14.4 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 653

Bir Attila İlhan Tilmizi Olarak Banu Avar

Geçen hafta Banu Avar‘ı konuk ettik Selçuklu Düşünce Kulübü olarak. Konu başlığı da ‘Dünya Düzeni‘ olunca belgesel tadında bir dünya turu yapmış olduk.

Bu ülkede halk temsilcileri, kanaat önderleri, sivil toplum kuruluşu yada siyasî parti mensubiyeti taşıyanlar veya aydın pozisyonundakiler için en büyük eksiklik resmin bütününü görememek ve hayatı görebildiği / gösterilen belli renklerden ibaret bilmek.

Bu konuda kendisini iyi yetiştirmiş ve küresel resmin tamamını okuyan, okumakla kalmayıp çare / çıkış arayan bir sunuşa şahit olduk. Çay ve sair sohbetlerdeki samimî iletişimi, her insana değer hissettirişi, yatay teşkilatlanmadaki mütevazı başarısı ile tam bir “yerli” ve “millî” aydın / münevver tanıdık.

Bakalım anlattıkları arasında dikkatimizi çeken hususlar dikkatinizi çekecek mi?

  • Hem Batı’ya entegre hem de millî olmazsınız.
  • Dayatılan formata karşı savaşmak devrimciliktir.
  • Yontulmuş dinlerle insanlığı ele geçirmek istiyorlar.
  • Türkiye laboratuvar ülkedir, Batılı kalıpta itaatkâr kuşak yetiştirmek için.
  • Dünyadaki doğal kaynakların 4/3’ü Türkiye ile Çin arasındadır.
  • Batı’yla uyuşma kaçınılmaz olarak Türkiye’nin köleleştirilmesidir.
  • 1939’un baharında Üçlü Anlaşmayla (İngiltere, Fransa) Gazi’nin yolundan saptık.
  • NATO’nun verdiği görev bir Ortadoğu – İslam Federasyonu kurmamızdır (1951).
  • İmam-Hatip Okulları ABD isteğiyle açılıyor.
  • Ulus Devletten çıkışımız İkiz Yasalar iledir.
  • 2003 Tezkeresi’nden biz işgal edilecektik.
  • Çırpınan bir millet var, Karadeniz yerine.
  • Tek Dünya Devleti için İnternet Vatandaşı.
  • Mahşerin 4 atlısı: Facebook, Google, Twitter, YouTube.
  • CIA’nın açık istasyon çalışmasıdır tüm dünyanın Duygu Haritasını çıkarmak.
  • Balon Teknolojisi; ülke liderlerinin gazlanıp şişirilmesi ve sonra patlatılmasıdır.
  • Korkmazsan korkarlar.
  • Aşırı derecede zekiyiz ve garip bir genetik hafızamız var.
  • Kadın, spor ve folklor dernekleri üzerinden örgütlenmeliyiz.
  • Atatürk’ün dediği üzre “Bir elektrik şebekesi gibi çalışan bir organizma” kurmalıyız.

Daralan dış politikamız için bizce Banu Avar gibilerin fikirlerine ihtiyaç var. En azından

Onun  ‘uyandırma servisi‘ hükmündeki Televizyon Programlarına kanal açılmalıdır.

Bu meyanda son yıllarda coğrafyamızın çeperlerinde olanı biteni anlamak isteyenlere Banu Hanım‘ın son çıkan kitabı ZEMBEREK’i öneririz. Önümüzdeki yıllarda olup bitebilecek hadiseleri öngörme adına da aynı önerimiz geçerlidir.

Ne diyorduk; Er yada Geç Atatürk’e Varmaktayız, kardeşlerim.

 

 

Doğanın Çığlığı, Bu Defa Canik’ten!

Siz hiç gövdesine balta vurulan bir çam ağacının gözyaşlarını gördünüz mü?

Siz hiç zemini beton bloklarla kaplanmış ormanlık alanda, yuvalarını arayan karınca konvoylarına tanıklık ettiniz mi?

Siz hiç yapraklarının gölgesiyle huzur bulan, ağaç dallarına kurulu yuvalarında hayata tutunan ama hoyratça bozulan o yuvalardan, yaşama değil ölüme uçan İskeçelerin, Sakaların, Serçelerin o acılı çığlıklarını, yavrularını kurtarmak adına kanat çırpınışlarının sesini duydunuz mu?

Siz hiç beton parçalarıyla ele geçirilmiş topraklarında doğa süsü çiçeklerin; daha filizken solup yok olduğunu/edildiğini gördünüz mü?

Bilir misiniz çalı bülbülleri, günün ilk ışıkları kendini göstermeden cıvıldaşırlar. O eşsiz ötüşleriyle her doğan güne yeni bir beste yaparlar… Siz hiç yaşam alanları çalınan çalı bülbüllerinin nasıl ağladığını işittiniz mi?

Doğanın tüm güzelliklerini barındıran ormanlık alanları, piknik yerlerini sadece yaşayabilmek için kendilerine mekân bellemiş kedilerin, köpeklerin kimilerince zehirlenip yok edilirken; o can dostların çektikleri acıyı bilir misiniz?

Ya doğan güne merhaba diyen güneşin ilk ışıklarıyla renk armonisine bürünen ormanlarımız; ”yol olurken, yok edilirken” onların sihirli görüntüsünü paramparça eden iş makinelerinin, ağaçlarımızı acımasızca katlettikleri o an; her kesilen ağaç gövdesinin, koparılan dallarının çatırdayan sesleri, size ne ifade eder?

Aslında doğanın, doğa canlılarının yukarıda sıraladığım o hazin sonlarını görmek için doğa/çevre uzmanı olmaya gerek yok..!

Sadece etrafınıza şöylece bir bakın, çocukluğunuzu, gençliğinizi geçirdiğiniz, toprağına, çimenine yalınayaklarınızla bastığınız, hoplayıp zıpladığınız, şen şakrak kahkahalar attığınız, gizli, gizli sevdalılarınızla buluşup hayaller kurduğunuz, ormanlar; kelebeklerin, kuşların peşinden koşuşturduğunuz çayırlık çimenlik alanlar nerede? Onlardan ne kaldı geriye? Oralarda oynayabilen çocuklarımız/çocuklarınız var mıdır şimdilerde? Yoksa o doğal güzelliklerin her birinin üzerine yeni bir AVM’mi kuruldu?

Eğer biz insanlar; doğanın, doğa canlılarının özellikle son dönemde türlü bahanelerle acımasızca yok edilmesine duyarsız kalıyorsak, bana ne diyebiliyorsak eyvah! Böylesine doğal yaşam alanlarımız giderek yaşanmaz, renksiz bir rant görüntüsüne bürünmekteyken bir şey ifade etmiyorsa bizlere; ne acı..!

Ama böylesine bir yaşam biçimini kabul etmeyen, itiraz eden/edebilen insanlarımız da var, hala bunun mücadelesini veriyorlar. Onlar bir avuç olsalar da, koskocaman cesur yürekleriyle; doğaya, doğa canlılarına karşı sorumlu olduklarının, onların korunması gerektiği bilinciyle; o dilsiz, sessiz canlıların da, doğanın da yaşam haklarını, varlıklarını savunuyorlar.

İşte bu çevre/doğa dostları; bu defa Samsun’un Canik İlçesinde yapılan/yaşanan bir doğa katliamına karşı koymak, mani olmak adına seslendiler:

Canik’te kalan son ormanlık/piknik alanında yapılanları biliyor musunuz? Görüyor musunuz?” Dediler. İyi de ettiler.

Doğduğum yer, bu güzel ilimizden geçtiğimiz hafta bir ‘doğa katliamı’ haberini duyuran bir açıklama geldi SAMÇEP (Samsun Çevre Platformu) den. Pekiyi neydi bu haber? Neydi Canik’teki o meşe ormanında yapılanlar? Basına düşen ve SAMÇEP’in yapmış olduğu açıklamanın özeti şuydu:

”Samsun’un en güzel mesire yerlerinden birisini barındıran Canik ilçesindeki meşe ormanının içinde çeşitli tesislerin yapılacağı bir projenin olduğu, bu ormanlık alanda ilk yapılan tespitlere göre orman alanına beton dökülerek yürüyüş yolları oluşturulduğu, bu yollarını, sosyal tesis alanları görülmesin diyerek de ahşap kaplamayla kaplandığı idi…”

Bu haberin en hazin yanı ise; gerçekten de ”Samsun kentinin akciğerlerine beton dökülürken orman toprağı kirletilirken, ağaçlar zarar görürken,” Samsun TEMA yönetiminin böylesi bir uygulamayı eleştireceği yerde; Canik Belediyesine teşekkür ederek, çiçek vermesiydi!

Pekiyi asli görevi Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma olan bu kuruluşu temsil edenler; doğaya karşı yapılan bu acımasız uygulamayı adeta kutsarcasına neden bu çiçek sunumunu yapmışlardı? Yoksa TEMA’YI tersten mi okumuşlardı?

Daha sonra TEMA genel merkezinden eleştirel bir açıklama yapılmış olsa da; Samsun TEMA temsilciliğinin bu çiçek sunumu unutulmayacaktı…

Ancak doğanın yaşam yüzüne/özüne dokunan insan eli, istediği kadar teknolojik desteği arkasına alsın; doğayı kendi menfaatleri için yeniden şekillendirsin, isterlerse doğaya verdikleri zararı, tıpkı Canik Belediyesinde yaptıkları gibi tahtalarla kamufle etsin!

Böylesine güzel doğal ortamların korunması için doğa/çevre koruyucuları mücadeleye devam edeceklerdir.

Unutulmasın ki, bu gezegenin sahibi yalnız biz insanlar değiliz…

Rengârenk çiçeklerin, insanlığa sayısız yararı olan ormanlarımızın, şırıl şırıl akan nehirlerimizin, ana karaları çevreleyen denizlerin, denizlerimizdeki onca balık türünün, diğer doğa canlılarının bir anda yok olduğunu/yok edildiği bir dünyayı düşünün bakalım!

Bu dünya neye benzerdi?

Ya sokaklarımızın, evlerimizin süsü can dostlarımız kedilerin, köpeklerin, rengârenk kelebeklerin, çiçek, çiçek dolaşarak bal mucizesini yaratan arıların, baharın müjdecisi uç, uç böceklerinin, şen şakrak sesleriyle cıvıldaşan kuşların olmadığı bir doğayı düşleyin!

Neyi seyredip, neyi hayal ederdiniz? Bu doğa canlılarının, doğal güzelliklerin olmadığı bir dünya; yaşanacak bir gezegen olur muydu sizce?

Ama gelin görün ki sanayi tesislerinin, kentsel dönüşümün/yapılaşmanın etkisiyle ülkemizin doğallığı, doğa canlıları giderek kaybolmakta; insan eliyle yapılan pek çok acımasızlıklarla ne yazık ki, adeta yok edilmektedir…

Yerel yönetim görevlilerinin, yönetim koltuğunda oturanların temel görevlerinden birisinin de; doğayı, doğa canlılarını korumak, yöre halkına daha çok yaşanabilir doğal alanlar sağlamak olduğunu da göz ardı etmemeleri gerekir.

İstanbul’umuzda, Ankara’mızda yapılan benzer uygulamaları; ”şehre ihanet” olarak tanımlayanlar; Karadeniz’imizin yaylalarının, göllerinin, ormanlık alanlarının da yok edilmesine yönelik benzer uygulamaları sormalı, sorgulamalıdırlar.

Yazımı; SAMÇEP’DE görev alan A.D.D Samsun Şube Başkanımız Sn. Dr. Işık Özkefeli Hanımefendinin bu haberi konu alan ‘yazısından’ alıntıladığım şu cümleleriyle bitirmek istiyorum:

”Çocukluğumu hatırladım. Çok uzak bir geçmiş değil. Hepimiz ağaçların tepesinde, yeşilliklerde oyunlar oynardık. Şimdi çocuklarımız AVM’lerin içlerindeki sanal oyun alanlarında oyun oynuyorlar. Betonlaşmış şehirler, şehirler içinde kocaman yapılmış binaların oluşturduğu siteler tüm yaşam alanlarımızı tıkadı. Yemyeşil bir ülkede, çocuklarımıza bırakacak bir yeşilimiz bile yok demeyelim. Doğayı katlederek nefesimizi kesip, birçok canlının ölmesine izin vermeyelim. Bunun sorumluluğunu bir gün hepimiz ortaklaşa veririz, bunu unutmayalım.”

İşte asıl mesele de budur!

Bir zamanlar buralarda, doğanın o eşsiz güzellikleri içinde yetişen biz büyükler; çocuklarımıza, torunlarımıza, gelecek genç nesillere koşup oynayacakları, hayallerini kuracakları yeşil alanları, onlara yaşam sevinci verecek doğanın o sihirli mekânlarını mı bırakacağız?

Yoksa onların da yaşamaya hakkı olan doğanın, doğal canlıların tüm güzelliklerini kartpostallarda bırakıp; onları AVM’LERİN oyun alanlarına mı kapatacağız?

 

 

Asya’nın Kaderi

Asya Birliği” teziyle, NATO – AB gibi batı bloğu birliklerine karşı tek alternatif olacağı düşüncesini savunanlar son yıllarda şu söylemi geliştirdiler.

– Asya üretiyor, öyleyse Asya büyüyor ve dünyaya hakim olacak! –

Bu tezleri savunanlar; bu konuyu tartışmaya açarak, aslında Türkiye’nin batı ülkeleri ile olan NATO üyeliğini de sorguluyorlar.

Hem batı kurumlarına üye olup hem de “Asya Devletleri” ile ilişkiler geliştirelim denmiyor.

NATO’dan çıkalım, alternatif olarak Asya ülkeleriyle birlik olalım deniyor.

Bu görüşte olan gerçek “Türk Milliyetçisi” olduğunu beyan eden iki aydın var:

Nihat Genç ve Kemal Üçüncü

Bu arkadaşlar biraz gergin yazılar yazsalar da; bilsinler ki ben onlara artniyetli bir savunma yazısı yazmıyorum.

Ayrıca farklı görüşte olduklarından dolayı kimseyi; “hain, ajan, yalancı milliyetçi” gibi ifadelerle “Köpeklerin Tarihi” böyle olur diye de iddia etmiyorum!

Küfür ve hakaret ederek değil, bu tarz kimseye yakışmıyor.

Nihat Genç, Ulusal Kanal’da çıktığı “Veryansın” programında asıl amacım bu konuyu tartışmaya açalım dediği için, ben de bu konuda fikrimi beyan ediyorum, mesele sadece bu.

Ekonomi konusundaki tezlerini dünyanın kabul ettiği, ekonomik alanda akademik başvuru kaynağı olarak görülen, ekonomi dalında Nobel Ödülüne aday gösterilmesi beklenen Prof. Daron Acemoğlu’nun “Ulusların Düşüşü” kitabında; Asya ülkelerinin çok eski tarihten beri üretmesine rağmen, “iç siyasal sömürücü” yapısı nedeniyle halkının refah düzeyini arttıramadığını tarihsel analizlerle ve rakamlarla birleştirerek, akademik yordamalarla açıklıyor.

 

“Asya, yeni üretmiyor ki!”

 

Daron Acemoğlu kitabında Asya’nın yüzyıllardır ürettiğini, baharat ve ipek yolları üzerinden Avrupa’ya ticaret yapıldığını, fakat 14. Yüzyılda “Veba Hastalığı”(Kara Humma) sonrası, Avrupa’nın üçte birinin ölümüyle neticelenince, bu mikrobun Asya’dan geldiği korkusuyla üretimin en yakın coğrafya olan Doğu Avrupa’ya kaydığını yazıyor.

Bu tarihsel olay, Batı Avrupa’nın yaratıcı mantığını açıklıyor zaten…

Coğrafya farketmiyor, yani hangi coğrafyada üretmiş olmaktan da öte bir durum var.

“Fikir bul, bu fikrin patentini al, nerede üretirsen üret orada ucuza üret ve yüksek kârla dünyaya pazarla…”

Örnekleyelim; iPhone Nerede, Kaça Üretiliyor ve Kaça Satılıyor Buradan Yola Çıkalım.

iPhone’nun yaratıcısı ABD.

Üretim Çin.

Satıldığı yer tüm Dünya…

Sizce İphone Çin’de üretiliyor da, her üretilen iPhone’dan Çin ne kadar pay alıyor?

Brüt satış rakamının sadece %2’si, evet yanlış duymadınız, yalnızca “Yüzde İKİ”…

Yani 1,000 USD olan iPhone telefonun Çin’e katkısı sadece 20 USD?

Pekiyi ABD’ye katkısı ne kadar?

Maliyet hesabı yapılırsa, 1.000 USD satılan iPhone’un maliyeti 412 USD.

588 USD brüt kâr var.

20 USD Çin’in kârını çıkarsak, 568 USD ABD tarafından brüt kâr pay ediliyor…

İşte “Patent Hakları”nın zaferi!

Üretilen akıllı telefonu dünya ülkelerine pazarlamak, üretiminden kolay.

ABD’nin geniş pazarlama ağları var.

Diyelim ülke fakir, kaynakları az, sorun yok!

Paran yoksa, borç da veriyorlar.

Ucuz kredi!

Kağıt basım maliyeti “1 CENT bozuk para” değerinde bile olmayan ABD dolarını “1 USD”ye satıyorlar!

Buna da “Finansal Zekâ” diyelim…

Pekiyi ABD fikir üretiyor da, Asya üretebiliyor mu?

Dünyanın en büyük üniversiteleri ABD’de ve yaratıcılık(İnovasyon) üzerine en yüklü kaynaklar ABD tarafından ayrılıyor.

Finansal koşullar ve en önemlisi hür teşebbüse dayalı ortam ve de bireylerin haklarını ileri derecede koruyan patent hakları olunca, dünyanın en zeki, en buluşçu insanları ABD’ye kapağı atıyor ve kendine geniş olanaklar bulabiliyor.

İnsanların kökenlerine bakmayın, Asyalı Afrikalı olabilir, ama fikirsel zekâya önem veren ABD’de bu amaçlar için geniş olanaklar bulunduğundan, dünyayı değiştirebilecek hayallerini gerçekleştirmek isteyen “DEHA”lar soluğu ABD’de alıyor.

Örneğin; Elon Musk gibi “Yenilenebilir Enerji” üzerine çalışmaları olan son yüzyılın en önemli buluşçusu aslen Güney Afrika kökenli!

iPhone’un yaratıcısı Steve Jobs Suriye kökenli.

Konu insanın kökeninde gizli değil, hür teşebbüse, bireysel telif ve patent haklarına olanak sağlayan batı mantığı.

ÇİN gibi ülkeler istediği kadar üretsin, Çin yönetiminin aklı bunlara değil, ancak vatandaşlarını köleleştirmeye çalışıyor!

Şimdi; bu tarz mantalitesi olan ülke tipleriyle “Asya Birliği”ni nasıl ve hangi mantıkla kurmayı düşünüyorsunuz?

 

 

İYİ Parti Mardin’de

İYİ Parti kurulalı sadece bir ay oldu. Bir yandan teşkilatlanma çalışmalarını devam ettirirken bir yandan da lideri Meral Akşener, Parti’nin kurmay heyeti ile birlikte her hafta bir ilimizde vatandaşlarımızı dinleme ve onlarla buluşma toplantıları yapıyor.

Bitlis (Tatvan, Ahlat ve Adilcevaz) ve Edirne‘den sonra ziyaret sırası Mardin‘de idi.

Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “CHP ve MHP liderleri Ankara’dan doğuya gidiyorlar mı? Doğu, Güneydoğu illerine acaba kaç defa gittiler. Başlarına ne geleceğini bilir, gidemezler” diye muhalefeti eleştiren bir sözü vardı.

Bu söz bir yandan muhalefetin doğu ve güneydoğudan oy alamayışını, CHP ve MHP liderlerinin bu bölgelerde toplantı yapmaya cesaret edemeyişini bir siyasi argüman haline getirme çabasını gösteriyordu. Bir yandan da hükümetin iç güvenliği sağlayamadığının itirafı oluyordu.

İYİ Parti‘nin ülkemizin doğu ve güneydoğusuna yaptığı bu ziyaretler diğer muhalefet partilerinden farklı olduğunu, iktidara talip olduğunu gösteren bir tavır.

Buradaki halkımızın biri meşru (güvenlik güçleri), diğeri gayrimeşru (PKK) iki silahlı gücü temsil eden AKP ve HDP arasındaki sıkışmışlığına, İYİ Parti‘nin bir alternatif olduğunu gösteriyor.

“Gidemediğin yer senin değildir” inancıyla, ülkenin her bölgesini gezip, her yöreden insanımızla kucaklaşmak amacıyla ziyaretlerde bulunan Meral Akşener’in cesaretinin ve çalışkanlığının takdir edilmesine vesile oluyor.

Akşener “nutuk atmak için değil, vatandaşlarımızın dertlerini ve sorunlarını dinlemek için” yaptığı ziyaretlerde vatandaşlarımızın büyük sevgi gösterilerine muhatap oluyor.

Bu ziyaretler, son 15 yıl içerisinde ilk defa ortaya çıkan merkezdeki siyasi boşluğun vatandaşların daha fazla farkında olmasına, değişim talebinin güçlenmesine sebep oluyor.

Siyasi boşluğun sadece İYİ Parti tarafından doldurulacağına ve istenen değişimi İYİ Parti’nin gerçekleştireceğine olan kanaati genişletiyor.

İnsanlarımız İYİ Parti ile normalleşecek bir Türkiye’nin işaretlerini görüyor. Gerilimden uzak, ötekileştiren ve ötekileştirilenin olmadığı, kardeşçe, huzur içinde yaşayan bir toplumun inşa edileceğini hissediyor.

İYİ Parti ile “öğrenilmiş çaresizlik” çemberi kırılıyor. Siyasi hayatımızın köklü bir değişim ve gelişim yaşayacağına olan inanç büyüyor.

***********************************

Mardin İzlenimlerim

Mardin yaklaşık 800 bin nüfusu olan ve büyükşehir statüsünde bir kadim şehrimiz. Etnisite olarak Arap, Kürt, Türkmen, Süryani, Ermeni vatandaşlarımız ve farklı dinlerden insanlarımız yaşıyor. Merkez’de Araplar çoğunlukta iken, ilçe ve köylerden gelen göçlerle denge Kürt nüfus lehine değişmiş.

7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP yüzde 73,3 ile 5 milletvekili ve AKP yüzde 19,2 oy ile 1 milletvekili kazanmıştı.

1 Kasım 2015 seçimlerinde oranlar biraz değişerek HDP yüzde 68,4 ile 4 milletvekili kazanarak birinci ve AKP yüzde 28,5 ile 2 milletvekili kazanarak ikinci parti olmuş. Varlığını hissettiren başka bir parti yok.

Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlığını da Demokratik Bölgeler Partisi’nden Ahmet Türk kazanmıştı. Fakat şu anda Belediye kayyum olarak atanan vali tarafından yönetiliyor. Küçük yerleşim yerlerinde HDP daha güçlü.

Burada 50 civarında esnaf vatandaşımızla birebir sohbet ettim. Terörün yoğun olduğu 3-5 sene içerisinde adeta siftah etmeden dükkân kapadıklarını, son bir senedir işlerde az da olsa bir toparlanma olduğunu ancak hala çok zayıf olduğunu anlattılar. Hala terör öncesi dönemdeki turizmin canlı olduğu parlak günleri hasretle anıyorlar.

Esnaftan bazıları “bir değişimin şart olduğunu” vurgulayıp bizlere başarılar dilerken, bazıları da “İYİ Parti’yi halkımız henüz tanımıyor. Tanıdıkça kanaati belli olur” dedi.

Görüştüğüm Arap, Kürt, Süryani asıllı esnaflar yanında “ben kendime Türk diyorum. Babam Türk, annem bir Kürt (ağa kızı)” diyen esnaf da vardı. Ama hepsi son derece misafirperverdi. En çok duyduğumuz kelimeler “hoş geldiniz, başım gözüm üstüne” oldu. Hepsi de hemen “çay, kahve veya yemek ikram edelim, bir kebabımızı yiyin” diye ısrar ediyorlardı.

Mardin’de özellikle altın, gümüş işçiliği, telkari takı sanatı ve ticaretinde Süryaniler ağırlıklı. Zaten Kapalıçarşı’da bu işi yapanların çoğu Mardin’den göç eden Süryanilerdir.

Görüştüğüm Süryani bir kuyumcu “eskiden burada nüfusun çoğunluğu Hıristiyan’dı. İldeki sanat değeri olan yapıların tamamına yakını Hıristiyan eseridir. Şimdi ise Mardin merkezde 900, Midyat’ta ise 9000 Süryani aile kaldı. Süryanilerin çoğu ABD ve bir kısmı da Avrupa’ya göçtü” dedi. Süryani Vakfı yöneticisi olan bu esnaf, vakfa ait bazı arazilerin devlet tarafından hala geri verilmediğinden yakındı.

Caddede dolaşırken “kendisinin Mardin’e sürgün edildiğini, burada emekliliğine kadar kalan birkaç yılı geçirip emekli olacağını” söyleyen bir yargı mensubu ile karşılaştım. “Burada İYİ Parti’ye bir ilgi var” dedikten sonra bir uyarıda bulundu. Mardin’de 15 civarında büyük aile bulunduğunu, bu ailelerin çoğunun desteğini alabilecek bir il başkanı bulursa İYİ Parti’nin şansının artacağını anlattı.

**********************************

Meral Akşener’den Manşetlik Mesajlar

Meral Akşener esnaf ziyaretinin ardından bir otelde Mardinlilere hitap etti. Burada kendisine sorulan sorular üzerine, manşetlik mesajlar verdi:

“Seçmen kitleleri arasında geçirgenliği ortadan kaldıran ve bu kitleler arasında konuşmayı, birbirini anlamayı ortadan kaldıran bir dille Türkiye iki alanda sıkıştı kaldı.

Şimdi biz İYİ Parti olarak, bir üçüncü yolu milletimizin tercihine getiriyoruz. Bu güçlü seçenek sizi güçlü yapacak. AK Parti, HDP ve CHP karşısında güçlü yapacak.”

“İYİ Parti bir kadın hareketidir. Ak Parti’yi iktidara kadınlar getirdi. İYİ Parti kadınları iktidara getirecek.”

Söz veriyorum; İYİ Parti iktidarında hiç kimse ötekileştirilmeyecek, hiçbir kadroya liyakat dışı atama yapılmayacak; söz veriyorum, yandaş, candaş, kandaş kayrılması olmayacak.”

Kocaeli’den gelen arkadaşlar olarak Meral Hanım’ı Mardin’den uğurladıktan sonra, Midyat ve Hasankeyf‘de incelemelerimize devam ettik.

 

 

Bulgar Zulmü Nedir Bilir misiniz? Bulgaristan’dan Türkiye’ye Göç Eden Op. Dr. AHMET YÜCETÜRK Anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Bulgarların ırkî kökenlerini de belirterek ‘Bulgaristan‘ adlı devletin kuruluş hikâyesini kısaca anlatır mısınız?

Op. Dr. Ahmet Yücetürk: Okullarda tarih dersinde öğretmenlerimiz resmî Bulgar tarihini, daima ‘Protobulgarlar‘ ve ‘Han Asparuh‘ ile başlatıyorlardı. Bundan öncesi sanki yokmuş davranıyorlardı. Komünist Partisi öyle dikte ediyordu.

Bu konu ile ilgili, Yeşil Bulgaristan Partisi lideri yazar Stoyan Dinkov, ‘Osmanlı – Roma İmparatorluğu, Bulgarlar ve Türkler‘ adlı kitabında Attila döneminden günümüze kadar Bulgaristan ve Türkiye tarihini ele alıyor. Yazara göre Osmanlı Cihan Devleti Roma İmparatorluğu’nun devamıdır ve Bulgar halkı etnik kimliğini Osmanlı sayesinde koruyabilmiştir.

Ben Bulgaristan’da öğrenim gördüm ve anladım ki, çok şeylerin ve kavramların ilmî ve tarihi görünüşleri çok değiştirilmiş, yamultulmuş biçimde öğretilirdi. Atlara gem ve gözlerine kapaklar takıldığı gibi, beyinler de Bulgaristan Komünist Partisi (BKP)’nin direktifleri ve şövenizmi ile yıkanır, yine yıkanıp yeniden durulanırdı.

‘Aprilski plenum – 1956’*, BKP’nin Nisan plenumu rüzgârı biz Türklerin ve diğer azınlıkların başına ne çoraplar ördü…

Benim lise yıllarımda (1955/1956-1958/1959) târih dersi, Aprilski plenumu -1956 rüzgârının gölgesi dışında yazılamaz ve okutulamazdı. Tarih ilmi BKP’nin sermayesi ve tutsağıydı, Öyle ki, partinin direktifleri dışına her çıkış yasaklanmıştı. Kimse buna cesaret etmeyi bile düşünemezdi.

Lise birde, ilk ders saatlerinde tarih öğretmenimiz madam (o yıllarda öğretmenlerimize ismen hitap ederken dahi, ‘yoldaş’ kelimesini kullanmak mecburiydi!) Antonova bir defa, Protobulgarların Türkî olduğunu söyledi.

Aprilski plenum sonrasında Proto-Bulgarların soyu ‘tabu’ hâline geldi. Artık hakîkatler hiçbir yerde konuşulmaz ve yazılmaz oldu. Hattâ gerçek tarihçiler bile, partinin nakaratını tekrarlamaya mecbur kaldılar. Tabii bu nakaratın geniş repertuvarını da aynı parti hazırlamıştı.

Yıllar sonra, vızroditelen protses** diye adlandırılan o zorbalıklar bizleri, Bulgaristan Türklerini şiddetle sarsalayıp uyandırdıktan sonra Bulgaristan sınırları dışında gereken kaynakları buldum. Târihçi olmasam da, daha lise yıllarımda bana BKP iktidarı tarafından konulmuş ‘tabu’yu yıkmak istedim. Malûmdur, o yıllarda Bulgaristan’da böyle kaynaklara ulaşılamazdı; parti kimin ne okuduğunu dört gözle ve büyük bir titizlikle takip ediyordu.

Fakat demokrasinin gelmesinden sonra ortaya çıkan hakîkatler gösterdi ki, beyinlerden her şey tamamen yıkanıp gitmemiş. İlgili kaynakları bulup okumaya başladım:

1-Fehér Géza, Bulgar Türkleri Tarihi: Ankara 1984.                                                                                 2-Prof. Dr. Talat Tekin, Tuna Bulgarlаrı ve Dilleri: Ankara 1987, Türk Dil Kurumu Yayınları.                                                                                                                                                 3-Beşinci Milletlerarası Türkoloji Kongresi: İstanbul, 23-28 Eylül 1985, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını.                                                                                                                                              4-Bulgaristan Türkleri Semineri: 20 – 22 Mart 1986, Ankara Üniversitesi Yayını.

Bu yayınlardan başka, daha Menges***in araştırmaları mevcuttur.

Bu kaynaklar ve diğer kaynakların verilerinden öğrendim ki, Ogurlar’ın iki alt grubu: Kutrigur ve Utigur (s: 482) konfederasyonun esas kavimleriymiş. Konfederasyon sınırları, Karadeniz’in kuzeyindeki bölgeleri, batıda Tuna nehrinin çatal ağzı ve doğuda Kuban bölgesi ve kuzeybatı Kafkas dağları içinde yer alırmış. Burası Attila’nın en küçük oğlu İrnek’in konfederasyonu imiş. İki esas federasyon; Kutrigur, toprakların batısında ve Utigur, Doğu kısımlarında yerleşmişler.

Macar kaynaklarına göre bu Bolgar-Török unsurlarına, Sovyet Türkolog Baskakov Batı Hunları, Batı Türkologları ise Proto-Bulgarian isimlerini veriyor. Bu unsurlarla ilgili Мenges, К. Н. (1968): Doğu Avrupa ve Balkanların Türkçe konuşan ilk göçmenleri ve halkları, bunlar olduğunu söylüyor.

Altıncı asırda İrnek’in konfederasyonu ikiye ayrılıyor:  Azak Denizi’nin Maiotis gölünün ağzında ve Kırım’ın doğusunda bulunan Maiotis yarımadasının doğusu Utigurların, batısı ise Kutrigurların yönetimindedir. (Yıl: 560)

Avarlar bu iki devleti zapt ediyorlar ve uygun topraklar arayarak Panoniya’ya (bugünkü Macaristan) yerleşirken Kutrigurların bir kısmını getiriyorlar. Avar ordularının içinde Kutrigurların sayısı küçümsenecek gibi değilmiş. Hattâ 630 yılında yâni Asparuh’un doğduğu yıl, Avar devletindeki Kutrigurlar, kendi ülkelerindeki akrabalarının etkisi altında kalmışlar ve Avarlara karşı ayaklanmaya çalışmışlar.

Yedinci asrın başlarında Avar devletinin en doğu bölgelerinde bulunan Utigurlar, Bolgar-Török’ların egemenliğinde kalıyorlar.

Belirttiğim kaynaklarda, Bizans menşeli olanlar da var. Kaynaklardaki bilgilere bakılırsa, Kovratos-Orhon dilinde Kubrat, birleştirme, toplama demektir. 605-641 yılları arasında Kubrat Han unvanına sahip ve bağımsız büyük devlet Onogunduroi (Menges, 1968) hükümdarı. Dulo ailesinden olan Kubrat, 584 yılında doğmuş, Bizans, Konstantinopol’de okumuş ve daha 619 yılında Hıristiyanlığı kabul etmiş. Beş oğlu varmış, 641-642’de ölüyor ve yerine en büyük oğlu Kuzey Kafkas kavimleri Utigurlar’ın Hanı, Bat-Bayan (Bezmer) geliyor.

Géza Fehér’den edinilen bilgilere göre, Kubrat’ın üçüncü oğlu Han Asparuh (Esperih veya İsperih) 630 yılında doğup, 703 yılında ölüyor. Batı Bolgar-Török kavimlerinin – Kutrigurlar’ın Hanıdır.

Yedinci asrın ortalarında Hazar Türkleri, Don ve Kuban arasındaki toprakları zapt ediyorlar. Böylece Utrigurlar’ın hanlığı Hazarların hâkimiyetinde kalıyor.

Batıya akın eden Hazarlar, Kutrigurları Don ve Dinyeper nehirleri arasındaki kendi topraklarını terk etmeye mecbur ediyor. Han Asparuh’un yönetiminde, Bolgar-Töröklar Besarabya’ya, Dinyester ve Prut nehirleri arasına göç ediyorlar.

Altını çizmek gerekir, Ogur-Bolgar-Török (Proto-Bulgarian) hepsi uzun yıllar Kafkasya’da yaşamışlar ve Balkanlara Beşinci asrın 60’lı yıllarından önce göç ediyorlar.

679 yılında kurulan ve 681’de Bizans tarafından tanınmış ilk Bulgar Devleti’nin kurucusu olan Han Asparuh’un Büyük Türk Hakanı Attila’nın 9. kuşaktan torunu olduğunu anlatan Bulgar araştırmacı Stoyan Dinkov ‘Bugünkü çağdaş Bulgar Devleti varlığını aslında Osmanlı’nın hoşgörüsüne borçludur.  Ona minnet duymalı’ diyor.

Türkler ile Bulgarların aynı soydan geldiğini savunan Stoyan Dinkov yazdığı kitapta: ‘Bizim târihimizdeki bütün gerçekler Türk olduğumuzu gösteriyor. Diğerleri birer teoridir ve bu teorileri destekleyen hiçbir delil yok.’ diyor. Devam ediyor yazar: Bazı Bulgar çarlarının Türk asıllı olduklarını, kullandıkları dilin de Türkçe olduğunu belgeleriyle ortaya koyuyor.

On dördüncü asırda eğer Osmanlılar gelmeseydi, çok küçük topraklara sâhip, güçsüz ve üçe bölünmüş bir haldeki Bulgaristan’ı başka devletler yok edecekti. Vidin Bulgaristan’ı denilen parçaya Macaristan göz dikmişti. Sırbistan ve Romanya’nın da Bulgaristan’da gözleri vardı. Yunanistan Trakya topraklarını alacaktı.

Birinci Boris döneminde, 864 yılında Hıristiyanlık kabul edilirken, Bulgar Türklerinden 100.000’i aşkın insan katledildi. Bu din, Bizans tarafından zorla kabul ettirildi. Alfabe de zorla kabul ettirildi. Proto-Bulgarlar, Türklerin kullandığı alfabenin benzerini kullanıyordu.

889 yılında Birinci Boris manastıra kapanarak yönetimi büyük oğlu Vladimire teslim etti. Vladimir, Gök Tanrı inancı ve Türklüğünü önde tutarak babasının çıkardığı pek çok kanunu iptal etti. Hıristiyanlaşmış Slav Bulgarları bundan hoşnut olmadı. Bu Hıristiyanlaştırma ve Slavlaştırma ile Bulgarların Türk Devletini ortadan kaldırma taarruzu Doğu-Roma İmparatorluğu’nun Bulgar Devletine karşı gerçekleştirdiği en önemli harekettir.

Bulgar hanları tarafından kovulan ve ‘Anti’ olarak anılan Slav kabileler Birinci Boris iktidarında geri döndüler. Onlar Slav dilinin konuşmasını mecbur hâle getirdiler. Herkes Slavca konuşmaya başladı. Böylece Türkler asimilasyona mâruz kaldılar. Birinci Boris’in küçük oğlu Simeon’un yönetime geçmesi ile Bulgar toplumu toplu halde Hıristiyanlığa geçti ve Slav kültürünün etkisi altında kaldı. Bulgarların konuştuğu Türkçe de Slav dilinin etkisiyle asimile oldu.

Simeon’un iktidarı döneminde Bulgarların devleti Türk devleti ismini ve özelliğini tamâmen kaybetti ve Bulgar Hıristiyan devleti hâlini alır. Bu devlet günümüz Bulgaristan’ın temelidir. Aslında Bulgaristan’ın ismi bir Türk boyunun adıdır. ‘Bulgar’ kelimesi, devlet ismi olarak ‘Bulgaristan’ olarak kullanmaya devam etmektedir.

1018 yılında Birinci Bulgar Devleti’ne Bizans İmparatorluğu son verdi.  1185 yılında Petro ve Asen kardeşlerin isyanı ile İkinci Bulgar Çarlığı kuruldu. İkinci Bulgar Çarlığı’nda nüfusun ekseriyetini Kumanlar oluşturuyordu.  Çarlık Hânedânı Kuman Türklerinin soyundan geliyordu. Kitaplarda yazıldığına göre buradaki Proto-bulgarlar ağır şartlar altında yaşıyorlardı. Ağır vergiler ödüyorlar ve köle gibi çalışıyorlardı: Seyahat hürriyeti olmayan köylülerdi.

Araştırmacı yazar Dinkov’un, İstanbul’un Küçük Çekmece ilçesinde verdiği konferansa gittim. Konferansını dinledikten sonra kendisi ile tanıştım, sohbet ettim. Verdiği bilgileri hangi kaynaklardan aldığını sordum. ‘Sırbistan kaynakları’ dedi.

Çetinoğlu:Bulgaristan‘ adı ile anılan devletin hüküm sürdüğü topraklarda yaşayan insanların, Bulgar ve Sırp kaynaklarından edinilen bilgilere göre Türk asıllı olduğunu söylüyorsunuz. Türkiye’deki tarih kitaplarında da aynı bilgiler var. Türklerin nereden geldiği hususundaki bilgilere de bakabilir miyiz?

Dr. Yücetürk: Mükemmel bir ‘kavimler ittifakı’ olan Hun İmparatorluğu’nun çökeceği kesinleştiğinde, 463 yılından itibâren Batıya doğru kavimler birbirini sürmeye başlıyor: Avarlar 558 yılında Sabirleri, Sabirler de Ogur kavimlerinden Saragurları, Ogurları ve Onogurları. Attila’nın 453 yılında ölümünden sonra oğulları İlek ve Dengizek 469 yılında savaşta ölüyor. En küçük oğlu İrnek, İmparatorluğu yeniden kurmak için birçok savaş yürütse de mağlup oluyor. Hunlar, diğer kavimlerle karışıyorlar. Kendisine bağlı kavim kütleleri ile Karadeniz’in batı kıyılarına geldiklerinde başka Türk topluluklarıyla karşılaştılar ve bunlarla karıştılar. Bu karışmadan doğan yeni topluluk Türkçe ‘Bulgar / Bulgamak = karışmak, yâni Bulamak ‘bulgamak’dan ‘Bulga + r’ isimi meydana gelmiş, Kavim adı olarak ‘Bulgar’ kelimesi 5. asrın 2. yarısında ortaya çıkmıştır. Bu sebeple Attilâ’nın oğlu İrnek, Bulgar hükümdar sülâlesi’nin atası sayılmıştır. Bu Türk kütleleri karışmadan önce Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan topluluklar ‘Ogur’ diye anılmakta idiler. Yâni, Bulgar Türkleri, Hun Türkleri ile Ogur Türklerinin karışıp birleşmesinden meydana gelmiş yeni bir Türk topluluğu idi.

630’lu yıllarda ilk Bulgar birliğinde On-Ogur’ların çoğunluğunda Bulgarlar ‘Büyük Bulgar’ devletini kurdular. Kurucu Başbuğ Kurt idi. Komşu Hazarların baskısına dayanamayıp dağıldı. Kurt’un küçük oğlu Asparuh (679-702) kalabalık Bulgar kütleleri ile 668 yılında Tuna’yı geçerek 679’da yeni Bulgar devletini (Tuna Bulgar Devleti) kurdu; 681 yılındaki antlaşma ile Bizans tarafından tanındı. Ogur Türkleri tarafından kurulan bu devlet (bugünkü Bulgaristan) en uzun ömürlü siyâsî teşekkül olmuştur.

Hunlardan sonra Karadeniz’in kuzeyine, Balkanlar ve Orta Avrupa’ya hâkim olan kavim Avarlardır. Orta Karpatlara girdiler ve Bugünkü Macaristanı tamamen işgal ederek Orta Avrupa’da büyük bir İmparatorluk kurdular. Hâkimiyetleri 200 yıl kadar sürdü.

Peçenekler 9 – 11. yüzyıllarda târih sahnesinde birçok başarılar elde ettiler. Bir kısmı Macaristan’a, diğer bir kısmı Bulgaristan’a yerleşti. 1071 ‘deki Malazgirt Muharebesinde soydaşları Selçuklu Türklerinin tarafına geçmişler; Anadolu’nun Selçuklular tarafından fethini kolaylaştırdılar.

Uzlar, Oğuzların bir kısmıdır. Bugün kısmen Bulgaristan’da bulunmakla beraber, çoğunluğu Romanya’da yaşayan Gagauzlar Hıristiyanlaşmıştır, ana dilleri Türkçedir.

Kuman (Kıpçak)’lar lehçelerinde ‘sarımtırak’, ‘solgun’ mânâsına gelir; Türklerin sarışın tipidir. Bizans’a karşı Bulgar istiklâl mücâdelelerinde (1185-1195) başlıca rol oynadılar. Bulgar devletinin çarı Asen Kuman’mış. Daha sonraki Bulgar hükümdarlarından bir kısmının Kuman olduğu bilinir. Çoğunun Trakya’da, Makedonya’da ve Batı Anadolu’da iskân edilmişler.

Pomaklar da Türk kütlesi olarak unutulmamalı. 9. asırdan sonra Anadolu’ya ve oradan da Balkanlara geçtikleri bilinir.

Birinci Boris (852-1018) döneminde, 864 yılında Hıristiyanlık kabul edilirken konuşulan dil Türkçe idi. ‘Bulgar toplumu toplu halde Hıristiyanlığa geçti ve Slav kültürünün etkisi altında kaldı. Bulgarların konuştuğu Türkçe de Slav dilinin etkisiyle asimile olur.’diye yazıyor Stoyan Dinkov.

Osmanlılar Balkanları fethettiğine, burada Türkçe konuşan ahâli buldu. Türkçe konuşan Proto Bulgarlar (Macarların Bolgar-Törok dediği Bulgar Türkleri), Ogurlar, Onogurlar, Otuzogurlar, Saragurlar, Sabirler, Utrigur ve Kutrigurlar, Peçenekler, Uzlar, Kumanlar (Kıpçak Türkleri) Türkçe konuşan kavimlerdi. Bu kavimlerin genetik özelliklerine ve dillerine, Osmanlı Türklerinin Balkanları fethetmesini ve 16 -17. yüzyıllara kadar Balkanlara Türkçe konuşan kitlelerin yüzyıllarca dalga dalga bu kavimlerin iskân edilmesini ve kaynaşmasını göz önünde bulundurursak, Bulgaristan’da Türk varlığının nasıl oluştuğunu ancak o zaman daha iyi anlayabiliriz.

Buraya kadar asırların ‘altından girip, üstünden çıktım’ değil mi? Bağdaş kurup kendime şunu soruyorum: ‘Şimdi Bulgaristan Türkleri hangi kavimlerin genlerini taşıyor? Karadeniz’in Kuzey’inden Balkanlara gelen kavimlerin mi, yoksa Anadolu’dan Balkanlara fetihlerden sonra dalga dalga iskân edilen kavimlerin mi?

Kendime verdiğim kısa cevap:

Ruhum, şuurum, fikrim ve kalbim, benim bana Çingene olduğumu söylerse demek ki ben Çingene’yim. Eğer benim şuurum bana Bulgar olduğumu söylerse demek ki ben Bulgar’ım. Fakat benim ruhum, şuurum, fikrim ve kalbim şimdiye kadar bana Türk olduğumdan başka bir şey söylemedi ki!

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Zâten Türk milletinin genlerinde ırkçılık yoktur. Aidiyet meselesi esastır. İnsan kendisinin nereye ait olduğunu düşünüyorsa, hangi milletin kültürünü benimsiyorsa, o millettendir. Sonradan herhangi bir milletin kültürünü ve kendisine yeni bir aidiyet benimsemişse; ‘Aslen şu millettendir…’ denilebilir. Tek cümleyle özetlersek, Bulgaristan’da yaşayan Türkler, Türkistan kökenli Türklerdir.

*1956 yılının Nisan ayında alınan köklü kararlar.

** ‘Soya dönüş‘ mânâsında bir terim. Gerçekte, Türkleri Bulgarlaştırma operasyonu olarak anlaşılmalı.

***Karol Herich Menges (1908-1999): Alman asıllı Türkolog. Altay ve ‘Dravidiler‘ olarak anılan Hindistan Türkleri dilleri uzmanı.

DERKENAR:

BULGARİSTAN’IN KISA TÂRİHİ:

Bugünkü Bulgaristan toprakları ilkçağda ‘Trakya‘ adı ile biliniyordu. Bölgenin ilk sâkinleri olan Traklar, göçebe halk olarak Avrasya bozkırlarından M.Ö. 5. Yüzyılda geldiler ve Trak Krallığı’nı kurdular. Bölge önce Makedon Krallığı’nın sonra da Roma İmparatorluğu’nun bir parçası hâline geldi, Traklar, asimile oldular. Milattan sonra 370 yılında, Hun Türkleri geldiler. Türk kafileleri, sonraki yıllarda da gelmeye devam ettiler. Nüfusun çoğunluğunu, Müslümanlığı 922 yılında kabul eden Türkler teşkil ediyordu. Bulgar Türkleri önce dillerini, sonra da dinlerini kaybederek Slavlaştılar.

Yüzölçümü 110.912 kilometrekare olan Bulgaristan toprakları 1396’dan 1878’e kadar 482 yıl Osmanlı Cihan Devleti’nin hâkimiyetinde kaldı. Bulgaristan halkının çoğunluğu tekrar İslamiyet’e döndü.  Nüfusun % 55’i Türk, % 45’i  Slav kültürünü benimseyerek ‘Bulgar’ adını alan eski Türklerdi. ’93 Harbi’ olarak da anılan 1877-1878 Türk-Rus Savaşı’ndan sonra bir milyondan fazla Türk, Anadolu’ya göç etti. 300.000’e yakın Müslüman Türk, Bulgarlar ve Ruslar tarafından katledildi.  Bir kısmı da açlıktan ve soğuktan öldü. Göçler, sonraki yıllarda da devam etti. Yine de Balkan devletleri içerisinde en kalabalık Türk nüfusu Bulgaristan’dadır.  Krallık döneminde olsun, komünist yönetim zamanında olsun, akıl almaz baskılar ve zulümlere rağmen Türkler, dillerini ve dinlerini muhafaza ettiler. Türkler bu günkü Bulgaristan’ın; Deliorman,  bir kısmı Romanya sınırları içerisinde kalan Dobruca, Şumnu, Eski Cuma, Razgrad, Silistre, Tutrakan, Rusçuk, Rodop, Filibe, Hasköy, Mestanlı, Kırcalı, Harmanlı, Ortaköy ve Meriç kıyıları gibi bölge ve şehirlerinde yaşamaktadırlar.

2017 sayımına göre Bulgaristan’ın nüfusu 7.364.570 kişidir. Bulgaristan Avrupa’da, nüfusu en hızlı şekilde azalan ülkedir.

(DEVAM EDECEK)

 

 

Yaşam Nedir, Yaşamımıza Neler Yön Verir?

Kader çizgimizde yaşadığımız her şeyin sebebi bizden mi­dir?

Yoksa o çizgilere yaşam mı yön verir?

Kötülükler, İyilikler, güzellikler nasıl tarif edilir?

Neyin neye göre olacağının kararını veren kimdir?

Duyguların mı?

Aklın mı?

Ya da vicdanın mı?

Hükmü veren de,

Çözümünü üreten de senin kimliğin değil midir?

Ya ilahi adaletin kararı kime aittir?

Bu kararı, Yüce Yaratandan başkası verebilir mi?

İnancını hür iradesiyle yaşayan kişinin vicdanına kim hük­medebilir?

Dünyanın kuruluş dengesini de, felsefesini de yoğuran yegâne gerçek;

Adalet değil midir?

İnsanoğlu yaradılışın ilk anından bugüne ne çok şey keşfet­miştir?

Neleri, nasıl değiştirmiştir?

Yukarıda sıralamış olduğum soruların yanıtını;

Binlerce yıl öncesinin tarih yazıcıları nasıl kaydetmiş?

Bu geçmişi bugünlere nasıl aktarmış ise!

Yakın tarihimizde yaşanan her ne varsa;

Bunlarda tarihin unutmaz hafızasına, vicdanına kaydedilmiştir.

Kimileri unutsa bile!

Tarihin unutmaz vicdanı;

Günümüzde yaşanan her ne varsa mutlaka hatırlayacaktır.

Gerçek olan o dur ki;

Günümüzde yaşanan tüm olumsuzlukları çözebilmenin;

Tek bir yanıtı, tek bir çaresi vardır…

O da sadece sevgidir;

Yaşanan tüm olumsuzluklara sevgiyle yaklaşmak, sevgiyi katabilmektir…

Aslında sevgi hep yanı başımızdadır!

Önemli olan onu hissedebilen yüreğe, yürekliliğe sahip ol­maktır.

Aşk bir anlık, sevgi ebediyete kadardır.

Sevgi de,

Sevgiyle dolu yüreklerden taşan duygular da,

Sevgiyle hissedebildiklerin de unutulmazdır.

Sevgi, kalplere kazınandır.

Ya aşk nedir?

Sanırsın ki; ne çok şeye kadirdir!

Aslında yaşam boyunca, o da yaşabilirsen!

Bir kez yaşanır,

Çoğu kez de, acıyla sonlanır.

Aşk kumsalda bıraktığın izler kadardır.

İzleri oluşur ilk anda!

Kalbin yerinden fırlar,

Kum taneleri gibidir darmadağın olur duygular.

Aşkın sıcaklığı sarar her yanını,

Alev topuna döner o bakışlar…

Sonrasında kopar bir fırtına;

Dalgalar hırçın, sen hırçın,

Kumsalı kaplar o hırçın sular;

Ne o alev kalır,

Ne de o ateşli duygular…

Ama sevgi öyle midir?

Tam tersine ebedidir;

Sevgi hayatın merkezidir.

İnsanca yaşamanın da, hayata iz bırakmanın da, tek gerçe­ğidir.

Sevgi, saygı bağlarıyla yetişen, yetişecek olan genç nesil­ler;

Geleceğimizin de, aydınlık yarınlarımızın da teminatıdır.

İnsanoğlunun yaşam karesi bir ömürlüktür!

Ömrümüze anlam katanlar da, ömrümüzden gidenler de,

İyisiyle, kötüsüyle, sevgisiyle, sevgisizliğiyle kendi vicdanımızda,

Vatanımızın hamu­runda karılır…

Bizden önce de böyleydi, bizden sonra da böyle olacaktır.

Bizden sonraki nesillere ne bıraktıysak geriye;

Tarih sayfala­rımız sadece onu yazacaktır.

Adaletle/adaletli yaşayın, sevgiyle kalın…

 

 

NATO’dan Çıkmak Üzerine

Son yıllarda NATO üyeliği oldukça tartışılır hale geldi. Bunda bizden çok sözde dost ve müttefiklerimizin rolü olmuştur. Norveç’teki rezaletin amacı Türkiye’yi NATO’dan çıkmaya tetiklemek olabilir. Önümüzdeki dönemde bu gibi oyunlar artabilir. NATO’cu olmak ve NATO teslimiyetçiliği ile NATO’da saygın bir ortak olarak devam etmeyi birbirine karıştırmayalım. NATO’dan çekilirsek politikalarımızı anlatabileceğimiz çok önemli bir platformu da kaybederiz.

Türkiye’ye Yunanistan ve ABD tarafından kumpaslar kurulması daha da hızlanabilir. Ege’de ve Kıbrıs’ta aleyhimize gelişmeler artabilir.

NATO üyeliği Türkiye’ye açık veya gizli ülkelerin politikalarını engelleyici bir rol oynamaktadır. Türkiye’nin bazı kararları veto etme hakkı vardır.

NATO üyeliği aslında Türkiye’yi Rusya’ya karşı korumaktan çok diğer ülkelere ve sözde dost ve müttefiklere karşı korumaktadır. Türkiye’nin demokratik standartlardan sapma göstermesi düşman ülkelere koz vermiştir.

Türkiye’nin NATO’da siyasi tesirliliğini artırmanın yolu çok taraflı siyasi ilişkileri geliştirmektir.

Doğu komşularımızla ilişkilerimizi ülke yararına kılabilmenin yolu da NATO üyeliğini kullanabilmektir.

NATO içinde ilişkilerimizi gözden geçirelim. Hukuk devletinden ve kuvvetler ayrılığı prensibinden vazgeçmeyelim. Temel hak ve hürriyetler konusunda hassas olalım. Ülkenin itibarını ve gururunu kırıcı gayretleri tahrik etmeyelim.

Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına karşılıksız dönüşü Kenan Evren ve yönetiminin büyük bir yanlışı değil miydi? Yanlışları biraz da kendimizde arayalım.

Yunanistan’ın olduğu her yerde Türkiye de olmalıdır. Bu bir zorunluluktur. Yarın akıllanır da Ege’de Yunan işgalindeki adacık ve kayalıkları kurtarma gayreti içine girersek NATO’nun 5. Maddesi önümüze büyük bir engel olarak çıkar. Elimiz kolumuz bağlanır.

Kısaca bizden hem kurtulmak ve hem de bizi kuşatmak isteyenlere imkân yaratmayalım. NATO’dan çıkmayı, bir yerlere girmeyi AVM değiştirme gibi görmeyelim. Oyuna gelmeyelim.

 

 

Tarım Politikamız

“Evinin yemişi erikle elma,

Komşunun bağından hurmayı alma!” //Ziya Gökalp

Ziya Gökalp’in şiirinden yukarıya aldığım iki mısra, her ne kadar mecazen söylenmişse de, Türk tarımını yönetenlere şamar gibi yapışmış söz olarak kabul ediyorum.

Eskiden uygulamaları zaman zaman aksamış olsa da bir(DPT) Devlet Planlama Teşkilatımız vardı. Bu teşkilatın çalışmaları ışığı altında hükümetler, beşer yıllık kalkınma planları hazırlardı. Ne hikmetse ülkeyi tüccar zihniyetiyle yönetenlerce kaldırıldı bu devlet kurumu.

Çok değil daha iki binli yılların başına kadar Türkiye, dünya tarımında kendi kendine yeten yedi ülkeden biriyken, bugün etinden samanına, meyvesinden sütüne kadar her şeyi ithal etmek zorunda kalan ülke durumunda.

Peki bunları ithal ediyoruz da, çokmu zenginiz hayır; dış borç miktarı hazinenin yarısını geçmiş vaziyette… sanayileşiyormuyoz ona da hayır. Yüz liralık sanayi ürünü satmak için 80 liralık ithalat yapmak zorunda kalıyoruz.

Yani!!!

Yani si şu: Üretmiyoruz, ürettiklerimize katma değer katıp ihracat yapamıyoruz insanımızı eğitmiyoruz sürekli onlara balık veriyoruz, balık tutmayı öğretmiyoruz öğretsek, bize ihtiyacı kalmayacak, bize ihtiyacı kalmayan hür düşünceli insanlardan oy devşiremeyeceğiz.

İşte meselenin özü bu.

Ekilmeyen arazi sahibine devlet tarafından para ödenmesi, hangi mantığın ürünü anlamak mümkün değil. Anlaşılması mümkün olmayan o kadar mantıksız olaylar var ki saymakla bitmez. Zevki için yatıyla gezen adama mazot vergiden muaf, ama tarım üreticisinin traktörüne, tarım ürünü taşıyan kamyoncunun kullandığı mazot’a katmerlisinden zam üstüne zam.

Zamanın Başbakanı hani demişti ya: “Ben bu devleti tüccar mantığıyla yöneteceğim”. Tamam, anladık tüccar mantığıyla yönetiliyoruz da kazanan kim oluyor devlet mi, yoksa suyun başındaki birkaç vurguncu mu?

Binlerce Türk işçisinin çalıştığı sigara fabrikalarını kapattık, Türk köylüsünün ürettiği tütün yerine şimdi uluslar arası tekellerin ürettiği sigaralar ithal ediliyor. Bu da yetmedi Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde Türk köylüsünün az da olsa yetiştirip açık olarak sattığı ucuz tütüne dahi yasaklar geliyor. Buda demek oluyor ki, uluslar arası sigara tröstlerinin Türkiye üzerindeki kârı azalıyor, hükümet baskı altında.

Her birisi Konya vilayeti kadar bile olmayan ülkelerden; Bulgaristan’dan saman, Romanya’dan canlı sığır, daha dün denecek kadar yakın tarihte binlerce Türk ve Müslüman kanı akıtmış Sırbistan’dan et ithal ediyoruz. Kuzey doğu komşumuz Gürcistan’da beş liraya üretilen etin fiyatı Türkiye de nasıl 40-60 lira aralığında satılıyor anlayan beri gelsin. Anadolu’nun mis gibi kokan domatesinin, karpuzunun tohumları genetiği değiştirilmiş şekilde İsrail’den geliyor.

Bu durumları görüp te ülke iyi yönetiliyor diyebilirmiyiz?

Üç tarafı denizlerle çevrili olan memleketimizin insanları, yeteri kadar balık yiyor diyebilen bir babayiğit çıkar mı acaba?

Son bir not; Birleşmiş Milletler kalkınma fonunun Güneydoğu için hibe ettiği 37 Milyar lira tarım bakanlığı eliyle PKK’ya nasıl peşkeş çekildi(Bartu Soral BM eski kalkınma müdürü) hatırlatayım dedim.

Saygılarımla…

 

 

Herşey Her Şey Değiştirilebilir. Ama Tarihi Gerçekler Asla

Hayata, hayatımıza anlam veren, renk katan değerler neler­dir?

Yaşamımıza ev sahipliği yapan, doğup büyüdüğümüz, yoğ­rulup, yoğurduğumuz ‘toprak ana’; biz insanlara ne ifade eder?

Yaşam maceramıza yön veren, bizi koruyup kollayan, bu önemli kıstaslara rağmen; günü geldiğinde onu hoyratça sor­­gulayıp, acımasızca eleştirdiğimiz, bize vermiş olduğu pek çok değeri yok saydığımız!

Ama doğasıyla, doğal güzellikleriyle hayatımızı yeşerttiği­miz, renklendirdiğimiz, bizi doyurup besleyen, bu topraklar, bu vatan değil midir?

Unutmayalım ki; doğusundan batısına, kuzeyinden güneyi­ne, bu cennet vatan, bu gazi topraklar her karışı şehit kanlarıyla yoğrulmuş bu vatan bizim, hepimizindir.

Bu ülke hepimizin son yuvası, son toprak parçasıdır.

Türk’üyle, Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Arap’ıyla, Çingene’siyle, Sünni’si, Alevi’siyle; Türkiye Cumhuriyeti Devle­tini hep birlikte kurduk. Devletimizin kuruluş destanını, bu coğ­rafyaya kan ve can bedeli ödeyerek kazıdık.

Ortak dilimiz, ortak dinimiz, ortak ülkümüz, ortak gelenek­lerimiz, ortak göreneklerimiz ve tarihsel birikimimizle ataları­mızdan yadigâr bu aziz vatan topraklar; birlik ve beraberliğimi­zin, bölünmez bütünlüğümüzün imzasını taşıyan misak-ı milli sınırlarıyla çevrelenmiş bu vatan; sonsuza değin bizimle yaşa­yacaktır.

Dünya var olduğu sürece, bu coğrafyada adeta kan çanağın­da hep birlikte kurduğumuz bu devlet, sonsuza kadar yaşaya­cak, vatan bellediğimiz bu topraklarda; bir ve beraber olmamızın gücüyle, bugüne kadar her olumsuzluğun üstesinden nasıl gel­diysek, bundan sonra da öyle gelinecektir.

Tarih sayfaları;

Türk Milletinin tanımını asırlardan beri böyle yaptı, böyle anlattı. Bundan sonrada böyle yazıp, böyle belleyecektir.

Özellikle son dönemde vatanın ne ifade ettiği konusunda kavram kargaşası yaşayanlara, yaşadığı toprakların değerini kü­çümseyenlere, önemini görmezden gelenlere; seslenmek istiyo­rum:

İnsanoğlu kendi iradesinin dışında, Allah’ın o mucizevî gü­cüyle doğar, hayatını yaşar, sonunda yine yüce yaratana döner.

Her birey milliyetine, inancına, yaşam tercihlerine hür, öz­gür iradesiyle karar verir. Hiçbir güç insanoğlunun aklına, vic­danına hükmedemez.

Hükmedildiği/hükmedileceği sanılsa bile bu aldatıcı görün­tüden, aldanmaktan başka bir şey değildir.

Çünkü önünde, sonunda insanın özgür iradesine, be­yin gücüne vurulmak istenen prangalar; paramparça olmaya mahkûmdur.

Devletsiz yaşayan insanlar olabilir ama milletsiz yaşayan insanlar olamaz! Her Milletin kendi özellikleriyle yoğrulmuş, ona yuva olmuş, yaşama sevincini, acısını tattırmış, tasada ve kıvançta ona kucak açıp; sarıp sarmalamış bir ‘toprak anası’ vardır…

O Toprak Ana ki;

Doğasıyla, doğal yaşamı süsleyen bitkisi, çiçeği, ağaçları, doğayı süsleyen güzellikleri, bu güzelliklere ayrı bir anlam katan doğa canlılarıyla birlikte insanlığa eşlik, ona hizmet eder.

Doğanın o eşsiz armağanları içinde; güneşin sıcaklığı, rüzgârın esintisi, yağmurun suyu, kar tanelerinin o kendine has görüntüsü, denizlerin bereketi, kısacası yaşamımıza renk katan, anlam veren bunca güzellik olmasa!

Yaşamımız nasıl anlam bulur, neye yarar? Yukarıda sıraladığım bu güzellikleri, yaşantısına katık ya­pan Türk Milleti:

Kendisine yaşam alanı seçtiği bu topraklar uğruna kanını, canını, malını, kısacası kendine has bütün değerlerini feda ettiği, tüm mukaddesatı üzerine ant içerek, burası benim anayurdum Anadolu’m, 780 bin metrekarelik özümün toprağı, benim ‘top­rak anam’ dediği bu coğrafyayı:

”Vatanım” diye bellemiş, her yeni doğan çocuğuna, vatanı olduğunu ezberletmiştir.

Devletimizi sarıp sarmalayan bu ‘Gazi topraklar’ bizim son yurdumuzdur. Mazlum devletlere örnek olan, bizden olup da bizden ayrı düşen; yâd ellerde yaşayan evlatlarımızın özlemle andığı, rüyalarında saklı kalan anavatanıdır bu topraklar.

Toprak ananın buram, buram tarih kokan Gazi Toprakları­mızın, vatanımız Türkiye’mizin güzel insanları:

Unutulmasın ki,

Vatan:

Kimi zaman canımıza can katan, kimi zamansa; uğruna can verdiğimiz topraktır. Şühedanın türbedarlığını yaptığı bu top­raklar, atalarımızdan yadigârdır.

Dünya var olduğu sürece Türk Milletinin önceliği daima va­tan olacak, ülkemiz ne zaman dara düşse; nice yiğitlerin:

”Önce Vatan” sesleri duyulacaktır.

Ey Vatan:

Uğruna veremediğimiz canı, bağrında yaşatmaya hakkımız yok.

”Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak.”

”Ne Mutlu Türküm Diyene”

 

 

4. Sanayi Devrimi ve Öğretmenin Rolü

0

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, devletin “hürriyet ve istiklâlini muhafaza ve müdafaa” görevini  Türk Gençliğine, bu gençliğin yetiştirilmesi görevini de “Maarif ordusu” dediği  ve “dünyanın en muhterem  varlıkları”  kabul  ettiği öğretmenlerimize teslim etmiştir. Onun için de, savaştan çıkmış, yeniden yapılanma süreci ve mali sıkıntı içinde olan ülkemizde  öğretmenin mali yönden kimseye muhtaç olmasını istememiş, bunun için de en yüksek düzeyde maaş alan memurlar arasında yer almasını sağlamıştır. Öğretmenlik, dünyanın gelişmiş bütün ülkelerinde en kariyerli mesleklerden biridir ve bu yüzden de mali ve sosyal statüsü yüksektir.

Öğretmen, sadece öğrenim hayatında ve yaşadığı sürede öğrendiklerini, öğrencilerine aynen aktaran bir nakilci değildir. Öğretmen, ailelerin en kıymetli varlığı olan çocuklarını sevgiyle kucaklayan, bilgiyle kuşatan, yeteneklerini geliştiren ve hayata hazırlayan ulvi bir mesleğin sahibidir.  Bütün bilgi, görgü, beceri ve tecrübesini öğrencisiyle paylaşır.  O, yirmi dört saatini öğrencisinin gelişmesine ve başarısına adayan insandır. Çünkü okuttuğu, öğrettiği ve eğittiği çocuğun, ülkenin geleceğinin sahibi olacağını bilir. Bu görev sorumluluğu ve bilinci ile çalışır. Öğretmen, bazılarının dediği gibi “yan gelip yatma mesleği” değil, ellerine ülkenin geleceği teslim edilen insanların fedakârca yürüttükleri ulvi bir meslektir.

Öğretmenin yaptığı çalışmalar, alt yapı yatırımları gibidir, hemen sonuç vermez.  Ama yüzde yedi okuryazarı olan Cumhuriyet Türkiyesi, büyük önder Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul ettiği 24 Kasım 1928 tarihinden bir yıl sonra açılan eğitim seferberliği ile 1,5, milyon insanını okuryazar haline getirmiştir. Bütün olumsuzluklara rağmen bugün bir yerlere gelmişsek, ülkemiz Balkanlar, Doğu Avrupa, Ortadoğu, Afrika, Kafkasya ve Ortaasya’daki dost ve komşu ülkelerden daha ileri durumdaysa, bunu Cumhuriyet eğitimine, Atatürk’e ve Türk öğretmenine borçluyuz.

PISA Direktörü Andreas Schleicher, Türkiye’nin PISA’daki başarısını değerlendirirken, Öğretmenleriniz ne kadar iyiyse eğitim sisteminiz de o kadar iyidir. Bunun için hükümet, öğretmenliği hem finansal, hem entelektüel açıdan çekici kılmalıdır” diyor. Geleceğin insan gücünün yetiştirilmesinde en önemli unsurlardan biri olan öğretmenlerin  üstün mesleki niteliklere ve donanıma sahip olarak yetiştirilmesi, ülkemizin bekası açısından son derecede hayati bir önem taşımaktadır. Bununla birlikte, toplumda saygın bir yere sahip olabilmeleri için,öğretmenlerimizin mali ve sosyal statüleri mutlaka yükseltilmelidir.

Türk milli eğitiminin öğretmen yetiştirme konusunda oluşturduğu Öğretmen Okulları, Köy Enstitüleri, Eğitim Enstitüleri ve Yüksek Öğretmen Okulları gibi özgün eğitim kurumları, çeşitli zamanlarda siyasi sebeplerle kapatılmıştır. Bu okullardan yetişen başarılı ve idealist öğretmenler, eğitim hayatımızda oldukça etkili hizmetler yapmışlardır.  Bugün nitelikli ve donanımlı öğretmenler yetiştirmek istiyorsak, bu eğitim kurumlarını çağın ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırarak, Öğretmen Liseleri ve Öğretmen Üniversiteleri adıyla yeniden hayata geçirmeliyiz.

Öğretmenlerin mesleki bilgi ve öğretim teknikleri konusundaki yenilikleri takip edebilmeleri için en az beş yılda bir zorunlu hizmetiçi eğitime tabii tutulmalarında yarar bulunmaktadır. Tüm öğretmenlere “öğrenci merkezli eğitim, yapılandırıcı eğitim, eleştirel ve yaratıcı düşünme, araştırma teknikleri, çoklu zeka, girişimcilik, sınıf yönetimi, zaman yönetimi, gençlik psikolojisi ve sorunları” gibi eğitimdeki yeni yöntem ve kavramlarla ilgili hizmet içi eğitim verilmelidir.

Şartları hızla değişen küreselleşen bir dünyada yaşıyoruz. “Bilgi ve Enformasyon toplumu”nu geride bırakan çağdaş dünya, 4. Sanayi Devrimi’ne hazırlanıyor. Robotların sanayide insanların  yerini alacağı, yapay zekanın geliştirildiği, üç boyutlu yazıcılarla üretimin fabrikalardan evlere indirildiği, devasa miktardaki  bilgi yığınının veri analizleriyle ayıklanıp kullanıldığı bir döneme geçiyoruz. İnsan ilişkilerinin ve iletişimin hızla geliştiği, ihtiyaçların değiştiği ve çeşitlendiği,  bazı mesleklerin yerini yeni mesleklere bıraktığı bu dönemde, öğretmen eğitimi daha büyük önem kazanmıştır.

Öğretmenlerimizin, dünyanın bu hızlı değişim ve dönüşümüne ayak uydurabilmesi için, kendilerini çok iyi yetiştirmeleri gerekir. Lisansüstü eğitimlerle, yan dallar yaparak, yabancı dillerini geliştirerek, çeşitli sertifika programlarına katılarak, branşlarındaki yeni yayınları okuyarak, mesleki panel, sempozyum, konferans ve çalıştaylara katılarak, yeni öğretim tekniklerini takip ederek, eğitim teknolojisini etkin kullanarak, proje hazırlama ve araştırma tekniklerini öğrenerek kendilerini sürekli geliştirmelidirler. Bu konuda devletin de öğretmenlerimize gerekli desteği vermeleri, imkânları hazırlamaları gerekir. Ayrıca mesleğinde başarılı olan öğretmenler, mutlaka maddi ve manevi olarak ödüllendirilmelidir.

Bu duygu ve düşüncelerle saygıdeğer öğretmenlerimizin onur günü olan  ÖĞRETMENLER GÜNÜ’nü en samimi duygularımla kutlarım.Bu vesileyle Millet Mektepleri Başöğretmeni Atatürk’ü ve 2017 yılında bölücü terör örgütünce şehit edilen müzik öğretmeni Şenay Aybüke Yalçın ve sınıf öğretmeniNecmettin Yılmazile bugüne kadar terör olaylarında şehit düşen bütün öğretmenlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.