18.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 649

Bilgili Olmak, Bilge Olmak, Güçlü Olmak

Dünyada bilgi üretimi çok hızlı artarken bilgiye erişim son derece kolaylaştı. Çağımıza enformasyon veya bilgi çağı denilmesi tesadüf değil.

Fert veya devlet olarak kalkınmanın, güçlü olmanın yolu da bilgi üretmekten, üretilmiş bilgiyi doğru ve verimli kullanmaktan geçmekte.

1561-1626 yılları arasında yaşamış İngiliz filozof Francis Bacon daha o zamanlar bilginin önemini görmüştü. Bacon “bilgi güçtür” (knowlodge is power), “bilmek doğaya hâkim olmaktır” diyordu. Ancak bu söz gerçeğin bir kısmını ifade ediyordu.

İran’lı şair Firdevsi‘nin (940-1020) Şehnamesinde yer alan ilk bakışta benzer gibi görünen ifade ise “bilge olan kişi güçlüdür” şeklinde idi.

Bilginin güç / kuvvet kazandırabilmesi o bilginin kullanılma tarzına bağlıdır.

Bilge olmak sadece bilgili veya zeki olmaktan çok farklı bir kavramdır. Her bilgili veya zeki insan bilge değildir.

“Bilgeliği tanımlamak zordur, ama gördüğümüzde fark ederiz onu. Bilge insanlar kriz anlarında sakin kalmayı başarır. Ayrıntılarda boğulmak yerine büyük resmi görebilirler. Düşünceli ve yaptıklarını sürekli tartan insanlardır. Kendi bilgilerinin sınırını bilir, alternatif perspektif arar ve dünyanın sürekli değişim halinde olduğunu unutmazlar.”

Bilgece davranmak için “insanların hem kısa vadede hem de uzun vadede sizinkinden farklı amaçları, öncelikleri ve tepkileri olduğunu hesaba katmanız gerekir.”

Kanadalı bilim adamı Igor Grossman’a göre, “Belki de hepimizde bir miktar bilgelik var. Ama süreklilik göstermiyor. Eğer bazı zamanlarda bilgece davranıyorsak bunu daha sık yapmayı da öğrenebiliriz.”

***

Şimdi ailemizde, arkadaş çevremizde ve toplumumuzda öncü durumundaki kişilere bir bakalım. TV’lerde her gün karşımıza çıkarılan her konuda ahkâm kesme yetkisini kendisinde gören zeki ve bilgili insanlara bir bakalım.

Ne kadar az bilgece davranışlara şahit olduğumuzu hemen fark edeceksiniz.

Ülkeyi yöneten ve yönetmeye talip olan kocaman adamların ağız dalaşlarındaki seviyesizlik, bırakın bilgeliği normal davranışlara bile ne kadar hasret kaldığımızı gösteriyor.

****************************************

BİLGECE ÖĞÜTLER

İmam Şafii‘nin kendisi ile bir meselede ihtilafa düşen ve öfkelenerek dersi terk eden talebesine verdiği öğütler bir bilgelik örneğidir. Öyle bilgecedir ki sanki bugün bizim için söylenmiş gibidir:

  • Bizi birleştiren yüzlerce mesele dururken, bir mesele mi bizi ayıracak?
  • Yaptığın ve üzerinden geçtiğin köprüleri yıkma! Bir gün o köprüden geri dönmen gerekebilir.
  • Hatadan nefret et ama hataya düşenden nefret etme!..
  • Sözü eleştir ama sözü söyleyene saygı göster!..
  • Görevimiz hastalığı tedavi etmektir! Hastayı yok etmek değil!..

*****************************************

Enfermasyon Savaşı

Hedef gönüllerde yer etmenin gücünü değil de maddi gücü elde etmek ise bilgece davranmak ihmal edilir.

Ülke içinde ve uluslararası ilişkilerde de bilgiyi kullanmak suretiyle güç elde edilmeye çalışılır.

Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Algı Yönetimi” adlı eserinin “Enformasyon Savaşı” bölümünde açıklandığı üzere, “enformasyon savaşında insan zihni başta olmak üzere bilgi varlık ve sistemlerine yönelik saldırılar ve bu tür saldırıları durdurma eylemleri gerçekleştirilir.”

Enformasyon (bilgi) savaşı sınırları net olarak çizilmemiş bir savaş biçimidir. Bu tür savaşın genel çerçevesini ‘neyin doğru, neyin yanlış, neyin tiksinti verici ve zararlı, neyin beğenilen’ olması gerektiğini kabul ettirecek bir hâkimiyetin sağlanması oluşturur.”

Türkiye’de 17/ 25 Aralık 2013 soruşturmaları üzerinden yapılan tartışmalar, tam bir enformasyon savaşıdır.

Bu savaşın ilk etabını kazananı Recep Tayyip Erdoğan oldu. Bu bir algı yönetimi başarısıdır.

Bu etapta yolsuzluk ve rüşvet soruşturması iddialarına dair çok güçlü deliller (sesli ve görüntülü kayıtlar; kasalarda ve ayakkabı kutularında paralar vd) ortaya konmuştu. Buna rağmen Erdoğan ve ekibi bu olayı kamuoyuna “FETÖ’nün bürokratik darbe girişimi” olarak tanımladı ve bu algıyı kabul ettirdi.

Bu savaşın ikinci etabı ABD’de başlayan “Zarrab davası” ile başlamış görünüyor. Mahkemede Zarrab Türkiye’de hangi bakanlara ve bürokratlara ne kadar rüşvet verdiğini deliller göstererek açıkladı.

AKP hükümeti İran ambargosunu delmenin ülkemiz için yanlış, zararlı ve tiksinti verici olmadığı teziyle algı oluşturuyor.

Muhalefet ise ambargoyu delmenin Türkiye’ye hiçbir faydası olmadığı, sadece rüşvet alanlara yaradığı; bu iğrençliğe bulaşanların ülkemizin başını derede soktuğu tezi üzerinden algı oluşturmaya çalışıyor.

Bu sivil enformasyon savaşında taraflar Türk toplumunun düşünce ve eylem modelini kontrol etmeye çalışıyorlar.

Bu savaşta AKP kanadı daha şanslı. Daha haklı olduğundan değil, “bilgiyi veren yargıyı belirler” ilkesi gereği eli güçlü.

Yurtiçinde hemen hemen bütün bilgilendirme kanalları ya AKP’nin elinde veya kontrolünde.

Yurtdışında ise şu anda soğuk savaş içinde olduğumuz ABD bu imkânlara sahip.

Bu gücü elinde tutanlar, insanların gerçekliği nasıl algılamasını istiyor ise o türlü bilgiler ile toplumsal zihni bombardımana tabi tutuyorlar. Gerekirse yanlış veya tahrif edilmiş bilgilerle yeni bir gerçeklik oluşturma ve bu gerçeklik ile zihinleri kurgulama imkânına sahipler.

Özetle enformasyon savaşı tek boyutlu değil, çok boyutlu.

Ama algılar olguları her zaman değiştiremez. Çıplak gerçeklik sonsuza kadar manipüle edilemez.

Bilgi savaşıyla kazanılan değil, bilgelikle ulaşılan başarılar kalıcıdır.

 

 

FERRUH DEMİRMEN, Asılsız Ermeni İddialarına Cevap Verdi:

Başkalarını aldatmaya yönelik yalanlar üretiliyor

Oğuz Çetinoğlu: Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’deki Middle East Studies Association (MESA) Türkçe ifadesi ile ‘Ortadoğu Çalışmaları Derneği‘ adlı kuruluş, “Türk-Ermeni İncelemeleri Çalıştayı” (WATS) başlıklı bir konferans düzenledi. Konferansın başlığı:                                                 “Geçmişten Bugüne Avrupa’nın Ermeni Soykırımı Yaklaşımları” idi. Konferans salonuna Türk tezini savunacak kişiler dinleyici olarak bile alınmadı.

Toplantının ve toplantıda konuşulanların hakkaniyete ve tarih gerçeklerine uygun olmadığını açıklayan İngilizce bir mektup hazırlayıp bazı kişi ve kuruluşlara gönderdiniz. Sizi bu hizmeti gerçekleştirmeye yönlendiren faktörler nelerdi?

Ferruh Demirmen: Berlin WATS (Sabancı vb.) Çalıştayı başlamadan hemen önce ABD merkezli Ortadoğu Çalışmaları Derneği (MESA), T.C. Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a e-posta yoluyla 5.09.2017 tarihli bir şikâyet mektubu gönderdi. Mektubun kopyası bilgi olarak TBMM ve YÖK Başkanlıklarına, Washington T.C.  Büyük Elçisi Sayın Serdar Kılıç’a, ABD Ankara Büyük Elçisi Sayın John Bass’a, ayrıca Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler ifade özgürlüğü ve insan hakları yetkililerine gönderildi. Üzülerek öğrendim ki, Türk resmi makamları bu noktada sessiz kalmıştı. Bir sade vatandaş olarak mektubu gönderen bu şımarık saygısızlara cevap vermeyi kendime ödev edindim; 27.10.2017 tarihli bir mektubu kaleme alıp MESA yöneticilerine ve bilgi olarak da kopyasını Sayın Cumhurbaşkanı ve Başbakan hariç, diğer ilgililere gönderdim.

Çetinoğlu: Bu hizmetiniz, her türlü takdire lâyıktır. Neden sessiz kalınmış olabilir?

Demirmen: Sessizliğin sebeplerini bilemeyiz. Belki de Ermeni lobisinin yurt dışındaki Türk-karşıtı faaliyetlerinin ciddiyeti Türkiye’den yeterince takdir edilmiyor. Yıllardır Türkler aleyhinde uydurulan vahşet ve diğer olumsuz havadislere yeterince tepki gösterilmeyişinden cesaret alan ithamcılar, bu tür mektuplara cevap verilmeyince çirkin ithamlarında daha da azgınlaşıyorlar. Durumun vahametinden Türk halkı – ve derim ki, Türk hükümeti – haberdar değil. Son 6 ayda ABD’nin 3 eyaletinde “Ermeni Soykırımı”nı tanıma kararı çıktı; bildiğim kadar Türkiye medyasında haber bile olmadı. Sonra her yıl 24 Nisan yaklaşınca bir endişedir, medya sorunu hatırlıyor. Bugün ABD Kongresi’nde “Ermeni soykırım”ını ve Kanada Senatosu’nda “Pontus soykırım”ını tanıma tasarıları var. Ermeni lobisi yetmiyormuş gibi Yunan lobisinden de saldırılar var. İsrail’den de şüphe yaratacak haberler geliyor. Bu arada ABD’deki Yahudi lobisinin soykırım ithamlarına karşı eski desteğini de kaybettik.

Çetinoğlu: MESA mektubunda nelerden şikâyet ediliyordu?

Demirmen: Mektupta, Türkiye’de yerleşik bilginlerin “Ermeni Soykırımı” konferansına katılımlarının bazı kesimler tarafından önlenmesine çalışıldığı, bu girişimlerden “derin endişe” duyulduğu belirtiliyordu.

Deniliyordu ki, “Bu girişimler bilimsel çalışmaların ‘zaptedilmesi’ gidişatına işaret eder ve Türkiye’deki bilginlerin akademik özgürlüğüne bir ‘saldırı’ anlamına gelir.”

Mektupta bilimsel çalışmalar için temel olan – ve kendilerince büyük değer verildiği belirtilen – “akademik özgürlük” ve “ifade özgürlüğü” ilkeleri en az 10 kez dile getiriliyordu. Yani kendilerini bu noktada övüyorlardı; Türkiye’yi kınıyorlardı.

İlk görünüşte böyle bir mektup akademik kesimlerde evrensel olarak takdirle karşılanır. Ancak mektupta kritik bir ayrıntıya değinilmiyordu: WATS konferansları – ki 2000 yılından bu yana 10. kez yapılıyordu – kasten tek yanlı, başka deyişle dışlayıcı olmuştur. Türk ya da yabancı olsun, konferansa katılımı istenen akademisyenler  “soykırım” görüşüne taraftar olan kişilerdir. (Türk ismi taşıyan kişiler tabii ki daha da muteber!) Tersine, yine Türk ya da yabancı olsun, “Ermeni soykırımı” tezine karşı çıkan bilginler veya araştırmacılar konferanslardan dışlanmışlardır. Bunlar “istenmeyen kişi” muamelesi görmüşlerdir. Ortada sergilenen açıkça bir hipokrasidir.(1)

Çetinoğlu: Konuyu biraz açabilir misiniz?

Demirmen: Mesela, Türk görüşünü savunmakla bilinen Türk araştırmacıların Berlin konferansına katılma istekleri kabul görmemiştir. Bazı hallerde gösterilen mazeret, “yer yokluğu” idi. Diğer durumlarda konferansa kayıt başvuruları veya soruları cevapsız kaldı. Bu kategorideki bir kişi kayıtlı olmamasına karşın konferansa gittiğinde – ki kapıda soru sorulmamıştı – az sonra salonda dikkat çekmiş ve kayıtlı olmadığı gerekçesiyle konferansı terketmesi istenmişti. İlginçtir ki, kaydını yaptırması istenmemişti; alenen salonu terketmesi istenmişti. Konferans salonu 25-30 kişilik bir toplulukla yarıdan fazla boştu. “Yer yok” mazereti bu kadar olur!

Akademik titre sahip ve MESA gibi bir bilge kuruluşun yöneticileri olan bu bayanlar bilmelidirler ki, bilimsel çalışmaları tema yapan konferanslar taraf ve önyargıdan arınmış olarak değişik görüşlere açık olmalıdır. Bu konferansların temelinde serbest görüş-alışverişi yatar. Ön yargı ile bilimsel çalışma yapılamaz.

Bir benzetme yaparsak,  Berlin’deki gibi bir WATS konferansı, “Ku Klux Clan” gibi bir [ırkçı] derneğin “ABD’de Irk İlişkileri” temasında bir konferans düzenlemesi, katılımların üyelerle sınırlı tutulması, ve bu vesile ile “ifade özgürlüğü“nden övünç ile söz edilmesinden farklı değildir.

Şu da gerçek ki, “Ermeni soykırımı” bilginler arasında tartışmaya açık bir konudur. Bu husus insan haklarında Avrupa’da en saygın olan “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi”nin (AİHM) 2013 ve 2015 İsviçre-Perinçek dâvâsı hükümlerinde kayda alınmıştır.

Çetinoğlu: Nasıl?

Demirmen: 1985 yılında ABD’de 69 tarihçi ve araştırmacı – ki aralarında dünyaca ünlü tarihçi Bernard Lewis vardı – Ermeni soykırımı iddialarını reddetdiklerine dair ortak bir karar aldılar. Kararı, ABD Temsilciler Meclisi üyelerine hitap eden ve New York Times ve Washington Post gazetelerinde yayınlanan bir bildiride beyan ettiler. Bu kişiler Türk, Osmanlı ve Orta Doğu tarihi konusunda uzman olan akademisyenler idi. Daha sonra bu akademisyenlerin birçoğu soykırım taraftarlarınca taciz edildiler, korkutuldular. 2001 yılında 124 Türk akademisyen 1985 bildirisini destekleyen bir tebliğ yayınladı.

AİHM yargıçları, Türk araştırmacı ve tarihçilerin çalışmalarını yakından takip etmemişlerse bile, tabii ki 1985 bildirisinden haberdar idi. Kaldı ki, Türk tezini savunan bilginler gerek yurt içinde ve gerekse de yurt dışında soykırım iddialarının asılsız olduğunu eserleri ve konuşmaları ile çok kez gündeme getirdiler. Batı’da bu görüşler yeterince yayımlanmadı veya kabul görmedi, hatta Ermeni lobisi bu görüşleri tamamen görmezden geldi.

MESA yöneticilerine sordum: 1915 Osmanlı Anadolu’su olaylarının tartışmaya açık olduğu su götürmezken, siz soykırım karşıtı görüşleri göz ardı etme ve bu kamptaki akademisyenleri WATS konferanslarından dışlama hakkını nereden buldunuz?

Öyle ki, kendilerini tarihî gerçekler konusunda Allah’ın tayin ettiği hakem gibi görüyorlar!

Çetinoğlu: MESA dışında başka kuruluşlar da peşin hükümlerle sakatlanmış açıklamalarda bulunuyorlar…

Demirmen: Evet, maalesef öyle. ABD’de “Ermeni soykırımı” konusunda bu kadar açıkça önyargılı kuruluş veya enstitü sadece MESA değildir. Yıllardır soykırım karşıtı bilginlere bir nev’i veba muamelesi yapmış olan önyargılı “Uluslararası Soykırım Bilginleri Cemiyeti” bunlardan biridir. Türk aleyhtarlığının bâriz olduğu UCLA (Kalifornia Los Angeles Üniversitesi) gibi üniversiteler de var. Öyle ki, UCLA’de tarih profesörlüğü yapan merhum Stanford Shaw, evinin aşırı Ermeni öğrencileri tarafından bombalanmasının ardından 1992 yılında üniversiteden erken emekli olmak zorunda kaldı.

Çetinoğlu: Profesör Shaw’ın “suçu,” ne idi?

Demirmen: 1915 olayları ile ilgili Ermeni tezine karşı çıkmıştı.

Çetinoğlu: Yüz karası bir durum. Sonra Efendim?

Demirmen: Yine biliriz ki, ABD’de bazı kuruluşlar Ermeni kaynaklarından bağış sağlamak için fahişelik yaparcasına “akademik çalışmalar” afişlemesi altında yalnızca Ermeni-taraftarı soykırım incelemelerine sahip çıkmışlardır. Bu kuruluşlara bağımsız araştırmalar yapma argümanını ileri sürerseniz sanırlar ki Çince konuşuyorsunuz.

Bu kadarla da kalınmıyor. Bazı akademik kuruluşlar “Ermeni soykırımı” ile uzaktan ilişkili olsa bile Türk tarihi konusunda sunum yapacak davetli konuşmacıların engellenmesini hedefleyen Ermeni baskılarına boyun eğmişlerdir. Daha bir yıl önce güney Kalifornia’da bir üniversite, Atatürk hakkında konuşma yapacak davetli bir tarihçinin sunumunun birtakım Ermeni öğrenciler tarafından engellenmesine duyarsız kaldı. Konuşmacı sunumuna başladıktan 10 dakika sonra salonu terk etmek zorunda kaldı. Olay bir rezalet idi. Nerede ifade özgürlüğü? Üniversite Türk tarafından gelen protestolardan sonra özür diler gibi bir mesaj yayınladı.

Kökü din ve etnisiteye dayanan tarafgirlik bir yana, “Ermeni soykırımı”nın niçin bir safsata olduğunu belirtmek için MESA’ya gönderdiğim yanıtta bir takım açıklamalar yapmak isterdim. Ne ki, mektubumda yer darlığı buna imkân vermedi. Bu nedenle önemli gördüğüm aşağıdaki durumlara  sadece atıf yapmakla yetindim: Osmanlı hükümetinin Tehcir kararında niçin Ermenilere hiçbir zarar vermek kastı olmadığı, Tehcir işleminde yaşanan olayların niçin toplumlar arası bir çatışma olduğu, Andonian Dosyası* ve yüz kızartıcı Hitler Söyleminin* niçin sahte oldukları, Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsünün* niçin inandırıcılıktan uzak olduğu, Osmanlı Türklerin 1.5 milyon Ermeni mülteciyi katlettiği iddiasının niçin insafsız bir yalan olduğu, 1915 olayları ile ilgili Ermeni tezinin nasıl yarım milyondan fazla sivil Müslüman (ve Yahudi) halkının 1910-1922 sürecinde Ermeni çetelerince kıyımını görmezden geldiği, 1923 Hovannes Katchznouni Manifestosunun* ve  1919-1921 Malta Yargılamasının* ne önem taşıdıkları, ABD Kongresi’nin General James Harbord’un harp bölgesini ziyaretinin ardından hazırladığı rapora (Harbord Raporu)* istinaden niçin Nisan 1920’de “Ermeni Mandaterliği” tasarısını reddettiği, ve 1923 Lozan Antlaşması’nın niçin “Büyük Ermenistan” hayaline son verdiği …

Yine aynı şekilde, 2. Dünya Savaşı’ndaki Daşnak-Nazi işbirliğini, savaş sonrasında Türk diplomatlarını hedefleyen ASALA/JCAG terörünü*, Hocalı Katliamı’nı*, ve Kuzey Amerika’da parası bol, iyi organize edilmiş Ermeni lobisinin – ki bu lobinin faaliyetleri kısmen de olsa Hollywood ürünü filmlere dayanır – tarihî gerçekleri nasıl saptırdığını, medyada ve politikacılardan nasıl destek topladığını ve bu arada toplumda etnik çekişme ve de ırkçılığa kadar uzanan husumete yol açtığını da, mektubumda sadece değinmekle yetindim.

(1)Hipokrasi: İki yüzlülük, başkalarını aldatmaya yönelik yalanlar üretmek.

 

*AÇIKLAMALAR

Andonian Dosyası: “Talât Paşa Telegrafları” adı altında da anılan, iddiaya göre Osmanlı İçişleri Bakanı Talât Paşa ve diğer Osmanlı üst-düzey yetkililer tarafından 1915’de Ermenileri yok etme talimatlarını içeren, 1920’de bir kitap olarak basılan belgeler zümresi. Kitap daha sonra Paris’te (Fransızca) ve Boston’da (Ermenice) basıldı. Aram Andonian adlı bir Ermeni, Halep’te görevli  “Naim Bey” adlı bir Osmanlı memurundan bu belgeleri temin etmiş. Kitapta hem Naim Bey’in “anılarına,” hem de Andonian’ın kendi notlarına yer veriliyor. Naim Bey gibi küçük bir Osmanlı memurunun o tarihlerde Halep’te varlığının çok şüpheli olması ve böyle bir memurun bu çok önemli belgeleri nasıl temin etmiş olması bir yana, tarih, telegraf şifrelemesi, imlâ hatâları, imzalar ve rakamlarda birçok tutarsızlıklar var. Andonian, belgelerin asıllarını çıkaramadı ve 1937’de kitabın bir propaganda amacıyla düzenlendiğini itiraf etti.

Hitler Söylemi: İddiaya göre, Hitler’in 2. Dünya Savaşı’nda Nazi ordusunun Polonya’yı işgal etmesinden hemen önce Polonya halkının kırılıp döküleceğine atıf yaparak Ağustos 1939’da, “Ne yâni, bugün Ermenilerin yok edilişinden bahseden var mı?” sözleri. Söylem İngilizce olarak ilk kez 1942’de bir kitapta yayınlandı. Söylem Nürnberg Mahkemesine Hitler aleyhine bir delil olarak sunulmuşsa da, mahkeme inandırıcı bulmadığı için delil olarak kabul etmedi.

 

Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü: 1918’de eski Amerikan Büyükelçisi Henry Morgenthau adı altında yayınlanan ve genellikle Morgenthau’nun elçilik dönemindeki günlük ajandalarını ve mektuplarını içeren kitap. Morgenthau 1913-1916 döneminde İstanbul’da ABD büyükelçisi olarak bulundu. Kitabı yazan aslında Burton J. Hendrick adlı bir hayalet yazardı. Elçiliği sürecinde İstanbul’dan dışarı ayak basmayan Morgenthau, çoğunlukla Ermeni sekreteri Hagop S. Andonian (bir ihtimalle Aram Andonian’ın akrabası) tarafından düzenlenen diplomatik raporlarında Osmanlı devletinin Hıristiyan Ermenileri kasıtlı olarak yok etmeye çalıştığını iddia etmiştir. (Morgenthau’nun diğer önemli assistanı Arshag K. Schmavonian adlı bir Ermeni idi). Kitabın ana gayesi, ABD’nin İtilaf Devletler safında harbe girmesi için ABD yönetimini ve halkını ikna etmekti. Aynı zamanda bir Zionist olan Morgenthau, İngiliz “Propaganda Dairesi” ile bu yönde daha önce koordineli bir şekilde çalışmıştı. Türkleri çirkince karalayan, ırkçı sıfatlar taşıyan “Öykü” kitabında, Talât, Enver ve Cemâl Paşa’lar ile yapılan görüşmeleri çarpıtan, Morgenthau’nın kendi ajandaları ile çelişkili ifadeler yer almıştır. Kitap, “Ermeni Soykırımı” suçlamaları için başlıca referans olmuştur.

 

Hovannes Katchznouni Manifestosu: İlk Bağımsız Ermenistan (1918-1920) Başbakanı Katchznouni’nin Nisan 1923’de Bükreş’de yapılan Daşnak Partisi (Ermeni Devrim Federasyonu) toplantısında verdiği bildiri. Bildiride, Osmanlı Ermenilerinin isyan etmek ve Rusya’ya güvenmekle büyük hatâ ettiği, Daşnakların yanlış politikaya fedâ oldukları ve bundan böyle yapılacak bir şey olmadığı için Daşnak Partisi’nin lâğvedilmesi gerektiği beyan ediliyordu. Katchznouni’ye göre Ermeniler Osmanlı Devleti’nin masaya oturma ve konuşma teklifini reddetmemeliydi. Türkler Tehciri savunma güdüsüyle yapmışlardı ve pişman olmaları için bir sebep yoktu. Yeni kurulan bir Ermenistan Cumhuriyeti’nin zirvesindeki bir liderin tarihe geçecek itirafı idi bu. Bildiri aslında Katchznouni’nin kaleme aldığı bir kitaba dayanıyor. Bildiri aslında Katchznouni’nin kaleme aldığı bir rapordur. Ki bu rapor daha sonra kitap olarak basıldı. Kitabın Ermenice ve İngilizce baskılarını Batı ülkeleri kütüphânelerinde bugün bulmak imkânsız. Mevcut nüshalar ‘ödünç’ alınmış ve kütüphanelere iade edilmemiş.

 

Malta Yargılaması: İstanbul’u işgâl eden 1. Dünya Savaşı galibi İngilizlerin, Ermenileri öldürmek suçlamasıyla 144 Osmanlı devleti üst-düzey görevlilerini tutuklayarak 1919-1921 yıllarında Malta kolonisinde yargılamaları süreci. Suçlamalar ağırlıklı olarak Ermeni kilisesi dâhil Ermeni kanadından geliyordu. Tutuklular arasında Sadrazam Sait Halim Paşa, mebuslar ve üst komutanlar vardı. İngilizler, İstanbul’daki belgeler ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Washington’daki dokümanları dâhil bütün belgeleri titizlikle incelediyse de, sanıklar aleyhine yeterli delil bulamadı. İki yıl 4 aylık bir süreçten sonra sanıklar serbest bırakıldı ve gemiyle Türk topraklarına iade edildi.

Harbord Raporu: ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından 1. Dünya Savaşı sonrasında Anadolu’da incelemeler yapmak, yeni kurulan Ermenistan topraklarını ziyaret etmek için görevlendirilen bir askerî heyetin lideri Tümgeneral James C. Harbord’un gözlemlerini içeren rapor. General Harbord 19.10.1919 tarihli mektubunda ABD kaynaklı misyonerlerin Ermenilere çok nakdî ve insanî yardım yaptıklarını, buna karşın Türklerin ve Kürtlerin başı bozuk Ermeni çeteleri tarafından katledildiğini, mezhep-kaynaklı kan gövdeyi götüren olaylardaki mağdurların çoğunlukla Müslüman olduğunu, raporunda belirtti. Rapordan sonra ABD Senatosu Başkan Wilson’ın “Ermenistan Mandaterliği” önerisini reddetti. Harbord 22-24 Eylül 1919’da Mustafa Kemal ve Rauf Orbay ile Sivas’ta, daha sonra Kâzım Karabekir ile Erzurum’da görüştü. Görüşmenin ardından Kâzım Karabekir’e, “Gerçekleri gözümle gördüm” dedi.

 

ASALA/JCAG terörü: “Ermenistan Kurtuluş Gizli Ermeni Ordusu” (ASALA) ve “Ermeni Soykırımı Adalet Komandaları” (JCAG) adları taşıyan Ermeni örgütlerinin 1973’de başlayan ve büyük çoğunlukla 1980’lere kadar uzanan terör faaliyetleri. Toplam 38 şehri ve 21 ülkeyi kapsayan, 110 terör olayı vuku buldu ki bunların 39’ı silahlı saldırı, 70’i bomba saldırısı, biri işgal idi. Terör sonucu 27’si Türk diplomat, 7 aile mensupları olmak üzere 71 kişi katledildi ve çok sayıda yaralı oldu. Saldırlar Türkiye dışında yapıldı ve suçluların çoğu bulunamadı, bulunanlar genellikle adaletin pençesinden ucuz kurtuldu. Öte yandan 1921’de Berlin’de Talât Paşayı öldüren Soghoman Tehlirian adlı katil, mahkemece “aklanmıştı.”

Hocalı Katliamı: Dağlık Karabağ Savaşı ile ilgili olarak, Sovyet Rus ordusu destekli Ermeni birliklerinin hukûkî olarak Azerbaycan’a bağlı Hocalı kasabasında Azerbaycan Türklerinden sivillere karşı yaptığı katliam. 25-26 Şubat 1992’de oluşan katliam, 106’sı kadın, 63’ü çocuk ve 70’i yaşlı olmak üzere 613 kişinin ölümüne yol açtı. Ölenlerin bazıları yakılmış, gözleri oyulmuş veya başları kesilmişti. Azerbaycan Türklerinden 150 kişini âkıbeti bilinmiyor. 1275 Azerbaycanlı Türk esir alındı. Halkın büyük bir bölümü sert kış koşullarında kasabayı terk etti, dağlık arazide çok kişi yolda soğuktan öldü.

 

 

İnsanlar!

0

Mevsimlere bile bir haller oldu,

Onu bile taciz etti insanlar.

Sokak taciz, kadın taciz, söz taciz,

Hiç durmadan yakıp yıktı insanlar!

*

Durmadan katliam, durmadan ölüm,

Yaşamayı rehin aldı insanlar.

Elle,dille, sözle ha bire taciz,

Şu dünyayı harap etti insanlar!

*

Duya duya alışkanlık oldu da,

Çok fazla duyarsız oldu insanlar.

Çıkar, para, taciz için intikam,

Ala ala insanlığı bitirdi bu insanlar!

*

Güven uçtu gitti,söz nazar aldı,

İhanete yelken açtı insanlar.

Hak, adalet resmen laftan ibaret,

Dini çıkar için kullanıyor insanlar!

 

 

Fix’in Tuzağı!

Ülkemizde yaşanan son siyasi olayları ibretle izlerken, Jules Verne’nin ünlü, “80 Dünde Devr-i Alem” romanını anımsadım.

Zenginliğinin kaynağı bilinmeyen Phileas Fogs, üyesi olduğu İngiliz Bilimler Akademisi’nde büyük bir iddiaya girer; 80 günde dünyayı dolaşacaktır. Bu iddia karşılığı bütün servetini ortaya koyar. Kazanırsa, serveti ikiye katlanacaktır!

Fogs’un servetinin kaynağını bulmaya çalışan, Fix adındaki Scotland Yard görevlisi bir kişi ise, hem bu iddiayı başaramayacağını iddia eder hem de foyasını çıkarmak için uğraşacağını açıklar!

Fogs’un Yardımcısı, Fransız asıllı Paspartu, yolculuk boyunca başlarına gelen her olumsuz olayın sebebi olarak Fix’i görür ve “Fix’in Tuzağı” diye feryat eder!

Düşünüyorum da; AKP’nin iktidar yürüyüşüne en büyük desteği veren FETÖ olmasa, AKP ve Genel Başkanı kendisini nasıl savunacaktı?

Bizzat AKP Genel Başkanı Erdoğan, 17-25 Aralık olaylarından sonra bütün suçu; “Fetullah Gülen hareketinin kumpası” olarak gösterip; “Ne istediler de vermedik” diye hayıflanmadı mı?

İlginç olan şu ki; CHP liderinin son açıklamasına göre;

17-25 Aralık Olaylarından 7 ay kadar önce, MİT-Milli İstihbarat Örgütü, zamanın Başbakanı Erdoğan’ın önüne bir rapor koymuş; “Reza Sarraf ile bazı bakanların ve Halkbank ilişkilerinin gelecekte altından kalkılamayacak sorunlar yaratabileceği konusunda Erdoğan’ı uyarmış! Ama belli ki, hiçbir önlem alınmamış!

Bugün;

Reza Sarraf kendini kurtarmak için “itirafçılık” yapıyor! AKP ve Erdoğan, “Fix’in tuzağı” der gibi; “FETÖ tuzağı, kumpası” diye savunmaya geçiyor!

Muhalefet lideri, Erdoğan’ın yakınlarının “Off shore” hesaplarıyla ilgili bir açıklama yapıyor; “FETÖ’nün verdiği sahte belgelerle konuşuyor” diyorlar!

Ekonomi tepetaklak gidiyor, TL’nin değeri hızla düşüyor; “FETÖ’nün tuzağı” diye savunuyorlar!

İnsan, “iyi ki FETÖ varmış, yoksa nasıl savunacaklardı?” diye düşünüyor!

İnsan, başına gelenlerle ilgili olarak, önce kendini gözden geçirmeli; “Ben nerede hata yaptım?” diye düşünmelidir.

Tıp dilinde, “Paranoid Kişilik Bozukluğu” denen bir rahatsızlık var!

Hastalığın temel özelliği şöyle;

“Kişi kuşkucu, kuruntulu, alıngan, kuruntulu ve saldırgan bir tutum gösterir. ( Bizi eleştiren şizofrendir!) Çevreden gelecek olan tutum ve davranışlardan bir kötülük geleceği kaygısı içinde hep tetikte ve hep savunucudur. Kendini daima haklı ve üstün görür! ( O benim kıratımda değil ki!) Başarısızlıklarını ve kusurlarını başkalarını eleştirerek ve haksız bulurlar! (Fix’in tuzağı)”

AKP Genel Başkanı, son açıklamalar üzerine, CHP için “İhanet partisi” deyimini kullanıyor! MHP, her konuda AKP ile kol kola! Hatta seçimlerde AKP listesinden girebilmenin telaşı içinde! HDP’nin genel başkanları ve bazı milletvekilleri cezaevinde, bazılarının milletvekillikler, düşürülmüş. AKP lideri bu partiyi de “yasal” değil, PKK’nın kopyası görüyor! CHP de “Hıyanet Partisi” ise, geride muhalefet kalmıyor! Muhalefeti olmayan siyasi düzen “Demokratik Hukuk Devleti” olabilir mi? Siyasi iktidarın “meşruiyeti” tartışılmaz mı?

Bir TV. Programında ne diyordu bir AKP Milletvekili? “Yasama bizden, Yargı Bizden, Yürütme bizden.”

O halde?

Karada ölüm yok! Ama Okyanus ötesinde “Kanun benim!” diyen bir küresel güç var!

Ve O’nun “Türkiye üzerine hesapları var!” diyerek de sıyırmak olası değil.

Allah sonumuzu hayır etsin!

 

 

“Çok Kirlendim Yıka Beni”

0

Türkiye yıllardır içerde ve dışarıda meydana gelen olaylarla uğraşadursun, isabetli kararlar alınmadığı için, sorunlar kartopu misali yuvarlana yuvarlana büyük çığ kütlesi haline dönüşüyor.

Özellikle dış politikada uçurumun kenarına gelip gelip, geri çekiliyoruz. Bu tür gelgitler hem içeride hem dışarıda güvensizliğe neden oluyor.

Irak işgalinden çekilen ABD askerlerine sağ-salim ailelerine kavuşmaları için dualar edilirken, bugün Ey ABD kanlı ellerini Ortadoğu’nun üzerinden çek diye bağırıyoruz. Hâlbuki ANASOL-D Hükümetinin yıkılma sebebinin Irak işgaliyle birebir örtüştüğünün bilinmesi gerekirdi ders alınmadı, bodoslamasına atlandı.

Suriye’nin Şam Emevi camiinde Cuma namazı kılma hayalleri kurarken, emperyalizmin Büyük Ortadoğu eş Başkanlığı zokasını yutup havalara girmişken,  bugün gerçeği gördükten sonra; katil Esed şimdi Suriye Devlet Başkanı Esat oldu. Fakirliğin işsizliğin kıskacında kıvranan Türk milleti,(Büyüklerimiz fert başına düşen milli gelirin 13 Bin dolar olduğundan bahsediyor, tabi yersen) birde 3,5 milyon Suriyeli mülteciyi doyurup beslemek zorunda bırakıldı.

Rus uçağını düşürdük, kısa bir müddet havalara girdik tekrarında gene düşürürüz diye demeçler verildi ve gelinen bu günkü nokta hepimizin malûmu? Olan ihracat yapamayan Türk Çiftçisi ve Turizmcisine, Türkiye’nin uluslar arası itibarına oldu.

17-25 Aralık davalarının üzeri kapatılmayıp, failleri yargılansaydı bugünkü düştüğümüz durumlara hiç düşmezdik?

15 yıldır evin pisliği sürekli halının altına öteleniyor. O hale geldik ki, artık halının altı doldu, pislik evden dışarı taşmaya başladı. Mahalle kokuyor mahalle.

Rıza Sarraf ve Halk Bankası Müdür Muavini davasında olduğu gibi, Türkiye de işlenen suçun mahkemesi ABD de görülüyorsa, Eyyy Amerika diye bağırmadan önce, biz nerede hata yaptık bunlar konuşulmalıydı.

Ama yok yandaş yazarlar gene bildiğiniz gibi sürekli aynı terane. ABD bizi istemiyor, batı bizi kıskanıyor.

Son günlerde birde vatanın beka sorunu tartışılmaya başlandı ve bu kervana ne yazık ki MHP genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli de katıldı. Hâlbuki 2002 den buyana Erdoğan’a ve AKP hükümetlerine en acımasız şekilde muhalefet eden Sayın Bahçeli idi. Buda gösteriyor ki, MHP kongre sürecinin diyeti bu şekilde ödeniyor ve tertemiz ülkücü hareket bu çirkin politikaya alet ediliyor.

Bütün bu kirlenmişliği, güvensizliği, liyakat eksikliğini ve her konuda başarısızlığı(Burada haksızlık yapmayalım hırsızlıkta başarı oranı çok yüksek) bu ülke daha fazla kaldıramaz. Türkiye adeta çığlık atarcasına bağırıyor: “Çok kirlendim yıka beni!” diye.

Bu kirlenmişliği kokuşmuşluğu dindirip ülkeyi düzlüğe çıkaracak, cumhuriyetin kuruluş fabrika ayarlarına tekrar döndürecek mevcutlar arasında, Sayın Meral Akşener ve arkadaşlarının kurduğu İYİ parti haricinde başka parti göremiyorum. Nedeni; “bizim çocuklar demeden, sağcı-solcu veya Kürt-Türk, alevi-sünni demeden liyakate ama sadece liyakate dayalı ve milli bir politika izlediği için. İnanmayanlar, 200 kişilik kurucular kurulunu, Genel İdare Kurulunu parti tüzüğü ve programını bir zahmet inceleyiversinler.

Sağlık ve esenlik dileklerimle.

 

 

 

Yunanistan ve Lozan!

Tarihin hiçbir döneminde değişmediler!

94 yıldan beri devletimizin bu coğrafyadaki varlığını hiç hazmedemediler!

Kendilerini Helen İmparatorluğunun devamı olarak tanımladılar!

Her zaman Avrupa’nın şımarık çocuğu olarak anıldılar…

Osmanlının zayıfladığı bir dönemde türlü oyunlarla, arkasına aldıkları kimi devletlerin desteği ile kurulduğu coğrafyadan günümüze haksız, hukuksuz bir biçimde sınırlarını hep genişlettiler!

En yakın örneğini kimilerinin tapuları ülkemiz adına kayıtlı 18 adamızı işgal ederek gösterdiler!

Ne zaman dara düşseler, Egenin karşı kıyısındaki komşunuzuz dediler!

Ama her daim ikircikli oldular…

Kim bu ülke?

Kimdir bu iki yüz yüzlüler?

Hani her yıl Ege’deki adalarına tatil için yüz binlercemizin koşa, koşa gittiği,

Restoranlarında pişen her ne varsa, Türk mutfağından kopyalanan, pek çok yemeğine yüzlerce avro ödediğimiz,

Gecenin bir saatinde tavernalarında tabak çanak kırdığımız,

Ülkemizin zengin tarihini anlatan onca kültür yöreleri, tadına doyum olmaz yöresel mutfaklarımız dururken, bu adalara türlü değerler kattığımız bu ülke neresi?

Tabii ki Yunanistan…

Cumhuriyet tarihimiz öncesinde Anadolu’yu işgal ettiklerinde Büyük Helen İmparatorluğunu yeniden kuracakları hayalliyle yanıp tutuşan,

Ama Türk Milletinin asla esir alınamayacağını Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Mehmetçiğin muzaffer süngüsünü tattıklarında, işgal ettikleri vatanımızdan sökülüp atıldıklarında, Akdeniz’in serin sularına döküldüklerinde anlayan Yunanistan…

Bu tarihi yenilgiyi bir türlü hazmedemeyen, bunun rövanşını almak adına; uluslararası zeminde lehimize olacak/olabilecek her konuda karşımıza çıkan, gelişen Türkiye’nin önüne türlü engeller koyan Yunanistan…

Özellikle AB müzakereleri başladığı tarihten buyana, bu süreci engellemek adına türlü Bizans oyunları oynayan, Kıbrıs konusunu dahi bu zemine taşıyan, dost görünüp de sırtımızı döndüğümüz anda her türlü düşmanlığı yapmaya müsait bir Yunanistan!

Ve…

P.K.K.teröristlerine yardım ettiği tescilli bebek katili Abdullah Öcalan’a ev sahipliği yapan, en nihayetinde 15 Temmuz 2016’daki alçak FETÖ kalkışmasının teröristlerine de kucak açan ama tüm bu aymazlıklarını adaletli bir uygulama olarak tanımlayan Yunanistan!

Neredeyse her Allahın günü Ege’deki karasularımızı, hava sahamızı ihlal eden, Batı Trakya’daki soydaşlarımızı asimile etmenin yanı sıra inançlarına dahi müdahale eden AB’ye üye Yunanistan!

İşte geçtiğimiz hafta bu Yunanistan’ı; Üçüncü Cumhurbaşkanımız rahmetli Sn. Celal Bayar’dan tam 65 yıl sonra, bir kez daha Türkiye Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan ziyaret etti.

Aslında zamanlaması iyi yapılmış bir ziyaretti.

Bu ziyarette;  Egenin diğer kıyısında yaşayanlara daima barış elini uzatan Türkiye en üst düzeyde temsil ediliyor, bölgesel sorunların giderek büyüdüğü bir dönemde dost ve müttefik iki ülkenin çözüm bekleyen konularda uzlaşması, daha sıcak ilişkiler kurularak, yeni ekonomik anlaşmalar yapılması amaçlanıyordu…

Bizim açımızdan öyleydi ama ya Yunanistan açısından nasıldı?

İşte tam da bu noktada Yunanistan yine yapacağını yaptı!

Aslında buna şaşırmamak lazımdı!

Çünkü tarihsel özgeçmişlerinde barındırdıkları, zihinlerinden silemedikleri ”Bizans zihniyeti” bu ziyarete damgasını vurdu! İki devlet başkanı görüşmeye başladıkları anda Yunanlı olanı birden bire Lozan konusunu açıverdi!

Evet, bir gün önce Türkiye Cumhurbaşkanı Batı Trakya’da yaşayan 150 bin civarındaki soydaşımızın, bu anlaşma şartlarına göre olması gereken yaşam haklarına müsaade edilmediğini, inanç özgürlüklerine dahi türlü kısıtlamalar getirildiğini, Ege’nin kıta sahanlığı, hava sahası, Kıbrıs konusu, göçmenler, terör ve teröristler gibi Türkiye’nin haklı olduğu konulara dikkat çekerek, Lozan’ın güncellenmesi gerektiğine vurgu yapmıştı…

Ama bunlar günümüzün gerçekleri değil miydi?

Yunanistan Cumhurbaşkanı, Türkiye Cumhurbaşkanını karşılar karşılamaz, daha henüz hoş geldiniz demişken, basının önünde Lozan konusunda hiçbir güncellemenin yapılamayacağını söylemesi oldukça manidardı!

Yunanistan Başbakanı ile yapılan kapsamlı müzakerelerde de, ”Lozan güncellenmeli” talebimiz;

”İlişkilerimizin temel taşı da Lozan’a saygıdır. Bu söylenenler iç meselemizdir” yanıtıyla, diplomatik nezaketi de aşan bir tavır içinde reddedildi!

Aslında iki ülke arasındaki sorunların çözümü adına önemli bir fırsat, Yunanistan’ın bu uzlaşmaz tavrı nedeniyle yitirilmiş oldu!

Her ne kadar, Cumhurbaşkanı Erdoğan; gerekenleri muhataplarına söylemiş olsa da; bu ziyareti sonrasında ortaya çıkan bir tek şey vardır.

O da Yunanistan’ın değişmeyen, değişmeyecek olan iki yüz yüzlüğüdür!

Bu değişmeyen yüz!

Ege’de de, Kıbrıs konusunda da böyledir, Teröristlere kucak açarken de böyledir. Büyüyen Türkiye karşısında hep böyle olacaktır.

Çünkü hala İstanbul’a Kostantinapolis diyebilen, Anadolu topraklarımızda gözü olmaya devam eden,

Karadeniz bölgemizde Rum Pontus Devleti kurmanın hayaliyle yaşayanların, tarihten gelen kuyruk acılarını değiştirmek mümkün müdür?

Önemli olan bölgesel sorunların çözümü için Rumlardan, Yunanlılardan daima bir adım önde olmak değil!

Tam aksine uluslararası hukuku göz ardı ederek davranan muhataplarımıza, mütekabiliyet esaslarına göre davranmak, onlara hak ettikleri uygulamaları yapmak en doğru olanıdır.

Unutulmasın ki, hiçbir neden;

Ülkemizin milli menfaatlerinden, dünyanın neresinde olursa olsun anavatan hasretiyle yaşayan soydaşlarımızın hak ve hukukunu savunmaktan önemli değildir.

 

 

Kudüs’den Lozan’a Hezeyanlar!

Üst üste sorunlarla karşılaşan kimi siyasetçilerin “gündem değiştirme” eylemlerine dair iki örneği birlikte yaşadık!

ABD’nin başına gelmiş beklide en ilginç, en “cins” Başkan örneği olan Trump, zor günler yaşıyor!  “Rusların, Trump lehine ABD Başkanlık seçimlerine müdahil oldukları” iddiası soruşturuluyor! Soruşturmanın “tanık” sandalyesinde Trump’a 23 gün dayanabilen eski “Ulusal Güvenlik Danışmanı” Michael Flaynn oturuyor!

Trump zorda ve gündem değiştirmek zorundaydı!

İsrail, 1980’den bu yana “Kudüs’ü Başkent ilan etmek” rüyası vardı!

Şimdi, “Küresel düzenin siyasi tetikçisi” olan ABD’nin “Başkanı” sıfatıyla, Trump’ın – sanki buna yetkisi varmış gibi- tek başına “Kudüs İsrail’in başkentidir” demesi, dünyayı ayağa kaldırdı!

Bu olayın tepkileri, Müslüman dünyasında giderek derin yaralar açacak. “Radikalleşme” ve ölümcül eylemler yaşanacak. Ama Trump bu yangının “kundakçısı” olarak siyasal çıkar sağlayabilecektir!

İşin bir başka yönü de şudur;

Küçücük İsrail, bütün çevresi Müslüman ülkelerle çevriliyken, nasıl oluyor da her siyasal eyleminden başarıyla çıkabiliyor?

İsrail, toprak boyutu ile küçük ama “Ekonomik, bilimsel, teknolojik, kültürel ve siyasal açıdan” çok güçlü!

Ne yazık ki, Müslüman ülkeler bu gerçeği görmüyor, göremiyor! Çünkü, Müslüman ülkelerin hemen tamamında siyasi iktidar sahipleri çok zengin, halk ise; “Çok yoksul, cahil, mesleksiz, bilim ve teknolojiden yoksun!”

“Ulusal gücün yoksa, uluslar arası siyasette hükmün yoktur!”

Müslüman dünyası, “din adamı” kılıklı sahtekârlardan ve cehaletten kurtulmadan insanca bir yaşam mümkün değildir!

Bugün Trump, yarın bir başka “ahlak yoksunu siyasetçi” çıkar, yeni yangınlarla Müslüman dünyasını yakar!

 

Ya Lozan?

AKP Genel Başkanı Erdoğan, Lozan tutanaklarını okudu mu bilmiyorum. Rahmetli hocam Seha L.Meray, 7 büyük boy ciltte bu tutanakları yayımlamıştı. (SBF yayınları) Bizim de ders konumuzdu.

Belirli bir siyasal grup, “Lozan’ı bir hezimet” olarak görür! Erdoğan da hep böyle görmüştür! Yumuşatılmış bir dille; “Bize Sevr’i dayattılar, Lozan’a razı etiler” demişti! Son olarak, Lozan’ın 94. Yıldönümünde; Lozan’ı “Cumhuriyetimizin kurucu belgesi” olarak kabul etmişti!

Komşumuz Yunanistan’ı ani ziyaretinde ana konunun “İşgal edilmiş 18 Türk adası” olacağını umut ederken, sayın Cumhurbaşkanımız aniden ortaya LOZAN’ı koydu!..

Medya ordusunun önünde;

“Lozan’da anlaşılmayan ince konular var, güncellenmeli” diye, bir emrivaki ile Yunan meslektaşına sözü atıverdi!

Yunanistan Cumhurbaşkanı şaşkındı!

“Uluslar arası Siyasetin kuralları” böyle bir yöntemle tanışmıyordu henüz! Böyle bir giriş ve yöntemle bu konuda “sürecin işlemesi” de mümkün değildi!

Ama, Erdoğan böylelikle “gündem değiştirme ve siyasi tabanına mesaj verme” olanağını bulmuştu!

Ne yazık ki o siyasi taban; “Birileri son birkaç yıldır, Türkiye’ye ait olan Ege’deki 18 adanın Yunanlılarca işgali ve hatta silahlandırılmasını konuşuyor ve siz bu ülkenin Cumhurbaşkanı olarak bu konuda tek kelime etmediniz? NEDEN?” diye sormuyor!

Sayın Erdoğan, Yunanlı meslektaşı ile de bu konuda tek kelime konuşmuyor! Ama, “LOZAN”ı ortaya atıyor!

Ne diyeyim;

“aklı ve vicdanı olan düşünsün!”

 

 

İstiridye Avcılarına İhtiyaç Var

0

İstiridye; yumuşakçalar sınıfındandır, deniz diplerinde yaşar. Kabukları serttir. Bu şekilde, vücutlarını sert cisimlerden, düşmanlarından, deniz dibi dalgalarından korumuş olurlar. Deniz diplerinde yaşadıklarından; sürekli deniz kumuyla temas halindedirler. Teneffüs etmek, besin almak için kabuklarını açıp kapamaları sırasında, bazen kum taneciklerinin, içlerine girmelerine engel olamazlar. Sert kum, yumuşak vücutlarına acı verir. Ondan kurtulmaları gerekir. Bilirler ki; yumuşak vücutlarıyla sert kuma karşı koymak, acılarını artırır. Tam tersini yaparlar; onu içlerine çekerler. Daha yumuşak davranırlar. Salgıladıkları sedef sıvısıyla kumların etrafını kaplarlar. Vücutlarının bir parçası haline getirirler. Kum, içeride kalmış, dışı sedef ile kaplanmış, kum olmaktan çıkmış, inci haline gelmiştir. İstiridye, değersiz bir maddeyi daha değerli hale getirmiştir. İstiridyeyi değerli kılan, ürettiği incidir. Üretebilmesi için de; “kum”a ihtiyacı vardır. Yani canını yakan, sert, değersiz cisim; onun değerli olma sebebidir. İnci avcıları, kabukları arasından inciyi alarak istiridyeyi, canının acımasından kurtarırlar, ayni zamanda inciye sahip olurlar.

İsraf;  inancımızda men edilmiş, kültürümüzde ayıplanmıştır. İsraf, kaynak ve emeğin sorumsuz tüketimidir. İsrafla ilgili bugüne kadar ülkemizde pek çok çalışma yapılmış, kurumlar oluşturulmuştur. Bununla ilgili çalışma yapan bir vakfın programında daha çok somut değerlerin israfından söz edildiğini gördüm. Su, elektrik, toprak, ekmek israfı,vb.

Somut değerleri algılamakta zorlanmıyoruz, onların israfına daha çok üzülüyoruz. Bu değerler, telafisi mümkün olanlar. Emek vererek, zaman harcayarak, ömür tüketerek elde ettiğimiz ve telafisi mümkün olmayan değerler daha önemliyken onları arka plana itiyoruz. Bilgi, tecrübe, birikim; bizim, nedense, toplum olarak kıymet vermediğimiz önemli kazanımlarımızdır. Bunların fiyatı yoktur.

“Sosyal devlet” anlayışıyla altmış beş yaş ve üzerindekilere yapılan hizmetleri küçümsemiyorum. Belediyelerin emekliler için yaptığı “semt konakları”nı görmezden gelmiyorum. Burada yetkililer tarafından bazı hizmetler sunulurken insanlığın zenginliği diye adlandırabileceğimiz bazı değerlerin ötekileştirildiğini, dikkate alınmadığını da maalesef görüyorum.

Bilgi birikiminin, tecrübenin okulu yok. Bunlar yaşanmışlık gerektirir. Yaşanmışlık, zaman ve mekânla sınırlı değil. Kitabı olmayan bu kıymetler ancak hayat mektebiyle elde ediliyor. Tecrübeli insan, bir istiridyeden daha çok çile çekmiştir. Yaşarken yediği kazıklar, çektiği acılar, kumun istiridyeye verdiği acıdan az değildir. Deneyimli her insan “acıların çocuğu”dur.  Nedense bizde bir emek ürünü olan tecrübe, istiridyenin ürünü inci kadar değerli değil. Bu, tecrübeye haksızlık değil mi?

Yılların emeğinin karşılığı olarak insanları emekli edelim, kadirşinaslık adına onlara imkânlar sunalım. Bu, onların hakkıdır. Ancak onları işe yaramaz hale getirmeyelim. “Ak saçlılar” diye tanımladığımız bu kategorideki insanımızı yeterince değerlendiremediğimizi, ülkemizin önemli bir kaynağını israf ettiğimizi görüyorum. Emekli sıfatıyla biraz da itibarsızlaştırdığımız bu güzel insanlarımızı verimli olabilecekleri en uygun yerlerde bulundurmak, hem yarınlar için bu ülkenin kazancı hem insanımıza ve onun emeğine saygının gereği olacaktır.

Bazen hanıma, “Yemek yer misin?” diye sorduğunda “Bugün bir işe yaramadım, yemek yemeyeceğim.” cevabını veriyorum. İnsanın mutluluğu sadece kazançla, gezmekle, görmekle olmaz. Kişinin, bir işe yaradığını görmesi, bilmesi de bir kazançtır, zenginliktir, mutluluktur. Bir değer üreten insan kötülük düşünmez, yıkıcı olamaz. Boş insan, hem kendisine hem çevreye zarar verir. Ak saçlı denen kişilere, eli tuttuğu, ayağı yürüdüğü, aklı yerinde olduğu sürece iş vermek, onların hizmet ve değer üretmesini sağlamak gerekir. İnciden öte bir değer olan tecrübeyi önemsemek, buna göre müesseseler oluşturmak, kendisini inci toplamaya kilitleyen istiridye avcısı gibi, memlekete hizmet sevdasıyla yanıp tutuşan yöneticilerin öncelikli görevleri arasındadır.

Kömür ve su, enerjiye dönüştürüldüğü zaman değer kazanır. Bunların kıymetlendirilmesi için santrallara nasıl ihtiyaç varsa deneyimli insanlarımızın da kıymetlendirilmesi için kurumlara ihtiyaç var. Herkesin yapabileceği bir iş mutlaka vardır. Yeter ki vatanseverlik ruhuyla konuya samimi yaklaşılsın. Onların bir kurumda varlığı, rol model olmaları bile ülkemiz için büyük kazançtır.

İsra Suresi 26 ayetinde Rabb’im der ki: “Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma.”

Bu necip millete hizmet imkânı yakalayan yetkili ve etkili kişiler, sizin, inci aşkına istiridye peşine düşenlerden ne eksiğiniz var? Haydi iş başına!

 

 

Namuslularda Namussuzlar Kadar Cesur Olmalı

Yazının başlığındaki “namuslular da namussuzlar kadar cesur olmalı” sözü Victor Hugo‘ya ait. Meşhur “Sefiller” romanında geçen bir cümle.

Nedense bu cümle son zamanlarda en çok aklıma takılan sözlerden biri oldu.

Şu sıralarda televizyonlarda tartışılan konulardan biri Reza Zarrab’ın bakanlara ve bir devlet bankasının genel müdürüne verdiği rüşvetler.

Diğeri ise Cumhurbaşkanının en yakınlarının, kara para aklama cenneti olarak bilinen, Man Adasından para transferleri konusu. Bir de bunlara eklenen ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti kabul eden kararı.

Bu olayların açıklamasında Ak Parti sözcüleri ile TV’lerde konuşlandırılmış lejyonerleri çelişkili beyanlarda bulundular.

Daha önce yere göğe koyamadıkları, Türkiye’nin cari açığını kapatan adam ilan edip ödül verdikleri “hayırsever işadamı” Zarrab‘ın bu defa malvarlığına el koydular. Hain, casus, kripto fetöcü olarak anlatmaya başladılar.

Man adasından yapılan para transferleri konusunda da bir gelgit yaşadılar. Önce “evraklar sahte” dediler. Sonra Cumhurbaşkanı, Ak Parti Genel Başkanı Erdoğan dâhil hepsi “para çıkışı yok, girişi var” dediler. “Şirket satışından elde edilen gelir transfer edildi” açıklamasını yaptılar.

CHP bu işin üzerine gitmeye devam etti. CHP Parti Sözcüsü Bülent Tezcan şu soruları sordu:

“Birinci soru, Hangi şirketi sattılar? İkinci soru, Bu şirketin ortakları kim? Üçüncüsü sermayesi ne kadar bu şirketin? Bu şirketin bilançosu varlıklar ne? Devir senetleri nerede? Ne zaman kurulmuş o şirket? Ne kadar faaliyet yürütmüş, ne kadar para kazanmış? Bunları kamuoyunun bilme hakkı var.”

Bu sorulara cevap vermek yerine TV’lere çıkan AKP sözcüleri, “giren para” olduğunu da inkâr edip, yeniden “ne çıkan para var, ne de giren. Bu evraklar sahte. Bu evrakları ABD’den Fetöcüler / ABD derin devleti gönderdi. Kılıçdaroğlu’na dava açacağız” şeklinde mesajlar vermekteler.

***********************************

Çözüm Aslında Çok Basit

Bakın mesele ne kadar basit.

Zarrab konusunda, “dış düşmanlar Türkiye’ye savaş açtı da, Türkiye’nin güçlenmesini istemiyor da ondan” gibi gerekçelere sığınmaya lüzum yok.

Adamın verdiğini iddia ettiği rüşvet konusunda Türkiye’de bir yargılama yaparsınız. Rüşvet aldığı iddia edilen şahıslar kendisini savunur. Temizlerse aklanırlar, pisliğe bulaşmışlarsa cezalandırılır. Mesele kapanır.

Man Adasından transfer konusu da böyle. Evraklar sahte bile olsa, Cumhurbaşkanının kabul ettiği bir olgu var: Bir şirket satılmış ve para girişi olmuş.

Şimdi Cumhurbaşkanını yalanlayacağınıza, CHP sözcüsü Bülent Tezcan’ın şirket hakkında sorduğu sorulara cevap verirsiniz. Mesele kapanır.

Tabii ki verilecek makul bir cevabınız varsa.

***********************************

CHP Cesaretini ve Namusunu Ortaya Koydu

CHP yolsuzluk ve rüşvet konusunda üzerine düşeni yapıyor. Cesur bir çıkış yaptı.

Bu cesaretin namuslu insanların göstermesi gereken bir cesaret olduğunu ispatlamak için başka bir şey daha yaptı.

“Diğer tüm siyasi parti liderlerine de örnek olması açısından”, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, eşi, oğlu, kızları, damadı ve dünürleri de dâhil tüm aile fertleri ve yakınlarının mal varlığının ve kaynaklarının araştırılması amacı ile bir Meclis Araştırması açılmasını bizzat CHP istedi.

Ak Partililer telaşlandı. Çünkü bir sonraki adımda, Erdoğan, ailesi ve yakınları için de benzer bir önerge verileceğini düşünüyorlar.

“Bu bir siyasi taktik” diye anlamsız bir cevap verdiler.

Oysa bu mesele de basit.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da böyle bir önergeye lüzum kalmaksızın kendisi, ailesi ve yakınlarının mal beyanını verir. Varlıklarının kaynaklarını açıklar. Tartışma biter.

***********************************

AK Parti İçinde Ürkek Dürüstler

AKP içinde dürüst insanlar yok mu? Neden susuyorlar?

Elbette bu parti içinde de akçalı işlere bulaşmamış, rüşvet, iltimas gibi konularda “temiz” kalmış, çok sayıda dürüst, namuslu insanlar var. Fakat galiba cesur değiller.

29 Haziran 2015 tarihinde Ürkek Dürüstlük başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu yazımda izah ettiğim gibi Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş ve eski bakan Nihat Ergün gibi bazı Ak Partililerin o tarihlerde temkinli, ürkek çıkışları olurdu.

Şimdi AKP’de, o “ürkek dürüstlük” işareti olan çıkışlar dahi kalmamış.

İktidar partisinde meydan, suç işlemiş ahlaksızları kurtarmak için, bir önceki günü söylediklerinin tam tersini aynı pişkinlikle, yüzü kızarmadan cazgırca savunan tiplere kalmış.

Yazık. Çok yazık…

***

Ak Parti içinde siyaset yapan dürüst ve namuslu insanlara tekrar soruyor ve hatırlatıyorum:

Zarrab’ı ve rüşvet aldığı iddia edilen Bakanları ve sıfırlama kasetlerinde ismi geçenlerin yargıdan kaçırılmasına verdiğiniz katkıdan utanıyor musunuz?

Birilerinin kurtulması için, görevli hâkim ve savcıların davalardan uzaklaştırılması, HSK yapısının, hukuk düzeninin alt üst edilmesi, Sulh Ceza Hâkimliklerinin ihdasına katkı vermek iyi bir şey midir?

“Dicle kenarında bir koyun kaybolsa” onun mesuliyetinin kendisinde olduğunu bilmesi gereken makam sahipleri yapılan kötülüklerden utanmakla yetinemezler.

Yapılan kötülükleri eliyle ve diliyle düzeltme imkânı olanların kalben buğz etmesi (sevmemesi, nefret etmesi) yeterli değildir.

Gerçek dürüstlük, inandığınız değerleri çürütenlere karşı, eylemli bir karşı duruştur.

Hazreti Ömer’in muhteşem sözü ile bitirelim: “İnandığınız gibi yaşamıyorsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız!”

 

 

Bir Devrin Hafızası

0

Rasim Cinisli‘nin de belirttiği gibi ‘Hatıra yazmak,  netameli bir iştir…’

Hatıra kitapları sübjektiftir. Objektif değildir. Üstelik ‘objektif’ denilen aparatın da ne kadar objektif olduğu tartışmalıdır.  Hissiz, zaafsız bir âlet olmasına rağmen kendi gördüğünü resmeder. Karmaşık bir yapıya sahip olan insanoğlundan objektif alması beklenemez.

Hatıra yazanların hiçbiri, kendilerini sorgulamazlar, zaaflarını okuyucularına yansıtmazlar. Başarısızlıklarının sebebini mutlaka birilerinin üzerine atarlar. Söz konusu olan ‘birileri’ Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş da olabilir. Cevap verme imkânına sahip değildir. Biz ki, ölülerini hayırla yâd etmekle emrolunmuşuzdur. Bu sebeple hatıra kitabı yazmak, aynı zamanda yazarına sorumluluk yükleyen zor bir iştir.

Ne var ki nezaketi, zarafeti hassas imbiklerden geçerek damıtılmış su gibi saf ve berrak bir insan olan, hak-hukuk kavramlarını kuyumcu terazisinde tartabilen, mikrometre ile ölçebilen  Râsim Bey için sözü edilen engellerin hiçbiri söz konusu değildir. Çünkü O, tenkitlerini bile iltifat olarak kabul ettirecek maharete sâhiptir.

Tahlilleri mükemmel, değerlendirmeleri isâbetlidir.  Öyle olduğu için yazdığı kitap da okunmaya değer özelliktedir.

Râsim Cinisli‘nin hatıraları, gül kokulu bir evdeki hayatın özetiyle başlıyor. Ezberlediği ilk şiir:

Ahlâk yolu pek dardır / Tekik bas önü yardır /  Sakın ‘hakkım var’ deme / Hak yok vazife vardır.’

Yine o günlerden hafızasında kalan bir özlü söz:

Bir müzeyyen kal’a gördüm anda mahpus olmuş âb /Âfıtâbın zerre topu dokunur eyler harap

Palandöken sıradağlarının eteklerinde ve kültür doruklarında yaşanan çocukluk hayatı, dünyaya niçin geldiğini tefekkür ederek olgunluk çağına dönüştüğünde, Âsım’ın neslinden bir model insan ortaya çıkıyor.

Her şey güllük-gülistanlık değil elbette. Nefs terbiyesinde en tesirli derslerin görüldüğü fakirlik, hastalık ve merhametsiz soğuk, Cenab-ı Hakk’tan başka medet umulacak bir gücün olmayışı… Böyle bir ortamda, Ermeni mezâlimiyle şehit edilen köy halkı hakkında anlatılanlar…  En büyük teselli kaynağı duaya açılan eller, okunan Fâtihâlar…

Ve İstanbul… Şaşâa ve hengâme içinde, Cinis köyünden gelen Cinisli gibi yaşamak… Milliyetçiler Derneği’nde Nurettin Topçu’nun, diğer mahfillerde; Ali Fuat Başgil, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Ali Nihat Tarlan, Mümtaz Turhan, İbrâhim Kafesoğlu, Mehmet Kaplan, Nurettin Topçu, Nihat Sâmi Banarlı, Ahmet Kabaklı, Sabahattin Zâim, Süleyman Yalçın, Faruk Kadri Timurtaş, Muharrem Ergin gibi o dönemin kültür ve inanç âbidelerinin mânevî rahle-i tedrislerinde okul dışı eğitim… Küllük’te ve Marmara Kıraathânesi’nde doyumsuz sohbetler…

*Millî Türk Talebe Birliği Başkanlığı ve nihâyetinde siyâset… *Önce 72’ler sonra 41’ler Muhtırası, *12 Mart 971 Muhtırası, *1973 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri, *Osmanlı Hânedânı’nın Yurda Dönüşü, *Yeni parti kuruluşları, *DYP İl başkanlığı ve istifa, *Azerbaycan Seyahati,…

Bir Devrin Hâfızası‘ndan her biri, iri kayalar cesâmetindeki yazılardan bazılarının başlıkları böyle… Her biri, ayrı bir kitaba konu olacak kadar ibretli hâdiseler. Rasim Cinisli efradını câmi, ağyarını mâni ölçüde anlatıyor, merakla okunuyor.

Bu günün gençleri, Yassıada Cehennemi’ni ve orada işlenen hukuk cinâyetlerini, haysiyet katliamını bilmezler. Okumalılar… (s: 103-116) 13 sayfayı okumak 5 dakika, okunanların te’emmülü* yıllarca…

Sadece bu sayfalarda mı? Kitabın tamamında aynı zenginlik, derinlik ve enginlik var.

Bir yerde siyâset olur da entrika olmaz mı? En âlâsı olur. Cinisli de hesabını sorar. Ancak siyâset arenasında entrika ve entrikacılar çoktur da Râsim Cinisli tek’tir. Hangisiyle başa çıkabilecekti?

Parti ve vakıf kuruluşunda, yandaşlardan oluşan kadrolar kurmak için, kadim dostlukları paspas yapan kirli-paslı siyasetçiler arasında temiz kalabilmiş ‘Yalnız Demokrat‘ sâdece Ferruh Bozbeyli değil ki… Onlar, siyasetin çamurlu yollarında derin ve parlak izler bırakarak sine-i millete dönmüşlerdir.

Kitapta herkes kendini bulacaktır. Kendisini bulamayanlar, kendisiyle alakalı şâhıs ve hâdiseler hakkında bilgi edinecekler, bir kısmı da istikametini bulabilecek veya pekiştirecektir.

Tanıyanlar bilirler: Rasim Cinisli farklı bir insan: Yeri gelir, 10 yaşındaki bir çocuktan bir şeyler öğrenmeye çalışır, yeri gelir; ‘Hocam‘ diye hitap ettiklerine, hiç fark ettirmeksizin bilgi ve tecrübe aktarır.

Ekler‘ başlıklı bölümde yer alan 8 adet yazı; Seçilmiş ve tâyin edilmiş kişi olarak, herhangi bir kademede yer alıp Türkiye’yi yönetmeye tâlip olmayı düşünen herkesin, özellikle de gençlerin okuyacağı başucu metinleri gibidir. Tavsiye veya öğüt olarak değil, tecrübelerin vatan-millet ve bayrak-ezan sevgisiyle yoğrularak, sekilendirilmiş inciler olarak, açık büfe zenginliğinde herkesin istifâdesine sunuluyor.

Arka kapağın iç kısmındaki ‘Okura Mektup‘ hitabıyla hazırlanan yazı çok mühimdir.

Rasim Cinisli‘nin yazdığı Bir Devrin Hâfızası isimli, 14,5 X 24,6 santim ölcülerinde, 624 sayfalık eser, bu ülkede yaşayan herkesin zevkle ve merakla okuyabileceği, mutlaka faydalanacağı başucu kitabıdır. Kasım 2017’de yayımlandı.

DOĞAN KİTAP:

19 Mayıs Caddesi Nu: 1, Golden Plaza Nu:1 Kat:10 Şişli 34360 İstanbul. Telefon: 0.212-373 77 00

Belgegeçer: 0.212-355 83 16  www.dogankitap.com.tr e-posta: satis@dogankitap.com.tr

 

*Te’emmül: Etraflıca düşünmek.

RASİM CİNİSLİ

1939 yılında Erzurum’da doğdu. İlk ve Orta tahsilini Erzurum’da tamamladı. 1959 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde yüksek öğrenime başladı. Yüksek öğrenimi boyunca hep gençlik hareketlerinin içinde yer aldı.  18 Mart 1965 tarihinde Bursa’da yapılan genel kurul toplantısında Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) Genel Başkanlığı’na seçildi. Buradaki çalışmalarıyla tanındı.

1969 yılında yapılan genel seçimde aday olarak 14. dönemde Adalet Partisi’nden Erzurum milletvekili seçildi. 1971 yılında Ferruh Bozbeyli başkanlığındaki Demokratik Parti’nin kurucuları arasında yer aldı.  15. Dönemde Demokratik Parti’den Erzurum milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görev yaptı. 1994 yılında Başbakan ve Genel Başkan Tansu Çillerin teklifi ile Doğru Yol Partisi İstanbul İl Başkan oldu ise de bir müddet sonra istifa etti.

Sonradan adı, Aydınlar Ocağı olarak değiştirilen Aydınlar Kulübü’nün, Ötüken Neşriyat Anonim Şirketi’nin, Türk Folklor Kurumu’nun, Avrasya Bir Vakfı’nın, Uyuşturucu İle Mücâdele Derneği’nin kurucularındandır. Türk Edebiyatı Vakfı üyesidir. 

DERKENAR

TÜRKÇEMİZİN FERYÂDI: ‘ŞAPKAMI NE YAPTINIZ?’

OĞUZ ÇETİNOĞLU

İnsan topluluklarını ‘millet‘ hâline getiren unsurların başında dil ve din gelir. Dil bozulursa, millet dağılır, insan toplulukları hâline dönüşür. Bu sebeple dilimiz Türkçeyi hassasiyetle korumak mecburiyetimiz vardır.

Türkçemiz 3 türlü tehdit altındadır:

1-Yabancı dille eğitim,                                                                                                                                          2-Yabancı kelime istilası,                                                                                                                                         3-Türk dil bilgisi kaidelerine aykırı olarak uydurulan kelimeler.

Sözlü ve yazılı ifadelerde hassasiyetten uzak davranışlar; tehditleri ölümle neticelenebilecek tehlikeler hâline getiriyor.

Kabul etmek mecburiyetindeyiz: Türkçemizin yapısından kaynaklanan problemler var. Arap harflerini kullanırken de bulunan bu problemler, Türk alfabesine geçiş sırasında, kef ve kaf gibi harflerin yerine ‘k’ olarak bir harf tercih edilmesi; fetha (üstün), kesre (esre) ve zamme (ötre) işâretlerinin kullanımdan kaldırılması sebebiyle daha da artmıştır.

Fransızların ‘aksansirkonflek’ dedikleri, bizim ‘şapka‘ olarak isimlendirdiğimiz işâret, ‘kar’ ve ‘kâr’ kelimelerinde olduğu gibi bâzan mânâyı değiştirir, kullanılması hâlinde ise kelimelere mûsıkî özelliği kazandırır.

Millî eğitim‘ yerine ‘milli eğitim‘, ‘millî bütünlük‘ yerine ‘milli bütünlük‘ şeklindeki yazılışların ve ‘Askerî tesisi gezdik.’  İle ‘Yolda giden askeri gördük.’ Cümlelerindeki ‘askeri‘ kelimesinin aynı şekilde yazılması, daktilo ve bilgisayar klavyesinde tek tuşla ‘î‘ harfi yazılamamasından kaynaklanıyor. Fakat daktilo ve klavyedeki noksanlık biraz hassasiyetle giderilebilir.

Türkçemizde ‘^‘ işâreti vardır ve bir ihtiyacı karşılamaktadır. Türkçemiz, yazıldığı gibi okunan, telaffuz edildiği gibi de yazılması gereken bir dildir. ‘Mânâ‘ kelimesini, ‘yaba‘, ‘kaba‘ veya ‘mama‘ şeklinde söylemiyoruz. O halde ‘mana‘ şeklinde de yazmamamız gerekir.

Milli‘ kelimesinin mânâsı lûgatlerde: ‘Mil takılmış olan, balçıklı çamurlu‘ olarak veriliyor. Millî Eğitim Bakanlığımızın, Millî Savunma Bakanlığımızın, millî irâdemizin, millî bütünlüğümüzün, millî kahramanlarımızın, millî imanımızın… neresinden mil geçirilmiştir? Bu değerlerimiz balçığa, çamura mı batmıştır?

Hepsine birden ve hep bir ağızdan ‘Hayır!’ ‘Kesinlikle hayır!’

O halde neden ‘milli bütünlüğümüz‘ diye yazıyoruz?

Aksaklık, dilimizden hassasiyetimizi esirgemiş olmaktan kaynaklanıyor. Bu noktadan başlatacağımız hassasiyetimiz, Türkçemizin bütünüyle korunmasına kadar genişletilirse, bizi ‘millet’ hâline getiren dilimizi, koruma altına almış oluruz.

Türkçemizi kaybettiğimizde, candan aziz vatanımız dâhil, kaybedilecek hiçbir değerimiz kalmamış demektir.

KUŞBAKIŞI:

OSMANLI’DA YASAKLAR:

Nermin Taylan, Osmanlı’da devletin dirlik ve düzenini korumak maksadıyla tatbik edilen yasakları belgeler ışığında ele alırken, yürürlüğe konulma ve kaldırılma gerekçelerini de izah ediliyor.  Sultan Üçüncü Selim Han’ın, ‘kadınlar yağlı kayığa binmesin‘ hatt-ı hümâyunu,’ sakız yasağı‘, ‘yiyeceklerde fahiş fiyat yasağı‘, ‘kahvehânelerde devlet sohbeti yasağı‘, ‘hamamlarda genç hademe bulundurulmaması‘, ‘Rumeli’ye çoban ihracı yasağı‘, ‘düğün ve kutlamalarda ateşli silah kullanımı yasağı‘, ‘evlerde yedi türden fazla yemek pişirme yasağı‘, ‘mekteplerde falaka yasağı‘, ‘1889’daki susam yasağı‘, ‘çöp ve süprüntü yasağı‘, ‘Cuma günü eşeklere yük yükleme yasağı‘, ‘Galata Köprüsü’nde dilenme yasağı‘, ‘başlık parası adı ile para talebi yasağı‘, ‘Ramazan ayında din istismarı yasağı‘… Ve daha nice yasaklar… 2014 yılında yayımlanan 13 X 19 santim ölçülerindeki 208 sayfada anlatılıyor.

EKİN YAYINLARI: Şehreküstü Mahallesi, Cumhuriyet Caddesi, Durak Sokağı Nu: 2 Osmangazi, Bursa                                         Telefon: 0.224-223 04 37, Belgegeçer: 0.224-223 41 12 e-posta: info@ekinyayinevi.com // www.ekinyayinevi.com

 

YUNUS İNSANLAR:

Dünyaca tanınmış yazar Stephen King’in, Törsten Krol takma adıyla yazdığı, Pınar Kür’ün dilimize tercüme ettiği kitap, İkinci Dünya Savaşı bitiminde Almanya’da yaşayan Helga’nın aldığı bir mektuptan sonra iki oğluyla yeni bir hayat kurmak için yola çıkışını konu ediniyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında Hitler’in göğsüne taktığı Demir Haç’ın gururunu yasayamadan Rus cephesinde hayatını kaybeden Nazi subayı Heinrich Linden’in ailesinin çâresiz durumuna, Venezuela’daki amcaları Klaus bir çözüm bulur. Klaus ağabeyinin karısıyla evlenecek, iki oğluna baba olacak, hatta Nazi avcılarını atlatabilmek için Linden soyadını da değiştirip yeni bir hayat kuracaktır. Yeni soyadlarıyla Brandt ailesinin mâcerası böylece başlar. Anne Helga, on altı yaşındaki Erich ve herkesin Zeppi diye çağırdığı on iki yaşındaki Friedrich’i yanına alıp Venezula’ya gider. Küçük bir kilisede nikâh töreni yapılır ve hemen ardından aile amca-baba Klaus’un yeni görev yerine doğru, çift motorlu bir uçakla yola koyulur.

Sonrasında hâdiseler beklenmedin bir şekilde gelişir.’ Diyerek, kitapla alakalı bilgileri burada bitirelim. Böylece, hak ettiği bahşişi alamadığı için intikam alma maksadıyla filmin sonunu söyleyen yer göstericinin durumuna düşmeyelim.

EVEREST YAYINLARI:

Ticarethane Sokokağı Nu: 53 Cağaloğlu 34410 İstanbul. Telefon: 0.212-513 34 20

Belgegeçer: 0.212-512 33 76  www.everestyayinlari.com e-posta: info@everestyayinlari.com

 

ALİYA İZZETBEGOVİÇ / Özgürlük Mücâdelecisi ve İslam Düşünürü:

Bağımsız Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin ilk ve kurucu Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç (1925-2003), ‘İslâm Deklarasyonu‘ adlı kitabı dolayısıyla 1983 yılında yargılandığı Saraybosna İslâmcılık Dâvâsında kendisini muhakeme eden Sosyalist Yugoslavya Cumhuriyeti’nin hâkimlerine şu sözlerle karşılık vermişti:

Ben Müslüman’ım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslâm dâvâsının bir neferi olarak telâkki ediyorum ve son günüme kadar da böyle hissedeceğim. Çünkü İslâm, benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adıdır. Dünyadaki Müslümanlar için daha iyi bir gelecek vaadinin veya ümidinin, onlar için şerefli ve hür bir hayatın, kısacası benim inancıma göre uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin diğer adıdır.’

Çağdaş İslam Düşüncesinin önemli temsilcilerinden Aliya İzzetbegoviç’in hürriyet mücâdelesi, İslâm düşüncesinden ve pratiğinden bağımsız değildir. O’nun düşüncesinde hürriyet ve ahlâk, insanı yücelten ve diğer varlıklardan farklı kılan temel değerlerdir. İslâm, bu iki değerin uyumlu birlikteliğini sağlamaktadır. Ne var ki zamanla Müslüman toplumlarda İslam ile Müslümanlar arasında büyük bir mesâfe oluşmuştur. Din yorumlarında, ahlâkta, siyâsette, ekonomide ve benzeri pek çok alanda gözlenen yozlaşmanın kaynağı da bu mesâfedir. Merhum bilge lider, sâdece Bosna Savaşı sırasında değil, hayatı boyunca İslâm ile Müslümanlar arasında oluşan mesâfeyi dert edinmiştir. Özellikle İslam rönesansı ve İslâmlaşma mücâdelesine düşünce adamı olarak önemli katkılar sağlamıştır. İzzet Begoviç adını taşıyan eserde, O’nun; Müslümanların samîmiyetle ve fedakârlıkla İslâm’a dönmeye ve İslâm’ı yaşamaya ihtiyaçları olduğunu haykıran, bu uğurda ömrü boyunca devam ettirdiği mücâdelesi, fikriyatının ve pratiğinin anlaşılmasına katkı sağlamaya çalışılmıştır.

Mahmut H. Ekin ve Faruk Karaaslan tarafından hazırlanan 13,5 X 19 santim ölçülerinde, 150 sayfalık eser, 2015 yılında yayınlandı.

PINAR YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi, Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/15 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-520 98 90 Belgegeçer: 0.212-527 06 77  e-posta: bilgi@pinaryayinlari.com www.pinaryayinlari.com

 

 

KISA KISA / KISA KISA…

1- GENÇ PSİKOLOJİSİNDE SEVGİ VE EVLİLİK ÖNCESİ CİNSELLİK: Dr. Hamdi Kalyoncu. Boğaziçi Yayınları.

2- KARAGÖZ’ÜN DONDURMACILIĞI: Ünver Oral. Bilgecan Yayınları.

3- SON KUŞLAR VE BÜTÜN HİKÂYELERİ: Sait Faik Abasıyanık. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

4- DİNLE SÖZÜ SEVGİLİ’DEN: Münire Dönüş. Timaş Yayınları.

5- HEVES: Suavi Kemal Yazgıç: Profil Yayınları.