Analarımız, Bacılarımız, Kadınlarımız, Kızlarımız

35

”Onlar aslında biz erkeklerin her şeyi… İlk nefesi onların karnında aldığımız, bizleri doyurup büyüten analarımız, aynı kandan/candan bacılarımız, günü geldiğinde hayatımıza eş olan kadınlarımız, canım kızımız diyerek koruyup kolladığımız evlatlarımız… Ama kimi erkeklerimizin de ırgat gibi çalıştırdığı, türlü acımasızlıklarla hakkını hukukunu yok sayıp, yok ettiği analarımız, bacılarımız, kadınlarımız, kızlarımız…”

Birleşmiş Milletler ‘in tanımına göre kadına yönelik şiddet şöyle tarif edilmiştir:

”Kamusal ve özel alanda gerçekleşen, kadınların fiziksel, cinsel, duygusal zarar görmesiyle sonuçlanan ya da sonuçlanması olası, her türlü cinsiyet temelli şiddet eylemi veya bu eylemin yapılacağına ilişkin tehdit, zorlama, keyfi olarak özgürlüğün kısıtlanmasıdır.”

Bu tanımlamanın ülkemize yansımalarına bakıldığında, özellikle son dönemde yazılı/görsel basından okuduğumuz, izlediğimiz ”Kadına Şiddet” başlıklı haberlerde; bu tarife uygun binlerce olayın yaşandığını/yaşanmakta olduğunu görürüz!

Neden?

2010 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle kadın, çocuk, genç, engelliler gibi dezavantajlı gurupların korunmasıyla ilgili sorumlulukların arttırılmasına rağmen; gün geçmiyor ki, toplumumuzdan kadına yönelik taciz, cinayet haberleri gelmesin!

Erkek egemen bir toplumda yaşam mücadelesi veren kadınlarımızın özellikle son yıllarda yaşadıkları mağduriyetleri için ciltler dolusu kitaplar yazılır.

Kadınlarımıza yönelik şiddeti içeren öylesi haberler yazılı, görsel basına düşüyor, bu haberler öylesine can yakıcı olabiliyor ki; bunlar karşısında bazen insan olmanın utancı da yetmeyebiliyor..!

‘Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma ve Mücadele Günü’ dolayısıyla 25 Kasım Cumartesi günü ülkemizin hemen, hemen tüm büyükşehirlerinde, pek çok ilimizde, çeşitli yerleşim merkezlerinde kadınlarımızın büyük katılımlarıyla düzenlenen ama birçok yerde polis engeliyle de karşılaşan bu protesto yürüyüşleri, her şeye rağmen yapıldı.

Kadınlarımızın ülke genelinde yapmış oldukları bu protesto yürüyüşlerinde;

”Çocuk yaşta evliliğe, emek sömürüsüne, adaletsizliğe, müftülük yasasına, şiddete itirazımız var” pankartlarının yanı sıra;

”Kadına yönelik Şiddete Hayır”, ”Kadınlar Birlikte Güçlü”, ”Yaşamak İstiyoruz”, ”OHAL’e, Müftülük Yasasına, Boşanmalarda Arabuluculuk Formülüne Hayır” pankartları açarak, bu yönde basın açıklamaları yaptılar…

Aslında ülkemizin sokaklarını, meydanlarını dolduran kadınlarımız ne kadar da haklıydılar.

Son yıllarda giderek artan kadına yönelik şiddetin günümüze yansıyan en çarpıcı açıklaması; CHP Ankara Milletvekili Şenal Sarıhan’dan geldi. Sn. Vekil Şenal Sarıhan Hanımefendi; son 15 yıl boyunca 6.375 kadının cinayete kurban gittiğini açıkladı.

Bu nasıl bir sondu? Cinayetlere kurban edilen kadınlarımıza yönelik bu şiddeti önlemek adına hiç mi caydırıcı tedbir alınmıyordu?

Elbette alınıyor ama demek ki yetersiz kalıyordu.

Özellikle aşağıda sıraladığım;

Kız çocuklarımızın karşı karşıya kaldığı aile, çevre baskısı nedeniyle çocuk yaşlarda yaptıkları evlilik, başlık parasına, berdele mahkûmiyetleri,

Kadınlarımızın, kız-erkek çocuklarımızın, özürlü evlatlarımızın uğradığı cinsel tacizler,

Kadın, çocuk demeden işledikleri türlü taciz, şiddet suçları nedeniyle tutuklanıp da birkaç gün sonra serbest bırakılanlar erkekler,

Kadın cinayetleri, cinsel taciz v.b suçları işledikleri halde; sırf ‘iyi hal’, ‘takım elbise, kravat indirimi’ alarak cezası indirilenler, adeta bu suçları yok edilmek istenenler;

Erkek egemen toplumumuzda yaşanmadı mı? Yaşanmıyor mu?

Bu insan hakları ihlalleri, ülkemizin yaşadığı gerçekler değil midir?

Bütün bu yaşananları; kadına, çocuklarımıza yönelik tacizi, şiddeti yeterince önleyebiliyor muyuz?

Ülkemizin genelinde yaşanan bu ayıplı sürece bakıldığında; bu sorunun cevabı kocaman bir ‘hayırdır’..!

Kadınlarımıza, çocuklarımıza yönelik, giderek artan bu şiddet/taciz olaylarının önlenebilmesi mevcut yasaların tavizsiz şekilde uygulanmasından, ülke yönetiminde olanların bu konuda çok açık ve net tavır koymasından ama aynı zamanda aile içinde de adaletli bir şekilde gözetilmesinden, titizlikle takibinden geçmektedir.

Aslında Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bundan neredeyse bir asır önce kadınlarımıza tanıdığı haklar; birçok Avrupa ülkesinden önce yürürlüğe girmiştir.

Atatürk, Türk kadının önemini şu veciz sözleriyle ifade etmiştir:

”Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim, diyemez. Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken, kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakâr, o ilahi Anadolu kadını olmuştur. Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim.”

İşte Türk Milletinin kadını budur. Onun kutsallığı; tarihe yazmış olduğu nice kahramanlık öyküleriyle, mucizevi başarılarıyla ispatlıdır.

Çağdaş geleceğimize en önemli katkıyı yapacak, aydın fikirli nesillerimizin yetişmesine önce aile yuvasından destek olacak analarımızın, kadınlarımızın, kızlarımızın, çocuklarımızın maruz kaldığı şiddet/taciz ülkemize hiç yakışmamaktadır?

Evet, bu olaylar dünyanın pek çok ülkesinde de yaşanmaktadır! Ama önemli olan böylesi ayıplı/suçlu olayların ülkemizde yaşanmamasıdır.

2023 yılında dünyanın 10 büyük ekonomisi arasında olmanın hedeflendiği ülkemize böylesi olaylar hiç yakışmamaktadır?

Hele ki, bir zamanlar ‘toplumda kadının yüksek sesle gülmesinin dahi ayıp olduğunu söyleyenlerin’, ‘hamile kadının o haliyle sokakta ne işi var!’ diyebilenlerin, günümüzde Atatürk’ü sahiplenmeleri, hayranlığı bu denli yükselmişken;

Kadın haklarını görmezden gelebilenlere, kadınlarımıza-çocuklarımıza yönelik şiddeti/tacizi sanki suç değilmiş de, adeta bir kabahatmiş gibi yorumlayanlara;

Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘medeni hukuk devrimi’;

Kadınlarımıza tanınmış hak ve hukukun ne olduğunu anlatmakta, hala yol göstermekte, kadınlarımızın değerini anlatan veciz ifadeleri; onlara çağdaş bir yaşam hakkı tanımayanlara, yokmuş gibi sayanlara da önemli mesajlar vermektedir.

 

 

Önceki İçerikİYİ Parti Mardin’de
Sonraki İçerikK.K.T.C 82. Vilayet Olur mu?
Avatar photo
1967 yılında Teğmen rütbesiyle T.S.K da göreve başladığı zaman, Kıbrıs olayları adada tüm hızıyla devam ediyor, Yunanistan’ın da desteğini alan Rum’lar; adada yaşayan Kıbrıs Türk’üne her türlü mezalimi yapıyor, gerçekleştirdikleri toplu katliamlar, uyguladıkları ekonomik ambargolarla Kıbrıs Türk Halkını adadan göçe zorluyorlardı… O dönemde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 1960 yılında imzalamış olduğu, BM’ler tarafından da onaylanmış garantörlük anlaşması gereğince, ada da bulunan ‘Şanlı Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayında’ görev almak için defalarca dilekçe veren Teğmen Çilingir; 1974 yılının 20 Temmuz Cumartesi sabahı kendisini Kıbrıs’ta savaşın içinde buldu. Bölük komutanı olarak Kıbrıs Savaşlarının her iki safhasında da bu görevini başarıyla sürdürdü, ‘Gazi‘ unvanı ile onurlandırılarak Türkiye’ye döndü. 1974–1975, 1985–1987 yıllarında Kıbrıs’ta görevli olduğu yıllardan sonra da, adada yaşanan olayları yakinen takip eden Çilingir; 2004-2011 yılları arasında Kıbrıs Türk Kültür Derneğinin İstanbul Şubesi yönetim kurulunda da görev yaptı. Bu uzun süreçte ’mili davamız’ olarak bilinen Kıbrıs konusuna sahip çıkarak, Kıbrıs Türk Halkının kazanılmış tarihsel ve hukuksal haklarını savunmak adına değişik platformlarda görev aldı. Sempozyumlara, panellere, televizyon programlarına konuşmacı olarak katıldı, makaleler yayınladı. Yakinen takip ettiği Kıbrıs konusu başta olmak üzere, ülke meseleleriyle ilgili güncel yazılarına, konferanslarına devam etmektedir. T.S.K.’dan 1990 yılında, kendi isteği ile emekli olduktan sonra; Kıbrıs konusuyla ilgili kaleme almış olduğu; ’’Özgürlük Nefesi (K.K.T.C Cumhurbaşkanlığı yayını 1995)’’, ‘’Girne’den Doğan Güneş (1997)‘’, ‘’Unutanlar Unutturulanlar ya da Hatırlayamadıklarımız (2004)’’, ‘’Elveda Kıbrıs Ama Bir Gün Mutlaka (2006)’’, ‘’Andımız Olsun ki Bu Topraklar Bizim (2007)‘’,’’Tarihten Gelen Çığlık (2010)’’, Kıbrıs ‘’Yes Be Annem’’ 2002-2016 (Eylül-2016) isimli kitaplarıyla; Ülkemizin son 65 yılında öne çıkan, yaşanmış önemli olayları anlatan: ‘’10’ların İzleriyle Türkiye (2014)’’,’’Kırılmadık Ne Kaldı?-Zaman Asla Kaybolmaz (2015)’’, ‘’Önce Vatan (Eylül 2017) isimli kitapları da bulunmaktadır… Sivil iş hayatına ‘Türkiye Sigorta Sektöründe’’başlayan Atilla Çilingir Koç YKS bünyesinde uzun yıllar görev yaptıktan sonra, halen dünyanın 18 ülkesinde hizmet veren, sağlık bilişim şirketlerinden birisi olarak ülkemizde de faaliyet gösteren; ‘’CompuGroup Medical Bilgi Sistemleri A.Ş’’ bünyesinde, görevine devam etmektedir. Pek çok üniversitenin ‘Bankacılık-Sigortacılık Fakültelerinde, Yüksek Okullarında, vermiş olduğu seminerler, konferanslar ile sektöre bu yönde de hizmet vermeye devam eden Çilingir’in: Sigorta sektöründe 27 yıldan beri vermiş olduğu hizmetlerini anlatan; ‘’Sigortalı Hayatın Gerçekleri’’ (2012) isimli bir kitabı daha bulunmaktadır. Atilla Çilingir; bugüne değin kitaplarından elde etmiş olduğu telif gelirleriyle; Sosyal sorumluluk projeleri kapsamında: 2010 yılında ‘K.K.T.C Lefkoşa Şehit Aileleri ve Malul Gazileri Derneğine’ ‘Tarihten Gelen Çığlık’ isimli kitabının telif gelirini bağışlamış, 19 Şubat 2012’de Van’da yaşanan büyük depremden sonra Van’ın Muradiye İlçesi Akbulak Köyü İ.M.K.B. (İstanbul Menkul Kıymetler Borsası) Yatılı Bölge İlk Öğretim Okulunda içinde 20 adet bilgisayarı bulunan ve kendi adını taşıyan bir BT (bilgi teknolojisi) sınıfı açmış. 02 Haziran 2017 tarihinde de Samsun’un Tekkeköy ilçesi Büyüklü İlköğretim okulunda da adını taşıyan, içinde 2500 kitabı, 2 adet bilgisayarı bulunan bir kütüphanenin açılışını sağlamıştır.