13.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 655

Yolların Sonu

0

Yıllar önce 15 civarı hepsi Ülkü davasının çilesi ile yoğrulmuş diyebileceğim, bu davanın her türlü tokadını yemiş her biri önemli bir değer olan insanlar toplandık ve şu sonuca vardık.

*

-Bu davanın partisi bitiriliyor. Bu durumda görülen o ki bu yolda en büyük engel baştaki yöneticiler. Gerçek de buydu. Yok mu dedik bir babayiğit, kendini her türlü tehlikeye atabilecek bir yiğit ,çıksın partinin başına geçsin ,biz de var gücümüzle destek verelim . Ve işte bu babayiğit ne derseniz deyin ortaya çıktı .

 

-Meral Akşener Hanımefendi.

*

Şimdi hemen hemen herkes bizim gibi düşünürken, Meral Hanım ortaya çıkınca başta onu meclis başkan yardımcısı yapanlar, vekil yapanlar sıkıştıkları yerde Meral Hanımı öne sürenler, emperyalist tüm güçlerle birlikte var güçleri ile Meral Hanıma saldırdılar. O’nu konuşturmamak için her yolu denediler ve hala denemekteler .

12 Eylül öncesinin o kara günlerin de, Kocaeli il Başkanımızın kız kardeşi, Meral Hanım,İzmit Lisesinde o kanlı ve kara günlerde ortada gözüken tek Ülkücü kızdır. Marmara Bölgesinde herkesin o kara günlerde sığındığı bu ağabeyimiz( Kocaeli MHP il Bşk. ) ve bu aile çok çileler çekti, bu tüm Ülküdaşlarımızca unutulmamalıdır.

*

Şimdi bunca iftira, çekememezlik, hazımsızlık ne diye? Emperyalizm rahat durur mu? Elbette durmayacaktır. Şunu ifade edebiliriz ki; Meral Hanım kendini feda eden bir Kürşat misali ortaya çıkmıştır. Bize de güç vermek düşer. Bize ” it ” diyenlerle şimdi kol kola olup yola gitmek bize zul geliyordu. Dün birbirine ağza alınmayacak küfür babında laflar edenlerin şimdi kuzu sarması olması bizi ve herkesi şaşırttı, ne yazık ki hala şaşkınlığımızı yenememişizdir.

Hiç aklımızdan geçirmediğimiz gelişen bu yeni teslimiyet macerası bizler için kahrımızdan öldüğümüz anlardı.

*

Şimdi bu yeni oluşum(İyi) oluşum, elbette ki yeni kurulan bir parti, inişli çıkışlı, kararsızlıklar ve hatalar olacaktır. İnsanlar kavun değildir. Deneye deneye doğru insanlarla yola çıkılacaktır. Diye düşünmekteyiz. Burada da bilerek hatalar istismarlar, Türk’e düşman güçlere teslimiyet olduğu an ,biz Türk Milliyetçileri olarak hiç bir eğriyi başımızda taşıyacak halimiz yoktur. O zaman yolların sonu deyip Nihal Atsız gibi davranmayı tercih ederiz.

Saygılarımla…

 

 

Eğitim Sistemimiz

Türkiye’nin gündeminde bunca meseleler varken bu konuda nereden çıktı diyebilirsiniz. Haklısınız biryanda SURİYE-IRAK, diğer yanda ABD-RUSYA, 18 Ege adasının Yunanistan tarafından işgali söz konusuyken, şimdi eğitimden söz etmenin sırası mı?

Ama…

Unutulmamalı ki; bugün dünyanın geldiği son noktada eğitim olmadan hiçbir problemlerinizi çözmenin mümkün olamayacağını da bilmeniz gerekir. Bu günkü Türkiye’de; konuşulanı ve okuduğunu anlamayan bir toplumla iç içe yaşıyoruz.

Bu durumu kimse bize Türk Milleti’nin genetik yapısıyla veya aptallığıyla izah etmeğe kalkmasın. Gayet bilinçli olarak Türk Milleti; iç ve dış güçler tarafından bu aşağılık duruma düşürülmek isteniyor.

Son yıllarda eğitim konusunda Türkiye, hızla açık vermeğe devam ediyor. 35 OİCD ülkesi içinde Türkiye PİSA’da (0-15 yaş arası) okuduğunu anlama konusunda Şili ve Meksika’dan sonra sondan 3. Sırada.

PİCA (16-65) yaş arası verilerine göre ise, durum gene değişmiyor ve araya sadece Jakarta giriyor ve sondan 4. Duruma yükseliyoruz.

Bu hal benim şahsım adıma utanılacak bir durum, yani açıkçası şu eğitim sisteminden ve gösterdiği neticeden bir Türk ferdi olarak utanıyorum. Ama yetkililerimize soracak olursanız, her şey güllük-gülistanlık endişeye mahal yok.

Endişeye mahal yoksa AKP 16 yıldır iktidarda olmasına rağmen, neden her gelen milli eğitim bakanı eskisini değiştirip yeni müfredat programı uyguluyor. Aynı AKP iktidarı TEOG sistemini öve öve kendisi getirmişken hiçbir eğitimci tarafından tartışılmadan, istişare yapılmadan bir sabah kalktığımızda tek adam Cumhurbaşkanının TEOG kaldırılacak sözü “emir demiri keser” misali uygulamaya konuluyor. İlk günlerde YÖK başkanı “bu sistem yüksek öğrenim için aksaklıklara neden olur, kademeli olarak geçiş sağlanmalı” dediyse de, sonrasında o da ikna edilmiş olmalı ki fasulyenin faydalarından bahsedenler kervanına o da katıldı.

Bir Milli Eğitim Bakanı düşününüz ki; sorumlusu olduğu okulları nitelikli niteliksiz diye ikiye ayırmış olsun. Tam bir Bekri Mustafalık durum.

Sadece Milli Eğitim değil bütün kurumların tez elden bu zihniyetin elinden kurtulması gerekiyor.

Bu güne kadar vatandaşlar arasında oy verecek parti ve o partiye ait iyi bir lider yok deniliyordu ama şimdi bir umut doğdu.

Eğitimin içinden gelen tarihçi, iyi bir siyaset kadını İYİ PARTİ ve onun lideri Sayın Meral Akşener var. İnşallah milletimiz gerçeği tez elden anlar ve devlet, yeniden devlet gibi yönetilmeğe çalışılır.

Sağlıcakla kalın.

 

 

Hürriyet Nazlı mı Nazlı

0

“Hürriyet”i kötü yorumlamamalıyız. Yoksa elimizden kaçar. Nitekim 1908’de Meşrutiyet’in ilânı ile birlikte gerçekleşen ve halk arasında “Hürriyet” denen sistemin kıymet ve değerini lâyıkıyla bilemedik. Çünkü hürriyet; hükümlere uymakla, İslâm’ın usul ve kaidelerini hesaba katmakla ve güzel ahlâkla gerçekleşir ve gelişir. İslâm tarihinde ilkler yani Sahabeler zamanında, dünyada vahşet ve zorla baskı altına alma; hükmünü yürütüyordu. Buna rağmen Sahabe’nin; hürriyet, adalet ve eşitliği sağlamayı başarmaları bu iddiaya geniş bir delildir.

Yoksa, hürriyet; sefahate yani zevk ve eğlenceye aşırı derecede düşkünlük sanılırsa, bir esirlikten çıkıp, başka bir esirliğe girilmiş olunur. Yoksa, hürriyet; meşru ve helal olmayan lezzet ve zevklere yönelmek, israfa kapılmak, saldırı ve tecavüzlere cesaret ve cür’et etmek sanılırsa; bir bataklıktan çıkıp başka bir bataklığa saplanmış olunur. Yoksa hürriyet; her şeyde kendini aşırı bir şekilde ölçüsüz bir serbestiyet içinde bulmak ve bilmek şeklinde yorumlanır ve buna göre gereği yerine getirilirse; aslında alçakların istibdat ve baskıları, onların aşağılık olan esirliklerinin altına girilmiş olunur.

Bütün bunlar milletin rüşdüne ermediğini gösterir. Bütün bunlar, milletin sefih yani faydayı ve zararı ayırdetme yeteneğinden yoksun olduğunu gösterir. Bütün bunlar paralanmış olan eski esarete -yazık çok yazık ki- milletin lâyık olduğunu gösterir. Bütün bunlar, -maalesef- milletin hürriyet gibi bir fazilet ve üstünlüğe liyakatsizliğini gösterir. Çünkü sefih olanın; kendi malını kullanmaktan men’ edildiğini gösterir. Bütün bunlar, parlak ve debdebeli yani gösterişli olan İslâm’ın; her şeye yeten meşru hürriyet hudutları içinde kalmaya kabiliyetlerinin olmadığını gösterir. Bütün bunlar muhteşem millî birliği bozar. Çürümüş ve kokuşmuş olan durum ve keyfiyetlerle, fena bir hastalığa yakalanacağını gösterir.

Oysa, takva ehli olan inananlar ve vicdan sahiplerinin tefsir ve yorumları; hürriyete bakışları böyle değil.

Milletimize ait olan yeteneklerimizin mert yapısına, tüm bu saydıklarımız yakışmıyor. Öyleyse aldanmayalım. “Safa vereni al, keder vereni bırak.” kaide ve kuralını hareketlerimize prensip edinelim.

“Hürriyet” kavramının da şüphesiz artıları eksileri olduğunu bilelim.

Kısaca demek lâzımsa: Günahların, kabahatlerin ve suçların ve medeniyetin menfî taraflarının, fenalık ve kötülüklerinin; hürriyetin sınırlarından içeri girmesine ve müspet medeniyetin içine sızmasına; ancak İslâmiyetin yüksek prensipleriyle engel olunur.

Böylece müspet medeniyetimizin gençliği; İslâm’ın hayat veren suyu ile korunmuş olur.

Çünkü bize, uygarlaşma yolunda Japonlar gibi davranmak düşer. Çünkü onlar Avrupa’dan medeniyetin güzel taraflarını almakla beraber, her milletin devamlılığın özü olan millî âdetlerini korudular. Hürriyet’ten ne anlamak lâzım geldiği hususunda bize güzel bir örnek oldular.

Oysa hürriyet nimetini sınırsız ve ölçüsüz şekilde harcayan bozuk fikir sahipleri, yani hürriyet altında istibdat, baskı ve zulümleri arzu edenleri durdurmak lâzım. Oysa istibdatı sonsuz olarak ölüme mahkûm etmek gerek. Oysa geçmişin çukurunda gömülü olan istibdatı, artık unutmak icabeder. Oysa zamanın gürültülü coşkunluklarının seli içinde yuvarlanan ve boğulan zulümleri bir daha görmemek için, hürriyet’in hayat tarihinden alınacak dersle; mazideki istibdat ile hâldeki hürriyet arasına artık delinmez ve aşılmaz demirden bir sed ve engel çekmek zaruri ve elzemdir.

Bunun gerçekleşmesi için hürriyeti; İslâma uygun fikir alışverişi demek olan meşveret, şura, istişare, danışma, seçme seçilme çerçevesine oturtmak gerek. Şayet oturtmuşsak devamını mutlak surette sağlamak, bu hürriyetin emniyet ve korunmasını kararlı bir şekilde devam ettirmenin şuur ve bilincinde olmak icabeder. Çünkü Türk Milleti ve Türk Devleti’nin eski güç ve kuvvetine kavuşması, ancak buna bağlıdır. Yoksa -Allah göstermesin- nazenin hürriyet elimizden uçup gider.

Velhasıl:

“Hürriyet” nazlı mı nazlı

Düşmanları çok azılı

 

 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

(K.K.T.C)

Tam 34 yıl olmuş kuruluşunun ardında kalan zaman…

15 Kasım 1983’te Lefkoşa Sarayönü Meydanındaki o coşkulu kalabalıktan günümüze kimler kaldı? Rahmetli Sn. Dr. Küçük’ün, Rahmetli Sn Denktaş’ın Kıbrıs adasında vermiş oldukları o ömürlük mücadele sonrasında kuruluşunu ilan ettikleri K.K.T.C devletinin o günkü coşkusunu yaşayanlardan kimler hayatta?

Kıbrıs Türk’ünün adada varoluş mücadelesini anlatan tarih sayfaları çoktan tozlandı mı?

O destansı mücadeleyi anlatan kitaplar raflarda unutuldu mu yoksa?

Zaman acımasız, zaman beklemiyor; her geçen gün yeni bir yaşama, olaya gebe…

Ama hala Kıbrıs Milli Davamız çözüm bekliyor yarım asırdan fazla bir zaman geçmiş neredeyse!

Yıllar yılları kovaladıkça artık ‘milli davaların’ adı bile bir başka olmuş!

Kimileri o günler tarihin derinliklerinde kaldı! Artık yeni şeyler söylemenin, yapmanın zamanıdır diyorlar…

Kimileri bu konu çok uzadı artık Kıbrıs’ta çözüm olmalı manşetini atıyorlar!

Kimileri için mevcut durum onlara istikbal! Çünkü ancak bu durum böyle devam ederse var olacaklarını, onlarda biliyorlar!

Ya gerçekler?

Adada ki yaşam!

Halkın tercihi!

Geçim derdi!

Evlatların geleceği!

Sorular, sorular…

Zaman geçmiyor ki, siyaset yenilenmesin; gün geçmiyor ki, yepyeni siyasetçiler türemesin…

Artık zamanı gelmedi mi?

Kıbrıs’la ilgili son nokta neden konulmasın?

Yıllar önce olduğu gibi, son sözü söyleyen neden benim ülkem olmasın?

Hiç şüphesiz Türk Milleti, Kıbrıs Türk Halkı ata yadigârı o gazi vatan topraklarının bedelini kanıyla canıyla ödedi.

İşte bu bedel, bu temel üzerine kurulu, adanın kuzeyinde yaşayan ‘Özgür’ ve ‘Egemen’ yapısıyla bir devlet var.

Bu devlette;

Etle tırnak misali, aynı gövdenin ayrılmaz parçalarının oluşturduğu; can bağımız, kan bağımız olan kardeşlerimiz yaşıyor.

Günü geldiğinde turizm cennetimiz diyerek koşarak, uçarak gittiğimiz…

Eşsiz doğasıyla kucaklaştığımız,

Vatan parçamızdır, diye gururlandığımız,

Kimi zaman acımasızca eleştirebildiğimiz bir vatan…

Sadece Türkiye Cumhuriyeti Devleti tanımış olsa dahi, her türlü kurumuyla dimdik ayakta.

Adı: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

Çoğu kez resmi ağızların dahi söylemekten çekindikleri,

Yazılı, görsel basının ‘Kuzey Kıbrıs’ dedikleri;

Halk ağızda değişmeyen adıyla bellenen bir ‘Yavru Vatan’…

Kıbrıs adasında çok şey değişti!

Yıllar, yıllara şekil verdi…

Ama değişmeyen tek bir şey var!

O da adada yaşayan Kıbrıs Türk’ünün kaderi…

Türkiye dışında tanınmayan bir devletin, tanınmayan kimliğini taşıyan bir halk!

Ve bu halkın yaşam hakkına hala ambargo koyan adanın yarı buçuğu Rum tarafı…

Hiç düşündünüz mü?

Dünyanın neredeyse pek çok bölgesini ama en çok da Ortadoğu’yu parçalayanlar!

Bu ada parçasında dili, dini, tarihsel özellikleri, örf ve adetleriyle, yaşam biçimiyle birbiriyle tamamen farklı iki halkı neden birleştirmek isterler?

Bu güzel ada parçasında binlerce kilometre uzakta hak iddia edenler, Türkiye’nin, K.K.T.C devletinin adadaki tarihsel hak ve hukukunu neden görmezden gelirler?

Amaçları hiç değişmedi tektir, değişmeyecektir!

Hedefleri aynıdır;

Türkiye’nin adada üzerindeki yasal haklarından kurtulmaktır,

Mehmetçiği adadan çıkartmaktır,

Günü geldiğinde Kıbrıs adasını elimizden çeke çeke almaktır.

Evet,

Her geçen gün yeni bir yaşama, olaya gebe…

Aradan geçen bunca zamana,

Yaşanan olaylara,

Müzakere masalarında bırakılanlara,

Rum tarafının uzlaşmaz tavrına bakıldığında:

Kıbrıs’ta kurulan bu son Türk Devletinin,

Uluslararası camiada tanınması/tanıtılması zamanı gelmedi mi artık?

Zaman acımasız, zaman beklemiyor!

Ama K.K.T.C’de yaşayan canlarımızda;

O vatan parçamızda;

Geleceklerini güven içinde yaşayacakları bir sonuç bekliyor…

 

 

 

 

36’ncı TÜYAP-İSTANBUL KİTAP FUARINDAN Yansımalar!

”Her kitap avuçlarımın içinde tuttuğum bir hayaldir”

(İngiliz yazar, Nail Gaiman)

11 Kasım 2017 Cumartesi günü okurlarımla buluşmak amacıyla ben de 36’ncı Tüyap-İstanbul Kitap fuarındaydım.

Tıpkı daha önceki yıllarda da olduğu gibi…

6’ncı kez katıldığım Tüyap- İstanbul imza günlerimin ardında tam on bir yıl kalmış. İki kez de K.K.T.C’de imza günüm yapılmış, 2010 yılında Lefkoşa Deniz Kitap Evinde düzenlenene Can liderim, K.K.T.C Kurucu Cumhurbaşkanımız rahmetli Rauf Denktaş da katılmıştı.

Yıllar olağan akışına devam ederken, dün katıldığım 36’ncı Tüyap-İstanbul Kitap Fuarından yansıyanlara bir bakalım..!

Öncelikle aşağıda yaşanan gerçeklerin altını kalın çizgilerle işaretleyelim!

Ama bu da yetmez, aşağıda yaşanan gerçekleri öncelikle İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Ulaşım A.Ş’nin, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Trafik ve Asayiş Şube Müdürlüklerinin ve tabii ki, en çok da TÜYAP Yöneticilerinin dikkatlerine sunalım:

Nedir bu 36’ncı Tüyap-İstanbul’da yaşananlar?

İlk önemli husus,

Beylikdüzü’nde yapılan kitap fuarına ulaşımın tam bir cehennem azabına dönmüş oluşudur!

Çünkü okurların büyük bir çoğunluğu fuar alanına gelebilmek için kullandıkları en önemli toplu ulaşım aracı, Metrobüstür.

Ancak özellikle hafta sonu fuara gelmek isteyen okurların, bu araçlarda çektikleri kalabalık sıkıntısı akıllara durgunluk verecek boyuttadır!

Hele ki, İstanbul’un Anadolu yakasında oturuyorsanız; fuar alanına ulaşabilmeniz için Ankara’ya ulaşmanızdan daha fazla bir zamana ihtiyacınız var demektir.

Metrobüslerin içinde yaşadığınız o unutulmaz anlar da cabasıdır!

Saatlerinizi harcadıktan sonra kitapların sergilendiği stantlara, imzalarını alabilmek için beğeninizi kazanan yazarlara ulaşabilmeniz, günün konularını dinleyebilmek salonlarda düzenlenen toplantılara konuşmalarına yetişebilmeniz içinse; bana göre adı ”sırat köprüsü” olarak anılması gereken bir yaya köprüsünü geçmeniz gerekecektir!

Çünkü sizi fuara alanına getiren ”Tüyap son durağı” olarak anons edilen metrobüsten indiğinizde, sizi karşılayan, binlerce insanın fuar alanına ulaşmasını sağlayan bu yaya köprüsüdür…

Üzerinde bir santim boş alanın dahi kalmadığı, binlerce okurun ağır yüküne dayanmaya çalışan bir yaya geçiş köprüsü…

İşte tam da bu noktada dün; benim de aralarında bulunduğum bu yaya köprüsüne çıkarak fuara alanına ulaşmak isteyen binlerce okurun oluşturduğu salınım gücü nedeniyle, köprü bir salıncak misali sallanmaya başlamış, önemli bir felaket ile karşı karşıya kalınmıştır!

Ama bölgede bulunan emniyet güçlerimizin zamanında müdahalesiyle, yaya köprüsündeki yoğunluğun/ağırlığın azaltılabilmesi için köprü bir süreliğine de olsa geçişe kapatılmış, muhtemel bir felaket ancak böyle önlenebilmiştir.

Ama bu defa fuar alanına gelen on binler; yaya köprüsünden geçme yerine, altından geçen gidiş-dönüş çevre yoluna yönelmiş, yolun her iki kenarında bulunan bariyerler üzerinden atlamaları nedeniyle bu defa da ana yol trafiğe kapanmış, tam bir yaya-trafik keşmekeşliği yaşanmıştır.

En nihayetinde görevli trafik polisleri, ekspres yolu trafiğe kapatarak, olası bir kazayı göze alan bu vatandaşlarımıza ana yol üzerinde ”yaya geçiş güzergâhı!” oluşturmak zorunda kalmışlardır!

Şu önemli hususu da ifade etmem gerekir!

Ben metrobüsten indikten sonra imza günüme katılacağım salona gidinceye kadar, yaya köprüsü geçişi de dahil o kısacık yolu tam 45 dakikada, salona girdikten sonra ise; kitapevinin bulunduğu salona/standa olan mesafeyi ancak 20 dakikada aşabildim..!

Çünkü kitapların sergilendiği 14 salonun içindeki kalabalık nedeniyle değil yürümek, nefes almak dahi büyük bir beceri istemekteydi!

Çünkü salonlarda inanılmaz bir kargaşa hâkimdi!

Çünkü binlerce yayınevinin/kitapevinin fuar alanına sığabilmesi için o kadar çok stand açılmıştı ki, bu yerlerde oluşan okur kalabalığı, buralara ulaşmak isteyen diğer okurların özensiz yürüyüşleri, iteklemeleri, üstüne üstlük salonlarda bulunan binlerce insanımızın oluşturduğu havasızlığın, gürültünün yarattığı olumsuz ortam; insanlarımızda bir pişmanlık oluşmasına yetmişti adeta…

Yüzlerdeki memnuniyetsiz ifadeler, buraya geliş nedenine hiç de uygun değildi!

Yukarıda sıralamış olduğum gerçekler; büyük umutlarla, hayallerle gelen genç evlatlarımızın, çocuklarımızın, ömrünün sonbaharında birkaç kitap daha okumanın peşinde olan yaşlılarımız için tam bir hayal kırıklığı idi…

Gerçekten de koştura koştura bu fuara gelen yüz binlerce insan aldıkları/alabildikleri bir kitap ile ”avuçlarında tutabileceği bir hayale” kavuşabildi mi acaba?

Bilemem..!

Ancak yüz binlerce insanımızın fuar alanında yaşadıkları bu olumsuzlukları, eziyetleri bu fuarı düzenleyen yöneticileri görmüşler miydi, bu kargaşa ilgilerini çekmiş miydi? İşte bunu çok merak ediyorum…

TÜYAP- İstanbul;

İlk kez 1981 yılında bu gün ”The Marmara Oteli” olarak hizmet veren binanın altında faaliyete başlamış, 1986’da Tepebaşına taşınmış, 2002 yılından beri Beylikdüzü’nde hizmet vermeye başlamış, halen aynı yerde bu hizmetine devam etmektedir.

Sadece İstanbul’da değil, ülkemizin pek çok ilinde açılan TÜYAP Kitap fuarı aslında çok önemli bir görevi yerine getirmektedir. Böylesi bir fuarın varlığı, ülkemizin aydınlık yarınları için gerçekten de önemsenmeli, devletimizin en azından eğitim bakanlığımızca da desteklenmelidir.

Yıllar içinde inanılmaz bir nüfus patlaması yaşayan İstanbul gibi bir megakent de, bugün itibariyle ziyaretçi sayısı beş yüz bini aşan böylesine büyük bir organizasyon için; acilen tedbir alınması, ziyaretçilerinin yaşadığı ulaşım başta olmak üzere; fuar alanında dolaşırken yukarıda sıraladığım sıkıntıların, olumsuz görüntülerin acilen çözüme kavuşması gereklidir.

Az kalsın unutuyordum!

Böylesine büyük bir organizasyonun başında eğer ”uluslararası” yazıyor ise; bu organizasyonda kavrama uygun bir yapının, olumlu görüntülerin oluşması daha da önemlidir.

Fuarda yaşanan bu gerçekler çerçevesinde;

36’ncı Uluslararası TÜYAP-İstanbul kitap fuarına katılan tüm okurlarımızı sevgi ve saygımla selamlıyorum.

 

 

Çılgın Bir Mucit – Elon Musk

Dünya tarihi mucitler ile şekilleniyor.

Geçmişten bu günlere birçok mucit dünya tarihine yön verecek buluşlara imza attı.

Çağımızdaki yeni nesil teknolojik gelişmelerin sonucu endüstri 4.0 adını verdiğimiz yenilikler dünyası, yeni mucitlerle yeni alanlara doğru evriliyor.

Elon Musk bu yeni mucitlerden en ilginç olanı.

“Yenilenebilir Enerji” üstüne çalışmalarıyla bir çığır açtı.

Türkiye ve Ortadoğu böyle şeylerle pek ilgilenmediğinden her yenilik uzaydan birileri tarafından getirilmiş gibi geliyor.

 

Ya da böyle insanlara kesin Yahudi kökenlidir, emperyalizmin uşağıdır gibi yaftalar yapıştırır, üstünde komplo teorileri üretiriz.

Elon Musk, Güney Afrikalı bir baba ile Kanadalı bir annenin oğlu.

Elon Musk 1971 Güney Afrika doğumlu.

10 yaşında kendi kendine commodore bilgisayar üzerine yazılım yazmaya başlıyor.

12 yaşında “blaster” adını verdiği oyun yazılımını 500 dolara bir dergiye satarak iş dünyasına ilk adımını atıyor.

18 yaşına kadar Güney Afrika’da yaşayan Musk, daha sonra Kanada’ya öğrenim hayatını devam ettirmeye gidiyor.

Annesinin Kanada asıllı oluşu işini kolaylaştırınca Kanada vatandaşı oluyor.

Nice dehalar gibi yerinde duramayan Musk, Kanada’dan sıkılıp ABD’ye geçiyor.

ABD’ye geçme nedenini şöyle izah ediyor, “orası muhteşem şeylerin mümkün olduğu yer”…

ABD’de ekonomi ve yan dal olarak fizik üzerine lisans yapıyor.

 

Meşhur Stanford Üniversitesi’nde doktorasını yapmak üzere California’ya taşınıyor.

Fakat kafasındaki çılgın projeler ağır basınca, deha psikolojisiyle “yemişim doktorasını” deyip kafasındaki projeleri uygulamaya geçirmek için, doktorasını bırakıp iş hayatına dalıyor.

İnternet, yenilenebilir enerji ve derin uzay konusundaki ilgisi Musk’ın kafasındaki yeni projelerini sıra sıra devreye sokacaktır.

 

ZİP2: (1995)

Elon Musk kardeşi Kimbal ile birlikte İnternet üzerinden erişebilir ZİP2 dedikleri bir “şehir rehberi” sitesi kuruyor.

New York Times ve Chicago Tribune gibi gazelerle anlaşıyor, daha sonra şirketi satıyor.

 

XCOM VE PAYPAL: (1999)

ZİP2 satışından kazandığı parayla internetten online ödeme şirketi olan XCOM’u kuruyor.

Daha sonra başka bir şirketle birleşerek, projesini geliştirip, ileride dünyaca ünlü internet ödeme aracı olanPAYPAL doğuyor.

PAYPAL hızla büyüyor, fakat Musk yerinde duramadığından bu şirketi de 165 Milyon dolara satıyor.

 

SPACEX: (2002)

PAYPAL’daki başarısından sonra elde ettiği kaynakla, 100 milyon dolar sermaye ile “uzay keşif teknolojileri” üzerine SPACEX adını verdiği şirketi kuruyor.

ABD’de bile uzay keşif teknolojileri ile ilgili özel şirket kurmak oldukça uçuk bir durum.

Şirket 2008 yılında “FALCON 1” roketini fırlatarak, dünya etrafında dolaşan ilk özel uydu unvanını alıyor.

Roketlerin atıldıktan sonra denize düşerek kullanılamaz hale gelmesini farkeden Musk, bu konu ile ilgili soruna çözüm için dikey inebilen bir roket tasarlıyor.

2015 yılında onlarca başarısız denemeden sonra bunu yapmayı başarıyor.

Musk’ın kafasında 2040 yılında 80.000 kişilik bir nüfus ile MARS’ta koloni kurma hedefi de var.

 

TESLA MOTORS: (2008)

Musk’ın önem verdiği teknolojilerden biri olan “yenilenebilir enerji” projesini gerçekleştirmek için, önce yatırım yaptığı, 2008 krizinden sonra CEO’su olduğu Tesla Motor’s, elektrikli otomobil sektöründe çığır açtı.

2008 yılında Tesla Motor’s elektrikli otomobil olan”ROADSTER” modelini geliştirerek 31 ülkeye sattı.

2012 yılında “MODEL S” ve 2015 yılında “MODEL X” dağıtımına başladı.

Tesla şirketi aynı zamanda evlerin enerji ihtiyacını karşılayan şeffaf görünümlü güneş panelleri üretimi de yapıyor.

 

HYPERLOOP: (2013)

Musk, 2013 yılında uzay teknolojileri şirketi SPACEX ve yenilenebilir enerji şirketi TESLA’nın ortak projesi olan hava tüplerinin içinde yüksek hızla ulaşımının sağlanacağı HYPERLOOP adı verilen projeye başladı.

Bu proje ile ilgili gerekli izinlerin sağlanmasının ardından, proje hayata geçmek için start almak üzere.

 

OPENAL : (2015)

Musk’ın aynı zamanda kafasındaki projelerden biri olan “YAPAY ZEK” üzerine çalışmaları da var.

Kar amacı gütmeyen bir çalışma olan OPENAL projesi, yapay zekâyı ucuz ve kolay ulaşılabilir kılmak istiyor.

 

NEURALİNK: (2016)

İnsan beyni ile yapay zekânın birleştirilmesi ile ilgili bir proje olan NEURALİNK, insan beynine yerleştirilebilir cihazlar üreterek insanların yapabileceklerinin kapasitesini arttırmak için çalışıyor.

 

THE BORİNG COMPANY: (2016)

The Boring Company, yer altı içinde araç trafiğini tüpler aracıyla hızlı gerçekleştirmek için yeni bir proje amacıyla kurulan oldukça yeni bir şirket.

Elon Musk’ın tüm şirketlerinin yıllık geliri yaklaşık 20 milyar dolar ve Musk ABD’nin en zengin 21. kişisi.

Fırsat verildiğin de insanların neler yapabileceğini, Güney Afrika kökenli birinin nerelere gelebildiğini özetledim.

Çılgın projelerin hayata geçmesi çok zor değil, yeter ki pozitif bilimlere ve eğitime önem verilip bunlara yatırım yapılsın.

Şu soruyu sormadan da edemiyorum, dünya bunlarla uğraşırken ya BİZ ?

 

 

Güneş Ne Zaman Doğar?

Yine bir sonbahardı, geçiyorduk o yoldan,

Topraklar, hava ve su bir hüzün taşıyordu.

Yavaş yavaş ta güneş ufka yaklaşıyordu,

Güneş ne zaman doğar? Aklımdan geçiyordu.

*

Yaprakların sesleri geliyor tepemizden,

Bu dikenli yollardan geçmek hiç bitmiyordu.

Yürekte Kızıl Elma, uzakta mıdır Turan?

Bu hudutsuz diyarlar, nerdesin Türk diyordu…

*

Şimdi darmadağınsın, ayağa kalk akıllan,

Diyordu Bilge Kağan, bugünü görüyordu.

Şimdi bugüne bak ki başsız kaldı çeriler!

Bu dikenli yollarda güneş aranıyordu.

*

Meğerse çadırları, kurmuşuz yol üstüne,

Her taraf çiyan dolu, Türk’ü ısırıyordu.

Hala Anadolum’da ölüm kol geziyordu.

Güneş ne zaman doğar? An an bekleniyordu!

 

 

Ben Rüzgârım Sen Ateş Mevlânâ Celâleddin Rûmî

0

Senail Özkan, Türkiye’mizin önde gelen Mevlana araştırmacılarındandır. Gençlik yıllarında Mevlânâ’yı tanıyan Alman asıllı Prof. Dr. Annemarie Schimmel ise hayatını, Mevlanacı merkeze alarak İslam tasavvufuna adamış ilim insanıdır. Mevlâna’yı en iyi bilenlerden biridir.

Mevlânâ, eserlerini Farsça yazmış olmakla birlikte, Türk asıllı mutasavvıf şâirdir. Nesir yazılarında da şiir akıcılığı vardır. Mevlânâ’ya hayranlığı sebebiyle Farsçayı bütün incelikleriyle öğrenen Bayan Schimmel, üstadın eserlerini Farsça aslından incelemiş, oradaki dil inceliklerini Almancaya naklederek eserini yazmıştır. Eser, Almancayı çok iyi bilen Senail Özkan’ın tercümesiyle Türk okuyuculara sunulmuştur.

Eserin birinci bölümünde Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin biyografisi veriliyor. (s: 9-55)

İkinci bölüm, Mevlânâ’nın şâirliğine tahsis edilmiş. Schimmel Mevlânâ’nın, Farsça yazan sûfî şâirler arasında bu dile en iyi hâkim olduğunu ve onu oynarcasına kullandığını söylüyor. Yazar doruktaki mükemmeliyetin bir başka sebebini de şöyle açıklıyor: ‘Mevlânâ eserlerini yazarken ilhamını Kur’an’dan alır.’ (s: 56) Türk dostu, İranlı şâir, mutasavvıf ve İslâm âlimi Molla Abdurrahman Câmi (Horasan, 1414-Herat, 1492) ise, Mesnevî’yi, ‘Farsça Kur’an‘ olarak vasıflandırır. Mevlânâ’nın eserlerinde hadis iktibasları da vardır. Kaynaklar böylesine derin ve engin olunca, söz ustasının elinden çıkan eser de tabiîdir ki şiir tadında ve muhteşem olacaktır.

82’den 119. sayfaya kadar olan üçüncü bölümde Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin Allah (cc) ve dünya görüşü anlatılıyor. Mevlânâ’nın rehberi yine Kur’an-ı Kerim’dir. ‘Aziz ve Celil olan Allah, herkese işinde bir neş’e ve zevk bahşeder.’ (Kur’an, 23/55) Bu satırlarla anlatmaya çalışılan eseri yazan ve tercüme eden, kendilerine bağışlanan neş’e ve zevki, çoğaltarak okuyucuya intikal ettirebiliyorlar.

Dördüncü bölümde Mevlânâ’nın şiirlerinde mısralarında ‘insan’ anlatılıyor. ‘O insan ki, bezm-i ezelde Allah’ın halifesi olarak yaratıldı. Göklerin ve yerin taşıyamadığı hür irâde kendisine emânet edildi.‘ (Kur’an, 33/78) İnsanoğlu, Kur’an 17/70’te belirtildiği gibi ‘şeref ve üstünlükle donatılmıştır.’ (s: 120-146)

Mîrac-Yaratıkların Yükselişi‘ başlıklı beşinci bölümde; Mevlâna, orucun, hac farizasının ve diğer farz ibâdetlerin insanı yükselteceğini, sembollerle ve şiir diliyle anlatıyor. Bu bölümden bir hikâye:

‘Rivâyet ederler ki: Pâdişahın biri, oğlunu hüner sâhibi bir topluluğu teslim etmiş. O tupluluk da pâdişah evlâdına yıldız bilgilerini, falcılığı ve daha başka bilgileri öğretmişti. Çocuk son derece aptal olduğu halde, bu bilgileri tamâmen öğrenip üstad oldu.

Bir gün pâdişah avucuna bir yüzük sakladı ve oğlunu imtihan etti: ‘Gel söyle bakayım avucumda ne var?’ Çocuk: ‘Elindeki yuvarlak, sarı ve içi boş bir şeydir.’ Dedi. Pâdişah; ‘Alâmetlerini doğru verdin, o halde ne olduğunu bul‘ deyince çocuk: ‘Kalbur olması lâzım‘ dedi. Pâdişah: ‘Aklı hayretler içerisinde bırakan bu kadar alâmeti, bilgi ve tahsil sâyesinde söyledin. Fakat kalburun avuca sığmayacağına nasıl akıl erdiremedin?’ dedi.

Özdeyişler de şöyle: ‘Korkusuz bir ümit veya ümitsiz bir korku olmaz’, ‘Ümit kanattır. Kanatlar ne kadar kuvvetli ve sağlam olursa, o kadar yükseklere uçulabilir. Eğer ümit olmazsa insan tembelleşir, kendisinden bir hayır beklenmez.’ (s:161-163)

Ve… Mevlânâ’nın ölüm ile alakalı, bilinenden faklı yorumu: ‘Hangi tohum yere ekildi de çıkmadı?

Altıncı bölüm, 178-199. sayfaları değerlendiriyor. Başlığı: ‘Dua-İbâdet.’  Şu beyit ile başlıyor: ‘O kadar çok niyaz ettim ki büsbütün dua oldum: / Beni gören benden bir dua ister.’

Hazret’in dua târifi:

‘Köpeğin aklı ve idrâki olmadığı halde, acıkıp ekmeği olmayınca, senin önüne gelip kuyruğunu sallıyor. Yâni; ‘bana ekmek ver, benim ekmeğim yok senin var.’ Diyor. Sen köpekten de mi aşağısın? O, yerde yatıp ‘Eğer isterse bana kendisi ekmek verir‘ diye düşünmüyor, yalvarıyor. Sen de böyle yap ve Tanrı’dan iste ve dilen ki böyle bir gücün önünde dilencilik etmek çok yerinde olur. Hasis olmayan ve devlet sâhibi bulunan varlıktan iste.’

Ve hüküm: ‘Bir şey kesindir: İnsan Allah’a af ve mağfiret için rica ederse bu kabul edilir. Bu fikir, İslâmî dindarlıkta eskiden beri müdafaa edilegelmiştir.’

Bu bölümün mısra-ı bercestesi: ‘Dert, Tanrı’yı gizlice çağırmana sebep olduğundan, bütün dünya malından iyidir.’

Aşkın Tasfiye edici alevi‘ başlıklı yedinci bölümde aşkın anlatılmasına; ‘Aşkı anlatmaya kalkışır da çok söylersem, yüz kıyâmet kopar, gene de söz tamamlanmaz.’ Buna rağmen muhteşem târifler var. Onlardan iki misal: ‘ denizi bir çömlek gibi kaynatır.’ / ‘Şeytan bile âşık olsa, cebrâil olur, şeytanlığı ölür‘ (s: 200-238)

Yedinci ve son bölümde; 239 ile 248. sayfalar arasında; ‘Müzik ve Semâ – Semâ-ı Semâvî‘ başlığı altında: Allah’ın, sevgilinin ve aşkın sırrı etrâfında dâimî bir dönüşün simgesi olan Semâ anlatılıyor.

Eser, ‘Kısaltmalar‘ ve ‘Bibliyografya‘ sayfaları ile sona eriyor.

Annemarie Schimmel bu eserinde; Mevlânâ’nın bilinen veya bilindiği zannedilen fikirlerini, yeni mânâ boyutlarıyla idraklere ve gönüllere açıyor. Bu özelliğiyle ‘Ben Rüzgârım Sen Ateş‘ Mevlânâyı anlamak isteyenler için mükemmel bir rehberdir.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş. İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50                                                  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

Prof. Dr. ANNEMARİE SCHİMMEL:

7 Nisan 1922 târihinde o dönemde ‘Veimer Cumhuriyeti’ olarak anılan, günümüzdeki Almanya’da Erfurt şehrinde doğdu. 1941 yılında Berlin Üniversitesi’nde İslâmî Araştırmalar sâhasında doktora yaptı. 1946-1954 yılları arasında Marburg Üniversite’nde, 1954-1959 yılları arasında da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Dinler Târihi dersleri verdi. Bonn ve Harvard Üniversitelerinde çalıştı. Çok sayıda milletlerarası armağana lâyık görüldü ve çeşitli ilmî kuruluşlarda başkanlık ve üyelik yaptı. Almanca, İngilizce ve Türkçe olmak üzere 80’den fazla yayına imza attı. Arapça, Farsça, Urduca, Türkçe ve Sindçeden Almancaya ve İngilizceye tercümeler yaptı. Daha çok tasavvuf ve dinler târihi üzerinde çalıştı. 26 Ocak 2003 târihinde Almanya’nn Bonn şehrinde vefat etti.

Türkçeye çevrilmiş kitaplarından bazıları:

*Ruhum Bir Kadındır: İz Yayıncılık, 1999. *Yunus Emre ile Yollarda: Ötüken Neşriyat, 1999. *Dinler Tarihine Giriş: Külliyat Yayınları, 1999. *Tasavvufun Boyutları / İslam Mezhepleri, Tasavvuf ve Tarikatlar: Kırkambar Kitaplığı, 2000. *Sayıların Gizemi: Kabalcı Yayınevi, 2000. *Çağın Mevlana’sı / Muhammed İkbal: Ötüken Neşriyat, 2007. *İslam’ın Mistik Boyutları: Kabalcı Yayınevi, 2001. *Tanrı’nın Yeryüzündeki İşaretleri:  Kabalcı Yayınevi, 2004. *Halifenin Rüyaları / İslâm’da Rüya Tâbirleri: Kabalcı Yayınevi, 2005

 

SENAİL ÖZKAN:

1955 yılında Gümüşhane’de doğdu. 1974 yılında başladığı Hacettepe Üniversitesi Elektronik Mühendisliği bölümünden 1978’de ayrılarak Almanya’ya gitti. 1979-1985 yıllarında Bonn Üniversitesinde Felsefe, Alman Edebiyatı ve Sosyoloji okudu. Almanya’da ticâret ve tercümanlık yaptı. 1998 yılında Türkiye’ye döndü. Hâlen İstanbul’da ikamet etmekte, mütercim ve yazar olarak çalışmalarına devam etmektedir.

Eserleri genel olarak Türk ve Alman felsefesini sentezlemektedir.

Senail Özkan’ın Tamamı Ötüken Neşriyat A.Ş. tarafından yayınlanan eserlerinden bâzıları:

Aşk ve Akıl / Doğu ve Batı: (Felsefe) 2006, Schopenhauer Paradokslar Üzerinde Raks: 2006, Mevlana ve Goethe: (Felsefe) (2006),  Nietzsche Kaplan Sırtında Felsefe: (Felsefe) 2004, Söz Bir Yelpazedir: (Felsefe-Edebiyat) 2010.

Tercümeleri: 1-Annemarie Schimmel’den tercüme: Ben Rüzgârım Sen Ateş: Mevlana Celaleddin Rumi / Büyük Mutasavvıfın Hayatı ve Eseri, 2-Annemarie Schimmel’den Tercüme: Muhammed İkbal / Peygamberane bir şair ve filozof. 3-Annemarie Schimmel’den Tercüme: Yunus Emre İle Yollarda 1999. 4-Annemarie Schimmel’denTercüme: Şark Kedisi: 2009, 5-Johann Wolfgang von Goethe’den Tercüme: Doğu – Batı Divanı: 2009, 6-Joseph von Hammer’den Tercüme: İstanbul ve Boğaziçi 1. Cilt. Türk Tarih Kurumu. Ankara – 2011. 7-Katharina Mommsen’den Tercüme: Goethe ve İslam, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2012.

 

KUŞBAKIŞI:

MUHBİR MEHMET:

Fanatik Ermenilerin yalanlarını destekleyen sözde araştırma kitapları, romanlar ve filmler, hakikatlere dayalı Türk tezlerini anlatan kitaplardan çok daha fazladır. Hemen belirtilmeli ki son yıllarda açığın kapatılması için ciddî gayretler var. Kayseri’de mukim Abdullah Ayata, bu gayretlere dikkat çekici bir romanla katılıyor. 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde 291 sayfalık romanı, Mart 2015’te yayımlandı. Aradan geçen 2 yıldan fazla zaman içerisinde, üçüncü, beşinci baskısı yapması gereken eser, taşra imkânsızlığının talihsizliğine mâruz kalmış.

Millî dâvâmızı sâhiplenme hususundaki ilgisizlik, doğrusu affedilebilir bir davranış değildir.

Özet olarak kitap, Moskova’dan gönderilen çete reisleri ve onlar tarafından kandırılmış Ermeni militanlarının yaptıkları soygunları ve kanunsuz işleri, işledikleri cinâyetleri ve büyük suçları anlatıyor. Onlar, sâdece Türklere değil, kendilerini desteklemeyen, Osmanlı’ya baş kaldırmayan Ermenileri de vahşice öldürüyorlar. Bu tarafı ile belgesel özelliği taşıyan roman, konuya ustaca yerleştirilmiş saf ve temiz bir aşk hikâyesi ve tasvirler, tahlillerle çok rahat okunur hâle geliyor. Roman ve filmler için sıkça kullanılan teknik bir tâbirle; ‘gerilim‘ ve ‘lirizm‘, ideal bir karışım hâlinde okuyucuya sunuluyor.

1915 ve sonraki yıllarda Ermenilerin Güneydoğu Anadolu’da yaptıkları mezâlimi ters yüz eden romanlara, ‘Ararat‘ isimli çirkef filme, Osmanlı tokadı gibi cevap teşkil edebilecek bu romanın, mutlaka senaryosunun yazılıp, devlet desteğiyle sinema veya dizi film hâline getirilmesi gerekir.

Gizlenen hakikatlerin içyüzünü aydınlığa kavuşturacak başka bir eserin bulunmasının çok zor olduğu ortamdayız.

Piyasayı işgal eden derinliksiz filmlerin yapımcıları, kendilerine yöneltilen tenkitleri; ‘halkımız böyle istiyor, biz onların isteklerine karşılık veriyoruz‘ diyerek savuşturmaya çalışıyorlar. Onlara buradan sesleniyorum: Sizler asil ve necip milletimize yaraşır, Türk’ün hasletlerini ortaya koyan filmler yaptınız da insanlarımız kabul etmediler mi?

İşte şimdi altın tepsi içerisinde size, ‘Muhbir Mehmet‘ adıyla  muhteşem bir malzeme sunuluyor. Haydi buyurun…

İlgilenecekler için kitabın isteme adresi:

ABDULLAH AYATA: Gevher Nesibe Mahallesi, Seçim Sokağı Nu: 6/10, Kat: 2 Hukuk Plaza. Kocasinan Kayseri. Telefon: 0.505-504 49 13 e-posta: Abdullah ayata@hotmail.com

 

KÜRT SORUNU MU? DEVLETLEŞME SORUNU MU?

Türkiye’nin Kürt problemi, Osmanlı döneminde de vardı. Cumhuriyet döneminde dış desteklerle büyütüldü ve karşı karşıya bulunduğumuz en mühim mesele hâline getirildi.  Meselenin ehemmiyeti, doğrudan doğruya millî varlığımızı tehdit etmesinden kaynaklanıyor. Kırk yıldır devam eden teröre rağmen,  bugüne kadar ülkenin bütün siyâsî kadroları tarafından mutâbık kalınan bir millî politika maalesef üretilemedi. Bunun sebebi, taraflar arasında bir teşhis birliğinin olmaması ve konunun politik çekişme ve suçlama aracı yapılmasıdır.

Teşhis karmaşası sâdece bir zihin bulanıklığı olarak kalmadığı için, dönem dönem birbirini nakzeden politikalar oluşmasına sebebiyet vermiştir.  Bir uçtan diğer uca savrulan politikaların arkasında,  meselenin bir türlü ne olduğuna karar verememe zaafı vardır. Bu da ülkeye büyük insan ve kaynak israfı olarak dönmektedir.

Kitabın yazarı İrfan Sönmez hakikatleri gördüğü için öncelikle kendi teşhisini açık ve net olarak ortaya koymuş, bunun bir devletleşme problemi olduğunu söylemiştir. Çalışmayı önemli hâle getiren de budur.

Problem, Kâzım Karabekir’in Cumhuriyetin ilk yıllarında yazdığı ‘Kürt Meselesi‘ isimli kitabında kökeni ve çözüm yolları ile birlikte ele alınmasına rağmen yazılanlar sayfalarda kalmıştır.

Bugün, Kürt meselesi ile ilgili geniş bir külliyatımız vardır. Bunların çoğu kaynak veya arşiv taraması ile sınırlı kalmış, alandaki gerçekliği yansıtamamıştır. Yazar,  bölgede yaşamakta ve Kürtçe bilmektedir. Birebir şâhit olduğu olaylardan yaptığı nakillerle hem kitaba zenginlik katmış hem de sâhanın nabzını yansıttığı için, yazdıklarının değerini artırmıştır. Yazar neyi savunmuşsa misallerini vermiş ve mukayeseler yoluyla somutlaştırarak gerekçelendirmiş, böylece kendinden önceki çalışmaları tekrarlama hatâsına düşmemiştir. Kürt meselesinin; Quebec, Bask ve Katalonya ile karşılaştırılması ufuk açıcıdır. Okuyucu kitabı okurken sâdece Kürt meselesinin gerçek mâhiyetini anlamakla kalmayacak, dünyadaki diğer etnik çatışmalar hakkında da bilgi edinecektir.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 256 sayfalık kitap, Ekim 2017’de okuyucuya sunuldu. (Tanıtım bülteninden faydalanılmıştır.)

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

OSMANLI AYDINLARI VE SOSYAL DARWİNİZM

 

1809-1882 yılları arasında yaşayan İngiliz Biyolog Charles Robert Darwin’in ‘Türlerin Menşei‘ ve ‘İnsanın Türeyişi‘ adlı kitaplarında anlattıkları Müslüman ve Yahudi din adamları ve bâzı ilim adamları tarafından tepkiyle karşılandı ve reddedildi. Komünizm ise tabîi ayıklanma gibi ferdiyetçi ve üstün ırkı temsil eden bir yaklaşımı kabul etmese de Tanrı’yı reddetmiş bir evrimle hemen kucaklaştı. Atila Doğan bu çalışmasında Avrupa’nın Darwinizmle tanışmasından bahsederken, Sosyal Darwinizm’e karşı duranları da değerlendiriyor.

 

KÜRE YAYINLARI:

Vefa Caddesi Nu: 56 Kat: 3 Vefa, Fatih, İstanbul, Telefon: 0.212-529 66 42

Belgegeçer: 0.212-589 15 48 e-posta: bilgi@kureyayinleri.comwww.kureyayinlari.com

 

 

DERKENAR:

 

YAYINEVİ Mİ, ‘TÜRKÇE KATİLLERİ‘ YETİŞTİRME KAMPI MI?

Bir yayınevinin, kendi internet sitesinde yayımladığı tanıtım yazısından:

Hayatın yorumuna bir şeyler katabileceksek,

Geleceğin yolculuğuna bir şeyler aktarabileceksek,

Nesiller ötesine yararlı bir kültür köprüsü olabileceksek

Medeniyet adımında küçükte olsa bir iz vurabileceksek,

Ne Mutlu bize…’

Küçük bile (veya dahi) olsa‘ mânâsındaki ‘küçükte‘ kelimesindeki ‘te’ takısı, ‘de‘ olarak ayrı yazılır.

Aynı satırda ‘adımında‘ kelimesinin yerine ‘meydanına‘ (veya alanına, sâhasına) kelimelerinin kullanılması daha isâbetli bir tercih olurdu.

‘İz’ vurulmaz. Bırakılır. Vurulan şey; yumruktur, mühürdür, damgadır… vs.

Yayınevinin sorumluları… Hanımefendiler, Beyefendiler!

Kitap mı yayımlıyorsunuz, Türkçe katliamı mı yapıyorsunuz?

Yayımladığınız kitapların içerisinde de bunun gibi yanlışlar varsa, (ki büyük bir ihtimalle vardır…) sizi örnek alan okuyucular da yaptığınız yanlışları yazılarında tekrarlayacaklardır. Böylece güzel Türkçemizin katilleri çoğalacaktır.

Hayatın yorumuna bir şeyler katmaya‘ yeltenmeden önce Türkçemizi öğrenseniz, daha akıllıca hareket etmiş olursunuz.

Ya hiçbir şey yazmayın ve yayımlamayın veya Türkçe öğrenin!

Lütfen!

KISA KISA / KISA KISA…

 

1- OSMANLI ORDUSUNDA BİR NEFER: İbrahim Arıkan, Selman Soydemir, Abdullah Satun. Timaş Yayınları.

2- ARAYAN ADAM 1 ve 2: Reha Oğuz Türkan. Pozitif Yayınları.

3- GUİNNESS REKORLAR KİTABI: Heyet Tarafından Hazırlanmıştır. İnfomag Yayıncılık.

4- İSTANBUL’UN 100 SEYYAHI: Nazmiye Çetinkaya – Nida Nebahat Nalçacı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kültür A.Ş. Yayını.

5- ÇİN YOLCULUĞU DEFTERLERİ: Roland Barthes. Tercüme: Sema Rifat. Yapı Kredi Yayınları.

 

 

Durmuş Yılmaz’ın Ahlak ve Şeffaflık Vurgusu

İki gün önceki Sözcü Gazetesinde Özlem Gürses’in sorularını cevaplandıran “Eski Merkez Bankası Başkanı” Durmuş Yılmaz‘ın söyledikleri çok önemliydi.

Yazının içeriğine geçmeden dikkatimi çeken ilk husus, röportaj yayımlanırken Durmuş Yılmaz’ın bugün taşıdığı unvan olan İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı sıfatından hiç bahsedilmemesi oldu. Halen taşıdığı bu sıfat yerine sadece Eski Merkez Bankası Başkanı oluşunun öne çıkarılmasını ilginç buluyorum.

Meral Akşener ve İYİ Parti’ye baştan beri yandaş ve yaygın medyada ambargo uygulanıyor. İYİ Parti bu mecrada sesini duyuramıyor. İstisna olarak CHP’yi destekleyen Halk TV‘de ve Sözcü Gazetelerini sayabiliyorduk. Buralarda İYİ Parti faaliyetleri genişçe yer alır, yazarlar ve yorumcular bu siyasi hareket hakkında yorumlar yaparlardı.

Bütün bunları vatandaşlarımızın haber alma hakkı ve demokrasimiz açısından çok olumlu ve değerli hizmetler olarak değerlendiriyorum.

Bu yayın politikasını Halk TV ve Sözcü‘nün objektif gazetecilik ve adalet anlayışıyla açıklayabiliyorduk. Ya da en azından muhalefet kanadını güçlendirmek stratejisinin eseri olarak görüyorduk.

Anlaşılan CHP kitlesinden İYİ Parti’ye kayan oy oranı, göze alabilecekleri miktarın üstüne çıkmış olmalı ki biraz frene bastılar.

Yanlış anlaşılmasın, asla havuz medyası gibi değiller. Halk TV ve Sözcü’nün ahlaki karnesi yüksektir. Asla havuz medyası gibi ahlaksızca saldırılar ve küçültme çabalarını yansıtan yorumlar yapmıyorlar. Sadece İYİ Parti ile alakalı haber ve yorumları azalttılar.

İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı ile röportaj yapıp, O’nun bu sıfatından bahsetmemek bu tavrın bir uzantısı olmalı.

Elbette siyasi geleneklerimiz açısından anlaşılabilir bir durum. Fakat gazetecilik etiği ve adalet arayışı açısından sorunlu bir tavır değişikliği olarak algılanabilir.

Buna dikkat çekmezsek, AKP medyasının tavrını meşrulaştırmış oluruz.

İYİ Parti’nin CHP’den daha çok, Ak Parti’den oy alacağını, bizim gibi, AK Parti de biliyor.

Oy kaymasını engellemek için objektif gazetecilikten uzaklaşmayı normal karşılarsak, AKP kontrolündeki medyanın İYİ Parti’ye ambargosunu mazur görmüş oluruz.

Ha bütün bunlar İYİ Parti’ye zarar verir mi? Hayır.

Çünkü vatandaşımız sosyal medya vd iletişim araçlarıyla olan biteni fark edecek bilgiye bir şekilde ulaşır. Halkımız her zaman zalimin ve mağrurun değil, mağdurun yanında olur.

**************************************

Ekonomi İçin En Büyük Sorun

İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Durmuş Yılmaz “temel ahlaki değerlerin erozyona uğradığını” ve en büyük sorunun bu olduğunu anlatıyor:

“Yeryüzünde hiçbir din, hiçbir felsefi sistem insanlara yalanı, aldatmayı, zulmetmeyi, kamu malına el atmayı öğütlemez. İşte bu evrensel değerler erozyona uğradı ve her şeyin içi boşaldı.

Günün birinde bugünden çok daha zor ekonomik koşullarla karşılaşabiliriz, bir nesil sıkıntı çeker, düzeltiriz. Fakat ahlaki erozyonun telafisi öyle değil, yüzlerce yıl gerekir.

Bir ekonomistin Türkiye’nin en büyük sorunu olarak “ahlaki değerlerin erozyonunu” ve “ekonominin en büyük sorununu da “şeffaf olmamak” olarak tanımlaması ilginç değil mi?

Durmuş Yılmaz‘a göre, şeffaf olmamaktan sonra önemli meselemiz “karar alma mekanizmasının felce uğraması ve her şeye tek bir sesin karar vermesi. Bu nedenle koordinasyon yok ve daha önemlisi yapılan yanlışlarla ilgili kimse ‘Bunu biz nasıl düzeltiriz?’ diye soramıyor. Fren kalmadı. Türk ekonomisi dışarıdan kuşatılmış gibi bir hisse kapılıyorum ben. Bu bizi çıkmaza götürür, 2001 yılında yaşadığımız sürece çok benzer günlerdeyiz.”

2001’de yaşadığımız krizde de şeffaf olmamak yüzünden önümüzü göremiyorduk.

“O dönemde de kamu maliyesi felçti, mali disiplin bozulmuştu, hesap kitap karmakarışıktı ve bütçenin içeriği çok fazla bilinmiyordu. Bugün de aynı koşullar oluşmuş durumda.

Sayısız bütçe dışı harcama var ve hem miktarını hem de nereye gittiğini bilmiyoruz.

Varlık Fonu böyle bir şey mesela…

Derhal denetim ve kontrolün hâkim olup Sayıştay’ın çalıştırılması gerekir.”

Durmuş Yılmaz, 2006-2011 arası Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Başkanlığı yaptı. 2009 yılında Euromoney Dergisi tarafından “Yılın Merkez Bankası Başkanı” seçildi. Dergi 30 yıllık tecrübesi olan Yılmaz’ı, “Türkiye ekonomisine yön verecek en ideal isim” olarak nitelemişti.

Şimdi İYİ Parti’nin Ekonomiden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olan Durmuş Yılmaz’ın İYİ Parti iktidarında ekonominin kaptanı olacağı bekleniyor.

Durmuş Yılmaz son derece mütevazı, gösterişten, sansasyonel demeç vermekten uzak, sorumlu, ciddi bir devlet adamıdır.

O bile “tekeri patlak kamyon gibi gidiyoruz, üstelik fren de yok!” diyorsa durum çok ciddi demektir.

2001 yılında yaşadığımız sürece çok benzer günlerdeyiz” diyorsa, radikal tedbirleri almanın zamanı geldi de geçiyor demektir.

  • Ahlaklı ve iyi yetişmiş insanlar;
  • Şeffaf bir yönetim;
  • Üretime ve tasarrufa dayalı bir ekonomi için yapısal reformlar yapmak.

İşte Büyük Türkiye için sihirli formül bu.

Sihirli formülü uygulamak için, ekonomi yönetimini Durmuş Yılmaz gibi ahlaklı, bilgili, İYİ insanlara teslim ederek başlayabiliriz.

 

 

 

 

Allah – Âlem – Peygamber

0

Kâinatın yaratıcısı ve sanatkârı olan Allah, yani âlemin Sânii’nin; eserlerinin şahitlik ve tanıklığı ile, yani Cenabı Hakkın lütuf ve ihsanı ile tecellisi, kendisini göstermesi, bildirmesi demek olan sonsuz cemali vardır. Yine kâinatın yaratıcısının; kusursuzluk, mükemmellik, güzellik demek olan kemali vardır.

Cemal ve kemalin ikisi de, bizzat sevilir. Çünkü sevgiye lâyıktırlar. Bu iki vasıf bizzat sevilirler. Öyle ise, o cemal ve kemal sahibinin; kendi cemal ve kemaline sonsuz bir muhabbet ve sevgisi vardır. Nitekim o sonsuz sevgisi; sanatla yarattıklarında çok tarzlarda kendini gösteriyor. İşte bu yüzden Yüce Allah, sanatlı bir şekilde yarattıklarını sever.

Çünkü o sanatlı, görkemli olarak yarattıklarında; kendi cemalini ve güzelliğini, kendi kemalini, mükemmelliğini ve tamlığını görür.

Yarattıkları içinde en sevimli, en yükseği ise; hayat sahibi olanlar, yani canlılardır. Hayat sahibi olanlar içinde en sevimlileri ve en değerlileri ise, şuur ve bilinç sahibi olanlardır.

Şuurlular içinde ise çok yönlü, çok kapsamlı nitelikleri bulunması bakımından en sevimlisi; ancak insanlar içinde bulunur.

Şüphesiz insanlar içinde istidat ve kabiliyeti tam olarak gelişmiş olan, bütün sanatlı yaratılmışlarda görünen mükemmellik örneklerini şahsında gösteren kim ise, o en sevimlidir.

İşte, varlıkları sanatlı bir şekilde yaratan sanatkâr, yani Allah yani varlıkların Sânii, tüm mevcutlarda İlâhî sevgisini görünür hâle getirmiş. Sevgisinin tüm çeşitlerini ise bir noktada, bir aynada toplamak ve görmek istemiştir.

Bütün güzellik çeşitlerini; Allah’ın her bir şeyde birliğinin görünmesi demek olan Ehadiyet sırrıyla göstererek ortaya koymuştur. Yaratılış ağacından nurlanmış meyve derecesinde ve kalbi o ağacın esas hakikatlerini içine alacak bir çekirdek hükmünde olan bir zatı, âlemlere örnek olarak seçmiştir. Ki, işte bu kişi Hz. Muhammed’den başkası değildir.

Elbette bir kitabın mânâsı bilinmezse hiç hükmündedir. Kitap varsa öğreteni de olacaktır. İşte Yüce Allah, bu kâinat kitabının açıklayıcısı olarak Hz. Muhammed’i öğretici olarak tâyin etmiştir. Çünkü böyle, her bir harfi binler mânâyı içeren bir kitap; hiçliğe mahkûm edilemezdi.

Öyle ise o kitabı yazan, elbette onu bildirecektir. Her taifesinin istidadına göre, bir kısmını anlattıracaktır.

Bu kişi, insanların en genel bakışlı, en kapsamlı bilince sahip, en seçkin kabiliyeti olan bir fert olmalıydı. İşte o seçkin kişi, Hz. Muhammed’den başkası olmayacaktı.

Çünkü Tevrat, İncil, Zebur gibi kutsal kitaplarda O’nun peygamberliğine dair müjdeli işaretler var.

Çünkü, Şıkk ve Satîh gibi tarihçe sabit, meşhur iki kâhinin sözlerinde O’nun peygamberliğine dair müjdeli beyan ve ifadeler var.

Çünkü, doğduğu gece Kâbe’deki putların düşmesi ve devrilmesinde, İran hükümdarının ünlü sarayı olan Eyvan’ın ikiye ayrılmasında; O’nun peygamberliğine harika işaretler var.

Zira, âlemin Hâlık’ının son derece mükemmellikdeki güzelliğini; bir aracı ile göstermek istemesi, hikmetin bir gereğidir.

Bunu gerçekten istemesinden apaçık şekilde anlaşılıyor ki; en güzel bir surette gösterici ve tarif edici ancak o zattır.

Zira, âlemin sanatkâr yaratıcısının; son derece güzellikte olan mükemmel sanatı üzerine dikkatli bakışları çekmek, sergilemek istemesine karşılık, en yüksek bir sesle tanıtıcılık eden, yine bizzat

görüyoruz ki o zattır.

Zira, bütün âlemlerin Rabbi, varlık çeşitlerinde Vahdaniyetini / Birliğini ilan etmek istemesine karşılık, tevhidin en azamî bir derecede, tüm tevhid mertebelerini ilan eden, yine ancak o zattır.

Hem şu kâinatın Hakîm olan Hâkim’i, şu kâinatın değişmelerindeki maksat ve gayeyi içine alan anlaşılması güç, yani gizli sır olan tılsımını ve varlıkların “Nereden? Nereye? Ve ne oldukları?” olan şu üç müşkül sorusunun muammasını; bir elçi vasıtasıyla tüm şuur sahiplerine açtırmak istemesine karşılık, en açık bir surette ve en azabir derecede Kur’an hakikatleriyle o tılsımı açan ve o muammayı halleden, yine o zattır.