Eylül’de yaptırmak istediği referandumun engellenmesi “tek devlet” ülküsü açısından hayatidir. Ancak yöneticilerimizin bu referandum hakkındaki cılız tepkisi bu farkındalığın yukarı kademelerde olmadığını gösteriyor.

*****************************

FETÖ ve AK Parti

Büyük devletlerin büyük idealleri ve büyük projeleri oluyor. Sadece kendi ülkelerini değil, kendi menfaatlerini ilgilendiren devletleri de tasarlamak istiyor.

Büyük Ortadoğu dedikleri alandaki devletler için de proje sahipleri ülkelere özel senaryolar ürettiler.

Türkiye’de iktidarları ve hatta muhalefeti de dizayn eden sadece iç etkenler değil, belki daha da çok dış etkenler olduğu hep söylenir.

Ak Parti’nin kuruluş aşamasından itibaren aldığı dış destekler siyasi yasaklı iken, resmi sıfatı olmayan Erdoğan’ın ilk ziyaretinde ABD’nin gösterdiği itibar; Erdoğan’a “Yahudi Cesaret Ödülü” verilmesi, AKP’nin programının yazılması aşamasında bile verilen katkılardan ibaret değil.

O zamanki adıyla Cemaat- AKP işbirliği ile yargı ve önemli bürokrasi kademeleri cemaate teslim edildi. Birlikte yürütülen Ergenekon, Balyoz vd kumpas davaları ile toplumun sinir uçlarını oluşturan aktif sivil güçler sindirildi,Türk Silahlı Kuvvetlerinde FETÖ’cü subaylar, general seviyesinde bile yüzde 60’a yakın orana ulaştı.

Çözüm sürecinde” toplumda milli reflekslerin nasıl törpülendiğine şahit olduk.

Şimdi “15 Temmuz kalkışmasında ABD parmağı yoktur” demek mümkün mü?

Peki, bu iki eski ortağın birbiriyle tokuşturulmasını, bir de yukarıda anlattığım projelerin gerçekleştirilmesi açısından değerlendirmek gerekmez mi?

“Büyük Ortadoğu Projesi” kapsamında bölgeyi dizayn etmeğe çalışan bir devlet ne isteyebilirdi?

Herhalde, Türk Silahlı Kuvvetlerinin özellikle hava ve deniz kuvvetlerinde ciddi zafiyete uğradığı, adalet sistemine güvenin yüzde 30’un altına düştüğü, ekonominin son derece kırılgan hale geldiği, dünyada gittikçe yalnızlaşan, müttefikleri ile kavgalı bir Türkiye isterdi.