23.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 659

Türkiye İstanbul’dan Büyük mü?

Türkiye’de ekonomik gelir dağılımı adaletsizliği her bakımdan kendini göstermektedir.

Sadece İstanbul’un vergi yükü Türkiye’nin %45’lik dilimine tekabül ediyor.

İstanbul, tek başına hem vergi yükünün başını çekerken hem de kişi başına 20 bin dolar civarı milli gelirden pay alıyor.

İstanbul ve Marmara Bölgesi’nin toplam vergi yükü; yaklaşık Türkiye’nin 3 te 2’si!

Bölgesel farklılıklar göç dalgasını daha da arttıran nedenlerden en önemlisidir.

Kırsal ve az gelişmiş bölgelerde nüfusun azalıp, büyük kentlere özellikle İstanbul’a doğru yaşanan göç dalgaları, peşinden birçok sorunu da beraberinde taşıyor.

Göç edenler mi suçlu, ettirenler mi?

Dünya beşten büyük diyebilmek için, Türkiye’nin de İstanbul’dan büyük olmasını sağlamak gerekiyor.

Göçlerle artan nüfus nedeniyle, İstanbul’a yapılan yol, köprü, metro harcamaları ve gökdelen inşaat projeleri şehrin doğal dokusunu bozmakla kalmayıp, bunca harcamaya rağmen, trafik keşmekeşinin tersine daha da artmasının önüne geçememiştir.

Sadece İstanbul ve Marmara Bölgesi’nden oluşan bir ekonomik sistemin, tüm Türkiye’nin sorunlarını çözmesi zaten beklenemezdi.

Yerinde ekonomik yatırımlar, üretim ve ticarete dönük cazibe alanları yaratılmazsa, bölgesel uçurumlar ve göçler giderek artacaktır.

Bölgeleri salt bir işkolu ile değil de; tüm işkollarında istihdam yaratabilecek, göç vermeyecek gelişmişlik seviyesine kavuşturmak zorundayız.

Köylerden kentlere göçten, “kentlerden büyük kentlere göç” kavramının doğmasına izin verildi.

Özellikle İstanbul ve Marmara Bölgesi’ne yaşanan göçler, son yıllarda Türkiye’nin doğu kentlerinden batının büyük kentlerine akan bu göç dalgasının eseridir.

Bu durum Anadolu’daki kentlerin tam olarak cazibe merkezi haline getirilememesinden kaynaklanıyor.

Vergi gelirleri türünde tüketimden alınan vergi gelirleri payının artışı kişisel gelir adaletsizliği yaratırken, ayrıca bölgeler arası uçurumların daha da artmasını dolaylı olarak körüklemiştir.

Bir çok nedenler birleşip, buna popülist politikalarla desteklenen plansız büyüme de eklenince, her geçen gün bölgesel uçurumlar derinleşmektedir.

İstanbul’da kolay yoldan “kazan kazan” ekonomisi yaratıldı.

Kupon arsalar ve konut üzerinden kolay kazançların teşvik edilmesi, üretime değil emlak sektörünün kontrolsüz büyümesine neden oldu.

Diğer büyük iller de İstanbul’u model alınca; başka bir sektörde yatırım yapmak yerine, emlak üzerinden harcamaya yönelik büyüme modeli teşvik edildi.

Önceki yıllarda yurtdışından ucuz sermaye bulmanın kolay oluşuyla finansman da sağlanınca, bu model büyüme daha da türevlendi!

Kimse buna dur demiyordu, çünkü herkes kazanıyordu!

Fakat bu artan borçlanma ve tüketim ekonomisi modeli tıkanınca, tüketimi kısmaya yönelik yeni vergi artışları paketleri gündeme gelmiştir.

Ekonomide yaşanacak olası krizler neticesi yapılacak enkaz tespit çalışmaları sonucunda, ne kadar yılı feda ettik, ileride bu daha net görülecektir.

Sonuç olarak:

Planlı ekonomik kalkınma modelleri terk edilince, popülist politikalarla desteklenen orantısız ve dengesizce tüketimi arttırarak bu tarz büyüme modeli nedeniyle; bölgesel uçurumlar daha da arttı ve gelir adaletsizliği daha da büyüdü.

Türkiye’yi sadece İstanbul kurtarmaz.

Türkiye İstanbul’dan büyükse, gerçekten büyümüş demektir!

 

Sibirya Tarihi -Başlangıcından 1917’ye Kadar-

Günümüzde Rusya Federasyonu yönetiminde bulunan Sibirya, en eski Türk kavimlerinden biri olan Sabirlerin yurdudur. İsmi de buradan gelmektedir. ‘Sabarlar‘ veya ‘Suvarlar‘ olarak da anılan Sabirler, 461-465 yılları arasında bölgeye geldiler. Kökenleri Hunlara uzanır. Günümüzdeki uzantıları ise Başkurtlar; Kazan, Altay, Tobol ve Tuva Türkleri ile Sibirya Kazaklardır. Sabirlerin, Macarların atası olduğuna dâir bulgulara rastlanmıştır. Onlar, Sibirya’ya Tanrı Dağları’ndan geldiğine göre Türkiye Türkleri ile aynı soydandır. Bizans kayıtlarına göre Sabirlerin bir kolu, 516 yılında Kafkasları aşarak Anadolu’ya geldiler, Kayseri, Ankara ve Konya civarına yerleştiler. Teknikte, çağın çok ilerisinde ve aynı zamanda müthiş savaşçı idiler. Balak Han, Boğarık Katun (Hatun) gibi ordu komutanları vardı. 557 yılında Göktürk hâkimiyetini kabul ettilerse de 576 yılında Bizans ordusuna karşı direnemediler ve dağıldılar.

Genel Türk Târihi öğretim üyesi Doç. Dr. İlyas Topsakal, 13,4 X 21 santim ölçülerinde, 261 sayfalık eserinde, Rus kaynaklarından elde ettiği bilgilere dayanarak ve Türkçe neşriyat olarak benzeri bulunmayan çok tafsilatlı bir eser meydana getirmiş.

Târih öncesi Sibirya’sında yaşayan Afanasyev, Okunev, Andronov, Karasuk ve Tagar kültürleri hakkındaki bilgilerle başlayan eser, ‘Sibirya’nın Türkleri ve Yerlileri‘, ‘Ruslar ve Sibirya’nın İstilası‘,  ‘17. ve 18. Yüzyılda Sibirya‘, ‘19. Yüzyılda Sibirya‘ başlıklı bölümlerle devam edip ‘Sibirya Kültürü-Dinî Hayat‘ bölümüyle sona eriyor. Son bölümde; ‘Sibirya’ya İslâm’ın Gelişi ve Yayılışı’, ‘Sibirya’da İslâm ve Ortodoks İlişkisi‘, ‘Sibirya’da Müslümanlar ve Hıristiyanların Sosyal Bağları, ‘Yeni Dönem Ortodoks Hıristiyan Misyonunun Teşkilatlanması ve Okullaşması‘, ‘Rusya İncil Cemiyeti’nin Misyoner Faaliyetleri‘, ‘Sibirya’da Hıristiyanlaştırmanın Hukukî Zemini‘ ara başlıkları altında dikkatle okunan bilgiler veriliyor. Bu bölümde ele alınan diğer konular:  ‘Batı Sibirya’nın, Sibir Türk Tatarlarının, Hakasların ve Altay Türklerinin Hıristiyanlaştırılması’ gibi başlıklar altında inceleniyor. Bölgeyi ve bölge insanlarını yakından tanıyan ve Türkiye’de bir ilki gerçekleştiren yazar, isabetli ve derin yorumlarıyla, ilmî bir eser olan kitabı, ilmî husûsiyetlerine zarar vermeden, merakla ve kolay okunur hâle getiriyor.

Doç. Dr. Topsakal bu eserinde yazdıklarıyla yetinmeyip, genç ilim adamlarına hedefler, gösteriyor, ufuk açıyor:

Bizim kaynağımız olan Sibirya hakkında yeni çalışmaların hiç vakit geçirmeden yapılmasına ihtiyaç vardır. Batı ve batının batısında yüzlerce eserle hemen hemen bütün sosyal bilim fakültelerinde okutulan bu alanın bizde de gerektiği değeri bulması en büyük arzumdur. Yine on yedinci yüzyılda zenginliğe konmak için geldikleri toprakları, kendi toprağı yapmasını bilen Rusya’nın binlerce araştırmasına dikkat çekmek isterim ve bu listeleri girişte dikkatinize özellikle sunduğumu tekrar etmeliyim.

Bir diğer önemli sonuç ise bizim tarih öncesi ve sonrası arkeolojik kalıntı ve verilerimizin Sibirya’nın güneyinde hâlâ canlı olduğunu bilerek bölgede yapılan her kazıyı dikkatle tâkip etmemiz zaruretidir. Ayrıca özellikle Rus ve Batılı âlimlerin Türk ve Türk tarihine ait buluntuları yorumlamada ihtiyaç duyacakları eksik bilgi ve genel çerçeveyi, evrensel anlamda araştırmacıların dikkatine Türk perspektifinden sunmanın önemi de bu çalışmanın neticesinde fark ettiğim bir diğer sonuçtur.

Arkeoloji, antropoloji, etnografya ve diğer sosyal bilim kaynaklarının, Sovyet dönemi ve öncesindeki Çarlık Rusya’sında farklı ekollerle de olsa Rus ve misyoner gözüyle veya sosyalist bir bakışla değerlendirilmiş olması, bizden ve bizim olanı anlatmaktaki zorluğu beraberinde getirmiştir. Bu nokta, hem tarihimiz hem Türklük için çok mühimdir. Çünkü Rus gözüyle yapılmış her yorum büyük Türk devleti ve ruhu içinde parçalanmaları dâim kılacak dil, tarih ve kültür kırılmalarını beraberinde getirerek; nihayette kimlik ayrışmasına sebebiyet vermektedir. Mesela Türklere önce Tatar denmesi, sonra Kara Kırgız etnik tanımlamayla bir diğerinin çıkması ve sonra Kara Tatar, Kazak, Özbek, Altay, Şor, Hakas, Yakut vs ayrı ayrı devlete mâlik zihin dünyalarının oluşması, hep bu yorumların neticesidir. Elbette siyâsî mânâda farklı idarî ve içtimaî yapıların oluşmasını tabîi karşılamak gerekecektir. Ancak bu ayrışmada köklerin benzeşip uyuşmadığını, dahası bu farklılığın köklü olduğunu belgelerle iddia ederek târihçilik yapmak tersini yapmaktan zor olsa gerektir. Bu yönüyle de Sibirya ve Türkistan’daki kazıbilim ve folklor envanterine dikkat çekilmeli, özellikle bu konuda Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Hakas, Şor, Yakut, Tuva ve Tatar Türkleri âlimleriyle ortak çalışmalar yapılmalıdır.

Türk boylarına ait olan Sibirya, 18. Yüzyılda Rusların Sibirya’sı olmuştur. Bu dönüşümü sağlayan en etkin gücün ise yeni yerleşime açılan topraklara yerleştirilen Rus köylü, zanaatkâr, işçi, din adamı, tüccar ve sürgünler olduğunu söylemeliyiz. Rus devletini temsil eden asker, memur ve yöneticilerin yanında kilise idâresi ve elemanları da bölgenin kültürel değişim ve dönüşümünde etkili olmuştur. Her ne kadar Orta İdil ve Kazan çevresindeki zorbalığı burada derinden hissetmiyor olsak da toplu vaftiz ve köleleştirmenin örneklerini göstermeye dikkat ettiğimi belirtmeliyim. Somut olarak bugün Hıristiyan olan Türk topluluklarından Yakut, Altay, Tuva, Hakas, Şor, Teleüt vs küçük gruplar o dönemden bu güne kalan Çarlık Rusya’sının ürünleridir.

Eserin son sayfalarında; ‘Sonuç‘, ‘Arşivler‘ ve ‘Dizin‘ bölümleri bulunuyor.

Doç. Dr. İLYAS TOPSAKAL:

970 yılında Samsun’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini doğduğu ilde tamamladıktan sonra Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden 1994 yılında mezun oldu. Aynı yıl Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İslâm Târihi ve Sanatları Anabilim Dalı’nda yüksek lisansına başladı. 1997-2000 yılları arasında Yüksek Lisans tezi ile ilgili bilgi ve becerisini arttırmak ve Türk lehçeleri ile Rus Dilini öğrenmek amacıyla Rusya ve Kazakistan’da, Prof. Dr. Merhum Turan Yazgan’ın başkanı olduğu Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın burslusu olarak bulundu. 1999 yılında ’10-12. Asırlarda İdil Bulgarları ve İslâmiyet’ adlı tezle Yüksek Lisans çalışmasını tamamladı. Aynı Anabilim Dalı’nda doktora eğitimine başladı. Tamamına yakını kilise arşivine dayanan doktora çalışmasını 2007 yılında bitirdi. Doktora tezi ‘Rus Misyoner Kaynaklarına Göre İdil Ural Bölgesi’nde Ortodoks Misyoner Faaliyetleri ve Türkler’ adını taşımaktadır. 2008-2010 yıllarında İngiltere Reading Üniversitesi Târih Bölümünde Post doktorasını tamamladı, ikinci yıl yüksek lisans ve doktorada seminerler verdi. 2012 yılında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Yardımcı Doçent unvanını aldı, bu fakültede Türk İslâm Târihi dersleri verdi.  2012 yılının Haziran ayında Genel Türk Târihi alanında doçentlik unvanına layık görüldü. Yazar, 2016 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü Genel Türk Târihi Ana Bilim Dalı’na öğretim üyesi olarak tâyin edildi. Hâlen bu görevine devam etmektedir.

Özellikle Rus Çarlığı ve Sibirya üzerine popüler dergilerde birçok yazısı yayımlanmıştır. Ayrıca Türk Dünyası Araştırmaları Dergisinin 2003-2013 yılları arasında 10 yıl süresiyle kesintisiz editörlüğünü yapmıştır.

Topsakal; İngilizce, Rusça, Arapça ile Türk Lehçelerinden Tatarca Kazakça Kırgızca, Özbekçe bilmektedir.

Yayımlanmış diğer eserleri: Çar İskitler (Derleme), Rusya’da Türkler, Rus Misyoner Kaynaklarına Göre Rus Çarlığı ve Türkler (1552-1917)

 

 

İSLÂM ve SİYÂSET

Adâlet eski Bakanı Av. İsmail Müftüoğlu; iyi bir gözlemci, gözlemleyip tahlil ettiklerini selis bir Türkçe ile kaleme alan velût bir yazardır. Aynı zamanda soyadına yakışır ölçüde İslâmî bilgilerle mücehhez münevverimizdir.

13,3 X 20,6 santim ölçülerinde 320 sayfalık İslâm ve Siyâset isimli eserine, kadim Osmanlı müellifleri gibi ‘Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…’ başlıyor, Peygamber Efendimize Selât ve Selâm gönderiyor, ‘Cenab-ı Allah’tan Bizleri Hak yola ulaştırmasını‘ niyaz ediyor, ‘istikbal için keder ve endişe duymaktan, mâziden gam ve tasa çekmekten, güçsüz ve beceriksiz olmaktan, zâlim kimselerin tahakkümünden, tağudî sistemlere bel bağlayanlardan, muhterislerin hasedinden ve cümle kötülüklerden…‘ O’na sığınıyor.

Sonra dünya hakikatlerine şöylesine bir nazar atfediyor. Gördükleri dehşet vericidir:

‘Muhtemel de olsa, beklenen dünyevî ve uhrevî felâketler, hiç kimsenin umurunda bile değil. Bu tavır ve anlayış, vurdumduymazlıktan başka bir şey değildir. Bundan dolayı herkes, hiç de akıl kârı olmayan bir rahatlığa bürünmüş durumdadır.

Siyâsî ve İslâmî yozlaşmanın rahatlığı ve maddî imkânların verdiği rehâvet içinde herkes nükleer savaşı, atom reaktörlerini, füze kalkanlarını, âcil durum söylemlerini, orman yangınlarını, sel felâketlerini, depremleri, tsunamileri, ozon tabakasının delinmesi ve iklimlere etkisini, küresel ısınmayı, ahlâkî çöküntünün tırmanışını, İslâm-Türk aile modelinin yok edilmeye çalışılmasını, Irak, Çeçenistan, Filistin, Afganistan, Suriye, Tunus, Mısır, Libya, Bahreyn, Sudan ve Yemen ülkelerinde meydana gelen olayları, Afrika ülkelerinde açlıktan ölenleri, ülkemizdeki PKK terör örgütünün hızla ivme kazanmasını görmemezlikten gelmektedir.’ (s: 19, 20)

Av. Müftüoğlu, bilinen gerçeklerin üzerindeki külleri üfleyip ‘kor’ olanı ortaya çıkarıyor. ‘Kor olan İslâm, üfleyecek olan da insandır.’

Müellif, insanın fıtrî husûsiyetlerini derinliğine ve enginliğine tahlil ettikten sonra (s: 36-69) Müslüman’ı târif ediyor. (s: 70-85) Eserin üçüncü bölümünü oluşturan 86-100. sayfalarda ‘İslâm Nedir?’ sorusunun cevabını veriyor.

İslâm’da Siyâset‘ başlıklı bölümde;  İslâmî siyâset’in ‘olmazsa olmazları’ belirtiliyor ve İslâmî hayat vasatını hazırlayan İslâmî siyâsetin, insanlığın kurtuluşunu sağlayacağı hükmüne varılıyor. (s: 101-136)  Bu bölümde, İslâm âlimleri; İbn Mukaffa, Mâverdî, İbn Teymiye, Tûsî, Nizâmülmülk ve İbn Haldun’un İslâm Siyâsî düşüncesine sağladığı katkılar hakkında bilgi veriliyor. Bölümün devamı olan ‘Halife‘ başlıklı kısımda ise ‘İslâm’ın altın çağı’nın yaşanmasını sağlayan hususlar yer alıyor.  (s: 137-198)

Yakın geçmişimizin, günümüz şartlarının ve kısa vâdedeki geleceğimizin tahlil edildiği ‘Demokrasi‘ başlıklı kısım, ülkemizin idâresine tâlip olanların yol haritasıdır.  (s: 199-205)

İslâm’da Teşri Yetkisi‘ ve ‘İslâm’da Ehliyet‘ başlıklı 5. ve 6. bölümler, milletimizin hasret kaldığı ‘dürüstlük, güven ve seviye, şûra ve istişâre‘ ve ‘İslâm’da yöneticinin vasıfları‘ kavramları ile ‘yöneticinin davranışlarının nasıl olması gerektiği‘ hususunu inceliyor. Bu bölüm âdeta Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig adlı siyâsetnâmesindeki tavsiyelerinin günümüze uyarlanmış metnidir. (s: 206-253)

254’ten 303’e kadar olan sayfalardaki Yedinci bölümde İslâm’ın insanlığa armağanı olan ‘İnsan Hakları‘nın yüce bir kavram olduğu vurgulanıyor. İnsan hakları kavramı, İslâm’ın armağanıdır. Çünkü bu kavram, ilk defa Kur’an-ı Kerim’de yer almış, batılıların gündemine 1300 yıl sonra 1948’de girmiştir. Sekizinci bölümde ise Av. İsmail Müftüoğlu, ‘İslâm Neden Anlaşılamıyor?’ sorusunu cevaplandırıyor. (s: 303-307)

Siyâsetle alakadar olan her yaştaki insan için çok faydalı olan eser, ‘Son Söz‘ başlıklı bölümle sona eriyor. (s: 308-310)

ALİOĞLU YAYINEVİ:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 29/A Üretmen Han. Cağaloğlu İstanbul, Telefon: 0.212-511 29 23,                        Belgegeçer: 0.212-522 88 80 www.alioglu.com

 

İPEK YOLU

Yahya Aksoy, 13,5 X 19,5 santim ölçülerindeki 206 sayfalık eserinde; insanları, dünyanın uçsuz bucaksız güzelliklerine ve zenginliklerine götüren İpek Yolu’nu anlatıyor.

İpek Yolu artık çelik kanatlı kuşlarla 10.000 fit yükseklikten kat ediliyor. O yolun hiçbir şâşâsı yok,  kervanlar ve kervansaraylar yok, tabiatın renkleri ve medeniyetin zenginlikleri yok. Issızlıklarda kaybolmuş üç-beş bulut kümesi… Hepsi bu kadar…

Yazar eskileri ve zenginlikleri özleyenlere coğrafya ziyâreti çeker gibi hayâli cihan değen eski İpek Yolu’nu anlatıyor. O yol, dünyayı hayran bırakan Türk medeniyetinin, kaynağı idi.

Özleyenlerin, kitap sayfalarındaki yolu açık olsun.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 www.bogaziciyayinlari.com.tr e-posta: yayin.bogazici@gmail.com

bogazici@bogaziciyayinlari.com

 

 

MİLLÎ GÖRÜŞ (1969-1980)

Serkan Yorgancılar, Türk siyâsî hayatına farklı bir renk ve İslâmî bir hava getiren değişimin lokomotif gücünü anlatıyor. Millî görüş’ü temsil eden partiler, Türkiye’nin kendi imkânlarıyla ve kendi insanıyla eski ihtişamlı günleri yeniden yaşamasının mümkün olduğunu söyleyerek siyâset yaptılar. Bu ifâdelerle 5 defa hükümet ortağı oldular.  Her türlü engellemelere rağmen aynı çizgiyi, çağın gerçeklerini göz önünde bulundurarak ve fakat çağın olumsuz şartlarından etkilenmeden devam ettirdiler. Millî Görüş kavramını bilmeyenlere ve de özleyenlere sunulan armağan gibi kitap, 536 sayfa ve 13,5 X 21 santim ölçülerindedir.

PINAR YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi, Çatalçeşme Sokağı Nu: 27, Defne Han Oda: 15 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-520 98 90 Belgegeçer: 0.212-527 06 77  e-posta: bilgi@pinaryayinlari.com www.pinaryayinlari.com

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-PEYGAMBERLER TARİHİ: (2 Cilt) İbn Kesir / Hanifi Akın / Çelik Yayınevi.

2- RUHA ŞİFA 33 REÇETE: Prof. Dr. Sefa Saygılı / Timaş Yayınları.

3-TASAVVUF NEDİR? Martin Lings – Semih Ceyhan / Nefes Yayınları

4-SAİD NURSİ’NİN SİYASET TEORİSİ VEYA İSLÂM SİYASET DÜŞÜNCESİNDE REFORM

Ali Ağcakulu / Çıra Akademi

5- BALKAN SAVAŞLARINDA RUMELİ TÜRKLERİ VE KIRIMLAR-KIYIMLAR-GÖÇLER (1821-1913)

Bilal N. Şimşir / Bilgi Yayınevi

 

 

 

Hayatımızın Kırılgan Noktaları

Hepimiz çok iyi biliriz ki, hayatımız hep bir düze devam etmez. İnişleri, çıkışları ve düzlükleri vardır. Söz konusu kırılgan noktalar, bazen bizim tercihimizle olurken, bazen de; işimizin gereği, yaşantımızın gereği veya elde olmayan sebeplerle bizim kontrolümüz dışında gelişebilir.

Emeklilik yılımız dolduktan sonra, emekli olup olmama kararı vermek, daha güzel bir eve taşınmak, ekonomik durumumuz yerinde ise, yeni bir ev satın almak, bir otomobil satın almak, aşağı mahalleye taşınmak, resim kursuna başlamak, doğa yürüyüş grubuna dâhil olmak vb. eylemlere karar vermek, kendi isteğimizledir.

Bir de tercihimiz sorulmadan, işimizin veya durumun gereği olarak, zoraki değiştirmek zorunda olduğumuz eylemlerimiz vardır ki, bunlar da isteğimiz dışında adapte olmamız gereken hayatımızın kırılma noktalarıdır.

Gerek kendi isteğimiz ile daha güzel bir eve geçmek arzusuyla, gerekse bir komşumuza kızarak evimizi, mahallemizi veya şehrimizi değiştirme kararı verebiliriz. Kendi rızamızla veya bir arkadaşımızın önerisiyle, bir resim kursuna, koro grubuna, doğa yürüyüş grubuna dâhil olabiliriz.

Her yeni bir tercih ve onun getirdiği yenilikler, hayatımızda birtakım kırılma noktalarına yol açar. Yeni bir yer, yeni bir arkadaş grubu, yeni öğretmenler, yeni mekânlar, yeni planlama ve uygulama eylemleri karşımıza çıkar. Tercihlerimiz hayatımıza, bir takım yeni değişiklikler ve adaptasyon sorunları ile birlikte gelirler. Söz konusu yeni sorunlara, problem odaklı değil, çözüm odaklı yaklaşmamız gerekir. Çözülen her bir sorun da bizleri daha mutlu edecek ve yeni yaşamdan zevk almamızı sağlayacaktır.

İnsan en yakın arkadaşı ile incir çekirdeğini doldurmayan bir sebep yüzünden ayrılabilir. Sevgilisinden veya eşinden ayrılabilir. Çirkin bir iftiraya maruz kalıp, yargılanarak hapse düşebilir. Çalıştığı işyerinden birilerinin gammazlaması ile atılabilir.

Hani üniversiteye ilk defa okumaya giden gençler, üniversite kampüsüne girerken ne kadar tedirgin ve ürkek olurlar. Kafalarında cevaplanması gereken birçok soru vardır. İlk zamanlar ailesini ve lise arkadaşlarını özlerler. Sömestri tatiline gelince, aile ve yaşadığı şehir özlemi had safhaya ulaşır. Ancak birkaç yıl sonra, tatil bitse de okuluma ve arkadaşlarıma kavuşsam diye hasretle beklerler.

Her bir yenilik, değişim ve çevresel farklılıklar, insanda ister istemez bir tedirginlik, korku ve direnç ortaya çıkarır.

Hâlbuki iyi bilmemiz gereken bir konu vardır ki; iyi veya kötü olsun, her bir durum zamanla mutlaka değişir. Hani derler ya: “Zaman her şeyin ilacıdır.”

Yıllarca bir il veya ilçede görev yapan bir kamu görevlisinin tayini çıktığı zaman, muhtemelen birçok konuda tedirginlik duyar ve sevdiklerinden ayrılmak çok zor gelebilir. Hele bulunduğu ilden daha kötü bir ile tayini çıktıysa endişe ve korkuları daha da artar.

Halbuki, meselenin olumlu taraflarına bakarak, gideceği yeni çalışma yeri ile ilgili olumlu hayaller kurarak, “tedbili mekanda fayda vardır” sözüne kulak vererek endişelerini ortadan kaldırarak, krizi fırsata dönüştürebilir.

Eşi kendisini bırakan bir insan için, dünyanın sonu değildir. Belki daha iyi bir eş veya arkadaşın karşısına çıkacağı konusunda ümitvar olabilmesi daha akılcıdır. Ümidini kaybedip saçı başı yolmak, hayata kahretmek ve mevcut enerjileri hovardaca harcamak, akıllı bir insan işi değildir.

Bazen eşlerden biri ölünce, sağ kalan eşin söz konusu süreci yönetmekte çok zorluk çektiği görülür. Hatta gizliden gizliye en kısa zamanda eşine kavuşması için Allah’a dua edenler de vardır. Uzunca bir süre üzüntü dairesine bir sınır çizemez ve hayatını yaşanmaz bir hale getirebilir. Hayatımızın bizim dışımızda gerçekleşen bu gerçeği ile, belirli ve sınırlı bir sürede yüzleşerek, “hayat devam ediyor”, “sevenlerimi üzmemem lazım”, “ben çocuklarıma, arkadaşlarına ve akrabalarıma lazımım” olumlu düşüncesiyle, kendisini en kısa zamanda toparlamalı ve yeni hayatının olumlu taraflarını derhal öne çekmelidir.

Ev, mahalle veya yerleşim birimi değiştiren bir kimse, yeniliklerin getireceği güzelliklere korku ve endişeyle bakarak, eski komşuları ve semtinden ayrılmakla kıyameti koparırsa eğer, yanlış bir tercihte bulunmuş olur. Yapılması gereken, mevcut komşu ve arkadaşlarım zaten cepte, onlarla her şekilde iletişimimi sürdürürüm. Burası ile ilgili yeterince tecrübem ve birikimim var. Şimdi yeni evlerle, semtlerle, illerle, eş ve dostlarla tanışma ve portföyümü genişletme zamanı. Eminim ki yeni tanışacağım dostlarım da en az öncekiler kadar iyi insanlar olacak. Çevrem daha da genişleyecek. Yeni amirlerle ve memurlarla, mahalle arkadaşlarımla tanışacağım, hayatım daha da renklenecek” diye düşünüldüğü zaman, değişim bir sendrom olmaktan çıkacak ve bir şölene dönüşecektir.

Asıl olan, hayatımızın kırılgan noktalarında, yeni durumun iyi ve güzel yönlerini öne çıkarmak, olumsuzluklarının çaresine ve çözümüne bakmak, geride kalan güzelliklerin hatırası ile avunmak ve olumsuzluklarından da “oh kurtuldum” yaklaşımında bulunabilmektir.

Üstelik planlayarak yaptığımız bir değişiklikte bile, “devenin üzerinde bö sokabilir”. Çirkef bir arkadaş veya komşudan kaçarak, daha kaliteli arkadaşları bulacağımızı varsayarak, daha iyi bir semte taşındığımızda, daha kötü komşularla karşılaşma ihtimalimiz de olabilir. Bütün kötülüklerden kaçarak, tüm iyilikleri kucaklayabileceğimizi varsaymak da, en hafifinden safdillik olur. Üstelik bunun imkanı da yoktur.

Selam, sevgi ve dualarımızla… Allah’a (cc) emanet olunuz

 

Bir Vefa Toplantısının Düşündürdükleri

Türk Dil Kurumu lügatinde vefa, sevgide sebat-sevgi bağlılığı olarak tarif edilir. Akçakoca Kültür Platformu 21 Ekim 2017 akşamı Ahsen Okyar Bey için bir vefa toplantısı yaptı. Bu tür toplantılar genellikle ölümünden sonra bazı insanları anmak ve hatırlamak amaçlı yapılır. Bu vefa toplantısının arkadaşımızın sağlığında, hem de çok yaşlı döneme girmeden yapılmış olması ayrı bir ilgi ve mana katmıştır. Bu tür toplantıların ilgilinin sağlığında yapılması, o şahsı onöre etmekle birlikte bu gibi insanların toplum tarafından daha çok bilinmesi ve örnek alınmasını teşvik edici etkiler taşıması bakımından da ayrıca önemlidir.

Toplantı Selçuk Aslan beyin sunumu, Bülent Uludaş’ın öğrencilerinin yerel folklor oyunu, her bir konuşmacının arkadaşımız ile ilgili hatıralarının paylaşılması şeklinde yapılmış, gelenlere unutulmaz bir akşam yaşatmıştır. Konuklardan şehrimizin büyüğü sayın Erol Köse’nin şarkısıyla süslediği konuşması, gelen Sn. Alaaddin Büyükkaya’nın ”çırpınırdın Karadeniz ” türküsüyle renklendirdiği konuşması geceye ayrı bir  zenginlik katmıştır. Konuşmacılardan 75 li yılların devrimci denilen gençlerinden olup bu günün sevilen, başarılı avukatlarından Sn. Hüseyin Acurman’ın, o günlerin ülkücü denilen gençlerinden olan Okyar için söyledikleri önemli idi. Bundan insanlarımızın davranışında hoşgörü, anlayış ve bilginin önemini ortaya koyması bakımından bu tespitler çok manalı ve ders alınacak mahiyette idi. Ahsen Bey  için ben de şu tespitleri paylaştım:

” Değerli dostlar, Kocaeli Aydınlar Ocağı, Kandıralı Ahsen Okyar, Kardeşimiz Ahsen Okyar cümlelerinin baş harfleri(KAO)dur. Arkadaşımızın isminin de bu derneklerle örtüştüğünü gösteren bu güzel rastlantıyı paylaşmak isterim.

Akçakoca Kültür Platformu Başkanı Hasan Bey kardeşim ”Ahsen Ağabey için bir vefa günü düşünüyoruz’ dediğinde isabet olur, çok münasiptir cevabını vermiştim. Çünkü bu arkadaşımız şehrimizin sosyal hayatının son 30 yılında kendine has, önemsenecek izler bırakmıştır. Bunların sağlığında paylaşılması ve bilinilirliğinin artırılması faydalı olacaktır.

Ahsen Bey kardeşim 1985’den beri, yani Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın kuruluşunda tanıştığım ve daha sonra bu tanışıklığın arkadaşlığa, dostluğa dönüştüğü isimlerden biridir. Kendilerini ailecek tanıma ve dostluk oluşturmuş olmaktan mutlu olduğumuz bu kardeşimizi, böyle bir toplantı ile değerlendirmek, gönlünü almak ve örnek yönlerini hep beraber paylaşmak, bu tür fedakâr adam ve ailelerin örnek alınmasına vesile olacaktır diye düşünüyorum. Kendisi ile Kocaeli Aydınlar Ocağı Derneğimiz de halef-selef olmaktan çok daha fazla hukukumuz olmuştur. O,sıkıştığımızda makul bir yol bulma, işi daha iyiye götürme, yol ve yordam bulmada mahir bir çalışma arkadaşıdır. Bu özelliği ile bizlerin topluma yönelik çalışmalarımızda az hata yapma ve faydalı işler ortaya koymada katkısı çok olan bir arkadaşımızdır.

Cemiyetçilikte akçeli işlere bulaşmamanın önemini bilmiş, yaşamış ve arkadaşlarına bunu sürekli hatırlatmıştır. Bir yöneticinin dürüstlük yanında, çok iş hedeflemekle beraber göze görünen bir işi tamamlamadan bir başka işe sarılmamayı da tavsiyeleri arasında bulundurur. Bu tavsiyeleri dost ve arkadaşları için hep doğru yol, doğru iş ve doğru sonuç almaları noktasında etkili olmuştur. Ekip arkadaşlarına iltifat etmeyi bilmesi, onlara değer vermekten de mutlu olması, kadınlara ve gençlere ayrıca önem vermesi diğer bir meziyetidir. Bu iltifatlardan biriside Ocak başkanlığım döneminde eşim Fatma Kahraman’a Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın ‘başkan yenge’ si sıfatını dillendirmesidir. Bu tatlı hatıranın patenti de Ahsen beye aittir.

Kendisine, onun için bulunmaz bir anlayış ve hoşgörü abidesi eşi Nursel Hanım kardeşime, evlat ve torunlarına mutluluk, başarı ve hep faydalı olma arzularında sağlıklı ömürler diler, herkese saygılar sunarım.”

Böyle bir organizasyona imza attığı için başkan Sn Hasan Uzunhasanoğlu ve yönetimini kutlarım. Bu ve benzeri etkinliklerin artması ve vefalı dostlarımızın çok olması dileği ile…

 

İz Bırakıp Gönül Adamı Olmak

İz bırakmadan olunmuyor gönül adamı, devlet adamı ve millet adamı.

Mutlaka iz bırakacaksınız.

Ahsen Okyar işte böyle biri.

Sadece tebessümü bile iz bırakmaya yetiyor da artıyor bile.

İnanç sahipleri iyi bilirler tebessümün sadaka hükmünde olduğunu.

Ahsen Okyar her an sadaka veriyor mütebessimliğiyle.. evinde, sokakta, işyerinde konuşurken, yürürken, otururken hep öyle tebessüm ediyor.

Dahası var, bırakın kahkahayı, mizahı, gülmeyi iyice unuttuk. Toplumumuzun böylesine tebessüme o kadar ihtiyacı var ki günümüzde sormayın. Siz siz olun hiç olmazsa tebessüm etmeyi ihmal etmeyin.

 

Öncelikte Tercih

Kocaeli Kandıralı Ahsen Okyar benim 30 yıldan fazla arkadaşım, dostum, ülküdaşım ve gönüldaşım, memleket meselelerinde dert ortağım, yoldaşım.

Kilis’te bulunduğum sırada yarınlara ümitle bakmamıza referans olabilecek “insana dost, fikre dost” organizasyonlar yapan bir başka genç dostum İzmit’ten Hasan Uzunhasanoğlu aradı. “Ağabey Akça Koca Kültür Platformu(2014) olarak “Günümüze ve geleceğe iz bırakan gönül adamı Ahsen Okyar’a Vefa Toplantısı” düzenliyoruz, sizi de aramızda görmek isteriz!” der demez duygulandım. “Elbette” dedim. Kilis’teki temaslarımı yarıda bırakarak soluğu önce İstanbul, sonra İzmit’te aldım. Aynı gün yazıişleri müdürlüğünü yaptığım Haftalık İttihat Gazesinin kuruluşunun 50. Yılı etkinlikleri, Sütlüce Haliç Kongre Merkezinde Değerler Kongresi, Türkocağı, MTTB ve Birlik Vakfının değişik programları vardı.  Tümüne çağrıldı ve davetliydim. Tercihimi Ahsen Oktar kardeşimden yana kullandım.

Ahsen Okyar(1955) ilk, orta ve lise tahsilini memleketi İzmit’te yapmış. İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisini bitirmiş(1978). Bir yıl sonra Kore Gazisi Saadettin Baykara’ya damat olmuş. Fedakâr Hanımefendi eşi Nursel Hanımdan Burak, MuhsinMurat, Neslihan ve Zeynep Gökçen adında çocukları olmuş. Ahmet, Tuna ve Mete adında üç torun sahibi Ahsen Okyar ayrıca.

1980 Askeri darbesinde SEKA’da memur olarak çalışıyor. Dört yıl tamamlanınca Selüloz İş Sendikası’nda mali danışman olarak geçiyor. Bir yıl çalıştıktan sonra da İzmit Belediyesi’nde göreve başlıyor.

 

Muhasebeci, Mali Müşavir, Bağımsız Denetçi Bir Aydın

Buraya kadar rutin bir hayat çizgisi mevcut. Ancak meslek yasası çıkınca serbest muhasebeci, mali müşavir ve bağımsız denetçi olarak kendi müessesinin başına geçmiş. Meslek örğütleri İzmit Ticaret Odası, KSMMMO’da meclis başkan vekilliği görevinde de bulunmuş. Bütün bunlar yaşanırken İstanbul dışında kurulan Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın kurucusu ve sonra başkanı oluyor. Benim tanımakla mutlu olduğum yıllar bu dönemdir. Merhum Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın genel başkanı olduğu İstanbul Aydınlar Ocağı vasıtasıyla tanıdım Ahsen Okyar’ı. Sürekli mütebessim bir çehreye sahip. Tane tane konuşan sade ve güzel Türkçemiz ile toplum ve ülke meselelerine yorum getiriyor, analizler yapıyordu.

Bu yönüyle bir kültür adamıydı. Memleket meselelerine gönül vermiş, çözüm arayan bir aydınımızdı. Dostluğumuz böyle başladı. Hala da devam ediyor.  Tebessümü de yüzünden hiç eksik etmiyor.

Kendisiyle yurtiçi ve dışı yol arkadaşlığımız oldu. Ortak dostlarımızın sayısı giderek arttı. Türkiye’nin muhtelif illerindeki çoğu etkinliklerde birlikte olduk. Sanatçı bir yanı var; Fotoğrafçılık. Benim de çok sayıda fotoğrafımı çekmiştir. Bazılarından haberim yoktu, yayınlanınca gördüm. Hala kullandığım bazı resimlerde Ahsen Okyar imzası vardır. Acıları ve mutlulukları paylaşmada üzerine yoktur diyebilirim. Sizi hiç yalnız bırakmaz. Dostları birbiriyle tanıştırmada da mahirdir.

 

Ya Vedut İsminin Yansıması

Başkent Ankara’ya geldiğinde bir vesileyle yine hepimizi bir araya toplayarak fikri, siyasi ve gündem ile alakalı konuşmalar yapmamızı sağlardı. Sonra da bunu kendi sitesinde veya İzmit’teki medyada yahut Aydınlar Ocağının yayını olarak mütevazi bir kitap haline getirir, size bizzat iletir veya gönderirdi. Mükrim bir insandı. Belki de esmaül hüsna dediğimiz rabbimizin 99 isminden “Ya Vedut”un bir yansımasıydı. Ya Vedut sevgi zinciri olarak bilinir, gönül adamı olarak kullanılabilir. Sevilmeye çok layık olan biçiminde de tercüme edilir.

 

Ahsen Okyar dostlarına vefalıdır. Hizmet ehline de öyle. Fikir üreten, sorunlara çözüm arayan saygın aydınlarımıza da sıcak. Yazar Mustafa Yazgan’a, devlet adamlığıyla öne çıkan Dr. Metin Eriş’e, Avukat Zeki Hacıibraimoğlu’na vefa geceleri düzenlemiştir hatırladığım kadarıyla.

Bütün bunlar fedakârlık isterdi. Bu da genelde hanımlara yüklenirdi. Sanırım Nursel Hanım da böyle biri. Çünkü evin beyi, arkadaşlarından, dostlarından, sivil toplumdan, kültürel, sanatsal ve medeniyet hareketinden vakit ayırıp da ne zaman eve gelecek kimse bilemezdi.

 

Şehirlerimize İhanet Ediliyor

Şahlanış Hareketi Lideri Murat Altun ve Genel Başkanı Mehmet Mahmut Yıldız, yardımcıları Şükran Özer ve Ercan Kaya ile birlikte İzmit’e gittik. İzmit’i de İstanbul’a dönüştürmüş yerel yöneticiler! Çünkü trafik felç, yollar kafi gelmiyor, sürekli gökdelen ve AVM’lerle kentlerimizi yönetenler hala vahameti fark etmiyorlar maalesef.”Torunlarımıza nasıl şehirler bırakacağız” düşünemiyorlar bile?! Akıllı telefonuma ajans haberleri geçmeye başladı yolda. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa Kampüsünde Uluslararası Şehir ve Sivil toplum Kuruluşları Zirvesi’nde konuşmuş.

Özetle demiş ki “Kadim şehirlerin en önemli güzelliği ana karakterini kaybetmeden, yeniyi bünyelerinde eritmesi, özlerinden katarak yeniden yoğurmasıdır. İstanbul bu açıdan gerçekten müstesna bir şehirdir. Ama biz bu şehrin kıymetini bilemedik. Biz bu şehre ihanet ettik. Hala da ihanet ediyoruz. Ben de bundan sorumluyum.” Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşmasının bir yerinde de “Ben çocukluğumu arıyorum İstanbul’da” diyesiymiş. Çok haklı ve geç de kalınsa yerinde bir tespit. İstanbul’dan sonra diğer büyükşehirlerimiz gibi Kocaeli de bundan nasibini almış.

 

“Söz Sırası Gençlerde”

İyi ki akıllı telefonlar var. Eski Gölcük yolu üzerindeki Emex oteli böylece rahat bulduk. Daha önce de burada birkaç programa katılmıştım. Akşam yemeğinden sonra toplandık. Salon ağzına kadar doluydu. Eskimezleri vardı da toplantıda günün siyasileri yoktu. İyi ki de gelmemişlerdi. Programı Eczacı  Selçuk Aslan sundu. Kardeşi rahmetli Prof. Dr. Süleyman Aslan benim aziz bir dostumdu ve Anayasa Mahkemesi Üyesi iken çok genç yaşta(49) hakka yürümüştü. Nurlar içinde yatsın.

Önce Akça Koca Folklor Ekibi bir gösteri yaptı. Sonra konuşmalara geçildi. Mahalle ve sınıf arkadaşları konuştu. Ahsen Okyar Kocaeli’nde Ülkü Ocaklarını kurarken, Hukuk Fakültesi Öğrencisi Hüseyin Acun da Devrimci Kültür Ocaklarını hayata geçiriyor. Bir zaman sonra iki memleketsever genç birbirlerini daha iyi anlıyor ve tuzaklara düşmeyerek dost oluyorlar. Avukat Hüseyin Acun anlattı bunu toplantıda.

Ahsen Okyar’ın “Söz Sırası Gençlerde” programından insana yatırım yaptığı ortaya çıkıyor. Gençler görüşlerini demokratik bir ortamda anlatmaya çalışarak kendilerini yetiştiriyorlar. İşte o gençler de bu toplantıda konuştular. Onlardan biri de Dr. Ayşe Zeynep Turan’dı. O günleri yaşayarak anlattı hepimize ve Ahsen Amcasına.

 

Benzemez Kimse Sana!

Kandıralı Erol Köse(1934) eski CHP il Başkanlığı, İzmit milletvekilliği(1987-1991) ve belediye başkanlığı yapan bir devlet adamı. “Ben herkesin eskisiyim” diyen 83 yaşındaki aksakal Erol Köse “Benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım/ Bakışından süzülen işvene kurban olayım/Lütfuna ermek için söyle perişan olayım/ Bakışından süzülen işvene kurban olayım” der demez bütün salon iştirak etti. Salon renklendi.

Yine eski milletvekillerinden(1991-1999) DYP’li  İsmail Kalkandelen(1935) de vefa göstermişti bu toplantıya. Ancak Dr. Alaattin Büyükkaya, müziğe; kendisinin ve Ahsen Okyar’ın da çok sevdiği “Çırpınırdı Karadeniz bakıp Türk’ün Bayrağına/ Ah ölmeden görseydim düşebilsem toprağına” şarkısı ile devam etti. Eser akıllı telefondan yayınlandı. Bu eseri de herkes alkışlarla birlikte terennüm etti.

Bir başka sanatçı ve bestekâr Kandıralı Amir Ateş(1942)  ise Ahsen Okyar’a vefa toplantısındaydı. Ancak bir eser okumadı, Ahsen Okyar’ın güzelliklerinden bahsetti. Benim ismim de anons edilince, süpriz oldu doğrusu. Ahsen Okyar’ın medeniyet hareketi içinde gerçekleştirdiklerini hatırlattım, salonda sabırla programı izleyenlerin de yarınki Türkiye için bir ışık, bir umut, birer Ahsen Okyar olduklarını hatırlattım.

 

İz Bırakmaya Ne Dersiniz?

Çok sayıda konuşmacı vardı toplantıda. Dolu salondan programın sonuna kadar hiç ayrılmadı. Geç vakte kadar vefaya katkı verdi. Gönül adamı, aziz dostum Ahsen Okyar da teşekkür konuşmasında iyilik yapınca iyilik, kötülük yapınca kötülük görüldüğüne dikkat çekti, duyarlı olan bu günlerimizde dirlik ve düzenliğimizin devamını diledi. Eşi Nursel Hanıma, Şahlanış Hareketi Lideri Murat Altun bir buket çiçek sundu konuşmasının peşinden.  Nursel Hanım da “Eşimi her gece çoluk çocuk acaba eve bugün nasıl gelecek diye bekledik. Ülkemiz zor ve sıkıntılı günlerden geçiyordu. Rabbime çok şükür bizleri bu günlere ulaştırdı.”

 

Günümüze ve Geleceğe İz Bırakan Gönül Adamı Ahsen Okyar’a Vefa Toplantısı’na ülkemizin muhtelif yerlerinden, özellikle bölge illerinden çok sayıda dostu, arkadaşı, gönüldaşı, ülküdaşı, yoldaşı, sivil toplum kuruluşu ve meslek örgütleri temsilcileri ile hemşerileri gelmişti. Mustafakemalpaşa Aydınlar Ocağı’ndan Fuat Ergun ve eşi hanımefendi de toplantıdaydı.  Bir başka aziz dostum Dr. Halil İbrahim Kahraman ve eşi hepimizi Seka Park’ta çaya ve sohbete davet etti. Ancak vakit çok geçti. Zaten İstanbul’a dönmemiz gecenin bir yarısı olacaktı. O zaman “ver elini İstanbul” dedik.

 

Edebiyat Araştırmacısı İSA KOCAKAPLAN ile Vefatının 93. Yıldönümünde Sosyolog, Mütefekkir ve İdeolog ZİYA GÖKALP Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Ziya Gökalp’ın şahsiyeti hakkındaki genel değerlendirmenizle sohbetimize başlayabilir miyiz?

İsa Kocakaplan: Ziya Gökalp 48 yıllık ömründe acıların içinde yoğrulmuş, çökmekte olan devleti kurtarmak için, o dönemin diğer aydınları gibi kendince çözümler üretmeye çalışmış bir fikir adamıdır.

1898 yılından itibâren kendini kaptırdığı siyasî faaliyetler, İkinci Meşrutiyet’in ilânı ile hızlanmış ve dışarıdan sâkin görünen ama içinde fırtınalar kopan bu adam, arkadaşları ile İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Diyarbakır Şubesi’nin kuruluşunu gerçekleştirmiştir.

Ziya Gökalp, İkinci Meşrutiyet’ten itibâren daha da hızlanan Osmanlı’nın yıkılış devrinde yaşamış bir insandır.

Çetinoğlu: Yaşadığı dönem hakkında da umumî bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?

Kocakaplan: Meşrutiyet sonrası Türkiye’si, her türlü fikrin sınır tanınmadan söylendiği, aydınlarımızın zihinlerinin karma karışık olduğu; iktidar mücâdelelerinin, mensuplarını ihtirasla sardığı bir ülkedir.

1911 Trablusgarp Savaşı’ndan başlayarak, durum daha da ağırlaşacak, ülkemiz birbiri ardından savaşların içinde olacaktır. Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, Mondros Mütarekesi, Millî Mücâdele ile devam eden bu silsile hâlindeki savaşlar, 1923 yılında Cumhuriyetin ilânı ile ancak son bulacaktır.

Bu on üç yıl, Türk târihinde belki de eşi olmayan acıların yaşandığı, milyonlarca vatan evlâdının ve milyonlarca metre kare vatan toprağın kaybedildiği yıllardır.

Çetinoğlu: İkinci Meşrutiyet’ten sonra Gökalp’ı daha aktif bir hayatın içerisinde görüyoruz…

Kocakaplan: Gökalp’ın İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonraki hayatı, İttihat ve Terakki Cemiyeti bünyesinde yükselişler ve İttihatçıların fikir yönünü temsil etme şeklinde devam etti. 1923’e gelindiğinde o, Türkçülüğün Esasları isimli eserini de ortaya koymuş ve Türk Milliyetçiliğini sistemleştirmiş bir fikir adamı olarak karşımıza çıkıyor.

25 Ekim 1924 tarihinde vuku bulan erken ölüm, O’nu Türk fikir hayatından çekip alacak ve muhtemelen daha sonra geliştireceği pek çok eserinin o zamanki hâlleriyle kalmasına sebep olacaktır. Ve bu eserler, o hâlleriyle pek çok kişinin tenkidine mâruz kalacaktır. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra dinî konularda uygulanan politikanın, Ziya Gökalp’ın eseri olduğu söylenecek ve Gökalp en fazla bu yönüyle tenkit edilecektir.

Onun bir sosyolog olarak ortaya koydukları, kültür ve medeniyet anlayışı, Prof. Dr. Erol Güngör ve Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar gibi birkaç ilim adamının dışında pek fazla incelenmemiştir.

Bu konuda ifrat-tefrit açmazına düşülmüş; bir taraf Gökalp’ı alabildiğine eleştirirken, diğer taraf da neredeyse Gökalp için dokunulmazlık ilân etmiştir. Neticede bu konuda da objektif hükmün verilebilmesi için, suların durulması beklenecektir. Türkiye’de hayatın her alanını saran sansasyonellik, Ziya Gökalp’ın fikir ve kültür yanını da etkisi altına almıştır. (Ziya Gökalp,

Çetinoğlu: Babası ve dedesinin Diyarbakır’da yaşıyor olmaları sebebiyle Ziya Gökalp’in Kürt kökenli olduğu iddiaları var…

Kocakaplan: Bilinen ilk dedesi Hacı Ali Ağa, 18. Yüzyılın ortalarında Diyarbakır’a yerleşmiştir. Gökalp’ın babası Diyarbakır’da evrak müdürlüğü ve nüfus nâzırlığı yapmış olan Tevfik Efendi’dir. Annesi ise Pirinçcizâdelerden Zeliha Hanım’dır. Gökalp’ın anne ve baba tarafından ailesi, çevresinde iyi tanınmış, bilgili kimselerdir. Bu aileler Türk’tür.

Gökalp’ın dedelerinin köyü Diyarbakır’ın Çermik ilçesine bağlı Allos (1928)-Yoğun Bucağı (1960), bu günkü adıyla Başarı köyüdür. Bu köy günümüzde hâlâ Türkçe konuşmaktadır. Bu bilgiyi ben Çermikli Kürt kardeşim Ebubekir Akkılıç’tan 2012 yılında aldım. Bu köyün Türk yerleşimi olduğu Sevan Nişanyan’ın index anatolicus isimli sitesinde bile kayıtlıdır.

Aslında Osmanlı Devleti gibi ırkların ve inançların harman olduğu bir yapıda aydınların etnik kökenleri aranmamalıdır. Ancak Gökalp konusunda fazla süpekülasyon yapıldığı için bu bilgiyi vermek ihtiyacını duydum.

Çetinoğlu: Tahsil ve eğitim hayatı ile alakalı olarak hangi bilgiler var?

Kocakaplan: Babası Tevfik Efendi, Nâmık Kemal’i çok sevmektedir. Nâmık Kemal’in vefat haberini aldığı gün çok üzüldü ve O’nu oğluna anlattı. Fransızca, Arapça ve Farsçayı öğrenmesini istedi. Ziya Gökap, kendisine gösterilen bu istikamette yetişmiştir. Askerî Rüştiye’den mezun oldu. Malatya Mahkemesi Cezâ Reisliğinden emekli olan Amcası Müderris Hasip Efendi’den özel dersler aldı. İslâm Felsefesi, Doğu düşüncesi gibi konularda bilgilerini artırdı, Arapça ve Farsçasını ilerletti. Diyarbakır Mülkî İdadisi’nde Fransızcasını iyice geliştirdi. Ayrıca tabiye öğretmeni Dr. Yorgi’den Yunan filozofları hakkında bilgiler edindi.

Çetinoğlu: İntihara teşebbüs hâdisesi var…

Kocakaplan: Amcasından aldığı İslâmî bilgilerin beslediği imanı ile Dr. Yogi’nin aşıladığı pozitif düşünce arasında çıkan çatışmaya, istibdat-hürriyet fikirleri çatışması eklenince Gökalp büyük bir buhranın içine yuvarlandı. Tahsiline İstanbul’da devam etmek istediyse de ailesi bu isteğe karşı çıktı. İntihar teşebbüsü bu karmaşanın neticesidir.

Çetinoğlu: Materyalist ve ateist Dr. Abdullah Cevdet ile tedâvi vesilesiyle tanışmış olmalı…

Kocakaplan: Evet, Abdullah Cevdet, kolera salgını sebebiyle Diyarbakır’a gelmişti. Bir Rus operatörü ile birlikte Mehmet Ziya’yı, 15 gün devam eden tedâvi ile hayata döndürebildiler. İntihar teşebbüsünde kullandığı tabancanın kurşunu ise ölünceye kadar alnının iç kısmında kaldı.

Çetinoğlu: Ailesi sonunda Mehmet Ziya’nın İstanbul’a gitmesine razı oldu…

Kocakaplan: İstanbul’da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucularından Dr. İbrâhim Temo, Diyarbakırlı İshak Sükûti ile tanıştı ve onların tesirinde kaldı. Yaz tâtilinde Diyarbakır’da pâdişah aleyhindeki bâzı olaylara karıştığı için ders yılı başlangıcında okula kabul edilmedi ve bir yıl süre ile hapse konuldu. Hapishânede yalnızca Kur’an-ı Kerim okumasına izin verildi.  Cezâsı bitince Diyarbakır’a gönderildi. 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edilince Gökalp, tekrar İstanbul’a geldi. İttihat ve Terakki Cemiyeti içerisindeki faaliyetleri ve etkinliği arttı. Mondros Mütârekesi’nden sonra İtihatçılar, ülkeyi terk ettiler. Gökalp kaçmayı kabul etmedi. İşgal kuvvetleri tarafından önce Limni sonra da Malta Adası’na sürgüne gönderildi. Burada diğer sürgünlere konferanslar verdi.

Çetinoğlu: Sürgün hayatından sonra?

Kocakaplan: 19 Mayıs 1921 târihinde İstanbul’a döndü. Bir müddet sonra da Ankara’ya geçti. Osmanlı Devleti’ni kurtarma hayalleri sona ermiş, Yeni Türkiye için çalışmalarına başlamıştı. Fakat Ankara’da geçimini sağlayacak bir geliri olmadığından Diyarbakır’a döndü, muallim mektebine felsefe hocası olarak tâyin edildi. Hocalık yaparken, Küçük Mecmua’yı yayımladı. Derginin 33. sayısında maddî durumu bozuldu. Evini satarak derginin borçlarını ödedi, Telif ve Tercüme Heyeti’nde göreve başlamak üzere Ankara’ya hareket etti. Burada Mustafa Kemal Paşa ile görüştü ve O’nun emri ile  ‘Doğru Yol, Hâkimiyet-i Milliye ve Umdelerin Tasnifi, Tahlil ve Tefsiri‘ isimli çalışmayı hazırladı.

Çetinoğlu: Başka faaliyetleri de olmalı…

Kocakaplan: 1923’te toplanan İkinci TBMM’ne Diyarbakır milletvekili olarak katıldı. Milletvekili iken; Türk Töresi, Türkçülüğün Esasları, Doğru Yol, Altın Işık gibi eserlerini yayımladı. Atatürk, yayımlarından çok etkilendiğini; ‘Bedenimin babası Ali Rıza, hislerimin Nâmık Kemal, fikirlerimin ise Ziya Gökalp’tir.’ diyerek açıklamıştır.

Meclis çalışmaları, yazdığı eserler ve millî eğitimle ilgili düzenlemelerde aldığı aktif görevlerden dolayı çok yorulup hastalandı. Hastalığı dayanılmaz bir hal alınca İstanbul’a gönderildi. Fransız hastahânesi’ne yatırıldı. Yapılan tedâvi ve müdâhaleler netice vermedi, 25 Ekim 1924 günü saat 04,49’da vefat etti.

Çetinoğlu: Cenab-ı Allah af ve mağfiretini lütfeylesin. Rahmetli nasıl bir kişiliğe sâhipti?

Kocakaplan: Son derece mahcup bir insandı. Maddiyata önem vermezdi. İttihat ve Terakki’nin iktidar yıllarında el üstünde tutulmasına rağmen, bu durumdan maddî mânâda faydalanmayı aklına bile getirmemiştir. Diyarbakır’da amcasının kızı ile evlendikten sonraki birkaç yılı hâriç, hayatının hemen tamamı, yokluk ve ihtiyaç içerisinde geçmiştir.

İlk karşılaştığı kişiler O’nun bu sessiz ve sıkılgan tavrını hep şaşkınlıkla karşılamışlardır. Dostları arasında heyecanlı, sürükleyici, vukuflu ve uzun konuşmaları ile tanınan bu fikir adamı, içine kapanık tavrını daima muhafaza etmiştir.

Çetinoğlu: İttihatçılarla birlikte yurt dışına kaçmayı reddedişi ile alakalı gelişmeleri lütfeder misiniz?

Kocakaplan: Ziya Gökalp, en zor şartlarda bile milletine güvenini kay­betmedi. Bükülmez bir irâdeye sahiptir. 18 yaşındaki intihar teşebbüsü ve bundan kurtuluşu Gökalp’ı zorluklara ve çilelere karşı dayanıklı yap­mıştır. 19 Mayıs 1919 günü çıkarıldığı sıkıyönetim mahke­mesinde, mahkeme başkanı Mustafa Nâzım Paşa’nın ‘Erme­ni katliamına siz fetva vermişsiniz, doğru mu?’ şeklindeki sorusunu, ‘Milletimize iftira etmeyiniz. Türkiye’de bir Erme­ni katliamı değil bir Türk-Ermeni mukatelesi (çatışma/karşı­lıklı öldürme) vardır. Bize arkadan vurdular, biz de cevap verdik.’ şeklinde cevaplandırması, onun pervasızlığını gös­teren önemli bir olaydır.

Mahkeme başkanı, böyle cevap alacağını tahmin etmemişti, ağzı açık kaldı. Kaşları alnına tırmanmış, gözleri fal taşına dönmüştü.

Demek tehcir (Ermenilere mecburî yer değiştirtme) işlemini de mâzur görüyorsunuz? diye bağırdı.

Gökalp, Diyarbekir şivesiyle:

Tebii! demekten çekinmedi.

Bundan sonra, divanca en ağır, en korkunç suç sayılan şeyler birer birer sıralandı. O, hepsini birer birer:

Tebii! ile cevaplandırdı.

Divanı-ı Harbin kanlı dekorundaki azametli gösterişi yı­kan bu cevaplarda bütün bir târih vardır. Çünkü bu cevap­ları aldıktan ve salonda bu cevapların uyandırdığı hayranlık uğultusunu duyduktan sonra, hâkimlerle sanık­lar arasındaki mesâfe kalkmış ve her iki taraf da müşterek bir düşman karşısında bulunduklarını anlamışlardı. Mahkeme Başkanı Mustafa Nâzım Paşa’nın istifa kararında bu tarihî ânın tesiri büyüktür.

Ziya Gökalp, velilere mahsus vekarı, namus ve faziletle aydın yüzü, inandırıcı, vecdli ve ilmî heyecanıyle bir çocuk gibi girdiği divandan işte böyle bir kahraman olarak çıkmıştı.

Malta sürgünlüğü sırasında, günlerini arkadaşlarına kon­ferans vererek geçirmesi, Gökalp’ın ümit yüklü bir kişiliğe sahip olduğunu da gösterir.

 

İSA KOCAKAPLAN

1956 yılında, vaktiyle Çankırı’nın, 1995 yılından itibâren Karabük’ün ilçesi olan Eskipazar’da doğdu.      İlk ve ortaokulu İstanbul’da okudu. İstanbul, Tunceli ve Kırşehir İlköğretmen okullarında devam eden lise öğrenimini Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulunda tamamladı. 1974-1975 yıllarında Siirt ili Eruh ilçesinde ilkokul öğretmenliği yaptı. 1979’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ile Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerini bitirdi. Çeşitli ortaokul ve liselerde Türkçe/Edebiyat öğretmenliği yaptı. 1990 yılında ‘Yahya Kemal’in Şiirlerinde Edebî Sanatlar‘ isimli tezi ile İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde yüksek lisansını bitirdi ve aynı yıl Kültür Bakanlığı bünyesinde çalışmaya başladı. İstanbul İl Kültür Müdürlüğünde Müdür Yardımcılığı ve adı, 1997’den sonra Ansiklopediler Yayım Müdürlüğü olarak değiştirilen İslam Ansiklopedisi Müdürlüğü görevlerinde bulundu. Şubat 2001-Eylül 2005 târihleri arasında Türk Edebiyatı Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. 2002 Aralık ayında İl Kültür Müdürlüğü Müdür Yardımcılığı görevinden emekliye ayrıldı. O târihten itibaren İstanbul Kültür Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.

Daha çok biyografi, metin incelemesi ve deneme türünde eserler veren İsa Kocakaplan’ın Hareket, Divan, Türk Edebiyatı, Orkun, Türk Dili, Millî Folklor, Berceste, Bizim Külliye, Varlık vb. dergilerde çok sayıda makale, inceleme ve röportajları yayımlandı.

Kitap hâlinde yayımlanmış eserleri: *Türklük Mücahidi İsa Yusuf Alptekin (Altan Deliorman ve Abdülkadir Donukla birlikte), *Açıklamalı Edebî Sanatlar, *Cengiz Dağcının Dört Romanı, *Gök Kubbemizin Şâiri Yahya Kemal, *Kırım’dan Londra’ya Cengiz Dağcı, *Namık Kemal, *İstiklâl Marşımız ve Mehmet Âkif Ersoy, *Ziya Gökalp, *Ahmet Hâşim, *Türkü Söyleyen Şehirler; *İki Cihan Arasında-1 Şinasi, *İki Cihan Arasında-2 Ziya Paşa, *İki Cihan Arasında-3 Namık Kemal, *İki Cihan Arasında-4 Abdülhak Hâmid, *İki Cihan Arasında-5 Muallim Naci,  *Tür ve Şekil Bilgisi (Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında) (Mehmet Aça ve Halûk Gökalp’la birlikte), *Kırım’ın Ebedî Sesi Cengiz Dağcı, *Üniversitelerde Türk Dili ve Kompozisyon  (Rekin Ertemle birlikte), *Edebiyat Burcu/ Makaleler, *Yahya Kemal’in Şiirlerinde Edebî Sanatlar.

 

Milli Devletlerden Eyalet Devletlere

Barzani’nin Kürt bölgesinde bağımsız bir “Kürdistan” için yaptırdığı referandum mevcut dengeleri değiştirdi.

Barzani’ye İsrail’in açık, ABD’nin örtülü desteğine karşılık, Türkiye, İran ve Rusya yakınlaşarak yeni fakat muhtemelen geçici bir denge oluşturdu. Merkezi hükümet Kerkük‘ü peşmergeden geri aldı.

Ancak Irak’ın bölünmesi ihtimali hala çok güçlü.

Çünkü bölge için ABD ve İsrail‘in tasarladığı ve uygulamaya çalıştığı Büyük Ortadoğu Projesi, Büyük İsrail Projesi ve Büyük Kürdistan gibi birbirini tamamlayan üç uzun vadeli projenin ilk basamağında Irak ve Suriye’nin bölünmesi var. Muhtemelen her iki devlet de üçer parçaya bölünecek.

Arkasından Türkiye ve İran’ın da bölünmesinin planlandığı muhakkak.

Peki, bölme planları ve bölünme riski sadece Ortadoğu için mi geçerli?

Avrupa Birliği Anayasasının kabul edilmemesiyle başlayan süreçte artık AB’nin bütünleşmesi değil, ayrışması konuşulur oldu.

AB ülkeleri de Ortadoğu benzeri bir ayrışmanın başlangıcında. Ama burada ayrışmanın savaşla değil, psikolojik operasyonlarla yönlendirilen kitlelerin “birlikte yaşamama iradesini” ortaya koyduğu “referandumlarla”, oldukça “medeni” usullerle yapılacak.

İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılması İngilizlerin sağlıklı bir kararı mı, yoksa ABD’nin uzun vadeli bir psikolojik savaş ile etkilediği toplumun aldatılması sonucu mu?

AB ülkelerinde başlayan ayrılıkçı hareketlerin devam edeceğine dair işaretlerin ciddiye alınması gerekiyor.

Geleceği aydınlatan ilk işaret fişeği İspanya‘da atıldı. Katalonya‘da ayrılık hareketi kuvvetlendi ve yapılan bağımsızlık referandumunda ayrılık kararı çıktı. Katalonya’da ve Barzani Bölgesinde aynı zamanda bağımsızlık referandumu yapılması herhalde tesadüf olamaz.

İspanya’da Bask bölgesi de yakında bağımsızlık isteyebilir.

Sırada halkının kendini Alman olarak görmediği bilinen Bavyera Eyaleti’nin Almanya’dan ayrılması olabilir.

Fransa’da Korsika adasının ayrılması, Belçika’nın Flamanya ve Valonya diye ikiye bölünmesi hiç sürpriz olmayacak.

İtalya’da (Venedik‘in başkent olduğu Veneto bölgesinde) Venetolular, Mart 2014’teki gayri resmi referandumda yüzde 89 oranında bağımsızlık fikrine “evet” demişti.

İskoçya‘nın İngiltere’den ayrılması, yapılan referandumda yüzde 55 “hayır” oyu çıkması ile şimdilik gündemden kalkmış gibi görünse de, İskoçya’nın yakın gelecekte bu rüzgârdan etkilenmemesi imkânsız.

AB ülkelerindeki bu ayrışma temayülünü besleyen, alttan alta destekleyen ABD’nin bu tavrında ABD Dolarını dünya ticaretinin tek parası olarak kabul ettirmeye çalışmasının payı büyük. Böyle olunca ABD gerekli gördüğünde karşılıksız olarak istediği kadar dolar basabiliyor. Sadece kâğıt basarak ekonomisini canlandırabiliyor, başka ülkelerin ekonomisini manipüle edebiliyor.

Bu sebeple ABD için Dolara karşı rakip olan Euro’nun etkisizleştirilmesi çok önemli.

Fakat daha da geniş bir pencereden bakarsak başka gerçekleri de fark edebiliriz.

***************************************

İkibin Devletli Bir Dünya

Ortadoğu ve AB’de güçlenen ayrılıkçı hareketlerin birçok devletin parçalanması ile sonuçlanacağını öngörmek kehanet sayılmamalı. Hatta dünyadaki çok sayıda ülkede ayrışma olabilir. Ulus/milli devletler bölünerek eyalet devletleri diyebileceğimiz devletçikler ortaya çıkarılabilir.

Ocak 2015’de yazdığım “İki Bin Devletli Bir Dünyaya” başlıklı yazımda yer alan bilgilerin bugünkü gelişmeleri anlamada faydalı olacağını sanıyorum. (Bu bilgileri Prof. Dr. Anıl Çeçen‘in on sayfalık “Süper Zenginler Bölücülük Yapıyor” başlıklı makalesinden almıştım.)

  • Yirminci yüzyılageçerken dünyada sadeceyirmi devlet vardı.Yirmi birinci yüzyıla geçerkeniki yüz civarında devletortaya çıktı.

Bu nasıl oldu? Birinci ve ikinci dünya savaşları sonucunda imparatorluklar ortadan kalktı, sömürgeler tasfiye edildi ve daha sonra da sosyalist sistem ortadan kaldırıldı.  Yirminci yüzyıl içinde gerçekleşen bu üç büyük dönüşüm sayesinde, imparatorluklar parçalanarak ulus/milli devletler ortaya çıktı. Yeni siyasal  yapılanmalarla devlet sayısı on misli arttı.

  • Bu gibi konularla ilgilenen bazı uzmanlar,küresel emperyalizminhedeflerine göre,iki yüz devletin yeterli olmadığını,geçen yüzyılda olduğu gibidevlet sayısınınen az on misli dahaartırılması yani2000 devletli bir dünya olmasıgerektiğini ileri sürmekte.
  • Devlet sayısının artmasımevcut ulus/milli devletlerin bölünmesiylemümkün olabilecektir.
  • Batı kapitalist sistemi tarafından, alt kimlikleri ve etnik grupları ön plana çıkaranmikro milliyetçiliklerkışkırtılacak;var olan ulus devletler parçalanarak,dünyanın her bölgesindeyeni eyalet devletçiklerioluşturulacaktır.
  • Bu geçişi sağlamak için ulus devletlerin ekonomik açıdan dışa açılmaları teşvik edilmekte,etnik gruplar ve cemaatlerbüyük para imkânları ile desteklenmektedir.
  • Daha sonraki aşamada dünya haritasında yer alanküçük eyalet devletleri,kıtalar düzeyinde ya da büyük bölgesel oluşumların çatısı altında,kurulacak makro devletler yapılanmasının içinde bir araya getirilecek.

İki yüz ulus devletin bölünmesi ile ortaya çıkacak iki bin eyalet devleti, beş kıta üzerinde oluşturulacak on büyük federasyonun çatısı altında birleştirilecek ve en sonunda on büyük federasyonun, bir dünya konfederasyonu çatısı altında birleşmesiyle de, yüzyıllardır zenginlerin hayal ettiği bir dünya devleti yapılanmasına geçilecek.

İşte bu noktada hepimizin küresel sermayenin ulus/milli devletleri yıkarak eyalet devletlerine parçalama hedefini iyi bilmemiz gerekiyor.

Bu hedef küresel sermayenin başat olduğu ABD’de, dünyanın belli bölgelerinde uyguladığı bir devlet politikası olarak karşımıza çıkmaktadır. “Büyük Ortadoğu Projesi” gibi.

Böylece, “küresel sermaye Amerikan devletini ve ordusunu kullanarak yeni bir sömürge imparatorluğu peşinde koşmaktadır.”

Birilerinin böyle hesabı var. Ama bizim de bir hesabımız olmalı.

Bir de Allah’ın hesabı olduğuna imanımız olmalı.

20. yüzyılda kurulan yaklaşık 200 devletin dörtte biri Osmanlı Devletinden ayrılanlardan oluşturuldu. Ama Büyük Atatürk önderliğinde verdiğimiz Milli Mücadele ile emperyal hesapların bir kısmını bozduk.

Öğrenilmiş çaresizliği kırmamız lazım.

Bugün de aleyhimize yapılan dış hesapları bozabiliriz. Yine başarabiliriz.

 

Amerika Where’ye Gidiyor?

Bize ne‘ diyenleri duyar gibi oluyorum ama Washington‘un derdi bizi hayli gerdi. Dünyanın II. Dünya Savaşı sonundan beri topu topu 70 küsur yıllık macerasında nerdeyse Tanrı‘nın zâtî ve subûtî sıfatları yakıştırılan ABD’nin gidişatı hiç de iyi görünmüyor dostlar.

Obama ile başlayan dış politik gevşeme Trump döneminde de artarak sürmekte. 9 yıldır Amerika hem içerde hem dışarda güç kaybetmekte. İç meselelerde daha başarılı olmasına rağmen Obama; 2011 yılındaki Libya ve Suriye meselelerinde Bush‘ların Irak‘ta yaptığının tam tersine askerî koçbaşılık yapamadı, yapmadı.

2014‘te Rusya resmen Kırım‘a çöktü ve eski emperyal yöntemle Ukrayna‘dan toprak fethetti. Rusya’ya ceza kesmek adına eskiden olsa yeni bir Kırım Savaşı Koalisyonu‘na girişirdi; sadece ekonomik yaptırımlarla yetinerek petrol fiyatları üzerinden Rus GSYİH‘nı aşağı çekmeye çalıştı.  Başardı da.

Fakat dünya ekonomik büyüklük listelerinde birkaç sıra geriye düşen Rusya, askerî operasyonların getirdiği moral motivasyon ve itibar patlaması ile Donetsk – Luhansk şehirlerinde paramilitarize ettiği Rus Ayrılıkçılar üzerinden resmen Ukrayna‘nın Doğu‘sunu Ukrayna’dan koparma aşamasına hız verdi; bu minvalde epey de yol aldı. ABD’nin ve AB’nin bu konuda ortak tavrı yine yaptırımlara sarılmak oldu.

Yaptırımlar bir şey yapmıyor; Rusların yiyeceği ekmeğin ebadı küçülse de Putin önderliğinde Çarlık zamanından bile daha iyi performans sergiliyorlar kolonyalizm yani yayılmacılık hususunda. Üstüne üstlük “Sıcak Denizlere İnmek” başlıklı geleneksel politikalarında ilk kez Akdeniz‘e yerleşmiş durumdalar.

Amerika‘nın hakkını verelim; IŞİD’le birlikte hem Irak hem de Suriye üzerinden Ortadoğu’yu istikrarsızlaştırmayı başardılar. Fakat tarihî süreç yeni dengelerle yeni güçleri ortaya çıkardı. Rusya’nın 2015‘ten beri hem Lazkiye hem Tartus‘da askerî üsleri vızı vızır.. Türkiye gibi gedikli Amerikan yancısı bir devlet bile Suriye İç Savaşı‘nı bitirmek için Astana Protokolleriyle 2 yıldır Rusya’yla birlikte hareket ediyor. 7 aylık Fırat Kalkanı Harekâtı‘mız da, şimdilerdeki İdlip Operasyonu‘muz da Amerikasızlığın ortak çalışma enstantaneleri..

ABD’nin bölgede açıktan sadece Peşmerge ve PYD / PKK’yı stratejik ortak görme pragmatizmi İran‘ı adeta bölgesel güç haline getirdi. Irak’ta Haşdi Şâbi üzerinden, Suriye’de Hizbullah üzerinden oldukça etkin olan İran; Yemen İç Savaşı‘nda bile Suudî Arabistan‘ı dengelemiş durumda. Katar ve Suriye‘de askerî üs kurmaları da cabası.. Ve üstelik Rusya örneğindeki gibi ekonomik yaptırımlara rağmen.

Tüm bunları Amerika Başkanları seyrediyor. Dahası Donald Trump‘un seçilmesi sona gidişi hızlandırmış gibi görünüyor. Ortadoğu‘daki inisiyatifi geri alamadıkları gibi Kuzey Kore gibi kukla bir devleti bile şu ana kadar halledemediler. Oysa Kovboy eski Kovboy olsa büyük bir askerî şovla ve acımasız bombardımanlarla bir itibar patlaması yaratırdı, biz istemesek de. Şimdiyse ABD Dışişleri Bakanı “İlk bomba düşene kadar diplomasi sürecek” demekte.

Amerika önce İrma ve Harvey Kasırgalarıyla boğuştu ve onlarca insanla 300 milyar dolar kaybetti. İşsizlik ve fiyatlar arttı; büyüme hızı aşağı çekildi. Sonrasındaki Yangın Felâketi‘nin etkileriyse daha büyük olacak. Halen söndürülemeyen yangında 40 ölünün yanında yüzlerce de kayıp insan var. Süper Güç artık bir yangını onca teknolojisine rağmen bir haftadır kontrol altına alamıyor. Dünya ülkeleri de yavaş yavaş kontrollerinden çıkıyor; Körfez Arap Krallıkları hariç.

Trump‘la birlikte dibi görme ihtimalleri Trump sonrası için yeni bir yükselişin psikolojik eşiği olarak kurgulanabilir. Türkiye dâhil halen dünyanın dört bir tarafındaki üst düzey beyinleri transfer edip Yapay Zekâ üzerinden Endüstri 4.0 gibi bir Devrim planlayan bir ülke asla küçümsenmemeli. Ancak şu anki zâhiri görüntü de bu!

Ne demiş şair: “Tarihin eşşek şakasıdır Amerika!

 

Maraş Senin Nazın Var

 

Kahramanmaraş şairi ve yazarı en bol şehirlerimizden biridir. Bu sayfada bulunan hayat hikâyesinde belirtildiği gibi Oğuz Paköz, aynı zamanda tıp doktoru, edebiyat, kültür ve fikir adamıdır.

İnsanlarımız Kahramanmaraş’ı; Abdurrahim Karakoç (1932-2012), Ahmet Tevfik Paksu (1926-2017), Alâaddin Özdenören (1940-1987), Âşık Mahzunî Şerif (1939-2002), Câhit Zarifoğlu (1940-1987), Erdem Beyazıd (1939-2008), Karacaoğlan (1606-1679), Mehmet Âkif İnan (1940-2000), Necip Fâzıl Kısakürek (1904-1983), Rüştü Şardağ (1916-1994), Sütçü İmam (1881-1922) gibi edipleri, hatipleri, şairleri, bestekârları, hocalarıyla ve yazarlarıyla … bir de dondurması ile hatırlar. Dr. Paköz, şehrin hatırlama vesilelerini zenginleştiriyor: İklimi, poyrazı, acı biberi, evliyaları, erenleri, halk filozofları, kendine has örf ve âdetleri, halkın yaşayış tarzı, şehrin ‘Kahraman’lığını tescil eden vatan evlatları ve türküleriyle…

O türkülerden birinin sözleri şöyledir:

Maraş senin yazın var / Çekilmez poyrazın var / Seni sevenlere karşı bir kız gibi nazın var / Nazlanmakta haklısın / Gönüllerde saklısın / Türkiye’de bir tane madalya bayraklısın.

Kitap, adını bu türküden alıyor.

Kahramanmaraş Türkiye’nin renklerini ve zenginliklerini ihtiva eden bir bütün olmakla birlikte, kendine has özelliklere de sahiptir.  Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, son işgal edilen, buna rağmen ilk kurtulan ilimizdir. Denilebilir ki İstiklal Savaşımızın, ilk ümit meşalesi burada yanmış, bütün yurdu aydınlatmıştır.

57. sayfada Cambaz Tuğrul, okuyucuya tatlı tatlı tebessüm ettiriyor: Tuğrul at alım satımı yapmaktadır. Alırken atın bütün kusurlarını derhal görür, bunları bir çırpıda sayar ve satıcının ümidini az da olsa kırarak düşük fiyata satın alır. Satarken de görünür ve görünmez meziyetlerini mübalağalı bir şekilde heyecanla anlatır, yüksek fiyata satar. (s: 57) Kahramanmaraş’ın cambazları çokmuş: inek cambazı, eşek cambazı… Günümüzde cambazlık mesleği araba ve genç sporcu cambazlarıyla devam ettiriliyor. Fakat hiçbiri Tuğrul’un şöhretini aşamamış…

Bir de Fırıldak Ali var… Kahramanmaraş, onun gibi halk masallarını bilen ve ustaca anlatan başka bir masalcı görmemiştir. (s: 60)

Doktora öğrencilerine İngilizce ve Fransızca dersleri veren ilkokul öğretmeninin olabileceğini düşünebilen herhalde çok azdır. Dr. Paköz’ün ilkokul birinci sınıf öğretmeni Vâhit Hoca, Kahramanmaraş’ın meşhurlarındandır. Daima birinci sınıfı okutmuş, eşi ise ikinci sınıfta geçen öğrencileri teslim alıp mezun edinceye kadar okutmuş, dört sene sonra tekrar ikinci sınıf öğrencilerini eşinden teslim almış, mezun etmiş… Bu devir teslim ve mezun etme işlemi meslek hayatları boyunca hiç aksamamış. (s: 62)

Başka bölgelerde bilinmeyen mahallî kelimeler: cücükçü, dönük, salak, küküç, deveme, yuvarlamaç, gıcırtmaç, imirballı ve diğerleri…

Oğuz Paköz’ün zengin bir arşivinin bulunduğu anlaşılıyor: Yıllar itibâriyle Kahramanmaraş’ta, kaç bina, ne kadar cami, mescit, hastane, kilise, Mevlevihane, fırın, çeşme var, hepsini yazmış. Alâkasını merkez ile sınırlamamış, ilçeler hakkında da bilgiler veriyor.

90. sayfada ‘sosyolog‘ Oğuz Paköz, Maraş’ın ‘insan yapısını yazıyor. Yazar, sonraki sayfalarda ise eğitimci, tarihçi, sanayici, konfeksiyoncu, gıda uzmanı olarak karşımıza çıkıyor ve şehrin, bu sahalardaki durumu hakkında okuyucuyu rakamlara dayanarak bilgilendiriyor.

Bütün Yönleriyle Kahramanmaraş Ansiklopedisi‘ olarak da adlandırılabilecek olan Dr. Paköz’ün eseri, bütün bu özellikleri en ince teferruatıyla gözler önüne seriyor. Sayfalar ve satırlar arasında didaktik mesajlar da bulunuyor. Bunlardan birinde, kötülükler kumkuması Goncoloz’un, Bismillahsız işe başlayanlara musallat olduğu anlatılıyor. (s: 72-73)

Doğamız Ağaçlarımız‘ başlıklı bölüm adeta, ilk Türk bestekârı olarak bilinen Abdülkadir Merâgî’nin (1360-1435) Rast Kâr-ı Muhteşem’ini hatırlatan bir orman bestesidir. Fıstık yetiştiriciliğinin incelikleri, pürçenk, melengiç, buttum ve daha nice bitkiler hakkında, ancak botanik ansiklopedilerinde bulunabilecek bilgiler, satırlar arasına serpiştirilmiştir. Demek ki tıp fakültelerimizde bağ-bahçe uzmanı da yetişebiliyormuş.

Yerli halk elbette bilir de, biraz uzakta olanlar için ‘itgülü’ ismi yabancıdır. İlim dilinde ‘roza kanina’ denilir. Sayın Paköz’den öğreniyoruz: Güneye bakan dik ve kurak yamaçlarda yetişen, ilaç olarak da kullanılan bir bitkidir. Alıç, orkide, sedir ile çivi bile çakılamayan demir meşesi ağacının ve menengiç bitkisinin vatanının Kahramanmaraş olduğu bilgisi de bu sayfalarda yer alıyor. Kışın ortasında taze üzüm yiyebilmenin yöntemi de…  (s: 135-181)

Türkiye’nin pek çok yerinde acı toz biber meraklıları, Kahramanmaraş biberini biliyor ve arıyorlar. Her ne kadar Maruga Akrebi* kadar acı değilse de, Kahramanmaraş biberi, alışık olmayanlar için ‘Yandım Allah‘ feryatlarına davetiye yerine geçer.

Dört-dörtlük bir şehir tarihi, şehir kültürü kitabı olan ‘Maraş Senin Nazın Var‘ isimli eser, yurdumuzun özellikli bir vilâyetini tanımak isteyenler içi sıkılmadan okunacak bir rehberdir.

Gitmesek de görmesek de… Kahramanmaraş bizimdir.

Temmuz 2017’de yayımlanan kitap için İletişim Kanalları: Dr. OĞUZ PAKÖZ oguzpakoz@hotmail.com 0.532-263 13 16

*Maruga Akrebi: Atlas Okyanusu’nda, Venezuela’nın kuzeydoğusunda yer alan, Trinidad-Tabago Devleti’ne ait pek çok adadan, yalnızca birinde yetişen biber. İki milyon numune içerisinden seçilen dünyanın en acı biberidir. İlk ısırışta acılığı fark edilemez. Fakat az sonra yiyene ıstırap verir. Dış yüzeyindeki bakteriler, toplayıcının eldivenini aşıp deriyi tahriş etiğinden 3-5 bibere değdikten sonra eldiven değiştirilmek suretiyle işe devam edilebilir.

Dr. OĞUZ PAKÖZ

Kahramanmaraş’ta l947 yılında doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Kahramanmaraş’ta tamamladı. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden 1974 yılında mezun oldu. Mezuniyet sonrası Kahramanmaraş’ta pratisyen doktor olarak meslek hayatına başladı. Askerlik görevi sonrasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesinde biyokimya bölümünde ihtisas yaptı. Mecbûrî hizmetini Çorum, Elbistan ve Kahramanmaraş Devlet Hastânelerinde tamamladı. 1984’ten sonra Kahramanmaraş’ta özel laboratuar çalıştırmaya başladı. Bu görevi 2008 yılının Eylül ayına kadar devam etti. Bu tarihten sonra Kahramanmaraş’ta bir özel hastanede çalışmaya başladı. Hâlen aynı hastanede laboratuar sorumlu doktoru olarak görev yapmaktadır.

Oğuz Paköz evli, dört çocuk babasıdır. Kahramanmaraş’ta uzun bir süre politika ile de ilgilendi. İki yıl (bir dönem) Türk Ocağı başkanlığında bulundu. Rauf Denktaş’ın Kahramanmaraş’ı ziyareti onun başkanlığı dönemindedir. Dört defa Tabip Odası başkanı seçildi. Kahramanmaraş Meslek Odaları Birliği’nin kurucuları arasında yer aldı ve uzun süre başkanlığını yaptı. Yine aynı dönemde Güney İlleri Tabip Odaları Birliği’nin kurucu başkanlığını üstlendi.

Oğuz Paköz 2002 yılında kurulan Kahramanmaraş Kültür ve Sanat Evi (KÜSEV) Derneği’nin kurucularındandır ve derneğin kurulduğu günden beri başkanıdır. Bu derneğin yayın organı olan sanat ve edebiyat dergisi Alkış’ın dernek adına sahipliğini ve başyazarlığını on beş yıldır uhdesinde bulundurmaktadır. Kılgı, Var Varanın-Sür Sürenin, İlk Çıngı İlk Çılgınlık / Maraş Destanı, Bombalar Öldürmez Sevgiyi, Türkülerle Giden İlbey ,         Ahır Dağı Destanı ve Maraş Senin Nazın Var adlarında 7 kitabı yayımlanmıştır.

KUŞBAKIŞI:

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE’NİN TOPLUMSAL YAPISI:

Doç. Dr. Erdinç Yazıcı’nın editörlüğünde Doç. Dr Erdinç Yazıcı, Dr. Sinan Demirtürk, Prof. Dr Tayyip Duman, Prof. Dr. Varis Çakan, Yrd. Doç. Dr Hayri Ulvi, Gizem Yaşar Tutar, Hıdır Düzkaya, Kürşat Tutar, Mehmet Atilla Güler tarafından hazırlanan eser, 16 X 23 santim ölçülerinde, 392 sayfa olarak Temmuz 2017’de yayımlandı.

Türkler uzun bir hikâyenin kahramanıdır. Birinci Dünya Savaşı ile büyük bir çöküş yaşamışlardı. Geçen yüz yılın başında devletlerini kaybetmiş olsalar bile, küllerinden yeniden doğarak, çöküşten yüz yıl sonra bugün Yeni Türkiye ile yeniden târih sahnesine dönüşü başarmışlardır. Bugün, G20 üyesi, yaklaşık 750 milyar dolar GSMH’ya ve çoğu şehirli ve meslekli 80 milyon nüfusa ulaşmış genç Türkiye her bakımdan geçmişten çok farklı imkânlara sâhiptir.

Bugün Türkiye; gelişmiş insan kaynağı, geldiği sanayileşme seviyesi, sâhip olduğu müteşebbis ruh ve genç nüfusu ile bir yandan tarihî mirasını geliştirirken, diğer yandan yeni imkânların eşliğinde umut dolu bir geleceğe yürümektedir.

Kitap, İslam öncesi Türk topluluklarının sosyal özellikleri ve yaşayış tarzlarından başlıyarak geride bırakılan yaklaşık iki bin yılın hikâyesini dikkatlerinize sunuyor. Özellikle son yüz elli yılı ve bugünkü Türk toplum yapısını anlayabilmek bakımından meseleleri geniş bir perspektiften ele almaktadır.

Yazarlar, özellikle modernleşme târihinin dönüşüm problemlerini ekonomiden siyâsete kadar incelerken, sosyal yapıyı değişime zorlayan faktörlere ağırlık veriyor. Ortaya çıkan yeni sosyal dinamiklerin altını çiziyor,  sosyal yapı ve süreçlerin teorik boyutlarını da ihmal etmeden ele alıyor.

AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA ANONİM ŞİRKETİ:

Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay-Ankara. Telefon: 0.312-432 17 98 Belgegeçer: 0.312-432 28 52 www.akcag.com.tr e-posta: akcag@akcag.com

ENVER ATA

Enver Paşa, (İstanbul, 22 Kasım 1881-Tacikistan’da Balh-i Cevan şehri, 04 Ağustos 1922) Türk târihinde en çok tartışılan şahsiyetlerden biridir. O’nu yere göğe sığdıramayanlar da vardır, yerin dibine batırmak isteyenler de… O’nu çok yükseklere çıkarmak veya itibarsızlaştırmak, ifâde bakımından farklı görünse de mânâ itibâriyle aynıdır. İkisi de gerçek dışıdır. Enver Paşa, netice itibâriyle ‘insan’dı. Bütün insanlar gibi kusur ve noksanları da vardı, meziyet ve faziletleri de…

Şurası muhakkaktır: Enver Paşa, döneminin her Türk subayı gibi katıksız-hilafsız vatanperverdi. Türkistan Türklerinin ‘Enver Ata‘sıydı. Şehit olduğunda tabutunun başında muazzam bir kalabalık toplanmıştı. Oradaki binlerce kişinin her biri çocuklarından birine mutlaka ‘Enver‘ adını vermiştir. Özbekistan’da, Azerbaycan’da ve Kırım’da ‘Enver‘ isimli insanların çokluğu, O’na olan derin sevginin göstergesidir.

Birinci Dünya Savaşı’ndan, müttefikimiz Almanya ile birlikte mağlup olarak çıkınca gittiği Almanya’dan, Moskova’nın izni ile Batum’a geçip İkinci İslam Konferansı’nı topladı. 1921 sonbaharında Türkistan’a geçti. Buhara’da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB)’nin komünist rejimine karşı ayaklanan ve ‘Basmacılar‘ denilen hürriyet ve bağımsızlık taraftarı vatansever grupları teşkilatlandırarak komutanlığını üstlendi. Buhara ve Fergana bölgesinde SSCB kuvvetleriyle savaştı. Karşılaştığı her askerî birliği yenerek bölgede denetimi eline aldı. 1922 yılı başlarında Moskova’ya bir nota göndererek, kurduğu hükümetin tanınmasını istedi. Moskova, cevap olarak Enver Paşa’ya Kızıl Ordu’yu gönderdi. Kızıl Ordu çok kuvvetliydi. Girdiği yerde taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmadı. Enver Paşa da bu kırımdan kurtulamadı, şehit oldu.

Emre Ateş’in yazdığı 13,5 X 21 santim ölçülerindeki, 188 sayfalık eserde çok konuşulan ve fakat göz ardı edilen hakikatler okuyucuya sunuluyor:

‘Yavuz ve Midilli diye bilinen gemilerin hesabı hep sorulmuştur da İngilizlerin vermedikleri Sultan Osman ve Reşadiye Dretnotlarının hesabı sorulmamıştır. Çünkü bu hesabın sorulması Yavuz ve Midilli’ye duyulan ihtiyacın sebebi anlaşılacaktır.

O sıralar Mesudiye, Barbaros Hayreddin ve Turgut Reis olmak üzere üç adet gemimiz Karadeniz’dedir. Barbaros saftan çıkarılmış, Turgut Reis ise tâmire alınmıştır. Mesudiye 40 yaşındadır ve  tâmir görmüştür. Karadeniz’deki muhtemel rakibimiz Rusya’da yirmi altı muhrip varken Osmanlı Devletinde bu sayı sekizdir. Rusya, on bir denizaltısı ile Karadeniz’dedir. Gözünü İstanbul’a dikmiştir. Size düşen İstanbul’u korumak ve aynı zamanda doğuda yaşanan savaşa ikmal yapmaktır. Bunları da Ruslara rağmen yapmak gibi mecburiyetiniz vardır.

İngiltere, kömür parasına kadar ödenen gemilerimizi vermemiştir. 2 torpido destroyerimize de el koymuştur.’ (s: 71)

Tam da bu noktada, sorulması gereken soru şudur: ‘Yavuz ve Midilli alınmasaydı, İstanbul nasıl korunacaktı?’

75 ve 76. sayfalarda ‘Savaşa girmeye mecbur muyduk?’ sorusunun cevabı veriliyor: ‘Savaşa girmeseydik İngilizlerin müttefiki olan Ruslar Türkiye’ye girerlerdi. Biz harbe girmeseydik, Rusya’da Bolşevik  İhtilâli olmaz, Çarlık yönetimi, Boğazları ve İstanbul’u ele geçirirdi.’

Enver Paşa’yı sevenler de yerenler de bu kitabı okumalılar.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

BAŞKURT TÜRKLERİNİN TÂRİHÎ DESTANI / İDİGEY ile MORADIM (İZEÜKEY MİNEN MORADIM)

Prof. Dr. Mustafa Arslan’ın hazırladığı 16,5 X 23,6 santim ölçülerindeki 223 sayfalık eserde, târih öncesi ve târih sonrası Türk kültür hâfızasının dış dünyaya yansıyan husûsiyetleri tanıtılıyor.

Başkurt Türkleri, batıda Sura Nehri’nden, doğuda Ural Dağları’na, kuzeyde Fin sınırından güneyde Astrahan’a ve Hazar kıyılarına uzanan İdil Nehri’nin ve kollarının suladığı toprakları içine alan bölgede yaşayan en eski Türk boylarından biridir. Dilleri Kazan Türkçesine yakındır. Günümüzde, Tataristan olarak anılan Kazan Hanlığı ile bir bütün teşkil ediyordu.  Kızıl komünistlerin ‘böl-parçala-yönet’ prensibi ile 1917 yılında ayrı bir yönetim hâline getirildi. 1991 yılında muhtar cumhuriyet statüsü verildi. Başkurdistan Muhtar Cumhuriyeti’nin yüzölçümü 143.600 Km2, nüfusu 3.994.000, başşehri Ufa’dır.

Müslüman olan Başkurt Türklerinin yarıdan azı, Başkurdistan’da yaşamakta ve kendi ülkelerinde üçüncü sırada azınlık durumundadır.  Başkurtların çoğunluğu Rusya Federasyonu, Tataristan, Çuvaşistan ve Sibirya’da yaşamaktadır. İstanbul Üniversitesi’nde Ord. Prof. Dr. unvanıyla tarih dersleri veren Zeki Velidi Togan, Başkurt Türklerindendir.

İdigey ile Moradım Destanı’ndan bir bölüm:

 

İzeükâyzan his anday                                                                                                                                                          Yamanhg eş bulmas, tip,                                                                                                                                                                   Şaw-şıw qupqas Uralda,                                                                                                                                                          Morazım Ural taşlağan.                                                                                                                                                            Dimdeh beye – Narıs bey,                                                                                                                                                                 Bıl gawğanı işetkas,                                                                                                                                                                             Tora beyzan talanıp,                                                                                                                                                                        Bik küp vaqıt intekkâs,                                                                                                                                                             Morazımdı saqırtqan.                                                                                                                                                            Morazım barğas, il yıyıp,                                                                                                                                                            Narıs üzenen qartlığın,                                                                                                                                                            Batırlığı qaytqanın

Ilga tezep höylagas,

Böta ile, tuy yahap,

Morazımdı bey qılğan.

 

İdigey’den böylesine

Kötü bir iş beklenmez diye,                                                                                                                                   Bir düşünce hâkim olunca Ural’da,                                                                                                                                     Moradım Ural’ı terk etmiş.                                                                                                                                          Dim Beyi, Narıs Bey,                                                                                                                                                                        Bu kavgayı işitince,                                                                                                                                                                         Tora Bey tarafından saldırıya uğrayıp,                                                                                                                                    Uzun süredir sıkıntı çekince,                                                                                                                                      Moradım’ı çağırtmış.

Moradım gelince, ili toplayıp,

Narıs kendisinin ihtiyarladığını,

Batırlığının tükendiğini

İle sırayla söyleyince,

Tüm il, toy düzenleyip

Moradım’ı bey kılmış.

 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50                                                  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

KISA KISA… KISA KISA… Sütçü İmam’ıyla (1881-1922),

1-HÜRREM SULTAN: Oleksandra Şutko – Hazal Yalın / Kitap Yayınevi.                                                                                                         2-HARPUT’TA DİNÎ MİMÂRÎ: Dr. Emine Güzel / Çizgi Kitabevi.                                                                                                                        3-OSMANLI’DA MİLLİYETÇİLİĞİN TOPLUMSAL TEMELLERİ: Kemal Karpat / Timaş Yayınları.                                                              4-MİLLÎ MÜCÂDELE GÜNLERİNDE DİN ADAMLARI: Recep Çelik / Atam yayınları                                                                                      5-İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDA TÜRKİYE: Murat Metinsoy / İş Bankası Kültür Yayınları.

 

 

Yunanistan Ayvalığa da, Gözmü Dikti?

Türkiye, Yunanistan kurulduğundan beri Kıbrıs istisna, komşusuna karşı hep bir kayıp içinde ve çok ezik bir ülke olarak davranmakta!

 

Hatta 1897’de gerçekleşen ve bizim pek konuşmadığımız Türk-Yunan Savaşında, Türk Ordusu kesin bir zafer kazanmış olmasına rağmen yine toprak kaybeden Türk tarafı olmuştur.

 

Yunanistan’ın açık bir şekilde Türk topraklarında gözü vardır ve bunu çok açıkça ifade etmektedir.

 

Ege Denizi bir Yunan gölüne çevrilmek istenmektedir. En son Ege’de bulunan Türk Adalarının işgali de, bu planın bir parçasıdır. Yunan Başbakanı Çipras, bir F 16 uçağına atlayıp, Ege’deki adalarımız üzerinde turlayarak hem caka satmakta hem de aklı sıra gözdağı vermektedir.

 

Kıbrıs, Yunanistan tarafından Girit gibi bir oldubittiye getirilerek ilhak edilmek istenmektedir. Ege’de 1947’ye kadar İtalyanların egemenliğinde olan Rodos, İstanköy gibi birçok ada Türkiye’nin sessizliği karşısında Yunanistan tarafından elde edilivermiştir. Tıpkı bugün Türkiye tarafından sessiz kalınan 18 adamızın Yunanistan tarafından işgali gibi!

 

Son yıllarda AKP iktidarı, özellikle hayali talepleri içeren 1936 yılındaki beyanlara dayalı olarak azınlıklara ait vakıf mallarının iadesine karar vererek tek yanlı bir karar aldı. Yunan tarafı bunu zil takıp davul zurna çalarak karşıladı. Ancak karşılığında Yunanistan vede özellikle Batı Trakya’da ki; Türk vakıf malları Yunan hazinesi içinde buharlaşmaya devam etti.

 

Bütün bunların arkasında Yunanistan ve onun gerçek kurucusu olan İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi olduğu kadar onların destekçisi olan devletler ve Türkiye’deki işbirlikçileri vardır.

 

Atatürk’ün “melanet yuvası” olarak nitelediği ve Lozan’da “yurt dışına çıkartmaya muaffak olamadık” dediği patrikhane, Türkiye’de cirit atmakta, ayinler ve haç çıkarma törenleri düzenlemekte, cemaatinin olmadığı yerlere metropolitler atamaya devam etmektedir.

 

Yunan “Megola İdea”sı, Patrikhane tarafından ortaya konmuştur. Türkiye ve Türklere karşı olan bu proje ABD, Avrupa devletleri, Rusya ve İsrail tarafından desteklenmektedir. Bugün Yunanistan tarafından Türkiye’ye karşı yürütülenler de, bu proje kapsamında gerçekleştirilmektedir.

 

Ancak genel plan ve hedefleri, ısrarla Türk Milletinden gizlenmektedir. Konu, Türk Milletinin önüne ya Kıbrıs, ya Batı Trakya, ya Türk Adalarının işgali gibi sanki birbirinden ayrı münferit konularmış gibi getirilmektedir. Oysa biz bu planı ve hedeflerini bir bütün olarak görmeliyiz.

 

Türkiye, 1800’lerin başından itibaren kiliselerle donatılmıştır. Özellikle Rum Ortodoskların yaşadığı yerleşim birimlerine, Avrupa’dan geldiği söylenilen paralarla kiliseler yapılmıştır. Şimdilerde de, bu kiliseleri ve Rumlardan kalma binaları ihya etme dönemidir. Ayrıca Rumlar, Patrikhane öncülüğünde gayrimenkulleri geri talep etme hazırlığı içindedir.

 

Bunlar için seçilen bölgelerden biri de, Ayvalık’tır. Bildiğiniz gibi Ayvalıklı papaz İkonoma, ne yaptığını bilmez Osmanlı idaresinden 1773 yılında bir özerklik belgesi almış ve buna dayanarak Ayvalık’tan Türk varlığını temizlemeye kalkmıştır. Bu durum Cumhuriyet kurulana kadar fiilen devam etmiştir.

 

Bugün aynı mihraklar yerli işbirlikçileri eli ile Ayvalık üzerinde aynı hayali görmeye devam etmektedir. Patrikhane, tarihte olmamasına rağmen kısa bir süre önce Ayvalık Metropolitliği ihdas etmiştir. Patrikhaneye bağlı din adamları Ayvalık’ı komşu kapısı haline getirmiştir. Başta Rahmi Koç, Muhtar Kent olmak üzere tanınmış iş adamlarımız kiliselerin ve şapellerin ihyası için destek olmaktadır. Ayvalık’ın herkes için bir “açık şehir” olarak kabul edilmesi uzun süredir dillendirilir olmuştur. Nedir “açık şehir” olmak? Herkesin gelip yerleşebileceği bir yer olmasıdır, Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümranlık alanından çıkması demektir. Türk olanların 1773-1923 arasında olduğu gibi Ayvalık’tan gitmesi demektir…

 

Kıbrıs’a, işgal edilen Türk adalarına, Batı Trakya’ya, kıta sahanlığı meselesine baktığınız gibi başta Ayvalık olmak üzere Türkiye’nin değişik köşelerinde bu patrikhane ve onun yerli işbirlikçileri ne yapıyor diye dikkatle bakın! Ama tabii ki, öncelikle Ayvalıklılar dikkatle baksın yada kimin bölgesinde benzer oyunlar oynanıyorsa onlar uyanık olsun ve birbirimizi uyaralım! Yoksa bir sonraki, aşamada Yunan Başbakanı Çipras, F 16’sına atlar Ege’de ki, topraklarımız üzerinde hava atmaya başlar!

 

Biliyorsunuz Türk Milleti, Noradunkyan Efendi gibi dış işleri bakanlarının savaş çıkmayacağından adları gibi emin olduklarını belirtmelerine rağmen kısa sürede savaşın çıkması sonucu vatan kaybetmiş bir millettir. Biz Yunanistan’ın ve onun gerçek yöneticisi olan patrikhanenin Ayvalık’a göz diktiğinden adımız gibi emin olduğumuzu ve yerli işbirlikçileri ile saman altında su yürüttüklerini sizlere sunalım da, gerisi size ve görevimizi yaptığımız için Allah’a kalmış olsun.