17.7 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 650

Büyüme mi – Kalkınma mı?

Makroekonomik ölçümlerden biri olan büyüme verileri, ülkenin toplam ciro artışını gösterir bir ölçüttür.

Kalkınma ise; ülkenin üretim biçimindeki, teknolojiyi kullanma biçimindeki, özellikle dış ticaret biçimdeki köklü yapısal değişim ve ilerlemeleri tarif eder.

Geçen günlerde 2017 yılı 3. çeyrek büyüme verileri açıklandı, müthiş yüksek bir oran % 11,1!

Bu oran dünya rekoru bir büyüme oranına tekabül ediyor, 2017 yılı itibarıyla bizden başka bu kadar büyüyen dünya ülkesi yok!

Sadece 3. çeyrek değil, 2017 yılı başından beri büyüme oranının yüksek oluşunu birçok etkenle açıklayabiliriz,

TÜİK’in büyüme oranının hesaplamasında yaptığı teknik değişiklik nedeniyle, geçmiş yılların iki katından daha yüksek bir orana ulaşılması.

Büyüme rakamlarına ulaşırken en önemli etken unsur “aşırı iç tüketim” artışı olması.

Kredi genişlemesi politikası ve borçlanma teşvikleri.

Beyaz eşya gibi sektörlerdeki vergi indirimleri ile tüketim artışı teşvikleri.

Aşırı kamu harcamaları.

Bu etkenler sonucu; büyümenin sağlanması için teşvik edilen iç tüketim artışının olumsuz tarafı ise “enflasyon oranı“nı da patlatmış olmasıdır.

Büyüme oranı artarken, tüketici bazlı yıllık enflasyon da % 13‘lere doğru hızla yükseldi.

Ben, bazı makro iktisatçılar gibi büyüme oranlarını çok ciddiye alan bir ekonomist değilim.

Büyüme rakamlarına nasıl ulaşıldığına bakarım, oranın salt büyüklüğüne değil!

Türkiye’de en derin krizlerinin aşırı yüksek oranda büyüme yılları sonrası oluşmuş olduğunu da hatırlatırım.

Çünkü büyüme denilen unsur konjonktüreldir, ithal mallardaki serbestleşme ve ithal ürün yelpazelerindeki teknolojik gelişmeler nedeniyle yaşanılan talep artışı ile de aşırı büyüme sağlanabilir.

Türkiye’de ihracat artışı olsa bile, bir birim ihraç malı “nihai ürün” üretmek için, birçok birim “ara mal” ürünlerin ithalatının gerektiğini, bunun da aynı zamanda “toplam ithalatı” arttırdığını belirtmekte fayda var.

Büyüme oranları artınca, milli gelir rakamlarının artışı da aynı şekilde, “ithalat artışı” ile daha da kabarmış kıvama gelir.

Fakat bu aşırı tüketim ve dışa bağımlılık sarmalı nedeniyle aşırı ısınan ekonomiler, yıllar sonra ülkeyi derin bir krize sürüklerse, gelmiş geçmiş büyüme oralarının alayı efsane olur!

Salt yüksek büyüme oranları açıklayarak, rakam oyunlarıyla güya sınıf atlayan büyük bir ülkeyiz algısı yaratmak, koca bir yalandır.

Ekonomilerde “enflasyonist dönem” denilen dönem “CANLANMA” dönemidir, enflasyonu patlatırsan, ekonomiyi de aşırı ısıtıp, rakamsal olarak büyültebilirsin.

Bu durum hatta seçimler öncesi daha belirgin bir şekilde tercih edilen, siyasi çıkar elde etme metotlarından başka bir şey değildir!

Ekonomilerde “deflasyonist dönem” denilen dönem ise “DARALMA” dönemidir, tüketimi çok baskı altına alırsan, bu sefer de ekonomiyi küçültürsün.

Bir ekonominin ne aşırı enflasyona ne de aşırı deflasyona girmesi arzu edilmez.

Fakat yanlış büyüme politikaları, ileride ekonomilerin aşırı daralarak tüm büyüme dönemlerini geri almakla kalmayıp, daha ileri durumlarda ekonomik depresyona da sokabilir.

Bu nedenle büyüme oranı rakamlarına nasıl ulaşıldığını iyi incelemek gerekiyor.

Kalkınmayı ise; bir ülkenin sınıf atlaması olarak da adlandırabiliriz.

Kalkınma “tarımsal” olabileceği gibi, “endüstriyel” de olabilir.

Kalkınma, bir ülkenin üretim, tüketim ve tasarruf biçimindeki köklü değişimler demektir.

Büyüme oranlarını hesaplarken ulaşılan gibi öncelik “toplam tüketim” değil, ekonominin “toplam üretim” ve “toplam tasarruf” tarafı kalkınmanın önceliğidir.

Ülkenin tasarruf açıklarının nasıl kapatılacağı, bölgesel farklılıkların nasıl azaltılacağı, gelir dağılımı adaletininin nasıl sağlanacağı, tüm ekonomik sistemin koordinasyonunun nasıl oluşturulacağı gibi sorulara yanıtlar aramak, planlı kalkınma modellerinin temelini oluşturur.

Bu nedenle çok konuşulmayan “KALKINMA” yerine, güncel “BÜYÜME ORANLARI” ile bir ülkeyi tartıp ölçmek, her zaman doğru sonuçlar vermez.

Büyüme oranlarını çok yüksek göstermek, konjonktürel ölçümlerdeki teknik değişikliklerle, borçlanarak aşırı tüketim ve kamu harcamalarıyla, başarılı bir ekonomi yönetimi olduğu algısı yaratmaktan öte değildir.

Türkiye’nin gelecekte daha verimli işlerde kullanacağı kaynakları bir çırpıda tüketmenin bedelini elbet bir gün ödeyeceğiz.

O gün, soyut yaratılmış algılarla değil, somut yaşanılan gerçeklerle bir bir yüzleşmiş olacağız.

 

 

Gaflet, Dalalet ve Kudüs

0

Gaflet içinde yüzmek bizim işimiz; aymazlık, vurdumduymazlık ve kendini bilmezlik. Gofreti daha çok biliriz.

Dalâlet yaşam biçimimiz; azgınlık, sapkınlık ve haddi aşma alışkanlığı.

Günde 40 kere dua edip ‘âmin‘ desen de gaflet içindeysen tesiri yok fakat aymazlığın, vurdumduymazlığın, kendini ve okuduğun metni bilmezliğin ters etki yapar durur.

Kudüs; bize göre Kutsal Yer, İsraillilere göre Başkent. Kaç zamandır; İsrail‘e göre 80’den, Amerika‘ya göre 95’ten beri. Ya biz: Temel gibi “tanımayruk!”

Filistin nasıl İsrail oldu: 1-Filistinlilerin gafleti ve dalâleti, 2-Arap ve İslam ülkelerinin ihaneti sayesinde.

Meselâ sorsam; Ortadoğu’da Suriye hariç Filistin Davasını ve Filistinlileri satmayan Müslüman ülke var mıdır? O da Lübnan ve Golan‘daki sabit düşmanlık yüzünden.

57 tane İslam ülkesi, tek tek veya toptan – ismi önemli değil – bir tane sosyalist ülke kadar İsrail’in zulmüne karşı duruş gösterebilmiş mi? N’ayır! E bundan sonra ne bekliyorsunuz? N’olamaz!

Meydanlarda birleştik, sosyal ortamlarda trend topikleştirdik diyorsanız hayırlı işler; filmin cayırtısı yakında kopacak demektir.

Biz Peygamber sünnetini tavır, duruş ve ahlâk yerine şekil – şemâil anladığımızdan beri küffardan yemediğimiz yumruk kalmadı. Küffarın en organize hali olan emperyalizme yumruk atarak hakeme 8’e kadar saydırmış kişiyi de sırf bu yüzden tersinden anladık.

Donald Trump sağ olsun, bize tekrar Amerika’yı keşfettirdi. Yoksa biz nasıl bir araya gelirdik! Ötekileştirmenin bir siyaset sanatı üzre neredeyse ringin dışındakilerin birbirine dalmasına çeyrek vakit bıraktığı bir demde Mevlâ bir cem olma imkânı sundu.

Ra’d Suresi 11.âyet der ki “Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.

Enfâl 53 de der ki “Bir toplum kendilerinde bulunan davranışları değiştirmedikçe Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez.

İsrail’le ortak tatbikat, ortak uçuşlar, ticaret hacminin arttırılması, mayın temizleme ihalesi, ırmak sularının satılması, istihbarat paylaşımı, Başkent Kudüs’e ehlen ve sehlen, Mavi Marmara‘daki imza, evvelen Yahudilerin verdiği Üstün Cesaret Madalyası, âhiren Reza Davası için Amerikan Yahudi Lobisi‘yle görüşme vs. vs.

Mısır, Suudî Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri‘nin aynı ikircikli tutumu; hem ABD’ye her konuda olduğu gibi bu konuda da yol ver, sonra gel kendi kamuoyunu yatıştırmak için slogan salla.

Ruşen Çakır‘ın Türkiye’deki İslamî Oluşumları anlatan kitabının adı ‘Âyet ve Slogan‘dı. Çeyrek yüzyıl sonra yine slogan, yine slogan ve âyetlerin sahipsizliği..

Ne diyor Nisâ 78: “Bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar!

Adam senin yanıbaşında, seni parçalamak için, sana, senin ellerinle devlet kurdurup Arz-ı Mev’ud yapbozuna bir parça daha ekletiyor ve sen bunu bir düzine yıl geçtikten sonra anca farkediyorsun; hem de en yakın arkadaşın arkanı dayadığın Ağır Abi‘yle anlaşarak senin sattıktan sonra. Sonra da ‘sürüyü kurt çaldı‘ çığlıkları.

Bu kaçıncı ya!. Yeter da!.

 

 

Adı Kıbrıs Olan Milli Davamız!

Ne de çabuk geçiyor zaman! Tam 43 yıl geçmiş Kıbrıs Barış Harekâtının ardından…

Ama daha da önemlisi; Kıbrıs konusuna milletimizce, ‘millilik’ vasfının verildiği yılların arkasında kalan zaman, 67 yıla dayanmış. Ondan öncesini unutanlar tarih sayfalarına baksınlar…

Daha dün gibi hatırlardadır; 50’li yıllarda Ankara’dan başlayıp, ülkemizin her yöresine dalga, dalga yayılan, sonrasında Taksim meydanında milletçe haykırdığımız:

”Kıbrıs Bizim Canımız Feda Olsun Kanımız…”, ”Ya Taksim, Ya Ölüm…” diyerek, ettiğimiz yeminler…

Ya şimdilerdeki Kıbrıs Milli Davamız?

Öyle denmemiş miydi?

”Kıbrıs Milli Davamızdan gereken tavizlerin verilebileceği” söylenmemiş miydi? Ab sürecinde…

Aslında ‘komşularımızla sıfır sorun politikasının’ temelleri de böyle atılmış olacaktı demek ki..!

Ancak bu açılım sonrasındadır ki; Kıbrıs’ta elde edilen tüm kazanımlarımız müzakere edilir hale gelecekti. Hem de Türkiye için tam üyeliği kesin olmayan AB süreci uğruna..!

Kıbrıs’ta ne değişmişti de; AB ile başlayan müzakere sürecinde; ”Kıbrıs konusunu çözmelisin” dayatması, ülkemizin önüne konulmuştu?

Aslında haçlı zihniyetinin temsilcileri; Amerika’sı, İngiltere’si, o süreçte de AB’si yıllardan beri bunu istiyordu. Bu dayatmalarında değişen bir şey de yoktu!

Onlar yıllardır adanın stratejik özelliğinin yanı sıra, çevresinde bulunan zengin doğal gazın, petrol yataklarının peşindeydiler…

İstedikleri de kısmen de olsa gerçekleşti!

Çünkü ‘Annan tuzak planının’ oylandığı 24 Nisan 2004 tarihli referandumuyla, Kıbrıs adasını elimizden çeke, çeke almanın planlarını yapanlar; GKRY’ni AB çatısı altına alarak bunu başardılar. Kimilerimiz bu süreçte ”aldatıldık” dese de, hiç kulak asmadılar! (Bk. Elveda Kıbrıs Ama bir gün mutlaka, 2007-Atilla Çilingir)

Annan planı sonrasında, Kıbrıs milli davamızın lideri rahmetli Sn. Denktaş:

Türkiye’nin AB ile başlatmış olduğu müzakere sürecinde ‘Kıbrıs konusunun’ olmaması gerektiğini, her defasında uluslararası antlaşmalara, hukuki gerçeklere vurgu yaparak, hem Türkiye’yi yönetenlere, hem de Rum tarafıyla müzakere masasına oturan K.K.T.C temsilcisine son nefesine kadar anlatmaya çalışmıştı..! Ama ne yazık ki, ona; ‘Statükocu’ , ‘Mr. No’ damgasını vuranlar bu önerilerine kulak asmadılar.

Ve hatta o süreçte;

Ömrünü Kıbrıs milli davamıza adayan, bu konuda Türk Milletinin, Kıbrıs Türk Halkının hakkını, hukukunu savunan Sn. Denktaş’a: ‘Git kendi ülkende konuş’, ‘Kıbrıs davası senin şahsi davan değil!’ diye seslenenler bile olmuştu!

Ama o, her şeye rağmen Kıbrıs konusunda yapılan doğruları da, yanlışları da, son nefesine kadar milletimize anlatmaya, dönemin siyasilerine tarihi uyarılarını yapmaya devam etti.

Can liderim Sn. Denktaş’ı, dava arkadaşlarını bir kez daha rahmet ve şükran duygularımla anıyorum. Bugün Kıbrıs’ta kurulu bir Türk devleti varsa; bu gerçeği dönemin Türkiye yöneticilerine, ona ve dava arkadaşlarına, bu uğurda hayatlarını seve, seve feda eden tüm şehitlerimize, gazilerimize borçlu olduğumuz unutulmamalıdır.

Kıbrıs konusu ne yazık ki artık eskisi kadar ne yazılı, ne de görsel medyamızda yeteri kadar yer bulmuyor, bulamıyor!

Düşünüyorum da, 43 yıl önce vatan ve vazife uğruna savaştığım/savaştığımız Kıbrıs adasında, 498 evladını feda eden, binden fazlası malul gazi olan milletimiz, ata yadigârı bu adanın serdarlığını yapan, vatan topraklarında yaşayabilmek uğruna on binlerce şehit, gazi, kayıp veren Kıbrıs Türk Halkı, bu milli davamızın sonunda neyi, nasıl görecek?

AB’ye giden yol’da; ‘Kıbrıs konusunu çöz de gel” dayatmasını önümüze koyan ülkelere onca tavizi verenler!

Yıllar önce Kıbrıs Milli davamızın tüm kazanımlarını göz ardı ederek; ‘Rumlardan daima bir adım önde olacağız’ tezini savunanlar, günümüz Ortadoğu coğrafyasında bu adanın Türkiye ve K.K.T.C için ne kadar önemli olduğunu anlamışlardır sanırım?

Kıbrıs Milli Davamızın bugün geldiği/getirildiği noktayı düşündükçe; önümüzdeki sürecin Kıbrıs adasında Türkiye ve K.K.T.C için çok zor geçeceğini düşünüyorum.

Çünkü ülkemizin çevresi adeta ateş topuyla çevrili, iç ve dış sorunlarımız büyüyor. Emperyalist ülkelerin, Rusya’nın bölgesel menfaatleri çatışması giderek tırmanıyor. Bu gelişmelere bir de terör örgütlerinin bölgesel amaçlarını, alçaklıklarını eklediğinizde; 2018 yılının oldukça sıkıntılı bir süreci de beraberinde getireceği kaçınılmazdır.

Ancak hem Türk Milleti, hem de Kıbrıs Türk Halkı ve hükümetleri milli davamız söz konusu olduğunda yine dimdik duracak, hiçbir neden uğruna Kıbrıs’taki kazanımlarımızdan vazgeçmeyecektir.

Türkiye’nin, Kıbrıs konusunda TBMM’de almış olduğu kararlar, devletimizin kırmızıçizgileri olarak hala geçerlidir. Son müzakere sürecinde ortaya çıkan tablo; Türkiye açısından bu çizgiler doğrultusundadır.

Ancak 2018 yılında yeniden başlayacağı söylenen müzakerelerde, sırf çözüme ulaşmak için önemli kazanımlarımız; Türkiye’nin Kıbrıs’taki ”garantörlük hakkından”, ”adadaki Türk askerinin varlığından, ”yönetimin taraflarca ortak paylaşımından”, ”toprak, mülkiyet hakkımızdan”  vazgeçilecek olursa!

Kıbrıs adası kısa bir süre sonra elimizden kayıp gidecek; yıllar önce tarihe not düşen Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu önemli tespiti bir kez daha önümüze çıkacaktır:

” Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için önemlidir…”

K.K.T.C Devletinin kurucusu, rahmetli Sn. Denktaş’ın 2004 yılındaki şu tespiti de, günümüzde yaşananlara verilecek en önemli yanıttır:

“Değerli gençler,

Biz size bir devlet bırakıyoruz. 21 yaşında genç dinamik, Türkiye’nin tanıdığı, 90-100 ülke ile ticari ilişkisi olan bir devlet. Bunu yaşatarak, bunu temel alarak yapılacak bir anlaşma sizin başarınız, gelecek nesillere sizin armağanınız olacaktır. Kısa dönemde size vaat edilen (ve hala verilmemiş olan) rahatlatıcı hediyeler için, bu devletten vazgeçerseniz Girit dramının son sayfasını siz yazmış olacaksınız ve tarih hiçbirimizi bağışlayamayacaktır.”

Kıbrıs adasının önemini, tarihe not düşen bu tespitlerden daha iyi anlatacak ne olabilir ki?

 

 

En İyi Savunma Hücumdur

Ak Parti liderinin 15 seneden beri taktiği değişmedi. Kendisini sıkıştıran muhalefete karşı hiç savunmaya geçmedi, hep karşı saldırı ile cevap verdi.

Başka bir siyasetçi veya parti karşı karşıya kalsa siyaset arenasından silecek siyasi hatalar, “aldatılmalar” ile yolsuzluk, rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma dâhil bütün suçlamaları da aynı taktikle savuşturdu.

Hatta bu yolla kendi taraftarını iyice tahkim etti.

Beraber yürüdüğü eski ortakları FETÖ ile birlikte yaptıkları hukuksuzlukları savunurken, o günkü düşmanları olan Ergenekon, Balyoz ve diğer kumpas davalarının sanıklarını hain ilan ederken de hep saldıran taraf oldu.

AKP ve Erdoğan eski ortaklarıyla yollarını ayırdıktan sonra da, bu defa geçmişi bir tek cümleyle “aldatıldık, milletim ve Rabbim beni affetsin” diyerek sildiler. Savunma yaparak inisiyatifi rakiplere vermeden hemen hücuma geçtiler. FETÖ ile hiçbir bağı olmayan insanları FETÖ’cü diye suçlama yoluna gittiler.

***

Reza Zarrab İçin de Aynı taktik Devrede

“Savunma, saldır” taktiği Reza Zarrab konusunda da uygulanıyor.

Önce “Türkiye’nin cari açığını kapatan, hayırsever iş adamı” olarak övdüler. Hapisten çıkardılar, rüşvet iddialarının soruşturulmasını önlediler.

ABD’de yargılanan Zarrab kendini kurtarmak için itiraflarda bulundu, sanıklıktan tanıklığa geçti.

Bu adam ABD mahkemesinde Ak Parti hükümetlerinde görev yapan bir bakana şu kadar milyon dolar, diğer bir bakana ayakkabı kutusunda bu kadar milyon dolar, devletimize ait bir bankanın genel müdürüne de şu kadar milyon dolar rüşvet verdiğini ifade etti. Her bir iddiasını ses kayıtları, banka dekontları ve görüntülerle delillendirdi.

Suçlananlar ve de bunlarla aynı hükümetlerde, aynı partide görev yapanlardan bir Allah’ın kulu çıkıp bu şaibelerden kurtulmak için tek kelime laf edemedi.

Yine savunma yapmak yerine “bu adam İran ajanı, CIA ajanı, hain, kripto Fetöcü vs” diye, “ABD Türkiye’ye savaş açtı” diye, “bunlar ABD’nin, FETÖ’nün tuzağıdır, bu soruları soranlar da bunların maşasıdır” diye suçlayarak hücuma geçtiler.

Gözler bu davaya odaklanmış, bu fay hattının kırılmasının Türkiye’ye ve AKP yöneticilerine yaratacağı sıkıntıları anlamaya çalışırken, başka bir fay hattı daha harekete geçti.

***

MAN Adasından Para Transferleri

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği kara para aklama işlemlerinin merkezlerinden MAN adası üzerinden para transferleri gündemi sarstı. Çünkü bu 15 milyon dolarlık transferleri yapanlar Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın özel kalemi, oğlu, kardeşi, eniştesi, dünürü gibi en yakınlarıydı.

İlk önce “belgeler sahte” diye karşı saldırıya geçtiler.

Sonra “para çıkışı yok, girişi var. Uluslararası ticaret yapan şirketlerin para transferi suç mu?” diye saldırdılar.

Ama bu yetmedi. Kamu vicdanı bu transferlerin hangi malın satışından elde edilen gelir olduğunu soruyordu.

Kamuoyu, transferlerin neden normal bankacılık sisteminden değil de, kara para aklama merkezinden yapıldığının cevabını merak ediyordu.

Devletimizi yönetenler bize “dövizlerinizi satın, TL olarak bankalara yatırın” kampanyaları yaptılar. Kendileri paralarını döviz olarak tutup, vergi de vermemek için bu türlü transferler yapmış olmasından bir kısım halkımız öfkelenmiş olabilirdi.

Dahası transferleri yapan kişilerin ne tür ticaret yaptığına dair hiçbir bilgi yoktu. Bu paraların “rüşvet ve başka yollarla zimmete geçen kirli para olabileceğine” dair iddialar vardı.

O zaman ya bu soruları açıklıkla cevaplandırmak, şüpheleri gidermek gerekiyordu.

Ya da cevap vermek şüpheleri daha da artırır endişesi taşınıyorsa, dikkatleri başka alana çekmek gerekiyordu.

İkinci yol seçildi.

Recep Tayyip Erdoğan gündem oluşturmakta çok usta bir politikacıdır.

Yunanistan gezisinde olmayacak bir şey yaptı. Lozan Antlaşmasını tartışmaya açtı.

O da biliyor ki, Lozan Antlaşması çok taraflı bir antlaşma olup, aynı zamanda hem Türkiye ve hem de Yunanistan devletlerinin kuruluş belgesidir. Güncellenmesi yakın gelecekte mümkün değildir.

Ama Lozan tartışması, Zarrab’ın itiraflarını ve MAN adasından para transferleri dosyasını gündemin arka sıralarına itebilirdi.

Erdoğan’ın yapmaya çalıştığı da bundan ibaretti.

***

Turump’n Kudüs Kararı

Bu arada ABD Başkanı Trump da gündemin değişmesine katkı sağladı. Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan kararı ile Türkiye’de milli refleks harekete geçti.

Çünkü Kudüs Türkiye’de yaşayan hemen herkesin ortak kutsallarındandır. Türk halkı Kudüs’ün düşmesinin Anadolu’yu tehdit altına sokacağının farkındadır.

AKP bu krizi fırsata çevirmek için harekete geçti.

AKP hükümetinin ve yandaş STK’ların öncülüğünde yapılan mitinglerle Kudüs gündemin birinci sırasına getirildi.

Peki, bunlar Zarrab’ın bakanlara ve Halkbank Genel Müdürüne verdiğini itiraf ettiği rüşvetleri ve Cumhurbaşkanının yakınlarının kara para aklama cenneti olarak bilinen MAN adasından para transferlerini unutturabilir mi?

Bir fıkra ile açıklayalım:

İmam Efendi, camide namaz kıldırırken istemeden yellenmiş. Öyle bir utanmış ki, “artık bu köyde kimsenin yüzüne bakamam” deyip köyü terk etmiş.

Aradan 20 yıl geçmiş, hoca köyünü çok özlemiş.

“20 yıl geçti aradan, unutulmuştur nasılsa” demiş. Köye yaklaştıklarında genç bir çoban görmüş. Hoca çobanın yanına yaklaşmış. Kimlerden olduğunu ve sonra da kaç yaşında olduğunu sormuş.

Çoban “valla yaşımı bilmem ama ‘imamın camide yellendiği yıl’ doğmuşum” demiş.

Toplumun önünde olan insanların yaptıkları çirkin işler kolay unutulmaz.

Devlet gücünü kullanan insanların yaptıkları pisliklerin kokusu bir süre sonra kalmaz ama yapılan pisliklerin hiçbiri unutulmayacaktır.

Bu böyle olsa da, “yakın tarihte yapılacak seçimlere bir etkisi olacak mı?” sorusunun cevabı şimdilik daha önemli.

Bu cevap muhalefetin becerisi ve halkımızın basiretine bağlı.

 

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarının Ankara Seyahati ( 2 )

Bundan önceki yazımızda, Aydınlar Ocakları Derneklerinin 46. Büyük Şurasının 27 Ekim 2017 Cuma gününe ait çalışmalarının saat 18.oo de tamamlanarak akşam yemeğine geçildiğinden bahsetmiştim.

Şuranın ikinci günü, yani Cumartesi günü sabah kahvaltısından sonra saat 09.15 de oturum başladı Bu oturumun başkanlığını Sakin Öner Bey yaptı. Bu oturumda sırası ile Sakarya Aydınlar Ocağı Başkanı Mustafa Kemal Cerrahoğlu, Yabancılara Arsa ve Gayrimenkul Satışı hakkındaki tebliğini, Sakarya Aydınlar Ocağı Başkan Yardımcısı Cengiz Arslan ile İstanbul Anadolu Yakası Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu Üyesi Erdoğan Aslıyüce de muhtelif konular ile alakalı tebliğlerini sundular.

Öğleden sonra saat 13.15 de başlayan oturumun başkanlığını Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez Bey yaptı. Ruhittin Bey oturumu başlatmadan önce yaptığı konuşmada yeni kurulmuş olan ve kendisinin de Kurucu Üye olarak bulunduğu İYİ Parti’de vazife alan Aydınlar ocağı mensuplarından bahsetti.

Bu oturumda tebliğ sunan Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Fahri Temizyürek ise, Türkçe lisan meselesine temas ederek ezcümle,

Dil ile milli ruh ve kültür birbirinden ayrılamazlar. Dil, kültürün temelini teşkil etmekte olup, taşıyıcı durumundadır. Dil bozulduğu takdirde milli ruh ve kültür diye bir şey kalmaz. Hepsi yok olur. Anadolu halkının konuştuğu dil kültürümüzün taşıyıcısıdır. Bir ülkenin çoğunluğu tarafından konuşulan dil, Ana Dildir. Anneden öğrenilen dil ise Ana Dil değildir Türkçe tarihin en eski dillerinden biridir. Dilini kaybeden, dinini de kaybeder. Bunun tarihte örnekleri vardır. Mesela, Volga Türkleri’nin Türk olduğu bilinen bir husustur. Ancak sonradan dillerini kaybettikleri için dinlerini de kaybetmişlerdir. Kısaca ifade etmek icap ederse Türkçe Milli Kültürümüzün Hafızasıdır. Bu itibarla, dil meselesinde herkesin azami hassasiyeti göstermesi icap etmektedir.

Bu arada Kocaeli Aydınlar Ocağından Eğitimci Süleyman Pekin ile diğer bir ocak mensubu Murat Emre Şahin de tebliğlerini sundular Tebliğlerde tarihteki Türkler ile Doğu ve Batı Medeniyeti arasındaki mukayeselerden bahsedildi.

İkinci günü yapılan tebliğlerin sunulması saat 16.oo ya kadar devam etti. Saat16.oo da ikinci günün çalışmalarının sona ermesi üzerine programa göre, Ankara Kalesi, Çıkrıkçılar Yokuşu ve Hamamönü semtlerini gezmek üzere arabalara binerek Öğretmen Evinden ayrıldık. İlkönce Ankara Kalesi’ne gidildi.

Kalede meşhur Kınacızade Konağını da ziyaret etme imkânımız oldu. Bu konak, ismiyle müsemma tarihi bir konak. Giriş merdivenlerinden başlamak üzere hiç bozulmadan orijinal haliyle günümüze kadar ayakta kalabilmeyi başarmış sayılı konaklardan birisidir. Konak 3 katlı olup, arka tarafında müştemilatı ve ortasında bahçesi bulunmaktadır. Yaz aylarında misafirler bu bahçede ağırlanıyormuş. Konağın bütün odaları muhtelif tarihi eserler ile dolu vaziyette. Hatta bazı odalarında 100 –  150 yıl öncesine ait paha biçilmez kumaşlardan yapılmış, altın ve gümüş simlerle işlemeli kadın ve erkek elbiseleri bulunmaktadır. Diğer taraftan konağın odalarından birisi meşhur tarihçi Merhum Prof. Halil İnalcık’a, bir oda da TRT’nin ilk kuruluş yıllarında spikerlik yapmış olan Jülide Gülizar’a tahsis edilmiş olup, bu odalarda kendilerine ait bazı eşyalar bulunmaktadır.

Ankara Kalesi ziyaretin arkasından Hamamönü semtine geldik. Burada Tacettin Dergahını, arkasından da Dergahın bahçesinde medfun bulunan BBP’nin kurucu Genel Başkanı Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nu ziyaret ederek, her ikisine de hayır dualarda bulunarak ruhlarına Fatihalar okuduk. Ancak Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun mezarında ismini gösteren herhangi bir taşın bulunmadığı dikkatimizi çekti. Bunun sebebini sorduğumuzda ise, Anıtlar Kurulunun buna müsaade etmediği cevabını aldık.

Buradan, Altındağ Belediyesi tarafından restoresi yapılan eski Ankara Evlerinin bulunduğu tarihi sokağa geldik. Bu evler aslına sadık kalınarak çok güzel restore edilmiş. Bulunduğu semte de değişik bir hava getirmiş. Bu arada sokağın birçok ziyaretçisinin olduğunu gördük. Bu sokakta çeşitli yiyecek ve içeceklerin yanı sıra orijinal hediyelik eşyalarda bulunmaktadır. Biz buraları gezerken vakit bir hayli ilerlemiş olduğu için saat 19.oo a doğru Öğretmen Evine döndük.

Akşam yemeğinden sonra programa göre saat 20.30 Kerkük Gecesi Konseri başladı. Kerküklü sanatçılar çok güzel türküler söylediler. Konseri dinleyenlerin ziyadesiyle memnun kaldığını tahmin ediyorum. Konserden sonra gündüz yapılan oturumda seçilen Şura Sonuç Bildirisi Hazırlama Komisyonu toplandı. Aydınlar Ocağı Genel Başkan yardımcısı Sakin Öner Bey’in başkanlığındaki bu komisyonda Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez Bey de yer aldı. Böylece Şuranın ikinci günü çalışmaları da sona ermiş oldu. Ertesi günü yeni bir güne başlamak üzere odalarımızda istirahata çekildik. (DEVAM EDECEK )  23.11.2017

 

 

Türk Balıkadamlar Spor Kulübü Başkanı Sayın Nezih Saruhanoğlu ile Röportaj

Oğuz Çetinoğlu: Türk Balıkadamlar Spor Kulübü hangi tarihte kimler tarafından kuruldu?

Nezih Saruhanoğlu: 08 Mayıs 1954 tarihinde Av. Ziya İnan, İdris Başaraner ile birlikte Demir Baran Şenol, Yaşar Cambaz, Adnan Kesmen, Halûk Baytorun, Atilla Karafakioğlu, Çetin Otsukarcı ve Şaziye Altıntaş tarafından kurulmuştur.

Çetinoğlu: Mekân işi nasıl halettiniz, çalışmalarınıza nasıl başladınız, nasıl geliştirdiniz?

Saruhanoğlu: 1955 yılında Caddebostan muhtarı rahmetli Ramiz Uçaran’ın muhtarlık binasının bir kısmını kulübümüze tahsis etmesiyle kulübümüz Caddebostan’da çalışmaya başladı. Kaptan Cousteau, Dalgıç Dumas ve Alman denizci Hans’tan etkilenen İdris Başaraner ve arkadaşları, oksijen ve basınçlı gaz regülatörlerini inceleyerek Orhan Arca’nın yardımlarıyla kendi regülatörlerini imal etmiştir. Denizcilik Bankası’nın hurdaya çıkmış yangın söndürme tüpleri kullanılarak ilk dalış denemeleri böylelikle başarıyla gerçekleşmiştir.

Çetinoğlu: Tesisleriniz çok mükemmel. Kulüp lokali probleminizi ve dalış donanımlarını nasıl temin ettiniz?

Saruhanoğlu: Rahmetli Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur Bey’in yardımlarıyla, Orhan Abken, İngiltere’den 10 adet regülatör ve valf ithal etmiştir. Türk Hava Kuvvetleri’nden de temin edilen oksijen tüpleri Keğam usta tarafından test edilerek dalış tüpü hâline getirilmiş ve böylece modern malzemelerle dalışlara başlanılmıştır. Tabii ki bu gelişmelere ilave olarak İdris ağabeyimizin Türkiye’nin ilk paletini, maske ve şnorkellerini1 yaptığını unutmamak gerekir. Ayrıca kulübümüzün kuruluş aşamasında basın yazarlarımızdan Necati Zincirkıran, Necmi Tanyolaç, Yaşar Nabi Nayır, Kadircan Kaflı ve diğerlerinin yazılı desteklerini hiçbir zaman unutmayacağız. İstanbul eski vali ve belediye başkanlarımızdan rahmetli Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ın emirleriyle kulübümüze tahsis edilen hâlen bulunduğumuz arsamızda ilk lokal binamız, rahmetli üyemiz Hakkı Ökten Bey’in üstün gayretleriyle ve üyelerimizin maddî katkılarıyla tamamlanmıştır.

Çetinoğlu: Dalgıç olacaklar için kurslar da düzenliyorsunuz. Nasıl başladı?

Saruhanoğlu: 1957 yılında Amerikalı Mr. Lawton’un açtığı ilk resmî balıkadam kursunu başarıyla bitiren Özcan Tingöy, Berk Or, Günhan Altıneli ve Özer Uçuran Çiller Türkiye’nin ilk bröveli2 dalgıçları olmuşlardır. Kulüp başkanımız Enver Abiral’in, kulübümüzün sosyalleşmesi anlamında oldukça büyük emeği geçmiştir.

Çetinoğlu: Yurt dışına da açıldığınızı öğrenmiştim. Anlatır mısınız?

Saruhanoğlu: 1958 yılında Metin Sütuna, ‘Türkiye’de Sualtı Arkeolojisi‘ konulu bildirisiyle İtalya’da düzenlenen 2. Dünya Sualtı Kongresine katılarak ülkemizi temsil etmiştir. 1959 yılında Metin Ülman İspanya’da düzenlenen dünya şampiyonasına katılmıştır. 1977 yılında Polonya’da düzenlenen Dünya Şampiyonası’nda takımımız 28 ülke arasında 4. olmuştur. Bodrum müzesinin kuruluşunda büyük emeği geçen Prof. George Bass, derin su dalış tecrübelerini kulübümüz sporcularıyla birlikte kazandığını meşhur kitabında anlatmıştır. 1959 – 1960’lı yıllarda Et Balık Kurumu; kulübümüzle anlaşarak, modern dalışta nargile tekniğini öğretmeleri için Berk Or, Tosun Sezer, Baskın Sokullu’yu görevlendirmiştir. Böylece süngerciler daha az dalış kazalarına mêruz kalmıştır.

Çetinoğlu:Kaza‘ dediniz… Hemen sorayım: ‘Dalış kazaları‘ kavramı ne anlama geliyor?

Saruhanoğlu: Dalıcının, dalış sırasında başına gelebilecek ciddî kazalar şunlar olabilir: 1-Kulak zarının yırtılması, 2-Dekomprasyon  (vurgun), 3-Derinlik sarhoşluğu (azot gazının narkoz etkisi), 4-Skuez3, 5-Emboli (Kan hücrelerinin damar içinde göllenerek pıhtı oluşturması), 6-Zehirli deniz canlılarının dalgıcın derisinde meydana getireceği hasarlar, 7-Akıntıya mâruz kalmak.

Çetinoğlu: Dekomprasyon (vurgun) nedir?

Saruhanoğlu: Dalışta derinlik ve derinlerde kalma süresi artarsa, azot gazı daha fazla olarak kana karışır (sıvı hâle geçer). Dılıcı âniden yukarı çıkarsa, kandaki azot tekrar gaz hâline geçer ve damarları tıkar. Bu olaya ‘vurgun‘ diyoruz. 

Çetinoğlu:Teşekkür ederim. Faaliyetleriniz hakkında okuyucularımızı bilgilendirir misiniz?

Saruhanoğlu: Kulübümüzün yetiştirdiği çok sayıda nitelikli balıkadamlar yurdumuzda sualtıyla ilgili başarılı çalışmalar yapmışlardır. Bu çalışmalarla kulübümüz, Bakanlar Kurulu’nun 1967 yılında 6/9246 sayılı kararıyla ‘Kamu Yararına Çalışan Dernek‘ kapsamına almıştır. Kulübümüzden bröve alan sporcularımızdan bir kısmı ilgileri doğrultusunda Sualtı Arkeoloji, Su Ürünleri, Sualtı İnşaat ve Sanayi, Sualtı Arama ve Kurtarma, Sualtı Araştırma ve diğer ilmî kuruluşlarda, Sualtı Film-fotoğraf ve video, Sualtı Turizmi konularında uzmanlaşarak bu dallarda profesyonelce çalışmaktadırlar.

Çetinoğlu: Faaliyet alanınızda tanınmış kimler var? Onları da hiç değilse isim olarak anabilir miyiz?

Saruhanoğlu: Hatırlayabildiklerimi sayayım: Baskın Sokulu, Tosun Sezer, Metin Sütuna,  Gürcan Perksoy,  Çetin Uluocak,  Cengiz Ertaylan, Turgay Noyan, Enes Edis, Murat Ribar, Yalçın Haraçoğlu, Mustafa Madenli, Levent Yüksel (isim benzerliği var, müzisyen değil), Adnan Büyük, Sadettin Aşkın, Nurdoğan  Özkaya, Münci Öz, Ender Kopanoğlu, Gündoğdu ve Güneri Saruhanoğlu’dur.

Çetinoğlu: Verdiğiniz isimlerin son ikisi, ailenizden mi?

Saruhanoğlu: Kardeşlerimdir. Dört kardeşiz. Dördümüz de Türk Balıkadamlar Kulübü için çalışıyoruz.

Çetinoğlu: Çok güzel. Sizi destekleyenlerin isimlerini de teşekkür yerine geçmek üzere anabilir miyiz?

Saruhanoğlu: İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Sualtı Hekimliği Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Maide Cimşit, Prof. Dr. Şamil Aktaş, Prof. Dr. Salih Aydın ve GATA Askerî Tıp Fakültesi Hiperbarik Tedâvi4 Merkezi kurucusu Doç. Dr. Emin Elbüken’nin kulübümüze dalış güvenliği ve sağlık anlamında büyük katkıları bulunmuştur.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın Çubuklu Dalış Okulu ve Sâhil Güvenlik Komutanlıkları’nın kulübümüze önemli destekleri bulunmaktadır.

1988 yılında Kulübümüz milletlerarası standartlarda scuba eğitimi5 vermek amacı ile Dünya Amatör Sualtı Federasyonlarının oluşturduğu Konfederasyon CMAS’a üye olarak Türkiyede CMAS’a üye ilk OCC (dalış okulu)  olmuştur. Bu çalışmada sporcularımızdan: Münci Öz, Murat Ribar, Ender Kopanoğlu, Gündoğdu Saruhanoğlu, Enes Edis, Orhan Barbol, Altay Doyum, Levent Aksın, Asım Karsçakar, Güneri Saruhanoğlu ve Mehmet İpekoğlu CMAS’ı temsilen Walter Ticky, Bion Thorsen ve Beat Müller’in katılımı ile düzenlenen Oryantasyon çalışmalarına katılarak Türkiye’nin ilk resmî CMAS eğitmenleri olma hakkını kazanmışlardır.

1989 yılında da Kulübümüze bağlı sporcularımız ve Walter Ticky’nin katılımı ile İstanbul’da düzenlenen CMAS yatay geçiş programı ile Türkiye’de eğitim veren sporcuların CMAS denklik bröveleri hak sahiplerine vermiştir. Kulübümüz önderliğinde Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu’nun CMAS ile bağlantısı kurulmuş ve Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu (TSSF)’nin CMAS’a üye federasyon olması sağlanmıştır.

Çetinoğlu: Ülkemizde deniz kirliliği had safhada, Kulüp olarak mutlaka ilgileniyorsunuzdur. Neler söylemek istersiniz?

Saruhanoğlu: Sâhillerimizin doldurulmasından ve sularımızın hızla kirlenmesinden en çok etkilenen kulübümüz sporcuları olmuştur. Kulübümüz denizlerimizin kirlenmesine kamuoyunun dikkatini çekmek için 1985 yılında başlayarak sualtında Çöp Toplama Yarışları, Sualtında Pankartlı Yürüyüşler, Çevre Temizliği Kampanyaları, Deniz Kirliliği Görüntüleme Yarışları düzenleyerek, Türkiye çapında çalışmalarını yayarak denizlerimize katı ve sıvı atık atılmaması gerekliliğini halkımıza anlatmaya çalışmaktadır. Kulüp başkanlarımız; Sabahattin Ülkü, Turgut Ediş, Haluk Öztap, Berk Or, Dr. Cumhur Özdoğan, Dr.Tuğrul Kolonkaya’nın külümüze sağladığı üstün hizmetlerini de unutmamak gerekir.

Çetinoğlu: Zat-ı âlinizin de tevâzu sebebiyle söyleyemediğiniz hizmetleriniz olmuştur. Bir denizsever olarak tebrik ve teşekkürlerimi sunarım. Kulübünüz, lokaliniz ve mükemmel sosyal tesisleriniz hakkında da bilgi lütfeder misiniz?

Saruhanoğlu: Kulübümüz; lokali, sosyal tesisleri, dalış malzemeleri, ilkyardım eğitim ekipmanları, dalış eğitim kitapları ve çalışmalarıyla, 100’e yakın tecrübeli ve bilgili eğitmen kadrosuyla, yarım yüzyılı aşan bilgi ve tecrübesiyle ülkemizin alanındaki lider kulübüdür. Dalış okulumuz amatör ruhla çalışan vasıflı geniş öğretim kadrosuyla ülkemizin en ciddî en güvenilir, modern ‘Sualtı Dalış Okulu’dur. Dalış okulumuz sualtını seven ve merak edenlerin açtığı her kademedeki âletli dalış kursları düzenlemektedir.

Çetinoğlu: Diğer faaliyetleriniz hakkında da bilgi lütfeder misiniz?

Saruhanoğlu: Kulübümüz birçok üniversite ve ilim kuruluşlarına araştırmacı yetiştirilmesinde, Deniz Polisi’mizin, İstanbul İtfaiyesi’nin ve Sivil Savunma Teşkilatı’mızla, Jandarma Sualtı Arama ve Kurtarma timlerinin yetiştirilmesinde gereken çabayı göstermiştir. Kulübümüz sivil toplum kuruluşlarıyla, devlet teşkilatının müşterek çalışmalarının en güzel örneğini vermektedir. Sualtı Teknik komitemizin açmış olduğu Teknik Dalış, İlkyardım ve Arama Kursları büyük ilgi görmektedir. Türkiye’de ilk Trimix Scuba / karışım gaz dalış kursu, Avusturalya’dan getirilen eğitmen yönetiminde kulübümüzde açılmıştır.

Teknik komitemizin Bilim Araştırma Grubu Dr. Mustafa Tolay  önderliğinde millî ve milletlerarası  kurum ve kuruluşlarla,  (Çevre Bakanlığı, Üniversiteler, Fransız ve İtalyan Okyanus Araştırma Enstitütüsü , TÜBİTAK / Türkiye Bilimsel ve teknolojik araştırmalar Kurumu)  yakın işbirliğinde bulunarak deniz zararlıları, suların kirliliği alanında  çalışmalar yapmaktadır.  Kulübümüz kuruluşundan bu yana yaptığı arama kurtarma faaliyetlerini,  üyelerimizden Sayın İnkılap Obruk  ve Ümit Sakmar tarafından SAKUT (Su Altı Kurtarma Timi) adı altında yeniden koordine ederek faaliyete geçirmiştir. Sualtı Film ve Video dalında kulüp üyelerimizden Haluk Cecan, Recep Dönmez, Alptekin Baloğlu ve Bengiz Özdereli milletlerarası yarışmalarda ülkemize birçok güzel dereceler kazandırmışlardır.

Suüstü grubumuz, çocuklarımızın suyla tanışmasından başlayarak açtığı yüzme, paletli yüzme ve  monopalet kurslarıyla yarışma takımlarımızın oluşumunu hazırlar. Kuruluşumuzdan bu güne kadar millî ve milletlerarası yarışmalarda kulübümüz takımları başarılı sonuçlar almıştır.  Yarışmalar gurubumuzu Monopalet, Sualtı Ragbisi, Sualtı Hokeyi,  Zıpkınla Balık Avı ve Âletsiz dalış takımlarımız teşkil etmektedir. Sualtı Ragbi ve Sualtı Hokeyi dalında kulübümüz birçok defa Türkiye şampiyonu olmuştur. Millî takımımızı teşkil eden sporcularımız 2007 yılında ikincilikler kazanmışlardır. Serbest dalışta kulüp sporcularımızdan Cenk Devrim Ulusoy, Dünya Rekoru sâhibi olup Dünya Birincilikleri ve İkincilikleri vardır. Senkronize Yüzme (su balesi) dalında da faaliyet gösteren kulübümüz, bu dalda da öncü ve başarılı çalışmalar yapmıştır. Kulübümüz ayrıca kürek ve wind surf6 dallarında da faaliyette olup,  her iki kategoride de başarılı olmaktadır.

Kulübümüzün geleneksel hâle gelen ‘Her şeye  Rağmen Yaşayan Marmara‘  konulu sualtı video, film ve fotoğraf yarışmasının ‘Marmara Millelerarası Sualtı Film ve Video Festivali’  çok sayıda yerli ve yabancı katılımcılarla  günümüzde büyük bir başarıyla devam etmektedir.

Çetinoğlu: Bu röportajı okuyanların, bu vesile ile hizmetlerinizden haberdar olanların;  yeni Murat Güler7‘ler, Erdal Acet8‘ler Nesrin Olgun Arslan9‘lar ve yerli Mark Spitz10‘ler  yetişeceğine dâir ümitleri artacaktır. Sualtı sporlarına yarım yüzyılı aşkın süredir amatör bir ruhla hizmet veren ve alanında örnek olan Türk Balıkadamlar Spor Kulübü’nün, daha nice yıllar çalışmalarını bütün zorluklara rağmen devam ettireceğine inanıyorum.

Sualtı araştırmaları, ilim olarak kabul ediliyor. Sularımızdaki batıklar, şahıs olarak ve kulüp olarak ilgi alanınızda mı? Önce bu hususu, sonra da sorumu sorayım…

Saruhanoğlu: Su altı ile ilgili her şey ilgi alanımızdadır. (TBK)’dan yetişen nitelikli balıkadamlar, ilkeleri doğrultusunda sualtı batıkları dâhil her konuda çalışmalarına devam etmektedirler.

Çetinoğlu: Bildiğim kadarıyla sualtı araştırmalarında, dünya ölçülerinin hayli gerilerindeyiz. Sualtı batıklarımızın envanterinin çıkarılamadığı biliniyor. Bu konudaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Saruhanoğlu: İmkânlar ölçüsünde çıkarılıyor. Lâkin ‘yasak hemşerim‘ zihniyeti birçok araştırmayı ve araştırmacıyı engelliyor.

Çetinoğlu: Nasıl yâni?

Saruhanoğlu: Bir yerde küçük de olsa bir batık görülse, ilgili mercilere haber verilmesi mecburidir. Haber verildiğinde ise o bölge ‘dalışlara yasak bölge‘ ilân ediliyor. TBK olarak orada çalışma yapamıyoruz.

Çetinoğlu: Efendim, bu röportaj için son sorum şöyle: Haftalık konferanslar düzenleyip Türklerin kökeni hakkında üyelerinizi ve misâfirlenizi bilgilendiriyorsunuz. Bu ilgi, kulübünüzde nasıl doğdu ve gelişti?

Saruhanoğlu: Sportif konularda olduğu gibi TBK yönetimi olarak sosyal ve kültürel meselelerde,   çevre konusunda üyelerimizi ve sporcularımızı bilgilendiriyoruz.  Bu maksatla yapılan toplantılara dinleyici olarak misâfirlerimiz de katılabiliyorlar. Yalnız Türklerin kökeni değil, genel kültür alanında da toplantılar yapmaktayız. Mesela; müzik, dans ve resim kurslarımız, kurslara devam eden genç ve orta yaşlı üye ve kursiyerlerimiz vardır.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim. Sorularla sınırlı kaldığınız için vermek isteyip de veremediğiniz açıklamanız veya mesajınız var ise, söz sizin buyurunuz Efendim!

Saruhanoğlu: Türk Balıkadamlar Kulübü, su altı ve su üstü sporlarının yanında, sularımızın ve su altının kirliliği konusunda çalışmalar yapmaktadır. Hükümetimizden, belediyelerimizden ve halkımızdan destek beklemektedir.

 

 

Dr. NEZİH SARUHANOĞLU:

17 Şubat 1946 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babasının subay olması sebebiyle Türkiye’nin her tarafını görmek fırsatını elde etti. İstanbul Haydarpaşa Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nden mezun oldu. Evlidir 2 evladı vardır. 1971 yılında Türk Balıkadamlar Kulübüne sporcu olarak katıldı. Önce kulüp üyesi, sonra Yönetim Kurulu üyesi ve uzun zamandır da Başkan olarak hizmet vermektedir.

 

—————————————————————

AÇIKLAMALAR:

1Şnorkel: Yüzeyden sualtını tâkip ederken nefes alıp vermek için düzenlenmiş bir âletir. Dalgıç, yüzeyde maske ve şnorkel kullanarak aşağıyı görür, hedefi belirler ve dalar. Suyun altına inildiğinde şnorkelin içine su dolar.

2Bröve: Pilot veya dalgıç olacak kişilere, belli bir eğitimden sonra söz konusu işi yapabilecek duruma ulaştıklarını belirtmek üzere verilen yeterlik belgesi.

3Hiperbarik Tedâvi: Hiperbarik Oksijen Tedavisi (HBOT) bir basınç odasında hastaya aralıklı olarak %100 oksijen solutmak suretiyle uygulanan tıbbî bir tedâvi yöntemidir. Herhangi bir sebeple dokularda veya dolaşımda kabarcık oluştuğunda hasta basınç altına alınırsa kabarcıkların hacmi ve çapı küçülür. Ayrıca vurgun durumlarında bu tedâvi uygulanır.

3Skuez: Kelime mânâsıyla dalışta gaz sıkışması demektir. Dalıcı maskesiyle yüzeyden 10 metreye inerse maskenin içinde 1 atmosfer basınç basınç oluşur. Eğer maskenin içine burnundan hava vererek basıncı eşitlemezse basınç farkından dolayı bir gaz sıkışma olayı meydana gelir. Kılcal damarlarda problemler oluşabilir.

4scuba eğitimi: Âletli dalış yapacak kişilere verilen eğitim. Bu eğitimi başarıyla tamamlayanlara bröve verilir.

5wind surf: Rüzgâr sörfü. 5 metre uzunluğunda taban ile mafsallı direğe raptedilmiş yelkenden oluşan bir aparatla deniz üzerinde, rüzgârdan faydalanarak yapılan ve mahâret isteyen bir spordur. İzmir’in Alaçatı ilçesinde sıkça görülür. Millî ve milletlerarası yarışmalar düzenlenmektedir.

6Murat Güler: (1928 doğumlu) Fransa ile İngiltere arasındaki Manş Denizi’ni ilk defa geçen Türk yüzücü. (16 sat 50 dakikada)

7Erdal Acet: (Adana, 1941 doğumlu) 1976 yılında Manş Denizi’ni 9 saat 2 dakikada geçerek bütün zamanların en iyi derecesini elde etti.

8Nesrin Olgun Arslan: (1957 Adana doğumlu) Manş Denizi’ni geçen ilk Türk bayan yüzücü. (15 saat 47 dakika)

9Mark Spitz: 1950 doğumlu Amerikalı yüzücü. 1972 yılında Almanya’da yapılan yaz olimpiyatlarında 7 altın madalya kazandı. 23 adet dünya, 35 adet Amerika rekoru vardır.

 

 

Bir Varmış Bir Yokmuş

 

“Bir varmış bir yokmuş”la başlar bizde masallar,
Bilen söyler, bilmeyen öyle başını sallar.
Masal diye söylenen, bir işaret fişeği;
Masalcı, ariflere örnek verir eşeği.
Maksat eşek değildir, asıl hedef dinleyen;
Konu eşekse bile ders çıkarır anlayan.

Kırda bir eşek varmış, sahibinden azade;
Kendi yükten yorulmuş, sırtı hep semerzede.
Kırda iş güç yok imiş, sürekli ot kemirmiş;
Böyle rahat içinde bir kaç ayda semirmiş.
Ötede yaşlı aslan açlıktan halsiz düşmüş,
Durumu gören tilki hemen yanına koşmuş.
Demiş: Ey büyük kıral, az ötede bir eşek;
Semiz eti butuyla seni bekler, yoktur şek.
Demiş aslan tilkiye: “Getir onu buraya!
Ben oraya gidemem. İşte tam da şuraya.”

İşin en zor tarafı yine tilkiye kalmış,
Eşeği getirecek yolu bulmaya dalmış.
Varmış eşeğe doğru, demiş tatlı bir yalan;
Yalan tutarsa şayet, aslanın işi kalan.
Eşeğe demiş tilki: Benim sevgili dostum,
Seni bir gelin bekler, sana yardımdır kastım.
Eşek çok mutlu olmuş, hemen koyulmuş yola;
Evlenme sevdasıyla bakmamış sağa sola.
Gelin diye göstermiş, tilki aslanı ona;
İşin başına değil, sona bakmalı sona.
Eşek, gelin aşkıyla yaklaşmış o aslana;
Bakalım ne gelecek sonunda tatlı cana.

Şimdi sıra aslanda, tek hamlede bitmeli;
Eşeğin semiz eti aç mideye gitmeli.
Aslan yapmış hamleyi, eşek gitmiş apansız;
Çok yorgun düşmüş aslan, epey kalmış dermansız.
Dinlenip yemek için uzanmış kalmış yerde,
Tilki denen mahlukta, vefa duygusu nerde!
Yemiş eşeğin hemen, beyniyle ciğerini;
Aslan da biliyormuş, onların değerini.
Demiş: Ey kurnaz tilki, beyni nerde eşeğin?
“Ben eşekte beyin görmedim şimdiye değin!”
Deyince tilki, aslan öfkelenmiş, bağırmış;
Tilkiyi, yatan eşeğin yanına çağırmış.
Tilki inandırıcı bir açıklama yapmış,
Her zaman ki gibi yeni bir yalana sapmış.
Önceden ciğerle beyni afiyetle yemiş,
Sonra kızgın aslana şu güzel dersi demiş:
– Eşekte birazcık olsaydı beyinle fendi,
Gelir miydi senin ayağına kadar kendi?

 

 

Cemal İsmine Mazhar

(Eşim Türkân’a)

Verince kadın bir yere el

Olur orası güzel mi güzel

Değmemişse bir yere kadın eli

Olur orası ancak yad’ın eli

Denmiştir bir zamanlar kadına hitaben

İstersen mutlu olmayı gerçekten sen

Tercih et sevdiğini değil, seven erkeği sen

Çünkü çok doğru, yerinde bir söz denilen

Ben de isterim, bu zamanda yorum yapmayı

İstiyorsa erkek, mesut ve bahtiyar olmayı

Sevdiğini değil, kendini seven kadını seçmeli

Zira sevenin, katlanır her şeye rağmen eli

Bu durumda gözü kalmaz geride

Ömrü oldukça olur hep ileride

En güzel nimet nedir diye, sorulursa eğer

Cevabı hazır tabii ki, kadındır birader

Üç şeyden biri için, seçen kadını

Yerinde seçiş, yükseltir daim adını

Ya güzelliği, ya dini veya malı

Et tercih azizim sen, dindar olanı

Her şeyi güzel kılar, bu haslet

Kalmaz içinde, ne keder ne kasvet

Çünkü dindarlık, huyu da güzel eyler

Güzel huydur üstün olan suretten, Beyler

Neye yarar? Varsa çatık kaş, güzelde

Neye yarar? Huysuzluk huyu, olan evde

Neye yarar Beyler? Olmayınca tatlı dili

Gelince eve, görmeyince tebessüm edeni

Olursun sanki baharda değil de güzde

Bulamazsın ışıldayan bir göz, yüzde

Bir yerin güzelliği, o yerde olandan gelir

Evin güzelliği de, evde oturandandır

Kadın, güneş gibi ışıtmalı evi

Böyle değilse kadın, ne demeli

Eşini, âlemden âleme seyr ettirmeli, her an

Yuvayı etmeli, geniş mi geniş, bir meydan

Kadın deyip de geçme, Cemal ismine mazhar

Eve başkası değil, ancak o, güzellik katar

 

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarının Ankara Seyahati ( 1 )

Aydınlar Ocağı Derneklerinin her yıl Mayıs ve Kasım Aylarında olmak üzere yılda iki defa Şurası yapılmaktadır Bu minval üzere bu yılki 2017 Kasım Ayı Şurası da bundan 6 ay önce Samsun’da yapılan toplantıda alınan karar gereğince Ankara Aydınlar Ocağı Başkanlığının ev sahipliğinde yapıldı. Yapılan bu şura 46. Şura oluyordu.

27-28-29 Ekim 2017 tarihleri arasında Ankara da yapılan bu toplantıya Kocaeli Aydınlar Ocağı mensupları olarak,

Ocak Başkanı Av. Ruhittin Sönmez Beyin riyasetinde bir ekip ile iştirak edildi. Ocak mensuplarından bu Şuraya

-Ocak Başkanı Av. Ruhittin Sönmez ve eşi Dr. Ayşe Gülden Sönmez,

Ocak Başkan Yardımcısı ve 55 dilde Tercüme Bürosu Sahibi Cemal Barış ve eşi Harita Mühendisi Hatice Nur Barış ile mahdumları Hasan Barış, Hayrettin Barış, Cihan Fatih Barış,

-Ocak Genel Sekreteri İnş. Y. Müh. Mithat Bora Bulut,

-Ocak Eski Başkanı, Mali Müşavir Ahsen Okyar,

-Ocak Yönetim Kurulu Üyesi, İdris Türkten,

-İSKİ Eski Yönetim Kurulu Üyesi Musa Ordu ve eşi Reyhan Ordu

-Bahçecik Belediyesi Eski Başkanı İbrahim Gencer

-Eğitimci, Yazar Süleyman Pekin

-Ocak Yönetim Kurulu Üyesi Kim. Yük. Mühendisi, Mustafa Görgün,

İştirak etmiştir.

Ankara’ya gitmek üzere önceden YHT’den 27 Ekim Cuma günü saat 07.25 için biletler alınmış olduğundan bu saatte İzmit Tren Garında hep beraber hazır bulunduk. Zira günlerden Cuma olduğu İçin Cuma namazını Ankara da kılmayı planlamış olduğumuz için biletleri erken saate almıştık. Ayrıca öğleden sonra saat 15.oo de yapılacak Şuranın açılış toplantısına da yetişmemiz icap ediyordu.

Bu cümleden olarak tam zamanında gelen Yüksek Hızlı Trene binerek, saat 07.25 de Ankara’ya müteveccihen hareket ettik. Üç saat on beş dakikalık rahat bir yolculuktan sonra Ankara’ya vasıl olduk. Bu arada Ankara Garının yenilenmiş olduğunu, giriş ve çıkışlarda emniyet tedbirlerinin artırılmış olduğunu gördük. Yeni yapılan gar binası Başşehir Ankara’ya yakışır bir eser olmuş. Buradan valizlerimizi alarak, taksilere binerek kalacağımız yer olan Beştepe’de bulunan Başkent Öğretmen Evi’ne hareket ettik.

Öğretmen Evi’ne geldiğimizde saat on bire gelmişti. Valizlerimizi bize tahsis edilen odalara yerleştirdikten sonra Cuma namazına gitmek üzere hazırlanıp girişteki salonda buluştuk. Öğretmen Evine en yakın caminin Külliyenin hemen önünde bulunan Millet Camii olduğunu öğrendik Esasen yeni yapılan bu camiyi ben dâhil birçok arkadaş gömememişti. Bu sebepten başka alternatif de olmadığı için hep beraber buraya gitmeye karar verdik. Çünkü namaz vaktine de az bir zaman kalmıştı. Bu bakımdan taksilere binerek Caminin yolunu tuttuk. Giderken bütün endişemiz “acaba namaz kılacak bir yer bulabilecek miyiz?” oldu. Fakat Camiye varınca bu düşüncemizin yersiz olduğunu gördük. Zira Ezanın okunmasına çok az bir zaman kalmış olmasına rağmen içeride bir hayli boş yer olduğunu gördük. Fakat ezan okunduktan sonra safların tamamına yakını doldu.

Bu arada şu hususu da ifade edeyim ki, camiye girişte öyle göze batacak kadar bir güvenlik tedbiri de yoktu. Sadece turnikeden geçiriyorlar. Hatta namazı kıldıktan sonra Külliyenin önüne kadar gittik. Kimse bize “nereye gidiyorsunuz?” diye sormadı. Burada fotoğraf da çektirdik.

Millet Camii olarak bilinen bu cami çok güzel yapılmış. İmam Efendinin verdiği bilgiye göre Cami Selçuklu ve Osmanlı Mimarı tarzı nazar-ı itibara alınarak yapılmış olup, üç bin kişilik kapasitesi varmış. İmam Efendi ile İstanbul Fatih’te bulunan Mimar Sinan Camiinden tanıdık çıktık. Kendisi ile biraz sohbet edip bir hatıra fotoğrafı çektirdik. Allah’ın izniyle Cuma Namazını eda ettikten sonra tekrar taksilere binip Öğretmen Evine gitmek üzere hareket ettik. Bu arada arkadaşların teklifi üzerine Öğretmen Evine varmadan önce çok yakında bulunan Başbuğ Alparslan Türkeş’in kabrini ziyaret ederek birer Fatiha okuduk.

Bu arada diğer konulara geçmeden önce Öğretmen Evi ile alakalı olarak şu hususu ifade edeyim ki, bu bina, 1980li yıllarda bir tepe üzerinde yapılmış 15 katlı bir yer. Bu sebeple Öğretmen Evi Ankara’nın birçok yerinden rahatlıkla görülebiliyor. Hizmet kalitesi de oldukça iyi sayılır. Şu kadarını ifade edeyim ki, Müşterilerine yemek hususunda, kahvaltıda olsun, diğer öğünlerde olsun açık büfe olarak yemek ikram ediyor.

21.YÜZYILDA TÜRK KÜLTÜRÜ VE MEDENİYETİ, MESELELERİ VE GELECEK TASAVVURU konulu 46. Büyük Şurası öğleden sonra saat 15.oo de başladı. Saygı duruşu ve İstiklal Marşının okunmasından sonra Ankara Aydınlar Ocağı Başkanı Dr. Sinan Demirtürk ev sahibi olarak bir açılış konuşması yaptı. Sinan Bey yaptığı konuşmada diğer vilayetlerden gelen misafirlere “hoş geldiniz” dedikten sonra, “burada bulunduğunuz süre zarfında sizleri rahat ettirebilmek için elimden gelen azami gayreti göstereceğim” dedi.

Dr. Sinan Demirtürk’ten sonra kürsüye Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal Bey kürsüye davet edildi. Mustafa Erkal Bey Şura üyelerini selamladıktan sonra, Samsun da yapılan son şuradan bu tarafa memleketimizde meydana gelen hadiseler ile alakalı olarak bir değerlendirme konuşması yaparak Şuranın hayırlara vesile olması temennisinde bulundu.

Genel Başkanın konuşmasından sonra, Şuraya misafir olarak gelen BBP Genel Başkanı Mustafa Destici Bey’e söz verildi. BBP Genel Başkanı günün meseleleri ile alakalı olarak güzel bir konuşma yaptı. Yaptığı konuşma dinleyenler tarafından beğenildiğini tahmin ediyorum.

Yapılan bu konuşmalardan sonra, tebliğlerin sunulması için 1. Oturum Prof. Dr. Mustafa Erkal Bey’in başkanlığında başladı. Bu oturuma panelist olarak,

Prof. Dr. İskender ÖKSÜZ, Prof. Dr. Özkul ÇOBANOĞLU, Yard. Doç. Dr Sakin ÖNER katıldı. Panelistlere tebliğlerini sunabilmeleri için azami 15 şer dakika süre verildi. Panelistlerde kendilerine verilen bu süreyi çok güzel değerlendirdi. 1. Otururum saat 18.oo e kadar devam etti. Böylece birinci günün programı sonra ermiş oldu. Daha sonra akşam yemeğine geçildi. (DEVAM EDECEK )   17. 11. 2017

 

 

İki Canavar

0

İnsanımız, bilhassa 18, 19 ve 20. yüzyıllarda sosyal, fikrî ve düşünce okyanusunun devasa çalkantıları ve dalgalanmaları arasında çırpınıp durdu. Bu uğurda nice boğulanlar yolunu kaybedenler; şaşkınlık deryasında apışıp kalanlar oldu. Bu arada iki canavardan birinin kursağında manen can verdiler. Ruhsuz birer insanlar olarak; maneviyattan uzak bir ortamın dehşetli korkutan, ümitsizlik girdaplarında çırpınıp durdular. Nisyan ve unutkanlık dalgaları arasında yollarını kaybettiler. Kendilerini, benliklerini; meçhuliyetin hiçliğinde; toplum için ferdi topluma feda eden Komünizm ile, fert için toplumu ferde feda eden Kapitalizm gibi, iki büyük doymaz canavarın itip kakmaları arasında kaldılar. Halen de, bu iki zıt kutup arasında, kararsız bir şekilde oradan oraya savrulup duruyorlar. Hem kendilerini, hem kendilerinden çok şey bekleyen; vatanın, milletin ve devletin tüm umutlarını sönecek noktaya taşıdılar.

Yirminci Asrın başlarına, Hilâfeti de bünyesinde bulunduran Osmanlı Devleti’nde -maalesef- dinin özü gitmiş, kabuğu kalmıştı. Özellikle genç kitle; İslâmiyet’e ne lâyıkıyla sarılabiliyor ne de İslâmiyet’ten büsbütün kopabiliyordu! Ama bir arayış içinde olmaktan da kendini alamıyordu. Osmanlı Devleti’nin her bakımından geri hâli, genç aydın kitleyi bir kurtuluş çaresi aramak zorunda bırakıyordu. Bu durum onların başını -ister istemez- Batı’ya ve hattâ Kuzey’e çevirmek sonucunu doğurdu. Böylece Komünizm ve Kapitalizm denen iki büyük canavarla karşılaştılar. Biri Tefrit, öteki İfrat olan rejimlerdi. Vasat ve Orta Yol olan İslâmiyet’in mahiyeti ise, zamanın zorlamasıyla -yazık ki-, meçhuliyet örtüsü altında kalmıştı.

“Sezai Karakoç, İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü’nde bütün bu karşılaştırmaları kullanarak İslâm İktisadî Prensipleri’nin inşasına çalışmıştı. Buna göre İslâm toplumunda, ne Komünizmdeki gibi, tek kişiyi mülkiyet hakkına ehil görmemek, yani insana güvensizlik vardır, ne de Kapitalizmdeki gibi insana Allah’ı unutturan mutlak mülkiyet hakkı tanınmıştır. Komünizm’in, ferde hiç bir hak tanımamasına karşılık; topluma tanıdığı mutlak hak; İslâm toplum anlayışına aykırı bir haktır.

“Komünizmde fert toplum için feda edilmiş, kapitalizmde de toplum fert için. Bediüzzaman bu sebeple menfaat yerine ‘fazilet’ ölçüsünü medeniyet tasavvuruna yerleştiriyor. Yani toplumdaki mutlak eşitliği bozan tek ölçü birimi olarak ‘üstünlük ancak takvadadır’ın bir parçası olarak. Yeni bir sınıf anlayışı da getiriyordu. Eflatun’un ‘Medine-i Fuzala’sına (Faziletliler Şehri’ne) lâyık şeriat-ı garra (parlak şeriat / din) olması böylece yerini bulabiliyor.

“Neticede Karakoç şu noktaya geliyor ‘…haram ve helâl ölçüleri, kazancın temelde emeğe dayanması kuralı, paranın sırf para olduğu için para getirmesinin yasak oluşu (faiz yasağı), kazancın belli bir nisbetinin bir sosyal adalet vergisi gibi devlet eliyle alınarak fakir sınıflara transferi (zekât), bir Müslümanın öbür Müslümanların durumundan tam sorumlu oluşu, israf yasağı, parayı bir işte kullanmayacak şekilde biriktirme, yani parayı iş dışına çıkarma yasağı, diğer bir deyişle yatırım yapmak mecburiyeti ve bütün bunlara hâkim, insanın, kendisini de, çocuklarını da, bütün mallarını da İslâm yolunun bir mülkü ve hakkı sayma şuuru…İşte bütün bu sınırlar, mülkiyet hakkına İslâm’ın koyduğu sınırlardır ki, insan bu hakkı kötüye kullanıp toplumu, öbür insanları ve eşyayı ezmesin.’

“Karakoç, Bediüzzaman’ın öngördüğü ‘serbestiyet ve malikiyet’ döneminin bir parçasını şöyle ifade ediyor: ‘Her insan, İslâm düzenini, İslâm toplumunun yaşama şartlarını sarsmamak şartıyla, kendi geçimini sağlamak, dünyadaki tasarruf gücünü ve hakkını kullanmak için bir takım çalışmalara hür olarak girişecektir. Mülkiyet hakkının dinamiğidir bu teşebbüs hakkı. Öldürücü bir rekabet yerine, hayırlı bir yarışma halinde, öbür insanlara en faydalı, en iyi, en sağlam, en güzel, en elverişli, en kullanışlı eşyayı yapmak, o eşyayı en ucuz şekilde elde etmek ve piyasaya sürmek, onu en seri bir araçla ulaştırmak için alınteri dökmek, çalışmalar yapmak, serbestçe kararlar almak, bilgiler edinip yeni buluşlar yapmak, bir Müslüman için sulh zamanlarının gereklerindendir. (‘Sulh-u umumî’ şartı!).

‘Çalışma kutsaldır. Emek kutsaldır. Bu çalışmayladır ki insan, Allah’ın halifeliğini yerine getirecektir. Bu çalışmayla, zekâtını verecek, yani malî ibadeti yapabilecektir.’ ” (Caner Kutlu, Yeni Asya, 30 Kasım 2017, s.2)