13.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 656

Vatanın Yoksa, Sen de Yoksun!

(K.K.T.C’nin kuruluşunun 34’ncü yıl dönümü anısına)

” Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’ni meydana getiren anlaşmalar bir ‘devlet’ meydana getirmiştir; bir ‘millet’ değil…” (Başpiskopos Makarios )

Kıbrıs Milli Davamızda teslimiyeti çözüm olarak görenler, yukarıdaki cümleyi birkaç kez okuyarak yorumlasınlar!

Ama en çok adada, ”Biz Kıbrıslıyız” diyerek, yeni bir kimlik yaratacaklarını sananlar okusun, yorumlasınlar!

‘Kıbrıs Cumhuriyeti’nin’ kuruluşu sonrasında, ABD’nin BM temsilcisi Cabot Lodge; 24 Ağustos 1960 Tarihinde ‘Kıbrıs’ta yeni bir milletin’ doğduğunu işaret etmişti!

O zaman Kıbrıs’ta ki birçok Rum kuruluşu, bu temsilciye protesto telgrafları göndererek ”Kıbrıs’ın Yunan karakterinden” ayrılmayacağını belirtmişler; ”Kıbrıs Milletinin” doğuşu fikrini büyük bir tepki ile reddederek, Mr. Lodge’un bu beyanatına özellikle Kıbrıs Rum basını oy birliği ile hücum etmişlerdi!

Makarios; eğer Kıbrıs’ı iki toplumun anlaşması/uzlaşması ile meydana gelmiş bir devlet olarak düşünseydi, devletin kuruluşundan kısa bir süre sonra, Kıbrıs Anayasasını ortadan kaldırarak devletin yasal kurucu ortağı Kıbrıs Türk Halkını ortaklıktan atmaz, adanın sadece Rumlara ait olduğu noktasından hareketle; milli hedeflerinin ” Enosis ” olduğunu ilan etmezdi!

Rum’un bu duruşu o tarihten beri hiç değişmemiş, aynen devam etmektedir..!

Kıbrıs Cumhuriyetinin kuruluşunda Cumhurbaşkanı görevini alan Başpapaz Makarios, ondan sonraki tüm Rum liderler; adada yaşayan Kıbrıs Türk Halkına daima azınlık muamelesi yapmışlardır.

Tarihin hiçbir döneminde onlara ait olmayan bu stratejik adada yaşayan Rum tarafı;

1878’den beri kimi zaman İngiliz’le kol kola ama çoğu kez Yunanistan’ın da desteğiyle, Kıbrıs Türk’ünü adadan yok edebilmek için toplu katliamlar yapmışlar; bununla da yetinmeyip hala uygulamaya devam ettikleri ekonomik ve siyasi ambargolarla, Kıbrıs Türk’ünü azınlık statüsüne indirmenin peşindedirler…

Yukarıda sıraladığım tarihi gerçekleri unutarak, tarih sayfalarından çıkartarak, bütün bu aymazlıkları çözüme katkı olacak düşüncesi ile yaptığını sananların, ‘Kıbrıslılık edebiyatı” yapanların bu gerçeklere de bakmaları gerekir.

Uzak/yakın ara, tarih sayfalarımıza baktığımızda;

Gerek Yunanistan’ın, gerekse adada yaşayan Rumların Kıbrıs Türk’üne yaptıklarını; yaşantımızı, yaşam alanlarımızı ele geçirmek adına yaşattıkları gerçeklerle dolu acılı yılları, olayları, katlettikleri insanlarımızın hazin öykülerini yazmaya kalksam ciltler dolusu kitap olur.

(Bkz. Tarihten Gelen Çığlık- Atilla Çilingir, 2010)

Güney Kıbrıs’taki okullarda yetişen nesillerin Türklere bakış açısını iyi değerlendirmek gerekir!

Özellikle 50’li yıllardan, 1974’e kadar geçen süreçte ”en iyi Türk, ölü Türk’tür”akıl tutulmasıyla yetiştirilen Rum tarafının o kuşak gençlerinin; günümüzdeki çocuklarının bugünkü düşünce yapısına bakıldığında; dünya görüşleriyle birlikte bu ayıplı sürecin kısmen de olsa değiştiğini söylemek mümkün olabilir..!

Ancak;2003 yılında bölgeler arası geçişler serbest olduktan sonra; Rum Kesimine geçen yurttaşlarımızın yaşadıkları ayıplar, Rum yetkililerin yurttaşlarımıza bakışındaki olumsuzluklar, vatandaşlarımızın güneyde yaşamış oldukları mağduriyetlere karşı takındıkları umursamaz tutumları göz ardı edilebilir mi?

K.K.T.C”nin Rum kesimine bakan sınır boylarında yıllar öncesinin acılarını, nefretini yansıtan tüm sloganlar silinmiş, levhaları sökülüp atılmışken;

Rum kesiminde rengi solmuş yıllar öncesinin nefret sloganlarını taşıyan yazıların, görüntülerinin hala var oluşu nasıl izah edilebilir?

En çarpıcı örneği; Lefkoşa Yiğitler Burcunun hemen dibinden Ledra Palas kapısını geçer geçmez karşımıza çıkan ”Markos Dragos” meydanındaki, aynı isimli E.O.K.A militanının Türk kesimine atılmak üzere elinde pimi çekilmiş el bombasıyla duran heykeli değil midir?

Bu yazıyı okuyanlar tarihin derinliklerinde kalan bu nefret duygularını o yıllarda bırakalım, şimdi biz Rum dostlarımızla iç içe yaşamak, Avrupa vatandaşı olmak istiyoruz diyebilirler!

Ama bu gerçekler ortada dururken; onlara vereceğim yanıt şudur:

Türk Milletinin gerek Anadolu da yarattığı milli mücadele destanımızda, gerekse Kıbrıs Türk Halkının adada vermiş olduğu varoluş mücadelesinde Rum’un, Yunan’ın halkımıza yapmış olduğu mezalimler, müdafaasız insanlarımıza uyguladığı toplu katliamlar bir utanç belgesi olarak insanlık tarihinde yerini almıştır.

Bu tarihi gerçekleri hiç kimse yok sayamaz…

Şu husus da göz ardı edilmemelidir! Bugüne değin Kıbrıs Rum kesiminde görev alan hiçbir Rum yöneticisi, bu insanlık suçunu işleyen Rum çeteleri için ne bir soruşturma açmış, ne de konuyu insan hakları mahkemesine taşıyanlara yanıt vermiş; ne de Kıbrıs Türk Halkından özür dilemiştir!

1960’lı yıllarda bu duygularla yetişen, bu olayları gerçekleştiren Rum’ların Güneyde yaşayanları bugün 50’li yaşların sonunu yaşamaktadırlar. O acılı yılları yaşayan Kıbrıs Türk’leri de, aynı yaş grubunda olup, yaşanan acıların muhatabı olan taraftadırlar!

Güney Kıbrıs’ta; Kıbrıs Türk Halkına, Osmanlı Medeniyetine ait pek çok tarihi kültür mirasımız yok olmak üzeredir!

Türk’e ait ne varsa yok edilmiştir! Şehitliklerimiz, camilerimiz, hanlarımız, hamamlarımız, tarihi çeşmelerimiz artık resimlerde kalmıştır…

Kıbrıs Türk’ünü adada görmek istemeyen zihniyetle yetişen Kıbrıs Rum Toplumunun bu günkü düşünce tarzında değişen ne vardır? Bu gerçekleri yok saymak mümkün müdür?

Ada tarihi boyunca, Kıbrıs Türk Halkına yaşattıkları bunca olumsuzluklar, acılar için; bugüne değin hiçbir Rum lider, Kıbrıs Türk’ünden en azından bir özür dahi dilememiştir…

Rumların bu değişmez tutumunun bugünkü temsilcisi Bay Anastasiadis de, kendisinden öncekiler gibi;

Rum tarafının çözüm amacını şu cümle ile açıklamıştır: ”Kıbrıs Türk’ünün Latin’den, Arap’tan ve Maronit’ten bir farkı olamaz! ”

Yani Kıbrıs Türk Halkı ata yadigârı kendi topraklarında ancak azınlık hakları ile yaşayabilir!

Böyle bir adaletsizlik, haksızlık olabilir mi? Bu yaşam biçimini Kıbrıs Türk’ü kabul eder mi?

Biz ”Kıbrıslıyız!” diyerek, Rum’a teslimiyetin bir parçası olarak hareket edenler, etmek için can atanlara, K.K.T.C devleti bir şey ifade etmeyebilir! Onlar Rum dostlarıyla iç içe yaşamanın hayalini de kuruyor olabilirler!

Ama Makarios’un ”Biz bir devlet meydana getirdik bir millet değil!” Söylemi unutulmamalıdır!

Çünkü hayal ettikleri ”Birleşik Kıbrıs” Rum tarafının şartlarıyla gerçekleşecek olursa, bu çözüm modeli, tıpkı 1960 da kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinde yaşananlar gibi kısa bir süre sonra yine adanın kâbusu olacaktır!

15 Kasım 1983 tarihinde K.K.T.C’nin kuruluşundan sonra Kıbrıs’ta ortaya çıkan üç önemli gerçek vardır!

Birincisi; K.K.T.C adada yaşayan ayrı bir devlettir. Kıbrıs Türk Halkının seçmiş olduğu parlamentosu tarafından yönetilmektedir, bu devletin bağımsızlığı kayıtsız şartsız Kıbrıs Türk Halkına aittir.

İkincisi; uluslararası anlaşmalar gereğince Kıbrıs Türk Halkının güvenliği ve garantörlük hakkı, Türkiye Cumhuriyeti Devletine verilmiş uluslararası geçerliliği olan yasal bir haktır.

Üçüncüsü ve en önemlisi; Bu yasal hakkın ve güvencenin ama daha da önemlisi adadaki barışın teminatı olarak; Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs’ta görevinin başındadır. Kim ne derse desin! Mehmetçiğin muzaffer süngüsü vatan hudutlarında bir güneş gibi parlamaktadır.

İşte Rum tarafının, adada topraklarını yeniden şekillendirmek isteyen emperyalist güçlerin en korktukları şey de, bu güneşin Kıbrıs topraklarında sonsuza kadar parlayacağıdır.

Hükümetler, siyasiler gelip geçicidir!

Önemli olan milletin benimsediği, adına da devletin milli politikası denen çizgilerdir. Kıbrıs Milli politikamızın bedeli vatan evlatlarımızın kan ve can bedeliyle ödenmiş, bu çizgilerimiz böyle bellenmiştir.

Bu çizgilerin içerisinde kalan topraklara ”Vatan”denmiş; üzerine de ‘Şehitlerimizin’ kan rengini taşıyan ‘Şanlı Bayraklarımız’ dikilmiştir…

Kahraman Kıbrıs Türk Halkına anasının ak sütü gibi helal olan K.K.T.C Devletinin çevrelediği bu vatan topraklarından vazgeçilebileceği, 34 yıldır yaşayan devlet olgusunun feda edilebileceği yetkisi hiçbir makama, temsilcisine verilmemiştir!

Kıbrıs Türk Halkı; 43 yıldır özgürce, egemen, barış ve huzur içinde kendi vatan topraklarında yaşamaktadır.

Sadece Türkiye tanımış olsa dahi bu Vatan’ın adı: K.K.T.C’dir. Bu devlet hiçbir siyasi gücün, makamın göz ardı edemeyeceği tek gerçektir…

Sevgili Kıbrıs Türk Halkı;

Türk Milletinin Milli Davaları söz konusu olduğunda; ” Sabrın bittiği yerde, Türk’ün sabrı yeniden başlamıştır.” Bu sabır, uluslararası camiada sana tanınmayı da kazandıracaktır.

Unutulmaması gereken en önemli şey; ” Vatan’ın Yoksa! Senin de Kıbrıs adasında kendi öz kimliğinle bir daha asla olamayacağındır”

K.K.T.C Devletimizin 34’ncü kuruluş yıldönümünü büyük bir gururla kutladığımız bu özel günde, başta Kıbrıs Milli Davamızın Liderleri, Devlet adamları rahmetli Sn. Dr. Küçük ve Sn. Denktaş olmak üzere;

Kıbrıs Türk Halkının adadaki varoluş mücadelesinde, devletin kuruluşuna giden yolda hayatlarını seve seve feda eden tüm Şehitlerimizi minnet duygularıyla anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum. Bu süreçte Gazi olan silah arkadaşlarımı sevgiyle selamlıyorum.

Vatan sizlere minnettardır.

” Korkma Sönmez Bu Şafaklarda Yüzen Al Sancak ”

 

 

İyi Parti’nin Oy Oranı

İYİ Parti Genel Merkezi’nin açılışı için İzmit’ten Ankara’ya birkaç arkadaş Yüksek Hızlı Tren ile gittik. Gardan Genel Merkez binasına gitmek için bindiğimiz taksi şoförü “Abi nasıl olacak, bu parti tutacak mı?” diye sordu. Ben de “siz taksiciler daha iyi bilirsiniz, her kesimden insana hizmet veriyorsunuz. Sen nasıl görüyorsun?” diye karşı soruyla cevap verdim.

Şoför “abi 20 yolcu taşıyorsam 15’i İYİ Parti’ye oy vereceğini söylüyor. ‘Bu kadın bizi kurtaracak’ diyorlar” dedi. Biraz daha sohbet edince “ben de CHP’liyim ama Meral Akşener’e oy vereceğim” diye devam etti.

***

Akşam dönüşte bindiğimiz taksi şoförü de hemen aynı konuyu açtı. Bu şoför önceleri MHP’li imiş. Daha sonra Melih Gökçek’in sayesinde belediyeye girmiş. İlave iş olarak taksicilik yapmaktaymış. Bu sebeple son dönemlerde Ak Parti’ye oy vermiş. “Ama bu defa İYİ Parti’ye oy vereceğim” dedi.

Sabah konuştuğum taksicinin “20 yolcu taşıyorsam 15’i İYİ Parti’ye oy vereceğini söylüyor” sözlerini aktararak, “doğru olabilir mi?” diye sordum.  “Kesinlikle doğru” cevabını aldım.

***

Tren yolculuğumuz sırasında da ilginç bir olay yaşandı. İzmit’ten beraber gittiğimiz arkadaşımızın koltuğunun yan sırasında oturan orta yaşlı çiftten erkek olanı hiçbir şey söylemeden arkadaşımın yakasındaki İYİ Parti rozetini okşadı. Arkasından iyi dileklerini ifade eden sözler söyledi. Yüzünden samimiyeti ve bu harekete muhabbeti okunan beyefendiye, arkadaşım da cebinden bir İYİ Parti rozeti çıkararak taktı.

***

Geçen hafta İYİ Parti yöneticilerinin Tatvan ziyareti sırasında Genel Başkan Meral Akşener bir konuşma yapmıştı. Dinleyiciler arasından bir Tatvan’lı vatandaşımız “Meral Hanım buraya her partiden geldiler. Hiçbiri bu kalabalığın yarısı kadar bile insan toplayamadı” diye bağırdı.

İYİ Parti lideri Meral Akşener’e, HDP‘nin kalesi olarak bilinen Tatvan, Ahlat ve Adilcevaz‘daki ilgi ve sevgiyi görmeden inanmak mümkün değildi.

***

İyi Parti‘nin Kurucuları arasında yer aldığım için çeşitli yerlerde parti rozetini takıyorum. Rozeti tanıyan vatandaşlarımızın çoğunda hemen yüz ifadesine yansıyan bir sevgiyi okuyorum. Konuştuğumuzda her görüşten insanlarımızın gönüllerinden gelen başarı dileklerine muhatap oluyorum.

******************************

Konser ve Tiyatro Salonlarında

Meral Akşener sadece mitinglerde, köy kahvelerinde, esnaf ziyaretlerinde değil, gittiği her yerde müthiş ilgi görüyor.

İYİ Parti Genel Muhasibi Sayın Hayrettin Nuhoğlu‘dan dinlediğim iki hatırayı da paylaşmak istiyorum.

İyi Parti kuruluş aşamasında anketler yaptırıyordu. Fakat halkın nabzını doğrudan tutabilmek için bir çalışma yapıldı. Genel Başkan Meral Akşener önce Türkiye’nin en büyük konser solonu olan Cemal Reşit Rey‘de bir Türk Müziği konserine gitti. Konsere gelenler tahmin edileceği gibi her siyasi görüşten müzikseverlerin bir karmasıydı.

Meral Akşener’in konserden 30 dakika öncesi salona girmesiyle oradakilerin tokalaşma, kucaklaşma, fotoğraf çektirme kuyruğu oluştu. Konser başlayıncaya kadar 950 kişilik salonun yarısı, Sayın Akşener ile resim çekildi. Konser başlayınca resim çekmelere devam edilemedi.

Konser sonunda sahneye çıkan ünlü sanatçımız, Meral Akşener’in önüne gelip saygıyla eğildi ve mikrofondan “Hanımefendi sizi Türkiye’nin kurtarıcısı olarak görüyoruz” deyip iyi dileklerini bildirdi. Salonda oluşan müthiş havayı anlatabilmek mümkün değildi.

Daha sonra benzer bir tecrübe Türkiye’nin en büyük tiyatro salonu olan Muhsin Ertuğrul‘da yaşandı. Salona bir saat önce giren Meral Akşener’le tokalaşmak, kucaklaşmak ve resim çektirmek için kuyruklar oluştu. Salonun tamamına yakını Meral Hanım ile resim çektirdi.

Oyunun sahnelenmesi bitince de sanatçılar Meral Akşener’i kulise davet ettiler. Bu defa sanatçılar ve görevlilerin hepsi sıraya girip tek tek resim çektirdiler.

Böyle bir sevgi tezahürünün başka bir siyasi lidere gösterildiğine şahit olanınız var mı?

************************************

Siyaset Alanındaki Boşluk

TV’lere çıkan yandaş meddahlar istedikleri kadar “siyaset alanında boşluk yok” desinler. Bugüne kadar AKP sayesinde servetler kazanan sözde anket firmaları sahipleri çıkıp, “AKP yüzde 50, MHP yüzde 10, CHP yüzde 20-25, HDP yüzde 10 alır. İyi Parti kimden oy alacak ki?” diye zihin şartlandırma çalışmalarına bakmayın.

Sanki partiler geçmiş seçimlerdeki oy oranını parsellemiş, vatandaş bunlara oylarını rehin vermiş gibi konuşuyorlar.

Oysaki şimdi tam da 2002 seçimlerindeki gibi bir siyasi atmosfer var. Vatandaşın birikmiş tepkilerinin patlama yapacağı bir köklü değişimin işaretleri görülüyor.

Önceki seçimlerin oy oranlarının altüst olacağı bir siyasi depremin belirtileri bunlar.

İyi Parti diğer bütün partilerden, en çok da Ak Parti’den oy alacak.

Bir kısım CHP’liler korkusuzca İYİ Parti’ye veya Meral Akşener’e oy vereceklerini söyleyebiliyorlar.

Fakat AKP içinde görünüp, gönülleri İYİ Parti’de olanların büyük kısmı “fincancı katırlarını ürkütmekten” korkuyorlar. Anketçilere bile tercihlerini doğru söylemekten çekiniyorlar.

Korku iklimi o boyuta geldi ki, Facebooktaki iktidarı eleştiren paylaşımları çok beğendiği halde paylaşamayan, hatta “beğen” tuşuna basmaya korkan insan sayımız hiç az değil.

Bütün bunlara rağmen anketlere yansıyan Ak Parti oylarındaki gerileme dikkat çekici. AKP Genel Başkanının Belediye Başkanlarını istifa ettirme operasyonu rakamların yarattığı paniğin yansıması. Sözde yenilenme ile erime durdurulmak isteniyor.

İYİ Parti de anketler yaptırıyor. Hepsinde de yüzde 20’nin üzerinde oy alacağı sonucu çıkıyor. Ama ben İYİ Parti’nin bu anketlerin de hayli üstünde oy alacağını tahmin ediyorum.

Çünkü yukarıda aktardığım halkın nabzını yansıtan olayları çok önemsiyorum.

 

 

Allah, Kâinat ve Peygamber

0

Bu azim kâinatı Yüce Allah; çok büyük maksatlar, çok büyük gayeler için bu şekilde teşkil ve tertip edip donatmıştır. Üstelik bütün bu yaratılış ve yapılışı tüm ayrıntıları ile inceleyecek olan insanı; tabii ki ihmal etmemiştir. Tüm bu hakikatleri, gerçekleri yani İlâhî muhteşem saltanatı seyredip düşünecek insanla; Yüce Rab elbette konuşacak ve görüşecektir.

Şüphesiz her insan; bin bir eksiklikleri yüzünden Allah’ın huzuruna çıkacak maddî-manevi donanımdan yoksundur. Bu hâliyle İlâhî huzura çıkarılmaya uygun düşmüyor. Ama içlerinden seçtiği kimi insanı Allah; bizzat huzuruna celbederek, katına çıkarttığı o seçkin kulları, halk için, nice görevlerle yükümlü kıldığını bildirerek; tekrar insanların arasına gönderir.

Ta ki iki bakımdan bu kudsî göreve münasebeti bulunsun. Hem o seçkinler insan olmalı ki, insanlara öğretici olabilsin. Hem ruhen son derece yüksek olmalı ki, doğrudan doğruya kendilerine hitap edilebilsin.

Ahir zamanda bu yüksek göreve Hz. Muhammed uygun görülmüş; zaten bu maksatla hayatının her döneminde İlâhî bir terbiyeye mazhar kılınmıştır.

Çünkü o Zât, kâinatın, evrenin tılsımını keşfeden ve keşfettirecek, açtıracak tek adamdır.

Çünkü o Zat; yaratılışın muammasını, zor anlaşılır sır ve gizlerini açığa çıkarmış; insanlara da bunun manevî anahtarlarını hediye etmiştir.

Nitekim o eşsiz zat olan Hz. Muhammed Mustafa da, İlâhî saltanatın tüm hüsün ve güzelliklerinin tam bir şekilde dellallığını lâyıkıyla yapabilmiştir. Tabii ki Yüce Allah’ın O’na eksilmeyen yardım ve destekleriyle.

Çünkü, bütün fert ve bireylerin içinden seçilmiş olarak; bir manevî yolculuğa çıkartılacak. Hem öyle bir sefer ki, manevî ve ruhî mahiyet arzeden bir seyr ü seyahat, bir seyr ü sülûk yani heyecanlı bir yükseliş olacak.

Ki, cismânî âlemde seyahat suretinde bir miracı, yani Peygamberimiz Hz. Muhammed’in Cenabı Hakk’ın huzuruna ve katına ruhen, cismen, hâlen çıkması mucizesi gerçekleştirilecektir.

Allah’ın isimleri, yani esma berzahını, fiil ve sıfatlarının tecellilerini, görünmelerini, varlık tabakaları yani varlıkların kısım ve bölümlerinin arkasına kadar tüm mertebeleri aşarak yükselişi tamamlattırılan görkemli bir yolculuk…

Fakat hemen akla gelmiyor değil: Her şeyden daha yakın bir Rabbe, binler sene mesafeyi katedip yetmiş bin perdeyi geçtikten sonra erişmek ve O’nunla görüşmek ne demektir?

Deriz ki: Yüce Allah her şeye, her şeyden daha yakındır; fakat, her şey O’ndan nihayetsiz uzaktır. Nasıl ki güneşin şuuru, bilinci ve konuşması olsa, elindeki ayna ile seninle konuşabilir. İstediği gibi sende tasarruf eder.

Belki ayna gibi senin göz bebeğinden sana daha yakın olduğu hâlde, sen dört bin sene kadar ondan uzaksın, hiçbir cihette ona yanaşamazsın.

Eğer yükselsen, ay makamına gelip, doğrudan doğruya bir karşılaşma noktasına çıksan, ona, yalnız bir çeşit aynalık edebilirsin. Öyle de Ezel ve Ebed Güneşi olan Yüce Allah, her şeye her şeyden daha yakın olduğu hâlde, her şey O’ndan son derece uzaktır.

Yalnız bütün varlığı aşıp, fert oluştan çıkıp, genelliğin mertebelerinde gitgide binler perdelerden geçip, tâ bütün varlıkları kuşatan bir ismine yanaşır. Ondan daha ileride çok mertebeleri kat’eder, sonra bir çeşit yakınlığa erişir.

Ancak aklı gözüne inmiş ve gözüne perde çekilmiş adamlara söz anlatmak, bir şey göstermek elbette müşküldür. Fakat, hak o kadar parlaktır ki, körler de görebildiği için, biz de deriz ki:

Geniş uzay; kâinattaki boşlukları dolduran, havadan hafif olup, ısı ve ışığı nakleden madde denen esîr ile doludur. Işık, elektrik, ısı gibi diğer şeffaf akıcı varlıklar, o uzayı dolduran bir maddenin vücuduna delalet eder.

Meyveler, ağacını; çiçekler, çimenlerini; sümbüller, tarlalarını; balıklar, denizini apaçık bir şekilde gösterdiği gibi; şu yıldızlar dahi, kesinlikle menşelerini, tarlasını, denizini, çimenliğinin vücudunu aklın gözüne sokuyorlar.

 

 

Kıbrıs Gazisi, Emekli Yarbay ve Yazar ATİLLA ÇİLİNGİR ile ÖNCE VATAN İsimli Son Kitabı Vesilesiyle Genel Olarak ‘Vatan Kavramı’ Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Türkler tarih boyunca dünya coğrafyasının muhtelif yerlerini ‘Vatan‘ hâline getirdiler. Bazı bölgeleri, orada temsilciler bırakarak terk etmek mecburiyetinde kaldılar. Bu sebeple ‘Vatan‘ kavramı çeşitlenip zenginleşti. ‘Ata Vatan‘ diyebileceğimiz Altay ve Ötüken dolayları var. Anadolu ve Trakya, ‘Ana Vatan‘ımız, Kıbrıs ‘Yavru Vatan‘. Kırım, Doğu Türkistan ve Kerkük-Musul ise ‘Garip Vatan‘  Garip Vatan‘ sıcak gündemimizde. ‘Garip Vatan’ ile alakalı olarak ‘81 Düzce, 82 Kerkük, 83 Musul‘ söylemini nasıl buldunuz?

Atilla Çilingir: Atalarımızın izini taşıyan Kerkük ve Musul meselesini tarihin gerçeklerine bırakarak; ‘82 Kerkük, 83 Musul‘ söylemini günümüzün Ortadoğu’sunda yaşanan gerçeklere göre değerlendirdiğimizde; bu söylemin tamamen iç siyaseten kullanıldığı, içn bu coğrafyada olmasını hiçbir zaman istememiş, burada olmamızı içine sindirememiştir.

Ardımızda kalan 946 yıllık zaman, bizlerin ata yadigârı bu topraklardan çıkıp gitmemiz, çıkarılmamız maksadıyla kurgulanmış senaryoları, türlü ihanetleri, savaşları anlatır.

Üç kıtanın hâkimi Osmanlı’nın yıkılmasıyla başlayan süreçte yaşananları, ‘düşman vatanın bağrına hançerini dayadığında‘, her türlü ihanet ve şer odaklarının neler yaptığını, istiklalimiz uğruna, özgürce hayat hakkımız için milletimizin tereddütsüz canı da, malını da nasıl feda ettiğini, tarih sayfalarımız açıkça belirtmiştir.

Devletimizin bir asırlık kuruluş tarihi içerisinde bizim hiçbir ülkenin toprağında gözümüz olmamış tam aksine vatan coğrafyamızı savunabilmek maksadıyla türlü tehdit ve tehlikelerle karşı karşıya olmuş ama bunları da dimdik duruşumuzla, birlikteliğimizle, vatanımızı savunmanın kararlılığı ile savuşturmaya hazır olduğumuzu cümle âleme göstermişizdir.

Ancak millî güvenliğimizi korumak, kollamak için yeri ve zaman konunun hassasiyetini bilen çevrelere siyasî bir mesaj olduğu çok açıktır… Ortadoğu’yu GBOP çerçevesinde yeniden şekillendiren ABD bugün; Kerkük, Musul gibi petrol ve doğal gaz yatakları yönünden dünyanın en zengin bölgelerinden bu iki önemli merkezde söz sahibi olmuş, askerlerini bu bölgelere yerleştirmiş, bazı terör gruplarını kendi menfaati için kullanır hâle gelmişken; Evet, yüzyıllar boyunca atalarımızın egemenliğinde kalan; Türkmen kardeşlerimizin yaşadığı bu iki önemli vilâyetin zamanı geldiğinde ‘Türkiye’nin 82 ve 83’ncü illeri olur‘ söylemi; bu cümleyi kuran siyasî liderin partisine oy verenlere, o bölgelerde yaşayan kardeşlerimize bir mesaj, bir moral verme olarak değerlendirilebilir. Ancak bölgede yaşayan Türkmen kardeşlerimizin bu süreç yaşanırken orada yalnız olmadıklarını göstermek, onların hukukî haklarını savunmak, bölgede millî güvenliğimizi tehdit eden oluşumları engellemek ama bunu da bölgede mevcut ülkelerle koordine ederek yapmak önceliğimiz olmalıdır.  Şu anda da ülkemizi yönetenler bunu yapmanın gayretindedirler

Çetinoğlu: Bizim, hiçbir devletin toprağında gözümüz yoktur. Hiçbir devletin de topraklarımızda gözünün olmasına tahammül edemeyiz.’ Devletimizin kuruluşu döneminde güzel ve yerinde bir slogandı.

Sonra anlaşıldı ki, bizim kimsenin toprağında gözümüzün olmayışı, başkasının bizim toprağımızda gözünün olmasını engellemiyor. Neden engellemiyor? Noksanlık nerede? Askerî gücümüzde mi, millet olarak mutlak barıştan yana olmamızda mı, siyâsî irâdede mi? Vatanın bölünmezliği prensibine olan inancımızdaki zafiyette mi?

Çilingir: Atatürk’ün ‘Yurtta sulh, cihanda sulh‘ söylemi; devletimizin kuruluşunda, dış ilişkilerimizde daima bize yol gösteren en önemli tespit olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti Devletini barındıran bu coğrafya; üç kıtayı birbirine bağlayan, tarihi ve hayatî geçmişi, mahallî zenginliği, çevresinde mevcut pek çok problemli komşu ülkelerle önemli bir görüntü arz etmektedir.

Pek çok medeniyetlere, dinlere otağ olmuş bu vatan topraklarımıza, 1071’de adımımızı attığımız ilk günden buyana Haçlı zihniyetinin temsilcileri; Türklerin, Büyük Türk Milletini gelir de böylesi bir durum söz konusu olursa şu husus bilinmelidir ki;

Türkiye bölgesinin en güçlü devleti olarak, milletinden aldığı güç ile topraklarımıza vaki olacak her türlü tehdidi; bugün de savuşturacak, hakkını hukukunu her zeminde koruyabilecek güç ve kararlılıktadır.

Yakın tarihimize bakıldığında;

Devletimizin, milletimizin millî menfaatlerini korumak adına Cumhuriyet Ordularımızı sadece Kıbrıs Adası’nda görürüz ki, bu başarılı harekât da adada ki soydaşlarımızı Rum mezaliminden kurtarmak, adanın Yunanistan’a ilhakını önlemek, Lozan’da kurulan Türk-Yunan dengesinin bozulmasının önünü kesmek maksadıyla 1959-1960 Londra ve Zürih milletlerarası anlaşmalarından doğan Türkiye’nin Garantörlük hakkı çerçevesinde gerçekleşmiştir.

Kore’de dünya barışına hizmet adına o yaban ellerde yarattığımız kahramanlıkları tarih sayfalarına kazıyan Mehmetçiklerimizi, dost ve müttefik Güney Kore’deki Türk Şehitliğinde yatan evlatlarımızı unutmamak gerekir.

Kısacık da olsa özetlemeye çalıştığım bu tarihi gerçeklere bakıldığında;

Asırlık bir çınar gibi dimdik ayakta duran Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hayat alanı olarak bellediği aziz vatanımızda her dönemde birilerinin gözü olmuş, türlü oyunlarla vatanımızı karıştırmak isteyenler bulunmuştur.

İlk sorunuzdan, son sorunuza kadar cevaplandırmaya çalıştığım bütün konuların cevabının geniş bir analizi yazmış olduğum ‘ÖNCE VATAN’DA’ mevcuttur.

Bu kitabımda vurgulamak istediğim en önemli husus;

Büyük Türk milletinin vatanına, milletine, devletine, bayrağına olan sevgisinin, tutkusunun hiçbir zaman kaybolmayacağının, yok edilemeyeceğinin mesajını vermektir.

Onun içindir ki;

‘Önce Vatan’;

Türk Milleti için her şeyden önce gelir, her şeyden aziz bilinir.

Onun içindir ki;

Topraklarımıza bir saldırı olduğunda daima ‘Önce Vatan‘ denir. Türk Milletinin vatan bellediği her coğrafya parçası onun vazgeçilmezidir. Asırlar boyunca tarih sayfaları bunu böyle yazmış, böyle bellemiştir.

Çünkü Vatan:

Türk Milletinin hayat hamurudur. Bu hamur Türk Milletinin namusudur, şerefidir, onurudur.

Çünkü Vatan:

Türk Milletine atalarından emanet, burçlarında ay yıldızlı bayraklarımızın dalgalandığı gururudur.

Çünkü Vatan:

Gelecek nesillerimizin istikbali, hayatî geleceklerinin ele geçirilemeyen, geçirilemeyecek son kalesidir.

Türk Milleti için vatan söz konusu olduğunda, ona olan bağlılık her şeyden önde gelir.

Türk Milletinin ardında kalan muhteşem tarihimize baktığımızda;

Vatan:

Kimi zaman canımıza can katan, kimi zamansa uğruna can verdiğimiz topraktır.

Böylesine kritik günler yaşanan ülkemizde bizlerin ihtiyacı olan yegâne şey kardeşliktir. Bunu sağlamanın yolu da; ülke yöneticilerinden, sade vatandaşa kadar birbirimize karşı anlayışlı olmaktan, saygı ve sevgi bütünlüğü içinde davranmaktan geçmektedir.

Kitabımın tanıtımına yönelik bu röportajınız ve vermiş olduğunuz destek için şükranlarımı sunuyorum, sağ olunuz.

VATAN NEDİR? VATAN SEVGİSİ NEYE DENİR BİLİR MİSİNİZ?

Vatan; Bayrağımızdaki ‘Ay’dır, ‘Yıldız’dır,

Vatan; uğruna seve, seve hayatını feda etmeyi göze almaktır.

Bir ve beraber olmak, ülkemize kast eden düşmanlara, düşmanlıklara cesaretle karşı koymaktır.   Tarih sayfalarındaki ‘Türk Milletinin’ o muhteşem mirasına sahip çıkmaktır.

Ey Halkım, Mehmet’im, Genç Kardeşim; kan ve can bağı ile aynı yüreği, aynı ülküyü paylaşan yiğidim: Vatan nedir bilir misin?

Aramızdaki sevgi bağlarıdır, saygı ve kültür mirasıdır.

Ocağındaki aştır. Özgürce soluduğun hava, bahçende kokan çiçek, lezzetle yuttuğun lokmadır. Minarelerimizden yayılan ezan sesidir.

Hani bu gazi toprakların işgali boyunca kokusuna hasret kaldığın, kucaklamak için can attığın, ata yadigârı, ata toprağın ana yurdundur, Anadolu’dur.

Anadolu’nun can insanıdır…

Vatan nedir bilir misin kardeşim?

Her sabah işine giderken hür olarak kullandığın yolların, keyifle sürdüğün aracın, emeğinin karşılığında son kuruşuna kadar hak ettiğin paran, bu parayı keyfince harcamandır.

Bütün bu saydıklarım; sana hamasi bir nutku; vatan, millet, Sakarya söylemlerini çağrıştırmış da olabilir!

Ama bilir misin? Bu söylemler:

‘Vatan’ kavramının ta kendisidir.

Onun içindir ki, bulunduğun durumu, daha sen doğmadan yaşanan yıllar öncesini, bağımsızlığımız uğruna Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve dava arkadaşlarının önderliğinde milletçe verilen mücadeleyi, unuttuğun/unutturulmaya çalışılan o acılı yılları hatırla.

İstiklal Savaş’ımızda; atalarımızın bu mukaddes topraklar uğruna, hiçbir etnik kimliği öne çıkarmadan, sadece ‘vatan sana can feda’ diyerek; hayatlarını seve, seve nasıl feda ettiklerini unutma!

Hiçbir şey gelmiyor ise aklına!

Bakışlarını Çanakkale’ye çevir;

Orada yazılan şanlı tarih, bu aziz topraklar uğruna can veren 250.000 şehit,

Sana bu yüce milletin vatan sevgisini bir defa daha anlatacaktır.

Sen bacası tüten her aile ocağında birçok ‘Şehidi’ olan, ‘Gazilik’ unvanı ile yücelen bir milletin evladısın.

Gönderinde özgürlüğünün ifadesi nazlı, nazlı dalgalanan ‘Ay Yıldızlı, Al Bayrağımız’ var.

Rengi; damarlarımızda dolaşan o asil kanla eşdeğerdir.

Üzerindeki ‘Ay’ ile ‘Yıldız’, evrenin derinliklerinden yansıyan, ‘Türkiye Cumhuriyeti Devletinin’ sonsuza kadar yaşayacağının ifadesidir…

Bu dağlar, bu ovalar, akarsular, dört mevsimi aynı anda yaşayan bu mukaddes topraklar, senin Vatan’ın.

Ona gözün gibi bak, dört elle sarıl, sahip çık.

Son dönemde vatan topraklarımızda kurgulanmaya çalışılan ihanet senaryolarını planlayan şer odaklarının, kahpe terör örgütlerinin, emperyalist güçlerin bilinen dayatmalarının, kimi teslimiyetlerin karşısında dimdik dur.

Önümüzde çok kritik bir dönem var!

İç ve dış mihrakların sinsi planları, ya da kimilerinin siyasî çıkarları, şahsi menfaatleri uğruna, seni vatanından ayırmak için yaratılan suni senaryolara kanma, bayrağımızın altındaki birliğimizin, diriliğimizin, beraberliğimizin bozulmasına müsaade etme.

Etme ki,

Bir sabah uyandığında; ‘vatanım‘ dediğin bu ‘Gazi Topraklarda’; insanlığın en büyük düşmanı olan savaşın sesini duymayasın, işgal yıllarında topraklarımızı kirleten yabancı kimliklerini bulmayasın, tarihin tekerrürü ile karşı karşıya kalmayasın.

Ey vicdanını, namusu, şerefini teröre belâsına teslim etmiş alçak!

Ey Avrupalı!

Ey kendisini dünya imparatoru sanan Amerikalı!

Ey Türk milletinin arkasından türlü dolaplar çeviren,  milletimizi sırtından vuran hainler:

Vatan nedir bilir misiniz?

Vatan:

Önce Vatan‘ diyerek:

Evlatlarının can bedelini vatan bellediği bu topraklara helal eden;

‘Ana’dır’, ‘Baba’dır’, ‘Eş’tir’, ‘Evlat’tır’.

Vatanı uğruna kazanılan ‘Şehitlik’ ve ‘Gazilik’ unvanıdır…

Sizler bu değerler manzumesinden bir şey anlamazsınız!

Sizlerin terör belâsına teslim olmuş beyinciklerinizde, AB ölçülerinizde, emperyalist emellerinizi taşıyan USA damgalı hedeflerinizde böyle kavramlar yoktur!

Çünkü sizlerin sicilinde;

Ülkemizde yıllardır yaşanan teröre karşı umursamazlığınızın, emperyalizmin kara mührü vardır.

Siz, ‘Millet Kavramının’ ne olduğunu da bilemezsiniz…

Hele, hele büyük ‘Türk Milletinin’ bu kavramlar ile ‘târih’ yazdığını,

Bu nitelikleri ile büyük bir ‘millet’ olduğunu da anlamak istemezsiniz!

Ancak unuttuğunuz, ya da hatırlamak istemediğiniz bu niteliklerimiz için öncelikle târih sayfalarına bir kez daha bakın.

Daha Amerika kıtası keşfedilmemiş, Atalarımız üç kıtada kılıç sallarken;

Çanakkale geçilmez destanının yazıldığı, Sakarya’nın al kana bulandığı, muzaffer ordularımızın işgal güçlerini silip süpürdüğü yılları, Akdeniz’in derin sularına gömülen hayallerinizi hatırlayın!

O sayfaların binlerce yıllık geçmişinde unutulan, atalarımızın size verdiği bir ders var.

O nedir bilir misiniz?

‘Büyük Türk Milletinin” vatanseverliğini sınamak…

Türk Milletinin bu özelliği, her sınavdan başarıyla çıkmıştır.

Sakın unutma!

Gerekirse, yine çıkacaktır.

Nereden mi biliyorum?

Çünkü hâlâ yürekleri mangal gibi büyük, kaplan gibi korkusuz; ‘Vatan Sevgisi’ ile çarpan;

Tek devlet, tek millet tek vatan, tek bayrak uğruna tasada, kıvançta bir ve beraber olan, milyonlarca cesur yürek; bu ‘Gazi Topraklarda’ yaşıyor da ondan.

 

Atilla Çilingir

Emekli Subay, Kıbrıs Gazisi ve Yazar

21 Ekim 2017

 

 

ATİLLA ÇİLİNGİR:

1967 yılında Teğmen rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’da göreve başladığı zaman, Kıbrıs olayları adada bütün hızıyla devam ediyor, Yunanistan’ın da desteğini alan Rum’lar; adada yaşayan Kıbrıs Türk’üne her türlü mezâlimi yapıyor, gerçekleştirdikleri toplu katliamlar, uyguladıkları ekonomik ambargolarla Kıbrıs Türklerini adadan göçe zorluyorlardı…

O dönemde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 1960 yılında imzalamış olduğu, Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından da onaylanmış garantörlük anlaşması gereğince, ada da bulunan ‘Şanlı Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayında’ görev almak için defalarca dilekçe veren Teğmen Çilingir;

1974 yılının 20 Temmuz Cumartesi sabahı kendisini Kıbrıs’ta savaşın içinde buldu. Bölük komutanı olarak Kıbrıs Savaşlarının her iki safhasında da bu görevini başarıyla devam ettirdi. ‘Gazi‘ unvanı ile taltif edilerek Türkiye’ye döndü.

1974-1975 ve 1985-1987 yıllarında Kıbrıs’ta görevli olduğu yıllardan sonra da, adada yaşanan olayları yakinen tâkip eden Çilingir; 2004-2011 yılları arasında Kıbrıs Türk Kültür Demeği’nin İstanbul Şubesi yönetim kurulunda da görev yaptı.

Bu uzun süreçte ‘millî dâvâmız‘ olarak bilinen Kıbrıs konusuna sâhip çıkarak, Kıbrıs Türklerinin kazanılmış târihî ve hukukî haklarını savunmak adına değişik platformlarda görev aldı. Sempozyumlara, panellere, televizyon programlarına konuşmacı olarak katıldı, makaleler yayınladı. Yakından tâkip ettiği Kıbrıs konusu başta olmak üzere, ülke meseleleriyle ilgili güncel yazılarına, konferanslarına devam etmektedir.

(Bk: www.atillacilingir.com-www.biyografi.info/kisi-atillacilingir)   T.S.K’dan 1990 yılında, kendi isteği ile emekli olduktan soma; Kıbrıs konusuyla ilgili kaleme almış olduğu;

Özgürlük Nefesi: (K.K.T.C Cumhurbaşkanlığı yayını 1995), Girne’den Doğan Güneş: (1997), Unutanlar Unutturulanlar ya da Hatırlayamadıklarımız: (2004), Elveda Kıbrıs Ama Bir Gün Mutlaka: (2006), Andımız Olsun ki Bu Topraklar Bizim: (2007), Târihten Gelen Çığlık: (2010), ‘Kıbns ‘Yes Be Annem’: 2002-2016 isimli kitaplarıyla;

Ülkemizin son 65 yılında öne çıkan, yaşanmış önemli olayları anlatan:

Onların İzleriyle Türkiye: (2014), Kırılmadık Ne Kaldı?-Zaman Asla Kaybolmaz: (2015) isimli kitapları da bulunmaktadır…

Sivil iş hayatına Türkiye Sigorta Sektöründe başlayan Atilla Çilingir Koç YKS bünyesinde uzun yıllar görev yaptıktan sonra, hâlen dünyanın 18 ülkesinde hizmet veren, sağlık bilişim şirketlerinden birisi olarak ülkemizde de faaliyet gösteren; ‘CompuGroup Medical Bilgi Sistemleri A.Ş’ bünyesinde, görevine devam etmektedir.

Pek çok üniversitenin ‘Bankacılık-Sigortacılık Fakültelerinde, Yüksek Okullarında, vermiş olduğu seminerler, konferanslar ile sektöre bu yönde de hizmet vermeye devam eden Çilingir’in: Sigorta sektöründe 26 yıldan beri vermiş olduğu hizmetlerini anlatan; Sigortalı Hayatın Gerçekleri (2012) isimli bir kitabı daha bulunmaktadır.

Atilla Çilingir; bugüne kadar kitaplarından elde etmiş olduğu telif gelirleriyle; Sosyal sorumluluk projeleri kapsamında:

2010 yılında K.K.T.C Lefkoşa Şehit Aileleri ve Malul Gazileri Demeğine, Târihten Gelen Çığlık isimli kitabının telif gelirini bağışlamış,

19 Şubat 2013’de Van’da yaşanan büyük depremden sonra Van’ın Muradiye İlçesi Akbulak Köyü İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İ.M.K.B.) Yatılı Bölge İlk Öğretim Okulu’nda CGM’nin de katkılarıyla; içinde 20 adet bilgisayar bulunan, adını taşıyan bir Bilgi teknolojisi sınıfı açmış.

02 Haziran 2017 târihinde de, Mapuder-A.D.D Samsun Şubesi İşbirliği ve CGM’nin de katkılarıyla; adını taşıyan, içinde 2500 kitabı, 2 adet bilgisayarı bulunan bir kütüphanenin açılışını yapmıştır.

 

 

(BİTTİ)

 

 

Özcan Pehlivanoğlu Veysi Dündar’a İYİ PARTİ’Yİ anlattı

Değerli dostum Özcan Pehlivanoğlu dün misafirimdi. Kendisi, MHP’den ayrılıp, İYİ PARTİ’nin Kurucular Kurulunda yer aldı. Ziyareti fırsat bilip, kendisi ile uzun uzun sohbet etme ve sorular sorma imkânım oldu. Sorularım İYİ Parti’nin getirdiği yenilikler, seçimler, ekonomi, komşularla ilişkilerimiz gibi her konu hakkında ayrı bir başlık açmayı gerektirecek derinlikte oldu. İstifadelerinize sunuyorum.

Veysi Dündar (VD)- Zamanın ruhu kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Özcan Pehlivanoğlu (ÖP)- Ben “zamanın ruhu” diye ifade edilen kavramın bir şeyler içerdiğine inanmıyorum. Zaman olduğu yerde duruyor. Çünkü dünyanın üzerine her sabah güneş doğuyor ve her gece karanlığa bürünüyoruz. Yani değişik bir şey yok. İnsan fıtratı da değişmiyor. İyi ve kötünün mücadelesi yaradılıştan bu yana sürüyor. O zaman yaşadığımız an diliminde, öncesinden farklı bir şey yok diye düşünüyorum. Aksi olsaydı Allah’ın buyruklarının bugün değiştirilmiş olması gerekirdi. Bakın 1400 küsur sene evvelinde bahsedilen insan ve insanla ilgili olaylar bugün de aynen vaki… Uçağa binmek, gökdelende yaşamak, bilgisayarla uğraşmak gibi şeyler bence zamanın ruhu diye bir şey oluşturmuyor. Dünya aynı, insanlar aynı!

VD- Sizce Evrensel Değerler nelerdir?

ÖP- İnsan beş duyuya sahip; görme, konuşma, duyma, koku alma ve dokunma gibi… İnsanlık alemi, bu doğal duyularına göre bir şeyden ortalamanın üzerinde bir beğeniye sahipse bana göre o evrensel bir değerdir. Örneğin bir mimari yapıya hayranlıkla bakıyorsak, bir tını ile çoşuyorsak, bir koku ile mest oluyorsak, bir filmin repliğini dilimizden düşürmüyorsak, bir heykele beğeni ile dokunuyorsak bunların hepsi tüm insanlar için bir ortak değerdir. Yani “evrensel değer” dediğimiz şey dili, dini, ırkı ne olursa olsun tüm insanlarda etki yapan bir şey demektir.

İYİ Parti ve başarı şansı

VD- İyi Parti siyasete renk kattı aslında. Güçlü iktidar için güçlü muhalefet şarttır diyorum ben. Sizce İyi Parti’nin başarı şansı nedir? Ne tip kazanımları olacak ülkeye? 2018 yerel ve 2019 genel seçimler için tahmininiz nedir?

ÖP- İYİ PARTİ, Türkiye’de bir ihtiyaçtan doğdu ve muhalefet etmek üzere değil iktidar olmak için kuruldu. İyi Parti, bugünkü iktidarın tek alternatifidir. Her halde Cumhuriyet tarihimizde kurulduğu ilk günden itibaren bu kadar çok konuşulan bir parti daha olmamıştır. Onun için yurttaşlarımızın yüzde yüzüne hitap eden İyi Parti, iktidar olarak Türkiye’nin geleceğini olumlu bir şekilde etkileyecektir. Hepimizin gözden kaçırdığı bir nokta 16 Nisan referandumu ile ülkemizde rejimin değiştiği gerçeğidir. Artık partilerin iktidarından ziyade ülkeyi kimin yöneteceğini konuşmak zorundayız. Cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kaldığında ki, öyle olacak gibi duruyor, seçilecek Cumhurbaşkanının TBMM’de çoğunluğu olmayabilir. Biz İyi Parti olarak, Genel Başkanımız Meral AKŞENER’i Cumhurbaşkanı olarak görmek istiyoruz ve bunu başaracak güçteyiz. Bu nedenle önümüzde yapılacak tüm seçimlerde İyi Parti, vatandaşımızın öncelikle tercih edeceği bir yenilik hareketi olarak en önde yer alacaktır. Çünkü Türk demokrasisinin ve Türkiye’nin yeniden bir soluklanmaya ihtiyacı vardır. İktidar kendi ifadeleri ile “metal yorgunu” dur. Türkiye bu yorgunlukla yaşayamaz ve yönetilemez…

VD- AKP’nin belediye başkanlarını görevden alması, istifaya zorlaması partide küskünlük yaratmış mıdır? Görevden almalara karşı mısınız?

ÖP- Halkın oyu ile seçilmiş insanların, halkın iradesi dışında başka bir irade ile istifa ettirilmesi demokrasi ile bağdaşmaz. Bunu yapanlar ve buna boyun eğenler demokrat olamaz. Eğer istifa ettirilenler, yasalara göre bir suç işlemişlerse bu suçu ilgili yargı makamlarına iletmek ve yargının vereceği kararlar çerçevesinde hareket etmek lazımdır. Şimdi bu istifalar karşısında toplumda bir şüphe oluşmuştur. Halbuki demokrasilerde her şey şeffaf olmalı ve kamuoyu aydınlatılmalıdır. Ancak böyle olmamıştır ve toplumsal vicdan rencide olmuştur. Bu sadece toplumda değil elbette toplumun bir parçası olan Akp’lilerde de olumsuz bir etki, yani küskünlükler yaratmıştır ve yaratmaya da devam edecektir. Elbette bir şüphe yaratılarak insanların görevden alınmasına karşıyım. Herkesin bir onuru, gururu ve ailesi var. Şimdi istifa ettirilenler çocuklarına ve torunlarına ne anlatacak?

VD Bu arada sizce Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne geçiş yapmaktan mutsuz mudur? Bir pişmanlık söz konusu mu?

ÖP- Türkiye zor bir ülkedir. Bu ülkeyi ve tarihini tanımazsanız, her şeyin çok kolay olabileceğini zannedebilirsiniz. Bence Sayın Cumhurbaşkanı bu değişiklikle kendi iktidarını belki de ölünceye kadar sürdürebileceğine inandı. Şimdi bu değişikliğin zorluklarını görüyor olabilir. Türkiye, bugün yürürlükte olan sistemle yönetilemez. Süratle çoğulcu demokratik parlamenter sisteme dönmek zorundayız. Kuvvetler ayrılığı ülkenin selameti için olmazsa olmaz bir koşuldur. Her şeyin tek elde toplanması emin olun ki, an gelir en çok o eli rahatsız eder.

VD- Partinize katılımlar konusunda ne gibi sıkıntılarla karşılaşıyorsunuz? Halkta bir teveccüh olduğu aşikar. Yaptırdığınız anket var mı? Neticeleri bizimle paylaşır mısınız?

ÖP- Türkiye son 15 yılda Akp yönetiminden kaynaklı sıkıntılar yaşadı. Halkın üzerinde tek parti hatta tek adam anlayışının getirdiği bir baskı ve onun sonucu olarak korku oluştu. İnsanlar siyasetten hatta tercihlerini belirtmekten uzaklaştı. Çünkü ekmek paralarına kadar uzanan bir tehdit söz konusu… Hukuk ve yargının hali ortada. Cezaevleri haklı haksız onbinlerce insanla dolu. Adaletin olmadığı bir ülke olduğumuz halkın genel bir kanısı haline geldi. Böyle bir ortamda siyaset yapmak zorlaşıyor. Herkesten siyaset yapmayı bekleyemezsiniz. İyi Parti böyle bir ortamda kuruldu. Şimdi halkı ve ülkenin insan olarak yetişmiş değerlerini siyasete ikna etmek ve demokrasi için yüreklendirmek zamanı… Bunu da liderimiz Meral AKŞENER en iyi şekilde yapıyor. Özellikle gençleri ve kadınları etrafına topluyor. Bu da bize İYİ PARTİ’nin bir gençlik ve kadın hareketine dönüşeceğini gösteriyor. Partimiz kurulduğu günden itibaren halkın büyük bir teveccühü ile karşı karşıya kaldı. Bu bize ne kadar doğru bir iş yaptığımızı gösterdi. Anketler Meral AKŞENER’in, Türkiye’nin yeni Cumhurbaşkanı olacağını söylüyor.

VD- “İyilik ve sevgi dilini getireceğiz” dedi Meral Hanım. 80 milyon insan için partinizin mottosu nedir?

ÖP- Hepimiz kendimiz, ailemiz, çocuk ve torunlarımız, akrabalarımız ve ülkemiz için her şeyin “iyi” olmasını dileriz ve isteriz değil mi? Biz de onun için “TÜRKİYE İYİ OLACAK” diyoruz…

Önce genel ve cumhurbaşkanlığı seçimi.. sonra yerel seçim yapılacak…

VD- Seçimlere girebilmek için parti olarak seçimlere 6 ay kala kongrenizi yapmış olmanız lazım. Bunu bilen Cumhurbaşkanı ya da iktidar Nisan ayında erken bir seçime gitmek isteyebilir mi? Böyle bir ihtimal var mıdır? Haricen de 15 Temmuz tarihi de dillendirilen bir tarih. O günkü psikolojik desteğin sandığa yansıması nasıl olur sizce?

ÖP- Akp’nin kendisi için en avantajlı gördüğü tarihte seçimlere gideceğine inanıyorum… Ve bana göre Cumhurbaşkanlığı ve Genel Seçimler, Yerel Seçimlerden önce yapılacak… Ancak seçimler hangi tarihte yapılırsa yapılsın biz İYİ PARTİ olarak seçimlere girmek ve bu seçimlerden iktidar olarak çıkmak için hazırlıklıyız.

VD- Güneydoğulu Kürt seçmenler sizce de bu seçimde daha etkin olacak mı? Kürtlerin reylerini alacak Parti seçimi kazanır diyor musunuz? İyi Partinin Güneydoğulu seçmen için hazırladığı söz, eylem ve söylevleri nelerdir?

ÖP- Biz İyi Parti olarak vatandaşlarımızı kimlikler üzerinden değerlendirmiyor ve ayrıştırmıyoruz. Onun için bizim için her bir vatandaşımız eşittir ve aynı nispette değerlidir. Biz 80 Milyonluk nüfusumuzun tamamının oyunu ve desteği almak üzere çalışıyoruz. Onun için her yurttaşın oyu ve desteği değerlidir. Biz ülkemizin her santımetrekaresine ve onun üzerinde yaşayan insanımıza değer veriyoruz ve hepsinden oy istiyoruz.

VD- Gelecekte siyaseten kendinize bir yön bir yol bir hedef seçtiniz mi? Meclis Başkanı ya da Bakan olmak gibi bir beklentiniz var mı?

ÖP- Ben ülkeme hizmet için siyaset yapıyorum. Bir makamı değil hizmeti hedefliyorum. Çünkü ülkeme ödenemeyecek kadar borcum var. Belki bir miktarını ödeme fırsatı bulurum…

“Herkesin gözü bu topraklarda…”

VD- Kuzey Irak referandumundan sonra bölge daha da çetrefil bir hale geldi. Bir nevi ateş çemberi söz konusu. Haricen de Suudi Arabistan ve Yemen arasında patlak veren hatta savaşa dönebilecek çatışmalar ve eylemler var. Türkiye’nin nasıl bir duruş sergilemesi gerekir? Kuzey Irak’la irtibat nasıl devam etmeli?

ÖP- Türkiye, jeostratejik açıdan çok önemli bir coğrafyanın üzerinde oturmaktadır. Herkesin gözü bu topraklardadır. Bu topraklar üzerinde emeli olan dün emperyalist bugün de küreselci dediğimiz anlayış, yeni paylaşımlar için yakın coğrafyamızı bir ateş topuna döndürmüştür. Bu gelişmeler milletin ve devletin bekası ile ilgili olduğundan konuya siyaset üstü olarak bakılmalı ve bir “milli mesele” olarak ele alınmalıdır. Bu sebeple Orta Doğu, Arap Yarımadası ve Kuzey Irak’taki gelişmelere bu açıdan bakılmalıdır. Türkiye hakkını, hukukunu ve istikbalini koruyabilecek bir güce sahiptir. Önemli olan bunun farkında olarak, doğru ve milli bir dış politika uygulamaktır.

VD- “Evini elinden alsalar, bankadaki parana el koysalar, arabanı götürseler vıyak vıyak bağırırsın da, vatan toprağına el konunca niye suskunsun?” Adalarla ilgili tespitiniz bu. Önemsenmeyen bir reaksiyon var, nedir problem sizce?

ÖP- Ege’de Yunanistan’a peşkeş çekilen 18 Türk Adası benim için yürek yarası…Türk Milletinin bu konudaki sessizliği ve tepkisizliği de, bu yaramı daha çok büyütüyor. İnsanlarımız vatan toprağı konusunda çok hassas olmalılar. Belki de, vatan toprağını ve kavramını yeniden tarif etmeye ve halkımıza anlatmaya ihtiyacımız var. Bir de, Türkiye 1821’den bu yana Yunanistan karşısında hep kaybediyor. Bu nasıl bir dış politika?

 

“Osmanlı’yı savaşlar değil, ekonomik çöküntü yıktı”

VD- “Döviz yükseliyor, zamlar ardı ardına geliyor, vergiler artıyor, enflasyon yükseliyor, iş yerleri kapanıyor.” Ekonomik göstergeler için neler söylersiniz? Bu ekonomik gidişatın sonu ne olur?

ÖP- Türkiye üretmiyor… Üretmeyen bir ülke bu uygulanan politikalarla nereye kadar gidebilir? Biz Osmanlı’nın savaşlar sonucu yıkıldığını zannediyoruz. Oysa Osmanlı, ekonomisi çöktüğü ve ekonomik değerleri kapitülasyonlar eli ile yabancılara geçtiği için yıkıldı gitti… Borç batağındaki bir Türkiye, acil tedbirler alınmazsa çok kötü bir tablo ile karşı karşıya kalabilir. AKP döneminde günü kurtarma ve göz boyama politikaları ile idare edildi. Bugün geldiğimiz nokta aşırı borçluluk, üretimsizlik, işsizlik ve daha da fakirleşmiş bir halk… Bu döngüyü kırmalıyız… Üretim artmalı, işsizlik azalmalı ve halkın gelir seviyesi ile alım gücü yükseltilmelidir.

VD- Doğu ve Güneydoğu’ya ilişkin görüşleriniz?

ÖP- Ben şahsen Türkiye’de hiç bir şahsa ve kuruluşa karşı ön yargılı değilim. Herkesle her şeyi konuşabilirim. Yeter ki, bu ülkeye karşı bir ihanet içinde olunmasın. Çünkü bu ülke hepimize ait. Birlikte yaşamalı ve toprak bütünlüğümüzü birlikte korumalıyız. Ülkemizde yaşayan 80 Milyon insanın ayrılıkları değil müşterekleri çoktur ve bu nerede ise yüzde yüze yakındır. Öyle ise birbirimize bu müşterekler penceresinden bakmak lazım. İYİ PARTİ’nin kuruluş felefesi de, bu müşterekleri yeniden hatırlatarak büyük kucaklaşmayı gerçekleştirmektir. Genel Başkanımız Meral AKŞENER’in Bitlis’in Ahlat İlçesinde bir ev tutarak Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan insanlarımızla kucaklaşmaya başlaması bunun ilk adımıdır. Bizim şu an için en ihtiyacımız olan şey, aramızdaki suni ayrılıkları kaldırarak birlik ve beraberlik içinde yaşama arzumuzu bütün dünyaya göstermektir. Bu şahsi ve toplumsal menfaatlerimiz için de bir zorunluluktur… Biz ümitliyiz ve “Türkiye İyi Olacak” diyoruz..

VD- Seçime kadar birlikte olunan siyasetçiler bir makama geldikten sonra değişebiliyorlar; sizler farklı olacak mısınız?

ÖP- Siyaset bazı ölçüler üzerine yapılmalıdır. Ne yazık ki, bu ölçüler üzre yola çıkanlar bir müddetten sonra bu ölçüleri terk ederek yoldan çıkmışlardır. Ben “İyi Parti” hareketinin ve mensuplarının, Türk siyasetine “iyi” ölçülerden taviz vermeyen ideal bir örnek olmasını istiyorum. Halkı unutmamak ve halka dokunmak gerekiyor. Nihayetinde siyasetçiler vekil, halk ise asildir. Halkı unutursanız, ona verdiğiniz sözleri tutmazsanız, acı ve sevinçli gününde yanında olmazsanız, o da sizin yanınızda olmaz yada oldu ise de hemen terk ediverir. Halk desteğini alamayanlar halkla bu diyaloğu kuramayanlardır. Bunları bir çok örnekle gördüm ve olaylarda yaşadım. “İYİ PARTİ” halk için, halkla beraber “iyi şeyler” yapmayı başaracak ve unutan, vefasız, duyarsız siyaseti dışlayacaktır… Önümüzdeki örnek, Genel Başkanımız Meral AKŞENER’dir.

 

 

 

 

 

Dürüst Namuslu

Kime sorsan herkes dürüst, namuslu,

Ortam, hakkı yenen insanla  dolu.

Her tarafta soygun, vurgun  diz boyu,
Sömürün ülkeyi, ülke kan gölü…
*
Duruma bakarsan herkes dosdoğru,
Yolunu sorarsan, yolu hak yolu,
Güven öldü gitti, rahmetli oldu,
Ortalık yığınla soyguncu dolu.
*
Kime sorsan asil ve de çok doğru,
Bunca kepazeden kimler sorumlu?
Kimi dindar kara çarşaf rumuzlu , 
Sokaklar, caddeler, şerefsiz dolu.
*
Gitgide dostluklar  bitti ve göçtü,
Güven bitti, ülkem yaşanmaz oldu.
Kimi masum, kimi dürüst göründü,
Bunca sahte insan nerden bulundu?

 

 

 

Mutlu Olmanın Temeli “İyi Tarafından Bakabilmek”

0

İnsanlar hayatının birçok yerinin gidişatını kendisi tayin edemez. İnişler – çıkışlar, güzellikler – çirkinlikler, başarılar – başarısızlıklar, sevgiler – sevgisizlikler vb. hepsi insanlar içindir. Hayatımızın bazı karelerini yaşama mecburiyetimiz vardır. Mesela, daha güzel ve rahat yaşamak için, doğarken zengin bir aileyi seçme şansımız yoktur. Memur isek, tayin yerimizi seçme şansımız yoktur.

Çok iyi huylu diye evlendiğimiz eşimizin patileri sonradan tırnaklaşmış ise, onu değiştirebilme şansımız yoktur. Evlatlarımızı süper kaliteli ve başarılı yetiştirebilme şansımız (dış çevre ve kontrol edemediğimiz faktörler nedeniyle) her zaman yoktur. Askerdeki çirkin huylu bir koğuş arkadaşımızı değiştirme şansımız yoktur. Geçimsiz kapı komşumuzu kovalama şansımız yoktur. 6 kişilik dost meclisinde fincancı katırlarını ürküten bir arkadaşımızı rencide edip düzeltmeye kalkma şansımız yoktur.

Deprem, su baskını, yangın, kaza, tsunami, terör vb. sevimsiz durumların ortasında kaldığımız zaman, tereyağından kıl çeker gibi kurtuluverme şansımız her zaman olmayabilir.

Bekâr iken evliliğin güzel yönlerine, evli iken de bekârlığın güzel yönlerine hayıflanmak, hayal kurmak, gıpta ile bakmak, ah-of çekmek hiç akılcı bir yaklaşım değildir.

Bir önceki makalemde “anı yaşamaktan” bahsetmiştim. Gerek kendi kararlarımız ile,   gerekse kaderimizin sürüklemesi ile, şu anda hangi durum ve şartlara sahip isek, o durum ve şartların iyi taraflarına bakarak, kötü taraflarını arkaya bırakıp, mutlu yaşamanın imkanı vardır. Tabi becerebilene…

Her türlü koruyucu, önleyici, geliştirici önlem ve tedbirleri aldıktan sonra, kaşığımıza ne çıkarsa, onun tadını çıkarabilme yetenek ve gücü her kaliteli insanda vardır ve olmalıdır.

Çalışıyorsak amirlerimizi, işyerimizin fiziksel yapısını, örgütsel iklimini değiştirme şansımız kısıtlıdır. O halde yeni amirimizin ve çalışma şartlarımızın iyi taraflarını öne çıkararak, olumsuz yönlerini de arka plana atarak, çalışma şartlarımızı mutlu hale getirebiliriz. “Ahhh önceki amirim nerede? Bu adama on basardı”. “Bende talih olsaydı buralara gelmezdim”. “Şans bizi mi bulmuş uğrayacak” gibi olumsuz düşünceler; hem mevcut anımızın güzelliklerini görmemizi engelleyecek, hem de bedavadan mutsuzluğun kollarına kendimizi atmış olacağız.

Eşinden ayrılmış birisi, bir süreliğine bekâr yaşamaya mahkûm olmuş ise, eski eşinin güzel taraflarını, evliliğindeki tatlı yönleri sürekli hatırlayıp, hayal ederek, hayatını zehir ediyorsa vay haline… Şu anda bekârsak, bekârlığın iyi ve güzel taraflarını yaşamanın yollarını bulmamız gerekiyor. Yeniden evlenince ise, nasıl bir eşe ve yaşama şartlarına kavuşmuş isek, yeni durumun güzel ve olumlu yönlerine odaklanmamız gerekiyor.

Üniversite sınavında istediği tercihi gelmeyip, bir alttaki tercih gelince, etkin bir karar verilmelidir. İlla o tercihe yerleşmeyi hedeflemiş ise, kayıt yaptırmayıp yeniden hazırlanacak. Ama arkadaşlarım yerleşti diye saçını başını yolmayacak. Seneye kazanacağı sevdiği fakültenin güzel hayalini kurup, daha etkin ve verimli çalışmanın zevkine varacak.

Sevgilisinden ayrılan bir kişi, (kabahatin kimde olması önemli değil) ayrılığı kaldıramayıp kendisine veya sevgilisine zarar vermeye kalkarsa, “Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan da olacaktır”. Doğru olan bir müddet sevgilisizliğin tadını çıkarmak ve daha iyisini bulacağın yeni sevgilinin hayali ile mutlu olmanın tadını çıkarmaktır.

Deprem, yangın, kaza, terör gibi beklenmedik ve istenmedik bir sevimsizliğe maruz kaldığımız zaman; ağır yaralı isek, ölmediğimize, sağlamsak yaralanmadığımıza, şükretmemiz ve tevekkül etmemiz gerekir. Kazada bir ayağımızı kaybettiysek eğer, iki bacağı ve iki kolu olmayan efsane insan NİCK VUJİCİC’İ hatırlayıp binlerce kere şükretmeliyiz.

Aynı işi yapan iki iş adamının ikisi de iflas eder. Birisi iflasın acısını yüklenemez, havlu atarak intihar eder. Diğeri ise, “yiğit düştüğü yerden kalkar”, “yeniden zıplamak için en iyi yer diptir” der ve birkaç yılda eskisinden daha güçlü olabilir.

Bazen aldığımız muhtemel yanlış kararlar, bazen iyi olacak diye planladığımız yeni bir projenin olumsuz gitmesi sebebiyle, beklentilerimiz ve hayallerimiz suya düşmüş olabilir. Olmasa iyiydi, ama oldu ne yapalım. Saçımızı başımızı yolup kel kalmanın çözüme bir faydası var mı? O zaman yeni durumun en güzel yönlerini araştırıp ortaya çıkarma, olumsuzlukları ise arakaya atarak görmezden gelmenin tam zamanıdır. Suçlu aramak, suçlamak, kurban rolü oynamak, kadere kahretmek, bahane bulmak, mazeret üretmek, kalitesi epeyce pörsümüş insanların işidir.

Her türlü önlemi almamıza rağmen, yine de bizim hayal ve beklentilerimiz, elimizde olmayan ve kontrol edemediğimiz olumsuz iç ve dış çevre faktörlerinin hücumuna uğrayabilir. İşte o zaman, soruna odaklanarak onu amip gibi çoğaltmak yerine, çözüme odaklanıp; çözümün ve başarının bilgelik merdivenlerinin basamakları olduğuna inanarak, yeni durumu başarı ile yönetmek yüksek kaliteli insanların işidir.

Bulmasını bilebildikten sonra, her bir yeni durumun iyi tarafı da vardır, kötü tarafı da vardır. Gülün dikeni, armudun sapı, üzümün çöpü gibi…

Bizim gözümüz dikende, sapta samanda değil, gülde, meyvede, sevgide, tebessümde, iyi niyette, güzelliklerde, başarıda, paylaşmada, destek olmada, olumlu ve güzel düşünmede, pozitif yaklaşmada, hikmetine kulak vermede olmalıdır.

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

 

Hürriyet

İslâm dini, varlığına başlangıç olmayan, yani ezelî olan Allah’ın sözünden geldiğinden, ebede yani sonsuza gidecektir. Zira insan; gelişmeye ve mükelleşmeye yönelmiş olan kâinat ağacının dalıdır. İnsan da ilerleme ve yükselme istek ve meyli vardır. Zaten istidat ve kabiliyet; insanın yükselme ve ilerleme isteğinin bir sonucudur. Bu istidatın ortaya çıkardığı neticeler; fikirlerin birbirine eklenmesiyledir. İşte bu sonuçların bir canlı gibi gelişmesi nasılsa, İslâm da aynen bir canlı gibi genişler ve uyum sağlar. İşte bütün bunlar, İslâm dininin ezelden gelip ebede gideceğine, açık birer delil ve kanıttır.

Hz. Peygamber zamanı ve onun devamı olan dönemler; Asr-ı Saadet / Saadet Asrı’ydı. Onların gösterdikleri ve uyguladıkları HÜRRİYET, adalet ve eşitlik; bizler için örnek alınacak kavramlardır. Özellikle ta o zamanlardan beri kesin olarak bilinir ki, İslâm dini; eşitliği, adaleti ve hakikî HÜRRİYETİ bütün gerektirdikleriyle beraber içinde bulundurur.

Nitekim, Hz. Ömer, Hz. Ali ve Salâhaddin-i Eyyubî dönemleri; bu iddiaya açık birer delil ve kanıttır. Bundan dolayı kesin bir şekilde denilebilir ki: Şimdiye kadar noksaniyetimiz geri kalmışlığımız ve kötü durumumuz dört sebepten ötürüdür.

Bir: İslâm’ın hükümlerine uymamaktan,

İki: Bazı dalkavukların, yüze gülen samimiyetsizlerin; istediği gibi yaptıkları kötü yorumlardan,

Üç: Dış görünüşe önem veren gerçeği kavrayamayan, kuru bilgi sahibi sözde ilim adamlarının yersiz tutuculuklarından ve hattâ gerçek bilginleri tanımayan, ilme ve âlime kıymet vermeyen sözde âlimlerin yine yersiz taassuplarından,

Dört: Kötü talih cihetiyle, kötü seçim sebebiyle elde etmesi zor olan Avrupa’nın güzel, iyi ve faydalı taraflarını terk ettik. Çocuk gibi, heva ve hevese uyduk. Nefsin olumsuz isteklerine tâbi olduk. Medeniyetin menfî yönü olan kötülüklerini papağan gibi taklit ettik. İşte bunlardan dolayıdır ki, kötü sonuçlar ortaya çıktı.

Memur hakkıyla görevini yapsa, memur olmayan çağın gereklerine uygun çalışsa, zevk ve eğlenceye zaman bulamıyacaktır. Bu iki kısmın hangisinde bir fert sefahate / heva ve hevese ahmakça düşkünlük gösterirse, bu sosyal hayat için zararlı bir mikrop suretini alır.

X

Kur’an; Kur’anî HÜRRİYET’E güzel ve müjdeli bir ses ile çağırıyor. Gaflet içinde uyuyanları uyandırıyor. Çünkü HÜRRİYET yoksa; millet esirlik zindanında demektir. Fakat bu geçici bir durumdur. HÜRRİYET ebedî olarak önlenemez. Varlığına engel olunamaz. İki dünyanın hayat kaynağı olan Din; hayat kaynağı olarak bilinir ve bu sağlanırsa; dünyayı da manen cennete çevirmek işten bile değil. Çünkü dünyada ilerleme, medeniyette gelişme ancak HÜRRİYET havasını teneffüs etmekle kabil, mümkün ve olasıdır. Eğer HÜRRİYET hakkıyla rehber olur, şahsî garaz / kişisel kin ve intikam fikriyle kirletilmezse; her türlü baskı içimizde yer bulamaz. Birlik ve beraberlik gerçekleşir. Millet birbiriyle kucaklaşır. Aralarında sevgi ve muhabbet bağları ziyadeleşir.

Menfaat ve yararını genelin zararında görenler, istibdat ve baskıyı arzulayarak, devamlı kılmak isteyenler; hayal kırıklığına uğrar. Millet rahat bir nefes alır. HÜRRİYET ve özgürlüğün kıymeti daha iyi anlaşılmış olur.

X

Geçmişte insan sınırsız yetenek ve kabiliyete sahipti. Fakat çok dar ve sınırlı bir alanda hareket ediyordu. İnsan sanki hayvan gibi yaşıyordu. Bu yüzden fikir, düşünce ve ahlâkı o daire nispetinde gerilemiş, sınırlı kalmıştı.

İslâm’ın adaletli HÜRRİYETİ bozulmadan devam ederse, insan; fikir ve düşüncesinin ağır zincirlerini kırar. İlerleme yeteneğine karşı set ve engelleri darmadağın eder. O küçük alanı dünya kadar genişletebilir. Böyle bir ortamın beşikliği sayesinde inanıyoruz ki, bu kuvvetli Asya ve Rumeli toprakları çok vatan gençlerini yetiştirecektir.

Bunun gerçekleşmesini kuvvetle umuyor ve bekliyoruz.

Çünkü biliyoruz ki, yeis / ümitsizlik; her türlü gelişmenin en büyük engelidir.

 

 

İyi Parti İl Başkanları

İYİ PARTİ merkez teşkilatlanmasından sonra kurucu il başkanları da atamalarını da hızlandırdı. 7 Kasım 2017 itibariyle 37 ile kurucu il başkanı görevlendirmesi yapıldı.

İYİ Parti Genel Merkezinden yapılan açıklamadaki ifadeyle, “titiz araştırma ve istişareler sonucu belirlenen” il başkanları görevlerine başlarken, “diğer bütün illerde de teşkilatlanma çalışmalarının peyderpey devam edeceği” bildirildi.

Daha önce de yazdığım gibi teşkilatlanma parti kuruluş sürecinin en zor safhalarından biri.

Zorluklar genel olarak bütün partilerde olan sebeplere dayandığı gibi, İYİ Parti’ye özel bazı şartlardan da kaynaklanıyor.

Genel zorluklar siyasetin tabiatından kaynaklanır.

Siyasetin malzemesi insandır. Bana göre çok uygun olan bir isim sizin açınızdan çok olumsuz görünebilir. Sübjektif değerlendirmelerden hangisinin en doğru olduğunu kestirmek bazen çok güç olabilir.

Mükemmel insan yoktur. Önemli olan verilen görev için meziyetlerinin uygun olması, kusurlarının en az olmasıdır.

Bazen insanın geçmişinde yaptığı bir küçük hata, birileriyle birlikte göründüğü bir resim, sosyal medyada yaptığı bir paylaşım bile böyle görevler için engel oluşturabilir.

İYİ Parti’ye özel zorlukları ise şöyle özetleyebiliriz:

  • Öncelikle takvim çok sıkışık. Bir erken seçim ihtimaline karşı hazırlıkları hızla bitirmek gerekli.

Kurucu il başkanları il yönetim kurulu üyeleri, il disiplin kurulu üyeleri, ilçe başkanları, ilçe yönetim kurulu üyeleri için listeler hazırlayacak.

İYİ Parti tüzüğüne göre, İl başkanları hazırladıkları listeleri Teşkilat İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısına (Koray Aydın‘a) teklif edecek. Teşkilat İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı kendi görüşü ile teklifi Genel Başkan Meral Akşener‘e sunacak. Genel Başkan’ın uygun gördüklerini onaylaması ile o ilde İYİ Parti teşkilatları resmen kurulmuş olacak.

  • İYİ Parti toplumun bütün kesimlerinden oy alarak iktidar olmayı hedefleyen bir parti. Bu sebeple bir siyasi partinin devamı olmayacak. İYİ Parti’nin programını benimseyen geçmişi hangi siyasi görüşe yakın olursa olsun herkese kapısını ve kucağını açan bir parti. Parti kurucular kurulu, Genel İdare Kururlu ve Başkanlık Divanı seçimlerinde bu özelliği yansıtan bir yapılanma içinde oldu. İl ve ilçe teşkilatları oluşturulurken de aynı dengeler gözetilecek.
  • Parti tüzüğünde yer alan yüzde 25 cinsiyet kotası il ve ilçe teşkilatlarında da uygulanmaya çalışılacak. Parti organlarında gençlere de yer verilecek.
  • İYİ Parti’nin lideri ve yakın çalışma arkadaşları MHP’den kopmuş siyasetçiler. Bunların yakınında çetin mücadele sürecinde her türlü riski göze alarak fedakârca çalışan yakın bir kadro var. Bu kadronun teşkilatlarda önemli görevler üstlenmeleri partinin omurgası ve kimliği için önemli.
  • Bütün bunların yanında ve hatta üstünde olmak üzere liyakat ilkesine uyulma gereği var. Yani partiye en çok katkı sağlayabilecek, halkta karşılığı olan, daha fazla oy alınmasını sağlayabilecek isimlerin etkin olması aranacak.

İYİ Parti bu süreci en az hata ile geçirme gayretinde. Bir miktar hatalar olursa da zaman içinde düzeltilecektir.

Zaten bütün bunlar yapıldıktan sonra çok yakın tarihlerde bütün teşkilatlar kongrelerini yapacak. Atama ile yapılan görevlendirmelerden memnun olmayanlar aday olarak veya başka bir adayı destekleyerek değişim taleplerini gerçekleştirme imkânına sahip olacaklar.

Atanan kurucu il, ilçe başkanları ve yönetimlerinin bir kısmı yeniden seçimle göreve gelirken, bazıları da muhtemelen değişebilecek.

Böylece demokratik kurallar ve teamüller içinde üyelerin beğendiği isimler İYİ Parti’yi temsil edecekler.

Özetle İYİ Parti’de işler tabii seyrinde devam ediyor.

***

NOT: Yazımı tamamladım, tam göndermek üzereyken önemli bir gelişme oldu. İYİ Parti Kocaeli Kurucu İl Başkanı olarak atanan Sayın Haluk Ulusoy’un bu görevinden sağlık sebepleriyle istifa ettiğini öğrendim. Dün yaptığımız görüşmede bir gün önce yaşadığı sağlık problemini ve bu sebeple ailesinin siyasetten uzak kalması için yaptığı baskıyı anlatmıştı. İstifa kararına üzüldüm. Verdiği kararın hayırlı olmasını diliyorum. Sayın Haluk Ulusoy’a sağlıklı, huzurlu, verimli bir ömür diliyorum.

 

 

Hürriyet ve Düşündürdükleri

Eğer HÜRRİYET dedikleri; haysiyet kırıcı tecavüzlere fırsat veriyorsa,

Eğer HÜRRİYET dedikleri; ikiyüzlülüğe ve bozgunculuğa imkân tanıyorsa,

İftiralara ve insafsızcasına intikam fikirlerinin ortalıkta dolaşmasına izin veriyorsa,

Şeytancasına safsata ve yanıltıcı sözlere hayat hakkı tanıyorsa,

Hele diyanette, dindarlıkta yani dinsel emir ve buyruklara riayette, lâubalîcesine / saygısızca hareketlere müsait ve uygun bir zemin sağlıyorsa,

HÜRRİYET’in var olduğu söylenen böyle yerler; ister medeniyetin mutluluk veren sarayları da olsa, aslında oralar akrep ve yılanların yuvalandığı yerlerdir.

Düşmanlıkların cirit attığı mahallerdir.

HÜRRİYET böyle yerlerde aslında yok, ancak sözde vardır.

Çünkü mutlak HÜRRİYET, buralara bedel, yüksek dağlarda yurt tutmuş olsa gerek.

Nazlı HÜRRİYET; bu mimsiz medeniyette kendine yer bulamaz.

Fikir hürriyeti, düşünce özgürlüğü, söz hürriyeti ve hattâ hüsnüniyet ve temiz kalplilik ve kalp selâmeti / kalbin korku ve endişelerden uzak olmasını bu durumda; ancak dağlarda aramak lâzım.

Oysa Asya’nın ve İslâm Âlemi’nin ilerleme ve gelişmesinin birinci kapısı; meşru meclise dayalı yönetim şekli ve din çerçevesi içinde kalan HÜRRİYET’tir.

İslâm talihi, kaderi ve ikbalinin anahtarı ise; ister Meşrutiyet, ister Cumhuriyet, ister Demokrasi; hangisiyle isimlendirilirse isimlendirilsin; bunlardaki şûra yani danışma kurulunu harekete geçirmektir.

Nitekim meşru meclise dayalı yönetim şekli olan Meşrutiyet, Cumhuriyet veya Demokrasi denen idare şekli; gerçek manada tatbik edildiği takdirde, yaklaşık iki milyarlık İslâm âleminin manen esaretten kurtuluşunun tek çaresidir.

Öyleyse, yaşasın meşru meclise dayalı idare tarzını seçenler. Sağ olsun İslâmın hakikatlerinden tam ders alan HÜRRİYET güneşi.

X

Âdeta İslâmiyet; yabancıların nazarında -ne yazık ki- ilerlemeye, adalete ve HÜRRİYET’e engel sanılıyor!

Hâlbuki ilk Müslümanların, özellikle o zamanda HÜRRİYET, eşitlik ve adaletleri apaçık delildir ki; İslâm dini, insan hak ve HÜRRİYETlerini, adalet ve eşit hukukun bütün bağ ve gerektirdiklerini içinde barındırıyor.

Öyle ise, bize düşen; zamanın ihtiyaçlarına göre, o âdil hükümleri uygulanır hâle getirmektir.

X

HÜRRİYET’ten maksat; maddeye taparcasına değer verme düşüncesi demek olan maddiyyunluktan gelen; iman ve İslâm’dan ayrılma, sapkınlık yani doğru ve hak yoldan çıkma, yani dalâlet fikrine yol açmak olmamalı.

Çünkü bu; hayvanlara has olan bir HÜRRİYET’tir.

HÜRRİYET’ten hayvanlar gibi kural tanımaz bir özgürlük anlamı çıkarmamalıdır.

X

Gerçek anlamda HÜR olan, ancak mü’mindir / inanandır.

Çünkü dünyayı sanatla yaratan Allah’a abd / kul ve hizmetkâr olanın; halkın karşısında aşağılanmaya tenezzül etmemesi gerekir.

Demek ki, imana ne kadar kuvvet verilse, HÜRRİYET de o kadar kuvvet bulur.

Fakat sınırsız HÜRRİYET ise, tam bir vahşet ve barbarlık hâlidir. Belki hayvanlıktır. HÜRRİYET’in sınırlandırılması da, insanlık açısından zarurî ve elzemdir.

Zira gösterişe, zevk ve eğlenceye aşırı düşkün, faydayı zararı ayırdetme yeteneğinden mahrum kişiler; HÜR yaşamak istemediklerinden, kötülüğü emreden nefsin, rezil bir şekilde esareti altına girmek istiyorlar. Kısaca demek lâzımsa: İslâm dairesinin dışında kalan HÜRRİYET; ya istibdat / baskı veya nefsin esareti veya canavarcasına hayvanlık veya vahşettirEğer HÜRRİYET dedikleri; haysiyet kırıcı tecavüzlere fırsat veriyorsa,

Eğer HÜRRİYET dedikleri; ikiyüzlülüğe ve bozgunculuğa imkân tanıyorsa,

İftiralara ve insafsızcasına intikam fikirlerinin ortalıkta dolaşmasına izin veriyorsa,

Şeytancasına safsata ve yanıltıcı sözlere hayat hakkı tanıyorsa,

Hele diyanette, dindarlıkta yani dinsel emir ve buyruklara riayette, lâubalîcesine / saygısızca hareketlere müsait ve uygun bir zemin sağlıyorsa,

HÜRRİYET’in var olduğu söylenen böyle yerler; ister medeniyetin mutluluk veren sarayları da olsa, aslında oralar akrep ve yılanların yuvalandığı yerlerdir.

Düşmanlıkların cirit attığı mahallerdir.

HÜRRİYET böyle yerlerde aslında yok, ancak sözde vardır.

Çünkü mutlak HÜRRİYET, buralara bedel, yüksek dağlarda yurt tutmuş olsa gerek.

Nazlı HÜRRİYET; bu mimsiz medeniyette kendine yer bulamaz.

Fikir hürriyeti, düşünce özgürlüğü, söz hürriyeti ve hattâ hüsnüniyet ve temiz kalplilik ve kalp selâmeti / kalbin korku ve endişelerden uzak olmasını bu durumda; ancak dağlarda aramak lâzım.

Oysa Asya’nın ve İslâm Âlemi’nin ilerleme ve gelişmesinin birinci kapısı; meşru meclise dayalı yönetim şekli ve din çerçevesi içinde kalan HÜRRİYET’tir.

İslâm talihi, kaderi ve ikbalinin anahtarı ise; ister Meşrutiyet, ister Cumhuriyet, ister Demokrasi; hangisiyle isimlendirilirse isimlendirilsin; bunlardaki şûra yani danışma kurulunu harekete geçirmektir.

Nitekim meşru meclise dayalı yönetim şekli olan Meşrutiyet, Cumhuriyet veya Demokrasi denen idare şekli; gerçek manada tatbik edildiği takdirde, yaklaşık iki milyarlık İslâm âleminin manen esaretten kurtuluşunun tek çaresidir.

Öyleyse, yaşasın meşru meclise dayalı idare tarzını seçenler. Sağ olsun İslâmın hakikatlerinden tam ders alan HÜRRİYET güneşi.

X

Âdeta İslâmiyet; yabancıların nazarında -ne yazık ki- ilerlemeye, adalete ve HÜRRİYET’e engel sanılıyor!

Hâlbuki ilk Müslümanların, özellikle o zamanda HÜRRİYET, eşitlik ve adaletleri apaçık delildir ki; İslâm dini, insan hak ve HÜRRİYETlerini, adalet ve eşit hukukun bütün bağ ve gerektirdiklerini içinde barındırıyor.

Öyle ise, bize düşen; zamanın ihtiyaçlarına göre, o âdil hükümleri uygulanır hâle getirmektir.

X

HÜRRİYET’ten maksat; maddeye taparcasına değer verme düşüncesi demek olan maddiyyunluktan gelen; iman ve İslâm’dan ayrılma, sapkınlık yani doğru ve hak yoldan çıkma, yani dalâlet fikrine yol açmak olmamalı.

Çünkü bu; hayvanlara has olan bir HÜRRİYET’tir.

HÜRRİYET’ten hayvanlar gibi kural tanımaz bir özgürlük anlamı çıkarmamalıdır.

X

Gerçek anlamda HÜR olan, ancak mü’mindir / inanandır.

Çünkü dünyayı sanatla yaratan Allah’a abd / kul ve hizmetkâr olanın; halkın karşısında aşağılanmaya tenezzül etmemesi gerekir.

Demek ki, imana ne kadar kuvvet verilse, HÜRRİYET de o kadar kuvvet bulur.

Fakat sınırsız HÜRRİYET ise, tam bir vahşet ve barbarlık hâlidir. Belki hayvanlıktır. HÜRRİYET’in sınırlandırılması da, insanlık açısından zarurî ve elzemdir.

Zira gösterişe, zevk ve eğlenceye aşırı düşkün, faydayı zararı ayırdetme yeteneğinden mahrum kişiler; HÜR yaşamak istemediklerinden, kötülüğü emreden nefsin, rezil bir şekilde esareti altına girmek istiyorlar. Kısaca demek lâzımsa: İslâm dairesinin dışında kalan HÜRRİYET; ya istibdat / baskı veya nefsin esareti veya canavarcasına hayvanlık veya vahşettirEğer HÜRRİYET dedikleri; haysiyet kırıcı tecavüzlere fırsat veriyorsa,

Eğer HÜRRİYET dedikleri; ikiyüzlülüğe ve bozgunculuğa imkân tanıyorsa,

İftiralara ve insafsızcasına intikam fikirlerinin ortalıkta dolaşmasına izin veriyorsa,

Şeytancasına safsata ve yanıltıcı sözlere hayat hakkı tanıyorsa,

Hele diyanette, dindarlıkta yani dinsel emir ve buyruklara riayette, lâubalîcesine / saygısızca hareketlere müsait ve uygun bir zemin sağlıyorsa,

HÜRRİYET’in var olduğu söylenen böyle yerler; ister medeniyetin mutluluk veren sarayları da olsa, aslında oralar akrep ve yılanların yuvalandığı yerlerdir.

Düşmanlıkların cirit attığı mahallerdir.

HÜRRİYET böyle yerlerde aslında yok, ancak sözde vardır.

Çünkü mutlak HÜRRİYET, buralara bedel, yüksek dağlarda yurt tutmuş olsa gerek.

Nazlı HÜRRİYET; bu mimsiz medeniyette kendine yer bulamaz.

Fikir hürriyeti, düşünce özgürlüğü, söz hürriyeti ve hattâ hüsnüniyet ve temiz kalplilik ve kalp selâmeti / kalbin korku ve endişelerden uzak olmasını bu durumda; ancak dağlarda aramak lâzım.

Oysa Asya’nın ve İslâm Âlemi’nin ilerleme ve gelişmesinin birinci kapısı; meşru meclise dayalı yönetim şekli ve din çerçevesi içinde kalan HÜRRİYET’tir.

İslâm talihi, kaderi ve ikbalinin anahtarı ise; ister Meşrutiyet, ister Cumhuriyet, ister Demokrasi; hangisiyle isimlendirilirse isimlendirilsin; bunlardaki şûra yani danışma kurulunu harekete geçirmektir.

Nitekim meşru meclise dayalı yönetim şekli olan Meşrutiyet, Cumhuriyet veya Demokrasi denen idare şekli; gerçek manada tatbik edildiği takdirde, yaklaşık iki milyarlık İslâm âleminin manen esaretten kurtuluşunun tek çaresidir.

Öyleyse, yaşasın meşru meclise dayalı idare tarzını seçenler. Sağ olsun İslâmın hakikatlerinden tam ders alan HÜRRİYET güneşi.

X

Âdeta İslâmiyet; yabancıların nazarında -ne yazık ki- ilerlemeye, adalete ve HÜRRİYET’e engel sanılıyor!

Hâlbuki ilk Müslümanların, özellikle o zamanda HÜRRİYET, eşitlik ve adaletleri apaçık delildir ki; İslâm dini, insan hak ve HÜRRİYETlerini, adalet ve eşit hukukun bütün bağ ve gerektirdiklerini içinde barındırıyor.

Öyle ise, bize düşen; zamanın ihtiyaçlarına göre, o âdil hükümleri uygulanır hâle getirmektir.

X

HÜRRİYET’ten maksat; maddeye taparcasına değer verme düşüncesi demek olan maddiyyunluktan gelen; iman ve İslâm’dan ayrılma, sapkınlık yani doğru ve hak yoldan çıkma, yani dalâlet fikrine yol açmak olmamalı.

Çünkü bu; hayvanlara has olan bir HÜRRİYET’tir.

HÜRRİYET’ten hayvanlar gibi kural tanımaz bir özgürlük anlamı çıkarmamalıdır.

X

Gerçek anlamda HÜR olan, ancak mü’mindir / inanandır.

Çünkü dünyayı sanatla yaratan Allah’a abd / kul ve hizmetkâr olanın; halkın karşısında aşağılanmaya tenezzül etmemesi gerekir.

Demek ki, imana ne kadar kuvvet verilse, HÜRRİYET de o kadar kuvvet bulur.

Fakat sınırsız HÜRRİYET ise, tam bir vahşet ve barbarlık hâlidir. Belki hayvanlıktır. HÜRRİYET’in sınırlandırılması da, insanlık açısından zarurî ve elzemdir.

Zira gösterişe, zevk ve eğlenceye aşırı düşkün, faydayı zararı ayırdetme yeteneğinden mahrum kişiler; HÜR yaşamak istemediklerinden, kötülüğü emreden nefsin, rezil bir şekilde esareti altına girmek istiyorlar. Kısaca demek lâzımsa: İslâm dairesinin dışında kalan HÜRRİYET; ya istibdat / baskı veya nefsin esareti veya canavarcasına hayvanlık veya vahşettir