23.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 664

Uyan Gülüm Sabah Oldu!

Başımız yine büyük dertte!

Bir zamanlar Türkiye Cumhuriyeti pasaportu verilen Barzani, şimdi, Kuzey Irak’ta “Bağımsız bir Kürt Devleti” kurma kararından dönmüyor!

O Barzani ki; “Barış Süreci” denilen “uyutma projesi” kapsamında Diyarbakır’da “Devlet Başkanı” gibi karşılandı, kürsülerde nutuk atmasına seyirci kalındı!

O Barzani ki; AKP Kongrelerinde “Şeref Konuğu” olarak ağırlandı!

“Sözde bayrağı” Türkiye’de dalgalandırıldı!

O Barzani’nin arkasında ABD var, İsrail var!

Barzani’nin arkasındaki İsrail’in Adalet Bakanı Ayelet Şakay ve Başbakan Netanyahu açıkça; “Kürtlerin devlet kurma çabasını destekliyoruz” diyor!

İsrail Genel Kurmay Başkanı; “PKK’yı terör örgütü olarak görmüyoruz” diyor!

Rahmetli Uğur Mumcu, yıllar öncesi, yazdığı köşe yazıları ve belgelerle dolu kitaplarında; “Barzani ile MOSSAD ilişkisi sürecek” diyordu.

Barzani ailesi, çok uzun yıllardır “Bağımsız Kürt Devleti” hayali ile çalışıyor! Bu “Sözde Kürt Devleti” yalnızca Kuzey Irak’taki toprakları kapsamıyor! Barzani’nin haritalarında Kuzey Suriye, Güneydoğu Türkiye ve Batı İran’daki toprakları da “Sözde Kürt Devleti” sınırları içinde gösteriyor! Barzani, Güneydoğu’dan “Kuzey Kürdistan” diye söz ediyor!

Barzani, İsrail ve ABD’nin düşleri gerçekleşirse, Kuzey Irak’taki “Türk Nüfusu” da bu egemenliğin tutsağı olacak!

Süleymaniye’de, Türklere ait tapuları kayda geçirmeye çalışan Türk Birliği bu sinsi planın bir parçası olarak ABD’li askerlerce derdest edildi, başlarına çuval geçirilerek tutsak edildi. Bu olay üzerine, ana muhalefet partisi “Nota verecek mi siniz?” dediğinde, zamanın Başbakanı Erdoğan; “Ne notası? Müzik notası mı?”diye, ciddi bir devlet adamından beklenmeyen bir yanıt vermişti!

O Başbakan ki, Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya ve Kafkaslara kadar, Türkiye’yi de içine alan “Ortadoğu’da emperyalist bir yeni düzen kurma” planının adı olan BOP-Büyük Ortadoğu Projesi’ni “Ortadoğu’ya demokrasi getirme amaçlı barışçıl bir proje” olarak niteleyip, bu projenin “eş başkanı” olmakla övünüyordu!

Oysa BOP; İsrail’in “vaat edilmiş toprakları ele geçirme ve Büyük İsrail” projesinden başka bir şey değildi!

Aklı başında, küresel siyaseti bilen tüm dış politika uzmanları bu hedefin farkında ve sürekli uyarıyorlardı!

Ama bu uzman ve deneyimli dış politika kurmaylarını “Monşerler!” diye aşağılayıp, dış politikayı tek kişinin iki dudağı ve tepkileri üzerine kuran siyaset sonucu bugün komşularımız başta olmak üzere hemen bütün dünya ile kavgalı bir ülke haline getirildik!

Suriye’deki emperyalist amaçları göremeyen kör bir siyaset atağının kurbanı olduk!

Şimdi, Kuzey Irak’ta yapılacak “bağımsızlık amaçlı referanduma” karşı çıkıyoruz!

Biraz geç kalmadık mı?

Türk Ordusu üzerinde kurulan emperyalist amaçlı kumpasları göremeyen, bu davaların “savcısı” olmakla övünenler, düne kadar “el ele kol kola oldukları” içimizdeki “işbirlikçi cemaatin” gerçek yüzünü yeni mi gördüler?

Ortadoğu’yu paramparça eden, petrol kaynaklarını yağmalayan siyasetin Türkiye’ye verdikleri zararı ve belayı yeni mi gördüler?

Her şey bir yana; Kuzey Irak’ta kurulacak ve daha sonra Suriye, Türkiye ve İran’dan koparılacak toprak parçaları üzerinde kurulacak bir Kür Devleti, Kürt halkına refah, mutluluk ve barış getirecek mi?

Hayır!

Barzani gibi, emperyalist işbirlikçisi yöneticiler hızla zenginleşirken, halk yine sefalet içinde kalacak!

Bosna, bu dramatik sonu yaşadı ve gördü!

Etnik köken, din ve mezhep ayrımlarını kaşıyarak, halkları birbirine düşman ederek, Üniter devletler paramparça edilecek ve “küresel efendiler” bu sefalet üzerinden daha da semirecek!

Bu ülkenin tek kurtuluş yolu; İç siyasette kavgaya son vermek, uluslar arası siyasette barış içinde yaşamaktır.

Yoksa sonumuz çok kötü olacaktır…

 

Ahlâk Hastalıkları Hastanesi

Bir dinleri olduğu için ahlâka ihtiyacı kalmamış gibi davranıyorlar” diyor Amin Maalouf. Tam da bizim durumumuzu imliyor: Ahlâksız dindarlık yada netameli Müslümanlık.

Dünya İslâmîlik Endeksi‘nin ilk 10’unda, 20’sinde, 30’unda tek bir İslâm ülkesi bile yok; tamamı gayrimüslim ülkeler ve hatta bir kısmı da ateizme yakın İskandinav ülkeleri.

Malezya 38’nci sırasıyla 57 İslam ülkesinin en önde olanı. Bizse 65’nci sıradayız. Bu şu demek: İslâm ülkelerinin İslâm’la (ekonomi, hukuk, özlük ve siyasî haklar, uluslararası ilişkiler) neredeyse doğru dürüst bağı yok.

Hani CumhurbaşkanıBizim zamanımızda TEOG mu vardı” dedi ya; bizim zamanımızda Ahlâk Bilgisi diye ayrı bir ders vardı. Gerçi o dersin haricinde de günün her saatinde herhangi bir olayda Büyükler çeşitli ahlâkî uyarılarda bulunarak toplumsal mutabakatı hep canlı tutarlardı.

İki Kızılderili atlarıyla dörtnala koşturup duruyorlarmış. Derken yaşlı ve bilge olan; “Çok hızlı gittik, ruhlarımız geride kaldı. Biraz dinlenelim de ruhlarımız bize yetişsin” demiş.

E biz de bayağı bir ileri gittik ve ahlâkımız çok gerilerde kaldı. Biraz geviş getirelim de ahlâkımız davranışlarımıza otursun.

Bu konuda Osmanlı zamanında yazılmış sıkı bir kitap var: AHLÂK-I ALÂÎ. 1565’te kadılık ve kazaskerlik yapan Kınalızade Ali Efendi tarafından yazılmış; ilk Türkçe ahlâk kitabı sayılıyor ve Yüksek Ahlâk anlamında.

Kitaptan Türk Yurdu‘nun Temmuz 2017 sayısında “Nevâbitler / Türediler” hakkında muhteşem bir makale yazan Doç. Alper Özmen kardeşim vesilesiyle haberdar oldum. Ve Doç. Ayşe Sıdıka Oktay‘ın inceleme – araştırma tezi üzerinden okudum.

Başlıktaki hastane fikri benim, 60 sayfalık Ahlâkî Hastalıklar ve Tedavisi bahsi ise Kınalızade’nin. Muhlik (helâk edici) hastalıklar olarak saydığı cehl (câhillik), hayret (şaşkınlık), hased (kıskançlık), hışm (kızgınlık), hıkd (kin), galebe-i gazab (aşırı öfke), atâlet (tenbellik), emel (arzu), aşk (şehvete) gibi dalları da Kınalızade Üniversitesi Ahlâk Hastalıkları TeoTıp Fakültesi‘nin bölümleri olarak somutlaştırmak lazım.

İnsan insanın tanığıdır” der Kınalızade. “Anlatma; örnek ol!” der Kınalızade. Ve insanları Özgür İnsan, Özerk (Yarı Özgür) İnsan, Bağımlı (Yarı Köle) İnsan ve Köle İnsan diye dörde ayırarak tasnifler. İsterseniz günümüzdekilerle test edelim.

Kınalızade’nin ‘Sefih Çelebi‘ imlendirmesiyle örneklediği tiplerin Müslüman toplumumuzda milyonlarca fotokopisi var. Bir de İkiyüzlüler (Muraî), Bozguncular (Muharrif), Haydutlar (Bağî), Sapkınlar (Mârik) ve Gözbağcılardan (Muğalâta) oluşan beşlemesi var.

Yalancı şahitlik edenleri, yalan-yanlış yollardan mal edinenleri, rüşvet alan ve bâtıla meyledenleri, insanların mal ve rızkını gaspedenleri, hırsızlık ve dolandırıcılık yapanları, ceza diyerek haksız yere mala konanları da bu faslın zeyli olarak verir.

Aile Ahlâkı‘ndan Devlet Ahlâkı‘na, Erdemler ve Rezîletler‘den Vasat / Orta, İtidal ve Adalet‘e kadar birçok alanda fikir paylaşan KINALIZADE, literatürde Farâbî (Fusûl’ül-Medenî) ile Makyavelli (Prens) arasında bir yerde duruyor.

Son tahlilde bu günlerde en çok tartışılan adalet – adaletsizlik konularında ise makam odalarına çerçeveyle asılabilecek bir söz söyler: Adalet insaftır.

El insaf!

 

Yıkın Heykellerimi

İzmit Belediyesinin yaptırıp bir parka koyduğu Recep Tayyip Erdoğan heykeli geçen hafta Türkiye’nin gündemine oturdu.

Bazılarının “Erdoğan’a benzemediği, çirkin olduğu, düşman bile yapmaz” diye eleştirdiği heykel Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın talimatı ile kaldırıldı.

Tayyip Erdoğan “Şahsımın heykelini yapmışlar. Buna çok üzüldüm, bu bizim değerlerimize terstir. Ne heykelimin dikilmesini ne masklar yapılmasını istiyorum” deyince diğer illerde yapılmış heykelleri de kaldırıldı.

Erdoğan bütün Türkiye’yi donatan afişlerdeki resimlerinden, her gün TV’lerde saatlerce seyrettiğimiz suretlerinden şikâyetçi değil.

Bu resimlerde genelde fotojenik olan Erdoğan’ın heykelleri ise gerçekten çok sevimsiz ve kalitesiz idi. Fakat anlaşılan Erdoğan’ın tepkisine sebep heykellerin kalitesi değil, “değerlerimize ters” olduğu kanaatinde olması.

Peki, kendisi hakkında “Allah’ın tüm vasıflarını üzerinde toplayan bir lider” denilmesi, “O’na dokunmak ibadettir”, “bizim için ikinci peygamber gibidir” gibi hezeyanlar değerlerimize ters değil miydi? Bu cümlelerde bir tapınma saiki, bir şirk hissedilmiyor mu?

Acaba Erdoğan değerlerimize gerçekten ters bu beyanatları verenlere bugüne kadar neden bir ders vermedi?

*********************

Resim ve Heykele Dinin Bakışı

Bazı Hadis kitaplarında “Resim ve köpek olan eve melek girmez” diye bir rivayet vardır. Fakat aynı kitaplarda Hz. Peygamberin evinde, üzerinde canlı resmi bulunan bezlerden yapılmış minder ve yastık bulunduğu da rivayet edilmektedir.

Bazılarının yaptığı gibi “madem resim olan eve melek girmez, ben de evimi resimlerle donatırım. Azrail de melek, ben o evde bin yaşıma kadar yaşarım” veya “o evde işlediğim günahlar yazıcı melekler eve girmediği için yazılmaz” gibi avam cevapları yerine uzmanları okuyalım.

  • İlahiyatçı Prof. Dr. Nusret Çam konuyu şöyle anlatıyor:

İslam’da resim yapmanın yasaklandığını iddia edenler ayetleri değil, hep hadisleri delil getirirler. Bu konuda en çok bilinenlerden biri ise “Allah katında kıyamet günü azabı en şiddetli olan kimseler musavvirlerdir (resim yapanlardır)” hadisidir.

Bu hadisi yüzeysel bir bakışla ele aldığımız zaman herhangi bir şirk maksadı olmaksızın resim yapan kimsenin, Kuran’da çok acıklı azaba çarptırılacağı bildirilen katilden, soyguncudan, putperestten daha şiddetli azaba muhatap olacağını düşünmek gerekir. Oysa bu, aklen ve dinen mümkün değildir. Eğer resim yapmak bu kadar büyük cezayı gerektirseydi, mutlaka Kuran’da açık açık zikredilmesi icap ederdi.

Kaldı ki, buradaki “musavvirkelimesinden maksadın, tapmak için put yapan kimseler olduğu “azabı en şiddetli” ifadesinde zaten zımnen mevcuttur. Zira dinimize göre en şiddetli cezaya çarptırılacak olan kimseler putperestlerdir.

  • Diyanet İşleri Başkanlığı İlmihalinde de benzer görüşe yer verilmiş: “İslâm öncesi dönem Araplarda, çoğu insan suretindeki çeşitli resim ve heykelleri (put) aracı-tanrı kabul ediyorlardı.

Müslümanların bu ilkel yanılgıdan iyice uzaklaşması ve bu yönüyle şirke bulaşma tehlikesinin azalmasına paralel olarak İslâm âlimlerinin de resim ve suretler konusunda daha müsamahakâr davranmaya başladıkları görülmektedir.

Böyle olunca, burada yasaklanan şey, resim ve suretin bizzat kendisi olmayıp, bunların kişileri şirke götürmesi, kutsallık ve tapınma aracı yapılması durumudur.

O halde anılan endişe ve tehlikenin mevcudiyeti oranınca yasak oluş hükmünün varlığını koruyacağı, bunun bulunmayıp daha çok bir ihtiyacın, estetik duygunun ifadesi olduğu durumlarda ise bu tür faaliyetleri aslî hükmü olan ‘mubah’ çerçevesinde değerlendirmenin uygun olacağı söylenebilir.”

Demek ki resim ve heykel, tapınmak maksadıyla yapılırsa günah imiş. Ahlaka ve edebe aykırılık hali ise sadece resim ve heykel için değil her alanda yasak olan bir durumdur.

Bugün dünyada Budistler ve bazı marjinal inançlar haricinde resim ve heykel tapınma maksatlı kullanılmıyor.

Türkiye’de de böyle bir tehlike yok. Bazıları Atatürk heykellerine “put” sıfatını verse de, bugüne kadar hiç kimse Atatürk’e tapmayı düşünmedi, resim ve heykellerini tapınma aracı olarak görmedi.

  • Haber7.com da çıkan Hüseyin Akın imzalı yazıda meseleye bambaşka bir açıdan bakılıyor: “İnsanlık figüratif putçuluğu bırakalı yüzyıllar oldu. İdeolojilerin, kelime ve kavramların, arzu, istek ve tutkuların putlaştırıldığı bir yüzyılda yaşıyoruz. Dolayısıyla suretin insanı kıblesinden döndürecek bir yanı kalmamış veya diğer put unsurları onu etkisiz ve hükümsüz kılmıştır.

İnsan eylemlerini günah veya sevap olması niyetleriyle ilgilidir. Resim, heykel ve musikinin sanatkârı bu sanat dallarını toplumu ifsat için kullanıyorsa günahtır ve vebal altındadır.

Bunların dışında, eğer bir Müslüman heykel, resim ve müziği iyi güzel işlere vasıta kılıyorsa bu da Salih ameldir. Yaratıcıyı taklit şirk, yaratmayı taklit ise insanın Allah karşısında acziyet ve teslimiyetinin dile gelişidir. Bu dile getiriş bir nevi zikirdir.

Musavvir olan Allah’ın tasvirini taklit etmek de bu anlamda neden bir tespih olmasın?”

 

Türksoy’un Opera Günleri

İlk operaya ne zaman gittiğimi hatırlamaya çalışıyorum. Sanırım Ankara’da 1980’li yıllardaydı. Sıhhiye’deki Büyük Tiyatro’da  Shakespeare’in Hamlet adlı eserini Ankara Devlet Opera ve Balesi Sahneye koymuştu. Eşim ile beraber gitmiştik. Kapalı gişe oynuyordu bütün sezon. Gittiğimizde salon doluydu. Herkes çok şık giyinmişti. Ancak opera oyunu bittiğinde salonda boşluklar görünüyordu.

Yasa gereği TRT birkaç opera yayınladı. Ancak reyting yapmadı. Galiba bunda  sanattan sorumluların kolaycılığı etkili oldu. Hatta biri “Operaya gelmesin örümcek kafalılar. Zaten anlamazlar. Birbiriyle “bunu kim çimdikledi de böyle bağırıyor” biçiminde şakalar yapıyor sanattan anlamayanlar” diyerek şikayet ediyordu.

Oysa böyle bir kültür pattanak giremez hiç bir ülkeye. Önce kendi kültürünüzü öne çıkaran eserlerle donatırsınız, ardından çağdaş sanata yol açarsınız. Türk müziğinin yasaklandığı bir dönem yaşamıştı Türkiye. Allahtan kısa ömürlü oldu ve hatadan dönüldü. Her ne ise.

 

TARİHİ SÜRECİ İÇİNDE ALINAN SIFIR PUAN

Opera; sözlerinin tümü ya da çoğu  şarkı biçiminde ve orkestra eşliğinde söylenen müzikli bir oyundur. İtalya’da ortaya çıkmıştır(1597). İlk defa Floransa’da Jakopo Peri’nin Defne adlı eseri sahneye konmuştur.

Osmanlıya girişi ise  Üçüncü Murat (1674-1595) zamanında gerçekleşmiştir. Saray katibinin notlarına göre Üçüncü Selim(1761-1808) döneminde sarayda bir opera konseri verilmiş.

 

Cumhuriyet dönemine gelince  hemen akla Ahmet Adnan Saygun(1907-1991) gelir. Metnini Münir Hayri Egeli’nin((1903-1970) yazdığı Özsoy Operasını Adnan Saygun  sahneye koyuyor. Konu da Türk ve İran halklarının aynı toplumdan oldukları şeklinde işlenmiş!?. Reisicumhur Mustafa Kemal Atatürk ile  İran Şahı Rıza Pehlevi operayı birlikte izliyorlar(19 Haziran 1934). Sonra Taş Bebek sahneye konuluyor. A. Adnan Saygun’dan sonra hemen akla ikinci isim olarak Türk senfonik müzik bestecisi Necil Kazım Akses (1908-1999)gelir. İlk dönemlerde Cumhuriyet hükumetlerinin ilgisiyle bu isimler daha sonra artıyor.

Bütün bunlara rağmen Anadolu’nun operadan falan  bilgisi ve ilgisi yoktu. Ta ki Sanatçı Çetin Alp’in(Malatya 1947- Ankara 2004) “opera” adlı parçasıyla TRT adına Eurovision Şarkı Yarışmasına katılması(1983) bana göre bir milat oldu. Los Angeles Dünya Şarkı Yarışmasında 3. olan Çetin Alp, Avrupa’da sonuncu olmak bir yana, sıfır puanla Türkiye’ye döndü. Sıfır puanlı operayı ve Çetin Alp’i bütün Türkiye böylece duydu. Ancak verdiği not da geçerli değildi.

 

SSCB ZAMANINDA TÜRK SANATÇILAR

SSCB döneminde Türk Cumhuriyetlerine Moskova yönetimi birkaç sahada daha fazla imkan tanıdı. Sanat, kültür, edebiyat, spor, çevre ve şehircilik alanlarında Sovyet bloğuna dahil Türk Cumhuriyetleri iddialı hale geldiler. Çok ünlü, beynelmilel itibarı olan sanatçılar çıktı Cengiz Aytmatov ve Kazanlı Balerin Nureyev gibi. Cengiz Dağcı’yı da not etmek gerek. 1990’lı yıllarda ziyaret ettiğim Tataristan’ın Başkenti Kazan ve Azerbaycan’ın Başşehri Bakü’de izlediğim opera ve Türk sanatçıları bütün seyirciler ayakta alkışlıyor ve sezon boyunca kapalı gişe oynadığını belirtiyorlardı. Köroğlu Operası bir harikaydı.

 

Sovyetler dağılınca Moskova yönetimi sadece Rus sanatçılara yatırımını sürdürdü. Kırım’da karşılaştığım Taşkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Bölümü öğretim üyesi bir hanım akademisyen göç ettiği anavatanında iş bulamıyordu. Bana “Düğünlerde çalgı çalarak” geçimini temin etmeye çalıştığını anlattı. Bu öykü “Yıldızlar Yeniden Parlıyor” adlı kitabımda geniş geniş anlatılıyor.

 

YAŞASIN BAĞIMSIZLIK

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra 6 Türk devleti bağımsızlığını ilan etti. Bunları tanıyan ilk ülke de Türkiye oldu. Başbakan Turgut Özal bu ülkelerle yakın ilişkiye geçti. Özellikle ticaretin gelişmesini, kültürel programların öne çıkmasını, gidip gelmelerin artmasını sağlayan girişimlerde bulundu. Amacı Avrasya’nın Türk dili konuşulan coğrafyasında dili, tarihi ve kültürü ortak olan halklar arasındaki kardeşliği  güçlendirmek amacıyla 5 Türk Cumhuriyeti Kültür Bakanlarının imzasıyla Almatı’da TÜRKSOY kuruldu(1993). Buna daha sonra Rusya’da özerk cumhuriyetler olan Altay, Başkurdistan, Hakas, Saka, Tataristan, Tuva ile Moldovya’nın Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi ve KKTC gözlemci sıfatıyla üye oldu.  Merkez Ankara olarak belirlendi. Genel Sekreterliğini de 2008’den bu yana eski devlet bakanlarından Prof. Dr. Dusen Kaseinov yapıyor. TÜRKSOY, UNESCO ile aynı ilkeleri benimsedi. Kültürlerarası diyaloğun ve evrensel barışın  tesisi için etkinliklere başladı.

Bundan başka 2009 tarihinde ise Ankara’nın girişimleriyle kısa adı TÜRK KONSEYİ olan Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi Nahcivan’da kuruldu. İlk imzalar Cumhurbaşkanları Abdullah Gül, Nursultan Nazarbayev(Kazakistan), İlham Aliyev(Azerbaycan) ve Kurmanbek Bakiyev (Kırgızistan)  tarafından atıldı. Türkmenistan Devlet Başkan Yardımcısı Hıdır Saparliyev hazır bulundu. Üyelikleri konusunda da  Türkmenistan ve Özbekistan cumhurbaşkanlarına açık kapı bırakıldı. KKTC de unutmadı.

Bütün bu gelişmelerin hepsi geç de kalınsa gerekli olan tasarruflardı. İnsana yatırım da bunun başında geliyor. Kültür etkinlikleri ise bunlardan en önemlisi. TÜKSOY her yıl opera günleriyle üye ülkelerin sanatçılarını ve sanatseverlerini bir araya getiriyor. Prof. Dr. Düsen Kaseinov bundan amaç da ortak mirası, derin kültürü, zengin güzel Türkçeyi yeni kuşaklara aktarmak olarak açıklıyor.

 

YILLAR SONRA EMEK SİNEMASINDAYIM

Bu defa konserin yeri  İstanbul Beyoğlu Grand Pera Emek sahnesi olarak seçilmiş. Çok da iyi olmuş. Yeşilçam sokağındaki Emek Sineması üniversitede okurken mutlaka her hafta gittiğimiz İstanbul’un tarihi dokuya sahip nezih yerlerinden biriydi. Bitişiğinde tiyatro da vardı. Müteahhitler rantı yüksek olan bölgeye göz koymuşlardı. Ancak İstanbullular sivil toplum gücünü göstererek Emek Sinemasının yıkılmasına mani olan eylemlerle buna mani oldular.  Neticede yerine yapılacak pasajın en üst katında Emek Sinemasını aynen yerine koydular. Henüz tamamlanmamış ama resmi açılışı yapılacağı sırada tam tekmil olarak hizmete girer diye bekleniyor.

Konser zamanında ama programsız başladı. İlk konuşmacı  TÜRKSOY ve sponsorlara teşekkür etti o kadar. Keşke katılan sanatçılar ve konserle ilgili daha geniş bilgiler de verilseydi. Gerçi program kitapçığı vardı ama, bir sahnedeki sanatçıya, bir kitapçıktaki resmine bakarak “ha bu sanatçı falan galiba” demek daha yorucu ve pratik olmayanı idi. Üstelik bazı sanatçılar ilk defa sahne alıyordu ve Türkiye’de tanınmıyordu. Keşke her sahneye çıkan sanatçı ve okuyacağı eser hakkında kısa bilgiler anons edilseydi. Her ne ise keyifli bir konserdi özetle.

 

TÜRK DÜNYASI SANATÇILARI

Azerbaycan’dan  Çınara Şirinova’yı tanıdık sahnede. Azerbaycan ve İtalyan operalarında baş rol üslenmiş. Çeşitli ülkelerde konserler vermiş, festivallere katılmış. Çalışmalarını İtalya’da sürdüren sanatçı Çınara Şirinova daha önce İstanbul’da Verdi’nin  Aida Operasında  Amneris rolündeki başarısıyla öne çıkmış. Sanatçının sahneye çıkmasından az önce bu kadar kısa bir özgeçmiş bile sanatseverleri mutlu edecekti. Böyle bir organizasyon eksikliği mevcuttu konserde.

Kazakistan’dan iki sanatçı vardı. İlyas Artagaliyev Almaatı Kazak Ulusal Konservatuvarı ve İtalya’da G. Rossini  Konservatuvarı’ndan başarıyla mezun olmuş. Üstelik master yapmış. Ödüller almış.

Bir başka Kazak Jupar Gabdullina’nun müthiş etkileyici bir sesi vardı. Ulusal  Kurmangazi Konservatuvarından mezun. İtalya’da ek eğitim gördü. New York ve Rotterdam başta batılı ülke şehirlerinde konserler verdi. Halen Astana devlet operasında solist olarak çalışıyor.

Kırgızistan’dan Elnura Samarbekova müzisyen bir ailenin kızı olarak  Bişkek’te eğitim gördü. Moldobasanov  Kırgız Ulusal Konservatuvarından mezun oldu. Üstün başaralı sanatçı unvanına sahip. Bir çok ülkede konserler verdi, festivallere katıldı. Ülkesinde hala solist olarak görev yapıyor.

Türkiye’den Dilruba Akgün ve Ali Murat Erengül TÜRKSOY Opera Yıldızları Konserinin diğer sanatçı isimleriydi. İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi  Güzel Sanatlar Fakültesi  Devlet Konservatuvarı Opera bölümünden mezun Dilruba Akgün. Çok ünlü sanatçı ve atölyelerden ders aldı ve çalıştı. G. Puccini’nin Gianni Schicchi Operasında “Lauretta” rolü başta birçok operada  görev verildi ve seslendirme yaptı. Halen İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde solist sanatçı olarak görev yapıyor.

 

Ali Murat Erengül  Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde, İstanbul Üniversitesi Devlet konservatuvarı opera ve şan bölümünde müzik eğitimi aldı.  2018 sezonu için Salzburg Operasında boş rollerde görev alacak ve Troya ile La Traviata çalışmalarında seslendirmeler yapacak.

Laden İnce ise KKTC’den, Hacettepe Üniversitesi mezunu. Olağanüstü Yetenek ve Potansiyel Ödülü sahibi. İtalya ve İngiltere’de de eğitim gördü. Çalışmalarıyla Profesyonel Opera Sanatçısı Soprano unvanına hak kazandı.

Konserin iki piyano sanatçısından Kazak Assel Davletyarova başkorrepetitör. Ulusal ve uluslararası ödüllere ve diplomalara sahip bir sanatçı.

Medet Osmanov Kırgız Ulusal konservatuvarından ders vermekte ve senfoni orkestrasını yönetmektedir.

 

YAŞASIN SANAT VE SANATAÇILAR

Solist sanatçılar her sahne sonunda piyanist arkadaşları Assel Davletyarova ve Medet Osmanov’u da alkışlattı, birlikte sahnede yürüyerek seyircileri selamladılar. Tüm sanatçılar çok şık giyinmişlerdi. Pırıl pırıldılar. Konser sonu seyirciler teker teker sanatçılarla akıllı telefon çekimi yaptı, grup oluşturarak birlikte poz verdiler.

Emek Sinemasını özlemişim. Konser sonrası yeni haline dönüp baktım. Pırıl pırıldı. Sonra balkonlardaki TÜRKSOY’a üye ülkelerin bayraklarını selamladım; Merhaba Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, KKTC, Özbekistan, Türkmenistan!.. Hepinize selam olsun.

 

 

 

 

 

 

Kırık Mermer Taşlarına Hayat Veren Sanatçı

Burhanettin Kara Anadolu’nun bir ilçesinden (Bucak/ Burdur) çıkmış çok değerli bir sanatçı. Doğal renkli kırık mermer taşlarının binlercesini büyük bir ustalıkla bir araya getiren ve sonuçta muazzam sanat eserleri ortaya çıkaran bir sanatçı.

Leonardo Da Vinci’nin “Mona Lisa” gibi, Mikelanj’ın “Adem’in Yaratılışı” gibi dünyaca ünlü müzeleri süsleyen tabloların mozaik benzerleri; Atatürk‘ten, Putin‘e; R. Tayyip Erdoğan‘dan Meral Akşener‘e kadar çok sayıda ünlü simanın portrelerine kadar, yaptığı mozaik resimler son derece başarılı.

Mustafa Kemal Atatürk portresi Yapı Kredi Bankası Genel Müdürlük binasını; Rahmi Koç, Mustafa Koç, Ali Koç, Ömer Koç portreleri Koç Holdingi süslemekte. Ayrıca Rusya Devlet Başkanı Putin ile Kazakistan, Türkmenistan, Uganda devlet başkanlarının portrelerini yapıp takdim etmiş.

Burhanettin Kara sanatını ve kendini şöyle anlatıyor: “Ben tabii ki aynı zamanda soyut çalışmaları da çok seviyorum. Fakat portre her sanatçının cesaret edemediği inanılmaz derecede zor bir çalışma tekniğidir. Çünkü portre tekniği her şeyden önce risktir. Siz istediğiniz kadar zaman harcayın, dünyanın en iyi taşlarını ve çerçevesini kullanın; portresini yapacak olduğunuz kişinin özgün karakterini öne çıkaran en ufak mimiklerine kadar, kısacası kişinin RUHUNU veremediğiniz zaman yapılan emekler ve zamanınız boşa gidecektir.”

“Portre çalışan çok az miktarda sanatçı profili tanıdım. Cumhuriyet döneminden İBRAHİM ÇALLI, FEYHAMAN DURAN, son dönem örneklerden ATATÜRK portreleri ile ünlü ETHEM ÇALIŞKAN başlıcaları. Sanat temel eğitimi dersi kitabında şöyle bir sözden bahsedilir. Güzel sanatlarla yeni tanışan her kim olursa olsun daima klasik eğitimini almış olması gerekir. Bir Leonardo da Vinci’yi bir Mikelanj’ı, bir Raphael’i, Rembrandt’ı, Cezanne’yi, bir Botticelli’yi, bir Van Gogh’u ezbere bilmesi gerekir. Ben yıllarca bütün bu sanatçıların eserlerini hep inceledim. O kültürlerle buralara gelebildim.”

Arkadaşları Burhanettin Kara için “Doğup büyüdüğü ilçede resim öğretmenliği yapmak hevesini arka plana atıp, İstanbul’da yerleşse ve sanat camiasıyla daha erken tanışsaydı, çok daha ünlü ve çok daha zengin olacaktı” diyor.

Ama O çok sayıdaki mermer fabrikasının olduğu Bucak’ta, bu fabrikaların atığı olan renkli kırık mermerleri sanat eserine dönüştürmeyi seviyor. Emekli öğretmen Kara, sabahın erken saatlerinden gece geç vakitlere kadar çalışmalarını sürdürdüğü atölyesinde geçen hayatından memnun.

Liseden arkadaşım Burhanettin Kara ile ben ve hemşerilerim gurur duyuyoruz.

*********************************

HEYKEL VE RESİM GÜNAH MI?

Arkadaşım, değerli sanatçı Burhanettin Kara ile uzun yıllar sonra memleketimizde (Burdur/ Bucak’ta) karşılaştık ve uzun uzun sohbet etmek imkânına kavuştuk. O’nu en çok üzen konulardan biri muhafazakâr kesimden bazılarının yaptığı işi büyük günah, kendisini de günahkâr görmeleri.

Oysaki günümüzde resim ve heykelin girmediği alan yoktur. Katı bir yorumla bunların günah olduğu kabul edilirse evimizdeki TV, gazete, bilgisayar, internet, resmi evraklardaki resimli belgelere kadar medeni dünyanın vaz geçilmezi olan birçok şeyi hayatımızdan çıkarmamız gerekirdi.

Daha bu görüşmemizden bir hafta geçmeden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kendi heykellerinin yapılmamasını, çünkü bunun “değerlerimize ters” olduğu görüşünü açıkladı.

Türkiye gündemi o kadar yoğun ve değişken ki bu konu pek de tartışılmadan kapanıp gitmekte.

Oysaki ben bu hafta, dünyanın belki de en çok heykelinin olduğu, İtalya’da olacağım. Gezeceğim yerlerden sadece birinde, Dünyanın en büyük üçüncü kilisesinde üç binden fazla mermer heykel bulunmakta imiş. Daha önceki seyahatimde kilise ve müzelerde gördüğüm resim ve heykellerdeki estetik, zarafet ve ustalığa hayran olmuştum.

Bakalım, bu tartışmaların ışığında dünya sanatına damga vurmuş İtalyan sanatçıların o resim ve heykellerini izlerken neler hissedeceğim.

Gelecek yazımda “resim ve heykel günah mıdır?” ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “heykellerimi yapmayın” talimatını değerlendirmeye çalışacağım.

 

 

Hazret-i Piri Türkistan Hoca Ahmed Yesevi

Ahmed Yesevî, 1105 yılında Günümüzde Kazakistan sınırları içerisinde bulunan Sayram Kasabası’nda dünyaya geldi. Önce annesi, 7 yaşında iken de babası vefat etti. Hakkında anlatılanlar, destan, menkıbe ve efsâne türünden bilgilerdir.

Tahsiline Yesi şehrinde başlayan Ahmed, küçük yaşına rağmen birtakım kerâmetlere mazhar olması, beklenmeyen fevkalâdelikler göstermesi ile çevresinin dikkatini çekmiştir. İntisap etiği Arslan Baba’nın yönlendirmesi ile Buhara’ya gidip devrin önde gelen âlim ve mutasavvıflarından Şeyh Yûsuf el-Hemedânî’den dersler aldı, O’nun terbiyesi altına girdi. Hemedânînin vefatından sonra; halifeleri, onların da vefatından sonra 1160 yılında irşad makamına geçti. Bir müddet sonra da Yesi şehrine geldi, ebediyete intikal edinceye kadar burada irşad görevine devam etti.

63 Yaşına geldiğinde Peygamber Efendimiz’in 63 yaşında ebedî âleme doğuşuna işâret ederek, ‘Haddi aştık’ diyerek toprak üstündeki yaşayışını kendine haram kıldı. Yerin altında küçük bir oda yaptırdı, oraya çekilerek irşadlarına devam etti. 1229 yılında vefat ettiğine göre burada 125 yaşına kadar yaşamıştır.

Kerâmetlerinin vefatından sonra da devam ettiği ileri sürülen Ahmed Yesevî, rivâyete göre, kendisinden çok sonra yaşayan Timur’un rüyasına girer ve O’na zafer müjdesini verir. Timur zafere erişince, Türkistan ve Kırgız bozkırlarında şöhreti ve nüfuzu iyice yayılmış olan Ahmed Yesevî’nin kabrini ziyaret için Yesi’ye gelir. Kabrin üstüne, devrin mimârî şaheserlerinden olan bir türbe yapılmasını emreder. Birkaç yıl içinde inşaat tamamlanır ve türbe, camii ve dergâhı ile bir külliye hâlini alır. Türbe ve külliye taç kapısı, ahşap ve çini süslemelerindeki göz kamaştırıcı ihtişamıyla günümüze intikal etmiştir.

Ahmed Yesevî’nin türbesi civarına gömülmek bozkır göçebeleri için ayrı bir değer taşır. Bu sebeple birçok kişi daha hayattayken türbe civarında toprak satın alarak kabirlerini hazırlarlar. Hatta kışın ölen bir kimse keçeye sarılarak ağaca asılır ve bahara kadar bekletilir; bahar gelince götürülüp Ahmed Yesevî’nin türbesi civârına defnedilir. Bu gelenek Ahmed Yesevî’nin Orta Asya Türklüğü üzerinde ne derece tesirli olduğunu açıkça göstermektedir.

Rivayete göre Ahmed Yesevî’nin bir oğlu olmuşsa da kendisi hayatta iken vefat etmiştir. Ayrıca Gevher Şehnaz ve Gevher Hoşnaz adlarında iki kızı dünyaya gelmiş, soyu Gevher Şehnaz vasıtasıyla devam etmiştir. Türkistan, Mâverâünnehir ve diğer Orta Asya bölgelerinde olduğu gibi Anadolu’da da kendilerini Ahmed Yesevî’nin neslinden sayan pek çok ünlü şahsiyet çıkmıştır. Bunlar arasında Semerkantlı Şeyh Zekeriyyâ, Üsküplü Şâir Atâ ve Evliya Çelebi zikredilebilir.

Ahmed Yesevî’nin Yesi’de irşada başladığı sıralarda Türkistan’da, Yedisu havalisinde kuvvetli bir İslâmlaşma yanında İslâm ülkelerinin her tarafına yayılan tasavvuf hareketleri de vardır. Medreselerin yanında kurulan tekkeler tasavvuf cereyanının merkezleri durumundaydı. Yine bu yıllarda Mâverâünnehir’i kendi idâresi altında birleştiren Sultan Sencer 1157 yılında vefat etmiş, Harizmşahlar kuvvetli bir İslam devleti hâline gelmeye başlamışlardı. Böylece Ahmed Yesevî’nin irşadları daha geniş bir sahâya yayıldı. Rivâyete göre 12.000’i kendi yaşadığı muhitte, 90.000’i de uzak ülkelerde olmak üzere 100.000’den fazla müridi vardı. Bunları, İslâmiyet’i yaymak üzere Anadolu’ya ve Balkanlara gönderdi:

-Geyikli Baba’ya; ‘Seni Diyar-ı Rum’a saldık.’

– ‘Sarı Saltuk, Mehmed’im; batıya yürü git. Yedi krallık yerde nam ve şan sâhibi ol.’

– ‘Karaçam, Kara Ahmed’im; sen de yürü git Rum ellerine.’

– Hacı Bektaş-ı Veli’ye; ‘Sana Sulucakarahöyük’ü yurtluk verdik, elimdeki karadut kütüğü nereye düşerse sen orada konakla, orayı İslam’ın Nuru ile aydınlat.’ Dedi.

* * *

Öğretilerinin ana unsurları şöylece özetlenebilir:

-Vatanını sevmek.

-Adâletli davranmak

– Emâneti ehline vermek

– Millete hıyânet etmemek

– İnanç ve düşünce hürriyetine sâhip çıkmak

– İyiliği korumak, kötülüğü engellemek

-Düşmanları dost edinmemek…

 

Hoca Ahmed Yesevî, Arapçayı ve Farsçayı bilmesine rağmen konar-göçer Türk boylarına İslâmiyet’i ve tasavvuf anlayışını Türkçe ile anlatarak kararan gönülleri aydınlatarak, İslâm dininin ahlakî prensiplerini Türk kültürü ile mecz ederek veren ilk Türk mutasavvıfı, ilk tarikat kurucusu, özetle Türk Müslümanlığının ilk temsilcisidir.

HOCA AHMED YESEVÎ VE DÎVAN-I HİKMET’TEN SEÇMELER

İlk Türk mutasavvıfı Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî’nin Hikmetleri, ayrım yapılmaksızın, bütün insanları kucaklar. O, şerîatın özüne ve ruhuna kesinlikle uygunluk arar. Mülkün asıl sâhibi karşısında hükümranlık ve sultanlık taslayanlara, haksız yere insanların mallarını gasbedip yağmalayanlara ‘ölüm’ gerçeğini hatırlatır.

Ahmed Yesevî Hazretleri, edebiyat târihimiz bakımından olduğu kadar, kültür târihimiz bakımından da son derece önemli bir şahsiyettir. ‘Alp-Eren’ tipinin ilk temsilcisi, kalp gözü açık gönül sultanı bu büyük velînin ‘Hikmet’ adı verilen ‘Dîvân’ı, yüzyılları geride bırakarak, elden ele, dilden dile dolaşarak, ülkeler aşarak, eskimeden bize kadar ulaşmıştır. Şerîat ahkâmına tamamen uygun biçimde söylenmiş Hikmetler, halk haâfızasında birer ahlâk düsturu olarak yaşatılmıştır.

Hikmet’in mânâsı:

Hükmetmek, hâkim olmak, yönetmek, düzeltmek amacıyla men etmek, dönmek ve sağlam yapmak anlamındaki Arapça ‘h-k-m’ kökünden türeyen hikmet kavramı terim olarak; adâlet, ilim, amel, nübüvvet, Kur’ân, Allah’a itaat, dinî anlayış, Allah korkusu, akıl, söz ve işte isâbet, hakkı bilme ve hayır işlemek demektir.

Hikmet kavramı Kur’ân’-ı Kerîm’de;

Öğüt, anlama bilgi ve aklî deliller, Kur’ân, Kur’ân’ın yorumu, Sünnet ve Peygamberlik mânâlarında kullanılmıştır.

Hikmetin özü; anlayış, gerçeği bilme, düşünme yeteneği, sezgi gücü, iş ve sözlerde isâbetli olma, düşünce planında kalmayıp eyleme dönüşen faydalı ve derin bilgi, ilim ve akıl ile doğruyu bulmaktır. Âyet ve hadislerde hikmet sâhipleri övülmüştür.

‘Hikmet’ kelimesi derinlik, incelik ve aklın dar hudutları içerisinde kavranamayan, ‘Hududu, muhtevâsı, genişliği ve derinliği bizim tarafımızdan müşâhede edilemeyen, olduran, bilen ve bildiren arasındaki şifreler manzûmesidir.’ Hakîki velîlerin söyledikleri sözler hikmetlerle yüklüdür.

Fuad Köprülü: ‘Anadolu Türklerinde tasavvufî manzûmelere nasıl ‘ilâhi’ adı veriliyorsa, Doğu Türkleri’nde de Ahmed Yesevî’nin eserlerine umumiyetle ‘hikmet’ derler’ Diyor.

‘Hikmet’ kelimesi halk arasında; ‘dîni, tasavvufî özlü söz’ mânâsında kullanılmaktadır.

Hoca Ahmed-i Yesevî, hikmetlerinin gayesini anlatırken, söze ‘Besmele’ ile başlıyor:

Bismillah’la başlayarak hikmet söyleyip,

Tâliplere inci, cevher saçtım işte.

Riyâzeti katı çekip, kanlar yutup,

Ben Defter-i sâni sözünü açtım işte.

‘Hikmetlerdeki sözler, halkalar hâlinde bütün insanları kucaklamaktadır. Zengin, fakir, yetim ayrımı yapılmamıştır. İrşâd vazifesi de zâten bunu gerektirmektedir:

Sözü didar isteyen herkes için söyleyip,

Canı cana bağlayarak damarları ekleyip,

Garip, fakir, yetimlerin gönlünü avlayıp,

Gönlü bütün kimselerden geçtim işte.

İnsanlar arasında her devirde; kin, nefret ve ikbâl kavgaları olmuştur. Hoca Ahmed Yesevî’nin yaşadığı devirlerde de sen-ben çekişmeleri eksik olmamıştır

Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol sen;

Öyle mazlum yolda kalsa, hemdem ol sen;

Mahşer günü dergâhına mahrem ol sen;

Ben-sen diyen kimselerden geçtim işte.

 

Hoca Ahmed-i Yesevî, şerîat ahkâmına sıkı sıkıya bağlıdır. Bu bağlılık hemen bütün hikmetlerinde görülür:

Ümmet olsan, gariplere tâbi ol sen;

Âyet, hadîs her kim dese, sâmi ol sen;

Rızık, nasip her ne verse, kani ol sen;

Kani olup şevk şarabını içtim işte.

 

Hoca Ahmed Yesevî devam ediyor:

Hoş gaipten kulağıma ilham geldi;

O sebebten Hakk’a sığınıp geldim işte.

Hep ulular yığılıp bana nimet verdi;

O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.

 

Kadir Rabb’im kudret ile nazar kıldı;

Mutlu olup yer altına girdim işte.

Garip kulun bu dünyadan göçüp gitti;

Mahrem olup yer altına girdim işte.

 

Sizi, bizi Hak yarattı tâat için;

Ey acayip, içmek, yemek, rahat için;

‘Kalû belâ’ dedi ruhum mihnet için;

Edhem olup yer altına girdim işte.

 

Nefsim beni çok koşturdu, Hakk’a bakmadan;

Gece gündüz gamsız yürüdüm, yaşım akmadan;

Hevesleri, benlik dâvâsını ateşe yakmadan;

Gamla dolup yer altına girdim işte.

 

Bir kul görsem, hizmet kılıp kulu oldum;

Toprak gibi yol üstünde yolu oldum;

Âşıkların yanıp sönen külü oldum;

Hemdem olup yer altına girdim işte.

 

Candan geçip mihnet ettim, kulum dedi;

Kanlar yutup ‘Allah!’ dedim, rahm eyledi;

Cehennemde olmasın deyip tasalandı;

Mutlu olup yer altına girdim işte.

 

 

KUŞBAKIŞI:

 

İDEAL DEVLET:

Türk ilim adamı Fârâbî, 870 yılında Kazakistan’da merkezi Otrar şehri olan Farab bölgesinde doğdu. Bağdat, Şam ve Kahire’de bulundu. Kadılık, öğretmenlik, Abbasi halifelerine danışmanlık, yaptı. 950 yılında Şam’da vefat etti. Fen, astronomi, felsefe, sosyoloji, tıp, mantık, matematik ve müzik sâhasında âlim ölçüsünde bilgi sâhibi idi. Ansiklopedici olarak da şöhreti vardır.

103 adet eser yazdı. Sonuncusu İdeal Devlet adını taşır. ‘Faziletli Şehir’ adıyla da anılan bu eseri Fârâbî’nin felsefesini bütün yönleriyle ihtiva eder.

Aristo ve Platon’un eserlerini inceledi, bu iki filozofun felsefelerini İslam’la bağdaştırmaya çalıştı. Bu sâyede İslam dinine felsefi bir husûsiyet kazandırdı. Alpharabius ismiyle anıldı ve Ortaçağ batı düşüncesini etkiledi.

Eserinde toplumları sınıflara ayırmakta, bunlar içinden ise ancak faziletli toplumda mükemmellik ve mutluluğa ulaşılabileceğini ifâde etmektedir. O’na göre, insanın nihai hedefi mutluluk ve kemâle ulaşmak olmalıdır. Bu da ancak faziletli bir toplumda mümkündür. Faziletli toplum dışındaki toplumları ‘zıt toplumlar’ olarak değerlendirir ve bunları câhil, bozuk, karakteri değişmiş, doğru yolu bulamamış toplumlar olarak sınıflandırmaktadır.

Eserde dikkat çeken önemli bir nokta, Farabi’nin felsefi analizler yapma yoluna giderek devlet kavramına açıklık getirmeye çalışmasıdır. Fârâbî’nin siyâset anlayışı insan merkezlidir. O’na göre; en iyi devlet gerçek adâlete dayanır. Adâlet, her değerin özündeki zarurî unsurdur.

Başka bir söz söylemeye gerek yok. Tam da ihtiyacımız olan düşünce…

12,5 X 20,5 santim ölçülerinde 192 sayfalık eser, Mart 2017’de yayımlandı.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat:4 Beyoğlu, İstanbul (T. İş Bankası Parmakkapı Şubesi üzeri) Telefon: 0-212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-252 39 95 www.iskultur.com.tr e-posta: info@iskultur.com.tr

 

Niğdeli Hukukçu, Şair ve Yazar Av. İSMAİL ÖZMEL’den NİĞDE HAKKINDA İKİ KİTAP

Doğduğum Şehir N İ Ğ D E

İsmail Özmel, 13,4 X 19,5 santim ölçülerinde, 107 sayfalık eserinde; doğduğu şehir Niğde’yi hâtıraları eşliğinde anlatıyor: Mahalleler, çeşmeler, camiler, medreseler, türbeler ve doğduğu ev… şiirli cümlelerle sayfaları tezyin ediyor. Niğde’nin yemekleri, eğitimcileri, imamları ve müezzinleri, sanatkârları, şehitleri… haklarındaki kısa bilgilerle kitaba özel bir hava kazandırıyor. Sonra Niğdeyi ziyâret edenler: Osman Bölükbaşı, Fethi Tevetoğlu, Faruk Nafiz Çamlıbel; Niğde’den sessiz gemilerle yolcu edilenler: Veysi Cansu ve diğerleri…

Niğde’ye ve Niğdelilere hizmet etmiş, hatırlanmaya sezâ, iz bırakmış simâlar: Müftü Hilmi Soydan, Hâkim Mustafa Hilmi (Soydan) Bey, eğitimci Nüseyin Arısoy, müftü Afşar Süleyman Arısoy, Dr. Ertuğrul Erem, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer merhum, destan şairimiz Basri Gocul, ut çalan gelin, Müezzin Ali Efendi, din adamı Sait Sâmi Yüksel, ve savcı İsmet Kemal Karadayı saygıyla anılıyor.

Hâtıralar Niğde dışına da taşıyor: Ankara’da Celal Atik, Yaşar Doğu ve Süleyman Demirel…

İsmail Özmel, şairliğinden aldığı gücü, gönlünde ısıttığı samîmî ifadelerle ve tatlı bir üslûpla anlatıyor.

Kitaptan tadımlık bir bölüm:

‘Niğde’de yaşayan insanlar nasıl bir şehir istiyorlar derken işte bu çerçevede bir şehir tahayyülleri olduğunu düşünüyorum. Burada yaşayan insanlar, birbirlerine saygılı, yolda, durakta, apartman koridorunda, asansörde saygılı. Çocuklara, kadınlara, yaşlılara ve bütün insanlara olduğu gibi sokak köpeklerine bile iyi davranan insanlar olsun istiyorlar. Zamanı gelince çocuklarını okullara göndermek, onlara iyi eğitim verdirmek, onların bir kısmını bilim insanı olarak, bir kısmını da mesleğinin ehli dürüst ve çalışkan insanlar olarak, kanunlara saygılı üretken insanlar olarak yetiştirmek istemektedir.’

İsmail Özmel eserinin ‘Giriş’ bölümünde; ‘gelecek nesillere bir mukayese yapmak imkânı vermek için sosyal hayatımızın birçok safhasında gözlemlediği güzellikleri anlatıyor. Bu faaliyetin başlıbaşına matluluk verdiğini, tatmin duygusu oluşturduğunu’ belirtiyor.

Eserin tamamı okunmaya değer…

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE NİĞDE:

Av. İsmail Özmel’in ikinci kitabı ‘Geçmişten Günümüze Niğde’ adını taşıyor. Birincisiyle aynı ölçülerde 111 sayfa.

Arka kapak yazısında kitap hakkında şu bilgiler var:

‘Geçmişten Günümüze Niğde’ kitabında yazar İsmail Özmel, hâtırâlar ışığında akıp giden zamanın bir muhasebesini yapıyor. Bu hâtıra yazılarında bir döneme tanıklığın izleri, işâretleri okunuyor. Böylelikle mâziye dâir anlamlı bir kapı açılmış oluyor.

Geçmiş ile günümüz arasında bir mukayese yapmak ve geldiğimiz noktayı değerlendirmek bakımından bu eser okuyucuya bir tefekkür imkânı sağlamaktadır. Tecrübelerin yeni nesillere aktarılmasında hâtırâların önemli bir yeri vardır. ‘Geçmişten Günümüze Niğde’ kitabı sohbet kültürümüzü hatırlatmak ve yazılı anlatımın imkânlarıyla zenginleştirmek adına kıymetli bir çalışmadır.

Yazar, ‘… her Anadolu şehrinin mânevî hazineleri vardır. Bu bir kahramanın, bir ilim adamının veya bir sanatkârın eseri, bir veli türbesi, mimarî yapılar… müzelerimizdeki nadide el işleri, sanatlı yazılardır. Bunlar kültür ve sanat hazinelerimizdir’ Diyor ve kitabında Niğde’deki zengin hazineleri anlatıyor.

Satırlar arasında ümit şimşekleri var: İhtiyar köylü: ‘Vatanımız olsun da yiyecek ekmeğimiz olmasın…’ Diyor. Bu ifâde, Anadolu insanından; ‘Milletim nev’-i beşerdir, vatanım rûy-i zemin’ zihniyetinin günümüzdeki temsilcilerine veciz bir uyarıdır.

Kitapta yer alan yazılardan bâzılarının başlıkları: *Her Şehrin Bir Yüzü, Bir de Ruhu Vardır. *Âdetler ve Merâsimler Yönünden Değişim *Eski ve Yeni Hayatımız. *El Dokuması Halı Nerelerde Kaldı? *Eski ve Yeni Bayramlar. *Aydınlar Şehri Niğde. *Niğde’de Yemek Kültürü. *Geçmişten Günümüze Niğde’nin Sosyal Hayatı. *Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver ve Niğde Defteri. *Ârif Nihat Asya şehrimizde. *Necip Fâzıl Kısakürek Konferansları…

 

Eser, Niğde Meslek Yüksek Okulu-Radyo / Televizyon Programcılığı 2. Sınıf Öğrencisi, Recep Gür’ün, İsmail Özmel ile yaptığı ‘Geçmişten Günümüze Niğde’nin Sosyal Hayatı’ konulu röportajla sona eriyor.

HEYAMOLA YAYINLARI (İletişim kanalları belirtilmemiş)

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-MÂRİFET MENZİLLERİ: Muhyiddin İbn Arabi – Ekrem Demirli, Litera Yayıncılık

2-İTTİHAT VE TERAKKİ DÜŞERKEN / KOD ADI: ÂMİL: Mehmet Mert Çam / İlgi Yayınları

3-KISSA-İ TEMUR-NÂME: Dr. Savaş Şahin / Palet Yayınları

4-MEŞRUTİYET’TEN CUMHURİYET’E TÜRKİYE’DE İLKÖĞRETİM VE MÜFREDAT PROGRAMLARI (1913-1936): Hayrünnisa Alp / Nobel Yayın Dağıtım.

5-OSMANLI’NIN İNGİLİZ’LE İMTİHANI: Koray Şerbetçi / Nesil Yayınları

 

Zaman Üstü Kur’an

0

 

Kur’an şüphesiz ki, açık bir şekilde, iki cihan yani hem dünya hem ahiret saadet ve mutluluğuna ulaştırır. İnsanı ona sevk eder / götürür. Kimin şüphesi varsa, bir kere Kur’an’ı okusun, dinlesin, baksın ne diyor Kur’an? Kur’an’ın verdiği meyveler / netice ve sonuçlar; mükemmel ve tamdır. Bugün de böyledir. Yarın da böyle olacak bir mahiyettedir. Öyle ise Kur’an ağacının kökü; hakikattedir. Hayattardır. / Canlı ve taptaze bir mahiyet arzeder. Çünkü meyvenin hayatı, ağacın hayatını gösterir.

Nitekim, her asır ve yüzyılda; ne kadar Peygamber Efendimiz’in vârisi hükmünde olup, onun meslek / yol ve gayelerini hayata geçirmeye ve uygulamaya çalışan “Asfiya” denen âlim zatlar yani bilim adamları varsa; hepsi Kur’an ağacının yetiştirdiği meyvelerdir.

Bunlar gibi evliya / veli zâtlar; Allah’ın yakınlığını kazanmış olan mükemmel / kâmil ve olgun kimseler de, Kur’an ağacının canlı, nurlu meyveleridir.

Kimileri de çeşitli emare / belirti ve izlerden neş’et eden / meydana gelen, güçlü bir sezgi ve seziş demek olan, sayısız hads ve kanaatle Kur’an’a eğilmişlerdir. Ve görmüşlerdir ki, Kur’an hem ins / insan, hem cin, hem meleklerin makbûlüne / kabûlüne mazhar olmuştur.

Aynı zamanda Kur’an bütün bunların mergûbuna / rağbetine mazhar olmuştur. Nitekim Kur’an okunduğu zaman; onlar iştiyakla / çok kuvvetli bir istek ve arzu ile, onun etrafında pervane gibi toplanmışlar ve toplanıyorlar.

Kur’an vahiydir. Allah tarafından Hz. peygamber’e “Allah”, “Kâinat”, “İnsan”, görünen âlem / “Şahadet Âlemi”, görünmez âlem / “Gayb Âlemi” ve saire hakkında bildirdikleridir. Bununla beraber Kur’an; aklî / akılsal ve mantıkî / mantıksal delil ve kanıtlar ile teyit edilip doğrulanmış ve tahkim edilmiş / kuvvetlendirilmiştir.

Nitekim olgun / kâmil, iyi yetişmiş akıllı kimseler; Kur’an için aynı müspet görüşte birleşmektedirler. Başta kelâm ilmi âlimlerinin allâmelerinden / en bilginlerinden olan İbni Sina, İbni Rüşd gibi felsefe dâhîleri; fikir birliği ile “Kur’an Esasları”nı kendi metod, usul ve delilleriyle ispat etmişlerdir.

Kur’an, selim fıtrat yani doğru ve doğruluk üzerinde kalmış, bozulmamış yaratılış sahiplerince de doğrulanmış, gerçekliği kabul edilmiş İlâhî bir kitaptır. Eğer bir ârıza, bir maraz / bir hastalık olmazsa, her bir selîm fıtrat / sağlam yaratılış onu tasdik eder. Çünkü vicdan ve kalb rahatlığı onun yani Kur’an’ın nur ve ışıklarıyla olur.

Demek, selîm fıtrat / bozulmamış yaratılış hâli; vicdanın / İlâhî yol gösterişin inandırmasının şahadetiyle Kur’an’ı tasdik edip onaylıyor. Evet, fıtrat / yaratılışımız; hâl diliyle Kur’an’a der: “Fıtratımızın kemali / mükemmelliği sensiz olamaz.” Kaldı ki, Kur’an, apaçık bir şekilde görüyoruz ki; ebedî / sonsuz, daimî / bitimsiz bir mucizedir. İnsanı; benzerini ortaya koymakta âciz bırakan İlâhî bir beyandır. Her zaman mucizeliğini gösterir. Diğer mucizeler gibi sönmez, vakti bitmez; ebedîdir. Bu durumu sonsuz olarak devam ettirecek İlâhî mesajlar kaynağıdır.

Kur’an’ın irşad / doğru yolu göstermesi içinde; öyle bir genişlik var ki, bir tek dersinde İbni Sina gibi en dâhî feylesof, en âmî / sıradan bir Kur’an öğrencisi ile diz dize aynı dersi okurlar, derslerini alırlar. Hatta bazen olur ki, o âmî / sıradan bir adam, kuvvet ve iman saflığı / temizliği bakımından, İbni Sina’dan daha ziyade istifade eder / yararlanır. Hem, Kur’an’ın içinde öyle bir göz var ki, bütün kâinatı / evreni görür, ihata eder / sarar. Bir kitabın sahifeleri gibi kâinatı göz önünde tutar. Tabakalarını ve âlemlerini beyan eder.

Bir saatin sanatkârı nasıl saatini çevirir, açar, gösterir, tarif eder; Kur’an dahi, elinde kâinatı tutmuş, öyle yapıyor. Nitekim, Şanı Büyük Kur’an: “Fa’lem ennehu lâ ilâhe illallah.” / “Bil ki: Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.” (Muhammed: 19) der, vahdaniyeti (Allah’ın birliğini) ilân eder.

Kur’an hemen her zaman

Okunmalı durmadan

Zaman dursa bile

Zamanlar üstü Kur’an

 

Eller Ay’a Biz Yaya

“Yemişim Ekonominizi” başlığı atsaydım daha ilgi çeker miydi bilmiyorum ama söyleyeceklerim dünya ekonomik sisteminin “e”sinden bihaber olduğumuzun resmidir.

Dünya ekonomisinde hangi statüdeyiz bunu bir sorgulayalım.

Klasik ezber savunmalardan biri; dünya kapitalist ya, evet tabii ya doğru, işte biz ondan gelişemedik!

Kapitalizm sanki olmayan bir sistemin yerine getirilip zorlanan bir mekanizma gibi algılanıyor.

Oysa ki;  var olan sistem dünya kuruldu kurulalı “ekonomik eşitlik temeli” üzerine değil.

Kapitalizm aslında zorlanan bir sistemin adı da değildir, günümüzde ulus devletlerin tamamına statü olarak “kapitalist devlet” deniliyor!

Siz hiç “kapitalizm” sözcüğünü isminde barındıran bir devlet duydunuz mu?

Örneğin Amerika Kapitalist Devletleri, İngiltere Kapitalist Krallığı mı?

Ama isminde “sosyalizm” geçen devlet isimleri çok duyduk, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği gibi!

İkincisi zorlamadır…

İlk çağlara bir gidelim hele; ilk başlarda mağara dönemlerinde yırtıcı hayvanlar gibi yiyeceği kadar günlük beslenen ve fazlasını stok yapmayan insanoğlu, sonradan mağaraya stok yaparak ve bunu diğer insanlarla ve varlıklarla paylaşmayarak böylelikle ilk ilkel “kapital”i keşfetmiş oluyor…

Buna “avlanılan ve toplanan yiyeceklerin mülkiyet hakkı” diyoruz.

Ben çaba harcadım, emek verdim yiyecekleri avladım ve topladım, herkese de vermem abi !

Bu böyle biline, eyyy karşı dağdaki mağara insanları !(bunu o dönem derler miydi bilemedim ?)

Mağaraya saklanıp stoklanan yiyeceklere “ilkel sermaye stoku” diyoruz.

Sonra, bu doğadaki bedava sunulan toprakların etrafını çevirip herkese vermem abiye , nehir suyunun yolunu çevirip bedava kullanamazsın biradere evriliyor.

İnsanlar mağaralardan çıkıp, taştan, topraktan, ağaçtan evler yapmaya başlıyorlar.

Alışveriş kültürü gelişiyor…

Takas methoduyla alışveriş dönemi başlıyor.

Tavuk benim ben baktım, ver sen de topladığın elmaları al tavuğu , elma yoksa tavuk mavuk da yok !

Zaman ilerliyor doğadaki değerli madenler keşfediliyor, sonra bunlara değer biçilip “PARA” adı veriliyor.

Tabii bu mülkiyet davası nedeniyle, insan toplulukları  arasında savaşlar ve düşmanlıklar daha da artıyor.

Bu emek vermiş tamam da, biz de taş mı yiyeceğiz,  bize de yaşam mücadelesi için toprak lazım, aş lazım baba deyip, hurraaa…

Gel zaman git zaman topluluklar devlet kuruyor, sınırlar çiziliyor…

İnsanoğlunun bu uğurda savaş verdiği topraklar; günümüze gelince kadar kupon arsa, gayrimenkul, alışveriş merkezleri gibi isimler almaya başlıyor.

Sonuç olarak; bireysel mülkiyet hakkı kavramı sermaye ve toprak stok yapılıp ve miras yoluyla diğer nesillere geçmesi  hasıl olduğundan beri, sistem özünde kapitalisttir.

Teknoloji ilerlese, kullanılan araç gereçler gelişse de; adına endüstri, adına “ultra neo endüstri” denilse de, sistem mülkiyet hakkı üzerine kuruluysa bunun adına “kapitalizm” denir!

Bunu devlet eliyle de yapsan adı bu sefer “devlet kapitalizmi” olur, bireysel mülkiyet eliyle de yapsan özniteliği değişmez.

Buna başka anlamlar yüklemek gereksiz olur.

Mühim olan sistemin ismi cismi değil niteliğidir, bu zamandaki dünya düzeni devletleri üretim biçimini ve ticareti geliştirdikçe “kapital” oranı daha da artacaktır.

Fakat devleti oluşturan toplumlar arasındaki farklar yine olacaktır.

Gelişmiş ülkeler, yeni enerji biçimleri arayışında, hatta daha ilerisi başka gezegenlerden kaynaklar bulma ve uzayda yaşamak için olanaklar arayışındayken, bizler başkalarının kurduğu ekonomik sistemin adına sanına takılmışız “ah… vah…” gidiyoruz!

Dünya 5’ten büyük iyi güzel dedik de; bunun kanıtı için bizi hiç gidemediğimiz UZAY’dakilere mi sorun diyeceğiz?

Sonuç olarak:

Zorlama olmayan her sistem doğaldır.

Savaşlarda güçlülerin kazanması da doğal durumdur.

Ekonomilerin hepsinin ayni gelişmişlik seviyesinde olmaması da doğal durumdur.

Çünkü bu sistemlerin hepsini insanoğlunun aklı kuruyor.

Kimi toplumlar iyi sistemler kurup bunu iyi değerlendirip zenginleşmiş, kimisi kötü değerlendirmiş fakir kalmış, olaya tamamen böyle bakarsak asıl sorunun mantalitede olduğu açıktır.

Ne kadar kapital, o kadar adamsın abi!

 

Orta Asya, Orta Çağ ve Genel Türk Tarihi Uzmanı Prof. Dr. AHMET TAŞAĞIL ile

Oğuz Çetinoğlu: Asya topraklarında, çok sayıda devlet kurarak uzun süre siyasî yapı içerisinde yaşayan Türk topluluğu, Uygurlar olsa gerek…

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl: Göktürklerden sonra Orta Asya’da tarih sahnesine Uygur Devleti çıktı. Aslında Uygurlar, Töles boylarının arasında hatta daha öncesinde Kao-ch’e boylarının arasında bir kabile olarak görünmektedirler. 603 yılını takiben Göktürklere karşı isyan eden Töles boylarının arasında adlarından ilk kez bahsedilir. 627-646 yılları arasında bağımsızlığını koruyan Sir Tarduş siyasî birliğinin içinde yer aldılar. Sonra 648’de Çin’e bağlandılar. 682’de İkinci Göktürk Devleti kurulunca Dokuz Oğuzlarla birlikte bu devlete itaat etmek mecburiyetinde kaldılar.

Çetinoğlu: Dokuz Oğuz boyları hangi kabilelerden oluşuyordu?

Prof. Taşağıl: Buğu (Pu-ku), Hun, Bayırku, Tongra (T’ung-lo), Sschie (tzgil), Ch’i-pi, A-pu-sse, Ku-lun-wu-ku, A-tie (Ediz).

Çetinoğlu: On Uygur‘ isimlendirmesi nereden geliyor?

Prof. Taşağıl: Dokuz Oğuzlara Uygurlar da katılınca ‘On Uygur‘ adıyla anılmaya başladılar. 740 yılından sonra İkinci Göktürk Devleti karışıklığa sürüklenince Basmıllar, Karluklar ve Uygurlar ittifak yaparak ayaklandılar. Mağlup ettikleri Gök Türklerin hâkimiyetine karşı Basmılların kağanlığını kurdular.

Uygurlar, doğu Karlukların batı kanatlarının idarelerini yani yabguluklarını aldılar. Basmıl Kağanlığı fazla yaşamadı. Çünkü Uygurlar 744 yılında Basmılları bozguna uğratarak Ötüken Büyük Uygur Kağanlığı adı verilen devletlerini kurdular.

Hükümdarları Kutluk Bilge Kül Kağan unvanını aldı. Bundan sonra Orhun-Selenga merkezli olmak üzere Moğolistan coğrafyasında Büyük Uygur Kağanlığı hâkim olacaktır.

Kurucu Kağan ölünce yerine oğlu Moyen Çor geçti.

O’nun zamanında, Uygurlar güçlerinin zirvesine ulaştılar. Şine-usu Yazıtına göre Batıda Altay Dağlarının güneybatı eteklerinde yaşayan Karluklar ile Çu ve Talas nehirleri bölgelerindeki Türgişler üzerine yapılan seferlerle Uygur Devleti’nin sınırları Sirderya Nehri kıyılarına kadar uzadığı düşünülmektedir.

Kuzeyde Kem nehri boyunca yapılan savaşlarda Kırgız isyanları bastırıldı. Çik boyu da Uygurlara bağlandı. Merkezde Selenga nehri kıvrımında oturan Sekiz Oğuz ve Dokuz Tatarlar tamamıyla susturuldu. Bunları, Moyen-Çor Kağan adına dikilmiş olan yazıttan öğreniyoruz.

Moyen Çor Kağan tahta çıktığı zaman An Lu-shan isyanı yüzünden çok karışık bir durumda bulunan Çin’deki T’ang hanedanına yardım edilmiş; karşılığında 758 yılında Çinli prenses Ningkuo, Kağan’a yollanmıştır.

759’da Moyen-Çor Kağan ölünce yerine oğlu Bögü, Kağan olduğunda Çin’e yardımlara devam edildi. 764’te Bögü Kağan, Maniheizm dinini kabul etti. Kağanı öldüren Tun Baga Tarkan 779 yılında Alp Kutlug Bilge unvanı ile tahta çıktı. Yeni Kağan zamanında da Çin’e baskı devam etti.

787’de bir Çinli prenses ile evlenen kağan 789’da ölünce yerine oğlu To-lo-ssu, Ay Tengride Kut Bulmuş Külüg Bilge unvanı ile kağan oldu. Bu Kağan 790 senesinde öldürülünce kısa bir karışıklık devresinden sonra Kağan’ın genç oğlu Feng-ch’eng tahta geçti.

Feng Ch’eng Kağan, 795’de oğul bırakmadan ölünce, Uygur büyükleri ve halk elbirliği ile çok sevdikleri başbakan Kutlug Bilge’yi Ay Tengride Ülüg bulmış Alp Ulug Bilge Kağan unvanı ile tahta geçirdiler.

Çetinoğlu: Kağanlıkta başarılı olabildi mi?

Prof. Taşağıl: Bu Kağan’ın başlıca icraatı, Karluklarm isyanını bastırması, Tibetlileri Doğu Türkistan’dan püskürtmesi ve Kırgızların tamamen devlete bağlanmasıdır.

Özellikle Turfan’a ve Doğu Türkistan şehirlerine büyük önem vermiştir. Ondan sonra, 805 yılında Tengride Bolmış Alp Külüg Bilge Kağan tahta geçti ve Kuca’yı Tibetlilerin elinden kurtardı. 808’de ölen kağanın yerine Ay Tengride Kut Bulmış Alp Bilge Kağan tahta geçti. O da Tibetlileri yenerek, onların Sha-t’o Tarla ittifakını bozdu. 812’de Uygur askerleri Gobi Çölü’nün güneyinden geçerek batıdaki Tibetlilere bir sefer daha düzenlendi. 813-820 arası Çinlilerle barış içinde geçti.

821 Şubat ayında adı geçen Kağan ölünce Kün Tengride Ülüg Bulmış Alp Küçlüg Bilge, Kağan oldu.

821 yılı entrikalar, suikastler yüzünden Uygur tarihinin önemli bir dönüm noktasıdır. Özellikle kağanın evlendiği Çinli prensesin faaliyetleri sebebiyle iç huzur sağlanamadı.

Kağan 824’te ölünce yerine kardeşi Ho-sa (Hazar Tegin), onun yerine 832’de Hu Tegin başa geçse de, 839 senesinde bakanlar tahtı gasbetmek istedi. Bunu farkeden Hu Tegin onları öldürttü. O sırada seferde olan bir başka Uygur bakanı Kürebir buna çok kızarak ayaklandı ve Hu Tegin öldürüldü. Ho-sa Tegin kağan ilân edildi.

Hu Tegin’in ölümüne üzülen, Kürebir’e kızan Uygur generali Külüg Baga, Kırgızlarla anlaşarak yüz bin süvarinin başında merkeze hücum etti. Ho-sa Tegin’i ve Kürebir’i öldürdü.

Kağanlık otağını yaktılar ve 840 yılında Uygur devletini yıktılar.

Çetinoğlu: Sarı Uygurlar var…

Prof. Taşağıl: 840 yılında Kırgız yenilgisiyle yıkılan Uygur Devleti’nin halkı ve idarecileri etrafa dağılarak, küçük şehir devletleri kurup İpek Yolu ticaretinde etkili oldular. Bunlardan biri Kan-chou Uygurları kurulduktan sonra T’ang hanedanıyla iyi geçindiler. 905-951 yılları arasında hüküm süren Beş Hanedan devrinde durumu devam ettirdiler. Çin imparator kızları ile Uygur kağanları arasındaki evlenmelerle akrabalık münâsebeti de devam ediyordu.

Uygurlar, 10. yüzyıla kadar merkezi Tun-huang’da bulunan Çinlilerin ‘Vazifeye Koyuluş Ordusu’na bağlı hareket ediyorlardı. 905 yılında bu ordunun Çinli kumandanı, Çin imparatorundan ayrılıp, Kua, Sha, Yi ve Hsi isimli dört vilâyetten müteşekkil bir otonom devlet kurmuştu.

Bu krallık, Uygurlara baskı yapıp bölge ticaretini ele geçirmeye kalkışınca Uygurlar dayanamadı, 911 ‘de Tegin’in kumandasındaki Uygur ordusu, krallığın merkezi olan Tun-huang’ı ele geçirince itibarları arttı. 909 ve 911 ‘de Çin’e elçilik heyetleri gitti. Kan-chou Uygur Devleti’nde kağanların sık aralıklarla birbirini tâkip etmeleri 924-928 arasında çalkantılı bir durum olduğu fikrini vermektedir.

931-932’de Tangutlar Uygur kervanlarını soymaya başlayınca Uygurlarla Çinliler birlikte mücâdele ettiler. Jen-yu Kagan’m 933’de ölümü üzerine yerine Jen-mei geçti.

934’de Çin’e giden elçilik heyetinde, Sarı Uygurlarda Maniheizmin işareti olan sekiz Mani râhibi vardı. Jen-mei Kaâan’m ismi, 939 tarihine kadar kaynaklarda görülmektedir. Daha sonra herhangi bir kağan ismi geçmemektedir. Sarı Uygurlar siyasî olarak 940’tan sonra Hıtay (Ki-tan, Liao)’ların 1028 den sonra Tangutların, 1226’dan sonra Cengiz Devleti’nin nüfuz sahası içinde kaldılar. Bugün hâlen kuzeybatı Çin’de yaşamakta olan Uygurlar onların torunudur.

Çetinoğlu: Uygurların bir başka kolunu Turfan Uygur Devleti’nde görüyoruz.

Prof. Taşağıl: 840’ta etrafa dağılan Uygur boylarından bir kısmı da batıya giderek Beşbalık, Turfan, Hoço, Kaşgar taraflarında yerleşerek son Uygur kağanının yeğeni Mengli’yi kağan seçtiler. Tibet’ten endişe duyan Çin, yeni Uygur Devletini tanıdı.

Devletin kışlık merkezi Kao-ch’ang, yazlık merkezi Beşbalık idi.

Çağatay nüfuzu zamanında Kao-ch’ang’m ismi Hoço olarak değiştirilmiş, 1406’dan sonra da bölgede Turfan şehri önem kazanmıştır. Kaynaklarda önemli şehirlerinin isimlerine göre geçen bu Uygur devleti bazen de hükümdar adlarına göre Arslan Han Uygurları veya İdikut Uygurları ismiyle kaydedilmişlerdir.

Çetinoğlu: Demek ki ‘Uygurların çok sayıda devlet kurdukları düşüncesi buradan kaynaklanıyor.

Turfan Uygurları varlıklarını nasıl devam ettirdiler?

Prof. Taşağıl: Turfan Uygur Devleti, ticaret yolları üzerinde bulunduğundan iktisadî bakımdan gelişti. 911’de bağımsız hâle gelen Uygur Devleti güneyde Tibet, Batı Türkistan’da Karluk bölgesi ile sınırlıydı. 1209’da Cengiz Han’a bağlanıp, 1368’e kadar Çağataylılar idaresinde varlıklarını devam ettirdiler. Bugün de Doğu Türkistan Uygur Özerk Bölgesi içinde yaşamaktadırlar. Bu Uygur topluluğu yerleşik medeniyet unsurlar bakımından çok değerli eserler verdiler.

Çetinoğlu: Türklerin kabına sığmayan kolu Kırgızları da konuşalım mı?

Prof. Taşağıl: Kırgızlar, İslâm öncesi devrede Yenisey nehrinin kaynaklarının doğduğu havalide yaşıyorlardı. Onların Çin ve İslâm dünyasından çok uzakta olmaları yüzünden haklarında az bilgi öğrenebiliyoruz. Asya Hunlarına M.Ö. 199 yılından önce bağlanan Kırgızların, o zaman Çin kaynaklarında isimleri Ke-k’un olarak kaydedilmiştir. M.Ö. 48′ de bir defa daha Hunlara tâbi olmak mecburiyetinde kalan Kırgızlar, M.S. 558 yılında Göktürk devletine bağlandı.

648 yılında Göktürklerin zor durumda olmasından faydalanarak Çin ile siyasî münasebet kurdular. Kırgızlar, ancak 840 yılında Büyük Uygur devletini yıkınca bağımsızlıklarını kazanabildiler. 920 yılında doğudan gelen Karahıtaylar, onların devletini ortadan kaldırdı ve Ötüken’den eski yurtlarına, yani Altay Dağlarının kuzeyi ile Sayan Dağlarının kuzey batısına sürüldüler. Daha sonra kurulacak olan Moğol İmparatorluğu’na katılarak onların ordusunda yer aldılar.

Çetinoğlu: Türgişler?

Prof. Taşağıl: 630 yılında Batı Göktürk ülkesinde kağan T’ung Yabgu’nun öldürülmesi üzerine ülke iç karışıklığa sürüklenmişti. Başıboş kalan çeşitli boylar, 635’te kendi aralarında teşkilatlanarak Türgişleri meydana getirmişlerdir. Buna rağmen başlarında daima Batı Göktürk hanedanından gelen beyler bulunmuştur. Aslında 634 yılında Batı Göktürk hanedanından Işbara ülkesini on boya bölmüş, her boya birer ok verilmiş bundan sonra unvanları On Şad ve On Ok şeklinde söylenmeye başlamıştır. Bu boylar arasında dördüncü boy olarak, 651 yılında Ebinor’a dökülen Borotola ırmağı civarında ilk defa Türgiş adı tarih sahnesinde geçmektedir. 7. yüzyılın ortalarında onları Ho-lo-shih çor isimli başbuğ yönetiyordu. 656’yı takiben bir kısmı Isık Köl taraflarına göç etti. Bir süre Çin hâkimiyetinde kalsalar da bazen aklandılar. Nihayet 2. Göktürk devletine bağlandılar.

720 dolaylarında Emevi’lerle Maeraünnehir için mücadele ettiklerinde başlarında Su-lu Kağan vardı. 737 senesinde bir kumandanı suikastı sonucu ölünce Türgiş Devleti birliğini koruyamadı. Çinliler de, 751 Emevî-Karluk işbirliğine karşı meşhur Talaş Savaşını kaybedince bölgeden çekilmek mecburiyetinde kaldılar. 735-756 yılları arasında Uygur Devleti’nin baskısına maruz kalan Türgişler, kendi içlerinde Sarı-Kara kabileler halinde bölününce bir daha toparlanamadılar.

Sarı Türgişler 690-712 yıllarında Wu-ch’e-le görülmektedir. 16 yıllık saltanatı boyunca Turfan’dan Seyhun’a uzanan bir hâkimiyet kurdu. Ancak, 2. Göktürk Kağan’ı Kapgan’a direnemedi. Bolçu 698 yılında Savaşı’nı kaybedince otoritesi sarsıldı. Yerine geçen ve 706-710 yılları arasında hüküm süren oğlu Soko ise kısa süren saltanatında, tahtına göz diken kumandanı Külçor ihtilafı ile kendine bırakılan oymak sayısını az bulan kardeşi Ch’e-nu’nun sebep olduğu ihtilâfları gidermekle uğraştı. Daha sonra 2. Göktürk Devleti’nin himâyesinde Bars bey ‘Kağan’ unvanı ile Türgiş tahtına çıkarıldı ise de, o da ülkede birlik ve beraberliği sağlayamadı.

Çetinoğlu: Kara Türgişlerden söz etmiştiniz…

Prof. Taşağıl: Kara Türgişler 716-737 yılları arasında tarih sahnesinde görüldüler.

Kapgan Kağan’ın ölümünden sonra Su-lu kendisini ‘Kağan’ ilân etmişti. Su-lu Kağan, Tibetlilerden ve 2. Göktürk Devleti’nden bir prenses alan Su-lu Kağan Çin İmparatorluğu ile münasebetlere girdi. Su-lu’nun iki büyük kumandanı vardı. Biri “Külçur” unvanına sahipti. Onlar, iki büyük kabile konfederasyonunu (Baga Tarkan Tou-lu grubu, Tu-mo-tu Nu-Shih-pi grubu) idare ediyorlardı. 756 yılından sonra zayıflayan Türgişler’de Sarı ve Kara kabileler kendi kağanlarını tahta geçirip karşılıklı savaştılar. 766 yılında Karluklar, batıya doğru hareket edip Suei-ye (Tokmak) civarını ele geçirdiler. Neticede Türgişler, Seyhun boylarına doğru göç ettiler. Bir kısmı Tanrı Dağlarının güneyindeki Karaşar civarına gitmişti.

Çetinoğlu: Karluklar da isim yapmış önemli bir Türk topluluğudur…

Prof. Taşağıl: Tarih sahnesinde ilk defa 627 yılında görülen Karluklar, bu esnada Altay Dağlarının güney batısında yaşıyorlar ve diğer Türk boylarına nazaran Göktürk hanedanına daha yakın görünüyorlardı.

627 yılını takiben Doğu Göktürk hâkimiyetine karşı büyük boy hareketlenmeleri meydana geldiğinde Karluklar da fırsatı değerlendirip kuvvetlenmişler ve üç kabile halinde teşkilatlanmışlardı.

Kısa süre sonra Karlukları Batı Göktürk Devletinin hükümdarı T’ung Yabgu’ya isyan ederken görürüz. Her iki Göktürk Devletinin 630’da çöküşe gitmesiyle yükselen Sir Tarduş siyasî gücüne bağlanan Karluklar, 648’den önce Çin’e karşı isyan eden ve bağımsızlığını ilan eden Ch’e-pi Kağan’a itaat ettiler.

Ancak, daha sonra Çin’le işbirliği yaparak bu kağana saldırdılar. Arkasından Çin’e bağlanarak askerî valilik haline getirildiler.

Çin baskısının tesiri ile İrtiş Nehri boylarında oturan Kartuklardan bir grup Beşbalık şehrinin kuzey batı taraflarına doğru göç etti.

682-744 yılları arasında hüküm süren 2. Göktürk Devleti döneminde başlangıçta bu devlete tam olarak itaat eden Karluklar, 692-716 yılları arasındaki Kapgan Kağan döneminde, O’nun aşırı sertliği sebebiyle 711 ve 714 yıllarında isyan ettiler. 716 yılından 734 yılına kadar devam eden Bilge Kağan döneminde yine devlete tam itaat gösteren Karluklar, bu devletin yıkılışında cereyan eden 743-745 yılı olaylarında Uygur ve Basmıllar ile beraber hareket ettiler.

Karluklar 745-840 yılları arasında hüküm süren 1. Uygur Devleti’ne bağlandılarsa da sonradan sık sık başkaldırdılar. Özellikle Beşbalık ve İrtiş batısında oturan Karlukların itaatleri tam olmadı. Neticede Isık Göl civarına gelen Altayları bu üç Karluk kabilesi, kısa zamanda Tokmak’ı ele geçirerek 766 yılında Arslan İl Tırgug liderliğinde bağımsız bir devlet kurdu. Kısa zamanda Taşkent ve Kaşgar gibi büyük şehirlere hâkim oldu. Daha ziyade Abbasî Devleti ile siyasî münasebetlerde bulundu. 840 yılında Uygur devleti sona erince Karluk hükümdarı Bilge Kül Kadir Han kendisini bozkırların siyasî hâkimi ilân etti. Böylece Karluk Devleti kabuk değiştirerek aynı topraklar üzerinde Karahanlı ismi ile hâkimiyetine devam etti. 943’e doğru Kaşgar’dan hareket eden Karahanlı hükümdarı Çu vadisine girerek bu bölgedeki Karlukların siyasî varlığına son verdiler.

8. yüzyılda Isık Göl ile Seyhun nehri arasındaki sahada Karluk Devleti bağımsız yaşayışına devam ederken. Tanrı Dağları’nın güneyinde, bugünkü Toharistan bölgesinde ayrı bir bağımsız Karluk yabguluğu bulunuyordu. Bu yabguluk, 630 – 758 yılları arasında hüküm süren Toharistan Türk yabguluğu ile komşu olarak yaşadı.

Büyük Uygur Kağanlığı’nın yıkılmasından sonra Karlukların siyasî nüfuzu artmış, neticede bu bölgede kurulan Karahanlı Devleti’nin esas nüvesini teşkil etmişlerdir. Hatta, Gazneli Devleti’nin kurucusu Sebük Tegin, bir Karluk şehri olan Barshan’dan çıkmıştır.

Çetinoğlu: Dönemin en güçlü Türk topluluğu olarak bilinen Oğuzlar hakkındaki bilgileri de sonraki sohbetimizde ele almak üzere bu günkü görüşmeyi sonlandırabilir miyiz?

Prof. Taşağıl: Uygundur.

 

 

Prof. Dr. AHMET TAŞAĞIL

14 Şubat 1964 tarihinde Kocaeli’nin Karamürsel ilçesinde doğdu. 1975’te İlyasköy İlkokulu’dan, 1981’de İzmit Mimar Sinan Lisesi’nden, 1985 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’nin Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Çince öğrenmek ve Orta Asya tarihi üzerine araştırmalar yapmak üzere Tai-wan’a gitti, Shih-fan Üniversitesinde Çince kurslarına devam ederken, Cheng-chih Üniversitesi’nin Etnoloji Araştırmaları Enstitüsü’nde ve Tarih Bölümünde ders ve seminerleri takip etti. Bunun yanında dokümantasyon merkezinde Çin kaynaklarından Türk tarihine ait belgeler topladı.

 

1986 yılının sonunda Türkiye’ye dönüp, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yüksek Lisans öğrenimine başladı. 1991’de doktor, Ortaçağ Tarihi Anabilim Dalında, 1992’de yardımcı doçent, 1995 yılında Genel Türk Tarihi alanında doçent unvanını kazandı. 2001 yılında profesör oldu.

 

1997-1998 ve 1999-2000 eğitim-öğretim yıllarında Kazakistan’ın Türkistan şehrindeki Uluslararası Hoca Ahmet Yesevî Türk-Kazak Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak görev yaptı. Kazakça başta olmak üzere diğer Türk lehçelerini öğrendi. Bu esnada Özbekistan’ın Semerkand, Buhara ve Hive gibi tarihi şehirlerine, yine Güney Kazakistan’da Sır Derya boyundaki tarihî kalıntıların bulunduğu alanlara saha araştırmalarında bulundu. Aynı üniversitede 2001-2002 öğretim yılında Tarih-Felsefe Fakültesi Dekanlığı görevini yürüttü. 2002 yılının Temmuz Ağustos aylarında Türk İşbirliği Kalkınma İdaresi’nin yürüttüğü Moğolistan Türk Anıtları Projesinde yer aldı.

 

2004-2005 öğretim yılında Bişkek’te bulunan Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesinin Tarih Bölümünde öğretim üyeliği görevini üstlendi. Aynı üniversitenin Türk Uygarlığı Merkez Müdür yardımcılığını yürüttü. Sosyal Bilimler Dergisi yayın kurulu başkanlığını yaptı.

 

2007-2008 Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü oldu. 2008 yılında Rektör Yardımcılığına tâyin edildi. 2009 Nisan ayından itibâren Tarih Bölümü Başkanlığını yürüttü. Hâlen Yeditepe Üniversitesi’nde öğretim üyesidir.

 

Çince, İngilizce, Rusça ve Fransızca ile Türk lehçelerinden Kazakça ve Kırgızca bilmektedir. Moğolistan başta olmak üzere Güney Sibirya, Kazakistan ve Kırgızistan’da saha araştırmaları gerçekleştirmiştir.

 

Evli ve iki çocuk babasıdır.

 

Kur’an’da Ne Var

0

Açıklamalarıyla; akılları, benzerini yapmaktan aciz bırakan Kur’an-ı Kerîm’in altı yönü de parlaktır. Aydınlık ve nurludur. Evham, vehim, kuşku, kuruntu ve şüpheler içine giremez. Çünkü, arkası Arş’a, yani Allah’ın kudret ve saltanatının tecellî ettiği / yansıdığı yere dayanıyor. O cihette ise vahyin nuru var. Önünde ve hedefinde saâdet-i dâreyn denilen iki cihan saadeti yani dünya ve ahiret mutluluğu var. Ebede / sonsuzluğa, ahirete el atması var. Yani öbür dünyaya, dünya hayatından sonra başlayıp ebediyyen devam edecek / sürecek olan ikinci hayatı göstermesi var. Kur’an’da insanı cennete ulaştıracak yol ve yöntemler var. Saâdet ve mutluluğu sağlayacak nur ve ışık var. Kur’an’ın üstünde parıl parıl parlayan Kur’an’ın mucize olduğunu gösteren işaret, sikke ve damgalar var. Altında bürhan, delil ve kanıt direkleri var. İçinde hâlis, saf, katıksız; sadece, gerçek hidayete erdirecek sırlar var. Sağında “E felâ ya’kıluun?” / “Akıl etmezler mi?” (Yasin: 68) sorgulaması var. Ki, akılları nutka getirip konuşturarak “Sadakte.” / “Doğru söyledin.” dedirtiyor. Solunda kalplere ruhanî, manevî zevkler vermesi var. Bu durumda, vicdanları şahit göstererek “Barekâllah.” / “Allah mübarek etsin, hayırlı ve bereketli olsun.” dediren Kur’an’a, yani beyanı mucize olan Kutsal Kitab’a; hangi köşeden, hangi yönden vehim, şüphe ve kuruntuların hırsızları girebilir?

Evet, beyanı mucize yani acze düşürücü olan Kur’an; asırları, meşrepleri yani yaratılış, huy, mizaç ve hareket tarzları farklı olanların ortak inançlarını içinde barındırır. Meslek ve yolları değişik olan nebilerin, velilerin, muvahhitlerin / Allah’ın varlığına ve birliğine inananların ortak noktalarını içerir, içine alır. Yani bütün o kalb ehli olanlar ve akıl sahipleri Kur’an-ı Hakîm’in veciz / özlü hükümlerini, esas ve asıllarını tasdik eder / onaylar bir surette, o esas ve temelleri kitaplarında zikredip / anıp kabul etmişler. Demek onlar, Kur’an denen semavî / göksel ağacın kökleri hükmündedirler. Hem, her âyet ve sûresinde sayısız hikmet / hatıra gelen soruların ince mâna ve faydaları bulunan Kur’an-ı Hakîm / Hikmetli Kur’an; bir fikrin, bir hakikatin veya bir emrin Allah tarafından peygamberlere bildirilmesi demek olan vahye dayanıyor. Evet, Kur’an vahiydir. Çünkü, Kur’an’ı indiren, sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan Allah, Hz. Muhammed’e verdiği mucizeler ile Kur’an’ın vahiy olduğunu belirtir. İspat eder ve kanıtlar.

Nâzil olan / indirilen Kur’an dahi, üstündeki i’caz / mucizelik özelliği, taklidi mümkün olmayacak derecede güzel ve düzgün olan sözleri / âyetleri ile gösterir ki, Kur’an Arş’tan / Allah’ın kudret ve saltanatının tecelli ettiği yerden geliyor. Allah tarafından kendisine Kur’an indirilen Hz. Peygamber’in vahyin başlangıcındaki telaşı, vahyin gelişi anındaki kendinden geçme hâli gösteriyor ki, bu vahiydir. Ezelden geliyor. Ona misafir oluyor.

Hz. Muhammed’in herkesten çok Kur’an’a karşı tam bir ihlâsı / samimiyeti, Kur’an’a karşı tam bir hürmeti / saygısı gösteriyor ki, Kur’an vahiy olup ezelden geliyor. Ona misafir oluyor. Çünkü o Kur’an apaçık bir şekilde gösteriyor ki, sırf hidayettir. Yani hakka giden yolun aslıdır. Yol göstericiliğin en üstünüdür. Çünkü onun muhalifi / zıttı, karşıtı görürcesine anlıyoruz ki, küfrün / Allah’ın varlığına, birliğine inanmamanın yani dinsizliğin ta kendisidir. İman ve İslâmiyetten ayrılma, sapma ve sapıtmaktan başka bir şey değildir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an; iman nurlarının madeni ve kaynağıdır. Nitekim, iman nurlarının aksi zulümât / karanlıklardır. Yakîn, yâni delil ile şüphesiz ve tereddütsüz bir şekilde bilmeliyiz ki, Kur’an; hakikatler, doğrular ve gerçeklerin mecmaı / toplandığı yerdir. Hayâller, hurafeler, aslı ve esası olmayan inanışlar içine giremez. Teşkil ettiği / meydana getirdiği hakikatli İslâm Dünyası, belirttiği ortaya koyduğu esaslı şeriat / din ve gösterdiği yüksek mükemmelliklerin şahadetiyle; her hususta isabet etmiştir. Ayrıca varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen, görünmeyen başka dünyalar demek olan gayb alemine ait bahis ve konularda bile yanılmamıştır. Şehadet / görünür âlemin mevzularında olduğu gibi, bu sahalarda da, gerçekleri tam olarak bildirir. Böylece, içinde hilâf / yalan bulunmadığını ispat eder / kanıtlar.

Kur’an; Yaratıcının kuluna hitâbı

Kâinat sırlarını içeren kitâbı

İnsanı sonsuzluğa kavuşturacak âbı

Ebed meyvalarını bitiren türâbı