18.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 648

Şansa veya Boşluğa İman Etmek

0

İman eden bir mümin, iman ettiği değerler için neler yapar? Ritüellerini yerine getirir, en fazla uğrunda ölür. Kendi kutsalına göre gazi, belki şehit olur.

Televizyondaki haber beni bir hayli düşündürdü: Adam, Milli Piyango bileti için Kayseri’den kalkmış, İstanbul’a gelmiş. Bunu, haberci kıza bağırarak ve övünerek anlatıyor. Sabahın erken saatinde kuyruğa girmiş ve iki saattir orada bekliyor. Hava soğuk ve yağmurlu. Başının üstünde şemsiye. Daha ne kadar bekleyeceği belli değil. Kutsal (!) mabet bilet bayiinin önünde uzun bir kuyruk. Az ileride bilet satan bir bayan, o da bağırıyor: “Bütün biletler için şans aynıdır, soğuk havada beklemeyin.” Kimsenin kadını dinlediği yok. Herkes bilet için Mabet’te kendisine sıra gelmesini bekliyor.

Şu işe bakın siz. Bu nasıl bir inanmışlıktır ki kişiyi yüzlerce kilometre öteden getiriyor, soğukta, yağmur altında saatlerce bekletiyor? Bu gişede satılan biletin Kayseri’de satılan biletten ne farkı var? İhtimal olarak düşündüğümüzde Kayseri’deki biletin, İstanbul’da satılan biletten daha düşük şansa sahip olmadığını çok rahat söyleyebiliriz.

Bir dersimde, Milli Piyango’nun, devletin enayilerden aldığı vergi olduğunu söylemiştim. Hala aynı kanaatteyim. İhtimal hesaplarına göre, çıkma şansının sıfır olduğu söyleniyor. Buna rağmen insanlar, bu sıfır şansa niçin iman ederler? Verebileceğim pek çok cevap için şimdilik yutkunmayı tercih ediyorum.

Şansa dayalı oyunların, çekilişlerin kumar olduğu konusunu tartışmıyor, ulemaya bırakıyorum. Bu oyunların kişide yaptığı bağımlılığı, tahribatı; toplumda oluşturduğu çöküntüyü, gerilimi, karamsarlığı önemsiyorum. Bu nasıl bir iştir ki kazanamayan küsüyor, kazanan da kazanmanın ağırlığı altında eziliyor?

Hayatımda şans oyunlarına hiç para vermedim. Yatılı okulda okurken yolda bulduğum yılbaşı biletine bir enstrüman çıkmıştı. Onun hiç hayrını görmedim. Televizyondaki bir dizide de büyük ikramiye kazanan kişinin, kazandığı paralardan dolayı çektiği sıkıntılar anlatılıyor. Emeksiz kazanılan paranın esiri olmak, parasızlıktan daha vahim. Hayallerini gerçekleştiremediğin gibi, huzurunu da kaçırıyorsun.

Olmayacak duaya “amin” demek, diye bir deyimimiz var. Boş yere beklentiye girmek gibi. Peki kazanma ihtimali çok düşük, kaybetme ihtimali çok çok yüksek olan bir belirsizliğe para yatırmak hangi aklın işi? Parası çok olanlar spor olsun diye şansa para yatırabilirler. Yatırdıkları para, onların hayat dengesini bozmayacağı için çok önemli olmayabilir. Gelir ve gider dengesini ancak tutturabilen veya tutturamayan insanların Milli Piyango bileti almalarını nasıl izah etmek gerekiyor? Bu bir hastalıktır, bu bir imandır. Kazanana da kaybedene de huzur vermeyen bir iman.

Daha çok, ya dini anlamda inancı zayıf ya parasının hesabını bilmeyen ya irade yoksunu ya da bir baltaya sap olamadığı için birden zengin olma hayali kuran insanların Milli Piyango biletine veya şans oyunlarına ilgi gösterdiğini gözlüyorum. Muhakeme yeteneği az gelişmiş insanlar bunlar. Lafa gelince, akıllı ve gerçekçi olmak adına mangalda kül bırakmayanlar. Bana göre, uyuşturucu bağımlılarına uygulanan tedavinin bir benzeri uygulanmalı bunlara. Bu insanlar farkında değiller, oysa uğradıkları tahribat açısından diğerlerinden bir farkı yok bunların. Boş hayaller kurmak, gereksiz yere küsmek, kilitlendiği şansın dışındaki her şeye bigane kalmak, kendisini hayata bağlayan değerlerden kopuk yaşamak; bunların belirgin birkaç özelliği.

Şans oyunlarının sektör olması ayrı bir garabet, hele vatandaşının ruh ve beden sağlığını koruma görevini anayasasına yazmış bir devletin bu sektör içinde yer alması, hatta buna öncülük etmesi, tam bir facia. Yapıcı olması gereken devlet, yıkıcı bir eylemle karşımıza çıkıyor. Hem vatandaşının cebinden onu kandırarak parasını alıyor hem de ümitlerini yıkarak ruh sağlığını bozuyor. Adına da “Milli” diyor.

Ülkemizde yıllardır yaşanan bu tiyatroyu artık bitirelim, bu çelişkiyi sonlandıralım. Bırakın insanlar hayatlarında “gel-git” yaşamasınlar. Mutluluk ve huzur içinde, istikrarlı yaşam, herkesin hakkıdır, bunu vatandaşına sağlamak devletin görevidir.

Gelin mabedimizi ve imanımızı gözden geçirelim. Zamanımızı ve diğer kıymetlerimizi doğru mekânda ve istikamette tüketelim. Piyango’nun önündeki “Milli” kelimesini kaldıralım, bu isimlerle kurulmuş müesseselerin isimlerini değiştirelim.

Son söz: Yaşadığı tuhaflıklardan dolayı kendisine, çevresine, ülkesine saygısı azalan insanların sayısını değil, tam tersine saygı, aidiyet, özgüven duyan insanların sayısını artıralım.

 

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarının Ankara Seyahati ( 3 )

Bundan önceki yazımda 28 Ekim Cumartesi günü programa göre, yapılan çalışmalar tamamlandıktan sonra, akşam yemeğini müteakip Kerküklü Sanatçılardan Kerkük Türkülerini dinlediğimizden bahsetmiştim.

29 Ekim Pazar günü ise, programa göre sabah kahvaltısından sonra 46. Büyük Şuranın Sonuç Bildirisinin okunması vardı. Bu itibarla, sonuç bildirisini dinlemek üzere, saat 9.30 sıralarında salonda toplanıldı. Yard. Doç. Dr. Sakin Öner Başkanlığında hazırlanan bildiri yine Dr. Sakin Öner Bey tarafından okundu. Sonuç Bildirisini dinleyince ciddi bir çalışma neticesinde hazırlanmış olduğu anlaşılıyordu.

Ehemmiyetine binaen,  sonuç bildirisinden biraz bahsetmek istiyorum. Şura Sonuç Bildirisi önemli Memleket meselelerine temas eden sekiz başlık halinde hazırlanmış olup, bu başlıklar sırası ile

1-EĞİTİM

2-HUKUK VE DEMOKRASİ

3-EKONOMİ

4-DIŞ POLİTİKA

5-IRAK VE SURİYE TÜRKLERİ’NİN DURUMU

6-TÜRK DÜNYASI İLE İLİŞKİLER

7-TÜRK DİLİNİN KORUNMASI

8-ANKARA VE ORTA ANADOLU’NUN SORUNLARI

Bu başlıklar altında toplanan memleket meseleleri, teker teker ele alınarak önemli açıklamalar yapılmış. Yer darlığı sebebiyle Sonuç Bildirisinin tamamından bahsetmek imkanı olmadığı için okurlarımıza sadece kısa birbilgi vermek kabilinden bazı kısımlarından bahsetmek istiyorum.

Bu cümleden olarak bildirinin giriş kısmında ezcümle,

“Aydınlar Ocakları 46. Büyük Şûrası, 27-29 Ekim 2017 tarihleri arasında, milli egemenliğin tecelligâhı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı, Türk milletinin varlık yokluk mücadelesi olan İstiklâl Harbi’nin yönetildiği, 29 Ekim 1923 tarihinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkentinde, Ankara Aydınlar Ocağının ev sahipliğinde, Türk Kültürü ve Medeniyeti: Meseleler ve Gelecek Tasavvuru” başlığı ile gerçekleştirilmiştir

29 Ekim 1923; Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’da başlattığı ve 9 Eylül 1922’de İzmir’de zaferle noktalanan Milli Mücadele’nin Cumhuriyet’le taçlandırıldığı gündür.  Atatürk, “En büyük eserim!” dediği Cumhuriyet’in muhafaza ve müdafaa görevini, Türk gençliğine ve dolayısıyla bütün Türk milletine vermiştir. Bizlere ve gelecek nesillere düşen görev; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini, Atatürk’ün ilkelerini, devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü her türlü iç ve dış tehdit ve tehlikeye karşı  korumaktır.

Yokluklar içinde milletçe yapılan kutlu bir mücadele sonucunda, hasta ve tükenmiş bir imparatorluğun küllerinden, kısa sürede “milli, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti” olan Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmayı başaran Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Bu vesileyle yüce Türk milletinin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını en iyi dileklerimizle kutluyoruz.

Aydınlar Ocakları 46. Büyük Şurası, Türkiye’nin ve dünyanın karşı karşıya bulunduğu meseleleri müzakere ederek, aldığı kararları Yüce Milletimizin görüşlerine sunmayı millî bir vazife bilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti devleti Milli kültürden beslenen fakat evrensel değerlerle barışık olmayı ve bu değerlere katkı sağlamayı hedeflemelidir. Dış politikada devlet tecrübesini kullanan, maceracı olmayan, düşmanlarını azaltan, dostlarını çoğaltan politikalar uygulanmalıdır. Ekonomide üretime dayalı büyümeyi sağlayacak milli bir programa sahip olmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Büyük Atatürk’ün “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” vecizesiyle kapsamı çizilmiş, etnisitelere saygılı, kendisini Türk hisseden, büyük Türk Milletinin şerefli bir üyesi olmaktan mutlu olan insanların kurduğu bir devlettir. Kendisini Türk hissetmeyenlerin devletin asli unsuru olan Türklere ve Türk Milliyetçiliğine karşı kompleksli tavırları sona ermelidir” ifadelerine yer verilmiştir.

Bildiri bu minval üzere, önemli açıklamalar ile devam etmektedir. Bildirinin tamamını okumak isteyen değerli okuyucularımız, Kocaeli Aydınlar Ocağı Sitesinin Etkinlik Arşivini ziyaret edebilirler.

Sonuç Bildirisinin okunmasından sonra program mucibince saat 11.oo civarında Anıt Kabir’i   ziyaret etmemiz icap ediyordu. Fakat o gün Cumhuriyet Bayramı olması sebebiyle Anıt Kabir’in çok kalabalık olduğu haberi geldi. Gelen habere göre ancak 50’şer kişilik gruplar halinde içeriye alıyorlarmış. Bizim de vaktimiz sınırlı olduğundan bekleme imkânımız olmadı.

Bunun üzerine programda bulunan Polatlı gezisine başlamak için iki araba halinde Polatlı’ya müteveccihen hareket edildi. Programına göre Polatlı’ya 35 Km. kala ana yoldan 4 Km. kadar içeride bulunan Alagöz Köyü’ne sapıldı. Bu köyde Alagöz Karargah Müzesi bulunuyormuş. Emekli Albay olan rehberimizin verdiği bilgiye göre, bu müze Sakarya muharebeleri yapılırken, Ordumuz Sakarya Nehrinin doğusuna çekildiği esnada Batı Cephesi Komutanlığı tarafından Karargâh binası olarak kullanılmış. Bina iki katlı bir bina olup, içerisinde Başkomutan olarak bu binayı kullanan Mustafa Kemal Atatürk ve kurmaylarına ait sade ve mütevazı eşyalar bulunmaktadır. Bu bina 1965 Yılına kadar Ali Türkoğlu ve oğulları tarafından ev olarak kullanılmış. Ancak 1965 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün hatırasına bir saygı nişanesi olarak müze yapılması gayesi ile Devlete hibe edilmiş. Buradaki ziyaretimizi tamamladıktan sonra Polatlı’ya doğru yola çıktık.

Polatlı’ya varınca ilk ziyaret yerimiz Sakarya Şehitliği oldu. İlk şehitlik ve anıt çalışmaları Polatlı İstasyonunun kuzey batısında bulunan tepede yer almaktadır. Şehitlik ve anıtın yapımına 1930 yılına başlanmış ve 1932 yılında da ziyarete açılmış. 1961 yılında da bölgede bulunan isimsiz mezarlar buraya taşınmış. Şehitlikte bulunan her mezarda birçok isimsiz şehidin bedeni bulunmakta imiş. Bu arada bütün şehitleri temsilen 140 adet isimsiz şehit mezarı yapılmış. Şehitliğin ortasında bulunan abide de kurulu sütün üzerinde,

“Biz burada Yunan’a bir mezar kazdık,

Can verdik Türkiye yaşasın diye,

Al kanla, Sakarya tarihi yazdık,

Millete vatan hediye ettik”

mısraları bulunmaktadır.

Sakarya Şehitliği’ni de ziyaret ettikten sonra, ikinci durağımız Zafer Tepe oldu. Zafer Tepe 03 Eylül 1921 tarihinden itibaren Mürettep Grup Komutanlığı tarafından karargâh olarak kullanılmış. Tepeye çıkıldığında Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa ve diğer komutanların muharebelerin karşı taarruz safhasını yönettiği yerden muharebe alanını çok net bir şekilde görebiliyorsunuz Bu tepede başta Atatürk olmak üzere, birçok zevatın heykeli bulunmakta. Ancak bu heykeller arasında en calibi dikkat olanı ise, birçok tarih kitabında gördüğümüz Atatürk’ün elindeki dürbünle muharebe meydanını gözetleyen tarihi resmini temsil eden heykeldir.

Bu arada vakit bir hayli ilerlemiş olduğundan Zafer Tepe’den ayrılarak Polatlı şehir merkezine indik. Burada Belediye Başkanı Sayın Mürsel Yıldızkaya Aydınlar Ocakları mensuplarına öğle yemeği ikram etti. Yemekten sonra Başkan bir konuşma yaparak bizlere “hoş geldiniz” dedikten sonra, Belediye Başkanı olarak yapmış olduğu hizmetlerden kısaca bahsetti. Anlattıklarına bakılırsa başkan bir hayli başarılı idi. Yemekten sonra Belediye Başkan Mürsel Bey’e ve bize rehberlik yapan Emekli Albaya veda ederek Polatlı’dan ayrıldık. Zira birçok Aydınlar Ocağı mensubu akşama doğru, geldikleri şehirlere geri döneceklerdi. Bu arada bizim Kocaeli ekibinin YHT ile İzmit’e dönüş saati 19.25 idi.

Bu itibarla, akşam saat 17.oo sıralarında Ankara’da kaldığımız Başkent Öğretmen Evine döndük. Buradan valizlerimizi toplamak suretiyle Ankara Tren Garı’na hareket ettik. Saat 19.25 de hareket eden YHT  akşam Saat 22.30 sıralarında İzmit’e vasıl oldu. Buradan evlerimize hayırlısı ile sağ salim dağıldık.

Böylece Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarının 46. Büyük Şura sebebiyle Ankara’ya yapmış olduğu seyahat hayırlısı ile sona ermiş oldu. Bu vesile ile bizi ev sahibi olarak çok iyi ağırlayan Ankara Aydınlar Ocağı Başkanı Dr. Sinan Demirtürk’e, 29 ilin Ocak mensuplarını Ankara’da toplamak suretiyle, başarılı ve faydalı bir Şura yapılmasını temin eden Genel Başkan Prof. Dr Mustafa Erkal’a, bizi ekip olarak Ankara’ya götürüp getiren Ocak Başkanı Av. Ruhittin Sönmez’e hassaten ayrı ayrı can-ı gönülden teşekkür ederim. 18.12.2017  ( BİTTİ )

 

Musa Ordu

Kocaeli Aydınlar Ocağı İlim İstişare Üyesi

 

 

 

1.EĞİTİM

Eğitim sistemimiz son yıllarda sık sık yapılan değişikliklerle, yap-boz tahtasına dönmüştür. Son on beş yılda değişen 6 Milli Eğitim Bakanı döneminde 5 defa liselere giriş, 3 defa üniversitelere giriş sistemi değiştirilmiştir. Eğitim kurumlarında standart bir eğitim öğretim ortamı ve imkân fırsat eşitliği bulunmadığı sürece akademik başarısı yüksek lise ve üniversitelere girişte mutlaka merkezi sınav yapılması gerekmektedir. 2017 yılında 176 dersin müfredatı, bilimsel gerekçelerle değil, yeni nesilleri belirli bir dünya  görüşüne göre yetiştirmek amacıyla köklü bir biçimde değiştirilmiştir.

Ayrıca okul türleri arasında ayrımcılık yapılmaktadır. Hâlbuki eğitimin, bireylere milli kimliğini kazandırması, birleştirici ve bütünleştirici olması gerekir. Eğitim sistemi siyaset üstü olduğundan, yapılan müfredat değişiklikleri, Anayasa, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve Milli Eğitim Temel Kanunu ile çelişmemelidir.

Uyuşturucu terörü ile yapılan mücadele çok yönlü sürdürülmelidir. Yakalanan uyuşturucunun piyasa değeri değil; kaç kişiyi zehirleyebileceği belirtilmelidir.

Eğitim sistemi ile ilgili önerilerimiz: Okul öncesi eğitimde okullaşma oranı yüzde 100’e yükseltilmelidir; İlkokullar 5, ortaokullar 3 yıl olmalıdır. Liselerdeki derslik açığı kapatılarak 1,5 milyon öğrencinin Açık Öğretim Lisesine gitme zorunda kalması önlenmelidir. Üniversitelere idari ve mali özerklik ile akademik özgürlük sağlanmalıdır. Eğitim kurumlarımızın öğretmen ve öğretim elemanı açığı giderilmelidir. Okullarımızın akademik başarısını yükseltmek için yapılan her türlü çalışma desteklenmelidir.Ayrıca, lise ve üniversite öğrencilerinin kötü niyetli kişi ve örgütlerce istismarını önlemek için burs ve barınma ihtiyaçları, bizzat devlet tarafından karşılanmalıdır.

2. HUKUK VE DEMOKRASİ

Türkiye “çoğulcu demokrasi” kavramından uzaklaşmıştır. Demokrasinin olmazsa olmaz temel ilkeleri olan kuvvetler ayrılığı, bağımsız ve tarafsız yargı ilkelerini hayata geçirecek, temel hak ve hürriyetleri güvence altına alacak düzenlemeler yapılmalıdır.

Adli sistem hızlı ve etkin hizmet verecek şekilde yeniden yapılandırılmalı, gerekli mevzuat ve usul düzenlemeleri yapılarak, toplumdaki adalet sistemine güven oranı tatmin edici seviyelere yükseltilmelidir.

Meşruiyetin temeli milli iradedir. Fakat milli irade anayasayla, kuvvetler ayrılığıyla, özgürlüklerle sınırlıdır.

Yargı da tıpkı yasama ve yürütme gibi bir egemenlik yetkisidir. Türkiye’yi elbette “seçilmişler” yönetecek, kanunları yapacak ama yöneticiler de hukuka uyacaktır. Bunun denetimini de bağımsız yargı sağlayabilir.

Yargı kadrolarında “parti yargısı” oluşturacak düzenlemeler ve atamaların yarattığı tahribat onarılmalıdır. Çünkü ülkemiz için “cemaat yargısı” da, “parti yargısı” da aynı şekilde yanlış ve zararlıdır. Siyasal gücün belirlediği bir HSK yapılanması, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı için, büyük tehlikedir.

Hâkimlerin ve savcıların yalnızca hukuka tabi olacakları hukuki ve siyasi atmosfer oluşturulmalıdır.

3. EKONOMİ

Son 10 senenin (2006 -2016) ekonomik büyüme ortalaması cumhuriyet dönemi ortalamasının çok altında kalmıştır. Bu ise artan nüfus da dikkate alınınca yerinde saymak, dünya sıralamasında da geriye düşmek demektir.

Ekonomimiz sadece tüketime, hizmetler ve inşaat sektörüne dayalı olarak büyümektedir.

Üretime dayalı bir büyümeye, (yapısal reformlarla) katma değeri fazla olan ürünleri ve bilgi teknolojilerine dayalı üretimi esas alan bir yapılanmaya geçmeliyiz. Çünkü maliye ve para politikalarıyla artık yolun sonuna gelinmiştir.

Yüksek teknolojili üretim teşvik edilmeli, bu teknolojiyi üretip geliştirecek insan gücü planlaması yapılmalıdır. Topluma lokomotif olabilecek üstün nitelikli insan sayımızı hızla artırmalıyız.

Kaynak dağılımı, yatırımlar ve üretimin optimum esaslarda gerçekleşebilmesi için ekonomide rekabete dayalı ortamın oluşması ve gelişmesi gereklidir.

Tarımda ithalatı teşvik edici vergi indirimleri yerine üretici desteklenmelidir. Tarım ürünlerindeki ithalat çeşidi korkunç boyutlara ulaşmıştır. Tarımda faal nüfusun tarım dışına çıkışı sağlıksız iç göç hareketlerini beslemektedir.

4.DIŞ POLİTİKA

Güney sınırımızdaki ABD destekli PKK ve PYD koridoru çok ciddi bir tehlikedir. Fırat Kalkanı Harekâtı gibi İdlib ve Afrin’deki harekât da zorunludur. Barzani’ye karşı gerekli yaptırımlar yerine getirilmelidir. Bağdat yönetimi ile ilişkiler geliştirilmelidir. Türkiye Irak’ın toprak bütünlüğüne önemli katkıda bulunurken kendi toprak bütünlüğünü ve milli birliğini de korumalıdır.

Geleneksel iç ve dış politikalarımızda mezhepler üstü kalmak esastır. Sünnici blokla hareket yanlışı Türkiye’nin siyasi etkinliğini ve itibarını zedelemiştir. Barzani dışında dostu kalmayan Türkiye hayal kırıklığına uğramış, yanılmış ve aldatılmıştır. Bölgede arabulucu özelliğini yitirmiştir. ABD’nin “karıştır, çatıştır ve istikrarsızlaştır” politikası terör örgütlerini kullanma ve onları Türkiye’ye karşı silahla destekleme ayıbı sürmektedir.

Ege’de çiğnenen haklarımız ve Yunan işgaline karşı milli menfaatlerimiz korunmalıdır. Kıbrıs’ta KKTC’yi yok sayan, birleştirme ve Kıbrıs Türkünü eritme çabaları kabul edilemez. Türk kimliğinin aşındırılması ve adalılık kimliği önemli bir tuzaktır. İki ayrı devlet gerçeği artık korunmalıdır.

Mültecilerin nüfus yapısını bozucu etkileri sosyal hayatımızdaki olumsuz tesirleri göz ardı edilmemelidir. Öncelikle onların Türkçe öğrenmeleri sağlanarak uyum gerçekleştirilmelidir. Mülteciler ülkemizde kesinlikle kalıcı olmamalıdır.

5. IRAK VE SURİYE TÜRKLERİNİN DURUMU

Hükümetimiz, Irak ve Suriye merkezi hükümetleri ile bugüne kadar yürüttüğü politika ve ilişkileri yeniden gözden geçirmelidir. İran’la ilişkilerimiz, milli menfaatlerimiz, Suriye’de ve Türkmeneli’nde yaşayan Türk varlığı ve toprakları ile sınırlarımızdaki olaylar dikkate alınarak acilen gözden geçirilmeli ve ona göre yürütülmelidir. Irak Merkezi Hükümeti, bir an önce -başta Kerkük olmak üzere- bütün Türkmen bölgelerinde güvenliği tam anlamıyla sağlamalıdır. Kerkük’e Türk kimlikli bir vali tayin edilmesi sağlanmalı, diğer Türk bölgelerinde de yöneticilik görevleri de Türkmenlere verilmelidir.

Irak Anayasasında, Federe Irak Devleti’nin Arap ve Kürtlerden oluştuğu, resmi dilin Arapça ve Kürtçe olduğu belirtilmektedir. Anayasa’da değişiklik yapılarak, Türkmenlerin  adı,  Arap ve Kürtlerin adının yanında 3. unsur olarak yer almalı ve onlara tanınan siyasi ve hukuki hakların aynısı Türkmenlere de verilmelidir. Habur Sınır Kapısı konusu sonuçlandırılmalı, Ovaköy’den yeni bir kapı açılmalıdır. Kürtler ABD tarafından nasıl eğitilip donatılmışsa, Türkmenlerin de kendi güvenliklerini sağlayabilmeleri için, Türkiye tarafından öyle eğitilip donatılmaları gerekir. Unutulmamalıdır ki, anavatanımızın güvenlik sınırı Kerkük’ten, Türkmeneli’nden geçer.

Türkiye güvenli ve güvenilir bir ülke haline getirilmelidir.

6. TÜRK DÜNYASI İLE İLİŞKİLER

Başta Azerbaycan olmak üzere bütün Türk devletleriyle ve Balkan ülkelerindeki Türk ve akraba topluluklar ilekültürel ve sosyal ilişkiler geliştirilmelidir. Bu konuda üniversiteler ve sivil toplum kuruluşlarının projeler oluşturmaları, ortak etkinlikler düzenlemeleri büyük önem taşımaktadır.

Türk dünyasında ortak alfabe kullanılması ve ortak tarih kitabı yazılması çalışmaları bir an evvel sonuçlandırılmalıdır.

7. TÜRK DİLİNİN KORUNMASI

Son yıllarda Türk dilinin yazımı ve telaffuzu konusunda büyük bir yozlaşma yaşanmaktadır. Ayrıca firma isimlerinde ve tabelalarda yabancı dillerden gelen kelimelerin kullanılması dilimizin geleceği bakımından son derece sakıncalıdır. Bu sebeple Aydınlar Ocağı tarafından hazırlanan “Türk Dilini Koruma Yasası” taslağı hükümet ve siyasi partilerin dikkatine sunulacaktır.

8. ANKARA VE ORTA ANADOLUNUN SORUNLARI

Bölgesel bir sorun olarak ortaya çıkan Tuz gölü havzasında ki çevre problemlerine kalıcı çözümler üretilmelidir. Ankara”nın tarihi ve kültürel kimliğinin zenginleştirilmesi için kısa ve orta vadeli eylem planları hazırlanmalıdır.

Aydınlar ocakları olarak Ankara’da düzenlediğimiz 46. Büyük Şuramızda alınan bu kararların milletimizin geleceği konusunda olumlu katkılar yapmasını diliyor sevgi ve saygılarımızı sunarız.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

Katılan Ocaklar:

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi,  Adana Aydınlar Ocağı,  Adıyaman Mimar Sinan Aydınlar Ocağı, Anadolu Aydınlar Ocağı, Ankara Aydınlar Ocağı, Antalya Aydınlar Ocağı,  Avrupa Aydınlar Ocağı, Balıkesir Aydınlar Ocağı, Bursa Aydınlar Ocağı, Çanakkale Aydınlar Ocağı, Çorum Aydınlar Ocağı, Giresun Ondokuz Eylül Aydınlar Ocağı, Harput Aydınlar Ocağı,  Iğdır Aydınlar Ocağı, Isparta Aydınlar Ocağı, İnegöl Aydınlar Ocağı, İzmir Dokuz Eylül Aydınlar Ocağı,  Kocaeli Aydınlar Ocağı, Malatya Aydınlar Ocağı, Manisa Aydınlar Ocağı, Ordu Aydınlar Ocağı, Sakarya Aydınlar Ocağı,   Samsun Aydınlar Ocağı, Sinop Aydınlar Ocağı, Sivas Aydınlar Ocağı, Tekirdağ Aydınlar Ocağı,Trabzon Aydınlar Ocağı, Azerbaycan Aydınlar Ocağı, Kosova Türk Aydınlar Ocağı

 

 

Unutulmayan Çığlıklar!

”Kıbrıs Türk’ünün tarihsel ve yasal yaşam haklarını, 34 yıldan beri dimdik ayakta duran K.K.T.C’yi yok sayarak Güney Kıbrıs’ta yaşayanlar, ‘Birleşik Kıbrıs’ hayalperestleri!  Kıbrıs Türk’üne türlü tuzaklar kuranlar! Tarihten gelen çığlıkları duyuyor musunuz? Bu yazım, sizler ve o acılı yılları görmezden gelenler için kaleme alınmıştır.”

Her Aralık ayı geldiğinde; 21 Aralık 1963’te adada yaşanan”Kanlı Noel Olayları”, o insanlık ayıpları hatırlanır!

Adanın her yanına tarihin derinliklerinden gelen çığlıklar yayılır…

Her 21 Aralık; Kıbrıs’ta yaşanan insanlık trajedisini, Rum’un acımasızlığını, Kıbrıs Türk halkının bir gece içerisinde nasıl topyekûn yok edilmek istendiğini anlatır!

Her yıl; Aralık ayının son haftası, K.K.T.C’de ”Şehitler Haftası” olarak anılır.

O dönemde yaşananlar, dünya var olduğu sürece bu katliamları gerçekleştiren Rum çetelerinin alnında kara bir leke olarak kalacaktır!

O katliamlardan beni en çok etkileyen, yüreğimde iz bırakanı; aşağıda anlatacaklarımda yaşanmıştır:

Şehitlikte ilk kez o’nun adını okuduğumda tüylerim diken, diken olmuş insanlığımdan utanmıştım.

Çünkü o henüz 16 günlük bir bebekti! O gece küçücük bedeni diri, diri toprak olurken; Rum canilerinin varlığını sezemeyecek kadar küçüktü…

Adını ”Selden”koymuştu anacığı. ‘Selden’ varlık, bolluk getirsin diyerek… Ancak Rumlar; Türklerin asırlardan beri vatan belledikleri Kıbrıs’ta onlara ne bolluğu, ne de varlığı göstermişti!

Umut işte! Ana yüreği böyle hissetmişti.

Ama hayat bu, ne ile geleceği belli olmuyordu ki!

Bu yazımda, o vahşet gecesinde yaşananları bir nebze dahi olsa aktarmaya çalışacağım sizlere.

O acının yaşandığı yerde değildim. Ama 1974’te adada savaşan bir Kıbrıs Gazisi olarak, savaşın içinde öylesi Rum katliamları gördüm ki, insanlığımdan utandım. O nedenledir ki bu olayı gönül gözümden gördüklerimle, hissettiklerimle anlatacağım.

Şu gerçeğin altını da önemle çizmek isterim. 14 Ağustos 1974 gecesi eli kanlı Rum çeteleri Muratağa, Atlılar, Sandallar Köylerinde sivil insanlarımızı Selden Bebekle birlikte katlederken; bizler Rum esirlerine Türk Milletinin alicenaplığını gösteriyorduk. (Bk.”Kıbrıs Yes Be Annem”-2016 Atilla Çilingir)

Şimdi bundan 43 yıl öncesine dönelim, bu katliamların unutulmayan çığlıklarını dinleyelim:

(Yazımın bu bölümünü 2010 yılında yayınlanan ”Tarihten Gelen Çığlık” isimli kitabımdan aynen aktarıyorum.)

”20 Temmuz 1974 de Türk askerinin, Kıbrıs Türk Halkını Rum’un katliamlarından kurtarmak, barış ve özgürlüğü için adaya çıkmasından sonra kocası İsmail de; köydeki diğer erkeklerle birlikte köylerini korumak maksadıyla Rumlara karşı mevzilenmiş, ellerinde mevcut yetersiz silahlarla, Rum çetelerine karşı koymaya çalışmıştı… Köyde eli silah tutan topu, topu 10 kişi vardı! Köyü ele geçirmek için gelen E.O.K.A çetelerine teslim olmamışlardı ama ertesi gün köye giren Rum askerlerine daha fazla direnemeyen bu 10 kişi de esir düşmüş, bilinmeyen bir yere götürülmüşlerdi! Artık köy ve köyde kalan Türklerin tamamı Rum’un insafına teslim olmuştu! Yaşlılar, kadınlar, çocuklar ve bebekler…

Aslında köye giren Rum’ların çoğunu tanıyordu, yıllardır onlarla iç, içe yaşamışlardı! Yaşadıklarına bir anlam veremiyordu zaten! Bu arada silah sesleri de iyice artmış, o tanıdık sesler iyice yaklaşmıştı! Ana yüreği başına gelecekleri hissetmiş, Selden bebeği ile birlikte diğer üç çocuğunu da kanatlarının altına alarak sarmalamıştı hepsini. Evinin yan tarafındaki bina daha emniyetlidir diye düşündü bir an! Oraya geçip saklanmak, saklamak istedi yavrularını ama yapamadı! Ağızlarından akan salyalarıyla kudurmuş gibi bağrışan, insanlığın ne demek olduğundan bihaber, Rum çetecilerine yakalanmışlardı!

Yüreği yerinden çıkacak gibiydi Mualla ananın! Yuvalarından fırlayacakmış gibi korku ile açılan o güzel gözleri; ona, sevgi dolu ana yüreğine, son nefesinde dayanılması imkânsız evlat acısının tanıklığını yaptıracaktı! Hem de en acımasızını…

Onları ve diğer tanıdık çehreleri köy meydanına toplayan Rum çetecilerine yalvardı, yalvardı, yalvardı… Boğazından kan gelinceye kadar feryat etti! Acı dolu çığlıklarıyla inleyen Meserya ovası bile, ana sevgisinin ne olduğunu anlamıştı ama onlar anlamamışlardı! Bu feryatlar, Rum canilerinin umurunda bile değildi!

Rum çetecileri, çok geçmeden suçları sadece Türk olan çaresiz insanlarımızı, köyün dışında açtıkları ”Ölüm Çukuruna” diri, diri atmaya başladılar… Kanatlarının altından koparılırcasına alınan evlatları birer, birer diri, diri toprağa gömülürken; o Yiğit Türk Anası da attı kendisini toprak ananın koynuna, kapandı evlatlarının son nefeslerini vermemiş o küçücük bedenlerinin üstüne…

Selden Bebek henüz 16 günlüktü. Ona nasıl kıyarlardı? Bu cinayetleri işleyenler, insan olmadıkları gibi hayvanda olamazlardı! Çünkü vahşi yaşamda bile hayvanların acıma dürtüleri vardır diye düşündü! Sonra son nefesini verirken, bir hamleyle uzanan anaç elleriyle kavradı yavrularını. Birkaç saat önce emzirmiş olduğu Selden Bebeciği, diğer çocuklarıyla birlikte oracıkta Şehit düştüler. O kahredici gecede toplam 37 savunmasız insanımız katledilmişti.”

Şimdi soruyorum:

Siz bu ve daha beteri insanlık ayıplarının suçluları, suç ortakları!

Siz, insanlıktan nasibini alamamış pişkinler!

Siz, insanlığın ne demek olduğunu unutan gafiller!

16 günlük Selden Bebek, diğer insanlarımızla şahadet mertebesine erişirken, onun ana sütü kokan son nefesini işittiniz mi? Yaşamının 16’ncı gününde gözlerindeki son bakışı gördünüz mü? Ölüm saçan beyinlerinizin yaratmış olduğu bu insanlık ayıbından utanmadınız mı?

Size sesleniyorum:

Kıbrıs sorunu 20 Temmuz 1974’te Türkiye’nin adayı işgal etmesiyle başlamıştır diyenler,

Bu tarihsel yalana alet olanlar,

Mehmetçiğin savaşta dahi düşmanına kucak açıp; aşını, suyunu paylaştığını, onun insanlık abidesi yardımlarını unutanlar,

Kanlı geçmişinizdeki bu insanlık ayıbıyla yüzleşmekten kaçanlar!

Ey, bu insanlık suçunu yok sayanlar!

Yürekleri yaralayan bu katliamlar nedeniyle Kıbrıs Türk’ünden özür dahi dilemeyenler!

Ey, adanın yarı buçuğunda, Güney Kıbrıs’ta yaşayanlar size sesleniyorum:

1955-1974 yılları arasında Kıbrıs Türk’lerine yaşatmış olduğunuz acıları, o katliamları yapan canilerinizi, tarihinize kayıtlı bu utanç sayfalarını sadece hatırlatmak değildir amacım! Bu insanlık suçunu işleyenleri, bugüne kadar yargılamadığınız, cezalandırmadığınız için, gelmiş geçmiş tüm yöneticileriniz de dâhil suçlusunuz, bu insanlık ayıbının suç ortaklarısınız.

Kıbrıs Türk Halk’ı, Rum çetelerinin gerçekleştirdiği bu etnik katliamlarla karşı, karşıya kalırken, bu insanlık dramına gözlerini kapatan, katledilen insanlarımızın çığlıklarına kulaklarını tıkayan vahşi batının nasır tutmuş vicdanlarına, bu soykırım hamlesine sessiz kalan barış havarilerine de sesleniyorum:

Duyuyor musunuz tarihin derinliklerinden gelen o çığlıkları?

Bu güne kadar görebildiniz mi bu gerçekleri?

Hukukun üstünlüğü sadece sizler için mi geçerli?

Duyun bu ‘unutulmayan çığlıkları’. Görün o acılı yılları. Verin bu insanlık ayıplarının cezalarını.

Duyun ve görün ki!  Sizin olmasa bile tarihin vicdanı rahat etsin!

Ve sizler!

Kıbrıs Türk Halkının hakkını, hukukunu savunmakla görevliler. Sakın ola ki, bunlar tarihin derinliklerinde kaldı demeyin!

En azından bu katliamları yapıp da hala Güney Kıbrıs’ta ellerini kollarını sallayarak dolaşanların yargılanması için gereğini yapın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gidin.

Bir kişi için yetmez, binlercesi için müracaat edin.

(Tüm şehitlerimizin aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum. Ruhları şad olsun)

 

 

Boğaz’daki Aşiret

Prof. Dr. Anıl Çeçen‘in yıllar önce Yankı Dergisi’nde yayımlanmış yazısını WhatsApp grubumuzdan bir arkadaşımız bizimle paylaştı.

Önce bahsi geçen Prof. Dr. Anıl Çeçen yazısının özetini ve bu yazıya grubumuzdan Yard. Doç. Dr. Sakin Öner‘in eleştirilerini aktararak bir sonuca varmaya çalışacağım.

“Mahmut Çetin’in 1997 yılında yayınlamış olduğu kitabında bir büyük ailenin İstanbul Boğazı kıyısındaki serüvenini anlatmaktadır.

Boğaz’daki Aşiret” isimli bu kitabında yazar Polonya göçmeni Yahudi asıllı bir yabancı ailenin, sülale boyutundaki Boğaz macerasını dile getirmektedir. Osmanlı İmparatorluğuna göç ettikten sonra Mustafa Celalettin Paşa adını alan Polonyalı Konstantin Borzecki merkezli Polonyalı Yahudi ailesinin Lehistan’dan kalkıp gelerek Osmanlı ülkesine yerleşmesi, İstanbul Boğazının kıyılarında kendilerine bir gelecek kurmaları, hem Osmanlı İmparatorluğunun hem de Türkiye Cumhuriyetinin tarihinde önemli bir yere sahiptir.

Asya ve Avrupa kıtaları arasındaki merkez bölgedeki devlet olduğu içindir ki, Osmanlı İmparatorluğu döneminde ve daha sonra da göç eden aileler, isim değiştiren sülaleler ve dinlerinden ya da etnik kökenlerinden dönen zengin ye aydın kesimler fazlasıyla görülmüştür.

Rus işgali sonrasında Polonya’dan kaçan başka bazı aileler de Beykoz’un arkalarında Polonezköy‘ü kurarak bu bölgeye yerleşmişlerdir.

Boğaz’daki Aşiret bir buçuk yüzyılı geçen zaman diliminde, Osmanlı ve Türk devlet yaşamında birçok önemli kişiyi Türkiye’ye kazandırmıştır.

Mustafa Celalettin Paşa’nın oğlu Hasan Enver Paşa, Nazım Hikmet, TKP kurucusu Zeki Baştımar, Orgeneral Turgut Sunalp, yazar Refik Erduran, Oktay Rıfat, Samih Rıfat gibi yazarlar, Orgeneral Ali Fuat Cebesoy, Mehmet Ali Aybar, Rasih Nuri İleri, Nihat Sargın, Celal Nuri İleri, Suphi Nuri İleri, Abidin Dino, Namık Kemal, Abidin Paşa, Numan ve Nermin Menemencioğlu, Halikarnas Balıkçısı, Şirin Devrim, Prof. Dr. Suna Kili, futbolcu Sabri Dino, Ali Niyazi ve benzeri birçok tanınmış isim, Borzenski sülalesinden gelen Polonya asıllı olup, daha sonraları Boğaz’daki Aşiret üyeleri olarak Türk toplum ve siyaset yaşamında önde gelen roller oynamışlardır.

İmparatorluktan, Cumhuriyete geçerken ve Batı dünyasından modernizm Türkiye’ye gelirken, bu gibi göçmen ve dönme ailelerin öncülük ve taşıyıcılık görevi üstelendikleri görülmüştür.

Boğaz’daki Aşiret, bir kitabın adı ve o kitaba adını veren bir ailenin tanımlamasıdır ama günümüzde İstanbul Boğazının kıyılarında yaşayan beş yüz aileye verilen ortak isim haline de gelmiş durumdadır. TÜSİAD’a üye olan beş yüz zengin işadamı aileleriyle beraber yaşadığı İstanbul Boğazı o kesimin akrabalarıyla birlikte zaman içerisinde yeni bir Boğaz Aşireti yaratmıştır.

İstanbul’u aynı zamanda borsa ve sermaye merkezi konumuna getiren Boğazdaki yeni aşiret, İstanbul üzerinden bütün Türkiye’yi yönetebilmenin arayışı içindedir.

Boğaz Aşireti, aynı zamanda bütün basın ve medya organlarını da satın alarak, özel çıkarları doğrultusunda bunları kullanmaktan çekinmemektedirler. Para gücü medya gücüne dönüşürken, aynı zamanda siyaseti yönlendirmekte ve aşiretin çıkarlarına uygun düşen yeni siyasi modeller ya da politikalar, Boğaz kıyısındaki yalılardan ortaya çıkmaktadır.

Misakı Milli sınırları içinde, Boğaz’daki Aşiret’in değil ama Türk milletinin ulusal egemenliği geçerli olmalıdır.

Önümüzdeki dönemde; ya Türk milleti yeniden egemen olacak ve Boğazdaki Aşiret’in çıkarları sınırlanacak ya da Boğaz’daki Aşiret, küresel sermaye ile ortaklık içerisinde hegemonyasını artıracak, bunun sonunda Türk devleti ve milleti sıkıntı çekmeye devam edecektir. Türk devletinin güçlenmesi ve Türk milletinin mutlu bir düzene kavuşabilmesi için; Boğaz’daki Aşiret’in anayasa ve yasal çerçevede denetim altına alınması gerekmektedir.”

Prof. Dr. Anıl Çeçen değerli bir bilim adamıdır. Bu yazı içinde çok önemli gerçekler var. Fakat bu yazıdaki yöntem tarihi okuma ve bugüne uyarlama açısından sorunlu bir yaklaşımdır.

************************************

BİRİNE HAİN DEMEK O KADAR KOLAY OLMAMALI

Yard. Doç. Dr. Sakin Öner‘in Anıl Çeçen’in, yazısındaki toptancı yaklaşım yerine ismi geçenlerin tek tek değerlendirilmesi gerektiğine dair eleştirilerine aynen katılıyorum.

Aydınlar Ocağı Genel Sekreteri Yard. Doç. Dr. Sakin Öner tam bir Türk Milliyetçisidir. O’nun bu yaklaşımı Türk Milliyetçilerinin ırkçı olmadığını gösteren, “Ne mutlu Türk’üm DİYENE” sözüne inanmışlığın bir belgedir.

Bakın Sakin Öner Hoca “Birine Hain Demek O Kadar Kolay Olmamalı” başlığıyla görüşlerini nasıl anlatıyor?

“Ben yıllardır Türkçülük Tarihi üzerinde çalıştım. Mustafa Celaleddin Paşa Fransızca Türk tarihi ve grameri üzerine yazdığı ‘Eski ve Modern Türkler’ kitabıyla Türkleri Avrupa’ya tanıtmıştır. Yusuf Akçura, Paşa’nın bu eseriyle Türkçülük Tarihine geçtiğini ‘Türkçülük’ isimli eserinde belirtmiştir.

Polonya leh asıllı iyi eğitim almış Mustafa Celaleddin Paşa 1848 yılında Rus ve Prusya zulmüne başkaldırmış ve 1849’da Osmanlı’ya sığınmıştır. Üstün harita bilgisi dolayısıyla Yüzbaşı rütbesiyle orduya alınmıştır. İki yıl sonra 1851’de İslamiyet’i kabul etti. Bektaşi oldu. “Mustafa Celaleddin” ismini bizzat Şeyhülislam verdi.

Çalışmasından memnun olan Mirliva Ömer Paşa büyük kızı Saffet Hanım ile evlendi. 1875 yılında çıkan Hersek İsyanına karşı savaşırken Karadağ’da yaralandı ve 1876 yılında 50 yaşında şehit düştü. Kendisinin leh değil, Gagavuz (Gökoğuz) Türk’ü olduğu konusunda ciddi iddialar var. Atatürk’ün de Mustafa Celaleddin Paşa’nın çalışmalarına büyük değer verdiği belirtilir.

Bu yüzden Türklük için eser vermiş ve şehit düşmüş devlet büyüklerini yanlış tanımayalım.

Nasıl Türkçeleşmiş kelimeleri Türkçe kabul ediyorsak, Türkleşmiş ve Türklüğe hizmeti geçmiş kişileri de Türk kabul etmemiz gerekir. İhanet, hain kelimelerini kolay kullanmamak gerekir.

Yazıda ismi geçen Mustafa Celaleddin Paşa Nazım Hikmet’in büyük dedesidir. Bizi kimin dedesi olduğu değil, kendisinin yaptıkları ilgilendirir. (Nazım Hikmet, beğensek de beğenmesek de, hatasıyla sevabıyla bir Türk şairidir. RS)

O yazıda Namık Kemal bile dönme olarak gösterilmiştir. Böyle saçma bir şey olamaz.”

Sakin Öner Hoca, solun ve İslamcı kesimlerin tarihi, sosyal ve siyasi olayları kalıplaşmış önyargılarla açıklayan zihinsel hastalığından ne kadar uzakta.

Türkiye’nin bütün meselelerini kapitalist veya Siyonistlere bağlayarak, genellemelerle açıklama hastalığına düşmeden, akılcı ve ilmi bir yöntemle anlamaya ve anlatmaya çalışmak…

İşte gerçek bir aydın olmanın ilk şartı budur.

 

 

Bestekâr Amir Ateş ve Güftekâr Ali Coşkun

Sayın Ali Coşkun benim kısa adı TOBB olan Türkiye Odalar Borsalar Birliği Başkanlığından bu yana önemli bir ağabeyim, vazgeçilmez bir dostum, değerli bir iş ve devlet adamıdır. Nereden bakarsanız bakınız 40 yılı yakın bir dostluk. Hele Ankara’da iken sürekli görüştüğümüz bir büyüğümüzdü. Kendisiyle birlikte birkaç yurtdışı, çok sayıda yurtiçi gezilerimiz oldu. Eski bir İstanbul mukimi olan Ali Coşkun ağabey, TOBB’dan bu yana Başkent Ankara’da ikamet ediyor.

Ancak kendisinin gerek İstanbul Eyüp’teki İş Dünyası Vakfı etkinliklerine gelmesiyle veyahut benim Ankara ziyaretlerimde yine birlikte oluyoruz.

Onca da ortak aziz dostlarımız vardır. Başta rahmetli Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, devlet adamlarımız Abdulkadir Aksu, Hasan Celal Güzel, Saffet Arıkan Bedük, Necati Çetinkaya ve Cemil Çiçek hemen aklıma gelen. Bu isimler arasında önemli bir özel hukuk vardır. Ayrıca latifeleri, şakaları, esprileri hep dikkat çekmiştir.

 

Akıllı telefonların whatsApp grubu; ilişkilerimizi neredeyse günü gününe haberdar ediyor. Geçtiğimiz günlerdeki bir mesajda İstanbul Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde Ali Coşkun’un şiirlerinden, Amir Ateş’in bestelerinden oluşan bir konser daveti geldi.

Şimdi hatıralarını yayına hazırlayan Ali Coşkun’un çok sayıda yayınlanmış kitabı var. Bir kısmı bunların şiirleridir. Bu dizeler içten, hoş görüye sahip, samimi, duygusal ve iddiasızdır. Bana tümünü imzalayıp göndermiştir.  Hepsi de itibar baskılı kitaplar.

 

“BEN SENİ UNUTMAK İÇİN SEVMEDİM””

Amir Ateş(1942-Kandıra) de yaşan bestekârlarımızın önde gelen isimlerin başında gelir. Ali Coşkun ağabey gibi Amir Ateş de bir din adamının oğludur. Babası Hafız Vehbi, annesi Dürdane Hanımdır. Amir Ateş önce memleketinde babasının da teşvikiyle hafız oluyor. Sonra İstanbul’a giderek(1956), önemli bir din adamı Hacı Hafız Hasan Akkuş’un talebesi oluyor. İcazetini aldıktan sonra hafızlık ve duahanlıkla mevlithanlık yapıyor.

Amir Ateş Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde Türk Sanat Musikisi derslerine başlıyor. Emin Ongan, Yesari Asım Arsoy, Saadettin Kaynak, Kemal Batanay, Prof. Dr. Alaattin Yavaşça, Yıldırım Gürses, Halil Can ve Sabahattin Volkan gibi ustalardan dersler alıyor, usuller öğreniyor.

Amir Ateş, Melek Hiç’in sözlerini yazdığı “Bir Kızıl Goncaya Benzer Dudağın” ile Rahmetli İlhan Behlül Pektaş’ın dizelerinden bestelediği “Ben Seni Unutmak İçin Sevmedim” ve “Seni Ben Unutmak İstemedim ki” ile şöhreti yakalıyor. Yıllarca dillerde ve gönüllere kalarak söylenen  “Maziyi Kadehlerden İçin”, “Eylül Akşamları” ve Bir Masal Yağmuru” da dikkat çeken bestelerindendir.

Rahmet ve Gazap, Zeynepler Ölmesin, Üvey Ana, Yarın Ağlayacağım, Solan Bir Yaprak Gibi ve Hayatım Senindir adlı sinema filmlerinin de müziği Amir Ateş’e aittir.

Bugün için 500’ün üzerinde eseri mevcut.

Bir çok kamu ve özel kuruluşlara korolar kurdu, çalışanlarını Türk Sanat Müziği ile hemhal eyledi. Bu korolar hala çalışmasını sürdürüyor. Türk Sanat Müziği dersleri de veriyor alakalı okul, enstitü, fakülte ve diğer yerlerde.

 

İLK DEFA OKUNAN BESTELER

Üsküdar Türk Musiki Cemiyeti’nin başkanlığını yapan Bestekar Amir Ateş, ilahi repertuvarımıza da yenilikler getiriyor. İstanbul’da liseden öğretmenim Şair Bekir Sıtkı Erdoğan’ın(1926-2014) Yunuslayın isimli şiirini hicaz ilahi olarak besteliyor. Bir kıtası şöyle;

“İçimde bir dertli bülbül/Öter Yunus Yunus diye/Söz bahçemde her gün bir gül/ Biter Yunus Yunus diye/ Bir ateş ki içten içe/Halim duman gündüz gece/Göğe her doğrulan baca/ Tüter Yunus Yunus diye/Yol bulup yoldan ileri/Ararım yıllardan beri/Çağrılarım ta gökleri/Tutar Yunus Yunus diye.”

Ali Tekintüre’nin dizelerinden “Gel Şükret” ilahisi de öyle; “Yaşıyorsan gel şükret/Hiç doğmadan ölen var/ İsyan etme, dua et/ Her şeyi bir gören var/ Ne verirsen elinle/O gidecek seninle/ Kırma kulu dilinle/Mahşerde bekleyen var”

İlk defa bu konserinde dinledim. Muhteşem bir beste. Ayrıca “Yunus” nakarat bölümüne bütün konser salonu da iştirak etti. Salon diyorum ağzına kadar dolu. Ayakta izleyenler bile görüyorum.

 

Psikiyatrist, psikoterapist, bağımlıları müzikle tedavi eden, İTÜ Rektörü Danışmanı, Yrd. Doç. Dr. Adnan Çoban’ı solist olarak izledik. Bu kadar güzel icra edilir ancak. Salon alkıştan adeta yıkıldı.

Kültür Bakanlığı Sanatçısı Canan Geylan Sezgin de başarılı bir repertuvar sundu bizlere. Canan Hanım daha sonra sanatçı eşini de sahneye çağırdı ve Amir Ateş’in besteleyip, henüz notalarını bile yazdığı kâğıt üzerinden okuyarak söylediler. Birkaç eser ilk defa seslendirildi ve ilk defa bu konserde söylendi.  En sonunda bütün solistler, bestekâr ve sunucu da sahne olarak vokal yaptılar. Bizler için bir ayrıcalık oldu. Türk Halk Müziği Sanatçısı Recep Ergun da konseri sunuyor, solistleri takdim ediyor, bestekârımız Amir Ateş ile zaman zaman sohbet ederek seyircileri konu hakkında bilgilendiriyor.

Bir buçuk saat planlanan konser iki saati geçti.

 

ŞAİR BİR BEYİN CERRAHI ELEŞTİRİYOR

Amir Ateş Ali Coşkun Beye sordu “Ankara Uçağınız saat kaçta?” Cevap 23.55 olunca “Daha vaktimiz var, birkaç eser daha okuyabiliriz” dedi. Öyle de oldu. İki ilahinin dışında 30 kadar eser okundu.

Çünkü bu konserde sadece Ali Coşkun’un değil, yine Ali Bey gibi bir eski bakanımız Hasan Basri Aktan, milletvekili ve vali olarak yıllarca görev yapan Necati Çetinkaya ve Saffet Arıkan Bedük’ün de güftelerinden Amir Ateş Bestesi eserler icra edildi. Her güfte sahibi de sanatçıyı ve bestekarını kutlamak için konuşmalar yaptılar. Bu konuşmalar teşekkür mahiyetinde de olsa zaman aldı.

 

Sanatçı Canan Geylan Sezgin’in bir açıklaması da dikkat çekiciydi “Ben inşallah önümüzdeki günlerden itibaren TRT Müzik Kanalı’nda eserleri bestelenmiş politikacılarla birlikte bir program yapacağım.” Buna ilk itiraz; şiirleri bestelenen, tababet ve musiki, kainattaki senkronizasyon, bestelerin ilahi-teolojik yönü konularında çalışmalar yapan, üniversite mezunlarının dilekçe bile yazamadan diploma aldıklarını hatırlatan Beyin Cerrahı Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın’dan geldi. “Neden sadece politikacılarla program yapacaksınız?  Sanat ile uğraşan herkes ile,  başta hekimlerle, akademisyenlerle ilgilenin. Buradan sanatçıya sahip çıkmayan Kültür Bakanlığını da şiddetle kınıyorum” deyiverdi ve çok da alkış aldı.

 

DEVAMI GELSİN

Keşke programı belirten bir kitapçık olsaydı bu muhteşem konserde! Ancak muhabbet de koyulaştıkça koyulaştı. Benim aziz dostum eski genel müdürlerimizden İbrahim Kısacık başta çok sayıda sanatsever Ankara’dan gelmişti. Ali Coşkun ile de birlikte Başkentimize döndüler. Kocaeli Aydınlar Ocağı ve Akçakoca Kültür Platformu mensupları, değerli aydınımız Ahsen Okyar başkanlığında, Şahlanış Hareketi Başkanı Mehmet Mahmut Yıldız ve mensupları, çok sayıda dostlarımız da bu konsere teşrif etmişlerdi. Bu vesileyle hasret giderdik. Oh ne saadet!

 

 

Eleştirel Yazılar 1, 2, 3

0

Asırlık Türk Yurdu Mecmuası’nda dikkate değer yazılar yazmakta olan Prof. Dr. Milay Köktürk, Felsefe profesörüdür. Yazılarında; ‘Felsefenin, bütün ilimlerin anası‘ olduğu hakîkatini görmek mümkündür. Bir başka hakîkat de, felsefî tenkitlerin, ele aldığı mevzuyu, kılı kırk yararak çözümlemeye çalıştığıdır.

Prof. Köktürk, Birinci Ccildi Haziran 2016’da, ‘Millet ve Milliyetçilik‘, İkinci cildi Şubat 2017’de, ‘Devlet ve Siyâset‘, Üçüncü cildi Mayıs 2017’de ‘Toplum ve Kültür‘ adlarıyla yayımlanan ‘Eleştirel Yazılar‘ isimli dizi eserlerinde, okunmayı hak eden değerlendirmeler sunuyor.

Birinci kitapta müellif, milliyetçiliği bütün boyutlarıyla ele alıyor ve hakîkatleri ortaya koyuyor. Milliyetçiliği kavmiyetçilikle eşleştirenler ve Hucûrat Sûresinin kavmiyetçiliği reddettiğini iddia edip milliyetçiliği ayaklar altına alanların bulunduğu günümüzde, milliyetçiliğin ne olup olmadığını en mükemmel şekliyle anlatıyor. Eser büyük bir tarafsızlıkla, ilmî ölçüler içerisinde hazırlanmıştır. Milliyetiliğe reddiye de değildir, methiye de değildir. Milleti yüceltmek veya batırmak gibi bir düşünceye tenezzül edilmemiştir. Eseri okuyanlar; millet kavramını yok saymakla ve milliyetçilik düşüncesini ayaklar altına almakla, yalnızca abes1 değil aynı zamanda abeş2 bir iş yaptıklarını anlayacaklardır.

Kitapta; ‘Millet Olmak‘, ‘Milliyetçiliğin Ontolojisi3, ‘Düşünce Hürriyeti ve Milliyetçilik‘, ‘Türk Milliyetçiliği İdeoloji midir?’, ‘Kozmopolitizm‘ başlıklı yazılar dikkat çekiyor.

Okunmalı.

Devlet ve Siyâset’ isimli ikinci kitap; yazarın, ‘Sunuş‘ başlıklı bölümde belirttiği gibi; tecrübe, gözlem ve tefekkür ürünü, bâzıları da akademik araştırmalardan oluşuyor.

Yazar, kitaplarına üst başlık olarak neden ‘Eleştirel Yazılar‘ adının seçildiği sorusunu şöyle açıklıyor: ‘Eleştiriyi âdeta kusur bulma, yerden yere vurma, olumsuzlukları açığa çıkarma olarak anlayanların sayısı hiç de az değildir. Oysa felsefedeki anlamıyla ve Kantçı4 çizgideki uygulanışıyla eleştirel bakış biçimi, bir çözümleme tarzı, bir fikir üretme yöntemidir. Eleştiride; var olan sorgulanır, açıklanır, genişletilir ve onun hakîkati bütün boyutlarıyla açığa çıkarılır. … Eleştirel bakış, sırf değer biçme üzerine kurulu değildir. … Bu sebeple ve bir de Kantçı yöntemden esinlenerek, bu türden incelemleri bünyesinde toplayan bu diziye, ‘Eleştirel Yazılar‘ adı verildi.’

Bu kitaptaki 31 adet makaleden bazılarının başlıkları şöyle: ‘Kıskaçtaki Ulus Devlet‘, ‘Birey-Devlet İlişkisi‘, ‘Başka Demokrasi Mümkündür‘, ‘Siyaset Tüccarları‘, ‘Ne Kutsalın İktidarı, Ne İktidarın Kutsallığı‘,  ‘12 Eylül / Büyük Kırılma‘, ‘Türkiye’nin Cemaatle İmtihanı‘, ‘Açılımın Açılımı‘, ‘Küreselci Faşizm‘,

Üçüncü kitap; ‘Toplum ve Kültür‘ özel başlığını taşıyor. Prof. Köktürk, 29 makaleden oluşan bu eserinde; yaşadığımız kültür krizinin çeşitli yönlerini ortaya koyuyor. Türk aydınının birkaç asırdır dûçar olduğu ‘acilcilik’ hastalığından kurtulması için felsefî derinlik ve sağduyunun rehberliğinde araştırmalara devam etmesi gerektiğini belirtiyor.

Kültür Üzerine‘ başlıklı makalede; “Kültürümüz denildiğinde gelenek ve görenek, örf ve âdet terimleri bir çırpıda zikredilir. Ardından onların açılımına geçildiğinde ağırlıklı olarak folklorik unsurlar gösterilir. Başka bir biçimde ifâde etmek gerekirse; meselâ genel olarak milletin, özel olarak Türk milletinin varlığının târihî boyutu tartışılırken hep ‘üç-beş bin yıllık kültür‘den söz edilerek başlanır. Bu söylem, kurguya dayalıdır.’ Diyor.

Ve Prof. Köktürk; ‘Bu kültür nasıl bir şeydir ki, milyonlarca bilinçten, binlerce yıldan beri süzülüp bu güne gelmiştir…‘ sorusuyla başlayıp, söylenenleri sorgulamak gerektiği fikrini savunuyor.

Diğer makalelerden dikkat ekenler şöylece belirtilebilir: ‘Ahlâkın Yeniden İnşası: Şimdi Değilse ne Zaman?’, ‘Küresel Asimilasyon‘, ‘Kültür Krizi‘, ‘Ortak Dünyanın Sinsî Düşmanı: Magazinleşme‘, ‘Ortak Dünyaya Suikast: Etnisite İnşası‘, ‘Dinin Ontolojik Temelleri: Vahiy ve Özgürlük‘, ‘Kozmopolitizm Üzerine

12 X 19,5 santim ölçülerindeki kitapların birincisi 271, ikincisi 336. Üçüncüsü 328 sayfadır.

1Abes: Akla ve sağduyuya aykırı, mantık dışı ve saçma.

2Abeş: Çirkin, gülünç.

3Ontoloji: Varlık felsefesi, temel mevzusu varlık olan felsefî disiplin. Günümüzde ‘varlık nedir?’ sorusuna verilen cevapları inceleyen ilim dalı. Felsefede, metafiziğin en temel kollarından biridir.

4Immanuel Kant: (Doğu Prusya 1724-Almanya-1804): Alman filozofudur. ‘İnsanlığın yetiştirebileceği en büyük dâhilerden biri‘ olarak kabul edilir. İnsanın tecrübe ederek sâdece tabiat bilgisini elde edeceğini belirtir. Diğer bilgiler ise insan zekâsı elde edilebileceğini ispat eder. O’na göre bili, kendi başına bir kavram değildir, kavramlar arasında bir münâsebet olması bakımından hükümdür.  Prof. Dr. Kant; kendisine has görüşleriyle tenkit felsefesi koymuştur.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

MİLAY KÖKTÜRK:

1961 yılında Zonguldak’ta doğdu. Kastamonu Göl Öğretmen Lisesi’ni bitirdi. Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden 1984 yılında mezun oldu. Yüksek lisansını Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde 1987’de tamamlayan Köktürk, Burdur ve Manisa illerindeki değişik liselerde 1986-1995 yılları arasında felsefe öğretmenliği yaptı. 1995 yılında Pamukkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne araştırma görevlisi oldu. Erzurum Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde, ‘Ernst Cassirer’de Sembol ve Sembolik Formlar‘ adlı teziyle, 2001’de doktorasını verip aynı yıl yardımcı doçentliğe tâyin edildi. Aralık 2007’de doçent, Mart 2013’te profesör oldu.

Çalışmalarına bilgi, bilim, kültür ve siyâset felsefesi ağırlıklı olarak devam eden Köktürk’ün *Hedef Ülke Türkiye’de Birey Toplum ve Siyâset, *Kültür Bilimi Yazıları, *Kültürün Dünyası/Kültür Felsefesine Giriş ve *Kültür ve Sembol adlı telif eserleri vardır.

Filozof Ernst Cassirer’den: *Sembolik Formlar Felsefesi, *Kültür Bilimlerinin Mantığı Üzerine, *Rölativite Teorisi Üzerine, *Sembol Kavramının Doğası; *Max Weber’den: *Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eserleri çevirip yayımlamış olan Milay Köktürk Pamukkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

 

KUŞBAKIŞI:

KOSTANTİNİYYE 1453:

İstanbul’u fethedip yeni bir çağ açtıktan sonra ‘Fâtih‘ unvanı ile anılan Sultan İkinci Mehmed Han,  pek çok yerli ve yabancı esere konu olmuştur.

Günümüzün önde gelen Bizans târihçilerinden Michael Angold, Fâtih Sultan Mehmed Han’ın, ve büyük fethinin gerek Osmanlı Devleti’nde gerekse Bizans İmparatorluğu’nda meydana getirdiği değişimlerin öncesini ve sonrasını derin bir şekilde tahlil ediyor. Geniş olarak ele aldığı husus, Bizans İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla doğan boşluğun çeşitli aktörler tarafından nasıl doldurulmuş olduğu meselesidir.

Zeynep Rona tarafından Türkçeye çevrilen eser, 15,5 X 23 santim ölçülerinde, 304 sayfa olarak Ekim 2017’de yayımlandı.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat:4 Beyoğlu, İstanbul (T. İş Bankası Parmakkapı Şubesi üzeri)

Telefon: 0-212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-252 39 95 www.iskultur.com.tr e-posta: info@iskultur.com.tr

 

 

OSMANLI TÂRİHİNDE EFSÂNELER VE GERÇEKLER:

Türk târihçilerin kutbu Halil İnalcık’ın hazırladığı ‘Osmanlı Târihinde Efsâneler ve Gerçekler‘ isimli eserde, Ertuğrul Gazi’den başlayıp 17. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı târihinin ana kaynaklarındaki yanlışlar, efsânevî üslûpla anlatılan hâdiseler ve şahıslar iç ve gerçek yönleriyle anlatılıyor. Hâdiseler, usta târihçinin kendisine has bakışıyla farklı bir boyut kazanıyor. Daha çok yer adları ve coğrafî yapı metotları üzerinden gözden geçirilen rivâyetler, modern târihçiliğimizin araştırma usullerine yön verecek mâhiyettedir. Hayme Ana Efsânesi, Osmanlı’nın bağımsızlığı, Fetret Devri’ndeki İktidar Mücâdelesi, Konstantiniyye’nin Fethi, Sultan Genç Osman’ın Katledilmesi ve Kösem Sultan tetkik edilen meselelerin başını çekiyor.

İnalcık’ın, ‘Araştırma sonunda tarihî gerçek olarak eserlerde yer almış birçok hususun hurâfelerden ibâret olduğu ortaya çıkmıştır.’ Cümlesi, iddialı görünmekle birlikte târih felsefesi üzerinden değerlendirilmeyi gerektiriyor. Zaman zaman bu makaleler başka târihçiler tarafından tenkit edilse de müellifin sâha çalışmalarının târih inceleme metoduna sağladığı faydalar tartışılmaz. Kitapta yer alan Osman Gazi’nin Sakarya seferi esnâsında ziyâret ettiği Beştaş Zâviyesi’nin fotoğrafları bunun tipik misali.

Kitaptaki ilk sekiz yazı, Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde gelişen hâdiseler hakkında. Anadolu’daki Türk-Rum İlişkileri, Çaka Bey’in Bizans ile Mücâdelesi, Ertuğrul Gazi’nin Faaliyetleri, Osman Gazi’nin İznik Muhasarası ve Sakarya Seferi, Orhan Gazi Dönemi ve Fetret Devri hakkında bildiklerimiz kritik ediliyor. Sonraki üç yazı İstanbul Kuşatması hakkında olup ardından Kösem Sultan devri inceleniyor. Protestanlığın Osmanlılar tarafından nasıl desteklendiği ve Türk Târih Kongresi hakkındaki değerlendirmelerle kitap son buluyor.

Modern târihçiliğin bakış açısını ortaya koyarak Osmanlı târihinden efsâneleri ayıklamak üzerine inşa edilen kitap vaadini hakkıyla yerine getiriyor. ‘Efsâneler olmadan inşa edilen bir târih neye hizmet eder?’ sorusu ise cevabını aramaya devam ediyor.

KRONİK KİTAP:

Ömer Avni Mahallesi, Balçık Sokağı Nu: 6 Taksim, İstanbul.Telefon: 0.212-243 13 23,

Belgegeer: 0.212-243 13 28 e-posta: kronik@kronikkitap.com internet: www.kronikkitap.com

İMPARATORLUK ÇAĞININ OSMANLI SULTANLARI -1

GELENEKLİ TÜRK ANLATILARI: Bayram Durbilmez / Ötüken Neşriyat

MÜ’MİNLERE VAAZLAR: Mehmed Zahid Kotku / Server Yayınları

PEYGAMBERİN KARDEŞLERİ:Metin Karabaşoğlu / İz Yayıncılık

ÇANAKKALE 1915 ALMANLARIN BÜYÜK TUZAĞI: Naim Babüroğlu / Asi Kitap

ŞEYH GALİB / OSMANLI’NIN BİLGELERİ:Yrd. Doç. Dr. Ali Cançelik / İlke Yayıncılık

 

Prof. Dr. Feridun M. Emecen, 163 sayfalık eserinde İkinci Beyazıd, Yavuz sultan Selim Han ve Kanunî Sultan Süleyman’ı anlatıyor.

Genel Osmanlı tarihi çizgisinde Fâtih Sultan Mehmed’den sonra klasik devlet formunun yerleşmesinde kendisinden sonra gelen üç padişah döneminin önemli bir yeri vardır. Fâtih’in devleti dönüştürmeye yönelik hızlı atılımlarının yavaşlatılıp yeni bir soluk alındığı, bir ölçüde Doğu Rönesansı’nın yaşandığı İkinci Beyazıd dönemi; ‘Yavuz‘ lakaplı Sultan Birinci Selim Han’ın Doğu siyaseti ile Osmanlı Devleti’nin kazandığı yeni dinî misyon ve onun ardından daha sonra ‘Kanûnî‘ unvanıyla anılacak olan Sultan Birinci Süleyman Han’ın Orta Avrupa’ya ve Akdeniz’e ağırlık veren batı politikaları ve imparatorluğun uzak sınırlarına yönelik yeni ilgiler, ‘Klasik Çağ‘ olarak adlandırılan 16. yüzyılı adeta ‘Osmanlı Türk Asrı‘ olarak şekillendirmiştir. Emperyal bir anlayış ve zihniyetin ortaya çıktığı bu yeni asrın üç önemli siması olarak İkinci Beyazıd, Birinci Selim Selim Han ve Birinci Süleyman Han, söz konusu oluşumda mühim roller oynamışlardır.

İSAM-İSLAMÎ ARAŞTIRMALAR MERKEZİ YAYINI. 0.216-474 08 50 siparis@isam.org.tr

KISA KISA… KISA KISA…

DERKENAR:

TÜRKÇE

Türkçemiz;  kelime yapısı ve hazinesi, cümle kuruluşu ve alfabesi yüzyıldır çok ağır tahribata mâruz bırakılmıştır. İç ve dış tahrip güçleri, milletimizin diline bağlılığına inat, bozarak değiştirmek için bütün gücüyle çalışmaktadır.

Dilimize musallat olan yıkıcı faaliyetler dört koldan yürütülmektedir. 1- Yabancı kelime istilası, 2- Dili zenginleştirme adına, kelimelerin yanlış türetilmesi ve yanlış kullanılması, 3- ‘İnternet Türkçesi’ olarak isimlendirebileceğimiz ucube, 4- Yabancı dille eğitim.

İşin en üzücü tarafı, bu faaliyetlere devlet organlarının da bilmeyerek katkı sağlamasıdır… Bu katkılar; Sümerbank, Etibank isimlendirmeleriyle başlamıştı, Halkbank, Vakıfbank isimlendirmeleriyle devam ettirildi.

Günümüzde; Kanal İstanbul, Borsa İstanbul isimlendirmeleriyle hatâda ısrar ediliyor.

Türkçe dilbilgisi kurallarına göre isim tamlamasında yardımcı kelime başta, ana kelime sonda olur: ‘bahçe kapısı‘. ‘at arabası‘ örneklerinde olduğu gibi… ‘

Hatâda ısrar edilen örneklerde; ‘kanal‘ ve ‘borsa‘, ana kelimelerdir. ‘İstanbul‘ ismi ise, kanalın ve borsanın nerede olduğunu belirtmesi açısından; yardımcı – tamamlayıcı kelimelerdir. Doğru isimlendirmeler; ‘İstanbul Kanalı‘, ‘İstanbul Borsası‘ şeklinde olmalıydı. Doğru isimlendirmeler olan; Boğaziçi Köprüsü, Atatürk Bulvarı, Dolmabahçe Camii, Fatih İlçesi söylenişleri örnek alınmalıydı.

Türk millî kültürünün arsız kemirgenleri, kurum ve tesis isimlerindeki bu hatâları görünce aşka gelip bakınız ne yâveler üretiyorlar:

*İlginç bir olaya görgü tanıklığı ettiğinde acaip ilgi yapıyorlar.

*Mavra yapanlara bozuk atıyorlar.

*Çüş oluyorlar, oha oluyorlar.

*Yazınsal uğraşlarla uğraşıyorlar.                                                                                                                                                     *Busines Class’da uçanın ölme şansının daha yüksek olduğunu yazıyorlar.

*Yoğun sanatsal etkinlikler nedeniyle turşu oluyorlar.

*Sahne alıyorlar, start alıyorlar.

*Gençlik yaşantılarında yaptıklarını anımsadıkları kimi yaşamsal hıyarlıklarıyla yüzleşiyorlar.

*’Evet’ kelimesini akılları ve zevkleriyle birlikte çöpe atıyorlar, ‘hı hı’ gibi sesler çıkarıyorlar.

İncelik, zarâfet, nezahet, kültür, irfan fukarası kişilerin ifâde yamuklukları saymakla bitmez…

Entel geçinen kişi, kürsüdeki konuşmasını şöyle bitiriyor: ‘Düşünsel kanılarımı sizlerle paylaşmama izin vermeniz nedeniyle sizlere teşekkür etmek istiyorum.’

Teşekkür etmek istiyorsa, neden etmiyor ki? Acaba nasıl bir engeli var? Bir milyar defa teşekkür etmeyi istemek, bir defacık olsun teşekkür etmenin yerini tutmaz ki…

Bilmiyor mu, öğretmiyorlar mı? *

Çok satan gazetenin birinci sayfasında, iri harflere 5 sütuna yayılan bir başlık: ‘Devletin en gizli sırları sızdırıldı.’

Sır‘ deniler şey, zâten gizlidir. Gizli olmayan bilgi sır değildir.

Haberin detayında; ‘şoke etti‘ tâbiri kullanılıyor. Doğrusu ‘şok etti‘ olmalı.

Entel kemirgenler bir taraftan, ‘büyük’ olduğunu zanneden gazete diğer taraftan saldırılar devam ediyor.

Kimileri muhatabını ajite ediyor. Kimileri de igore. Enjoy edenler var, refüze edenler de. Accept edenlerle check edenler bizden, handle edenlerle okupe edenler karşı taraftan…

Hepsi güzelim Türkçemizi bozmaya gayret ediyorlar.

Türkçe dostları, Türkçe hassasiyeti olanlar, dil uzmanları, Türkçeciler, öz Türkçeciler, hakîki ve de en öz hakîki Türkçeciler ile Türk Dil Kurumu yöneticileri… Siz ne ediyorsunuz?                                                                                                                                      *                                                                                                                                                                                                               Kimileri ‘Yedi yüz bin’ yazıyor.                                                                                                                                                             Kimileri ‘Yediyüzbin’ veya ‘7 yüz bin’ veyahut da 700 bin…                                                                                                                         Hangi yazılışın Türk dili kaidelerine uygun olduğunu biler var mı?

Yoksa…

Çeşit zenginliği‘ deyip geçelim mi?

Sonra da ‘Ne çektin be Türkçem‘ diyerek ağlayalım mı?

 

 

Toptaşı Bimarhanesinden Mazhar Osman Akıl Hastanesine

Kırk yılı aşan hekimlik hayatımda bilgim ve becerim yettiğince, hekimlik üstadımız Hipokrat’ın ”Önce Zararlı Olma!” ilkesini unutmadan mesleğimi icra etmeye çalışmışımdır. Bu meslek hayatımdaki bizzat hekimlik çalışmalarım yanında, tanıdık olsun-olmasın danışmanlık gibi bir sorumlulukla, sağlık sorunları olan insanlarımıza, neyi-nerede-nasıl yapmaları daha doğrudur şeklindeki çalışma tarzım, yol göstermelerim benim için ayrı bir mutluluk sebebi olmuştur. Hekimlik mesleğimi bana kazandıran Ankara Tıp Fakültesinin Cebeci kampüsü yokuşunu elimizde beyaz gömlekle yürürken, nereye gideceğini bilemediği için, önümüze çıkıp yol yordam yardımı isteyen insanlarımızın çokluğu, böyle bir danışmanlık hizmetinin lüzumluluğunu hissettirmiş ve bu yöndeki yardımların önemli olduğunu benimsememde etkili olmuştur. Daha sonraki hizmetlerim ve seçtiğim uzmanlık dalının da çalışmalarımın faydalılık derecesini arttırdığına inanıyorum.

‘Mazhar Osman-Kapalı Kutudaki Fırtına’ kitabını okuyunca bu konuda bir değerlendirme yapmayı gerekli buldum. Dr. Mazhar Osman bir başka branşta uzmanlık arzusuna rağmen, bir hocasının yönlendirmesi ile asabiye ve ruh hastalıkları alanında çalışmaya başlar. O’nun karakterine uygun olan bu tercihe, çalışkanlığı ve gayreti de eklenince, bu alandaki hizmetlerde çok hızla iyileşmeler ve gelişmeler olmuştur. Kitaptan, sevilerek ve benimsenerek yapılan bu azimli çalışmalar sayesinde, çok kötü şartları sebebi ile giriş yasağı olan ve hekimler için bile özel müsaade ile girilen, sanki bir deliler hapishanesine dönüşmüş akıl hastalarının bulunduğu Toptaşı Bimarhanesi’nden, tıp ilminin ve insani hizmetlerin,  çok iyi hale getirildiği Bakırköy Akıl Hastanesine dönüşümün hikayesini öğreniyoruz. Selçuklular döneminde ve Osmanlı Devleti’mizin ilk dönemlerinde, su sesi- müzik sesi ile tedavi gibi akıl hastalarına verilen yüksek kalitedeki hizmet ile tedavilerin yapıldığı darüşşifalarımızdaki kalitenin devam ettirilemediğini,  Edirne ve İstanbul’daki merkezlerde dahi çok olumsuz, yetersiz durumlara düşmüş olduğumuzu öğreniyoruz. Buna üzülüyor, ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti’mizin kısa sürede bu alanda da ciddi iyileşmeler sağlayarak halkımıza yeterli, kaliteli hizmet alanları açabildiğini öğreniyoruz. Mazhar Osman ismi ile özdeşleşmiş bu akıl hastanemiz halen kendi alanında ülkemizin önemli bir sağlık kurumu olarak hizmetini sürdürmektedir.1905’de hekimlik mesleğine başlayan, 1951’de ölümüne kadar tıp alanında, özellikle kendi branşında çok önemli hizmetler ortaya koyan Dr. Mazhar Osman’ı anlatan bu kitap, okuruna Dr. Mazhar Osman’ın hayatı üzerinden o tarihlerdeki muhtelif anlayış şekillerini olaylar üzerinden aktararak ilgi çekici bilgiler de vermektedir. Ama en önemlisi bir işin sevilerek yapılması halinde ve uygun meslek seçiminin başarıdaki önemini göstermektedir.

Bu dönemleri daha iyi anlamak için bu ve benzeri eserleri okumamız gerektiğine inanıyorum. Böylece 1900’lerde, yaşadığımız bu topraklarda sağlık dahil hayat şartlarının iyi-kötü, eksik-yanlış ve yetersizliklerinin neler olduğunu bilip öğreniyoruz. Özellikle bazı hizmetlerin Anadolu topraklarında Cumhuriyetle birlikte gelişip yaygınlaştığını görüyoruz. Ayrıca sağlıkla ilgili hatıra ve romanlaştırılmış bu gibi eserlerden, hasta ve hastalıklara karşı çok başarılı çalışmaların yapılarak sıtma, tüberküloz, trahom, cüzzam gibi birçok hastalığın ortadan kaldırılması; tifo, tifüs, kolera, çocuk felci gibi salgın yapan bulaşıcı hastalıklara karşı önemli iyileşmeler sağlandığını, bu başarılı hizmetlerin ise iyi bir yönetim ve işini seven, fedakarca çalışan hekim ile diğer sağlıkçılarca yapıldığını öğreniyoruz.

Bu hizmetlerdeki iyileşmeler 1950’lerden sonra hekim ve yardımcı sağlık eleman sayısının artması, bu alandaki eğitim kurumları ve hizmet birimlerinin çoğalması ile daha da hızlanmıştır.1980’lerden sonraki gelişmeler ile ülkemizde sağlık hizmetleri daha gelişmiş, batı ülkelerinin seviyesini yakalamıştır.

2002’den sonraki sağlıkta dönüşüm programları bu hizmetlerden halkın yararlanmasını daha da hızlandırmış, sağlık hizmetlerine ulaşmak çok fazla kolaylaşmıştır. Sağlık hizmetlerinde özel hastaneciliğin de teşviki, sağlık alanında çok daha yeni imkanların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Şu anda diğer ülkelerden gelen insanlara da hizmet veren bir durum mevcuttur.2020’lerde sağlık sistemimizin hasta memnuniyeti, ekonomikliği ve güvenilirlik yönü ve bu hizmeti veren hekim dahil sağlık çalışanlarının da memnuniyeti yönünden yeniden gözden geçirilmeye ihtiyacı vardır.

Bugün dünden iyidir. Yarınların daha da iyi olması gerekir. Bu, iyi eğitilmiş, doğru ve uygun tercihlerle iş ve meslek hayatına atılan, çalışkan insanlar sayesinde olacaktır. İyi bir yönetim anlayışı ile tamamlanan bu özellikteki insanlarımızın artması sayesinde hizmetlerin kalitesi artacak, böylece kalkınmışlığımız, huzur, güven ve refahımız ileri gidecektir.

Yarınlarımızı daha iyileştirecek bilgili ve çalışkan insanlarımızın daha çok olması dileği ile…

 

 

Heyhat, Dünya 5’ten Küçük

0

Bir cep telefonunda; bir adet televizyon, bir adet video, bir adet kamera, bir adet fotoğraf makinası ve bir albüm, bir adet tarayıcı, üçü birarada ev + iş + araç telefonu, bir adet radyo ve bir teyp, bir adet walkman ve kayıt cihazı, bir adet klavye, bir adet dizüstü bilgisayar, bir adet uzaktan kumanda, bir adet saat ve kronometre, bir adet taşınır banka şubesi, minik bir oyun salonu, küçük bir fotoshop ve kolaj atölyesi, bir adet meteoroloji baloncuğu, bir adet yazı tahtası ve kısmî projeksiyon, bir adet haritalık, bir adet takvim, bir adet el feneri, bir adet hesap makinası, sınırsız cilt ansiklopedi ve sözlükler, her dile çeviri bürosu, sağlık takip çipi, seyyar koordinatlandırma merkezi, duyuru panosu, yayıncılık bürosu, müzik kutusu, gazetelik-dergilik, cemiyet-davetiye, kahvehane-kumar; ne ararsan var.

Cep telefonunu biz geliştirmedik, içindekileri de.

Facebook gibi 2 milyar insanın levh-i mahfuz özentili ameller kütübünü biz çıkarmadık, Amerikalılar çıkardı. Türkiye nüfusunun yarısı orada ama.

1 milyar küsur insanın haberleşme ağı Whatsapp‘ı biz çıkarmadık, Facebook’u çıkaranlar çıkardı. 750 milyon kişinin kullandığı Instagram uygulamasını da biz çıkarmadık, kezâ Facebook’u çıkaranlar çıkardı.

Dünyanın en büyük arama motoru Google‘u biz kurmadık, adamlar kurdu. Yan kuruluşlarından sadece YouTube‘nin 1,5 milyara yakın kullanıcısı var. Gmail, Alexa ve Blogger‘ı saymıyoruz bile.

Daha 400 milyon kişiyi bulmamasına rağmen sosyal ve siyasal sistemler üzerindeki etkisiyle elit sanal güç Twitter‘i de biz bulmadık, onlar buldu. Periscope gibi anbean canlı yayın da onların.

Ya Bill Gates‘i 90 milyar dolarlık şahsi servetle Dünyanın en zengini yapan Microsoft‘a ne dersiniz? Windows, MSN, Pinterest, Office, Linkedİn, Bing, Skype gibi yan ürün isimlendirmelerine bakarsak herhalde tahmin edersiniz?..

Dünyanın en çok kazanan (saniyede 5500 dolar) şirketi Apple bizim değil Amerika‘nın. Piyasa değeri 800 milyar dolara yakın. Yani 80 milyonluk Türkiye Cumhuriyeti’nin yıllık gayrisâfi yurtiçi hâsılasına eş.

Sürücüsüz araba‘yı biz değil Google geliştiriyor. Yapay zekâ robot teknolojisinde Facebook sınır tanımıyor. Tesla Motors‘un CEO’su Elon Musk‘u tek şarjla 800 km yol alabilen elektrikli kamyon ve saatte 400 km hız yapabilen elektrikli otomobil üretirken bize, bizim – belki de paralı – davetimiz üzere, bir türlü yapamadığımız yerli oto‘yu yapma adına fikir vermeye geliyor.

Bizse Erdoğan-Kılıçdaroğlu, Fener-Cimbom-Beşiktaş, Reza-Kudüs, Dizi-Yarışma-Evlilik programı düzlem ve ikilemlerinde hayvanlara işkenceden, sürekli birbirine saçma sapan şiddet gösterileriyle şerha şerha yarılan bir toplum hüviyetindeyiz.

Ki bazen gaza gelip “Dünya 5’ten büyüktür”, “Katil İsrail; Ortadoğu’dan defol!” desek te hiç de öyle değil. Gerçekte hem Dünya 5’ten küçük hem ABD, Çin, İngiltere, Fransa, Rusya’nın yerini Facebook İmparatorluğu, Google Devleti, Microsoft Federasyonu, Twitter Cumhuriyeti, Apple Meşrutî Krallığı gibi yeni beş’ler (neo-five) alıyor.

Kahrolsun‘lu cümlelerimizle kimse kahrolmuyor ama günlük yapıp etmelerimizle birbirimizi kahretmeyi iyi beceriyoruz. Ve bundan rahatsız da değiliz heyhat!

 

 

Filistin’i, Kudüs’ü Tanıyanlar; Neden K.K.T.C’yi Tanımaz?

A.B.D Başkanı Trump; Arap ülkelerini hiçe sayarak, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını açıklayınca..!

Türkiye’nin dönem başkanlığını yaptığı bu süreçte, İslam İşbirliği Teşkilatına üye ülkeler de, ülkemizin liderliğinde bu kabul edilmez duruma anında karşılık verdiler:

Doğu Kudüs’ü Filistin Devletinin Başkenti olarak tanıdıklarını ilan ettiler.

Trump’ın bir saatli bomba gibi bu tanınmayı Ortadoğu’nun en hassas yerine bırakması, Amerikan Büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınacağını açıklamasının sonuçlarını bekleyip göreceğiz…

Ancak sonucu her ne olursa olsun Türkiye’nin liderliğinde yapılan iş birlikteliğiyle, bu emperyalist İmparatorluğuna verilen yanıt, ülkemiz adına önemli bir başarıdır; İslam ülkeleri adına da güçlü bir moral kaynağı yaratmıştır.

İşte tam da bu noktada akla gelen, bu coğrafyada neredeyse bir asırdan beri çözülmesi gereken önemli bir konu daha vardır!

Kıbrıs adasında yaşanan de-facto durum ne olacaktır?

Akdeniz’in orta yerinden; dünyanın enerji coğrafyası Ortadoğu’yu kontrol eden Kıbrıs’ın kaderi değişeli 43 yıl olmuş; adanın güneyinde ayrı, kuzeyinde ayrı iki devlet vardır…

Kıbrıs’ın Güneyinde yaşayanlar Ortodoks, Kuzeyinde yaşayanlar Müslümandır.

Adanın yarı buçuğunu temsil eden GKRY’ni Hristiyan âlemi yasal hükümetmiş gibi tanımakta ama adanın kuzeyinde 34 yıldır yaşayan K.K.T.C’yi yok saymaktadır!

Adeta biri varmış, diğeri yokmuş gibidirler…

Bu adanın bir de başkenti vardır:

Adı Lefkoşa’dır…

Dünyanın bölünmüş son başkentidir!

Bu bölünmüşlük 1964’ten beri geçerlidir…

1963’ün 21 Aralığında adanın tamamında Türk köylerinin Rumlar tarafından yakılıp yıkıldığı, Türklerin kanının oluk, oluk akıtıldığı o meşum geceden sonra adına ”kanlı dere” denen yerin hemen dibinden geçen bir hatla bölünmüş bir başkenttir burası!

Bu başkent; o kanlı Noel gecesinden sonra adada görevli BG Komutanı İngiliz General Peter Young’ın, Lefkoşa’daki Rum-Türk yerleşim yoğunluğuna göre haritadan belirlediği ”yeşil hat” ile ikiye bölünmüş; 1974’ten sonra da adanın ve başkentinin bugünkü sınırları çizilmiştir.

Aslında 50’li yıllardan, bugüne adada değişen bir şey yoktur!

Rumlar adanın tamamını ele geçirmek için 1963 ve 15 Temmuz 1974’te iki hamle yapmış, adada yaşayan Kıbrıs Türk’ü, Türkiye buna müsaade etmeyince; adanın Güneyi Rumlarda, Kuzeyi Türklerde kalmıştır.

Adada her birinin yaşamı da, dili de, dini de, yönetimi de, meclisi de, halkların irade gücü de ayrı iki devlet vardır.

Ama hala birileri bu coğrafyadaki türlü menfaatleri için, ‘çözüm dedikleri türlü oyunlarla’ bu iki halkı, bu iki ayrı devleti birleştirmenin peşindedir!

Bu oyunlar artık durmalı, durdurulmalıdır.

Bunu yapacak olan da yine Türkiye’nin liderliğidir, İslam ülkeleridir.

Mademki Hıristiyanlık dünyası adanın sahibi olarak Rum kesimini tanımakta; asırlardan beri yaşadığı, vatan topraklarını Kıbrıs Türk’ünün elinden koparıp almanın planlarını yapmaktadır!

O zaman ahir çoğunluğu ile asırlardan beri Müslüman olan, günün beş vakti minarelerinden Ezan-ı Şerifin, salaların yükseldiği K.K.T.C’yi devlet, başkentini de Kuzey Lefkoşa olarak tanımanın zamanı gelmiştir.

Bu konuda da öncülüğü 34 yıldan beri K.K.T.C’yi tanıyan tek ülke olarak Türkiye yapmalı, İslam Ülkelerini bu tanınmaya davet etmelidir.

1963’te adayı kan gölüne çeviren Rum tarafını Hristiyan âlemi adanın yasal sahibi olarak tanımakla kalmamış; onları AB’ye üye de yapmıştır!

Bu adaletsizliğin, hukuk tanımazlığın yanı sıra; adanın kuzeyinde yaşayan Kıbrıs Türk Halkı hala insanlık dışı ekonomik ve siyasi ambargolarla boğuşmakta, insan hakları ellerinden alınmaya devam etmektedir!

K.K.T.C’de yaşayan Kıbrıs Türk Halkı Müslüman kimliği ile tıpkı Kudüs’te olduğu gibi İslam âleminin de temsilcisidirler.

Kudüs tabii ki önemlidir, Kudüs İslam âleminin simgesidir. Filistin Devleti de, Filistin Halkı da özgürce yaşamalı; Kudüs sonsuza dek İslam’ın elinde kalmalıdır.

İşte tam da bu noktada sorulması gereken soru şudur;

Ya Kıbrıs Türk’ünün yaşam hakkı ne olacaktır?

Hak ve hukuk sadece Rum tarafının mıdır?

Rumları adanın yasal hükümeti olarak tanıyan Hristiyan âlemine mensup ülkelere, İslam ülkelerinin vereceği bir cevap olmalıdır..!

Ey İslam Ülkeleri!

Görün artık bu gerçeği.

Hani GKRY’de mevcut 39 Büyükelçilik arasında sizin de elçiliklerinizin bulunduğu yerin kuzeyinde de bir devlet var.

Adı: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti…

Filistin’i devlet, Doğu Kudüs’ü de başkenti olarak tanıdığınıza göre;

Bu devleti de, devletin başkenti olarak Kuzey Lefkoşa’yı da tanımanızın zamanı gelmedi mi?

Bu ikircikli durum niye?

Yoksa bu tanımaya; küresel güçlerle birleşen bölgesel menfaatleriniz mi mani?

 

 

Hablemitoğlu’nun Anısına Saygıyla.

“Birçok Kırım ve Kafkas Türk’ü göçlerine ara vererek Balkanlara yerleşti. Ancak Balkanlarda Osmanlı-Türk Devletinin elinde çıktıkça gözler ana vatana doğru yeni göçler için çevrildi.

Kırım Türkleri arasında ana-babası, dede-ninesi Balkan topraklarında doğmuş olan insanımız çoktur. Hatta bunların bir kısmı halen hayattadır. Gelmeyenler ise Balkanlarda yaşamaya devam etmektedir.

Necip Hablemitoğlu; Kırım’dan yola çıkmış, Balkanlar da uzun bir mola vermiş olan bir ailenin hayatını Türk milletine adamış değerli bir evladıdır.

Türk milletinin bu yiğit çocuğu 18 Aralık 2002 tarihinde Ankara’da şehit edilmiştir.

Düşman güçlerce şehit edilişinin yaklaştığı bu günlerde; Hablemitoğlu’nu anmak, onun mücadelesini hatırlamak ve onun şahsında Türk Dünyasının karşılaştığı sorunlarla yüzleşmek, bizim için insani olduğu kadar milli bir görevdir.

Hablemitoğlu’nun şehit edilişinin detayları Ahmet Güler’in, “Alman Derin Devleti” ve Talip Doğan Karlıbel’in “Alman Gizli Servislerinin Türkiye Operasyonları” adlı kitaplar da yeterince anlatılmıştır. Bu güne kadar, bir Allah’ın kulu da çıkıp bahsettiğimiz kitaplarda yazılanları tekzip etmemiştir.

Türk milleti açısından, bu olayın değerlendirilmesi icap eden en önemli yanının; vatan ve millet hizmetini yaşamının ana gayesi haline getirmiş olan bir Türk çocuğunu, başkent Ankara’da koruyamamış ve bu güne kadar katillerini bulamamış ya da katillerini bilsek bile deşifre edememiş olmamız olduğunu düşünüyorum.

Unutulmamalıdır ki; büyük devlet olmanın en büyük göstergelerinden biri “misli ile mukabeledir”. Eğer bu iradeyi gösteremezseniz şamar oğlanına döner, onun bunun kucağında oyuncak olursunuz. Bu gün olduğu gibi demeye dilim varmıyor. Zaten böyle bir şeyi milletime ve devletime hiç bir zaman yakıştıramam, bunu yapmayı uygun da bulmam.

Bana sorarsanız; bu millet ne bitmek bilmez göçleri, ne bu kadar zulmü, ne askerinin kafasına çuval geçirilmeyi, ne de Hablemitoğlu örneğinde olduğu gibi değerli evlatlarını hain kurşunlara kurban vermeyi hak ediyor. Sustukça tepemize binmek için üzerimize gelindiğini her halde hepiniz görüyorsunuz.

Amacım Hablemitoğlu’nun mücadelesini anlatarak, Türk milletine bir kez daha oynanan oyunu açıklamak. Çünkü Türk milleti kötü hasletleri nedeniyle halen uyanmakta nazlanıyor. Tarih; onun için değersiz bir bilim dalı olmaya devam ediyor. Ancak ne yazık ki ders alınmazsa tekerrürün olacağını hatırlatan bir bilim dalı nasıl dikkate alınmaz !!. İnşallah bunu bir an önce anlarız.

Yoksa birileri ülkenize gelir, başkentinizin göbeğinde ellerini kollarını saklayarak değerli bir insanınızı şehit eder ve yine ellerini kollarını sallayarak çekip giderler ya da aramızda yaşamaya devam ederler.

Türk milleti büyük bir millettir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’de 84 yıllık bir devlet değildir. Bu milletin ve onun yüce devletinin binlerce yıllık tarihi vardır.

Türk milleti; insanlığa önderlik edecek genetiğe sahip, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki milletlerden biri hatta en önemlisidir. Bu gerçeği bilmek ve kabul ederek gereğini yapmak zorundayız. Bahsettiğimiz büyüklüğün getirdiği sorumlulukta aynı ölçüde büyüktür. Belki bu sorumluluk gözümüzü korkutmakta ve bizi mücadeleden alıkoymaktadır.

Ancak Hablemitoğulları gibi olan insanlar mücadeleden kaçmamakta ve gerekirse can ile bedel ödemek zorunda kalmaktadırlar.

Bizim bu nedenlerle Necip Hablemitoğlu’na ve onun gibi mücadele edenlere başta vefa olmak üzere büyük borçlarımız bulunmaktadır. Bu borçları en azından onları anarak göstermek zorunda olduğumuzu düşünüyorum.

O da biz onu anmadan önce “Kemal’in Öğretmenleri”ni anarak bunu yapıyordu.

Biz de onu anarak millete ve devlete hizmetin unutulmayacağını vurgulamak ve göstermek istiyoruz.

Hablemitoğlu, “Kemal’in Öğretmenleri”ni şöyle anlatıyor; “…Gözlerini kırpmadan gösterilen Türk toprağına gitmişler, hayatları pahasına görevlerini sürdürmüşlerdi. Tıpkı şimdilerde güneydoğuda PKK’lı teröristlerce şehit edilen genç meslektaşları gibi! Ama Ali Kantarelli öğretmenin dışındakilerin ne adları ne de kabir taşları var ! Ne giderken sormuşlar, ne de Tanrı cennetine uçmağa varırken, ilgi ya da hatırlanmayı bekliyorlar mı? Sanmıyorum, çünkü onlar Türklüğe hizmet yolunda ulaşabilecekleri en üst mertebeye ulaşmışlar. Ama yine de siz lütfen gözlerinizi kapatıp buz gibi soğuk bir ülkede başında haç dikili bir kabir hayal edin ve içindeki şehitlerimize ulu Tanrıdan sonsuz rahmetler dileyin! Bir de gönül pınarınızdan süzülüp, kalp gözünüzden dökülecek sımsıcacık şükran ve sevgi dolu bir damla yaş! Hepsi o kadar…

Evet bir gün yolunuz Gagauz Yeri’ne düşerse, Çadır, Vulkaneşti, Taraklı gibi şehirlerde ve Kıpçak, Baurçi, Tomay gibi köylerde Gagauz soydaşlarımızın tertemiz Türkçelerini duyup bize olan duygusal yakınlıklarına tanık olduğunuzda artık bilirsiniz ki, bu bölgelerde “Kemal’in Öğretmenleri” görev yapmışlardır. Onların ulaşamadıkları Komrad ve çevresinde ise ana dilini konuşamayan, Ruslaşmak üzere olan Gagauzları gördüğünüzde ise en büyük Türk, Atatürk’ü minnet ve hayranlıkla anarsınız ve kendi kendinize sorarsınız, 2000’e bir ay kala Türkiye Cumhuriyeti, hem de bu kalkınmışlık ve eğitim düzeyinde Gagauzlara Rusça ve Romence bilen kaç ilkokul öğretmeni gönderebilir?

İşte Atatürk farkı! O, Türkiye dışında yaşayan Türklerin sorunlarına hiç ama hiç duygusal bakmadı; hele hele hiç “Ben Turancıyım” demedi; istismara yeltenmedi; bunun içinde dünyanın kin ve nefretini üstümüze çekmedi, çektirmedi. Son derece akıllıca, sessizce, Türkiye’nin konumunu ve kaynaklarını riske atmaksızın gerçekçi bir strateji oluşturdu ve izledi. Örneğin, Hatay’a görevlendirdiği fedailerin başarılarını izledi ama sonucunu göremeden uçmağa vardı. O, Tanrı cennetine ulaştığında, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya gibi ülkelerdeki Ali Kanterelli gibi nice “Kemal’in Öğretmeni” unutuldu, gitti. Bugün onların ve ailelerinin çektikleri acıyı ve hasreti lütfen yüreklerinizde hissetmeye çalışın ve bu fedakar akıncı vatan evlatları için bir fatiha’yı esirgemeyin!

Necip Hablemitoğlu’nun aziz ruhuna buradan binlerce fatiha gönderiyoruz. Herkese de şunu diyoruz: Kemal’in Askerleri, Kemal’in Öğretmenleri, vel hasıl Kemal’in mensubu olmakla iftihar ettiği Türk milleti bütün varlığı ile ayaktadır. Canına kast edenlere gereken cevabı verecektir. Bu vesile ile Türk milleti uğruna toprağa düşenlerin ruhu şad, mekânları cennet olsun.

Not: Bu yazı 22 Kasım 2007 tarihinde yazılarak yayınlanmıştır. On yıl sonra yeni 18 Aralık’ta( 2017) tarihinde de aynen yayınlanmasını ve bu vesile ile Rahmetli Hablemitoğlu’nu anmanın doğru olacağı gerekçesi ile yine sizlerle paylaşmayı düşündüm. Saygılarımla…