17.7 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 651

Kıbrıs’ta Yeni Bir Süreç Başlar mı?

2017’nin bitmesine az bir süre kaldı…

2018 yılında da bölgesel sorun olarak öne çıkan, tam da Akdeniz’in orta yerinde elinde bulunduran tarafa avantaj sağlayan; gerek uluslararası suları, gerekse Ortadoğu coğrafyasının her bölgesini kontrol edebilecek konumuyla bir ada parçası var!

Adı; Kıbrıs…

Ezelden ebede değişmeyecek bu niteliğiyle, 2018 yılında da adından yine çok söz ettirecek!

Neden?

Çünkü hala bu adada devam eden bir güç çatışması, paylaşım kavgası var!  Bu güç çatışması, adanın paylaşılması,  üç bilinmeyenli bir denklem yaratmış adeta!

O nedenledir ki, bu denklem bir türlü çözülmüyor, çözülemiyor…

Bu üçlü denklemin;

Bir tarafında; yaşadıkları bu adayı asırlardır vatan bellemiş Kıbrıs Türk’üyle birlikte, tarihsel bağlarının yanı sıra, uluslararası anlaşmaların kendisine tanımış olduğu yasal hakların gücüyle hareket eden, soydaşlarını korumak kollamakla yükümlü Türkiye,

Diğer tarafında; tarihin hiçbir döneminde adayı tek başına idare etmese de, 1963 yılından beri türlü Bizans oyunlarıyla adayı ele geçirmenin peşinde olanlar, yani adada yaşayan Rumlarla, onları her dönemde destekleyen Yunanlılar,

Denklemin üçüncü tarafında ise; her iki taraf arasında arabulucu rolünü benimsemiş gibi görünen ama arabuluculuk adına yaptıkları her hamleyle Rum tarafını kollayan, Türk tarafından bir taviz daha nasıl koparırız oyunu oynayanlar! Yani ABD, İngiltere, AB çatısı altındaki devletler.

Bir de bunların yanına İsrail’i eklediğimizde işlem tamam. Çünkü bu ülkelerdir ki, menfaatleri gereği adada kurulan ikinci Türk devletinin tanınmasına daima karşı çıkarlar!

2018’in ilk aylarında adanın kuzeyinde K.K.T.C’de milletvekili, adanın güneyinde GKRY’de ise Rum toplumu liderliği seçimi var…

Aslında bu durum dahi adada yaşayan iki ayrı toplumun, kendi iradeleriyle seçmiş olduğu yöneticilerinin, iki ayrı devletin de yasal görüntüsüdür.

Ama olmaz!

1963 yılından beri yolları, bölgeleri ayrılan. Tarih, kültür, örf, âdet, inanç, dil yönünden birbirine benzemeyen bu iki toplum illa ki bir arada yaşayacak!

Neden?

1960’da denendi olmadı!

Kimin, kimlerin yüzünden?

1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinin kurucu ortağı Kıbrıs Türk’ünü bu ortaklıktan kim dışladı? Bu Cumhuriyeti kim ortadan kaldırdı?

Rum-Yunan ikilisi değil mi?

Yıllar boyunca ta ki, Kıbrıs Türk’ü 1974’te özgürce yaşam hakkına kavuşuncaya kadar; toplu katliamlara, göçlere, yağmalara maruz kalmadı mı?

Bu insanlık dışı uygulamaları yapanlar kimdi? Kimlerdi?

2018 yılına geldiğimiz bu günlerde dahi; siyasi ve ekonomik baskıları yapanlar kimlerdir?

1968 yılından beri çözüm adına kurulan ‘Kıbrıs Müzakere masalarından’ kaçanlar, süreci engelleyen kimler?

Bu haksız hukuksuz uygulamaları gözü kapalı izleyenler, kurulu tuzak senaryoları onaylayanlar hangi ülkeler?

Arabuluculuk kisvesi altında emperyalizmin türlü oyunlarını oynayanlar değil midir?

Türkiye’ye; 65 km mesafesi olan bu ada parçasında ne işin var diyenler?  Binlerce Km. öteden ada üzerinde neden hak iddia edip; birbirine hiç benzemeyen, hiçbir dönemde bir arada olması mümkün olmayan bu iki halkı bir araya getirmenin peşindeler?

Yukarıda sıralamış olduğum tüm soruların iki yanıtı vardır!

Bunlardan birincisi; Kıbrıs adasında hiçbir dönemde bitmeyen, eksilmeyen İslamiyet-Hıristiyanlık çatışmasıdır.

Diğeri ise; emperyalist güçlerin Akdeniz’in-Ortadoğu’nun kontrolünü ellerinde bulundurma, bölgedeki doğal gaz ve petrol rezervlerini kullanma istemleridir.

Birinci yanıtın en çarpıcı örneği; Rum tarafının yönetimine her kim gelirse gelsin, Rum Ortodoks Kilisesinin onaylamayacağı hiçbir çözüm modelinin Rum siyasetçileri tarafından müzakere masasında kabul edilmeyeceğidir. Tarihi sürece bakıldığında bu onay makamı hiç değişmemiştir!

İkinci yanıta verilecek en acı örnek ise; Ortadoğu coğrafyasının lime, lime edildiği süreçte, adadaki İngiliz üslerinin emperyalist ülkeleri desteklemek amacıyla kullanılması, buradan kalkan uçaklarla bölgedeki İslam devletlerinin sivil, asker hedef ayrımı yapılmadan vurulması, yüz binlerce Müslüman’ın katledilmesidir.

Son dönemde bölgede tespit edilen zengin hidrokarbon ve petrol yataklarının, bu güçleri temsil eden dev petrol şirketlerince çıkarılmak-nakledilmek istenmesi de ikinci yanıtın alt başlığıdır.

Kıbrıs sorununun/müzakerelerinin tarihsel sürecine bakıldığında görülen, görülecek gerçekler bundan ibarettir.

Bu gerçekler ortadayken, 2018 yılında adada yeni bir süreç başlar mı?

Başlayacağını varsaysak bile!

Rum tarafının çözüm için öngördüğü şartlar değişir mi?

Rumların çözümden anladığı; adanın kuzeyinin yeniden kendi yönetimi altında birleştirilmesi, Türkiye’nin Garantörlük Hakkının yok edilmesi, Türk Askerinin adayı terk etmesi, 1974 sonrası adaya yerleşen Türkiyelilerin adadan gönderilmesi, adanın kuzeyinden güneye göç eden Rumların yeniden evlerine dönmesidir.

Rum tarafının 1968 yılından beri çözüm paketi olarak müzakere masasına getirdiği bunlardan ibarettir. Rum politikacılar değişse de, değişmeyen şey paketin içindekilerdir!

2018 yılında hem Rum tarafında, hem de Türk tarafında siyaseten değişim yaşanacaktır. Rum politikacıların siyaseten değişecek isimleri olsa da değişmeyecek yüzünü biliyoruz!

Önemli olan;

2018’de bizim tarafta seçilecek siyasilerimizin, müzakere masasında Kıbrıs Türk Halkını temsil edenlerin, olayları kırık aynalardan izlememeleridir!

 

 

Bu Paralar Neden Dışarı Kaçıyor?

Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan “bazı iş adamlarının varlıklarını yurt dışına kaçırma gibi gayretleri olduğunu duyuyorum. Bunların hiçbirine kabinedeki arkadaşlarımız çıkış için asla izin vermemelisiniz. Çünkü bu adımlar ihaneti vataniyedir” dedi.

Yandaş yazarlar bu söze hemen destek verdi. Mesela Star’dan Ersoy Dede, “Bu ülkenin büyük sermayesi dediğimiz bazı ailelerin şirket merkezlerini dahi dışarıya taşımış olmasını eleştirmek suç mu? Eleştirmesin mi bu ülkenin lideri?..” Bu iş adamlarının Erdoğan’ın uçağında taşıdığı kimseler olduğunu da hatırlatarak, “Bazı işadamları malı mülkü taşımış, tabir yerindeyse kaçırmış memleketten. E bir zahmet, buna da tepki göstermeye hakkı olsun Erdoğan’ın” dedi.

Erdoğan’ın ekonomi kurmayları, “yurtdışına para çıkarmayı vatana ihanet olarak suçlayıcı bu beyanının nelere yol açabileceğini” elbette iyi bilir. Bunlar tarafından bu sözün sonuçları iyice anlatılmış olmalı ki Cumhurbaşkanı hemen ertesi günü bir düzeltme yaptı:

“Benim sermaye hareketlerini sınırlandırılmasıyla ilgili bir talebim ya da talimatım olmadı. Türkiye serbest piyasa ekonomisine sahip bir ülkedir. Herkes parasını yurt dışına çıkarabilir.”

Erdoğan’ı bu kadar kızdıran ve ağzından istemediği ifadelerin çıkmasına sebep olan bir gerçek var. Türk vatandaşı olan zenginlerin bir kısmı bütün varlıklarını yurtdışına çıkarıp, kendileri de Türkiye’den belli ülkelere göçüyor.

Sadece 2015 yılında Türkiye’den 6 binden fazla dolar milyoneri farklı ülkelere yerleşti.

Ve sadece 2015 yılında Türk vatandaşlarının Amerika’dan 1500 daire aldığı, evlerin bedelinin 1 milyar doların üzerinde olduğu bildiriliyor.

Son iki yıldır bu rakamlar daha da yükseldi. Her iki durumda ülkemizden çıkan sermaye milyarlarca dolar mertebesinde. Çıkan sermayenin ülkemizin milli gelirine oranı ürkütücü boyuta erişti.

Bir kısım Türk vatandaşları da Kanada, ABD ve İngiltere gibi ülkelerde ev satın alıyor. Ev alanların içinde ülkede bir sıkıntı olursa diye hazırlık yapanlar olduğu açık. Yatırım maksatlı veya vatandaşlık alabilmek için ev alan da var.

Mesela bir işadamının Londra’da 12 ev satın alıp başkalarını da teşvik ettiği gibi haberler yazıldı. Muhtemelen Cumhurbaşkanı bu sebeplerle öfkelendi.

İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Ümit Özdağ CNN Türk’te katıldığı Tarafsız Bölge programında bu konuya dikkat çekerek “neden bu insanlar yurtdışına kaçıyor? sorusunun cevabını ve sorunun çözümünü bulmalıyız” dedi.

İş adamları genellikle kendilerini güvende hissettiği, yatırımlarının karşılığını alabileceği, hukuk devletlerinde yatırım yapan rasyonel insanlardır.

Anlaşılan bu insanlar ülkemizin geleceğine riskli buluyor. Türkiye’de yatırımcıya güven veren bir ortam olmadığına inanıyorlar.

Demokratik hukuk devleti düzenine dair endişeler çeşitli şekillerde ekonomiye yansır. Bu yansımalardan biri de sermayenin yurtdışına kaçışıdır. Bedeli de ağırdır.

*************************************

İYİ Parti Artvin’de İdi

İYİ Parti lideri Meral Akşener kurmay heyetiyle beraber hafta sonu Artvin’de idi.

“Koltukları değil, ayakkabılarımızı eskiteceğiz” sözünün gereği olarak her hafta yurdun bir ilinde yaptığı ziyaretlerle vatandaşlarımızı dinliyor, sohbet ediyor, estirdiği rüzgârla yurdun her yanında yanmaya başlamış olan çoban ateşlerini harlandırıyor.

İYİ Parti kafilesi Trabzon Havalimanından Hopa üzerinden Artvin‘e geçti. Ben ve İzmit’ten beraber gittiğimiz arkadaşlarımla bir gün önce Trabzon’da üç saat kadar kaldıktan sonra Of üzerinden Hopa’ya gittik. Hopa‘daki görüşmelerimizden sonra da Borçka‘yı ziyaret ettik.

Borçka’da İYİ Parti ilçe teşkilatı kurulmuş, hatta Türkiye’de ilçeler arası parti tabelasını asan ilk ilçe olmuş. İlçe Başkanı ve bir kısım yöneticiler Genel Başkanı karşılamaya çıkmışlardı. Fakat diğer yöneticiler bizi son derece samimi ve heyecanlı bir şekilde karşıladılar. Teşkilat binasında üye kayıt işlemleri başlatılmış, zarif bir hanım sekreter üyelik işlemlerini yürütüyordu. Sadece masadaki doldurulmuş üyelik formları bile ilginin büyüklüğünü anlamamıza yetti.

Borçka’dan grup olarak Artvin’e giderken muhteşem Çoruh nehrinin yanından uzanan yollardan giderken coğrafyanın muhteşem manzaralarını çekmek için sık sık resim molaları vermek durumunda kaldık.

Artvin İl Başkanlığı binasının açılışı için gelen Meral Akşener ve İYİ Parti kurmay heyeti coşkuyla karşılandı. İyi Parti İl binasının olduğu cadde Artvin’in iş merkezi. Bütün caddeyi dolduran halkın heyecan ve merakı, açılıştan sonra Akşener’in yaptığı esnaf ziyaretiyle samimi bir sevgi gösterisine döndü.

Bir orta yaşlı, sakallı vatandaş “biz yıllardan beri bu günü bekliyoruz” dedi.

Valilik açık hava mitingine izin vermediği için, büyük bir konferans salonunda kapalı toplantı yapıldı. Tıklım tıklım dolan salona sığmayanlar salon dışına taştılar.

Artvin Cumhuriyet değerlerine bağlı, Atatürk sevgisiyle dolu bir şehir. Türkiye’nin en büyük Atatürk anıtını bir hayırsever vatandaş Artvin’de yaptırmış.

Hemşerileri olan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş alt yapı yatırımları için ciddi destek vermiş.

Konuştuğum vatandaşlar ve esnaf İYİ Parti’ye çok teveccüh olduğunu, Artvin’de birinci parti olabileceğini, en azından 2 milletvekilinden birini İYİ Parti’nin kazanabileceğini söylediler.

Dönüşte Meral Akşener Hopa’da da vatandaşlara hitap etti. Saat 19.30 da hava karardıktan sonra başlayan miting sırasında görüştüğüm kişiler Hopa’da yapılan en kalabalık mitinglerden biri olduğunu söylediler.

Özetle İYİ Parti iyi gidiyor…

 

 

En Büyük Dostlarımız ve Düşmanlarımız

0
  • Tebessüm
  • İyi niyet
  • Çalışmak
  • Güzel ve olumlu düşünmek
  • Hareket etmek
  • Spor yapmak
  • Başarmak
  • Kaliteli hayal kurmak
  • Cesaret
  • Azim
  • Sabır
  • Şükür
  • Tevekkül
  • Dua
  • İyi niyet
  • Sevgi
  • Saygı
  • Mutluluk
  • Dostluk
  • Paylaşma
  • Yardımlaşma
  • Sadakat
  • Bağışlamak
  • Anlamaya çalışmak
  • Had bilmek
  • Değer vermek
  • Ölçülü ve dengeli olmak
  • Sade ve düzenli olmak
  • Ümitvar olmak
  • Kanaatkâr olmak
  • Ahenkli ve uyumlu olmak
  • İnsiyatif sahibi olmak
  • Krizi fırsata dönüştürmek
  • Esnek ve dinamik olmak
  • Misyon ve vizyon sahibi olmak
  • Amaca tam odaklanmak
  • Sorun çözücü olmak
  • Enerji ve sinerji üretebilmek

En Büyük Düşmanlarımız

  • Kin ve öfke
  • İntikam duyguları
  • Asık yüz
  • Çatık kaş
  • Katı ve seçeneksiz düşünme
  • Nefret duyguları
  • Kibir
  • Gereksiz korkular
  • Tembellik ve atalet
  • Cayma ve gereksiz erteleme
  • Gereksiz endişe
  • Gereksiz kaygı ve tedirginlik
  • Gam ve kasavet
  • Küslük ve kırgınlık
  • Bencillik ve egoistlik
  • Kıskançlık ve hasetçilik
  • Lüzumsuz şüphecilik
  • Kavga ve tartışma
  • Aşağılamak
  • Küçük düşürmek
  • Rencide etmek
  • İsraf
  • Su-i zan beslemek
  • Gıybet
  • İnatlaşmak ve iddialaşmak
  • Önyargılı olmak
  • Yalan söylemek
  • İhmalkarlık
  • Kararsızlık ve tereddüt göstermek
  • Aşırı telaş ve acelecilik
  • Negatif beden dili
  • Suçlayıcı dil
  • Çözüme değil soruna odaklanmak
  • Ümitsizlik
  • Nankörlük
  • Aşırı hırs
  • Sabırsızlık ve sebatsızlık
  • Beceriksizlik
  • Tedbirsizlik ve dikkatsizlik
  • Değişim ve dinamizme direnmek
  • Aşırı kuralcılık ve kuralsızlık
  • Had bildirmek
  • Bahane ve mazeret üretmek
  • Aşırı işkoliklik
  • Ayrıntıda boğulmak
  • İfrat ve tefrite düşmek
  • Kurban rolü oynamak
  • Evhamcılık yapmak
  • Negatif etiketlemek
  • Gereksiz panik yapmak
  • Güvensizlik yapmak
  • Yetersiz bilgi ile hüküm vermek
  • Kamil oldum rehavetine kapılmak

Selam, sevgi ve dualarımla. Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

 

(Bir Yavuz Bülent Bakiler Klasiği) Avrupa’da Türk İzleri

0

Hun Türkleri, 352 yılında hakanları Kama Tarkan idaresinde Avrupa topraklarına yerleşerek Avrupa Hun İmparatorluğu’nu kurdular. İmparatorluk, Dengizek döneminde 469 yılında dağıldı ise de, Hun kabileleri varlıklarını devam ettirdiler. ‘Bulgar Türkleri‘ olarak anılan bu kabileler, Günümüzdeki Bulgaristan halkının atalarıdır. Onlar, önce dillerini sonra dinlerini en sonunda da milliyetlerini kaybedip, hiçbir iz bırakmadan Slavlaştılar.

1352 yılında Osmanlı Türkleri Avrupa’da görüldüler. Osmanlı Cihan Devleti’nin Avrupa topraklarındaki hâkimiyet alanı, 8 Ekim 1912 tarihinde başlayan Birinci, 24 Haziran 1913’te başlayan ikinci Balkan Savaşları ile iyice daraldı. 29 Temmuz 1913 tarihinde imzalanan İstanbul Antlaşması ile Trakya’da bu günkü sınırlarımız çizildi.

1352’den 1913 yılına kadar devam eden 561 yıl boyunca Avrupa’da pek çok eser meydana getirdik. Hıristiyan batılıların vandalizminden1 kurtulan eserlerimizi Yavuz Bülent Bâkiler, yerinde inceledi ve görüp yaşadıklarını ‘Avrupa’da Türk İzleri‘ adı ile TRT Ankara Televizyonu ekranından sundu.  Televizyon programına ait notlar, Şubat 2017’de, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 192 sayfalık kitap hâlinde yayımlandı.

Kitap, ifadeler ve kelimelerle çizilen yüzlerce tablo ile, Osmanlı ihtişamının abidesi hükmündedir. ‘Türk izleri‘ olarak isimlendirilen eserlerle birlikte Osmanlı’nın zarafeti, letafeti ve insanlık anlayışı da anlatılıyor: ‘Türk adaleti, kilise adaletinden iyi işlerdi. Nitra2 zabıtlarından açıkça öğreniyoruz ki Macar çiftçiler, aralarındaki anlaşmazlıklar için kendi kilise mahkemelerine değil, Nitra’daki Türk kadısına başvuruyorlardı.’ (s: 15)

Bakiler’i Prizren’de3 ilk selamlayan kubbelerle minarelerdir. Sokaklardaki insanlar, sanki uzun yıllar, birlikte yaşadığımız komşularımızdır. Evler, dost kapılarla açılıp kapanıyor. Arasta Camii’nin minaresi, göğe doğru çekilen bir elif gibi. Dağ eteğinde kurulan eski bir mahallenin ismi: Maraş. (s: 58, 59)

Yazarın nesir şiirleri ile Yahya Kemal Beyatlı’nın nazım şiirleri bir ihtişam yarışındadır. Bu yarış eseri bir solukta okunur hâle getiriyor: ‘Her gün Bismillahlarla açılan Gazi Hüsrev Bey4 Bedesteni’nin kapısı üzerinde büyük devlet adamımızın ismi, yüzyıllardan beri gülümsüyor. Bedestenin serin iç dünyasında dünkü medeniyetimizin yüreği vuruyor. Bedesten, Türk’ün Avrupa’daki yüz akı eserlerinden biri.’ Bir başka cümle: ‘Eski hamamın küçük havuzundan su içmek istercesine uzanan Türk lâleleri, Türk’ün sanat sembolleri, Pâdişah tuğraları yanında bu güzelim lâleler, güzelim Oğuz Boyu’nun imzalarıdır.’ (s: 75, 76)

Ve… taştan bir hilal: Mostar Köprüsü. Çeşitli Türk eserleriyle birlikte bugün Bosna Hersek’te turizmin altın damlatan musluğu… Sonra Mehmet Paşa Camii.

Evliya Çelebi’nin yazdığına göre Cihan Devleti Osmanlı döneminde Mostar’da 45 câmi ve mescit, 19 su değirmeni, 26 han, 2 hamam, 5 medrese vardı. Ve bunlar şehrin 53 mahallesine dağılmışlardı. 17. Yüzyıl başlarında 304 evli, 350 dükkânlı bir yerleşme merkeziydi. (s: 84)

Mostar halkı köprüye, bir sevgiliye bakar gibi hayranlıkla bakıyor. Bu bakışlarla iç huzuruna kavuşuyor.

Bilindiği gibi Mostar köprüsü 400’ü aşkın yaşında iken, 1992 yılında vandalist Sırplar tarafından yıkıldı. 2003 yılında Türk mimarlar tarafından yeniden inşa edilip dünya kültür mirasına kazandırıldı.

Nazımda ve nesirde zirve edip Bakiler, Tuna Nehri’ni, Mohaç’ı, Nazlı Budin’i, 400 yaşındaki camileri, Estergon Kalesi’ni okuyucularına tanıttıktan sonra rehberlik ettiği insanları Gülbaba Türbesi’nde manevi kirlerinden arındırıp, büyük Türk cihangiri Atilla’nın sokağına götürüyor. Macarlar, ‘Tanrı’nın Kırbacı‘ olarak andıkları Atilla’yı, bizdeki solaklara-salaklara inat, ‘ata‘ olarak kabul edip saygı duyuyorlar.

Bâkiler sonra da, arkasına takılan, çevresinde toplanan turist okuyucularını Buda-Peşte’de İbrâhim ve Hamza Bey sokaklarına, Türk Yusuf Caddesi’ne, nazlı Tuna’ya ve Estergon Kalesi’ne götürüyor.

Türklerin, Tuna tarihindeki büyük rolünü, Türkiye’de kaç kişi biliyor? O büyük rolü, rehberimiz Bakiler, Macar Türkologlarından Prof. Lazslo Rasonyi’nin açıklamasıyla naklediyor. (s: 131)

Türkiye’de Faymonville5 Köyü’nü bilen Türklerin sayısı az değildir. Köye gelen Turistler, ay-yıldızlı bayrağımızın aydınlık ve sevgi sıcaklığı ile karşılanıyor. Dünyada benzeri yok. (s: 170)

Yavuz Bülent Bakiler’in Avrupa’daki Türk izlerini tâkip eden seyahati, Romanya’nın Dobruca ve Köstence şehirlerinde sona eriyor. Romanya, bir zamanlar Kırım Türklerinin sığınağı, Gagavuz ‘Gökoğuz) Türklerinin Türklük ruh ve şuurunu kazandığı yurdu idi. Günümüzde ise 800.000 nüfusu ile Sekel Türkleri yaşıyor. (s: 187-192)

Avrupa’da Türk İzleri‘ okuyucusunu ecdadımızın yaşadığı topraklarda gezdiriyor. Köprülerden çarşılara, medreselerden camilere, hanlara, hamamlara… mimârî doku arasında târihiyle kültürüyle sosyal hayatıyla Türk sanatının hayranlık uyandıran inceliklerini anlatıyor,  gurur veren zaferleri hatırlatıp âbide şahsiyetlerle tanıştırıyor.

YAKIN PLAN YAYINLARI:

Cumhuriyet Mahallesi, Halaskârgazi Caddesi, Nu: 97 Osmanbey, Şişli, İstanbul.Telefon: 0.212-458 20 22

Belgegeçer: 0.212-458 20 77 e-posta: bilgi@yakinplan.com.trwww.yakinplan.com.tr

1Vandalizm: Kültür ve sanat eserlerini bilerek ve isteyerek yakıp yıkmak suretiyle yok etme maksadıyla yapılan hareketler. 2Nitra: O dönemde Macaristan, günümüzde Slovakya sınırları içerisinde bulunan bir şehir

3Prizren: Kosova’nın târihî şehri

4Gazi Hüsrev Bey (1480-1541): Sultan İkinci Bezayıd Han’ın kızından doğma torunudur. Kanûnî Sultan Süleyman Han’ın seferlerine katıldı. Zaferden zafere koşarken, sancak beyi olduğu bölgeyi mâmur hâle getirdi. İlim merkezleri kurdu. Adâlet ve ihsânı ile halkın sevgi ve saygısını kazandı.

5Belçika’da, 785 yılında kurulan Faymonville köyünde hiçbir Türk yaşamadığı halde, köy asırlardır ‘Türk Köyü‘ olarak anılıyor. Köyün futbol takımının ismi de ‘Genç Türkler Birliği / RFC Turkania’

KUŞBAKIŞI:

MARAŞ DESTANI

Kahramanmaraş, edibi ve şâiri bol bir ilimizdir. Dr. Oğuz Paköz, Kahramanmaraşta doğup yetişmiş, orada yaşayan bir tıp doktoru. Bir taraftan hastalarına şifa sunarken, diğer taraftan hem dergiyayınlamak suretiyle kültürümüzün gelişmesi için gayret ediyor hem de şiir yazarak ve kitap hâlinde yayımlayarak, yaşadığı şehri tanıtıyor.

Şiirleri çoğunlukla Kahramanmaraş üzerine…

Dr. Paköz, ‘Maraş Destanı‘ isimli 13,5 X 21 santim ölçülerinde 119 sayfalık eserinde; 22 Şubat 1919’da İngiliz, 30 Ekim 1919 Fransız işgalinden 12 Şubat 1920 tarihinde işgalden kurtuluşa kadar yaşanan hâdiseleri, Yunus Emre mısralarında görülen duruluk, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun destanlarındaki haşmetle anlatıyor.

Maraş, Anadolu’da son işgal edilen, buna rağmen ilk kurtarılan vatan toprağıdır. İlk kurtuluşun yaktığı meş’ale, bütün Anadolu’yu aydınlatmış, ayağa kaldırmış ve harekete geçirmiştir.

Bu hâdisenin kendisi muhteşem bir destandır. Unutulmaması, târihe not düşülmesi için gereken, Dr. Paköz tarafından yapılmıştır.

‘Kurtuluş…’ dile kolay gelen bir kelime. Gönüllere müjde, kulaklara mûsîkî…

Peki işgalden kurtuluşa kadar geçen süre?

O sürenin bir sahnesini Oğuz Paköz, yazdığı destanın ‘Senem Ayşe‘ başlıklı bölümünde anlatıyor:

Savaşın kızıştığı

Yaşlıların çocukların ahırlarda saklandığı

Bir günde Ayşe,

Ramazan’ın eşi Ayşe

Senem Ayşe

Ahırda otururdu yakınlarıyla

Alkışlar1 ederdi çetelere

Kargışlar2 ederdi yağıya3

Çetelerin içinde Ramazan da vardı

Ayşe’nin eşi

Ramazan da Ayşe de Hüveydi Aşiretinden

Mahkenli’den Atmalı’dan

Karayılan’a akraba

Okunurken alkışlar

Kıpırdadı kapı

Fısıltılar geldi sokaktan

Ramazan yaralı dedi biri

Bir başkası şehidimiz var dedi

Güpürdedi yüreği Ayşe’nin

Güp güp çırpıyordu göğüs kafesi

Açın yüzünü açın dedi

Kararlıydı

Ramazan geldi usuna

Yüreği güm güm attı

Kimse ayıramadı Ayşe’yi

Gördü şehidini

Gerçeği gördü

Senem Ayşe girmedi içeri

Giysilerini giydi Ramazan’ın

Biricik oğlunu bıraktı bacılara

Koştu sipere tüfeğiyle Ramazan’ın

Çete oldu çetebaşı oldu

Kurtuluşa dek savaştı yılmadı

Kurtuluştan sonra da

Bir yardım almadı devletten

Evlenmedi de bir daha

Yokluk içinde büyüttü

O biricik oğlunu

Yokluk içinde yaşadı

Ölene dek

Savaştı savaştı savaştı

Bir tek para bile almadı

Varsıllığı

Özgürlükte bulmuştu———————————–

1Alkış: Dua   2Kargış: Beddua 3Yağı: Düşman

ÇAĞDAŞ KİTAP KIRTASİYE:

Şeyhâdil Caddesi Nu: 26/C KAHRAMANMARAŞ. Telefon: 0.344-224 20 72

Atatürk’ün Ortadoğu Projesi ELCEZİRE KONFEDERASYONU:

el-Cezire, Mezopotamya’nın kuzey uzantılarının Arapçadaki adıdır. Irak, Güneydoğu Anadolu, Suriye, ve İran toprakları bu bölgenin içerisinde yer alır. Dar bölge olarak da Fırat ve Dicle ırmakları arasında kalan bölgedir.

Murat Güztoklusu’nun kaleme aldığı el-Cezire Konfederasyonu isimli, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 272 sayfalık eseri, bir taraftan ‘resmî târih’e başkaldırırken diğer taraftan hakkı gasp edilen Antep savunması komutanlarından Şefik Özdemir’in destansı kahramanlığını târih sayfalarına aktarmaktadır.

Kısaca belirtmek gerekirse Şefik Özdemir; Musul vilâyetinin fiîlen işgalden kurtarılmış hâle gelen doğu kesiminin anayurda katılması fırsatını yakalayan kahramandır. Buna rağmen uzun yıllar devam eden Lozan kutlamaları çerçevesinde oluşturulan ve tabulaştırılan ‘Lozan Efsânesi‘ ile geri plana itilmiştir.

El-Cezire Konfederasyonu, Mustafa Kemal Paşa’nın ‘Sivas Kriterleri’ne dayanarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 25 Nisan 1920 günü dile getirdiği ‘Anadolu-Suriye-Irak milletleri Birleşik Cephesi‘dir.  Mustafa Kemal Paşa,

İslam ve Şark Edebiyatı ile İlâhiyat bölümünden diploma almıştır.

BARIŞ KİTAP: Zafer

Çarşısı Nu: 10-11 Yenişehir, Ankara. Telefon: 0.312-435 29 69

DİLLERİN KATLİ / Bir Dilin Ölümü Bir Milletin Ölümüdür:

Prof. Dr. David Crystal’in 13,5 X 21 santim ölçülerinde 230 sayfalık eseri, Gökhan Cansız tarafından Türkçeye tercüme edilerek 2015 yılında 3. Baskı olarak okuyucuya sunuldu. İlk baskısı 2007’de yapılmıştı.

Yazar, kitabın Türkçe baskısına yazdığı önsözde; kaybolma tehlikesine mâruz kalan dillerin kurtarılması için ‘Tehlike Altındaki Diller Vakfı‘nın yüksek miktarda sözlerini şöyle bitiriyor: ‘Gerek Iraklıların ve gerek Suriyelilerin, dindaşlarımızın kalpleri bizimle berâberdir. Eğer bundan sonra esbâbına tevessül edilirse, bunlardan azamî istifade etmek mümkündür.’

Nurat Göztoklusu eserinin sonraki sayfalarında bu düşüncenin tatbikata konulamamış olmasının sebeplerini açıklıyor: ‘Irak; Birinci Dünya Savaşı öncesinde 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibâren stratejik önem kazanan petrol kaynakları sebebiyle büyük emperyalist rekabetin alanı olmuştur. Topraklarında güneş batmayan Britanya İmparatorluğu ile Avrupa’nın yükselen gücü Almanya, Amerikalıların Teksas, Rusların Bakü petrollerine yaslanarak elde ettikleri enerji kolaylıklarına Ortadoğu’da varlığı belirlenen petrol yataklarına erişim ve işletim hakkını elde ederek kavuşmak istiyordu.

3 Haziran 1920 târihinde Cemil Muhammed önderliğindeki Telafer Ayaklanması, birleşik cepheye yeni bir nefes kazandırdı. Libyalı Şeyh Seyyid Ahmed Sunusi de, ittifaka destek vermişti. Bölge halkının verdiği destekler, bölgedeki mahallî liderlerin ihtiraslarında boğuldu.

Not: Şefik Özdemir, 400 sene önce Kafkasya’dan göç ederek Türkiye’ye gelmiş, târihî şahsiyet Özdemiroğlu Osman Paşa’nın yakın akrabası olan bir ailenin mensubudur. Mısır’daki el-Ezher Üniversitesi’nin bağışlar topladığını ve büyük alaka ile karşılanan faaliyetler gerçekleştirdiğini açıklıyor.

Vakfın maksadı, herhangi bir dilin, konuşma vasıtası olmaktan çıkmasını önlemektir. Bu da bir görüştür.

Yazar, kitabının Türkçe baskısı için özel bir ‘Önsöz’ yazmışsa da kitabında, Türkiye’de yaşanan dil katliamından söz etmiyor. Anlaşılan odur ki Türkçe, iç ve dış tahribatla ne kadar bozulursa bozulsun, yabancı dillerin karışımı ve istilası altında kalırsa kalsın, ‘kaybolma’ tehlikesi ile karşı karşıya değilmiş gibi davranılıyor.

Tatbikata bakıldığında Türkçenin bozulması, Türkçe kelimelerin dilden çıkartılması, yerine batı dillerinden, mümkün olan en yüksek sayıda kelime konulması, Türk dilbilgisi kaidelerine aykırı olarak kelime uydurulması, hattâ kaidelerin çiğnenip paspas gibi kullanılması istenildiği açıktır.

O halde Türk dilinin korunması; milletiyle, yetkili ve sorumlu makamlarıyla, Türkiye’nin vazifesidir.

Belki de onlar; ‘siz’ kelimesinin tekil ikinci şahıslar için kullanılmayacağını iddia eden ve bu iddiasını (yazarının ifâdesiyle satılmayan) kitaplarda (hayır kitaplarda değil, yine yazarının ifâdesiyle -ve nasıl bir şeyse- ‘betik’ dediği yerde / nesnede belirten kişilerin olduğunu bilmiyorlardır.

Ayrıca Türk Dil Kurumu’nda yönetim kadrolarının değişmesiyle Türk dil bilgisi kaidelerinin de değiştiğinin farkında değillerdir. Öyle ya! Sözlükler ve yazım kurallarına ait kitaplar, üst kademedeki yöneticiler için değil, ilk, orta ve lise öğrencileri için hazırlanıyor. Yukarıdakiler bu tür çocuk kitaplarıyla niçin ilgilensinler ki?

Herşeye rağmen siyâsilerimizin, seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticilerimizin; ‘Dillerin Katli / Bir Dilin Ölümü, Bir Milletin Ölümüdür‘ isimli kitabı okumaları gerekir. Tam da onlar için yazılmış bir kitaptır.

PROFİL YAYINCILIK: Çatalçeşme Sokağı Nu: 52 Meriçli apartmanı Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-514 45 12 e-posta: bilgi@profilkitap.com // www.profilkitap.com

 

KISA KISA…  KISA KISA…

MİLLÎ TÂRİH NEDİR: (Ahmet Vurgun / Yeni İnsan Yayınları)

OSMANLI’DA YASAKLAR: (Nermin Taylan / Ekim Yayınları)

EMEVİLER DÖNEMİNDE FETİH POLİTİKASI: (Celal Emânet / Özlenen Rehber Yayınları)

GÖKBÖRÜ’NÜN İZİNDE / Kadim Türklerin Topraklarında: Ahmet Taşağıl / Kronik Kitap)

VELİLERİN DÜSTURLARI: (Muhyiddin İbn Arabî – Ekrem Demirli / Litera Yayıncılık)

 

DERKENAR:

Türkçeyi Nasıl Mahvettiler?

ŞAKİR ALPARSLAN YASA

Göktürk ve Uygurlardan Yeni Lisan hareketine kadar Türkçenin bütün büyük dönemeçlerinde sistemli bir tercüme faaliyeti dikkati çekmektedir. Tercüme, Akkadcadan başlıyarak Latince, Arapça, Fransızca, İngilizce, Almanca gibi bütün büyük kültür dillerinin inşâ ve inkişâfında birinci dereceden rol oynadığı gibi, muâsır Türkçenin ve bilhassa muâsır Türk nesrinin yoğrulmasında da birinci dereceden bir âmil olmuştur.

Mâmâfih, tercüme faâliyetinin, hem dili, hem de millî kültürü inkişâf ettirici (diğer tâbirle onlar üzerinde yapıcı) bir tesîr icrâ edebilmesi için, onun, sistemli (yâni hedefleri belli) ve seçmeci bir tavırla, ayrıca millî hassasiyetle yürütülmesi lâzımdır. 19. asrın ikinci yarısı ile 20. asrın ilk yarısındaki usta mütercimlerimiz, umûmiyetle, bu şuûrla hareket ettikleri için, Türk diline ve kültürüne büyük hizmetlerde bulunabilmişlerdir. Onların -yine umûmiyetle- ne kadar sağlam bir millî şuûrla hareket ettikleri şuradan da bellidir ki Fransızcadan onca kesîf tercüme faâliyetine rağmen, umûmî dile sâdece 600 civârında Fransızca kelime girmiştir. Hâlbuki 1930’lardan sonra, Türkçenin Fransızcanın âdeta bir istîlâ hareketine mârûz kaldığı, umûmî lügatteki Fransızca kelimelerin sayısının 5000’i aştığı görülmektedir. Türkiye’de Avrupalılaşma siyâsetinin her sâhaya olduğu gibi dil sâhasına da hâkim olması ve dilin bu uğurda kasd-ı mahsûsayla ve resmî imkân ve baskılarla Fransızcalaştırılmasıdır. Hem de, bahis mevzûu olan, artık sâdece kelime hazînesinin Fransızcalaştırılması değildir; ‘dil inkılâbı‘ tâbirine uygun olarak, bizzat dilin bünyesi de Fransızcalaştırılmak istenmiş ve kullanılan Resmî Dilde buna büyük ölçüde muvaffak olunmuştur. Böylece, ‘Öztürkçe‘ ismi altında, Fransızcalaşmış bir Türkçe Devlet Dili hâline gelmiştir. Bu hâl, Türkçenin târihinde, ‘Dîvan Dili‘ benzeri yeni bir sapmadır. Fakat şu farkla: Hilâf-ı hakîkat olarak ‘Öztürkçe‘ adı takılmış yeni sun’î dil, bizzât Devlet tarafından ve Devletin elindeki muazzam imkânlarla halka dayatıldığı için, yaygın kabûl gören bir ‘piçin’ olmuştur. Hattâ yeni nesiller bütünüyle bu dilde yetiştikleri için, onun artık bir ‘kreöl’ hâline geldiği de ileri sürülebilir.

Türkçenin İnkişafı İçin Tercüme. Hitabevi Yayınları, Ankara 2014 (s: 195-196)

 

 

Hayaloğlu’nun “Ah Ulan Rıza”sı

Neden geri gelmedi, yoksa

İtirafçı mı oldu bu hıyar?

Gerçi hiç güven vermediydi ama

Belki aşkito Ebru’ya uyar.

 

Cebinde isim listesi, kocaman;

Mesken tuttu ÂBeDe’yi.

Ah benim eşşek kafam;

Nasıl saldık, bıraktık bu hergeleyi!

 

Eğer öyleyse yandık;

Gudubet yine yaptı yapacağını!

Geçen sene ihracat şampiyonu olup

Ödülle almıştı alacağını.

 

Aynı işe girer, aynı ambargoya takılır,

Aynı ekmeği yufkalardık.

İran’ın petrolüne asılıp

Millete az mı saat ısmarlardık?

 

Vay be Rıza!

Sonunda sen de düştün gittin Amerika’nın peşine.

Günahımızı aldın da pazarladın,

Hiç acımadın bu kardeşine!

 

Neyse bunlar derin mevzu.

Anlaşıldı, bu herif artık gelmeyecek.

Ufaktan yapalım bir duyuru;

Benim yalnız milletim, merakından ölecek!

 

Ah ulan Rıza! Şu Türkiye’nin

Nesini beğenmedin de Brooklyn’e taşındın?

Ara sıra gıcıklaşırdın ama inan ki

Benim kral arkadaşımdın!

 

Yani sen şimdi gittin, yani yoksun;

Yani bir daha olmayacak mısın?

Yani bir daha rüşvet vermeyecek,

Bir daha Boğaz’dan yalı almayacak mısın?

 

Ah ulan Rıza ah! Ben şimdi

Bu koca deryada tek başıma ne halt ederim?

Bunu yanına bırakacağımı sanma;

Bir gece ansızın gelebilirim!

 

 

Türkçe Söz Söyle!

Dürüst ol arkadaş, doğruyu söyle,

Hem zenginle görüş, hem de fakirle,

Her zaman, her yerde güzel söz söyle,

Yunus gibi davran, Türkçe söz söyle…

*

Ne günlere kaldık, hep sabır eyle,

Mevlanaca düşün, Yunusça söyle,

Türk ol, Türkçe düşün ve Türkü söyle,

Dünyaya Türkçe bak, Türkçe söz söyle…

*

Kalbinden geçeni tart, ölç ve söyle,

İncitme kimseyi, bu dünya böyle ,

Ahlak, idrak yoksa, bari sus dinle,

Mevlanaca düşün, Türkçe söz söyle…

 

 

Umutlar Asla Tükenmez!

Çevremiz ateş topu, dış ilişkilerimizde giderek tırmanan gerginlikler, ülke gündemimiz her gün değişken, ekonomik dengelerimiz sıkıntılı..!

Ülkemizin eğitiminde, sağlık sisteminde, çiftçinin üretiminde, az/orta gelirli milyonlarca işçimizin, memur ve emeklimizin geçiminde giderek büyüyen onca problem, zorlaşan yaşam…

Tüm bu güçlüklere, sıkıntılı sürece çözüm üretecek politikacıların, ekonomistlerin, sosyologların, sanayici ve iş adamlarının, toplumun çeşitli katmanlarında bulunan kanaat önderlerinin, ülkemizin yarınlarını inşa etmek adına görev başında, göreve talip olanların; uygulamalarına, çözümlerine, projelerine bakıldığında;

Siyaseten giderek gerginleşen bir ortam!

Ekonominin kıstırılmış kıskacıyla yaşamaya çalışan milyonlarcamız,

Her yıl değişen eğitim sistemiyle şaşkına dönen öğretmenlerimiz, öğrencilerimiz, velilerimiz,

İş, aş diyerek işverenin, ‘İş Kur’un’ kapılarını aşındıran onca işsizler ordusu,

Alın terinin karşılığını alamayan ama bir zamanlar ülkemizin efendisi sayılan çiftçilerimiz, köylülerimiz,  ekmeğini topraktan, madenden çıkaran emekçilerimiz,

Aç biilaç yaşamına dam olmuş gök kubbenin altına sığınmış nice çaresiz göçmenler,

Ekonomik gidişatımızın mevcut verilerine, istatistiki sonuçlarına bakıldığında giderek sıkışan piyasanın olumsuz görüntüsü,

P.K.K’sıyla, DEAŞ’ıyla, FETÖ’süyle bitmeyen/bitirilemeyen terör olaylarının ülkemize verdiği zarar,

Ancak her şeye rağmen umudunu yaşamına katık yapmış milyonlarca insanımız…

Ülkemizin öz kaynaklarıyla oluşturulan ama son yıllarda özelleştirme adına satıla, satıla bitenlerin yerine ne konulacak bilinmez!

Ancak bu yaşananların hepsi gerçek…

Karamsar da olsa bu tablo günümüzün gerçeklerini, bu gerçeklere rağmen yaşam mücadelesi veren milyonlarca yurttaşımızı anlatıyor; bu tablo biziz…

Bu tabloya baktığımızda umudun karardığını, yaşamımıza ışık vermesi gereken pek çok güzelliğin Kaf dağının ardında kaldığını görmek mümkün!

Elbette ki, tablo hiç de iç açıcı değil, her geçen gün biraz daha dibe vuruyoruz!

2017 Küresel Barış Endeksi verilerine göre 163 ülke arasında, 146’ncı sıraya gerileyen ülkemiz; en huzursuz ülkeler arasında.

Bahreyn, Kuveyt, Ürdün, Ermenistan, Gürcistan, İran gibi ülkeler bile bizden üstte, çok daha iyi sıralarda..!

Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ”Yurtta barış, dünyada barış” ilkesiyle kurmuş olduğu ülkemize ne oldu böyle?

Ülkemizi yönetenler de aslında bunun farkındadır.

Ama böylesi bir döneme nasıl gelindi?  Esasen onun sorgulanması, çok daha iyi analiz edilmesi, anlaşılması, sonuçta geleceğimizi endişeye sevk eden, edebilecek bu hususların giderilebilmesi için sözden çok, insanlarımızı rahatlatacak uygulamaların acilen uygulanması, hayati öneme haizdir.

Ancak yaşanan bunca olumsuzluğa rağmen; umutsuzluğa, gelecek kaygısına ülkemizde asla yer yoktur; olmamalıdır da…

Çünkü tarih sayfalarını araladığımızda, ne zaman böylesine olumsuz, umutsuz bir tablo ile karşılaşsak; bu karamsar tabloyu umuda, güzelliklerle dolu aydınlık yarınlara çevirmeyi başardığımız görülecektir.

Onun için güzel vatanımızın yarınlarına umutla bakmak, öncelikli görevimizdir. Bu kritik süreçte bir ve beraber olmamızın gücü; tüm olumsuzlukları da bitirecektir.

Çünkü kendisini bu toprakların ayrılmaz bir parçası gören, yaşam geleceğini bu ‘Gazi Toprakların hamuruyla yoğuran vatan sevdalılarının umutları asla tükenmez.

Bu vatan topraklarından ülkemizin yönetimini üstlenen niceleri geldi geçti! Devletimizin kuruluşundan bugüne ne iktidarlar bu ülkeyi yönetti! Her birisi yaptıklarıyla, yapamadıklarıyla ülkemizin tarih sayfalarında yerini aldı.

Kimi icraatlar sonsuza değin minnetle, şükranla hatırlanacak; kimileri ise tarihin çöplüğünde anılacaktır.

Bu değişmez gerçeği, tarih sayfaları hep böyle yazdı, bundan sonra da böyle yazacaktır.

İşte bu nokta durup bir kez daha düşünmek durum değerlendirmesi yapmak gerekir…

Özellikle bu süreçte;

Ülkemizin gidişatından umudunu keserek ‘doğdukları topraklardan’, doyacakları topraklara göç edenlere, etmek isteyenlere seslenmek isterim:

Bu ülke sizin ata toprağınız, size ananızın ak sütü gibi hak olan vatanınız. Elbette ki, geleceğinizi pırıltılı ışıklar saçan ülkelerde kurgulamak, yaşamak sizlerin hakkınız.

Ama unutmayınız ki köklerinize, ceddinizin emaneti olan bu topraklara borcunuz var. Sizi okutup büyüten, koruyup kollayan bu vatana hizmet etmek, geleceğinizin yaşam mücadelesini doğup, büyüdüğünüz bu topraklarda vermek olmalıdır önceliğiniz.

Duyuyoruz, görüyoruz, okuyoruz, biliyoruz…

Geleceğe umut saçacak pırıl, pırıl nice nitelikli gençlerimiz; geleceklerini yabancı ülkelerde arıyor, o ülkelerin umuduna sarılıyor.

Nice bilim insanlarımız, doktorlarımız, mühendislerimiz, ekonomistlerimiz, hukukçularımız yurt dışına gitmenin, göç etmenin peşindeler.

Ülkemizin mevcut durumunu yaşanmaz buluyorlar! Çocuklarının, torunlarının gelecek umudunu çağdaş yaşamın odağı olmuş ülkelerde arıyorlar…

Çünkü ülkemiz aydınlarının önemli bir kesiminin değerlendirmesine göre; ülkemiz genelinde ‘hukukun üstünlüğünün, demokrasinin yok olması, liyakatin göz ardı edilmesi nedenleriyle’ gelecek umudu giderek umutsuzluğa dönüşüyor!

Türkiye’de artık güvenli bir gelecek göremeyenlerin sayısı her geçen gün artıyor!  Çalışabilir nüfusta (18-55 yaş arası) işsizlik oranı%40… Son bir yılda kapanan iş yeri sayısı: 238 bin…

Onca iyi eğitimine, geçerli mesleğine rağmen, yıllardır iş bulamayan bunca işsizler ordusuna da hak vermek gerekmiyor mu?

Ama her ne yaşanırsa yaşansın bir kez daha düşünmek, ülkemizde kalıp; çağdaş, aydınlık yarınların mücadelesine devam etmek gerek.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Büyük Türk Milletinin irade gücüyle kurulmuştur. Bu asırlık çınar; mutlak surette düzlüğe çıkacak, aydınlık yarınlarımıza kol kanat olmaya devam edecektir.

Onun için ”Umutlar asla tükenmez.” Türk Milletinin umudunun bittiği yerde, o umut yeniden başlar…

 

 

Sizin Hiç mi Suçunuz Yok?

Türkiye’yi yönetenler çok çeşitli dertlerle boğuşuyor. Bunlardan bir kısmı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bulunduğu coğrafyası ile tarihinden kaynaklanan sorunlar.

Bir kısmı ise Ak Parti lideri ile yöneticilerinin devlet yönetme becerisizliğinden ve şahsi ihtiraslarına gem vuramamasından kaynaklanan meseleler.

Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında bölgemizde yürütülen faaliyetler, Irak ve Suriye’deki sınırların değiştirilmesi kavgası, dünyanın en belalı terör örgütlerinin saldırıları değerli coğrafyamızın ve imparatorluk bakiyesi olmamızın birer sonucu.

Böyle bir bölgede filler her zaman kavga eder, bu arada çimenler ezilir. Yapmamız gereken ezilmeyecek bir devlet yapısı ve çok akıllı bir yönetim oluşturmak.

Türkiye son döneme kadar Atatürk’ten miras aldığı akılcı ve dengeli dış politika ve basiretli devlet adamları ile böyle netameli dönemleri hasarsız atlatmayı becerebiliyordu.

Ancak ortak akıl ve köklü devlet tecrübesinin bir yana bırakılıp, tek adamın aklı ve ideolojik tercihleriyle hareket edince başımızdaki belaların adedi ve büyüklüğü iyice arttı.

Buna bir de Zarrab olayında olduğu gibi, bir kısım yöneticilerin şahsi ihtirasları sonucu, inanılmaz boyutlardaki yolsuzluk ve rüşvetler uğruna yarattıkları iç ve dış sorunlar eklendi.

Eski müttefiklerimizin hepsi düşman. Eski düşmanlarımızın dostluğuna güvenmek mümkün değil. İçeride ve dışarıda devletimizi yönetenlerin itibarı yerlerde sürünmekte.

İktidar kanadının bütün bunları izah için ilan ettiği iki fail var: ABD ve FETÖ.

Eskiden İslamcı cenah bütün dertlerimizin failinin İsrail ve Yahudiler olduğunu söyleyerek her meseleyi izah ettiklerini sanırlardı.

Şimdi bu yeni düşmanlarla, her sorunun failinin bunlar olduğunu söyleyerek sorumluluktan kurtulmaya çalışıyorlar. Böyle bir kolaycılığa kaçmanın hiçbir meselemizin çözümüne yardımcı olamayacağını göremiyorlar.

Hani meşhur bir şeytan fıkrası vardır: Bu fıkrada şeytan, bağlı olan bir kuzunun ipini gevşetir, kuzu serbest kalınca hareketlenir ve değerli bir aynayı kırar. Bu sebeple ayna sahibi ile çevredekiler arasında başlayan tartışmalar, kavgalar, itişip kakışmalar olur. Sonuçta kuzu ve üçü cinayet biri intihar sonucu dört insan ölür.

Kenarda olanları seyreden şeytanın sözü şu olur: “Ben bir şey yapmadım ki, sadece kuzunun ipini gevşettim.”

Kuzunun boynundaki ipi gevşetenin kim olduğu belli. Tamam ama O sadece bir şeylerin ipini gevşetti. Gerisi yöneticilerimizin ve onları seçen bizlerin işi.

****************************************

Zarrab Olayının Özeti

Yazarını bulamadım. Ama sosyal medyada paylaşımlardan okudum. Kafası karışanlar için hayli yol gösterici olacağını düşünerek, Zarrab konusunu güzel özetleyen bir yazıyı paylaşmak istiyorum:

“Bahsi geçen bu milyarlı milyonlu Euro’lar ABD’nin ya da İran’ın değil, zaten bizim paralarımız.

Birleşmiş Milletler İran’a ambargo koyuyor. Ambargonun sebebi İran’ın nükleer silah geliştirmesini engellemek.

Ambargoya göre İran’a mal satmak veya İran’dan mal almak yasak değil. İran’a para aktarmak yasak. Çünkü İran Nükleer tehdit. Bu teknolojiyi geliştirmesini engellemek amaç.

İran sana doğalgaz veya petrol satınca bunun parası Halkbank’a yatıyor.

İran bu parayı doğrudan çekemiyor. Senin ihracatçın İran’a mal satıyor, parasını  Halkbank’taki bu hesaptan çekiyor.

İran’ın parasını harcayabilmesinin tek yolu bu. Karşılıklı alışveriş yapmak.

Zarrab, Halkbank ve AKP’liler ne yaptı?

Halkbank’daki bu parayı İran’a ihracat yapmış gibi göstererek üçkağıtçılıkla çekip, Altın, Euro, Dolar vs. aldılar. Bu parayı yasadışı yollardan İran’a transfer ettiler.

İran’a yapılan ambargoyu delmiş oldular.

Bu hırsızlık yapılmasaydı, İran bizden milyarlarca dolar değerinde mal almak zorunda kalacaktı.  Türkiye’de işler artacak, çarklar dönecekti.

%4 rüşvet karşılığı İran’ın bloke parasını yasadışı yollarla İran’a gönderdin. Siyasetçinin cebine 45-50 milyon Euro girdi. (şimdilik görünen rakam.) Bir o kadar Zarrab sebeplendi (%50-%50). Ayrıca Zarrab bir miktar daha kendine yonttu.

Yapılan hainlik nedeniyle Türkiye 4-5 milyar dolarlık üretim ve ticaret yapamadı.

Siyasetçi 1.5 birim aldı, Zarrab 2.5 birim aldı. Toplam %4 etti. Siyasetçi olarak cebine girecek 1.5 birim para için, Türkiye’nin 100 birim ticareti engellendi.

Anladın mı AKP’li kardeşim?

Daha bitmedi, Amerikan Mahkemesi Türk bankalarına yaklaşık 100 birim ceza kesecek. Onları da Türk halkı ödeyecek. Ödemeyiz dersek, Türk bankacılık sistemine uygulanacak ambargo ve ekonominin bozulması ile en az 500 birim para bu milletin cebinden çıkacak.

Yani anlayacağın bu vatanın her bir ferdine her bir karış toprağına ihanet ettiler.

Bu olay Amerika’nın ülkemize oynadığı bir oyun değil. Çünkü bu ambargo delme mevzusunu görüp defalarca uyarmışlar. Bunlar yöntem / şirket / banka değiştirip devam etmişler.

Neden böyle bir riske girmişler? Çünkü havadan inanılmaz paralar geliyor. Düşünsenize 50 milyon Euro’luk banknotu kâğıt olarak hurdacıya satsan köşeyi dönersin. Öyle bir para geliyor havadan. Normalde böyle bir para kazanması mümkün değil birinin.

Rusya da bu üçkâğıdı görüp raporlamış.

İran da salak değil, parasının tırtıklandığını görüp Reza’nın ortağı Babek Zencani’yi idama mahkûm etti.”

Özetle, bu şeytanın işi veya ABD’nin kumpası diyerek sıyrılmak mümkün değil.

 

 

Bir ZARRAB Masalı!

“İnsan belleği unutkanlık özürlüdür! Ama arşiv unutmaz!” deyişinden hareketle, şu Rıza Zarrab olayına bir göz atalım.

Tarih 17 Aralık 2013:

İçişleri Bakanı’nın oğlu Barış Güler’in dairesinde ve Halkbank Genel Müdürü Süleyman Arslan’ın evinde kasalar ve ayakkabı kutuları içinde milyonlarca lira değerinde TL, dolar, euro ve altın bulunuyor! İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, Çevre-Şehircilik Bakanı Bayraktar’ın oğlu Oğuz Bayraktar, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, İşadamı Rıza Zarrab, Ali Ağaoğlu ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in de yer aldığı 89 kişi gözaltına alınıyor!

Başbakan Erdoğan; “Hükümeti ve ekonomiyi hedef alan siyasi bir operasyon. Bu paralel yapının işi” diyor!

25 Aralık 2013 günü bir başka operasyonla 41 kişi daha gözaltına alınıyor!

17 Aralık’tan bir gün sonra Emniyet’te başlatılan operasyonlarla beş şube müdürü ve İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın görevden alınıyor! Sonra, emniyette görevden almalar ve görev yeri değiştirmeler katlanarak artıyor! Yaklaşık 6 bin emniyet mensubu ve 17 ve 25 Aralık soruşturmalarını yürüten savcılar görevlerinden alınıyorlar!

İktidar yanlısı medyada, bakan oğlu ve Halkbank Genel Müdürünün dairelerinde bulunan paraları “paralel yapının koyduğu” iddia ediliyor! Halkbank Genel Müdürü ise, evinde bulunan paraların hayır işlerinde kullanılacağını ifade ediyor!

17 Ekim 2014:

17-25 Aralık soruşturmaları sonucu “takipsizlik” kararı veriliyor!

El konulan paralar; 1 milyon 400 bin TL, 1 milyon 130 bin euro, 150 bin dolar, 2 kg. altın, 55 bin TL Faiziyle birlikte Zarrab’ın adamı Abdullah Habbani tarafından bavullara konarak teslim alınıyor!

Bu olayda adı geçen dört bakan; Erdoğan Bayraktar, Egemen Bağış, Zafer Çağlayan ve Muammer Güler, Meclis Soruşturma Komisyonu’nda AKP’li üyelerin oylarıyla “YÜCE DİVAN’da yargılanmaktan” paçayı kurtarıyorlar!

Tarih; 22 Haziran 2015: Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş ve Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, “İşadamı” Rıza Zarrab’a, “İhracat şampiyonu” ödülü veriyorlar!

Şimdi, tarihi biraz geriye alacağız!

Tarih; 4 Ocak 2013. Yer; İstanbul Atatürk Havaalanı. Rıza Zarraf’ın şirketi aracılığı ile GANA’dan Türkiye’ye getirilen ve içinde “örnek doğal taş” olduğu beyan edilen her biri 50 Kg’lık 30 ayrı paket içinde toplam 1.5 ton (1500 kg) Altın yakalanıyor ve tutanak tutuluyor!

Peki, Zarraf’a “şampiyonluk ödülü” veren Bakanlar, iki yıl önce yaşanan bu “kaçakçılık” olayını bilmiyorlar mıydı?

Nasıl bilemezler?

Bu büyük kaçakçılığı yakalayan Kargo Müdür yardımcısı Teoman Dudak görevinden alınarak Gaziantep’e sürülmüş! Onun talimatıyla uçağı arayan ve tutanakta imzası olan 18 gümrük görevlisi hakkında “görevi kötüye kullanmak” suçuyla idari ve adli soruşturma açılmış! Savcılık ise, “kovuşturmaya gerek yok” kararı vermiş! (*)

Zarrab Olayı, öyle basit ve yavan sözler ve laf ebelikleriyle geçiştirilecek bir rezalet değildir!

Bu olayı, özellikle; “gerçekten ALLAH KORKUSU” olan, vicdan sahibi AKP’liler insafla düşünmelidirler!

 

 

(*) Necati Doğru; “Hopalı Teoman”, 3.12.2017, Sözcü.

 

 

Seçimin Kilidi Nasıl Çözülecek?

0

Kim ne derse desin, Türkiye hızla seçim sathı mailine girmiş bulunuyor. İYİ Parti’nin kurulması, iktidarın ve yandaşı olan partinin eli ayağını dolaştırdı. 16 Nisan Referandumu’ndan sonra altı ay içinde uyum yasalarının çıkarılması gerekirken ha bire geciktiriliyor. Referandumda Ankara, İstanbul dâhil 31 büyükşehrin 18’i AKP+MHP İttifakına “hayır” dedi. İl başkanları değiştiriliyor, belediye başkanlarıdeğiştiriliyor, yenilenme imajı veriliyor. Yıllardır kıpırdamayan Balgat sakini bile başkent dışına açılışlara gitmeye başladı. Ama bütün bunlara rağmen,kamuoyu yoklamaları hiç de iyi sinyaller vermiyor.

Son seçimler ve referandumda Marmara, Ege ve Akdeniz çevresindeki illerin tamamına yakını, 15 yıllık AKP iktidarını desteklemediği ortaya çıktı. Bu illerin seçmenleri eğitim düzeyi, sosyal yön ve ekonomik güç bakımından diğer illerden daha önde. Özellikle Atatürk ve arkadaşlarının yokluklar içinden çekip çıkarıp var ettikleri modern Türkiye Cumhuriyeti’nin, değiştirilerek bir Ortadoğu ülkesi haline getirilmesi konusunda çok hassaslar. İktidar, bu bölgelerde ne yaparsa yapsın, halkı inandıramıyor. Bu bölgelerin halkı, yollar ve köprülerin yapılmasını takdir ediyor, fakat diğer alanlardaki tahribatı gördüğünden, bunları yeterli görmüyor. Eğitimin ve ekonominin kötü gitmesinden, yaşam biçimine müdahalelerden, Andımızın kaldırılmasından, bayramların etkisizleştirilmesinden, Atatürk’ün unutturulmaya ve isminin silinmeye çalışılmasından, T.C.’nin bazı resmi kurumların adından kaldırılmaya çalışılmasından ve Cumhuriyet’e karşı rövanşist tavırlardan çok rahatsızlar.

Önümüzdeki seçimin kilidini, Türkiye’nin orta direği olan Orta Anadolu başta olmak üzere Doğu Anadolu ve İç Ege bölgeleri çözecek. Niçin diyeceksiniz? Bu bölgelerin insanları, ağır tabiat şartları içinde kıtlık ve yoksulluk çekerek yaşarlar. Ama bu cefakâr, çilekeş insanlar saf vetemizdirler, doğru ve dürüsttürler, sabırlıdırlar, kanaatkârdırlar, mütedeyyindirler ve son derece vatanseverdirler. Birine inanırlar ve tutarlarsa, aldatıldıklarını anlayıncaya kadar onun peşinden ayrılmazlar. Kolay kolay saf değiştirmezler. Çok partili hayata geçtiğimizden beri bu bölgelerin insanlarının genelde muhalif bir duruşları vardır. Millet Partisi’ni, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ni, 27 Mayıs İhtilali’nden sonra muhalif gördükleri için Adalet Partisi’ni, 12 Mart Muhtırasından sonra Milliyetçi Hareket Partisi’ni ve Refah Partisi’ni, 12 Eylül darbesinden sonra Anavatan Partisi’ni ve Doğruyol Partisi’ni desteklediler. Böylece tuttukları partileri ya tek başına iktidara, ya da koalisyon ortaklığına taşıdılar.

Türk seçmeni, son yedi sekiz yıldır, AKP iktidarının sürekli kandırılarak, millete fatura ödettirmesinden bıktı. Irak ve Suriye bataklığına sürüklenmemizden, dışarıda doğru dürüst bir tane dostumuzun kalmayışından, Barış sürecinde PKK’ya verilen tavizlerden, her istediklerini verdikten sonra iktidarı da isteyen FETÖ’ye karşı tutarsız tutumdan, ABD’nin İran’a uyguladığı ambargoyu büyük rüşvetlerle delen Zarrab’la işbirliği yapılarak dünyada itibarımızın sıfırlanmasındanyoruldu. Millet, kurumların yıpranmasından, devletin her kademesine ehliyetsiz yandaşların atanmasından rahatsız.  Yargıya, adalete ve emniyete güven kalmadı. Sürekli milleti ötekileştirici ve bölücü şiddet ve nefret dilinin kullanılmasından nefret etti. Millet yavaş yavaş Cumhuriyet’in erdemlerini, Atatürk’ün büyüklüğünü, laikliğin değerini anlamaya ve kavramaya başladı.

Türk insanının ruh dünyası, “sevgi, saygı ve hoşgörü”ye dayanır. Ayrıştırıcı nefret ve öfke diline karşı, barış, dostluk ve huzur dilini tercih eder. “Eline, beline, diline sahip olan” insanı sever. Kibirli, gururlu olanı değil, alçak gönüllü, mütevazı olanı sayar.Olduğu gibi görünüp samimi olana gönlünü açar. Kendi diliyle konuşanla, milli kültürünü benimseyenle, aynı kıbleye yönelenle,  yerli ve milli olanla beraber olur.Milli meselelerde tavizsiz ve dik duranın arkasında yer alır. İçte ise, bütün insanımızı, Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit hak ve özgürlüklere sahip vatandaşları olarak görüp, sevgi ve barış diliyle birlik ve beraberliğini pekiştirenlerle bir olur.

Mevcut partilerin gücü, 15 yıllık AKP iktidarını değiştirmeye yetmedi. Şimdi Türk milletinin önünde yeni bir seçenek var. Çiçeği burnunda yeni bir parti: İYİ PARTİ. Bu partinin siyasi deneyimi fazla, devleti iyi tanıyan, milli kültürümüzü özümsemiş, hem laik, hem Müslüman, vatan hainleri dışındaki bütün vatandaşlarımızı bir ve bütün gören, herkesin anlayacağı bir dille konuşan samimi bir lideri var. Sayın Meral Akşener hanımefendi. Millette büyük karşılığı olan ve değişim rüzgârını estirecek tek seçenek olarak görülen AKŞENER’in en kısa zamanda pusulasını, vaktiyle MHP’nin kaleleri olan, fakat bugün AKP’ye kaptırdığı Orta Anadolu illerine döndürmesi gerekir. Önümüzdeki seçimin kilidini, Türkiye’nin orta direği olan Orta Anadolu başta olmak üzere Doğu Anadolu ve İç Ege bölgeleri çözecek.

İYİ PARTİ’nin güneşinin  yedi bölgeyi kuşattığı ve AKŞENER’in müşfik elinin 81 ildeki 80 milyona dokunduğu gün, bütün kara bulutlar dağılacak veTürkiye Cumhuriyeti tekrar saygınlığını kazanarak büyük Atatürk’ün dediği gibi, “atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır”.