17.7 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 657

Ârif Nihat Asya

 

Yavuz Bülent Bâkiler tarafından hazırlanan Ârif Nihat Asya isimli kitap, 19 X 23 santim ölçülerinde mat kuşe kâğıda basılı olarak 130 sayfa hacimle, Türk Dil Kurumu tarafından  ‘Türkçeye Emek Verenler Dizisi’nin 71. Kitabı olarak 2017 yılında yayımlandı.

 

Yavuz Bülent Bâkiler, kitabın önsözünde açıklıyor: ‘Ben 20 yıl Ârif Nihat Asya’nın yanında-yöresinde oldum. Evinde hâtırâlarını dinledim, kimseye anlatmadıklarını bana yazdırdı.’

 

Üstadı çok yakından tanıyan Bâkiler, eserine O’nun ebedî âleme intikal anlarını anlatarak başlıyor. Sonra; ‘Çeşitli özellikleriyle Ârif Nihat Asya’ başlıklı bölüm var. Burada üstâdın özelliklerini başlık altında anlatıyor:

 

-Tam bir halk adamıdır.

-Köpekle köpekçe, adamla adamca konuşurdu.

-Türkçe hususunda çok hassastı.

-En sevdiği şarkı: ‘Güller arasında seni bensiz gören olmuş

-Kalender mizaçlıdır.

-Mevlânâ ve Yunus Emre’ye hayrandır.

-Hazırcevap ve nüktedandır.

-Pervasızdır.

-Cesaretlidir.

-Güzel konuşurdu.

-Kitaplarını imzalarken zarif ve nüktedan ifâdeler kullanırdı.

-Türkiye sevdalısıydı.

 

İkinci bölümde Yavuz Bülent Bâkiler’in Ârif Nihat Asya’dan dinledikleri yer alıyor: Soyu sopu, Tokat’ın Kapusuz köyüne dayanıyor.

 

Bayrak şiiri ile alakalı hatırası:

 

1942 yılında Adana Lisesi Baş muavinliğinden Malatya Lisesi Müdürlüğüne tayin edildim. 1943 yılının Ağustos ayında da ikinci askerliğimi yapmak üzere Diyarbakır’a çağrıldım. Diyarbakır’da hem bir cehennem sıcağında kavrulup durdum hem de müthiş bir Diyarbakır sıtmasına tutuldum. Diyarbakır’da, orduevinde kalıyordum. Bir gece, orduevinin üst kattaki odalarından birinde ateşler içinde yatıyordum. Aşağıdan kulağıma müzik sesleri, kadın erkek kahkahaları geliyordu. ‘Nedir, ne oluyor?’ diye düşünürken hatırladım ki, günlerden 30 Ağustos’tur ve orduevinin aşağıdaki salonunda 30 Ağustos balosu vardır. Aşağıda balo var ama benim kolumu kaldıracak mecalim yok. Sıtma, zayıf bedenimin üzerine çökmüş vaziyette. Zaman zaman kendimi derin kuyuların dibine düşmüş gibi zannediyorum. Derken gecenin bir vaktinde, yattığım odanın kapısı usulca açıldı. Elektrik düğmesi çevrildi. Baktım en önde, yüksek rütbeli bir subay. Arkasında birkaç doktor subay daha var. Kendi kendime ‘Eyvah!’ dedim. ‘Azrail doktor kıyafetiyle çıkıp gelmiş. Fakat arkasındaki doktor üniformalı subaylar da neyin nesi?’ Yanılmışım. Bana güler yüzle yaklaşmaya başladılar. Kimi nabzımı tutuyor, kimi ateşime bakıyordu. Hâlimi hatırımı sordular. Geçmiş olsun dediler. Muayenemden sonra yüksek rütbeli olan subay, diğerlerine emir verdi: ‘Yarın derhal hastaneye‘ dedi.

 

 

 

Sabahleyin kaldığım odaya birkaç sıhhiye eri geldi. Beni bir sedyeye uzatıp hastaneye götürdüler. Bana boş bir yatak gösterdiler. Kendimi oraya zor attım. Aynı odayı paylaştığım diğer hastalar başucuma toplanıp dediler ki:

Şansın varmış doğrusu. Bu hastanede boş yatak bulmak fermana mahsus. Bu yatakta yatan hasta, dün gece vefat etmeseydi hastaneye yatman mümkün olmayacaktı.

 

Kendimi bir ölünün üzerine uzanmışım sandım. Birkaç saat önce ölen bir kimsenin yatağına yatmanın ne demek olduğunu anlamak da mümkün değildir, anlatmak da. Gördüğüm büyük alakaya mı sevineyim; bir ölünün yatağına uzanmama mı üzüleyim? Acaba bu alaka nedendi? Orduevi odasından bir hastane odasına nasıl getirilmiştim? Merakımı ziyâretime gelen arkadaşlarımdan öğrendim. Meğer 30 Ağustos balosunda dans edilirken, eğlenilirken kahramanlık şiirleri de okunmuş. Orada bulunan benim yakın arkadaşlarımdan Kemal Dağlıoğlu:

– Bir şiir de ben okuyayım, demiş.

– Oku bakalım! demişler.

 

Dağlıoğlu da çok güzel şiir okurdu. Orada, benim ‘Bayrak’ şiirimi okumuş. Kemal’e o şiiri birkaç defa okutmuşlar. ‘Kimin bu şiir?’ demişler.

Kemal de şahadet parmağıyla tavanı göstererek:

– Bu şiiri yazan adam, yukarıda bekâr odasında, 40 derece ateş içinde yatıyor şimdi, demiş.

 

Kemal’in bu açıklamasından sonra, bir albay başkanlığındaki doktor subaylar beni muayene için çıkıp odama gelmişler. Ben bu alakayı bana, ‘bayrağımızın şefaati‘ olarak değerlendiriyorum. Bunu söylemek mecburiyetini duyuyorum. Söylemezsem, bayrakla ilgili hatıralarımın eksik kalacağına inanıyorum.

 

‘Bayrak’ şiiri, doğrusu çok sevildi. Çok ezberlendi. Çok okundu. Ama o ‘Bayrak’ şiirine şaşı bakanlar da kör bakanlar da oldu. Bazı, beyni keçeleşmişler, benim o şiiri, Rus bayrağı için yazdığımı şurada burada söyleyip durmuşlar. Diyeceksin ki hangi gerekçeyle? Gerekçe müthiş efendim! Hani ben daha ilk mısrada:  ‘Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü‘ diyormuşum ya? Oradaki ‘kızıl‘ kelimesiyle Rus’un kızıl ordusunun kızıl bayrağını anlatıyormuşum. İyi mi? Üstelik Türkçemizde de kızıl kelimesi, komünist kelimesinin karşılığıymış. Komünistlerden hep ‘Kızıllar’ diye bahsediyormuşuz. Tamam işte; al başına belayı. Peki, Moskof un bayrağında beyaz renk var mı? Yok! Peki, Moskof bayrağının ay yıldızı var mı? Yok! Yok, ama kızıl kelimesinden huysuzlananların ağzını kapamak da mümkün değil. İşin hazin tarafı, bizim insanımız kızıl kelimesinin de yoldaş kelimesinin de tamamen Türkçe kelimeler olduğunu bilmiyor. Komünizm yüzünden bu kelimeleri de kullanamaz olduk. Her ne ise… Adana’da iki üç arkadaşıma, o aklı evvellerden biri demiş ki:

Ârif Nihat, o şiiri Rus bayrağı için yazmıştır. Bu, kızıl kelimesinden de belli oluyor işte!’

Arkadaşlarım bu suçlamaya hiç itiraz etmemişler:

Ya, öyle mi? Biz bunu hiç bilmiyorduk. Anlat hele! Anlat hele! demişler.

Adamı konuştura konuştura, ara sokaklardan birine sokmuşlar. Orada ‘Yer misin yemez misin?’ diyerek adamı bir temiz dövmüşler. Bu hâdise bana, bayrağımıza dille tecavüzde bulunanların elle de bayrak direkleriyle de cezalandırılacaklarını hatırlatıyor.

 

Böyle zavallı kafaların zırvaları ‘Bayrak’ şiirini gölgeleyemedi. Fakat görüyorum ki bazı kimseler, hazırladıkları antolojilere, okul kitaplarına, takvimlere… ‘Bayrak’ şiirinin son kıtasını almıyorlar:

 

‘Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim;

Yeryüzünde yer beğen

Nereye dikilmek istersen

Söyle, seni oraya dikeyim!’

 

mısralarından rahatsızlık duyuyorlar. Ne diyeyim elleri kırılsın!

 

‘Bayrak’ şiiri dolayısıyla bir de tahkikat geçirdim ki unutamam. Devrin Maarif Bakanı Hasan Âli Yücel’le nasıl takıştığımızı biliyorsun. Hasan Âli, beni lise müdürlüğünden aldı. Edebiyat öğretmenliğine getirildiğim aylarda, lisede bir müsâmere düzenlenmiş. Talebelerden biri, benim ‘Bayrak’ şiirimi okumuş. Bundan haberim olmadı. Müsâmereden sonra müfettişler geldiler:

Okulun müsâmeresinde kendi şiirini okutmuş, reklamını yaptırmışsın, diyerek beni suçladılar. Şaşırdım kaldım. Cevap verdim:

O şiiri okutan ben değilim. Fakat ben okutsam bile, bu hareket nihayet tevazua aykırı olabilir. Kanuna, nizama aykırı bir hareket değildir, dedim. Sonra kendi kendime dedim ki: Bayrağımız, bu olay dolayısıyla bana diyor ki: ‘Şiirimle epeyce şımardın. Bilmelisin ki ben bu kadar şımarıklığı sevmem!’ Şımarmadım, şımarmıyorum!

 

TÜRK DİL KURUMU YAYINLARI:

Remzi Oğuz Arık Mahallesi, Atatürk Bulvarı Nu: 217 Çankaya, Ankara. Telefon: 0.312-468 07 83 Belgegeçer: 0.312-468 07 83 internet: http://tdk.org.tr

DERKENAR:

HALK HİKÂYELERİ, DESTANLAR, MİT VE MİTOLOJİ

OĞUZ ÇETİNOĞLU ocetinoglu@ttmail.com

 

Her ne kadar kültürümüze girmiş, dilimize yerleşmiş iseler de ‘mit‘ ve ‘mitoloji‘, bize ait kelime ve kavram değildir. Bizim halk hikâyelerimiz, efsânelerimiz ve destanlarımız var. Mitoloji denilince çoğumuzun aklına eski Yunan’a ait Ouidipus, Zeus, Afrodit, Apollon, Agamemnon, Tantalos vs. gelir. İlk ve orta öğretimde, Bay Ülgen, Erlik Han, Oğuz Han, Abdülkerim Satuk Buğra Han, Sarı Saltuk gibi destan ve efsâne kahramanlarımız,  Yaratılış ve Türeyiş, Ergenekon ve Bozkurt, Battal Gazi, Danişmend Gazi ve Manas Destanlarımız değil, Yunan mitolojisinin birbirleriyle kavga eden, âşık olan çakma tanrılar, akrabasının dul eşiyle evlenen, yeğeninin gücünü kıskanan tırışka kahramanlar, okutulmuştur. Köroğlu’nun da ders kitaplarına yanlışlıkla girdiği söylenebilir.

 

Bütün bunlara rağmen mitolojinin dünya edebiyatında mühim bir yeri vardır.

 

Mit‘ denilen halk hikâyeleri, geleneğe dayalı olarak gelişen ve yayılan, toplumun hayal gücü ile biçim ve muhtevâ değiştiren, kâinatın teşekkülü, tanrı ve tanrıça gibi olağanüstü varlıklarla alakalı hayâlî hikâyelerder. Sözlü edebiyat olarak doğmuş, zaman içerisinde uzmanlar tarafından yazıya geçirilip belli bir disipline bağlanmıştır.

 

Mitoloji; jlk çağda ve sonraki dönemlerde değişik kavim ve milletlerde tanrıların, yarı tanrıların ve kahramanların efsanevi tarihini inceleyen ilim dalıdır. Mitleri ve mitlerin kökenlerini, mânâlarını sistemli olarak inceler ve yorumlar. Mitlerin tamamı da mitoloji kelimesiyle ifâde edilir.

 

Bizim halk hikâyelerimizde umumiyetle; aşk, sevgi ve kahramanlık gibi konular işlenir.

 

-16. yüzyıldan itibaren destanın yerini almıştır.                                                                                            -Eski târihlerde halk hikâyelerinin özel anlatıcıları vardı. Onlara;  meddah denilirdi. Meddahlık, taklit kabiliyeti olan,  okur-yazar, az çok kültürlü kişilerin başarabileceği bir sanattı.                                                                   -Halk hikâyelerinde kahramanların yaptığı dua ve beddualar mutlaka kabul edilir.

 

Kahramanın en büyük yardımcısı Hz. Allah, Hızır aleyhisselam ondan sonra da hikâye kahramanın atıdır.

 

Halk hikâyelerimizde değil tanrıya, insana yakışmayacak davranışlar da yoktur. Zâten tanrılar yoktur, Yüce Allah (cc) vardır. Çünkü Türkler, târihin hiçbir safhasında çok tanrılı bir inancın mensubu olmamışlardır. Türk hikâylerinde, destan ve efsânelerinde dâima tek, mutlak ve kadir Allah vardır.

 

Çerkezlerde Nart Destanları zengindir. Türklerin Ergenekon, Kırım Türklerinin Edige, Kırgız Türklerinin Manas, İran’ın Efrasiyab, Finlerin Kalevala, eski Yunan’ın İlyada ve Odisseia, Hintlerin Ramayana ve Mahabharaba,  Hititlerin Telepinu destanlarından izler bulmak mümkündür.

 

Gerek Türkiye Türklerinin gerekse uzun yıllar Çarlık ve Sovyet Rusya’sının yönetiminde kalan, son 26 yıl içerisinde de aynı kültürün etkisinden tam mânâsıyla uzaklaşamamış olmalarına rağmen Türkistan Türklerinin destanlarında yabancı ülkelerin tesirleri görülemez. Tamâmen Türk’e mahsustur. Benzeşmeler ancak kendi arasındadır. Hepsinde halk yaratıcılığının farklı numûneleri vardır. Üç-beş kelimeden oluşan bir satırlık atasözlerinden, sayfalar dolusu bilgi ve dersler alınır.

 

Türk dünyası destanlarının çok azı derlenebilmiştir. Derlenebilenler, yazıya geçirilebilenler deryadan bir damla mesâbesindedir. Fakat o damladan Türk’ün engin-derin ve muhteşem kültürünün hazzını, renklerini zenginliğini görmek, tatmak, hissetmek mümkündür.

 

Gönül arzu eder ki Avrupa, Sibirya, Ortadoğu dâhil olmak üzere bütün Türk dünyasının destanları, halk hikâyeleri, efsâneleri bir külliyat hâline getirilsin. Böyle bir eser, 300.000’luk Türk dünyasının müşterek özelliklerini bir araya toplayacak, birbirimizi daha yakından tanımak imkânı sağlayacaktır. Böylece büyük bir aile olduğumuzun şuuruna varmış olacağız.

 

Aynı şekilde, Türk dünyası bestelerinin, halk şarkı ve türkülerinin bir araya toplanması mecburiyetinin de bulunduğunu hatırlatmış olayım.

 

(482 kelime)

 

 

KUŞBAKIŞI:

DUA VE ZİKİR

 

İslâm dinine göre dua, insanın bütün benliğiyle Cenab-ı Allah’a yönelerek maddî ve mânevî isteklerini O’na arz etmesidir. Kur’an-ı Kerim’de 20 yerde dua kelimesi geçmektedir.

 

Zikir ise ‘Allah’ kelimesini; tekbir, tehlil, tesbih ve tahmid cümlelerini tekrarlamak demektir. Zikir, Allah’ın yüceliğini dile getirmek ve mânevî olgunluğa ulaşmak maksadıyla yapılır. ‘Tekbir: Allahü ekber / Allah en büyüktür.’ Tehlil: ‘La ilâhe illaâllah / Allah’tan başka ilâh yoktur’, Tesbih: ‘Sübhanallah / Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim‘,  Tahmid: ‘El-hamdü lillah / her türlü övgü Allah’a aittir‘ demektir.

 

Yazdığı kitaplarla yaşadığı döneme damgasını vurmuş bir din âlimi olan İmam-ı Gazâlî’nin (Doğumu:Horasan’da Tus şehri, 1058-Vefatı: aynı şehirde 1113) bu eseri, Hârun Ünal tarafından Türkçeye çevrilmiş, 14 X 21 santim ölçülerinde 208 sayfa olarak basılmıştır. Eserde dua ve zikirin adâbı ve esasları anlatılmakta, İslâmî öğütler verilmektedir.

 

ÇELİK YAYINEVİ: Ticarethâne Sokağı Nu: 19/A Sultanahmet, Fatih 34110 İstanbul.

Telefon: 0.212-511 28 11 Belgegeçer: 0.212-511 28 12

e-posta: info@celikyayinlari.com www.celikyayinlari.com

 

(152 kelime)

 

TÜRK KİMLİĞİNİN YENİDEN İNŞASI BAĞLAMINDA ZİYA GÖKGALP

Prof. Dr. Ünver Günay, Doç. Dr. Celaleddin Çelik editörlüğünde hazırlanan 238 sayfalık kitap 9 adet makaleden oluşuyor. Yazarları ve makale başlıkları:

1-    Prof. Dr. Ünver Günay: Gökalp, Milli Kimlik ve Din.

2-    Doç. Dr. Celaleddin Çelik: Gökalp’in Bir Değişim Dinamiği Olarak Kültür – Medeniyet Teorisi.

3-     Prof. Dr. İsmail Görkem: Ziya Gökalp’in Folklor Oluşumuna Bakışı.

4-     Prof. Dr. Mustafa Argunşah: Ziya Gökalp ve Yeni Lisan Hareketi.

5-    Prof. Dr. Hülya Argunşah: Millî Kimlik Oluşturmada Edebiyatın Rolü ve Ziya Gökalp.

6-    Prof. Dr. Ünver Günay: Ziya Gökalp ve Din Sosyolojisi.

7-    Doç. Dr. Celaleddin Çelik: Gökalp Düşüncesinde Din ve İdeal Tip Olarak Türk Müslümanlığı.

8-     Doç. Dr. Kadir Albayrak: Ziya Gökalp’in Türk Din Tarihi Çalışmalarına Katkısı: Toyonizm.

9-    Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer: Ziya Gökalp – Atatürk Yakınlığı.

 

KESİT YAYINLARI:

Çatalçeşme Sokağı Torun Han Nu: 40, Kat: 1 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 68 28

Belgegeçer: 0.212-512 56 63 e-posta: kesityayinlari.com / www.kesityayinleri.com

 

(152 kelime)

 

 

TRAJİK BAŞARI / TÜRK DİL REFORMU:

Türkçe ile alakalı araştırmalarıyla tanınan İngiliz Prof. Dr. Geoffrey Lewis (1920-2008) 1998 yılında Türkoloji ilmine hizmetleri sebebiyle Türkiye Cumhuriyeti Liyakat Nişanına lâyık görülmüştür.

 

Eseri, Mehmet Fâtih Uslu tarafından Türkçeye çevrilmiş, 2007 yılında yayımlanmıştır.

 

17,5 X 23 santim ölçülerinde 222 sayfalık kitabında; tarihteki en uzun süreli dil mühendisliğinin çok acıklı hikâyesini anlatıyor. Hikâye, Osmanlı Devleti döneminde başlamış, Cumhuriyet Türkiye’sinde devam etmektedir. Taraf tutarak tartışılmış bir meseleyi, tarafsız ve biraz da ironik bir dille ve belgelere dayanarak anlatıyor.

 

Kitaptan bir bölüm: ‘Türk Dil Kurumu’nun 1949 yılındaki Altıncı Kurultayında üyelerden biri sordu: ‘Yeni teknik terimlerin oluşturulmasına hâkim olan ilke nedir?’ Cevap veren çıkmayınca salonu derin bir sessizlik kapladı. Dakikalar sonra sessizliği, Dilbilim ve Etimoloji Komisyonu’nun Başkanı Tıp Doktoru Saim Ali Dilemre bozdu: ‘Arkadaşlar, kemküm etmeyelim. Bizim prensibimiz mirensibimiz yoktur, uyduruyoruz.’

 

PARADİGMA YAYINCILIK:

Alemdar Mahallesi, Çatalçeşme Sokağı Nu: 42, Yücer Han Oda: 3-5 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon ve Belgegeçer: 0.212-526 81 52

 

(152 kelime)

 

 

 

KISA KISA / KISA KISA…

1-TÜRKİYE’NİN CANI BOĞAZLAR: Süleyman Kocabaş. Vatan Yayınları Kayseri.

2-BİR KÖPRÜNÜN HİKÂYESİ: Cevdet Akçalı. Makaleler. Cinius Yayınları.

3-ATEŞ ÇEMBERİNDE AZERBAYCAN: Okan Yeşilot. Yeditepe Yayınevi.

4-SÜRGÜNDEKİ DERVİŞ MUHAMMED SALİH: Oğuzhan Cengiz. Bilgeoğuz Yayınları.

5-UZMANLAR KONUŞUYOR: Konferanslar. Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları.

 

(43 kelime)

 

 

Yeni Abant; Kartepe Zirvesi mi?

Küçükken “Topu Keltepe’ye dikmek” diye bir tabir vardı ve genelde sınıfta kalanlar için kullanılırdı. Sonradan Keltepe Kartepe oldu, yetmedi 10 yıl kadar önce 10 belde birleşti ve Kartepe İlçesi oluştu.

Geçtiğimiz günlerde Kartepe’nin turizmle anılan tesislerinde “Uluslararası 15 Temmuz ve Darbeler Sempozyumu” düzenlendi ve bazı Hükümet temsilcileri de yer aldı. Kocaeli’nin Tarih Sempozyumu ve Kitap Fuarı‘ndan sonra üçüncü büyük kültürel etkinliği olarak kayda geçti.

Hem Kartepe temalı markalaşma hem darbe ve demokrasi üzerinden bir düşünce havuzu oluşturma gayretleri makul olsa da seçilen bazı isimlerdeki özensizlik bu önemli organizasyona gölge düşürmüştür.

Lokantalardaki fiks mönüye benzer bazı isimler Abant Platformu olur; ordadırlar, Ermenilerden Özür Dileme Kampanyası düzenlenir; imzadadırlar, Çözüm (!) Süreci olur; Âkil Adamlar gurubundadırlar. Şimdi de buradalar.

Kim bunlar? Mesela; Sabancı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Fuat Keyman. Cemaat’in Abant Toplantılarının müdavimi ve o toplantılarda Devletin kuruluş ayarlarının değiştirilmesini savunanlardan biri. Yurdum insanından ‘Kürt Sorunu‘ diye sorun üreten ve Âkil İnsanlar Komisyonu‘nun Ege Bölgesi kısmında parayla nasihat dağıtan bir kişi.

Şimdilerde Etki Ajanlığı suçlamasıyla tutuklu bulunan Osman Kavala ile birlikte OSF senin TESEV benim gayri millî ve gayri yerli her organizasyonun başat aktörü. Meşhur Bilderberg Toplantılarına Türkiye‘den çağırılan 3-5 kişiden birisi. Kartepe Zirvesi‘nin “Siyasal Açıdan Türkiye’de Darbeler” oturumunda konuştu. Eğer Darbe Kalkışması başarılı olsaydı ve İktidar‘ın yanlışlarıyla ilgili toplantı yapılsaydı yine o konuşacaktı.

Kim mesela; aynı oturumun bir diğer konuşmacısı Prof. Atilla Yayla. Hesapta Türkiye’nin ‘en liberal’i. Hakikatte Aykut Edibali‘lerin Yeniden Millî Mücadele‘sinden Liberal Düşünce Derneği Başkanlığına, 12 Eylül‘de Kenan Evren destekçiliğinden Sivil Toplum ve Serbest Piyasa çalışmalarıyla Anthony Fisher Ödülü‘ne kadar geniş bir yelpazeye sahip.

Atatürk‘e hakaretin pek bi moda olduğu 10 yıl öncesinde Kemalizm’e ve Atatürk’e o kadar çok saydırdı ki neredeyse kendisini tutuklatıyordu; Allah’tan Hükümet’in desteği ve 208 akademisyenin bildirisiyle sıyırdı. Uzun zaman Zaman‘da yazdı, 17-25 Aralık 2013‘ten sonra bile “Gülen Cemaati parti kurarsa meşruiyete destek adına ilk seçimde bu partiye oy vereceğim” deme cesaretini gösterdi. Kartepe Zirvesi‘nde herhalde bunları anlatmamıştır.

Başka kimler; mesela Prof. Nilüfer Narlı, mesela Prof. Bekir Berat Özipek. Abant Platformu’nun gözde ve güzide isimleri.. Ve mesela Prof. Davut Dursun; hem Abant’çı hem RTÜK Başkanlığı döneminde kurumu FETÖ üssü haline getiren İletişimci.

Tarihten ders almak bir delikten iki kere ısırılmamaktır.  Darbeleri anlamak için Türkiye’nin NATO’ya üyelik sürecini iyi anlamak lazım. Hep dediğimiz gibi; 1952’de sadece Türkiye NATO’ya girmedi, NATO da Türkiye’nin bütün kurumlarına girdi. Amerika yalnızca bazı dinî teşekküllerin üzerinden Türkiye’de muktedir olmaya oynamıyor; birçok sivil toplum unsurları ve akademisyenler de işin fazlasıyla içinde..

‘Bizi şu da kandırmış, bu da kandırmış’ serisinin uzamaması devlet ve millet yararına olduğu için yukarıdaki örneklem şahsiyetler analiz edilmiştir. Bunlar ihbar mahiyetinde sayılmamalı ve fakat Devlet’in de bir Kara Kaplı Defteri olmalıydı vesselam.

 

 

Bizde Gidip Girit’i Alsak!

Yunanistan’la komşuluk ilişkilerimiz çok iyi durumda. Hatta o kadar iyi ki; Yunanistan Ege’deki Türk Adalarını sorgusuz sualsiz işgal edip yerleşiyor, kiliseler inşa ediyor, askeri birlikler konuşlandırıyor buna karşılık ise bizim kılımız bile kımıldamıyor. İşte komşu dediğin bizim gibi olur.

 

Ne demiş atalarımız, “Komşu alacaksan Türkiye gibi al”…Çünkü biz Türkler tepemize çıkan komşularımıza bile “daha başka bir şey istermisin?” diye sorar hale gelmişiz. Hatta geçen yıl 1.300.000 Türk vatandaşı Yunanistan’a turistik seyahat yapıp, Yunan ekonomisine katkı bile sağlamış. Bu sebeple Yunanistan’ın bizden iyi komşu bulacak hali yok!

 

Ben şu Osmanlı’nın ve Türkiye Cumhuriyeti’nin, Yunanistan karşısındaki politikalarını anlamış değilim.

 

Yunanistan, bir grup çeteci tarafından zamanın emperyalist devletleri eli ile kurulmuştur. Amaç, Türkleri Avrupa’dan kovmak için çalışan ve aynı zamanda tampon olan bir devlet kurmaktı ve bunda başarılı olundu.

 

Haritalara bakmak konusunda büyük özrü olan Türkler, ilk önce bu çeteci asilerin yabancılarca da desteklenen “Mora İsyanı” ile karşılaştı. Ardından günümüzde de devam eden ve “Megola İdea”ya dayanan büyük Yunan genişlemesi başladı.

 

Yunan; 1821’den bu yana Türk topraklarını ala ala ve Türkleri kovalaya kovalaya büyümeye devam ediyor. Son örneği ise Ege’de işgal edilen 18 adamız… Anadolu’yu da iç edeceklerdi ama oyunlarını Büyük Türk Atatürk bozdu.

 

Sırada Kıbrıs’ın ilhakı, Ege’de başta Bozcaada ve Gökçeada olmak üzere tüm adaların ele geçirilmesi ve geçenlerde yazdığım Ayvalık gibi yerlerin Rum toprağı olarak ilanı var. Gülmeyin bunların hepsi gerçek!

 

Bunlara karşılık bizim Yunanistan’ı tanımadığımız bir hakikat olarak önümüzde duruyor. Eğer tanısaydık, 200 yıldır daima kaybeden taraf biz olmazdık. Belki (!) arada sırada bizde Yunanistan karşısında kazançlı çıkardık.

 

Yunanistan’ı tanımadığımız gibi onun gerçek sahibi Patrikhane’yi de bilmiyoruz. Hem Yunan diye bir millette yok! Yerel halkın 1821’den sonra Türk düşmanı güçlerce Yunanlılaştırılması var. Nüfus bugün bile  taş patlasa 11 milyonu geçemiyor.

 

Aksi olsaydı kendilerini yönetecek kralı Avrupa’da arayıp Almanya’dan Otto’yu bulmazlardı! Yani bir Alman aile Yunanistan’ı daha düne kadar yönetti.

 

Gidin Atina’ya bakın, 1829 tarihinden önce yapılmış bir bina bulamazsınız… Bulduklarınız da, Türklerden kalma eserlerdir. O tarihten sonra Danimarkalı mimar Hansen ve ailesi, Yunanistan’ı Avrupa’ya benzetmek için bazı binaları inşa eder.

 

Bu arada, o topraklarda yaşayan halkı, olmayan bir Yunan milletine dönüştürmek için eski çağ uygarlıklarından kalan eserleri baz alarak mitolojik bir tarih yaratırlar ve Yunanlıların Avrupalıların da, atası olduklarını belirtirler.

 

Yunanistan, kurulduğu tarihten bu yana başta ABD ve İngiltere olmak üzere tüm Avrupalılar, İsrail ve Rusya tarafından Türklere karşı desteklenmiştir ve desteklenmeye devam etmektedir.

 

Bu desteklenmeye bir itirazım yok ama biz Türklerin sinema seyreder gibi tüm bu gelişmeleri seyretmesi, bir Türk olarak canımı haddinden fazla sıkıyor.

 

Girit Adasının kaybı ve orada kalmış olan Türklerin asimile olmuş olması da halen bizim için ilgilenecek bir konu haline gelmemiştir. Girit’in, Müslüman Türk nüfusun fazlalığına rağmen çatır çatır elimizden alınması, mualesef bugünkü nesillerin anlayabileceği bir konu olmaktan çıkmıştır.

 

Oysaki Girit Adası biz Türkler için Kıbrıs gibi stratejik olarak yaşamsal bir öneme sahip ve ne pahasına olursa olsun elde tutulması gereken bir topraktır. Ama başaramadık ve bugünde Girit’in değerinin farkında değiliz.

 

Bari günümüzde Yunanistan’ın hükümranlığında olan bu Türk topraklarında, dünyayı ayağa kaldırmak sureti ile artık insanlık adına evrensel değerler haline gelmiş olan Osmanlı-Türk mimarisinin son örneklerini korutabilsek! Ama ne gezer, adamlar yıktıkça yıkıyor ve Türk’ün kalan son izlerini de, acımasızca siliyor.

 

Yunanla uzlaşmayı gün batımında uzo içmek ve kafayı bulunca sirtaki oynamak olarak gören dış politika anlayışının bizi getirdiği nokta, ne yazık ki; bu!

 

Küstahlığının yanısıra iyice azdırılan Yunan, işgal ettiği Türk topraklarında (18 Ada) millî bayram kutlamalarına da başladı.

 

Ben de bir garip Türk olarak, bu Yunan’ın yaptıkları konusunda sizleri bir kez daha uyarayım ve bir teklifte bulunayım istedim. Acaba bizde, bize yapılanlara karşı gidip Girit’i geri alsak mı, diye size soruyorum. Öyle ya, onlar istediklerini yapıyorlar bizde karşılık olarak gidip Girit’i alalım.

 

Belki onlarda iyi komşuluk gereği seslerini çıkarmaz ve bize Girit’i bırakıverirler!

 

Ne zaman uyanırız bilmem ama tarihe not düşmek açısından bunları yazıyorum.Belki gün gelir dikkate alınır.

 

Bilin ki; keserin sapı hep onların menfaatine doğru yontuyor. Sebebi ise tahmin edemeyeceğiniz kadar yerli işbirlikçinin olması…

 

Olsun belki bir gün Girit’i alacağız diye okul kitapları yazar, ordumuz hesap yapar, imamlar vaazlarda anlatır, tarikat ve cemaatler hedef koyar, siyasetçiler ağız birliği eder ve hayaller gerçek olur.

 

Ama hiç kimse niyetlenmese bile biz Girit için niyetlendik. Haberiniz olsun…

 

 

 

Güneş Doğmaya Başladı

Yer Tatvan. Bir kahvehanenin bahçesinde kendisini görmeye gelen kalabalıklara, bir tabureye çıkıp, hitap eden bir kadın.

Dışarıda kirpi denilen zırhlı bir araç, kalabalığın içinde tam donanımlı birkaç silahlı asker. Yolda asılı afişte İYİ Parti yazısı ve güneş amblemi, “Sayın Genel Başkanımız İlçemize Hoşgeldiniz” yazısı ve Meral Akşener’in resmi olan bir bez afiş.

Tatvan Bitlis’in en büyük ilçesi. Nüfusu 89 bin. HDP’nin 7 Haziran 2015 seçimlerinde yüzde 67,7 ve 1 Kasım seçimlerinde yüzde 53,8 oy aldığı bir ilçe.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener çıktığı tabureden halka hitap ediyordu. Kalabalıktan bir adam yüksek sesle bağırmaya başladı. İlk önce ne dediğini tam olarak anlaşılmadı. Ama biraz dinleyince anladım ki ilçeye daha önce gelen siyasilerin verdikleri sözleri tutmadığından, işsizlikten, yoksulluktan dert yanıyordu.

Provokasyon olabilirdi. Bir tahrik sonucu ortalık karışabilir, istenmeyen olaylar çıkabilirdi.

Birileri adamın kollarından tutup kalabalıktan çıkarmaya çalışırken, Meral Akşener “gel muhterem, gel de derdini burada anlat” diye ısrarla çağırdı. Bunun üzerine adam kalabalığın içinden Akşener’in yanına geldi.

İYİ Parti lideri bu adama mikrofonu verdi, “ben sizi dinlemeye geldim, buyur anlat” dedi. Adam yaşadıkları zorlukları, yokluk ve yoksullukları, işsizliği anlattı ve çare bulunmasını istedi.

Daha sonra basından öğrendiğime göre, bu adam üyesi olduğu AKP Tatvan İlçe Başkanlığına istifa dilekçesi vererek bundan sonra İYİ Parti’ye oy vereceğini açıklamış.

O anda aklıma başka liderler geldi. Aynı durumda ne yaparlardı diye düşündüm.

Hafızamda yer eden geçmiş olaylar gözümün önüne geldi. Bu gariban adama, ya “ananı da al git” veya “provokasyon yapma, haddini bil” diye bağıracaklarını düşünebildim.

Tatvan’da şahit olduğum bu olay bile, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in farklı bir kişilik olduğunu ve siyasete yeni ve iyi bir üslup kazandıracağını göstermeye yeterli olsa gerektir.

******************************

AHLAT

Meral Akşener’in Bitlis’in ilçesi AHLAT’ta ev kiralayıp, partisinin kuruluşunun üzerinden daha bir hafta geçmeden yurt gezilerine bu ilçeden başlaması çok anlamlı.

Türklerin Anadolu’yu vatan yaptığı sürecin ilk basamağıdır Ahlat. Bin yıldır Selçuklu medeniyetine ait izleri, muhteşem eserleri bağrında barındırır.

İstanbul’un, Roma’nın, Şam’ın 100 bin, Paris’in 40 bin, Londra’nın 25 bin nüfuslu olduğu 1200’lü yılların başlarında, Ahlat bir milyon civarında bir nüfus barındırmış.

Ahlat, O kadar çok büyük alimler, evliya ve alperenler yetiştirmiş ki, Belh ve Buhara’dan sonra “Kubbet-ul İslam” unvanını alan üçüncü şehir olmuş.

Eşsiz Selçuklu Mezarlığı, kümbetleri, kalesi ve Halid Bin Velid’in komutanlarından büyük sahabe Abdurrahman Gazi‘nin ebedi istirahatgâhının olduğu bir mübarek belde.

Şu sıralar nüfusu 40 bin civarında olan Ahlat’ta siyasi yapı, bölgedeki diğer ilçelere benzemekte.

HDP 7 Haziran 2015 seçimlerinde yüzde 61,4 ve 1 Kasım seçimlerinde yüzde 53,8 oy almış.

Şimdi ise bölgede İYİ Parti’nin kalesi olmaya aday bir ilçe görüntüsü veriyor.

Ahlat’ta Meral Akşener’in hemşerileri olmasından mutlu, O’nun kurtarıcı olacağından umutlu insanlar İYİ Partilileri bağrına bastı.

Güneş Ahlat’tan doğmaya başladı bile.

******************************

ADİLCEVAZ

Ben karkas etin kilosunu 31 TL’den alıyorum. 34 TL’den satıyorum. Bir de bakan çıkmış “millet 29 TL’den et yiyecek” diye, bizimle dalga geçer gibi, gülerek beyanat veriyor. Müşteri de geliyor “ne zaman eti ucuz satacaksın?” diye bana soruyor.

İlçemiz merkezi 14 bin nüfuslu, köyleri ile birlikte 30 bin nüfuslu bir yer. Burada beş kasap, iki de içinde kasap reyonu olan zincir market var. Satışlarımız önceki yıllara göre azaldı. İşler zayıf. Bölgede hayvancılık çok ölmek üzere. Eti bana ucuz verseler daha ucuza satarım. Ama hayvan sayısı azaldı. Et nasıl ucuzlasın?

Bu sözleri Bitlis’in Adilcevaz ilçesinde bir genç kasaptan dinledim.

***

Ben on sene bir sol partinin İlçe Başkanlığı yaptım. Şimdi İYİ Parti’de görev yapmak istiyorum. Tayyip Erdoğan’dan bizi bu hanımefendi kurtaracak. Merkezde Adilcevazlıların çoğu İYİ Parti’yi destekliyor. Köylerde HDP ve AKP oyları hala yüksek. Böyle giderse, Bitlis’in 3 milletvekilinden birini İYİ Parti kazanır. (Son seçimlerde Bitlis’te HDP 2, AKP 1 Milletvekili seçtirmiş.)

Bu sözler de Adilcevaz’ın geniş ailelerinden birine ait bir siyasetçiden dinlediklerim.

Adilcevaz HDP’nin 7 Haziran 2015 seçimlerinde yüzde 61,9 ve 1 Kasım seçimlerinde yüzde 51,3 oy aldığı bir ilçe.

İşte böyle bir ilçede, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in gelişi bir anda ilçe merkezini bayram yerine döndürdü. İYİ Parti’nin, Başkanlık Divanında yer alanlar dâhil, çok sayıda kurucularının halkla buluştuğu, onları dinlediği ziyarette insanların ilgisi ve sevgisi çok iyiydi.

Bu bölgede de insanlarımız yeni bir çıkış yolu için, İYİ Parti’yi umutla ve dikkatle izliyor.

Meral Akşener, yurt gezilerini başlattığı Bitlis’ten, “koltukları değil, ayakkabılarımız eskiteceğiz” sözünü tutacağının ilk işaretini verdi.

 

 

 

 

 

 

İpek Demiryolu Hayırlı Olsun

Yoğun iç gündem arasında bizim basın tarafından önemi pek de anlaşılamayan ve basit bir açılışmış gibi geçiştirilen İpek Demiryolu artık nihayet hayata geçti. Ne konferansı yapıldı, ne açıkoturumları…

Diğer yandan TRT AVAZ’da geçen kısa bir haberle de Türkiye’den Semerkant’a direkt uçuşların başladığı müjdesi verildi.

Şimdi bunları niye hatırlatıyorum?

17’nci – 18’inci yüzyıllara kadar yani ‘Türk asırlarının’ sonuna kadar Avrasya coğrafyasının zenginliğinin temel kaynağı ticaret ve çağına göre çok ileri olan bilimsel gelişmelerdi. Bu ticaret ise Hazar Denizi’nin kuzeyinden geçen Kürk Yolu, Hint Okyanusu ve Kızıldeniz üzerinden gelen Baharat Yolu ve Türkistan’ın kalbinden geçerek Anadolu’ya ulaşan İpek Yolu’yla sağlanırdı.

Avrupa’da Reform ve Rönesans’ın başlamasına sebep olan ise bu yolların her üçünün de Türklerin kontrolünde olması; dolayısıyla da zenginliğin Türk – İslâm dünyasının tekelinde bulunmasıydı. Buna alternatif bir yol bulmak üzere çıkılan coğrafi keşifler ilede Batı uygarlığının doğuşuna öncülük edilmiş oldu. Elbette bununla rekabet edemememizde, çeşitli yıkıcı felsefi akımlara kapılarak akıl ve bilimi bir kenara bırakmamızın da büyük etkisi vardır.

30 Ekim günü Türkiye, Azerbaycan, Gürcistan Cumhurbaşkanları ile Özbekistan ve Kazakistan Başbakanının katılımlarıyla hizmete açılan İpek Demiryolu, 21’nci yüzyılın yükselen değerini ortaya koymuştur…

1990’da ilk olarak Rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından ortaya atılan İpek Demiryolu projesinin 2017 yılına kadar beklemesinin sebepleri ayrıca incelenmesi gereken bir konudur. Şu anda açılan ‘mevcut haliyle’ dahi yılda 1 milyon yolcu ve 6 milyon tondan fazla mal taşıyacak olan bu hattın gelecek birkaç yıl içinde yüz milyonlara ulaşması beklenmektedir…

Bu kadar dev bir projenin 27 yıl beklemesinin, Türkiye’ye ve Türk Dünyası’na bırakın manevî maliyetini, sadece ekonomik maliyetinin bile çarpanlarıyla birlikte trilyonlarca dolara ulaşacağı aşikârdır…

Diğer yandan Türkiye ve diğer kardeş cumhuriyetlerin karşılaşacağı düşük maliyetli mal ve hizmet ulaştırma imkânı; yaklaşık 100 yıldır ayrı kalmış kardeşlerin yeniden bir araya gelme ve entegrasyon süreçlerinin hızlandırılması gibi kültürel etkileri de asla göz ardı edilemez.

Bu konuda, Cumhurbaşkanı Erdoğan ise açılış gününü “gurur günümüz” olarak nitelendirdi. Erdoğan, “Londra’dan Çin’e kesintisiz demiryolu bağlantısının kurulduğunu ilan ediyoruz. Kararlılığımızın ve vizyonumuzun eseri olan bu proje, hepimizin ortak başarısıdır. İstikbalimiz bakımından çok önemli bir adım atıyoruz. Dev proje Türkiye’ye ve paydaş ülkelere lojistik sektöründe rekabette büyük bir avantaj sağlayacak. Hâlihazırda, Güney Koridor’dave Kuzey Koridor’dadeniz de dâhil edildiğinde Çin’den AB’ye yük taşıma süresi yaklaşık 45 ilâ 62 gün sürüyor. Aynı yük orta koridordan yani BTK (Bakü – Tiflis – Kars) Projesi güzergâhından gönderilirse 12 ilâ 15 gün içinde AB ülkelerine ulaşacak. Bakü – Tiflis-Kars (BTK) demiryolu projesi, hem kültürel ve ekonomik, hem de ticari ilişkilerin geliştirilmesine büyük katkı sağlayacak” diyerek projeyi özetlemiştir.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ise, “Bazıları bu projenin hayata geçeceğine inanmıyordu. ‘Bunun gerçekleşmesi mümkün değil’ diyorlardı. Bu üç ülke gösterdi ki, bu mümkündür. Bizim güçlü irademizin, desteğimizin, inancımızın olduğu yerde, bütün işleri başarmamız mümkündür. BTK bunun örneğidir. Bu üç ülke daima birbirini destekleyecek ve birlikte olacaktır. BTK tarihi İpek Yolu’nun bir bölümünü oluşturması itibariyle küresel bir projedir ve ülkeleri birbirine daha da yaklaştıracaktır. Bu projeyi öz kaynaklarımızla inşa ettik” dedi.

Bu satırları okurken Aliyev’in “Bazıları bu projenin hayata geçeceğine inanmıyordu. ‘Bunun gerçekleşmesi mümkün değil’ diyorlardı” sözü,Ufuk Ötesi gazetesinde 2000’li yılların ortalarında yazdığım şu makalemi aklagetirdi:

http://www.ufukotesi.com/yazigoster.asp?yazi_no=20040950

O yıllarda yazımızda özetle şöyle demişiz:

Seçim dönemlerinde bütün siyasi partilerin programlarında yer bulan ‘Demiryollarına yatırım’ konusu ne hikmetse iktidara gelindikten sonra sürekli unutulan ve hatta ‘Komünist’ olarak adlandırılan düşman oluveriyordu… Fakat bu kez İpek Demiryolu Projesi gibi bütün dünyanın yakından ilgilendiği dev bir atılımın hayata geçirilmesine (Sayın Başbakan Erdoğan) karar almıştı… Ayrıca Körfez Savaşı’nın yıkıcı etkisinin ortadan kalkmasından sonra Hicaz-İstanbul Demiryolu’nun yeniden çalışır hâle getirilmesi için bir çalışma başlatılacağı gündeme geliyordu.
Bu durumda Ankara, bir kolu ile Pekin’e kadar olan Türk Coğrafyası’na açılırken diğer kolu ile de Osmanlı’nın mirası olan Ortadoğu’yu kucaklıyordu.
Evet, tahmin edebileceğiniz gibi bazı güç odaklarını olabildiğince rahatsız edecek ve gece uykularını kaçırabilecek dev iki proje aynı dönemde gündeme gelivermişti. Öyleyse kendi uykularının kaçacağına, Türk Milleti’nin uykusundan istifade edilmesi gerekirdi…
Ve öyle de oldu. Tren operasyonunun düğmesine basıldı…
Hızlandırılmış Tren’inPamukova’da meydana gelen kazasında pek çok vatandaşımız hayatını yitirirken makinistin söylediği bir söz dikkat çekiyordu. ‘Viraja o kadar süratli girmedim!’
Bu olayın ertesi günü ise Adana’dan polisiye bir haber ajanslara düştü. Adana’da rayları birbirine bağlayan 300 kusur vidanın sökülmüş olduğu bildiriliyordu. Polisin yaptığı araştırmada ise hiç bir iz ve delile rastlanamadı. Aradan geçen yaklaşık bir haftada her gün ufak tefek tren kazaları oldu. Ve ardından da sinyalizasyon hatası olarak adlandırılan ikinci kanlı kaza meydana geldi. Bu kazada da makinist, ‘Ben sinyal ışıklarına geldiğimde yeşil yanıyordu. Bir anda kırmızıya döndü. Ne olduğunu anlayamadım’ diyordu. Ardından ise Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde tren sinyal kontrol kutularının parçalanmış ve açılmış olduğu haberleri peş peşe ajanslara düşüyordu. Polis ise daha önce Adana’daki vida sökme hadisesinde olduğu gibi, hiç bir iz ve delil bulamıyordu. (İhanet olabildiğince profesyoneldi)
Tren kazalarına son nokta ise boş bir gaztankerinin tren geçmeden bir kaç dakika evvel raylara bırakılması ve içi yolcu dolu trenin buna çarpması ile yaşandı. Bu kazanın aynı zamanda bir uyarı olduğu komplo teorisyenlerince dile getirilirken, verilmek istenilen mesaj da herhalde ilgililer tarafından alınmıştı… Gereği yapıldı ve kazaların ardı kesiliverdi…” demişiz.

Şimdi;Sayın Cumhurbaşkanlarının açılışını yaptığı bu hattın iyi korunması ve proje dışında bırakılan Rusya, İran ve Ermenistan ile Çin’in önünü kesmek isteyen ABD tarafından sabote edilme ihtimaline karşı uyanık olunması ihtiyacı mevcuttur… Gerekirse AB ve Çin’den de destek alınmalıdır…

Tekrar kutlu olsun…

 

 

İlahî Rehber

Hz. Muhammed; her şeyi yaratan, besleyen, büyüten, uyum içinde sevk ve idare eden Rabbin; sanat güzelliklerinin vasfedicisidir.

Üstelik istidat ve kabiliyetindeki câmiiyet / kapsamlılık cihetiyle, o Zât, varlıklardaki kemalâtın / mükemmelliklerin en güzel model ve örneğidir.

Öyle ise, o Zât, kâinatın asıl sebebidir. Yani “O Zât’a şu kâinatın Hâlikı bakmış, kâinatı halk etmiş / yaratmıştır. Eğer O’nu yaratmasaydı, kâinatı dahi yaratmıyacaktı.” denilebilir.

Nitekim, cin ve inse getirdiği Kur’an hakikatları ve iman nurları ve kendisinde görünen yüksek ahlâk ve yüksek faziletler, bu hakikate kesin şahit ve tanıklardır.

İşte bu ve bunlar gibi nice özellikleri taşıyan Hz. Muhammed; Hakk’ın bürhanı / delili, Hakk’ın ışığıdır. Zira öyle bir din ve şeriat göstermiştir ki, iki cihanın saadetini temin edecek / sağlıyacak tüm düstur ve prensipleri ihtiva eder / içerir.

Kâinatın hakikat ve gerçeklerini, vazife ve görevlerini kâinat Hâlikı’nın / Yaratıcısının isim ve sıfatlarını tam ve kusursuz bir şekilde beyan eder, açıklar ve anlatır.

İşte o İslâmiyet, gerçekleri mükemmel bir tarzda içinde bulundurur, barındırır.

İşte o İslâmiyet, kâinatı kendiyle beraber tarif eder. Nitekim onun mahiyet, asıl ve esasına dikkat eden elbette anlar ki, o din; bu güzel kâinatı yapan Zât’ın, o kâinatı kendiyle beraber tarif eden bir beyannamesi / bir yazılı açıklaması ve bir tarifnamesidir.

Nasıl ki, bir sarayın ustası, o saraya münasip / uygun bir tarife yapar. Kendini vasıflarıyla göstermek için bir tarife / bir yazı kaleme alır. Onun gibi, Hz. peygamber’in şeriat ve dininde de öyle bir ihata edicilik / kuşatıcılık, öyle bir ulviyet / yücelik, öyle bir hakkaniyet / doğruluk görünür.

Öyle ki, kâinatı halk edip yaratanın ve tedbir edenin / çekip çevirenin kaleminden çıktığını, apaçık gösterir. Ve anlaşılır ki, kâinatı güzelce tanzim eden / düzenleyen kim ise, şu dini güzelce tanzim edip nizam veren de yine O’dur.

Evet, o ekmel / çok mükemmel nizam; elbette bu ecmel / çok güzel nazmı, tertip ve düzeni ister.

Muhammed-i Arabî Hazretleri şahadet yani görülen âleme yönelik olarak, gayp âlemi nâmına, istikbalde gelecek asırlar arkasında duran akvama / kavimlere, milletlere hitap ediyor.

Hem öyle bir nidada / seslenişte bulunuyor ki, umum / bütün cin ve inse, umum yerlere, umum asırlara işittiriyor. Ve işitiyoruz ki:

O; şuur sahipleri arasından tayin edilmiş / atanmış biridir. Yüce Allah O’nun ile Rububiyetini yani İlahî terbiyeciliğini ilan edecektir.

Yüce Allah O’nun ile yarattığı bütün varlıkların ihtiyaç ve gereksinimlerinin gidericisi olduğunu bildirecektir.

O’nun ile her şeyin yetiştiricisi, her şeyin sevk ve idare edicisi olduğunu söylettirecektir. Yüce Allah onunla her şeyi hakimiyet ve egemenliği altında bulundurduğunu âlemlere duyuracaktır.

İşte bütün bunları yapması, yapabilmesi için, o Zâtı yanına celbetmiş; sevdiği sanatlarını teşhir etmesi / gösterip sergilemesi için, bir dellal / bir ilan edici hükmünde olacak olan Hz. Muhammed’i huzuruna getirtmekle şereflendirerek O’nu bütün bu açıklamalar için görevlendirmiştir.

Böylece Ulu Allah, ulvî / yüce maksatlarının; diğer şuur sahiplerine bildirilmesini istemekle; mükemmelliğini göstermek için, Hz. Muhammed’i muallim / öğretici olarak tayin etmiş / atamıştır.

Bu şekilde kâinatın içine koyduğu İlahî tılsımı / giz ve sırrı, varlıklarda gizlediği Rububiyet / Rablık muammasını / meçhuliyet ve bilinmezliği; mânâsız ve anlamsız kalmaktan kurtarmış oluyor. İşte bütün bunlar için bir rehber lâzımdır ki, o da Hz. Muhammed’den başkası değildir.

 

 

Kıbrıs Gazisi, Emekli Yarbay ve Yazar ATİLLA ÇİLİNGİR ile ÖNCE VATAN İsimli Son Kitabı Vesilesiyle Vatan ve Ordu Kavramları Hakkında Konuştuk. (İKİNCİ BÖLÜM)

Oğuz Çetinoğlu: Türk ordusunun, dünyanın en güçlü ordularının ilk sıralarında yer aldığı ifâde ediliyordu. Ergenekon, Balyoz davâları ve kumpas entrikaları ile ordumuz (maddî veya mânevî veya ikisi birden) güç kaybına uğradı mı?

Atilla Çilingir: Bu sorunun kısa ve öz bir tek cevabı vardır: Türk Silahlı Kuvvetleri hâlâ dünya silahlı kuvvetleri arasında silah, disiplin ve moral gücü ile temayüz etmiş, dünyanın en güçlü orduları arasındadır.

Çünkü Ordularımız bu gücü; Yüce Türk Milletinin öz varlığından, Mete Han’ın tahta çıkış târihi olan M. Ö. 209 yılından bugüne ardında bıraktığı o muhteşem târihinden alır. Ama ne acıdır ki, böylesine güçlü bir ordu; alçak FETÖ hâinlerinin her bir kuvvetin içine sızmasıyla yıllar öncesinden başlayan bu sancılı süreçte:

‘Ergenekon, Balyoz’ adıyla anılan, sahte belgelerle kurgulanmış bu kumpas dâvâlarında; Türk ordusunun vatanına sadakatle bağlı pek çok yiğit komutanı haksız ve hukuksuz bir şekilde yıllarca ceza evinde tutulmuş, yargılanmış çoğu da ömür boyu hapis cezası almıştı.

Bu konuyla ilgili unutulmaması gereken en önemli husus; 12 Haziran 2007’de başlayan bu akıl tutulmalı süreçte, böylesine kurgulanmış bir senaryonun uygulanmasına neden müsaade edildiği, bu süreçte kimlerin, hangi makam sâhiplerinin rol aldığıdır

Bunun cevabı henüz net bir şekilde verilmiş değildir! Ancak yıllar sonra da olsa târihin unutmaz hafızası bu gerçeği tekrar hatırlatacak; işte o zaman kimin hangi rolü oynadığı, bu dönemde siyaseten bulunanların kimler olduğu, oynadığı rol anlaşılmış olacaktır.

Çünkü bu sürecin siyaset tarafında içte ve dışta nelerin nasıl yaşandığı henüz net olarak bilinmemektedir. Zâten yargılama süreci de devam etmektedir.

Bu kumpas dâvâlarına muhatap olan bütün komutanların suçsuzlukları ispatlanmış, çoğuna maddî, manevî tazminatlar da ödenmiştir.

Yıllar öncesinden planlandığı anlaşılan ‘Ergenekon ve Balyoz Kumpaslarını’ yöneten, yargılayanların tamamına yakını, alçak FETÖ örgütüne mensup oldukları, yardım ve yataklık ettikleri için şimdi de onlar yargıya hesap vermekte, az da olsa bir kısmı yurt dışında kaçak yaşamaktadır.

Sonuç olarak demem odur ki, ardımızda kalan bu kumpas döneminde; Türk Silahlı Kuvvetleri büyük bir sınav vermiş, içine sızmış hâinlerin büyük bir kısmı temizlenmiş, bu akıl tutulmalı süreçten daha da güçlenerek çıkmıştır.

Şu gerçeği de sâde vatandaşından ülkemizi yöneten en yüksek makam sâhibine kadar herkes bilmelidir:

Türk Silahlı Kuvvetleri; milletimizin bağrından çıkan, savaş meydanlarının yiğit askeri ‘Mehmetçiği’ yetiştiren, hiçbir zaman değişmeyecek peygamber ocağı vasfıyla; hâlâ Türk Milletinin göz bebeği olup, vatanımızın korunup kollanması yönünde görevinin başında ve dimdik ayaktadır.

Özellikle sınırlarımızın dibinde savaş çığlıklarının atıldığı bu kritik süreçte ordularımızın moralini güçlendirmek, onlara her konuda destek olmak, her makam sâhibi ve her Türk vatandaşı için millî

Çetinoğlu: 15 Temmuz 2016 tarihindeki menfur darbe teşebbüsü sonrasındaki gelişmelerle alakalı olarak genel bir durum değerlendirmesi yapar mısınız?

Çilingir: Alçak FETÖ hâinleri; o salya sümüklü meczuptan aldıkları talimat doğrultusunda, 15 Temmuz 2016 târihinde milletimizi sırtından bıçaklamıştır.

Ancak Türk Milleti bu alçaklığa canı ve kanı pahasına geçit vermemiş, o gece ülkemiz genelinde büyük bir kahramanlık destanı yazılmıştır. Bu destanın yazılmasında en büyük pay tabîi ki, Türk Milletine aittir.

Ama o gece kışlalarında kalıp, bu hâin kalkışmaya katılmayan, tam tersine birliklerine, uçaklarına, donanmanın büyük bir kısmına emir konuta eden, devletine sadakatle bağlı komutanların, subay ve astsubayların, erbaş ve erlerimizin büyük bir katkısı olduğunu da unutmamak gerekir. Bu gerçek; yaşanan bu önemli süreçte, disiplin ve moral gücü açısından önemli bir kaynak oluşturmuştur.

Paralel devlet yapılanması diye adlandırılan bu teslimiyet döneminden sonra; ülkemizi yönetenlerin son iki yıllık uygulamalarının sonuçlarını görüyoruz, milletçe yaşıyoruz.

Ben siyasetçi değilim, konuya siyaseten değil ama vatanına sevdalı bir Muharip Gazi, gündemi yakından takip eden bir yazar olarak baktığımda; milletimize has o özel yapısında gedikler açıldığı, giderek kutuplaşan bir yapıya dönüştüğümüz, inançlar üzerinden birlik ve beraberliğimizin aşındırılmaya çalışıldığını göz ardı etmememiz gerekir.

Çünkü neredeyse bir asırlık bir süreci geride bırakan devletimizin bu vatan topraklarımızda kıvançta ve tasada bir ve beraber olan bizlerin; sınırlarımızın dibinde yaşanan bu çok önemli süreçte ‘ben’ değil, ‘biz’ olarak yolumuza devam etmemiz gerekliliği bence en önemli konudurSon yıllarda ülke genelinde kaybolan sevgi ve saygı ortamının yeniden inşası, bunun başarılabilmesi için siyâset platformunda görev alan siyâsîlerimizin kullanmış oldukları hitap dilinin de sevgi ve saygıyla bezeli olması vatandaşlarımız üzerinde olumlu ve önemli bir etki yapacak; ülke yönetimine iyi bir katkı sağlayacaktır.

Artık ülkemizin içeride ve dışarıda, nefret dilini değil sevgi ve saygı dilini kullanma zamanı gelmiş de geçmektedir. Özellikle ülkemiz böylesine kritik bir dönem yaşarken, böylesine olumlu bir tercih bize milletçe önemli bir güç, dışarıda da itibar kazandıracaktır.

Çünkü sevgi ve saygının aşamayacağı hiçbir engel yoktur. Yeter ki yolumuza çıkan bütün engelleri aşmakta hırsımızı değil, aklımızı kullanalım. Hamâsî söylemler yerine, gerçeklere dayanan, hukukun üstünlüğüne vurgu yapan eylemler içinde olalım.

Paralel yapılanmanın fark edilmesiyle, devletimizi ele geçirmek için hareket eden FETÖ’nün devletimizin bütün katmanlarından ayıklanmasının hâlâ devam ettiği bu süreçte; bence öncelikle yapılması gereken hususlar bunlardır.

FETÖ hâinlerinin devletimize vermiş olduğu zarar, kaybedilen güç; hayat standartlarımızın yükselmesi, ekonomik gelişimimiz, aydınlık ve çağdaş yarınlara ulaşmamız ancak ve ancak bir birimize hoş görüyle, sevgiyle, saygıyla yaklaşmamızla, bunlara ilaveten bağımsız yargının tarafsız kararlarını görerek, liyâkatin tekrar baş tacı olduğu bir dönemin başlamasıyla yeniden kazanılacaktır.

Çetinoğlu: Görülemez ise, neler yapılması gerekir?

Çetinoğlu: Paralel Devlet Yapısı diye adlandırılan FETÖ hâinlerinin; devletimize, milletimize, bu vatan topraklarına vermiş olduğu o büyük zarar; hem milletimiz, hem de devletimizi yönetenler tarafından yeteri kadar görülmüş, dersler alınmış, bu zararın ortadan kaldırılabilmesi amacıyla yüce Türk Yargısı görevi başındadır.

Bu ihânetin siyasî gelişmeleri, bu kalkışmaya yol açan sebepler tabîi ki önemlidir. Ancak yaşadığımız bu önemli sürecin değerlendirmesini, sebep ve sonuçlarını şu anda yaşanan yargı süreci belirleyecektir.

O sebeple adâletin tecellisini belirleyecek yegâne güç yargıdır. Yargının kararlarını bekleyip göreceğiz. Çünkü milletimizi sırtından hançerleyen, hançerlemek maksadıyla bu ihânet çetesine üye olan, destek veren her kim ise; bunun hesabını yüce Türk yargısı karşısında verecek, sonucu da adâletin şaşmaz terâzisi belirleyecektir.

Şu hususun altını da çizmekte yarar vardır. Târihe mal olmuş olayların bir diğer yargı makamı da o süreci yaşayanların vicdanıdır.

İnancım o dur ki; büyük Türk Milletinin vicdanı da bu ihânet yapısını yargılamaya devam etmektedir. Milletimizin vereceği o karar da önemlidir. Bu kararın yansıyacağı yer ise millî irâdenin tecelli ettiği/edeceği yerdir.

Çetinoğlu: En az 4000 yıllık olduğuna inanılan şanlı târihimizde fetihler var, savaş alanlarında kazanılan zaferler var, mazlum ve mağdurların kurtarılması yolunda gerçekleştirilen insanlık vazifeleri var

Günümüzde ‘fetih’ kavramı, târihteki önemini kaybetti. Mertçe yapılan savaşlar da târihin tozlu sayfalarında kaldı.

Frenklerin tâbiri ile konsept (bize göre kavram) değişikliği oldu.

Yaşadığımız dönem için denilebilir ki; savaşlar kültür ve ekonomi sahâsında cereyan ediyor. Devletimizin ve ordumuzun, bu tür savaşlar için yeterli ölçüde donanımlı olduğu kanaatinde misiniz?

Çilingir: Mâzisi zaferlerle dolu Şanlı Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; târihin her döneminde vatan topraklarımızın, devletimizin koruması ve kollaması görevini lâyıkıyla yerine getirmiştir. Bugün de aynı kararlılık ve güçle görevinin başında, verilen her görevi canları pahasına yerine getirmeye devam etmektedir.

Hiç kimse şöyle bir kanıya kapılmamalıdır. 15 Temmuz 2016 da yaşanan o alçak kalkışma sonucunda ordularımız güç kaybına uğradı!

Böyle bir durum asla mevcut değildir, olamaz da. Ordularımızın morali de, isteği de, silah gücü de tamdır, eksiksizdir.

Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilemeye başladığı bu önemli dönemde ülkemizin üstlendiği rolü; kim ne derse desin çok önemsiyorum. Kaldı ki, Suriye iç savaşının genişlemesiyle birlikte sınır boylarımızın dibine kadar genişleyen, giderek büyüyen bu kritik dönemde Türk Silahlı Kuvvetlerimiz ezici gücünü mahallî olarak hissettirmeye devam etmektedir.

Evet, günümüzün savaşları artık sanayi, ekonomi ve kültür zemininde verilmekte bu tür savaşın etkisini yaşanan coğrafyanın bütün insanları hissetmektedir.

Ama bütün modern silahları kullanan da insandır, onun zekâsı ve eğitim gücüdür. Türk Silahlı Kuvvetleri bütün personeliyle bu gücün en iyi temsilcisidir.

Savaşı yaşayan, bilen bir Muharip Gazi olarak; bu önemli konuyla ilgili söyleyebileceğim tek bir şey vardır; yüce Yaratan vatan topraklarımız da bir daha bize savaş denen o canavarın verdiği, vereceği felâketi yaşatmasın.

Ancak şunu da belirtmem gerekirse; bir gün olur da bu gazi topraklar savaş denen felâket ile karşı karşıya kalırsa; hiç şüphem yoktur ki; gücünü Yüce Türk milletinden alan ordularımız, bu felâketi defedecek vatan topraklarımızı koruyacak güç ve kudrettedir. Bunun içinde her türlü modern donanımıyla ordularımız görevi başındadır, tetiktedir.

Çetinoğlu: Yavru Vatan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin; Dışişleri ve Savunma bakımından Türkiye’ye bağlı özerk Cumhuriyet statüsüne kavuşturulması düşüncesi konuşuluyor. Bu düşünceyi değerlendirir misiniz?

Çilingir: Bu konuyla ilgili olarak öncelikle şu önemli hususu ifâde etmem gerekir:

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devleti, kuruluş anayasasında da belirtildiği gibi; bağımsız ve egemen bir devlettir.

Ama önce K.K.T.C devletinin Dışişleri Bakanı Sayın Tahsin Ertuğruloğlu’nun; ‘artık milletlerarası tanınma için çalışmaya başlamanın zamanı geldi‘ sözlerini değerlendirecek olursak; Bu sözler; Kıbrıs Millî Dâvâmızın haklılığına inanmış, KKTC’nin bağımsız ve egemen bir devlet niteliğiyle yaşatılması için çalışan bir siyâsetçinin önemli bir görüşüdür. Ayrıca en son müzâkere sürecinin, her dönemde olduğu gibi Rum tarafının baltalamaları sebebiyle başarısızlıkla sonuçlandığı da unutulmamak gerekir.

Dolayısıyla Türk milletinin, Kıbrıs Türklerini, siyâsî erk’in bu sese kulak vermesi gerektiği kanaatindeyim.

1968 yılından bugüne devam eden Kıbrıs Müzâkerelerinde Rum-Yunan ikilisi hiçbir zaman adanın Yunanistan’a bağlanmasından (Enosis) vazgeçmemiştir; vazgeçmeyecektir de Önümüzdeki yılbaşında yapılacak GKRY başkanlık seçimi sonrasında Rum yönetiminin başına hangi Rum siyasetçi gelirse gelsin; yeniden başlaması öngörülen müzâkerelerin hedefi onlara göre yine ‘Enosis’ yönünde olacaktır.

Rum – Yunan ittifakının Kıbrıs’ı bir Yunan adası yapma hedefi değişmemiştir. GKRY,  K.K.T.C ile gerçek bir federasyon çerçevesinde eşit kurucu ortak olarak, siyasî eşitlik temelinde, iki kesimli bir coğrafî zeminde yaşamayı hiçbir dönemde içine sindirememiştir.

Bu önemli gerçeğin yanı sıra;  BM Güvenlik Konseyi’nin tek yanlı tutumu,  AB’nin maksatlı yanlış politikaları sonucunda; Kıbrıs meselesinin adada kalıcı bir çözüme ulaşmasının mümkün olmadığı bütün çıplaklığı ile ortadadır. BM Güvenlik Konseyinin:

1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasına aykırı olarak sâdece Rumlardan oluşan bir kabineyi, ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’nin; Kıbrıs Türklerini de temsil eden ‘hükûmet’ olduğunu varsayan 4 Mart 1964 târihli 186 sayılı  kararı kabul ederek, Kıbrıs Türklerini milletlerarası plânda tecrit etmesini; 2004 yılında yine BM Genel Sekreterinin adada öngörülen çözüm için her iki tarafa da sunmuş olduğu adı ‘Annan’ ama içi Kıbrıs Türklerine kurulmuş tuzaklarla dolu bu plana dahi Türk tarafı ‘evet‘, Rum tarafı ‘hayır‘ demesine rağmen Rumların AB’ne haksız, hukuksuz bir şekilde üye yapılmasını da dikkate aldığımızda;

1963 yılından beri milletlerarası tecrit şartları altında yaşamakta olan Kıbrıs Türklerinin (de-facto) millî irâdesiyle kurmuş olduğu K.K.T.C’nin Türkiye’den başka devletler tarafından da diplomatik yoldan tanınması için girişimlerin başlatılmasını talep etmekten başka haklı bir çâre kalmamıştır.

Esasen bu husus, KKTC ve Türkiye arasında istişâre yoluyla belirlenecek, bu sürecin nasıl uygulanması gerektiğine yetkili makamlar karar verecektir.

K.K.T.C’nin özerk bir yapıyla Türkiye bağlanıp, bağlanmaması konusuna tekrar dönecek olursak; böylesi bir karar için Kıbrıs Türklerinin söyleyeceği, vereceği karar önemlidir.

Ancak KKTC ile Türkiye arasında Monaco veya Cebel-i Târık örnekleri esas alınarak bir özerk yapının hayata geçirilmesi durumunda; böylesi bir gelişmenin, milletlerarası camiada; Türkiye’nin KKTC’yi ilhak için attığı adımlar olarak değerlendirileceği göz ardı edilmemelidir. Zâten böylesi bir durumun hele ki Kıbrıs adasının stratejik önemi, çevresindeki enerji kaynaklarını göz önünde bulundurduğumuzda, bu konunun Türkiye aleyhine istismar edileceği şüphe götürmez bir gerçektir.

Günümüzde yaşananlara, millî güvenliğimize yönelik iç ve dış tehditlere, tehlikelere bakıldığında; bu kritik dönemde birden fazla cephede mücâdele eder bir ülke konumuna geldiğimiz de unutulmamalıdır.

Dolayısıyla Kıbrıs millî dâvâmızda bugün gelinen noktayı iyi analiz edilmesine, bundan sonra atılacak adımların bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.

 

(DEVAM EDECEK)

 

 

 

38. Paralelin Kuzeyindeki Hayalet

38. paralel Kore yarımadasının ortasından geçen Kuzey Kore ve Güney Kore arasındaki sınırı belirleyen çizgi olarak anılmaktadır.

1945’e kadar Kore yarımadası Japonya’nın hâkimiyetindeydi.

 

1945 Sonrası Japonya’nın teslimiyetinden sonra Sovyetler, Kuzey Kore’yi, ABD ise Güney Kore’yi işgal etti…

 

Savaşın galibi iki süper güç olan Sovyetler Birliği ve ABD Kore’de kendilerine bağlı kişilerle hükümetler kurdular ve 1948 yılında askerlerini geri çektiler.

 

1948’de Koreli kuzenler iki ayrı ideolojik farklardan dolayı ayrıldı,38. paralel ise sınır çizgisiydi.

 

Kuzey Kore Sovyet yanlısı kominist devlet, Güney Kore ise ABD yanlısı özel mülkiyetçi devlet oldu.

 

Kuzey Kore 1950’de komünist Çin ve Sovyetler Birliği desteğiyle 38. paralel sınır çizgisini geçerek Güney Kore’yi işgal etti.

 

1952 yılında biz de Türkiye Olarak ABD’nin yanında yer alıp, Güney Kore’ye yardım için asker yolladık.

 

Bu yardım karşılığında NATO’nun şemsiyesi altına kendi isteğimizle girdik.

 

Bizde çok partili hayat ve düzenli güçlü bir ordu varken, Güney Kore’de hiçbir şey yoktu.

 

1953 yılında “Koreli Kuzenler” arasında ateşkes ilan edildi.

 

38. paralelin kuzeyi ve güneyinde kurulan iki ayrı Kore devletinin şimdi ki sınırları bu sınırlardır.

 

Kuzey ve güney Kore savaşında 2.5 milyon kişi öldü.

 

Güney Kore 1960’a kadar Rhee tarafından otokratik olarak yönetildi.

 

1960’da öğrenci olayları ve iç isyanlar çıkınca, Rhee istifa etti.

 

İstifadan bir sene sonra, Koreli general Park darbe yaptı.

 

General Park Güney Kore’yi 1979 yılına kadar tek adam olarak yönetti.

 

Eğitime, sanayi ve teknolojiye yatırımlar yaptı.

 

İhracata dayalı bir büyüme modeli yarattı.

 

Tüm bu olumlu işleri yapmasına rağmen, General Park ülkeyi diktatöryel yönettiği için çok sert eleştirilere maruz kaldı.

 

Askeri darbeyle işbaşına gelen General Park bir suikast sonucu 1979 yılında öldürüldü.

 

General Park öldürülmesinden sonra siyasi karışıklık oldu.

 

İktidara yine darbeyle CHUN geçti.

 

Fakat zamanla protestolar ülke geneline yayıldı, halk demokrasi istiyoruz diyordu.

 

Kimse bu olayları dış güçler, NATO organize etti diyemedi.

 

Çünkü halk eğitimliydi, aydınlarından daha aydındı.

 

CHUN 1987’ye kadar Güney Kore’yi despotça yönetti.

 

Ülke genelinde büyük huzursuzluk sonucu, CHUN demokratik hayata geçmek zorunda bırakıldı.

 

1988 yılında demokratik hayata geçen Güney Kore 1997 “Asya Krizi”nden etkilendi ama kolay atlattı.

 

Güney Kore’nin bu gün nüfusu yaklaşık 50 milyon, kişi başına yaklaşık “30 bin dolar” seviyesinde milli geliri var.

 

Kuzey Kore ise; hep diktatör ile yönetildi, Kuzey Kore’nin diktatörü halk aydınlansın istemedi, eğitime ve teknoloji yerine askeri harcamalara yöneldi, halk hiç isyan etmedi, tersine çocuklarını en verimli çağlarında sorgusuz 10 yıl askere gönderdi.

 

Kuzey Kore nüfusu bu gün yaklaşık 25 milyon, kişi başına yaklaşık “2 bin dolar” milli gelir seviyesinde?

 

Aradan geçen 65 sene içinde güneydeki Kore kuzeydekinden tam 15 Kat Zengin!

 

Yok NATO, yok ABD, yok dış güçler bunlar bahane!

 

1988 yılında demokratik hayata geçebilen Güney Kore dünya devi şirketleri oluyorsa, bu tamamen iç dinamiklerinden, akılcı politikaları destekleyen halkın bilinçli olmasından kaynaklanıyor.

 

Güney Koreli hiçbir aydın ABD düşmanı değil, böyle bir derdi bile yok, çünkü insanları dünya devi şirketlerini yönetiyor.

Güney Kore’nin uydudan görüntüsü ışıl ışıl, kuzeydeki kuzenlerinin karanlıkta ise, bu tamamen iç dinamiklerindendir…

 

*          *          *         *         *

 

Şimdi aynı konuyu başka örneklerle de çeşitleyerek irdeleyelim:

 

İktisatçılar toplumların neden geri kaldıklarını araştırırken geçmişte bazı faktörler ileri sürmüşlerdir.

 

İklim ve coğrafya faktörü, kültür faktörü, toplumsal cehalet faktörü gibi…

 

Yeni iktisatçılardan Kamer Daron Acemoğlu, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) iktisat profesörüdür.

 

IDEAS/RePEc araştırma veri tabanına göre, “dünya’daki en çok alıntı yapılan ilk 10 ekonomist” arasındadır.

 

Kamer Daron Acemoğlu, ABD’de yayınladığı ezber bozan kitabı “WHY NATIONS FAIL”(Ulusların Düşüşü) kitabında “kapsayıcı siyasal kurumları” olan ülkelerin yukarıdaki faktörlerden daha önemli olduğunu detaylı tezlerle çürütüyor.

 

“Sömürücü siyasal kurumları” olan ülkeler diğer koşullar ne kadar olumlu olursa olsun gelişemiyor.

 

Siyasal tercihler farklı olursa, ekonomik yapılar da farklı oluyor.

 

Yukarıdaki fotoğraf karesi ünlü iktisatçı Kamer Daron Acemoğlu’nun “Ulusların Düşüşü” kitabında da geçiyor.

 

Aynı kültür, aynı dil, aynı inanç değerlerine sahip aynı toplumdan kopan iki ayrı devletin 65 senede geldiği farkın uydudan kanıtı!

 

Uydudan bakınca, Kuzey Kore karanlık çünkü ülkede elektrik kısıtlı, Güney Kore ise ışıl ışıl.

 

Kuzey Kore Sovyetler Birliği’nin ideolojisi yörüngesinde tarihine yön verirken, güneydekilere hain Amerikancı dediler!

 

Kuzey Kore sürekli askeri güç için yatırım yaptı, en verimli çağındaki çocuklarını 10 sene askerlik için mecbur tuttu!

 

Güney Kore’de ise durum çok değişikti.

 

Güney Kore’de 2 Sefer askeri darbeler de oldu.

 

Fakat darbeyi yapanlar tercihlerini eğitim ve toplumu kapsayıcı değerlere yatırım yaptılar.

 

Özellikle eğitime büyük yatırımlar yaptılar.

 

Çocuklarını  yurtdışında en iyi okullarda okuttular, aynı eğitim sistemlerini kendi ülkelerine taşıdılar.

Çocuklarını icat adına özgür bıraktılar.

 

Demokrasisi bizden çok çok yeni olan Güney Kore, bu gün birçok Avrupa ülkesinden daha iyi bir refah seviyesinde.

 

Emperyalizm’i tamamen dışarıda aramayın, ülkelerin gelişmemişliklerinin ana unsuru sömürücü siyasal iktidarların mottosudur.

 

Kapsayıcı siyasal yönetimler otoriter bile olsalar, darbeyle bile gelseler, kapsayıcı kurumsal yatırımlarla toplumlara basamak atlatabiliyorlar.

 

İspanya ile Peru’da örnek, ABD’ye yerleşen İspanyol kolonilerinin kurduğu Peru yıllarca sömürücü siyasal idare ile diktatörler tarafından idare edildi, aynı İspanyollar İspanya ülkesinde gelişirken, Peru’nun milli geliri Afrika ülkelerinin düzeyinde kaldı!

 

Meksika’ya bağlı Sonora kenti İle, ABD’nin Arizona eyaletindeki fark İse müthiş.

 

İki kentin aralarında sadece bir “ÇİT” var?

 

İkisi de aynı toplum, sadece siyasal yönetim tercihleri, kurumları farklı gelişmiş…

 

Bu gün ABD’nin Arizona dev bir kent, insanların sağlık ve sosyal garantileri var, tıp gelişmiş olduğundan ortalama insan ömrü uzun.

 

Gelirleri çok fazla olduğundan, tüketim harcamaları da çok yüksek.

 

Sınırın diğer tarafındaki Meksika’nın Sonora kentinin ise insan ömrü yaş ortalaması 10 yaş aşağıda !

 

Gelirleri çok düşük, zar zor geçiniyorlar…

 

Coğrafya aynı, iklim aynı, su kaynakları aynı, bulaşıcı hastalık ve virüs tipleri aynı, toplumun orijini aynı…

 

Aradaki fark bu kadar büyük olabiliyor.

 

Umarım buradan kendimize düşen dersleri çıkarmış oluruz…

 

 

Noel Coward ve Hüseyin Rahmi

Muhsin Ertuğrul’un kurduğu Darülbedayi, yeni ismiyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları(1914) bir asrı çoktan geride bıraktı. Üniversite yıllarımızın olmazsa olmazıydı. Onlarca tiyatro eserini burada izledik, çok daha fazla sanatçıyı böylece tanıdık. Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde dolaşırken mutlaka ya afişlerine, ya bir sanatçıya rastlamak mümkündü. Cilalı İbo olarak bilinen Feridun Karakaya, Türk Sinemasının önemli ismi Gülistan Güzey hemen aklıma gelen. Çünkü onları filmlerinden de tanıyordum.

 

Özel tiyatrolar da elbette vardı; Muammer Karaca, Haldun Dormen, Kenterler,  Tolga Aşkıner-Nisa Serezli, Gazanfer Özcan-Gönül Ülkü, Engin Cezzar-Gülriz Sururi, Genar ve Bulvar Tiyatroları hemen aklıma gelen. Beyoğlu’nda Muammer Karaca mesela Lahmacun Cumhuriyeti’nde ve Cibali Karakolu’nda; Fındıkzade’deki Bulvar tiyatrosunda ise Vahi Öz, Saadettin Erbil ve Kenan Büke bizi gülmekten kırıp geçirirlerdi. Tebessümü bile unuttuğumuz bir zaman diliminde gülmek meğer nasıl büyük bir ihtiyaçmış da şimdi fark ediliyor.

 

Bir İngiliz

Noel PıerreCoward’ın(1899-1973) yazdığı, Reşiha Vasfi ve Vasfi Rıza Zobu’nun(1902-1992) Türkçe’yeçevirip uyguladığı, Engin Gürmen’in yönettiği Ben Çağırmadım adlı tiyatro eserinin Harbiye’deki galasına davetli olarak gittim. Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesinde işitme engelli seyircileri için de perşembe günleri oyun metni üst yazı olarak yansıtılıyor. Bu sevindirici bir gelişime. Ben Çağırmadım adlı eser ilk defa 1956-1957 sezonunda İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrolarından Yeni Tiyatroda oynamış. İki perdelik eser ikibuçuk saat sürdü. Genel Sanat Yönetmeni Süha Uygur’a konuk olduk böylece. Peki eser nasıldı? Sahne, kostüm, ışık, efekt, hareket düzeni süperdi. Oyuncular Neşe Ceren Aktay, İrem Arslan, Betül Kızılok Bavli, Pelin Budak, Engin Gürmen, Aslı Seçkin ve Tolga Yeter’in oyunları ayakta alkışlandı. Bizim yerimiz biraz arka sıralarda olduğu için sanatçıların jest ve mimiklerini seçmekte zorlandık. Sanatçılar oyunlarının hakkını fazlasıyla vermişlerdi.

Ben Çağırmadım adlı eserin yazarı Noel Coward aynı zamanda aktör olarak da tanınıyor. Burgaç çalışması böyle bir eser. Hayatını oyun, senaryo, şarkı sözü, müzikal, otobiyografi, roman- şiir, deneme ve revüler yazarak sağlamış. Aktörlük, yönetmenlik, film yapımcılığı, kabare sanatçılığı yapmış.

 

Ölen İlk Eşin Ruhu Eve Gelirse

Eseri çeviren ve ilk defa uygulayan Vasfi Rıza Zobu(1902-1992)da bu konuda çok eser vermiştir. Özellikle güldürü ve vodvillerdeki rolü ile de sanatseverlerce önemsendi. Sinema oyunculuğu da yaptı. Medyada tiyatro değerlendirmelerinde bulundu. Devlet Sanatçısı Ödülü(1987) aldı. Kendisi aynı zamanda bu eserin 1956 yılında baş rolünü de oynamış.

Yönetmen Engin Gürmen’e göre eserin özeti de şöyle; çoğumuz inanarak veya inanmayarak ruh çağrılma seanslarında bulunmuşuzdur. Ölen bir kişinin ruhunun gelmesi Antik Tiyatro’dan başlayarak Shakespeare’in Hamlet’i olmak üzere bir çok oyuna konu olmuştur. Noel Cowart bu konuyu komedi olarak ele almış. Evli bir adamın ölmüş olan ilk eşinin ruhu gelip eve yerleşirse ne olur? Komedi aynı zamanda karı-koca ve evlilik ilişkilerini de ironik bir şekilde eleştiriyor.

Gala aşırı kalabalıktı. Konuklara gönderilen aşırı şık davetiyede “galamızda koyu renk kıyafet giyilmesi zorunludur” denmesine rağmen umursamayan kadın-erkek davetli de epeyi vardı. Blucini ile gelenleri de gördüm, saçı sakalı birbirine karışmış hippileri de. Her renkten ve görüşten seyirci vardı. Önümüzdeki iki genç kıpır kıpırdı.  Rahatsızlık verdiklerinin ya farkında değillerdi, ya da hiç mi hiç umursamadılar. Ancak davetliydiler!. Salona isteği vakit girip çıkan bir kaç konuk da belli ki daha önce hiç mi hiç tiyatro izlememiş gibi geldi bana. Bu saygısızlıkta keşke yanılsam.

 

Ruh Çağırma Seansları

Her ne ise.. başarılı ve tekrar bir eser izledim neticesi itibariyle. Bu vesileyle çok sayıda sanatçı dostumu gördüm. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler dairesi Başkanı iken bir çok yeni ve başarılı programa imza atan, ancak TRT’ye Genel Müdür olunca budefteri kapatan Şenol Demiröz tek başına içeri bir hışımla girdi, kimseye selam vermedi, kimse de ona. Konuklar içinde öyle çok maruf birine rastlamadım. Belki de nesil farklılığındandır.

Şehir Tiyatrolarımızın programına baktım NeilSimon, Noel Coward, Henri Keroul, Albert Barre, Shakespeare, John Stanbeck, Elenor H. Porter adındaki yabancı yazarlara karşılık Sadık Şendil, Ahmet Levent Pala, Pervin Ünalp, Salih Efiloğlu ve Gökhan Eraslan’ın eserleri sahneye yansıtılmış. Yabancılar önde.

 

Ben Çağırmadım’ı izledikten sonra geri dönüşler yaşadım. Bu eser toplumları etkilemişti. Çok iyi hatırlıyorum, Türkiye’de de ruh çağırma seanslarını duyar olmuştuk. Gazetelere yansımaya başlamıştı. Özellikle Dr. Rafet Kayserilioğlu’nun yayınladığı metafizik düşünce dergisi Ruh ve Madde büyük ilgi görünce 1960’lı yıllarda Dünya Sevgi Birliği Derneği kurulmuştu. Ruh çağırıma seansları arttı.  Metafizik olaylara bakışta ve reenkarnasyon araştırmalarında çoğalma oldu. Dr. Rafet Kayserilioğlu’nun böylesi seanslarına gazete haberlerine göre  Zeki Müren, Cenk Koray, Gönül Akkor, Sevim Tuna, Atila Arcan, hatta Çetin Altan’ın katıldıklarını duyar olmuştuk.

Bu eserin yansıması bakalım nasıl olacak? Ruh çağırmaları başlayacak mı?

 

Bir Türk

İlla böyle eserleri gündeme taşıyacaksak biraz daha yerli olmakta fayda var diye düşünüyorum. Mesela Hüseyin Rahmi Gürpınar((1864-1944) hemen akla gelen ilk yazarımız benim için.

Ustamız Ahmet Kabaklı’nın tespitlerine göre; konaklarda büyümesine ve memur çocuğu olmasına rağmen halkı dışardan iyi tanımış, çok iyi gözlemlemiştir. Halk adamı olmamış, ama kendisini halka okutmasını bilmiştir. Ruhu, kara mizah ile yoğrulmuş bir yazar. Kendisi ile bile alay etmekten çekinmiyor. Eserlerine romantizm, duygusallık, huri, cinai, marazi ve güldürücü unsurları çok katıyor. Hüseyin Rahmi’de hayatın çirkin yanlarını gösterme merakı vardır. Olayları komikleştirmede ustadır. Eserlerinin temalarını kendi gördüğü, işittiği, gazetelerde okuduğu konulardan çıkarmıştır. Olayları ayıklayarak, değiştirerek büyütmüştür. Eserlerinde taklitçilik, yoksulluk, boş inançlar, hurafeler, mirasyedilik, harp zenginliği, ailevi sorunlar, mürailik ve züppelik, büyücük, efsunculuk, cehalet, serseri takımı gibi toplum yaralarına temas etmiştir. Evinde dolaba saklanarak kadınların dedikodularını, taassup algılarını, huysuzluklarını, göreneklerini not etmiş, sonra yazıya dökmüş, roman, hikaye, tiyatro, tenkit, makale ve manzumelerinde bunlara yer vermiştir.

Yaşadığı çağ içinde büyük değişimler yaşan Türk toplumunun bütün kat ve zümrelerini, bazen gerçek, bazen gülünç yanlarıyla, bazı adet, itikat ve gelenekleriyle eserlerine yansıtmıştır. Bir hurafe olarak mahalle kadınlarından duyduğu dünyamıza gökyüzündeki bir yıldızın çarparak anlattığı kara mizah olaylar Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın kaleminden okumak ayrı bir keyif.

Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç böyle bir şey.

 

Daha Fazla Yerel ve Telif

Yayınlanan kitaplarının isimleri bile bir amaç için seçilmiştir sanki; Şık, İffet, Mutallaka (kocasından ric’i talak ile boşanmış olan), Mürebbiye, Metres, Nimetşinas, Şıpsevdi, Gülyabani, Cadı, Hakka Sığındık, Hayattan Sayfalar,  Afsuncu Baba, Meyhanede Hanımlar, Ben Deli Miyim?, Billur Kalp, Kokotlar (hafif meşrep) Mektebi, Utanmaz Adam, Kesik Baş, Ölüm Bir Kurtuluş mudur? Bu romanları yayınlanış sırasına göre sıraladım. Yaşadığı dönemi ve toplumu düşünürseniz bu isimler çok önem arz eder! Hikayeleri de şöyle; Kadınlar Vaizi, Namusla Açlık Meselesi, Kaatil Buse, İki Hödüğün Seyahati, Tünelden İlk Çıkış, Gönül Ticareti ve Melek Sanmıştım Şeytanı. Ben Deli miyim adlı romanının  ahlaka aykırı görülerek yayınlanmasına mani olunması üzerine yazdığı Müdafaanamesi de önemli bir tenkit ve polemik çalışmaya örnektir.

Hüseyin Rahmi Gürpınar roman ve öykülerindeki, ortaoyunu ve Karagöz’e benzer konuşmaları büyük bir başarı ile işler. Tiyatro eserleri; o günkü sahne sanatının çıtasına göre yine de önemlidir. İstihrak-ı Seheri, Hazan Bülbülü.  Utanmaz Adam Romanının sahneye konuluşu biçiminde işlenen  ve İstanbul ile İzmir’de sahnelenen Kadın Erkekleşince.

Edebi tenkid ve polemik yazılarında da Hüseyin Rahmi Gürpınar Cadı Çarpışıyor ve Şekavet-i Edebiye adlı iki eserinde karşısındakileri zekice, kaba, sert sözlerle haşlar.

 

Oyun ve Gün Saatleri Artırılmalı mı?!

Bütün bunları galasına konuk olduğum Noel Coward’ın ülkemizde ikinci defa sahneye konulan Ben Çağırmadım adlı eserini izledikten sonra düşündüm. Keşke yerel kaynaklarımızı daha fazla devreye koyabilsek.

İstanbul’da 10 yıldır yaşadığım yeni dönemimde Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarının kapalı gişe oynamasına bir bakıma sevindim, bir bakıma üzüldüm. Sevindim eğitim ve kültürümüzün dibe vurduğu bir dönemde bu kapalı gişe atılım alkışlanır. Üzüldüm ne zaman şehir tiyatrolarına  gitmek isteseniz”bilet yok, tümü satıldı, yerimiz kalmadı” biçiminde bir cevapla karşılaşıyorsunuz. Sanatseverler izlemek istediği şehir tiyatrolarından böylece mahrum oluyor. Fiyatlar özel tiyatrolarda en ucuzu 60 liradan başlarken şehir tiyatrolarında müzikal tam bilet 22, oyun tam bilet 18 TL. Ayrıca gazilere, şehit ve gazilerin eş ve çocuklarına, engellilere, öğrencilere, öğretmenlere ve 65 yaşını doldurmuş kişilere ciddi indirimler yapılıyor.

Peki çözüm?

Çok kolay, sanat, kültür ve medeniyet hareketinin önemli ve ciddi sorun yaşadığı günümüzde oyun gün ve saatlerinin artırılması. Aksi “sanatsevenlerin şehir tiyatrolarına gitmemesi isteniyor” biçiminde yorumlanabilir. Ne dersiniz?!.

 

Türkiye’nin Gündemi: İYİ Parti

Böyle hazımsızlık, böyle tahammülsüzlük pek görülmedi. İYİ Parti kuruldu, daha organlar belirlenmeden yaylım ateşi başladı.

Ekranların çokbilmişleri, İYİ Partinin kurulduğu gün, “alsa alsa yüzde bir civarında oy alır” propagandası yapmaktan utanmadılar.

Önemsiz göstermeye çalıştıkları bu hareketin, iktidarlarını sarstığını gören yandaşlar çirkin iftira ve karalama kampanyası başlattılar.

Milletimiz gergin, yorgun, bezgin. Toplumun önemli bir kesimi için umut olan bir siyasi hareket başladı. Yeni bir oluşum toplumda biriken gerilimin azalmasına, insanların rahatlamasına yol açar. Bunu bile milletimize çok gördüler.

Hani Ahmet Türk’e bile saygılı, “nazik bilge zat” vardı ya, O da kendini tutamadı. “İyi bir parti olacağız, iyi bir siyaset dili kullanacağız” diyenlere, en bayağı sokak ağzıyla saldırdı. Kullandığı kelimeleri yazsam köşemi kirletir.

İhtiyatlı olanların, en azından, “şu köye ne kadar sürede varırım?” diye soran yolcuya, çobanın önce “hele bi yürüyüşünü görek gardaş” demesi gibi biraz beklemesi gerekirdi. Yeni kurulan İYİ Parti’ye bu kadarcık avansı çok gördüler.

Başbakan Başdanışmanı olan bir zat “Meral Akşener’in tavrı erkek gibi” diye ilkel, tuhaf, cinsiyetçi bir değerlendirme yaptı. Kadını adeta kocasının itaatkâr kölesi gören zihniyetlerini açığa vurdu.

Ama propagandanın iyisi kötüsü olmaz.

Bu hafta sadece sosyal medya değil, yaygın medyada ve hatta yandaş medyada en çok tartışılan konu İYİ Parti oldu.

Sosyal medya kontrol altına alınamadığından nispi bir adalet sağlanabiliyor. Trollerin daha ilk günden İYİ Parti’yi halkın gözünde düşürmek amacıyla yaptıkları bir elden planlanmış saldırılar kadar, İYİ Parti’nin lehine gönüllü paylaşımlarla denge sağlanmış gibi.

Yandaş medya daha partinin adı, programı, tüzüğü belli olmadan, karalama ve küçümseme esasına göre, aleyhe propagandaya başladı.

AKP ve Saray’ın gazabından korkan merkez medya ise “tarafsız” görünen tartışma programlarına, İYİ Parti’yi temsil eden hiç kimseyi çağırmadan, İYİ Parti’yi tartıştırdılar.

Bütün bunlar hem birilerinin ne kadar korktuğunu ve hem de adalet duygusundan ne kadar mahrum olduklarını göstermekte.

İYİ oluyor İYİ.

Toplumdaki değişim ve gelişim talebini güçlendiren hareketler bunlar.

Ülkemizin normalleşme, rahatlama, huzur ve adalet talebini güçlendiren haksızlıklar bunlar.

Toplumuzdaki derin dip dalgasının harekete geçmesini hızlandıran gelişmeler bunlar.

**********************************

Beklenti Büyük, Sorumluluğumuz Ağır

İYİ Parti kurucular kurulunda yer aldığımı ve Merkez Disiplin Kurulunda görevlendirildiğimi öğrenen tanıdığım tanımadığım insanlardan çok iyi dilekler ve olumlu geri bildirimler alıyorum. Müthiş bir pozitif enerji yüklemesine muhatap oluyorum.

Gözlerinin içi parlayarak kutlayanların ve “umudumuz sizsiniz, Allah yardımcınız olsun, dualarımız sizinle” diyenlerin sayısı o kadar fazla ki.

“Hiçbir karşılık beklemiyorum. Bana ne görev verilirse yapmaya hazırım” diyenlerin samimiyeti yüzlerinden okunuyor.

Bu insanlar toplumun farklı kesimlerinden. Eski kategoriye göre dört eğilimden vatandaşlarımız.

İstanbul’dan bir meslektaşım aradı. “85 yaşında uzman hekim bir ablam var. Bugüne kadar siyasete pek ilgi duymamıştı. Şimdi Meral Akşener hareketinden çok heyecanlandı. Bulunduğu ilçede bir numaralı üye olmak istiyor” diye bildirdi.

Böyle çok örnek var.

İYİ Parti’den beklenti çok büyük.

Omuzlarımıza yüklendiğimiz sorumluluğun ağırlığı çok fazla.

***********************************

Önce Ahlak ve Dürüstlük

Devlet ve toplum yapımızda, ekonomik alanda yıkılanları tamir etmek; unuttuğumuz değerleri yeniden canlandırmak için yapılması gereken çok şey var.

Fakat öncelikle ahlak ve dürüstlük kavramını hayata hâkim kılmak lazım.

Geçen hafta kurucular kurulu çalışmaları sırasında sohbet ettiğimiz İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Sayın Durmuş Yılmaz‘ın cümlesini paylaşmak istiyorum.

Durmuş Yılmaz bilindiği gibi Merkez Bankası E. Başkanıdır. Para hareketlerini iyi takip eder. Öyle şeyler anlattı, öyle büyük rakamlı haram servetlerden ve bunların uluslararası transferlerinden bahsetti ki…

Sonra “Allah bunlara büyük bir güç vererek imtihan etti. Onlar bu imtihanda çok başarısız oldular. İnanıyorum ki Allah bu gücü bize de (İYİ Parti’ye de) verecek. Önemli olan bizim bu gücü doğru ve dürüstçe kullanmamızdır. Allah’tan bu imtihandan geçmemizi niyaz ediyorum” dedi.

Bu sözlere bütün kalbimle katılıyorum.

İyi Partililer olarak bu niyetle, samimiyetle, sadece hizmet duygusuyla yola çıktık. Her kademede nefsimizin muhasebesini yaparak devam edeceğiz.

Denge ve denetim sistemlerini kurarak yanlışa sapma ihtimallerini asgariye düşürmeye çalışacağız. Herkesin hukuk önünde hesap vereceği bir düzeni kuracağız.

Ayrıca sizlerden talebimdir ki, yanlışa sapma durumu veya ihtimalimiz olduğunda bizleri sözünüzle, yazınızla, oyunuzla düzeltiniz.

İYİ yaptığımız her şeye de destek verin, iyiler ve iyilikler çoğalsın.