26.3 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 662

Tünelin Ucundaki Işık: Yeni Parti

Ülkemiz iyi yönetilmiyor. Devlet asli görevlerinin hemen hepsinde başarısız. Ülkemiz yalnız ve insanlarımızın üçte ikisi umutsuz, yarısı kendisini ötekileştirilmiş hissediyor.

Adalet, Dış Politika, Eğitim, Sağlık, Ekonomi dâhil devletin asli görevi olan bütün alanlarda başarısız bir yönetim… Toplumu kamplaştıran, nüfusun yarısını ötekileştiren bir iktidar… Üstelik “metal yorgunu”, üstelik yolsuzluk ve şaibelerin üstünü örtmekte mahir…

Son yazımı şu cümlelerle bitirmiştim:

“Ortak aklın işletilmediği, ‘denge ve denetim’ sistemlerinin devre dışı bırakıldığı bir devlet olduk.

Zaten çok aldatanımız ve sıkça aldanan yöneticilerimiz var.

Yeni bir çıkış bulmak zorundayız. Çözüm üretmeliyiz.

Demokrasi ve hukuk ilkeleri içinde bunu başarmalıyız.

Bu imkânsız değil, tünelin ucunda ışık göründü…”

Çünkü bu karamsar tabloda bir ümit ışığı doğuyor. Meral Akşener’in başkanlığında kurulacak olan parti kuruluş çalışmalarının sonuna yaklaşıyor.

Toplumda bir heyecan, bir rahatlama, coşkulu bir bekleyiş elle tutulur, gözle görülür bir hale geldi.

Yapılan bütün anketlerde daha parti kurulmadan en kötümser rakamlarda bile üçüncü parti gösteriliyor.

Kurucular kurulunun tamamının açıklanması, program ve tüzük tanıtımı yapıldıkça heyecanın boyutlarının genişleyeceği, oluşumdan haberi olmayan kitleleri de etkileyeceği beklenmekte.

2019’da Cumhurbaşkanlığı seçimi için dengeler değişiyor.

Tek adam yerine yeniden ve hataları düzeltilmiş parlamenter sisteme dönüşün yolu açılabilir.

Normalleşmenin, hep birlikte Türkiye olmanın umutları yeşeriyor. Ortak aklın ve ortak vicdanın egemen olduğu, adaletli, güvenli, huzurlu bir ülkeye dönüşümün başlayabileceği seziliyor.

Yeni kurulacak parti mevcut durumdan çıkış için tek seçenek gibi görülüyor.

Tünelin ucundaki ışık gibi Türk toplumuna umut veriyor.

*********************************

Engellemelere Rağmen

Meral Akşener başkanlığında kurulacak parti önüne engeller çıkarılmaya devam ediyor. Şimdi de Partinin kuruluş toplantısının yapılması için ön sözleşme yapılan otel -her nedense- sözleşmeyi iptal etti.

Akşener, “Bir el kurulacak olan partimizin bütün yollarını tıkamak için elinden geleni yapıyor” dedi.

Meral Akşener ve arkadaşları MHP içinde verdikleri mücadele sırasında da hukukun kötüye kullanılması dâhil her türlü engelle karşılaştılar. Balgat- Beştepe ittifakı ile kurultay yapılması engellendi.

TV’ler, merkez ve yandaş medya onlara ambargo uyguladı. Yurt sathında yaptıkları mitingler, kapalı salon toplantıları haber dahi yapılmadı.

Yılmadılar. Anayasa değişikliği referandumunda çok etkili bir “hayır” kampanyası yürüttüler. Bu mücadele sırasında Meral Akşener’in lider vasıfları ortaya çıktı.

Halkın teveccühünün Akşener üzerine yoğunlaştığı görüldü. Meral Akşener artık sadece MHP’lilerin değil, her görüşten kitlelerin umut bağladığı bir lider oldu.

“Bu tür engellemelerin AKP’ye fayda değil, zarar vereceğini” yandaş gazeteciler bile yazıyor.

Fakat “metal yorgunluğu değil, Meral yorgunluğu içindeki” AKP hata yapmaya devam ediyor.

Yorgunluktan da olsa, korkudan da olsa yapılan engellemeler gücün kötüye kullanımıdır. Bunu kamu vicdanı kabul etmez. Güç adalet için kullanılırsa saygı duyulur.

Halkın teveccüh ettiği lider ve sosyal- siyasi hareketler engellenemez.

*********************************

Meral Akşener Etkisi

Posta Gazetesi’nde Yazgülü Aldoğan “Meral Akşener’den lider olur mu?” diye soruyor.

Sorunun cevabı için kendi gözlemlerini paylaşıyor.

Lütfen okuyun. Ve siz karar verin. Bu vasıflardaki bir genel başkan lider olur mu, olmaz mı?

1-Biz ve onlar diye ayrıştırıcı, ötekileştirici bir söylem yerine, herkesi kucaklıyor. Mevlana gibi “GEL” demek yerine ayağına gitmekten; “ben anlatayım” demek yerine, “sen anlat dinleyeyim” demeyi tercih ediyor.

2-Bir yanıyla muhafazakâr, bir yanıyla milliyetçi, bir yanıyla sosyal, bir yanıyla kadın hakları diyor! Tam bir Türkiye mozaiği, AKP öncesi Türkiye. Şimdiki kutuplaşmış, birbirine diş bileyen, neredeyse savaşacak iki grup yerine, birbiriyle yaşamaya niyetli ve farklılıklarını zenginlik sayan bir bütünleşme modeli. Huzur arayanlar için ideal.

3-Meral Akşener’in söylemi bu, görüntüsü de bu, yanındakiler de böyle. Hacıyım derken dindar, Rizeli geliniyim derken milliyetçi, Ahlat’ta ev tutacak, bayram sofrası kuracak kadar geniş yürekli.

4-“Senin sapığın benim sapığım olmaz, hepsine karşı çıkılır” diyecek kadar vicdanlı! Kadrosunda gençler var. Kadınlar var. Deneyimli bürokratlar var. Yaş almış bilge politikacılar var.

Şimdilik hepsini bilmiyoruz, önemli de değil, ışığı gören gelir!

5- Baskı her yönden üstlerine geliyor. Ama Meral Akşener, cesur yürek, korkmuyor!

6- Bir saat kâğıda, promptera bakmadan takır takır konuşuyor. Dinletiyor. Sorulara akılcı yanıtlar veriyor.

7- Meral Akşener, bitmiş bir MHP’nin devamı değil. Bambaşka bir oluşum. Daha sert ve sonuç alıcı siyaset bekleyen seçmenini tatmin edemeyen CHP’den de oy alabilir, AKP’ye oy veren Kürtlerden de. AKP’nin baskıcı politikalarından bunalmış muhafazakârlardan da.

8- Meral Akşener cumhurbaşkanlığına adaylığını 1 milyon imza ile koyacak kadar iddialı..

 

Altın Şehir / Üsküdar Kitabı

Şehir kültürü incelemeleri ve şehir tarihçiliği, başlı başına bir disiplin, bir ilim dalıdır. Konu ile lakalı olarak batılı ülkelerin üniversitelerinde fakülteler ve ana bilim dalı olarak bölümler vardır. Ülkemizde ise profesyonel üslupla eserler veren şehir tarihi meraklıları ile yetinmek mecburiyetindeyiz. Belki böylesi daha faydalıdır. Şehir tarihini ilim olarak tahsil edenlerin yazdıkları; korkulur ki, amatör şehir tarihçilerinin sevgi dolu, sıcak samimi ifadelerle yazdığı kitapların tadını vermeyebilir. Resmî tarih kitaplarının soğukluğu ve sathîliğinde kısırlaşır.

Ülkemizde şehir tarihçiliği, % 30-70 olan şehirli-köylü oranı, tersine döndükten sonra ilgi çekici olmaya başladı. Henüz tam manasıyla bir şehircilik şuuruna sahip olduğumuzu, yaşadığımız şehri, mahalleyi, sokağı candan sevdiğimizi iddia etmek zordur. Oturduğu sokağa ismini veren şahsın kim olduğunu bilenlerin sayısı, o sokak sakinlerinin % 3’ünden, 5’inden fazla değildir.

Doğduğu, yaşadığı, oturduğu sokağa ilgisiz insanların ekseriyette olduğu bir ülkede, şehir tarihçiliğinin geldiği nokta, yine de memnuniyet vericidir. Onlar bizim kültür kahramanlarımızdır. İnceledikleri, hakkında kitap yazdıkları şehirleri, âdeta kültür bakımından yeniden fethetmektedirler.

Sadrazam Halil Rifat Paşa (1827-1901) ‘Gidemediğin yer senin değildir.‘ Diyordu. Bu sözü günümüz şartlarında; ‘Tarihini, kültürünü, hususiyetlerini bilmediğin şehir senin değildir‘ şekline çevirmek mümkündür.

Son yıllarda şehir kültürü ile alakalı çalışmalar ve bu çalışmaların ürünü olan kitaplar bir hayli arttı. Mehmet Kâmil Berse’nin Ağustos 2014’te yayımlamaya başladığı Şehir ve Kültür Dergisi, Mayıs 2017’de 34. sayıya ulaştı.

*   *   *

Şehir tarihi alanında son dönemlerde yayınlanan kitapların en mükemmeli, şüphesiz tarih öğretmeni Sinan Yılmaz’ın hazırladığı ALTIN ŞEHİR/ ÜSKÜDAR KİTABI isimli muhteşem eserdir. 17 X 24 santim ölçülerinde, 1108 sayfalık mukavva kapaklı ciltli kitap, Mart 2017’de okuyucuya sunuldu.

Sinan Yılmaz, Üsküdar’ın tarihini yazmakla, Üsküdar’ı anlatmakla yetinmiyor. Kâh okuyucunun koluna girerek, kâh yayında, bazen de önünde giden rehber olarak Üsküdar’ı sokak-sokak, adım-adım gezdiriyor. Hayır! Noksan yazdım, gezdirerek sevdiriyor. Yine noksan oldu: Okuyucuyu Üsküdar’a âşık ediyor.

Yahya Kemal Beyatlı; ‘İstanbul’u sevmezse gönül, aşkı ne anlar? Diyordu. Münir Nurettin Selçuk’un söylediği o güzelim şarkıyı, Üsküdar aşığı Sinan Yılmaz; ‘Üsküdar’ı sevmezse gönül aşkı ne anlar?’ Şeklinde söylüyor. Söylemekle kalmıyor, gezdirdiği şahıslara söyletiyor.

Orhan Veli Kanık; ‘İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı‘ diyordu.

Sinan Yılmaz, Üsküdar’ı anlatıyor gönül diliyle…

Türk musikisinin en velût güftekârı Vecdi Bingöl’ün, şiirlerini Üsküdar’dan aldığı ilhamla yazdığını biliyor muydunuz? Bu gerçeği Sinan Yılmaz’dan öğrenince, sesiniz olmasa bile, şiiri, gözlerinizdeki yağmur bulutlarını harekete geçirerek ve Üskadar’ı seyrederek mırıldanabilirsiniz.

Üsküdar… saraylar, camiler, çeşmeler, kiliseler, zümrüt bahçeler, korular, yalılar, köşkler, konaklar, dergâhlar, tekkeler ve zaviyeler, medreseler, şifahaneler, kışlalar külliyeler, kervansarayları ile Üsküdar, Üsküdar Kitabı’nda yaşayan bir efsânedir. Târih kokan kabristanlar ve sanat eseri mezar taşları…  Üsküdar’a mistik havasını kazandıran Aziz Mahmud Hüdâi Hazretleri külliyesinde mola verip soluklanırken Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş üstatların eserlerinden berceste metinleri okuyabilirsiniz. Bunlardan birinde Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre şöyle diyor:

‘Eski Üsküdar’da hâmile olduğunu idrak eden bir hanımın ilk yaptığı şey, boy aptestini tâzeleyerek Aziz Mahmûd Hüdâyi Hazretleri’nin türbesini ziyaret etmekti. Burada Hazret’in rûhâniyetine iltica ederek Cenab-ı Hakk’dan, doğacak çocuğun eli-ayağı düzgün, eksiksiz, hayırlı bahtlı ve hayırlara vesile olması niyaz edilirdi. Böylece, doğacak çocuk, Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretleri’nin ruhâniyetine tevdi edilmiş olurdu.’  (s: 24)

Ve Hazret’in hayatından kesitler: O’nun, 90 yıllık bereketli ömründe, 8 pâdişah devrini idrak ettiğini öğrenirsiniz. (s: 25) Sırada Kanûnî Sultan Süleyman Han’ın Hürrem Sultan’dan doğan kızı, Mihrimah Sultan’ın külliyesi, Gülnuş Emetullah Valide Sultan Camii vardır. Hemen bitişiğindeki Balabanağa Tekkesi’nde dinlendikten sonra sırada Şemsi Paşa Külliyesi vardır. O Şemsi Paşa Camisi ki, Şâir Necat Çavuş’un şiiri ile efsâneleşmiştir. (s: 97)

Kültürümüzü nakışlayan zarif insanların yaşadığı evler, hayranlıklara davetiyeler çıkarır.

Sinan Yılmaz, Üsküdar’ı mensur şiirlerle anlatıyor: (S: 177) Sanki Ahmet Hamdi Tanpınar ile bir edebî yarışmaya girmiş gibidir.

Bestekâr ve icracı Kayahan; ‘İstanbul’da bir güzel, İstanbul kadar güzel…’ Diyordu ya… okuyucu, Üsküdar Kitabı’ndan aldığı ilhamla, ‘Üsküdar’da bir güzel, Üsküdar kadar güzel…’ Diyerek Kayahan’a nazire yapabilir.

Üsküdar, târihî eser ve mekânları itibariyle İstanbul’un en zengin ilçesi. Şâir Nedim, ‘Bu şehr-i Sitanbûl ki bî-misl ü bahâdır / Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedadır‘ beytini, Üsküdar’ı gördükten sonra yazmış olmalı.

Cenab-ı Allah’ın varlığını ve birliğini sembolize eden sanat eseri minareleriyle Üsküdar Câmileri…

Abudurrahman Ağa, Ahmediye, Ahmed Çelebi, Altunizade, Ayazma, Aziz Mahmud Hüdayi Efendi, Baki Efendi, Beylerbeyi, Bodrumi Ömer Efendi, Burhaniye, Cevri Usta, Çınarlı (Abdullah Paşa), Çiçekçi (Küçük Selimiye), Çinili Cami, Davut Paşa, Debbağlar (Dabaklar Camii veya Konyalı Biraderler Camii), Eski Valide, Fethi Ahmet Paşa, Fenayi Tekkesi, Fevziye (Bülbülderesi), Gülfem Hatun, Hacı Ömer, Hacı Yakup, İstavroz, Kaptan Paşa, Kerime Hatun, Kuruçeşme, Mihrimah Sultan, Namazgâh, Osman Efendi, Paşa Limanı, Rumi Mehmed Paşa, Büyük ve Küçük Selimiye, Selman Ağa ve Şemsi Paşa Camileri…

Ve mescidler…

Alaca Minare Mescidi / Murat Kaptan Mescidi, Arakiyeci  Hacı Mehmet Ağa Mescidi (Kapıağası Mescidi), Aşçıbaşı Mescidi, Atpazarı Osman Efendi Mescidi,  Bandırmalı  Tekkesi Mescidi, Çilehane Mescidi, Darü’ş-şifa  Mescidi, Geredeli Mescidi, Hacı Hesna Hatun Mescidi, İmrahor (Mirahur) Mescidi, İranlılar Mescidi (Acem Camii), Kartal Baba Mescidi, Mevlevihane Mescidi, Miskinler Tekkesi Mescidi (Dedeler Mescidi)…

Bunların her birinin banilerinin isimleri kısa hayat hikâyeleri, yapıldığı yıllar… ansiklopedi hacminde bilgilerdir.

Hiç şüphe yok ki Üsküdar topraklarının altı, üstünden daha zengin, daha muhteşemdir. Hazireler, kabirler, mekânlar, merkadlar, makamlar, mezarlıklar, Karacaahmed’de, Bülbül Deresi’nde, Kandilli’de, Nakkaş Tepe’de, Çakaldere’de nişâneler, mezar taşları… sıcak yaz günlerinde fâtihaları serinleten servileriyle bir bâşka âlemdir.

Ve gayrimüslim mezarlıkları: Bağlarbaşı Ermeni, Rum ve Musevî Mezarlıkları, Haydarpaşa İngiliz Mezarlığı, İcâdiye Musevî Mezarlığı… Onlar, dünyaya insanlık barışının sembolü olarak ve asil tavırlarla 20 Nisan 1933 Razgrad Müslüman mezarlığında, fanatik Bulgarların sergilediği utanç verici hâdiseleri sessizce takbih ediyor.

Üsküdar iç seyahatinde yorulanlar, yorgun ahşap binaları seyrederek dinlenebilirler.

239. sayfada semt isimleriyle alakalı kısa bilgiler, hem düşündürüyor, hem tebessüm ettiriyor.

Ve Selimiye… Anadolu yakasında adını, bir Osmanlı pâdişâhından alan tek semt. Burada, Bestekâr Sultan Üçüncü Selim Han’ın yaptırdığı eserlerle birlikte yeni bir mahalle oluşmuştur.

Kahvehâneler… Yerlerini nargilehânelere, cafelere, bistrolara, barlara ve restoranlara, mini marketlere kaptırmamak için canını dişine takarak direnen mekânlar…

Pek çok kişi bilmiyordur: Osmanlı döneminin namlı at mezarları da Üsküdar’dadır.

Bilinmeyen diğer mekânlar: Su hazinesi, karlıklar… Yâni sarayın soğuk hava deposu olarak kullanılan kar depoları, kasrlar, av köşkleri, sıbyan mektepleri, kuş evleri, namazgâhlar, saat kuleleri, sebiller, kitâbeler, lâhidler, şehidlikler, maksemler, darü’l kurralar, namazgâhlar, ziyâretgâhlar, asitâneler, su terâzileri ve depoları, parklar-bahçeler…

‘Kaynaklar’ başlığı altında isimleri ve yazarları belirtilen notlardan anlaşıldığına göre Altın Şehir / Üsküdar Kitabı’nın hazırlanması için 100’den fazla kitap, 100.000’e yakın sayfa incelenmiş.

Eser, yılmaz-yorulmaz bir azmin, saygı ile selamlanması gereken ürünü. Yalnız Üsküdarlılar için değil, bütün İstanbullular, şehir kültürü ve şehir târihi meraklıları için başucu kitabıdır.

Eserin, ‘dizin‘ bölümünün noksanlığı bir tarafa bırakılırsa, tek bir kusuru (?!) var: Şehir târihi çalışmasında çıtayı çok, pek çok yükseltmiş. Bu kitabı gördükten sonra şehir târihi kitabı hazırlayacak olanların işi zorlaştırılmış.

Üsküdar gibi nev’i şahsına münhasır bir koca dünyayı bütün özellikleri ve güzellikleriyle 1108 sayfaya sığdıran Sinan Yılmaz ve böyle bir eseri kültürümüze kazandıran Ötüken Neşriyat gönüller dolusu teşekkürü hak ediyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

SİNAN YILMAZ:

1976 yılında Samsun’da doğdu. Sırasıyla Bafra Altınkaya İlkokulu, Samsun İlkadım Ortaokulu, Samsun 19 Mayıs Lisesi ve 1999 yılında Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. Aynı yıl öğretmenlik hayatına başladı. İstanbul’un Beykoz, Beşiktaş ve Beyoğlu ilçelerinde vazife yaptı.

2010 yılından itibaren Üsküdar’ın farklı okullarında öğretmenlik ve idarecilik görevlerinde bulundu.  Günümüzde de, Üsküdar Saffet Çebi Ortaokulunda Sosyal Bilgiler öğretmeni olarak çalışmaktadır.

Başta Mekteb-i Üsküdar olmak üzere, İkindi Yağmuru ve eğitim kurumları tarafından çıkarılan bazı dergilerde, özellikle şehir târihi ve kültürü ile ilgili yazıları yayımlanmıştır.

2017 yılında Üsküdar Kitabı-Altın Şehir isimli eseri Ötüken Yayınları tarafından neşredildi.

Sinan Yılmaz, evli ve iki çocuk babasıdır.

 

KUŞ BAKIŞI:

İSTANBUL’UN 100 ŞİİRİ:

Şair Enver Ercan tarafından yayına hazırlanan 100 şiirlik kitapta, bilinen ilk İstanbullu şâir Moiro’dan, divan edebiyatının önemli kadın şairi Leyla Hanım’a, Mehmet Âkif Ersoy’dan Yahya Kemal Beyatlı’ya, Necip Fazıl Kısakürek’ten Gülten Akın’a, Nedim’den Orhan Veli’ye kadar unutulmaz şairlerin şiirleri bulunuyor.

Şehri farklı dönemlerde, farklı boyutlarıyla anlatan ‘İstanbul’un 100 Şiiri’ isimli kitap, zevkle okunuyor. Seçilen örneklerde, hem İstanbul’daki hem de şiirdeki değişim ve gelişim göze çarpıyor.

Kitapta, İstanbul için şiir yazan; Attila İlhan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Câhit Külebi, Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç, Yavuz Bülent Bâkiler, Ziya Paşa, Asaf Halet Çelebi, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Can Yücel, Ahmet Muhip Dıranas ve Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şiirleri de bulunuyor.

İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ KÜLTÜR A. Ş. YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi, Kültür Parkı Osmanlı Evleri, Zeytinburnu 34010 İstanbul. Telefon: 0.212-467 07 00 Belgegeçer: 0.212-467 07 99 e-posta: kultursanat@kultursanat.org www.kultursanat.org

ATEŞ ÇEMBERİNDEKİ BALKANLAR:

Fransız yazar Raymond Poincare tarafından kaleme alınan 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 382 sayfalık kitap, Rıza Katı tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

Yazar, Fransa’nın diğer ülkeler karşısındaki konumundan hareketle Balkan Harbi’ne bakışını ister istemez Fransa merkezli olarak anlatmıştır. Bütün bu olumsuzluğu yaşatan savaşları başlatan ülkelerin saygı adı altında kullandıkları menfaatperest dili görmek mümkündür. Kitapta Balkan Savaşı’na girmemiş ancak muharip ülkelerden birini kendine perde arkasında müttefik yapmış ülkelerin iç hesaplaşmaları ve savaşın gerek dışarıya, gerekse çarpışan ülkelere yansımasını sıcağı sıcağına anlatmıştır.

PINAR YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi, Çatalçeşme Sokağı Nu: 27, Defne Han Oda: 15 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-520 98 90 Belgegeçer: 0.212-527 06 77  e-posta: bilgi@pinaryayinlari.com www.pinaryayinlari.com

 

DOĞANCI ÇOBANIN İZİNDEN:

Kitabın yazarı Nasıf Mutlu, Bulgaristan’da yaşayan soydaşlarımızdandır. Türk ve Müslüman olduğu için sürgüne gönderildiği köyde, eşinin ziyâretine geldiği gün, Bulgar Gizli Polisi, pasaportlarını vererek onları trene bindirir ve sınır dışı eder. Viyana’ya gitmekte olan trenden Yugoslavya’da indirilirler. Yanlarında hiç paraları yoktur. Türkiye’nin Belgrad Büyükelçiliği’ne sığınırlar. Elçilik onları Türkiye’ye gönderir. Müellif, ‘Doğancı Çobanın İzinden‘ isimli kitabında, geriye dönüşlerle hayat hikâyesini anlatıyor. Büyük haksızlıklarla mâruz bırakıldığı işkenceler, insanlık dışı zulüm ve kâbuslarla dolu günlere ‘hayat‘ denilebilirse…

Kitabında anlattıkları, her ne kadar Nasıf Mutlu’nun hayatından kesitler gibi görünse de, hakîkatte, Bulgaristan’daki Türk azınlığın oluşumunu, gelişimini ve yaşamak mecburiyetinde kaldıkları çilelerin özetidir.

Muhtemeldir ki, kullandığı soyadını Türkiye’ye geldikten sonra alan Nasıf Bey, 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 380 sayfalık kitabına, ‘Köklerimiz / Köyüm‘ başlıklı yazıyla başlıyor. Köyde 1865 yılından 1997 yılına kadar köy nüfusunu veriyor. Yıllar itibâriyle meydana gelen değişikliklere göre köylülerin 1 ilâ 4’ü Bulgar, 4 ilâ 14’ü Çingene, geri kalanı Türk’tür.1865 yılında 248 olan nüfus 1997 yılında 862 oluyor. Sonraki sayfalarda düğün ve evlenme âdetleri, Ramazan ve Kurban Bayramı kutlamaları, eğitim-öğretim faaliyetlerini anlattıktan sonra, yazar; ceddi, ailesi ve gençlik yılları hakkında bilgiler veriyor.

1944 yılında Komünistlerin iktidarı ele geçirmelerinden sonra cehennem hayatı başlıyor. Müslüman Türkler, her vesile ile ve hatta hiçbir sebep yokken eziliyorlar. (s: 12-81)

İkinci bölümde, akıl almaz yöntemlerle tatbik edilen ve dayanılmaz hal alan trajik hâdiseler, anlatılıyor. Türklerin Bulgar ismini almaları ve komünizme hizmet etmeleri isteniliyor. İstekleri yerine getirenlerin huzura kavuşacağı vaad ediliyor. Fakat Müslüman Türklerin tamamı, huzuru değil, Müslüman Türk kimliğini tercih ediyorlar. Bu tercih, zulümlerin artmasına yol açıyor ve Belene cehenneminde devam ediyor. Belene cehenneminde verilen şehitler: 40 kişidir. (s. 84-187)

Üçüncü bölümde umuda yolculuk başlıyor. Anavatanda, Ay-Yıldızlı bayrağın altında yeni bir hayat başlıyor… Bu hayatın da çok rahat olduğu düşünülmemeli… Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyi nezdinde hak arayışları, âdeta deveye hendek atlatmak kadar zordur. Engelli maraton (?!) koşusu, gün-gün, saat-saat bütün teferruatıyla veriliyor. (s: 189-323)

Dördüncü bölümde Nasıf Mutlu’nun Bulgaristan’da 1989 yılının Mayıs ayında meydana gelen siyâsi ve sosyal hâdiselerle ilgili görüş ve düşünceleri yer alıyor. (s: 325-346)

Beşinci bölüm, Bulgaristan’da Türk azınlığın eğitim dâvâsı meselesine tahsis edilmiş. (s: 349-380)

Vatan sevgisi, vatanından kovulan insanlarda doruk noktasına ulaşır. Cenab-ı Allah kimseyi vatanını terk etmek mecburiyetinde bırakmasın. Bu mecburiyetle karşılaşmamak için, vatanını kaybeden Nasıf Mutlu’nun eserini okuyarak insanlar, yüreklerinde vatan sevgisini oluşturabilirler, geliştirebilirler. Hepimizin buna ihtiyacı var.

Yazarın kendi yayını. İletişim: Nasıf Mutlu. 0.535 375 20 61 e-posta: nsfmutlu@gmail.com

KISA KISA… KISA KISA…

1-SÜRGÜN: Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu / Motto Kitap

2-DAMITILMIŞ DAMLALAR: Ömer Lütfi Ersöz / Çimke Yayınları

3-DİN, AHLAK VE KÜLTÜR YAZILARI: Prof. Dr. Ferhat Koca / Araştırma Yayınları

4-DOĞRUYA ULAŞMA ÇABASI: Mehmet Hulusi Uğur / İştirak Yayınları

5-İSLAM’IN TEMEL KAVRAMLARI: Hüseyin K. Ece / Beyan Yayınları

 

Dün Bugün Yarın (4)

Osmanlı Tarihini(n) ilk kuruluş. devreler(i), yükselmenin belli mesnetlerine istinat eder (dayanır): Kuvvetli askerî teşkilât, fetih gayesi, nefse itimat, Türk milletinin fıtrî (yaratılışından gelen) cengâverlik duygularını istikametlendirme, idarede gerçek adalet, tesanüt (dayanışma) ruhu, millî birlik, manevî yeterlik, ferdî feragat duygusu, Hanedana karşı duyulan hayranlık, Padişahların sınır boylarında değerli devlet adamlarının idaresinde yetiştirilme ananeleri, Bizans sarayının tahriplerinin ve kötü âdetlerinin henüz Osmanlı sarayında menfi meyvelerini vermemesi, rüşvet ve irtikâbın (yiyiciliğin) dal budak salmaması ve bilhassa din’in siyasete âlet olmaması, Medrese’nin sukut etmemesi (seviyesinin düşmemesi) ve bilâkis (aksine) değerli din adamlarının hak ve adaleti temin eden (sağlayan) muhterem birer unsur hâlinde devlet varlığına tesir etmeleri, askerlik sahasındaki ileriliği; iktisadî, sınaî ve ticarî mevzulardaki kifayet ve tekâmülün (gelişmenin) tamamlaması, fethedilen yerlerde hak, adalet, vicdan hürriyetini ihlâl etmiyen (ona zarar vermeyen)…idarelerin kuruluşu.

İmparatorluğumuzun iki asır içinde dünyanın en büyük devleti hâline gelmesinin belli başlı mesnetleri (dayanakları) bunlardı.

Asıl dava, bu mesnetlerin nasıl çürümüş olmalarıdır. (Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, Cilt:1, Sayı:3, Mayıs-1957, s.VII)

X

Tarihimizin şeref ve şan (kazandıran) hâdiselerinin gerçek sebeplerine lütfen dikkatle eğiliniz: Göreceksiniz ki, bütün maddî kudretlerin üstünde bir manevî kuvvet, ruh ve iman birliği, diğerbîn (başkaları için) feragat, adam sendeciliği reddeden memleket şuuru ve nefsi; mukaddes mefhumlar uğruna fedayı saadet sayan iman salâbeti (sağlamlığı), muhteşem hâdiselere (olaylara) istikamet vermiştir. İşte biz, asırlardır O’nu kaybettik. Millî Mücadelemizi niçin unutuyoruz? Ordumuz, silâhımız, hazırlığımız, paramız, nemiz vardı? Bu olmayanlar yanında olanın ne olduğunu hâlâ anlayamamışızdır! Açık konuşalım: İstiklâl mücadelemizin MİSAK-I MİLLÎSİ bir (hudutlar tespiti) idi. Türk milletinin daha şâmil ve bugünkü sert realiteleri kucaklayarak millî misaka ihtiyacı vardır. Maddî manevî bir inşa için millî kudreti evvelâ keşfedecek, sonra tanzim edecek, zaman ve mekân plânında programlayacak ve nihayet ahlâk, kültür, iman potasında terkip edecek (eritecek) millî misâk…(a.g.e., s.V)

X

Türkiye’nin tarih ve coğrafya düşmanları, meşru haklarımıza el uzatamamak imkânsızlığını, sadece savaş gücümüzden ve mensubu olduğumuz kolektif emniyet cihazının korkusundan değil; manevî hazırlığımızdan, eriştiğimiz medeniyet seviyesinden, kafa ve kültür aydınlığımızdan ürkerek duymalıdırlar. Topraklarımızın, sularımızın ve havalarımızın bütün bakir kıymetlerini çağın teknik vasıtaları içinde işlemek, refah seviyesini bu imkânla bezemiş olmak, cehaleti yenmek, mamur (ve bayındır) bir vatanın hür vatandaşları olmak!

Ve, evet hepsinden mühim olarak da, istikbalin (geleceğin) artık iktisadî (ekonomik) şartlara bağlandığı hakikatini anlayarak, bu mübarek toprakların bekçisi değil, gerçek sahibi hâline gelmek! İşte yeni millî misak’ın umde (ilke ve prensipleri)…(Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, Cilt:1, Sayı:4, Haziran-1957, s.II)

X

Türkler, Moskoflar, Ortodoks Kilisesi, Beynelmilel Siyonizm arasındaki mücadelenin çok zaman toplu tüfekli savaşla alâkası yoktur:

Onlar, Türklüğü yiyip bitirmek için daha başka metotlar da kullanırlar..Koskoca Osmanlı İmparatorluğunun mücerret (soyut) harp sahası mağlubiyetleri sonunda çöktüğünü iddia edenlere tarih sadece acır ve güler. (Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, Cilt:1, Sayı:4, Haziran – 1957, s.II)

Tarih bilmemek ayıp değildir. Fakat bilmediği tarih üzerinde konuşmak hem ayıp, hem günahtır. (Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, Cilt:1, Sayı:3, Mayıs-1957, s.V)

 

Üsküdar’da Bir Bakkal veya İyilik Bulaşıcıdır

Sanki eski Türk filmlerindeki iyi adamlardan biri. Mahallede “Bakkal Kamber Amca” olarak biliniyor. Üsküdar’da yaşıyor,  oğlunun adı, Fırat. Bakkal Kamber, iyilik yapmayı, yoksul geçirdiği çocukluğunda kaldığı, Sirkeci’deki bir otelde öğrenmiş. Hikâyesi uzun. O, şimdi bir bakkal; ama aynı zamanda o bir deniz feneri.

Veresiye alacak defteri bir hayli kabarık. Mahallesinin namus bekçisi ve emniyet supabı. Kapıların anahtarları, gözetilmesi gereken çocuklar ona emanet. Tam bir deniz feneri; oğluyla beraber, hem kılavuz hem ışık.

Oğlu Fırat, babasından aldığı ahlakla, bakkala alışveriş yapmak için gelen fakat parası yetişmeyen çocuklara, beleşe alışmasınlar diye, küçük bir iş yaptırır sonra onların taleplerini karşılar. Hiçbir çocuğu bakkaldan boş çevirmez. Bir süre sonra parası yetişmeyen çocukların isteklerini karşılamak için onlara kitap okuma şartı getirir. Bir gün bir çocuk gelir, “Fırat Ağabi, sana KristofKolomb’u anlatayım mı?” der. Fırat şaşırır. Nedenini sorar. “Sen parası az çocuklara kitap okutuyormuşsun ve onları dinliyormuşsun, ben de kitap okuyarak geldim.” cevabın alır Fırat. Küçük bir hediye karşılığında kitap okuma işi, mahalle çocukları arasında hızla yayılır. Kitaplar alınır, okunur, değiştirilmeye başlanır, Fırat okunan kitapların özetini dinler. Bu iş, heyecan dalgası oluşturur. Bir gün Fırat, “Yukarı mahallenin çocukları daha fazla kitap okuyor.” diyerek mahallelerin çocukları arasında kitap okuma rekabetini başlatır, kitap okumayı hızlandırır.

Fırat ve Kamber, bir senaryo kahramanı; olay, bir kurgu değil. Aynen gerçek. Kamber Amca’yı düşünüyorum, Fırat’ı düşünüyorum, onların oluşturduğu sinerjiyi düşünüyorum.

İnsan yeter ki istesin, neler yapmaz ki? İyilik geçicidir, bulaşıcıdır; kötülük gibi. İnsan, ne istediğini bilsin, tarafını belli etsin. Taraf belli olduktan sonra, yapılmayacak, başarılamayacak güzellik yoktur. Sorumluluğumuz, gücümüz oranındadır. Bir bakkalın ve oğlunun bu toplumda, iyilik adına, “Ne kadar bir ağırlığı olabilir ki?” demeyelim. Okunmasına sebep oldukları kitap, kitaptaki bir cümle ya da bir kelime, kim bilir, kaç kişinin hayatını değiştirecek? Kamber ve Fırat, pek çok kişinin hayatına dokunmuş olacak. Kaybeden yok. Kazanan, pek çok: Kamber Amca ve oğlu Fırat kazandı, çocuklar kazandı, mahalle kazandı, ülke kazandı, insanlık kazandı.

Değerli dostum Kemal Bey, bu yaz okuduğu bir kitaptan etkilenmiş. “Ağabi, hayat anlayışım değişti, artık kendimi insanlığa borçlu hissediyorum, kendimi büyük ya da küçük kalıcı hayırlı işler yapmakla görevlendiriyorum.” diye itirafta bulundu. Olması gereken zaten buydu. Ben, bu kötü ortamda ne yapabilirim ki, diye düşünmeyin. İyilik saatini kurun, o kendi kendine işleyecektir. Bir süre sonra sadece tik taklarını dinleyin. Zaman geçiyor, ömür sermayesi tükeniyor. Oturduğumuz yerde, büyük laflar ediyor, büyük projeler hayal ediyor, içi boş eleştiriler yapıyoruz. Üzerimize vazife olmayan konularda mangalda kül bırakmıyoruz, yapabileceğim işlerde kaçak güreşiyoruz.

Bakkal Kamber ve Fırat, birer rol model. İçlerine kapanmamışlar, marketlere küsmemişler. Karanlıklara bakıp enerjilerini tüketmek yerine, ışık olup ısıtmayı ve ışıtmayı tercih etmişler. Yaptıkları iş hiç zor değil, pek kolay. Herkes yapabilir. Sormalıyız kendimize: “Bugün kaç kişiye yardımcı oldum, kaç kişiye yaşama sevinci aşıladım. Kendim için, neslim için, büyüklerim için, ülkem için, Allah için ne zaman ne oranda bir iyilik yaptım?” Soruları genişletebiliriz.

Her virüs zararlı değildir. Sütü yoğurt yapan da virüstür. İyilik virüsü enjekte etmeliyiz birbirimize, neslimize. Eğitimin önceliği bu olmalı. Hala sınav şeklini, yetiştirilecek insan modelini, geçerli meslekleri tartışıyoruz; insanlık mesleğinden uzaklaşıyoruz. Fıtrat; iyilik üzerine, barış üzerine, güzellik üzerine programlanmıştır.

Yeni keşifler yapmak için sefere gerek yok. İçindeki iyilik kıtasını keşfedene ne mutlu!

 

Huzurlu ve Güvenli Bir Türkiye

Ülkelerin barış, huzur ve güven içinde olma kriterlerine göre değerlendirildiği “Küresel Barış Endeksi’nin 2017 yılı raporunda” Türkiye, 163 ülke arasında 146’ncı sırada yer aldı.

Türkiye, endekste geçen yıla oranla bir sıra geriledi.

İçeriden bakınca “siyasi mülahazalarla değerlendirme yapıyorsun” derler. Bu bakımdan uluslararası güvenilir kuruluşların yaptığı araştırmaları değerlendirmek uygun oluyor.

Bahsettiğim rapor Avustralya Sydney merkezli düşünce kuruluşu Ekonomi ve Barış Enstitüsü‘nün çalışması. Yani bizi düşman gören bir ülkenin kastı ile sıralamada bu kadar kötü görünüyor olmamız söz konusu olamaz.

Endekse göre dünya genelinde en çok barış içinde olan 10 ülkeden 8’inin Avrupa’da olduğu, 36 ülkeden 26’sında gelişme kaydedildiği ve fakat Türkiye’nin gerilediği görülmekte.

Zaten savaş bölgelerinden kaçanların hepsinin bu Avrupa ülkelerine sığınmak istemesi tesadüf değil. Mecbur kalmasalar Türkiye’de kalanlar da bu ülkelere gidecekti.

Türkiye Avrupa’daki 36 ülke arasında barış ve huzur açısından en sonda.

Ülkemiz 2015 yılından bu yana terör saldırılarında hayatını kaybedenlerin en çok olduğu ülkeler arasında yer alıyor.

İfade özgürlüğünde de Türkiye en çok gerileme yaşanan ülkeler arasında yer aldı.

Bu sonuçların hepimiz için sürpriz olmadığını sanıyorum.

Bu sebeplerle Türkiye’den gelişmiş ülkelere beyin ve sermaye göçünün hızlandığını da endişeyle izliyoruz.

*********************************

Asli Görevlerini Yapamayan Devlet

Devletin asli görevleri denince ilk akla gelenler, Toplumun huzur ve güvenliği, Adalet, Sağlık, Eğitim‘dir.

Anayasanın 5. Maddesinde zikredildiği gibi, “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamaktır.”

İfade ve inanç özgürlüğü dâhil, temel hak ve hürriyetlerin yaşanmasını temin etmektir.

  • Yukarıdaki araştırma da gösteriyor ki, Türkiye’de devlet huzur ve güvenliği sağlamakta çok yetersiz.
  • Türk Milletinin bağımsızlığı ve bütünlüğü, ülkenin bölünmezliği Cumhuriyet tarihimizde hiç olmadığı kadar tehlikede.

Ülkenin bir “beka meselesi” olduğunu her gün devlet yetkilileri de itiraf ediyor.

Ege’de 18 adamız Yunanistan tarafından işgal ve ilhak edilmiş, toprak bütünlüğümüzü koruyamamışız.

  • Sadece komşularımız değil, en çok ticari ve siyasi ilişkilerimiz olan ülkeler arasında bile dostumuz kalmamış, hemen hepsiyle kavga içindeyiz.
  • Ekonomide en temel parametreler büyüme ve kişi başına düşen milli gelirdir. Son 10 sene büyüme oranı ortalaması yüzde 3’te kaldı. Kişi başına milli gelirimiz bütün istatistik oynamalara rağmen 9-10 bin dolar arasında oynuyor, artmıyor.
  • Eğitim alanındaki başarısızlığımızı artık Cumhurbaşkanı Erdoğan da açıkça itiraf ediyor. İlköğretimden, üniversitelere kadar insan yetiştirme düzenimiz perişan. Üç sene önce reform diye yapılan köklü değişiklikler, üç sene sonra yine reform adı altında eskiye döndürülüyor. Eğitim sistemimiz bir yapboz oyununa döndü.

Eğitimdeki kalitesizlik her alana sirayet etmekte.

  • Adalete güven yüzde 30’ların altına düşmüş. İnsanlarımız yargının bağımsız ve tarafsız olduğuna, güçlüden değil haklıdan yana karar verdiğine artık inanmıyor. Özellikle siyasi davalar ile muktedirleri doğrudan ilgilendiren diğer davalarda adaletin tecelli edeceğine inanan kalmadı gibi.
  • En çok övündükleri sağlık alanında da çok gerilerdeyiz. 100 bin kişiye düşen doktor ve hemşire sayılarında OECD ülkeleri arasında sonuncu sıradayız.

ÖZETLE, devlet asli görevlerinin hiçbirini doğru dürüst yapmıyor. Devleti yönetenler başarısız.

*********************************

İlk Çözüm Hukuk Devleti Olmak

Anayasa’nın 2. maddesinde yer aldığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti bir demokratik, hukuk devletidir.

Hukuk devleti, “tüm işlem ve eylemleri hukuka uygun olmak, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdürmeyi amaçlamak” demektir.

Hukuk Devleti, “hukuku tüm devlet organlarına egemen kılmak, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınmak” demektir.

Hukuk Devleti,  “insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren ve yargı denetimine açık olan devlet” demektir.

Anayasamız Madde 10’da “Herkes kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar” diyor.

Fiili duruma baktığımızda Hukuk Devleti özelliklerinden ne kadar uzaklaştığımızı anlatmama gerek yok. Eşitlik ilkesinden geriye ne kaldı bilemiyoruz.

Devletin kurum ve kuralları işletilmiyor.

Ülkenin bütün meseleleri için bir kişinin fikrine göre anlık kararlar alınan bir devlet halindeyiz.

Artık çok hızlı kararlar alan bir devlet Türkiye. En köklü “reformlar” ve “sistem değişikliklerini” bir günde yapıyor.

Fakat “ortak aklın” işletilmediği, “denge ve denetim” sistemlerinin devre dışı bırakıldığı bir devlet olduk.

Zaten çok aldatanımız ve sıkça aldanan yöneticilerimiz var.

Bu şartlarda “bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” demek çare değil.

Yeni bir çıkış bulmak zorundayız. Çözüm üretmeliyiz.

Demokrasi ve hukuk ilkeleri içinde bunu başarmalıyız.

Bu imkânsız değil, tünelin ucunda ışık göründü…

Başarısız olanlara verdiğimiz vekâleti geri almak zamanı geldi.

Meseleler belli, Türkiye’nin yetişmiş insan gücü var. Kurumları asli özelliklerine döndürmek ve kuralları işletmekle başlayabilir ve başarabiliriz.

 

Orta Asya, Orta Çağ ve Genel Türk Tarihi Uzmanı Prof. Dr. AHMET TAŞAĞIL ile Uygurları, Kırgızları ve Diğer Türk Topluluklarını Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Asya topraklarında, çok sayıda devlet kurarak uzun süre siyasî yapı içerisinde yaşayan Türk topluluğu, Uygurlar olsa gerek…

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl: Göktürklerden sonra Orta Asya’da tarih sahnesine Uygur Devleti çıktı. Aslında Uygurlar, Töles boylarının arasında hatta daha öncesinde Kao-ch’e boylarının arasında bir kabile olarak görünmektedirler. 603 yılını takiben Göktürklere karşı isyan eden Töles boylarının arasında adlarından ilk kez bahsedilir. 627-646 yılları arasında bağımsızlığını koruyan Sir Tarduş siyasî birliğinin içinde yer aldılar. Sonra 648’de Çin’e bağlandılar. 682’de İkinci Göktürk Devleti kurulunca Dokuz Oğuzlarla birlikte bu devlete itaat etmek mecburiyetinde kaldılar.

Çetinoğlu: Dokuz Oğuz boyları hangi kabilelerden oluşuyordu?

Prof. Taşağıl: Buğu (Pu-ku), Hun, Bayırku, Tongra (T’ung-lo), Sschie (tzgil), Ch’i-pi, A-pu-sse, Ku-lun-wu-ku, A-tie (Ediz).

Çetinoğlu: On Uygur‘ isimlendirmesi nereden geliyor?

Prof. Taşağıl: Dokuz Oğuzlara Uygurlar da katılınca ‘On Uygur‘ adıyla anılmaya başladılar. 740 yılından sonra İkinci Göktürk Devleti karışıklığa sürüklenince Basmıllar, Karluklar ve Uygurlar ittifak yaparak ayaklandılar. Mağlup ettikleri Gök Türklerin hâkimiyetine karşı Basmılların kağanlığını kurdular.

Uygurlar, doğu Karlukların batı kanatlarının idarelerini yani yabguluklarını aldılar. Basmıl Kağanlığı fazla yaşamadı. Çünkü Uygurlar 744 yılında Basmılları bozguna uğratarak Ötüken Büyük Uygur Kağanlığı adı verilen devletlerini kurdular.

Hükümdarları Kutluk Bilge Kül Kağan unvanını aldı. Bundan sonra Orhun-Selenga merkezli olmak üzere Moğolistan coğrafyasında Büyük Uygur Kağanlığı hâkim olacaktır.

Kurucu Kağan ölünce yerine oğlu Moyen Çor geçti.

O’nun zamanında, Uygurlar güçlerinin zirvesine ulaştılar. Şine-usu Yazıtına göre Batıda Altay Dağlarının güneybatı eteklerinde yaşayan Karluklar ile Çu ve Talas nehirleri bölgelerindeki Türgişler üzerine yapılan seferlerle Uygur Devleti’nin sınırları Sirderya Nehri kıyılarına kadar uzadığı düşünülmektedir.

Kuzeyde Kem nehri boyunca yapılan savaşlarda Kırgız isyanları bastırıldı. Çik boyu da Uygurlara bağlandı. Merkezde Selenga nehri kıvrımında oturan Sekiz Oğuz ve Dokuz Tatarlar tamamıyla susturuldu. Bunları, Moyen-Çor Kağan adına dikilmiş olan yazıttan öğreniyoruz.

Moyen Çor Kağan tahta çıktığı zaman An Lu-shan isyanı yüzünden çok karışık bir durumda bulunan Çin’deki T’ang hanedanına yardım edilmiş; karşılığında 758 yılında Çinli prenses Ningkuo, Kağan’a yollanmıştır.

759’da Moyen-Çor Kağan ölünce yerine oğlu Bögü, Kağan olduğunda Çin’e yardımlara devam edildi. 764’te Bögü Kağan, Maniheizm dinini kabul etti. Kağanı öldüren Tun Baga Tarkan 779 yılında Alp Kutlug Bilge unvanı ile tahta çıktı. Yeni Kağan zamanında da Çin’e baskı devam etti.

787’de bir Çinli prenses ile evlenen kağan 789’da ölünce yerine oğlu To-lo-ssu, Ay Tengride Kut Bulmuş Külüg Bilge unvanı ile kağan oldu. Bu Kağan 790 senesinde öldürülünce kısa bir karışıklık devresinden sonra Kağan’ın genç oğlu Feng-ch’eng tahta geçti.

Feng Ch’eng Kağan, 795’de oğul bırakmadan ölünce, Uygur büyükleri ve halk elbirliği ile çok sevdikleri başbakan Kutlug Bilge’yi Ay Tengride Ülüg bulmış Alp Ulug Bilge Kağan unvanı ile tahta geçirdiler.

Çetinoğlu: Kağanlıkta başarılı olabildi mi?

Prof. Taşağıl: Bu Kağan’ın başlıca icraatı, Karluklarm isyanını bastırması, Tibetlileri Doğu Türkistan’dan püskürtmesi ve Kırgızların tamamen devlete bağlanmasıdır.

Özellikle Turfan’a ve Doğu Türkistan şehirlerine büyük önem vermiştir. Ondan sonra, 805 yılında Tengride Bolmış Alp Külüg Bilge Kağan tahta geçti ve Kuca’yı Tibetlilerin elinden kurtardı. 808’de ölen kağanın yerine Ay Tengride Kut Bulmış Alp Bilge Kağan tahta geçti. O da Tibetlileri yenerek, onların Sha-t’o Tarla ittifakını bozdu. 812’de Uygur askerleri Gobi Çölü’nün güneyinden geçerek batıdaki Tibetlilere bir sefer daha düzenlendi. 813-820 arası Çinlilerle barış içinde geçti.

821 Şubat ayında adı geçen Kağan ölünce Kün Tengride Ülüg Bulmış Alp Küçlüg Bilge, Kağan oldu.

821 yılı entrikalar, suikastler yüzünden Uygur tarihinin önemli bir dönüm noktasıdır. Özellikle kağanın evlendiği Çinli prensesin faaliyetleri sebebiyle iç huzur sağlanamadı.

Kağan 824’te ölünce yerine kardeşi Ho-sa (Hazar Tegin), onun yerine 832’de Hu Tegin başa geçse de, 839 senesinde bakanlar tahtı gasbetmek istedi. Bunu farkeden Hu Tegin onları öldürttü. O sırada seferde olan bir başka Uygur bakanı Kürebir buna çok kızarak ayaklandı ve Hu Tegin öldürüldü. Ho-sa Tegin kağan ilân edildi.

Hu Tegin’in ölümüne üzülen, Kürebir’e kızan Uygur generali Külüg Baga, Kırgızlarla anlaşarak yüz bin süvarinin başında merkeze hücum etti. Ho-sa Tegin’i ve Kürebir’i öldürdü.

Kağanlık otağını yaktılar ve 840 yılında Uygur devletini yıktılar.

Çetinoğlu: Sarı Uygurlar var…

Prof. Taşağıl: 840 yılında Kırgız yenilgisiyle yıkılan Uygur Devleti’nin halkı ve idarecileri etrafa dağılarak, küçük şehir devletleri kurup İpek Yolu ticaretinde etkili oldular. Bunlardan biri Kan-chou Uygurları kurulduktan sonra T’ang hanedanıyla iyi geçindiler. 905-951 yılları arasında hüküm süren Beş Hanedan devrinde durumu devam ettirdiler. Çin imparator kızları ile Uygur kağanları arasındaki evlenmelerle akrabalık münâsebeti de devam ediyordu.

Uygurlar, 10. yüzyıla kadar merkezi Tun-huang’da bulunan Çinlilerin ‘Vazifeye Koyuluş Ordusu’na bağlı hareket ediyorlardı. 905 yılında bu ordunun Çinli kumandanı, Çin imparatorundan ayrılıp, Kua, Sha, Yi ve Hsi isimli dört vilâyetten müteşekkil bir otonom devlet kurmuştu.

Bu krallık, Uygurlara baskı yapıp bölge ticaretini ele geçirmeye kalkışınca Uygurlar dayanamadı, 911 ‘de Tegin’in kumandasındaki Uygur ordusu, krallığın merkezi olan Tun-huang’ı ele geçirince itibarları arttı. 909 ve 911 ‘de Çin’e elçilik heyetleri gitti. Kan-chou Uygur Devleti’nde kağanların sık aralıklarla birbirini tâkip etmeleri 924-928 arasında çalkantılı bir durum olduğu fikrini vermektedir.

931-932’de Tangutlar Uygur kervanlarını soymaya başlayınca Uygurlarla Çinliler birlikte mücâdele ettiler. Jen-yu Kagan’m 933’de ölümü üzerine yerine Jen-mei geçti.

934’de Çin’e giden elçilik heyetinde, Sarı Uygurlarda Maniheizmin işareti olan sekiz Mani râhibi vardı. Jen-mei Kaâan’m ismi, 939 tarihine kadar kaynaklarda görülmektedir. Daha sonra herhangi bir kağan ismi geçmemektedir. Sarı Uygurlar siyasî olarak 940’tan sonra Hıtay (Ki-tan, Liao)’ların 1028 den sonra Tangutların, 1226’dan sonra Cengiz Devleti’nin nüfuz sahası içinde kaldılar. Bugün hâlen kuzeybatı Çin’de yaşamakta olan Uygurlar onların torunudur.

Çetinoğlu: Uygurların bir başka kolunu Turfan Uygur Devleti’nde görüyoruz.

Prof. Taşağıl: 840’ta etrafa dağılan Uygur boylarından bir kısmı da batıya giderek Beşbalık, Turfan, Hoço, Kaşgar taraflarında yerleşerek son Uygur kağanının yeğeni Mengli’yi kağan seçtiler. Tibet’ten endişe duyan Çin, yeni Uygur Devletini tanıdı.

Devletin kışlık merkezi Kao-ch’ang, yazlık merkezi Beşbalık idi.

Çağatay nüfuzu zamanında Kao-ch’ang’m ismi Hoço olarak değiştirilmiş, 1406’dan sonra da bölgede Turfan şehri önem kazanmıştır. Kaynaklarda önemli şehirlerinin isimlerine göre geçen bu Uygur devleti bazen de hükümdar adlarına göre Arslan Han Uygurları veya İdikut Uygurları ismiyle kaydedilmişlerdir.

Çetinoğlu: Demek ki ‘Uygurların çok sayıda devlet kurdukları düşüncesi buradan kaynaklanıyor.

Turfan Uygurları varlıklarını nasıl devam ettirdiler?

Prof. Taşağıl: Turfan Uygur Devleti, ticaret yolları üzerinde bulunduğundan iktisadî bakımdan gelişti. 911’de bağımsız hâle gelen Uygur Devleti güneyde Tibet, Batı Türkistan’da Karluk bölgesi ile sınırlıydı. 1209’da Cengiz Han’a bağlanıp, 1368’e kadar Çağataylılar idaresinde varlıklarını devam ettirdiler. Bugün de Doğu Türkistan Uygur Özerk Bölgesi içinde yaşamaktadırlar. Bu Uygur topluluğu yerleşik medeniyet unsurlar bakımından çok değerli eserler verdiler.

Çetinoğlu: Türklerin kabına sığmayan kolu Kırgızları da konuşalım mı?

Prof. Taşağıl: Kırgızlar, İslâm öncesi devrede Yenisey nehrinin kaynaklarının doğduğu havalide yaşıyorlardı. Onların Çin ve İslâm dünyasından çok uzakta olmaları yüzünden haklarında az bilgi öğrenebiliyoruz. Asya Hunlarına M.Ö. 199 yılından önce bağlanan Kırgızların, o zaman Çin kaynaklarında isimleri Ke-k’un olarak kaydedilmiştir. M.Ö. 48′ de bir defa daha Hunlara tâbi olmak mecburiyetinde kalan Kırgızlar, M.S. 558 yılında Göktürk devletine bağlandı.

648 yılında Göktürklerin zor durumda olmasından faydalanarak Çin ile siyasî münasebet kurdular. Kırgızlar, ancak 840 yılında Büyük Uygur devletini yıkınca bağımsızlıklarını kazanabildiler. 920 yılında doğudan gelen Karahıtaylar, onların devletini ortadan kaldırdı ve Ötüken’den eski yurtlarına, yani Altay Dağlarının kuzeyi ile Sayan Dağlarının kuzey batısına sürüldüler. Daha sonra kurulacak olan Moğol İmparatorluğu’na katılarak onların ordusunda yer aldılar.

Çetinoğlu: Türgişler?

Prof. Taşağıl: 630 yılında Batı Göktürk ülkesinde kağan T’ung Yabgu’nun öldürülmesi üzerine ülke iç karışıklığa sürüklenmişti. Başıboş kalan çeşitli boylar, 635’te kendi aralarında teşkilatlanarak Türgişleri meydana getirmişlerdir. Buna rağmen başlarında daima Batı Göktürk hanedanından gelen beyler bulunmuştur. Aslında 634 yılında Batı Göktürk hanedanından Işbara ülkesini on boya bölmüş, her boya birer ok verilmiş bundan sonra unvanları On Şad ve On Ok şeklinde söylenmeye başlamıştır. Bu boylar arasında dördüncü boy olarak, 651 yılında Ebinor’a dökülen Borotola ırmağı civarında ilk defa Türgiş adı tarih sahnesinde geçmektedir. 7. yüzyılın ortalarında onları Ho-lo-shih çor isimli başbuğ yönetiyordu. 656’yı takiben bir kısmı Isık Köl taraflarına göç etti. Bir süre Çin hâkimiyetinde kalsalar da bazen aklandılar. Nihayet 2. Göktürk devletine bağlandılar.

720 dolaylarında Emevi’lerle Maeraünnehir için mücadele ettiklerinde başlarında Su-lu Kağan vardı. 737 senesinde bir kumandanı suikastı sonucu ölünce Türgiş Devleti birliğini koruyamadı. Çinliler de, 751 Emevî-Karluk işbirliğine karşı meşhur Talaş Savaşını kaybedince bölgeden çekilmek mecburiyetinde kaldılar. 735-756 yılları arasında Uygur Devleti’nin baskısına maruz kalan Türgişler, kendi içlerinde Sarı-Kara kabileler halinde bölününce bir daha toparlanamadılar.

Sarı Türgişler 690-712 yıllarında Wu-ch’e-le görülmektedir. 16 yıllık saltanatı boyunca Turfan’dan Seyhun’a uzanan bir hâkimiyet kurdu. Ancak, 2. Göktürk Kağan’ı Kapgan’a direnemedi. Bolçu 698 yılında Savaşı’nı kaybedince otoritesi sarsıldı. Yerine geçen ve 706-710 yılları arasında hüküm süren oğlu Soko ise kısa süren saltanatında, tahtına göz diken kumandanı Külçor ihtilafı ile kendine bırakılan oymak sayısını az bulan kardeşi Ch’e-nu’nun sebep olduğu ihtilâfları gidermekle uğraştı. Daha sonra 2. Göktürk Devleti’nin himâyesinde Bars bey ‘Kağan’ unvanı ile Türgiş tahtına çıkarıldı ise de, o da ülkede birlik ve beraberliği sağlayamadı.

Çetinoğlu: Kara Türgişlerden söz etmiştiniz…

Prof. Taşağıl: Kara Türgişler 716-737 yılları arasında tarih sahnesinde görüldüler.

Kapgan Kağan’ın ölümünden sonra Su-lu kendisini ‘Kağan’ ilân etmişti. Su-lu Kağan, Tibetlilerden ve 2. Göktürk Devleti’nden bir prenses alan Su-lu Kağan Çin İmparatorluğu ile münasebetlere girdi. Su-lu’nun iki büyük kumandanı vardı. Biri “Külçur” unvanına sahipti. Onlar, iki büyük kabile konfederasyonunu (Baga Tarkan Tou-lu grubu, Tu-mo-tu Nu-Shih-pi grubu) idare ediyorlardı. 756 yılından sonra zayıflayan Türgişler’de Sarı ve Kara kabileler kendi kağanlarını tahta geçirip karşılıklı savaştılar. 766 yılında Karluklar, batıya doğru hareket edip Suei-ye (Tokmak) civarını ele geçirdiler. Neticede Türgişler, Seyhun boylarına doğru göç ettiler. Bir kısmı Tanrı Dağlarının güneyindeki Karaşar civarına gitmişti.

Çetinoğlu: Karluklar da isim yapmış önemli bir Türk topluluğudur…

Prof. Taşağıl: Tarih sahnesinde ilk defa 627 yılında görülen Karluklar, bu esnada Altay Dağlarının güney batısında yaşıyorlar ve diğer Türk boylarına nazaran Göktürk hanedanına daha yakın görünüyorlardı.

627 yılını takiben Doğu Göktürk hâkimiyetine karşı büyük boy hareketlenmeleri meydana geldiğinde Karluklar da fırsatı değerlendirip kuvvetlenmişler ve üç kabile halinde teşkilatlanmışlardı.

Kısa süre sonra Karlukları Batı Göktürk Devletinin hükümdarı T’ung Yabgu’ya isyan ederken görürüz. Her iki Göktürk Devletinin 630’da çöküşe gitmesiyle yükselen Sir Tarduş siyasî gücüne bağlanan Karluklar, 648’den önce Çin’e karşı isyan eden ve bağımsızlığını ilan eden Ch’e-pi Kağan’a itaat ettiler.

Ancak, daha sonra Çin’le işbirliği yaparak bu kağana saldırdılar. Arkasından Çin’e bağlanarak askerî valilik haline getirildiler.

Çin baskısının tesiri ile İrtiş Nehri boylarında oturan Kartuklardan bir grup Beşbalık şehrinin kuzey batı taraflarına doğru göç etti.

682-744 yılları arasında hüküm süren 2. Göktürk Devleti döneminde başlangıçta bu devlete tam olarak itaat eden Karluklar, 692-716 yılları arasındaki Kapgan Kağan döneminde, O’nun aşırı sertliği sebebiyle 711 ve 714 yıllarında isyan ettiler. 716 yılından 734 yılına kadar devam eden Bilge Kağan döneminde yine devlete tam itaat gösteren Karluklar, bu devletin yıkılışında cereyan eden 743-745 yılı olaylarında Uygur ve Basmıllar ile beraber hareket ettiler.

Karluklar 745-840 yılları arasında hüküm süren 1. Uygur Devleti’ne bağlandılarsa da sonradan sık sık başkaldırdılar. Özellikle Beşbalık ve İrtiş batısında oturan Karlukların itaatleri tam olmadı. Neticede Isık Göl civarına gelen Altayları bu üç Karluk kabilesi, kısa zamanda Tokmak’ı ele geçirerek 766 yılında Arslan İl Tırgug liderliğinde bağımsız bir devlet kurdu. Kısa zamanda Taşkent ve Kaşgar gibi büyük şehirlere hâkim oldu. Daha ziyade Abbasî Devleti ile siyasî münasebetlerde bulundu. 840 yılında Uygur devleti sona erince Karluk hükümdarı Bilge Kül Kadir Han kendisini bozkırların siyasî hâkimi ilân etti. Böylece Karluk Devleti kabuk değiştirerek aynı topraklar üzerinde Karahanlı ismi ile hâkimiyetine devam etti. 943’e doğru Kaşgar’dan hareket eden Karahanlı hükümdarı Çu vadisine girerek bu bölgedeki Karlukların siyasî varlığına son verdiler.

8. yüzyılda Isık Göl ile Seyhun nehri arasındaki sahada Karluk Devleti bağımsız yaşayışına devam ederken. Tanrı Dağları’nın güneyinde, bugünkü Toharistan bölgesinde ayrı bir bağımsız Karluk yabguluğu bulunuyordu. Bu yabguluk, 630 – 758 yılları arasında hüküm süren Toharistan Türk yabguluğu ile komşu olarak yaşadı.

Büyük Uygur Kağanlığı’nın yıkılmasından sonra Karlukların siyasî nüfuzu artmış, neticede bu bölgede kurulan Karahanlı Devleti’nin esas nüvesini teşkil etmişlerdir. Hatta, Gazneli Devleti’nin kurucusu Sebük Tegin, bir Karluk şehri olan Barshan’dan çıkmıştır.

Çetinoğlu: Dönemin en güçlü Türk topluluğu olarak bilinen Oğuzlar hakkındaki bilgileri de sonraki sohbetimizde ele almak üzere bu günkü görüşmeyi sonlandırabilir miyiz?

Prof. Taşağıl: Uygundur.

 

 

Prof. Dr. AHMET TAŞAĞIL

14 Şubat 1964 tarihinde Kocaeli’nin Karamürsel ilçesinde doğdu. 1975’te İlyasköy İlkokulu’dan, 1981’de İzmit Mimar Sinan Lisesi’nden, 1985 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’nin Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Çince öğrenmek ve Orta Asya tarihi üzerine araştırmalar yapmak üzere Tai-wan’a gitti, Shih-fan Üniversitesinde Çince kurslarına devam ederken, Cheng-chih Üniversitesi’nin Etnoloji Araştırmaları Enstitüsü’nde ve Tarih Bölümünde ders ve seminerleri takip etti. Bunun yanında dokümantasyon merkezinde Çin kaynaklarından Türk tarihine ait belgeler topladı.

 

1986 yılının sonunda Türkiye’ye dönüp, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yüksek Lisans öğrenimine başladı. 1991’de doktor, Ortaçağ Tarihi Anabilim Dalında, 1992’de yardımcı doçent, 1995 yılında Genel Türk Tarihi alanında doçent unvanını kazandı. 2001 yılında profesör oldu.

 

1997-1998 ve 1999-2000 eğitim-öğretim yıllarında Kazakistan’ın Türkistan şehrindeki Uluslararası Hoca Ahmet Yesevî Türk-Kazak Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak görev yaptı. Kazakça başta olmak üzere diğer Türk lehçelerini öğrendi. Bu esnada Özbekistan’ın Semerkand, Buhara ve Hive gibi tarihi şehirlerine, yine Güney Kazakistan’da Sır Derya boyundaki tarihî kalıntıların bulunduğu alanlara saha araştırmalarında bulundu. Aynı üniversitede 2001-2002 öğretim yılında Tarih-Felsefe Fakültesi Dekanlığı görevini yürüttü. 2002 yılının Temmuz Ağustos aylarında Türk İşbirliği Kalkınma İdaresi’nin yürüttüğü Moğolistan Türk Anıtları Projesinde yer aldı.

 

2004-2005 öğretim yılında Bişkek’te bulunan Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesinin Tarih Bölümünde öğretim üyeliği görevini üstlendi. Aynı üniversitenin Türk Uygarlığı Merkez Müdür yardımcılığını yürüttü. Sosyal Bilimler Dergisi yayın kurulu başkanlığını yaptı.

 

2007-2008 Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü oldu. 2008 yılında Rektör Yardımcılığına tâyin edildi. 2009 Nisan ayından itibâren Tarih Bölümü Başkanlığını yürüttü. Hâlen Yeditepe Üniversitesi’nde öğretim üyesidir.

 

Çince, İngilizce, Rusça ve Fransızca ile Türk lehçelerinden Kazakça ve Kırgızca bilmektedir. Moğolistan başta olmak üzere Güney Sibirya, Kazakistan ve Kırgızistan’da saha araştırmaları gerçekleştirmiştir.

 

Evli ve iki çocuk babasıdır.

 

Havadan Sudan

Dokunmadan zülf-i yâre söz ile
Tedbir al sen neler çıkar pusudan.
Gemimiz karaya otursa bile,
Konuşalım biz hep havadan sudan!

Devlet erkânını tenkit etmeden,
Hocaya, Vaize atıp tutmadan;
Lider takımına zinhar çatmadan,
Konuşalım biz hep havadan sudan!

Zülf-i yâre dokunursak yanarız,
Başımıza buyruk olsak donarız,
Muma dönüp ışık versek söneriz,
Konuşalım biz hep havadan sudan!

Buluta bak desem, ördek miyim der;
Gölge etme desem, çardak mıyım der;
Pınar uzak desem, bardak mıyım der;
Konuşalım biz hep havadan sudan!

Elin etlisine karışmayalım;
Küstüğümüz dağla barışmayalım,
Mağrurla, bilgeyle görüşmeyelim;
Konuşalım biz hep havadan sudan!

Makamı mansıbı riske atmadan,
Kapı dibindeki ite çatmadan,
Destek verenleri pişman etmeden,
Konuşalım biz hep havadan sudan!

 

İslâm’da Mescid

0

İslâm Dini’nin ve İslâm Devleti’nin beşer hayatının her yönüyle ilgilenmesi münasebetiyle dinî merkez durumunda olan ve Hz. Peygamber ile ilk halifeler döneminde tamamıyla bir “hükümet konağı” mahiyetini arzeden mescidlerde İslâm’ın dünya ve ahiretle ilgili her çeşit prensibine icra imkânı verileceği açıktır.

Hz. Peygamber’in davetinde mescidin ifa ettiği hizmet ve oynadığı rolü şöylece sıralayabiliriz:

a) Mescid, bir ilim meclisi, eğitim ve öğretim müessesesidir. Tesis edildiği andan itibaren orada ders halkaları teşekkül etmiş, yüksek seviyede öğretim veren bir kuruluş mahiyetini almıştır. Kur’an, hadis, fıkıh, tefsir gibi mühim ilimlerin öğretim kaynağı hep mesciddir.

b) Mescid, bir İslâm Kültür Sarayı’dır. Orada edebî konuşma ve yarışmalar (müfahara) yapılır, şiirler inşad edilir (okunur).

c) Siyasî meselelerin müzakere edildiği bir istişare (danışma) meclisi, diplomatik görüşmelerin yapıldığı bir resmî toplantı salonudur. Hz. Peygamber, Devleti’ne müteallık (dair) çeşitli meseleleri ashabı ile orada görüşmüş, kabilelerin delegelerini orada kabul etmiştir. Rasûlullah’tan sonra halifelere, orada biat edilmiş, devleti ilgilendiren konularda halifeler, orada minberden tebeaya (halka) hitabetmişler, çalışmalar ve kararlar hakkında vatandaşlarına bilgi vermişler, isteklerde bulunmuşlardır.

d) Hz. Peygamber, pek çok hukukî meseleyi mescidde halleder, kaza organı olarak kendisine iletilen davalarda, davalı ve davacıyı dinlemede mescidi mahkeme salonu olarak kullanırdı.

e) Hz. Peygamber, mescidde içtimaî meselelerle ilgilenir ve duruma göre getirdiği hükümleri buradan ilân ederek, etbaının (kendisine tâbi olanların) sosyal yaşayışını da idare ederdi.

f) Mescid, İslâm iktisadiyatı ile ilgili uygulama ve müzakerelere de sahne oluyordu. Resul-i Ekrem’in mescidde teberruları (bağışları) kabul ettiği ve ihtiyaç sahiplerine dağıttığı olur, zaman zaman burada ticarî müzakereler yapılırdı.

g) Orası bir nevi ordu karargâhı idi. Askerî plânların ve müzakerelerin orada yapıldığı olurdu. Uhud Gazvesi’nden hemen sonra İslâm ordusunun komutanları, geceyi mescidde geçirmişlerdi. Bir İslâm düşmanının çıkardığı problemleri halletmek üzere Rasûlullah’ın gönderdiği bir birlik komutanı, düşmanın kellesini getirerek Mescidde Hz. peygamber’in ayakları ucuna bırakmış ve orada Rasûlullah’a bu askerî hareket hakkında rapor vermişti.

h) Hz. Peygamber Sakif heyetinin yarısını Medine’de kaldıkları müddetçe mescidde iskân etmişti (mescide yerleştirmişti). Böylece orası bir misafirhane veya otel olarak kullanılmıştı. Nitekim Hz. Ömer zamanına kadar dışarıdan gelen yabancılar, mescidin bir köşesinde uyuyorlardı.

ı) Rasûlullah gününde mescid, merasim ve spor salonluğu görevi de yapmıştı. O’nun izni ile bir bayram günü Habeşliler mızrak ve kalkan oyunları gösterisi yapmışlar, hatta Hz. peygamber’in arkasından Hz. Aişe de bu gösterileri izlemişti.

i) Mescid, bir beldenin İslâm vatanı oluşunu simgeleyen ebedî damgadır. Hz. Peygamber, gönderdiği birliklerine gittikleri yerlerde şayet bir mescid görürlerse mescid oranın İslâm beldesi olduğuna delâlet ettiği için halkına dokunmamalarını emrederdi.

Hz. Peygamber, İslâm davetindeki bu mümtaz mevkii ve cemiyet hayatındaki fevkalâde ehemmiyetine binaen Medine’ye hicretinde kısa bir müddet kaldığı Kuba’da hemen bir mescid inşa ettirmiş, şehre intikal ederek yerleştiği andan itibaren de ilk faaliyeti, Mescid’ini bina etmek olmuştu.

Yine davetteki rolü sebebiyle Hz. Peygamber, mescidlerin sayılarının artırılması hususunda teşviklerde bulunuyor. “İçerisinde Allah’ın zikredildiği bir mescid bina edene Cenab-ı Hak, Cennet’te bir köşk hazırlar.” buyurarak her mahallede bir mescidin açılmasını ve temiz tutulmasını emrediyordu. Semhudî’nin isim ve yerlerini belirterek ve geniş bilgiler vererek beyan ettiğine göre Hz. Peygamber gününde, mescid edinilmiş evler müstesnâ, Mescidü’n-Nebî dışında bizzat Râsulullah’ın namaz kıldığı Medine dahilinde (içinde) 18, Medine civarında ise 40 mescid vardı. -Prof. Dr. Ahmet Önkal- (Asr-ı Saadet’te İslâm I, Heyet, İstanbul-Mart 2006, s.366-368)

Mescid ve Camilerimize keşke bir de, Asr-ı Saâdet’deki işlev ve fonksiyonları açısından bakabilsek.

 

Büyük Kürdistan Masaldır. Bu Masalın Arkasındaki Gerçek Büyük İsrail’dir.

Devlet adamları kendi milli kültürlerini, tarihlerini, yaşadığı coğrafyanın özelliklerini ve sosyal yapısını çok iyi bilmek zorundadır. Her şeyden evvel coğrafyalarında kimlerin ne tür çıkarları olduğunu bu çıkarların kimlerle paylaşılacağını, gerçek dostun düşmanın kimler olduğunu, kimlere itimat edilip edilmeyeceğini çok iyi bilmeleri gerekmektedir. Bir devlet adamı kolay kolay aldanmamalı ve aldatılamamalıdır. Bilgili kültürlü akıl hocaları veya danışmanları olmalıdır. Irak’ın kuzeyinde dün bir referandum yaşandı. Dünyanın ileri gelen devletleri bu referanduma yalandan karşı çıktılar. Yalnız İsrail yalana başvurmadan Barzani’nin yanında yer aldığını belirtti. Eğer İsrail de karşı olduğunu söyleseydi, kendisini inkar etmiş olacaktı. Çünkü Büyük Orta Doğu Projesi, Dünyayı yönetmekte olan Yahudi ailelerin Amerikayı kullanarak geliştirdiği bir projedir. Bu ailelerin başında Rothshild, Rockefeller, Warburg ve Goldman gibi aileler gelmektedir. Dünya merkez bankalarını da yöneten bu ailelerin her birinin trilyonlarca dolar servetleri bulunmaktadır. Gazeteci Teodor Herzl ile Osmanlı Devletini ve Abdülhamid’i ziyarete gelen Lord Rothshild, Osmanlının tüm borçlarını ödeme, Osanlıya dünyanın en güçlü dononmasını kurma ve çok büyük servetler verme karşılığı Yahudiler için Filistin topraklarını istemiştir. Bunda başarılı olamayınca Sultan Abdülhamid’in sonunu hazırlamışlardır. Bunun için de merkezi Fransa’da bulunan doğu-şark ülkelerini yöneten Mason Locasını “Büyük Şark Locası” kullanmışlardır. Bugün de Türkiye mason locası Fransa’ya bağlıdır. Bu loca da Soros’un ataları da vardı. Soros’un akıl hocası Popper’dan öğrendiği gibi işleri oranın halkını örgütleyip onlara yaptırmak çok daha iyi bir fikir. Soros’a göre bazı ordu mensuplarını veya “Demokrasi”, “Açık Toplum”, “Mavi Devrim”, “Turuncu Devrim”, “Arap Baharı” gibi satışı kolay ve etkili olabilecek metotlar kullanmak çok daha yararlıdır. Birinci Dünya savaşından sonra bu ailelerin parası ile Filistin’de, 3000 yıldır hayali edilen Yahudi devleti kurulmuş ve toprakları giderek genişlemektedir. Bu genişleme için Yahudi aileler, Amerika İngiltere ve Fransayı kullanmaktadırlar. Adı İsrail olan bu devlet her geçen gün sınırlarını genişletmekte olup, bu genişlemeye kimsenin de sesi çıkmamaktadır. Bu ülke daha ne kadar genişleyecektir? Hedef; Fırat ve Dicle’nin kaynağına varıncaya kadardır. Onun içindir ki Fırat ve Dicle’nin suları, gelecekte en önemli enerji maddelerinden daha çok kıymete binecektir. İsrail, bölgedeki Kürtleri, en basitinden siz Yahudi asıllısınız, sizin atalarınız Yahudi idi diyerek kandırmaktadırlar. Tabi bu ilişki bu günün ilişkisi ve işbirliği değildir. Yahudiler amaçlarını en az atmış yıldır uygulama alanına koymuşlar ve bu yolda ilerlemektedirler. Yukarıdaki resimde Barzani ve bugün Kürdistan İttifakı milletvekili Mahmud Osman 46 yıl önce çekilmiş bir fotoğraf karesinde Yahudi asilzadeleri ile birlikte görülüyor. Geçtiğimiz günlerde Mahmud Osman, Türkiye’yi komşu ülkelerin iç işlerine karışmakla suçlayarak “Türkiye komşu ülkelerin iç işlerine müdahale etmek yerine kendi içindeki insan hakları ihlallerine çeki düzen versin” diyor. Türkiye’deki Kürtlerin durumunun üzüntü verici olduğunu belirten Mahmud Osman, “Bu ülkedeki 20 milyon Kürt hala en temel haklardan mahrumdur” demekte. Kendisi de bir Kürt Yahudisi olan ve Los Angeles’teki Californiya Üniversitesi’nde (UCLA) görev yapan Prof. Yona Sabar yazmış olduğu kitabının bir bölümünde şu bilgileri veriyor; “16. ve 17. yüzyılda bölgede yaşayan ailelerin en ünlülerinden biri Barzani ailesiydi ve bu aileye mensup hahamların kurduğu Yahudi eğitim kurumları büyük bir itibara sahipti. Öyle ki, başta Mısır olmak üzere Ortadoğu’nun muhtelif ülkelerinden buraya öğrenci akını oluyordu. Hatta, Haham Nathanel Barzani, bölgede nadiren görülen zenginlikte bir kütüphaneye de sahipti ve kitapların büyük çoğunluğu da elyazmasıydı. Bu kitaplar, yine haham olan oğlu Samuel Barzani’ye miras kalacaktı. İşin daha da çarpıcı yanı, Amerikan reformcu Yahudileri tarafından tam bir yüzyıl sonra kabul edilecek olan ilk kadın haham da Samuel Barzani’nin kızıydı ve ismi de Asenath Barzani’ydi”.

Barzani ve Talabani aileleri ayrılıkçı Kürtçülük hareketinin en önde gelen isimleri olarak, Anadolu’da çıkarılan ve adına Kürt isyanları denilen hareketlerin mimarlarıdır. Bu iki aile de ne zaman Müslümanlığı seçtiği bilinmeyen Yahudi Kürt’lerdendir. Şimdi bu bölgede Yahudiler ne arıyor dersek ve bu Kürtler sırtlarını Yahudilere dayamakla ne elde edecekler dersek, büyük bir tarihi yanılgı içine düşmüş oluruz. Türklere bir Kürt kedisi bile vermeyiz diyen Talabani ile her arkamızı döndüğümüzde Türk’e küfür eden, Türkiye Cumhuriyeti devletinin topraklarını Kürdistan diye gösteren, Kuzey Irak’taki Türk yurtlarını inim inim inleten Barzani’ye inanmak veya itimat etmek diye bir düşünce söz konusu olabilir mi? Türkiye Kuzey Iraklı Peşmerge’leri de eğitti. Ne için, kim için? Türkiye Kuzey Irakta çok büyük ticari yatırımlar yaptı. Ne için, kimin için? Habur sınır kapısında kilometrelerce uzunlukta tır kuyrukları bekliyor. Ne için, kimin için? Dizginleri hep gevşek bıraktık. Irakta Kazanacağımız parayı ön planda tuttuk. Şimdi çifte yiyoruz, hakaret yiyoruz. Bizi takan bile yok. 1990 dan günümüze, 36. Paralel ve Çekiç güçten itibaren bölgede ve Türkiye toprakları üzerinde İsrail-ABD patentli bir Kürt devleti kuruluyor. Condoleezza Rice ve George Bush’un Büyük Orta Doğu projesi ve değişeceğini ilan ettikleri haritalardan da mı ders almıyoruz? Ey Türk uyan artık. Saygılarımla.

 

Dün Bugün Yarın (3)

0

Fransız ihtilâlinin tesirlerini (etkilerini) incelemeden, bizdeki Tanzimatı tetkik etmek (araştırmak) mümkün olur mu? Şu son senenin bir sual-cevabı içinde, en büyük boşluğumuzu bulabilirsiniz:

Amerika’ya davetli olarak giden bir tarih profesörümüz şerefine verilen veda ziyafetinde, tarih ihtisası (uzmanlığı) yapan bir Amerikalı genç söz almış:

“- Muhterem Profesör demiş, ben Avrupa kavimler tarihi üzerinde ihtisas yapıyorum. Her kavmin tarihinde istisnasız (hepsinde) Türk milletinin tesiri (etkisi) var. İsveç ve Polonya’nın tarihinde bile Türk tesiri (etkisi) elle tutulur gibi.. Afrika ortalarında, Hindistan’da Sibirya’da Türkler, milletlerin kaderlerini istikametlemişler (kaderlerine yön vermişler). Dünyaya böylecesine tesir etmiş büyük bir milletin dilini öğreneceğim ve şüphesiz ki muazzam (çok büyük) kütüphaneler tutan tarihini tetkike hayatımı vakfedeceğim. Bana, en güvenilir tarih serilerinizin listelerini lütfen verir misiniz?”

Hem (listesini) değil (listelerini) …Bizim Profesör yutkunmuş ve kızarmış. Nasıl diyebilirdi ki, bir Alman Hammer çıkmamış olsaydı, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihi sadece vak’anüvislere (devlet tarihçilerine) kalacaktı!

Çünkü tarihçilik başka şey, vak’anüvislik (devlet tarihçiliği) başka şeydir. Birincisi, beşeriyetin (insanlığın), fakat bütün milletlerin mazisi (geçmişi) ve hâli üzerine ışık tutar..İkincisi, yaşadığı veya yaşanılmış bir devri, kendisine mevdû (verilmiş) vazife (ve görev) hâlinde hikâye eder. Bizim tarihlerimiz hemen hemen küll (bütün) hâlinde bu ikinci kategoridir (ikinci kısımdandır): Vak’anüvislik, devlet kadrosu içinde vazife (bir görev) idi. Ruzname’cilik aynıdır. Sır kâtipliği bu kademelerin daha mütevazıı (daha gösterişsizi) idi…

Dün olduğu gibi bugün de, milletçe hayâl kırıklıklarımız, yarıda kalmış ümitlerimiz, hepsi(ne), elimizde güvenilir ve bizi dünya ile terkip eden (birleştiren) bir tarih serimizin olmamasından ileri gelen tarih şuursuzluğu (ve bilinçsizliği) sebep olmuştur..El âlem (yabancılar), millî tarihini asırlarca süren derin ve köklü himmetlerin, asil sabırların sonunda elde edebildi. Türkiye halkına, bugünkü iktidarların henüz vaad hâlinde kalmış hürriyet bonoları’ndan daha sarih (açık) netice (ve sonuç)lar üzerinde konuşanlar olmuş, fakat bu engin serbestiyi, kaskatı istibdatlar (despotluklar) takip etmiştir…

Aziz efendim..Dünyanın en nazik coğrafya bölgesinde, kavşak noktasındayız. DÜN’ümüzü doğru ve minnetsiz (çekinmeden yazılan) bir tarih içinde öğrenmeden, BUGÜN’ümüz ve YARIN’ımız için güvenilir, devamlı, müstakar (istikrarlı, kararlı ve oturmuş) tedbir (ve önlem)ler alamayız..(Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, Cilt:1, Sayı:3, Mayıs-1957, s.VI)

Bu vatanda hürriyetin geçirdiği safhaları (evreleri) itibarda olan ölçüler dışında anlatabilmek, hiç bir devirde mümkün olmamıştır. Ve diyebileceğiz ki, bizde hürriyet mücadelelerinin başkalarına göre çok kanlı ve bitmez tükenmez olmasına rağmen verimsiz ve kısır kalmasının gerçek sebebi, her çeşit müstebitlerin (zorbaların), hürriyet için dökülen kanlar, esirgenmemiş himmetler (yardımlar) ve tutulmuş ışıkların meçhul kalması yolunda gösterdikleri müşterek (ortak) haşin (sert) gayretlerdir. Çünkü müstebit (zorba), hürriyet için yapılan savaşın beşerî (insanî) tefekkürün en asîl nasîbesi olduğunu bilir ve gönülleri tutuşturan füsunkâr (büyülü) cazibesinden istibdadını korumak için ilk çarenin hürriyet için dökülen kanların, harcanmış mukaddes emeklerin üzerine nisyan (unutkanlık) perdesi çekmiş olduğunu da hisseder…

Gerek şahıs, gerek zümre istibdatlarının binası, hürriyet için yapılan mücadelelerin meçhuliyet temeli üzerinde yükselmiştir. (Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, Cilt:1, Sayı:1, Mart-1957, s.II)

İstiklâl ve Hürriyet mefhumu (kavramı), aynı tarih devrinde yaşamış nesillerin müşterek nimetidir. Millî olduğu kadar Milletlerarası vak’aların (olayların) muhassalası (sonucu) olan hâdiseleri (olayları), millî hudutlar içine sıkıştırmak mümkün müdür? Bu sebepledir ki, … sadece biz, Garp (Batı) Türkleri’nin değil, bütün Türklük âleminin ve cihânın, …tarih devresi içinde, karakteristik hususiyetlerini (ele almak lâzım). (a.g.e., s.III)