14.4 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 652

Operatör Doktor AHMET YÜCETÜRK anlatıyor.

‘Bulgar zulmünün mimarı, insanlıktan nasibini alamamış zalim yöneticilerdir. Farklı inanca ve etnik kökene mensup insanlar arasında dostluk vardır.’

Oğuz Çetinoğlu: Bulgaristan’da yaşadığınız dönemde yönetimin ve Bulgar halkının Türk azınlığına karşı tutumu nasıldı?

Op. Dr. Ahmet Yücetürk: Bulgarların ve Türklerin yaşadığı karışık bölgelerde sıradan vatandaşlar olarak birbirine karşı anlayışlı ve toleranslı olduklarına şâhit olmuşumdur. Ancak idareciler ve onların kışkırttığı aşırı milliyetçi Bulgarlar; Türkleri küçümser, hor görürler. Zaman zaman idareciler (Komünist Partisi yöneticileri) uysal Bulgarları dahi inandırıp, kışkırtarak Türklerin üzerine ve camilere saldırılması, mezar taşlarının kırılması gibi hâdiselere sebep olmuşlardır. Bu mezalimler dayak atmaya kadar varmıştır. Özellikle 1984-1985 isim değiştirme kampanyasında gâvurun eziyeti tahammül edilemeyecek kadar ilerledi. Evlerde bile Türkçe konuşmak yasak edildi. Türkiye Cumhuriyeti radyo yayınlarını elektronik parazit sistemleri ile önlediler.  Hattâ askerler veya milisler, hiçbir suç işlemeyen Türk veya Pomak Türklerini öldürdüler. Kelepçeleyip, kelepçelerin yetmediği anlarda, önceden hazırlanmış iplerle hayvan bağlar gibi ellerini bağlayıp, polis merkezlerine veya Emniyet Müdürlüklerine resmî plâkalı araçlarla götürüp, Türk insanlarını yumruk, tekme ve silah dipçikleri ile döverek işkence uyguladılar. Türkler ve Pomaklar isimlerini gönüllü değiştirmek istemedikleri için bir suç uydurup, ‘Türkçe konuştun‘ diye veya ‘yeşil çimenleri çiğnedin‘, veyahut da ‘yerleşim yerinde nizamı bozuyorsun‘ diyerek tevkif ettiler. Hiç mahkemeye çıkarılmadan, Belene ve Bobov Dol Toplama Kamplarına attılar. Oradan da hiç Türk olmayan eski Yugoslavya sınırına yakın köylere sürgüne gönderdiler. Bir kısım Türk münevverlerine işlemedikleri suçu yüklediler ve siyâsî hapishânelere attılar. Bütün bu Türkleri topluma; Bulgar düşmanı, sosyalizm ve komünizm düşmanı olarak tanıttılar.

Bulgaristan yöneticileri 1877-1878 Rus-Osmanlı Harbi’nden sonra Rus askerî gücünün yardımı ile devlet olduklarında, Türkleri eritip asimile etmek, hattâ o coğrafya üzerinden silip süpürmeyi arzuladılar. Ve devlet politikalarında iki esas Prensibi hiç gözden çıkarmadılar:

1-Büyük Bulgaristan’ı kurmak.                                                                                                                             2-‘Türk azınlığı Bulgaristan’ın düşmanıdır.’ Düşüncesini bütün Bulgarların kafasına yerleştirmek ve inandırmak…

Çetinoğlu: Komünist idarelerde azınlık mensuplarının, doktorluk, mühendislik, subaylık gibi mesleklerde yetişmesine izin vermezler. Siz, doktor olma imkânını nasıl elde ettiniz?

Dr. Yücetürk: Bulgaristan’da komünist dikta rejim askerî okullara, hukuk fakültelerine, batı dilleri fakültelerine Türk gençlerini kabul etmiyordu, fakat tıbbiyeye ve mühendislik fakültelerine Türk gençleri için yasak yoktu.

Üniversiteye giriş imtihanları Türkçe değil de, Bulgarca idi. Türk liselerinden mezun olan Türk gençleri bilgili de olsalar, yazılı imtihanlarında bilgilerini tam ifade edemiyor ve üniversite giriş imtihanında istenen başarıyı kazanamıyorlardı. Tıbbiyeye girmek hiç kolay değildi; en yüksek puan isteniyordu. Ben imtihanda Bulgar çocukları kadar puan kazandım ve Tıbbiye’ye öyle girdim. Benim dönemimde birlikte başladığımız Türklerin sayısı 10 kişi idi.

Bulgaristan, yüksek tahsilli Türklerin göç etmesine izin vermiyordu. Veya tek tük-birkaç kişiye izin vermiştir.  1989 -1990 döneminde biz Bulgaristan Türklerine etnik temizleme ve soykırım uyguladı. T.C. Sağlık Bakanlığı arşivlerinde Türkiye’ye gelen doktor sayısı bellidir.

Çetinoğlu: Doktor olmanıza rağmen, Bulgaristan’da azınlık mensubu olmanız sebebiyle ne türlü baskılara, haksızlıklara ve zulümlere mâruz kaldınız?

Dr. Yücetürk: 1959’da lise 2. sınıfta paraşüt ile atlama kurslarına katılacak öğrencilerin listesi hazırlanıyordu.  Ben de yazıldım. Bir hafta sonra bana: ‘Sen liste dışında kaldın. Türkiye’de, İzmir’de teyzenler var‘ dediler. Hâlbuki ben 3-4 kere paraşüt ile atlasam, Bulgaristan’ı ve komünizmini bombalayacağımdan korkmuş olmalılar…

Şaka bir tarafa, bu ‘paraşütle atlama’ konusu ileriki yıllarda iki defa karşıma çıktı.

Birincisi 1978’de Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç devam ederken Eski Cuma Sancak Göç Komisyonu Başkanı’nın odasında ve 1985 isim değiştirme kampanyasında tutuklandım. Gizli Polis hücrelerinde sorgulanırken paraşüt atlama meselesinde liste dışı bırakılmamın sebebini sordum: ‘Eee, paraşütle atlamayı öğrenirsen, sen ‘öbür tarafın’ (yani Türkiye’nin) askeri olmaya hazırsın demek‘ diye cevaplandırdılar.

1968’de daha doktorluğumun ilk aylarında Eski Cuma hastanesi dâhiliye bölümünde tedâvi ettiğim Bulgar asıllı hastanın biri güya beni şikâyet etmiş. Gazetecinin biri hastaneye gelip Komünist Partisinin sancak komitesinden gönderildiğini, başhekimlikten izin aldığını ve beni sorgulayacağını öne sürerek beni komünistvarî sorularla suçlu çıkarmaya çalıştı. Güya hastayı taburcu ederken ona: ‘haydi, eve gidiyorsun, yeter devlet ekmeği yediğin!’ demişim. Bu hasta 9 Eylül 1944’ten evvel faşizme karşı savaşta ormana çıkan partizanlara yardım etmiş ve şimdi imtiyazlı, aktif savaşçılar zümresi üyesiymiş de, ben mi karar verecekmişim devlet ekmeğini ne kadar yiyecekmiş diye? Halbuki durumu stabilleşen hastayı ben bölüm şefinin bilgisi ile taburcu ederken ‘Haydi, eve gidiyorsun. Hastanede tuzsuz diyet var ya, evde arada bir ‘kaçamak yapıp’, tuzlu da yersin‘ demiştim.

İyi ki Bulgarcam mükemmeldi ve kendimi müdafaa edebildim. Hatta aynı gün o odada yatan hastaları da buldum, şahit gösterdim, öylece kurtuldum. Aksi takdirde, ‘Sen misin Türk Ahmet, devletin ekmeğini bu aktif savaşçıdan kıskanacak olan!’ deyip, beni komünizm düşmanı ilân etmeleri ne kolay gelirdi totaliter rejime!

Gazeteci, beni ‘mat edemeyeceğini’ anladığında dişlerini sıkarak: ‘Yılanın kafası daha küçük iken ezilmeli!’ dedi bana.

1968’de Sancak Hastanesi’nin dâhiliyesinde çalışırken cerrahiye geçme müracaatında bulundum. İl veya Sancak Halk Sağlığı Şefi ban hep ‘kadro yok‘ dedi. Oysa cerrahî şefi ‘var, tâyin etsinler, gel‘ diyordu. Yönetim – Halk sağlığı Şefi, Emniyet Şefi ve Komünist parti Sancak 1. Sekreter cerrahî bölümüne Türk doktor almak istemiyorlardı. Israrcı olarak kendimi cerrahî bölümüne zar zor kabul ettirdim. Halk Sağlığı Şefi Bulgarca öğretmenime: ‘Birini (Dr. Hüseyin Bekirov’dan bahsediyor) cerrah yaptık, Amerika’ya kaçtı, şimdi de bu çocuğu cerrah yaparsak, o da Anadolu’ya gitmeye ‘kafa kaldırır‘ demiş.

1989’da Eski Cuma’da, Türk milliyetçisi olmakla suçlandığım için  liseyi tam 6 yâni pekiyi derece ile bitiren oğluma hak ettiği altın madalya verilmedi. 1978’de Türkiye’ye göç antlaşmasına rağmen, beni ve ailemi bırakmadılar. Sonra isim değiştirme zorbalığı döneminde, hiç suç işlemediğim halde, ellerim kelepçelenerek tevkif edildim. 108 gün haksız yere Gizli Polis hücrelerinde çeşitli zulümlere mâruz kaldım. Oradan Blene Toplama Kampı’na, müteakiben Kuzeybatı Bulgaristan’a sürgün edildim ve daha sonra 29 Haziran1989’da, 6-7 saat içinde, eşim ve çocuklarımla birlikte, Bulgaristan sınırlarını terk etmemiz emredildi.

Bütün bu haksızlıklar, baskılar ve zulümler böyle kısa bir röportaja sığmaz. Onun için ‘Kötülük Unutulmaz’ ve ‘Kızıl Cehennem’ isimli kitaplarımı yazdım. Bu konularda Türkiye’de okuyucuları, münevverleri ve özellikle genç nesilleri bilgilendirmek istedim.

Çetinoğlu: Belene kampında tanıştığınız kişilerden alaka çekici olduğunu düşündüğünüz iki kişinin suçlarını okuyucularımıza anlatır mısınız?

Dr. Yücetürk: Bulgar mezalimi anlatmakla bitmeyecek kadar uzun ve acı vericidir.

Belene Toplama Kampı Bulgaristan Türkleri tarihinde hiç unutulmayacak bir sembol hâlini aldı. Bulgar dikta rejimi bu adalar topluluğu cehennemine Bulgaristan münevverlerinin bir kısmını hiç mahkemeye çıkarmadan buraya âdeta tıktı. Orada biz âdeta birbirine kaynaşmış konglomera* idik. Ruhu yüksek, irâdesi yıkılmaz, Türklük duyguları sarsılmaz bir Türklüğün temsilcisi olduğumuzu şuurlarına yerleştirmiş Türklerdik. Birbirimize çok trajik olayları anlattık, zâlim Bulgar’ın bizim önümüzde ne kadar zavallı olduğuna da şâhit olduk.

*konglomera: Karışım halinde,

Hâfızamda canlı olarak duran hatıralardan ikisi:   Birincisini Halil İbrahim anlatıyor:

-Karamanlar (Borovsko) köyünde, Kırca-Ali bölgesi, ‘soya dönüş’ zorbalığı döneminde, mezar taşları balyozlarla kırılıp dökülmüş. Bu rezaleti kimler yapmış? Türkler kendi mezar taşlarını kırıp döker mi? Daha nice örnekler var, diyor Halil İbrahim.

Tosçalı’dan Mümin Çolak anlatıyor:

-‘Vızroditelen protses’ dedikleri o zorbalığın kol gezdiği aylarda ben de tevkif edildim. 15 Mart 1985’te MVR, Kırca-Ali görev arabası ile Belene’ye götürüldüm. Benimle birlikte Sütkesiği (Mleçino)  köyünden İlyas vardı, ona:

– ‘Hemşerim, seni ne ile suçladılar?’ Dediğimde, bana baktı ve:

-Köyümüz Süt-kesiği’nden bir kilometre kadar ileride Çorbacılar (Bogatino) köyü var. İki köy arasında çok eski bir çeşme var. Bu çeşmenin kitâbesinde eski Türkçe bir yazı var.

Belediyemizde görevli milis subayı bir gün bana, o çeşmenin taşını kırmamı emretti. ‘Ben Müslüman’ım. Sevap için yaptırılan bir çeşmenin taşını nasıl kırabilirim? Bu günahı yapamam! Milisi emrini yerine getirmedim diye beni tevkif ettiller ve… işte seninleyim‘ dedi.

Saymakla bitiremediğim Belene tutuklusu mücahit arkadaşlarımın hiç unutamadığım kişilerden biri de İslimye’nin Doğancılar köyünden Nasuf Bilâl’dir. Onunla yollarımız çok kritik bir dönemde Belene Toplama Kampı’nın Vtori (ikinci) Obekt cehenneminde kesişti. Olağan üstü şartlarda, ölüm kalım mücadelesi verdiğimiz bir ortamda, aramızda olağan üstü dostluk oluştu. Dayanışma ve yardımlaşmanın en yücesini göstererek bu dostluk, sürgün yıllarında olduğu gibi hürriyetimize kavuştuktan sonra da devam etmektedir. Belene Kampında birçoğumuzu Kuzeybatı Bulgaristan’ın, tamamen  Bulgar nüfuslu köylerine sürgün ettiler. Nasuf, Mezdra şehrine bağlı Dolna Kremena’ya çile doldurmaya götürüldü.

Bulgar Gizli Polisi, Bulgaristan’ı terk etmem için bana 6-7 saat süre tanımıştı. Arkadaşım Nasuf ile ilgili şunu belirtmek isterim ki, ona hiç süre verilmeden, sürgünde olduğu köyde 23 Mayıs 1989’da eşi Emine Hanım ziyarete geldiğinde, Gizli Polis hemen gelerek, ellerine birer kırmızı milletlerarası pasaport tutuşturup, polis nezaretinde Sofya tren garına getirilerek ülkeyi terk etmek mecburiyetinde bırakıldı. Viyana’ya bilet almak mecburiyetinde kaldıktan sonra, ceplerinde bir tek kuruş Bulgar levası veya döviz olmadan, yakınlarını, iki kızını dahî göremeden ve helâlleşme imkânı bulamadan kovuldular.

Tren Viyana’ya hareket etmiş, ama Yugoslavya sınırında ‘umuda yolculuğun’ silleleri yine başlamış. Cebinde beş kuruşsuz ‘zoraki turist’ Yugoslavya yetkilileri geri Bulgaristan’a çevirmek istemişler. Tren Belgrad’a geldiğinde onlar inmişler. T.C. Büyükelçiliğini arama macerası başlamış. Cebinde tek bir kuruş olmayan Nasuf, Büyükelçiliği bulabilmek için maraton koşucusu gibi koşmak mecburiyetinde kalmış.

İyi ki T. C. Büyükelçiliği vardı, aksi takdirde… yolum yine cehenneme ulaşacaktı‘ diyor arkadaşım.

Çetinoğlu: Kampta ne kadar kaldınız, nasıl kurtuldunuz?

Dr. Yücetürk: Tutukluluğum 24.06.1985’den 10.06.1988’e kadar devam etti. Belene Toplama Kampın’da altı ay kaldım.

Bulgaristan Türklerinin bitmek tükenmek bilmeyen çileleri Türkiye Cumhuriyeti’nde oluşan kamu vicdanı hâline geldi, kamuoyu gür sesi ile dünyayı uyandırdı; sonra dünya kamuoyu oluştu ve sonuçta komünizm ile savaş hâlini aldı. Totaliter rejim bizi dünya kamuoyundan saklamak için çâreler ararken aptallaştı ve bizi sürgüne gönderdi.

Totaliter rejim dünya kamuoyu baskısına dayanamayıp beyaz bayrak açtı, teslim oldu. Fakat yine kurnazca, ‘Büyük Turistik Gezi‘ aldatmacası ile birçok Bulgaristan Türküne etnik temizleme uyguladı. Büyük çoğunluk Türkiye’ye geldik

Çetinoğlu: Bulgaristan Avrupa Birliği üyesi olduktan sonra, az da olsa medenîleşip, azınlıklara muamelesini değiştirdi mi?

Dr. Yücetürk: Hayır, değiştirmedi; yalnız şeklen medenileştiğini ve Avrupa ülkeleri, dünya kamuoyu önünde gösteriş olarak insan haklarına riayet ettiğini göstermeye çalışmaktan başka bir şey yapmıyor. Hâlen de yapmak istemiyor, çünkü bu gün Bulgaristan’ı idâre edenler, siyâsetçiler, savcı ve hâkimler, dünkü günlerde ve yıllarda biz Bulgaristan Türklerine mezâlim, etnik temizlik ve jenosid uygulayanların ya oğullarıdır veyahut torunlarıdır. Bunların hiçbiri babalarının veya dedelerinin suçlarını açığa çıkarmazlar.

Bu konularda bilgi sâhibi olmak isteyenler, Nasuf Mutlu’nun yazdığı  ‘Doğancı Çobanın İzinden‘ isimli kitaba bulabilirler.  (İletişim:  0-533 375 20 61 nsfmutlu@gmail.com

Çetinoğlu: İçerisinde bulunduğumuz zaman diliminde Bulgaristan’daki Türk azınlığın durumu nasıl?

Dr. Yücetürk: Demokrasinin güya geldiği 1990’dan beri Bulgaristan Türk azınlığının durumu öyle hazin ve kötü oldu ki, bugün 27 yıldır devam eden güya demokrasi döneminde, güya Türk partisi mevcut… Bulgaristan’da yaşayan Türkler, kendi ana dillerini bile devlet okullarında okuyamıyorlar, cehâlet içinde, yeterince para pulları olmadığından, çocuklarını Bulgar okullarına dahî gönderemiyorlar. Türk Partisi onlara önderlik ve yardım edemiyor.

İşin kötüsü, Bulgaristan’da bulunan Türk gençleri, Türkçe konuşamıyorlar. Söylemesi acıdır, Türkçe öğrenmek için de hiçbir gayret göstermiyorlar. İçlerinde; ‘Türkçe bize ne verebilecek ki, öğrenmeye çalışalım?’ diyenler bile var. Bunlar çok acı, söylenmesi bile utanç verici. Fakat maalesef hakîkat…

Atatürk döneminde iki ülke siyâsetçileri kendi aralarında ne konuşuyordu? Bu konuda aydınlatıcı bin küsur sayfalık,  Bulgaristan ve Türkiye Cumhuriyeti ilişkilerini kapsayan, bir kitap, Bulgaristan târihçisi Hakov isimli bir zatın iştirakı ile Bulgarcaya da Tercüme edilmiştir. Bu eseri herkese tavsiye ederim.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz mesajı, 12. ve son sorunun cevabı olarak lütfeder misiniz?

Dr. Yücetürk: Bu röportajı okuyanlar ‘çok şişirilmiş, makaslanması gereken çok cümle var‘ diye düşünebilirler. Fakat sorular o kadar derin, bir dönemi ve târihî zenginliği kapsıyor ki, bendeniz, nâçizane bilgilerimle soruları ve cevaplarını daha özetleyici yapamadım.

Çok büyük bir hevesle, kaynak olarak kırk dolayında Bulgarca kitap okudum; defalarca Sofya Merkez Kütüphanesi’ne gittim, araştırdım, fotokopiler yaptırdım ve iki kitap yazdım: Kötülük Unutulmaz ve Kızıl Cehennem. Üçüncü kitap için hazırlıklarım var, fakat büyük hevesim kazaya uğradı desem, yalan değil. Biliyorum, yazmak zor. Fakat neşriyat evlerinde de büyük bir kâbus yaşanıyor. Okuyucunun kitaba alakası da ayrı bir üzüntü kaynağıdır.

İnsanlarımız, çocukları ve torunları târihimizi, atalarının çektiği çileleri bilmiyor. Bunları bilmesi için kendisi okumalı ve kitapları çocuklarına da okutmalı. Okumayanlar, Bulgaristan’ın biz Türklere nasıl bir asimilasyon uyguladıklarını, isim değiştirme zorbalığı yaptığını, soykırıma ve etnik temizlik uyguladığını bilmiyor Bu mevzuda sorulacak soruları cevaplandırması mümkün değil.

 

 

Dr. AHMET YÜCETÜRK:

4 Temmuz 1941’de Bulgaristan’ın Eski Cuma (Tırgovişte) iline bağlı Avdallar (Lovets) Köyü’nde doğdu. İlkokulu köyünde okudu. Sonra Eski Cuma Türk Ortaokulu’na devam etti. Doktor olmak istediği için Bulgar Lisesi’ne kaydını yaptırdı. Bu liseyi dördüncülükle bitirdi.

Bulgaristan’da her Türk gibi askerliğini iki yıl işçi asker olarak yaptı.

1961-1967 yılları arasında Sofya Tıp Fakültesi’nde okudu. Mezuniyetten sonra Eski Cuma İhtisas Hastanesi’nde genel cerrahî uzmanı olarak çalıştı ve ortopedi-travmatoloji ihtisası yaptı.

1978 yılında Türkiye’ye göç etmek için müracaatta bulundu. Eski Cuma makamları, bu talebi siyâsî suç olarak gördü. Bunun üzerine 21 Eylül 1978’de işinden kovuldu. Bunu da Türkiye’ye göç etme sebebi olarak siciline işlediler. Daha sonraki yıllarda idârî makamların baskısına maruz kalarak yaşadı. Dinî mensubiyetinin işâretlerinden biri olan Türk ismimin zorla değiştirilmesine karşı koydu.

Hiçbir suç işlemediği halde 24 Haziran 1985 târihinde kelepçelenerek tevkif edildi. 108 gün Bulgaristan Emniyet Teşkilatı’nın hücrelerinde sorgulandı ve işkenceye mâruz bırakıldı. Buradan Belene Toplama Kampı’na götürüldü. Kampta altı ay, suçsuz 570 Türk münevveriyle birlikte zulüm gördü. Ardından Bulgar nüfusunun yaşadığı bölgelere sürgün edildi. 10 Haziran 1988 târihinde serbest bırakıldı.

Jivkov rejimi Bulgaristan Türklerini etnik bakımdan yok etmek istedi. Bu istek üzerine Bulgar Emniyeti, Dr. Ahmet ve ailesine (eşi ve iki çocuğuna) Bulgaristan’ı 6-7 saat içinde terk etmesini emretti. Bunun üzerine 29 Haziran 1989’da ailesiyle beraber Türkiye’ye göç etti. Hâlen Türkiye’de yaşamaktadır.

 

 

 

EKLENECEK BÖLÜM:

Oguz Beyefendi, reportajimi yazarken parca parca yazip toparlarken, simdi yazacagim eki kacirmisim. Cok ozur diliyorum, simdi gonderdigim ilaveyi kacirmisim.

II. soruya – BULGARISTAN’DA  TURK  VARLIGI   NASIL  OLUSTU?

EK SU  CUMLELERDEN  SONRA YAZILSIN: Birinci Boris (852-1018) doneminde, 864 yilinda Hristiyanlik kabul edilirken, konusulan dil Turkce idi. Bulgar toplumu toplu halde Hristiyanliga gecti ve Slav kulturunun etkisi altinda kaldi. Bulgarlarin konustugu Turkce de Slav dilinin etkisiyle asimile olur.” yaziyor Stoyan Dinkov.

Ek: Emekli ogretmen Eyup dedeme – ”Biz Bulgaristan Turklerinin kokleri terihte nereden basliyor, dede?- diye sordugumda bana:

”Oglum, koklerimiz asirlarca geriye gidiyor. esef verici su ki, Bulgaristan’da bizim elimizde okuyabilecegimiz kitaplar yok. Sunlari belle, Hun Imparatorlugu Batiya dogru genisledikce, yollarindaki OGUrlar ve Oguzlar da batiya dogru geldiler.Zaman zaman devletler ve imparatorluklar kurdular. Asirlar icinde bu devletler ve imparatorluklar dagilip gitti, ama oguzlar yok olmadi,cogaldilar, var olup Balkanlara da  geldiler. Baska devletlerin sinirlari icinde de olsalar cogaldilar. Osmanlilar Balkanlari fetettiginde, burada Turkce konusan ahali buldu. Osmanlilar, Turkce konusan bu ahali ile kaynasti.”

Rahmetli Eyup dedem koklerimizi, asirlari ve tarihimizi kisaca boyle ozetlemisti.

Osmanlilar Balkanlari fetettiginde… diye, asagilara devam edersiniz reportaji.

Saygilar. selam ile.

 

 

 

 

 

Hayati Mesajlar

0

“İş dönüp dolaşıyor; Said Nursî’nin yüz sene önce cehalet ağa, oğlu zaruret efendi ve torunu husumet bey olarak sıraladığı, ‘bizi mahveden’ üç düşmana gelip dayanıyor. Merkezinde ağalığın yer aldığı feodal düzenin de, fakirliğin de, gelir uçurumu ve adaletsizliğinin de, basit ve sıradan sebeplerle kapışma ve kavgayı netice veren ihtilâf ve anlaşmazlıkların da ardında bunlar var.

“Bediüzzaman’ın, İstanbul’da 2. Meşrutiyetin ilânından sonra gittiği şarkta aşiret mensuplarıyla yaptığı sualli-cevaplı sohbetlerin muhatabı sadece o zamanki dinleyicileri değil. Şimdiki nesillerin de bu izahlardan öğrenip istifade edeceği çok şey var.

“Oradaki izahlardan çıkarılabilecek önemli ve hayâtî mesajlardan birkaçını sıralayacak olursak:

X

“Aklınızı iyi kullanın. Gelen bilgi ve haberleri mutlaka tahkik sürecinden geçirin. Dolduruşa gelmeyin. Provokasyon tuzaklarına düşmeyin.

“Hürriyet, imanın bir hassası, özelliği, parçasıdır. Hürriyeti doğru anlayın ve ona sahip çıkın. Allah’tan başkasına kul olmayın ve Allah’ın yarattığı hiçbir şeye zulmetmeyin, istibdat, baskı ve tahakküme yeltenen kim olursa olsun -devlet, şeyh veya ağa- itiraz edin, boyun eğmeyin.

“Hukukunuzu bilin, hakkınıza sahip çıkın.

“Her meseleyi istişare ile çözüme bağlayın.

“Her şeyi devletten beklemeyin. Özellikle demokrasi ve hürriyetin sağlam bir kültür ve ahlâk altyapısı üzerinde kökleşmesi için size de görev ve sorumluluklar düşüyor; onları yerine getirin.

“İdarecileriniz, hizmetkârlarınızdır. Onlara bu anlayışla muhatap olun, gereğinde hesap sorun.

“Cehalete savaş açın; kendinizi bilgiyle donatın; din ve fen ilimlerini imtizaç ettirerek kendinizi geliştirin ve medeniyet yarışına öyle katılın.

” ‘Eski hal muhal; ya yeni hal, ya izmihlâl.’ Eskiye takılıp kalmayın. Dünyadaki gelişmeleri iyi takip edin ve doğru okuyun. Her olumsuzluğu dış düşmanlara bağlayan komplo teorilerine fazla iltifat etmeyin. Önce kendi zaaf ve eksiklerinizi telâfi edin ve kendi bünyenizi sağlamlaştırın.

“Müslüman unsurlarla İslâm kardeşliğini güçlendirin; gayrimüslim azınlıklara düşmanlık beslemeyin, şefkat ve adaletle muamele edin…

X

“Tedenni-i milletten ciğeri yanmış gibi feryadüfigan ederek ‘Ah, ah, ah! Vaesefâ!’ diyen Bediüzzaman, kurtuluşun maarifte olduğunu yine 1900’lü yılların başında İstanbul gazeteleri için yazdığı makalelerde, ‘Hürriyete hitap’ nutuklarında ve şark aşiretleriyle yaptığı sohbetlerde ifade etmişti.

“Geliştirdiği maarif projesini Kur’an-kâinat bütünlüğü ekseninde vicdanın ziyası olan dinî ilimlerle aklın nuru olan modern fenleri kaynaştıran bir temele bina etmişti. Böylece, asırlardır devam eden ve son devirde ihtiyaçlara cevap veremez hale gelen tekke ve medrese ile, yeni gelişen modern mektepleri birleştirip, üç ayrı eğitim kanalını doğru bir zeminde buluşturmayı öngörmüştü.

“Bu yönüyle, tevhid-i tedrisatı kaçınılmaz bir ihtiyaç ve gereklilik olarak ilk gündeme getiren kişi Bediüzzaman. Birbirinden kopuk üç ayrı kanalda yetişecek nesiller arasında meydana gelecek kopukluk ve derin uçurumu gidermenin en isabetli formülünü bu şekilde ortaya koymuştu.

X

“Müfredatta vicdanın ziyası olan dinî ilimlerle aklın nuru olan modern fenlerin imtizaç ettirilip kaynaştırılarak okutulması, nesillerin tevhid çizgisinde, dini de, dünyayı da çok iyi bilen, sarsılmaz bir inanç yapısıyla çağdaş gelişmelere açık mükemmel insanlar olarak, yetişmesini sağlardı.

“Keza, siyasî, ilmî, sosyal alandakiler başta olmak üzere, istibdadın her türlüsünü reddeden ve her çeşit fikrin özgürce dile getirilip tartışılmasına imkân sağlayan bir anlayışla verilecek olan eğitim, demokrasinin bu topraklarda çok daha erken tarihlerde kök salmaya başlamasını kolaylaştırır ve buna paralel olarak feodal aşiret düzeninin şeyhlik ve ağalık gibi kurumlarını çözecek bir süreci başlatarak bu etkisini pekiştirirdi.”

(Kâzım Güleçyüz – Ömer Ergün

 

 

Öğretmen İşe Değil “Okula Gidiyorum ”Der

“Taşları nasıl yemeli?” veya “Yumurtayı hangi ucundan kırmalı?” diye sorsalar herkesi bir düşünce alır. Oysa hepimiz de biliriz ki taşlar yenmez, yumurta da her iki ucundan da kırılır! Bu sorulardan amaç hafızamızı şöyle bir yoklamak ve muhakeme gücümüzü ortaya çıkarmak. Bunlar için birikim ve donanım olması gerekmiyor. Çünkü pratikte her zaman yaşayabileceğimiz gelişmeler. Birbirlerini sınamak için de söylenebilir, alternatifler geliştirmek için yapılabilir, hazır cevaba alıştırmak için denenebilir. Entelektüel bir tinktenk sanki.

Türkiye’de iki konu; şartlar ne olursa olsun hiç gündemden düşmez. Birincisi hayat pahalılığı, ikincisi ise eğitim-öğretimdir. Büyük babam da ekonomik sıkıntılardan bahsederdi, bugün oğlum da. Dedem eğitimdeki kendi zorluklarını anlatırken torunuma, üçüncü nesil “büyük baba şimdi daha zor, her gün okula kilolarca taşıdığımız kitap ve gittiğimiz kurslar bile yetip artıyor” diyerek kendini haklı çıkarıyor!. Tarafların kendini savunurken referansları hep onları terazinin istediği kefesine koyuyor. Hani Aristo demiş ya “Bana bir mihenk taşı verin, dünyayı yerinden oynatayım” diye. Aynen öyle oluyor.

Önce “OKU”mak

Osmanlının çözülme döneminde her görüşteki aydın bu çıkmazdan nasıl çıkılacağını çözmeye çalışıyordu. Her görüşün kendine göre haklı ve uygulanabilir yanı vardı. Cumhuriyete gelinceye kadar bu tartışmalar sürdü. Ne zaman Cumhuriyet ilan edildi (29 Ekim 1923) ilk operasyonlarından biri eğitim-öğretimde gerçekleştirildi. İlk fırsatta da okur yazar oranının artması sağlandı. Bunun için İstiklal Savaşı kazanılır kazanılmaz öğretmen öne çıkarıldı. Maarif ordusu hedef gösterildi. Gazi Mustafa Kemal Paşa “Mebusların(milletvekilleri) maaşlarının ne kadar yapalım?” diye gelen memurlara “Sakın ola ki öğretmen maaşlarını geçmesin!” demesi haklı bir ölçü oldu.

Cumhuriyetin eski kültürden, yazıdan, eğitim-öğretim sisteminden biranda değişime gidip, bütün bunları yeni bir  sürece dahil ederek yapması neticesinde ilk olarak okuma yazma oranı yükselerek derin bir nefes alındı. Bölünmüş cihan devleti coğrafyamızda peş peşe çıkan isyan ve savaşlarda (Balkanlar, Ortadoğu, Trablusgarp, Kafkasya, Anadolu) aydınlardan da çok şehit verdik. Bunun hemen telafisi gerekiyordu. Öyle de oldu. Çünkü hem Hitler rejimi ve hem de Rusya’daki Ekim devriminden kaçan aydınlar, akademisyenler Ankara’da konuk edilerek onlardan istifade edilmiş, bir çok kurum ve kuruluşun (üniversiteler, TDK, TTK vs) hayat bulmasını sağlanmıştır. Bu gelişmeler hala tartışılıyor ve tartışması da sürecektir.

Bilgi Toplamak Değil, Bilgi İnşa Etmek

Günümüze gelince 21. Asra girerken Ankara’daki yeni siyasi irade bu tartışmaların içinde buldu kendisini. Eğitim -öğretim politikası sürekli değişiyor, bir sonraki bir öncekine hiç de sıcak bakmıyor, bütün kabahatlerin orada olduğunu ileri sürüyordu. Ancak ortada eğitim-öğretimin heyüla gibi büyümüş sorunlar yumağı vardı. Üstelik Türkiye 80 milyona varan nüfusu ile bu meselenin üzerinden acilen gelmesi gerekiyordu.

Peki nasıl üstesinden gelinecek?!

Elbette elinde bir sihirli değnek yoktu.

Çok zengin bir insan kaynağı ve kültür birikimi vardı ama sihirli değnek yoktu. Artık geleceği inşa etmek için bilgi toplamak değil, bilgi inşa etmek gerekiyordu. Vasatları değil, hatta süperleri de değil hiperaktif olanları ortaya çıkarmak gerekiyordu. Eğitimi iyi bir analizden geçirmek icap ediyordu.

OECD PISA Direktörü Andreas Schleicher’in Türkiye’ye ilişkin görüşleri; herkesi eğitim-öğretim konusunu bir daha düşünmeye sevk etti. Buna göre; öğrettiklerimiz artık gereksizdi. Sorun sınav mıydı, eğitimin içeriği miydi? Çocuklar neden mutsuzdu? Sınavla eğitim düzelir, öğrenciler geleceğe böyle hazırlanabilirler miydi? Uygulama liseleri bile sınıflandırmıştı üstelik; iyi lise veya kötü lise diye. Herkes iyinin peşindeydi ama bu iyi neredeydi? Peki buradan mezun olan talebelere yurtdışına gitme kolaylığı sağlayabilir miydi? Yabancı diller eğitiminde başarılı olabilir miydi? Yerli yabancı üniversiteler bu mezunları tercihen cazip imkanlarla alabilirler miydi? Gençler idealini yeni hayatında gerçekleştirebilir ve intibak sağlayabilir miydi? Eğitimde kendimizi kandırmamalıydık.

İdealist Öğretmenlik Kariyer Mesleğidir

Rusya’da 3 tane üniversite şehri var. Bu uzman akademilere girmek için bir sınav hakkı oluyor öğrencilerin. Çünkü yönetim “Rusya’nın birinci sınıf beyinlere ihtiyacı var” diyerek hatırlatmasını yapıyor. Burada ayrıca ideolojik bağnazlık yok. Hatırlarsanız Türkiye’de 28 Şubat yönetimi bu fahiş hatayı ülkemizde yaptı, imam hatiplere olan alerjisinden mesleki eğitimi ve akademik hayatı perişan etti. Eğitim-öğretim bu nedenle hala dikiş tutmuyor.

Çocuklarımızın yetenek ve kapasiteleri maalesef ortaya çıkaracak bir yöntemimiz yok. Gençlerin mesleki beceri kazanma yaşlarını erkene çekecek bir sistem de inşa edemedik. Bunu topluma da anlatamadık. Herkes çocuğunun çok para kazanabileceği bir akademiyi tercih etmesini istiyor. Dünyada böyle bir okul yok. Tamamen söz konusu husus o insan ile alakalı. Bunun için önce öğretmene yatırım yapılmalı. Hiç bir öğretmen, diğer meslek gruplarındaki gibi “işe gidiyorum” diye evden çıkmaz “okula” veya “mektebe”  yahut “üniversiteye gidiyorum” diye eviyle vedalaşır.

Gerçek Öğretmenlik, eskimez tabirle muallimlik kariyer mesleğidir. Sosyal statüsü yüksek olmalıdır. Sevgi, bilgi, yetenek donanımı içinde görgü, beceri, tecrübe ve paylaşmak gibi ulvi bir özelliğe sahiptir. Gelişmeye ve başarıya adanmıştır. Çocuklarımız yarınımız oldukları için ancak böylesi özelliklere sahip öğretmenler eliyle ülkemiz, toplumumuz çağdaş refah düzeyine ulaşacaktır. Bu öğretmenlerle  cumhuriyetin ilk yıllarında 1.5 milyon talebe okur yazar kampanyasıyla(1928) başarıya ulaşmıştır.

İnsani İlişkiler ve İletişim

Öğretmen iyiyse eğitim-öğretim kesinlikle iyidir. Öğretmenlik hem finansal ve hem de entelektüel açıdan cazip hale getirilmelidir. Mesleki donanım ve  nitelikler üst seviyede olmalıdır. Başarı idealist öğretmenle gerçekleşir. Çünkü öğretmen yenilikleri takip edeceğini çok iyi bilir. Mesleki bilgi ve eğitim tekniklerinin sürekli geliştirir. Önce öğretmene yatırım yapılmalıdır. Dolayısıyla öğretmenler öğrencisine “Sen bir dershaneye ya da kursa git” veya” bir öğretmenden takviye al” demez ve dememeli. Dersi derste öğretmeli. Talebeye vakit ayırmalı. Öğrenci öğrenene kadar uğraş vermeli.

Hızla değişen ve küreselleşen dünyada öğretmen çağdaş dünya ile örtüşmek durumunda olduğunu çok iyi bilir. Çünkü günümüzde artık insanların yapacağı görevleri robotların yerine getireceği bir zaman dilimine geçiyoruz. Üç boyutlu yazıcılarla artık üretim fabrikalardan evlere taşınıyor. İnternet ile devasa bir bilgi yığını geliyor önümüze.

Öğretmen insan ilişkilerini ve iletişimi de iyi bilir. Çünkü artık ihtiyaçlar çok değişti ve çeşitlendi. Lisansüstü eğitim şart, sonra yan dalların sayısı sürekli artıyor, yabancı dil eğitimi hem genişliyor hem de kolaylaşıyor, sertifika programları, paneller, sempozyumlar, açık oturumlar, çalıştaylar, yeni eğitim teknikleri öğretmenin olmazsa olmazı olmalı. Öğretmenler ödüllendirilmeli, takdir edilmeli ki bu motivasyon ve moral yüksekliği öğrencilere de yansısın.

Eleştirel Düşünce Öne Çıkmalı

Bütün bunlar için benim de mezun olduğum eski Vefa Lisesi ve Kariyer meslek Yüksek Okulu Müdürü arkadaşım Yrd. Doç. Dr. Sakin Öner’e göre öğrenci merkezli eğitime geçilmeli, çoklu zeka öne alınmalı(ortak akıl), araştırma teknikleri geliştirilmeli, girişimcilik teşvik edilmeli, yeni neslin psikolojisine, sorunlarına dikkat çekilmeli, araştırmalar yapılmalı; zaman iyi yönetilmeli.

Bugün 1500 yakın öğrenciye ulaşan ve bütün Türkiye’de uygulanan; eski Tarım Bakanlarımızdan aziz dostum Prof. Dr. Sami Güçlü ile değerli yazar Mehmet Çetin ve arkadaşlarının kurup organize ettikleri özel tanıtımı ve adıyla Anadolu Mektepleri’ndeki kitap okumaları önemli bir ipucu. Bu etkinlikte “Mehmet Akif Ersoy, Cemil Meriç, Yahya Kemal, Nurettin Topçu, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Muhammet İkbal vs Kitap Okumaları”nda öğretmenden çok öğrenciler devrede. Öğretmen oturum başkanı görevinde. Öğrenciler bir yıl okudukları bu yazardan ne anladıklarını, müellifin ne söylemek istediklerini, kendilerinin bu konudaki yorumlarını ve algılarını tartışıyorlar.  Kazanılan okuma alışkanlığı bir yana, tefekkür özelliği de kazanıyor gençler.

Böyle bir tecrübeyi de bendeniz ve Öykü Yazarı Şerif Aydemir İstanbul Fatih’teki Uluslararası Darüşşafaka İmam Hatip Lisesi’nde Öğretmen Mustafa Gülali organizasyonunda “Sezai Karakoç Okumaları” olarak gerçekleştirdik. Madagaskar, Mozambik, Arnavutluk, Türk Cumhuriyetleri ve Ortadoğudan gelen yabancı öğrencilerin de hazır olduğu programımızda gençlerin güzel okuma, ilk okuduğunda ezberleme, konuşma, hitap etme, algı ve yorumlama gücünü gururla gördüm. Dostluklar pekişti, tartışma özelliği ve ikna becerileri öne çıktı. Aynı şeyi düşünmese de hiç kimse kimseyi kırmadı, görüşünü tacizle kabul ettirmek istemedi. Böylesi yapılanmalar artırılmalı ve yayılmalıdır.

Balkanların önemli ismi Bosna Hersek’in kurucu ve ilk Cumhurbaşkanı Bilge Kral Aliya İzzet Begoviç diyor ki “Eleştirel düşünceyi öne çıkarmalıyız. Batı bunu çok önceden fark etti ve hayata geçirdi, okullara ders olarak koydu. Doğu bu konuda çok geç kaldı.” Bu önemli bir tespit eğitim ve öğretim politikamız için.

Sorun insana yatırımdan geçiyor.

Bunun için de önce öğretmen, hemen öğretmen, sonra yine öğretmen.

Batı bunu çok önceden fark etti ve hayata geçirdi, okullara ders olarak koydu. Doğu bu konuda çok geç kaldı.” Bu önemli bir tespit eğitim ve öğretim politikamız için.

 

Sorun insana yatırımdan geçiyor.

Bunun için de önce öğretmen, hemen öğretmen, sonra yine öğretmen.

 

 

Osmanlı Devletiydi Hedef Dün, Türkiye Cumhuriyeti Oldu Bugün

0

“Bediüzzaman’ın, Osmanlı’yı dağılmaya götüren süreçte önemli rol üstlenen siyasî kulüpler ve muhtariyet talepleri için dile getirdiği endişeler, son dönemde telâffuz edilen eyalet veya federasyon sistemi gibi formüller için de geçerli.

“Nitekim İmralı’dan sâdır olan mesajlarda bir taraftan ‘Federasyon talebinden vazgeçtik’ denilirken, diğer taraftan belediyeleri, yerel meclisleri, eğitimi, sporu, güvenliği, hatta savunması ile ayrı bir örgütlenmeden söz edilmesi, bu endişelerin haklılığını gösteriyor.

“İşin garibi, bilhassa eyalet ve federasyon fikrinin Güneydoğu özelinde gündeme gelmesine, bölgede terörle mücadele gerekçesiyle 12 Eylül-Özal yapımı OHAL bölge valiliği sisteminin yıllarca uygulanması da hatırı sayılır katkılarda bulundu.

“Bu noktada, zaman zaman gündeme gelen ‘Kuzey Irak’ın Türkiye’ye ilhakı (katılması)’ gibi fikirlere de dikkatli yaklaşmak gerekir.

“Hele şu şartlarda böyle bir konu, Türkiye için tehlikeli bir tuzaktan başka bir şey olamaz.

“Çünkü oradaki oluşum büyük ölçüde işgal güçlerinin ve İsrail’in hesapları istikametinde şekillendirildi. Ve bölgedeki özerk Kürt yapılanmasından Bağdat da rahatsız. Nitekim bu rahatsızlık bilhassa petrol paylaşımı kavgalarında zaman zaman açığa vuruluyor.

“Böyle bir federe ve özerk yapıyı Türkiye’ye entegre etme gibi bir konunun gündeme getirilmesi, aynı yapının Güneydoğu odaklı olarak Türkiye’ye de taşınması, petrol kavgalarına bizim de bulaştırılmamız, Bağdat’la ve Arap âlemiyle ilişkilerimize yeni sorunların eklenmesi gibi sıkıntılı sonuçlar doğurur.

“Türkiye bu tuzağa düşmemeli, onun yerine Irak’la 1950’lerin Bağdat Paktına benzer bir ittifakı yeniden ihya etmeğe çalışmalı.

“Ve işgal sonrasında Irak’ta oluşan yapının buna uygun hale getirilmesine katkı sağlamaya gayret etmeli.

” ‘Zaman-ı istibdadın hâkim-i manevisi kuvvet idi. Kimin kılıcı keskin, kalbi kası (katı) olsa idi, yükselirdi. Fakat zaman-ı meşrutiyetin zembereği, ruhu, kuvveti, hakimi, ağası haktır, marifettir, kanundur, efkâr-ı âmmedir (kamuoyudur); kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecektir.’

“Devamında, ilmin yaşını aldıkça artacağını, ama kuvvetin ihtiyarladıkça eksileceğini hatırlatan Said Nursî, kuvvete dayanan Ortaçağ hükümetleri çökmeye mahkûm iken, asr-ı hâzır hükümetlerinin ise ilme istinat ettikleri için Hızırvâri bir ömre mazhar olacaklarını (kavuşacaklarını) vurguluyor.

“Ve Kürtlere seslenerek: ‘Sizin bey ve ağa, hatta şeyhleriniz dahi, eğer kuvvete istinat ile kılıçları keskin ise, bizzarure (ister istemez) düşeceklerdir; hem de müstahaktırlar (bunu hak etmiş olacaklardır)’ diyor ve akla dayanıp, baskı ve tazyik yerine sevgiyi esas alarak duygularını fikirlerine tâbi kılmaları hâlinde düşmeyip yükseleceklerini söylüyor.

“Fikirleri karıştırıp hürriyet ve meşrutiyetin, yani demokrasinin kıymetini takdir etmeyenlerin kimler olduğu sualine cevap verirken de, en baş sıraya ‘cehalet ağa’yı koyuyor.

“Böylece, kaba kuvvete dayanan ağalık sistemine vücut veren ve devamını sağlayan en önemli sebebin cehalet olduğu gerçeğine vurgu yapıyor.

“Eğer ağalık sisteminden şikâyet ediliyor ve bu yapının artık tarihe karışması isteniyorsa, yapılacak şey, kişileri hedef alıp gereksiz sürtüşme ve polemiklere meydan vererek bu sistemin ömrünü daha da uzatmaktan başka bir sonuç vermeyen suçlama ve dayatmalarda bulunmak yerine, bu çok ilginç ve orijinal izahlar çerçevesinde akıl, bilim ve vicdan esaslı eğitim programlarıyla, akıllara ve kalplere hitap ederek, pozitif bir sosyal değişim sürecini başlatıp istikrarlı bir şekilde sürdürmek olmalı.

“Cehalet ağası ancak akıl, ilim ve hikmetle yenilir.”

(Kâzım Güleçyüz – Ömer Ergün)

 

 

K.K.T.C 82. Vilayet Olur mu?

Kıbrıs müzakereleri; Rumların hedefledikleri sonla/Enosis’le bitmeyeceklerini anladıkları için görüşmeleri terk etmeleriyle sonlanmış;

2018 yılında adanın her iki tarafında yapılacak seçimler nedeniyle; ”hedefi belli ama kimilerine göre belirsizlik” sürecine girmiştir!

Pekiyi, GKRY’nin çözümün olmazsa olmazı olarak gördükleri, her defasında anlaşma adına dayattıkları aşağıdaki madde başlıklarıyla adada bir çözüm olabilir mi?

-Türkiye’nin ada üzerindeki garantörlük hakkının kaldırılması,

– Türk Askerinin öncelikli olarak adayı terk etmesi,

– 1974’te evlerini, arazilerini terk eden Rumların tekrar bu bölgelere geri dönmesi,

– Maraş bölgesinin, Gazimağosa derin limanının öncelikli jest olarak Rum tarafının kullanımına terk edilmesi,

-Yeni kurulacak ‘Federatif-Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetinin’ yönetiminin Rum Cumhurbaşkanında olması, yani yönetimin paylaşılmaması,

– Yenilenen seçim sistemiyle ‘parça devletlerde’ seçilecek milletvekillerinin tamamına yakının kısa bir süre sonra Rumlardan oluşması tuzağının kurulmasına;

Türk Milleti ve Kıbrıs Türk halkı ‘evet’ der mi?

Bu konuların detaylarına girmeden yukarıda sıralamış olduğum Rum önerileri 1968’den bugüne hiçbir müzakere sürecinde değişmemiş, GKRY bu dayatmalarından bir adım dahi geri atmamıştır.

Aslında Kıbrıs Müzakerelerinin günümüzde yaşananlarına bakıldığında;

Kıbrıs Türk tarafına; 1960’ta Kurulan Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyetinin anayasal kurucu ortağı olan Kıbrıs Türk Halkının, bu hakkının da gasp edildiği, Rum’ların hâkimiyetinde, azınlık haklarından bir fazlasının olmadığı bir yaşam hakkı sunulmaktadır.

Hele ki, adadaki çözümün Rumlara göre olmazsa olmazı, Türkiye’nin ada üzerindeki Garantörlük hakkının kaldırılması, Türk Askerinin adayı terk etmesi de gerçekleştiği an; Rumların neyi hedefledikleri daha iyi anlaşılmış olacaktır.

Bu hedef; adanın Yunanistan’a bağlanmasıdır!

1878’de Osmanlının adayı İngiltere’ye kiralamasından buyana ada üzerinde gözü, kulağı olan batı dünyasının istediği de bundan başka bir şey değildir…

Çünkü bu coğrafyada Türk Milletinin varlığı ezelden, ebede onları rahatsız etmekte, günümüzün bölgesel savaşlarının/sorunlarının hedefi daima Türkiye’ye kilitlenmekte, ülkemizin bölgesel gücü bu emperyalist ülkeleri rahatsız etmektedir.

Rum tarafının adadaki uzlaşmaz tutumuna karşılık Türkiye ve Kıbrıs Türk Halkının yönetim kadrosu, daima çözümden ama hakkaniyetli bir çözümden yana olmuş, her müzakere döneminde de bu tavrını korumuştur.

Her ne kadar 2002 yılından sonra sırf çözüme ulaşılsın diyerek, Kıbrıs Milli Davamızla ilgili pek çok konu başlığında çok taviz veren Türkiye, K.K.T.C yöneticilerinin bu tutumlarına rağmen, Rumların duruşunda hiçbir değişiklik olmamıştır.

Ama en çok da, bu müzakere sürecinde çözümün ucu dahi gözükmemişken, peşinen görüşülen ”toprak, garantörlük, asker” konuları, özellikle Rum tarafına önemli bir avantaj sağlamıştır!

2018 yılında tekrar masaya dönmesi kuvvetle muhtemel taraflardan Rum olanı; eğer müzakere masası kurulacak olursa; her defasında yaptığı gibi görüşmelere elde etmiş olduğu bu avantajlı tavizler noktasından başlayacak, Türklerde kalan Kıbrıs’ın kuzeyini de nasıl alabilirimin peşinde olacaktır!

Çünkü onların çözüm diye bir derdi yoktur!

Rumlar zaten ”Annan Tuzak Planı” senaryosunu kurgulayan/uygulayan ülkeler tarafından AB çatısı altına alınarak adada çözüme ulaşmışlardır. Onların istedikleri adanın Kıbrıs Türk Halkında kalan parçasıdır…

Kaldı ki, BM güvenlik konseyi 1963 ve 1974’te almış olduğu kararlarla:

GKRY’ni adanın yasal hükümeti olarak tanımakta; 1955’ten 1974’e yaşanan gerçekleri, Rumların Kıbrıs Türk Halkına uyguladıkları toplu katliamları, ekonomik, siyasi ambargoları, Yunanistan Cuntası güdümünde 15 Temmuz 1974’te gerçekleştirdikleri askeri darbenin sonuçlarını dikkate dahi almamıştır…

İşte tam da bu noktada yazımın başlığına gelecek olursam!

Türkiye 1974’te adaya neden müdahale etmiştir?

Türkiye bu müdahale sonrasında elde ettiği avantajlı durumuna rağmen adanın kuzeyini neden ilhak etmemiş, kendisine bağlı bir vilayet yapmamış, daha da önemlisi adanın tamamını neden ele geçirmemiştir?

Yıllardan beri sorulan bu soruların yanıtı bana göre şudur:

Türkiye’nin;

Ne emperyalist ülkeler gibi bir yapısı, ne İngiltere gibi sömürgeciliği hedefleyen bir uygulaması, ne de Yunanistan gibi türlü Bizans oyunları oynama geleneği vardır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti; Türk Milletinden aldığı güçle 4000 yıllık tarihi zenginliği, 2000 yıllık devlet olma geleneği ile neyi nasıl yapacağını bilen, uluslararası hukuka uygun davranan bir ülkedir.

Türkiye’nin 1974’te Kıbrıs adasına yasal müdahalesinin iki önemli nedeni vardır.

İlki ve en önemli olanı; adada yaşayan soydaşlarımızın Rumlar tarafından topyekûn imha edilmesini mani olmak;

Diğeri ise; Kıbrıs adası üzerindeki uluslararası yasal hakkına sahip çıkarak, Lozan’da kurulan Türk-Yunan dengesinin bozulmasını önlemektir.

Bunun için adaya müdahale edilmiştir.

Türkiye eğer istilacı/işgalci bir politika gütse, uygulamak isteseydi daha o yıllarda Kıbrıs’ın kuzeyini topraklarına katar, orayı bir vilayeti haline getirir, hatta adanın tamamını ele geçirirdi…

Hiç kimse şu gerçeği unutmamalıdır!

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş manifestosunun dış politikasında, Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün koymuş olduğu ilke değişmemiştir: O da; ”Yurtta Barış, Cihanda Barıştır.”

Ancak ülkemizin milli menfaatleri söz konusu olduğunda, bunun korunması için 1974’te gereken ne ise o yapılmıştır, gerekirse yine yapılır. Bundan da kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Ama hiçbir makam sahibi de;

Adada yaşanan siyasi gelişmeleri, tarihi gerçeklerinden ayırarak günümüz Kıbrıs’ında; K.K.T.C için: ”Türkiye’nin 82’nci vilayeti olmak istemiyoruz” deme hakkına sahip değildir. Hele ki, Rumların ”Birleşik Kıbrıs” avutmasına kanarak; ‘tek halk, tek egemenlik, tek devlet’ dayatmasını dahi kabul eden; ”Egemenlik Uğruna Ölünecek Leyla Değildir” diyen bir zihniyetin, bugünkü temsilcilerinin; sanki adanın kuzeyinde Türkiye’nin böyle bir talebi varmış/olacakmış gibi bir algı yaratmalarına hiç hakkı yoktur.

Türkiye; bölgesinde gelişen olaylara göre milli menfaatleri neyi gerektiriyorsa onu yapmaya muktedir bir ülkedir. Bugüne değin Türkiye’nin Kıbrıs konusunda uyguladığı/uygulayacağı politikalar; Türk Milletinin, Kıbrıs Türk Halkının menfaatlerine uygun yürütülmüştür. Türkiye, bu politik çizgisini uluslararası antlaşmalardan doğan hakkı, hukuku çerçevesinde korumuş, uygulamıştır.

Bu nedenle K.K.T.C’de en önemli görev makamında oturanların, bu tür söylemlerle halkın zihnini bulandırmadan; Rumlara, emperyalist güçlere karşı Kıbrıs Türk Halkının adadaki yasal, siyasi ve tarihi haklarının korunması için daha fazla çalışmaları öncelikli görevleri olmalıdır.

Artık Kıbrıs Türk Halkı için zaman o zamandır;

Müzakereler süreciyle oyalanmadan, 82’nci vilayet mi olacağız takıntısı yapılmadan K.K.T.C’nin uluslararası camiada tanınması yönünde hazırlıkların yapılması, şimdiden diplomatik çabalara başlanması; adadaki mevcut duruma da, halkın yaşam gerçeklerine de en uygun olanıdır.

 

 

Büyük Yalan

0

Türkiye’de fanatik Ermeni yalanlarını, oyunlarını ve hilebazlıklarını en iyi bilenlerden ve bildiklerini ‘açık büfe‘ gibi internet sitelerinde ilgililerin istifadesine sunan Şükrü Server Aya, tek neferi kendisi olan muzaffer bir ordunun komutanıdır. Enerjisini, maddî imkânlarını ve hatta sağlığını bu mevzuda, sebil gibi akıtmaktadır.  O’nun ‘SOYKIRIM TÂCİRLERİ VE GERÇEKLER / Türk Aleyhtarı ve Tarafsız Yabancı Belgelerle Diaspora Yalanlarının İçyüzü‘ isimli 16,5 X 23,5 santim ölçülerinde, 496 sayfalık muhteşem eseri Derin Yayınevi tarafından 2009 yılında yayınlanmıştı.

Kitap, büyük bir boşluğu doldurmanın ötesinde bir mana ifade ediyordu. Şöyle ki: Ermenistan’ın o dönemdeki Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan, Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın resmî toplantısında gündem dışı söz almış ve 1 saat müddetle Türkiye’yi suçlayan bir konuşma yapmıştı. Divan başkanı, sataşmaya cevap verebilmesi için Türkiye’yi en üst seviyede temsil eden kişiye, söz isteyip istemediğini sordu. Zat-ı muhterem; ‘Bu meseleyi târihçilere bırakmak lâzım‘ dedi.

Ülkemizin en yetkili kişisinin, ülkesinin en önemli meselesine bakışı işte bu idi.

Eli kalem tutanların, mikrofon ve ekran bülbülleriyle erkek ve dişi… bazı romancıların ihanetleri ve dışişleri teşkilatımızın ataletleri sebebiyle oluşan boşluk o kadar büyüktü ki, Sayın Aya, tekrar kalemi eline aldı ve ikinci eserini yazıp yayınladı. O’nun bu gönüllü fedakârlığı, her türlü takdirin fevkindedir.

Vedâ kitabım‘ dediği, Ekim 2017’de uzun ve yorucu-yıpratıcı mücadelecinden sonra gün ışığına çıkarabilmeyi başardığı ‘BÜYÜK YALAN‘ isimli eseri, 13,5 X 20 santim ölçülerinde 215 sayfa olarak, çok manidar bir kapak resmiyle yayımlandı.

Sayın Aya, eserini yazmaktaki maksadını şöyle açıklıyor: ‘Bu araştırma hiçbir milleti, inancı, kuruluşu veya büyük konuşanları hedef almamaktadır. Fakat devlet başkanları, papa, patrik, parlâmentolar ve dünyaca ünlü kişilerin, onları okuyarak veya dinleyerek bilgilenen dürüst halkın güvenine ne derecede ihanet ettiklerini, inkârı imkânsız belgelerle teşhir etmek maksadına yöneliktir.’

Daha kitabın başında, yalanlarla şişirilmiş Ermeni balonları, çuvaldız veya iğne ile değil, kurşun kalem dokundurmasıyla anında havasını boşluğa boşaltıveriyor.

Bu bilgiden sonra kitabın geri kalan 213 sayfasını okumaya gerek var mı? Var tabii ki… Çünkü anlayana sivrisine saz, anlamayana kurşunkalem darbesi az. Arsız suratların üzerine yapıştırılmış domuz derilerini yırtıp kızardığını görebilmek için murç ve çekiç, dev iskarpelalar, demiryolu tüneli açmakta kullanılan onbinlerce beygir gücünde elektrikli matkaplar gerek. Kitapta bu âlet-edavatın göreceği işi yapacak bilgiler ve delillerin hepsi, fazlasıyla var.

Var olmasına var da… Tecrübe silosu Server Aya’nın yarım asırlık tecrübeyle elde ettiği bir hakikat var: ‘Gerçek, yalanın ölümcül düşmanıdır. Yalanın devamlılığıyla en kavi hakikatler bertaraf edilir.’ (s: 4) Malumdur: Mermeri delen suyun gücü değil, devamlı akışıdır.

Bütün bunlara rağmen, ‘Atı alan Üsküdar’ı aştı‘, ‘yapılacak bir şey yok‘ denilerek sessizliğe bürünme lüksümüz yok. Araştırılmış mıdır, bilinmez. Ermenilerin asılsız iddialarını destekleyen yazı, sesli ve görüntülü malzeme döküntülerinin miktarı, hakîkatleri ifâde ve Türk tezini ispat eden kitap ve belge sayısının 3-5 katı veya daha fazlası olduğu söylenebilir.

Âtıfet bekleyemeyiz.

Haklı olmak yetmiyor. Vahşi batıyı, haklılığımıza inandırmamız gerekiyor. Bu hususta üzerimize düşeni yaptığımızı söylemek mümkün değil.

Şükrü Server Aya, âtıfet beklenemeyeceğinin idrakindedir. Var gücüye, hatta gücünün üzerinde bir azim ve enerjiyle çalışıyor. Milyonlarca, binlerce değil, yüzlerce de değil birkaç Şükrü Server Aya’mız olsa, Ermenileri de Ermenilere destek verenleri de siler süpürürüz.

Sayın Aya’nın ölçüleri küçük, sayfa adedi az ve fakat muhtevası; avuç içi Ermenistan topraklarına sığmayacak kadar iri ve bol belgelerden oluşuyor. Belgeler, ‘ne yenir ne yutulur, çiğneyebilene aşk olsun‘ dedirtecek cinstendir.

Her sayfada benzeri bulunan hakikatlerden biri:

Bu güne kadar, Türklerin Ermeni’yi katlettiklerine dair milletlerarası komiteler veya tarafsız göz şâhitlerine ait otantik hiçbir belge görebilmiş değiliz. Türklerin (? sayıda) Ermeni’yi keyif için öldürdüklerine dair, (…yer- …tarih) veya cesetlerin nerede gömüldüğüne ait bir belge veya ‘güvenilir tarafsız göz şahidi’ ifâdesine rastlanılmamıştır. Bu konuda Ermeni arşivlerinde belgeler varsa, bunlar masaya konmalıdır.

1,5 milyon kişiyi, nakil süresi olan 150 günde öldürmek için her gün 10.000 kişiyi öldürmek gerekir. Öldürme silâhı nedir? Eğer tüfek kurşunu ise 100 ton kurşun gereklidir. Her gün 10.000 cesedi gömmek için kazma kürekli 6.000 ameleye ve stadyum boyutunda mezarlıklara ihtiyaç vardır. Bu şekilde her hangi bir Ermeni toplu mezarı bulunmuş mudur?

Kesinlikle hayır!

Bulunan mezarlar Müslümanlara aittir ve tarafsız göz şâhitlerinin huzurunda açılmıştır. Osmanlı Arşivleri 30.10.1918 Mondros ateşkesinden sonra Türk Ermeniler tarafından inceden inceye aranmıştır. ABD deki İngiliz Elçiliği 13 Temmuz 1921 târihli telgrafla ABD’de de herhangi bir delil bulamadığını bildirdi. İngiliz savcı, açacağı dâvâya mesnet teşkil edecek hiçbir delil bulamadığı için dâvâ açılamayacağını açıkladı. Malta’da 144 Osmanlı yönetici 30 ay tutuklu kaldıktan sonra, haklarında suç unsuru bulanamadığından 1922 Ocak ayında sessizce İnebolu’da Türkiye’ye iade edildi.

Meşhur Mavi Kitap veya ortalıklardaki büyükanne hikâyelerinin hiçbir hukukî değeri yoktur. (s: 17)

Ve belgeler… belgeler…

-Türk garnizonu Ermeni isyancıların hücumuna mâruz kaldı. (The Washington Post, 1 Ağustos 1904)

-Sasun bölgesinde 17 köy Ermeni ihtilalciler tarafından imha edildi. 600 kadar Ermeni aile, Bitlis’e bağlı Muş kasabasına iltica etti. (Iova Recorder,1 Haziran 1914)

-Ermeniler Türklerle savaşıyor. (The New York Times, 7 Kasım 1914)

-Ermeniler isyanda Türkleri biçtiler. (Oakland Tribune, 21 Şubat 1916)

-Rus Kafkas ordusundaki 150.000 Ermeni dışında; Andranik, Nazarbekof ve diğerlerinin emrindeki yaklaşık 50.000 Ermeni, Müttefikler safında dört yıl savaşmaktan başka, Rus Sovyet ihtilalinden sonra Kafkasya’da Türklere karşı yegâne orduydu. (Ermeni Boghos Nubar’ın 30.1.1919 tarihli The Times of London Gazetesinde yayınlanan mektubu. (s: 21, 22)

Ve… ‘gazete haberlerine inanılmaz‘ diyenler için resmî belgeler:

-http://armanians-1915.blogspot.com/2008/06/2512-free-e-book-armenian-question.html

-http://louisville.edu/a-history/turks/Niles and Sutherland.pdf

-https://en.wikipedia.org/wiki/Armenische Legion

-https://www.youtube.com/watch?v=KHG w7TdOwY

Ve diğer adreslerde pek çok resmî belge var. Belgelerin hepsi, Türkler tarafından değil, ecnebi makamlar tarafından tanzim edilmiştir. (s: 23-30)

31. sayfada; Osmanlı Devleti tarafından nakil ve iskân işleminin tatbikinden önceki Ermeni nüfusu hakkında rakamlar veriliyor ve soruluyor: ‘Resmî belgelerle 1.280.000 olan nüfustan 1.500.000 kişiyi öldürdükten sonra kalan 625.000 kişinin nasıl hesaplandığını, Nobel ödüllü yazar dâhil soykırım akademisyenleri açıklayabilirler mi?’ (s: 36)

Açıklayamayanlara  kopya vereyim: Katledilen (?!) Ermenilerin sayısı düz hesap 1.500.000 olsun diye Osmanlı yönetimi, Ermeni olmayanlardan 305.000 kişilik takviye almıştır.

Sayın Aya, sonraki sayfalarda yabancı uzmanların konu hakkındaki görüşlerini, kaynak belirterek veriyor. (s: 94) Ermeni kaynaklarından alıntılarla devam eden kitap (s: 99-144) Ermeni tezini destekleyen yabancı diplomatların Türkiye aleyhindeki faaliyetlerini yine belgelerle ortaya koyuyor.

157. sayfada başlayıp 167’de biten 10. Bölümde, saptırılan bilgilerin doğrusu, ‘asılsız’ iddialar ve Şükrü Server Aya’nın cevapları iddia sâhiplerini (şâyet utanma duyguları varsa) konuşamayacak derekeye düşürüyor. Son sayfalarda ise, önceki soruları cevaplandıramayanlara yedek sorular yer alıyor.

Kitap, İngilizce ve Almanca olarak da basılmıştır.

KİTABIN TEMİNİ İÇİN: e-posta: ssaya01@gmail.com

ŞÜKRÜ SERVER AYA:

1930 doğumlu olan yazar, dokuz yaşından beri İstanbul’da yaşamaktadır. Genç yaşlarda babasını kaybetmiştir. Robert Kolej mezunudur. Okul hayatının son iki yılını, aynı anda iki ayrı işi ve bir okulu idare ederek yürüttü ve 1953’te kendi firmasını kurarak, atölye tezgâhları ve motor bakım ekipmanları ithalatı ve ticareti ile iştigal etti.

2000 yılından beri yalnız yaşayan yazarın, Amerika’da yerleşik bir oğlu, gelini ve yetişkin iki torunu vardır. Tarihe meraklı olan ve bazı yazarlarla bilim adamlarının, kendi bilgi sığlıkları ile okuyucuları aptal yerine koymalarına kızan yazar, yayınlarında belgelere dayanarak İngilizce ana kitap ve bu sayfada tanıtımı yapılan kitabında yazdıklarının aksini iddia edeceklerin, geçerli belge ile ispat etmelerini beklemektedir. Ana dili gibi İngilizce bilen yazın elinde, henüz kitap sayfalarına intikal ettirme fırsatını bulamadığı binlerce belge bulunmaktadır.

KUŞBAKIŞI:

KIRIM SAVAŞI ve OSMANLILAR:

Osmanlı Devleti, İngiltere ve Fransa ittifakı ile Rusya arasında 1853-1856 yılları arasında cereyan eden Kırım Savaşı, Osmanlı târihinde olduğu kadar Avrupa târihinde de ciddî tesirler icra eden bir dönüm noktasıdır. Buna rağmen çoğunlukla Avrupalıları alakadar eden hususlar incelenmiş ve yazılmıştır.

Candan Badem‘in daha önce kullanılmamış Osmanlı ve Rus arşiv kaynakları ile batı dillerinde yazılmış eserlerden faydalanarak yazdığı Kırım Savaşı ve Osmanlılar isimli eser, bu savaşın Osmanlı devleti ile toplumu üzerindeki etkisini merkeze alıyor. Savaşın mâlî, sosyal ve siyâsî etkilerine dâir yeni görüşler ortaya konuluyor.

Asıl çarpışmaların, Kırım’daki Sivastopol liman şehrinde yaşandığı Kırım Savaşı’nda Osmanlı Devleti, hem aktör hem de kurban konumundadır. Müttefikleri, Osmanlı Devleti’ne diyet ödetmişlerdir. Osmanlı teb’ası olan Hıristiyanların Müslümanlarla eşit haklara sâhip olmasına dâir eski sözleşmeyi teyit ettirerek genişletmişlerdir. Bu husus, Osmanlı Devleti’nin içten zayıflatılmasına sebebiyet vermiştir.  Savaştan en kârlı çıkan İngiltere olmuş, Hindistan’a yerleşmiş ve orayı sömürge hâline getirmiştir.

Eşref Bengi Özbilen’in Türkçeye çevirdiği eser, 15,5 X 23 santim ölçülerinde 504 sayfa olarak, Ekim 2014’te yayımlandı.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat:4 Beyoğlu, İstanbul (T. İş Bankası Parmakkapı Şubesi üzeri)

Telefon: 0-212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-252 39 95 www.iskultur.com.tr e-posta: info@iskultur.com.tr

 

 

TÜRK-İSLÂM DÜŞÜNCESİ ÜZERİNE:

Asistanlık dönemindeki ilmî çalışmalarına Ord. Prof Dr. Hilmi Ziya Ülken’in nezâretinde başlayan Prof. Dr. Farettin Olguner, hocasının emekliye ayrılmasından sonra Türk-İslam Düşüncesi Kürsüsü Başkanı Prof. Dr. Nihat Keklik’in danışmanlığında devam etti.

12,2 X 19,5 santim ölçülerinde 444 sayfalık eser, yazarın Türk-İslam Düşüncesi hakkında, muhtelif târihlerde yazdığı makalelerinden ve konferanslarından meydana gelmektedir. Ekim 2017’de genişletilmiş üçüncü baskısı olan eserde; düşünce, dil, din, zihniyet, devlet ve kimlik meseleleri, İslâm felsefesi ile temel felsefe problemlerinden bâzılarını ele alınmıştır. Eserde ayrıca; Hâce Ahmed Yesevî, Yunus Emre, Sadreddin Konevî, Mevlânâ. Akşemseddin, Ken’an Rifâî gibi tasavvuf ehli mühim şahıslar ile mütefekkirlerimiz hakkında bilgiler bulunmaktadır.

Ele alınan mevzular, büyük ölçüde, günümüzde tartışılan meselelerle bağlantılı olarak işlenmiştir. İslâmiyet ile ilmin bağdaşamayacağı (temelsiz) iddiaların çokça tartışıldığı günümüzde, Prof. Olguner’in eseri aydınlatıcı ve ikna edici görüşlerle meseleye çözüm getirmektedir.

Millet ve Türk Kavramları‘, ‘İslâm Medeniyeti İçinde Türk Kültür ve Düşüncesinin Yeri‘, ‘İnsan Haklarında Ölçü ve Osmanlı‘, ‘Türk Düşüncesi’nin Dünü-Bugünü‘ başlıklı makaleler, sakat düşünceli insanların iddialarını çürütmesi bakımından dikkat çekiyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

ATABEY VE HAŞHAŞÎLER:

Yunus Oğuz, Azerbaycan edebiyatının son dönemdeki usta kalemlerindendir. ‘Atabey ve ‘Haşhaşîler‘ isimli târihî romanında, Selçuklu İmparatorluğu döneminde, devlet idâre sisteminin mühim bir uzvu olan ‘Atabeylik‘ meselesini ve dönemin en büyük terör örgütü ‘Haşhaşîler‘i merkeze yerleştiriyor.  ‘Atabeg‘ olarak da anılan bu vazife, Ota Çağ Türk devletlerinde özellikle Selçuklularda yüksek bir unvandır.

Selçuklu sultanları, şehzâdelerinin eğitimi için hem ilmî hem de askerî bilgilere sâhip kumandanları görevlendirirlerdi. Şehzâdeler belli bir yaşa geldikten sonra ülkenin merkeze uzak bölgelerine yönetici olarak gönderildiklerinde atabegler, danışman veya vezir, gerektiğinde ordu komutanı olarak vazifeye devam ederlerdi. Şehzâde merkeze ‘büyük sultan‘ olarak gittiğinde, atabeg olarak bulunduğu bölgenin, merkeze bağlı hükümdârı olur, hükümdarlık babadan oğula geçerdi. Onlar, Selçuklu Devleti Moğol istilası ile dağılınca müstakil Türk Devletleri olarak târih sahnesinde Türk’ün haşmetini yaşatmaya devam ettiler. Beyteginler (1144-1233), Zengiler (1127-1259), İldenizliler (1146-1191) ve Selahaddin Eyyübî (1175-1193) târihte iz bırakan atabegler olarak bilinir.

Haşhaşiler terör örgütünün başı, Hasan Sabbah’tır. (ölümü 1124) İsmailiye mezhebinin ‘Nizâriye‘ veya ‘Sabbahiye‘ olarak adlandırılan kolunun kurucusudur. Hasan Sabbah, 1090 yılında Alamut Kalesi’ni zapt ederek terör hareketlerine başladı. Etrafındaki fedâîleri ‘haşişi‘ denilen uyuşturucu ot kullandıklarından ‘Haşhaşiler), veya ‘Haşîşiler‘ olarak anıldı. Hasan Sabbah ve adamları, Selçukluların hâkimiyeti altında bulunan bölgelere saldırılar düzenlediler. Kendilerine muhalif olan Müslümanlarla çatıştılar. Haçlı ordularıyla bâzen savaştılar, hâkimiyetlerini sağlamlaştırmak ve sâhalarını genişletmek için gerektiğinde işbirliği yaptılar.  Fedâiler, çok sayıda devlet adamına karşı suikast düzenledi. En büyük cinâyetleri, Fâtîmî Halifesi Âmir-Biahkâmillah’ı, yerine kendilerinden birini halifelik tahtına oturtmak maksadıyla 1130 yılında öldürerek işlediler.

İslam dünyasına karşı ciddî bir tehdit oluşturuyorlardı. Selçuklu Atabegleri, 50 yıl boyunca Haşhaşileri yok etmek için büyük mücâdeleler verdiler. Alamut Kalesi çok korunaklı bir yer olduğundan başarılı olamadılar. Düşmanlarına karşı kullanmak için Haşhaşileri destekleyen Atabegler de olmuştur. 1192 yılında Kudüs’ün Hıristiyan kralı Conrad de Montferrat’i öldürdüler. Bir ara, Selâhaddin Eyyübî ile de mücâdele ettiler. Haşhaşîler arasında 4000 kadar Yahudi vardı.

Haşîşilerin lideri ve çok sayıda fedâîsi, Moğol Hanı Hülâgû’nun Alamut Kalesi’ni ele geçirmesinden sonra öldürüldü. Böylece tesirleri iyice azaldı.

Yunus Oğuz’un, târihi hakîkatleri merkeze alarak yazdığı roman, Hüseyin Adıgüzel’in selis üslûbuyla Azerbaycan Türkçesinden Türkiye Türkçesine çevrilerek 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 224 sayfalık kitap olarak okuyucuya sunuldu.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

KISA KISA / KISA KISA…

 

1- İŞGAL KADINLARI: Yıldız Ramazanoğlu: Kapı Yayınları.

2- PERİZE / EZAN VAKTİ BEETHOVEN: Yılmaz Karakoyunlu. Doğan Kitap.

3-DORİAN GREY’İN PORTRESİ: Oscar Wilde – Nihal Yeğinboğalı / İthaki Yayınları

4-CUMHURİYETİN İLK YÜZYILI: İlber Ortaylı-İsmail Küçükkaya / Timaş Yayınları

5-KÜÇÜK BAŞLAYIN, BÜYÜK DÜŞÜNÜN: Steve Jobs-Gökhan Sarı / Zeplin Kitap

 

 

İYİ Parti’de Merak Edilenler

Türkiye’nin en kıdemli gazetecilerinden Tanju Cılızoğlu Kocaeli’de yaşar ve Değişim 41 adlı bir haftalık gazete çıkarır. Cılızoğlu çok değerli kitaplar yazdı. Özellikle İhsan Sabri Çağlayangil‘in ve Kamil Kırıkoğlu‘nun anılarını aktardığı kitapları siyasi tarihimize ışık tutan önemli eserlerdir.

O enerjisi ve dinamizmine hayran olduğum, 82 yaşında bir delikanlıdır. Yaşının verdiği hayat tecrübesi ve 61 yıllık gazetecilik birikiminden damıtılmış verimli ve lezzetli sohbetleri ile düşünce dünyama pırıltılı renkler katan bir büyüğümdür.

Tanju Cılızoğlu ile İYİ Parti hakkında yaptığımız röportaj Değişim 41 gazetesinde tam sayfa yayımlandı. Kamuoyunun merak ettiği konularda yaptığım açıklamalardan bir kısmını burada sizlerle de paylaşmak istiyorum.

***

İYİ Parti’nin toplumda yeni bir heyecan ve hareketlendirme yarattığı görülüyor. Bu kalıcı bir başarıya dönüşür mü?

Kuşkusuz bu başarı kalıcı olacak. İktidar önce bu hareketi görmezden gelir gibi yaptı. Olmadı, geçmişteki bazı ölü doğan siyasi partilere benzeterek küçümsemeye çalıştı.

Bazılarını da İyi Parti’nin lideri ve diğer yakın arkadaşlarının MHP içindeki muhalefetten gelmiş olması yanıltıyor. Daha da çok AKP’liler böyle görmek/ göstermek istiyorlar. İyi Parti’yi MHP’nin alternatifi gibi göstermeye çalışıyorlar. Oysaki İYİ Parti’nin hedefi iktidar olmak ve asıl rakibi Ak Parti.

Gerçi İYİ Parti’nin Genel Başkanı Meral Akşener ve iki Genel Başkan Yardımcısı Ümit Özdağ ve Koray Aydın MHP Genel Başkan Adayı idiler. Ancak Meral Akşener’in şahsında toplanan toplumsal talep, özellikle referandum sürecinde yürütülen çalışmalarla, bir kartopundan çığa dönüştü.

İYİ Parti daha önce bazı küskün siyasilerin kurduğu ve yüzde bir bile oy alamayan partilerden çok farklı bir sosyal hareketlenme sağladı. İYİ Parti’nin doğuş şartları bakımından bir örnek aranırsa belki 2002 seçimleri öncesi ortaya çıkan ve ilk seçimde iktidar olan Ak Parti’nin doğuşunda yaşanan sosyal talebe benzetilebilir. Kanaatimce son 15 yılda sosyal fay hatlarında biriken enerji 2002’de olduğundan da fazla.

Siyaset bilimcilerin ve anket firmalarının açıkladığı gibi, “İYİ Parti’nin alacağı oy için şimdilik alt sınırı ile ilgili tahmin yapabiliyoruz. Ancak seçimlerde alacağı oy oranının üst sınırının nereye kadar çıkacağını bilemiyoruz.”

Görünen o ki İYİ Parti diğer partilerin hepsinden oy alacak. Kiminden az, kiminden çok.

İlk seçimde bir siyasi deprem yaşayacağız ve bu depremin büyüklüğü 2002’den daha büyük olabilir.

***************************************

İYİ Parti’nin Tabanı

İYİ Parti’nin merkezde konumlanması nasıl bir stratejinin sonucu oldu?

Meral Akşener’in yurt çapında yaptığı toplantılarda O’nu bir kurtarıcı olarak umutla bağrına basan kitlelerin kompozisyonu ilginçti. Bu kitlelerin yaklaşık üçte birinin MHP kökenlilerden, kalan kısmının ise merkez sağ ve merkez sol olarak tanımlayabileceğimiz vatandaşlarımızdan oluştuğu görüldü. Ben kurultay ve referandum süreçlerinde çok sayıda ilde Sayın Akşener’i izledim. Oranlar biraz değişebilir ama bu Kocaeli’de de böyleydi, diğer illerde de.

Bu sebeple İYİ Parti halkın talebine uygun bir konuma kendini yerleştirdi. Siyasi yelpazenin tam merkezinde yer aldı. Zaten Türkiye’de iktidar olmak için başka bir konum uygun değildir.

Bu sebeple Parti’nin tüzük ve programı tam bir Merkez Partisinde olması gereken özelliklerde hazırlandı.

Bu sebeple teşkilatlanma da merkeze hitap eden bir kompozisyonda yapılıyor. Merkez teşkilatında, İYİ Parti bünyesine katılan fakat daha önce siyaset yelpazesinin farklı partilerinde görev yapmış kişilerden dengeli bir kadro oluşturuldu. Şimdi de il ve ilçe teşkilatlarında benzer bir yapılanma sürdürülüyor.

***************************************

Cumhurbaşkanlığı Sistemi Kaldırılacak

Sayın Meral Akşener “Cumhurbaşkanı olacağım” dedi. Referandum sürecinde İYİ Parti kurucuları Cumhurbaşkanlığı Sistemine karşı çıkmamış mıydı?

Eğer seçimler zamanında yapılırsa 2019’da Cumhurbaşkanı seçilecek ve referandumda kabul edilen hükümlere göre Yasama, Yürütme ve Yargı güçleri üzerinde tam bir hâkimiyet sağlayacak. Seçilecek kişi şu anda Tayyip Erdoğan’ın fiilen kullandığı gücün daha da fazlasını bu defa hukuki kılıfa uydurulmuş olarak kullanacak.

Bu Türkiye için çok tehlikeli. Tayyip Erdoğan tekrar seçilirse de, başka biri de seçilirse de çok riskli bir durum.

Bunun için İYİ Parti tüzüğü ve programında Parlamenter sistemin, eksik ve yanlış uygulamalarını ıslah edilerek, geri getirileceğini taahhüt ediyor. İYİ Parti lideri Meral Akşener de konuşmalarında aynı hususu vurguluyor. Ancak bunu yapabilmek için önce Cumhurbaşkanı seçilmesi, Anayasa’nın değiştirilmesi lazım.

***************************************

2019’Da Kim Cumhurbaşkanı Seçilir?

Gerçekçi bir gözle bakarsak Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda hiçbir adayın kazanamayacağı anlaşılıyor. İkinci turda eğer Tayyip Erdoğan ile Meral Akşener ilk iki aday olarak kalırsa (ki bu en kuvvetli ihtimaldir) ikinci turda Meral Akşener’in kazanması ihtimali yüksek olur.

Çünkü Tayyip Erdoğan seveni çok olduğu gibi aynı zamanda en çok nefret edilen liderdir. Meral Akşener’in ise nefret edeni yok gibidir. Özellikle kadınlardan ve gençlerden en çok oyu Meral Akşener’in alacağını öngörüyorum.

Sayın Akşener muhafazakâr kesimden de, milliyetçi Atatürkçü kesimden de oy alabilecek bir liderdir. Hem sevenlerinden ve hem de “yeter ki Erdoğan gitsin” diyenlerden oy alabilecektir.

Fransa’da Macron‘un ilk turda %24 oy alırken, ikinci turda tam da bu sebeple %66 oy alarak Cumhurbaşkanı seçildiğini hatırlatmak isterim.

 

 

Analarımız, Bacılarımız, Kadınlarımız, Kızlarımız

”Onlar aslında biz erkeklerin her şeyi… İlk nefesi onların karnında aldığımız, bizleri doyurup büyüten analarımız, aynı kandan/candan bacılarımız, günü geldiğinde hayatımıza eş olan kadınlarımız, canım kızımız diyerek koruyup kolladığımız evlatlarımız… Ama kimi erkeklerimizin de ırgat gibi çalıştırdığı, türlü acımasızlıklarla hakkını hukukunu yok sayıp, yok ettiği analarımız, bacılarımız, kadınlarımız, kızlarımız…”

Birleşmiş Milletler ‘in tanımına göre kadına yönelik şiddet şöyle tarif edilmiştir:

”Kamusal ve özel alanda gerçekleşen, kadınların fiziksel, cinsel, duygusal zarar görmesiyle sonuçlanan ya da sonuçlanması olası, her türlü cinsiyet temelli şiddet eylemi veya bu eylemin yapılacağına ilişkin tehdit, zorlama, keyfi olarak özgürlüğün kısıtlanmasıdır.”

Bu tanımlamanın ülkemize yansımalarına bakıldığında, özellikle son dönemde yazılı/görsel basından okuduğumuz, izlediğimiz ”Kadına Şiddet” başlıklı haberlerde; bu tarife uygun binlerce olayın yaşandığını/yaşanmakta olduğunu görürüz!

Neden?

2010 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle kadın, çocuk, genç, engelliler gibi dezavantajlı gurupların korunmasıyla ilgili sorumlulukların arttırılmasına rağmen; gün geçmiyor ki, toplumumuzdan kadına yönelik taciz, cinayet haberleri gelmesin!

Erkek egemen bir toplumda yaşam mücadelesi veren kadınlarımızın özellikle son yıllarda yaşadıkları mağduriyetleri için ciltler dolusu kitaplar yazılır.

Kadınlarımıza yönelik şiddeti içeren öylesi haberler yazılı, görsel basına düşüyor, bu haberler öylesine can yakıcı olabiliyor ki; bunlar karşısında bazen insan olmanın utancı da yetmeyebiliyor..!

‘Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma ve Mücadele Günü’ dolayısıyla 25 Kasım Cumartesi günü ülkemizin hemen, hemen tüm büyükşehirlerinde, pek çok ilimizde, çeşitli yerleşim merkezlerinde kadınlarımızın büyük katılımlarıyla düzenlenen ama birçok yerde polis engeliyle de karşılaşan bu protesto yürüyüşleri, her şeye rağmen yapıldı.

Kadınlarımızın ülke genelinde yapmış oldukları bu protesto yürüyüşlerinde;

”Çocuk yaşta evliliğe, emek sömürüsüne, adaletsizliğe, müftülük yasasına, şiddete itirazımız var” pankartlarının yanı sıra;

”Kadına yönelik Şiddete Hayır”, ”Kadınlar Birlikte Güçlü”, ”Yaşamak İstiyoruz”, ”OHAL’e, Müftülük Yasasına, Boşanmalarda Arabuluculuk Formülüne Hayır” pankartları açarak, bu yönde basın açıklamaları yaptılar…

Aslında ülkemizin sokaklarını, meydanlarını dolduran kadınlarımız ne kadar da haklıydılar.

Son yıllarda giderek artan kadına yönelik şiddetin günümüze yansıyan en çarpıcı açıklaması; CHP Ankara Milletvekili Şenal Sarıhan’dan geldi. Sn. Vekil Şenal Sarıhan Hanımefendi; son 15 yıl boyunca 6.375 kadının cinayete kurban gittiğini açıkladı.

Bu nasıl bir sondu? Cinayetlere kurban edilen kadınlarımıza yönelik bu şiddeti önlemek adına hiç mi caydırıcı tedbir alınmıyordu?

Elbette alınıyor ama demek ki yetersiz kalıyordu.

Özellikle aşağıda sıraladığım;

Kız çocuklarımızın karşı karşıya kaldığı aile, çevre baskısı nedeniyle çocuk yaşlarda yaptıkları evlilik, başlık parasına, berdele mahkûmiyetleri,

Kadınlarımızın, kız-erkek çocuklarımızın, özürlü evlatlarımızın uğradığı cinsel tacizler,

Kadın, çocuk demeden işledikleri türlü taciz, şiddet suçları nedeniyle tutuklanıp da birkaç gün sonra serbest bırakılanlar erkekler,

Kadın cinayetleri, cinsel taciz v.b suçları işledikleri halde; sırf ‘iyi hal’, ‘takım elbise, kravat indirimi’ alarak cezası indirilenler, adeta bu suçları yok edilmek istenenler;

Erkek egemen toplumumuzda yaşanmadı mı? Yaşanmıyor mu?

Bu insan hakları ihlalleri, ülkemizin yaşadığı gerçekler değil midir?

Bütün bu yaşananları; kadına, çocuklarımıza yönelik tacizi, şiddeti yeterince önleyebiliyor muyuz?

Ülkemizin genelinde yaşanan bu ayıplı sürece bakıldığında; bu sorunun cevabı kocaman bir ‘hayırdır’..!

Kadınlarımıza, çocuklarımıza yönelik, giderek artan bu şiddet/taciz olaylarının önlenebilmesi mevcut yasaların tavizsiz şekilde uygulanmasından, ülke yönetiminde olanların bu konuda çok açık ve net tavır koymasından ama aynı zamanda aile içinde de adaletli bir şekilde gözetilmesinden, titizlikle takibinden geçmektedir.

Aslında Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bundan neredeyse bir asır önce kadınlarımıza tanıdığı haklar; birçok Avrupa ülkesinden önce yürürlüğe girmiştir.

Atatürk, Türk kadının önemini şu veciz sözleriyle ifade etmiştir:

”Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim, diyemez. Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken, kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakâr, o ilahi Anadolu kadını olmuştur. Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim.”

İşte Türk Milletinin kadını budur. Onun kutsallığı; tarihe yazmış olduğu nice kahramanlık öyküleriyle, mucizevi başarılarıyla ispatlıdır.

Çağdaş geleceğimize en önemli katkıyı yapacak, aydın fikirli nesillerimizin yetişmesine önce aile yuvasından destek olacak analarımızın, kadınlarımızın, kızlarımızın, çocuklarımızın maruz kaldığı şiddet/taciz ülkemize hiç yakışmamaktadır?

Evet, bu olaylar dünyanın pek çok ülkesinde de yaşanmaktadır! Ama önemli olan böylesi ayıplı/suçlu olayların ülkemizde yaşanmamasıdır.

2023 yılında dünyanın 10 büyük ekonomisi arasında olmanın hedeflendiği ülkemize böylesi olaylar hiç yakışmamaktadır?

Hele ki, bir zamanlar ‘toplumda kadının yüksek sesle gülmesinin dahi ayıp olduğunu söyleyenlerin’, ‘hamile kadının o haliyle sokakta ne işi var!’ diyebilenlerin, günümüzde Atatürk’ü sahiplenmeleri, hayranlığı bu denli yükselmişken;

Kadın haklarını görmezden gelebilenlere, kadınlarımıza-çocuklarımıza yönelik şiddeti/tacizi sanki suç değilmiş de, adeta bir kabahatmiş gibi yorumlayanlara;

Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘medeni hukuk devrimi’;

Kadınlarımıza tanınmış hak ve hukukun ne olduğunu anlatmakta, hala yol göstermekte, kadınlarımızın değerini anlatan veciz ifadeleri; onlara çağdaş bir yaşam hakkı tanımayanlara, yokmuş gibi sayanlara da önemli mesajlar vermektedir.

 

 

Demokrasi, Din, Millet, Terör ve Barış

0

“Demokrasi’nin üçlü bir sacayağı vardır: Hür seçimler, hukuk devleti, idarecilerin seçimle gelmesi. Çağdaş insanın ve gelişmiş toplumların geliştirebildikleri, şimdilik en iyi idare biçimi demokrasi olarak gözükmektedir. İnsanın duygu ve kabiliyetleri hürriyet ve demokrasiyle maddî manevî gelişme imkânı bulur. Kişi ancak hür bir ortamda; insan olmanın gereği olan temel hak ve özgürlüklerine kavuşarak, insanî bir hayat sürebilir.

“Eğer demokratik bir düzen olmazsa, tek görüş, tek fikir, zorba ve tekelci bir anlayış hüküm sürer, temel hak ve özgürlüklerden yoksun, ‘hayvanî’ bir hayat söz konusu olur. Kuvvet hâkim olur, kanun hâkimiyeti söz konusu olmaz. Keyfî uygulamalar artar. İdareye hâkim olanlar, keyiflerine göre devleti yönetir. Zulümler, haksızlıklar artar. ‘Kuvvetli olan her zaman haklıdır.’ mantığı işler.

“Bediüzzaman devletin var oluş nedenini; insana, vatandaşa, insanlığa hizmet olarak ifade etmiştir. Devlet, vatandaşının can ve mal güvenliğini sağlayan, maddî ve manevî kişiliğinin gelişmesi için gerekli ortamı hazırlayan bir tüzel kişilik (hükmî şahsiyet)tir. Vatandaşın rahatı ve huzuru için hizmet eden bir yapıya sahip olması gerekir. Demokratik hukuk devleti bunun gerçekleştirilmesi için güvenli bir idare biçimi olarak görülmektedir.

“Toplumlar için din; sosyolojik bir gerçekliktir. Toplumun bir arada, birlikte var olması ve moral değerleriyle ayakta kalması açısından din birleştirici bir unsur olarak kabul edilmektedir. Ayrıca din; toplumun var olması ve bekası açısından da sosyolojik bir ihtiyaçtır. Eğer dini, bir toplumun içinden çekerseniz yerini sosyolojik anlamda birleştirici özelliği olan diğer bir unsur ile doldurmanız gerekir.

“Millet kavramının üç temel unsuru vardır: Din, Dil, Vatan. Bu üç unsurun bir arada olması güçlü bir milleti, birlikteliği ifade eder. Bir toplumu oluşturanlar aynı dili konuşuyor ve aynı dine inanıyorlarsa, vatan diyebilecekleri bir toprakları da varsa, orada güçlü bir millet tesis edilebilir.

“Millet kavramının unsurlarından tek bir unsurun bulunması, üçünün birlikte olmasına göre, zayıf da olsa, millet kavramının oluşması açısından yeterli görülmektedir.

“Terör fitnesini bitirmek; Türkiye için bir hayat-memat meselesi. Yıllardır akan ve gencecik insanları aramızdan çekip alan kan durmalı, anaların gözyaşı dinmeli, hasret kalınan barış ve huzur sağlanmalı, herkes güven içinde aslî gündemine yoğunlaşarak yoluna devam edebilmeli.

“Bunca yıldır huzurumuzu, enerjimizi, kaynaklarımızı tüketen bu kanlı fitne; artık sona erdirilip tarihe karışmalı. Ve bunun için, herkes iyi niyet ve samimiyetle elini taşın altına koyarak üzerine düşenleri yerine getirmeli.

“Görevini yapmayıp yine gerilim siyasetleriyle vakit geçirmeye kalkanlara da prim verilmemeli.

“Aslında Said Nursî’nin başından beri Kürtlere yaptığı ısrarlı tavsiye, Türklerle birlikte olmak.

“Meselâ, 2. Meşrutiyet döneminde Kürt hamallara hitap ederken, ‘Altı yüz seneden beri bayrak-ı tevhidi (tevhid bayrağını) umum âleme karşı ilân eden ve istibdada şiddet-i itaat ve terk-i âdât-ı milliye ile (millî âdetlerini terk ederek)ihtiyarlanan BİZİM ŞANLI TÜRK PEDERLERİMİZE KUVVET VE CESARETİMİZİ PEŞKEŞ VE HEDİYE EDELİM. Ona bedel, onların akıl ve marifetinden istifade edeceğiz.’ dedikten sonra şu ilginç tesbiti yapıyor:

” ‘Türkler bizim aklımız, biz de onların kuvveti; mecmuumuz (hepimiz) bir iyi insan oluruz. Hodserane (serkeşlik) yapmayacağız (kendi başımıza hareket etmeyeceğiz). Bu azmimizle başka unsurlara (diğer etnik gruplara da) ders-i ibret (ibret dersi) vereceğiz…’

“Ve ‘İyi evlât böyle olur’ deyip devam ediyor: ‘Hem de istibdat zamanında bir batman itaat etmişsek, şimdi bin batman itaat ve ittihad (birlik ve beraberlik) farzdır. Zira şimdi sırf menfaati göreceğiz. Çünkü hükümet-i meşruta (meşrutiyet hükümeti), hakikî hükümet-i meşruadır (meşru hükümettir). (Eski Said Dönemi Eserleri, s.186)’

“Türklerle Kürtler arasındaki irtibatı (bağı) peder-evlât ilişkisiyle bir tutarak konuyu bir aile sıcaklığı ortamına taşıyan (Said Nursî)…böylece ayrılıkçı duyguları besleyen komplekslere gerek olmadığını ima” eder.

(Kâzım Güleçyüz – Ömer Ergün)

 

 

Hasankeyfli Muhammed Usta

Siyasetin en sevdiğim yanı bu vesile ile Türkiye’yi gezmek ve insanlarımızla tanış olmaktır. Son yaptığımız Mardin ve devamında gittiğimiz Midyat, Ömerli, Gercüş ve Hasankeyf seyahatinde de, bu böyle oldu.

 

Onlarla yaptığımız konuşmalarda kah sorunlarını, kah hayatın güzelliklerini araya hatıralar sıkıştırarak anlattılar. Bu bize bir kez daha siyasetin “gitmediğin yer senin değildir” kuralını canlı olarak yaşattı.

 

Hele bir delikanlının 50 sene önce Süleyman Demirel’in yoldan geçerken Hasankeyf’e uğrayışını, mağaralarda yaşayan insanları görünce “bana oy verin, sizlere ev yapıp, mağaralardan kurtaracağım” deyişini bir anlatışı vardı ki, heyecanlanmamak mümkün değildi.

 

Sorunlar bildiğiniz sorunlar! Yoğun nüfus artışı nedeni ile gençler arasında aşırı bir işsizlik var. Eğitim gene sancılı. Tarım ve hayvancılık Türkiye’nin genelinde olduğu gibi bölgede de çöküş içinde… Ekonominin giderek bozulması, orada da halkı etkilemeye başlamış. Bu sebeple esnaf perişan halde. Üretimsizlik bölgenin belini büküyor. Bu yüzden siyasette yeni arayışlar başlamış.

 

Bu yazdıklarımdan rahatsız olabilirsiniz ama birileri de, gördüklerini anlatmak ve konuşmalara tercüman olmak zorunda. Çünkü aralarında bazılarının bu şekilde talepleri oldu ve “sesimizi duyuramıyoruz” dediler.

 

Bunları yazarken, vatandaşı olmaktan gurur duyduğum Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, bütün varlığı ile hizmet götürmeye ve huzuru sağlamaya çalıştığını da, özellikle belirtmeliyim. Allah bizleri devletsiz bırakmasın!

 

Aralarında biri var ki; ona kendisinden bahsederek bir yazı yazacağıma söz verdim. O da Hasankeyfli Muhammed Usta. Kendisi halı dokuyor. Bende kendisinden, keçi tiftiğinden dokunmuş küçük bir “Hasankeyf Hatırası” aldım. O artık bu mesleğin unutulduğunu söylüyor. Bir iki kişi yapıyorlarmış. Diyor ki, Hasankeyf geçmişte bu işin merkeziymiş. Siirt nasıl bu dokuma işinde marka ise Hasankeyf dokumalarının da çoktan marka olması gerektiğini anlattı.

 

Yetkililerle görüşmüş, Halk Eğitim Merkezi’ne gitmiş ama sonuç alamamış. “Bana cüzi bir maaş versinler, gençlere bu mesleği öğreteyim, hem işsizliğe hem Hasankeyf İlçesinin ekonomisine katkımız olsun” diyor. İşin erbabı ki, önümüzdeki günlerde İstanbul’da yapılacak fuarda Batman’ı temsil edecek.

 

Bir de “Dolar Ahmet”le konuştuk. Aldığımız kuru dutların kilosunun sadece altı lira olduğunu söylersem, üreticinin değil aradaki komisyoncuların ne kadar para kazandığını zannedersem anlarız.

 

Şu bir gerçek ki; Türkiye bir bütün… Yurdun dört bir köşesinde benzer yaşamlar, benzer sorunlar, benzer üzüntüler ve de benzer mutluluklar var. Bence bu durum geleceğimizin en büyük teminatı. Ancak çocuklar ve gençler en büyük sorunumuz!

 

Nice Muhammed Ustalar ve nice sesini duyurmak isteyenler var. Ben verdiğim sözü tuttum. Belki birileri, okurda; Hasankeyf’in dokumalarına sahip çıkar. Bunu çoktan hak etmişler.