26.3 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 661

Her Şey Küresel Sömürü İçin!

Pearl Harbor baskını, İkinci Dünya Savaşı’nın en önemli olaylarından biridir.

ABD, bu savaşa henüz girmemiştir. Ama bu savaşa girmek ve dünya liderliğini ilan etmek istemektedir. ABD’nin savaşa girmesi için bir “bahane” gerekmektedir!

Dünya liderliği için bir başka aday Japonya’dır.

7 Aralık 1941 günü, Japonya Hava Kuvvetleri, ABD’nin Hawaii adalarından Oahu adasında, Pearl Harbor limanında bulunan ABD Pasifik Filosu’na bir saldırıda bulunur. Saldırı 90 dakika sürer. ABD’nin 12 savaş gemisi ciddi hasara uğrar. 188 savaş uçağı imha edilir. 2 bin 403 ABD askeri ve 68 sivil ölür. 1178 kişi yaralanır.

Bu olaydan sonra ABD, Japonya’ya resmen savaş ilan eder ve “İkinci Paylaşım Savaşına” katılır.

Savaşın sonunda Japonya, İtalya ve Almanya’dan oluşan “Mihver Devletler” yenik düşmüş, ABD, Birleşik Krallık (İngiltere), SSCB, Fransa ve Çin’den oluşan “Müttefik Devletler” savaşın galibi olmuştur.

Savaşın sonunda Japonya yenilgiyi kabul etmiş ve teslim olmak üzeredir. Ama ABD son darbeyi vurarak, “Dünya Egemenliğini” İngiltere’den almak kararındadır! Bu nedenle 6 Ağustos 1954’de Hiroşima’ya, 8 Ağustos 1945 günü de Nagazaki’ye iki atom bombası atarak noktayı koymuştur!

Artık “Dünya Egemeni” ABD’dir. Bütün dünya Amerikan otomobilleri, lastikleri, beyaz eşyaları ve silahları ile donatılacaktır!

İlginç olan şu ki; savaştan 50 yıl sonra açıklanan ABD belgelerinde, Pearl Harbor saldırısından bir hafta önce, ABD istihbaratı, Japonya’nın bu saldırısının olacağını Başkan Franklin D. Roosevelt’e resmen bildirmiştir!

Roosvelt, denizaltıların ve tanker gemilerin çekilmesini emretmiş ve fakat bu saldırıya geçit vermiştir!

ABD emperyalist sahneye bu vesileyle çıkmıştır!

11 Eylül 2001 Dünya Ticaret Merkezi ikiz gökdelenlerine terör saldırısının da Pearl Harbor benzeri bir senaryo olduğu öne sürülmektedir!

Dünyadaki her ülkeyi uydular aracılığı ile gözaltında tutan, ABD’ye giriş çıkışlarda en modern cihazlarla güvenlik sağlayan ABD, bu terör saldırısından nasıl haberdar olamamıştır?

Bu konuda pek çok uzman bu olayın bir “tuzak” olduğunu iddia ettiler. Son olarak, internet ortamına bir video görüntüsü çıktı.

Bu videoda, İkiz Kulelere saldıran uçağın binanın öteki cephesinden çıkarken uçak burnunun hiç hasar görmediği görülüyor!

Oysa, havadaki bir uçağa bir kuş sürüsü bile çarpsa uçağın burnu yamuluyor! Yine aynı videoda, ABD’de bir savaş uçağı ile yapılan bir deneyi gösteriyor. Saatte 800 km hızla gelip bir duvara çarpıyor ve uçak şiddetli bir patlamayla tuz buz oluyor! Üstelik duvar, esmek ve enerjiyi emmek üzerine inşa edilmiş!

Öte yandan, İkiz Kuleleri inşa eden mühendisler, binanın birkaç uçak çarpsa bile binadaki çelik karkası geçemeyeceğini iddia ediyorlar!

Sonuç;

ABD bu saldırıyı kendisi planladı. Özel olarak üretilmiş bir uçak bu amaçla kullanıldı. Bu bir deneydi ve “terör bahanesi” ile petrol kaynaklarına sahip ülkelerde savaş çıkarmak için “gerekçe” idi! Bu olayda 3 bin kadar insan öldü!

Hemen ardından ABD Afganistan’a saldırdı ve kukla bir yönetim oluşturdu. ABD şirketleri Afganistan’da petrol buldu! Sonra sıra Irak’a geldi. Ardından Kuzey Afrika ülkeleri, Mısır ve Suriye’de kanlı çatışmalar ve parçalanmalar oldu. Kimilerinin “Arap Baharı” dedikleri ama gerçekte “Büyük Ortadoğu Projesi” BOP’un adım adım gerçekleştiği bir kanlı süreç başladı.

“Dünyanın efendisi” olma iddiasındaki ABD yönetimi, küresel tekellerin çıkarları için dünyayı savaş alanına çevirdi.

Eğer, “ulusal birlik” sağlayamazsak, iktidar-muhalefet didişmeleriyle zaman yitirirsek, ekonomik ve teknolojik gelişmemizi sağlayamazsak, dünya egemenlerine sürekli borçlanırsak, Allah esirgesin sıra Türkiye’dedir!

Kurtuluş için tek yol, Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve ideallerinde buluşmak, öncelikle de “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesini hayata

geçirmektir.

 

Doğumunun 100. Yılında Türk Âlimi ve Eylem Adamı Dr. Baymirza Hayit

Türk Dünyasının gururlanacağı, yeni nesillere örnek olacak bir isim Baymirza Hayıt(17 Aralık 1917 Özbekistan-31 Ekim 2006 Almanya). Neden bugüne kadar hayatı ve mücadelesi drama veya belgesel olarak beyaz perdeye yahut ekranlara yansıtılmamış? Bu prodüktörlerin ve yapımcıların bir eksiği.

Hayatta Her Şey Olabiliyor

Bütün ömrünü Türkistan’ın yeniden uyanışı için çalışan bir ilim, fikir ve eylem adamı, bir mücahit, yorulmak bilmeyen bir savaşçı BaymirzaHayit.

Niçin Türkistan’a bazılarının “ortaasya”, Balkanlara “güneydoğu Avrupa” diyor!BaymirzaHayit’in hayatı ve mücadelesi başta, bir çok Türk kahramanlarının hikayeleri öğrenilince bunun nedeni hemen ortaya çıkıyor. Sebep Türk kelimesinin çağrışmaması için Türkistan’a ortaasya deniyor, Balkanlara da güneydoğu Avrupa deniyor!.

Daha önceleri ismen hatırladığım, hakkında yazıları okuduğum BaymirzaHayit’ı 1990’lı yıllarda İstanbul’da şahsen de tanıdım. Türkistan yani Türk Dünyası için  gidip geliyordu. Hemen hemen her seferinde de bir vesileyle buluşuyorduk hem İstanbul’da, hem Başkent’te. Hayat öyküsünü dinlediğimde dehşete düşmüştüm, o yıllarda. Laleli Gençtürk Caddesi’ndeki Kuğu Otelinde kalıyordu. Tanışmak için bir grup arkadaşımla ziyaretine gittim(19.Ekim 1993). Sonra hep birlikte Florya’daki Emmim’de karnımızı doyurduk. BaymirzaHayit hayatını anlattıkça “Ben acaba neden prodüktör olmadım” diye kendimi hırpalıyordum. Bugün hala BaymirzaHayit’in hayatını ve mücadelesi sinemacılara, televizyonculara anlatıyorum, bir filmi çekilsin diye. Neden mi peki? Çünkü BaymirzaHayit’in hayatında her şey var. Bakın şöyle;

Bir Türk Gencinin Kesik Başı

BaymirzaHayitÖzbekistan’ın meşhur Fergana Vadisi’ndeki Narmangan ilinin Uyci kasabasının Yargorgan(Yarçek) köyünde doğuyor. O yıllarda Fergana Vadisi bir Türk devleti olan Hokand Muhtar Cumhuriyeti sınırları içinde. Moskova ile de savaşıyorlar. Dört ağabeyi Ruslarla olan savaşta ve direnişte şehit ediliyor.  BaymirzaHayit daha bir yaşındadır. Bir gün şehit ailesinin kapısı çalınıyor. Rus kumandan Frunze başkanlığında bir askeri heyeti gelmiştir. Ellerinde de bir paket vardır. Aile şehit oğulları dolayısıyla kendilerini teselliye gelmiş birileri olduğu zannederek önce  bir şey diyemiyorlar. Aile paketi açınca içerisinden  büyük oğlu Narmirza’nın kesik başı çıkıyor. Aile perişandır. Bununla Hayit ailesine aynı zamanda bir mesaj verilmek isteniyor. Frunze daha sonra general oluyor, Bişkek şehrini işgal ediyor, kentin ismini değiştirerek, kendi adını veriyor. Gerçekten bugünkü Kırgızistan’ın Başkenti Bişkek, SSCB dağılıncaya kadar bu isimle anılıyor. Şehrin meydanına da General Frunze’nin dev bir heykeli dikiliyor!.  1992 yılında gittiğimde bu heykel hala kaldırılmamıştı.

Hayit Ailesi böyle bir badireyi atlattıktan sonra artık büyük bir umutla Baymirza’yı bağırlarına basarak onun ya tarım işleriyle uğraşan eğitimli bir ziraat mühendisi veya hekim olarak sağlık konusunda toplumuna hizmet eden birisi olmasını istiyor.

Evliliğinin 16. Günü Sovyet Askeri Oluyor

BaymirzaHayit çok çalışkan bir öğrencidir. Okumayı ve düşünmeyi sevmektedir. Ailesinin istediği Özbekistan Tarım veya Tıp Fakülteleri dışında Taşkent  Pedagoji Enstitüsü’nün Tarih Bölümüne öğrenci olmuştur(1934). Ekim Devrimi sonrasındaki bu zaman diliminde Moskova Azerbaycan, Kazakistan,  Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan gibi Türk ülkelerini yutmaya devam etmiştir. BaymirzaHayit ise Süleyman Çolpan, Gafur Gulam, Safizade ve Refik Mü’min gibi Özbekistan’ın ileri gelen fikir adamı ve edipleriyle tanışmış, onlardan bazılarıyla temas halindedir. Ayrıca Hokand Muhtar Cumhuriyeti’nin  idam edilen Başbakanı ve Milli İttifak Partisi lideriyle de tanışarak, fikirlerinden etkilenmiştir.  Milli İstiklal Partisi Genel Başkanı  Ekmel İkram ile de görüşmektedir. Hepsinin ortak gayesi Türkistan’ın tümüyle istiklaline kavuşarak bağımsız bir devlet olmasıdır.

Mezun olduktan sonra köyüne maarif müdürü olarak dönen BaymirzaHayit 1939 Aralık’ında evleniyor. Evliliğini daha 16. Gününde ise SSCB tarafından askere alınıyor(24. Aralık 1939). Trenle uzun bir seyahat ederek Rus askerlerince Polonya’ya götürülüyor. Varşova’da eğitimlerden geçtikten sonra tank teğmeni olarak SSCB Ordusunda görevlendiriliyor. Bir bombanın düşmesi sonucu yaralanan BaymirzaHayit İkinci Dünya Savaşının bütün hızıyla sürdüğü  bölgede Belarus’ta Almanlara esir düşüyor(4 Temmuz 1941). 1700 kilometrelik yolu daha sonra yürümek mecburiyetinde bırakılıyor. Polonya’daki esir kampına götürülüyor. Bir müddet burada kalıyor. Hastanede tedavisi sürerken Dr. Ruth’a teşekkür ediyor, şükranlarını sunuyor. Ancak aralarında bir duygusallık da yaşanmıyor değil.

İdama Doğru

Daha sonra Yahudi avı başlatılıyor. Yakalanan Yahudilerin  kitle halinde öldürülmesi için kampta kafa yapısı, burun şekli ve sünnetli olup olmadıkları kontrol ediliyor. BaymirzaHayit ne kadar Türk olduğunu ispat etmeye çalışsa da Yahudiler gibi Müslümanların da sünnetli olmasından dolayı sıkıntılı günler yaşıyor. Almanlar idam kararı veriyor. Ancak BaymirzaHayit idam edilmeden önce iki rekat namaz kılmak için müsaade istiyor ve abdest alıyor. Durumu fark eden diğer Türkistanlı ve Kafkasyalı Müslüman muhacirler müdahale ederek Alman Komutana ” Avrupa’da çok sayıda Türkistanlı muhacir ve esir Türkler vardır. Bunlar SSCB ile mücadelenizde size katkı verebilirler. Tümü de komünizme karşıdırlar. Çünkü ülkeleri işgal edilmiş ve mağdur halkları da zulüm altındadır. Hem Rus Çarlığına ve hem de Sovyetler Birliğine karşı özgürlükleri için mücadele etmektedirler. Kurulacak bu  gönüllü taburda hepsi görev alabilir.” diyorlar. Bu görüşü Alman yetkililerine kabul ettirenlerden biri de Türkistan’da bağımsızlık mücadelesi veren  Alaş Orda Hareketi liderlerinden Mustafa Çokay’dır(1890-1941).

Hitlerden de olumlu görüş gelince esir ve Müslüman Türklerden oluşan ve sayıları 243 bine varan Türkistan Lejyonu kuruluyor. İdamdan kurtulan BaymirzaHayit da yüzbaşı rütbesine yükseltilerek göreve veriliyor. Burada da Türkistan davasını anlatıyor. Almanlar, BaymirzaHayit’in her hareketini dikkat ile takip ediyor. Daha sonra iltica talebi kabul görüyor.Ancak 1945 yılında Kırım’da Yalta Konferansındaki karar gereğince esirlerin mübadelesi konusu Baymirza Hayit’i çok heyecanlandırdı. Teslim edilenler hemen kurşuna diziliyordu. Almanya bu kahramanı teslim etmiyor. Yıllar su gibi akmaya başlıyor sonra.

Yabanacı Ülkelerden Teklifler

BaymirzaHayitProf. Dr. Genhard Van Monde’nin teşvikiyle imtihanları kazanarak Munster Üniversitesi’nde Felsefe doktoru oluyor. Türkistan üzerinde eserler veriyor. Türkistan Tarihine Giriş çalışması Almanca yayınlanıyor. Daha sonra 20.Yüyyılda Türkistan adlı eseri neşrediliyor. Bu ara üç yabancı dil öğrenen BaymirzaHayit araştırmalarını hızlandırıyor, yeni eserler telif ediyor ve yazıyor. Türkistan Örneği’nde Sovyet-Rus Doğu Politikası, Türkistan’da Sovyet-Rus Emperyalizmi, Basmacılar Türkistan Milli Mücadelesi adındaki eserleri birbiri ardından basılıyor. 14 Eser ile Türkistan’ı anlatıyor. 400 makale ile de buna ayrıca katkı veriyor.

Amerikalıların dikkatini çeken BaymirzaHayit ve Mustafa Çokay ile temas kurarak, bu çalışmaları ABD adına yapmaları teklif ediliyor.  Her ikisi de Türkistan’ın bağımsızlığına katkı verirlerse kabul edeceklerini belirtiyorlar. Ancak ABD bu öneriye sıcak bakmıyor ve İngilizlerle anlaşmaya vararak Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü kuruluyor ve Liberte Radyosu yayına geçiriliyor. Muhteşem bir kütüphane ve dev arşive sahip oluyor. Artık BaymirzaHayit hür dünyada tanınırken, SSCB aleyhte yayına başlıyor. Önce Liberte’ye karşı Bizim Radyo’yu kuruyorlar. Suudi Arabistan’a Yahudi, Türkiye’ye komünist, Pakistan’a casus olarak tanıtılıyor. Fakat BaymirzaHayit yılmıyor çalışıyor, iftiraların üstesinden geliyor.

O dönemde daha sonra kaynak sorunu yüzünden kapatılan radyo arşivini Türkiye’ye vermek istese de Ankara kabul etmiyor! Kitaplarını ise Milli Kütüphane yer yokluğunu mazeret göstererek reddediyor!. Ankara’nın vefası yıllar sonra kendini gösterdi. Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü bir törenle BaymirzaHayit’a fahri doktora verdi. Onlarca sivil toplum kuruluşundan ödüller, plaketler aldı. Kitapları Türkiye’de de basılmaya başlandı. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Doçent. Dr. Ayfer Kaynar’ın Dr. BaymirzaHayit’in Eserleri ve Faaliyetleri Hakkında Bildirilen Fikirler Batı Avrupa, ABD ve Şark adlı 700 sahifelik bilimsel bir araştırma yayınladı. Medyada röportajları yayınlanıyor,  toplantılara çağrılıyor, ziyaretlere geliniyor, görüşleri tartışılıyordu. Dolayısıyla Dr. BaymirzaHayit artık çok mutluydu,

Köln’deki Evinde Ziyaret Ettim; Bir Bacağı Kesilmişti

SSCB dağılınca Özbekistan Yazarlar Birliği BaymirzaHayit’a Türkistan’ın özgürlüğü için yaptığı mücadeleden ve tanıtımdan dolayı Mahmut Ali Mahmut ve Ahad Andican ile birlikte Türkistan’ın önemli edibi Süleyman Çolpan Ödülü veriliyor. Yıllardır görmediği vatanına bu vesileyle dönmek istiyor. Taşkent’te ve köyünde kalabalık topluluklar tarafından karşılanınca İslam Kerimov Rejimi tarafından birkaç gün içinde ülke dışına gönderiliyor. BaymirzaHayit “Türkistan Devletleri  bir Türk Milletler Topluluğu ortaya çıkarmalı” diye düşünüyordu. “Batı Türkistan(Özbekistan) bağımsızdı ama Doğu Türkistan değildi. Dostluklar gül bahçesi gibidir. Bakım gerektirir” diye de hatırlatıyordu. Tek hayali bir Türkistan Araştırmaları Enstitüsü kurmaktı. Bunun için başta Türkiye olmak üzere Suudi Arabistan ABD, Almanya, Pakistan, Afganistan’daki Türkistanlılar ile hep temas kurdu, birlik ve beraberliklerini sağlamaya çalıştı. BaymirzaHayit ile kim tanışırsa tanışsın aynı zamanda Türkistan Davasıyla da tanışmış oluyordu. Bir rol modeldi. Çünkü yasaklar döneminde bile mücadelesinden hiç vazgeçmedi.

BaymirzaHayit ile bir defasında Köln’deki evinde görüşmüştüm. Çok mutlu olmuştu. Son görüştüğümüzde ise yataktaydı. Bir ayağının kesildiğini hiç hissettirmedi bile. Karısı Dr. Ruth Hanım fedakar ruhlu bir insan. Onu hiç yalnız bırakmadı, her şartta baktı. Bir defasında Yazar Galip Erdem kendisine “Neden bir Türk hanımla evlenmediğini” sormuştu. Cevabı düşündürücü oldu “Henüz Türk işçileri Almanya’ya gelmemişti!.” İlk evliliğinden olan çocuğu Bek Mirza’yı yarım asır sonra Suudi Arabistanda gördü. Torunu Şöhret Han’ı ise İstanbul’da(1991). SSCB yönetimi Bek Mirza’yı babası aleyhinde şartlandırmış ve Sovyet medyasında yazı yazdırmıştı. Bu görüşmeden bir sene sonra da Bek Mirza vefat etti(1992). Dr. Ruth’dan iki oğlu Ertay ve Mirza Berlin’de yayıncılık yapıyorlar. Kızı Dilber ise özürlü çocuklar için yüzme hocası olarak çalışıyor. Nadire, Kerime, Rana, Ramin, Derya, Yaşar ve Kerim adında da yedi toruna sahipti BaymirzaHayit Ailesi.

Vefa Aydınlara Daha Fazla Yakışıyor

Bütün bu bilgileri İstanbul Üniversitesi Kongre ve Kültür Merkezinde gerçekleştirilen ve iki gün süren “Doğumunun 100. Yılında BaymirzaHayit ve Günümüzde Türkistan Tarihi Araştırmaları Uluslararası Sempozyumunda” hatırladık.

BaymirzaHayit Türkistan’ın bağımsızlığı mücadelesinde Türk Milletinin ilham kaynağıdır. Sürgün, zindan ve idam gibi cezalar da olsa özgürlüklerin savunucusu bir Türkistan sevdalısıdır. Sömürgeciliğe, emperyalizme karşı çıkan ilim, fikir ve mücadele adamıdır. Mekanı cennet olsun. Nurlar içinde yatsın.

 

Tahsin Ertuğruloğlu’na Kulak Verin

Osmanlı’nın iki kurucusu var kabul edilir: İlki Osman Gazi ve ikincisi Çelebi Mehmet. Ankara Savaşı’yla dağılan devlet mekanizmasını I.Mehmet toplayamasa belki de ‘the end’..

İstanbul’un da iki fatihi var sayılmalı: İlki Fatih Sultan Mehmet ve ikincisi Gazi Mustafa Kemal. Kurtuluş Savaşı’nın galibi Atatürk 6 Ekim 1923’te İstanbul’u geri almasaydı ‘went to went’ / ‘gitti de gitti’.

Kıbrıs’ın da iki fatihi var tarihte: İlki Lala Mustafa Paşa ve ikincisi Bülent Ecevit. İlki 307 yıllık hükümranlığımızın mimarı, ikincisi ise ilk fetihten tam 404 yıl sonra adanın hiç olmazsa yarısını geri kazandıran adam. Ve Kıbrıs mücahidi Erbakan’la birlikte. Hem de Kurtuluş Savaşı kahramanlarından İsmet İnönü’nün 4 yılda başaramadığı.

Bu Hükümet’in Kıbrıs politikası “Çözümsüzlük çözüm değildir” saçmalığından beri hiç millî olmadı. Merhum Ecevit’le Denktaş’ın “Eğer AB, Güneyli Rumlar’ı Kıbrıs diye Birliğe alırsa, o zaman Kuzey de Türkiye ile tam entegrasyona geçer” sözünü bırakın miras almayı 2004’te uluslararası anlaşmalara aykırı düzenlemeyi bile zamanla kabullendi.

Şunun şurasında 3 ay önce hem toprak, hem asker, hem de garantörlük tavizi verdiğimiz halde sağolsun milliyetçi Rumların bununla yetinmek istememeleri bizi geçici de olsa kurtardı. Bizimkilere kalsa iş tamamdı.

2015’e kadar Ortadoğu’da Amerikan çıkarlarını önceleyen İktidarımız, sonra nasıl Fırat Kalkanı Harekâtı’nı yapabildiyse ve bugün İdlip’te ABD’ye rağmen Rusya’yla birlikte düzen tesisi yoluna girebilmişse umut var demektir. Türkiye’ye kaşı vize yaptırımını bu ‘rağmen’likte aramak gerek. Türkiye’nin de aynı yaptırım kararı alması ‘mütekabiliyet’ esasına uygundur ve devlet olmanın gereğidir.

Bu karmaşada kaçırılmaması gerek çok önemli bir husus var; o da KKTC Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu’nun sözleri: “Artık uluslararası tanınma için çalışmaya başlamanın zamanı geldi. Bugüne kadar bundan imtina ettik. Önümüzdeki ikinci bir seçenek ise Özerk bir Cumhuriyet. Yani dışişleri ve savunma alanlarındaki yetkilerimizi Türkiye’ye devredip gerisini kendi içimizde yönettiğimiz bir cumhuriyet. Henüz hangi yolu seçeceğimize karar vermedik. Ankara ile birlikte oturup karar vereceğiz.”

Futbolda buna ‘muz orta’ derler. Bırakın Ecevit-Erbakan olmayı, Hatay’ı anavatana katma başarısını gösteren Atatürk’ün yaptığını bir başka noktada egale etme şansınız var. 1936 Hatay özerk, 1938 Hatay bağımsız, 1939; Hatay Türkiye’ye katıldı.

Hatay’ın plakası eskidi, sıra 82’de. Afakî Kerkük, Musul konuşmalarını bir kenara bırakırsak Tahsin Ertuğruloğlu’nun çıkışını CB Mustafa Akıncı’nın da iradesiyle millî iradeye dönüştürmek ve bu pası gole çevirmekte tarihî güzellikler var.

 

Belli Değil

Mevsimler kaybolmuş, zaman karışmış;
Eylül belli değil, mart belli değil.
Çehreler asılmış, tenler kırışmış;
Taze belli değil, kart belli değil.

Memleket savaşsız gidiyor elden,
Türkçeyi kovmuşlar gönülden, dilden;
Kurtuluş, yeniden doğmakta külden;
Gurbet belli değil, yurt belli değil.

Ormanlar kesilmiş, toprak kel olmuş;
Kanunlar delinmiş, sonu yol olmuş;
Karın tokluğuna, herkes kul olmuş;
Çakal belli değil, kurt belli değil.

Davul, zurna; bütün sazlar tek sesli,
İnsan ayrı amma sözler tek sesli,
Farkları yok, yozlar kozlar tek sesli;
Toplum belli değil, fert belli değil.

Tarım size ömür, gıda hormonlu;
Nerde eski tarla; çeçli, harmanlı?
Bana kastedenler, hepsi fermanlı;
Derman belli değil, dert belli değil.

Toplumda kalmadı kimseye güven,
Ehven tutuluyor, dövenden söven;
Rahmet okutuyor, çalana döven;
Kaypak belli değil, mert belli değil.

 

Tüzük ve Program Çalışması

Meral Akşener başkanlığında kurulacak partinin kuruluş çalışmaları hızla ilerliyor. Kamuoyuna yansıyanların arka planında geniş kapsamlı ve ciddi çalışmalar devam ediyor.

Bu çalışmaların kuşkusuz en önemli aşamalarından biri partinin tüzüğü ile programının hazırlanmasıdır.

Partinin kuruluş amacı, ilkeleri, hedefleri, vaatleri ve çalışma usullerinin belirlendiği bu çalışmalar için yüzlerce uzmandan yazılı görüş ve teklifler alındı.

Bu arada ben de hazırlamış olduğum taslak tüzük çalışmamı ve program hakkında (özellikle mesleki alanımdaki) görüşlerimi sundum.

Bildirilen düşünce ve görüşler bir komisyonda değerlendirilerek, birer taslak tüzük ve program olarak düzenlendi. Bu taslaklar daha geniş bir müzakerenin yapıldığı çalıştay da görüşmelere temel teşkil etti.

Tüzük komisyonu için 22 kişi, program komisyonu için 44 kişi belirlendi.

Ben de, bu tarihi çalışmaların içinde yer almak üzere, Tüzük çalışmalarını yapacak komisyona katılmaya davet edildim.

Bursa’da Kervansaray Otel’de (3-4-5 Ekim’de) 3 gün boyunca sabahtan akşama kadar devam eden çalışmalara iştirak ettim.

****************************

Tüzük Komisyonu

Kurulacak yeni partinin tüzük komisyonu yaklaşık üçte ikisi avukatlardan oluşan 22 kişilik bir heyetti.

Öncelikle belirtmeliyim ki, heyetin kompozisyonu ve yaş dağılımı çok dengeli idi. Heyetin üyeleri çok isabetli belirlenmişti. İçimizde MHP, ANAP, DYP tecrübeleri olan milletvekilleri, belediye başkanları,  mülki idare amirleri, iş adamları, siyasi parti il- ilçe başkanlığı, STK başkanlığı, Ülkü Ocağı yöneticiliği yapmış veya yapmakta olanlar vardı.

Meral Akşener ve arkadaşlarının MHP’de kurultay yapılması için yaptığı hukuk mücadelesinde önemli bir rol üstlenen “çağrı heyetinde” olan ve bu mücadelenin arka planında hukuki destek verenlerden de katılım sağlanmıştı.

Heyette yer alan ve çoğunu yeni tanıdığım genç meslektaşlarımın bilgi donanımları ve kaliteleri sevindiriciydi. Diğer üyelerin bilgi birikimleri yanında, tecrübeleri de yüksek seviyedeydi.

Dahası heyetimizin tümünün “daha demokratik bir Türkiye” ve eksiksiz “parti içi demokrasi” istiyor olması beni heyecanlandırdı.

Partinin il-ilçe başkanları ile genel merkezin yetkilerinin belirlendiği maddeler, yaşanan tecrübeler ışığında, daha bir titizlikle müzakere edildi. “Güçlü yönetim” arzusu ile “yetkilerin kötüye kullanılmasının” önüne geçilmesi hedefinin dengelenmesi için gayret edildi.

Yaptığımız tarihi toplantının çok verimli ve kaliteli bir çalıştay olmasını sağlayan bu seçkin insanlarla ortak bir çalışmanın paydaşı olmaktan gurur duydum.

Genel Başkan Sayın Meral Akşener, Çalıştay için “ülkemizin geleceğine ışık tutacak ve milletimizce heyecanla beklenen partimizin temel taşlarının konulduğu bu süreç; inşallah gelecek nesillere armağan edeceğimiz şerefli bir sayfa olacaktır” diyor.

Bu “şerefli sayfaya” bir nebze katkı sunma imkânını verdiği için Sayın Akşener’e teşekkür ediyorum.

***

Parti Tüzüğü Komisyonu‘nun son derece medeni bir müzakere ortamında belirlediği metin Genel Başkan’a sunulacak. Siyasi tercih gerektiren birkaç husus Genel Başkanca netleştirildikten ve son bir gözden geçirmeden sonra Parti Tüzüğü haline gelecek.

Tüzükte, partinin her kademesinde ve seçimlerdeki adaylıklarda yüksek oranlı “cinsiyet kotası” gibi yenilikler göreceksiniz.

Tüzük ve programı öğrendikçe “parti içi demokrasi“yi sağlamış bir partinin önderliğinde “demokratik ve gelişmiş bir Türkiye” için umutlarınızın artacağı kanaatindeyim.

****************************

Ekonomide Alarm Zilleri

Geçen hafta Tüzük çalışmaları kapsamında bulunduğumuz Bursa’daki otelde, diğer salonda “Program Komisyonu”nu çalışıyordu. Bu komisyonun moderatörlüğünü Merkez Bankası E. Başkanı Durmuş Yılmaz yapıyordu. Durmuş Yılmaz ile yemeklerde ve toplantı aralarında sohbetler etme imkânı buldum.

Durmuş Yılmaz, Meral Akşener’in yöneteceği Türkiye’de ekonominin kaptanlığına getirilmesi beklenen değerli bir ekonomist. İsmiyle, yaptıklarıyla güven veren, vakur ve ağırbaşlı bir devlet adamı.

Geçen sene 26 Kasım’da Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak kendisini davet etmiştik ve çok faydalı bir konferans vermişti.

Kendisine bunu hatırlatınca, sözüne önce (Meral Akşener’in ağabeyi) rahmetli Nihat Gürer Bey o zaman sağdı” deyip rahmet dileyerek başladı.

Arkasından bir sene geçmedi ama o zaman anlattığımız ekonomik şartlar, neredeyse bütün parametreler tamamen değişti” diye devam etti.

Kendisine “referandum öncesi piyasaya 250 milyar TL dağıtıldı. Yine de piyasa çok durgun, esnaf kan ağlıyor, neden tesiri olmadı?” diye sordum.

“Bunun bir miktar faydası oldu. Büyüme rakamları yüzde 5’e çıktı. Ancak üretim sektöründe durum kötü. Reel sektör olmadan, inşaata dayalı politika ile ekonomik dengeler sürdürülemez. Şu anda çark bir şekilde dönüyor gözüküyor ama rakamlar arasında uyumsuzluklar var” cevabını verdi.

Biliyordum, “rakamlarda hile var” demek, O’nun gibi bir sorumlu devlet adamından beklenemezdi. Ancak üstü örtülü bir şekilde böyle zarif bir cevap verebilirdi.

Durmuş Yılmaz‘ın bana anlattığı hususların bazılarını Sözcü’de Murat Muratoğlu da yazdı.

İkisinden öğrendiklerimi özetlersek durum şöyle:

  • Hükümet Türkiye’nin elde kalan en değerli şirketlerini Varlık Fonu‘na devretti. Bu varlıkları ipotekleyerek dışarıdan borç arayacaklar. Bu şirketlerin piyasa değeri 40 milyar doları civarında.

Neden böyle yapıyorlar?  “Borçlanılacak ama resmi borç olarak kayıtlarda görünmeyecek. Kimden borç alındığı hiç bilinmeyecek!”

  • Hazine’nin borçlanma limiti kanunla belirlenmiştir. Hazine giderleri ile gelirleri arasındaki fark kadar borçlanır. Bunu en fazla yüzde 5 aşabilir. Hazine bu yetkisini kullanmıştı.

Hazine nakit açığı bu yılın ilk dokuz ayında, geçen yılın aynı dönemine göre, yüzde 320 artışla, geçen yılın aynı dönemindeki 7,2 milyar liradan, 30,3 milyar liraya tırmandı.

Mecburen geçen hafta “2017 için yüzde 5 artırılan net borçlanma limiti aynı oranda yeniden artırıldı.”

Bu yüzde 10 artış da yetmedi.

  • Torba yasa ile 37 milyar TL ilave edilmek isteniyor. Böylece yıllık toplam borçlanma limiti 84.5 milyar TL’ye çıkarıyorlar.

Bu hukuka aykırı ama kim takar?

  • Yetmedi, bütün vergi kalemlerinde artış yaptılar.
  • Yetmedi, kamuda kalan son malları da satıp, 3 yılda 32 milyar TL lik özelleştirme yapacaklarını açıkladılar. (Bu güne kadar yapılan özelleştirme tutarı 70 milyar TL’dir.)
  • Yetmedi, Milletin evde sakladığı çeyrek altınlarına göz diktiler. “Yastık altında 2 bin 200 ton altın var. Bunları bize teslim edin, onun yerine size altın tahvili ya da kira sertifikası verelim” dediler.

Bu altınların ödeme vadesi geldiğinde ne yapacaklar? Bu arada hükümet döviz ihtiyacını gidermek için altınları Londra Borsasında satmış olacak.

Korkuyorum bu iş fazla sürdürülemeyecek, bir iki sene içinde duvara toslayacaklar.

 

İslâmiyet, Hıristiyanlık ve Hz. İsa

Nasraniyet / Hıristiyanlık, İslâmiyet’e teslîm olacak. Nasraniyet / Hıristiyanlık ya sönecek ya da safileşecek. İslâm’a / İslâmiyet’e karşı teslim olup silâh bırakacak. Çünkü defalarca / tekrar tekrar yırtılıp Purutluk’a / Protestan mezhebine gelip dayandı.

Purutluk / Protestanlıkta da salâha / kurtuluşa kavuşma ümidi görmedi. Perde yine yırtıldı. Bu sefer Hristiyanlığı tanımayan tam bir dalâlete / sapıklığa düştü. Fakat bu arada Hıristiyanların bir kısmı Tevhid’e / Allahın bir oluş gerçeğine yakınlaştı. Bunlar felah bulacaklar / kurtuluşa erecekler.

Şimdi de, tekrar bir daha yırtılmaya başlıyor. Eğer sönmezse, hurafeler ve tahriflerden / bozuk hâllerinden arınıp İslâmiyet’e mal olacak. Bu büyük bir sırdır. İşte bu sırra remiz ve işaret olarak tüm peygamberlerin iftihar edip övündüğü Hz. Muhammed: “Hz. İsa, şeriatim (İslâm dini) ile amel edip, ümmetimden olacak.” demiştir.

Evet, bütün menfî propagandalara ve terörizmle eşit tutulmasına rağmen, İslâmiyet bütün insanlık tarafından çok büyük bir merakla araştırılan tek dindir. Nitekim her gün pek çok insan Müslüman olmaktadır.

Kaldı ki, Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hamiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hamile olup bir Avrupa devleti doğurdu.

Çünkü İstikbâlin / geleceğin kıt’alarında hakikî ve manevî hâkim olacak ve beşeri / insanı; dünyevî ve uhrevî saadete sevk edecek, yalnız İslâmiyetin ve İslâmiyete inkılâp etmiş / hâl değiştirmiş ve hurafattan / bâtıl inanış ve tahriflerden / bozulma ve değişmelerden sıyrılacak ve uzaklaşacak olan İsevîlerin / Hz. İsa’ya inananların hakikî dinidir.

Ki, Kur’an’a tâbi olur / ona uyar. Onunla ittifak eder / onunla birleşir. Zira beşer dinsiz olamaz.

İslâm gaflet edip / dikkatsiz davranıp küstü. Hristiyanlık dini, fen ve medeniyeti kendine mal etti. İki silâhla galebe çaldı / üstün geldi.

Şimdi Şark’ta / Doğu’da müthiş bir silâh imal ediliyor. Bunun hak kısmına sahip olmalı. Yoksa yine küssek, onu da Hıristiyanlık; İslâmiyet aleyhinde istimal edecek / kullanacaktır. Buna karşı dayanılmaz.

Cumhur-i avama / halkın çoğunluğuna müteveccih / yönelik olan bir fikir, bir kudsiyet almaz ise söner. O desatire / kaide ve kurallara kudsiyet verecek iki muazzam / iki büyük rakîb-i din / dinde rakip olanlar var.

Şu keskin fikir, gözünü açtığı vakit hasmını ve hasmının elindeki silâhını Hıristiyanlık dini bulmuştur. Öyle ise o fikir, kudsiyet almak için, İslâmiyete dehalet etmeye / sığınıp aman dilemeye mecburdur.

Zaman-ı Saadet’te / Hz. Peygamber zamanında büyük bir dinsel değişiklik meydana geldi. Bütün zihinleri din noktasına çevirdi.

Bu yüzden, tüm muhabbet / sevgi ve düşmanlığı o noktada toplayıp; ona göre muhabbet ve düşmanlık ederlerdi. Onun için gayrimüslimlere olan muhabbetten nifak / iki yüzlülük kokusu geliyordu.

Lâkin şimdi âlemde görülen, medenî ve dünyevî acip bir inkılâp / değişimdir. Tüm zihinleri zapt ve bütün akılları meşgul eden medeniyet noktası; dünyada göze çarpan yükseliş ve ilerleyiştir. Zaten onların ekserîsi, dinlerine o kadar mukayyet / bağlı da değildirler.

Bundan dolayı, onlarla dost olmamız lâzım. Medeniyet ve terakkilerini / ilerlemelerini beğenmekle kalmayıp, onları iktibas etmek, onlardan alıntı yapmak zorundayız. Üstelik, her dünya saadetinin esası olan asayişi muhafaza ve korumaktan da geri kalmamalıyız.

İşte şu dostluk, Kur’an’ın yasakları arasında kesinlikle yoktur.

Evet, maddeten İslâmiyet’in terakkîsinin / ilerleme ve gelişmesinin kuvvetli sebepleri gösteriyor ki, maddeten dahi İslâmiyet istikbâle / geleceğe hükmedecek.

Birinci cihet, maneviyat cihetinde terakkiyatı / ilerlemeyi ispat ettiği gibi, bu ikinci cihet dahi maddî terakkiyatı / ilerleme ve gelişmeleri ve istikbal / gelecekteki hâkimiyetini de kuvvetli bir şekilde gösteriyor.

 

Muhterem Yetkililer! Bu Feryada, Bu Çığlığa Kulak Veriniz! ve Gerekenleri Yapınız! Dr. Yunus Zeyrek ile Ahıska ve Ahskalı Türkler Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Ahıska’nın coğrafî konumu hakkındaki bilgilerle sohbetimize başlayabilir miyiz?

Dr. Yunus Zeyrek: Ahıska şehri, Türkiye’nin kuzeydoğusunda, Ardahan ilimizle sınır teşkil eden, Günümüzde Gürcistan toprakları içinde yer alan, çok eski bir Türk yurdunun merkezidir. Şehir merkezinin Türk sınırına uzaklığı 15 kilometredir. Abastuban, Adigön, Aspinza, Ahılkelek, Azgur ve Hırtız gibi kasabaları ve bu kasabalara bağlı 200 kadar köyü vardır. 1828’de Ruslar tarafından işgal edildiğinde nüfusu 50.000 idi. 1887’de 13.265’e düşmüştür. Günümüzde şehrin nüfusu 24.650’dir. Bu nüfusun çoğunluğu Ermenilerden oluşmaktadır.

Çetinoğlu: Ahıskalı Türkler buraya hangi tarihte, nereden ve ne vesile ile geldiler?

Dr. Zeyrek: Buralarda çok eskiden beri Türk varlığından söz edilebilir. Milattan önce İskender ordularının Kafkasya’ya geldiği zamanlarda Ahıska bölgesinde Türk unsurlarının yaşadığına dair kuvvetli haberler vardır.

Çetinoğlu: Ne gibi haberler?

Dr. Zeyrek: Bazı batılı kaynaklarla Gürcülerin millî tarihi denilebilecek Kartlis Çxovreba (Gürcülerin Hayatı) adlı eserde Makedonyalı İskender’in orduları MÖ. IV. asırda, Kafkasya’ya geldiğinde onlara karşı koyan yegâne gücün Kıpçak ve Bun-Türkler olduğu belirtilmektedir. Fransız âlimi Brosset, Bun-Türklerin Turanî kavim olduğunu bildiriyor. Gürcü dil âlimi Marr ise, sözünün otokton/yerli Türk‘ manasına geldiğini yazıyor. Yine aynı kaynaklar, buralarda Sarkinet ve Sığnak gibi şehirler kurmuş yerleşik Kıpçak varlığından açıkça bahsetmektedir. Kesin bilinen tarih içinde Kafkaslar kuzeyinden gelen külliyetli bir Kıpçak göçü ise 1118 yılında cereyan etmiş ve bunlar Kür ve Çoruh ırmakları havzalarına kuvvetli bir kavim olarak yerleşmişlerdir.

Çetinoğlu: Ahıskalı Türklerin kökeninin Kıpçaklar olduğuna dair genel kabul görmüş bir kanaat var. Kıpçaklar hakkında kısa da olsa bilgi vermeniz mümkün mü?

Dr. Zeyrek: Kıpçaklar bir Türk kavmidir. 900’lü yılların sonlarında Sibirya Ovası’nda yaşıyorlardı. İmeklerle birlikte Kimek Türk boyunu meydana getiriyorlardı. 1030’a doğru güneybatıya, Aral Gölü’nün kuzeyine indiler. Sonra Doğu Avrupa’ya doğru ilerlediler. Kumanların yerini aldılar. Bir bölümü, göç yolu üzerindeki Kafkaslarda kaldı. Bu konuda Zekî Velidî Togan, Akdes Nimet Kurat ve onların talebesi merhum Hocam M. Fahrettin Kırzıoğlu’nun eserleri çok mühimdir. Kırzıoğlu’nun Yukarı Kür ve Çoruh Bölgelerinde Kıpçaklar adlı eseri Türk Tarih Kurumu tarafından basılmıştır.

Çetinoğlu: Ahıskaya gelişleri?

Dr. Zeyrek: Gürcü Kralı İkinci David’in, Selçuklulara ve İranlılara karşı savaşacak ordusu yoktu. Kuzey Kafkasya’da yaşamakta olan Kıpçak Türklerini ülkesine dâvet etti. 1118-1120 yıllarında 45.000 civarında Kıpçak ailesi, bölgeye geldi. Her aileden bir kişi olmak üzere onlardan meydana gelen güçlü bir ordu kurdu. Zaten o zamana kadar Gürcülerde ordu geleneği yoktu. Gürcistan, bu ordu sâyesinde Tiflis’i Selçuklulardan geri alarak topraklarını Erzurum yakınlarına kadar genişletti. Zamanla güçlenen Kıpçak Türkleri, 1268 yılında Gürcü krallığına başkaldırdılar. İlhanlı hükümdarı Abaka Han tarafından da destek görüp bugün Posof’ta bulunan Cak Kalesi merkez olmak üzere bu bölgede Kıpçak Atabekleri Hükûmeti’ni kurdular. Gürcü kaynakları bu hanedanı Jakeli/Caklılar olarak anmaktadır. Bir süre İlhanlı ve Safevî devletlerine bağlı kaldı. Kanunî zamanında Ardanuç, ve Ardahan gibi batı bölgesi Osmanlıların eline geçti. Atabeklerin son kalesi bugün Ahıska’da bulunan Altunkale’ydi. Atabekler, Osmanlılarla dostluk gösteriyorlardı. Nitekim Atabek Mirza Çabuk, askerleriyle birlikte 1508 yılında Trabzon Sancak Beyi olan Şehzâde Selim’e öncülük etmiş, Batı Gürcistan’ın Osmanlı’ya itaatini sağlamış, hatta çaldıran seferinde de Osmanlı askeri için bolca gıda yardımında bulunmuştur.

Çetinoğlu: Bu dönemde Kıpçakların, Gürcüler gibi Hıristiyan olduğu belirtiliyor. Ne zaman ve nasıl Müslüman oldular?

Dr. Zeyrek: Osmanlı Padişahı Sultan Üçüncü Murad Han döneminde Dağıstan, Gürcistan ve Şirvan’ın fethedilmesi için Lala Mustafa Paşa görevlendirildi. Mustafa Paşa, 5 Ağustos 1578 tarihinde Ardahan’da karargâh kurunca, yolunun üzerindeki beylere ve hâkimlere, birer mektup göndererek, Osmanlı ordusuna bağlılık bildirmelerini istedi. Ardahan Sancak Beyi Abdurrahman Bey ile Bayburt Alay Beyi Bekir Bey, Ahıska çevresindeki kaleleri savaşmadan aldılar. 8 Ağustos’ta Çıldır’daki Şeytankalesi eteklerinde cereyan eden Osmanlı-Safevî savaşı Osmanlı ordusunun galebesiyle sona erince, Atabek Manuçahr Bey, 5000 atlı askeriyle Lala Mustafa Paşa’nın otağına törenle gelerek itaatini arz ve Altunkala’nın anahtarlarını teslim etti. Müslümanlığı kabul ederek, İkinci Atabekli Mustafa Paşa adını aldı. Atabeklerinin ardından Ahıskalı Türkler de Müslüman oldular. Bu süreç bilhassa 1600’lü yılların başında Atabek Sefer Paşa döneminde hızla devam etti.

Çetinoğlu: Zorlama olmadan…

Dr. Zeyrek: Evet! Hiçbir zorlama olmadan… Bütün Türk boyları gibi bu bölgenin Türk ahalisi de, Osmanlı fethini müteakip, kendi istekleriyle Müslüman oldular. Bölgenin Türk ahalisi önceleri Ortodoks olsa da Türklük şuuru vardı. Bu durum, Gürcülerle Selçuklu Türkleri arasında çıkan savaşlarda açıkça kendini göstermiştir. Gürcü tarihleri de onları Türk tarafını tutmakla itham etmektedir!

Çetinoğlu: Gürcü tarihçiler ve yazarlar, zor kullanıldığını yazıyorlar…

Dr. Zeyrek: Yazılanlar, kesinlikle doğru değildir. İslam dininin zorla kabul ettirildiği iddiası, tarih kaynakları tarafından teyit edilmeyen bir iftiradır. Güya insanlara zorla İslâm dini kabul ettirilmek isteniyormuş da onlar da kabul etmeyerek kendilerini Çoruh ırmağına atıyorlarmış; ırmak günlerce kanlı akmış vs… Onların bu iftiralarına Acaristan ve Acarlar adlı kitabımızda gerekli cevaplar verilmiştir.

Çetinoğlu: 1828 Rus işgalinden sonra imkân bulan Ahıskalı Türkler, Osmanlı topraklarına göç ettiler. 1944’te mecburi göçe tâbi tutuldular. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra da sürgün edildikleri yerlerden Türkiye’ye göç edenler oldu. Bunlara Türk vatandaşlığı hakkı verildi mi?

Dr. Zeyrek: Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde, Ahıska Türklerinin Kabulü ve İskânına Dair Kanun çıkarıldı. Bir grup insan getirilerek Iğdır’a yerleştirildi. Fakat kendilerine ekip biçilecek bir toprak parçası verilmedi. Üstelik bu bir avuç topluluk oradaki bazı unsurlar tarafından taciz ve yıldırma hareketine maruz kaldılar. Sahipsizdiler. Onların çoğu bugün Iğdır’dan ayrılmış, batı illerine gitmiştir. Netice itibariyle bu iş tekemmül ettirilemedi ve nihaî bir sonuca ulaştırılmadı.

Çetinoğlu: Teşebbüs neden akim kaldı? Anlatır mısınız?

Dr. Zeyrek: Bu soruya cevap vermek çok güç! Meselâ SSCB dağıldığında milyonla ifade edilen sürgün Volga Almanları ne oldu? Onlar göğe çekilmedi. O yıllarda Almanya’da bulunmaktaydım. Federal Almanya, kapısını çalan bütün Almanları çok kısa süre içinde kabul ederek kendi toplumuyla entegrasyonunu sağladı. Siz şimdi bir ‘Sovyet Almanları problemi’ duyuyor musunuz? Bence bu meselenin kökü, cehaletimiz, millî şuurdan mahrumiyetimizdir. Gerisi hikâye! Affedersiniz hayvanlar bile kendi cinsine sahip çıkıyor… Şu anda üç dört yüz binle ifade edilen bu halk, tam 25 senedir ya vatana dönüşümüze yardım edin ya da bizi Türkiye’ye kabul edin diyor! Ukrayna’dan birkaç grubu Erzincan ve Ahlat’a getirmekle mesele çözülmüş olmuyor. Herhalde artık onların Rusya çöllerinde zaman içinde eriyip gitmesini bekliyoruz…

Çetinoğlu: Ahıskalı soydaşlarımız, 1578’den 1828’e kadar Osmanlı Devleti’ne tâbi olarak 250 yıl, hayatlarının en huzurlu ve parlak dönemini yaşadılar. 1828’den 1944’e kadar gözyaşları hiç dinmedi. 1944 yılında ata topraklarından sürgün edildiler. Günümüzde 450.000 Ahıskalı Müslüman Türk, küçük topluluklar hâlinde, 3 ayrı devlette, 265 faklı şehirde, 4.264 yerleşim biriminde hayatta kalma mücadelesi veriyorlar.

Çarlık Rusya döneminde ve Sovyetler Birliği zamanında zulümlere maruz kaldılar. 1989’da Özbekistan’da yeni bir katliam yaşadılar. Bütün bunlara rağmen Ahıskalı kardeşlerimiz, millî ve dinî değerlerinden aslâ taviz vermediler.

Azerbaycan’da, ‘Ben Türk değil Azerî’yim‘, Kırım’da ‘Ben Tatarım‘, Özbekistan’da ‘Özbek’im‘, Kazakistan’da ‘Kazak’ım‘ diyen Türkler var. Türkiye’de yaşayan Kırım ve Kazan Türkleri içerisinde bile, ‘Türk değil, Tatarım‘ diyenlere rastlanıyor.

Ahıskalı Türkler ise ‘Biz öz be öz Türk’üz, Türklüğümüzden asla vazgeçmeyiz‘ diyorlar. Türkiye’de, Bakü’de, Kırım’da, Kiev’de, Taşkent’te, Bişkek’te gördüğüm, tanıdığım Ahıskalı Türklerin hemen hepsi, samîmi Müslüman. Dinî vecibelerini aksatmamak için hassasiyet gösteriyorlar.

Bunca baskıya, çileye ve mahrumiyete rağmen Ahıska Türkleri nasıl oldu da asimile edilemediler? Bunun sebeplerini açıklar mısınız?

Dr. Zeyrek: Ahıska Türkleri SSCB zamanında belli başlı üç ülkeye, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a sürülmüşlerdi. Onlar bu ülkelerin yabancısıydı. Rejim de sıkı olunca birbirine tutunarak adeta koloni gibi yaşadılar. Sosyal ilişkilerinde herkesle dostça geçinmekle beraber dışarıya fazla açılmadılar, kız alıp vermediler. Örf ve âdetlerine sımsıkı bağlı kaldılar. Aynı mahallî kültüre mensup Posof ve Artvin’de bile bugün artık terk edilmiş âdetler onlarda hâlâ yaşamaktadır. Bu da bizim taraftakileri hayrete düşürmektedir. Tabiî bir de tarihten tevarüs eden bir İslâm ve Türklük şuuru vardı. Onlar sınırda yaşadıkları için bu tarafla hiçbir zaman alâkayı kesmediler. Hemen her ailenin bir parçası bu taraftaydı. Onların müstakil bir bayrağı yoktu. Taşkent Film Festivallerinde ve sinema filmlerinde gördükleri sanatçılarımıza can atıyorlar, albayrakla heyecanlanıyorlardı.

Çetinoğlu: Devletimiz, Suriye’den göçmen kabul ediyor. İyi de yapıyor. Türk’e has bir hareket… Başka türlüsünü düşünmek zaten mümkün olamazdı. Aynı âlicenaplığın Ahıska Türklerinden esirgenmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Dr. Zeyrek: Bunu nasıl izah edebiliriz ki… Herhalde cevabı olmayan bir soru. Bana göre cevabı var ama aklımdaki cevabı söylemek istemiyorum. Yukarıda ifade ettiklerimden bir cevap çıkarılabilir herhalde… Yalnız şunları ifade edelim: Ahıska Türkleri tertemiz bir nüfustur; dinine, devletine can-u gönülden bağlı ve problemsiz bir halk. Üstelik devletten hiçbir maddî talepleri yok! El açıp yalvarmıyorlar! Sadece ayyıldızlı kimliği istiyorlar.

Çetinoğlu: Ahıskalı Türkler, çalışkan, üretken, dürüst ve güvenilir insanlar. Onların vatandaşlığa kabul edilmeleriyle Türkiye çok şeyler kazanır. Yetkili makamlarda bulunanlar, Ahıskalı Türklerin bu özelliklerinin herhalde farkında değiller. Sizin değerlendirmeniz nasıl?

Dr. Zeyrek: Millî kültür ve millî şuur eksikliği… Başka ne diyebiliriz ki… Az önce Almanya örneğini vermiştik, buna İsrail ve Yunanistan’ı da ilâve edelim. Bir Rum veya Yahudi’nin niçin böyle bir problemi yok da, yüzyıllarca Osmanlı’nın sınır bekçiliğini yapmış Ahıskalının var?

Çetinoğlu: Ahıskalı Türklerin oluşturdukları sivil toplum kuruluşlarının yeterli ölçüde aktif olmayışları, seslerini-isteklerini duyuramamış olmaları söz konusu mudur?

Dr. Zeyrek: Sivil toplum teşkilâtlanması için belli bir temel, bir gelenek lâzım. Neredeyse 200 yıldır esaret hayatı yaşamış bir halkın teşkilâtlanması kolay değil. Birden fazla insanı bir araya getirmek için paylaşılan tarihi ve çağdaş bilgilerle duygu birliği şarttır. Yoksa her kafadan bir ses çıkar, herkes kendi doğrusuna yönelir. Orada birlik sağlanamaz ve dolayısıyla mücadele gücü de olmaz. Bugün halkın değil de devletin parasıyla yürüyen bir teşkilâtın sözünü kimse dinlemez. Bu açıdan bakınca Ahıska Türkleri, maalesef kurdukları teşkilatlarda birlik ve güç temin edememişlerdir. Böyle bir topluma bizim destek olmamız gerekirdi. Biz de onu yapmadık, yapamadık!

Çetinoğlu: Türkiye, Ahıskalı Türklere kapılarını açsa, ne kadar din kardeşimiz Türkiye’ye gelir? Biliniyor mu? Hepsinin geleceği düşünülemez. Çünkü bir kısmı bulundukları yerde iş-güç ve mal-mülk sâhibidirler. Bırakıp gelemezler değil mi?

Dr. Zeyrek: Tespitiniz doğrudur. Hariciye kaynaklarımızın tespitlerine göre eski Sovyet coğrafyalarında 400.000 civarında hemşehrimiz yaşamaktadır. İfade ettiğiniz gibi bu nüfusun tamam gelmez, hoş gelse de 3 milyonluk mülteciyi yedirip içiren ve tedavi ettiren bir ülkenin birkaç yüz bin kişiye sadece kimlik vermesi nedir ki…

Çetinoğlu: Büyük bir bölümü de tahmin ederim, elverişli şartlar oluşturulduğu takdirde Ahıska’ya yerleşmek isteyeceklerdir Ne dersiniz? Dr. Zeyrek:

Ahıska meselesi sâdece Ahıska Türklüğünün değil Türkiye’nin kanayan yarası olmaya devam edecektir. SSCB’nin dağılmaya başladığı 1990’larda sıcağı sıcağına ilgilenmek gerekirken sırtımızı döndük. Ahıskalılar henüz Sovyet coğrafyasına dağılmamışlardı; Orta Asya ülkelerinden gelerek kuzeyden Abhazya’dan ve doğudan Azerbaycan sınırından Gürcistan’a girme teşebbüslerinde Türkiye beş duyusunu kapatmıştı! Maalesef bu zavallı halk koca yerkürede sâhipsizdi. Bu günahı gidermek için az önce bahsettiğimiz 1992 Kanun’u çıkarıldı. Onun da ne olduğunu anlattık. Sonra aradan yıllar geçti. Biz Uluslararası Ahıska Türk Dernekleri Federasyonu (AHDEF) Başkanı olduğumuz sırada, Strassburg’da gösterdiğimiz çabalar sonucu 2007’de Gürcistan Parlamentosu vatana dönüşle ilgili iyi kötü bir kanun çıkardı. Türkiye, devlet olarak bu kanunu takip etmedi. Halk yine tek başına kalınca Gürcistan da işi sulandırarak akim bıraktı. Ahıska’ya dönüş meselesi maalesef eski rengini kaybetti. Bununla birlikte Gürcistan makamlarıyla devlet olarak konuşulsa bilhassa Azerbaycan’da yaşayan hemşehrilerimizden hâlâ gelmek isteyenler tabiî ki var.

Çetinoğlu: Mümkün olsa… Gelenlerin Türkiye’ye sağlayacakları katkılar hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Dr. Zeyrek: Ahıskalılar çok çalışkan bir halktır. Kendilerine imkân ve fırsat verilirse bilhassa bugün kaosa dönüşen tarım ve hayvancılık konusunda katkıları olacaktır. İşlenmeyen toprakları verelim, her şeyin en iyisini yapacaklardır. Diğer taraftan teknik sahalarda yetişmiş insanları da hesaba katmalıyız.

Çetinoğlu: Bu hususta yetkililerle temaslarınız olabiliyor mu? Neticeden ümitli misiniz?

Dr. Zeyrek: Tabiî ki görüşüyoruz. Bizim gibi Ahıska kökenli siyasîlerimiz, bürokratlarımız hatta isim yapmış yazarlarımız var. Fakat yukarılarda ifade ettiğimiz gibi netice itibariyle bunlar Türkiye sisteminde yetişmiş, farklı siyasî vadilerde yürüyen fakat millî bir çizgide bir araya gelemeyen insanlar. Çok iyi niyetliler, fakat bu dava sadece istek ve niyet istemiyor; bilgi, cevvaliyet ve fedakârlık istiyor. Maalesef bunları göremiyoruz…

Çetinoğlu: 1828’de uygulanan vahşet ve katliam, 1944 topyekûn sürgünü, Türklere karşı işlenmiş insanlık suçlarıdır. Bu suç bir devlet tarafından işlenmiştir. Çıkarılan kararnâmede ‘Türk’ adı kullanılmıştır ve herhangi bir delile-belgeye dayandırılan bir suç isnat edilmeksizin çok ağır bir ceza verilmiştir. Bir de Fergana hâdiseleri var. Ahıskalılar tarafından kurulan sivil toplum kuruluşları tarafından bu meseleler, milletlerarası kuruluşlar nezdinde gündeme getirilmiş midir? Nasıl ve niçinleri hususundaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Dr. Zeyrek: Bir davanın sağlıklı yürüyebilmesi için bilgi ve duygu birliği şarttır. Okumayan, söylenileni dinlemeyen bir toplum bilgiden mahrum kalır. Aynı sağlam bilgilere sahip olan fertlerin duyguları da aşağı yukarı aynı olur. Bu iki birliğe sahip bir toplumun karşısında hiçbir kuvvet duramaz. Cahil kişilerden meydana gelen bir yığını milletlerarası kuruluşlara götürseniz, halkın davasını hangi bilgi, hangi dil ve hangi üslûpla anlatacak? Bugün bizim hâlimiz maalesef böyledir. Az önce de ifade ettik, mesele Avrupa Konseyi’ne mal edilmişken takip edemedik! Elin oğlu altın tepside bize vatan vermez ki… Burada yakındığımız hususlar, sadece Ahıska Türkleri için değil, başta Türkiye olmak üzere bütün Türk dünyasını ortak acısıdır.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için temas edemediğiniz hususlar var ise… Söz, sizin Efendim…

Dr. Zeyrek: Sayın Çetinoğlu, konuşulacak çok şey var. Bunları kitaplarımızda, dergimiz Bizim Ahıska‘da ve konferanslarımızda anlatmaya gayret ediyoruz. Fakat ne kadar anlatırsan anlat, hedef kitle kendi kapasitesi kadar alıyor! Bu da bir davanın çözümüne yardım etmiyor. Ahıska Türkleri tarihinde ilk ve tek uzun soluklu periyodik yayın olan Bizim Ahıska, başta yurt içi olmak üzere Kazakistan’dan ABD’ye kadar ulaşmaya çalışıyor. Ukalâlık saymazsanız dergimiz, imkânları fevkinde orijinal konuları ele alan kaliteli bir çizgi izlemektedir. Fakat okuma geleneği olmayan bir topluluğa hitap etmenin bahtsızlığını içine sindiremiyor.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Yunus Bey, sorularımı açık kalplilikle, samimiyetle ve cesaretle cevaplandırdınız. İlgililer ve yetkililer ümit edilir ki mesajlarınıza muttali olacaklar, gereğini yapacaklardır.

(İKİNCİ VE SON BÖLÜMDE,                                                                                                                                                                         BİZİM AHISKA DERGİSİ HAKKINDA BİLGİ VE Dr. YUNUS ZEYREK’İN HAYAT HİKÂYESİ YER ALMAKTADIR.)

 

Yürekteki Çığlık

Niçin kaşlarını çatmışsın gönül?
İdamlık yüreğe dönmüş gibisin!
Namertlerin dillerine düşmüşsün,
Mert olan yüreğe hasret gibisin.
*
Eyy bahtım ne kara günler görmüşsün,
Dostu ve düşmanı sezer gibisin.
Ülkü denen nazlı yarim var dersin,
Ona ağıt yakan Kerem gibisin.
*
Bülbülün gülüne aşk-ı zarını 
Bu sevdalarımı anlar gibisin.
Çıkar, hile, yalan uzaktan geçsin!
Ülkem için ölen Mehmet gibisin.
*
Nazıroğlum, senin davan vatandır,
Şu kara günlere ağlar gibisin .
Her şehit yürekte ayrı bir çığlık,
Vatan, ülkü, bayrak sen Atatürk’sün! …

 

Kolcu Kuvveti de Kuracak mısınız?

Osmanlı Devleti, 1854 Kırım Savaşı nedeniyle almaya başladığı borçları ödeyemez hale gelince, alacaklı devletler “Duyun-u Umumiye” adlı borçları tahsil örgütü ile İstanbul’a yerleştiler.

Osmanlı’nın tün vergi gelirlerine el konulduğu gibi; telefon, elektrik, su şirketleri, limanlar, Şirket-i Hayriye, yabancıların eline geçti. O zamanki adı ile “Yaprak Tütün ve Müskirat İşletmesi” de REJİ adlı Fransız ağırlıklı bir konsorsiyuma verildi. (1884)

Reji, “Nerede ne kadar tütün ekilecekse ben belirlerim. Benim bilgim dışında tütün ekimi ve satışı yasaktır” dedi.

Ama Türk tütün köylüsü geçimini sürdürebilmek için tütün ekti ve sattı. Reji, başa çıkamayınca, zamanın padişahı 2. Abdülhamit’ten “Kolcu Kuvveti” kurma imtiyazı aldı!

Kolcular, ipten kazıktan kurtulmuş, cahil ve gözü kara insanlardı. Silahları, muştaları, bıçakları ile Türk tütün köylüsünün peşine düştüler. Dövdüler, işkence yaptılar ve tarihsel belgeler gösteriyor ki, 20 binin üzerinde Türk tütün köylüsünü öldürdüler.

“ÇÖKERTME” türküsü bu zalimliğin ağıtıdır!

“Kolcular gelmeden Halil’im nerelere kaçalım/ Teslim olmayalım Halil’im aman kurşun saçalım” sözlerinin anlamı budur.

Mustafa Kemal önderliğinde verilen “Kurtuluş Mücadelesi” sonrası kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı borçlarını da yüklendi. Yabancılara satılan limanları, telefon-elektrik-su şirketlerini bedelini ödeyerek geri aldı. REJİ’den de ancak 1932’de kurtulabildik!

Bu tarihte tütün ve müskirat üretimi “İnhisarlar Umum Müdürlüğü’ne” devredildi.

Daha sonra TEKEL adını alan işletme, tütün köylüsünün gelişmesine, üretimin ve bu sektörde çalışanların artmasına katkı sağladı.

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrası, Türkiye yeniden yabancı şirketlerin istilasına uğradı! Özal döneminde ise; 1984’de önce yabancı sigara ithalatına başlandı. 2001’de özelleştirme kapsamına alınan TEKEL İdaresi önce içki ve tütün şirketlerine bölündü ve ilk olarak Alkollü İçkiler şirketi 292 milyon dolara Amerikalı bir şirkete satıldı. Sigara üretim şirketi ise 22.2.2008’de BAT adlı yabancı şirkete satıldı.

2000’de TEKEL 159 bin 521 ton tütün alımı yaparken, 2008’de tütün alımı 74 bin 584 tona düştü.

Bugün, bu ülkede sigara üretimi 5 yabancı şirketin elindedir!

Bitlis, Samsun ve Akhisar başta olmak üzere sigara üreten fabrikalar kapatıldı, tütün üretimi de hızla düştü. Çünkü, sigara üretiminde “yabancı tütün” egemen oldu!

Yabancı sigara fiyatları 8-15 TL arasında değişiyor. Bunun yarısı da vergi!

Sigara tiryakilerinin imdadına “açıkta tütün satışı” yetişti. Türk tütün köylüsü karınca kararınca tütün üretiyor ve “tütün marketlerinde” açıkta tütün satılıyor. Tüketici, 21. Yüzyılda yeniden “sarma sigara” yapmayı öğrendi!

Tabi, yabancı sigara tekelleri rahatsız oldular! Siyasi iktidara baskı yapmaya başladılar! AKP iktidarı şimdi, “torba yasa” içine bir yasa maddesi koydu ve TBMM’ne sevk etti!

Bu yasa çıkarsa ne olacak?

  • Açıkta tütün sarma, tek ve poşet içinde sarma sigara satanlara 3 yıldan 6 aya kadar hapis cezası verilecek!
  • Üreten ile satan, satışa arz eden, nakleden ve bulunduranlara, sarmalık kırılmış tütün üreten ve satanlara 5 bin TL’den 50 bin TL’ye kadar idari para cezası verilecek!
  • Makaron veya yaprak sigara kâğıdı içinde ticari amaçla kıyılmış tütün, parçalanmış tütün ya da tütün harici herhangi bir madde dolduranlara 30 bin TL’den 100 bin TL’ye kadar idari para cezası verilecek!

Yani, yeniden Osmanlı’nın batı emperyalist sermayesine teslim olduğu dönemi yaşıyoruz!

İnsan merak ediyor ve AKP iktidarına soruyor;

Kolcu Kuvveti imtiyazı da verecek misiniz?

Uyan vatandaş, uyan artık!

Soyuluyor, sömürülüyorsun!

 

Katalonya ile Barzanistan Mukayesesi

Evin kristaldense başkasının camına taş atma!” derler, İspanyolcasıyla “Si la casa es de cristal, tirar piedras en el cristal de otra persona!

Sen, hem PKK‘ya her türlü desteği; silah, eğitim, militan, siyaset, ne varsa ver hem de utanmadan Medeniyetler İttifakı projesinde Türkiye ile eşbaşkanlık yap. Yetmez; hem Kıbrıs, Ermenistan, Yunanistan mevzularında bizim karşımızda hem de Septe, Batı Sahra, Kanarya Adaları mevzularında dost ve kardeş ülke Fas’ın karşısında ol.

Hâlâ Krallık, İmparatorluk takıntısındalar.. İspanyolca Konuşan Milletler Topluluğu üzerinden yarım milyarlık Hispanosphere yani İspanyol Atmosferi kurmaya çalışıyorlar hâlâ.. Ama Katalonya‘nın, Galiçya‘nın ve Bask‘ın bağımsızlık talepleri sönmeyen ateş gibi..

8 milyonluk nüfusuyla İspanya’nın en zengin bölgesi olan Barselona merkezli Katalonya’da 2006 Referandumu’nda % 49 katılımlı ve yüzde 72‘lik Evet‘ten sonra bu kez % 42 katılımlı ve yüzde 90‘luk Evet‘in neticesi ne olacak?

İspanyol Polisinin engellemesi katılımı kısmen sınırlamış gibi gözükse de aşırı güç kullanımı sonucu 900’e yakın Katalon’un yaralanması Evet’in yüzdesini arttırmıştır. Ekim Ayındaki bu acı hatıralar Katalonya’nın er yada geç tam bağımsızlığıyla neticelenecektir. Ve galiba o vakit Katalonlar ve Baskların (Özkaldunak) Türklerle akrabalık ilişkileri çalışmaları daha çok dikkate alınacaktır. Türkopol‘lerden başlayarak meselâ..

Barzanî‘nin 26 Eylül’de yaptığı Bağımsızlık Referandumu’yla Katalonya’da yapılanın takvimsel yakınlık haricinde hiçbir benzerliği yok. Biri medenî vatandaşların bin yıllık farkındalıkları ve çalışıp üretmeleri karşılığında önlenemez bir durum. Bakmayın siz AB ülkelerinin İspanya Hükümeti‘ne destek açıklamalarına, önlenemez ancak ötelenebilir durum resmîyete döküldüğünde hem tanımak hem de ilişki kurmak durumunda olacaklar.

Geçen yazıda Kürdİsrail diye nitelediğimiz Barzanîstan ise emperyalizmin gedikli işbirlikçisi bir aşiretin uluslararası konjöktörden faydalanarak ilânına çıktığı bir oldu-bitti çalışması. Arkasında İsrail de olsa, Amerika gizliden gizliye tanısa da tutmaz ve tutmayacak. Çünkü doğal değil. Hatta ilk tepkilerin ardından Kak Mesut’a ağabeylik yaparak yol göstermeye çalışan Türkiye yanlış safta yer alsa bile ancak yalancının mumu sadedinde geçici bir tutunma sağlanabilir, kalıcı olarak asla!

Zira Ortadoğu’daki mevzu Kürtlük-Araplık mevzusu değildir. Partiya Karkeren‘in son adı Lazistan da olabilirdi eğer enerji yatakları Karadeniz sahilinde olsaydı. Nitekim I.Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı yıllarında bölgede Lazcılık, Gürcücülük faaliyetlerine belgelerde rastlarız. Gene de olacaktır. İlkeli olmak Katalonya ile Kürdİsrail’i bir tutmak değil, siyasal Kürtçülüğü olduğu kadar siyasal Lazcılık, Çerkezcilik, Gürcücülük, Manavcılık; -cılık, -culuk ne varsa hepsini reddetmek ve karşısında durmaktır.

Anadolu’ya geldikten sonra nasıl Selçukî ve Osmanî soyundan kendimize millet adı yaptıysak son yüzyılda ateş çemberinden geçerek Türkmenini, Kürdünü, Lazını, Çerkezini, Manavını, Muhacirini, Abazasını, Pomağını, Kızılbaşını, Yörüğünü, Çeçenini, Ubıhını, Boşnağını, Romanını; yani 80 milyonu tek kurucu unsur sayarak toptan Türk Milleti diye adlandırmışız. Ve bunu biz istemedikçe hiçkimse bozamaz.

Barzanî ailesi Kürt Yahûdisiymiş diyenlere bir çift sözüm var: Kürt Yahûdisi olmaz olsa olsa Kürt Musevîsi olur. Onun da bağlantısı ya Hazar İmparatorluğu ya da Hazar Havzası üzerinden kurulabilir. Her iki halde de akraba çıkarız. Ezcümle; mevzu akrabacılık, aşiretçilik, etnikçilik, mezhepçilik değil değil emperyalizmin maşası olup olmamaktır.

Ne diyor Hazret-i Kur’an: “Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar!” (İsrâ 84)