17.7 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 658

Gökalp Aşısı ve Cumhuriyeti Çeliklemek

27-28-29 Ekim tarihlerinde Aydınlar Ocakları’nın “21. Yüzyılda Türk Kültürü ve Medeniyeti: Sorunlar ve Gelecek Tasavvuru” ana başlıklı 46. Büyük Şura Programındaydık. Daralan düşünce dünyamız ve içten içe kaynayan coğrafyamızla alâkalı önemli tebliğlerin sunulduğu, tartışmaların yapıldığı verimli bir organizasyondu.

Nihayetindeki Polatlı gezisinde Sakarya Meydan Muharebesi‘nin geçtiği alanları ve olanları gördüğümüzde ise bir tarihçi olarak tarihsizliğimizin asıl talihsizliğimiz olduğunu bir kez daha hatırladım.

Çanakkale‘yi çok şükür içselleştirdik, Sarıkamış‘a her yıl devlet erkânıyla yürüyüşler var ve yeni yeni Kut’ul-Amare‘yi anmaya da başladık. Başladık amma bu savaşlar kazansak da kaybetsek de Osmanlı‘yı bitiren savaşlardı. Fakat bizim bu son devletimiz Kurtuluş Savaşı‘yla doğdu.

Sakarya Savaşı Adapazarı‘nda değil Sakarya Irmağı’nın Ankara’ya 60-70 km. yakınlığında oldu ve 22 günde tam 5.713 vatan evlâdı mertebesini buldu, 20 binden fazla da yaralı. Dahası mevziler yerli yerinde; sıksan toprağı şehit kanı ve mavzer mermisi fışkıracak.

24 yıl Ankara‘yı yöneten bir Büyükşehir Belediye Başkanı‘nın her işe kalkışıp da burayı es geçmesinin tahlilini Kadir Mısıroğlu‘na bıraksak ve Şura’daki bazı can alıcı bildirilere baksak.

Prof. Yümni Sezen‘in “Türkiye ve Dinî Meseleler” tebliği FETÖ’yle ilgili ilk uyarıcılardan biri olarak tarihe yeni dönemde düşülen yeni notlardı. Prof. Özkul Çobanoğlu‘nun “Kültürel Güvenlik” kavramı ve Prof. İskender Öksüz‘ün “Türk Kültürü” bağlamındaki tespitleri oldukça orijinaldi.

Yazar Gazi Karabulut kardeşim son anda gelemese de “Türk Milliyetçiliği Hareketinin Türk Coğrafyasındaki Jeostratejisi Nasıl Olmalıdır?” başlıklı makalesindeki tespit ve teşhislerle dikkat çekti. Özellikle “Küreselleşmenin Sebep Olduğu Problemlere Milliyetçi Çözümler” ve “Sonuç” kısmı tekrar tekrar okunmalı.

Biz de “Gökalp Aşısını Geliştirerek Cumhuriyeti Çeliklemek” başlıklı sunumumuzda yüzyıldır dağınık olan kavram kablolarının ucunu birleştirmeye ve milletimiz / medeniyetimiz için çıkışlar üretmeye gayret ettik. Ve dedik ki:

  • Türkleşmek – Müslümanlaşmak – Toplumculaşmak / Demokratlaşmak – Çağdaşlaşmak

herkes için eşdeğer açıdan mümkün.

  • “Ya o, ya bu”dan “Hem o, hem bu”ya geçmeliyiz. Yani Aristo mantığından Saçaklı

mantığa yada Kuantum düşüncesine.

  • Atatürk gücünü aslında ortaya koyduğu kavramların gücünden alıyor: Bağımsızlık,

özgürlük, eşitlik, adalet, hukuk, insan hakları, demokrasi, kadının değeri, eğitim ve bilim, …

  • İdeolojiler yerine ilkeleri öneriyoruz: Hukukun üstünlüğü, adalet ve eşitlik, gelir

dağılımındaki dengesizlik, refah toplumu, dayanışmacılık (solidarizm), kul hakkının insan hakları oluşu, cumhuriyet ve demokrasi gibi değerler ile kadimden gelen ve ilâhi metinlerle desteklenen tüm insanlığın ortak değerleri.

  • “Milliyette şecere aranmaz” diyen Gökalp’i mi, “Türk ırkı sağolsun” diyen Atsız’ı

referans alacağız? İkincisiyle üniter yapıyı birarada tutamayacağımız açık. ‘Millet’i kültürel bir topluluk olarak tarifleyen ve “Muasır medeniyet seviyesi bizim için Turan’dır” diyen Ziya Gökalp’le olan-biteni tekrar anlamlandırmamız elzem.

  • Hâsılı bu topraklar bizden ruhî bir Rönesans bekler. Aklın rehberliği ve ahlâkın

öncüğünde. “Ordular! Birinci hedefi”miz artık budur.

 

Çiçekler Karda da Açar İdealist Doktorun Doğu Anadolu Hatıraları

0

Kitabın yazarı Ahmet Nâbi Kızmaz 1968 kuşağı gençlerindendir. Kitabına, yazdıklarının ‘bir meydan okuma‘ olduğunu söyleyerek başlıyor. Kime meydan okuduğunu da okuyucuyu merakta bırakmadan açıklıyor: Önce ‘cahilliğe!’ Sonra… Sonrası: Kitapta…

Ortaokula başlayacağı gün, babasının hürmet ettiği kasaba eşrafından Hasan Efendi, ‘Oğlunu okut da mezarının başında saz çalsın‘ diyerek cahilliğe mersiye yazmıştır. Baba, cevabını oğluna söyler: ‘Oğlum okumayacak da kim bu memlekete hizmet edecek?’ Mesaj alınmıştır. Okur ve doktor olur. İş, doktor diploması almakla bitmiyor. Arkadaşları ‘iyi bir yere tayin‘ için eşikler aşındırırken O, gönüllü olarak Hakkâri’nin Yüksekova İlçesi’ne gitmek istediğini söyleyerek yeni evlendiği eşiyle birlikte yola koyulur.

İstanbul’dan Hakkâri’ye gidiş, Jonh Steinbeck’in  (1902-1968) yazdığı ‘Gazap Üzümleri‘ isimli, tuğla kalınlığındaki kitapta anlatılan yolculuktan daha meşakkatlidir. Buna rağmen şikâyetçi değildir. Bilir ki ‘şikâyetler mihneti, şükürler nimetleri artırır‘. En büyük şansı da kendisi gibi idealist olan eşidir. Fakat heyhat! Cenab-ı Allah, bu idealist kullarını sanki imtihan etmektedir. Sabır ve tahammülleri, nimetleri değil; mihnetleri çileleri artırır. Onlar, bu imtihanı da ‘nimet’ olarak kabul edenlerdendir. Bilirler ki; hayatın her safhası imtihandır. Başarının mükâfatı mutlaka verilecektir.

Yazar, başından geçenleri yazmıyor, yakın bir dostuna, balayı günlerini anlatır gibi konuşuyor. Çok samîmi ve sade ifadeler kullanıyor. Mutluluğun tablosunu kelimelerle çiziyor.

Nâzım Hikmet, ‘Saman Sarısı‘ başlıklı şiirinde; canciğer dostu Abidin Dino’ya, ‘Mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?’ diye soruyor. Takma kafa, çakma akıl ile ahkâm kesen solun bülbülleri, ‘Mutluluk‘ isimli tabloların, Hikmetov’un isteği üzerine Abidin tarafından yapıldığı yalanını söyler dururlar.  O tabloları, Amerikalı bayan ressam Diane Dengel (1939-2012) yapmıştır. Kızılcıklar bilmezler. Kimseciklerin de bilmeyeceklerini zannederler. Çakma akıl ile başka türlüsü de olamazdı ki…

Dr. Kızmaz’ın hoşuna gidecek bu gerçeği ifade ettikten sonra kitaptaki gerçeklere dönebiliriz.

Kitap âdetâ ‘idealist genç yetiştirme kılavuzu‘ gibidir.

Hiç kimsenin gitmek istemediği taşranın ücra ve mahrumiyetlerle dolu bir kasabasına gönüllü olarak gitmesinin bölge halkında oluşturduğu ilgiyi, sevgiyi ve saygıyı, daha çok çalışmak, daha iyi ve daha çok hizmet etmek için enerji deposu gibi kullandıkça işler kolaylaşır. Eşinden aldığı destekle genç doktor hizmete, ayaklarıyla koşarak değil, kanatlarıyla uçarak gitmektedir.

İlk hasta, tedâvide ilk başarı, ilk ölüm ve ilk otopsi… kaderin kederle birleştiği anlar, insana ıstırap verse de tecrübe ve olgunluk kazandırır. Gönüllülerin, vatan-millet sevdalılarının azmini, 2 – 4 – 8 – 16 – 32 – 64 gibi… geometrik diziler hâlinde artırır. Kimilerinde olgunluk, kibirlenmeye dâvetiyeler çıkartabilir. Allah rızâsını kazanmak için yollara düşenleri, filozof; kâinatın ve cümle yaratıklarının sahipsiz olduğunu zannedenleri de alkolik yapar.

Kitapta yazılanlar, bir halk filozofunun incileridir.

Siz hiç lapa lapa kar yağarken iç çamaşırlarınızla buz kalıplarının küçük bir motorlu tekne gibi hızla akıp geçtiği azgın bir ırmağa girdiniz mi? Bırakınız böyle bir macerayı yaşamayı, tahayyül ettiniz mi?  Genç doktor, karşılaştığı bu ağır mecburiyet karşısında itiraz etmeyi bile düşünmemiş, gül bahçesine girer gibi, yüzme bilmediği halde iki kişinin desteği ile azgın sulara girmiş, engelleri aşarak hastasına ulaşmıştır.

Bu da ‘idealizm’ kavramının kelimelerle çizilmiş tablosudur.

Bitti mi? Hayır! Ertesi gün ve daha ertesi gün yine acil durumlar sebebiyle, yine kar kaplı kervan geçmez yollarda,  kuş uçmaz tepelerdeki köylere yolculuklar vardır. Üçüncü gün bir doğum vak’ası için idealist doktorun idealist eşi de refakat edecektir. ‘Yâr gönlüm seninledir. Çıkalım dağlara dağlara…’ türküsünü çığırarak.

Bizim insanımız müşkülpesenttir: İş yapmazsanız kimseyi memnun edemezsiniz. İş yaptığınızda da herkesi memnun edemezsiniz. Gayrimemnunlar her toplumda vardır. Doktor onlarla da karşılaşır.

Doktorumuz, Ali Şîr Nevâî’nin ‘İş yapmak isteyen imkân bulur, yapmak istemeyen ise bahâne arar.’ Özdeyişini biliyor olmalı ki, hizmetlerini aksatmaz.

Dr. Kızmaz, 13 X 19,5 santim ölçülerinde, 535 sayfalık eserinde, sanki katıldığı engelli(?!) maraton koşusunu anlatmakta, okuyucuyu da kendisi ile birlikte koşturmaktadır. Yorulduğunuzda, siz kitabı bir kenara bırakıp dinlenebilirsiniz. Doktor devam ediyordur.

Zaman zaman geriye dönüşlerle 40 – 50 sene öncesinin Türkiye’sini, sosyal yaşayışını gözden geçirip özetliyor. Anlatılanların hemen hepsi, az veya çok farklarla, hepimizin yaşadığı hâdiseler… Anlaşılıyor: Yazar, bizden biri. Aynı durakta aynı istikamete gitmek üzere birlikte otobüs beklediklerimizden…

Hayatla ölüm arasındaki mesafenin milimetre, ölümle hayat arasındaki zaman aralığının da sâniye ölçüsünde olduğu bir ortamda, inançtan güç alan  ümitler, çâresizlikten teslimiyete hazır düşünceleri mağlup etmeye çalışıyor.

Dr. Ahmet Nâbi Kızmaz’ın ‘Anı Roman‘ olarak vasıflandırdığı kitabının bir cümle ile özeti bu.

Okumanız bir-iki gününüzü alır.

Üzerinizdeki tesiri yıllar boyu devam eder.

CİNİUS YAYINLARI:

Moda Caddesi, Borucu Han Nu: 20, Dâire: 504-505 Kadıköy, İstanbul. Telefon: 0.216-550 50 78

e-posta: iletisim@ciniusyayinlari.com / http://ciniusyayinlari.com

 

 

Op. Dr. AHMET NABİ KIZMAZ:

1946 Yılında Çorum’un Bayat ilçesinin Dorukseki köyünde doğdu. İlkokul, ortaokul ve Liseyi Çorum’da okudu. İstanbul Üniversitesi, Çapa Tıp Fakültesi’nden 1971/1972 ders yılında mezun oldu.

Gönüllü hekim olarak Hakkâri’de görev aldı. Askerliğini Gaziantep’te yaptı. Askerlikten sonra Çorum’un Bayat ilçesine Başhekim olarak tâyin edildi ve 2 yıl Kaymakamlığa vekâlet etti.

Yaklaşık 1 yıl boyunca Almanya’nın Erlangen Üniversitesinde Cerrahî asistanlığı yaptı. Almanya’daki eğitimimi bittikten sonra Çorum sağlık müdür yardımcılığına tâyin edildi. O dönemin siyasî şartları sebebiyle Mardin Gercüş’e sürgün olarak ocak tabipliğine gönderildi. Cerrahi ihtisas imtihanını kazanarak İstanbul Kuledibi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne tâyin edildi. Tiroid hastalıkları ve cerrahisi konusunda TÜBİTAK kanalı ile dünya literatürünü taradı.

Orijinal tez çalışmasını Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Endokrin Nükleer Tıp ve Cerrahî kliniklerinde hazırladı. 1982 yılında ihtisasını tamamlayarak 2 yıl süre ile Karabük SSK hastanesinde Cerrah olarak mecburî hizmet görevinde bulundu. 1984 yılında İstanbul İstinye Devlet hastanesine Genel Cerrah daha sonra Başhekim yardımcısı olarak tâyin edildi. Yaklaşık 3 yıl Cerrahpaşa tıp Fakültesinde oluşturulan Yüksek Tiroid konseyine iştirak etti.

Türkiye’nin en büyük guatr ameliyatlarından birini gerçekleştirdi. Bu alandaki çalışmalarına hâlen devam etmektedir. Terfi ettirilerek Haydarpaşa Numune Hastanesi Başhekim yardımcılığına tâyin edildi. Kendi isteği ile bir süre Taksim İlkyardım Hastanesi Cerrahî servisinde ve Sarıyer İsmail Akgün hastanesinde görev yaptı. Haydarpaşa Numune Hastanesi Başhekim Yardımcılığından İstanbul İstinye Devlet Hastanesi Başhekimliğine nakledildi. Yaklaşık 5 yıl, DETAM (Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü) kuruluşunda haftada 1 gün hayvan deneylerine katıldı. 2003 yılında kendi isteği ile devlet memurluğundan emekli oldu. Hâlen İstanbul’da bir özel hastanede meslekî faaliyetlerine devam etmektedir.

Orta derecede İngilizce, iyi derecede Almanca bilmektedir.

 

KUŞBAKIŞI

KADİM TÜRKLERİN MİTOLOJİK HİKÂYELERİ

Azerbaycan Türklerinden Prof. Dr. Fuzûlî Bayat; 12 X 19,5 santim ölçülerindeki 192 sayfalık eserinde, edebî değerlerimizin bir parçası olan ve ‘mit‘ olarak isimlendirdiği mitolojik halk hikâyelerini inceliyor. Bu kabil incelemelerin neticesinde hikâyeler bir disiplin içerisinde yazılı hâle getirilir. Böylece târihin akışı içerisinde nesilden nesile anlatıla gelirken, anlatanların hayal gücü ile meydana gelebilecek bozulmaların önüne geçilmiş olur.

Yazarın bir tespiti var ki çok mühimdir: ‘Mitolojik hikâyelerin sâhipleri, hikâyeleri teşekkül ettirip sözlü kültürle yaşatanlar ve sonra târih sahnesinden çekilen insanlar ve milletler değildir.  Asıl sâhipler, o hikâyeleri yazıya aktarıp sonraki kuşaklara miras olarak bırakanlardır.’

Yazmış olduğu 33 adet kitabın, sâdece isimlerine bakıldığında Prof. Bayat’ın, tam da bu işin erbâbı olduğunu anlamak mümkündür.

İnsanlar, mensubu bulunduğu milletin husûsiyetlerini ve meziyetlerini; geçmişine ait hamâsî ve mistik hikâyeleri dinlemek ve okumak suretiyle öğrenir. Okuyup öğrendikçe geçmişiyle gurur duyar, geleceğini daha mükemmel şekilde inşa etmeye çalışır.

Târihimizden günümüze intikal eden ilk yazılı belge, Orhun Kitâbeleri’dir. Bu kitâbeler, Göktürklerin ‘Kutluk Devri‘ olarak anılan 682-745 yılları arasındaki üçüncü ve son dönemlerinden kalmadır. Orhun Kitâbeleri, yalnızca eski Türklerden kalma bir millî târih kaynağı olarak değil, aynı zamanda Türk dili ve edebiyatının ihtişamını ortaya koyan, edebî değeri çok yüksek belgedir. O dönemdeki Türkçenin ifâde gücü, cümle yapısındaki disiplin ve sağlamlık ile kelime zenginliği, yabancı dil uzmanlarının bile hayranlığını kazanmıştır. Yine dünya filologlarının kanaatidir: Bir milletin böylesine güçlü bir dile sâhip olması, çok uzun süreli bir târihe ve çok köklü bir kültüre sâhip olduğunun işaretidir.

Tam da bu noktada durup düşünelim: Bay Ülgen’in, Erlik Han’ın baş şahısları olan Yaratılış Destanı, yazıya geçirilebilseydi ne muhteşem bir mirâsa sâhip olurduk. Bozkurt Destanı, Oğuz Destanı ve Abdülkerim Satuk Buğra Han Destanı için de aynı şeyler söylenebilir.

Henüz 60 yaşına bile erişmemiş Prof. Dr. Fuzûlî Bayat’ın, destanlarımızı ilmî araştırmalarla yazılı hâle getirmesi, geç kalmış olmakla birlikte, topyekûn Türk milleti olarak şükranlarımızı hak eden fevkalâde büyük bir hizmettir. Bu büyük hizmetin ürünü olan eseri, çocuklarımıza ve torunlarımıza okutmamak, esere hak ettiği değeri vermemek, aziz Türk milletinin kadirşinaslığı ile bağdaşmaz.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI ANILARI

Kâzım Karabekir Paşa, ‘Doğru görmek, doğru yapabilmek için, daha önceleri yapılanları doğru bilmek şarttır.’ Diyerek, tarihi yapanların hâtırâlarını yazmaları gereğine işaret eder. Önce kendisi bu işârete uygun hareket etmiş, örnek olmuştur.

Doğu cephesi komutanıyken Kurtuluş Savaşı’mızın ilk zaferini kazanan, ilk anlaşmasını imzalayan ve ‘Şark Fâtihi‘ olarak anılan Kâzım Karabekir bu döneme ait bildiklerini ‘İstiklal Harbimiz‘ adlı eserde toplamıştır. Yayım süreci başlı başına bir kitap konusu olan bu önemli eserin dışında Kâzım Karabekir Paşa, Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale, Irak ve Kafkas cephelerinde önemli görevlerde bulunurken de yaşadıklarını bu kitapta anlatıyor.

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK: İstiklal Caddesi Nu: 161-161/A Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-252 47 00

Belgegeçer: 0.212-293 07 23 www.ykykultur.com e-posta: ykypazarlama@ykykultur.com

 

TAŞA KAZINAN İHANET / Ermeni İhânetinin Paris’teki Belgesi

 

Cemal Aydın’ın Fransa’da Ermeni propagandasıyla beyinleri yıkanmış Fransızlarla yaptığı heyecanlı tartışmayı anlatıyor.

Eserde ayrıca savcı katili Yılmaz Güney ve şarkıcı Ahmet Kaya’nın da yattığı Paris’in Peder Lasez (Père Lachaise) mezarlığındaki Ermeni Anıtı’nda taşa kazınmış ihânet belgesiyle karşılaşacak ve gözlerinize inanamayacaksınız. İnsanlık târihinde ilk defa bütün din ve ırklara hor bakmadan kucak açan ve 600 yıl boyunca cihana hükümran olan Osmanlı’yı bu eseri okuyunca bir kat daha sevecek ve takdir edeceksiniz. Cihan Devletimizin krallara taç giydirip, kralları tahtından indirdiği güçlü dönemlerinde niçin soykırım yapmadığını tarihimizle yüzleşmemizi isteyenlere soracaksınız.

TÜRK EDEBİYATI VAKFI:

Divanyolu Caddesi Nu: 14 Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-527 50 32

Belgegeçer: 0.212-513 27 49 www.turkedebiyati.com.tr e-posta: tedev30@gmail.com

 

DERKENAR:

BASINDA DİL YANLIŞLARI

OĞUZ ÇETİNOĞLU ocetinoglu@ttmail.com

‘ALMAK’ FİİLİ

Ücret alınır, eşya alınır, gıda maddesi alınır.

Lokantada veya evde yemek alınmaz, yemek yenilir.

Kahvehânede, pastahânede veya evde, çay-kahve alınmaz, içilir.                                                                                       Banyo veya duş alınmaz, yıkanılır.

Taksi alınmaz, taksiye binilir.

Entel-dantel takımı alkış aldığını yazıp söylüyor. Bâzan da beğeni (?!) aldığını…

Alkışlandığının, beğenildiğinin farkında değil. Vah vah…

Bâzısı da tehdit alıyormuş. Aldıkları tehdidi güle güle kullansınlar. İnşallah fazla para ödeyip de kazıklanmamışlardır.

Bir de rüşvet teklifi alanlar var. Reddetmiş olmakla iftihar ediyorlar. Reddedecekleri teklifi niçin alıyorlar ki?

Bana rüşvet teklif ettiler, reddettim…’ Deseler, küçüleceklerini mi zannediyorlar?

Hayret ki ne hayret…

 

BAKAN BEYDE DİL HASSASİYETİ NOKSANLIĞI

Yeni Bakan, meydan okuyor: ‘Erkek olan şimdi yolsuzluk yapsın…’

Yolsuzluk yapmak için ‘erkek‘ olmak şart mı? Bayanlar yolsuzluk yapamazlar mı?

Sayın Bakan, ahlâksızların, hırsızların yolsuzluk yapmalarını önleyecek tedbirler alındığını düzgün ve doğru bir şekilde ifade edebilirdi.

Etmeliydi.

HER GAZETEYE BİR MUSAHHİH LÂZIM

Bir iş adamı, kendisiyle yapılan röportajda: ‘Herkesin bakmayacağı sakat, hasta ve yaralı hayvanlarla ilgilenmeyi seçtim.’ Demiş.

Doğru yapmış. Allah (cc) râzı olsun.

Fakat doğru söyleyememiş.

Cümlesine, ‘Hiç kimsenin bakmayacağı‘ veya ‘çok az insanın bakabileceği…’ kelimeleriyle başlamalıydı.

İş adamı bilmeyebilir. Fakat onun ifadesini yazısında kullanan tecrübeli gazeteci de mi bilmiyor?

Yazık!

‘OLDUKÇA’ KELİMESİ…

Oldukça yüksek‘ de diyorlar, ‘oldukça alçak’ da. ‘Oldukça’ şişman mısınız, ‘Oldukça’ zayıf mı?

Oldukça yoğun‘ da diyebilirsiniz, ‘Olduka tenha‘ da…

Sıcak için, soğuk için… Zeki için, gabi için… ‘Oldukça‘ kelimesi her bedene uydurulabiliyor.

Her kilidi açan bu maymuncuk, dilimizden onlarca kelimeyi çıkarıp attı.

Ey gafiller! Maymuncuk sizin olsun. Bana Türkçemin zenginliğini verin.

NOKTALARIN SAYISI…

Türk dilbilgisi noktalama işâretlerinde .. (iki nokta yoktur.) Tek nokta veya üç nokta vardır.

Tek nokta var, üç nokta var… ikinin hatırı kalmasın‘ diye düşünen, başına huni koymadan sokağa çıkamayan obez kafanın çiroz zekâlıları… Behey Türkçe katilleri!

: (iki nokta) üst üste yerine (çarpıttığınız Türkçe ile sorayım) ‘oldukça önemsediğiniz’ durumlarda üç nokta üst üste kullanmayı deneyimsemeniz olası mıdır?

KISA KISA… KISA KISA…

 

1-İSLAM İKTİSADINDA SOSYAL ADALET: Zeynep Özbek, Firdevs Bulut / İktisat Yayınları

2-MEHMED ZAHİD KOTKU: Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan / Server Yayınları.

3-ANADOLU’DA BEKTAŞİLİK: Suraiya Faroqhi / Alfa Yayınları.

4-ATATÜRK’ÜN İSTİHBARAT FAALİYETLERİ: Ümit Doğan / Kripto Basın Yayın.

5-EBU SEHL NUMAN EFENDİ / BİR OSMANLI ALİMİNİN ÇİLELİ YILLARI: Mehmet Kalaycı, İsmail Alper Kumsar / Hitabevi

 

 

İyi Parti’de Teşkilatlanma

İYİ PARTİ merkez teşkilatlanmasını tamamladı. Önce Kurucular Kurulu belirlendi. Kurucular Kurulu partinin Genel Başkanını, Genel İdare Kurulunu ve Merkez Disiplin Kurulunu seçti.

Genel İdare Kurulu içinden seçilen Başkanlık Divanı belirlendi. Başkanlık Divanı partinin Genel Başkan, Genel Başkan Yardımcıları, Genel Muhasip ve Genel Sekreterden oluşan en üst icra organıdır. Genel Başkan başkanlığında toplanan Başkanlık Divanı üyelerinin görev dağılımı yapıldı.

Şimdi gözler il ve ilçe teşkilatlarının kimlerden oluşacağına çevrildi.

Bunun, sürecin en zor safhalarından biri olduğu kuşkusuz.

İyi Parti hareketinin öncüleri MHP içindeyken başlattıkları siyasi mücadele safhalarından bugüne kadar hemen hemen hiç hata yapmadı.

Kendilerini kurtarıcı olarak gören toplum kesimlerinin beklentilerini karşılayan, kitlelerin coşkulu ümitlerini canlı tutan doğru siyasi tercihlerde bulundular.

Parti bir siyasi partinin devamı olmayacak. İlk seçimde iktidar olmak, partinin genel başkanını Cumhurbaşkanı seçtirerek güçlendirilmiş bir parlamenter sisteme dönmek için iddialı. Bunun için alışılmış siyasi kategorilerin hepsinden oy almak üzere yapılandı.

Görevlendirmelerde birinci ölçünün “liyakat” olması kabul edildi.

Merkez teşkilatının organlarını oluştururken bir yandan MHP kökenli milliyetçilerin makul bir ağırlıkta olması sağlandı.

Diğer taraftan milli görüş ve sosyal demokrat kökenli siyasetçiler ile bir siyasi parti tecrübesi olmayan yeni siyasetçilere kendilerini yabancı hissetmeyecekleri bir ortam yaratıldı, önemli görevler verildi.

Böylece parti, bilgili, tecrübeli, hizmet etmek yeterliliği olan ve toplumun benimseyebileceği vatansever insanlardan oluşan geniş bir isim havuzundan seçim yapma şansı elde etti.

Tüzüğü ve programında belirttiği gaye ve ilkeleri benimseyen çok nitelikli bir kadro oluşturdu.

Toplumun tümünü kucaklayan bir kadro, program ve demokratik bir tüzükle milletin huzuruna çıktı.

Parti için çok İYİ bir isim ve güneş gibi sımsıcak bir amblem seçimi de doğru tercihlerden biri oldu.

Günlük hayatta en çok kullandığımız, ideolojik bir çağrışım yapmayan, pozitif bir kelime İYİ.

İYİ Parti ismi ve güneş amblemi ilk önce kısa bir şaşkınlığa sebep oldu. Ancak herkes tarafından çok kısa zamanda benimsendi. Özellikle de gençler çok çok beğendi.

Kısacası süreç iyi yönetildi.

Ben il ve ilçe teşkilatlarının oluşumunda da ciddi hatalar yapılmayacağına inanıyorum.

Parti üst yönetimi merkez teşkilatlarında oluşturduğu kompozisyonu yerel teşkilatlarda da sürdürmeye kararlı.

Farklı siyasi parti kökenli olanların dengesi, cinsiyet kotası, gençlerin oranı, il ve ilçenin özelliklerine göre güçlü sosyal grupların temsili ve görevlendirilecek kişilerin farklı kitlelerle olan iletişim becerileri dikkate alınacak.

Gerek il yönetimleri ve gerekse ilçe yönetimlerinde başkan olarak görevlendirilecek kişilerin yönetim organları için sunduğu listeler partinin hedef kitlesini ve ilkelerini temsil etmemesi halinde müdahale edilecek.

Titiz bir çalışma ile İYİ bir sonuç elde edilecek.

İlk etapta 30 civarında ilde kurucu il başkanlığı için görevlendirmeler yapılacak. Daha sonra her hafta 10 civarında il için görevlendirme yapılabilir.

Hatalar olmaz mı? Elbette olur. Ancak hata oranının minimum düzeyde olması için çalışılıyor.

AKP, CHP, MHP ve diğer partilerin il ve ilçe teşkilatları sizce mükemmel mi? Her partide bir takım kişilerden şikâyet olur. Ancak partiye oy verip vermemeyi etkileyen asli unsur bu kişiler değildir. Elbette etkileri vardır ancak sınırlıdır.

İnsanlar daha çok lidere ve partinin genel siyasi çizgisi ile duruşuna oy verir.

Ben yıllarca oy verdiğim partiye liderini ve il yönetimini beğendiğim için değil, bunlara rağmen siyasi çizgisi için oy verdim. Parti bu çizgiden uzaklaşınca da İ Parti’de siyaset yapmaya karar verdim.

CHP’lilerin ve MHP’lilerin çoğu partinin siyasi konumu, AKP’lilerin çoğu ise lideri için oy verir.

İYİ Parti’ye oy vereceklerin çoğunluğunun hem Meral Akşener’in kişiliği ve liderliği için, hem de partinin siyasi çizgisi için oy vereceği kanaatindeyim.

Yeni kurulan bir partide “şu şahıslar olursa parti ölü doğar” gibi moral bozucu kulis söylentilerini doğru bulmuyorum. Merkez teşkilatı için de bu tür söylentiler çıkarıldı. Organlara seçilenler belli olunca bu söylentiler bitti.

Şimdi il ve ilçelerde benzeri sözler ediliyor. İnanıyorum ki bunlar da aşılacak.

İYİ niyetli kişilerin sakıncalı gördüğü kişilerle ilgili bilgi ve görüşlerini yetkililere iletmesi fakat dediği olmayınca küsmemesi gerekir.

Partin lideri Meral Akşener çok tecrübeli bir siyasetçidir. Ayrıca anket ve araştırmalar yaptırarak geniş bir istişare ile karar veren bir liderdir.

İYİ Partinin bu süreci en az hata ile geçeceğine inanmak gerekiyor. Bir miktar hatalar olursa da zaman içinde düzeltilir.

*********************************

Partinin Adı ve Amblemi

İYİ yazısının Kayı Boyu’nun damgasını çağrıştırdığı gerekçesiyle partinin kapatılması için saçma sapan davalar açılması bile rakiplerin ne kadar korktuğunu göstermekte.

“Kayı damgası kullandığı için partinin kapatılması gerektiğini savunanların bir kısmının MHP’li olması ilginç. Sanki MHP’nin üç hilali bir Türk Devletinin bayrağı değilmiş gibi.

Kayı damgası bir devlet bayrağı değil, Türklerin Orta Asya’dan beri kullandığı bir işaret. Kayı Boyu da bunu kullanmış.

Bu benzerlik beni mutlu ediyor.

Bu işaretin kullanılmasında hukuki hiçbir sakınca yok. Kaldı ki partinin sembolü bu işaret değil güneş. İYİ yazısının Kayı damgası ile benzerliği de bu kelimeyi kullanmamıza engel olamaz.

Partinin sembolü olan güneş ise (Orta Asya’dan bu yana Türk boylarında yapıldığı gibi) “devletimiz sonsuz ve mutlu olsun” diye kullanılan bir işarettir. İyi Parti’nin “adaletten ve milletimize hizmetten sapmayacağız” sözünün imzasıdır.

Güneşi “maklubeye” benzeterek FETÖ bağlantısı çıkarmaya çalışan kripto FETÖcüler bile çıktı. Bunlar yedikleri maklubelerin hasreti içinde olmalılar ki, Allah’ın güneşini gösteren işarette dahi yedikleri bu yemeği görmekteler.

Böyle saçma iddiaların hukuki hiçbir karşılığı yok. Kervan yürüyecektir.

Bu tür sataşma ve açılan davaları siyaseten İYİ Parti için faydalı buluyorum. Hem İYİ Partinin reklamını yapıyorlar ve hem de korkularını açığa vuruyorlar.

 

Çer-Çöp Siyaseti

“Şecaat arzederken merd-i kıptî sirkatin söyler”. //Koca Mehmet Ragıp Paşa

(Mayası bozuk olanlar, söz esnasında farkında olmadan kabahatlarini îma ederler.)

Tarihte öyle vakalar vardır ki ibretlik derslerle doludur. Kimi insan bu vaka ve olaylardan kendine ders çıkarır hayat boyu düzgün bir çizgide yaşamayı şiar edinir; ama bazıları da vardır ki; karakterinin icabı, çer-çöp ve necaset içerisinde bir ömür tüketir.

Yukarıdaki sözlerimi vereceğim iki örnekle teyit etmek istiyorum.

Atatürk, Kurtuluş savaşında Yunan askerlerini yenip Başkomutanları Trikopis’i Uşak’taki karargâhında karşısına getirdiklerinde esir komutanı ayakta karşılar ve yenilginin ezikliği ve utancı içinde olan Trikopis’e şu cevabı verir. “Üzerinize düşen vazifeyi ifa ettiğinize kailseniz müsterih olunuz. En büyük kumandanlar için de esaret mukadder olabilir. Dedikten sonra mahiyetindekilere; Türk misafirperverliğinin gereği ne ise esirlere de o şekilde davranılmasını emir verir.

Vereceğim ikinci örnek ise Adnan Menderes’in başbakanlığı döneminde İsmet İnönü ile birlikte Menderes, İngiltere’ye giderler. Bir binanın kapısından çıkarken Adnan Menderes İsmet İnönü’ye yaşça büyük olmasından dolayı yol vermek ister. İsmet İnönü, Menderesin kolundan tutar ve:

Sen T.Cumhuriyetini temsil ediyorsun” diyerek onun önden çıkmasını sağlar.

Şu zarafeti, güzelliği ve devlet adamlığı zihniyetini görüyor musunuz?

Ama şimdi siyaset ve devlet hayatı sahnesinde böyle olaylara rastlayanınız varmı? Özellikle İktidar partisinde tek söz sahibi olan C.Başkanı. Onun haricindeki bakanlar, vekiller, yandaş kalemler adeta C.Başkanı’na trollük yapmakla vazifeli sayıyorlar kendilerini.  Siyasi rakiplerine en acımasız sözlerle saldırıyorlar çamur at izi kalsın kabilinden ortalık iftiralardan geçilmiyor.

Yeni bir Parti kuruldu “İYİ PARTİ” beğenirsiniz veya beğenmezsiniz ama daha kurucusunun dahi medya ve basında hiçbir demeci yayınlanmadan saldırıya geçmek nasıl bir akıl tutulmasıdır anlaşılması gerçekten güç.

“Kurucuları hiçbir siyasi partide yer bulamamışlar da, çerden çöpten adamlardan meydana gelmişlerde, Pansilvanya’ın uzantısıymış da” aman Allah’ım daha neler neler.

Hâlbuki sonradan öğrendiklerimize göre; Türk insanı henüz Pansilvanya’nın adını ve yolunu dahi bilmezken bu muhteremler, Pansilvanya denen yere seferler düzenleyip, el-etek öpmeğe giderlermiş.

Ne diyelim herkesin meşrebi ne ise yolunu da ona göre çizermiş. Allah bu tür insanlardan Türk Milletini korusun.

Kalın sağlıcakla.

 

Kıbrıs Gazisi, Emekli Yarbay ve Yazar ATİLLA ÇİLİNGİR ile ÖNCE VATAN İsimli Son Kitabı Hakkında Konuştuk. (BİRİNCİ BÖLÜM)

Oğuz Çetinoğlu: Ömrünü enternasyonalizmin hizmetine adayan Tevfik Fikret gibi ‘Vatanım ruy-i zemin, milletim nev’i beşer‘ mısrasının manasını anlamamış olsa bile, orada ifâde edilmek istenen zihniyeti, hayat felsefesi olarak benimseyen insanlarımızın sayısı giderek artıyor. Böyle bir zaman diliminde ve böyle bir ortamda; burcu burcu vatan sevdasını, bayrak bayrak millet sevgisini doyasıya teneffüs ettiren bir kitap yazdınız: ‘Önce Vatan’ Sizi, bu kitabı yazmaya sevk eden sebepler nelerdir?

Atilla Çilingir: Değerli Hocam, Öncelikle şu hususun altını kalın harflerle çizerek sorularınızı cevaplandırmak isterim: Ay Yıldızlı Al Bayrağımız altında yaşamaktan onur duyan, Büyük Türk Milletin ayrılmaz bir parçası olmanın gururunu taşıyan her yurttaş gibi; ‘vatan, millet, devlet, bayrak’ kavramları benim mukaddesimdir, vazgeçilmezimdir. Kaldı ki, atalarımız ardımızda kalan o binlerce yıllık muhteşem tarihimizi, bu dört önemli kavram üzerine inşa etmişlerdir.

Ben, devletimizin yüksek menfaatleri için 1974 yılında ata yadigârı Kıbrıs adasında savaşmış bir Muharip Gaziyim.

Günümüz Türkiye’sinde; bizi birbirimize bağlayan bu dört önemli kavramın kimilerince görmezden gelindiği, kimilerince yaşadığımız dünya şartlarında artık ‘dünya vatandaşlığı’ kavramı geçerlidir algısının yaratılmaya çalışıldığı bir süreç yaşanırken; Bu önemli kavramlara değinmek, Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu son vatan topraklarımızda kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, ancak O’nun göstermiş olduğu ilkeler doğrultusunda çağdaş yarınlara ulaşabileceğine dikkat çekmek benim için önemli bir vatan görevidir.

Türk Milleti; asırlar boyunca devlet kurduğu, yaşadığı her coğrafyada; ‘Önce Vatan’ kavramını canından da aziz bilmiştir. Vatan tehlikeye düştüğünde; hiç tereddüt etmeden canını da, malını da bu uğurda feda etmiştir. İşte bu kitabım bu tarihi niteliğimizi unutanlara, unutturmaya çalışanlara cevap olması için kaleme alınmıştır.

‘İki binli yılların’ başlamasıyla birlikte, ülkemiz üzerindeki emellerinden hiçbir zaman vazgeçmeyen emperyalizmin acımasız yüzü bu defa bir toz bulutu gibi üzerimize çökmüştür. Bu süreç ne yazık ki, bizi biz yapan ‘vatan, millet, devlet, bayrak’ kavramları üzerinde onların maksatlarına uygun birtakım aşınmalar yaratmış, yaratmaya devam etmektedir.

Özellikle AB’ye üyelik sürecinin başlamasıyla birlikte, bizler için çok hassas olan bu kavramlar; küreselleşen dünya standartlarıyla uyuşmuyor safsatasıyla, gelişen/modernleşen Türkiye söylemleriyle içi boşaltılmaya çalışılmıştır!

Öyle bir an gelmiş ki, millîyetçilik ayaklar altına alınırken, okullarımızda her sabah okutulan ‘andımız’ kaldırılmış. Türk kelimesini kullanmak dahi yadırganır, cumhuriyet dönemine dayanan simge olmuş kurumlarımızın önündeki T.C. kısaltması dahi kullanılmaz olmuştur.

En nihayetinde bu vatan;

Onur ve gurur timsalimiz şanlı bayrağımızı gönderinden indirme-yakma cüretinde bulunabilecek kadar hâin ama nüfus cüzdanında T.C vatandaşı kimlik numarası yazan kimi alçaklara dahi tanıklık etmiştir.

Bu arada sizin çok hassas olduğunuzu bildiğim, bizi millet yapan en önemli niteliğimiz olan ana dilimiz güzel Türkçemizin o zengin anlam derinlikleri olan kelimeleri, cümleleri yerini; giderek yozlaşan, yabancı kelimelerin istilasına uğramış bir Türkçeye bırakmıştır. Günlük konuşma lisanımızda, anlamını yitirmiş, devşirilmiş pek çok kelimelerin yer almasının yanı sıra; yazı dilimizde de ne yazık ki, dil bilgisi kaidelerinin neredeyse yok olduğu benzer bir süreç yaşanmaktadır.

Milliyetçilik, benim için yurtseverliktir. Ne Amerika, ne Rusya, ne de Avrupa Birliği derim. Hepsinden, her şeyden önce benim için canımdan da çok sevdiğim ülkem, Türkiye’m, bu aziz vatanın millî ve ulvî değerleri gelir.

Devletimizin kurucusu Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün fikirleri, devrimleri ve Türk Milletinin yapısı ile alakalı özelliği ile ilgili târihe not düştüğü gerçekler, çağdaş yarınlarımızın yol göstereni olmalıdır.

Bu kitabı kaleme almamın en önemli sebebi:

Özellikle böylesine kritik bir sürecin yaşandığı ülkemizde, yaşadığımız coğrafyada; bir ve beraber olabilmemizin ne kadar önemli olduğuna dikkat çekmek. Toplumdan ümmete, ümmet olmaktan millet olmaya giden bu kutlu yolda Türk Milletine unutturulmaya çalışılan o özel niteliklerini hatırlatmaktır.

Sayın Hocam: Büyük Türk milleti, bu çok uzun târih macerası içerisinde, hayatını devam ettirebilen iki veya üç milletten birisidir. Kitabıma isim olarak verdiğim ‘ÖNCE VATAN’ kavramı; Türk Milletinin hayat mücâdelesi boyunca hiç vazgeçmediği, her zeminde, her şartta öne çıkardığı kavramların en önemlisidir.

Bulunduğumuz coğrafyada, Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının liderliğinde kurulan bu devlet bizim son vatanımızdır.

Böylesine büyük bir milletin çocuklarının, torunlarının bugününe baktığımızda bizi büyük bir millet yapan, bizi birbirimize bağlayan, birlik ve beraberliğimizi pekiştiren o dört önemli kavramın; (vatan, millet, devlet, bayrak) manası aşındırılmış, içi boş, toplumu sürü haline getirmeye çalışan akıl almaz senaryolarla yok edilmesi hedeflenmiştir.

Bu milletimize kurulmuş en büyük tuzaktır.  Çünkü bu tuzağın en çarpıcı yanı; ‘önce ben, önce param‘ diyenlerin çoğaltılmasıdır. Böylesi bir tercih, Türk milletinin karakter niteliklerine de asla uygun değildir, olamaz da.

Türklerin binlerce yıl önce târih sahnesine çıkmasıyla başlayan, ardımızda kalan ‘o muhteşem tarihimizin’ harcında:

‘Millet sevgisi, devlete sadakat, bayrağımıza olan düşkünlüğümüz ama en önemlisi vatan sevdası vardır. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, devletimizin temeli de, bu niteliklerimiz üzerine atılmıştır. Ata yadigârı gelenek ve göreneklerimiz, bize has insanî özelliklerimiz; bu yaşlı dünyaya hediye ettiğimiz, pek çok millete örnek olacak niteliklerimizin öne çıkanlarından sâdece birkaçıdır.

Bu önemli değerlerimizin yanı sıra; gerektiğinde vatan uğruna seve seve ölüme gitmek, şehit veya gazi olmak Türk Milletinin târih sayfalarına kanlarıyla yazdığı en önemli özelliğimizdir.

15 Temmuz 2016’da, o salya sümüklü meczubun yönettiği FETÖ hâinlerinin milletimizi sırtından bıçaklayarak, ülkemizi ele geçirmek adına kalkıştıkları darbe teşebbüsüne ‘Şehitlik, Gazilik’ mertebesine erişen binlerce yurttaşımız; ‘Önce Vatan’ diyerek dur demiştir.

Bu son vatan parçamız; sevginin, saygının, yardımlaşmanın/paylaşmanın, arkadaşlığın, dostluğun, hoşgörünün milletimizin bütün katmanlarında yaygınlaşmasıyla sonsuza kadar yaşayacaktır. Çetinoğlu: Sizce ‘vatan‘ nedir?

Çilingir: Kavram olarak ‘vatan’ kelimesinin çok çarpıcı, çok özel, çok güzel tarifleri yapılmıştır. Ben bu kavramla ilgili anlatımlara; yaşadığım gerçekleri de dikkate alarak, benim yorumumla bir yenisini eklemek istiyorum:

Türk Milletinin hayat hamurudur. Bu hamur Türk Milletinin namusudur, şerefidir, haysiyetidir. Türk Milletine atalarından emânet, burçlarında ay yıldızlı bayrakların dalgalandığı gururudur. Gelecek nesillerimizin istikbali, hayattaki geleceklerinin ele geçirilemeyen, geçirilemeyecek son kalesidir. Türk Milleti için vatan söz konusu olduğunda; ona olan bağlılık her şeyden önde gelir. O sebepledir ki,

Vatan; Kimi zaman canımıza can katan, kimi zamansa uğruna can verdiğimiz topraktır. Çetinoğlu: Eserinizde bâzen açık ve net bir şekilde, daha çok da îma yoluyla, bütün insanlarımızı vatan ile nikâh tâzelemeye dâvet ediyorsunuz.

Vatan tehlikede mi?

Çilingir: Yaşadığımız bu son vatan topraklarımız; ülkemizin jeostratejik ve jeopolitik konumu sebebiyle târihin her döneminde tehdit altında olmuş, türlü tehlikelerle karşı karşıya kalmıştır. Târih sayfalarımız, bu tehditlerin, bu tehlikelerin örnekleriyle doludur.

ABD’nin son dönemde bölgemizde GBOP (Genişletilmiş Büyük Orta Doğu Projesi) kapsamında Ortadoğu’da başlattığı:

Bölgenin enerji kaynaklarını kullanmaya, kendi stratejik menfaatlerini savunması için yeni bir uydu devlet kurulmasına (sözde Kürt devleti) yönelik, 2010 yılında Tunus’tan başlayan/başlatılan ‘Arap Baharıyla’ devşirilen, emperyalizme biat eden yönetimlerin iş başına gelmesiyle, bu tehdit daha da belirgin bir hale gelmiştir.

Ülkemizin son on beş yılında içeride ve dış ilişkilerinde yaşananlara bakıldığında;  PKK, DEAŞ ve FETÖ terör örgütlerinin vatanımıza vermiş olduğu zarar, bu örgütlerin iç ve dış destekçilerinin yaptıkları, dış ilişkilerimizde özellikle ekonomik yönden AB ile Ortadoğu’nun yeniden yapılandırıldığı bu önemli süreçte ABD ile yaşadığımız güncel olumsuzluklar değerlendirildiğinde; ‘Stratejik derinlikten’, ‘derin bir yalnızlığın’ yaşandığı bir süreçle karşı, karşıya olduğumuz görülecektir!

Özellikle böylesine özel bir coğrafyada yaşayan devletimizin millî menfaatlerini bir başımıza çözmemiz, günümüz dünyasının jeostratejisi dikkate alındığında pek mümkün görülmemektedir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Yurtta Sulh Cihanda Sulh’ söylemiyle hayata geçirmiş olduğu bölgeye mahsus uygulamaları, bugünlere değin özellikle dış ilişkilerimizde ülkemizin barışa odaklı tercihini gösteren en önemli niteliğimiz olmuştur.

Pek tabîidir ki, ülkemizin toprak bütünlüğünü, milletimizin millî menfaatlerini tehdit söz konusu olduğunda; devletimiz bu sürece müdahale etmelidir. Günümüz olayları değerlendirildiğinde; devletimizin bütün tehdit ve tehlikeleri defedecek güçte ve kararlılıkta olduğu da görülecektir. Yakın târihimize bakıldığında; 1974 yılında Kıbrıs konusunda târih sayfalarına şanla, zaferle yazılan o süreç; milletimizin, devletimizin millî dâvâsı söz konusu olduğunda nasıl davrandığını/davranacağını gösteren târihî bir gerçektir.

Hâlen güney sınırımızda oluşturulmaya çalışılan ‘Kürt koridorunun’ yaratmış olduğu bu kritik süreç; hiçbir hukukî dayanağı bulunmayan Kuzey Irak Mahallî Kürt Yönetimin yapmış olduğu bağımsızlık referandumuyla Barzani yönetiminin tırmandırdığı bu krizin önlenebilmesi:

Milletçe bir ve beraber, devletimize sadakatle bağlı olmaktan, millet, bayrak sevgisinden; bu değerler manzumesine yeterince önem vermekten geçmektedir.  ‘Önce Vatan’ bu değerler manzumesini sarıp, sarmalayan en önemli kavramdır.

Unutmamız gereken önemli bir diğer husus ise; nasıl ki, ‘dünya beşten büyük ise’ dünyanın bu en önemli bölgesindeki problemleri bir başına çözmemiz de mümkün değildir.

Tutarlı, dost ülkelerle birlikte, fakat millî menfaatlerimizi gözeten dış politikaların uygulanabilmesi, ülkemiz açısından hayatî öneme haizdir.

Çetinoğlu:Vatan müdafaasında uzmanlaşmış tecrübeli bir gazi komutan olarak tespit ettiğiniz tehlikeler nelerdir?

Çilingir: Bu sorunuzu şu gerçekler çerçevesinde cevaplandırmak isterim;

Sevr’de milletimizi esir edemeyen, bu gazi toprakları ele geçiremeyenler; yaklaşık bir asırdan bu yana, türlü yöntemlerle, sinsî ve hilelî yollarla vatanımızı ele geçirebilmenin çeşitli uygulamalarını yapmanın peşindeler! Bu uygulamalar illa ki savaşarak ülkemizin ele geçirilmesi mânâsında değildir.

Dünyayı tehdit eden terör belası, günümüzün en önemli silahıdır. Bu silah 1984 yılından beri ülkemize çevrilmiş, canımıza da, malımıza da kast etmiştir.

Pek çok yiğidimiz, bu alçaklıkları önlemek uğruna hayatlarını severek feda etmiş, gazi olmuştur. Ülkemizin imkânları ve enerjisi, bu belayı savuşturmak, önlemek için kullanılmış, kullanılmaya devam etmektedir.

15 Temmuz 2016 tarihinde ülkemizi ele geçirmek amacıyla, yüzünü bütün alçaklığıyla gösteren FETÖ darbe teşebbüsü, bu hainliğin en çarpıcı uygulamasıdır.

Ülkemizin son beş yılında AB ülkeleriyle, ABD ile Ortadoğu’da gelişen olaylar sebebiyle yaşadığımız sıkıntılara;

Suriye’de gelişen süreç sebebiyle ülkemize sığınan milyonlarca göçmenin yurdumuzda yaratmış olduğu sıkıntılara,

Yine Suriye’de yaşanan savaş sebebiyle kuzey komşumuz Rusya ile turizm ve dış ticaret, sosyal ve kültürel ilişkiler v.b hususlarda yaşanan olumsuzluklara bakıldığında:

Ülkemizin aydınlık, çağdaş yarınlarını gösteren yapısı böylesi bir görüntüyü hiç de hak etmemektedir.

Gelişen bu olaylar analiz edildiğinde, işte tam da bu noktada: Milletimizin ‘manevî ve millî moral gücü’ tehdit altında olduğu görülecektir.

Bu gücümüzün ne anlama geldiğini daha iyi bilen, anlayan emperyalist güçler ve onlarla bağlantılı hainler; aşağı yukarı yüz elli yıldır bu gücümüzü törpülemekte, aşındırmakta, yıpratmakta, yok edecek kıvama getirmenin peşindedirler. Bana göre en büyük tehdit ve tehlike de budur. Çetinoğlu: Bu tehlikeler nasıl bertaraf edilebilir?

Çilingir: Ortadoğu’da bugün yaşananlar, geleceğimizi tehdit eden önemli gelişmeleri ihtiva etmektedir. Ülkemizin güneyinde terör silahının kullanılması, desteklenmesiyle kurulmaya çalışılan adı konmamış ama hedefi belli yönetim/lerin oluşturulmasının;

Ülkemizin güneyinde oluşturulmaya çalışılan Kürt koridorunun, Ortadoğu’nun parçalanarak paylaşılması hedeflerinin yanı sıra;

Bu süreç: Ülkemiz üzerinde Sevr hayallerinden vazgeçmeyen bazı ülkelerin iştahını kabartmış durumdadır!

Ancak büyük Türk Milleti; coğrafyamız, târihî ve kültürel zenginliğimiz, milletimize has niteliklerimizle büyük bir milletin temsilcileri olarak yaşadığımız coğrafyanın hâlâ en güçlü ülkesiyiz.

Bu ‘gazi topraklar’ adeta bir kan çanağı içinde bize vatan olmuştur. Bu son vatan parçamız, istiklalimiz uğruna nesillerce evladını seve seve feda eden atalarımızın emanetidir.

Büyük Türk Milleti, dünya coğrafyasının neresinde yaşarsa yaşasın bunun bilincinde, anayurdumuz Türkiye’mizin ebediyete kadar, hür olarak yaşaması için elinden gelebilecek her şeyi yapmanın kararlılığındadır.

Bir zamanlar ‘milliyetçiliği ayaklar altına alanlar da’ yaşadığımız coğrafyada bir ve beraber olabilmemizin yurdumuz üzerinde esen tehlike rüzgârlarını, türlü tehditleri bertaraf edecek en önemli gücümüz olduğunu anlamışlardır.

Ancak bu güç sözle, hamasetle değil, çok çalışarak, millî varlıklarımızı har vurup savurmadan, kendi öz kaynaklarımızla üreterek ama her şeyden de önemlisi ilmin ve aklın ön planda olduğu, çağdaş eğitimle donanmış nesiller yetiştirerek olacaktır.

Büyük Atatürk’ün: ‘Hayatta en hakîki mürşit (doğru yolu gösteren, kılavuz) ilimdir‘ sözü geleceğimizin teminatıdır. Millî ve ulvî değerlerimiz, birlik ve beraberliğimiz ise ülkemize yönelik bütün tehditleri bertaraf edecek en önemli güç kaynağımızdır görevdir.

(DEVAM EDECEK)

 

Hadsiz

Atatürk’e dil uzatan eyy soysuz,
Kendini bil, örümcek kafalı hadsiz! 
Sen anandan gene doğardın amma 
Baban kimdi bilemezdin Şerefsiz!
*
Atatürk’ün anası da, babası da besbelli,
Onu daha çocuk iken yaptılar hafız.
Sizin babalarda ise kimlik, belirsiz,
Kemal derken saygılı ol, ulan be hadsiz!
*
Burası Türk yurdu, defolun burdan ,
Yunan’a, İngiliz’e uşak olmuş dedeleriniz.
Türk’e, Atatürk’e düşman kim varsa ,
Bunlar hain, hemde ne idüğü belirsiz!

 

 

Şimdi Artık İyi Parti Var

25 Ekim 2017 yani bu yazıyı yazdığım gün İYİ PARTİ’nin  doğduğu gün. Genel Başkan Meral Akşenerliderliğinde teşekkül eden kurucular kurulu tarafından gerekli resmi prosedür tamamlanarak partinin kuruluşu açıklandı.

Yenimahalle Nazım Hikmet Kültür Merkezinde yapılan ve coşkulu onbinlerin katıldığı şölen gibi açılış yapıldı. Hareketin lideri Meral Akşener çok etkili bir konuşma ile partiyi tanıttı. Milyonların aylardır heyecanla beklediği bu toplantıda partinin adı, kurucular kurulu, tüzüğü ve programı kamuoyunun bilgisine sunuldu.

Partinin kurucular kurulu içinde birbirinden değerli insanlar var. Bunların arasında Sayın Meral Akşener’in teveccühü ile ismimin de yer almasından müthiş onur duydum.(Burada onur kelimesini hem şeref, hem de gurur anlamında kullandım.)

Böyle tarihi bir hareketin paydaşı olmak elbette çok heyecan verici.

Fakat asıl önemli olan milletimizin büyük teveccühüne layık olabilmek.

Bizden beklentilerin büyüklüğünün farkındayım. Önümüze çıkabilecek zorluklar ve engellerin neler olabileceğini bilebilecek kadar hayat tecrübem var. Ülkenin, özellikle son on yılda ağırlaşmış, her alanda çok ciddi meseleleri var bunların çözümü için sihirli değnek yok. Bizden beklentileri karşılayabilmenin ağır sorumluluğunu omuzlarımda hissediyorum.

Ama kesinlikle inanıyorum ki başaracağız.

Meral Akşener yaklaşık 35 seneden beri görüştüğümüz, yakından tanıdığım bir arkadaşım, kardeşim. Kendisinin meziyetlerini, karakterini biliyor ve O’na güveniyorum. Çünkü O bugüne kadar tavırları ve yaptıklarıyla bizi hiç mahcup etmedi, hep yüzümüzü ağarttı.

Çünkü biliyorum ki, siyasi hayatı boyunca kitlelerin böylesine sevgi ve saygısını kazanmış bir lider olması tesadüf değil.

Parti’nin tüzük komisyonunda görev yaptığım arkadaşlarımı tanıdığımda bilgi birikimleri, demokrasi anlayışları ve birlikte çalışma yeteneklerini gördüğümde ümitlerim daha da arttı.

Program komisyonunda ve kuruluş aşamasında Meral Akşener’in yakın çalışma ekibinde olanları tanıdıkça da “biz bu işi başarırız” inancım pekişti.

****************************

Neden Aktif Siyasete Girdim?

Onsekiz yaşımdan beri siyasetle ilgileniyorum.2002 milletvekili seçimleri tecrübesi yaşadım. Fakat bir siyasi parti üyeliğim bulunmuyordu.

Şimdi neden böyle aktif siyasete girmek durumunda kaldım?

Kimya Y. Mühendisi olarak girdiğim Petkim‘de ve sonrasında Tüpraş‘ta Başmühendis, Satış Müdürü, İnsan Kaynakları Müdürü olarak tecrübelerim olmuştu. Toplam üç sene özel sektör tecrübem vardı. Özel merakım sebebiyle okuduğum Hukuk Fakültesinde edindiğim bilgileri, 8 senedir serbest avukat olarak kullanma imkânı bulmuştum.

1985’de kurduğumuz Kocaeli Aydınlar Ocağı‘nda, üstlendiğim çeşitli görevlerden sonra, 2011 yılından beri başkan olarak görev yapıyorum.

On seneden beriköşe yazısı yazıyorum. (2007-2013arası Çağdaş Kocaeli Gazetesi’nde, 29 Ekim 2013’den bu yana da Kocaeli Gazetesi’nde. Bu yazılarım başta Kocaeli Aydınlar Ocağı internet sitesi olmak üzere muhtelif sitelerde de yayımlanıyor.)

Bu mecralarda fikirlerimi serbestçe ifade edebilmek bana huzur veriyordu. Ülkeme bu yolla hizmet etmekten mutluydum.

“Öyleyse huzurun, itibarın yerinde iken, siyasetin stresli ve çamurlu yollarına girerek rahatını bozmak niçin?” sorusuna cevabım şu:

Türkiye’nin hızla çok kötü bir geleceğe doğru gittiğini görüyordum. “Köprüden önce son çıkışa gelmeden” bir şeyler yapmak lazımdı.

İşte Meral Akşener ve arkadaşları bu “bir şeylerin” adını koydu.

Çocuklarımıza bizim yaşadığımız Türkiye’den daha iyisini bırakmak için söylenmek yetmezdi, söylemek ve yapmak lazımdı.

Çevremde çok sayıda insan bana hep,“bu hareketin içinde olmalısın” telkinlerinde bulunuyordu.

Bu bir vatan nöbetiydi. Kaçmak olmazdı.

Partiyi kurduk ve şimdi elele verip çalışmak zamanıdır.

*******************************

Partinin Amaç ve İlkeleri

İYİ Parti,

Türk Milletinin ülkesi ve devleti ile bölünmez bütünlüğünü korumayı; Kurtuluş Savaşımızın eşsiz kahraman başkomutanı, cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Atatürk’ün ilkelerini esas almayı; Türkiye Cumhuriyeti’ni milletler topluluğunun bağımsız, egemen, şerefli ve itibarlı bir üyesi olarak etkin bir bölgesel güç ve lider ülke yapmayı; böylece bölge ve dünya barışına katkıda bulunmayı amaç edinir.

Cumhuriyetimizin Kurucu iradesine bağlı olarak, Anayasanın ilk dört maddesinde yer alan temel niteliklerin varlığını devletimizin bekasının teminatı olarak kabul eder.

Demokrasi, insan hakları, adalet, eşitlik, özgür düşünce, hür irade, liyakat, bağımsız ve tarafsız yargı, denge ve denetim sistemleri gibi demokratik hukuk devletlerinin temel kavram ve ilkelerini benimser. Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesindeki ölçütlerin, bireysel hak ve hürriyetlerin gerçek manasıyla ve evrensel değerler kapsamında uygulanmasına çalışır.

Egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu, kuvvetler ayrılığının tesis edildiği, hukukun üstünlüğü ilkesinin özümsendiği bir devlet yapılanmasını zaruri görür. Bunun için çok partili demokratik parlamenter sistemin geliştirilerek uygulanması gerektiğine inanır.

Türk tarih ve kültürünün süzgecinden geçerek günümüze taşınmış değerler ile bu değerleri temsil eden Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Mevlana ve Yunus Emrelerin anlayış ve felsefesi yolumuzu aydınlatır. İfade, inanç, din ve teşebbüs hürriyetini vazgeçilmez ilkeler olarak kabul eder. Laikliği din ve vicdan hürriyetinin teminatı olarak görür.

Milli geliri daha hızlı büyüterek refahı artırmayı, adil paylaşım ile refahın tabana yayılmasını ve toplumsal huzuru artırmayı hedefler. İktisadi değer ve kaynaklarımıza sahip çıkar ve en verimli şekilde değerlendirir.

Milli ve manevi değerlerimizi yaşatıp, çağdaş gelişmiş ülkelerin ittifakla kabul ettiği evrensel değerlere katkı sağlamaya; ülkemizde bilim, sanat, estetik gibi medeni değerleri geliştirmeye; insan yetiştirme düzenimizi nitelik ve nicelik olarak en ileri ülkelerin seviyesinin üzerine çıkarmaya; siyasetin ahlak zemininde yapılmasına; devletin temeli olan adaletin güçlendirilmesine; bu ilkelerle insanlarımızın daha huzurlu, mutlu ve özgür yaşamasını temin etmeyi hedefler.

 

Çocukların Öğrenme Yolları

Çocuklar çevrelerinde gördüklerini ve anne babaya ait tüm özellikleri öğrenirler.

 

Bu öğrenme;

1-bilgi,

2-duygu

3-davranış kazanma olarak gerçekleşir.

 

Çocuklar her şeyi;

1-Diğer insanların yaptıklarını izleyerek,

2-Söylediklerini dinleyerek,

3-Nesne ve olaylara bakarak,

4-Televizyon, video, CD, internet, gazete, dergi, kitap vb. okuyarak, seyrederek veya dinleyerek; yani kısaca “gözlem” yoluyla öğrenirler.

 

Çocuklar şu şekilde de öğrenirler;

1-Taklit yoluyla: modele bakarak.

2- Özdeşleşme yoluyla: kendisini bir başkası ile bir veya aynı tutarak onun davranışını benimseyerek.

 

Modele bakarak öğrenmede, çocuk bir başkasının davranışlarını görür ve o davranışları kendisi de yapar. Modelin davranışlarını benimsemeye götüren başlıca iki sebep olabilir:

 

1.Çocuk, birisinin bazı davranışları yaptığında; iyi şeyler elde ettiğini, bazı davranışları yaptığında da; kötü şeylerle karşılaştığını görür. Böylece, iyisonuca götüren davranışları yapar, kötü sonuç verenleri yapmaktan kaçınır.

 

2.Çocuk, büyüklerden gördüğü bir davranışı yaptığında, büyükler tarafından hoş karşılanır, ödüllendirilirse büyüklerin davranışlarını taklit eder. Çocuğu taklit yapmaya iten kuvvet, etrafından onay görmüş olması ve takdirle karşılanmasıdır.

 

Anne baba bir söze, bir harekete gülerse çocuklar da birlikte güler, hatta kahkaha atarlar. Çocuklar benzer durumla karşılaşırlarsa aynı şekilde gülebilirler.

Örnek: Ellerini ceplerine koyarak konuşan bir babanın çocuğunun da öyle hareket etmesi mümkündür.

 

Çocukların iyi alışkanlıklar edinmesi, iyi hareketlerin birlikte yapılmasıyla olur. Çocuk kendi çevresinde bulunan kişilerin, kötü hareketlerden çekindiklerini ve kötülükten hoşlanmadıklarını” görürse, kendisi de iyi hareketler yapmaktan zevk almaya başlar.

 

Anne baba tutumları, çocuğun model almasısonucu taklit ve özdeşleşme yoluyla çocuk tarafından benimsenir.Alışkanlık haline gelerek kişiliğinin ayrılmaz parçasını oluşturur.

 

Anne baba tutumları çocuğuneğitilmesinin temel taşıdır. Bu nedenle anne-babanın çocuğa iyi örnek olması çok önemlidir.

 

Ebeveynlerin sözlerden çok davranışlarıyla model olmaları gerekir Anne baba çocuklarına doğru ve yanlışları bu tutumları sayesinde öğretirler.

 

Sevgiyle kalın…

 

“ Hürriyettir Cumhuriyet ”

(3 yıl önce yayınlanan yazımızla bu mübarek haftayı ve haftasonunu anmış olalım)

 

 

Can Yücel‘in Gelibolu‘da bir köydeki sünnet merasimini anlatırken söylediği şiirin son mısrası geldi aklıma:      “Sünnet değil farzdır Cumhuriyet”

91 yıl, dile kolay lâkin Cumhuriyeti anlamak istemeyenlere anlatmak zor. En azından şunu söyleyelim; hani DevletçeHükümetçe hedef koyduğunuz o 2023, Cumhuriyetimizin Kuruluşu‘nun yani 1923‘ün 100. yıldönümü oluyor.

10. Yıldönümünün marşında;

“Örnektir milletlere açtığımız yeni iz

İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz

Uyduk işte bilgiye, gidişte ülküye biz

Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz” dedik.

50. Yıldönümünün marşında;

“Aynı kandan feyz alır bunca toprak, bunca taş

Kılıç tutan bilekler verdi sabanla savaş

Tekniğin dev nabzında her adım, her dakika

Çarklarda aynı tempo, yüreklerde aynı marş” dedik.

100. yılında ise marş söylemek yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin ABD’nin yerine dünyayı yönettiği bir manzara görmek isteriz. Ekonomisiyle dev, kültürüyle öncü fakat en çok insanlığıyla dikkat çeken ve kandanirindenzulümden adeta istifra vaziyetine gelen coğrafyamıza huzur getiren bir Türkiye Cumhuriyeti.

Washington‘dan basılan düğmelerle harekete geçirilen Ortadoğu halkları kendi elleriyle kendi geleceklerini linç ediyorlar. Müslüman’ın Müslüman’a ettiğini artık gâvurların bile etmesine gerek kalmıyor.

Dinî referanslı organizasyonların iktidar olması İslâm’ın iktidar olması demek değildir. Siz dindar geçinenlerin oy yüzdelerine bakarken biz öldürülen, tecavüz ve işkence edilen Müslümanların milyon milyon sayılarına bakarız.

Müslüman’ın birinci vazifesi zulmü durdurmaktır. İşbirlikçilik ve taşeronluk; stratejik ortaklık değil düpedüz zûlme ortaklık, baş karıştırıcı Şeytan’ın izinden giderek başka ülkeleri f’Esadlama yardakçılığıdır.

Biz; inançları damarlarında yürüyenler, biz ideal ve ülkü peşinden gidenler para / makam yağınca İslamcılık rujları akanlardan değiliz. Biz bu ülkenin tüm değerlerinin ayrımsız sevdalısıyız. Ve milletimiz, Yahya Kemal‘in “Mehlika Sultan’a Âşık 7 Genç” şiirindeki gibi 7 bölgesiyle bir efsuna tutulsa da biz o milleti yine de zaaf derecesinde seviyoruz.

Bir zaman birileri Atatürk’ü sevdirme adına zoraki abartılı sahneler tertip etmişti. Ki millet kurucusu ve kurtarıcısından nefret etsin. Şimdi de birileri yüreğimizi her zaman heyecana getiren Mehter‘i bile sünnet eğlencesi yapmaktalar.

Biz Müslüman’ız sadece, ılımlı da değiliz aşırı da. Biz Türk’üz ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halkın tamamıyız. Biz o ‘Sarı Zeybek‘in Mustafa Kemal olarak Kurtuluş Savaşı’nı, Atatürk olarak medeniyet savaşını verenlerin-bilenlerin-sevenlerin çocuklarıyız.

Biz, hepimiz; yakılmamış, yırtılmamış birer Türk Bayrağı’yız. Ve bizim inanç dolu sinelerimizdir bu ülkenin teminatı. İmanımız gibi biliyoruz ve diyoruz ki:

“Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.”

 

25 Ekim 2017 – Yeni Bir Milat

Cumhuriyet dönemi demokrasi tecrübemizde bazı siyasi hareketlerin doğuşu bir milat kabul edilir. Demokrat Parti’nin, Adalet Partisi’nin, Milliyetçi Hareket Partisi’nin, Milli Selamet Partisi’nin, Anavatan Partisi’nin ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurulmaları ile Türkiye yepyeni dönemlere girdi.

Bu hareketler toplumsal birer ihtiyaçtan doğmuştu. Doğru zamanda ortaya çıktılar, toplumsal taleplere uygun yapılanma ve politikaları sebebiyle etkili oldular. Zamana ve toplumsal değişime ayak uyduranlar yaşadı, uyamayanlar tarih sayfalarında kaldılar.

Kurucu parti CHP‘den sonra DP, AP, ANAP ve AKP uzun dönemli iktidar partileri olarak iktidarda oldukları süreçte Türkiye’nin kaderini belirlerken, MSP ve MHP de güçlü toplumsal tabanları ile bu kaderin yazılmasına ortak oldular.

25 Ekim’de kuruluşunu gerçekleştirecek olan Meral Akşener liderliğindeki partinin de böylesine tarihi bir rol üstleneceği kanaatindeyim.

15 yıllık AKP / Tayyip Erdoğan iktidarını sona erdirebilecek, yeni bir Cumhurbaşkanı seçtirebilecek bir parti doğuyor.  Bu dönemde içeride ve dışarıda savrulduğumuz noktadan çıkaracak, toplumda huzuru ve normalleşmeyi sağlayacak, dışarıda güçlü ve güvenilir bir devlet yapacak yepyeni bir siyasi hareket bu. Bunun içindir ki toplumda böylesine büyük bir heyecan yarattı.

Partinin kuruluş zamanlaması mükemmel.

Çünkü toplumsal fay hatlarında enerji birikimi, bir deprem öncesinde ulaşabileceği, en üst seviyeye geldi.

Parti toplumda derin bir dip dalgasının oluştuğu bir zamanda kuruluyor. Doğru bir zamanda ve toplumun en geniş kesiminin taleplerine uygun hedefler ve programla milletimizin huzuruna çıkıyor.

Her kesimden insanın güvenini ve saygısını kazanmış, tecrübeli, kararlı, inançlı ve korkusuz bir kadın lider öncülüğünde iktidar olmak üzere yola çıkıyor.

Meral Akşener yanındaki yetkin ve vatansever bir kadro ile Türkiye’ye değişim ve gelişim vaat ediyor.

25 Ekim’de bu tarihi günün şahidi olmak için Ankara’da olacağım.

**************************

Fay Hattında Biriken Enerjinin Kaynakları

Toplumun bir kesimi AKP/ Erdoğan politikalarından ve tavırlarından öfkeli, bir kesimi ise yılgın, yorgun ve bezgin.

Köklü Türk devlet geleneğini yıkıp, devleti bir aşiret gibi yöneten zihniyete tepkiler birikti. Devletin tecrübeli kadrolarının ürettiği “ortak akıl” yerine “Reis ne diyorsa o” diyen zihniyet Türkiye’ye yakışmıyor. Kurumların ve kuralların işletildiği bir Türkiye hasreti ile kavrulmaktayız.

Son on yılın ekonomi politikalarının başarısızlığı ortaya çıktı. Başarısızlık yoğun propaganda teknikleriyle örtülemeyecek boyuta geldi. Rakamlar, üretime dayalı büyüme yerine inşaat ve yol yapmak suretiyle büyümenin yanlışlığını haykırmakta.

Yap- İşlet- Devret usulüyle yaptırılan, üzerinden geçişin az olduğu köprüler ve yapılan Şehir Hastanelerine verilen garantiler karşılığı sadece bu yıl 6,2 milyar TL’yi, Suriyelilere harcanan 30 milyar TL‘yi vatandaşın sırtına yüklediler. İnsafsız vergi artışları yetmedi, yastık altındaki çeyrek altınlara göz diktiler.

Kalkınmamızın lokomotifi olması için büyük masraflarla yetiştirdiğimiz üniversite mezunu gençlerimizin üçte biri işsiz.

Dış politikada çizdiğimiz zikzaklar, her gün bir devletle dalaşmalar; bugün efelendiğimiz bir devlete, ertesi gün özür dilemek durumunda kalmamız milli gururumuzu rencide ediyor.

FETÖ’yü, PKK’yı ve Barzani’yi şımartan ve semirtenlerin bunlarla en çok mücadele eden güç olduğuna inanmamız isteniyor. Aklımızla bu kadar alay edilmesi öfkemizi artırıyor.

Devletin temeli olan adalete güvenin kalmadığı, adalet mekanizmasının siyasi bir araç olarak kullanıldığı, güçlünün haklı sayıldığı bir düzen vicdanlarımızı kanatıyor.

Toplumu “bizden ve ötekiler” olarak gören anlayış toplumu gerdikçe geriyor.

Ahlak ve din bağlantısı koparılmış, toplumda dindar olana güven duygusu yıpratılmış. “Ahlaksız dinidarlar” en fazla zararı dinimize zarar vermekte.

Camilerimiz siyaset arenası gibi. Beş vakit namaz kılan bazı Müslümanlar “günaha girmemek için” Cuma namazına gitmiyor. “İslamcı parti” döneminde ateist olanlar veya deizm’e kayanlar artıyor. O kadar kötü örnek oldular ki, “bunlar Müslümansa ben değilim” diyenler çoğalıyor.

Ecdadımızın geliştirdiği müesseselerden en çok vakıflarla övünç duyardık. Şimdi bir kesimin kurduğu vakıflar rüşvet,  yolsuzluk ve kara para aklama aracı olarak görülüyor.

“Masa, kasa ve nisa” konularında imtihanda en kötü notları alanların devlet kademelerinde yönetici olmasından samimi Müslümanların içi yanıyor.

Özetle, ülkemiz iyi yönetilmiyor. Devlet asli görevlerinin hemen hepsinde başarısız. Ülkemiz yalnız ve insanlarımızın üçte ikisi umutsuz, yarısı kendisini ötekileştirilmiş hissediyor.

Bütün bunlar birikti, birikti, birikiyor… Biriken toplumsal enerjinin boşalacağı depremi tetikleyecek mekanizma Yeni Parti olacak gibi.

“Külliye iradesini” “Külli irade” gibi sayanların paniğe kapılması bu yüzden.

25 Ekim ve sonrası Kuvayı Milliye ruhuyla harekete geçerek, kendi iradelerine sahip çıkan ve milli iradeyi hâkim kılmak isteyen vatanseverlerin sesi daha gür çıkacak.  Meral Akşener öncülüğündeki hareket çok kısa zamanda teşkilatlanmasını bitirerek ilk seçimlerde bir devri sona erdirecek.

25 Ekim’de çevremizi kuşatan demir dağları eriterek bir kapı açacağız. Açılacak kapıdan çıkarak huzurlu, mutlu, güven ve refah içindeki insanların yaşadığı; güçlü, güvenilir, itibarlı, adil yönetilen bir Türkiye’ye doğru yolculuğumuz başlayacak.