13.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 654

‘’Rezillik ve Kepazelik’’ Öyle mi?

Geçtiğimiz hafta içinde K.K.T.C devletinin 34’ncü kuruluşu her yıl olduğu gibi ülkemizde, K.K.T.C de ve dış temsilciliklerinde parlak törenlerle kutlandı.

15 Kasım 1983’ten beri adanın kuzeyinde dimdik ayakta duran bu son Türk devletinin kuruluşuna giden yolda görev alan bir Kıbrıs Gazisi olarak, bende İstanbul’da bu coşkuya ortak oldum.

Bu güzel günde milletçe bir kez daha gururlandık, yakın tarihimize damgasını vuran o zafer yıllarını, Kıbrıs Türk’ünün adadaki varoluş mücadelesinin muhteşem direnişini ama en önemlisi Türk Milletinin ‘Kıbrıs konusuna’ vermiş olduğu önemi bir kez daha hatırladık, büyük bir kıvanç duyduk.

Kıbrıs milli davamıza hizmet eden devlet adamlarımızı, bu uğurda Şehit olan nice kahramanlarımızı minnetle andık.

1974’te Kıbrıs’ta omuz omuza görev yaptığımız Mücahitlerimizle, silah arkadaşlarımızla bir araya geldik; bir kez değil bin kez daha gururlandık.

Şimdi yazımın başlığına gelelim!

Neden tırnak içinde ”Rezillik ve Kepazelik”, son kelimesi de Öyle mi?

Çünkü:

Bu coşkunun/muzun paylaşıldığı tarihte, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde ana muhalefet partisine mensup bir milletvekili bu kutlamaları ‘facebook hesabından’ şu ifadeleriyle eleştirmiş:

”Devletimiz gövde gösterisi yapacak diye çalışanların çıkış saatine 15 Kasım yürüyüşü koymuş. Lefkoşa’da trafik felç… Az önce yanımdaki arabada bir insan fenalaştı. Bir başka arabada ağlayan bir bebek ve çaresiz genç bir anne… Bütün gün, jet uçurup çocukları korkutmanız yetmedi mi? Rezillik ve kepazelik”

Ardından da;

”15 Kasım günü neyinize yetmedi? Ne hakkınız var insanları yollarda perişan etmeye? Hasta var, yaşlı var, çocuk var. Yettiniz” diyerek böylesi bir yorumda bulunmuş…

Bir devletin kuruluş günü etkinlikleriyle ilgili bu tür yorumlar yapılabilir mi?

‘Rezillik ve Kepazelik’ TDK da belirtildiği gibi kelime anlamları itibariyle; ‘Niteliksizlik, değersizlik, utanmazlık, gülünçlük, maskaralık” anlamlarını içeren, çağrıştıran; hiç de hoş olmayan sıfatlardır.

Etkinliklerini bu denli ağır eleştiren bu milletvekili için; umarım 15 Kasım günü önemli bir tarihtir.

Ama bir milletvekili; K.K.T.C’nin 34’ncü kuruluş yıldönümü etkinliklerini; ”rezillik ve kepazelik” diyerek eleştirebiliyorsa eğer!

Ben de yurttaşı olmaktan gurur duyduğum K.K.T.C devletinin, kuruluşuna giden yolda görev alan bir Kıbrıs Gazisi olarak bu onur gününün etkinlikleriyle ilgili düşüncelerimi açıklamak isterim.

Öncelikle K.K.T.C’nin kuruluş yıldönümü etkinliklerini; ”rezillik ve kepazelik” tanımlamalarıyla nitelendirdiği için bu milletvekilini şiddetle kınıyorum.

Evet, 14 Kasım akşamüzeri Lefkoşa’da K.K.T.C’nin 34’ncü kuruluş yıl dönümü etkinlikleri çerçevesinde bir kutlama yürüyüşü yapılmış, ardından da fener alayı düzenlenmiştir.

Ama bu tür kutlamalar ilk kez yapılmamaktadır ki.

Bu milletvekilinin mensup olduğu parti de K.K.T.C de iktidarda iken aynı törenler yapılmış, uçaklarımız K.K.T.C semalarında uçmuştur.

Üstüne üstlük bu yorumları yapan vekilin oy aldığı bölgede toplanan binlerce Kıbrıs Türk’ü, bu uçuşları yapan ‘‘Türk Yıldızlarımızı” gururla seyretmiştir, seyretmeye de devam etmektedir.

Hiç şüphesiz İnsanların fikirlerini özgürce açıklaması en doğal hakkıdır, onların kendi tercihidir. Tam da bu noktada merakımı çeken bir husus vardır o da;  17 Mayıs 2017 Çarşamba günü yine Lefkoşa’da yapılan 4’ncü LGBT yürüyüşü etkinliği sırasında ulaşımda yaşanan aksaklık/tıkanıklık nedeniyle bu feminist vekilimiz benzer bir tepkiyi göstermiş midir?

Göstermemiş ise; bu ikircikli tercihi nedendir?

Ancak her ne olursa olsun; devletinin meclisinde ”ülkesinin, milletinin yüksek menfaatleri uğruna çalışacağına dair yemin eden, üstelik bu meclisten maaş alan bir milletvekilinin bu yorumları yaparken daha dikkatli olması gerekmez mi?

”Facebook” hesabından devletinin kuruluş yıldönümü etkinlikleriyle ilgili kullandığı o iki kelimeyi, kendi fikridir/yorumudur diye geçiştirmek mümkün müdür?

Basına düşen haberlere göre Lefkoşa Milletvekili Doğuş Derya olduğu belirtilen kadın milletvekilinin aslında ‘ kendi face’ hesabından yapmış olduğu yorumları pek de yadırgamamak gerekir!

Çünkü kendisini ‘feminist’ olarak tanımlayan bu milletvekilinin 4 yıl önce, Ağustos 2013 tarihinde K.K.T.C Meclisinde devletinin anayasası gereğince yapması gereken yemini ‘erkek egemen’ bulduğu için reddettiği, K.K.T.C Meclisinde kendi vicdanına uygun olduğunu ifade ettiği aşağıdaki yemini yaptığı o tarihli basın haberlerinde mevcuttur:

“Kıbrıs ülkesinde yaşayan her bireyin; Dili, dini, ırkı, doğum yeri, sınıfı, yaşı, fiziksel durumu, cinsiyeti veya cinsel yönelimi dolayısıyla ayrımcılığa maruz kalmaması için çalışacağıma, emeğin sömürülmediği adil ve eşit bir düzen yaratmak için uğraşacağıma, çatışma ve şiddet kültürünün yerine barış ve uzlaşı değerlerinin yerleşmesi için çaba göstereceğime, demokrasi, sosyal hukuk devleti ilkeleri ve insan hak ve özgürlüklerine bağlı kalacağıma; federal bir Kıbrıs kurma ülküsünden vazgeçmeyeceğime insanlık onurum üzerine ant içerim.”(kendi vicdanına göre okuduğu ”Kıbrıs ülkesinde yaşayan her bireyin” (Sanki GKRY’de yaşayanların da temsilcisiymiş gibi kendi yemin metnini K.K.T.C meclisinde okuduktan sonra meclis sıraları karışmış, oturuma bir süre ara verilmiş ama daha sonra kürsüye gelen bu vekil; ‘bu vicdan meselesi ama’ yeminimi yapacağım diyerek, anayasaya uygun yemin metnini okumuştur.)

Aslında bu milletvekilinin 2013 Ağustosunda KKTC meclisinde okumuş olduğu kendi yemin metniyle, 14-15 Kasım 2017 tarihinde ‘facebook’ hesabındaki yorumları değerlendirildiğinde; temsil etmiş olduğu zihniyete uygun davrandığını ifade etmek doğru bir tespit olacaktır.

Çünkü bu zihniyetin ruhani lideri de; önce Başbakan, sonrasında K.K.T.C Cumhurbaşkanı olduğu süreçlerde ama özellikle ”Annan Planının” Kıbrıs Türk Halkına kabul ettirilebilmek adına onca vaatlerde bulunulduğu o dönemde:

”Egemenlik uğruna ölünecek Leyla değildir” derken; adadaki çözüm için ”Tek egemenlik, Tek Kimlik, Tek halk” dayatmasını yapan Rum lideriyle birlikte ”Birleşik Kıbrıs’ı” hedeflememiş miydi?

Ancak günümüzde Kıbrıs müzakerelerinin sonucu ortadadır.

İktidarlar, siyasiler gelip geçicidir. Önemli olan Kıbrıs Türk Halkının adadaki geleceğiyle ilgili ne karar vereceği önemlidir.

K.K.T.C’de 7 Ocak 2018’de erken seçim vardır. Adanın yarı buçuğunu temsil eden GKRY’de de Şubat 2018’de başkanlık seçimi yapılacaktır.

Dolayısıyla seçim zamanı yaklaştıkça iç siyasete, oy çevrelerine odaklı benzer söylemler yapılacaktır, bundan önce de yapılmıştır…

Tabii ki, dilin kemiği yoktur!

Ama toplumun böylesine büyük bir coşkuyu yaşandığı özel bir günde yapılan bu yorumlar/söylemler o gazi topraklarda yaşayan vatandaşlarımızın ahir çoğunluğunu üzdüğü gibi Kıbrıs konusunun hassasiyetini bilen yurttaşlarımızı da çok üzmüştür.

Temennimiz; muhalefette de olsa bu zihniyet temsilcilerinin de, kamuoyuna yapmış oldukları açıklamalarına dikkat etmeleridir.

Neredeyse yarım asırdan fazla Kıbrıs’ta çözümü engelleyen Rum tarafıyla ”federal bir Kıbrıs kurma ülküsünden” vazgeçmeyenler:

Gündeme yönelik değerlendirmeleri, çözüme odaklı kimi önerileri;  ”Bazı horozlar kendi öttü diye güneş doğdu zannediyor” diyerek küçümseyebilirler!

Ancak onlarda, ”Federal Birleşik Kıbrıs” hayalini kurarlarken; ”Olmayacak duaya şimdiden âmin dememelidirler”

 

 

Güzelin En Güzel Yanı

İki gün üstüste iki programa katıldım.

İyi ki de katılmışım.

Birincisi İstanbul Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesinde müzikli oyun “Bırak Bizim Şarkımızı Çalıyorlar”  gala gösteriminde konuk idim. ikincisi de Edebiyat, Sanat, Kültür Araştırmaları Derneği ESKADER’in  İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı’yla beraber Fatih Ali Emiri Kültür Merkezinde düzenlediği tuluat geleneğinin Türk Tiyatrosundaki son temsilcisi Zihni Göktay’a Saygı etkinliğinde bulundum.

Sanatçılar şöhret sahibi olurlar ama öyle sanıldığı ve magazin medyasında gibi görkemli bir hayatları yoktur. Önemli bir kısmı geçim sıkıntısı çeker; kıt kanaat geçinirler, sağlık sorunları vardır, kıskançlığın girdabındadırlar, dostluk tercihlerindeki algıları zaman zaman onları yanıltabiliyor. Yani tek kelime insanlarımız, aydınlarımız ve toplumumuz nasıl ise sanatçılarımız da öyledir.

“Sahnenin Nefesi”

Zihni Göktay Beşiktaş-Porto karşılaşmasını hesap etmeyince  Kadıköy’den Ali Emiri’ye ancak 15 dakika önce gelebildi. Oysa Zihni Göktay usta ile sohbet etmek, resim çektirmek, röportaj yapmak, tanışmak için bekleyenler vardı. Fatih’ten mahalle ve okul arkadaşı Diş Hekimi. Münir Bey de öyle. Zihni Göktay gelince hemen sarmaş dolaş oldular. Konukları ESKADER Başkanı Öykü yazarı Şerif Aydemir, Cengiz Orakçı ve İsmail Atakan Çetiner karşıladı. VİP Odasında bile sohbet etmeden salona geçildi. Yani program tam zamanında başladı.

Programı Şair Cengizhan Orakçı sundu programı. Önce Zihni Göktay’ı tanıtan “Sahnenin Nefesi” adlı bir film izledik. Böylesi etkinliklerde görsel malzemelerin kullanılması daha kalıcı oluyor. Bu da öyle oldu.

Yerli eseri savunan, bunun bir fazilet olduğunu belirten Şehir Tiyatroları Müdürü Salih Efilioğlu’nun yönettiği oturumda ise Zihni Göktay’ın sahne arkadaşları konuştu. Aynı sahneyi paylaşan sanatçı arkadaşları Hikmet Körmükçü ve Selma Karahan Kutluğ, Zihni Göktay ustayı anlattılar. Sonra kızı Zeynep Göktay Dilbaz ile damadı Uğur Dilbaz babası hakkında bilgi verdiler. Mutlu bir aile doğrusu.

Kızına göre; Zihni Göktay çocuğuna hep destek olmuş, ama hayatına hiç müdahale etmemiş. Öyleki meslek ve arkadaş seçimi, okuduğu dergilere kadar hep öyle devam etmiş. Harçlığını bile zarf içinde sunarmış. Ağabeyi geceye gelememişti.

Lüks Hayat ve Cibali Karakolu’ndaki Kim?

Zihni Göktay sahneyi bildiği için seyyar mikrofonu eline aldı. Medya mensupları da hemen mikrofonlarını eline sıkıştırdılar. Zihni Göktay bu haliyle kendisini her gittiği kasabada konuşan politikacılara benzetti. Çünkü tiyatro sahnesinde mikrofonlar gizliydi, görünmesi çok zordu. Tam bir halk adamı Zihni Göktay;

-Ben doğma büyüme Fatihliyim. Babam da amatör tiyatro oynardı. Meslek seçiminde bana katkı verdi. Eminönü Halkevinde sahneye çıktım. Sonra imtihanlara girerek Şehir Tiyatrosuna geçtim. Belediye başkanlığı seçimi dolayısıyla artırılan sanatçı kadrosuna şansım yaver gitti altı ay sonra girdim. Oysa bu süre yıllar alabiliyordu. Muhsin Ertuğrul ve Vasfı Rıza Zobu’nun talebesi oldum. Bu benim kariyerimde bir milattır. Öyle ki idealimdeki Lüks Hayat ve Cibali Karakolu’nda da oynamak benim için bir ayrıcalık oldu. Bunu hep istedim ve kısmet oldu yaptım. Öyle kahve, gezme falan bilmem. Evden tiyatroya, tiyatrodan eve gider gelirim. Tatilde de Cunta’daki yazlıktayımdır.

En Önde Oturan Hanım Seyircinin Telefonu Çalıyor!

Zihni Göktay esasında özet bir konuşma yaptı. Teknik özürlü olduğunu, bilgisayarı değil, Leyla Sayar’ı bildiğini, hiç akıllı (cep)telefon kullanmadığını ve beceremediğini, sürücü ehliyeti olmadığını, hayatının bu tarafını 40 yıllık eşi Sevinç Hanımın organize ettiğini, ilaçlarını ve suyunu verdiğini, gideceği yere kadar kendisine şoförlük yaptığını, bu defa da öyle olduğunu anlattı.

Bugüne kadar 80 kadar tiyatro eserinde oynayan, tiyatroyu bir disiplin olarak gören Sanatçı Zihni Göktay  halk otobüslerinde, metroda, tramvayda, vapurda seyahat edebiliyor, sokakta yalnız dolaşabiliyor, kendisine sorulanlara cevap verebiliyor, dik dik bakıp süzenlere ise üzülüyor. “Keşke bir şeyler sorsalar da cevaplasam” diyor. Hayatına arkadaşı Kemal Sunal’ın etkili olduğunu, sahneden ancak geçinebilecek kadar para kazanıldığını hatırlatarak, teklifi üzerine zamanın elverdiği ölçüde sinema filmi ve dizilerde de oynadığını anlattı. Sahne ile bir hatırası da şöyle;

-Oyunun bir sahnesinde cep telefonuyla birini arayacağım. Cebimden çıkardığım cep telefonun düğmesine basar gibi yaptım. Tam bu sırada ön sırada oturan bir hanımın cep telefonu çaldı. Kadıncağız üzüldü. Kızardı. Çantasından telefonunu çıkarıp bir türlü kapatamıyor da. Dedim ki “Hanımefendi kusura bakmayın, yanlışlıkla sizi aramışım”. Bütün salon kahkahaya boğuldu. Olay da unutuldu.

72 yaşındaki Sanatçı Zihni Göktay;  halen Hisse-i Şayia adlı Bir Evlilik Komedisi’nde sahneye çıkıyor. Saygı Gecesine Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Süha Uygur ile yan yana oturduk. Konuşmasını  yaptıktan sonra Üsküdar Şehir Tiyatrosunda sahneye konulacak yeni bir eserin provaları yapılıyormuş, oraya yetişmek üzere erken çıktı. Orada öğrendim ki Sayın Süha Uygur, hemşehrim Kilisli sanatçı, duayen tiyatrocu, rahmetli Nejat Uygur’un oğluymuş. Sevindim.

Biraz sohbet ettik. Galasına katıldığım “Bak Bizim Şarkımız Çalıyorlar” u sahneye koymasından dolayı teşekkür ettim. Dedim ki “Sokaktaki insanların yüzüne bir bakın bütün suratlar asık, yorgun ve usanmış bir halde. Hiç yüzü gülen yok, tebessüm eden bir insan yok, ıslık çalan bile yok. Bu eser bana müziği ve mizahı hatırlattı. İyi etmişsiniz halkın motivasyonunu yükselttiniz. Artık müzikaller çok azaldı, adeta kayboldu.” Süha Uygur’un cevabından gözlerimin içi güldü “İki müzikal daha sahneye koyacağız. Çalışmalarımız devam ediyor.”

90 Yaşında Bir Amerikalı

Benim 1960’lı yılların üniversite gençliği kuşağım sinema ve tiyatrolarda çok müzikal izlemiştir. Her ne ise; gelelim “Bak Bizim Şarkımızı Çalıyorlar” adlı müzikale. Süha Uygur şehir tiyatrolarının her gece insanların ruhuna hassasiyet ile dokunmaya devam edeceğini belirtiyor, tiyatro ateşinin bizleri her zaman aydınlatacağını savunarak “Yaşasın Tiyatro” diyor. Eyivallah.

Müzikli “Oyun Bak Bizim Şarkımızı Çalıyorlar”90yaşındaki Amerikalı Yahudi Yazar MervinNeılSimon’un (1927-Newyork).Dünyada en fazla ödülü olan yazar NeılSimon 33 tiyatro eseri, sinema ve televizyonlar için de 27 senaryo yazmış. Oyunlarında  orta direk insanların  günlük hayatlarındaki çelişkileri ve kadın-erkek ilişkilerini mizahi olarak ele almış.

Gençliğimizde Emek, Yeni Melek, Atlas’taki sinema filmlerinden tanıdığımız Amerikalı komedyenler Jackie Gleason(1916-1987) ve Jerry Lewis(1926-2017) için de komedi metinleri kaleme almış. Dünyada tanınan, eserleri tercüme edilen Neıl Simon gençliğinde orduya katılmış. Daha sonra üniversite eğitimi görmüş. 1960 yıllardan sonra dünya çapında üne kavuşmuş. Üçleme olarak hatıralarıyla örtüştürerek kaleme aldığı İlk Gençliğim ve Askerliğim İstanbul Belediyesi Şehir, Ver Elini Brodway ise Kenter tiyatrosunda sahnelenmişti. Dormen Tiyatrosu da  ilk oyunu olarak  Borusunu Öttüren isimlini eseri sahneye koymuştur(1968).  Nedim Saban Tiyatrosu’nda ise Macide Tanır (1922-2013)NeılSimon’un Müziksiz Evin Konukları(1992) ile son kez sahne almıştı. Bu yılları hatırlayan sanat sevenler yine NeılSimon’un  Bir Garip Çift ve Çıplak Ayak oyunuyla Müşfik Kenter, Metin Serezli, Cihan Ünal, Çetin Tekindor, Nisa Serezli ve Göksel Kortay’ı şöhrete itmiştir. Bunları şunun için hatırlattım NeılSimon maruf biri, eserleri alaka ile takip edilen, dikkat çeken bir yazar.

Hayatın Yerellikle Örtüşmesi

Bak Bizim Şarkımızı Çalıyorlar da bundan nasibini almış. Oyuncu tespiti tam yerli yerine oturmuş. Tiyatroda beşinci sıradan, ilk defa izlediğim Özge Özder muhteşem bir oyun sergiliyor. Bir sanatçı ancak bu kadar başarılı olabilir. Ali Mert Yavuzcan’ı da çok sevdim. Dansçılar Evrim Artut, Müge Gülgün, Çağrı Büyüksayar ve Köksal Ünal da başarılı oyuncular. Orkestra nefeslerimizi kesti.

Sadece başarılı olanlar bunlar mı? Elbette ki hayır. Müzik, dramaturg düzenleme, koreograf, sahne, aksesuar, kostüm, ışık, grafik ve efekt tasarımı ne kadar çok alkışlansa yeridir. Ben ve eşim çok keyif aldık.

Gala gecesi tiyatro salonu labalep doluydu. Öyle ki merdiven kenarlarına bile sandalyeler konmuştu. Yeşim Gökçe’nin tercüme ettiği, Ersin Umutlu’nun yönetmenliğini yaptığı iki perdelik ve 2 buçuk saatlik Bak Bizim Şarkımızı Çalıyorlar’ın ikinci bölümünde hemen yanımdaki ve önümde sıradan eksilmeler oldu. Hayret ettim. Kendime göre cevap bulmaya çalıştım. Acaba bir zaruret ve tesadüf müydü, yoksa  bu eser her yaş ve kültür grubuna göre değil miydi? Eski sevgilisi Sonya’yı bestekar Vernon’a kaptıran Leonve merakları mı bazı seyircileri rahatsız etmişti? 1968 kuşağı Avrupa ve Türkiye’de başkaldırmaya kıpırdanırken, Amerika’da kadın-erkek birlikte yaşamanın kapısını aralanmıştı. Ancak bu moda neredeyse yarım asır sonra günümüzde,gündeme giriyordu. Bu mu itiverdi bazı izleyicileri salonu terke?! Oysa Sadık Şendil’in(1913-1986) Yedi Kocalı Hürmüz ve Kanlı Nigar’ı toplumda bir reaksiyon gözlenmedi. Peki bunu nasıl izah edebiliriz?

Ya Seansların, Ya Tiyatro Binalarının Sayısı

Belki de şöyledir? Dünyanın en güzel vücuduna sahip, yüzü, gözü, kolu ve bacağına, hatta göğüslerine sahip kişilerin bu uzuvlarını ayrı ayrı toplayıp birine giydirirseniz sanırım dünyanın en güzel adamı değil de, en garip insanı ortaya çıkardı. Söz konusu görsellik kaybolurdu. Hep güzel olan ile birlikte galiba yerellikle örtüşen ve aykırılığı ile de olsa dikkat çeken bir kompozisyon da gerekiyor.

Şehir Tiyatroları kültür, sanat ve sanatçı karşıtlarına rağmen dolup taşıyor. Bu moralimizi yükseltip, motivasyonumuzu artırıyor. Emekçilerini kutlarım. Ancak ne zaman bir tiyatro oyununu izlemek istesem, “biletler tükendi, ay başında gelin”  cevabı ile karşılaşıyorum. Ay başında da gidiyorum yanıt değişmiyor. İnternetten de düşmüyor zaten, hastane randevuları gibi. Kadıköy’de Şahane Züğürtler için gişe memuresi beni tanıdı artık “yok dedik ya” anlamında kaşlarını bile çatıyor. Ne var ki sanatseverler bu tavırlara üzülmüyor. Peki ne olacak şimdi? Ya tiyatro seansları, ya da tiyatro binalarının sayısı artırılacak. Yaşasın Tiyatro!

 

 

Beka Dedikleri Şey!

Uzun süredir birilerinin ağzında sakız olmuş bir “beka” sözcüğü var. Nedir bu beka kelimesinin anlamı diye bakınca;“kalıcılık, ölümsüzlük, ölmezlik, devamlılık, evvelki hal üzerine kalma, daim ve sabit kalma”yı görüyorsunuz.

Türk Milleti için devlet ve millet varlığının, ölümsüz olması bir ideal ve hedef olarak daima halkın önüne konmuştur. Bu sebeple Türk Milletinin her ferdi kendi yaşamını önemsediği kadar milletin ve devletin varlığını da önemser. Hatta devletin ve milletin kalıcılığı birçoğumuzda her şeyin önünde yer alır.

“Devlet-i Ebed Müddet” kavramı bu anlayışın bir dışa vurumudur. Ya da halk arasında çok sık kullanılan “ya devlet başa ya kuzgun leşe” deyimi, devlet ve millet varlığının ne kadar önemli olduğunu anlatır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Yarım asrı geçen ömrüm süresince, en çok duyduğum sözcüklerden biri bu “beka” kelimesidir. Okulda, camide, kışlada, siyasette, çarşıda, kahvede herkesin ağzında adeta sakız olmuştur.

Onca siyasetçi, asker ve bürokrat gördüm hep “beka” deyip durdular!

İnsan ister istemez soruyor ve sorguluyor; bu beka sorunu kıyamete kadar mı, sürecek diye?

Dış dünyada herkesin düşman, içeride hainin dolu olduğunu, beceriksizler ve kifayetsizlerin etkili bulunduğunu anladık ama Nasreddin Hoca’nın dediği gibi “hırsızın hiç mi, suçu yok?” misali, bunu diyenlerin ve gerekli tedbirleri al(a)mayanların bir sorumluluğu yok mu?

Kimse çıkıp demiyor ki; bu beka sorununun oluşmasında kimin veya kimlerin payı var? Yoksa “beka” topunu oraya buraya atmanın kimseye ve özellikle de “beka sorunu”nun ortadan kalkışına hiç bir faydası yok.

Biz ömrümüz boyunca “beka sorunu” ile yaşadık. Doğrudur, dünyevi şartlar nedeni ile kendiliğinden doğan bir beka sorunumuz vardır. Ancak bunu hafifletmek veya ağırlaştırmak bizlerin elindedir.

Eğer bugün bekamızı tehdit eden sorunlarımız ağırlaşmışsa, bunun altında bizi yönetenlerin vizyonsuzluğu, misyonsuzluğu, yanardöner söylemleri, politika bilmezliği, şuursuzluğu ve hatta ihanete uzanan davranışları vardır.

Benim gibi binlerce insan, Türkiye’yi beka sorununa iten uygulamalar hakkında yıllardır yazarak, çizerek, anlatarak uyarılar yapıyor. Bunları dinlemeyenlerin bugün kalkıp “beka” diye sızlanmaları hiç inandırıcı değildir.

Yapamıyorsunuz, yönetemiyorsunuz yada yapmak istemiyorsunuz ama “yumurta kapıya gelince” dönüp saf ve temiz insanlara “beka” diye sızlanıp, ağlıyorsunuz…

Türkiye’nin bugün ağır bir “beka” sorunu vardır ama bizim bu noktaya gelmemize sebep olanlarda vardır. Onlar kendi“beka”larını Türkiye’nin bekası olarak görür hale gelmişlerdir. Bizi onların şahsi bekaları ilgilendirmez. Biz devletin ve milletin bekasına bakarız. Onların kendi bekalarını kurtarmak için koskoca bir devletin ve milletin bekasını tehlikeye atmalarına ne gönlümüz ne de vicdanımız el verir.

Türk insanı, yıllardır bu konuda aldatılmakta ve kandırılmaktadır. “Devletin ve milletin bekası tehlikededir” diyenlerin bu memlekete neler yaptıklarına, koltuklarına yapıştıklarına ve nasıl zenginleştiklerine bir bakın, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.

Onun için gelin bu “beka istismarcıları”ndan kurtulalım! Türk Miletinin, devletinin ve kendisinin bekasını koruyacak gücü ve kudreti vardır. Yeter ki; milletin ve devletin bekasını tehlikeye sokanların gerçek yüzünü görelim ve anlayalım…

 

 

Sessizlik Sürecinde Kim Uyudu

0

Ahmet TAKAN

Durun hele 1 dakika! Azıcık sakin olun… Bağırıp çağırmadan önce yavaş yavaş 9’a kadar bir sayın… Tamam, NATO skandalı hepimizin canını çok sıktı. Millî onurumuzu rencide etti. Tepki göstermeyecek miyiz? Elbette, karşılığını en ağır ve hak ettikleri şekliyle vereceğiz. Vermeliyiz de!

Ancak, doğru soruları sorup doğru cevapları da arayacağız. Skandalın zamanlaması manidar değil mi? ATATÜRK ile R. Erdoğan’ın isimlerinin yan yana getirilmesi manidar değil mi?

Skandalla ilgili bu 2 ana eksendeki soruların yanıtlarını aramadan önce sizleri fazla askeri terimlere boğmadan bazı teknik bilgileri aktarmak isterim;

NATO’nun Norveç’te Müşterek Harp Merkezi’nde düzenlediği “Trident Javelin-2017” tatbikatı bir siber tatbikat.. Yani, katılımcı ülkelerin gönderdiği askerler oralarda dağda bayırda koşuşturup mermiler atmıyorlar. Yani, her şey daha önce kurgulanmış senaryolar üzerinden bilgisayar ortamında gerçekleşiyor. Tatbikatın gerçekleştiği zaman dilimi ise (buraya çok dikkat) 8-17 Kasım…

NATO bu siber tatbikatları yıllardır gerçekleştiriyor. Bunun klasik bir formatı  var. Tatbikatlara katılan ülkelerde bu formata aynen riayet etmek zorundalar. İstisnası falan da asla söz konusu olamıyor. Bu tip siber tatbikatların minimum 3 aylık bir ön hazırlık süreci oluyor. Kaba hatları ile şöyle;

* Önce taslak senaryo hazırlanır.

* Bu senaryo Brüksel’de tartışılır.

* Bu aşamaların ardından katılımcı ülkelerin karargâhlarına sunulur.

* Katılımcı ülkeler kendi içinde senaryoyu inceleyip tartışırken diğer taraftan tatbikata gönderilecek askerlerin seçimi için de çalışmalar başlar.

* Tatbikat senaryoları ülkelerin onay aşamasındayken “sessizlik süreci” diye işleyen bir süreç vardır. Senaryo “sessizlik süreci”ne sunulur. Bu süreç içinde herhangi bir ülkeden itiraz gelmez ise senaryo aynen kabul olunur. Eğer bir ülke bile “sessizlik süreci”nde itiraz ederse yenilenir. Bir daha “sessizlik sürecine” sunulur. Yeni bir itiraz daha gelmez ise aynen kabul görür. Yani, bu tatbikat senaryolarını hayata geçirmek öyle sıradan bir iş, “yaptım oldu”, “aa! biz yeni burada gördük” kabilinden işler değildir.

* Senaryoların onayından sonra da çalışmalar çok titiz bir şekilde yürütülür. Tatbikatın gerçekleşeceği tarihe kadar seçilen askerlerin içinde öncü bir grup harekât merkezine giderek ön toplantılar yapılır. Bu toplantılar da tatbikattan bir gün önce gerçekleşmez. Tüm detaylar en ince ayrıntısına kadar tekrar tekrar masaya yatırılır. Bunun da uzun sayılabilecek bir süreci vardır.

Bu teknik detayları çok iyi bilen bir Ankara gazetecisi olarak Norveç’te ortaya çıkan kahpeliğin ardından kafamda bazı kuşkular belirdi. R. Erdoğan’ın Zarrab  dosyası ete kemiğe bürünmesiyle birlikte yardımcısı Doktor Devlet Bahçeli ile birlikte girdiği millî maç havası… Ve 10 Kasım 2017 saat 9’u 5 geçtikten sonra birden bire en keskin ATATÜRKÇÜ ve Türkçü olması.. Norveç’teki kahpeliğin patlamasının ardından da, tatbikat senaryosunun havuz medyası tarafından Türkiye’nin Rusya’dan alacağı S-400’lere karşı bir tehdit hatta, NATO’nun Türkiye’yi işgal planı olarak bir algı operasyonuna girişilmesi. Durun… Hemen bana saydırmaya başlamayın. Neden, algı operasyonu diyorum? Lütfen, yukarıda sıraladığım teknik prosedüre bir daha bakın. Tamam, bu rezaleti ortaya çıkaran subaylarımızın hepsinin alnından teker teker öpelim. Ancaak!.. Gerçekten Türkiye’yi işgal senaryosu varsa; bu kadar sıraladığım evreler sırasında bunu TSK karargâhında anlayacak kavrayacak, itiraz edecek tek bir Türk subayı yok muydu?.. Orada ilk defa gördüler diye bir şey söz konusu olabilir mi?.. Hazırlık evresinde senaryoyu  Genelkurmay karargâhında inceleyen subaylarımıza hain mi diyeceğiz?.. Bilerek göz yumdular mı diyeceğiz. Böyle bir şey olabilir mi?.. Bir de, Erdoğan hakkında sahte hesap açan kişinin Türk kökenli bir Norveç subayı (söz konusu subay ordudan atıldı) olduğu ortaya çıktı… İktidar çevreleri hain FETÖ parmağına ısrarla işaret ediyor. Tam bu noktada kafalar iyice karışıyor. Neden bu kahpenin geçmişi kimliği ile birlikte açıklanmıyor?.. Genelkurmay karargâhında bilgisine başvurduğum kaynaklar bu kişininKürt kökenli olduğuna dikkat çekiyor. Buranın altını çizmemdeki tek gaye; Norveç, Türkiye’den kaçan PKK’lıların önemli bir sığınma limanı ve hamisi olmasındandır. Güya insan hakları söz konusu olduğunda Norveç bunların PKK’lı teröristler olduğunu saklar hep, dünya platformuna Türkiye’de mağdur olmuş zulme uğrayan Türk vatandaşları olarak gösterir. Yok, eğer bu Türkiye’den giden ve daha sonra Norveç vatandaşlığına geçen eski bir Türk subay ise durum daha da vahim demektir. Çünkü, her ne olursa olsun NATO burada Genelkurmay’dan klerans (clearance) ister. Genelkurmay bu onayı vermeden emekli veya istifa ile de olsa NATO o askeri kendi bünyesinde işe başlatmaz.

Tatbikatın gerçekleştiği tarih 8-17 Kasım.Bizim de önce Erdoğan’ın açıklaması ile haberdar olduğumuz vakit ise tatbikatın son günü 17 Kasım. Bu düşmanlık görüldü de neden o güne kadar beklendi diye sormak hakkımız değil mi?

Karanlık noktaları çok olan, zamanlaması Türkiye’de iktidarın kendi içinde bile hayretle karşılanan ATATÜRK’çülük manevrası ile denk düşen bir olayla karşı karşıyayız. ATATÜRK ve R. Erdoğan… Kıyısından bile aynı kefeye konulabilinir mi?.. Türk milliyetçilerine düşen görev; çok çabuk gaza gelip tribün amigolarının tezahüratlarına iştirak etmek değil… Türkiye’yi yeni bataklıklara sürükleyecek hesaplı/hesapsız yeni maceralara karşı sağduyulu bir duruş sergilemek ve gerçeklerin ortaya çıkması için çaba harcamaktır. İçeride düşman kamplar yaratarak 15 yıldır oy devşirip iktidarda kalan AKP zihniyetinin Türkiye sınırlarında sermayesi tükendi mi ki, Haçlı seferlerinin simgesi Papa’nın heykeli altında Hristiyan anayasasına imza attıklarını unutturup Batı’ya karşı düşman cephesi açıyorlar?

Eğri oturup doğru konuşalım!

 

 

Reza’letin İkinci Perdesi

“17 Aralık’ta en büyük tuzaklarından biri kuruldu. Bu başarısız olunca aynısını ABD’de kurdular.” Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan söyledi bu sözü.

Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ da benzeri yorumda bulunmuştu. “Reza Zarrab davası Türkiye’ye dönük açık bir kumpastır. Bu dava siyasi bir davadır, hukuksal hiçbir altyapısı ve dayanağı yoktur. FETÖ terör örgütünün 17-25 Aralık sürecinde Türkiye’de yapmak isteyip de başaramadığı, başarısız hukuk darbesi girişiminin ABD üzerinden Türkiye’ye karşı yürütülmesinden başka bir şey değildir” dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Nauert’in bu iddialara ilişkin cevabı “aynı şarkı, aynı dans,” ABD’nin darbe planı yaptığı iddiası gülünç. Bence kendileri de bunun farkındalar” şeklinde oldu.

Bu noktaya gelmeden önce yaşananlar, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar gidip gidip ABD’den Zarrab’ın Türkiye’ye iadesini istediler. Olmadı ABD’ye bu konuda iki tane nota verdiler.

Ak Parti kanadının endişesinin telaşa döndüğünü gösteren bu beyan ve tavırlar bir fırtınanın çok yaklaştığını göstermekte.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu bu telaşın sebebini şöyle açıklıyor: “Rıza Sarraf suç ortağı da onun için. Akılları olsaydı, devleti iyi yönetselerdi İran’ın yaptığını yaparlardı. İran Babek Zencani’yi yargıladı. Biz dosyanın üstünü kapattık. ‘Bu bir milli davadır’ diyorlar. Yolsuzluğun millisi olur mu?”

İYİ Parti lideri Meral Akşener ise Erdoğan ve AKP’nin bekası ile Türkiye’nin bekasının aynileştirilmesi için çalışıldığına dikkat çekti. Akşener, “önemli olan Türkiye’nin burada kumar masasına konulmaması” dedi.

İYİ Parti Genel Sekreteri Aytun Çıray da parti adına yaptığı açıklamada “Zarrab gibi uluslararası bir kaçakçıya ülkenin haysiyetini teslim etmeyiz. Zarrab Türkiye’nin millî meselesi değildir. İYİ Parti millî dış politikanın seçimlere endeksli bir iç politika aracı olmasına izin vermeyecektir” dedi.

******************************

Rüşvet ve Yolsuzluk Cezalandırılsa İdi…

Zarrab’ın asıl suçu, ABD’nin isteği ile Birleşmiş Milletler’in İran’a uyguladığı ambargoyu delmek. Zarrab İran ambargosunu, Türkiye’de kurduğu şirketler vasıtasıyla deldi. AKP yönetimi buna göz yummakla kalmadı ve dosyaya göre başta Halk Bankası olmak üzere 6 Türk bankasını bu iş için kullandı.

Bu bankalara verilecek cezalar Türk ekonomisini etkileyecek büyüklükte rakamlara erişebilir.

Zarrab meselesinin ikinci boyutu rüşvet ve yolsuzluklarla ilgili. Türkiye Zarrab’la işbirliği yaparken bir takım hukuksuzluklar da oldu. 17/25 Aralık soruşturmalarında Zarrab’ın rüşvet verdiği 4 bakanın tapeleri, çikolata ve elbise kutularında gönderilen rüşvetlerin belgeleri, 700 bin TL’lik rüşvet saat ve Halk Bankası Genel Müdürünün evinde ayakkabı kutularında bulunan milyon dolarların kayıtları ortalığa saçıldığı halde kimse cezalandırılmadı.

Rüşvet ve yolsuzluk kısmı ABD’yi doğrudan ilgilendirmiyor olabilir. Ancak dava sürecinde Zarrab’ın itirafçı olduğu ve O’nun ifadelerinin neticesinde 17-25 Aralık dosyalarının uluslararası mahkemelere taşınabileceği ihtimali Türkiye’yi yönetenlerin uykusunu kaçırıyor.

17/25 Aralık soruşturmaların açan FETÖ’cü hâkim ve savcıların niyeti “bürokratik bir darbe” bile olsa, rüşvet ve yolsuzluk suçlarını işleyenlerin üzerine gidilmeliydi. Bu yapılmadı.

Oysa İran çok akıllıca davranıp, Zarrab’ın İran’daki ortağı Babek Zencani’yi yargılayıp cezalandırarak devlet olarak işin içinden sıyrıldı.

Biz de Zarrab’ı yargılayıp hapse koysaydık, bugün en azından ABD’lilerin elinde itirafçı olup başımıza iş açamayacaktı.

******************************

Siyasi Dava, Sahte Delil, Kumpas

Okuyacağınız şu sözlerin hemen hemen aynılarının önce Ergenekon ve Balyoz sanıkları, sonra FETÖ‘den yargılanan sanıklar tarafından kullanıldığını hatırlayacaksınız.

İlginç olan bu cümlelerin Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ tarafından ABD’de yargılaması devam eden Zarrab dosyası hakkında kullanılmış olmasıdır.

“Bu dava siyasidir, hukuki dayanaktan yoksundur. (Türkiye’ye) karşı bir kumpas davasıdır. Davanın sanıkları üzerinde yargılamayı yapanlar baskı uygulamaktalar. Onlar rehin durumda adeta. ‘Şu ifadeyi kabul ederseniz, şu kadar ceza ile kurtulursunuz.’ (Türkiye’yi) suçlayan, (Türkiye’nin) aleyhinde karar çıkmasına yardımcı olacak iftiralarda bulunmaya zorluyorlar.

(Türkiye) aleyhinde yapılan bu kumpasta hukuka uygun bir delil yoktur ellerinde. Böyle bir şeyin aslı zaten yok. Bu davada kullandıkları veriler, sözde deliller, nasıl elde edildi? Nerede elde edildi, kimden nasıl elde ettiniz? Bunların aslı mı var, kopyası mı var? Bunların oluşturulması süreçlerinde katkınız var mı, yok mu? Varsa elinizde ne var? (Türkiye’deki) belgelerle ilgili (FBI) bunu neye göre teyit etti? Bir belge var da ona göre mi teyit etti? (FBI ajanının) teyidinin bir kıymeti var mı? Yok. Bu oluşturulmuş şeyleri oluşturanlardan mı aldı? Bunların hepsi ortaya çıkacaktır. Bu (Türkiye’ye) dönük yeni bir kumpastır.”

Bozdağ’ın ifadesindeki parantez içine aldığım Türkiye kelimelerinin yerine “müvekkilim“, FBI yerine MİT veya Emniyet kelimelerini koyunuz, Ergenekon-Balyoz davaları ile FETÖ davaları sanıklarının avukatlarının savunmalarının aynı olduğunu göreceksiniz.

Ergenekon ve Balyoz davalarının hukuki değil siyasi olduğu, delillerin sahte ve davaların kumpas olduğu kesinleşti.

FETÖ davalarında FETÖ ile mücadeleyi hukuk dışı gösterebilecek yanlışlar yapıldığı, “at izinin it izine karıştırıldığı” eleştirilerini de biliyorsunuz. Özellikle “ByLock” konusu delillerin hukuka uygun elde edilmesi ilkesi açısından tartışılıyor.

ABD hukuk sistemi siyasetten bu boyutta etkilenir mi bilemiyorum.

Ancak Zarrab dosyasında da bu safhada elde edilen delillerin hukuka uygun olup olmadığı konusu önem kazanıyor.

Yeniçağ’da Ahmet Takan‘ın yazdığı gibi “normal koşullarda ABD savcılığı onları elde etmediği için kullanamaz. Hukuken baktığınızda nasıl kullanıyor? Zarrab eğer itirafçı olarak söylediyse delildir bunlar.

Zarrab’ın yargılandığı davada sanık olmaktan çıkarıldığına ve savcı tanığı statüsüne geçirildiğine göre (bizdeki FETÖ davalarında sıkça rastladığımız gibi) “etkin pişmanlık” benzeri hükümlerden yararlandığı ve itirafçı olduğu anlaşılıyor.

Mart ayında yazdığım Reza’let başlıklı yazımda söylediğimi tekrar ediyorum:

“ABD’li savcının elinde, Zarrab’ın itiraflarıyla desteklenecek, Recep Tayyip Erdoğan ve Türkiye’yi zor durumda bırakacak çok ve önemli belgeler olduğu kanaatindeyim.

ABD’nin Zarrab’ın itiraflarını kullanarak Türkiye’yi, tıpkı İran’a yapıldığı gibi, çok ağır tavizlerin isteneceği bir pazarlık masasına oturtma niyetinde olduğu görülüyor.”

Tayyip Erdoğan’ın önüne koyacakları “Türkiye’den istenecek taviz listesinde” olabilecekleri düşünüyorum.

Ülkem adına endişeleniyorum.

 

 

Hüsn ü Aşk

0

Şeyh Galib’in yazdığı Hüsn ü Aşk isimli eser, tasavvufî bir hikâyedir. Sembollerden faydalanarak tasavvufta seyr-ü sülûk’u1 anlatır. Hüsn ü Aşk’ta birinci sembol Hüsn, sevileni yâni mutlak güzelliği, olan Aşk ise seveni yâni dervişi, / mânevî yolcuyu temsil eder. Diğer semboller ise şöyledir: ‘terbiye okulu‘ olarak ifâde edebileceğimiz  Mekteb-i edeb: dergâh2 ; Munlâ-yı Cünûn: mürşid3; Suhan: aracı / yardımcı; Gayret: bildiğimiz gayret / başarmak için sarfedilen çaba, verilen mücâdele; ismet: dürüstlük; Kalb kalesi: gönül; yoldaki olaylar, felaketler ve gam harabeleri: tahammül; Hûş-Rübâ: aklı çelen nefs4 denilen kavramları temsil ederler.

Benî Muhabbet (sevgi oğulları) adındaki Arap kabilesinin büyüklerinden birinin oğlu; başka bir kabilenin büyüklerinden birinin de kızı olur. Erkeğe ‘Aşk‘, kıza da ‘Hüsn‘ adı verilir. Gençler, Edeb denen okulda Munlâ-yı Cünûn adındaki hocadan ders okudukları sırada birbirlerine âşık olurlar. Bazen içinde Feyz havuzu bulunan Ma’nâ isimli gezinti yerinde buluşmaktadırlar. Buranın görevlisi olan Suhan, bilgili ve yol gösteren bir ihtiyardır.

Kabilede ‘Hayret‘ adlı biri, iki sevgilinin bir arada bulunmasına engel olunca birbirinden ayrılan âşıklar Suhan vasıtasıyla mektuplaşırlar. Aşk’ın Gayret adlı bir lalası, Hüsn’ün de İsmet adlı bir dadısı vardır. Aşk, Gayret’in de yardımıyla Hüsn’ü istemeye gider.

Fakat, kabile büyükleri, Kalb ülkesine gidip oradaki kimyayı getirmedikçe Hüsn’ü vermeyeceklerini söylerler. O da bunun üzerine Gayret’le yola koyulur. Yolda içine düştükleri derin bir kuyuda karşılaştıkları bir cadı bunları hapseder. Bu sırada Suhan yetişir ve kuyu dibinde İsm-i A’zam (Allanın en büyük adı) yazılı ipe sarılıp kurtulmalarını söyler. Buradan kurtulduktan sonra yolları Gam harabelerine uğrar.

Kış mevsiminin hüküm sürdüğü burada bir cadı Aşk’a gönül verir. Aşk, cadının aşkına karşılık vermeyince O’nu çarmıha gerdiği sırada gene Suhan yetişir ve Aşk’a Hüsn’den bir kılıç ile bir at; Gayret’e de iki kanat getirir. Yolda gulyabânîlerle savaşırlar. Bu sırada Ateş denizine rastlarlar. Cinler, onun kıyısındaki mumdan gemilere binmelerini teklif ederlerse de kabul etmezler. Buradan kurtulup Çin ülkesine varırlar. O sırada bir dudukuşu5 şekline bürünen Suhan, Aşk’ı îkaz eder. Der ki,  ‘Çin padişahının Hüş-Rübâ adlı kızına aşık olursan seni Zâtu’ssuver kalesine hapsederler. Dikkatli ol!’ Fakat Aşk, Hüsn’e benzettiği Hüş-Rübâ’ya gönlünü kaptırır. Huş-Ruba Aşk’ı sarhoş eder ve kılıcını elinden alır. Hüs-Rübâ’nın babası da Aşk’ı, maddî varlığı, insan benliğini temsil eden Zâtu’s-Suver kalesine kapamıştır. Gayretle burada hapsedildikleri sırada gene Suhan yetişir ve Aşk’a kaleyi ateşe vermesini söyler. O da böyle yaparak kurtulurlar. Nihayet, kutlu bir sabah vakti Suhan, bir hekim kılığında gelir ve Aşk’ı, Kalb kalesine götürür orada Hüsn’ün sarayına ulaşırlar. O anda Hayret, İsmet, Munlâ-yı Cunûn ve diğerleri gelirler. Ma’nâ gezinti yeri de görünür. Bu sırada Suhan, cadıyı öldürenin, yolları temizleyenin, hekim kılığına girenin hep kendisi olduğunu, Aşk’a yanlış yol tuttuğunu ve Aşk’ın Hüsn; Hüsn’ün de Aşk’tan ibâret olduğunu, birliğe ikiliğin sığmadığını anlatır.

Sonunda Hayret, Aşk’ı alıp Hüsn’e götürür ve gayp perdeleri (bilinmezlik, sır perdeleri) açılır. Aşk, Hüsn’ün kendisi olduğunu anlar. Yani, kendisi kendisine kavuşur.

Hikâye bunlardan ibârettir. Fakat okuyanların yorumları farklıdır. Gönlü Allah (cc) aşkı ile dolu olanların yorumları ise çok engin ve çok derindir.

Hayatta mânevî yolculuğa çıkmayanlar tabiat âleminde kalırlar. Manevî yolculuk ise o yolları bilen birinin terbiyesine girmek; irâdesini onun irâdesine vermekle mümkündür. Tarikata giren bir kişi bağlandığı şeyhin bilgi, irâde ve kontrolü altında yaradılışın sırrını anlamaya çalışır. Mânevî yolculuğa giren kişi, olgunluğa üç durakta / merhalede ulaşır. Birinci durakta bütün işlerin Tanrı işi olduğunu; hayır, şer, iyi, kötü diye bir şey olmadığını; ikinci merhalede bütün sıfatların Tanrının tek sıfatı olduğunu; üçüncü merhalede Tanrı zuhurundan7 ibaret olan kâinatın Tanrıdan ayrı bir varlığı olmadığını anlar.  Böylece, olgunlaşan insan, kâinatla Tanrıyı ayrı görmez; hiçbir şeyi inkâr etmemekle beraber hiçbir şeye de bağlanmaz.

Manevî yolculuğa çıkan kişi yâni sâlik bu devre içinde alışkanlıklarını terk etmeye çalışır az yer, az içer, ibadet eder, zikirde bulunur, kendi nefsini daima kontrol altında tutar, tevekkülün, sabrın, kanâatin mânâlarını anlar.

Hüsn ü Aşk’ta Aşk, bütün engelleri aşmış, olgunluğa ulaşmış ve hakikati anlamıştır.

Hüsn ü Aşk, mesnevî8 tarzında ve 1782 yılında yazılmıştır, 2041 beyittir.9 ‘Batı tesirinde Türk edebiyatı’ akımının henüz başlamadığı bir dönemin eseridir. Şeyh Galip denilebilir ki İslâmî temele oturtulmuş edebiyat türünün mühim temsilcilerinden biridir. Sonraki yıllarda Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi Efendi’nin (1865-1914) ‘Amâk-ı Hayâl10 isimli eserine ilham kaynağı olmuşsa da, kısa bir süre sonra, bu tarz eserler, batı tesirinin çığ kütlesi altında kalmıştır. Mehmet Rauf’un (1875-1931) Eylül; Hâlit Ziya Uşaklıgil’in (1867-1945), 1896-1897 yıllarında yazdığı Mai ve Siyah ve 1898-1900 yıllarında yazdığı Aşk-ı Memnu isimli romanları ön plana çıkmış, Peyami Safa (1899-1961) bile bu türde roman yazmak mecburiyetinde kalmıştır. Açık ifâdesiyle Hâlid Ziya Uşaklıgil, Türk romanlığında çok keskin bir dönüş noktasıdır. O noktada durup düşünenler şu soruyu soruyorlar: Sonraki yıllarda, toplum hayatında sıkça görülen evlilik dışı berâberlikler, evli çiftlerin birbirlerini aldatmalar, romandan öğrenilenlerin tatbikatı mıydı, yoksa Hâlid Ziya, 40 sene, 50 sene sonra olacakları önceden görerek mi romanlarını yazmıştı?

***

Hüsn ü Aşk ilk defa lise edebiyat öğretmeni ve yayıncı Vasfi Mâhir Kocatürk (1907-1961) tarafından 1961 yılında nesir şeklinde yayınlandı. Sonraki yıllarda pek çok kişi tarafından hazırlanan kitap, değişik yayınevleri tarafından farklı hacimlerle okuyucuya sunuldu.

1Seyr ü sülûk: Seyr, yolculuk; sülûk ise yola girme, bir tarikata bağlanma mânâsındadır. Seyr ü sülûk: dervişlikte olgunluğa erişmek için tâkip edilen mânevî yolculuk olarak ifâde edilebilir.

2Dergâh: Dervişlerin ibâdet ve zikir maksadıyla bir araya geldikleri yer.

3Mürşid: Doğru yolu gösteren, bir tarikatın başında bulunan şeyh.

4Nefs: İnsanda var olan fakat gözle görülmeyen, iyi ve kötüyü arzu eden mânevî varlık.

5Dudukuşu: Halk arasında papağanın bir başka adı. Çok ve tatlı konuşan kimselere ‘dudu dilli‘ denilir.

6Gayb perdeleri: Bilinmezlik, sır perdeleri.

7Zuhur: Meydana çıkma, görünme.

8Mesnevi: Beyitleri kendi aralarında kafiyeli uzun manzûme.

9Beyit: Aynı ölçüyle yazılan, kafiye bakımından birbirine bağlı iki mısradan meydana gelen nazım parçası.

10Âmâk-ı Hayâl: Hayâlin Derinlikleri

 

ŞEYH GALİB:

Divan şiirimizin en büyük

nden biridir.

 

YABAN (1932): Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974): Savaş gazisi Ahmet Celal, İstanbul’un işgali üzerine emir eri Mehmet Ali’nin Porsuk Çayı kenarındaki köyüne gider. Ahmet Celal, tek kolunu savaşta kaybetmiştir. Ahaliyi aydınlatmaya çalışır; fakat halk Salih Ağa’ya inanır, Ahmet Celal’i ‘yaban’ olarak niteler. Yunanlılar bir gün köyü kuşatır. Köylü mücadele etme yerine kaçmayı tercih eder. Ahmet Celal, köylü Emine’yle kaçarken Emine yaralanır. Ahmet Celal Emine’nin eline hatıra defterini sıkıştırır ve ortadan kaybolur. Sakarya Savaşı’ndan sonra bölgeye gelenler bu anı kitabını bulur.

Kurtuluş Savaşı’nı ele alan eser, hatıra biçiminde yazılmıştır. Roman, aydın-köylü çatışmasını ele alması açısından dikkat çekicidir. Tezli bir romandır.

 

SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ (1961): Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962) Türk edebiyatı profesörü olan Tanpınar, sadece bir romancı olarak değil, aynı zamanda bir edebiyat târihçisi ve hatta bir ‘fikir adamı’olarak entelektüel dünyamızda mühim bir yeri vardır.  Eserde Türk kültürünün 200 yıllık meselesi olan Doğu-Batı çekişmesi, Tanzimat öncesi, Tanzimat yılları ve Cumhuriyet dönemi zemininde sembollerle ve ironik bir tarzda anlatılır.

Hurâfelerle meşgul olanlar, ispirtizmacılar ve insanların saat gibi ayarlanabileceğini düşünenler romanın kahramanlarıdır. Bu arada, devlet mekanizmasının hantal işleyişine ve isâbetsiz uygulamalarına örnekler verilir. Sinemadaki karakterlerin ruhisimlerinden biri olan  Şeyh Galip İstanbul’da 1758 yılında doğdu. 41 yaşında iken İstanbul’da, 4 Ocak 1799 târihinde vefat etti. Babası gibi kendisi de Mevlevî Dergâhı’na mensuptu. Bu sebeple, ‘Galib Dede‘ olarak da anılır.

 

Tahsiline babasının yanında başladı. Feyzini ve ilâhî aşk cezbesini de babasından aldı.  Süleyman Neşet Efendi’den Farsça öğrendi.  Bu sebeple İran edebiyatını inceleme imkânı buldu. Arapça’yı da öğrendi. Çevresinin de etkisiyle çok küçük yaşta tasavvufa yöneldi. Kısa bir süre sonra Divan-ı Hümâyun1da kâtip olarak devlet memuriyetine intisap etti. Şiirdeki üstünlüğünü pek erken kabul ettiren Şeyh Galib, daha 24 yaşında iken Dîvân’ını düzenledi. 26 yaşında iken Hüsn ü Aşk isimli eserini bitirdi. Şiir ikliminde eriştiği bu zirveye rağmen, birden rûhunda fırtınalar belirmiştir. O’nu  1784 yılında Konya’ya sürükleyen, O’nda, Mevlâna hayranlığını uyandıran, işte bu fırtınalardır. Mevlevilikte çile, 1000 gün devam etmektedir. Çile’ye giren tâlib 18 gün, bir hücrede yalnız kaldıktan sonra, üç yıl da tekkenin her türlü işlerine bakar ve en süflî hizmetlerde çalışarak nefsini öldürmüş olur. Böylece tarikatın dervişlik derecesine yükselir. İşte Galib, bu çileye soyunmuş iken babasının ısrarlı mektuplarına dayanamayıp Konya Dergâhı Çelebisinin de ricası ile İstanbul’a döndü. 1787’de Galata Mevlevihânesi’ne şeyh oldu.  Hayatının sonuna kadar burada kaldı.

 

Şeyhliği sırasında Sultan Üçüncü Selim Han’ın ve kız kardeşi Beyhan Sultan’ın dostluğunu kazandı. Sık sık saraya dâvet edildi ve sanat sohbetlerine katıldı.

 

Şeyh Galib, divan şiirinin hemen hemen bütün türlerinde eserler verdi. Zengin hayâl gücü, incelikli üslûbu ve güçlü tekniğiyle divan edebiyatının en büyük temsilcileri arasına girmeyi başardı. Yalın bir şiir dilini üstün görmekle birlikte, özellikle tasavvuf düşüncesinin hâkim olduğu şiirlerinde, ağdalı bir dil kullanmıştır.  1836 yılında düzenlediği Divan‘ının büyük bölümü gazellerden oluşur.  Divan edebiyatının en tanınmış mesnevilerinden olan Hüsn ü Aşk 1836’da yayınlandı. Tasavvuf düşüncesinin bütün unsurlarını yansıtır, yüksek seviyeli bir aşka ulaşmanın güçlüğünü anlatır. 2041 beyitten oluşan bu eseri, birçok yabancı ilim adamı tarafından incelenmiştir.

 

Diğer bir eseri de Şerh-i Cezire-i Mesnevi’dir. Yusuf Sîneçak’ın  Cezire-i Mesnevi isimli eserinin açıklamasıdır. Kitapta Arapça ve Farsça hikâyelerden başka, Şeyh Galip’in kendi şiirlerinden örnekler de yer alır.

 

Şeyh Galib’in çevresini derinden derine etkileyen kuvvetli bir şahsiyeti, kendisine ve sanatına tam güveni vardı. Sanatta bir yenilik özlemi ile çırpındığı görülen ve kabına sığmayan Şeyh Galib, hayatta kendini her zaman frenlemesini bilmiş, istek ve alışkanlıklarını yenerek üç yıllık tarikat çilesine tâlip olmuştur. Sabırla kemâl mertebesine ulaşan Galib Dede olgunluk ve kudreti ile zamanının bir kutup yıldızı oluvermiştir.  Galata Mevlevihânesi, o dönemdeki İstanbul’un âdetâ bir fikir, şiir ve musikî merkezidir. Saraylılar, devlet adamları, şeyhler, bilginler, şâir ve bestekârlar, bu genç şâirin etrafında toplandılar.

 

Şeyh Galib, çok genç yaşta iken vefât etti. O’nu cansız halde gören zavallı babası, oğlunun nâşına kapandı: ‘Bu siyah sakal ile beyaz kefen, biri birine hiç yakışmadı.’ Diyerek kendisini de etrafındakileri de hıçkırıklara boğdu.  Mezarı, Beyoğlu Tünel yakınında bulunan ve günümüzde Dîvân Edebiyatı Müzesi olan Galata Mevlevihânesi bahçesindeki Mevlevî mezarlığında, Mesnevî’yi  şerh eden2 Ankaralı Rusûhi İsmâil Dede’nin yanındadır.

 

1Divan-ı Hümâyun: Osmanlı Devleti’nin en yüksek karar organı. Osman Gazi döneminde kurulmuş olmakla birlikte, ilk kuralları Yıldırım Beyazıd döneminde belirlendi. Fatih Sultan Mehmed Han döneminde, Fatih Kanunnâmesi ile yeniden düzenlendi. Divan-ı Hümâyun’da alınan kararlar, arz gününde sadrâzam tarafından pâdişâha sunulur, ve onay alınırdı.

2Şerh etmek: Bir yazılı metinle ilgili görüş ve düşünceleri belirtmek, açıklama yazmak.

 

KUŞBAKIŞI:

KLASİK TÜRK ROMANLARINDAN ÜÇ KİTAP:

DOKUZUNCU HÂRİCİYE KOĞUŞU (1930): Peyâmi Safâ (1899-1961): Fakir ve dizinden rahatsız olan bir çocuğun, kendisinden dört yaş büyük bir kıza âşık olması, beraberliğe dönüşmeyen bu aşkın getirdiği sıkıntı ve heyecanlardan dolayı rahatsızlığının artması ve nihâyet ameliyat edilmesi romanın konusunu şekillendirir. Peyâmi Safâ’nın da çocukluğunda sağlık problemlerinden muzdarip olduğu ve çektiği hastalık sebebiyle hastanelerden tiksindiği bilinmektedir. Bu açıdan bakıldığında yazarın, eserinde kendisine ait duygularını anlattığı düşünülebilir.

Yazarın gözlemlerini doğrudan roman kahramanının gözünden aktarması, güçlü psikolojik yönü ve geri plandaki sosyal meselelerin tahlil ve çözümleri ve de harikulâde üslubuyla hem Peyami Safa’nın hem de Türk edebiyatının en önemli eserleriuyla yaşayan Pâkize Hanım, alaka çekici bir tiptir.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Türk romanının zirvelerinde bir eserdir.

 

Not: Roman tercihleri isâbetsiz bulunabilir. Türk romancılığı bir deryâdır. Deryanın husûsiyetleri kahve fincanına sığdırılmaya çalışıldığında elbette herkesi tatmin etmek mümkün olamaz.

Hatırlanmalı ki Türkiye; hikâye ile roman farkının şöhretli edipler arasında, uzun uzun tartışıldığı dönemler yaşamıştır. Buna rağmen mesele aydınlığa kavuşturulabilmiş değildir.

 

DERKENAR:

TÜRK ROMANCILIĞI

Türk edebiyatı, sözlü eserlerle başlamış, nazım ağırlıklı olarak devam etmiştir. Destanlardan, efsânelerden hikâye ve romana geçiş, denilebilir ki Tanzimat dönemi ile birliktedir. Tanzimat dönemi, bilindiği gibi 1839’da başladı. Sonraki 30 yıl içerisinde yazılan nesir eserler hikâye, seyahat notları şeklinde gazete sayfalarında kaldı. Şemseddin Sâmi (1850-1904), ilk Türk romanı olan Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat’ı 1872 yılında yazdı. Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat, günümüz Türkçesinde, ‘Talat’ın Fıtnat’a Aşkı‘ olarak ifâde edilebilir. Kitapta, sonu hüsranla biten bir aşkın hikâyesi anlatılır. Nâmık Kemal’in (1840-1888) edebî romanı olan İntibah 1876, târihî romanı Cezmi, 1880 yılında yayımlandı. Recâizâde Mehmud Ekrem’in tanınmış romanı Araba Sevdası‘nın yayın yılı 1896’dır.

Bu romanların hepsi, batı tesirinde Türk edebiyatı grubunda yer alır.

Türk romancılığı, Cumhuriyetle birlikte millî bir hüviyet kazandı. Abdülhak Şinasi Hisar (1887-1963), Reşat Nuri Güntekin (1889-1956), Safiye Erol (1902-1964), Sâmiha Ayverdi (1905-1993), Hüseyin Nihal Atsız (1905-1975), Tarık Buğra (1918-1994), Mustafa Necâti Sepetçioğlu (1932-2006) ve yaşayan romancılarımızdan Emine Işınsu, Sevinç Çokum, Mehmet Niyazi Özdemir, Yavuz Bahadıroğlu, İskender Pala ile diğerleri, romancılığımızı zenginleştirmeye devam etmektedirler.

 

 

Nato’ya Papatya Falı Muamelesi

15 Temmuz sürecinde şoklananlar için “Her aşkta hüsran oldu gönül, Bilmem bu kaçıncı / Halime bak dertli çal; Kemancı, başımın tacı” şarkısı çalıyordu. “Soranlara, sormayanlara” hep dediğimiz üzre Türkiye NATO’ya girdiyse NATO da Türkiye’ye kurum kurum girdi. Sonuç; 65 yıllık bir acı.

Ne var ki bu tip derin askerî paktlara girmek – teşbihte hata olmasın – Mafyaya girmek gibidir; giriş serbest, çıkış izli mermi. Dolayısıyla göç yolda düzülmez zira bu ticaret kervanı değil, dış politika. Bu işler el yordamıyla olmaz; yüzlerce-binlerce aklın ortak gayreti ve birikimiyle olur.

Ne Özal‘ın KEİB’ine adam gibi işlerlik kazandırmayı düşündünüz ne Erbakan‘ın D-8’ine cansuyu verdiniz. Ne Atatürk‘ün orijinal Balkan – Sadabad Paktı çabalarına ne de o özgünlük yolundaki yerli ve millî çalışmalara (Örn. Afrasya) göz attınız. BOP ve Medeniyetler İttifakı eşbaşkanlığı gibi hep NATO-cul organizasyonlara omuz verdiniz.

İmdi, bir-iki senedir doğru yolu bulmuş gibisiniz ve fakat ülkemiz de Nasrettin Hoca’nın Türbesine dönmüş gibi; giriş kapısı zincirle kilitli ama yedi tarafı açık. Hele hele Acemistan’lı Zarrap üzerine “Al papazı, ver kızı” yada “Oğlan bizim, kız sizin” sadedine nota döktüren Dışişleri’miz tecdit-i iman eylese yeri var.

Hiçbir zaman iyi bir takım taraftarı olamadım; itiraf ediyorum. Hep küçük parçalardan bütünün resmini görmeye ve şüphematik sorgulama eksenli analizlerle gelecek yılların hava tahminlerini vatandaşın alması gereken tedbirlerle beraber yazıp çizmeye / konuşup anlatmaya cehdettik.

Gene diyesim geldi: NATO’nun yaptığı yanlışa gösterilen tepki orantısız güç kullanımı tonunda. Sanki yeni bir aşamaya geçişin bahanesi gibi. Ve sanki Atatürk ile Erdoğan kombini üzerinden başka bir şeylerin hazırlığı var. Eğer Avrasyacılık seçeneğine de demir atıldıysa Siyasal İslamcılar bilsin ki yedek gemiyi bırak, filika bile tasarlamadan yapılacak hamleler ancak denize düşen ve sarılacak yılan arayan adam filmine geri götürür bizi.

Dahası Ulusalcı taban, ‘NATO bahane İtirafçı Rıza şahane‘ replikli Amerikan karşıtlığında yerini muhtemelen eylemsel olarak alacaktır. Amma velâkin İslamcı mı dersiniz, mütedeyyin mi dersiniz yoksa en geniş anlamıyla muhafazakâr mı dersiniz; onların Amerika gibi Süper Güçlerle dövüşme vaziyeti alacaklarını asla beklemeyin, o moddakilere oy bilem vermezler. İsterseniz son bir asrı on, on inceleyin.

Ha, bizim milliyetçi cenaha Sefer Görev Emri de yeter; isterse Yel değirmenlerine olsun farketmez. Bizim için can vermek para vermekten kolaydır. Bu saatten sonra Atatürk diyebildiniz diye de Atatürkçü kanadın sizin peşinizden gideceği olsa olsa “Öküzüm torbadan düştü, gördün mü?” tiridine banmaktan başka bir anlam ifade etmez. Öyleyse Enverist maceralara tevessül etmeyin.

NATO’nun alternatifini oluşturmadan, GladioStay BehindSwordGehlenSchwetGalSdraSheepskin gibi derûni örgütlenmeleri çözmeden, TÜRKİYE hem tam üye olduğu hem de veto hakkı olduğu bir kurumdan Ortadoğu bataklığında Suud’u İran’ın üzerine saldırtmalarının an meselesi olduğu bir konjonktürü hesaplamadan ayrılma adımı atarsa masat elimizde kalır; benden söylemesi.

Zen Türkler “Bu ABD ile savaşırız, ‘yokum’ diyen şimdiden gitsin” dese de onlar değil biz savaşırız; ihale bizde. Ama önce akılla savaşalım; akılsızlığımız mezarlıklar doldurur.

 

 

Terör Belası Denen Vahşet…

Son yüzyılın en büyük belası,

Vatanımızın bitmeyen çilesi,

Milletimizi sırtından vuran ihanet hançeri,

Nice kınalı kuzuların hayallerine son veren,

Ana yüreklerini kavurup dağlayan vahşet.

Bitmedi, bitirilemedi, 33 yıldan beri.

Ülkemin dağlarında yakılan ağıtların sesi de dinmedi.

Neden, nedendir diye soruyor?

Sesi sesime karışan yanık yürekler…

Ben, sen, o değil miyiz hepimiz?

Anlatmaz mı bu seslerin dili barışa, kardeşliğe olan hasre­timizi.

Unutulur mu hiç?

Beni, seni biz yapan Türk milletinin o muhteşem tarihi.

Şehitlerimizi, Gazilerimizi ‘Önce Vatan’ deyip de, kendini feda eden nice yiğitleri unutmak ne mümkün?

Ya onların ardında kalanların acıyla kavrulan yürekleri?

Ülkemizi özellikle 2000’li yılların ilk çeyreğinde yeniden sarmalına alan terör belaları,

Belalıları;

PKK’SI, DEAŞ’I, FETÖ’SÜ; ardındaki işbirlikçileri…

Pek çok kınalı kuzuyu elimizden çekip aldı,

O yiğitlerin hayallerini de, hayatlarını da söndürdü…

Pek çok ailenin ocağını yakıp kül etti.

Anaların, babaların eşlerin yürekleri yandı,

Nice sevdalıların kalpleri kavruldu,

Ço­cukların boynu bükük kaldı.

Neden?

Ne uğrunaydı bu yakıp yıkılan yıllarımız?

Niçin kazıldı si­lah, patlayıcı dolu hendekler?

Hâlbuki o vatan parçamıza, o bereketli topraklara sevgi tohumu ekilsey­di, ekilebilseydi;

O verimli ovalarda silahların patlayıcıların yerini, sapsarı buğday başakları alsaydı; ne de güzel olacaktı…

Olmadı bırakmadılar; hep kargaşaya, hep teröre çalıştılar.

Devlet çözüm adına elini uzattı; uzatılan eli kesmek istedi­ler!

Dağları, taşları bile kana boyadılar,

Binlerce askerimizin, po­lisimizin acımadan canına kıydılar.

Yetmedi kendilerinden olana dahi silah sıktılar!

Bebek, kadın, yaşlı, genç demediler;

Binlerce sivil yurttaşı­mızı da katlettiler.

Dedik ya, adı terör belası.

Sadece ülkemizin değil,

Dünyanın en ölümcül hastalığı, ve­bası…

Adeta binlerce insanımızın enkazı kaldı o süreçten geriye,

Hala devam ediyor bu mücadele.

Vatan için, birlik ve beraberliğimiz için.

Nicelerimiz vatan uğruna can verdi,

Şehit oldular.

Nicelerimiz vatan için feda etti her bir uzvunu hiç tereddüt etmedi,

Gazi oldular,

Ama vatan topraklarımızı asla parçalatma­dılar.

Kimi zaman görürüz onları!

Yüreklerimizi dağlar,

Şehitliklerde bayrak olmuş, nice kınalı kuzular.

Her birinin başında Ay ile Yıldız;

Dualar mırıldanan analar,

Babalar, eşler, çocuklar,

Kardeşler, bacılar.

Türk milletinin onlara minnet borcu var.

An olur,

Onları da görürüz;

Kimilerinin görmez gözleri,

Kimilerine ayak olmuş tekerlekli sandalyeler;

Kimilerinin kopmuş elleri…

Geride kalan;

Sadece o dimdik bedeni…

Göğsünde bir madalya,

Onur onun, şan onun.

Çünkü O bir terör gazisi…

Hala devam edecek bu mücadele,

Son terörist kalmayıncaya kadar da sürecek besbelli.

Çünkü devletimizi yönetenler,

Her de­fasında bu yönde kararlılık mesajları verdi.

Ama şu sözler var ya şu sözler;

Bir ok gibi saplanır yüreklerimize

Hiçbir zaman unutulmaz, unutulamaz ki…

”Fakat biliyoruz ki, görmeden ümit ettiğimiz bu vatan için ölür­sek; yazılsın kabrimize vatan mahzun, biz mahzun…” (Emekli Jan­darma Binbaşı Gazi Mehmet Bedri Aluçlu – 19 Eylül 2014 Gaziler Günü konuşmasından)

 

 

Eğitim Şart Ama Nasıl?

Sıkça kullandığımız bir tabirdir “eğitim şart!” sözü. Peki, hemen herkese bir şekilde eğitim veriyoruz da, niye sık sık bu sözü etmek zorunda kalıyoruz?

İyi eğitim veremiyoruz da ondan.

Çünkü eğitim alanların sayısındaki artış olmakta fakat eğitimin kalitesinde bırakın artış olmayı ciddi düşüşler yaşamaktayız da ondan.

Bu sıralarda herkesin dilinde olan PISA testlerindeki başarısızlığımız, dünya ölçeğinde ne kadar gerilerde kaldığımızı yüzümüze çarptı. Ama zaten şöyle kabaca bir gözlem bile eğitim kalitesindeki düşüşü görmemize yeter.

TV’lerin halk içinden canlı yayınlarına bakınız. Yabancı TV kanalları ülkelerindeki sıradan insanlara mikrofon uzattığında çok akıcı ve düzgün cümlelerle insanların meramlarını anlattıklarını görüyoruz. Oysa bizim halkımızın içinde beş tane düzgün cümleyi peş peşe kurabilenlerin sayısı çok çok az.

PISA testlerinde çocuklarımızın kendi dilinde (Türkçe) okuduğunu anlama ve anlatma becerisi konusunda 72 ülke arasında 50. olması şaşırtıcı olmasa gerek.

Gelişmiş ülkelerde nüfusun en az yüzde beşi dünya klasmanında üst sıralarda yer alabilecek şekilde yetiştirilir. Bizde bu oran yüzde biri geçmez.

Birkaç meslek grubu haricinde ve bazı istisnai özellikli insanlarımızı hariç tutalım. Gelişmiş ülkelerdeki meslektaşlarının bilgi seviyesine erişebilenlerin oranı sizce ne kadardır? Çok az.

Dünya çapında siyasetçi, dünya çapında sanatçı, dünya çapında bilim adamı yetiştirebiliyor muyuz? Çok az.

Gençlerimizin yüzde kaçı alanında dünya çapında olmayı hedefliyor? Onlara böyle bir hedef gösterecek, bu hedefe ulaşmak için motive edecek bir devletimiz var mı? Hayır.

Okullarımızda tarihimizi ve dinimizi de öğretemiyoruz.

Devlet adamlarımız bile milletimizin yetiştirdiği en büyük insanları bir gün aşağılarken, ertesi gün saygı sunmaktalar.

Camilerimizde görevli hocalarımız kendi kutsal kitaplarının mealini bile okumuyor, sadece Arapça aslı ile ilmihal kitaplarını okumakta yeterli görüyor. Dinimizin en temel konularını anlayan ve anlatabilen hoca sayısı çok az.

Hayata dair pratik bilgileri de öğretemiyoruz. İlk yardım, yabancı dil, görgü kuralları, yüzme, yemek, dikiş, basit tamir işleri gibi beceriler edinmeden hayata atılıyorlar.

******************************************

Temel Bilgi ve Değerleri Neden Öğrenemiyoruz?

Milli ve evrensel değerler ile temel bilgileri gençlerimiz neden öğrenemiyor? İnsanlarımız aptal veya geri zekâlı olduğundan mı? Asla.

İki ana sebebi var bunun:

İlk olarak Eğitim sistemimiz yanlış kurgulanmış, yanlış işletilmekte.

PISA Direktörü Andreas Schleicher Türk öğrencilerin bir şeyi ezberlemek ve onu kâğıda dökmek konusunda iyi notlar aldığını fakat ellerindeki bilgiyi yaratıcı bir şekilde uygulamakta başarısız olduğunu söylüyor. Ezberlemek ve kâğıda dökmek ise artık dünyada daha önemsiz. Değişen dünyada yeni yetenek çeşitlerine ihtiyacınız var. Ve Türk sistemi buna uyum sağlayamadı.

Adam kibarca bize kibarca “eğitimde çağdışı kaldınız” diyor ki, haksız sayılmaz.

İkinci temel sebep öğretmen kalitesi.

Eğitimin kalitesi öğretmen kalitesi ile ölçülür. “İyi öğretmenler araştırmacıdır, sadece ders kitabında ne yazıyorsa onu öğretmezler. Hükümet öğretmenliği hem finansal hem entelektüel açıdan çekici kılmalı.”

“Her okul nitelikli olmalı. Finlandiya’da okullar arasındaki eğitim kalitesi en fazla yüzde 5 oranında değişiyor. Vietnam, Güney Asya keza böyle.”

Finlandiya’da en iyi ve en kötü okul arasındaki fark en fazla yüzde 5 ilken Türkiye’de aynı şehirdeki bir mahallenin okulu ile komşu mahallenin okulu kaliteleri arasında uçurum olabiliyor.

Böyle bir yapıda sınavı kaldırıp, “en iyi okul, evinize en yakın okuldur” demek asla gerçekçi değildir.

Eğitime dair bu temel meseleleri ve diğer sorunları çözmek için öncelikle uzmanların geniş bir çalışması sonucu hazırlanmış uzun vadeli stratejik planların istikrarlı bir şekilde uygulanması ile mümkün olabilir.

Bizde ise en sık değişen bakanlık Milli Eğitim Bakanlığıdır. 15 yılda 6 bakan değiştirdik ve her gelen bakan işe sıfırdan başlayarak kendince reformlar(!) yaptı.

Bu dönemde mesela ortaokuldan liselere geçiş sistemi 5 defa değişti.

Uzun yılların tecrübeleri heba edilerek, Yatılı Bölge Okulları, Askeri Liseler kapatıldı.

Sadece 2017 yılında 176 ders müfredatı iktidarın ideolojisine göre değiştirildi.

Belki bunları bile anlayışla karşılayabiliriz. Ama “Cumhuriyet, Türklük, milliyetçilik, laiklik, çağdaşlık, Atatürk İlke ve İnkılâpları” gibi kavramların ders kitaplarından çıkarılmasını anlamamız mümkün olamıyor.

Türkiye’nin en öncelikli meselesi Milli Eğitim Sistemimiz; eğitim sistemimizin en önemli meselesi ise iktidarın zihniyetinin “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirme” hedefinden uzak olmasıdır.

 

 

Yazmak Farz.Bir Naim Süleymanoğlu Vardı!

Hepimizin hayatında olduğu gibi benimde hayatımda minnet duyduğum insanlar vardır. Sakın yanlış anlamayın, bu minnet kişisel bir minnet değildir. Sadece insan olmaktan, bir millete mensup olmaktan yada aynı vatanın çocuğu olmaktan kaynaklanan minnetlerdir bunlar!

İşte ben, Naim Süleymanoğlu’na bu sebeplerden dolayı minnet içinde olan bir insanım… O, 1984’ten sonra Bulgaristan Türklerinin yaşadığı sıkıntılı günlerde cesur bir kaçış hikâyesi ile Türkiye Cumhuriyeti devletinin şefkatli ellerine sığınmış ve Bulgaristan’daki soydaşlarının hürriyet mücadelesine kapı aralamıştı.

Hatırlayın, 1984-1989 yılları arasında Bulgaristan Türklerinin zorla isimleri ve dinleri değiştirilmek isteniliyor ve sayısız insan hakları ihlalleri yapılıyordu. Sözde medeni dünya olan Avrupa, ABD, İsrail, Rusya, Çin gibi ülkeler her zaman olduğu gibi üç maymunu oynuyor yani bunları duymuyor, görmüyor ve konuşmuyordu.

Bu ortamda, Naim Süleymanoğlu benzerleri gibi Bulgaristan Türklerinin insani mücadelesini bütün dünyaya bir kez daha duyuruyordu. Ben o tarihlerde genç bir adamdım… Onun Türkiye’ye gelişini, vatan toprağını büyük bir imanla secde edercesine öpüşünü ve “Ben bir Türk’üm” deyişini ağlayarak izliyordum… Erkeklerde ağlar arkadaşlar!

Naim bununla kalmadı. Yaptığı halter sporu ile Türkiye’nin ve dünyanın neresinde Türk Milletine mensup biri varsa onun göğsünü dünya ve olimpiyat şampiyonlukları ile kabartmaya devam etti. Adeta bizi tekrar tekrar havaya kaldırıyor ve dünya üzerinde hepimizin Türklük gurur ve şuurunu okşatıyordu. Millet olmamıza değer üstüne değer katıyordu. O, artık herkesin kabul ettiği gibi dünyanın “Cep Herkülü” idi.

Bana göre Naim, tarihimize adını yazdırmış “Büyük Türk”lerden biridir. Rodos’ta ki, Murat Reis Türbesinin türbedarı rahmetli Şaban Amcanın deyimi ile “Gerçek Türk”lerdendir. Bir yanlışı ve kötülüğü varsa kendisinedir. Türk Milletine ve içinden çıkıp yetiştiği Bulgaristan Türklerine hep iyiliği olmuştur.

Ancak siyasi partisi, fikirdaşları ve hemşerileri ona vefasızlık yapmıştır. Ben kendisi ile ilk defa siyaset sebebi ile İstanbul Kıraç’ta belediye başkanlığı adaylığı ile 2007’de aynı bölgede birlikte milletvekili adaylığımız döneminde yakın oldum. Saygısını, alçak gönüllüğünü ve mütevazılığini unutamam. Hemşerileri oy verseydi Kıraç’ta belediye başkanı yada milletvekili olmuş ve hizmetlerine siyaseten de devam etmiş olacaktı. Ayrıca partisinin de, ona haksızlık ettiğini çok net ifade etmeliyim.

Bir hatırayı da sizlerle paylaşmak isterim. Aynı listede milletvekili adayı olunca birlikte programlara katıldık. Onun köyünden göç edenlerin pikniklerine gittik. Naim ayrılınca ben orada kaldım. Arkasında köylülerinin ondan şikayet ettiklerini görünce hepsine “Ayıp ediyoruz, o bizleri kaç defa havaya kaldırıp mutlu etti bizde bir kez onu havaya kaldırıp TBMM’ye gönderelim” dedim ama ikna edemedim. Şimdi onu omuzlarımızda kaldırıp ebediyete uğurluyoruz. Dedim ya keşke sağlığında bunu yapabilseydik.

Şimdi arkasından ona sağlığında gereken vefayı göstermeyenlerin ağıt yaktığını göreceğiz ama onun bunlara hiç ihtiyacı yok. O zaten sağlığında da, Türk Milletinin temiz vicdanında gereken yeri edinmişti. Onun için bizim onun hakkında şu veya bu laf etmemize hiç ihtiyacı yok.

Ben de, Türk Milletinin bu değerli evladının arkasından yazmak ve az da olsa minnet, şükran, soydaşlık ne derseniz deyin ona bir Türk ve de anası Bulgaristan Türkü olan biri olarak borçlarımın birazını böylece ödemek istedim. Allah rahmetini esirgemesin, mekânı cennet olsun, biz ondan razıyız, dua ederim ki Allah’ta ondan razı olsun… Büyük Türk Milletinin başı sağ olsun.