18.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 647

Tutuklulara Tek Tip Kıyafet

Son çıkarılan 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile “FETÖ’cülerin giyeceği ‘tek tip’ kıyafetin rengi belli oldu.”

Basın böyle verdi haberi. Ama getirilen düzenleme sadece FETÖ’cüler için değil, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar nedeniyle tutuklu bulunanlar için getirilmiş. Bu durumda olup duruşmaya çıkarılmaları durumunda, ceza infaz kurumu idaresince verilen kıyafetleri giyme zorunluluğu getirildi. Tutuklulara “badem kurusu” ve “gri” renkli tulum, kadınlara aynı renklerde pantolon ceket verilecek.

  • “Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs” ile
  • “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs”,
  • “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs”,
  • Cumhurbaşkanına suikast ve fiili saldırı” suçlarını işleyenler

artık “badem kurusu” rengi tek tip kıyafet giyerek hâkim karşısına çıkacak.

“Badem kurusu” rengini “dışkı rengine” benzetip, tutukluları aşağılama maksadıyla bu rengin seçildiği yorumları yaygın.

Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan bu düzenleme haberini verirken uygulamanın bize özgü olmadığını, ABD başta olmak üzere başka ülkelerde de uygulandığını, Guantanamo örneğini vererek açıkladı. Guantanamo ABD için yüz karası bir toplama kampındaki insan hakları ihlali skandalıdır. Bu örneğin Türkiye’nin uygulamasına meşruiyet sağlamayacağı açıktır.

Erdoğan ve AKP kanadı uygulamanın “mağdurların ve mazlumların talebi ile” getirildiğini söylediler. Bu da hukuki meşruiyet sağlamayacak bir gerekçedir. Halkımızın yüzde 51’i muhalefet liderlerinin hapse tıkılmasını istese yapabilir misiniz? Hukuk devletinde yapamazsınız.

***

Bu düzenlemenin ilk adımı bir FETÖ sanığının zafer anlamına gelen “hero” yazılı tişörtle duruşmaya çıkması üzerine atılmıştı. Erdoğan’ın FETÖ sanıklarının duruşmalara “Guantanamo’da olduğu gibi tek tip elbise ile çıkarılması” çağrısı üzerine çalışma başlatılmıştı.

Şimdi şu sorular bazı yandaş kalemler tarafından bile soruluyor:

Acaba bu tişörtü giyen Fetö’cü tepkilerin bu noktaya geleceğini biliyor muydu? Hükümeti böyle bir yanlış adıma sevk etmek için yapılmış planlı bir eylem miydi?

Böyleyse Fetö AKP hükümetini ve Erdoğan’ı bir defa daha mı aldattı?

*********************************

Kıyafetler “Aşağılayıcı Yada Küçültücü” Olamaz

Akademisyen Juliet Ash, “Tek tip kıyafet uygulamasında, cezalandırılan kişinin giyim-kuşamı da cezanın bir parçası olarak görülüyor. Kişinin kimliğini ve kendine güvenini ortadan kaldırmayı amaçlıyor” diyor.

Buna rağmen “aralarında ABD gibi gelişmiş ülkeler de dâhil bazı yerlerde mahkûmlar için tek tip kıyafet uygulaması yapılıyor. Bu ülkelerdeki uygulamaların bizde de uygulanmasını gerektiren iyi birer örnek olduğunu söyleyemeyiz.

  • Başka bazı ülkelerde ise bu tarz düzenlemeler, mahkûmların ıslahına yardımcı olmadığı ya da insan haklarına aykırı olduğu gerekçesiyle yıllar önce bırakılmış.”
  • John T. Molloy’un 2014 yılında yaptığı bir araştırma, ABD’de mahkemeye mahkûm kıyafetleriyle gelinmesinin jüri tarafından suçlu bulunma ihtimalini artırdığını gösteriyor.

Bizde de hâkimlerin psikolojik olarak tek tip kıyafetli tutuklunun suçlu olduğuna dair bir önyargıya sürüklenebileceğini öngörebiliriz.

  • Türkiye’de sanık durumda olanların sadece yüzde 40’ı hakkında mahkûmiyet kararı çıktığını biliyor musunuz?

Yani bizim sistemimizde haksız yere veya yeterli delil olmadan insanların şüpheli ve sanık durumuna getirildiğini anlıyoruz.

Böyle bir sistemde ileride hakkında beraat ve sonucu ceza olmayan diğer kararlar verilecek olanlara suçlu imiş gibi tek tip kıyafet giydirilmesini çok sakıncalı buluyorum. (Diğer kararlardan kasıt, davanın düşmesi, ceza verilmesine yer olmadığı, hükmün açıklanmasının geri bırakılması, hüküm verilmesine yer olmadığı, davanın reddi, özel yasalar gereğince erteleme, TCK madde 32 gereğince verilen kararlar, yetkisizlik, görevsizlik, birleştirme kararlarıdır.)

  • Tutuksuz yargılananlar ile cezaevinden SEGBİS (Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi) aracılığıyla duruşmaya katılanlar uygulama dışında kalacak. Bu da aynı suçtan yargılananlar arasında bir eşitsizliğe yol açacak.
  • Hukukçuların büyük çoğunluğu gibi ben de tutuklularatek tip kıyafet giyme zorunluluğunu,“masumiyet karinesi”ne aykırı buluyorum.

Hukukçu yazar Taha Akyol haklı olarak “göreceksiniz, bu kıyafet düzenlemesi de er geç AİHM’ye gidecek ve “insan haklarına aykırıdır” kararı çıkacaktır” diyor.

*******************************

15 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Nerede İdi?

Futbolcu olduğu yıllarda “şeytan” lakabı ile anılan futbol yorumcusu Rıdvan Dilmen geçen hafta çok ilginç bir röportaj verdi.

AKP kurucularından eski Maliye Bakanı Abdüllatif Şener 17 Aralık’ta Twitter hesabından bu röportajla ilgili çok ilginç bir paylaşım yaptı:

“Herkes Rıdvan Dilmen’in canlı yayındaki konuşmasında Deniz Gezmiş benzetmesine odaklandı. Ama Şeytan orada çok hayati bir itirafta bulundu.

’15 Temmuz gününü Sayın CB ile Huber köşkünde geçirdik!’

Ee hani Marmaris. Hani uçuşlar. Hani torun ile Kur’an dersi.

Sonra destan yazdık!”

On gün geçti. Rıdvan Dilmen’den “15 Temmuz’da Cumhurbaşkanı ile Huber Köşkünde değildik” diye bir düzeltme gelmedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da Rıdvan Dilmen’in ifadesini yalanlamadı.

Ne yani? Genelkurmay Başkanının ve Kuvvet Komutanlarının darbecilerce etkisiz hale getirildiği, MİT Müsteşarına ulaşılamadığı gece Cumhurbaşkanı Rıdvan’la futbol muhabbeti mi yapıyordu?

İLGİNÇ…

 

 

Tarihimizi Aydınlatan Belgeler

0

İlk eserini 2012 yılında ‘Târihimizdeki Muhteşem Mektuplar‘ adı ile yayımlayan Emekli Askerî Hâkim Necdet Bayraktaroğlu, bu defa, ‘Târihimizi Aydınlatan Belgeler‘ isimli muhteşem eserini kültür hayatımıza kazandırdı.

13,5 X 21 santim ölçülerinde 480 sayfalık eser, Ekim 2017’de okuyucu ile buluştu. Kitap; Kitâbeler, Ahitnâmeler, Vasiyetnâmeler, Nizamnâmeler, Zafernâmeler, Fermanlar  ile Fetvâlar gibi târihî belgeler incelenerek hazırlanmış.  ‘Faydalanılan Kaynaklar‘ bölümünde yazarları ve isimleri belirtilen, bâzıları 3-4000 sayfalık 239 eserin ismi veriliyor. Bu hâliyle ‘Târihimizi Aydınlatan Belgeler‘ binbir çiçekten titizlikle seçilmiş, hizmet aşkı ile yoğrularak hazırlanmış bal özüdür.

Kitâbeler, Türk medeniyet ve kültür târihinin mühim belgeleridir. Târihimizin bilinen ilk kitâbesi, beşinci yüzyıla aittir. Hakasya, Tuva ve Altay muhtar cumhuriyetleri topraklarından geçen Yenisey Irmağı kenarlarında 158 adet kayaya, ‘Orhun Alfabesi’ olarak isimlendirilen harflerle yazılmıştır.

Kitâbe geleneğimiz, Orkun Kitâbelerindeki muhteşem ifâdeler ve zengin Türkçe, bizim uzun bir geçmişimizin bulunduğunun alâmetidir. Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar dönemine ait kitâbeler Türk-İslâm medeniyetinin ihtişamını yansıtır.

Mezar taşları, medeniyetimizin sessiz şâhitleridir. Her biri ince bir zevkin, kadirbilirliğin tescilli belgeleridir. Yahyâ Kemal Beyatlı; ‘Hiçbir şiir, mezar taşı kadar millî olamaz. Çünkü onda el emeği, göz nuru ve san’at vardır. Onlar bize, bizi anlatır.’ Diyor.   Güzel Türkçemizin âşığı edip ve müellif Nihat Sâmi Banarlı da berceste bir cümle ile Beyatlı’ya destek veriyor: ‘Eğer bir medeniyetin ihtişamını görmek istiyorsanız, mezar taşlarına göz atınız!’

Vasiyetnâmeler, bize Allah (Subhânehu Tealâ) emridir.

Hepimiz ölülerin çocukları veya torunlarıyız. Geçici olan bu dünyada ömrümüzü tamamladıktan sonra göçeceğimiz ahirette ebedî kalmak üzere yaratıldık. Zamanı belli olmamakla birlikte sonu kesin olan bir yolun yolcusuyuz. En büyük hakîkat olan ölümün en az alakayı görmesi, en az hazırlık yapılması şaşırtıcıdır. Yüce dinimiz İslâmiyet, ölüme hazırlanmayı emreder. Ölüm hakîkatini görmek için inançlı olmak da gerekmez. Ölüm, herkesin ortak kaderidir. Ölüm korkulacak bir vak’a değil, hazırlık yapılacak bir hâdisedir.

Ölüm için yapılacak en önemli hazırlık, onu yok saymamakla başlamalıdır. Bu birinci basamaktır. İkinci basamak da onu uzakta görmemektir. Ahirete hazırlıklı olmanın en basit işâretlerinden biri, ölümden sonrası için vasiyetnâme bırakmaktır. Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de ve Peygamber (sav) Efendimizin hadislerinde yer alan vasiyet mevzuu, günümüz insanlarının bildiğinden daha ciddî tutulmuş, tavsiye edilmiştir. Günümüzde yaşayan Müslümanların, eski zamanlara göre vasiyet bırakma gerekliliği daha fazla olduğu halde, ihmal edilmektedir. Bu ihmalin sebebi sünnet bilgisinden mahrum olmak veya ölümü uzak ihtimal olarak görmek, onu yaşlılara, ağır hastalara daha yakın zannetme gafletidir.

Vasiyetnâme, hakkında yüzlerce sayfalık kitap yazılmaya sezâ bir belgedir.

Necdet Bayraktaroğlu’nun târihimizi aydınlatan bilgilere erişmek için incelediği; ahitnâmeler, nizamnâmeler, zafernâmeler, fermanlar ve fetvalar da kitâbeler, mezar taşları ve vasiyetnâmeler kadar mühimdir. Her biri için sayfalar dolusu makale yazılabilir.

Her biri yekdiğerinden kıymetli bu belgeler üzerinden Türk-İslâm kültür ve medeniyetini yaşayan ve yaşayacak olan nesillere, aynı zamanda bütün dünyaya intikal ettirmeyi düşünmek bile her türlü takdirin üzerindedir. Başarmak ise minnettarlıklara hak kazandırır.

Şâir, müellif, edip ve hatip Yavuz Bülent Bâkiler’in yıllar önce hazırlayıp TRT ekranlarından sunduğu ‘Avrupa’da Türk İzleri’ daha yenilerde kitap hâlinde okuyucuya sunuldu. Buna rağmen, ikinci baskı için hazırlık yapılıyor. Necdet Bayraktaroğlu’nun kitabı da dikkatle seyredilecek bir televizyon programının senaryosu olabilir.

Kültürümüze yabancı ilim erbâbı Türkçe bilen bir yabancının ‘Târihimizi Aydınlatan Belgeler‘ isimli eseri keşfetmesini beklemeksizin, bizden birilerinin eseri İngilizce, Fransızca, Arapça ve diğer dillere türcüme edilip, Kültür Bakanlığı Tanıtma Genel Müdürlüğü’nün; Türk Hava Yollarının, milletlerarası ticaret ve sanayi şirketlerinin sanat ve spora destek veren holdinglerin mâlî desteği ile kitap hâlinde bastırılarak dağıtımı yapılabilir. Yapılmalıdır.

Eser, geniş bir alan çalışmasıdır. İhtiva ettiği bilgileri ansiklopedilerde,  bir veya birkaç târih kitabında bulmak mümkün değildir. Devlet desteğiyle hizmet üreten herhangi bir kuruluş, böyle bir eseri hazırlamak için onlarca kişinin yıllar süren çalışmaları sonunda neticeye ulaşabilirdi. Sayın Bayraktardoğu’nun azmi, hizmet aşkı ve inancı eserin gün yüzüne çıkmasında en büyük âmil olmuştur.

Müellifi, eseri nasıl ve niçin hazırladığını, mütevâzı ifâdelerle şöyle açıklıyor:

Târihî belgeler târihimizi aydınlatır. Bu belgeler, geleceğe rehber olmakta ve ışık tutmaktadırlar. Orta Asya’da, ilk Türklerdeki kitâbelerden başlayarak menşurlar, fermanlar, fetvâlar, ahitnâmeler, vasiyetnâmeler, vakıfnâmeler, nizamnaâmeler, zafernâmeler, beyannâmeler, gibi ata büyüklerimiz Han, Hakan ve Sultanların imza ve mühürleri ile yayınlanan belgeleri konularına göre bir bir açıklayarak bugünkü ve gelecekteki Türk nesline aktararak faydalı olmak istedim. Türk târihinin ilk çıkışından beri ünlü târihî belgeleri, ana kaynak eserlerden araştırıp, inceleyerek geçmişi doğru anlayabilmek ve doğru olarak intikal ettirebilmek için doğru bilgilere ulaşmaya çalıştım. Bunların yazımı sırasında da, anlatıma sâdelik ve akıcılık vererek, herkesin anlayabileceği bir üslûp kullandım.

………

Türk târihinde Türklerin geniş coğrafyalar üzerinde yaşayışları, töreleri, idealleri; dinî, siyâsî ve kültürel yapıları, sosyal, ekonomik ve hukukî durumları, savaş ve barış zamanları gibi her alandaki konuları, belgelerle daha anlaşılır hâle getirmeye çalıştım. Arşivlerden ve hem yerli hem de yabancı yazarların eserlerinden târihî gerçekleri ortaya koyan sağlam bilgi ve belgelere ulaşmak için uğraştım. Yazacağım konulara göre belgeleri kronolojik sıra içinde ele aldım.

Hz. Ali Efendimiz ‘Öldükten sonra yaşamak istiyorsan bu dünyada bir eser bırak‘ demektedir.

Her millet kendi târihi ile övünmeli, ataları ile iftihar etmelidir. Millî târih, millî şuuru yaratır. Milletleri ayakta tutan ise millî şuurlarıdır. Bu günkü ve gelecekteki nesillere bu millî şuur verilmelidir.

Kitabımdaki belgelerde, Türk târih sayfalarında atalarımızın kahramanlıklarını, yaşadıklarını, dinî hayatlarını, törelerini, zaferlerini, siyâsetlerini, ideallerini ortaya koymaya çalıştım. İçinde târihin ayak izleri bulunan ve kültürümüzün sindiği atalarımızın şaheser târihî belgelerinde şan ve asâleti göreceksiniz. Türk târihinin bilinmesinde ve öğrenilmesinde ihtiyaç ve fayda gördüğümüz bilgileri, belgelere dayanarak hâfızalara nakşetmek istedim.

Eserde yer alan bahislerden bâzılarının başlıkları şöyledir: *Kur’an’ı anlamak ve yaşamak *Ata vasiyetleri, Orhun kitâbeleri *İslam’da ilk Türkler *İslam’ın ilk tebliğinde Türklere yapılan zulüm ve katliam *Türklerin Ehlibeyt sevgisi *Hayatımızda duânın önemi, pâdişah ve hakanların duâları *Vasiyetnâmeler *İstişârenin önemi *Türk kadınının toplumdaki yeri ve önemi *Ahîlik ve Fütüvvettnâme *Pâdişahların vakıflarla ilgili duâ ve bedduâları *Büyük Türk devlet adamı Timur ve Tüzükat-ı Timur *Fâtih’in Galata ahâlisine ve Bosna ruhbanlarına verdiği ahitnâmeler *Sultan 2. Beyazıd Han’ın Bursa Fermânı *Güzel dilimiz Türkçemiz hakkında Karamanoğlu Mehmet Bey’in ve Sultan 2. Abdülhâmid Han’ın Fermanları *Sultan 2. Mahmud Han’ın Fermânı *Sultan 3. Ahmed Han’ın kitap basımı hakkındaki fermânı *Kut’ül Amâre Zaferi ve Hâlil Paşa’nın emirnâmesi *Sivas Anadolu kadınları ve Müdafaa-i Vatan Cemiyeti nizamnâmesi.

Eser, yalnızca alıcısının ve aile efradının okuması için değil, herkese her vesile ile hediye edilmek üzere de satın alınmalıdır.

PANAMA YAYINCILIK:

Yüksel Caddesi Nu: 7-A/7 Kızılay Ankara. Telefon ve Belgegeçer: 0.312-432 14 80

e-posta: info@panamayayincilik.com internet: www.panamayayincilik.com

NECDET BAYRAKTAROĞLU:

Sivas’ın Gemerek kazasında 1952 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gemerek’te tamamladı. Ankara Kurtuluş Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Ankara Hukuk Fakültesi’nde yüksek lisansını tamamladı. Fakülte bitiminde askerlik hizmetine başladı. Askerî hâkimlik imtihanını kazanıp muvazzaf askerî hukukçu oldu.

1996 yılında emekli olarak serbest avukat olarak çalıştı. Bu esnada birçok vakıf, cemiyet ve derneklerde görevler aldı,  konferans, seminer ve faaliyetler düzenledi.

Geçirdiği kalp rahatsızlığı sebebiyle meslekî çalışmalardan çekilip Türk târihini araştırma ve derleme çalışmalarına hız verdi.

Yayınlanmış eserleri: Târihimizdeki Muhteşem Mektuplar ve Târihimizi Aydınlatan Belgeler. Ayrıca pek çok dergi ve gazetede makaleleri yayınlanmıştır.

İletişimadresi: necdetbayraktaroglu@hotmail.com

KUŞBAKIŞI:

YEMEKLE DEVRİÂLEM:

‘Suşi’ Japon mutfağının bir ürünü olarak dünyaya ve Türkiye’ye ve ihraç edildi. Büyük şehirlerimizde, farklı lezzetler arayanlara, -entellerin ifâdesiyle- ‘statü’ kazandıran bir yemek.

‘Suşi’ yediklerini -argo ifâdesiyle-  hava atarak söyleyenler, suşi’nin Japonya’dan Türkiye’ye gelinceye kadar nasıl bir değişime uğradıklarını biliyorlar mı? Malezyalı Müslümanlara hitap eden ‘helal suşi henüz Türkiye’de üretilmiyor. Ancak, ‘Yemekle Devriâlem‘ isimli kitabı okuduktan sonra hızla yayılacağı şüphesizdir.

Söz konusu kitabın yemekseverlere kazandıracağı bilgi bundan ibâret değil. Kore’ye has bir yemek olan, bol baharatlı bir tür turşu diyebileceğimiz ‘kimçi’nin, uzayda devam eden mâcerâsını biliyor musunuz?

Osmanlı mutfağı, batılılaşmanın mutfağa yansıması ile nasıl kabuk, şekil ve lezzet değiştirdi?

Türk mutfağının, Avrupa’ya armağan ettiği kebap hangi isimlerle anılıyor?

Bütün bu soruların cevapları ‘Yemekle Devriâlem’de.

Defne Karaosmanoğlu’nun hazırladığı kitap,  13,5 X 21 santim ölçülerinde, 190 sayfa olarak Eylül 2017’de yayımlandı.

KİTAP YAYINEVİ:

Hamidiye Mahallesi, Soğuksu Caddesi Nu : 3 / 1 Kağıthane, İstanbul Telefon: 0.212-294 65 55 Belgegeçer: 0.212-294 65 56 e-posta: bilgi@kitapyayinevi.com intirnet: www.kitapyayinevi.com

HARABELERDE AŞK:

Suzan Aral’ın Walker Percy’den Türkçeye çevirdiği eserde; Dr. Thomas More isminde bir zâtın, ruhî hastalıkları tedâvi etmek için giriştiği mâcerâ anlatılıyor. Dr. More, insan ruhunu ölçen bir teleskop imal etmiştir. Hedefine, bu âletle ulaşacaktır. Kabul etmek gerekir ki hikâye ettiği aşk, bilinen bir aşk değil. Kitap da rahat okunacak bir kitap değil. Bu hakîkatler bilinerek okumaya başlanmalı. Ne okuyacaklarını bilerek başlayanlar bitirebilirler. Diğerlerine ‘garanti’ verilemez.

Çünkü eser, romandan çok kurgubilim türünde bir kitaptır.

Toplumun yavaş yavaş dağılışının temelinde yatan zararlı ruhî durumları teşhis ve tedâvi eden cihazı geliştiren Doktoru hareketli bir mâceraya dalacak, okuyucularını da peşinden sürükleyecektir.

Klasik roman okuyucuları, sıkılıp bırakacaklardır.

Yazar, ‘Ütopya1 isimli kitabın yazarı Thomas More’un2 (Londra, 1478-Londra, 1535) adını kahramanına boşuna vermemiştir. Romanın kahramanı, Thomas More’dan apardığı aykırılıkları sayfalara taşımaktadır. Zâten Percy de sağlam bir papuç değildir. Kendisi 12 yaşındayken intihar eden babası sebebiyle kafası müthiş bir darbe yemiştir.  Bir müddet sonra da annesi, sır dolu bir trafik kazasında ölmüştür. Bu sarsıntıların izlerini de romanda bulmak mümkün.

1Ütopya: Olmayan, olması da mümkün olmayan bir toplum düzenini anlatan kitap. Kelimenin Yunancadaki karşılığı ‘olmayan‘dır.

2Thomas More: Hümanist ve Komünist İngiliz yazarı. Hukuk Fakültesi’nde diploma aldı. Kralı metheden yazılar yazdığı için mühim mevkilere getirildi. Kral 8. Henri’nin, İngiliz Kilisesi’nin başına geçme kararına muhalefet ettiği için hâin ilan edildi ve başı giyotinle kesildi. İdamından 400 sene sonra da Papa tarafından ‘aziz’ ilân edildi. ‘Deliliğe Methiye‘ isimli kitabın yazarı Desiderus Erasmus‘un3 yakın dostudur.

3Desiderus Erasmus (Rotterdam, 1465-Basel, 1536): Hollandalı yazar. Ortaokul seviyesindeki okulu bitirdiktan sonra râhip oldu ise de râhiplik yapmadı. Üniversite eğitimi için Paris’e gitti. Gerçek Hıristiyanlık ruhunu aramak gibi hayaller peşinde koştu. Hümanizmi yaymaya çalıştı. Deliliğe Methiye isimli küçücük kitbında; bilgeliğin delilik, bilge oldğunu iddia edenlerin de gerçek deli olduğunu ileri sürdü. Kitabının kahramanı olan delinin sözleriyle yaşadığı dönemin kilisesini ve o kilisenin mensuplarını hakaret ihtiva eden sözlerle tenkit etti. Maksadını, ‘taassuba karşı çıkmak‘ olarak açıkladı. Günümüzde de İslâmiyet aleyhtarları, doğrudan İslâmiyet aleyhtarlığı yapamadıklarından, taassup üzerinden din aleyhtarlığı yapıyorlar. Zâten ‘Deliliğe Methiye‘ nin ana fikri de Horatius‘tan4 çalıntıdır.

4Horatius (M.Ö. 65-M.Ö. 8): Saldırgan bir üslûpla devrinin önde gelen insanlarını hicveden Romalı şâir.

AYRINTI YAYINLARI: Hobyar Mahallesi. Cemal Nadir Sokağı: Nu: 3 Cağaloğlu 34112 İstanbul

Telefon: 0.212-512 15 00  Belgegeçer: 0.212-512 15 11 e-posta: info@ayrintiyayinlari.com.tr www.ayrintiyayinlari.com.tr

 

SAK TÜRKLERİ / Dilleri ve Edebiyatları:

Azerbaycan Türklerinden ilâhiyatçı ve târihçi Bahtiyar Tuncay, en eski Türk boylarından biri olan Sakları anlatıyor. Sak Türklerinin târihi ve edebiyatı hakkında Türkiye’de yayınlanan ilk kitap olması bakımından değerli bir eserdir.

Sakların târihi, dili ve edebiyatı, Ön Türklerden günümüze kadar kesintisiz olarak akıp gelen Türk târihinin, önemli bir bölümünü oluşturur. Kitapta demiri ilk işleyen, ıslık çalan ok uçlarını ilk üreten, kılıcı, mızrağı keşfeden bu Türk boyunun alaka çeken hayatı, bütün teferruatı ile yer alıyor.  Cevabı verilen diğer sorular şöylece sıralanabilir: *Târih sahnesine ne zaman nerede çıktılar? *Nerelerde, nasıl yaşadılar? *Hangi Türk boyları ile birleştiler, kaynaştılar? *Günümüze kadar ulaşan uzantıları nerede yaşıyor?

Batılılar ve kelimenin iki mânâsı ile de batıcılar, Türk târihini 1071 ile başlatırlar.  Onlar; Türklerin en az 40.000 yıllık târihi olduğunu delilleriyle açıklayan Kâzım Mirşan ve Halûk Tarcan, Taşlardaki Türk izlerini bulup 6500 yıldır Anadolu’da yaşadığımızı ispatlayan Servet Somuncuoğlu, Hindistan’ın ilk yerli halkının Dravidi Türkleri olduğunu, batılı kaynaklardan ilk defa tercüme ederek duyuran Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar’ı, batılı efendileri reddettiği için cidiye almazlar.

Batılıların ve içimizdeki batıcıların ulaşmak istediği hedef, Türk milletinin daha dün sahneye çıktığı, Uluğ Türkistan’da yaşayan kişilerin ecdâdımız olmadığı savsatasını yaymak ve kabul ettirmektir. Ardından gelecek olan ham hayâl bellidir: ‘Bu kadar kısa târihi olan bir millet, bundan sonra ancak geçmişi kadar yaşayabilir.’

Onlar bu hayâl ile avuna dursunlar… İlim aşığı, hakîkat dostu, Uluğ Türk milletinin târihini kılı kırk yararcasına araştıran Türk dostu Türkler her geçen gün çoğalıyor ve yeni belgelerle, Türklük aleyhtarlarını şaşkına çeviriyorlar.

Belgelerin üstü örtülebilir, karartılabilir hatta yok edilebilir de… Yenilerini bulanlar, güneşin balçıkla sıvanamayacağını, ışığından dünyanın mahrum edilemeyeceğini abesle uğraşanlara anlatacaklar.

13,5 X 21 santim ölçülerinde 208 sayfalık kitap, Ekim 2017’de yayımlandı.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

KISA KISA / KISA KISA…

1- UZUN YÜRÜYÜŞ: Doç. Dr. Ahmet Ölmez. Nesil Yayın Grubu.

2-NAMELER 1: Ömer Abdulaziz / Has Yayıncılık

3- ARAYAN ADAM 1 ve 2: Reha Oğuz Türkkan. Pozitif Yayınları.

4- HÜSEYİN HÜSAMEDDİN EFENDİ: Hüseyin Menç. Amasya Belediyesi.

5- OSMANLI MUKATAA SİSTEMİ: Bâki Çakır. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

 

 

Kutsal Emanetler ve Gerçekler

Hep derim ya: Tarih; vicdanımıza kazınan olayların hafızası, gerçekler ise zamanın vicdanıdır.

İşte tarihin bu unutmaz hafızası, muhteşem tarihimizi kirletmek isteyenlere, türlü karanlıklarla bezeli özgeçmişlerini göz ardı edenlere, bir zamanlar dost görünüp de; İngilizlerle işbirliği yaparak ceddimizi sırtından hançerlediklerini unuttuğumuzu sanan kimi çöl farelerine anında cevap veriyor…

Hele ki, günümüzün petrol-dolar şımarıklığıyla şanlı tarihimize, tarihe şan veren kahramanlarımıza edepsizce dil uzatmak cüretinde bulunanların; bugün yaşadıkları coğrafyaya asırlar boyunca hükmeden ceddimizin tebaası olduklarını unutmuşlarsa..!

Ortadoğu coğrafyasında mevcut devletlerin bugünkü hali ortada!

Onları anlatmaya ne yazı yeter, ne de söylemekle biter…

Ama o coğrafyanın da bir dili, tarihe iz bırakmış gerçekleri var…

İşte bu gerçekleri görmezden gelen, günümüzde adına ‘Birleşik Arap Emirlikleri’ denilen bir ülkeciğin dışişleri bakanı çıkıp da, tarihimizi karalamaya kalkınca, tarihe şan veren kahramanımızı alçakça suçlayınca; cevabını yine tarihin unutmaz hafızası verdi.

Bu densiz dışişleri bakanı; Birinci Dünya Harbinin yaşandığı dönemde ‘Medine’nin Kahraman Müdafi-i olarak bilinen Çöl Kaplanı Ömer Fahrettin Türkkan Paşamızın; ‘Mescid-i Nebevi’deki Kutsal Emanetleri kahramanca koruduğu gerçeğini görmezden gelerek onu ”hırsızlıkla” suçlayınca, bu densizliğine karşı tepkiler ülkemizde çığ gibi büyüdü.

Başta Cumhurbaşkanı, Başbakan, Dışişleri Bakanlığı yetkilileri olmak üzere; mecliste bulunan partilerin genel başkanları, pek çok kurum ve kuruluş temsilcileri, dünyayı dolar gözlüğüyle gören bu şeşi beşe gereken cevabı verdiler.

Ve çok doğaldır ki, o süreç bir kez daha yazıldı, konuşuldu.

Tarih sayfalarının yazdığı gerçek ise şuydu:

Fahreddin Paşa; Mescidi Nebevi ‘deki’ (Hicret’ten sonra Medine’de Muhammed bin Abdullah ile ashabı tarafından inşa edilen, Hz. Muhammed’in kabrini ihtiva eden mescittir. Nebevi sözcüğü Arapça ‘da “peygambere ait” anlamına gelir. Dolayısıyla tamlamanın anlamı Peygamber Mescididir. Mescit-i Nebevi, Mekke’de bulunan Mescidi-i Haram’dan sonra Müslümanlara göre ikinci en kutsal mescittir.) İslam âleminin bu en kutsal yerini, Medine’de bulunan kutsal emanetleri, eşi emsali olmayan kıymetli hediyeleri; Mondros Mütarekesine rağmen İngilizlere teslim etmeyip; 3 ay boyunca aç, susuz kalmalarına rağmen kahramanca savunmuş, tümünü İngilizler ele geçirmesinler diyerek İstanbul’a devletimizin korumasına göndermiş, Topkapı Sarayında koruma altına alınmasını sağlamıştır. Bu gerçeği karalamaya çalışan o kendini bilmezin ceddi de; İngilizlerle işbirliği yapıp, o kahraman paşamızı sırtından hançerlemiştir.

Ancak unutulmasın ki, o dönemde Osmanlı zabitlerinin pek çoğu orada vatan topaklarını savunmak için mücadele etmişler; Filistin’i, Kudüs’ü korumaya çalışmışlardır.

Medine kahramanı Fahrettin Paşayı yazan tarih sayfaları; Arap çöllerinde savaşan Mustafa Kemal Paşayı da, Albay İsmet’i de yazmaktadır. Onlar ve niceleri mücadelelerinin son gayretine geldikten sonra istemeyerek o toprakları kaybetmişlerdir.

Günümüz Ortadoğu’sunda emperyalizme biat ederek iktidarda kalmaya çalışan bu petrol-dolar şımarıklarının o süreçte neler yaptıklarını, hangi ihanetin peşinde koştuklarını tarih sayfaları anlatmaktadır…

Amerikan İmparatorluğunun çıkarlarını ‘dolar milyarderi’ olarak temsil eden bu gibiler; menfaat ilişkisi içinde oldukları efendileri nasıl isterse öyle konuşur, neyi isterse onu yaparlar, onların kuklasıdırlar. Bu devletlerin yönetimleri monarşi de olsa; ancak bu şekilde iktidarda kalabilirler!

İşte Birleşik Arap Emirliklerinde de böyle bir yönetim iktidardadır, Dışişleri Bakanı denilen o şahıs da emperyalizmin kuklasıdır.

Pekiyi, tarihte bu konuyla ilgili bir başka gerçek daha yok mudur?  Var ise! Böylesine önemli bir konu gündeme gelmişken neden unutulmuştur?  En azından bir iki cümleyle de olsa niçin hatırlanmamıştır?

Nedir bu gerçek?

İslam’ın Kutsal Emanetleri ‘Çöl Kaplanı’ lakaplı Kahraman Fahreddin Paşamız tarafından İstanbul’a gönderildikten, Osmanlı Devletince Topkapı Sarayında korumaya alındıktan sonra:

Bu kutsal emanetler; bir kez daha 2’nci dünya savaşında, Hitler sınırlarımıza kadar dayanıp da; savaş tehdidiyle karşı karşıya kaldığımızda, bir tehlike daha yaşamıştır.

Pekiyi böylesine önemli bir gerçek bugüne değin neden açıklanmamıştır. Bilinmez! Belki de bu gerçeği tarihe not düşen kişi duyulmasını/duyurulmasını istememiş olabilir.

Ama bir kez daha tarihin unutmaz hafızası dile gelmiş;  işte bu gerçeği de, o tarihi şahsiyetin torunu CHP Ankara Milletvekili Sn. Ayşe Gülsün Bilgehan Edirne’de vermiş olduğu:

”İsmet İnönü ve Lozan” konu başlıklı konferansında şöyle açıklamıştır:

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuyla ilgili tepkisini doğru bulduğunu belirten Bilgehan; “Sayın Cumhurbaşkanı Fahrettin Paşa’yı anlattı, ama orada açıklayamadığı bir cümle söyledi. Onu açıklamak İnönü’nün torunu olarak bana düşüyor. Çok önemli tarihi bir olay” diyerek, Kutsal Emanetlerin korunması amacıyla gizlice Niğde’ye götürüldüğünü anlatan Bilgehan, şunları söylemiştir:

“İşte bu süreci yaşayan İsmet Paşa, yine o Kurtuluş Savaşı dönemindeki kâbusu görmemek, o acıları bir kez daha milletine yaşatmamak için Türkiye’nin 2’nci Dünya Savaşı’na girmesini istemiyordu. Ama o kadar büyük bir tehlike çemberindeydi ki Türkiye!  Almanlar Türkiye’nin Bulgar sınırına kadar gelmiş, buradan bir hava saldırısına uğraması mümkün…  İşte o dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, ilk kurtarılacak değerler olarak Fahreddin Paşa’nın getirdiği, Topkapı Sarayı’nda saklanan kutsal emanetler başta olmak üzere 381 koliyi 48 vagona yükleterek Topkapı Müze Müdürü ve ailesi ile 30 kişilik bir ekiple, çok gizli bir harekâtla o emanetleri Niğde’ye götürüyor. Ve Niğde’deki 3 camiye o eserleri yerleştiriyorlar. O eserleri hem içten, hem de dıştan gelebilecek tehlikelere karşı korumak için İnönü o camilerin önüne askerleri koyuyor. İbadet yapılmasın, camiler kapatılsın diye değil, o kutsal emanetleri korumak için…”

Kutsal Emanetler orada 4 yıl kalıyor. Onun için o camilerin önünden geçenler, orada ne olduklarını bilmedikleri içindir ki, caminin kapatıldığını düşünüyor.

Ama bu nasıl bir devlet ciddiyetidir ve gizli kahramanlıktır ki, bu konu daha yeni gündeme geliyor.  Bu açıklama; ”camiler ahır yapıldı” diyenlere tarihten gelen bir cevap olsa gerek…

Hele ki İsmet Paşa, bu olayın kurucusu olduğu Cumhuriyet’in kimi yöneticilerince, kendisini din düşmanı gibi göstermeye çalışmakta kullanılacağını bilse; her halde güler ve siyaseten çok kızdığında kullanmış olduğu o kelimeyi söylerdi sanırım: “Maskaralar!”

Vatan topraklarımızda iki sade mezar…

Birinin üzerinde ”Birinci Cihan Harbi’nde Medine’nin Kahraman Müdafi-i Fahreddin Paşa”, diğerinde ise; ”Türkiye Cumhuriyetinin 2’nci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü” ve onun canından aziz bildiği Atatürk’ün o tarihi tespiti yazıyor; ”Siz sadece düşmanı yenmekle kalmadınız. Bu milletin makûs talihini de yendiniz.”

Tarih: Vicdanımıza kazınan olayların hafızası, gerçekler ise zamanın vicdanıdır.

Vatan: Başta aziz şehitlerimiz olmak üzere gazilerimize ve tüm kahramanlarımıza minnettardır.

 

 

Türkçe İlim Dili midir? Veya Osmanlı Bilim Mirası!

Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu 40 yıllı aşan bir dostluğumuz var. Ankara’da kültür etkinliklerinde tanıştık. Türkiye Yazarlar Birliği’ni kurduğumuz yıllardı(1978). Zaman zaman bir araya gelirdik. Kültür, sanat, edebiyat, tarih sohbetleri yapardık. 1980 Eylül başında bir heyet halinde 46 ülkenin iştirak ettiği Endonezya’nın Başkenti Jakarta’daki Uluslararası  İslam Ülkeleri Mass Media Toplantısına birlikte katıldık. TRT’den bendeniz ve Asaf Demirbaş, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Ekmeleddin İhsanoğlu, Salih Özcan(milletvekili ve yazar) dahil kalabalık bir heyettik. O yıllarda Jakarta’ya direkt uçak yoktu. Sırasıyla Roma, Bahreyn, Bombay, Kuala Lumpur ve Singapur üzerinden Endonezya’ya 36 saatte varmıştık. 10 gün kadar bölgede kalıp, toplantılara katılmış, tebliğler sunmuş, temaslar yapmıştık. Döndüğümüz gün de Türkiye’de 12 Eylül Askeri Darbesi olmuştu. Evlerimize ellerimizde valizler saatlerce yürüyerek gitmiştik.

 

Sonra Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu İstanbul Yıldız Sarayı Seyir Köşkündeki kısa adı IRCICA olan İslam İşbirliği Teşkilatına bağlı İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi’ne yönetici olarak seçildi. Çok önemli toplantılar yaptı IRCICA’da, yayınlar gerçekleştirdi. Türkiye’nin tanıtılmasında sorumluluk aldı. Ben her İstanbul’a gittiğimde uğrar, IRCICA Kütüphane ve arşivinden istifade ederdim.

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun rahmetli babaları Yozgatlı İhsan Efendi de kendisi gibi akademisyendi ve Kahire Üniversitesi’nde Mehmet Akif Ersoy’un en yakın dostu idi. Mehmet Akif, Kur’an Tercümesini de İhsan Bey’e emanet etmişti.

 

18. CİLTLİK OSMANLI BİLİM TARİHİ LİTERATÜRÜ

Benim aziz dostum Malatyalı İşadamı Mehmet Tosun Bey aradı ve Yıldız Parkı içindeki Malta Köşkü’ne davet etti. Sebebini de şöyle açıkladı “Ekmeleddin Beyin Osmanlı Bilim Mirası adlı iki ciltlik çalışması yayınlandı. Bu vesileyle bütün dostları bir araya getirerek aynı masa etrafından bir araya gelelim, muhabbet edelim, görüşelim.”

Davete icabet ettim. Yıldız Parkı’nın yolları yeniden tanzim ediliyordu. Her şey karmakarışıktı. Arabalar toz duman üreterek geçiyorlardı. Sonunda her şeye rıza göstererek dostlar ile buluştum.

Mehmet Tosun dostum benim en son yayınlanan “Yürüyüş Yolu” isimli kitabım için de aynı yerde yemekli bir tanıtım toplantısı organize etmişti sağ olsun.

 

Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu daha önce 18 cilt olarak Osmanlı Bilim Literatürü Tarihi adıyla yayınlanan çalışmasını “Osmanlı Bilim Mirası” ismiyle bu defa özet olarak iki ciltte toplamış, YKM de itibar baskı, lüks cilt, muhafaza kutulu biçiminde yayınlamıştı.

Bu ciltlerde Osmanlı Cihan Devletinin astronomi, matematik, coğrafya, musiki, askerlik, tabii ve tatbiki bilimler, tıp ilmine evrensel boyutta yaptığı hizmetler anlatılıyor. 52 ülkede 527 koleksiyon incelenmişti. Bu çalışmalar batı başkentlerindeki uluslararası toplantılarda da konu edilmiş, Osmanlı bilim kavramına açıklık getirilmiş ve dünya bilim tarihçileri gözünden Osmanlı bilim çalışmalarına yer verilmişti.

 

İLİMDE SULTANLAR 2. BEYAZIT VE KANUNİ DÖNEMİ ZİRVE

Malta Köşkünde akşam yemeklerimizi yedik. Çaylarımızı içtik. Önce bir sinevizyon gösterisi yapıldı. Böyle bir çalışma önce Paris’te basılıyor (1937). İstanbul Üniversitesi’nde ise Bilim Tarihi Kürsüsü ancak 1984 yılında kurulabiliyor! Maalesef çok geç kalmışız.

 

1985 yılında başlayan Osmanlı Bilim Literatürü Tarihi 2011 yılında ancak 26 senede tamamlanıyor. 18 cilt olarak IRCICA tarafından neşrediliyor. 13 ve 20. Asır arasında Osmanlı Devleti ve Medeniyet Tarihi böylece dip notları ile kütüphanelerimize kazandırılıyor. Özet iki ciltten birincisinde Osmanlı bilim mirasının oluşumu, gelişimi ve meseleleri, ikincisinde ise önemeli âlimler ve eserleri yer alıyor. Bu zaman diliminde eserde 4897 âlim isim isim sıralanıyor, 20 bin eser de bu dönem içinde Osmanlılarca yayınlanıyor. Özellikle bilim çalışmaları Osmanlı’da 15. Asırda hız kazanıyor, Sultan 2. Beyazıt ve Kanuni Sultan Süleyman zamanı zirveyi vuruyor. Bu çalışmalar en fazla da İstanbul’da yapılıyor. Semerkant’taki, Buhara, Şam, Kahire, Bağdat ve Balkanlardaki âlimler bile gelip çalışmasını İstanbul’da gerçekleştiriyor.

 

Osmanlı bilim dili öncelik sırasına göre; Arapça, Türkçe ve Farsça. 18. Yüzyıldan sonra Türkçe daha fazla öne çıkıyor. Böylece bilim dili Türkçe oluyor. Bu dönemde yazılmış ve yayınlanmış “beyin cerrahisi”  kitabı var. Yazarı Şerafettin Sabuncuoğlu. Orijinal adı ise “Kitabu Cerrahiyyet’ül  Haniyye”. Hekimlerin muayene, ameliyat, hastane minyatürleri de bu esere yerleştirilmiş. Ameliyat nasıl ve kimler tarafından yapılır gibi. 16. Yüzyılda Osmanlılarda Büyük Dünya Atlası yayınlanıyor. Gururlandım. Günümüzde körü körüne bir Osmanlı düşmanlığı yapıldığı gibi, hamasetle de bir Osmanlıcılık gerçekleştiriliyor. İkisi de yanlış.

 

MUSUL PETROLLERİNİ BİLEN OSMANLI ÖLDÜRÜLÜYOR

Programı aziz dostum Prof. Dr. Safa Saygılı yönlendirdi. Prof. Dr. İlber Ortaylı yurtdışında olduğundan teşrif edememiş, mazeret beyan etmişti. Ancak mesajı geldi. Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu için  “Şarkı ve garbı iyi bilen bir bilim adamımız ve yorumcumuz” diyor.

 

Toplantıya bir Osmanlı , Gaziosman Paşa’nın Torunu Bülent Osmanoğlu da gelmişti konuk olarak. Anlattıkları içimizi acıttı;

-Ben İstanbul’dan ayrıldığımda çok küçüktüm. Çoğu şeyi de hatırlamıyorum. Önce İtalya’da Sanremo kentine gittik. İntibak edemedik. Fransa’ya geçtik. Nice yerleştik. Ailemiz terzilik yaptı, bilet sattı geçinmek için. Yine olmadı. Paris’e gittik. İlk defa yabancı bir ülkede buraya intibak edebildik. 200 kişi kadardık. Bizi yönetimler yok sayıyorlardı.

Konu döndü dolaştı Musul Petrollerine geldi. Bülent Osmanoğlu şöyle dedi;

-Musul Petrolleri hakkında bilgimiz vardı. Bu bilgilerimiz ortaya çıkınca ailemizden birini trafik kazası süsü vererek öldürdüler. Hakkımızı isteyince “Musul bölgesi Osmanlıların, siz Fransızsınız!” diyorlardı. Yine yok sayılıyorduk. İade-i itibar istemek hakkımız doğuyor günümüzde. Vatandaş yapılmalı, maaş bağlanmalıdır. Belki o zaman adalet dağıtılmış olabilir.

Malta Köşkündeki tanıtım toplantısı yemeğinde Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nezih Özkan, İstanbul Teknik Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi’nden Tuncay Zorlu, 29 Mayıs Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi’nden Atila Bir ile yan yana oturuyoruz. Tuncay Zorlu aynı zamanda Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun öğrencisi de olmuş. Dedi ki;

-Osmanlı bilim tarihi konusunda bugüne kadar hiç çalışılmamıştı. Bu çalışma ilk ve bununla birlikte yeni bir çalışma alanı açıldı. Her şeyimizle çalışıyoruz. İşte bu çalışmalarla Osmanlı Bilim Tarihi ortaya çıktı. Geniş bir alan taraması yapıldı. Böylece zengin bir külliyat meydana geldi. İstatistiki bilgiler kazanıldı. Bu bilgiler Çin, Japonya ve Rusya ile mukayeseli olarak anlatılıyor.

 

IRCICA ESKİMEZ GÜNLERİNİ ARIYOR

 

İşte bunun altını çizmek gerek. Mukayeseli çalışma. İTÜ İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü öğretim Üyesi Tuncay Hoca şunları ekledi sonra;

-Bu çalışmalarımız yurt dışında da kabul edildi. Bu konuda en son olarak yıl içinde benim de katıldığım Brezilya’nın Rio De Janeire

kentindeki toplantı da önemliydi.

Demek ki dünya Osmanlıların Bilim Tarihine yaptığı hizmeti kabul ediyor; bu tartışılıyor, görüşülüyor, toplantılarda ele alınıyor.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Nil Sarı Hoca Hanım da kutladı ve bir hususa dikkat çekti;

-IRCICA bu 18 ciltlik muhteşem eseri yayınlamakla büyük bir hizmet gerçekleştirdi. Tebrik ederim. Şimdi aklıma bir soru geliyor günümüzde IRCICA acaba aynı güzellikte atılımlara acaba devam ediyor mu?

Toplantıya katılanların tümüne yakını neredeyse dudak büktü. Bir önceki başkanı Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’na çevrildi gözler. O da sanki “Benim bilgim yok, bilemiyorum” gibilerden omuz silkti. Benim kanaatim IRCICA  daha önce yapılan çalışmaların mirasını yiyor. Hele IRCICA ; Başkanı Dr. Halit Eren,  oğlu İbrahim Eren TRT Genel Müdürü olduktan sonra rolanti de bile değil. Balkanlara katkı veriyor duyduğum kadarıyla o kadar. IRCICA eski günlerini arıyor.

 

OSMANLI’DA 16.YÜZYIL BİLİM AÇISINDAN MİLAT

Soru Cevap bölümünde ben de sordum. Dedim ki “Ekmeleddin Bey âlimlerin ismi sıralanırken babanız ve en yakın arkadaşı Mehmet Akif Ersoy Beylerin isimleri bu çalışmada yer almamış. Bir tevazu ölçüsü falan mı, unutuldu mu?”

Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu tebessüm etti ve “Bu araştırmamızda edebi çalışmaları konu etmedik. Bu hususta çok çalışma yapılmış. Sadece pozitif ilimler matematik, Fizik kimya, coğrafya, astronomi, tıp, askerlik gibi uygulamalı ilimlere ve alimlere yer verdik. Edebiyat  alanında bir hayli çalışma var.” Dedi.

Doğrusu bu hususa hiç dikkat etmemiştim.

-Osmanlı alimleri kaç dil biliyordu?

-İslam’da ilim dili Arapçadır. Osmanlı alimleri üç dili hemen hemen hepsi bilmek durumundaydı. Arapça, Türkçe ve Farsça. 16. Yüzyıldan itibaren Türkçe resmi bilim dili olarak öne çıktı.

-Peki Osmanlı alimlerin eserleri diğer yabancı dillere, diğer ecnebi dillerdeki kitaplardan Osmanlıcıya tercüme edilen olmuş mudur?

-Hayır olmadı.

 

BATIDA OKUTULAN OSMANLI TIP KİTABI

Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nezih Özkan bu araştırmaların müfredat programına alınması gerektiğine belirterek şöyle dedi;

“-Kitabu Cerrahiyyet’ül Haniyye adlı Osmanlıca beyin cerrahi kitabı 40 seneden fazla batıda ders kitabı olarak okutuldu. Biz de istifade ettik. Bu konuda çalışmalar yapılması gerektiği kanaatindeyim.”

 

Prof. Dr. Cihan Okuyucu, Nezih Özkan ile aynı bağlamda bir soru soracağı için hakkından feragat etti. Tuncay Zorlu’nun açıklamasına göre de; zaten İTÜ’deki İnsan ve Toplum Bilimleri üniversitelerin diğer bölümlerine bilim servisi gerçekleştiriyor, master ve doktora çalışması yaptırıyor. Yetmez ama şimdilik iktifa edilsin bakalım.

 

POLİTİKA FARKLI BİR UĞRAŞ, SİZİ ÜZEBİLİYOR

Doç. Dr. Süleyman Doğan da bu çalışmanın ders kitabı olarak üniversite ve liselerde ders kitabı biçiminde okutulması gerektiği konusunda görüş belirtti ve sorusuna geçti;

-Sevgili Hocam Ekmeleddin Bey,  siyasete girdiniz, politikanın içindesiniz ve ayrıca “Ekmek İçin Ekmeleddin” diyerek Cumhurbaşkanlığı Seçiminde aday oldunuz. Ben şahsen sizin adına üzüldüm.

Cevap hemen peşinden geldi;

-Ben daha fazla üzüldüm.

 

Ev sahipliği yapan Aziz dostum İşadamı  Mehmet Tosun Bey de konuşmasında Türk bilimine hizmet eden akademisyenlerden Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ve Prof. Dr. Sabahattin Zaim Beyleri dualarla andı, Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’na da teşekkür etti.

Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’na plaketini ise bir başka hanedan mensubu Ömer Osmanoğlu verdi. Osmanlı Bilim Mirası adlı iki ciltlik kitabı daha önce görmüş ve incelemiştim. Ancak alamamıştım. Çünkü 7 kilo ağırlığında idi iki kitap. Arabasız gelmiştim. Bu ağırlığı taşıyamayacağımı düşünüyordum. Ancak Malta Köşkünde 7 kilo ağırlığındaki iki kitabı Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu ve Mehmet Tosun Beylerin hatırası olarak aldım. Çantama yerleştirdim ve Malta Köşkü’nden Kadıköy tarafındaki Şerifali’ye kadar üç saat taşıdım. Oh ne güzel!

 

 

Gurur ve Komplo Teorileri!

Hayatta hiç bir şeyin tesadüf olmadığına inananlardanım. Bu sebeple etrafıma “ne olup gidiyor” diye hep dikkatli bakarım.

 

Görevini tamamlayıp ülkesine dönen son İngiliz Büyükelçi Richard Moore, gitmeden önce FOX Tv’de İsmail Küçükkaya’nın programına sefire hanımla birlikte katılıp bir söyleşi yaptı ve Türkler’de gördüğü en önemli handikapların “fazla gururlu olmaları ile komplo teorilerine düşkünlük” olarak açıkladı.

 

Yani keşke fazla gururlu ve komplo teorilerine düşkün olmasaydınız demeye getirdi! Ya da ben söylenilenleri, böyle okudum.

 

Şöyle bir düşündüm iyi ki, gururluyuz da ve işin perde arkasında ne var diye çok şüpheliyiz de, binlerce yıldır milli varlığımız ile devlet yapımızı koruyoruz dedim.

 

İngiliz Büyükelçi aslında bize “İngiliz Kurnazlığı” ile bu sizi var eden güzel ve önemli hasletlerinizi terk edin de, sizi kolay yutalım demek istiyor ama ne yapalım ki, ben ve bana benzer birileri de bunu gurur yaparak ve bir komplo teorisi üreterek yemiyor…

 

Son günlerde gazeteci Murat Yetkin’in “Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı” adlı eseri neşredildi. En azından onun yazdıkları ile pek çok komplo teorisinin aslında gerçek olduğunu ve nerelerde hazırlandığını bir kez daha öğrenmek fırsatımız oldu.

 

Aslında Erol Mütercimler’in de, komplo teorilerine ilişkin yazdıklarını belirtmek isterim.

 

Murat Yetkin; ‘Komplo teorisi’ olduğu söylenerek müstehzi bir gülüşle bir kenara itilen bazı gelişmelerin arkasında gerçekten de, bir yada birden fazla komplonun bulunabileceği gerçeğini, o komploları kuran kişilerin, kuruluşların isimleriyle, tarih örgüleri içinde bulabileceksiniz.” diyor.

 

Murat Yetkin, bunları 2017’de yazmış. Dönelim 1970’li yılların gençlik hareketi önderlerinden ve CHP Milletvekilliği de yapmış olan Süleyman Genç’in 1978’de “Bıçağın Sırtındaki Türkiye” kitabında yazdıklarına yani 40 yıl öncesine; “D.Vise ve B. Ross; CIA’yı şöyle tanımlamaktadır. Bugün ABD’de iki hükümet var; biri görünen diğeri görünmeyen. Birinci hükümet, yurttaşların gazetelerden, çocukların yurttaşlık bilgisi kitaplarından öğrendikleri hükümettir. İkincisi ise soğuk savaşta ABD’nin politikasını yürüten, birbiri içine geçmiş, gizli mekanizmadır. Bu ikincisi istihbarat toplar, casusluk yapar ve bütün dünyada gizli hareketler planlar ve bu planları uygular.”

 

Yine farklı bir kaynağa bakacak olursak Mehmet Bilgin’nin kaleme aldığı “Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve Operasyonları” adlı kitabında “… ‘Doksanüç Harbi’ olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı aslında Osmanlı’ya karşı İngiltere ve Rusya’nın önceden tasarlamış olduğunu, Osmanlı’nın savaş sonucu Balkanlarda ve Doğu Anadolu’da toprak kaybederken, İngilizlerin hiç kurşun atmadan Osmanlı’dan Kıbrıs’ı aldığını gördük. Önceden planlanmış bu işbirliğinin temelinde Kafkasya Petrollerinin işletilmesi ve Avrupa’ya sevk edilmesi olduğuna…” şüphe yok demektedir.

 

Bu kere aynı Kıbrıs’ta Türkiye, İngiltere’nin çağrısı ile 1959 yılında garantör ülke yapılmıştır. Demek İngiliz politikaları dün aldığını bir müddet sonra iade eden ve bizler tarafından bir türlü anlaşılamayan bir hüviyete sahiptir.

 

Yine elimde 52 yıl önce Selahattin Salışık tarafından yazılmış bulunan “Türk Yunan İlişkileri Tarihi ve Etnik’i Eterya” adlı kitap var. Orada da, İngiltere’nin; Yunanistan’ın kuruluşu, Türk topraklarının işgali ve Ege’deki adaların kaybındaki rolü belgelere dayanılarak anlatılmış. Ve Türk-Yunan sorunlarının bugünde Türkiye’nin aleyhine aynen sürdüğünü görmek oldukça düşündürücü…

 

İngiltere, verdiğimiz bir kaç örnekte bile hep başrolde! Sayın Büyükelçi isterse, Avam Kamarası’nda alenen Türklük aleyhine yapılan konuşmaları da burada sayabiliriz. Yani komplo teorilerine bile gerek yok!

 

Hem daha 2006 yılında John Perkins tarafından yayımlanan ve adeta Türkiye’deki ekonomik gelişmelere ve krizlere de ışık tutan “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları”na gelemedik…

 

Peki Richard Moore, kendisi de doğru olmadığını bilmesine rağmen niye böyle konuşmuştur? Onunda cevabını Prof. Dr. Ümit Özdağ “Algı Yönetimi” adlı kitabında veriyor; “Algı yönetiminin en kısa tanımı, hedef insan veya toplumu, hedef alanın istediği şekliyle düşünmeye ikna etmek için etkilemektir… Algı yönetiminin amacı; insanların en güçlü organları olan beyinlerine nüfuz ederek onların dış dünyayı ‘istenilen şekilde’ algılamalarını ve böylece yargılarının da istenilen şekilde yönlenmesini sağlamaktır.”

 

Bilmem anlatabildim mi, Sayın Beşiktaşlı (!) Richard Moore?

 

Sizi bilmem ama ben, Türklük gurur ve şuuru içinde yaşamaktan, Türkiye Cumhuriyeti’nin onurlu bir vatandaşı olmaktan ayrıca da her şeyin arkasında bir bit yeniği aramaktan pek mutluyum. Size de şiddetle tavsiye ederim!

 

 

Sivillere Darbe ve Terör Önleme Görevi

Son çıkarılan 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede çok dikkat çekici bir madde yer alıyor.

Bu KHK’da 8 Kasım 2016’da çıkarılan 6755 sayılı kanunun 37. Maddesine bir ek yapıldı. Bu ekle daha önce resmi görevlilere getirilen yargı zırhı SİVİLLERİ de kapsadı.

8 Kasım 2016 tarihli, 6755 sayılı kanunun 37. maddesinde, “15 Temmuz darbe teşebbüsü ve devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılmasında yer alan RESMİ GÖREVLİLER HAKKINDA hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluk doğmayacağına” dair bir düzenleme yapılmıştı.

Daha önceki, resmi görevlilere getirilen yargı zırhı 1982 Anayasasının Geçici 15. Maddesini hatırlatıyordu:

GEÇİCİ 15. MADDE: “2356 sayılı Kanunla kurulu Milli Güvenlik Konseyinin, bu Konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanunla görev ifa eden Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.

Bu karar ve tasarrufların idarece veya yetkili kılınmış organ, merci ve görevlilerce uygulanmalarından dolayı, karar alanlar, tasarrufta bulunanlar ve uygulayanlar hakkında dayukarıdaki fıkra hükümleri uygulanır.”

Bu madde sebebiyle 1980 darbecileri uzun süre yargılan(a)madı. 2010 referandumu ile bu Geçici 15. Madde kaldırıldı. Soruşturma yapıldı, dava açıldı, Evren ve Şahinkaya darbe suçundan mahkûm edildi.

Yeni yapılan ekten önceki haliyle, 15 Temmuz 2016 Darbe Teşebbüsü sonrası çıkarılan kanun ile 12 Eylül Darbesi sonrası kabul edilen 1982 Anayasası’nın Geçici 15. Maddesi benzerlik taşıyordu.

Her iki halde de devleti yönetenler ülkenin içinde bulunduğu ağır şartları dikkate alarak, “olağanüstü tedbirler” almak durumunda kaldıklarını beyan ediyordu. Yargı zırhı getiren düzenlemeler “insan hak ve hürriyetlerini kısıtlayan ve hatta kaldıran” bu tedbir kararlarını alan ve uygulayan resmi görevlilerin “ülkenin beka problemi” ortadan kalktıktan sonra suçlu olarak tanımlanmaması için getirilmişti.

Ülkenin olağanüstü tehditlerle karşılaştığı durumlarda güvenlik / özgürlük dengesi güvenlik yönüne doğru bozulur. Böyle durumlarda normal demokratik hukuk devleti ilke ve kurallarından uzaklaşmak zorunda kalan resmi görevlileri korumak amaçlı yasal düzenlemeler yapılması anlaşılabilir bir durumdur.

Ancak devlet olmanın vasfı, darbe ve terörle mücadele dâhil, her türlü davranışının hukuk kapsamında olmasıdır.

Darbe ve terörle mücadelede bile, resmi görevli de olsalar, kimse suç teşkil eden eylemler yapamaz. Yaparsa cezalandırılır.

Bu düzenleme yürürlükte kaldığı sürece 15 Temmuz 2016 sonrası resmi görevde olanlar suç işlemiş olsalar dahi cezalandırılamayacak.

Fakat yıllar sonra, nasıl ki 1982 A.Y. Geçici 15. Madde kaldırılarak Kenan Evren ve arkadaşları yargılandı ise, bu KHK ileride hukuka ve anayasaya aykırı bulunup kaldırılabilir.Suç işlemiş olanlar varsa cezalandırılabilir.

******************************

HUKUK DEVLETİNDE OLMAZ

Yeni çıkarılan 696 sayılı KHK ile 15 Temmuz’la ilgili yargılanamazlık sivilleri de kapsayacak şekilde genişletildi.

Darbe girişimini ve bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden sivil kişiler hakkında, resmi sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın, hiçbir idari, mali veya cezai işlem yapılamayacak.

Bu madde hukuk devleti açısından kabul edilemez. Demokrasimiz açısından da tehlikeli bir özellik arz etmektedir.

İktidar şu eleştirileri dikkate alarak düzenlemeyi gözden geçirmelidir:

“Halka eylem bastırma, kolluk gücü sergileme görevi yüklenmiş” olması hukuk devleti olma iddiasında olan bir devlette kabul edilemez. Hukuk devletinde bir ceza verilecekse onu devlet verir.

Bu düzenleme ile vatandaşa “bir eylemin niteliğini belirleme, müdahale etme yetkisi ve cezasızlık” getirilmektedir.

Sivillerin bir eyleme müdahalesinde olayla alakası olmayan kişiler de zarar görürse bu sorumluluğun kime yükleneceği belirsizdir.

Nitekim 15 Temmuz gecesi, 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nde gerçekleşen linç olayları ya da başka olayları kapsamaktadır. O gece Boğaz Köprüsünde linç edilenler darbe ile alakası olmayan askeri öğrencilerdi.

Düzenleme sivil linç eylemini meşru kılmak riski taşımaktadır.

“Diğer terör olayları” kavramı da son derece tehlikelidir. Bu düzenleme ile sivil vatandaşlar “terörü destekliyorlar, terörle ilgili slogan atıyorlar” diyerek eylemlere saldırabilecektir.

*********************************

ARIBOĞAN VE AKŞENER’İN UYARILARI

Son KHK ile ‘terör olaylarını önleyen sivillere yargı muafiyeti’ getirilmesi kötüye kullanıma son derece açık ve tehlikeli bir karar. Güvenlik ve asayişi sağlama görevi devletin tekelinden çıktığı andan itibaren ‘devlet’ aygıtının gerekliliği/yeterliliği tartışmaya açılır. (Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan)

Yeni KHK ile sivillere darbe kalkışması isnadıyla silah kullanma hakkı verilmesi ülkeyi bir iç savaşa çekmek olur. Son derece kritik bir yasayı, iktidarın Meclis’te açık ara çoğunluğa sahip olmasına rağmen, parlamentodan kaçarak KHK ile yapmasının çok vahim sonuçları olabilir. (İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener)

*********************************

KHK İLE YÜKSEK YARGININ DÜZENLENMESİ

696 sayılı son KHK ile Yargıtay ve Danıştay‘da yeni düzenlemeler yapıldı.

“Bu düzenlemeyle Yargıtay’a 100, Danıştay’a 16 yeni üye atanıyor. Hukuk ve Ceza Genel Kurulu üyeleri sabitleniyor. Yürütme organı açıkça yargıyı yeniden dizayn ediyor.”

Böylece “hem Yargıtay ve Danıştay seçimlerinde iktidar lehine oy nisabı oluşturmak, hem de Hukuk ve Ceza Genel Kurulu kararlarına etki edebilme yolunu açılmaktadır.”

Kanun Hükmünde Kararname ile yüksek yargının tanzim edilmesi KHK çıkarma yetkisinin kötüye kullanılmasıdır.

Aynı KHK’de diğer bir düzenleme ile bütçesi olağanüstü artırılan Savunma Sanayi Müsteşarlığı Savunma Bakanlığından alınarak Cumhurbaşkanlığına bağlandı.

Bunlar kanun ile yapılması gereken düzenlemelerdir. Devleti KHK’lar ile yönetmek, olağanüstü yöntemleri kullanmaya devam etmek muhalefetin “sivil darbe” iddialarını haklı kılmaya yarar.

Oysaki dünyadaki saygınlığımız ve ekonomimizin sağlığı ülkemizin demokratik hukuk devleti görüntüsü vermesine bağlıdır.

 

25.12.2017

 

 

FERRUH DEMİRMEN Açıklamaya devam ediyor:

Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın 1948 yılında kabul etiği Soykırım Sözleşmesi’ne göre                  Fanatik Ermenilerin Soykırım söylemleri dayanaksız ‘iddia’dan başka bir şey değildir.’

Oğuz Çetinoğlu: Fanatik Ermeniler, ‘Soykırım‘ kavramı netliğe kavuşturulmamış gibi davranıyorlar… Hatta kendilerine göre mânâ yüklüyorlar…

Ferruh Demirmen: “Soykırım” kavramı için 1948 BM Soykırım Sözleşmesi esastır ve kavram Sözleşme’de net olarak ifade edilmiştir. Bu Sözleşme’nin 6. maddesi soykırım suçunun, bir yargı kararını gerektireceği üzere, yetkili bir mahkeme tarafından saptanmasını şart koşar. Bu zorunluluk AİHM’nin 2013 ve 2015 İsviçre-Perinçek davaları ile ilgili hükmünde ve daha sonra 2016’da Fransa Anayasa Konsey’in kararında kayda alınmıştır. Bu Sözleşme’ye ve yargı kararlarına göre bireylerin, parlamentoların, hükümetlerin ve MESA gibi kuruluşların soykırım suçunda hüküm verme yetkileri yoktur.

“Ermeni soykırımı” ile ilgili herhangi bir yargı kararı yok. Evet, kesinlikle yok. Hatta geriye gidersek,1919-1921 Malta Yargılaması’nda Osmanlı hükümeti ileri gelenleri aleyhine bir suç delili bulunamadı. Ermenistan soykırım iddiasını bu güne dek niçin Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’na taşımamışdır, Ermeni tarafı bu konudan hiç söz etmez. Zira davayı kaybedeceklerini, en başında davanın reddedileceğini bilirler. Hırvatistan 1999 yılında Sırbistan aleyhine böyle bir dava açmıştı. Mahkeme kararı Ermeni tarafı için bir “soğuk duş” sayılır.

Çetinoğlu: Avrupa mahkeme kararlarları hakkında kısa da olsa bilgi lütfetmeniz mümkün mü?

Demirmen: AİHM Ermeni soykırımının olup olmadığı hususunda bir hüküm vermedi; zaten bu hususta hüküm vermek zorunluluğunu hissetmedi. Dava, Sayın Dr. Doğu Perinçek’in “Ermeni soykırımı bir uluslararası yalandır” söyleminin İsviçre’de bir suç teşkil edip etmemesi ile ilgiliydi. İsviçre yasasına göre “Ermeni soykırımı”nı tanımamak bir suçtu ve Perinçek bu nedenle cezalandırılmıştı. Bunun üzerine Perinçek kararı AİHM’ne taşıdı. AİHM alt dairesi Aralık 2013’de aldığı bir kararla davacının lehine olarak, Perinçek’in cezalandırılmasının onun ifade özgürlüğünü ihlâl ettiği hükmüne vardı ve bu arada “Ermeni Soykırımı”nın bilginler arasında tartışmalı bir konu olduğunu, bir konsensusa varmanın zor olduğunu, ve konunun salt bir yargı sorunu olduğunu kayda aldı. Ermeni tarafı kararı temyize götürdüyse de, büyük baskılara karşın AİHM Büyük Dairesi Ekim 2015’de alt dairenin kararını onayladı. Bu şekilde 1948 BM Soykırım Sözleşmesi uyarınca “Ermeni soykırımı” hususunda bir yargı kararı olmadan bireylerin, parlamentoların, vb. hüküm verme yetkileri yoktu. Karar, Ermeni tarafı için büyük bir yenilgi idi.

Aynı şekilde, Fransa Anayasa Konseyi Ocak 2016’da aldığı bir kararla bir suçun soykırım olması için yargı kararının şart olduğunu, parlamentoların bu noktada yetkisi olmadığının altını çizdi. Mahkeme ayrıca Yahudi Holokost suçunun aksine “Ermeni soykırımı” hakkında bir yargı kararı (1945-46 Nürnberg Mahkemesi) olmadığını belirtti. Konsey’in daha sonra aldığı bir kararla Fransa’da “Ermeni soykırımı”nı inkâr etmek suç olmaktan çıktı.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Açıklamanıza devam eder misiniz?

Demirmen: Durum böyle iken, yani bir yargı kararı yok iken, MESA’nın ve Ermeni tarafının yaptığı gibi, 1915 olaylarına ilişik bir iğrenç soykırım suçunu Türklere yüklemek büyük haksızlıktır, bile bile karakter katliamıdır. Böyle karalamalar affedilemez.

Çetinoğlu: ‘Jenosit’ kelimesini de rahatlıkla kullanıyorlar…

Demirmen: Jenosit suçu uluslararası yasa çerçevesinde tanımlanmış olup yine bu çerçevede hükme tâbidir. Yasaların egemen olduğu toplumda yaşıyoruz ve uluslararası olanlar dâhil, yasalara uymak zorundayız. Ermeni tarafı bu düzeni görmezden gelemez.

Çetinoğlu: İfâde buyurduğunuz hakîkatleri bilerek göz ardı ediyorlar…

Demirmen: Evet. Göz ardı ettikleri için de neden bu kadar hoşnutsuz ve öfkeli olduğumuzu belki anlamıyorlar, anlasalar da umursamıyorlar. Bir de yaraya tuz biber ekercesine bu suçlamaları “insan hakları” çerçevesinde yapıyorlar.

Berlin gibi Türkiye’den ırak olmayan bir yörede WATS gibi bir uluslararası konferans düzenliyorlar; Türkleri fütursuzca soykırım ile suçluyorlar; “Türkü Dövme Şöleni” gibi olan bu konferansa katılmak isteyen Türk akademisyenlere kucak açarken, bildikleri gerçekler doğrultusunda tarihî miraslarını savunmak isteyen Türkleri dışlıyorlar. Bu yaptıkları ayıptır.

Aslında Türklerin bütün beklentisi, tarihî müzakerelerin edep sınırları içinde yapılmasıdır.

Çetinoğlu: Türkiye’deki akademisyenlerin ve üniversitelerinin tâciz edildiği iddialarına da itirazınız vardır mutlaka…

Demirmen: Akademisyenlerin üniversiteleri ya da Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) tarafından tâciz edildiği ithamlarının ne ölçüde doğru olduğunu bilmiyorum. Bence akademisyenler normal olarak istediklerini söylemekte ve yazmakta serbest olmalıdır. Şunu da derim ki, bu akademisyenler araştırmaları için “Ermeni Soykırımı”nı destekleyen yabancı vakıflardan fon alıyorsa, yurt dışındaki bir konferansa gidiş için devletten teşvik ya da yardım beklememelidir. Konrad Adenauer Vakfı, mesela, böyle bir vakıf. Bu tür araştırmalardan elde edilen sonuçlar doğaları gereği lekelidir. Böyle karşılık içeren, araştırmacı ile finansör arasındaki ensest türü ilişkiler kınanmalıdır. Tâciz edildiği savlanan üniversitelerin durumu da aynı çerçevede değerlendirilebilir.

Yabancı fonlardan yararlanarak “Ermeni soykırımı” tezini yurt dışında savunmaya kalkan Türk akademisyenlerin her şeyden önce vicdanları ile hesaplaşmasını dilerim.

Eminim ki, şikâyet mektubu gönderen eden MESA yöneticileri, Türk adı taşıyan bazı akademisyenlerin Ermeni kaynaklarından fon sağlayan Kuzey Amerika’daki kuruluşlar tarafından nasıl el üstünde tutulduğunu ve “takdir edildiğini” de iyi bilirler. İsim vermeye gerek yok.

İlâveten, akademik meşguliyet bir insana kendi milletini haksız yere karalamak için ulu orta serbestiyet getirmez, ve o kişiyi eleştirilerden izole etmez.

Sonuç olarak Profesör Baron ve Dr. Newall’a mektubumda bir tavsiye olarak dedim ki, bazı Türk akademisyenlerin WATS konferanslarına katılımı ile ilgili tâciz şikâyetlerinizi Türk yetkililerine iletmeden önce, tâbiri câizse, siz önce kendi evinize çeki düzen verin ve düzenlediğiniz konferansları her iki tarafın bilginlerine açık utun.

Böyle yapmakla bilimsel çalışmaları ve akademik özgürlüğü desteklemiş olacaklarını, edebiyatını yaptıkları ilkelere sadık kalmış olacaklarını, ve itibar kazanabileceklerini ifade ettim. Bilmelidirler ki, fikirlerin ve bilgilerin serbestçe paylaşılmasının yerini alacak başka bir alternatif yoktur.

Son olarak, “Aşırı milliyetçi,” “sağcı” ve “soykırım inkârcısı” gibi küçültücü etiketleri, Ermeni tarafının tarih anlayışını benimsemeyen Türk aydınları için kullanmamalarını önerdim. Bu üslûp MESA yöneticilerine yakışmıyor. Onlar için “aşırı liberal,” “fanatik,” “soykırım ithamcısı,” vb. dense, hoş karşılarlar mı?

Çetinoğlu: Teşekkür ederim, Ferruh Bey. Son bir soru sorayım: ABD Kongresi’nde bir Ermeni soykırımı tasarısı olduğundan bahsettiniz. Bu tasarının kabul edilme şansını nasıl görüyorsunuz?

Demirmen: Bu oldukça uzun bir konu. Ermeni tarafının çok aktif bir şekilde çalıştığı, buna karşın Türk tarafının (Türk hükümeti dahil) zayıf kaldığı, hatta bir bakıma umursamazlığı, düşünülürse,  “H. Res. 220” adı altındaki tasarının önümüzdeki yıl ABD Kongesi’nden geçme şansını %50 olarak görüyorum. Böyle bir tasarının bugüne dek ABD Kongresi veya ABD Yönetimi tarafından kabul edilmemesinin başlıca sebebi, ABD’nin Türkiye’yi, özellikle NATO çerçevesinde, stratejik bir ortak olarak algılamış olmasıdır. Bu algı azaldığı ölçüde böyle bir tasarının kabul şansı artmaktadır. Bunu telâfi etmenin tek yönü, Türk tarafının daha büyük bir etkinlikle faaliyet göstermesidir. “Faaliyet” deyince salt politikacılara ulaşmayı değil, Türk tezinin yabancı medya ve akademik ortamlarda işlenmesini kastediyorum. Bu noktada maalesef fazla ümitli değilim.

Şunu da ilâve edeyim ki, Ermeni sorununda haksız soykırım suçlamaları ve imajlarını yurt dışında medyaya ve komuoyuna taşıyanları adalet önünde sorgulama zamanı gelmiş, hatta geç kalınmıştır.  Örneğin, en son Holywood ürünü “İmha Niyeti” adlı film, tiksindirici imajları ile Türkler için rezil rüsva bir film. Diyaspora-kaynaklı finansman yoluyla bu yönde ard arda filmler üretiliyor. Ancak ne yazık ki, yargıya başvurma yönünde Türk tarafında bir istek veya hareketlilik görmüyorum. İfade özgürlüğünün sınırı vardır.

(BİTTİ

 

FERRUH DEMİRMEN:

Bursa doğumlu, liseden sonra yüksek eğitimini ABD’de yaptı. Yer bilimler (jeoloji) dalında Stanford Üniversitesi’nden Master ve doktorasını aldı. Meslekî hayatını kısa süre (Mâden Tetkik Arama Genel Müdürlüğü) MTA’da çalıştıktan sonra değişik ülkelerde petrol arama ve üretim sektöründe devam etti. Hollanda (Lâhey) merkezli Royal Dutch Shell şirketinden emekli oldu; daha sonra bağımsız danışman olarak faaliyet gösterdi. Enerji konusunda (teknik ve jeopolitika) yaklaşık 90 makelesi olup yurt içinde ve yurt dışında, birçoğu davetli olarak, konferanslar verdi; “Society of Petroleum Engineers” kuruluşundan teknik bağlamda özel ödül aldı. 2000 yılı başlarından beri hobi olarak Ermeni sorunu konusunda incelemeler yaptı, konferanslar verdi, makaleler yazdı. Hâlen ABD’de Houston şehrinde ikamet etmektedir.

 

 

 

 

DERKENAR:

10 SORUDA ERMENİ MESELESİ…

OĞUZ ÇETİNOĞLU

1-Ermeniler bizi ne ile suçluyorlar?

-Vatan topraklarını ellerinden aldığımızı iddia ediyorlar. Bu iddia asılsızdır. Türkler geldiklerinde Anadolu’da bir Ermeni devleti yoktu. Bizans İmparatorluğu vardı. Zâten bu iddialarını da Türkler Anadolu’ya geldikten hemen sonra değil de 1960’lı yılların ortalarında ileri sürdüler.

2-‘Soykırım’ iddialarının aslı nedir?

-Aslı yoktur. Milletlerarası kuruluşlar tarafından ‘soykırım’ kavramının târifi yapılmıştır. 1915 olayları bu târifin kapsamı dışında kalmaktadır.

3-‘Ermeni problemi ‘  denilen mesele nereden çıktı?

Ermeniler, tâbi oldukları Osmanlı Devleti’ne ihânet edip, savaş hâlinde bulunduğumuz Ruslarla işbirliği yaptılar. Bu hareketin cezâsı her ülkede mutlaka idamdır. Osmanlı bu cezâyı uygulamadı, Ermenileri savaş alanının dışındaki bölgelere nakledip orada yerleşmelerini sağladı.

Nakil sırasında, yeterli ilaç ve gıda maddesi bulunmadığından yolda ölen Ermeniler oldu. Bunda, bırakınız ‘kasıt‘ unsurunu ‘tedbir noksanlığı‘ olarak bile düşünülebilecek ve ‘suç‘ olarak isnat edilebilecek bir durum yoktur.

4-Osmanlı topraklarındaki Ermeni nüfusu ne idi, nakil sırasında kaç Ermeni öldü?

-Gerek Osmanlı Devleti’nde yaşayan, gerekse nakil sırasında ölen Ermenilerle ilgili olarak kayıtlara intikal eden rakamlar çelişkilidir. Osmanlı târihi ve Ermeni iddiaları alanında yaptığı çalışmalarla tanınan, 1930-2006 yılları arasında yaşamış ABD’li tarihçi Stanford J. Shaw’a göre 1.229.007, 1926-2014 yılları arasında yaşayan Amerikalı tarihçi William H. Lynch’e göre; 1.326.246, İngiliz salnâmelerine göre 1.056.018, Fransızlara göre 1.450.018, Patrik Nerses Varjabedyan’a göre 1.150.000 kişidir.

Nerede, katledildiği iddia edilen 1.500.000 Ermeni?

Nakil sırasında ölen Ermenilerin sayısı da çelişkilidir: Halil Berktay’a göre: 300.000, Taner Akçam’a göre 800.000, Ermenilere göre 1.500.000, Orhan Pamuk’a göre 1,5-2 milyon, İngiliz Yabancı İşler Dairesi yetkilisi Arnold J. Toynbee’ye göre 600.000, Yusuf Halaçoğlu’na göre 8.500 kişidir.

Ermeniler, Türkleri katletme operasyonlarında kullanılmak üzere Everek’teki evinde bomba yaparken çıkan yangında ölen Kivork’u da Türklerin öldürdüğünü belirten zabıtlar düzenlemişlerdi. Olayı bilen Ermeni Karabet ve yangını gören fırıncı çırağı Yusuf Bakırbilek ihbarda bulununca olay yeniden inceleniyor ve gerçek ortaya çıkıyor.

Ermeniler, yalan uydurmakta çok başarılılar. Ne var ki başarıları yatsı olmadan buhar gibi uçuyor.

5- Ölen Ermenilerle ilgili rakamların en azı 8.500…  Az bir rakam mı bu? Ölen insanlardan söz ediyoruz…

-Haklısınız. Elbette büyük bir rakamdır. Fakat aynı sebeplerle savaş alanı dışında Ermeniler tarafından öldürülen ve gıda-ilaç yetersizliğinden ölen Türklerin sayısı 200.000 civarındadır.

6-Ermeniler, mâsum ve mağdur olduklarını iddia ediyorlar…

-Bu iddiaları, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Doğu Anadolu, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcüstan’ı gezip dikkatle inceleyen Amerikalı General Harbord, tanzim etmiş olduğu raporda cevaplandırıyor: ‘Erzurum’da, Hasankale’de Türk evlerinin, içindeki insanlarla birlikte yakıldığını gördüm.’

Harbord Raporu‘ olarak anılan belgeye dayanarak İngiltere’nin tanınmış devlet adamı Lord Curzon, Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada şunları söylüyor: ‘Ermeniler, 7-8 yaşında pek mâsum ve temiz bir kız çocuğu değildir. Zira Ermeniler, özellikle son hareketlerindeki vahşetle, ne ölçüde kan dökücü, vahşi bir millet olduklarını, bizzat kendileri ispat etmişlerdir.’

Ermenilerin geçici iskân için götürüldükleri yer, çöl değil, ziraate uygun yerleşim bölgeleridir.

Rus askerî tarih yazarı Boris Mihayloviç, kitaplarında Ermeni cemiyetlerinin Rus ordusuna yardım ettiklerini ve Türklerin buna karşı tedbir almak haklarını kullanmanın çok tabiî olduğunu belirtiyor.

Milas doğumlu olup 1916’da ABD’ye göç eden Yahudi Albert Amateau, yeminli notere verdiği ifâdede, soykırım iddialarının tamamen yalan ve iftira olduğunu söylemiştir.

7-Deniliyor ki; yalnızca Ermeniler bulundukları yerden başka yerlere göç etmek mecburiyetinde bırakıldılar…

-Bu da yalan. Ruslara yardım ettikleri belirlenen bölge halkından Kürtler de başka yerlere yerleştirildi. Bu husus, ‘Urfa’da Ermeni Yetimhânesi‘ isimli kitabın yazarı Amerikalı Mary Caroline Holmes tarafından belirlenmiştir.

Diğer taraftan, Rus istilası sırasında Ermeni cinâyetlerinden kurtulmak için; Erzurum ve Erzincan’dan, Diyarbakır üzerinden Halep ve Adana yolu ile Konya ve Sivas’a sığınan Türkler vardır. Bunlar da Araştırmacı Yazar İsmet Bozdağ’ın, ‘Hodri Meydan‘ isimli kitabından alınan bilgilerdir. İsmet Bozdağ; ‘Trabzon, Van, Bitlis, Erzurum vilayetlerinin Ruslar tarafından istilası sırasında oralarda yaşayan Türklerden 500.000 kadarının Ermeniler tarafından katledildiğini, 100.000 kadarının da hicret sırasında; soğuktan, açlıktan ve bakımsızlıktan öldüğünü‘ belirtiyor. Bunların sorumlusu da Ermenilerdir.

Bölge işgal hâlindeydi. Devlet otoritesi yoktu. Her türlü etnik ve dinî gruptan eşkıyalar, soygun yapıyor, adam öldürüyordu. Çerkezler Kürtlerle, Kürtler Ermenilerle, Ermeniler Türklerle kıran kırana bir çatışma içerisinde oldular. Bu çatışmalarda Osmanlı Devleti’nin hiçbir dahli yoktu. Olayları önleyecek gücü de yoktu. Tamamı halk hareketiydi.

8-Gerçekte neler oldu?

-Ermenilerin modern silahlarla düzenledikleri saldırılar karşısında Türk köylüler kendilerini taş, sopa ve kazma sapı ile savunmaya çalıştılar. Eli silah tutabilen kadın-erkek herkes savaş meydanında bulunduğundan köylerde ihtiyarlarla, savaşa katılamayan kadınlar ve çocuk yaştaki Türklerden başka kimse yoktu. Toplu mezarlarda, 80 yaşındaki ihtiyarlarla, ana karnı deşilerek çıkartılmış ceninler vardı.

9-‘Mavi Kitap’ meselesi nedir?

-Bu kitap, Birinci Dünya Savaşı içerisinde çıkarılmış, savaş propagandası maksatlı bir yayındır. Ermeni militanlar, 2000 yılında ikinci baskısını yaptılar.

İngilizler tarafından hazırlanmış mavi kitaplar da vardır. Bu kitaplardaki bilgi ve belgeler, elçilik ve konsolosluk raporları gibi resmî belgelerden oluşur. İngilizler bu belgeleri incelemeye açmıyorlar.  Ermeniler tarafından hazırlanan Mavi Kitap, resmî belgelere dayanmıyor. Çünkü 1914’te bütün yabancı diplomatlar Türkiye’yi terk etmişlerdi. Dolayısıyla 1915 olayları, misyonerler, gazeteciler ve Ermeni komitacılar gibi resmî sıfatı olmayan Türk aleyhtarı kimselerden alınan bilgilere göre düzenlenmiştir. Kitabın içinde 150 belge vardır. 70’i Ermeni iddialarını benimseyen Amerikalı misyonerler, 50’si Ermeni militanlar, Taşnak komitecileri tarafından kaleme almıştır. Amerikalı tarihçi Prof. Justin Mc Carthy eserinde, bu kitaptaki belgelerin tamamen sahte ve düzmece olduğunu belirtiyor.

Ermeniler ve onlara destek veren yandaş devletler, iddialarında haklı olduklarına inansalar, Türkiye’nin karşılıklı olarak arşivleri açma teklifine destek verirlerdi.

10-Netice?

-Rusya, ‘Türk Boğazları‘ olarak anılan İstanbul ve Çanakkale boğazlarından sıcak denizlere açılamayınca, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan Akdeniz’e inebilmek için, bağımsız devlet kurma imkânı sağlayacağı vaadiyle, Ermenileri kandırdı ve kendi ideallerine hizmet eder hâle getirdi. Kandırma işlemine 1800’lü yılların ilk yarısında başlamıştı. Anadolu’nun istilasını kolaylaştırmak için kullandığı oltanın ucuna, ‘Büyük Ermenistan‘ vaadini yem olarak taktı. Dünyanın dört bir bucağındaki Ermeniler, oltaya takıldılar ve yüzyıllardan beri rahat-huzur içinde yaşadıkları bölgelerden, ‘Ermenistan‘ adı ile anılan topraklara geldiler. Ruslar böylece önce Ermenilerin, sonra da Türklerin rahatlarını ve güvenli düzenlerini bozdular. Açık ve kesindir: Ermeniler, Rusya’nın siyasî çıkarlarına âlet olmakla gülünç ve iğrenç hesaplar uğruna kendi kendilerini perişan ettiler.

Asılsız iddialarında ısrar ederlerse, perişanlıkları devam edecek. Bölgede çıbanbaşı olarak kalacaklar. Ne kendileri huzur bulacak, ne komşularında huzur bırakacaklar.

 

 

“Hayır” Diyebilmek veya İrade Eğitimi

0

Bu yazımda irade eğitiminin nasıl yapılacağından bahsetmeyeceğim. Geçen hafta, davet üzerine, KOTO’nun sosyal sorumluluk kapsamında yaptığı çalışmalardan “Bağımlıysam Ne Zararı Var?” başlıklı seminerine katıldım. Seminerde, Oda başkanının kısa, Vali Bey’in zengin içerikli, veciz konuşmasından sonra bağımlılıkla ilgili çalışmalarını yakından bildiğimiz Prof. Dr. Nesrin Dilbaz etkili bir sunum yaptı. Güzel Türkçesi ve etkili görselleriyle, katılımcılara “İyi ki gelmişim.” dedirtti.

Bu tür seminerlerde, sempozyumlarda, nedense, konu hep madde bağımlılığı olarak ele alınıyor. Bağımlılık yapan maddelerin (esrar, eroin, afyon… vb) adları sayılıyor, içerikleri hakkında bilgi veriliyor, bu maddelerin beyinde oluşturduğu tahribat derecelerinden söz ediliyor, son olarak da istatistikler veriliyor. Konu, yapılan güvenlikçi çalışmalar hakkında bilgi verilerek sonlandırılıyor.  Gelenler, biraz kimya, biraz biyoloji, biraz psikoloji bilgisine sahip olarak oradan ayrılıyor; belki biraz da emniyet görevlilerine minnet duyuyor.

Katıldığım bu tür toplantılar beni hiç tatmin etmedi. İşin künhüne vakıf olmayan insanların elinde konu ya özünden uzaklaştırılıyor ya da sulandırılıyor. Şu söylenmiyor: “Bağımlık; bir boşluk, bir iradesizlik, bir duruş sahibi olmama sorunudur.” Tabiat, boşluk kabul etmez; faydalı şeylerle dolduramadığınız insanlar, kendilerini bir şekilde tehlikeli bildiğimiz o maddelerle, fikirlerle dolduracaklardır. Karanlık, aydınlığın olmadığı yerin adıdır. Sen aydınlığı artırırsan karanlık kendiliğinden yok olacaktır. Kötülüğü kovan, iyiliktir; bağımlığı kovan, güçlü iradedir.

Ben da yıllarca bağımlılıkla ilgili sunumlar yaptım, konferanslar verdim. Bu çalışmalarımda özellikle “Hayır” diyebilmekten söz ettim. Yukarıda sözünü ettiğim seminerde de bir cümleyle bundan bahsedildi, ancak üzerinde durulmadı. “Hayır” diyebilmek, büyük bir güçtür, kararlılıktır, duruştur.

Bağımlılık; emniyetten, tıptan önce eğitiminin uğraş alanıdır. Şu an bağımlılığa karşı yapılanlar, bataklığı kurutmak varken tek tek sivrisinekleri öldürmeye benziyor. Daha insaflı bir yaklaşımla, yapılanları, mahalleyi basan sivrisineklere karşı belediye görevlilerinin mazotlu duman püskürtmesine benzetebiliriz. “Neden” odaklı çalışma yapmamız gerekirken “sonuç” merkezli çalışmaları tercih ediyoruz. Maliyet yükseliyor, zaman kayboluyor, çok defa da bir netice alınmıyor.

Son yıllarda eğitim kurumlarının bazı sınıflarında “Değerler Eğitimi” adlı dersler konduğunu duyuyoruz, ancak “İrade Eğitimi” diye bir derse veya konuya şahit olmadım. İnsanımıza, özellikle kendimizi kendilerine emanet edeceğimiz gençlerimize “irade, kararlılık, duruş, hayır diyebilme” eğitimi vermeliyiz. “Büyükler daima iyi bilir”, “emredersin komutanım”, “hikmetinden sual olmaz”, “ayıptır, günahtır, o ne derse doğrudur” anlayışı, bu toplumu sormaz, düşünmez, her şeyi kabul eden, irade yoksunu sürü haline getirdi. İsyankâr olmak değil benim söylediğim, “irade”ye, “bilgi” ve “bilinç”e dayalı bir “duruş”a sahip olmaktan söz ediyorum.

Özellikle eğitim kurumlarımızda, küçük yaştan itibaren çocuklarımıza, var olma nedenimiz, sorumluluklarımız öğretilmeli; ruhumuzun, bedenimizin, bizi kuşatan zaman ve mekânın emanet olduğu bilgisi verilmeli, bunlara bağlı bilinç oluşturulmalı. Sağlıklarının kendilerinden çok başkaları için gerekli olduğu anlatılmalı; bağımlılığın, aklı dışladığı için insanı değersizleştirdiği hatta hayvandan bile aşağı duruma düşürdüğü izah edilmeli. Sadece madde kaynaklı olmayıp bizi bizden ve çevreden alıkoyan her şeyin bir bağımlılık türü olduğu anlatılmalı. Para, telefon, sosyal medya, televizyon bağımlılığı gibi…

Önce insanı, sonra bu ülkeyi sevmek gerekir bunları yapmak için. Eğitim alanında yapılacak çalışmalar, hem düşük maliyetli hem kesin sonuçludur. Ancak bu çalışmalar, bağımlılığı sektör haline getirmiş, bağımlılıktan rant elde edenlerin işine gelmeyebilir. Kulüpler, kamplar; irade eğitimleri için ideal ortamlardır. Gönül isterse ayaklar gider.

Bağımlılık belasını hastalık olmaktan çıkarmak, önce insan sonra bu ülkeye ait olmanın mutluluğunu yaşamak istiyorsak at koşturacağımız saha bellidir: Eğitim!

 

 

Boş Sayfalar!

Öyle sayfalar vardır ki, boş görünürler ama çok şey anlatırlar.

Öyle sayfalar vardır ki, gösterişli yazılarıyla,

Olmasa da olur fotoğrafıyla karşınıza çıkarlar;

Ama o boş sayfalar kadar değerli olmazlar,

Olamazlar…

Sayfalar anlatır yazanları, nice yaşanan olayları.

Bakmakla değil, ancak okursan anlarsın o sayfaları.

Bazen okumak da yetmez! Önce gönül gözünden, sonra da vicdan süzgecinden geçirmen gerek.

Unutma ki tarihe not düşer, yaşanan her gerçek…

Sayfaların da dili vardır!

Onca çabayla hazırlanan, yok sayma onları…

İyi bak! Boş sanma o sayfaları,

Orda özgürce anlatılır ülkemizin her yaşananı…

O sayfaların her satırında:

Vatana bağlığımız da,

Milletimize sevdamız da,

Devletimize sadakatimiz de

Aydınlık yarınlarımız da yazar…

Hele ki, öylesine bir köşe vardır ki orda!

Doğanın da, doğaya can verenlerin de, renk katanların da sesi, kulağı olur…

Bir gün; yuvasından sökülüp atılan kuşların çığlıklarıdır,

Bir gün; yeşiline acımasızca kıyılan ağaçların hışırtısı,

Bir gün; tekmelenen sarman kedinin feryadıdır,

Günü gelir, katledilen nice karabaşları anlatır…

Boş sanma o sayfaları!

O sayfaların her köşesi ayrı bir değerin,

Teslim olmayan, teslim alınamayan nice kalemin adını taşır.

Susmazlar, susturulamazlar onlar;

Yüreklerinde vatan sevdası, yazılarında gerçekler vardır.

Acılarımızı, gözyaşlarıyla sular.

Başarılarımızı, sevinçleriyle kutsarlar.

Yalnızca doğruları yazarlar,

Sadece yazmakla kalmaz; aydınlık yarınların umutları da olurlar.

O sayfalara boş diye bakma, çok şey anlatırlar…

Bir havuz düşün!

İçinde su yerine nice gösterişli sayfalar…

Havuzun dışında ise orada yazısı olmayanlar…

Şimdi bak bakalım o havuza!

Hangisi boş?

Havuzu dolduranlar mı?

Yoksa

O boş sayfalar mı?

 

 

Gizli Hazine; Arşivleri

Siz, doğum tarihi belli olmayan ancak 1748 yılında vefat eden Server Dede’yi tanımıyorsunuz?

Osmanlıların son dönemine kadar devlet işlerine yeni giren memurlar yani kamu görevlileri İstanbul Sultanahmet Meydanı’ndaki bugün Tapu ve Kadastro Müdürlüğü olarak kullanılan binanın ikinci katındaki Server Dede’nin mezarını ziyaret eder, Fatihalar verir, dualar yaparak göreve başlarlarmış.

Sebebi ise Server Dede’nin “ser verip sır vermeyen” bir devlet memuru olması. Öyle ki “defter emini” ismiyle müsemma. Yani devletin kayıtlı defterlerine sahip çıkan, koruyan, kılı kırk yararak karar veren biri. Dolayısıyla hep devlet memurlarının bilge kişisi olarak biliniyor. Devlet defterlerinin saklandığı, korunduğu binanın ismi ise “Defteri-i Hakani”. Böyle olunca hepimizin aklına hemen kılkuyruk memurlar gelir. Ne işi halleder, ne “hayır yapmam” der, hep bürokratik engel çıkarıp yokuşa sürer. Server Dede böyle değil. Görevi sorun çözmek, meseleleri uhuletle halletmek. Zaten Osmanlı’da bürokrasinin adı da “kalemiye” idi. Ancak kırtasyecilik yoktu. Zaten çok sayıda memur da çalıştırılmazdı devlet kademelerinde. Bir ayrıcalığı; umur görmüş, devlet terbiyesi edinmiş; devlet memurlarının çocukları devlet memuru oluyordu. Herkesin girebileceği iş değildi. Bu ayrıcalık bittabi tartışılabilir.

Devlet İdaresi

Bürokrasi, Osmanlı’da üç temel üzerinde dururdu: ülkenin yönetildiği ana birim Divan-ı Hümayûn; devlet arazileri ve memur maaşlarının verildiği,  tımarlı sipahilerin kaydının tutulduğu Defterdarlık veya Defterhane-i Amire. Bir diğer ismiyle Defter-i Hakani. Defterdarlık mali işlerle görevliydi. 19. Yüzyılda Osmanlıların en önemli kamu kuruluşu burası olarak bilinir.
Osmanlı Cihan Devletinin topraktan alınan vergileri ve ordusunun kayıtlarını tuttuğu burası tuttuğu için bu büroda yapılan işlemlere aşırı hassasiyet gösterilirdi.
Uzun müddet Topkapı Sarayı’nda hizmet veren, sonra Sultanahmet’teki bugünkü yerine taşınan Defterhane-i Amire’nin başında bulunan kişiye ‘Defter Emini’ adı verilirdi. Defter Emini, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki en büyük altı bürokrattan biriydi. Server Dede de böyle bir örnek.

 

Zor Yıllar

Kilis’in değerli aydın bürokratı Mahmut Kaçarlar geçenlerde İstanbul’a gelmişti. Birlikte Tapu Kadastro Müdürlüğünde görev yapan bir başka değerli bürokratımız Muhammet İkbal’i ziyarete gittik. Sade kahvemizin ardından biraz Sultanahmet Camiini ve biraz Marmara’yı seyrettik pencereden. Sonra ikinci katta bulunan Server Dede’nin bir incir ağacının altında meftun olan mezarına geçtik. Mezarı başında Server Dede’yi anlatan bir kısa özgeçmiş var. Hikâyesi de şöyle;

Sultan Birinci Mahmut Dönemi(1730-1754) bürokratı Server Dede. Rusya, Avusturya ve İran ile savaştığımız bir zaman diliminde Osmanlı. Uzun süren savaşlar gerçekleşmişti. Dolayısıyla esnaftan da orduya yeniçeriler alınmaya başlanmıştı. Yeniçerilerin üç ayda bir ödenen ulufe almaları için mutlaka bir cihada iştirak etmeleri gerekiyordu. Ancak ulufe alım satımına izin verilince(1740) merkez askeri teşkilatı büyük bir darbe yemişti. Ulufelerin çoğu, bunu bir nevi yatırım olarak gören esnaf ve işadamları tarafından satın alınmaya başlandı. 1768’de yeni bir barış süre gerçekleşti ve yeniçeri alımına ihtiyaç duyulmadı. Vefat edenlerin ulufeleri hazineye kalırdı. Yeniçeri Ağaları buna riayet etmedi, çöküşü hızlandırdılar. Böyle bir durumda da ordu içinde disiplinsizlik baş gösterdi. Bunu düzeltmek için daha sonra Müslüman olan ve Humbaracı Ahmet Paşa adını alan Claude Aleksandre Comte De Bonneval (1675-1747) Osmanlıya katıldı. Böylece Bosna’dan gelen yeni takviyelerle kısmı bir düzemeler oldu.

Böyle bir günde bile devlet işleri ve çarkı aynen devam ediyor.

 

Hikâyenin Özeti

 

Server Dede görevine çok bağlı bir bürokrat. Yani

Defterhanenin Amiri ve tek yetkilisi. Defterlerin muhafazası ve her hangi bir suiistimale karşı tedbirli. Günün birinde Anadolu’daki iki kasaba arasında bir meranın paylaşılması yüzünden ihtilaf çıkıyor. Çatışma ihtimali bulunuyor. Padişah Birinci Mahmut haberi alır almaz arazilerle alakalı defterleri Server Dede’den karanlık bastığında istiyor. Oysa Fatih Sultan Mehmet zamanında Karamani Nişan Mehmet Paşa’nın hazırladığı  “Kanunname-i Devleti Osmaniye”ye göre Server Dede “Hakanım beni af buyursun, defteri geceleyin dışarı çıkarılmasına müsaade edemem” diyor. Sultan gazaba geliyor, Şeyhülislam Halet Efendi’nin fetvasıyla Server Dede’nin kellesi uçuruluyor. Gerçek sonra anlaşılıyor. Sultan üzülüyor ama çok geçtir! Emri üzerine Server Dede’nin Mezarı çalıştığı kurumun içindeki yere yapılıyor. Allah rahmet etsin. Bundan sonra Server Dede’nin kabri göreve yeni başlayanların saygı ifadesi olarak ilk ziyaret edilen bir yer muamelesi görüyor.
Efsane, Osmanlı arşiv belgelerine de yansımıştı. Padişah usulsüz iş yapıp rüşvet alan memurlara hitaben bir emir yayınlayarak, “Defterhane memurlarından bazılarının önemli miktarlarda gelirleri olduğu halde ‘ser vermek olur, sırrı açığa vurmak olmaz’ diye ölümü göze alan ve binalarının bahçesinde gömülü bulunan Server Dede’nin koyduğu kuralların aksine rüşvet aldıkları öğrenilmiştir. Dedelerinin görev sadakatinden utanmaları gereken bu memurlar, yakalandıkları takdirde cezalandırılacaklardır” deniyordu.

Tapu Kadastronun muhteşem 700 yıllık bir arşivi var. Çalışanlarının hepsi fedakâr. Bu işin üstesinden gelmek öyle kolay değil. Kir, toz ve mikropla da mücadele ediyorlar. Ayrıca hem Osmanlı Türkçesini bilecek, hem yıpratmayacak ve hem de yeni nesillerin istifadesine sunacak. Üstelik hizmet araç ve gereçlerinin bir bölümü de ithal ve Japonya’dan geliyor. Devlet bütün arşiv çalışanlarının imkânlarını, şartlarını ve kadrolarını iyileştirmeli, cazip hale getirmelidir. Server Dede gibi kamu görevlileri yetiştirilmelidir. Ne deresiniz?