23.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 663

Jölelinin Aklı ile Dış Politika

“Jöleli” namıyla tanınan Başdanışman Kuzey Irak’ta yapılan referandum öncesi ilginç laflar etti. “Allah ömür verir mi vermez mi bilmem. Ama yazın bu sözlerimi. 3 sene içinde hatta 2 sene içinde Kuzey Irak referandum yapıp Türkiye’ye katılma kararı alacak” dedi.

Bu lafları okuyunca Keçecizade İzzet Molla gibi söylendim. “Allah’ım bu danışmanın aklını bir geceliğine bana versen” diye dua ettim.

Bilmeyenler için açıklayalım.

Keçecizade İzzet Molla Osmanlı bürokratlarındandır. Üst düzey görevler yaptı. İki kere sadrazamlık, on sene hariciye nazırlığı yapan Keçecizade Fuad Paşa’nın babasıdır. Her ikisi de devrinin nükteleri ve hazır cevaplılığıyla tanınan aydın kişileridir.

İzzet Molla belirtileri hissedilen Rus Harbi öncesinde, harbe taraftar olmadığını açıklayan bir lâyihası dolayısıyla önce idama mahkûm edildi. Sonra affedildi ve Sivas’a sürgüne gönderildi. Bir süre sonra haklı olduğu anlaşılarak affedildiyse de, af fermanı kendisine ulaşmadan önce vefat etti.

Dârüssaade Ağası, İzzet Molla‘yı seven bir kişidir. (Dârüssaade Ağası’na kızlar ağası da denir, görevi Topkapı Sarayının harem kısmını idare etmekti. Hadım zencilerden seçilirdi.)

Padişah II. Mahmud Ruslar konusunda olabilecekleri değerlendirmek üzere İzzet Molla’yı da görevlendirir. Saray’daki çalışmalar sırasında, savaş tehlikesi sebebiyle, İzzet Molla’yı fevkalade sıkıntılı gören Dârüssaade Ağası,

“- Efendi! Ne üzülüyorsun, üzme kendini. Çar’a (Ruslara) tacı Padişah Efendimiz vermedi mi; verdiği gibi de alır..” deyince, ellerini açıp şöyle yalvarır:

“- Hey Allah’ım! Şu Arap’ın aklını bana bir geceliğine ihsan et de, rahat bir uyku uyuyayım!” der.

*********************************

Danışman Aklının İzleri

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kuzey Irak’ta Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Barzani’nin yaptırdığı “bağımsızlık “referandumundan sonra şöyle cümleler kurdu:

Erdoğan, “Şimdi biz yaptırımları uygulamaya başladığımız andan itibaren zaten ortada kalacaksın. Bir vanayı kapadığımız anda iş bitti. Bütün geliri meliri ortadan kalkıyor. TIR’lar Kuzey Irak’a çalışmadığı anda bunlar yiyecek miyecek bulamayacaklar. O zaman bunlara İsrail nereden neyi gönderecek? Buyursun göndersin.”

Bu referandumun Irak Anayasası bakımından hiçbir hükmü yok. İsrail’den başka destekleyen hiçbir ülke ve kuruluş da yok. Şimdi yaptın, neymiş yüzde 92 ile onaylanmış. Yahu bunun bir kıymeti harbiyesi var mı? Senin bağımsızlığını kim kabul edecek? İsrail. E dünya İsrail’den ibaret değil ki..”

***

İhtimaller

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın işleri bu kadar kolaymış gibi gösteren yukarıdaki sözleri neden sarf etmiş olacağı konusunda aklıma şu ihtimaller geliyor:

1- Cumhurbaşkanı’na akıl veren danışmanlar arasında böylesine kolay çözüm üreten “jöleliler” var ve Erdoğan bunlara İNANMIŞ olabilir. Böyleyse vah halimize.

2- Cumhurbaşkanı esasen meselenin büyüklüğünün, karmaşıklığının farkındadır. Ve bölgede büyük devletlerin güdümünde gelişen olaylara bölgesel güç olarak bizim müdahalemizin yetersiz kaldığını görmektedir. ÇARESİZDİR, yine her zaman olduğu gibi iç politikaya yönelik sözler sarf etmektedir.

3- Erdoğan, “Son ana kadar Barzani’nin böyle bir yanlışa düşeceğine ihtimal vermiyorduk, yanılmışız. İlişkilerimizin tarihin en iyi döneminde olduğu zamanda alınan bu karar açıkçası ülkemize de ihanettir” dedi. Bu güne kadar Barzani’ye verdiği desteklerden dolayı pişman ve öfkelidir. (Bu sözler FETÖ hakkında sarf ettiği bazı cümleleri hatırlatıyor.)

4- Başbakan “vatandaşımız rahat olsun, savaşa falan girdiğimiz yok” derken, Cumhurbaşkanı “Ekonomik yaptırımlardan askeri seçeneklere kadar tüm ihtimaller şu anda masadadır. Bir gece ansızın gelebiliriz” diyor.

Devletin bu kadar çelişkili dış politika izlemesi karşısında diyebileceğimiz bir ihtimal de, bunlar sadece BECERİKSİZDİRLER.

5- Türkiye ve KDP’nin 2014’te 50 yıllık bir Kürt petrolü ihraç anlaşması imzaladığını Neçirvan Barzani açıklamıştı. Bu anlaşmalar Bağdat ve Ankara parlamentoları tarafından onaylanmadı. Power Trans şirketi, petrolün Kuzey Irak’tan taşınması imtiyazına sahip oldu. Bu şirketin ortaklarının kimliği çerçevesinde medyaya ve TBMM’e soru önergeleriyle yansıyan isimler ilginç. Bazılarının iddiasına göre, bu mesele Ankara için dış politikadan çok “TAMAMEN DUYGUSALDIR.”

*********************************

Ankara’nın Yapmadıkları, Yanlış Yaptıkları.

1- Kuzey Irak referandumu politikamızda bölgedeki farklı Kürt gruplarının bazılarının referanduma karşı çıkmasını sağlamak veya en azından “hayır” oyu vermesini sağlamak olmalıydı.

Mesela “Referanduma karşı olduklarını ve hayır diyeceklerini” açıklayan Talabani taraftarları.

“Hayır” diyeceklerini açıklayan Kuzey Irak’taki İslamcılar.

Bizim görünüşte sert beyanlarımız ve sınırda tatbikatımız başladıktan sonra her ikisi de oylarını “evet” olarak vereceklerini açıkladı…

2- Başbakan’ın birkaç defa vurgulayarak, “Bağdat ile daha sıkı bir diyalog içinde olacağız” dediği Irak Merkezi Yönetimi ile çok daha önceden ilişkileri geliştirmiş olmalıydık. Oysaki Ankara Bağdat’la çatıştı, Barzani’nin elini güçlendiren her şeyi yaptı. Irak Anayasasına aykırı olduğu halde Barzani Devleti ile doğrudan işbirliği yaparak petrolünü sattı, bayrağını göndere çekti.

3- Barzani’yi Türkiye’nin iç politikasına karıştırıp, muhafazakâr Kürtlerin oylarını AKP’ye akıtmak için işbirliği yapmak çok yanlıştı. “Megri megri” toplantıları ve AKP kongresinde Barzani’ye söylenen “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganları bugün utançla anılıyor.

 

Bizim Herif Yapmaz

1980 – 1988 yılları arasında hemen güneyimizde yaşanan bir savaş vardı, yaşı müsait olanlar hatırlar, İran – Irak Savaşı.

Batı ve Doğu’nun en yeni silahlarını denediği, hurdaya çıkanları da sattığı bu savaşta, on binlerce kişi ölürken, 8 yılın sonunda cephe hattında bir metre bile ciddi oynama olmadan savaş bitmişti. Bu savaşta ölenlerin çoğunluğu İran ve Irak’ta yaşayan Türkmenlerdi. Her iki devlet de cephe hattına ülkelerindeki Türk asıllı askerleri sürmüştü. Zaten savaş da Türk bölgelerinde yaşanıyordu. Bu nedenle de savaşın asıl hedefinin bölgedeki ezici Türk nüfusu bitirmek olduğu yıllarca söylendi durdu.

İran – Irak Savaşı’nda; 1984’te Fransa’nın Irak’a sattığı Mirrage savaş uçakları, 1986 yılında açığa çıkan ve ABD kamuoyunun tepkisini çeken ‘İrangate’ skandalı(ABD’nin kongre kararına aykırı olarak, Nikaragua’daki anti-komünist gerillaları finanse etmek için İran’a silah sattığının ortaya çıkması) ise savaşın perde arkasındaki asıl aktörleri sergiliyordu.

Savaşın sonlarına gelindiğinde Irak; ABD, Fransa ve İngiltere’den aldığı kimyasal silahları Halepçe üzerinde kullandı ve 5000 insanın ölmesine neden oldu. Humeyni, ise ani bir şekilde 18 Temmuz 1988’de BM’nin 598 sayılı kararını kabul etti ve böylece sekiz yıl süren savaş, hiç beklenmedik bir anda sona erdi. Bu sona ermede Rahmetli Özal’ın telkini olduğu da söylendi.

Sovyetler Birliği yıkıldı, komünist sistem çöktü.

Ardından Saddam Hüseyin, ABD’nin telkiniyle Kuveyt’e girdi. Veee, hop 2 Ağustos 1990’da 1’nci Körfez Savaşı.

Çöl Fırtınası Harekâtı başladı…”Saddam, Küvet’ten çıkmam(?)” dedi.

Barzani ve Talabani kontrolündeki Peşmerge kuzeyden, ABD ve müttefikleri havadan Saddam’a karşı savaşa başladı. Saçma bir şekilde 36’ncı paralelin kuzeyi uçuşa yasak bölge oldu. Çekiç Güç sınırlarımıza geliverdi. ABD helikopterleri Peşmerge yerine PKK’ya yanlışlıkla(!) yardım sandıklarını attı durdu…

Irak ordusu Kuveyt’ten atıldı. Baba Bush, “Bu çağda, güç kullanılarak sınırlar mı değiştirilirmiş” dedi. Türkiye ise “Artık dünya yerine oturmuştur. Bundan sonra sınır değişiklikleri olmaz, savaşlar (sadece) ekonomik olacak” diye uyutuldu.

Derkeeen, 2’nci ve 3’üncü Körfez Savaşları ile Oğul Bush, Saddam’ı devirdi. Irak’ı güneydengirip işgal etti. Peşmerge ise kuzeyden Kerkük’e girip, tapu ve nüfus müdürlüklerini yağmaladı. Bizim Meclis ise Hükümetin bütün baskısına rağmen Irak’a kuzeyden ABD ordusu ile girmemize izin vermedi. Bu oylamada Barzani’nin bazı vekilleri duygusal yönden ikna ettiği de söylendi.

Savaş bitti, Saddam Hüseyin idam edildi.

Askerlerimizin başına çuval geçirildi. Özel harekât polislerimiz,müttefikimiz ABD askerî üssüne 200 metre mesafede yarım saat çatışıp şehit edildi.

Arap Baharı başladı. Peşmergeler Suriye askerî konvoyuna saldırdı 500 Suriye askeri öldürüldü. Derken Suriye karıştı. DEAŞ (IŞİD) icat oldu; hatta bir günde Musul’u aldı. Dünya tarihinde görülmemiş idam fantezileri yaşattı. Peşmerge Musul’u kurtardı…(?)

Bağımsızlık gündeme geldiğinde, hep Barzani ve Talabani öyle bir şey yapmaz dendi.

Netice, 25 Eylül 2017 Irak’ın kuzeyinde referandum ile birlikte bağımsızlık oylandı.

Fıkra bu ya; bir TV kanalı her ülkeden bir kadın seçerek erkeklerin aldatması üzerine bir araştırma yapmak ister.

Soru şudur,”Kocanızı başka bir kadınla yakalarsanız ne yaparsınız?”

ABD’den katılan kadın: Benim neyimi beğenmedin diye hesabını sorardım der.

Rusya’dan katılan kadın: Hiç bir şey sormam ve direk evi terk ederim der.

Fransa’dan katılan kadın: Sevgilime gider beni teselli etmesini söylerim der.

İran’dan gelen kadın: Kadını öldürürüm der.

İsrailli kadın: Kocamı da, o karıyı da öldürürüm der.

Arap kadın: Kocamı alnından vururum der.

Türkiye’den katılan kadın: ‘Benim herif, öyle şey yapmaz’ der!

Netice?

Hak şerleri hayreyler, arif anı seyreyler.

Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.

Mezopotamya’da yeniden Türk sancağının dalgalanacağı günler yakındır…

 

“Nil’den” İsrail, “Fırat’a” Kürdisrail

Çok şükür (!) savaştopu gibi bir Kürdistan‘ımız oldu; artık Cumhurbaşkanlığı Forsuna güneşimsi bir yıldız daha ekleyebiliriz.

Neo Osmanlı pozlarıyla oynadığımız ve orjinali İngilizce alt yazılı Büyük Ortadoğu Filmi yada Türkçesiyle Ortadoğu’da büyük devlet bırakmama, hepsini ceviz kıracağıyla kırma projesinde ilk galayı yaptık.

Bu noktada emperyalizmin gedikli işbirlikçisi Barzanî Aşireti‘nin baba Mustafa, oğul Mesut ve torun Neçirvan olarak 3 kuşaktır devam edegelen istikrarlı ihanetlerinin bu oluşumda önemli payları var. Biraz da petrol payı.

İkinci olarak neo-liberal politikalarla Devleti ekonomik alanların biri haricinde hep küçülten ama inşaat alanında Dünya çapında TOKİ’leşen İktidar Aygıtı’mızın BOP Kürdistanları’nı da inşaat ihaleleri gibi görmesi yeni devlet doğumunda adeta doktor vazifesi görmüştür.

Allah’tan 7 Haziran Seçimleri‘nde seçmenden ufak bir fiske yediler de direksiyonu öbür tarafa çevirmeyi akıl ettiler. Yoksa bırak Suriye‘de Fırat Kalkanı ile 2 bin km2‘lik Güvenli Bölge oluşturmayı, Kuzey Irak‘tan sonra Kuzey Suriye‘yi de boydan boya Kürdistan yapmış ve Salih Müslim ile Abdullah Öcalan‘la federasyon kurma pazarlıklarını yarılamıştık. Tabiî ki Güneydoğu’ya da ‘Özyönetim‘ adı altında Özerklik verdikten sonra.

Bir de bu devletin dölleyicisi var yani biyolojik babası. Orası karışık gibi dursa da İsrail çoktan kendi kütüğüne yazdırdı bile DNA skorunu. Böylece 3 bin yıllık “Arz-ı Mev’ud Ülkücülüğü” kendi Turan‘ını kurmada en önemli adımı atmış oldu.

Nil‘e ulaşmak çocuk oyuncağı. 1967‘de koca Sîna Yarımadası’nı 6 günde alarak yanaştı Nil’e İsrail. 10-12 sene sonra Camp David‘le kendi statüsünü kabul ettirme koşulu karşılığı Mısır‘a iade etti. O iş gene 6 günlük iş, yedinci günse Şabat..

Mühim olan Dicle – Fırat.. İki nehre iki gerdanlık Kürdİsrail için Yahudilerle Kürtlerin akrabalığı gerekirse Nuh Nebi‘den başlatılır. Aslında Rusya oyunu bozmasaydı bir “İsrail ve Şerikleri İş Dizaynı” olan İŞİD’in elindeki Orta Mezopotamya toprakları da bilanço kârı olarak eklenecekti; kârdan biraz zarar edildi.

Onlar çıksın kerevetine, biz bakalım Siyasî Erk‘imizin kerametine.. Barzanî‘yle enerji anlaşması imzalarken gölge etmeye çalışan Irak Merkezî Hükümeti‘ne gider yapan muhteremlerimiz şimdi Irak güçleriyle Peşmerge’ye karşı ortak tatbikat yapıyor.

PKK ve FETÖ’den sonra bizi Barzo da kandırmış. Ak Parti Kongresi‘nde Kak Mesut‘u boşuna “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye şakşaklamışız. Yetmemiş; adama Türkiye‘ye her gelişinde kırmızı, kıpkırmızı halılarda Devlet Başkanı karşılaması yapmışız.

Ha, az kalsın unutuyordum; çoook uzun zaman önce Atatürk Havaalanı‘na da yanlışlıkla Kürdistan Bölgesel Yönetimi‘nin bayrağını astırmıştık. Bi hesapladım; 26 Şubat‘mış.. Referandum da 26 Eylül; ne yapar: 7 ay. İnşallah 26’ları tanıdıklar ayarlamamıştır. İnşallah TEOG vâveylasının altından başka bir şey çıkmaz.

Efkârlandım, 4 Eylül Stadyumu‘ndan bir Sivas Türküsü paylaşayım: ‘Gine kandırma yükünün kervanı geldi / Çekemem bu derdi Barzanî bölek seninle‘.

Şehitler de ölüyor anasını satayım, coğrafyalar da bölünüyor!

Bu yazı için o kadar çok başlık buldum ki ben bile şaşırdım. Sol yanımı verdim türküye: ‘Eylüle referandum düştü güz oldu / Binbir derdim vardı, binbeşyüz oldu‘.

Bıldır bıldır, 4 yıldır “BOP’lama, Dingili Kıracaksın!” dedim, yazdım; inanmadınız: E şimdi n’oldi?

 

İz Bıraktılar / Şehit Erhan Cengiz

0

Yahudi asıllı filozof Karl Marks (1818-1863) ile ateist Friedrih Engels’in (1820-1895) kafa kafaya vererek hazırladıkları Komünist Manifestosu 21 Şubat 1848’de, Karl Marks’ın yazdığı Kapital isimli kitap,14 Eylül 1867 tarihinde yayımlandı.

İki kafadarın ortaya attığı düşünceler, Osmanlı Devleti’nde yaşayan Bulgar, Rum ve Ermeniler tarafından cazip bulundu ve Eylül 1910’da Osmanlı Sosyalist Fırkası’nı kurdular. Dönemin Osmanlı Sadrazamı Mahmud Şevket Paşa’nın öldürülmesi üzerine parti yöneticileri takibata maruz kalınca, faaliyetleri aksadı ve 1919’du kurulan Türkiye Sosyalist Fırkası ile birleşti.

Sosyal Demokrat Fırkası Moskova’daki Ekim devriminden etkilenerek Aralık 1918’de İstanbul’da kuruldu, 1919’da kapatıldı.

Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası, 22 Eylül 1919 târihinde Dr. Şefik Hüsnü (Deymer) tarafından kuruldu. Kurucular arasında Mustafa Suphi, Sadrettin Celal (Antel) gibi isimler vardı. ‘Aydınlık‘ adı ile gazete çakırdılar. 1 Mayıs 1923 tarihinde yayınladıkları bildiri sebebiyle partinin yönetici ve üyelerinden çok kişi tevkif edildi, hemen hepsi hapis cezasına çarptırıldığından parti, faaliyetlerine son verdi.

Türkiye Sosyalist Fırkası: Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın devamı olarak 20 Şubat 1919’da kuruldu, 1922’de kapatıldı.

Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi: 20 Haziran 1946’da Dr. Sefik Hüsnü (Deymer) tarafından kuruldu. 16 Aralık 1946 tarihinde İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından kapatıldı.

Marks ve Engels adlı kafadarlar, işçilerin ayaklanıp iktidarı ele geçireceklerini iddia ediyorlardı. Bu iş için de sanayi ülkesi olan İngiltere veya Almanya’yı uygun görüyorlardı. Yanıldılar. İlk Komünist ihtilal, bir tarım ülkesi olan Rusya’da, Jülyen takvimine göre 25 Ekim 1917, Milâdî takvime göre 7 Kasım 1917 tarihinde patlak verdi.

İki kafadarın ortaya attığı Komünizm ideolojisini benimseyen ilk Türk Mustafa Suphi’dir. (1882-1921) Türkiye’de 10 Eylül 1920 tarihinde Türkiye Komünist Fırkası (TKF), gizli teşkilat olarak kuruldu. TKF’nin resmî organı 7 Aralık 1920 tarihinde kurulan Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası, 20 Ocak 1921’de kapatıldı, kurucuları hapis cezasına çarptırıldı.

Komünist ideolojinin temelindeki çarpıklık, bu ideolojiye hizmet maksadıyla kurulan bütün partilerin yapısına da yansıdı ve hiçbiri ülke yönetiminde söz sahibi olamadı. Ne var ki çarpık ideolojiye hizmeti gaye edinenler düşüncelerinden vazgeçmediler.

27 Mayıs 1960 askerî darbesi ile Türkiye’de taşlar yerinden oynamıştı. Komünistler gemi azıya aldılar.  Özellikle 13 Kasım 1960’ta Millî Birlik Komitesi’nden 14 üye tasfiye edilince, orak-çekiçli kızıl bayraklarla meydanları istila ettiler, bazı binalara bu paçavralar asıldı. Bu hareketler 1974 yılına kadar devam etti.

DHKP/C, DEV-GENÇ, TİKKO, DEV-YOL, THKP, DEV-SOL ve daha onlarca sol terörist gruplar, önce üniversitelerde, sonra liselerde taşlı-sopalı, yetmedi silahlı eylemlere giriştiler. Kendilerine katılmayanları okula almadılar, dövdüler, öldürdüler. Mazlum ve mağdur gençler, teşkilatlanmak ihtiyacını hissettiler. 18 Mart 1966 tarihinde; ‘Türk Milletine Gençlik Aşısı’ sloganı ve Eğitim ve Kültür Vakfı adı ile bir çatı altında toplandılar. Teşkilat, ‘Ülkü Ocakları’ adı ile tanındı. Kısa zaman içerisinde Türkiye’nin dört bir köşe bucağında binlerce şube açıldı.

İZ BIRAKTILAR / ŞEHİT ERHAN CENGİZ isimli kitabın yazarı Oğuzhan Cengiz ve kardeşi Şehit Erhan Cengiz bu kuruluşa mensup idiler. Onlar ve dava arkadaşları; Türk-İslam Ülküsü’nü gaye edinen, kalpleri vatan sevgisi ve millet aşkıyla dolu, Türk diline, inancına, tarihine, töresine, hizmet etmeyi farz-ı ayın olarak kabul etmiş idealistlerdi. Hiçbir karşılık beklemeden akıllarını, bedenlerini vatan ve milletin varlığına, bütünlüğüne, selâmetine vakfettiler. Yalnız mensubu bulundukları Ülkü Ocaklarını değil, çeşitli sebeplerle tevkif edilip hapsedildikleri, ‘taş medrese‘ veya ‘Yusufiye‘ olarak andıkları hapishâneleri de fikir ve iman mutfağı olarak kabullendiler. Oralarda çilesini dolduranlar, ‘Hamdık, piştik Elhamdülillah‘ diyerek yeniden mukaddes vazifelerine koştular.

Mukaddes vazifelerini îfa ederken, nefs-i müdafaa sadedinde elini kana bulamak mecburiyetinde kalan ülkücülerin, idamdan önce dinî telkine gelen hocaları teselli etmek suretiyle gösterdikleri metanet, iman ve inanç… kelimelerle değil, ciltlerle kitapla bile ifade edilemeyecek mucize gibi destansı olaylardır. Onlar, idam olayını ‘nikâh‘ olarak adlandırabilen, Mevlana ruhlu, Yunus gönüllü, Yusuf ahlaklı insanlardı.

Oğuzhan Cengiz’in yazdığı kitap, böylesine mukaddes vazifenin ifası sırasında kızıl Komünistlerin kahpe kurşunlarına hedef olarak şahadet şerbetini içen bir ülkü devinin, Erhan Cengiz’in hayatını ve o hayatın çevresinde yaşanan olayları, olayların kahramanlarını ve olayların çağrıştırdığı düşünceleri, gerçeklerden bir mikron ölçüsünde dahi ayrılmaksızın duygu yüklü ifadelerle hikâye ediyor. Okuyucu şüphesiz görmeyecektir. Fakat satırlar arasında yazarın gözyaşlarını hissedecektir.

Kitap, elbette bir şehidin hayat hikâyesinden ibaret değildir. Bir tarihin kitabıdır. Bilindiği gibi tarih kitapları, geçmişteki olayları anlatmanın ötesinde geleceği planlayan, yol ve istikamet haritasının hazırlanmasına temel teşkil eden bilgiler ihtiva eder. Geçmişin cahili olanlar, geleceğin körüdür.

12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra Mamak mahkemelerinde ve oradan sevk edildikleri çilehanelerde ezilen, yok edilmeye çalışılan ülkücülerin bir kısmı istemeyerek, içleri kan ağlayarak kendilerini siyasetten, mücadeleden vatan müdafaasından tecrit ettiler. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra zaten çürük bir zemine oturtulan Komünizm ideolojisi de kâğıttan Kuleler gibi çökünce, kızılcıklar piyasadan çekilir gibi oldu. Onların yerine ortaya çıkarılan bölücü-ayrılıkçı PKK militanları meydanı boş buldular. Asker, polis, devlet memuru ve sivil halktan 30.000’den fazla insanımız şehit edildi.

Tarih, ders almak içindir. Ders alamayanlar için tekürrür eder.

Târihi tekerrür ettirenlere Oğuzhan Cengiz, İZ BIRAKTILAR / ŞEHİT ERHAN CENGİZ isimli kitabıyla dersler veriyor.

Bu memlekete komünizm gerekiyorsa ve komünizm yararlı bir şeyse onu da biz getiririz, size ne oluyor?’ Diyen gafil yöneticiler hep olagelmiştir. Kitap, bir yönüyle onları ‘uyandırmak’ gibi özel bir vazife îfa ediyor.

Anlayana…

Kitapta yer alan bölümlerin başlıkları bu derslerin görüleceği dershânelerin kapılarını açacak altın anahtardır. Birkaçı şöylece sıralanabilir: *Şehitlerimiz İçin *Ülkücü Hareket Olmasaydı Ne Olurdu? *Milliyetçilik… *Orhun Âbidelerinden *Divanü Lugati’t-Türk’te Türk *Üç Tarz-ı Siyâset’te Öne Çıkan Türkçülük *3 Mayıs 1944 Duruşmaları *Türkiye’de Komünist Faaliyetleri *Komando kampları *Eğer Kamplar Açık Kalsaydı… *Unutmak İhanettir *Dağlar Devriliyor *Her Şeyde Riya Olabilir Fakat Ölümde Asla *Kara Eylül… Ve diğerleri…

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

OĞUZHAN CENGİZ

Yazar ve yayıncı Oğuzhan Cengiz, 19 Mayıs 1959 târihinde İstanbul’da doğdu. Ailesi Artvin’den göçtü, ilk ve orta öğrenimini İstanbul’da gördü. Üniversite yıllarında, 12 Eylül 1980 Darbesi öncesi, siyasî mücadelelerde aktif olarak yer aldı; İstanbul Ülkü Ocakları Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu. 1978 yılında girdiği hapisten 1990’da çıktı. Sağmalcılar, Maltepe Askerî Cezaevi, Paşakapısı, Edirne, Malatya Sakarya’da hapis yattı. Hapisten çıkınca Sakarya’da Serdivan Anadolu Lisesi’nin kantinini işletti.

1991’de İzmit-Gebze’de kullanılmış ev eşyaları ticareti yapan şirket kurdu. 1993’te büro mobilyaları işine girdi. 1998’de iflas etti. 1999’da Çin Halk Cumhuriyeti’ne iş gezisine çıktı. Çin’den havaî fişek ithaline başladı. İşini ortağına devrettikten sonra, 2002’de, gazeteci Arslan Tekin’le haftalık Türk Haber Gazetesi’ni çıkardı. 25. sayısından itibaren gazetenin genel yayın müdürlüğü’ üstlendi. 56. sayıda gazete kapandıktan sonra Bilgeoğuz Yayınlarını kurdu. Bilgeoğuz Yayınları çatısı altında Fosil ve Bilgecan adlarıyla da kitaplar yayınlanlamaya başladı.

Hapishane günlüklerini yayınladı, biyografik çalışmalar yaptı.

Eserleri: Yanıkkale (Cezaevi günlükleri, 2001; ekli 7. Baskı  2005), Kapıaltı (Cezaevi günlükleri, 2004; ekli 13. baskı 2005), Sürgündeki Derviş (Özbekistan Erk Partisi lideri Muhammed Salih hakkında, 2005), Bir Yıldız Kaydı: 2005, Teşkilât Ercan Yavuz Selim Demirağ ile, 2006), Okul ve Aile Etkinlikleri Antolojisi (2008), Arşiv Belgelerinde Gün Sazak: 2008 Başkan Recep Haşatlı: 2009. Necdet Sevinç: 20010, Devlet Bahçeli: 2013, Ekmelettin İhsanoğlu: 2014, Metehan: 2016, Atilla: 2017, Timur: 2017, Cengiz Han: 2017.

 

KUŞBAKIŞI:

Şifanın Dili: MÜZİKLE TERAPİ

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 144 sayfalık kitapla yazar Arzu Çalık, müziğin ruh ve beden sağlığı üzerindeki ektilerini anlatıyor.

Müzik ve sağlık ilişkisi üzerine çalışmalar çok eski târihlerde başlamıştır. Günümüzde ‘müzik terapi‘ adı altında ilmî bir boyut kazanmıştır. Konu ile alakadar olan ‘modern psikiyatri’ uzmanları geliştirdikleri metotlarla problemli kişileri topluma kazandırarak, gerçek hayatla bağlarını sağlıyorlar ve kuvvetlendiriyorlar.

Müzikle terapi, çocukların da rûhen ve bedenen sağlıklı gelişmesinde önemli rol oynuyor.

Mayıs 2017 yayınlanan kitap, belirtilen konularda geniş kapsamlı ve faydalı bilgiler sunuyor.

MSN YAYINCILIK:

Hâkimiyeti Milliye Caddesi Nu: 58 Kat: 49-A Üsküdar/İstanbul Telefon: 0.216-495 90 58

Belgegeçer: 0.216 – 495 90 60  info@msnyayincilik.com www.msnyayincilik.com

 

KUŞBAKIŞI:

JÖNTÜRKLER / 1908 İhtilalinin Doğuşu:

Jöntürk devrine ve Jöntürk isyanlarına yol açan hâdiseler, merkezde olduğu kadar Balkanlar’da Araplar arasında ve İstanbul’dan hayli uzaktaki halk kitleleri üzerinde de tesirlerini hissettirmiştir.

Kitap batı milliyetçiliği düşüncesinin dünyanın diğer bölgelerine nasıl girdiğini ve yerleştiğini, milliyetçilik fikirlerinin bu uzak bölgelerde nasıl yeni politik müesseseler olarak şekillendiğini göstermektedir. Târihin tekerrürden ibâret olduğu yahut böyle bir eğilim taşıdığı örneklerle ispatlanmıştır.

Muhsin Önal Mengüşoğlu’nun Ernest E. Ramsaur’dan dilimize çevirdiği 13,5 X 21 ölçülerindeki kitap,  232 sayfadır.

PINAR YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi, Çatalçeşme Sokağı Nu: 27, Defne Han Oda: 15 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-520 98 90 Belgegeçer: 0.212-527 06 77  e-posta: bilgi@pinaryayinlari.com www.pinaryayinlari.com

SÂDECE YAPRAK DÖKTÜK:

Kitabın yazarı Belma Aksun, meslekten târihçi olmamansa rağmen fevkalâde üst seviyede üçlü bir târih şuuruna sâhip olan merhum ağabeyi Ziya Nur Aksun’un hayrü’l-halefi olduğunu, her satırda ayan-beyan ortaya koyuyor.

Şu satırları yazan kâlemin sâhibine ancak derin bir saygı duyulur:

ABD Asya’yı, Ortadoğu’yu hiç anlamamıştı da sanki Avrupa anlamış mıydı? Ne gezer?

1833’te Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa, askeri Kütahya önlerindeyken ‘Bundan sonra İstanbul’da Kavalalı Hânedânı mı göreceğiz?’ diye soran bir Avusturyalı gazeteciye ‘Siz Batılılar biz Doğuluları anlamıyorsunuz. Ben bu kanaatte olsam, oğlum bana isyan eder. Biz bu kanaatte olsak, şu ahâli bizi çiğner. Oğlum İbrahim, Üsküdar’a giderse, Sultan’ın ayaklarına kapanacak ve Mısır’a dönmek için izin talep edecektir. Sultan etrafının tesiriyle yanlış hareket etmektedir; Bu da Allah’ın biz Müslümanlara bir takdiridir‘ demişti. Nitekim Konya çatışmasında Osmanlı Sadrazam’ı Reşid Mehmed Paşa’yı esir eden oğlu Kavalalı İbrahim Paşa, O’na bir sadrazam gibi hürmet göstermiş ve İstanbul’a uğurlamıştı. Dahası, Sultana yazdığı mektupta Kütahya’da kışlamak için izin istemişti. Sadece ahâlinin değil devletin âsisinin gözünde bile devletin nüfuzu, tesiri böyleydi işte. (s: 33)

Bir başka Osmanlı değerlendirmesi:

İslam’ı baş tâcı eden Osmanlı, onun ezelî ve ebedî prensiplerine dayanan büyük bir devlet, çok ciddî bir sosyal düzen, âdil bir yönetim, mükemmel bir hukuk düzeni, çok kudretli bir  ordu, orijinal bir mimârî, yâni başlı başına bir medeniyet meydana getirmişti. Avrupalılar bu büyük kudrete karşı gelememişler ve küçük bir kıtaya sıkışıp kalmışlardı.

Hak, kuvvete dayanmadıkça anlamsız kalırdı. Avrupa onun için işgal ettiği yerlerde duramamıştı. Rusya da öyle… Yabancı istilaları, tıpkı eski kervanların konup göçmesi gibi geçip gitmişti. Fakat hayli önemli dertler ve problemler bırakmışlardı. Oysa Osmanlı, hukuka bağlı ve âdil bir kuvvet olduğu için asırlarca kalmıştı. Bugün hâlâ hasreti çekiliyorsa, nizam ve intizam unsuru adâlet ve hak teyitçisi olduğu içindir.

Biz, gittiğimiz her yere sulh, sükûn, huzur, adâlet ve nizam götürdük. Avrupa gittiği her yere medeniyet nâmıyla huzursuzluk, haset, nifak, sefahat ve fuhuş götürdü. Onların ‘hak’ dedikleri şey kuvvetten ibâretti.  Bizim kuvvetimiz ise dâima müeyyideli, daha doğru bir deyimle hukuka bağlı bir kuvvet olmuştu. Ne yapacağı, ne yapmayacağı belliydi. (s: 37, 38)

Hikâyenin kahramanı yaşlı ve bilge hanımefendinin (muhtemelen yazarın kendisinin), yaşadığı bir hâdise:

Metrobüsle karşı yakaya geçiyordu. Camın kenarında ayakta duruyordu. Yanı başında da 17-18 yaşlarında bir genç kız… Giderken çantasından bir paket bisküvi çıkarmış, paketi açmış ve mahcup bir gülümsemeyle kendisine ikram etmişti. Teşekkür etmişti. Ama bu içten davranış çok hoşuna gitmiş, ‘Biliyor musunuz‘ demişti, ‘dünyanın hemen hiçbir ülkesinde böyle bir olaya rastlayamazsınız. Sadece bizim ülkemize has bir şey bu ve çok güzel.’ Doğruydu da… Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle yedi kat yabancıyla kimse bisküvisini paylaşmazdı…

Sadece bu hasletimiz, elimizdekini başkalarıyla böylesine içtenlikle paylaşabilmemiz bile şu bencil, şu kendinden, kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen pragmatist, maddeci, fırsat düşkünü dünyaya hâlâ öğretecek şeylerimiz olduğunun göstergesiydi. Mevlânâ’nın dediği gibi:

Sanmasınlar yıkıldık, sanmasınlar çöktük;

Bir başka bahar için sadece yaprak döktük. (s: 81)

Diğer hikâyeler, günlük hayatta yaşanan sıradan hâdiselerle örgülü gibi görünse bile hissedebilen mesajlarla okuyucuya ferahlık veriyor: iyiye, güzele ve doğruya yönlendiriyor.

Ölümün güzel… Hayır, muhteşem bir târifi:

Hangi tohum yere dikildi de bitmedi?

Ne diye insan tohumundan şüphe ediyorsun? (s: 115)

Yeryüzünde söylenmedik söz kalmadığı iddia edilir. Doğrudur. O halde alaka çekmek için farklı bir şey söylemek mümkün değil. Bilinenleri farklı bir tarzda söyleyebilmek, tek tercih olarak kalıyor. ‘Herkes Bir Değil ki‘ başlıklı hikâyede bu tercih, başarılı bir şekilde kullanılıyor. (s: 116-122)

Hikâyelerin çoğundu yaşlı insanların, düşünce ve hayal ufkunda yaptığı gezintiler var. ‘Geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer‘ düşüncesi ağırlıkta ise de günümüzün güzellikleri, teşvik maksadıyla gözler önüne seriliyor. Hedef belli: İyiye, doğruya ve güzele… Ve dâima…

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

KISA KISA… KISA KISA…

 

1-MÜSLÜMAN KADININ AİLE VE TOPLUMDAKİ YERİ: Behiy Huliy / Özgü Yayınları.

2-NEFSİNİ BİLEN RABB’İNİ BİLİR: Kubilay Aktaş / Selis Kitaplar.

3-CENNET YOLLARI: Prof. Dr. Mehmed Zahid Kotku / Server Yayınları.

4-ATATÜRKÇÜLÜĞÜN KEMALİZME İHANETİ: Bora Demirci / Siyah Beyaz Yayınları.

5-DERİN FEDAİLER: Hakan Akpınar / Kamer Yayınları.

 

Dün Bugün Yarın (2)

0

“Bu devir (XVII. Asır) sadrazamları (başbakanları) arasında padişahları tenkit etmek şöyle dursun, onun sözünü vahî (vahiy) telâkkî edecek (sanacak) kadar tabasbusu (yaltaklanmayı) ileri götürenler olmuştur. Bir gün Sultan İbrahim (1640-1648), Sultanzâde Mehmed Paşa’ya: ‘Mehmed demiş, senden önceki sadrazamlar, bana bazen itiraz ederler, bu iş nâmakuldür (makul ve uygun değildir), derlerdi. Senden hiç böyle bir itiraz işitmedim. Sebebi nedir?’ Mehmed Paşa:’Siz, yeryüzünün halifesisiniz. Zıllullahsınız (Hâşâ Allah’ın gölgesisiniz). Kalbinize gelen her şey, ilhâm-ı Rabbânîdir (Allah’ın ilhâmıdır). Kavlen (söz olarak) ve fiilen (hareket olarak) sizden hata sâdır olmaz (meydana gelmez) ki, itiraz edeyim. Zahiren (görünüşte) nâmakul (uygunsuz) gibi görünen bazı hâlât (hâller) zuhur etse (ortaya çıksa) bile onun altında bâzı hikmet-i hâfiye (gizli hikmet ve gayeler) vardır ki, bizce malum değildir. Anın (onun) için redde cür’et (ve cesaret) edemem.’ diye cevap vermiştir.

“…Kendilerine böyle tabasbus edilen (yaltaklanılan) padişahlar elbette ki, despot kesilirler. XIV. Louis’nin ‘Devlet Benim!’ dediği gibi, bizimkiler de elbette ‘Herşey Benim!’ derler. Böylece devlet idaresinde, tamamen keyfî idare alır, yürür.

“Yalnız padişahlara değil, şehzadelere bile tabasbus ediliyor (yaltaklanılıyor) bu devirde. Meselâ, Fâtih Mehmed’i icabında (gerektiğinde) sopa ile döven bir Molla Gürânî çıkmadığı gibi, daha yeni tedrisata (öğretime) başlamış olan şehzadeler, methedilerek (övülerek), göklere çıkarılıyor.

“Bu devir, padişahların ilâhlaştırıldığı devirdir.

“I. Abdülhamit’in (1773-1789) oğlu Şehzade Mustafa ile Süleyman’ı birkaç kelime öğrenir öğrenmez, zamanın mutabasbıs (yaltakçı) şâirlerinden Enderunlu Fâzıl Efendi, bakınız nasıl methediyor:

“…Manzume(si)nin birinci kısmında şâirin I. Abdülhamid’i methetmesi ile, Sultanzâde Mehmed Paşa’nın 130 sene kadar önce Sultan İbrahim’i methetmesi arasında hiç bir fark olmadığı gibi, şiirin ikinci kısmında şâirin birkaç kelime öğrenen şehzadeyi methederken yaptığı mübalâğaya İran tarihinde bile tesadüf edilmez (rastlanmaz):

‘Hocası Cibril olan Şehzade; Şeyhülislâmı bile yanıltır.

Zira o evliya bir babanın, evliya bir oğludur.’

“Bu hâller karşısında insanın millet ve memleket hâline acımamasına ve hele eski debdebeli (görkemli) hâllerimizden bugünkü hâle gelişimize, oturup gözyaşı dökmemesine imkân var mıdır? Cemiyetler meziyetlerle yaşar, rezaletlerle yıkılır.

“Cemiyet hayatında bugün küçük, ehemmiyetsiz gibi görülen hatalar, yarın cemiyetin sînesinde tedavîsi zor hastalıklar tevlit eder (doğurur).

“Bilinmek lâzımdır ki, bugün cemiyet bünyesinde, ferdin ruhunda görülen marazî (hastalıklı) hâllerin mikropları 150-200 sene önce girmişti. Bugün bizim yaptığımız hataların seyyiatını da (kötülüklerini de) YARINKİ NESİLLER çekecektir. Ferdin ve cemiyetin vazife (görev) ve gayesi bugün gördükleri fena şeyleri söküp atmak, yarın meyve verecek olan iyi fidanlar dikmek olmalıdır.” (Türk Siyasî Tarihi, Tahsin Ünal, İstanbul-1974, s. 21-22)

Tarihin en şayanı dikkat tarafı İBRET DERSİ olabilmesi değil midir? Eğer tarih, sadece geçmişte olup bitenleri hikâye etmekle yetinirse, bıkkınlık veren bir geveze olur…Hayır! Tarih, pozitif ilimlerin temeli olarak, hâli ve istikbali (geleceği), mazide (geçmişte) yapıla gelmiş hatalardan, kusurlardan uzak tutmaya çalışır. Çalışmalıdır. Eğer tarih, bu öz vazifesini (görevini) yapamıyorsa, ya tarihçi eyyam (güne uygun hareket etme) siyasetinin ardından giden günün dalkavuğudur veya iktidarı temsil edenlerin kafası, tarih hakikatlerini alamayacak kadar kendi sathî (yüzeysel) ve köksüz içine dönmüştür. İkisi de, ülkeler ve milletler için aynı derecede hazin (ve üzücü) bedbahtlık (mutsuzluk) lardır…Tarih tekerrürdür iddiasının doğruluğuna inandıracak bir devirde yaşıyoruz. Bu idraki, sadece sağduyulara ve sezişlere bırakmadan, müşahhas vak’alar (somut olaylar) hâlinde okurlarının huzûruna çıkarmak, tarihçinin şüphesiz ki cesaret isteyen temel vazifesidir. (Cemal Kutay, Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, Cilt:1, Sayı:2, Nisan-1957, s. II

 

Çocuğumuz ve Biz

Çocuklar iyi ve fena huyları, anne babalarından alırlar. Türk Atasözü

Aile, çocuğun topluma uyum sağlama aşamasındaki ilk basamaktır. Aile bireyleri ve çocuğun birbirleriyle olan etkileşimleri, çocuğun aile ve toplum içindeki yerini belirlemesinde önemli rol oynamaktadır.

 

Çocuk eğitiminde, anne babaların dikkat etmeleri gereken bazı kurallar:

1. Çocuğun gelişimini, başkaları ile karşılaştırmadan ele almak gerekir. Anneler, babalar ve diğer yetişkinler çocukları çok beğendikleri kişilere benzetmeye çalışmamalıdırlar.

 

2.Çocuk her zaman başarılı olmayabilir. Başarısız olduğu durumlarda onun güvenini sarsacak şekilde davranmak da, hayal kırıklıklarına karşı sürekli korumak da, aynı derecede sakıncalıdır. Hatalarından çok başarılarını dile getirmeli, bazı şeyleri becerememenin normal olduğu anlatılmalıdır.

 

3.Anne ve babalar çocuklarını eğitirken davranışları uyumlu olmalıdır. Çocuklarını paylaşmadan, tutarlı davranmalıdırlar. Birbirlerinin hatalı davranışlarını çocuğun olmadığı bir ortamda konuşup anlaşmaları gerekir. Aksi takdirde çocuk kime güveneceğini bilemez, saldırgan ve güvensiz olur.

 

4.Çocuğun her davranışına her zaman tepki verilmemelidir. Onun da kızgın olabileceği, yanlış davranabileceği unutulmamalıdır. Duygularını açıklamasına, neden öyle düşündüğünü anlatmasına fırsat tanınmalıdır.

 

5.Yetişkinler çocuğu eğitirken kızgınlık ve kırgınlıklarını kontrol altına almalı ve çocuğa ağır sözler söyleyip fiziksel ceza vermemelidirler. Sakinleşip, bir kez daha düşünüp öyle davranmalıdırlar.

 

6.Çocuğun her istediğini, istediği anda sağlamamalıdır. Bir şeyi elde etmek için çaba göstermesi gerektiğini öğretmeli, bundan zevk alması sağlanmalıdır. Her istediğini elde etmeye alışan çocuk ileride çok kolay hayal kırıklığına uğrayabilir.

 

7.Yetişkinlerin de hata yapabileceği, özür dilemelerinin gerektiği öğretilmelidir.

 

8.Tutulamayacak sözler verilmemelidir. Çocuğu baştan savmak için o anda yumuşak davranıp sonra sertleşmek çocuğun güvenini kırar ve bunu genelleyip bütün insanlara güvenmeyebilir.

 

9.Çocuklara kararlı ve doğal bir ilgi ve sevgi göstermek gerekir. Yetişkinlerin her türlü davranışlarında tutarlı olmaları çocukların bağımsız karar alabilmelerini ve kendilerine güvenmelerini sağlar.

 

10.İnsanların yaşamları boyunca faydalı işlerle ilgilenmelerinin ve çok çalışmalarının onları saygıya layık yapacağı öğretilmelidir. Okumanın ve öğrenmenin insana kazandırdığı değerler hissettirilmelidir.

 

11.Çocuklar taklit ederek öğrenirler. Onlara ahlak kurallarını, toplumsal değerleri, dürüstlüğü ve objektif davranmanın yararlarını anlatırken yetişkinler de bunlara layık olacak şekilde davranmalı, iyi model olmalıdırlar.

 

12.Çocukları ön planda tutmak, aile yaşamını onun isteklerine uygun olarak planlamak doğru değildir. Hep el üstünde tutulmaya ve isteklerinin karşılanmasına alışmış çocuk, toplum içinde bencil bir kişilik gösterir. İnsan ilişkilerinde de başarısız ve dengesiz olur.

 

Ailenin ihtiyaçları ve yaşam planı bütün aile bireyleri ile birlikte konuşulmalı ve tartışılmalıdır. En önemli ve öncelikli ihtiyacın ne olduğuna karar verilirken çocuk da fikrini söyleyebilmeli ve yetişkinler ona konuyu saptırmadan, nedenleri doğru bir şekilde açıklamalıdırlar

 

13.Çocuklara doğayı tanıtmalıdır. Çevrelerindeki canlı ve cansız varlıkları sevmek ve korumak öğretilmelidir. Çocuğun yakın çevresindeki yetişkinler birbirlerini severek ve birbirlerine saygılı davranarak ona örnek olmalıdırlar.

 

Bu davranışların bir süre gerçekleştirilmesi çocuğun istendik yönde gelişmesini sağlayamaz. Bu nedenle davranışlarda tutarlılık ve süreklilik ebeveynler için anahtar kelimeler olmalıdır.

 

Sevgiyle kalın…

 

Bilim ve Sanat için Gerekli İklim

İtalya seyahati yapıp Floransa’yı ziyaret eden herkes bir ailenin ismini öğrenir: Medici Ailesi.  Mediciler 14. ve 17. yüzyıllar arasında Floransa’da yaşamış güçlü ve etkin bir ailedir.

Bankacılık alanında elde ettiği gücü dini ve siyasi alana taşıyan aile içinden dört papa, çok sayıda Floransa hükümdarı ve daha sonra Fransa kraliyet mensupları yetiştirdi.

Ayrıca Rönesans’ın başlamasında en etkili faktör oldular.Böylece Avrupa ve dünya tarihine çok önemli izler bıraktılar.

Daha 14. Yüzyılda iken bankacılık işine girdiler. Medici Bankası sadece Avrupa’nın değil, tüm dünyanın en kârlı ve en zengin kuruluşuydu. Mediciler zamanla Avrupa’daki bankaların kurumsallaşmalarının öncüsü haline geldiler. Zamanla Vatikan’ın bankeri oldular.

Bu zenginlikleri, Papalığın ve birçok devletin ve soylu ailelerin bankeri olmaları ile elde ettikleri dini ve siyasi gücü çok akıllıca kullanan Medici Ailesi’nin Avrupa ve Dünya bilim ve sanat tarihine inanılmaz katkıları oldu.

15. Yüzyılın başlarında Floransa’da ilk Platon Akademisi’nin kurulmasına öncülük ettiler. Platon‘un eserlerini Yunancadan Latinceye çevrilmesini sağladılar.

Rönesans’ın dâhi sanatçılarının hemen hepsi Medici’lerin himayesinde idi. “Marifet iltifata tabidir” sözü gereğince bu dâhi sanatçılara (kendi saraylarında ikamet etmeleri ve Saray’ın atölyelerinde çalışma dâhil) verdikleri imkânlar onların bugün hayranlıkla izlediğimiz muhteşem eserleri vermesini sağladı.

Kimler miydi bu ailenin himayesindeki dahi sanatçı ve bilim adamları?

Perspektifin öncüsü sayabileceğimiz mimar Brunelleschi,

Işığı resimde ilk kullanan Piero della Francesca.

Rönesans’ın müjdecisi ressam Giotto ile ilk defa Hıristiyan efsaneleri dışında resim yapan Boticelli.

Keşfetmek için yola çıkan ve bir kıtaya adını veren Amerigo Vespucci,

Michelangelo’dan Leonardo da Vinci’ye kadar sanat ve bilim tarihinin dâhileri Mediciler’in koruması altına girdiler.

“Dünya yuvarlak” dediği için kilise tarafından aforoz edilen Galileo Galilei’yi Floransa’ya Mediciler davet ettiler.

************************************

Medicilerin İnsanlığa Katkıları

İtalyancayı kullandığı için soylular ve aydınlar tarafından aşağılanan Dante‘ye sahip çıkan da Mediciler oldu. İtalyanca önemli bir dil haline geldi.

Batı Edebiyatı’nın en önemli kaynaklarından Homeros‘un eserlerini yazılı hale getirdiler.

Mediciler Avrupa, Yakın Doğu ve Alman manastırlarından nadir bulunan kitapları ve elyazmalarını tek tek topladılar.

İtalik” yazı tipi ya da modern el yazısı Mediciler sayesinde doğmuştur,

Avrupa’da porseleni ilk onlar üretti. Muhteşem Lorenzo Medici (1449-1492) Floransa Üniversitesi’ni kurdu, Bilim, Rönesans sanatçılarının kaynağı oldu.

Floransa’da ilk resim sergisi ve katalogu daha bir Medici sayesinde 15. yy da yapıldı. Müzeler galeri tarzı teşhir düzenine kavuştu.

Sanat Tarihinin babası sayılan Vasari, Medici koleksiyonlarının sanat yönetmenidir. Sanat eğitiminde akademi düzenine geçişi başlatan Vasari’dir. İlk sanat akademisi 1563’te, zamanın Medici prensi ile Michelangelo ve Vasari’nin yönetiminde kuruldu. Daha sonra da Roma, Polonya, Paris ve Antwerp sanat akademileri izledi.

Avrupa’nın ilk büyük kütüphanesini bir Medici kurar; mimarı Michelangelo’dur.

HİMAYELERİNDE BULUNAN BÜTÜN DAHİ BİLİM VE SANAT ADAMLARININ ESERLERİNİN ÜRETİMİNDE KATKILARI OLDU.

************************************

Bütün Dehalar Neden Aynı Dönemde Çıktı?

Mediciler’in bilim ve tabiat tarihi adına destekledikleri çalışmaların insanlığa çok katkısı oldu.

İnsanlığın yetiştirdiği bunca büyük dehanın hepsinin aynı dönemde yetişmesi bir tesadüf değildi.

Bilim ve sanat üzerinde yeşereceği bir toprak ve uygun iklim ister.

İşte Mediciler bu zemini ve iklimi yaratarak Rönesans’ın doğmasına, Avrupa’nın ve dünya tarihinin değişmesine yol açtılar.

Ancak tarih tek düze gelişmelerden ibaret değildi. Sosyal ve siyasi şartlar değişkendi. Medici ailesini devam ettiren kişiler de aynı vasıf ve kabiliyette değildi. Bu sebeple Floransa ile bugünkü İtalya sınırları ve Fransa’da etkili olan 400 yıllık Medici dönemleri dalgalı bir seyir takip etti.

Bundan bilim adamları ve sanatçılar da etkilendi.

************************************

Türkiye’de Bilim ve Sanat İklimi

Bugün modern dünyada bilim ve sanatın gelişmesi için gerekli zemini ve iklimi yaratmak görevini devletler üstleniyor. Ayrıca büyük sermaye gücüne sahip olan özel sektör de bilim ve sanatın gelişmesi ile kârlılığını ve bu alandaki sosyal projeler ile saygınlığını artırabileceğini biliyorlar.

Kendi ülkemizin geleceğine dair tahminde bulunurken devletimizin ve özel sektörümüzün bilim, sanat ve kültürün gelişmesi için uygun zemin ve iklim yaratılmasını sağlayıp sağlayamadığımıza bakmamız gerekir.

Aziz Sancar Türkiye’de olsaydı Nobel bilim ödülünü alabilir miydi?” sorusunun cevabı hepimiz biliyoruz ki olumsuzdur.

Neden dünya çapında bilim adamları, mimarlar, mühendisler, sporcular, ressamlar, müzisyenler vd alandaki sanatçılar çıkarmakta yetersiziz?

Bunları yetiştirmek için gerekli iklim 15 sene öncekinden daha iyi diyebiliyorsak ne mutlu bize.

Yoksa bilim ve sanatın gelişmesi için gerekli iklim iyileşmek şöyle dursun kötüye gitmişse; iyi bir özeleştiri yapmanın ve acil tedbirleri almanın zamanı gelmiş de geçiyordur.

Tahsil yapmamayı öven rektörler, cüppeliler çıkarmışsak, Atatürk heykellerine saldırılar yaygınlaşmışsa alarm zilleri çalıyor demektir.

************************************

Yapanlar ve Yakanlar

Floransa’nın RÖNESANS’I başlatan parlak döneminde, Medici Ailesinin en güçlü olduğu dönemlerden birinde,ortaya çıkan bir papaz bütün dengeleri değiştirir ve Floransa’daki bilim ve sanatın ilerleyişini tersine döndürür.

Papaz Savonarola, Floransa’da vaazlarıyla müthiş etkili olur.

Yobaz papaz, geleceği görebildiğine ve Tanrı’nın kendisi aracılığıyla dile geldiğine herkesi inandırdı.

“Vaazlarında Floransalıları, İsa Peygamber dönemi sadeliğine dönmeğe, Platon gibi düşünürleri okumamaya, lüks ve sefa içindeki bir hayat sürmemeye davet ediyordu. Yoksa Tanrı’nın onları korkunç bir şekilde cezalandıracağını anlatıyordu.

Papazın tarzı ve sözleri çok etkileyici oldu. Boticelli gibi sanatçılar ve hatta Muhteşem Lorenzo Medici bile korkup ona saygı duyuyordu.

Üstüne siyasi ve ekonomik sıkıntılar da eklenince halk papazın kehanetlerinin gerçekleşmesinden daha çok korkmaya başladılar. Fakir hayatı yaşamaya, kadınları manastırlara kapatmaya başladılar.”

Papazın vaazları çok etkili oldu. Halk galeyana gelip Medici taraftarlarını öldürdü. Hatta bir dini tören sonucunda pek çok kitap, sanat eseri Senyör Meydanı’na yığılarak yakıldı.

Medici ailesi bu gelişmeler üzerine şehri terk etmek zorunda kaldı. Floransa yönetiminde artık Papaz Savonarola vardı.

Halk bir süre sonra papazın sadece laf ürettiğini anladı ve isyan etti. Savonarola’yı yargılayıp Senyör (Signoria) Meydanı’nda yaktı.

Akabinde Mediciler, Floransa’ya geri döndüler.

Tarih gösteriyor ki kişiler ve siyasi akımlar baki değil. Kalıcı olanlar ürettiğiniz veya uygun zemin ve iklim hazırlayarak üretilmesine yardımcı olduğunuz eserler ile gönüllerde bıraktığınız izlerdir.

 

 

Barok Müzik ve Klavsen Sanatkârı, Prof. Dr. LEYLA PINAR TANSEVER Hanımefendi ile Ülkemizde ‘Üvey Evlat’ Muamelesi gören Müzikle Alakalı Meselelerimizi Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Öncelikle, röportaj teklifimi kabul buyurduğunuz için teşekkürlerimi sunarım. Müziğin târifi ile başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Leyla Pınar Tansever: İnsanlar birbirleriyle haberleşmek, iletişim kurmak ihtiyacını duymuşlardır. Aralarındaki samimiyeti, sevgilerini, duygularını ifade etmek için imkânlar aramışlardır. Müzik, bu ihtiyaçları karşılayan araçlardan biridir.

Çetinoğlu: Aileler çocuklarına kaç yaşında iken müzik dersi aldırmaya başlamalı ve seçimi nasıl yapmalı?

Prof. Tansever: Eğitimden ziyade müzikle ilişki kurmalarını sağlamakla, müziği sevdirmekle işe başlanmalıdır. Bir yaşında hatta daha erken yaşlarda desibeli1 yüksek olmayan yumuşak tondaki sesler, mesela ninniler ve çocuk şarkıları dinletilmelidir. Çok da uzun süreli ve sık sık değil. Arada bir müzik dinletmek faydalı olur. Çocuk böylece müziğe alıştırılır. 3-4 yaşından sonra şarkılar, türküler dinletilebilir.

Müziğin, düşünceleri hızlandırmak, düşünceler arasında koordinasyon sağlamak gibi özellikleri de vardır. Bu hususta, alışkanlık kazandırmaya yardımcı olur.

Çetinoğlu: Müzik icra etme yaşına geldiğinde neler yapılmalı?

Prof. Tansever: Çocuğun koro çalışmalarına katılmasını sağlamak en uygun yoldur. Çocuk birlikte çalışmayı öğrenir. ‘Ekip çalışması‘ kavramını benimser. Daha sonra da vurmalı çalgılar çocuğu müziğe daha çabuk yakınlaştırır.

Çetinoğlu: Vurmalı çalgılar hangileri olabilir?

Prof. Tansever: Genelde mandolinle başlatıyorlar. Koro çalışmaları daha verimli oluyor. 14-15 yaşlarına gelince küçük bir blok flütle devam edebilir. 18’inden sonra şan ve ses eğitimine başlanabilir.

Çetinoğlu: Amatör ve profesyonel… Müzisyen olabilmek için yetenek-çalışma oranı nasıl olmalı?

Prof. Tansever: Her insan müzik yapabilir. Belli bir yere kadar ilerleyebilir. Fakat o noktanın ilerisine geçebilmek, artistik bir seviyeye ulaşılmak isteniyorsa, o zaman yetenek konusu karşımıza çıkar. Yetenek olmayınca başarıya ulaşmak zordur. Sahne, resim ve heykel sanatlarının tamamında olduğu gibi… Oran meselesine gelince % 40 yetenekle bir şeyler yapılabilir. Daha ilerisi için 70’e, 80’e ihtiyaç vardır. Diğer taraftan, çalıştıkça yetenek kazanmak da mümkün olabilir.

Çetinoğlu: Müzik, yalnızca müzik, özellikle yalnızca eğlence ve dinlenme aracı olmasa gerek. Türk müziği söz konusu olduğunda Türkçe ve Dîvan Edebiyatı ile yakın bağlantısı var. Kelimelerin telaffuzu ve mânâları hakkında bilgi sâhibi olunmalı. Başka hangi ilimlerle bağlantılı olduğu söylenebilir?

Prof. Tansever: Müzik, özellikle beste yapmak, düşündürücü bir meşguliyettir. Daha çok müzik üretimi yaparken, kendini gösterir. ‘İlham geldi, yazıyorum‘ yerine, ‘düşünüyorum ve yazıyorum…’ demek daha doğru olur. Önce bir motif üzerinde başlanır. Sonra bu motifi çoğaltmak ve geliştirmek üzere çeşitli metotlar denenir. Eskiden söz ve müzik berâber yürütülürdü. Bu sebeple edebiyat ve deyişler işin içine girerdi. Âşıklar böyle çalışırlardı. Üretimleri makbul, değerli deyişlerdi. İki kelimeyle çok şeyi izah ederlerdi. Hem batıda hem bizde, edebiyattan başlanarak müzik eserleri meydana getirildi. Devrin büyük şairlerinden malzemeler alındı. Mesela Almanlar Goethe, Schiller, Wieland ve Herder gibi şâirler, müzisyenlere beste yapmak ilhamı ve zevki kazandırdılar.

Bir de sözsüz müzikler var. Bu, ayrı bir eğitim alanıdır. Buna ‘salt müzik‘ dersek, salt müzikle de verilebilecek değerli mesajlar vardır. Beethowen de öyle yapmıştır. Üçüncü Senfoni Napolyon’un hikâyesi üzerine hazırlanmıştır. Sonradan Napolyon’un azametli, savaşçı ve istilacı özelliği ön plana çıkınca, Avrupa’nın içlerine doğru yürüyüp Rusya’ya kadar ilerlediğinde, saldırgan bir karaktere büründüğünden bestekârı, eserinin ismini değiştirip ‘Bir Kahramanın Senfonisi‘ adını tercih etmiştir. Senfoniyi dinlerden hakikaten bir kahramanı tahayyül ederiz. Böyle bir tematik arakteri vardır.

Marş, ayrı bir karakterdir. Marş müziği ile vals müziği dinlerken bu karakter farkı derhal anlaşılır.

Çetinoğlu: Yalnız ülkemizde değil, dünyanın her tarafında ‘popüler müzik‘ olarak adlandırılan tür revaçta. Bu değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Tansever: Popüler müzik, adı üzerinde: halk tarafından sevilen müziktir. Zaten müzik halkla birlikte başlamıştır. Orta çağda da öyledir. Rönesans’la birlikte duyguların en güzel şekilde ifâde edilebilmesi için sistem geliştirildi. Bestekârlar halktan aldıkları motifleri süslemeye başladılar. Bu tür çalışmalar gittikçe gelişti. Avrupa’daki büyük bestekârlar ve bizde; Ahmet Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin ve Necil Kâzım Akses gibi bestekârlar halk şarkılarımızla ilgilendiler. Âşık Veysel, klasik müzikte Şevki Bey, Hacı Ârif Bey, Tanbûrî Cemil Bey gibi bestekârlar, halkın deyişlerine kulaklarını kapatmadılar. Onlar da halk kültürünü kaynak olarak almışlardır. Çünkü bir sanatkâr, önce kendi kültürünün kaynaklarını kullanmalı. Ondan aldığı güçle kendi benliğindeki düşüncelerle eserlerini süsleyebilir.

Çetinoğlu: Günümüz şartlarında, ülkemizde ‘pop müzik‘ olarak adlandırılan müzik türüne bakarsak efendim…

Prof. Tansever: Ülkemizde, ‘pop müzik adı altında, melodiden çok ritme dayalı müzikler yapılıyor. Gençler onu seviyor. Şarkının sözleriyle ilgilenmiyorlar, melodi aramıyorlar. Hareketlilik içinde, gürültüler arasında müziği yalnızca bir eğlence vasıtası olarak kullanıyorlar. Rap, rap, rap… tak, tak, tak… güm, güm, güm eğleniyorlar. Çok da karşı değilim fakat tercihim değil.

Günümüzde insanları zarâfete, inceliğe, nezâhate yönlendirecek müzik, çok gerilere itildi.

Küçücük çocuklar bile sözlerini hemen ezberleyip söyleyebiliyorlar. Günümüzde konuşmalar da basitleştirildi. Düşünceler tek veya iki kelimelik cümlelerle seslendiriliyor. Romanlarda eski derinlikler, hazlar yok. Bu bozukluklar, toplumunun dünyaya yaydığı zevksiz pratiklikler oldu. Aynı zamanda Türkçenin inceliğini de bozdu, ifâdelerdeki derinliği yok etti. Pratikleşme kültürsüzlüğü geliştirdi.

Çetinoğlu: Böyle devam eder mi yoksa hatamızı anlayıp aslımıza, inceliklere, bediî zevklere döner miyiz?

Prof. Tansever: Keşke dönebilsek. Fakat pek de mümkün gözükmüyor. Romanlar kısaldı ve yavanlaştı. Eski uzun soluklu, tasvirli ve derin tahlilli romanlar yok artık. Roman okuma zevki de öldürüldü. Okuyucuyu saran, içine çekip alan romanlar kalmadı. Her şey çok basitleştirildi.

Çetinoğlu: Şimdi efendim, müsaadenizle sizin aslî çalışma alanınıza girelim.  Konunun uzağında olan okuyucularımız için ‘Barok Müzik Nedir‘ diye sorsam?

Prof. Tansever: Barok müzik Rönesans’tan sonra ortaya çıktı. Barok müzik, insanların bütün duygularını müzikle ifâde edebilecekleri inancıyla ve ‘bu benim eserim, altına da imzamı atıyorum‘ diyebileceği dönemin ürünüdür. Yalnız duygular değil, duygularla birlikte, tasvirlere dayalı ayrıca insanları kucaklayıcı müzikler yapılmaya başlandı. ‘Barok‘ denilen müziğe insanlar alışık değildi. Batıdaki ilâhî müziğinden sonra halkın beğendiği, gayet oynak, çok hareketli, kızgın veya şefkatli veyahut ta gülücükler dağıtan sözlerle, garip kelimelerle işlenen, dikkat çekici eserler yapıldı. Barok bir anlamda ‘acayiplik‘ demek… Çok ilgi çekicidir. Biz bunu, tiyatroda daha iyi görebiliyoruz. Aynı kelimeler birkaç defa üst üste kullanılıyor. Acaip, garip, garabetlerle dolu… Bol miktarda abartılı bir müzik türü…

Bir başka ifadeyle Barok müzik, pazıl gibi. Pek çok parçanın bir araya gelmesiyle oluşan bir bütün.

Çetinoğlu: Osmanlı Devleti’nde de bir dönem barok müzik revaçta oldu. Ne zaman ve nasıl geldi?

Prof. Tansever: 1600’lü yıllarda geldi. O asırda Portekizliler, dünya deniz ticaretine hâkim durumdalar. Portekizli ve İspanyol gemiciler ve tüccarlar İstanbul’a da geliyorlar. Beraberinde barok müziği de getiriyorlar. İtalyanlar geliyor. Aralarında müzisyenler var. Kendi müzik âletleri ile kendi müziklerini icra ediyorlar. Böylece İstanbul’a Barok müzik yaygınlaşıyor, saraya kadar giriyor.

Barok müzikle alakalı söylentilerden biri şöyle: O dönemde inci merakı var. Süs ve ziynet malzemesi olarak kullanılıyor. Yuvarlak olması gerek. Yuvarlak olmayınca veya yamuk şekilli olunca ‘barok inci‘ deniliyor. Barok inciler tercih edilmiyordu, pek de para etmiyordu. Bunları değerlendirmek için bir moda yaratıldı, adına da ‘barok mücevherat‘ denildi. Sonra Barok sitili, diğer eşyalara da uygulanır oldu. Böylece ‘Barok dönemi‘ denilen zaman dilimi oluştu.  İstanbul’da zenginler arasında ve saray çevrelerinde de etkileri görüldü.

Çetinoğlu: İstanbul Barok Topluluğu’nun kurucususunuz. Ne zaman kuruldu, hedefleri nelerdir, neler yapıldı? Anlatır mısınız?

Prof. Tansever: Kuruluşu epeyce eskidir. Yurt dışındaki eğitimimden sonra 1970’li yılların sonunda Türkiye’ye geldiğimde Cemal Reşit Rey hayatta idi. Bana, ‘Bir küçük barok müzik grubu kuralım‘ dedi. İstanbul Filarmoni Derneği’nde bir klavsen vardı. Grup oluşturduk, barok müzik konserleri vermeye başladık. Nuri İyigün adında bir arkadaşımız vardı. Sonra rahmetli oldu. O keman çalıyordu. Ben klavsen… Sonra Nazım Acar vardı, flütçüydü. İlk barok gurubu böylece ortaya çıktı. 1994 yılında İstanbul Barok Topluluğu’nu kurdum. Gençlerin barok müzikle ilgilenmesini sağladık.

Çetinoğlu: Barok Müzik, müzik eğitimi veren okulların müfredat programında var mı?

Prof. Tansever: Yok. ‘Var‘ deniliyorsa da ‘barok’ olarak söylenmiyor. Ayrıca, seslerin farklı olması sebebiyle aynısı olmuyor. ‘Haydi şu küçük parçayı çal da söylensin‘ deniliyor. Konservatuar repertuarında tam olarak ‘barok müzik var‘ demek doğru değil.

Çetinoğlu: Okullarda müzik‘ bahsi açılmışken sorayım: Lise sınıflarında zannedersem müzik dersi yok. Olmalı mı, olmalı ise neden yok?

Prof. Tansever: Tabiî ki olmalı. Eskiden korolar vardı. Lise koroları… Yarışmalar yapılırdı. İlkokullarda mandolin dersi vardı, blok flüt dersi vardı. Şimdi hiçbiri yok. Belki birkaç okulda var. Fakat yüzdeye vurursanız, ‘yok‘ denilebilir. Kültür politikası olarak yok.

Ben size daha acısını söyleyeyim: Yeni açılan bir üniversitenin ilanında gördüm: ‘Bizim üniversitemizde resim, müzik, sahne sanatları gibi, çocukları oyalayacak dersler bulunmamaktadır’ deniliyordu. Yüz karası bir ifade…

Çetinoğlu: İlk ve ortaokullardaki müzik eğitiminin yeterli olduğu söylenebilir mi?

Prof. Tansever: Hayır. Kesinlikle söylenemez.

Çetinoğlu: Herhangi bir müzisyen, (eskilerin tabiri ile) alayda mı iyi yetişir, okulda mı?

Prof. Tansever: Eskiden herkes alaylı idi. Usta çırak ilişkisi vardı. Müzikle alakalı okullar açılınca usta-çırak eğitimi kalmadı. Okullarda ve özel derslerde usta-çırak ilişkisi varsa da eskisi gibi değil. İlmî çalışmadan da taviz vermemek lâzım.

Çetinoğlu: İstanbul Teknik Üniversitesi bünyesindeki Türk Mûsıkîsi Konservatuarında, Yrd. Doç. Dr unvanından sonraki akademik unvanları alabilmek için batı dillerinden birini bilme şartı aranıyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Tansever: Her okulda öyle. Yabancı dil, yabancı kaynaklar üzerinde araştırma yapmak için gereklidir. Türkçe kaynaklar yeterli görülmemeli. Hiç değilse müzikle ilgili konularda araştırma yapacak kadar yabancı dil bilmek gerekiyor. Bir değil, iki – üç dil belmesi daha faydalı olur.

Çetinoğlu: Özelde gençler için, genelde bütün insanlar için müzik eğitiminin, hiç değilse, müzikle ilgilenmenin, müzik hakkında bir miktar bilgi sâhibi olmanın sağlayacağı faydalar nelerdir?

Prof. Tansever: Çok çeşitli kazançları var. Mesela iç huzurlarını artırabilir. Çocuklar koro çalışmasına katılırlarsa, koordinasyon alışkanlıkları gelişir. Müzikle meşgul olanların diğer konularda da becerikli oldukları anlaşılmıştır. İyi şeyler yapıyorlar. Müzikle ilgilenmek çevre edinmekte büyük avantajlar sağlar. Dostluk ilişkileri pekişir, yakınlaşmayı kolaylaştırır, insanların birbirlerini sevmesine zemin hazırlar. Sevgi her şeyin başıdır, Sevgisiz hayat, tercih edilebilir bir düzen değildir.

Çetinoğlu: Efendim, sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz mesajınızı lütfederek röportajımızı bitirebilir miyiz?

Prof. Tansever: Bu tür çalışmaların sık sık yapılmasının, ülkemizdeki televizyon kanallarında sanatla ilgili programların artırılmasının faydalı olacağını düşünüyorum. Çocuk programlarında müzikle alakalı bölümlerin eksikliği hissediliyor. Ağaç, yaşken eğilir. Küçük çocuklar, Itrî’nin, Bach’ın, Zekâi Dede’nin, Aşık Veysel’in kim olduğu hakkında bilgi sâhibi olurlarsa, hayatı renklenir, ufku genişler. Kültür zenginliği kazanırlar. Netice itibâriyle de sosyal hayatta, iş hayatında daha başarılı olurlar. Müzik, doğumdan ölüme kadar hayatın her safhasında zâten var. Fakat tesirli değil. Kalıcı ve etkili olması faydalıdır. Mesajımı böylece özetlemiş olayım.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim efendim.

Prof. Tansever: Ben de teşekkür ediyorum.

1 Desibel: Seslerin şiddetini ölçme birimi.

2Tematik: Esere hâkim olan fikir ve his ile alakalı

3Rönesans: Bir medeniyetin köklerine dönerek yeniden doğması için yapılan çalışmalar.

 

Prof. Dr. LEYLA PINAR TANSEVER:

İstanbul’da doğdu. İstanbul Konservatuarında okudu. Cemal Reşit Rey’in tavsiyesi üzerine Avrupa’ya gitti. Sırasıyla Padova-Cesare Pollini Konservatuarı, Poitiers Üniversitesi Müzikoloji Bölümü, Paris-Sorbonne Ecole des Hautes Etudes’de ve Paris Ecole Normale de Musique’de eğitim gördü. “Licence de ‘Harmony” klavsen dalında “Premier prix” ve “Diplome decConcertiste” aldı.

Fransa’da JMF “Rencontres Musicales” ve “Frangois Henri Clicquot” ödüllerinin kazandı.

Bruno Coltro, Solange Corbin, Antoine-Geoffrey Dechaume, Nadia Boulanger ve Robert Köhnen’in öğrencisi olup, ihtisaslaşmasına Santiago da Compostella’da Raphael Puyana, Venedik’te Kenneth Gilbert, Comminges’de J.P.Brosse, Michel Chapuis, Danielle Pianna (org) ve Guildhall Music School’da Christopher Kite (forte piyano) ile kurslarda devam etti.

Collegium Musicale Antiquae, Ensemble Mondial, I. Fiamminghi, Holland Calefax, Brüksel Kraliyet Senfoni orkestraları ile solist olarak konserler verdi.

R. Kohnen ve P.Dombrecht gibi dünyaca ünlü barok müzik uzmanlarıyla Avrupa’da pek çok defa ikili konserler verdi. Ayrıca bütün Avrupa ülkeleri ve Amerika’da resitaller verdi. “Al Bustan”, “Anvers-I Fiamminghi in Campo”, “Uluslararası İstanbul Müzik Festivali”, “Brüksel-Printemps Baroque”, katıldığı festivallerden bazılarıdır.

Cumhuriyetin 75. Yılı için dâvet edildiği New York-Birleşmiş Milletler binasında Çağdaş Türk bestecilerinin eserlerinden oluşan bir resital verdi.

Fransa, Hollanda, İsviçre, Belçika ve Türkiye Radyo ve televizyonlarında solo ve film müziği kayıtları bulunmaktadır.

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO), İstanbul Devlet Senfoni, İstanbul Radyo Oda ve İstanbul Filarmoni Oda Orkestraları ile birçok barok ve çağdaş konçertonun Türkiye’de ilk seslendirişini gerçekleştirdi. Ertuğrul Oğuz Fırat’ın kendisine ithaf ettiği Klavsen Konçertosu’nun dünya prömiyerini Ankara’da CSO ile gerçekleştirdi. Aynı eseri Brüksel Kraliyet Senfoniyle icra etti. Özellikle Fransız basını ve Avrupa müzik çevresinin dikkatini çeken ilk CD’si Fransa’da “Diapason” değerlendirmesi almış, çağdaş Türk bestecilerinin eserlerine yer verdiği bir başka CD’si ise Cumhuriyetin 70. Yılı için yapılmıştır.

Elemanları 3 ile 50 arasında değişen “İstanbul Barok” topluluğunu kurdu. Toplulukla beraber Türkiye ve Avrupa’nın pek çok ülkesinde 7 barok opera sahneleyip 1 dans gösterisi ve pek çok konser düzenledi. Topluluğun Sanat ve Müzik Yönetmenliğini devam ettirmektedir.

1985 yılında İngiltere’nin dâvetlisi olarak, Londra’daki müzik kurumlarında İngiliz barok müziği üzerine araştırmalar yaptı.

Öğretim Üyesi olarak İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı, Yıldız Teknik Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Bölüm Başkanlığı görevlerini ifâ etti. Brüksel Kraliyet Konservatuarı’nda klavsen üzerine master derecesi dersleri verdi.

Prof. Dr. Leyla Pınar,”Centre de Culture Europeenne”e üyedir. Çalışmalarını hâlen Avrupa ve Türkiye’de orkestra, ensemble ve solo konserlerle Televizyon Radyo, CD ve DVD ortamlarında devam etmektedir.

Haliç Üniversitesi Konservatuarı Müdürüdür.

 

Bilim Dine, Din Bilime Ne Söyler?

Bizim gündemimizdeki tartışmalar Batı’da yüz-yüzelli yıl öncekilere o kadar benziyor ki hani “deja-vu ~ ben buraya daha önce gelmişim” hissi uyandırıyor. Bizdeki kibar bir müsademei efkâr beni 147 yıl öncesine, 30 Haziran 1860’da Oxford Üniversite Müzesi’nde yapılan evrim münazarasına götürdü. Orada Piskopos Samuel Wilberforce, evrim savunucusu Thomas Henry Huxley’e soruyordu: “Merak ettim de… Acaba maymunla akrabalığınız anneanne tarafından mı, dede tarafından mı?” Huxley’in cevabı şöyleydi: “Ceddimin maymun olması beni utandırmaz. Fakat Allah’ın kendisine bahşettiği büyük kaabiliyeti hakikati gizlemek için kullanan bir adamla ilişkilendirmekten utanırım.”

Hrıstiyaniyat Geliyor!

Onların edebinden uzak da olsak, Oxford tartışmasını bir buçuk asır rötarla tekrarlamamıza üzülmeli mi, sevinmeli miyim bilemiyorum. Artık Oxford’da böyle bir tartışma olmaz. Harvard veya Sorbonne’da da olmaz ama bizdeki sonuncu değildir besbelli. Bilim tarihi turizmi için câzip bir ülkeyiz. Belki yeni müfredatımızla 1925’in “Rüzgârın Mirası (Intherit the Wind)” filmini de ülkemizde tekrar çekeriz.

Müslüman düşünce tarihinde evrimin bilimini değil de felsefesini yapan, evrimi tarif eden birçok büyük isim var. Evrim düşmanlığı ta yirminci asırda başlamış. Doğrudan doğruya kiliseden kopya çekmişiz. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname’sinde evrimle ilgili pasajlar kitabın neşrinden 231 yıl sonra 1970 baskısında sansür edilmiş. Yani 231 yıl, Müslüman Türk dünyası İbrahim Hakkı’nın evrim iddialarından rahatsız olmuyor. Fakat 1970 yılında birden uyanıyor ve ahlâkiliği tartışılır bir sansürle o pasajları kitaptan çıkarıyor. Çünkü dine aykırı! Dine aykırılığını kimden öğrenmişiz? Piskopos Samuel Wilberforce’tan…

Anlaşılıyor ki eskinin “İsrailiyat”ı gibi 20. asrın da “Hrıstiyaniyat”ı dine sızmakta. Çünkü batıdaki kavga başlayıncaya kadar Müslümanlığın evrimle sıkıntısı olmamış. Hâlbuki Hristiyan dünyada durum böyle değil. Çünkü Hristiyan inancında Allah insanı kendi görüntüsünde yaratmıştır. Evrim milyonlarca, milyarlarca yıldan bahseder. Hâlbuki Ahtı Atik’te Hazreti Adem’den itibaren birbirini izleyen peygamberlerin yaşları belirtilmiştir ve bunlar ucuca eklendiğinde insanın ve dünyanın yaşı ortaya çıkmaktadır: Taş çatlasa altı bin yıl! Başpiskopos Ussher daha yakın ve kesin bir tarih verir: M. Ö. 2004 yılının 23 Ekim’ini 24 Ekim’e bağlayan gece! 24 Ekim Cumartesi’dir tabi; çünkü malumunuz, Tanrı Şabat günü yani Cumartesi dinlendiğini Tevrat’ta kendi söylüyor.
Görüldüğü gibi evrim ve jeolojiyle Müslümanlığın esasta bir sıkıntısı yok ama Hristiyanlığın var. (Jeolojiyi de katmak zorundayız, çünkü Hristiyanlığın genç dünya teorisi karşısında jeologlar da hüngür hüngür ağlar.)

Peki, Hristiyanlık son asırda ne yaptı ki yukarıda söylediğimiz gibi artık bu konuda münazara yapılmıyor; batıda ve doğuda evrim artık tartışılmıyor ve bütün adam gibi müfredatta yer alıyor?

Millî Eğitim Bakanımız ve Bakanlığımızın izniye söyleyeyim: Evrim artık “teori” değil, “binlerce teoriden biri” hiç değil. Tabi dünyanın yuvarlak olduğu ve güneşin etrafında döndüğünü de binlerce teoriden biri diye değerlendiriyorsanız, o zaman haklısınız!

Neden olmasın? Nitekim geçenlerde biri, dünyanın yuvarlaklığının da Mason uydurması olduğunu söylemişti.

Evrimle İşi Zor

Az önceki soruya döneyim: Hristiyanlık ve Yahudilik evrimle nasıl barıştı? Bunun için, bir zamanların en katı muhalifini, Katolik Kilisesini takip edelim.

Papa 12. Pius, 12 Ağustos 1950 tarihli Humani Generis sirkülerinde şöyle söylüyor: “Evrimcilik doktrini, aksi hipotezle yan yana, ciddî araştırma ve incelemeyi gerektiren ciddî bir hipotezdir.” Ancak Pius bu açıklamasına iki uyarı eklemişti: Evrim kesin ve ispat edilebilen bir doktrin olarak gösterilmemeli ve vahyin bu konudaki öğretileri unutulmamalıydı. Evrim doktrininin Hristiyan inancıyla çelişmemesi için şart da belirtilmişti: İnsan vücudu hayvandan gelebilir ama ruhu Tanrı’dandır. Evrim bu son hükme müdahale edemez!

 

İmdada Noma Yetişir!

Bu sirkülerin tutumu bizim Millî Eğitim’in bugünkü tutumuna yakın, fakat verdiği önem itibarıyla evrime ondan daha dosttur. Yıllar sonra, 22 Ekim 1996 tarihinde Papalık’tan bir açıklama daha geldi. Papa 2. John Paul Papalık Bilimler Akademisi Genel Kurulu’na konuşurken şöyle diyordu: “Bugün, sirkülerin yayınından yarım asra yakın bir zaman geçti; yeni bulgular bizi evrimin bir hipotezden daha ileri olduğunu tanımaya götürüyor. Gerçekten farklı akademik disiplinlerdeki bir dizi keşiften sonra, bu teorinin araştırıcıların ruhunda gittikçe daha büyük bir etki yaptığı vurgulanmalıdır. Önceden planlanmamış ve aranmamış böyle bağımsız keşiflerin aynı noktada birleşmesi bile tek başına bu teori lehine kaydedilecek önemli bir unsurdur.”

Papa öyle, Millî Eğitim başka türlü söylemiş… Peki ey yazar, sen ne diyorsun? Önce La Edrî Hazretlerinin (!) şu mısraını diyorum:
Her ilim makbul imiş, illâ edep, illa edep!

Çünkü bu bahsi açanlara küfrün bini bir para saldırılıyor. Sonra müteveffa evrim biyoloğu ve edip Stephen Jay Gould’un NOMA anlayışında durduğumu söyleyeyim. İngilizce’de NOMA, “Non Overlapping Magisteria”, “Örtüşmeyen Müfredatlar” ifadesinin kısaltılmışı. Müellifi Gould mealen şöyle söyler: Din ve bilimin alanları, bir biriyle örtüşmez. Metotları tamamen ayrıdır. Bilime dayanarak din hakkında yorum yapmak da dine dayanarak bilim hakkında hüküm vermek de yanlıştır.

Bilim Yanlışlanabilire Bakar

Öyle ya, din ne kadar imana dayanırsa, bilim de o ölçüde kendi iddialarından, çözümlerinden şüphe etmeye dayanır. Bilim felsefesi yapanlar bir zamanlar bilimin ispata dayandığını söylerlerdi. İspatlanabilen şeyler bilimin sahasına giriyor, ispatlanamayanlar girmiyordu. Peki, ispat nasıl yapılacaktı? Karl Popper tüme varımla ispatın yapılamayacağını gösterdi. “Kuğular beyaz olur” iddiasını, on, yüz, bin, on bin beyaz kuğu göstererek ispat etmiş sayılmazdınız; çünkü bir milyon kuğu sonra bir siyah kuğu ortaya çıkabilir ve bu da sizin iddianızı çürütmeye yeterdi. Nitekim bilimin sarsılmaz zannedilen kanunlarının bir istisnayla şüpheli hâle geldiği, istisnaların çoğalmasıyla nasıl çöktüğünü görmek için Thomas Kuhn’un, “Bilim Devrimlerinin Yapısı”na bir göz atmak gerekir.

Peki, ispatlanabilirlik kriteri çalışmazsa bilimin sahası nasıl tarif edilecek? Popper’in çözümü gerçekten dâhicedir: Bilim yanlışlanabilir iddialarla uğraşır! Bu da Gould’un NOMA’sı için pozitivizmin ispat ölçütünden daha kuvvetlidir. Bilimin konuları yanlışlanabilir. İman yanlışlanamaz! İnandıklarının yanlışlanmasını dört gözle bekleyen bir dindar düşünebiliyor musunuz? Bir gün şöyle büyücek bir bilim teorisini yanlışlamak hayali görmeyecek bir bilim adamı düşünebilir misiniz? İkinciye Nobel garantidir.
Burada da Dawkins Amca kusura bakmasın. O dinin yanlışlığını ispata soyunmuştu. Dinin yanlışlığını ispat edemezsiniz. Fakat doğruluğunu da ispat edemezsiniz.

Peki, Fransız İhtilalcilerinin pozitivizm dini ne olacak? Bilim bu kadar muhkemken insana yetmez mi? Pozitivist din ne bilimde ne felsefede ciddiye alındı. Çünkü bilimin insanlara değer hükümleri sunabileceği iddiaları pek zayıftı. Hâlbuki din, her şeyden önce değerlere odaklanmıştı. Dindarlar pek aldırmasa da.

Ana hatlarıyla bu anlayış Müslümanlığımızla da çelişmez. Kur’an’a göre tabiattaki her şey birer delil, birer “ayet”tir. Bir mümin, tabiattaki muazzam yapılara, insan aklının kavramakta zorluk çektiği kanunlara ve bu arada evrime de bakıp bunları Allah’ın büyüklüğü ve hikmetine işaretler olarak değerlendirebilir. Fakat bu noktayı aşıp fizik veya biyoloji teorilerinin detayına girmeğe gerek yoktur. O teoriler ya yarın yanlışlanırsa… Yıllar önce haberlerde, bir papazın, “akıllı tasarım” denilen ve canlıların tek tek fakat bir akıl tarafından tasarlandığını iddia eden Hristiyan teorisini neden kabul etmediği sorulduğunda, “ya yarın yanlışlanırsa; cemaatimden bu iddiayla ikna ettiklerime ne söylerim?” dediğini hatırlıyorum. (Bunu söyleyen Vatikan Rasathanesi’nin başındaki rahip Coyne muydu acaba?)

Ne Maturidi Ne Eş’ari

Gould ve Popper’i bırakırken belirteyim: 1976’da Popper tabiî seçimin bilimsel bir teori olamayacağını yazmış, iki yıl sonra da yanıldığını belirtmiştir. Yanıldığını kabul edebilmek, yanılmazlık tavırlarından muhakkak ki üstündür.

Acaba hâlimizi Jeffry R. Halverson’un “Sünnî İslâmda Teoloji ve Akide” (Theology and Creed in Sunni Islam) kitabına dayanarak özetlememiz ne kadar doğru olur?

Bugünlerde– Türkiye’de de– yaygın bir söylem var: Biz bir zamanlar Hanefî-Maturidî idik; bu görüş akla ve bilime sıcak bakardı; sonra Yavuz Mısır’ı feth etti, oradan Eş’arî âlimleri getirdi ve ilim ve felsefe düşmanlığı böyle başladı. Bir zamanlar Hanefî-Maturidî idik ve bu görüş akla sıcak bakardı ifadesine kadar ve bu ifade de dâhil, bu söylenenler doğrudur. Eş’arînin akılla problemi bulunduğu da.

Fakat Halverson’a göre şu da doğrudur: Bugün insanlara “Müslümanlık bu değil!” dedirten tutumların faturasının tamamını Eşariye’ye çıkarmak gerçeği yansıtmaz. Bilimi nakille sınırlandırmak klasik ehl-i sünnete değil, ehl-i sünnet öncesi “ehl-i hadis”e; bugünkü Selefiye-Vahhabî görüşüne yakın, “Âsarî” tutumdur. “Âsarî” eserler, kalanlar anlamındadır. Âsârîlik nakli sorgulamayı, “nasıl, niçin, ama” demeyi yasaklar: “Bila-keyf”, yani ‘nasıl’sız okuma! Ne yazıyorsa o! O zaman deve sidiği şifa verir, Acve Hurması zehrin etkisini önler, sineğin bir kanadında hastalık, diğer kanadında şifa olduğu için yemeğe düşen sineği çıkarmadan önce iyice tabağa batırırsınız. Peygamberimiz ve Hazreti Ali uykuya dalıp ikindiyi kaçırdıklarında onlar namazlarını vakit içinde kılabilsinler diye güneş batıdan tekrar doğar. Bir akşam ay ikiye bölünüp bir yarısı şu tepenin beri yanına, öbür yarısı da bu yanına, hemen sizin önünüze düşmüştür.

Din yanlışlanamaz ama bazı hadisler ve nakil metotları yanlışlanabilir. Bunların yanlışlığını kabul etmeniz için kaç siyah kuğu istersiniz?

Âsâride akla izin yoktur. Bu tavır kendi gibi düşünmeyenleri kolayca tekfir eder; bu yönüyle Haricîliğe de IŞİD’e de uzak değildir.
Yavuz’un suçu varsa da sanıldığı kadar büyük değildi. Öyle görünüyor ki 15. asırda zayıflayan ve nihayet duran Kelam ilminin yarattığı boşluğu Âsârîlik doldurmuştur. O Âsârîler sorulduğunda biz Eş’arîyiz diyorlardı belki ama aslında Kelam’ın tamamına karşıydılar. Âsârî tasavvufa çoğu yerde izin vermiyor; izin verdiği yerlerde de onun baskısındaki tasavvufda İbni-Arabî’nin, Yesevî’nin, Yunus ve Mevlana’nın derinliği yoktur.

 

Unutulan Türkler!

“Kerkük’ü Unutmadık! kerkük türk kalacak”

Bu yazıyı yaklaşık 10 yıl önce yazmışım. Türklerle ilgili gerçekler aynen olduğu gibi bugünde önümüzde duruyor. Şimdi Türkmeneli’nden, Kerkük’ten bizi temizlemeye çalışıyorlar. Ne kadar direneceğimizi hep beraber görececeğiz. Dilerim ki, yine bir tarih yazarız… Mesele biter mi? Tabii ki, hayır! Sırada Ege’deki adalarımız, Rodos, Batı Trakya, Doğu ve Batı Balkanlar, Kırım, Doğu Türkistan ve “var oğlu var” birçok ilimiz var. Allah Türk Milletinin yar ve yardımcısı olsun.

 

Türk Milleti, üzerine oynanan oyunlar sebebiyle akşam yediğini unutur vaziyettedir.

Türk Milleti, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından ibaret değildir.

Türkiye Türkleri, uzun yıllar, uygulanan karartma politikası yüzünden, kendilerinden başka Türk olabileceğini düşünememişlerdir.

Oysa yeryüzünde, Çin Seddinden Adriyatik’e, Avrupa’dan Amerika, Avustralya ve Afrika’ya kadar büyük bir coğrafyada sayısı 300 milyona ulaşmış olan büyük bir millet yaşamaktadır.

Üç yüz milyonluk bu büyük insan kitlesini; birbirine unutturmak ve kucaklaştırmamak için bir çok oyun sahneye konmuş ve halende konulmaya devam etmektedir.

Dış güçler ve onların işbirlikçisi yerli ihanet çeteleri, Türk denilince hemen hafife ve alaya almaya başlar, biraz ısrar etseniz sizi hayalci diye nitelendirir, pes etmediğinizi görünce de “ırkçı faşist” damgasını yapıştırıverirler.

İnsanın milletini sevmesi ve uzak düştüğü kardeşini düşünmesi, araması, yardımına koşması suçmudur?

Günümüz de birçoğu, medyanın köşe başını tutmuş olan, 1980 öncesinin Maoist denilen dönek solcuları, komünizm baskısı altında ezilen Kırım Türkleri lideri Mustafa Cemiloğlu‘nun bir hayalden ibaret olduğunu, aslında böyle bir kişinin hiç yaşamadığını ve Türk Milliyetçileri tarafından uydurularak yaratıldığını anlatıp durdular.

Yıllar sonra Mustafa Cemiloğlu ile aynı masada otururken kendisine bir hayal ile oturduğumu fakat bu hayalin gerçeğe dönüşmesinden dolayı çok mutlu olduğumu ifade ettim.

Bize yalan söylemişlerdi. Kırım Türkleri var olmak için mücadele ediyor ve liderliklerini de Mustafa Cemiloğlu yapıyordu.

Bu zevat bize halen yalan söylemeye devam ediyor.

Hepsi AB, ABD, İsrail ve sahipleri kimse onun yardakçılığına soyunmuş vaziyette.

Tek görevleri var: Türk Milletini aldatmak.

Bahadır Selim Dilek isimli bir gazeteci “Ege’nin Unutulan Türkleri” adında bir kitap yazdı. Çok güzel bir çalışma.

Ancak sadece Ege’de unutulan Türk yok. Dünyanın dört bir köşesinde unuttuğumuz milyonlarca Türk ve kendini Türk gibi gören insan var.

Bahadır Selim Dilek‘i arayıp çalışmasından dolayı tebrik ettim. Biraz sohbet edince bana yerini ve adını, her Türk’ün başına bir şeyler geldiği ve bizimde yardım için elimiz uzanamaz diye belirtmek istemediğim, Ortadoğu’da bir Türk köyünden bahsetti.

II.Abdülhamit bu köyü Girit Adasından o bölgeye topluca gönderip iskan etmiş. Türkçe ve Rumca’dan başka bir dil konuşmuyorlar.

Bu satırları onlar ve onlar gibi bir köşede bıraktığımız insanlarımız için yazmak istedim.

Ne çok insanımızı yalnız bırakıyor ve unutuyoruz!

Oysa nerede bir Türk yaşıyorsa, onu bulup, onunla ilgilenmeliyiz.

Bu sebeple nerede ve ne kadar Türk yaşıyorsa acilen bir envanter çıkartılmalı ve elimizde faydalanacağımız böyle bir kaynak bulunmalıdır.

Birisi kalkıp bize, nerede ve ne kadar Türk yaşıyor, bunlar hangi adla biliniyor yada hangi boya mensup, inançları nedir diye sorsa, vereceğimiz bir cevap mualesef yok.

Biz; Osmanlı – Türk İmparatorluğunun hem bakiyesi hem mirasçısıyız.

Türk olanlar ve Türk gibi görülenler yada kendini Türk gibi görenler bizim özbeöz kardeşlerimizdir.

Bu nedenle kimseyi unutmaya ve yalnız bırakmaya hakkımız yoktur.

Ancak küresel güçler bazı milliyetleri öne çıkartırken bazılarını da unutturmaya çalışmaktadır.

Küresel sermaye baronlarının, çıkarlarının olduğu bölgelerdeki etnik ve dini azınlıklar daima ön planda tutulmaktadır.

Irak’ta Kürtler, Balkanlarda Arnavutlar, Rusya’da Çeçenler(güncel olarak Abhazlar ve Osetler), Çin’de Uygur Türkleri buna iyi birer örnektir.

Küresel güçlerin çıkarının olmadığı bölgelerdeki azınlıklar ya tamamen görmezden gelinir, yada unutulur, unutturulur. Tıpkı Rodos ve İstanköy’de bugün sayıları 3-5 bin arasına düşmüş olduğu tahmin edilen Türk azınlık gibi.

Günümüzde Yunanistan’a ait Oniki Ada’da varlığını korumaya çalışan bu bir avuç Türk; susturulan ve hakları gasp edilen, unutulan, unutturulan milyonlarca Türk arasındaki yerini alıyor.
Onlar; dünyanın dört bir köşesindeki diğer unutulan Türkler gibi ne Ankara’nın ne de Avrupa Birliği’nin gündemindeler.

Ankara-Brüksel arasındaki temaslarda konu başlığı bile değiller. Yani yok sayılıyorlar.

Bizim unuttuğumuzu veya görmezden gelerek yok saydığımızı, bizim dışımızdaki dünya niye hatırlayarak ortaya çıkarsın?

Bizi birbirimize unutturmalarının altında yatan sebebin, Türk Milletini tarih sahnesinden silmek olduğu çok açıktır.

Rodos, İstanköy ve Onikiada Türkleri Derneği Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı, babası Abdurrahman Kaymakçı‘nın başından geçen olayı anlatırken aslında Türklerin birbirine unutturulmasının nedenini de açıklamış oluyor.

Yıl 1921, yer Rodos: Dimitri, arkadaşı Abdurrahman ile şakalaşırken aniden kulağını yakalar ve çekmeye başlar. Ardından nedenini açıklar; “Bre Türko, Yunan Orduları şimdi Polatlı önlerinde, Ankara yakında düşecek. Kemal’in (Atatürk) kulağına yapışacağız ve işini bitireceğiz. Sıra sonra size de gelecek.”

İşte bizim unuttuğumuz Rodos Trükleri’nin Yunanlılar tarafından bizden görüldüğüne dair çok güzel bir örnek. Sen unut ama Rum unutmasın!..

Türk Milleti kendisinden bazı gerçekler gizlenmek suretiyle birbirinden uzak tutularak tarih boyunca zayıflatılmaya çalışılmıştır.

Güçsüz ve çaresiz bırakılmış bulunan Türk Milleti, yaşadığı coğrafyalar üzerinde soykırım ve katliamlara maruz kalarak son üç yüz yılda 150 milyon insanını kaybetmiştir.

Azerbaycan Eski Devlet Başkanı Ebufeyz Elçibey‘in “Türk’e Türk’ü tanış etmek gerektir” dediği gibi yaparak Türk’ün ortak tarihini yeniden yazmalıyız.

Unutulan ve unutturulan Türkleri bulup tanış olmak bunlardan dolayı bizim için en büyük görevlerden biridir.