23.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 660

Akşener Dengeleri Değiştirdi

Meral Akşener başkanlığında kurulacak yeni partinin siyasi dengeleri daha şimdiden değiştirdiği belli oldu.

Parti kurulmadan, hatta ismi dahi açıklanmadan, anketlerin çoğunda üçüncü parti olarak gösteriliyor.

Türkiye’nin siyasi dengeleri değişince AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın da kimyası değişti.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan 2019’da veya erken yapılacak bir seçimde AKP’nin ciddi bir oy kaybı yaşayacağını görüyor.

Yapılacak seçimlerin en önemlisi Cumhurbaşkanlığı seçimi. Burada kazanabilmek için birinci turda yüzde 50 artı bir oy şart. Erdoğan yaptırdığı anketlerde birinci turda seçilemeyeceğini, ikinci tura kalındığında ise muhalefetin adayının kazanma ihtimalinin daha yüksek olduğunun farkında.

Buna tedbir olmak üzere, İstanbul ve Ankara dâhil birçok belediye başkanını istifa ettirerek teşkilatta bir yenilenme yapmaya çalışıyor.

Ancak “metal yorgunluğu” gerekçesiyle aldığı bu tedbirin faydalı mı, zararlı mı olacağı konusunda tartışma var.

İktidara yakınlığı ile bilinen ANAR Araştırma Şirketi Genel Müdürü İbrahim Uslu, “Referandum sonuçlarını AK Parti yanlış değerlendirdi. Yanlış teşhis koyunca da, yanlış tedavi uygulanıyor. Referandumda AK Parti’nin istediği yönde oy vermeyen kitlenin, ne belediye başkanlarının ne de teşkilatların performansıyla ilgisi yoktu. AK Parti, sosyolojik bir veriyi yanlış analiz etti. Bu alınan tedbirler, referandumdaki problemi gidermeye yetmeyecek. AK Parti’nin mevcut teşhisiyle, sadakatsiz seçmene ulaşmasının mümkün olmadığını düşünüyorum” dedi.

Zaten 2015‘de yapılan 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerini değerlendirdiğimizde AKP’ye oy verenlerin yüzde 41 ve yüzde 49 olduğu görülüyor. Haziran seçimlerinden sonra MHP’nin koalisyona isteksiz görüntüsü, hükümetsiz kalma kaygısı ve beka endişesi yaşatan olağanüstü olaylar sebebiyle AKP Kasım seçimlerini kazanabilmişti.

Şimdi yeni Cumhurbaşkanlığı Sistemi ve yeni parti alternatifi bambaşka şartlar getirmekte. Sistemin yeni dengesi bu şartlara göre belirlenecek ve bu AKP açısından da son derece zorlu bir süreç olacak.

Meral Akşener‘in lider olarak halk nezdinde çok ciddi bir karşılığı olduğu elle tutulur, gözle görülür bir gerçek. Bunu ANAR, SONAR gibi anketçiler dâhil herkes ifade ediyor.

Ayrıca yeni partinin çeşitli kesimleri kucaklayan bir merkez yapılanması ile birinci parti olma potansiyeli yüksek.

Cumhurbaşkanlığı seçiminin Erdoğan ile Akşener arasında geçmesi kuvvetle muhtemel.

********************************

Yeni Parti Kimlerden Oy Alacak?

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında olduğu gibi, hatta daha güçlü şekilde toplumda derin bir dip dalgası var.

Mevcut sıkıntılardan ve gerilimden kurtuluş için Akşener ve partisi tünelin çıkışını gösteren bir ışık.

AKP, CHP ve MHP seçmeninden bloklar halinde, ayrıca TBMM’de temsil edilmeyen partilerden de yeni partiye kaymalar olacağı görülüyor. Yeni parti Güneydoğu’da da ilk etapta üçüncü parti olur.

AK PARTİ’DEN: Yeni parti kurulduktan sonra, öncelikle AKP’ye bazen oy veren, bazen vermeyen yüzde 10’luk sadık olmayan seçmenden oy alır.

Ayrıca yüzde 40 olarak görünen sadık AKP seçmeni kitlesinden de bu partiye ciddi kayma olacağı kanaatindeyim.

Çünkü bu kitlenin bir kısmı, pek memnun olmasa da, her seçimde AKP’ye oy veriyor fakat bunu “alternatif yok”, “istikrar olsun” gibi gerekçelerle devam ettiriyor.

Bunlar da AKP’ye oy vermeyen kitleler gibi… AKP politikalarından, Erdoğan’ın toplumu geren, içeride ve dışarıda herkesle kavgalı tavrından, yolsuzluklardan, adaletsizliklerden bezgin ve yorgun.

Erdoğan’ın göremediği veya görmek istemediği temel mesele bu. Asıl mesele AKP teşkilatlarının metal yorgunluğu değil, toplumdaki bu bezginlik ve yorgunluk.

Erdoğan’ın ve AKP’nin yapması gereken toplumda bir rahatlama ve normalleşme sağlamaktı.

Bunu yapamıyor. Çünkü AKP’nin yapısal bir arızası var. AKP artık tartışan, müzakere eden, ortak akıl üreten bir mekanizma değil. AKP tek adam yönetiminde.

O tek adam gücün verdiği sınırsız özgüvenle artık kendisini değiştiremez. Ayrıca kendisinin bütün zaaflarını yansıtan parti teşkilatının yapısını da halkın istediği yönde değiştiremez.

Yanlış teşhis ve tedavi AKP’ye pahalıya mal olacak.

***

MHP’DEN: MHP kitlesinden kaymayı açıklamak daha kolay. Çünkü Devlet Bahçeli başkanlığındaki MHP yönetiminin ne “parti için demokrasi”, ne de “ülke için demokrasi” kaygısının olmadığı anlaşıldı.

MHP adeta AKP’nin yan kuruluşu haline geldi. Daha düne kadar savunduğu parlamenter sistemi yıkıp, “tek adam” yönetimi demek olan bir başkanlık rejiminin gelmesine zemin hazırladı.

MHP, düne kadar savunduğu ülkü ve ilkelerini unutup, Beştepe ile işbirliği yaptı.

Kendilerini “ihanete uğramış” hisseden ülkücüler çareyi Akşener’de ve yeni partide buldu.

***

CHP’DEN: CHP‘lilerin bir kısmı da reel politik tavır içinde. Sosyolojik olarak yüzde 25‘de çakılıp kalmış olan partilerine oy vermeye devam etmelerinin gidişatı önlemeye yetmediğini ifade ediyorlar. Elbette dünya görüşleri değişmedi. Ancak “Kurtuluş Savaşı yıllarındaki gibi, artık söz konusu vatan ve bütün vatanseverlerin işbirliği kaçınılmaz” görüşündeler.

Bu açıdan bakarak, Meral Akşener’i onlar da bir kurtuluş ümidi olarak görüyor.

Bunları referandum kampanyası sırasında herkes gördü.

Meral Akşener’in referandum öncesi çeşitli illerde yaptığı mitinglerde, kendiliğinden toplanan, kitlelerin kompozisyonu dikkatimi çekmişti.

Katılanların üçte biri merkez sağ, üçte bir merkez sol, üçte biri MHP’li seçmenden ibaretti.

İşte yeni parti, bir merkez partisi yapılanması içinde, kendiliğinden oluşan bu sosyolojik tabana dayanıyor.

Parti 25 Ekim’de kuruluyor. Hedefi yüzde 50’nin üzerinde oy almak ve ilk seçimlerde iktidar olmak…

 

Nasıl Bir Milletiz?

“-Deviren, kırıp döken, silip süpüren, yaman bir kasırgayı seher yeli gibi yumuşatabilmek mümkün müdür? Korkunç dalgalarını kabarta kabarta yürüyen bir denizi birden sakinleştirmek kaabil midir? Yıldırımı güle çevirmek imkânı var mıdır? İnsanlar ve hatta tabiat bu sorulara ‘hayır, hayır, hayır…’ demekte tereddüt etmez değil mi? Hâlbuki ben, kasırganın seher yeline, coşmuş denizin sevimli bir göle, yıldırımın güle inkılâp ettiğini (değiştiğini) gördüm.

“Türk’ten bahsediyorum. Düşmana saldırırken amansız bir kasırgaya, korkunç bir denize ve insafsız bir yıldırıma benzeyen Türk, dost yanında ve silâhsız kalmış düşman karşısında bir seher yelidir, berrak bir göldür. Gönül açan bu yeli kasırgaya, göz kamaştıran bu gölü coşkun bir denize, ıtrında (kokusunda) asalet uçan bu gülü yıldırıma çevirmek, tabiatı da inciten bir gaflet olur…”

X

Tasse, İtalya’nın en büyük şairlerindendir (La Jerusalem delivree = Kurtulan Kudüs) adlı eseri ile meşhurdur. Bu eserinde, Haçlılar seferini terennüm etmiş (anlatmış), hakikati seven bir sanatçı olarak, Türklerin kahramanlık ve merhamet hislerini, o zamanın Avrupa Yunan ve Arap âlemiyle mukayese etmiş (karşılaştırmış)tır. Bu sebeple kilise, kendisini tel’in etmiş (lânetlemiş), nihayet bir aşk yüzünden deli olarak bedbaht hayatına nihayet vermiştir. (Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, Cemal Kutay, Cilt:1, sayfa: 47)

X

“Azizem,

“Beni bugün bilhassa (özellikle) mütehassis eden (duygulandıran) hâdise (olay), bir câmi avlusunda yaşı hiç şüphesiz sekseni aşmış ihtiyar bir Türk’ün, güvercinlerle ülfeti (dostluğu) oldu. Türkler, bu mûnis (cana yakın) hayvanların bir cinsine Kumru diyorlar. Onların derunî (içten) bir seslenişleri var ki, ritmine kapıldığınız zaman, ruha tesir ediyor. İhtiyar, yaz ve kış, soğukta ve sıcakta, bu yüzlerce kuşa, faziletli insanların birbirlerine gösterecekleri kadar şefkat ve ihtimam (özen)le bakıyor. Kumrular, onun omuzlarına, kucağına çıkıyorlar, başının üzerinde dolaşıyorlar.

“Türklerde hayvan sevgisi; kadın, erkek, zengin, fakir bütün halka şamildir (tüm halk için geçerlidir). Evlerde beslenen kediler ve kuşlar, insan muamelesi görürler. Fazla yük yüklemek, hayvanlara eziyet etmek hiç hoş görülmez. Din adamları halkı, hayvanlara yapılan muamelenin, ikinci ve ebedî uyanışta kurtarıcı veya mahvedici kudretine alıştırıyorlar.” -Lady Montegü’nün Şark Mektupları’ndan- (a.g.e., s. 60)

X

Üçüncü Sultan Ahmet, kendisine hediye edilen çok kıymetli zümrüt yüzüğü, bir gün Divan toplantısında vezirlerine göstererek:

-Acaba bundan daha kıymetli yüzük var mıdır? Diye sordu.

-Hayır efendim, sıhhat ve afiyetle takınız, bundan daha kıymetli bir şey olamaz, cevabını verdikleri hâlde, yalnız, Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa itiraz etti:

-Bundan daha kıymetli bir şey vardır padişahım.

-Nedir?

-O yüzüğün takıldığı parmak. (a.g.e., s. 49)

X

Hürriyet

Asıl korkulacak şey, hürriyet perdesi altındaki istibdattır. Hürriyetin hangi merhalesinde olduğumuzu, sizden ilerideki veya geridekileri bilmeden nasıl tespit edebileceksiniz? Körlerin önüne çıkarılıp, her birisinin bir tarafından yakalayarak, eline geçen uzvuna göre fil’i tarif etmesi gibi, hürriyetlerimizi kendi -çok zaman- batıl mikyaslarımızla ölçmekten vazgeçelim lütfen. (a. g. e., Cilt: 1, Sayı: 7, Eylül 1957, s. VII)

Hürriyet sadece bir millete, hatta bir kıt’aya şâmil (bir bölgeyi içine alan) kıymet değildir: Beşer (insan) nesillerinin müşterek (ortak) himmet (gayret) ve mücadelelerinin, az çok zaman farkıyla, bütün dünyayı aydınlatan güneşidir. (a.g.e., Cilt:1, Sayı: 5, Temmuz 1957, s. III

 

İkinci (Manevi) Annem Rahime İğci

Daha önce adına makaleler ve şiirler yazdığım öz anam Ayşe Hanım (Ülkü) Coşkuner’i, 13 Ekim 2003 tarihinde sevdiğine yolcu etmiştik. Bugün bana hiçbir yakınlığı olmadan, hiçbir zorunluluğu olmadan, tamamen insani duygularla, uzun süre annelik yapmış olan Rahime annemden bahsedeceğim.

Rahime annem büyük halam Emine İğci ve Demirci Koca İrbelek, İbrahim İğci’nin büyük gelinidir. Halaoğlum Ahmet İğci’nin hanımı olan annem, bugün 85 li yaşlardadır.

1958 yıllarında merhum anacığım beni doğurduktan sonra, doğumla ilintili olarak, o günlerde sebebi anlaşılamayan gizemli bir hastalığa tutulur. Hastalığa çare arama çabaları, anacığıma yeni doğan bebeğini unutturur. Beni hiçbir şekilde gözleri görmez. Diyar diyar gezerek hastalığına çare bulmaya çalışır. O anlarda bana bakacak hiçbir kimse yoktur. Ablam benden sadece 6 yaş büyüktür ve bana hakkıyla bakabilecek donanımda değildir.

Rahime annem yeni evlenmiş ve birkaç yıl geçmesine rağmen çocuğu olmamıştır. Onların evleri Çavuşlar mahallesinde bizim evden aşağıda hamamın üst tarafındadır. Sık sık bizim eve gelerek benimle ilgilenmeye ve bakmaya başlar. Henüz bebeği olmadığı için, benimle bebek sevgisini gidermeye çalışır.

Oldukça fakir ve imkânsızlıklar içerisinde olmalarına rağmen, benim bakımımla yakından ilgilenir. İlk başlarda hep evimize gelerek, benim ihtiyaçlarımı gidermeye çalışır. Bir gün babama der ki; “Dayı, ben Süleyman’ı evime götüreyim orada daha rahat bakarım” der. Merhum babam buna müsaade eder ama hasretime dayanamaz ve kısa süre sonra geri getirmesini ister.

Onun olmadığı zamanlarda ablacığım kendi çocuk olmasına rağmen, benim bakımımı üstlenir. İmkânsızlıklar diz boyu. Bir gün anlatıyordu: ” Küçüklüğünde sana bakarken öyle eziyetler çektim ki, çaydanlıkla ağzına yukardan su dökerdim” dedi. Ben de: ” Suyun içine şeker eritseydin bari dediğimde”, tokat gibi bir cevap almıştım. “Şekeri kim yitirmiş de biz bulduk, bizim oğlan”.

Bir gün belli ki Rahime annem meşgul gelememiş. Ben yeni apalamaya başlamışım. Evimizin tahtalısının şahnişi yok. Aşağısı üç kat boyunda ve taşlık ve çalılıklarla dolu. Ablacığım beni çiş yapsın diye tahtalının en ucuna koyar. Bir süre sonra çişle ve kakayla birlikte dengeyi kaybeden ben, hooop aşağıya… Taşlık ve çalılıkların arasına. Hiç gören yok. Belli ki ablacığım kendi de bir çocuk olduğu için, beni çişe bırakıp oyuna gitti.

Bitişiğimizde tek katlı karpişte evde küçük halam, Devri’li Mustafa eşi, Merhum İsmail agam ve Adem abimlerin annesi otururdu. Halı dokurken benim düştüğümü alak malak görür gibi olur. Ama şemsiye uçtuğunu zanneder ve oralı olmaz. Bir müddet sonra şemsiyenin uçtuğu taraftan zırıl zırıl bir bebek ağlamasına benzeyen sesler gelince, halacığım kayıtsız kalamaz.

Halı dokumayı bırakarak, bizim evin önündeki taşlık ve çalılık mezbelelikten gelen sese doğru gider. Bir de ne görsün. Halsizlikten canlı ağlamaya takati kalmayan ben, kendim duyacağım kadar ve de şükürler olsun ki halacığımın da duyacağı kadar düşük bir sesle ağlıyorum. Halam hemen çığlığı basar ve aynı zamanda beni kucağına alarak, bugünkü eski hastane ve şimdiki sağlık meslek lisesi olan, o zamanki sağlık ocağına götürür.

Gidinceye kadar saçının zülüfü başta olmak üzere, birçok yerine çiş ve kakam bulaşmış ve telaştan hiç farkına dahi varmamıştır. Bu olayı bana sağlığında defalarca anlatmıştı merhum halacığım.

O günkü şartlarda tedavim yapılır ve eve taburcu edilirim. Halam beni evimize getirir ve bir şiltenin üzerine yatırır. Babam yeni gelmiş duruma müdahil olmuştur. Halam babama demiş ki: “Amat bu çocuk ölecek, bak sana sessiz soluksuz yatıyor, düştüğü yer üç kat ve taş ve çalılıkların arası”.  Babamın çaresizliği satırlara değil, dünyalara sığmaz büyüklüktedir. “Aba, ölürse ölür ne yapalım”.

Bu acı durumdan sonra, zannedersem Rahime annemle birlikte komşular da olaya dâhil olmuşar. Benim için ellerinden geleni yapmışlar ve takdir-i ilahi ölmemişim.

Merhum ağabeyim Mustafa, ailemizin en büyük çocuğu. İlkokulu bitirince baş muallim elinden tutarak ahırda mala bakan babama gelir: “Amed ağa, bu çocuk çok zeki bunu okutalım” der. Babacığım tarihe geçecek sözünü söyler: “Baş muallimim, kafasına 12.5 liralık şapka giyecek, (daha elbisesi ve diğer masrafları cabası) cebimde 12.5 kuruş yok” der.

Ablamı hiç okula gönderemez, İbrahim abimi de 5’e kadar okutabiliyor. Sıra bana gelince: “Bu çocuk öldüydü yeniden dirildi, bunda bir hikmet var. Ceketimi dahi satıp bunu okutacağım” der. Altı kardeşin içinden ortaokula başlatılabilen tek bendim. Bin bir güçlükle ortaokulu bitirdiğimde, merhum babam dedi ki: “”Oğlum biliyorsun imkânlarımız çok zayıf, devlet himayesinde bir okul tercih et” dedi. En masrafsız okul olan Astsubayokulu idi. Her masrafını devlet karşılıyor bir de küçük maaş veriyordu.

Bütün gücümle kalıştım. Aileme mahcup olma lüksüm yoktu. Tek çarem vardı başarmak. Rabbime sonsuz şükürler olsun. Nefsimden O’na sığınırım. Yırtarak, tırmalayarak, İşletme Fakültesi, Yedek subaylık, Kredi Yurtlar Kurumu idari ve muhasebe memurluğu, Gazi Üniversitesi Asistanlığı, Yüksek lisans, Doktora, Yardımcı Doçentlik ve Anabilim dalı başkanlığı. En sonunda TBMM Burdur Milletvekilliği.

Öldürmeyip bana bu başarıları nasip eden Rabbime sonsuz şükürler olsun. Doğuran merhum anama, sonsuz çaba sarf eden merhum babama, sonsuz gayret eden Rahime anneme, ablacığıma, merhum abime, emeği geçen komşularımıza sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Rabbim hepsinden de gani gani razı olsun. Ahirete göçenlere sonsuz rahmet, sağ olanlara sağlık ve selamet niyaz ediyorum.

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a (c.c) emanet olunuz…

 

Turizm, Turizm Diyoruz, Ama!

Turizmin günümüzde ekonomik fayda yönünden önemli bir alan olduğu gerçeğini, biraz gezen, hele ki yurtdışına 1-2 defa gidip, gelen herkes çok iyi bilir. Şehrimizde de yöneticilerimizin bu yönde bir gayreti vardır. Ama bu gayret ne kadar doğru yönetilmektedir? Bunun tartışılması ve bu konuyu iyi bilen uzmanların belirleyeceği bir yol haritası üzerinden daha gerçekçi bir şekilde ele alınması lazımdır.

Bir kere bulunduğumuz şehir tarihi zenginliği çok olan bir şehir değildir. Çünkü Osmanlı Devleti döneminde fazla büyük bir yerleşim yeri değildir. İstanbul’un gıda ihtiyacına destek veren, bir de bol ağaç zenginliği sebebi ile tersanesi olan bir yerleşim merkezidir. Maalesef Osmanlı Tersanesi ile ilgili herhangi bir eser de ortada kalmamıştır. Selçuklu dönemine ait herhangi bir tarihi eserimiz de yoktur. Ancak 1800’lerden sonra Osmanlı Devletinin sanayi hamlelerinden biri olan Hereke dokuma sanayi ile ilgili yapılar ve o günlerin şartları için çok önemli sayılabilecek Kullar’daki İzmit Çuhanesi ile feshanesi hem bilinmemekte hem de turizme uygun bir yapılandırmaya muhtaç bulunmaktadır. Burayı denize bağlayan demiryolunun ise kalıntıları bile kalmamıştır. Cumhuriyet dönemimizin önemli bir eseri Seka Kağıt Fabrikası yapılış hikayesi ile önemli bir eserdir. O dönemlerle ilgili,  başta Mehmet Ali Kağıtcı’nın hayat hikâyesi olmak üzere daha zenginleştirilmiş ve etkili bilgilendirme şekilleri mevcut olup bu çalışma yapılıp gelecek olan ziyaretçilerle paylaşılabilmeli ve bu tarihi olay ziyaretçilere tarihçesi ile beraber gösterilmelidir. Son dönemde bu alanda yapılan endüstüriel kentsel dönüşümle ortaya çıkan müze, park ve film stüdyoları önemli kazanımlarımızdır. Buraları daha iyi tanımanın ve tanıtmanın yolları vardır. Hemen doğusundaki arkeoloji müzemiz, yanındaki eski tren garı ve bitişiğindeki sosyokültürel etkinliklerle yeni bir fonksiyon verilebilecek Merkez Bankası binamız, tarih koridoru ile birlikte, bir bütünlük içinde turizme hizmet edecek hale getirilebilir. Tarih koridorunun devamındaki kale burçları restore edilerek çevresi ile birlikte turizme uygun şekle sokulabilir. Roma döneminden kalan Paşa Suyu hattı, İnbayırı Sarnıcı, Vali Pilinius su kanalları, Çukurbağ‘daki tarihi kalıntılar değerlendirilebilecek eserlerdir. Üç Tepelerdeki Tümülüsler yine turizm için kullanılabilecek yerlerdir. Bütün bunlar ve daha burada yazamadıklarımız bir bütünlük içinde ele alınmalıdır. Bunlara Gölcükteki tarihi kervansarayımız ve Saraylı köyümüzü, Dilova’mızın Tavşancıl yerleşim yerindeki geleneksel hayatı gösterebileceğimiz dokusu bozulmamış beldemiz, Gebze Osman Hamdi Bey Müzesini, küçüklü büyüklü diğer tarihi eserleri ekleyebiliriz. Bütün bunlar yine de tarihi turizm için yeterli cazibeyi taşımamaktadır. Çünkü tarihi turizme hitap eden ülkemizin daha imkânlı yerleri çok yakın şehirlerimizde mevcuttur. Oralarda görülen eserlerden sonra şehrimizdeki bu eserler yeterli görkeme sahip olmamsına rağmen diğer turizm alanları için iyi tamamlayıcı özelliklere sahip tirler.

Kocaeli’mizin turizminde daha öncelikli ve önemli imkânları vardır. Günümüzde doğa turizmi gittikçe önem kazanmaktadır. Bunun için önceliğimiz doğal zenginliklerimiz üzerine olmalıdır. İzmit’in Çayırköy Göletinden başlayan Paşa suyu hattı ile Akmeşe bölgemiz, Kartepe’nin ve Sapanca Gölünün kış ve doğa sporları imkânları, Başiskele’mizin özellikle Yuvacık, Bahçecik bölgesindeki Samanlı Dağlarının içindeki doğal zenginliklerimiz çok daha fazla cazibe bölgelerimizdir. Kandıranın henüz bozulmamış fakat turizme de yeterince hazır olmayan imkânlarını, Gebze’nin Ballı Kayalarını yerli ve yabancı turizm için daha uygun hale getirebiliriz. Kandıra, Karamürsel, Ereğli bölgelerimizin denizi ve balıkları hem insanlarımız, hem de gelecek misafirler için daha fazla hizmet verebilecek alanlarımızdır. Ayrıca bu bölgelerimizdeki bozulmamış kırsal hayatı sürdüren yerleşim yerleri de diğer bir turizm alanı olabilir. Ama buraların gelecek turistlerin kalabileceği, yiyip-içebileceği, gülüp eğlenebileceği, görmekten mutlu olacağı imkân ve şartlara kavuşturulmaya ihtiyacı vardır. İkinci, üçüncü bir tur otobüsü ile gelecek olan biraz kalabalıkça misafirlere hizmet edebilecek yerler haline gelmesi lazımdır.

Diğer bir turizm alanı sağlık turizmidir. İstanbul bu konuda epey mesafe almıştır. Bursa hızla bu alanda da ilerlemektedir. İlimizde ise Gebze Anadolu Sağlık Merkezi bu alanda önemli gelişmeler yapmış, değişik ülkelerden gelen insanlara sağlık hizmeti vermektedir. Şehrimizdeki diğer özel sağlık kurumlarımız, üniversite hastanemiz ve 2-3 yıl içinde hizmete açılacağı duyurulan Şehir Hastanemiz sağlık turizmi için güçlü birer adres olabilme özelliğine sahiptir.

Kocaeli’mizin turizminin gelişebilmesi ve ekonomik değer yaratacak hale gelebilmesi için bütün bunların iyi planlanıp koordine edilmeye ihtiyaç vardır. Vilayetimiz, yerel yönetimlerde Büyük Şehir Belediyemiz ve diğer ilçe belediyelerimizin, özel sektörümüzün birbirini tamamlayan çalışmalar yapması lazımdır. Bu kurumlarımızda turizmi planlayıp yönlendirecek, bu alandaki ihtiyaçları ve sorunları tespit, takip ve giderebilecek birimlerin olması gerekir. Yani işi doğru ve sağlam tutarsak, doğal zenginliklerimizi, sağlık hizmeti gücümüzü, Cumhuriyet dönemimiz dâhil turizme katkı verebilecek tarihi ve kültürel imkânlarımızı bütüncül ve birbirini tamamlayacak şekilde ele alıp hizmete sunabilirsek turizmden istifade eden bir şehir haline gelebiliriz.

Bu konularla ilgili Kasım 2008,Ocak 2010,Ekim 2015′ deki Özgür Kocaeli Gazete’mizde çıkan ve Aydınlar Ocağı internet adresinden ulaşabileceğiniz makalelerim mevcuttur. Bu yazılarımda yapılanlara teşekkürle birlikte yapılabilecekleri paylaşmıştım. Hizmet gayretleri olana tüm yöneticilerimize teşekkür eder, olması gereken yeni güçlü adımların atılmasını umut ederiz.

 

Ahısklı Türklerin Türkiye’deki Yayın Organı Bizim Ahıska Dergisi ve Ahıskalı Türklerin ‘Tek Kişilik Ordu’ Konumundaki Güçlü Kalemi: Dr. Yunus Zeyrek

Bizim Ahıska Dergisi; Ankara’da, Ekim 2004‘te, Üç Aylık Kültür Dergisi tanıtımıyla, Milletlerarası Ahıska Türk Dernekleri Federasyonu (AHDEF) tarafından yayınlanmaya başladı. İlk sayı, Ekim Kasım Aralık 2004 dönemine aitti.

Yurt dışında; Kırgızistan, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Tataristan ve Ukrayna’da, Yurt içinde; Bursa, İstanbul’un Anadolu ve Avrupa yakalarında, İzmir, Denizli,  Iğdır ve Antalya’da temsilcileri bulunan Bizim Ahıska Dergisi’nin 1. sayısı, Ankara’da; 19,5 X 27 Cm. ölçülerinde, renkli baskılı kuşe kapak içerisinde birinci hamur kâğıda basılı olarak 56 sayfa hacimle hazırlanıp basıldı.

İlk sayısındaki sunuş yazısından cümleler:

Bizim Ahıska Dergisi, Ahıska Türklerinin kültür değerlerini ön plânda tutacaktır. Bunun yanında Türk millî kültürünün temel taşlarını sayfalarına yansıtarak uzun yıllar anayurttan ayrı düşmüş olan halkımızın Anadolu Türklüğü ile kucaklaşmasına -karınca kararınca- yardım edecektir. Böylece dergi, hemşehrilerimizin hem kültür ihtiyaçlarına cevap verecek hem de gündemi tâkip etmelerine yardımcı olacaktır.

Bizim Ahıska, halkımızın tarihî hukukunu savunacak, bu hukuku tanımayanlara hak ettikleri cevabı verecektir.

Gürcistan ve Ermenistan sınır boylarını teşkil eden Kuzeydoğu Anadolu, basınımızda lâyıkıyla yer almayan bir bölgedir. Bu bölge üzerine yazılanlar, turizmle sınırlı kalmakta, bazıları da yalan üzerine kurulmuş birtakım etnik kışkırtmadan öteye gidememektedir. Ahıska’nın da içinde bulunduğu bu coğrafya, Bizim Ahıska’nın ilgi alanına girmektedir. Dolayısıyla bu ilk sayıdan itibaren bölgeyle ilgili yazılara yer vermeyi arzu etmekteyiz. Diğer taraftan bu dergi, Türk kamuoyuna Ahıska Türklerini tanıtma görevi yapacaktır. Dergimiz, eli kalem tutan Ahıskalılar ve Ahıska dostlarının duygu ve düşüncelerini yansıtacaktır. Bilinmeli ki, nerede bir Ahıskalı varsa, bizim kalbimiz orada atmaktadır; onların sevinci sevincimiz, kederi kederimizdir. Dünyanın dört bir yanındaki Ahıskalıların sesi olmak emelindeyiz. Bunun için de hemşehrilerimizin yaşadıkları yerlerdeki hayatını yansıtan yazılarını bekliyoruz.

Birinci sayının muhtevâsını oluşturan yazıların başlıkları ve yazarları: *Ahıska Türklerinin Rusya Dramı: Hakkı Dedeler – Dr. İbrahim Agara. *Ahıska Meselesine Ermeni Reçetesi: Nusret Kopuzlu. *Bir Mektup Bin Hayret: Orhan Uravelli. *Ahıska Türklerinin Bitmeyen Göç Trajedisi ve Ardahan’dan Sarıkaya’ya Göçler: Recep Sanal. *Türkiye-Ermenistan Sınır Kapıları: Hasan Kanbolat. *Ahıska Meşhurları: Yunus Zeyrek. *Bakü Cemiyet-i Hayriyesinin Dikkatine: Ömer Faik Numanzade. *Acara’da Neler Oluyor?: Yusuf Uramalı. *Ahıska Âşıkları: Yunus Zeyrek.

Derginin diğer sayfalarında; Bizim Ahıska imzalı; *Hâlimiz Yolumuz Çaremiz, *Harekete Güç ve Halkımıza Moral, *Edebiyatımızdan ve *Yeni Bir Çile / İkamet İzni Haberleri başlıklı 5 adet makale ile Osman Kaya ve Hamdi Bağban’dan birer adet şiir bulunuyordu.

Bizim Ahıska Dergisi’nin 2. sayısı; Ocak 2005’te, 3. sayısı kapağında Dergi temsilcilerinin Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın ile birlikte gösteren fotoğrafla Nisan Mayıs Haziran 2005 dönemine ait olarak, Nisan 2005’te çıktı. Bu sayıda; Yusuf Uramalı, Kâmile Zubanova, Orhan Uravelli, Paşali Seferoğlu, Tevfik Suliyev, Aydın Karasüleymanoğlu, Nusret Kopuzlu, Yunus Zeyrek, Y. Polikoğlu, Muhibbi Ahmedov ve Fatma Dervişeva’nın makaleleri ile çıktı.  Diğer sayfalarda; San’an ve Yusuf Serveroğlu imzalı 2 adet şiir, Prof. Dr. M. F. Kırzıoğlu ile yapılan görüşme metni, Haberler ve Kitap tanıtımları bulunuyordu.

Beşinci sayı 48 sayfa hacimle Mayıs 2006’da çıktı. Bu sayıda; Yunus Zeyrek’in; Ahıska Dâvâsı,  Fatma Dervişeva’nın; Hey Güzelim Ahıska, Prof. Dr. Mevlüt Ellezoğlu ile N. Niyazi Çakırgözoğlu’nun birlikte kaleme aldıkları; Özbekistan’da yaşayan Ahıskalıların Eğitim Sorunları ve Ahmet Bolacurlu’nun; Bir Hasretin Hikâyesi başlıklı yazıları ile Âdem Ahıskalı’nın Vatan Cemiyeti Başkanı ile yaptığı röportaj ve bir de Türk’dür Benim Milletim başlıklı şiiri dikkat çekiyordu.

80 sayfa hacimle çıkan yedinci sayıya kadar olan dergilerin kapağında ve künye bölümünde yer alan AHDEF – Milletlerarası Ahıska Türk Dernekleri Federasyonu klişesi, Sonbahar 2007 dönemine ait 8. sayıdan itibâren kullanılmadı. 19 Aralık 2007 tarihinde basılan bu sayıda; *Gürcüstan’ın Ahıska Türkleriyle ilgili Çıkardığı Kanun Üzerine Düşünceler, *Anadolu’nun Bağrında Unutulmuş Ahıskalılar ve *Acara’da Ahıskalılar başlıklı makaleler ile Yurt Partisi Genel Başkanı Sadettin Tantan ile yapılan röportaj, derginin ana bölümlerini oluşturuyordu.

25 Mart 2008 tarihinde basılan 9. sayı; Kış 2008, 17 Haziran 2008 tarihinde basılan 10. sayı, Bahar 2008 dönemine ait olarak çıktıktan sonra Yaz-Sonbahar 2008 dönemine ait 11 ve 12 numaralı birleştirilmiş sayı, 20 Ekim 2008 tarihinde basıldı. 56 sayfa hacimli bu sayının muhtevâsı; Yunus Zeyrek’in ‘Kafkasya’da Yeni Şekillenmeler‘ başlıklı yazısı ile başlıyor, Prof. Dr. İlyas Doğan’ın ‘Güney Osetya Savaşı ve Ahıska Türklerinin Vatana Dönüşü‘ başlıklı makalesi ile devam ediyor. Dr. Behçet Dede; ‘Ahıska Türkleri‘ başlıklı yazısındaki; ‘Tarihî kaynakların verdiği bilgiye göre Ahıska Türkleri, Anadolu’dan Gürcüstün’a gönderilmiş değillerdir. Ahıska ve çevresine, milattan önceki ve sonraki yıllarda Türkistan’dan gelip yerleşmiş Kıpçak Türkleridir.’ Cümlesi ile,  Ahıska Türklerinin kökeni hakkında sağlıklı bilgilere ulaşılıyor. Derginin diğer sayfalarında Orhan Şaik Gökyay’ın ‘Bu Vatan Kimin‘ başlıklı şiiri, Kemal Çapraz ve Mirza Ali Ekber Sabir hakkında yazılar ile Ahıska Türklerinin vatana dönüş problemlerini konu edinen yazılar ve haberler bulunuyor.

Bizim Ahıska Dergisi’nin 13. sayısı, Kış 2009 dönemine ait olarak 1 Şubat 2009 tarihinde çıktı. Dergi bu sayısı ile 5. yaşına ve ikinci cildine başladı. Birinci hamur kâğıda basılı 56 sayfalık dergi, yeni ve mükemmel bir görüntü içinde ve aşağıda isimleri belirtilen yönetim kadrosunun emek ürünü olarak okuyucuya sunuldu:

Sâhibi ve Yazı İşleri Müdürü: Yunus Zeyrek. Yayın Kurulu: Nevzat Pakdil, Prof. Dr. Yavuz Akpınar, Prof. Dr. İlyas Doğan, Dr. Ali Kurt, Ayfer Aksu, Orhan Uravelli, Yunus Zeyrek. Redaksiyon: Nusret Kopuzlu.

Dergi; ilkelerini 10 madde hâlinde belirleyip açıklıyor:

1- Bizim Ahıska, merkezinde Ahıska olmak üzere Kuzeydoğu Anadolu ve Kafkasya ile ilgili sosyal ve kültürel konuları işler. 2- Dergimiz, milletlerarası hukukun kabul ettiği genel insan hakları çerçevesinde bütün mazlum topluluklarla ilgili yazılara yer verir. 3- İç siyasetle ilgili yazılara yer verilmez. 4- Yazılarda bilimsellik esastır. 5- Dergi, gönderilen yazılarda öze bağlı kalmak şartıyla gerekli değişiklikleri yapabilir. 6- Yazılarda standart-yaşayan Türkçe kullanılır. 7- Dergimizde yer alan yazılar, kaynak gösterilerek iktibas edilebilir. 8- Dergimiz, T.C. kanunlarına uyar. 9- Yazılardan yazarları sorumludur. 10- Yazılar word ortamında yazılmış olarak CD veya e-postayla gönderilmelidir.

13. sayının hepsi birbirinden değerli yazıları içerisinde dikkati çekenlerden birkaçının başlıkları ve yazarları: *Artvin’in Anayurda Kavuşması Münâsebetiyle: Yunus Zeyrek. *Ahıskalılarda Sözlü Kültür Geleneği ve Karizmatik Kanaat Önderi: Prof. Dr. Ahmet Cihan. *Türkiye’de Ermeni Lobisinin Çarpıtma Faaliyeti: Süreyya Sadi Bilgiç. *Ahıska Türkleri ve Amerika: Elnara Muradova. *Fergana Felâketi / 20 Yıl Önce, 20 Yıl Sonra: Orhan Uravelli. *Çıldır Köyleri Seyahat Notları: Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu. *Posof’ta Yaylacılık Geleneği: Ünal Kalaycı. *Acara’nın Yakın Tarihine Ait Bir Belge: Yunus Zeyrek. *Stalin, Kendisiyle Övünülecek Bir Şahıs mı?: Nusret Kopuzlu.

Diğer sayfalar; Şiirler, Yunus Zeyrek‘in Taştan Aslanov ve Fuat Bibinov’la yaptığı Sohbet ve Şiirler ile değerlendirilmiş. Arka kapakta, Ahıska ve çevresini gösteren bir harita bulunuyor.

Ahıska Türkleri; savaşçı, korkusuz ve kahraman insanlardır. 28 Ağustos 1828 tarihinde, Rus orduları şehri kuşattığında askerlerle; ‘Sizler, gökyüzündeki hilali, Ahıska camilerinin üzerindeki hilalden daha kolay sökebilirsiniz.’ Diyerek alay ediyorlardı. Fakat 10.000 asker, Rusların 100.000 kişilik ordusu karşısında fazla dayanamadı. 50.000 nüfuslu Ahıska bölgesi Rusların eline geçti. Böylece Ahıskalıların çileli hayatı başladı.’

Dergi; bu çileli hayatın unutulmaması sağlamakla, vatana sâhip çıkmanın şuurunu geliştirmeye katkı sağlayacak yazılar içeriyor.

Ahıskalılar; 14 Kasım 1944 tarihinde yeni bir facianın eşiğindeydiler.  Stalin tarafından binlerce yıllık ata yurdundan kopartıldılar. Gürcistan hâriç, Sovyetler Birliği yönetiminde bulunan 3 ülkenin 265 ayrı idarî bölgesindeki binlerce yerleşim birimine âdetâ tohum gibi savruldular. Buralarda çok zor şartlar altında hayatta kalma mücâdelesi verdiler. Mücâdeleleri günümüzde de devam ediyor. Doktor, mühendis gibi iyi mesleklere sâhip olmalarına rağmen çalışma imkânları son derece kısıtlı. Onların mâruz kaldığı zulme muhatap olmuş bir başka topluluk az bulunur. Bütün olumsuzluklara rağmen, Müslüman Türk’e mahsus ahlâkî, millî ve mânevî değerlerine bağlılıklarından hiçbir şey kaybetmediler.

Bizim Ahısta Dergisi yönetici ve yazarları, bu mazlum insanların vatana dönüş problemleri ile ilgileniyor. Türkiye’ye gelip yerleşmiş Ahıskalıların şartlarının iyileştirilmesi için yetkililerle sık sık görüşmeler yapılıyor. Hemen her sayıda bu görüşmelerle ilgili fotoğraf ve yazılar yayınlanıyor. Çözümler, asil ruh yapısına sâhip Ahıskalıların yeksek karakterlerinin ayrılmaz bir parçası olan barışçı yöntemlerle aranıyor. Onların temiz kalplerinde kin ve intikam duygularının zerresine rastlamak mümkün değildir. Mâruz kaldıkları şiddete karşı şiddet kullanmayı asla düşünmüyorlar.

Derginin ele aldığı konular içerisinde 2. sırada; Kafkasya haberleri yer almaktadır.

Bizim Ahıska Dergisi’nin, 1.000 ile 2.000 arasında değişen tirajı var. Türkiye dâhilinde abonelere, Ahıskalılardan talep edenlere ve yönetim kadrosunda bulunanlara gönderiliyor. Yurt dışında ABD, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya, Ukrayna, Azerbaycan’a ulaştırılıyor. Derginin giderleri, dost yardımlarıyla ve zorluklarla karşılanabiliyor.

Başta Yunus Zeyrek olmak üzere dergi yazarlarının kaleme aldıkları kitaplarla, Ahıska Kitaplığı oluşturulmaya çalışılıyor. Kitapların çoğu Türk, bir kısmı da Kril alfabesi ile basılıyor. Bunları şöylece belirtmek mümkün: Yunus Zeyrek’in kaleme aldığı ve tercüme ettikleri: *Acaristan ve Acarlar, *Ahıska Araştırmaları, *Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri, *Bu Dosyayı Kaldırıyorum, *Gürcüstan Kanunu ve Endişelerimiz, *Hanaklı Mazlûmî, *Posof’un Çizgileri, *Posoflu Zülâlî, *Sürgünün 61. Yalında Ahıska Türkleri, *Târih-i Osman Paşa.

Diğer yazarların kitapları: *Devlet Hukuku: Prof. Dr. İlyas Doğan. *Azerî Edebiyatı Araştırmaları: Yavuz Akpınar. *Kıpçaklar: Prof. Dr. M. Fahreddin Kırzıoğlu. *İstanbul’dan Geçen Ruslar: Orhan Uravelli. *Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi: Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu. *Kafkas Yollarnda: Ahmed Refik. *Ahıska Türkleri: Çıngız Badalov. *Söndürülmüş Ocaklar: Sasiyev Nureddin Hasanoğlu. *Ahıska Türkleri: Tahircan Kukulov. *Ata Yurdum Ahıska: Allahverdi Piriyev – Sevil Piriyev. *Ahıska Türk Folkloru: Âsif Hacılı – Aydın Poladoğlu. *Fergana Olayları: T. Öztürk – Y. Öztürk. *Ahıska Türklerinin Dili: İsmail Kâzımov. *Gürcüstan’da Türk Halk Edebiyatları: Valeh Hacılar.

Bizim Ahıska Dergisi, 13. yılını idrak ederken Nisan 2017’de, 46. Sayı olarak okuyucusu ile buluştu. 19,5 X 27,2 santim ölçülerinde, parlak kuşe kâğıda basılı 56 sayfalık dergide, 12 adet makale, 5 adet haber bulunmakta idi.

47. sayıda; Yunus Zeyrek’in ‘Batum Mebusu Ali Rıza Acara‘, Orhan Uravelli’nin ‘İçimizdeki Şeytanlar‘, Nusret Kopuzlu’nun ‘Peki, Bu Halkı Niçin Sürdünüz‘, Ülkü Önal’ın ‘Ahıska’da Bir Gün‘, Azerbaycan milletvekili Dr. Ganire Paşayeva’nın ‘Şâir Ahmet Cevat‘, Dr. Orhan Uulfanov’uin ‘İlerlemenin ve Yükselmenin Yolu‘, Dr. İbrâhim Agara’nın ‘Ahıska Türklerine İstisnaî Vatandaşlık‘, Halit Kara’nın ‘Ahıska Yılculuğu‘ başlıklı makaleleri dikkat çekiyordu.

Diğer yazılar; Yrd: Doç. Dr. Afina Barmanbay, Dr. Rıdvan Çitil, İlyas Miftakhov, Şevket Kaan Gündoğdu,  Ahmet Turanlı, Av. Mürsel Köse imzalarını taşıyordu.

YUNUS ZEYREK

1956 yılında Ardahan’ın Posof ilçesine bağlı Yolağzı köyünde dünyaya geldi.

1979 yılında Kayseri-Pınarbaşı Lisesinde edebiyat öğretmeni olarak mesleğe başladı.

1988-1994 yıllarında Almanya’nın Münih şehrinde Türk kültür dersleri öğretmenliği yaptı ve bu sırada Türkoloji araştırmalarına devam etti. Almanya ve Avusturya’da konferanslar verdi; Münih’te çıkan Türk gazetelerinde yazılar yazdı.

1994 yılı yazında yurda döndü. Bir süre Millî Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulunda çalıştı. Bu arada Gazi Üniversitesi-Sosyal Bilimler Enstitüsü Halk Edebiyatı Dalında Yüksek Lisans öğrenimini tamamladı.

1997 yılında Gazi Üniversitesi Türk Dili Bölümünde göreve başladı.

2004-2007 yılları arasında Uluslararası Ahıska Türk Dernekleri Federasyonu Başkanlığı yaptı ve sürgün Ahıska Türklerinin vatana dönüş mücadelesine katıldı. Bu vesileyle Strasburg’da Avrupa Konseyi yetkilileriyle görüştü ve raporlar verdi.

2004 yılından beri Ankara’da Bizim Ahıska Dergisi’ni çıkarmaya başladı.

2011’de Avrupa Konseyi Parlamentosunda Ahıska Türklerinin Hayatı konulu fotoğraf sergisi açtı.

2013 Türk Dünyası Kültür Başkenti Eskişehir programında kendisine Türk Dünyası Bilim Kültür ve Sanat Ödülü verildi.

2014’te dede Korkut Kitabı’nın Dresden nüshasını yeniden okudu ve bu çalışması tıpkıbasımıyla Eskişehir Valiliği tarafından yayımlandı. Kitabın popüler versiyonu Ötüken Yayınevi tarafından neşredildi.

Zeyrek, Kuzeydoğu Anadolu, Ahıska Bölgesi ve Acaristan başta olmak üzere Kafkasya ve Türk dünyasıyla ilgili araştırma ve incelemeleriyle tanınmaktadır.

Yayınlanmış kitapları:

01- Kafkas Yollarında – Hatıralar ve Tahassüsler (Ahmed Refik’ten), 02- Posoflu Âşık Zülâlî, 03- Dünden Bugüne Ahıska Türklüğü, 04- Bu Yolda (Şiir), 05- Dördüncü Sultan Murad’ın Revan ve Tebriz Seferi Ruznâmesi, 06- Gürcistan Acaristan ve Türkiye, 07- Yabancılar İçin Türkçe Dil Bilgisi, 08- Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri, 09- Acaristan ve Acarlar, 10- Hanaklı Mazlumî, 11- Târih-i Osman Paşa, 12- Ali Akış-Hayatı ve Faaliyeti, 13- Posof’un Çizgileri, 14- Posoflu Zülâlî, Hayatı Eserleri ve Millî Faaliyeti, 15- Sürgünün 61. Yılında Ahıska Türkleri, 16- Ahıska Araştırmaları, 17- Bu Dosyayı Kaldırıyorum, 18- Amasya’nın Altın Târihi,  19- Erzurum’un Kara Günleri/Ermeni Zulmü, 20- Yunus’a Doğru, 21- Dede Korkut Kitabı, 22- Ahıska Gül İdi Gitti, 23- Dede Korkut Kitabı, 24- Kol Zaferi.

Dr. Yunus zeyrek’in Ahıska sürgünü ile alakalı şiiri:

1944

Kardaş, Ahıska’dan haber vereyim,

Bu yıl mahşer oldu kışımız bizim.

Yarılsın kara yer, kabre gireyim,

Kemâle ermeden yaşımız bizim

Cenge çıktık, galip geldi ordumuz,

Al bayrağın gölgesiydi derdimiz,

Kapandı bahtımız, gitti yurdumuz,

Bağlandı Urus’a başımız bizim.

Kahpe felek bize gör neler etti,

Talimsiz civanlar vuruşa gitti,

Şeyda bülbül sustu, baykuşlar öttü,

Kâbus oldu gayrı düşümüz bizim.

Sıtalin, Beriya, zâlimler başı,

Zehir etti bize ekmeği aşı,

Dört yana savurdu bacı kardaşı,

Kim bilir ne yanda eşimiz bizim.

Biz gitmeden talan oldu malımız,

Haramî elinde kovan balımız,

Çöllere serpildi nice ölümüz,

Yoktur kefenimiz, taşımız bizim.

Viran olsun kanlı Mugaret Düzü,

Bu düzde vagona koydular bizi,

Feryat figan etti gelini kızı,

Hazar’da çalkandı yaşımız bizim.

Tren bizi Ur allar dan aşırdı,

Bir kış günü Türkistan’a düşürdü,

Soğuktan dereler dağlar üşürdü,

Yaban otlar oldu aşımız bizim.

Burda kalmaz, bir gün yurda döneriz,

Zâlimleri lânet ile anarız,

Kanat açar yuvamıza konarız,

Şen olur içimiz dışımız bizim.

(BİTTİ)

 

 

Hz. Peygamber ve Bürokrasi

Bir devlet için yönetici, millet, teşkilâtlanma (organizasyon), toprak ve kanun gerekir. Hz. Peygamber’in hayatında bunlar gerçekleşmiş ve kendisi bir peygamber olmanın ötesinde, aynı zamanda kurduğu devletin başkanı olmuş ve devletle ilgili olarak, ilahî prensipleri uygulamaya koymuştur. O, asayiş, güvenlik ve sosyoekonomik hayatın İslâmî hedefler doğrultusunda geliştirilmiş, İslâm öğretim ve eğitiminin plânlanması, vergilerin toplanması ve benzeri gayelerle valiler, hâkimler (kadılar), vergi memurları (âmiller), öğretmenler (mürşidler, mübelliğler) görevlendirmiştir.

X

Hz. Peygamber, halkın işlerinin hızla ve kolaylıkla yürütülmesini prensip ediniyordu. “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz!” talimatını bu amaçla vermişti. Hz. Peygamber’in yapmış olduğu bir duası bu açıdan çok ilginçtir: “Allahım! Her kim ümmetimin işinden bir şeyi üzerine alır da onlara meşakkat verirse, Sen de ona meşakkat ver! Her kim de ümmetimin işlerinden bir şeyi üzerine alıp onlara lütuf ve merhametle muamele ederse, Sen de ona lütuf ve merhametle muamele yap!”

Hz. Peygamber’e göre halk hizmetlerinin yürütülmesi bir tür sosyal cihaddı. Görevliler de bunu yürüten muhakeme ve içtihat kabiliyetine sahip, bilgili, becerikli, dirayetli, anlayışlı, sempatik, güler yüzlü, hoşgörülü, iyi niyetli kişilerden seçiliyordu. Bir göreve ısrarla gelmek isteyen bundan engelleniyordu. Çünkü ihtiras, kişinin görevini kötüye kullanmasını, rüşveti ve iltiması doğurabilirdi. Hz. Peygamber bu konuda şu talimatı vermiştir: “Bir devlet memuriyetini (ısrarla) istemeyiniz. Zira şayet senin isteğin üzerine bu iş sana tevdi edilecek olursa, sen bu işteki kifayetsizliğinden dolayı sorumlu tutulursun; böyle olmayıp da sen istemeksizin bu iş sana tevdi edilecek olursa yardıma eriştirilirsin!”

Hz. Peygamber, devlet idaresinde istihdam edeceği kişilerde becerikliliğe ve liyakatli olmaya o kadar önem vermiştir ki, ilk Müslümanlar arasında olmakla bilhassa takva konusunda mümtaz bir sahabî sayılan Hz. Ebu Zerr-i Gıfarî’nin valilik isteğini geri çevirmiştir. Çünkü hadisteki ifadeye göre o, hizmet yerinde otoriteyi sağlamak konusunda zayıf kalacak ve başarısız olacağı için hizmetler aksayacak, neticede hem dünyevî ziyan, hem de uhrevî hüsran doğacaktı.

Bu durum Kur’an-ı Kerim’de yer alan “emanetlerin ehline verilmesi” prensibiyle yakinen ilgilidir. Nitekim Rasul-i Ekrem de çeşitli idarî kademe ve hizmetleri emanete benzetmiş ve, “…iş ehil olmayana verildi mi, kıyameti bekle!” demiştir. Hz. Peygamber istihdam ettiği bir devlet memurunun ihtiyaçlarını hazineden karşılıyor ve yetecek kadar da maaş veriyordu.

Memura, aile fertleriyle rahatça kalabileceği bir mesken sağlıyor, yani konut problemini hallediyor, ev işlerinde yardımcı olacak bir hizmetçi için tahsisat ayırıyor, işyerine gidip gelebilmesi için bir binit sağlıyordu, yani ulaşım problemini hallediyordu.

Bunlar temin edildikten sonra, alınacak her kuruşun bir kusur, haddi aşmak ve hırsızlık sayılacağını, görev başında iş takipçilerinden kabul edilecek hediyenin bile bir çeşit rüşvet sayılacağını söylüyordu. Ayrıca iğne değerinde bir şeyi bile zimmetine geçirmenin kıyamet gününde bir hıyanet ve hırsızlık olarak karşısına çıkarılacağını ifade ediyordu.

Keza Hz. Peygamber, devlet memurlarının yüksek sorumluluk duygusuna sahip bulunmalarını ve adaletten ayrılmamalarını tembih ediyor ve şöyle diyordu: “İnsanlar üzerinde yönetici olan kişi, bir güdücüdür ve güttüğünden sorumludur…” Ayrıca, “Kendi ahali ve idarelerinde bulunanlarla ilgili hükümlerinde her zaman adalet edenlerin Allah katındaki kıymetlerinin büyük olacağını” müjdeliyordu. “Zulmeden yöneticilerin ise cennete Giremeyecekleri’ni belirtiyordu.

Hz. Peygamber mesaide verimliliğin, çalışanların huzur ve anlaşmasına bağlı olduğu görüşündedir. Nitekim O, Yemen tarafına vali, öğretmen ve vergi memurlarını gönderirken, “…Birbirinize uyun, ihtilâfa (anlaşmazlığa) düşmeyin” diye sıkı bir biçimde tembih (ve uyarı)da bulunmuştur. -Prof. Dr. Hüseyin Algül- (Asr-ı Saadet’te İslâm I, Editör: Prof. Dr. Vecdi Akyüz, Mart 2006 – İstanbul, s. 387 – 389)

 

Amerika Canımız, Feda Olsun Kanımız!

Geçen yazımızda dile getirmiştik; ABD, ikinci dünya savaşı sonunda patlattığı iki atom bombasıyla “Dünya Egemenliğini” ilan etmişti.

1947’de Türkiye’ye açtığı kredi ( Marshall Yardımı) ile Türkiye üzerinde egemenlik adımını attı!

Bu olaydan sonra ABD, Türk siyasal yaşamında da etkin bir “dış etken” haline geldi! Demokrat Parti ve Menderes, ABD’nin büyük desteği ile iktidar oldu. Bu ülkede daha sonra iktidara talip olan kimi siyasetçilerin de “icazet makamı” ABD oldu!

1950 sonrası ABD ile Türkiye arasındaki “İkili Anlaşmalar” ile, bir yandan ABD Üsleri ile ülkemizi adeta işgal ederken, ekonomik ve kültürel yaşamımızda de önemli bir etken oldu!

1950’ye kadar demiryolları ve denizyolu ulaşımına ağırlık veren Türkiye, bu tarihten sonra ABD’nin dayatmasıyla karayolu taşımacılığına ağırlık verdi. Amerikan otomobilleri, yedek parçaları ve lastikleri için çok iyi bir pazar olduk! “Karaborsa” deyimini ilk kez 1950 sonrası lastik karaborsası ile öğrendik!

Yetmedi, Demokrat Parti, ABD kapitalizminin küresel çıkarları adına TBMM’nin onayı bile alınmadan Kore’ye asker gönderdi. Ülkemizden on bin küsur kilometre ötedeki savaşta 721 askerimiz öldü, 2111’i yaralandı. İşte, o günlerde bu ülkede “Amerika canımız, feda olsun kanımız” sloganları atılmaya başladı!

ABD, “hür dünyanın temsilcisi” ve kalkınmaya çalışan ülkelerin en büyük destekçisi olarak görülüyordu. ABD’ye karşı olmak, “komünizmden yana olmak” olarak nitelenmeye başladı!

Üniversite öğrencilik yıllarımda, (1970-74) solcu örgüt ve sempatizanlarına yönelik olarak, kimi sağcı örgütler; “Amerika gitsin Rusya mı gelsin, sosyal faşistler” diye slogan atarlardı!

1952’de ABD’ye yaslanarak NATO üyesi olduk.

Yetmedi, ABD “Kültür emperyalizmi” ile girdi ülkemize! Dil ve kültür Dernekleriyle kendi dillerini, yaşam biçimlerini dayattılar bize. Amerikan malı kullanmak sosyal statü örneği sayıldı!

Demokrat Parti’nin son yıllarında DP ve Menderes’im ABD ile arası açıldı! DP, Ataş Rafinerisi ve kimi projeler için Rusya (Sovyetlerle) işbirliği yapmaya başladı. ABD’nin tepkisi gecikmedi; 27 Mayıs Askeri Darbesi oldu! Bizim konumuzdaki ülkelerde ABD bilgi ve onayı olmadan askeri darbe yapılamaz! Örneğin; 12 Eylül 1980 darbesi yapılır yapılmaz; “NATO’ya, Cento’ya ve tün dış anlaşmalara bağlıyız” mesajı yayınlandı! Dönemin Türkiye Büyükelçisi, ABD yönetimine; “Bizim çocuklar başardılar” diye mesaj gönderdi!

1963 yılını anımsayalım;

Kıbrıs’ta EOKA’cı faşistler darbe yapmışlar ve adadaki Türkleri hunharca katlediyorlardı. Başbakan İnönü, “Garantör Devlet” olarak diğer garantör devletlerle ( Yunanistan ve İngiltere) diplomatik ilişkiler kurdu. Sonuç alınamayınca, “müdahale” hakkını kullanmak istedi. ABD Başkanı Johnson’un tehdit içeren mektubu” ile karşılaştı. Türkiye’nin 3 ordusu da NATO emrindeydi! Daha sonra 4. Ordu bu nedenle kuruldu.

1974 yılında aynı kanlı oyun sahneye kondu. Ecevit hükümeti, diplomatik temaslardan sonuç alamayınca “Kıbrıs Barış Harekatı” na onay verdi. ABD’nin silah ve ekonomik ambargosu ile cezalandırıldık!

Bize sahip çıkan tek ülke Libya ve lideri Kaddafi idi.

ABD, “Dünya Efendisi” olma ihtirasından hiç geri adım atmadı. Yandaş ve çıkar ortağı ise İsrail’di. Bu iki devlet, bünyelerinde barındırdıkları “küresel tekellerin çıkarları” uğruna, dünyanın dört bucağını yerel savaşlar ve besledikleri terör örgütleriyle kan ve gözyaşına boğdular, kin ve öfkeyi beslediler!

1991 sonrası ABD emperyalizminin ihtirası ve pervasızlığı daha da katlandı. Sovyetler dağılmış, Varşova Paktı yıkılmış, ABD “tek tabanca” kalmıştı. NATO yeni stratejilerle küresel tekellerin çıkarları için görevdeydi!

Nerede petrol ve diğer yer altı kaynakları varsa ABD ve NATO oradaydı!

Petrolün ana kaynağı Ortadoğu ve Kafkaslar bu nedenle önemliydi. ABD ve İsrail, petrol kaynaklarına ulaşmak için “Büyük Ortadoğu Projesi-BOP” projesini gerçekleştirmenin hedefindeydiler.

Ne yazık ki kimi siyaset liderleri, bu emperyalist projeyi “Ortadoğu’ya demokrasi getirme projesi” olarak algılayıp, “eş başkanlığa” soyundular!

Son 15 yıldır bu ülkede siyasi iktidar olan AKP yönetimi de ne yazık ki bu tuzağa düştü! Çok iyi ilişkiler içinde olmamız gereken Suriye ile “düşman” olmayı tercih ettiler. Bu yüzden Suriye terörist grupların tuzağına düşürüldü. Bu yanlış tercihin bedelini Türkiye olarak ödedik ve hala ödüyoruz!

Şimdi, geç de olsa AKP iktidarı bu tuzağı fark etmiş görünüyor. Ama bu yanlış yüzünden maddi ve manevi çok ağır bir bedel ödedik.

“Kötü adam ABD’yi” geç de olsa fark ettik!

Biz, sınırlarımızı korumak için mücadele ederken, ABD bu tehdidi yaratan terör örgütlerini destekliyor, alenen silah yardımı yapıyor!

ABD, “siyasal tetikçi” olarak kullandığı, birçok Türk ve Müslüman ülkede açtığı okullarda CIA ajanlarını “öğretmen” kılığında görevlendiren “din adamı kılıklı ajanı” Fethullah’a sahip çıkıyor!

AKP iktidarı ise, düne kadar devletin her türlü kapılarını açtığı bu ihanet örgütünün yeni farkına varmış görünüyor!

Bugün yaşadığımız “ABD Vize engeli” bu hesaplaşmanın ve “ulusal çıkarları koruma bilinci” yoksulluğunun sonucudur!

Aklı, bilinci ve tarihsel bilgisi olanlar düşünsünler!

 

Yeni ’Yükseköğretim Kurumları Sınavı’ Sade, ama Yetersiz

0

Yüksek Öğretim Kurumu Başkanı Yekta Saraç’ın açıkladığı 2018-2019 eğitim yılında uygulanacak’Yükseköğretim Kurumları Sınavı’ adındaki yeni yükseköğretime giriş sınav sisteminin hem olumlu ve hem olumsuz yönleri bulunmaktadır.

1.    Sınav sayısı ve süresinin sınırlandırması olumludur. Aslında bu konuda başa dönülmüştür. Merkezi yükseköğretime giriş sınavları,1974 ve 1975 yıllarında aynı gün sabah ve öğleden sonra olmak üzere iki oturumda, 1976-1980 yıllarında aynı günde ve bir oturumda uygulanmış; 1981 yılından itibaren iki basamaklı bir sınav hâline getirilmiştir. Yeni sınav sisteminde sınavların aynı günde ve bir oturumda uygulanması, dört ay aralıklı iki tarihte yapılmasından kaynaklanan sınav kaygısı, stresi ve baskısını büyük ölçüde kaldıracaktır.

2.    1.Oturumda 40+40=80 soruluk genel Türkçe ve Matematik sorularından oluşan Temel Yeterlilik Testi (TYT) uygulanıyor. Bu testte 150 puan alanlar ön lisans, 180 puan alanlar lisans programlarını tercih edebilecek. Ama bu testin sonucunu öğrenmeden 2. oturuma girilecek olması, öğrencinin motivasyonunu olumsuz yönde etkileyecektir. Sınavlar Haziran ayı içinde bir veya iki hafta aralıkla yapılmalı, ikinci oturuma, TYT sonucu öğrenildikten sonra girilmelidir.

3.    TYT, öğrencinin zihni becerilerini (anlama, kavrama, analiz, sentez, karşılaştırma ve yorumlama) ölçmesi bakımından yararlıdır. Bu sınav kapsamında sadece Türkçe ve temel Matematik sorusu sorulması yeterli değildir. Bu sınavda soru sayısı arttırılarak (genel yetenek ve genel kültür) soruları da sorulmalıdır.

4.    TYT Sınavının yerleştirmede ağırlığının yüzde 40 olduğu açıklanmıştır. Bu sınavda  200 puandan fazla alanların puanlarının ikinci yıl da geçerli olması sakıncalıdır. Çünkü ikinci yıl yapılacak sınav soruları, birinci yıl yapılan sınav soruları ile aynı değildir. Bu da eşitsizlik doğuracaktır.

5.    2. Oturumda tercih edilen programa göre: (Edebiyat- Coğrafya-1  40 soru), (Sosyal Bilimler 40 soru), (Matematik 40 soru) ve (Fen Bilimleri 40 soru)sorulacak. Bu oturumda 4 ayrı puan türü oluşturulması, lisans programlarının alan özelliklerine yeterli değildir. Puan türlerinin çeşitlendirilmesi konusu yeniden değerlendirilmelidir.Özellikle Tıp ve bazı Mühendislik programlarında fen bilimlerindeki başarının da değerlendirilmesi gerekir.

6.    Sözel puan: Edebiyat-Coğrafya-1 ve Sosyal Bilimler testlerinden,
Sayısal puan: Matematik ve Fen Bilimleri testlerinden,
Eşit ağırlık puanı: Edebiyat ve Coğrafya-1 ile Matematik testlerindenoluşacak. Eşit Ağırlıkta(Tarih) ve (Felsefe) sorularının etkisinin olmaması büyük bir eksikliktir.

7.    Meslek Yüksek Okullarının akademik düzeylerinin ve başarılarının geliştirilmesine büyük önem verildiği belirtilmiştir. Fakat bu okullara, sadece Temel Yeterlikler Sınavında 150 puan alanların kabul edilmesi doğru değildir. Meslek Yüksek Okullarında son yıllarda sağlık bilimleri ile ilgili bölümler çoğalmıştır. Bu alanlara giren öğrencilerin en azından Fen Bilimleri alanındaki puanları da göz önünde bulundurulmalıdır.

8.    Ortaöğretim başarı puanının da sınav puanlarına eklenmesi hususu yeniden gözden geçirilmelidir. Çünkü okulların puanları maalesef objektif değil, sübjektiftir. Kırsal ve varoş okullarında öğretmen kadrosundaki yetersizlikler nedeniyle vekil öğretmenlerle şişirme notlar verilebilmektedir.

9.    Aynı günde yapılacak iki oturum aynı okulda yapılırsa, aradaki sürenin iki saat olması yeterlidir. Fakat farklı okullarda olursa, bu süre büyük metropellerde yeterli olmaz. O zaman bu sürenin üç saatten az olmaması gerekir.  1. Oturumun Cumartesi, 2. Oturumun Pazar günü sabahları yapılması,  Öğrencilerin ancak yüzde 10’unun katıldığı Yabancı Dil sınavının ise, Cumartesi günü öğleden sonra yapılması daha doğru olacaktır.

Sonuç olarak; yeni sistemde sınavların bir günde yapılması sınav stresi yönünden olumlu, fakat baraj sınavının sonuçları öğrenilmeden 2. oturuma girilmesi öğrencinin motivasyonunu bozacağı için olumsuzdur. Test çeşidinin azaltılması bazı özellikli bölümlere öğrenci seçiminde sıkıntı yaratacaktır. Sistem uygulanmadan mutlaka gözden geçirilmelidir.Yeni sınav sisteminde başarılı olunabilmesi için, öğrencilerin müfredatı çok iyi öğrenmelerine bağlıdır. Özellikle Türkçe (Edebiyat) ve (Matematik) derslerinde yoğunlaşılmalıdır.

 

Hollanda Cezaevlerini Kapatıyor, Türkiye’ye Cezaevi Yetmiyor

Önce Hollanda hakkındaki haberi okuyalım:

Hollanda’da suç oranının düşmesi ve ülkede var olan hapishanelerde boşluk sorununu ortaya çıkardı. Geçtiğimiz yıllarda bazı boş hapishaneleri mültecilere açan Hollanda bir kısmını da Belçika ve Norveç’e yıllık kiraya veriyor.

Ülkedeki suç oranının 20 yıldır azalması ve özellikle son dokuz yılda sürekli düşmesiyle var olan hapishanelerin üçte biri boş. Ülkede bulunan 60 hapishanenin 19’u son üç yıl içerisinde kapatıldı. İlgili bakanlıkların yaptıkları araştırmalara göre gelecek yıllarda ülkede daha fazla hapishane kapatılacak.

Hollanda, Norveç ve Belçika’ya hapishanelerini kiralamaya başladı. Yıllık olarak kiralanan hapishaneler karşılığında Norveç’ten 27, Belçika’dan ise 30 milyon euro kira bedeli alacak.

Suç oranlarının düşmesinde hapsetme yerine rehabilitasyonu tercih eden suç-ceza uygulamasının etkili olduğu belirtiliyor.

Bizde suça bulaşma aracı olarak değerlendirilen bilgisayar başında geçirilen saatler Hollanda’da tam tersi bir etki yapmış.

Suça bulaşmanın erken dönemi olarak adlandırılan 12-18 yaşındaki gençlerin evlerinde bilgisayar başında daha fazla zaman geçirmesinin onları sokaklardan uzak tutması ülkede suçun azalmasının sebeplerinden biri olarak gösteriliyor.

Hollanda’da hafif uyuşturucuların ve fuhuşun yasal olmasının da ülkedeki suç oranını düşürdüğü ifade ediliyor.

Hollanda hakkındaki bir başka haber bizleri imrendiriyor. Hollanda’daki suç oranlarının düşmesinin kökenindeki ana unsurun ipucunu veriyor:

BM Çocuk Fonu UNICEF’e göre dünyanın en mutlu çocukları Hollanda’da yaşıyor.

Uzmanlar, bunu çocukların aileleriyle daha fazla zaman geçirmesi ve okulda sınav ve ödev baskısı olmaması gibi birçok faktöre bağlıyor.

******************************

Norveç’te Cezaevleri Çok Konforlu

Norveç’te hapishaneler yeşilin ortasında daha çok bir rehabilitasyon merkezi ya da huzur evini andıran yapılar şeklinde inşa ediliyor. Mahkûmlar dışarıdaki hayattan farklı olmayan, ancak duvarlar arkasında bir dönem geçiriyorlar.

Türkiye’de olsa ben bu hapishaneden çıkmazdım diyebileceği şartları görünce, insan “caydırıcılık veya ıslah etme bu şartlarda sağlanır mı?” diye düşünmeden edemiyor.

Fakat sonuçlar gerçekten “İnsan bu ortamı bırakır mı?” diyenleri yanıltacak cinsten. Cezaevlerinde topluma tekrar kazandırılan Norveç vatandaşları sadece %20 oranında suçlarını tekrarlıyor. Karşılaştırmanız için Amerika Birleşik Devletleri‘nde bu oran %60’lara yakın olduğunu hatırlatalım.

Etik olarak suçluya nasıl davranılması gerektiği tartışmalarında da önemli bir örnek olan Norveç‘in yöntemlerinin başarılı olduğu görünüyor.

Bize bu konular yabancı. Ama bilelim ki Dünya bunları tartışıyor. Yeni çözümler üretiyor.

******************************

Türkiye’de Cezaevlerinin Durumu

Resmi istatistiklere göre son yıllarda hükümlü ve tutuklu sayılarının mertebesi ürpertici. Adalet Bakanlığı verilerine göre Türkiye’deki cezaevleri tarihinin en dolu seviyesine çıktı.

Türkiye’de toplam 382 ceza infaz kurumu bulunuyor. Adalet Bakanlığı 5 yıl içinde 174 yeni cezaevi yapmayı planladı, bir kısmının yapımı devam ediyor.

Son rakamlara göre, Hükümlü ve hüküm özlü (hükmen tutuklu= Hakkında ilk derece mahkemesinin mahkûmiyet kararı verdiği ve tutukluluk halinin devamına hükmedilenler) sayısı toplamı 128.750 kişi. Tutuklu sayısı ise 88.510 kişi. Cezaevlerindeki toplam kişi sayısı 217.260 a ulaştı.

2002 yılında 55 bin 609 tutuklu ve hükümlü ile iktidarı devralan AKP hükümetleri döneminde sayı yaklaşık 4 katına çıktı.

Hapishaneler yetmediği için adi suçlulardan birçoğu için af ve infaz şartları değiştirildi. Bu yolla cezaevlerindeki hükümlü sayı düşürülmeye çalışılmasına rağmen sayılar böyle.

Cezaevlerindeki konfor konusuna ise hiç girmeyelim. Sadece “Allah kimseyi oralara düşürmesin” deyip geçelim.

Rakamlar böyle.

“Ülke iyi yönetiliyor mu, yönetilmiyor mu?” siz karar verin.

 

Envârü’l-Âşıkîn :

Dinî-didaktik[1], kısas-ı enbiya[2] mâhiyetinde olan bu eser, Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan tarafından, kardeşi Yazıcıoğlu  Mehmed’in   Megâribü’z-zaman adlı Arapça eseri esas alınarak, tercüme ve telif yoluyla 1451 yılında tamamlandı. Eserin mukaddimesi; ‘Bu kitap, kudsî hadis, mukaddes vahiy ve esrar ilminden[3] ilâhî sırdır ve nurlar âleminin nurundan Allah’ın nurudur. Bütün kudsî hadisleri ve sözleri naklettim. Cümlesiyle başlıyor ve devam ediyor. ‘Tevrat’ta,   Zebur’da, İncil’de Kur’an’da ne kadar ilâhî söz varsa, diğer peygamberlerin sahifelerinde ne kadar Allah kelâmı mevcutsa, ilâhî âlemlere, mahşer günü olan Arasat’a [4], döneceğimiz yer olan âhirete ve ebedî olan cennetlere varıncaya kadar ne türlü beyan varsa hepsini bu kitapta topladım.’

Eser, mukaddimeden[5] sonra beş bölümdür.   Birinci bölümde Kâinatın nizamından, yer ve göklerin yaratılmasından,   yer ve gökte yaratılmış olan varlıklar ve bunların yaratılış şekillerinden, bu yaratılıştaki ilâhî sırlardan, ikinci bölümde Âdem’in yaratılışından, ruh üfürmeden, peygamberlerin hayat hikâyelerinden, ilâhî kitaplardan, Allah’ın peygamberlere vahiylerinden,[6] vahyin sırlarından, peygamberlerin karşılaştıkları güçlüklerden, ibret verici hâdiselerden, Hz. Muhammed’in örnek ahlâkından ve kullara öğütlerinden; üçüncü bölümde meleklerden ve büyük meleklerin vazifelerinden, ruhlardan,    görünmeyen varlıklardan, ruhların makamlarından; dördüncü bölümde inanış şekillerinden, farklı inanışlardan,   ibâdetlerden, iyi ve kötü amelden, ilim ve cehâletten,   mübârek   gün ve gecelerden, dua, niyaz, zikir[7], tesbih[8], tövbe ve istiğfardan, ölüm, kıyâmet, âhiret ve mahşerden, cennet, cehennem, dünyanın boşluğundan, şefaat,[9] mîzan[10] ve öteki dünyada Allah’ın hitaplarından; beşinci bölümde ise Cennet nimetlerinden, cehennem azabından, ilâhî makamlara erişenlerin durumundan ve Allah’ı görmekten… bahsedilmektedir.

Envârü’l-Âşıkîn, yazılış sebebini ve muhteviyatını açıklayan hatime[11] ve münacaat[12] ile son bulur. Halk için yazıldığı anlaşılan eserin çeşitli yazma ve basma nüshalarındaki dil ve üslup farklarına rağmen, sade bir dille yazıldığı görülmektedir. 19. asrın sonuna kadar halk arasında büyük rağbet gören eser, eski harflerle 1845 ve 1874’te İstanbul’da, 1882 de Bulak’ta[13], 1816 da Kazan’da[14] basıldı. Latin harfleriyle de 1972 de ve üç cilt olarak 1973 yılında yayımlandı.

İhtiva ettiği dinî bilgiler bakımından güvenilir bir eser olarak kabul edilen Envârü’l-Âşıkîn kaynakları arasında İncil ve Tevrat gibi muharref[15] kitapların bulunması sebebiyle İsrâiliyat[16] kabilinden bilgileri de ihtiva etmektedir.

Eserin, yıllarca geniş halk kitleleri tarafından okunan Ahmediyye[17] ve Muhammediyye[18] gibi didaktik eserler içerisinde mühim bir yeri vardır. Kitabın Balkanlar, Anadolu ve daha sonra da Tataristan’ın başşehri Kazan’da basıldığı göz önünde bulundurulursa, Türk dünyasının İslâm dini kültürü hakkındaki başlıca kaynaklarından biri olduğu söylenebilir. Eser, edebî olmaktan çok, öğretici hüviyete sâhiptir.

Envârü’l-Âşıkîn’in, bâzıları sâdeleştirilerek hazırlanmış, Türk alfabesiyle yazılmış birçok baskısı vardır. Batı dillerine de çevrilip yayınlanmıştır.

ÇELİK YAYINEVİ: Ticarethâne Sokağı Nu: 19/A Sultanahmet, Fatih 34110 İstanbul.

Telefon: 0.212-511 28 11 Belgegeçer: 0.212-511 28 12

e-posta: info@celikyayinlari.com www.celikyayinlari.com

YAZICIOĞLU MEHMED EFENDİ:

Osmanlı döneminde yaşayan mutasavvıf şâir. Gelibolu civarında doğduğu tahmin edilmekle birlikte târihi bilinmiyor. Dinî ilimler tahsil etti. Eğitimini tamamladıktan sonra dersler vermeye başladı. Çevresinde dinî tasavvufî bir otorite olarak kabul edildi. Hemşehrilerinin ısrarla talepleri üzerine ‘Muhammediyye’ isimli eseri yazdı. 1451 yılında Gelibolu’da vefat etti.

YAZICIOĞLU AHMED BÎCAN:

Yazıcıoğlu Mehmed’in kardeşidir. O da kayıtlara intikal etmeyen bir târihte, Gelibolu civarında doğdu. Ağabeyi gibi tasavvufa yöneldi ise de eser telif etmedi. Babasının ve ağabeyinin Arapça yazdığı Envârü’l-âşıkîn, Dürr-i Mekrun, Ababü’l-Mahlûkat, Ruhü’l-Ervah, Bostanü’l-Hakaik isimli eserleri Türkçeye çevirdi. Kesin olmamakla birlikte 1465’te Gelibolu’da vefat etti.

KUŞBAKIŞI:

KUŞ KANADI

Nağaşıbek Kapelbekulı Kazakistan Türklerindendir. 16 Mart 1950 tarihinde Almatı Eyâleti’nin Jambıl ilçesine bağlı Kızılasker bölgesinde dünyaya geldi. Jambıl’da yayınlanan Atameken Gazetesi’nin editörü olarak çalışıyor. O, milletinin millî değerleriyle beslenerek yetişti. Roman ve hikâyelerinde bu duyguları işledi. 2016 yılında basılan Kuş Kanadı isimli 258 sayfalık kitabında, değişik gazete ve dergilerde yayımlanan hikâyelerinden seçmeler yer alıyor.  Yine Kazakistan Türklerinden olan ve Türkiye’de yaşayan Elmira Kaljanova tarafından Türkiye Türkçesine çevrilmiştir.

Kitapta 20 adet hikâye yer alıyor. Hikâyelerde, geçimlerini zorlukla sağlayan fakir insanların hayatı anlatılıyor. Hikâyelerin çoğunun kahramanı yatılı okullarda okuyan gençlerdir.

Kapelbekulı, hikâyelerinde kültür taşıyıcısı olan, destan ve efsâne gibi sözlü kültür ürünlerinden faydalanıyor.

Bir Deri Bir Kemik‘ başlıklı hikâye, günümüzün de önemli gençlik problemlerinden biri olan esrar alışkanlığını konu edinmiş. Uyuşturucu bağımlılığının insanları birer canlı cenâze hâline getirdiği vurgulanıyor.

Beyaz Perde‘ başlığı altında kaleme alınan hikâyede aşk var. Bu dün­yada birbirlerine kavuşamayan Amir ile Aydolu’nun aşkı…

Tusan’ın Daması‘ başlıklı hikâyede yazar, halk edebiyatına ait unsurları kullanıyor.

Bir başka hikâyede iç ve dış güzellik temaları işleniyor. İç güzelliği tercih eden Jakan ön plana çıkarılıyor.

Kitaba adını veren hikâye, Balkaş Gölü kıyılarında geçiyor.  Annesi ve çobanlık yapan Naşirbek adlı küçük çocuğun yurttaki yalnızlığı etrafında, anne babaların­dan uzaktaki öğrencilerin dramatik hayatları anlatılıyor.  Naşirbek ile aynı durumdaki arkadaşı Moldahan, bir kuşun iki kanadı gibidirler. İyi günde kötü günde birbirlerinin sevinçlerini ve acılarını paylaşıyorlar

Bir Dilim Ekmek‘ başlıklı hikâyede, Sovyet yönetimine göndermeler var. O dönemin, insanların, özellikle Müslüman Türkler için acılı günler olduğu belirtiliyor.

Aspankara’nın Altını, Yurt Lapası, Biz ve  Atabay Kayak başlıklı hikâyelerde hep millî ve insanî değerler yüceltiliyor. Diğer hikâyelerde de Kazakistan Türklerinde sosyal hayatı düzene koyan gelenekler ön plana çıkarılıyor.

BENGÜ YAYINLARI:

Sakarya Mahallesi, Göztepe Sokak Nu:  5/A 06230 Altındağ, Ankara.

Telefon: 0.312-311 70 52 e-posta: bilgi@ayb.org.tr veb: www.ayb.org.tr

 

KUR’AN-I KERİM’DE ADAB-I MUAŞERET / Görgü Kuralları

Prof. Dr. M. Zeki Duman telif ettiği eser, 16,5 X 24,5 santim ölçülerinde 583 sayfa ve ciltli olarak Temmuz 2017’de yayımlandı.

Ahlâk olmadan, insanların yönetemi için kanunların kifâyetsizliği nasıl bir gerçekse, güzel ahlâkın bir nevi hayata intikali mesâbesinde olan âdâb-ı muâşeret olmadan da ahlâkın, bir nazariye olmaktan öteye geçmeyeceği de gerçektir. Bu demektir ki, ferdî ve sosyal hayatta âdâb-ı muâşeret olmadan ahlâkın, ahlâk olmadan da kanunların, fert için dünya ve âhiret saadetini temin edebileceğini söylemek pek mümkün gözükmemektedir.

Bir toplumda, âdap ve erkâna riâyet edilmiyorsa, orada ahlâkın varlığından bahsedilemeyeceği gibi; âdâb-ı muâşeret ve ahlâka önem verilmeyen cemiyetlerde, insana, dolayısıyla hukuka saygıdan, nizam ve intizamdan bahsetmek de mümkün olmaz.

Bu sebeple Âdâb-ı Muâşeret; insana, cemiyet içerisinde saygın bir birey olarak yaşayabilmek için lâzım olan nezâket kurallarını öğreten, insanî ilişkilerde uyulacak ölçülü ve nâzik davranışların şeklini ortaya koyan, şahsı toplum içerisinde haysiyetli ve hürmete lâyık kılan söz, iş ve davranış biçimlerini kapsayan önemli bir disiplindir.

FECR YAYINEVİ:

Hacı Bayram Mahallesi, Boyacılar Sokağı Nu: 14/1 Altındağ-Ulus/Ankara. Telefon: 0.312-310 08 60, Belgegeçer: 0.312-311 47 89 e-posta: fcr@fcr.com.tr http://www.fcr.com.tr

OSMANLI’DA PARANIN TARİHİ:

Osmanlılar için para, hutbe ile birlikte hâkimiyetin en önemli iki simgesinden biriydi. Altın ve gümüş sikkeler elden ele, bölgeden bölgeye taşındıkça hükümdârın ününü ülkenin en uzak köşelerine ulaştırıyorlardı.

Osmanlılar paranın bolluğu ve piyasalardaki dolaşımıyla ticaret ve ekonominin sağlığı, canlılığı arasında güçlü bir ilişki olduğunun bilincindeydiler. Değerli mâden ocakları ve bunların ekonomi üzerindeki olumsuz tesirleriyle yaşamak ve mücâdele etmek mecburiyetinde kalmışlar, ancak para konularında genellikle esnek davranmışlardı.

Prof. Dr. Şevket Pamuk, artık bir klasik haline gelmiş bu kitabında, Osmanlı Devleti’in ikinci hükümdârı Orhan Bey’in darp ettirdiği ilk gümüş akçeden cihan devleti Osmanlı’nın son yıllarında kullanılan kaimelere kadar Osmanlı para târihinin altı yüzyıllık serüvenini anlatıyor.

Osmanlı arşivlerindeki titiz araştırmalarla desteklenen çalışmasında Osmanlı para düzenini bir bütün olarak ele alıyor. Geniş Osmanlı coğrafyasında tedâvül eden sikkeleri, Osmanlı ekonomi politikalarını, enflasyonu, kredi ve finans kurumlarını, para piyasalarını, ayrıca bunların mahallî gelişmeler ve küresel güçlere bağlı olarak evrimini inceliyor.

15,5 X 23 santim ölçülerinde, 396 sayfalık kitap, Mayıs 2017’de yayımlandı.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat:4 Beyoğlu, İstanbul (T. İş Bankası Parmakkapı Şubesi üzeri)

Telefon: 0-212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-252 39 95 www.iskultur.com.tr e-posta: info@iskultur.com.tr

KISA KISA… KISA KISA…

1-MERHAMET DURAĞI: Yasemin Şüheda / Nida Dergisi Yayınları

2-MUHAMMEDİ MARİFET: Muhyiddin İbn Arabi – Ekrem Demirli / Litera Yayıncılık

3- BİR MAHKÛMUN ANATOMİSİ: Yunus Meral. Bilgeoğuz Yayınları.

4- TEK UMUT TÜRKİYE: Hâlit Refiğ. Bizim Kitaplar.

5- AŞK MAHAL / Uğruna Taç Mahal’in İnşa Edildiği Aşk: Mürvet Sarıyıldız, Yakın Plan Yayınları.

DERKENAR:

 

SEYİT AHMET ARVASİ’DEN SEÇMELER:

ü    Bugün yeryüzünde iki sömürgeci blok vardır. Bunlardan biri kara renkli    ‘kapitalist’ emperyalizm, diğeri ise bütün fraksiyonu ile ‘kızıl’ emperyalizmdir.

Birincisi ‘çok milletli şirketlerin’ paravanasında ‘az gelişmiş veya gelişmekte olan halklara yardım etmek, hürriyet ve medeniyet götürmek‘ maskesi altında, ikincisi de ‘ezilen, sömürülen halklara bağımsızlık ve adâlet götürmek‘ maskesi altında ‘iç savaşlar’ çıkarmakta ve ‘dünya proleterlerinin* dayanışması‘ adı altında işgalini gerçekleştirmektedir.

ü    Ve tarih bir gün acz içinde kıvrana kıvrana şehâdete susamış bir ülkücüden daha müthiş bir silahın keşfedilemediğini yazmak mecburiyetinde kalacaktır.

ü  Çok defa beynelmilelci sloganlara yapışarak vatan çocuklarını kendi öz târihlerine millî ve mukaddes kültür ve medeniyetlerine millî ülkülerine yabancılaştırmaya dinlerine dillerine, bayrağına ve târihine düşman etmeye çalışıyorlar.

ü  Tarihine kültürüne bayrağına devletine ve milletine yabancılaşmış nesiller ve kadrolar teşekkül etmişse bizi biz yapan millî ve mukaddes değerlerimize alenen tecâvüz edilebiliyorsa devletin ve milletin bütünlüğüne yönelen eylemler pervasızlaşmışsa bunları sâdece sosyal değişmelerin tabii sonuçları olarak yorumlamak mümkün değildir; ihânetle, kendini sosyal değişmenin sancıları ile maskeleyemez.

ü  İtikat ve ibâdete bid’at katan, İslâmiyet’i kendi dar idraklerine göre yorumlamaya kalkan beyinsizler kendilerine ne ad verirlerse versinler, asla İslâm’a hizmet etmemektedirler.

ü  Türk milliyetçilerinin çile ve ıstıraba duçar olduğu dönemler Türk millî şuurunun yeni bir zaferini müjdelemektedir.

ü  Mustaripler, mağdurlar ve mazlumlar çoğalıp Türk milliyetçilerinin saflarını takviye ettikçe hareketin aşk ve harâret potansiyeli de artmaktadır.

ü  Türk’üm Müslüman’ım ve medeniyim diyen Türk-İslâm ülkücülerine en az 200 yıldan beri ezilen hor görülen vatan çocuklarına devrimbazların neden niçin ve nasıl düşman edildiğini acaba gösteremeyecek miyiz?

ü  ‘Türk’üm’ derse ilkel olmakla itham edilen milletin târihine kültürüne ülküsüne yabancılaşmayan öğretmen memur polis, öğrenci, işçi ve halkın ıstırabı ne zaman bitecek?

ü  Vatanımız ve milletimiz dört bir yandan ayrı renk ve biçimde gelişen kültür emperyalizmine mâruz kalmaktadır. Kapitalist ve komünist oyunlara ilâveten Arap ve Fars kültürünün ülkemizdeki tahribatı çok büyük olmaktadır.

ü  Türk Milletinin hayatî meselesi tamamen kendinden olan kendini çok seven millî târihine millî kültürüne gönülden bağlı ve bu değerlere yabancılaşmamış aydın ve milliyetçi kadrolardır. İşte millî eğitim Türk milletine dâima bunları vermelidir.

ü  Dinimizin ve milliyetimizin düşmanları din ve milliyet gibi iki mukaddes varlığımızı birbirine düşman göstermek oyunundan kolay kolay vazgeçeceğe benzemiyor.

ü  İnanıyorum ki hem Türk, hem Müslüman olmak hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür.

ü  Türk devletini yıkmak ve Türk milletini parçalamak isteyen bölücüler yalnız Türklüğe değil İslâm’a da ihânet etmektedirler.

ü  İslâm dünyasını esir almak isteyen şer kuvvetlerin ilk hedefi Türk devleti ve Türk milleti olmuştur.

ü  Kesin olarak iman etmişimdir ki Müslüman Türk milleti ve onun devleti güçlüyse, İslâm dünyası da güçlüdür.

ü  Kişi milletini sevmekle suçlanamaz. Milletinin efendisi, milletine hizmet edendir. Vatan sevgisi imandandır.

*Proleter: işçi. (Komünist rejimlerde halk, proleter ve burjuva olarak iki kısımda mütalaa edilirdi. ‘Eğitimli ve varlıklı insan‘ mânâsındaki  burjuva, rejim aleyhtarı olarak görülür ve ezilmeye, yok edilmeye çalışılırdı.)

 


[1] Didaktik: Bilgi vermek maksadıyla yazılan eser, öğretici

[2] Kısas-ı Enbiya: Peygamberler târihi

[3] Esrar ilmî: Allah (cc) hakkında bilgiler. ‘ledün ilmi olarak da anılır

[4] Arasat: Kıyâmet günü, bütün ölülerin diriltilerek toplanacağı yer, mahşer meydanı

[5] Mukaddime: Giriş, başlangıç

[6] Vahiy: Cenab-ı Allah’ın, Cebrail Aleyhssselam vasıtasıyla peygmberlerine, peygamberler vasıtasıyla da insanlara gönderdiği emirler ve yasaklar

[7] Zikir: Allh-ü Teâlâ’yı dil veya kalp ile anma.

[8] Tesbih: Allah (cc) Hazretlerini noksan sıfatlardan tenzih etmek

[9] Şefaat: Tavassut etmek, aracı olmak

[10] Mîzan: (Buradaki mânâsıJ Mahşerde herkesin sevabını ve günâhını tartmaya mahsus bir adâlet ölçüsüdür. Akıl bunun keyfiyetini idrak etmekten âcizdir. Mâhiyetini ancak Cenab-ı Allah bilir.

[11] Hatime: Son, bitiş.

[12] Münacaat: Kulun, Allah’a yalvarması.

[13] Bulak: Kahire’de, Kavalalı Mehmed Ali Paşa tarafından kurulan Bulak Matbaası kast ediliyor. Arap harfleriyle, Tibyan Tefsiri olarak anılan Türkçe Kur’an-ı Kerim, tercüme ve tefsiri (üçü bir arada olmak üzere) ilk olarak 1841 de (H. 1257) Bulak matbaasında bastırılmıştır.

[14] Kazan: Rusya Federasyonu’na bağlı Muhtar Türk Cumhuriyeti Tataristan’ın başşehri.

[15] Muharref: Değiştirilmiş hadis

[16] İsrailiyat: İsrailoğullarına / Yahudilere ait kitaplardan nakledilen masalımsı hikâyeler.

[17] Ahmediyye: ‘Ahmed’, Kur’an-ı Kerim’de Peygamber Efendimizin ‘Muhammed’le birlikte geçen ismidir. Ahmediyye ise: Hz Peygamberin hayatından bahseden manzum nasihat kitaplarıdır.

[18] Muhammediyye: Hz. Muhammed’in (sav) hayatından bahseden eserlerin toplu adı.